5492. Metin
الأنعام آية {
el-En‘âm Suresi, Âyet {
5493. Metin
سورة الأنعام
En‘âm Suresi
5494. Metin
ممكية غير ست آيات أو ثلاث من قوله تعالى قُل تَعالُوا أَتلُ وهى مائة وخمس وستون آية
Yüce Allah'ın "De ki: Gelin, size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım..." buyruğundan itibaren altı yahut üç ayet müstesna Mekkîdir ve yüz altmış beş ayettir.
5495. Metin
{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم}
{بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”
5496. Metin
{الحمد للَّهِ} تعليقُ الحمدِ المعرَّفِ بلام الحقيقة أولاً باسم الذات الذي عليه يدور كافةُ ما يوجبه من صفات الكمال وإليه يؤُول جميعُ نعوتِ الجلال والجمال للإيذان بأنه ﷿ هو المستحِقُّ له بذاته لما مر من اقاتضاء اختصاصِ الحقيقة به سبحانه لاقتصار جميعِ أفرادِها عليه بالطريق البرهاني ووصفه تعالى ثانياً بما يُنْبىء عن تفصيل بعض موجِباته المنتظمةِ في سلك الإجمالِ من عظائم الآثارِ وجلائلِ الأفعال من قولهِ ﷿ {الذي خلق السماوات والارض} للتنبيه على استحقاقه تعالى لهواستقلاله به باعتبار أفعاله العظائم وآلائِه الجِسام أيضاً وتخصيصُ خلقِهما بالذكر لاشتمالهما على جملة الآثار العُلوية والسُفلية وعامةِ الآلاءِ الجليةِ والخفية التي أجلُها نعمةُ الوجودِ الكافية في إيجاب حمدِه تعالى على كل موجود فكيف بما يتفرَّع عليها من فنون النعم الأنفسية والآفاقية المنوطِ بها مصالحُ العبادِ في المعاش والمعادِ أي أنشأهما على ما هما عليه من النّمط الفائِق والطراز الرائق منطويَتَيْن من أنواع البدائعِ وأصنافِ الروائع على ما تتحيَّر فيه العقولُ والأفكار من تعاجيب العبر والآثار تبصرةً وذكرى لأولي الأبصار وجمعُ السموات لظهور تعدّدِ طبقاتِها واختلاف آثارها وحركاتِها وتقديمُها لشرفها وعلوِّ مكانها وتقدُّمها وجوداً على الأرض كما هي {وَجَعَلَ الظلمات والنور} عطْفٌ على خَلَق مترتب عليه لكون جعلهما مسبوقاً بخلق مَنْشَئِهما ومحلِّهما داخلٌ معه في حكم الإشعار بعِلَّة الحمد فكما أن خلق السموات والأرض وما بينهما لكونه أثراً عظيماً ونعمةً جليلة موجبٌ لاختصاص الحمد بخالقهما جل وعلا كذلك جعلُ الظلماتِ والنور لكونه أمراً خطيراً ونعمةً عظيمةً مقتضٍ لاختصاصه بجاعلهما والجمل هو الإنشاءُ والإبداعِ كالخلقِ خَلا أن ذلك مختصٌّ بالإنشاءِ التكوينيِّ وفيه مَعنى التقديرِ والتسويةِ وهذا عامٌّ له كَما في الآيةِ الكريمةِ وللتشريعيِّ أيضاً كما في قوله تعالى مَا جَعَلَ الله مِن بحيرة الاية وأما ما كان فهو إنباءٌ عن ملابسةِ مفعولِه بشيءٍ آخر بأن بكون فيهِ أولَهُ أوْ مِنْهُ أو نحوُ ذلكَ ملابسةً نصححة لأنْ يتوسَّطَ بينهُمَا شيءٌ من الظروفِ لغواً كانَ أو مستقراً لكنْ لا على أنْ يكونَ عُمدةً في الكلامِ بل قيداً فيهِ كما في قوله ﷿ وجعهل بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وقولُه تعالَى وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِىَ وقولِه تعالى واجعل لَّنَا مِن لدنك وليا
{الحمد للَّهِ} “Hamd, Allah’a mahsustur” Hakikat lâmı ile marife kılınan hamdin, evvelemirde O'nu gerektiren bütün kemal sıfatlarının etrafında döndüğü ve tüm celâl ve cemâl vasıflarının kendisine rücu ettiği zât ismine bağlanması; daha önce hakikatin burhanî yolla sadece O'na has kılınması gereği geçtiği üzere, O'nun [celle ve celâluhu] bizzat hamde layık olduğunu bildirmek içindir. İkinci olarak Yüce Allah'ın {الذي خلق السماوات والارض} “Gökleri ve yeri yaratan...” buyruğunda, azametli eserlerden ve celil fiillerden olup icmal ipinde dizili bulunan bazı gerektiricilerinin tafsilatını bildiren vasıfla nitelenmesi ise, ulu fiilleri ve büyük nimetleri bakımından da hamde müstahak olduğuna ve onda tek olduğuna dikkat çekmek içindir. Göklerin ve yerin yaratılışının özellikle zikredilmesi, en yücesi her mevcudun Allah Teâlâ'ya hamdetmesini gerektirmeye yeten varlık nimeti olan ulvî ve süflî eserlerin tamamını, açık ve gizli genel nimetleri içermesinden dolayıdır. Nitekim kulların maişet ve ahiret maslahatlarının kendilerine bağlı olduğu enfüsî ve afakî nimet çeşitlerinin bundan türemesi de böyledir. Yani O, gökleri ve yeri, basiret sahipleri için bir ibret ve öğüt olmak üzere, akılların ve fikirlerin hayrete düşeceği acayip ibretler ve eserlerden türlü güzellikleri ve harika çeşitleri bünyesinde barındıran, üstün bir tarz ve duru bir nakış üzere var etmiştir. Göklerin çoğul getirilmesi, tabakalarının çokluğunun, eserlerinin ve hareketlerinin farklılığının aşikâr olmasından; öne alınması ise şerefi, mekânının yüceliği ve yerde olduğu gibi varlıkça önceliği sebebiyledir. {وَجَعَلَ الظلمات والنور} “...karanlıkları ve aydınlığı var eden [Allah’a mahsustur]” ifadesi, yaratmaya atfedilmiş olup var edilmelerinin kaynağının ve mekânının yaratılmasından sonra gelmesi sebebiyle ona terettüp etmiştir ve hamdin illetini bildirme hükmünde onunla birliktedir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılması, ulu bir eser ve yüce bir nimet olması hasebiyle hamdin onları yaratana [celle ve alâ] has kılınmasını gerektirdiği gibi; karanlıkların ve aydınlığın var edilmesi de mühim bir iş ve büyük bir nimet olması sebebiyle onları var edene has kılınmasını gerektirir. "Ce‘l" (kılmak/var etmek) yaratma gibi inşa ve ibda etmektir; şu kadar var ki o tekvinî inşaya mahsustur, onda takdir ve tesviye anlamı vardır. Bu ise, yüce ayette olduğu gibi hem tekvinî hem de Yüce Allah'ın "Allah bir bahîra kılmamıştır..." buyruğunda olduğu gibi teşriî için geneldir. "Kâne"ye gelince, mefulünün başka bir şeyle mülâbesesini (ilişkisini), onda, onun için, ondan veya benzeri bir şekilde olmasını bildirir. Bu mülâbese, aralarına lağv olsun müstakar olsun zarflardan bir şeyin girmesini sahih kılar; ancak sözün ana unsuru (umde) olması üzere değil, Yüce Allah'ın "İkisi arasına bir berzah kıldı", "Orada sarsılmaz dağlar kıldı" ve "Bize katından bir koruyucu kıl" buyruklarında olduğu gibi bir kayıt olması üzeredir.
5497. Metin
الأنعام آية ١
el-En‘âm Suresi, Âyet 1
5498. Metin
الآيةَ فإنَّ كلَّ واحدٍ من هذهِ الظروفِ إمَّا متعلقٌ بنفسِ الجعلِ أو بمحذوفٍ وقعَ حالاً من مفعولِه تقدمتْ عليه لكونِه نكرةً وأياً ما كانَ فهو قيدٌ في الكلامِ حتَّى إذا اقتضَى الحالُ وقوعَه عمدةً فيه يكونُ الجعلُ متعدياً إلى اثنينِ هُو ثانيهما كما في قولِه تعالى يَجْعَلُونَ أصابعهم في آذانهم ورُبَّما يَشتبِهُ الأمرُ فيُظن أنا عمدةٌ فيهِ وهو في الحقيقة قيدٌ بأحدِ الوجهينِ كما سلفَ في قولِه تعالى إِنّي جَاعِلٌ فِى الأرض خَلِيفَةً حيث قيل إن الظرف مفعولٌ ثان لجاعل وقد أشير هناك إلى أالذي يقضي به الذوق السليم وتقتضيه جزالةُ النظم الكريم أنه متعلقٌ بجاعل أو بمحذوفٍ وقعَ حالاً من المفعول وأن المفعولَ الثانيَ هو خليفة وأن الأول محذوف على ما مر تفصيله وجمعُ الظلمات لظهور كثرةِ أسبابها ومَحالِّها عند الناس ومشاهدتهم لها على التَّفصيلِ وتقديمُها على النور لتقدم الإعدام على المَلَكات مع ما فيه من رعاية حسن المقابلة بين القرينتين وقوله تعالى {ثْمَّ الذين كَفَرُواْ بِرَبّهِمْ يَعْدِلُونَ} معطوفٌ على الجملة السابقة الناطقةِ بما مر من موجبات اختصاصِه تعالى بالحمد المستدعي لاقتصار العبادة عليه كما حُقِّق في تفسير الفاتحة الكريمة مَسوقٌ لإنكار ما عليه الكفرة واستبعادِه من مخالفتهم لمضمونها واجترائِهم على ما يَقْضي ببُطلانِه بديهةُ العقولِ والمعنى أنه تعالى كمختص باستحقاق الحمدِ والعبادةِ باعتبار ذاتِه وباعتبار ما فصَّل من شئونه العظيمة الخاصة به الموجبة لقصر الحمد والعبادة عليه ثم هؤلاء الكفرةُ لا يعملون بموجبه ويعدِلون به سبحانه أي يسوُّون به غيره في العبادة التي هي أقصى غايات الشكر الذي رأسُه الحمدُ مع كون كا ما سواه مخلوقاً له غيرَ متّصفٍ بشيء من مبادىء الحمد وكلمة ثم لاستبعاد الشرك بعد وضوحِ ما ذُكر من الآيات التكوينية القاضية ببطلانه لا بعد بيانه بالآيات التنويلية والموصولُ عبارةٌ عن طائفةِ الكفار جارٍ مَجرى الاسمِ لهام من غير أن يُجعلَ كفرُهم بما يجبُ أنْ يُؤْمَنَ به كلاًّ أو بعضاً عنواناً للموضوع فإن ذلك مُخِلٌّ باستبعاد ما أُسند إليهم من الإشراك والباء متعلقة بيعدلون ووضعُ الربِّ موضعَ ضميرِه تعالى لزيادة التشنيع والتقبيح والتقديم لمزيد الاهتمامِ والمسارعةِ إلى تحقيق مدارِ الإنكار والاستبعادِ والمحافظةِ على الفواصل وتركُ المفعولِ لظهوره أو لتوجيه الإنكارِ إلى نفس الفعل يتنزيله منزلةَ اللازم إيذاناً بأنه المدارُ في الاستبعاد والاستنكار لا خصوصيةُ المفعول هذا هو الحقيقُ بجزالة التنزيل والخليقُ بفخامة شأنه الجليل وأما جعلُ الباء صلةً لكفروا على أنّ يعدلون من العدول والمعنى أن الله حقيقٌ بالحمد على ما خلقه نعمةً على العباد ثم الذين كفروا به يعدلون فيكفرون نعمتَه فيردّه أن كفرهم به تعالى لا سيَّما باعتبار ربوبيته تعالى لهم أشدُّ شناعةً وأعظمُ جنايةً من عدولهم عن حمده ﷿ ولتحققه مع إغفاله أيضاً فجعلُ أهونَ الشرَّيْن عُمدةً في الكلام مقصودُ الإفادة وإخراجُ أعظمِهما مُخرجَ القيدِ المفروغِ عنه مما لا عهدَ له في الكلام السديد فكيف بالنظم التنزيلي هَذا وقد قيلَ إنَّه معطوفٌ على خلق اتلسموات والمعنى أنه تعالى خلق ما خلق مما لا يقدِر عليه أحدٌ سواه ثم هم يعدلون به سبحانه ما لا يقدِر على شيءٍ منه لكن لا على قصد أنه صلةٌ مستقلة ليكونَ بمنزلة أن يقالَ الحمدُ لله الذي عدَلوا به بل على أنه داخلٌ تحت الصلة بحيث يكون الكلُّ صلةً واحدة كأنه قيل الحمد لله الذي كان منه تلك النعمُ العظامُ ثم من الكفرة والكفر وأنت خبير بأن ما ينتظِمُ في سلك الصلة المنبئةِ عن موجبات حمده عز
Nitekim bu zarfların her biri ya doğrudan "ce‘l"e müteallıktır yahut nekire olması sebebiyle mefulünün önüne geçmiş bir hâle taalluk eden mahzufe müteallıktır. Her nasıl olursa olsun o, sözde bir kayıttır; öyle ki durum onun umde (asıl öge) olmasını gerektirdiğinde "ce‘l", Yüce Allah'ın "Parmaklarını kulaklarına tıkarlar (kılarlar)" buyruğunda olduğu gibi ikincisi o zarf olan iki mefule müteaddi olur. Bazen iş karışıp onun umde olduğu zannedilir; halbuki o hakikatte, daha önce Yüce Allah'ın "Ben yeryüzünde bir halife kılacağım" buyruğunda geçtiği üzere iki vecihten biriyle kayıttır. Orada zarfın "câil" kelimesinin ikinci mefulü olduğu söylenmişti; oysa selim zevkin hükmettiği ve kerim nazmın fesahatinin gerektirdiği üzere onun "câil"e veya mefulden hâl olan mahzufe müteallık olduğu, ikinci mefulün "halife" olup birincisinin tafsilatı geçtiği üzere mahzuf olduğu belirtilmişti. Karanlıkların (zulumât) çoğul yapılması, insanlar nezdinde sebeplerinin ve mahallerinin çokluğunun aşikâr olması ve bunları tafsilatıyla müşahede etmelerindendir; nura takdim edilmesi ise iki karine arasındaki güzel karşıtlığın gözetilmesiyle birlikte yoklukların (i‘dâm) melekelere takaddüm etmesindendir. Yüce Allah'ın {ثْمَّ الذين كَفَرُواْ بِرَبّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Sonra da inkâr edenler [başkalarını] Rablerine denk tutuyorlar” buyruğu, Fatiha-i Şerife tefsirinde tahkik edildiği üzere ibadetin sadece O'na has kılınmasını gerektiren, hamdin Yüce Allah'a mahsus kılındığı sebepleri bildiren önceki cümleye matuftur; kâfirlerin içinde bulunduğu durumu inkâr ve onların bu içeriğe muhalefet edip açık aklın batıllığına hükmettiği şeye cüret etmelerini yadırgamak için sevk edilmiştir. Anlam şudur: Yüce Allah bizzat zâtı ve hamd ile ibadeti sadece Kendisine has kılmayı gerektiren Kendisine mahsus yüce şe'nleri itibariyle hamde ve ibadete müstahak iken; sonra bu kâfirler bunun gereğiyle amel etmeyip O'na [subhânehu] eş tutarlar, yani başkası O'nun mahlûku olup hamdin ilkelerinden hiçbir şeyle vasıflanmamışken başını hamdin çektiği şükrün en son gayesi olan ibadette başkasını O'na denk tutarlar. "Sümme" (sonra) kelimesi, batıllığını kesin kılan söz konusu tekvinî ayetlerin açıklığından sonra şirki yadırgamak ve uzak görmek içindir; tenzilî ayetlerle beyanından sonra değildir. İsmi mevsul, kâfirler topluluğundan ibarettir ve onlar hakkında isim makamına geçmiştir; inanılması gereken şeylerin tamamına veya bir kısmına küfretmeleri konunun unvanı yapılmamıştır, zira bu durum kendilerine isnat edilen şirkin yadırganmasını zedeler. Bâ harfi cerri "ya‘dilûn"a müteallıktır. "Rab" lafzının Yüce Allah'ın zamiri yerine konulması kınamayı ve çirkinleştirmeyi artırmak içindir; öne alınması ise inkâr ve yadırgamanın dayanağını gerçekleştirmeye daha fazla önem ve acele göstermek ve fasılaları korumak içindir. Mefulün bırakılması, açık olmasından veya inkârın doğrudan fiile yöneltilmesi içindir; böylece yadırgama ve inkârın dayanağının mefulün hususiyeti değil, fiilin kendisi olduğu bildirilerek lazım (geçişsiz) menzilesine indirilmiştir. Tenzilin fesahatine yakışan ve celil şanının azametine yaraşan budur. Bâ'nın "keferû"ya sıla kılınıp "ya‘dilûn"un "udûl"den (dönmek/sapmak) olmasına ve mananın "Allah kullara nimet olarak yarattığı şeylerden dolayı hamde layıktır, sonra O'nu inkâr edenler haktan dönüp O'nun nimetine nankörlük ederler" şeklinde anlaşılmasına gelince; bunu kâfirlerin özellikle kendilerinin Rabbi olması itibariyle Yüce Allah'ı inkâr etmelerinin O'na [celle ve celâluhu] hamdetmekten yüz çevirmelerinden çok daha çirkin ve büyük bir cinayet olması ve onu ihmal etmeleriyle birlikte gerçekleşmiş bulunması reddeder. İki kötülükten daha hafif olanını sözde asıl maksat (umde) kılıp daha büyüğünü tamamlanmış bir kayıt olarak çıkarmak doğru sözde dahi görülmemişken, tenzil nazmında nasıl olabilir? Bunun "gökleri yarattı" ifadesine matuf olduğu ve anlamın "Yüce Allah Kendisinden başka kimsenin güç yetiremeyeceği şeyleri yarattı, sonra onlar hiçbir şeye gücü yetmeyen şeyleri O'na [subhânehu] denk tutuyorlar" demek olduğu söylenmiştir; lâkin bu, "Kendisine eş koştukları Allah'a hamdolsun" denmesi menzilesinde müstakil bir sıla olması kastıyla değil, sanki "O büyük nimetler Kendisinden sâdır olan, sonra kâfirlerden de küfür sâdır olan Allah'a hamdolsun" denilmiş gibi tamamının tek bir sıla olması üzere sılanın altına dâhil kılınmasıyladır. Sen bilirsin ki O'nun [celle şânuhu] hamdinin gerektiricilerini bildiren sıla dizisine giren şeyin, bu bildirimde az da olsa bir dahlî olması gerekir. Şüphe yok ki onların küfrü bundan tamamen uzaktır. Bunun cömertliğin kemaline delaleti sebebiyle onda bir dahli bulunduğunu iddia etmek -sanki "Kendisine hamdetmeyen kimselere böyle büyük nimetler bahşeden Allah'a hamdolsun" denilmiş gibi- nazmın desteklemediği bir zorlama ve makamın reddettiği bir tersyüz etmedir. Nasıl olmasın ki! Gelecek ayetlerin de açıkladığı üzere kerim nazmın akışı, Yüce Allah'ın onlara nihai ihsanına rağmen onların aşırı kötülüklerini beyan ederek kâfirleri kınamak ve azarlamaktır; zikredilen iddianın gerektirdiği gibi onların Yüce Allah'ın hakkındaki aşırı kötülüklerine rağmen O'nun nihai ihsanını beyan etmek değildir. Böylece matufun matufun aleyhin tâbilerinden kılınmasının hiçbir yolu olmadığı açıklığa kavuşmuştur; zira sılanın hakkı kastedilen asıl fayda olmamaktır, artık onun tâbilerinden olan şey hakkında ne düşünürsün? Bildin ki matuf, sözün kendisi için sevk edildiği asıl şeydir; iyi düşün ve apaçık hak üzere ol.
5499. Metin
الأنعام آية ٢ جل حقُّه أن يكونَ له دخلٌ في ذلك الإنباء ولو في الجملة ولا ريب في أن كفرهم بمعزلٍ منه وادعاءُ أن له دَخْلاً فيه لدلالته على كمال الجود كأنه قيل الحمد لله الذي أنعم بمثل هذه النعمِ العِظام على من لا يحمَده تعسّفٌ لا يساعده النظام وتعكيسٌ يأباه المقام كيف لا ومَساقُ النظم الكريم كما تُفصِحُ عنه الآياتُ الآتية تشنيعُ الكفرة وتوبيخُهم ببيانِ غايةِ إساءتِهم مع نهاية إحسانه تعالى إليهم لا بيانِ نهايةِ إحسانه تعالى غليهم مع غاية إساءتهم في حقه تعالى كما يقتضيه الادعاءُ المذكور وبهذا اتضح أنه لا سبيلَ إلى جعل المعطوف من روادف المعطوف عليه لما أن حقَّ الصلة أن تكون غيرَ مقصودةِ الإفادة فما ظنُّك بما هو من روادفها وقد عرفت أن المعطوف هو الذي سيق له الكلام فتأمل وكن على الحق المبين
el-En‘âm Suresi, Âyet 2
5500. Metin
{هُوَ الذى خَلَقَكُمْ مّن طِينٍ} استئنافٌ مَسوقٌ لبيان بطلان كفرهم بالبعث مع مشاهدتهم لما يوجب الإيمانَ به إثرَ بيانِ بطلانِ إشراكِهم به تعالى مع معاينتهم لموجِبات توحيدِه وتخصيصُ خلقِهم بالذكر من بين سائر دلائل صِحةِ البعث مع أن ما كر من خلقِ السمواتِ والأرضِ من أوضحها وأظهرها كما ورد في قولِه تعالى أَوَلَيْسَ الذى خَلَقَ السموات والأرض بقادر على أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُم لما أن محل النزاعِ بعثُهم فدلالةُ بدءِ خلقهم على ذلك أظهروهم بشئون أنفسهم أعرفُ والتعامي عن الحجة النيِّرة أقبح والالتفاتُ لمزيد التشنيع والتوبيخ أي ابتدأ خلقَكم منه فإنه المادة الأولى للكل لما أنه منشأ آدم الذي هو ابو البشر وإنما نسب هذا الخلق إلى المخاطَبين لا إلى آدمَ ﵇ وهو المخلوقُ منه حقيقةً بأن يقال هو الذي خلق أباكم الخ مع كقاية علمهم بخلقه عليهالسلام منه في إيجاب الإيمانِ بالبعثِ وبطلانِ الامتراءِ لتوضيحِ منهاجِ القياس وللمبالغة في إزاحةِ الاشتباه والالتباس مع ما فيه من تحقيق الحق والتنبيه على حكمةٍ خفية هي أن كلَّ فردٍ من أفراد البشر له حظٌّ من إنشائه ﵇ منه حيث لم تكن فطرتُه البديعةُ مقصورة على لا نفسه بل كانت أُنموذَجاً منطوياً على فطرة سائرِ آحادِ الجنس انطواءً إجمالياً مستتبِعاً لجَرَيان آثارِها على الكل فكان خلقَه ﵇ من الطين خلقا لكل أحد من فروعه منه ولمّا كان خلقُه على هذا النمطِ الساري إلى جميع أفراد ذريتِه أبدعَ من أن يكون ذلك مقصوراً على نفسه كما هو المفهومُ من نسبة الخق المذكورِ إليه وأدلَّ على عِظَم قُدرة الخلاق العليم وكمالِ علمِه وحكمتِه وكان ابتداءُ حال المخاطَبين أولى بأن يكون معيار لانتهائها فَعلَ ما فعل ولله درُّ شأنِ التنزيلِ وعلى هذا السرِّ مدارُ قوله تعالى وَلَقَدْ خلقناكم ثو صورناكم الخ وقوله تعالى وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً كما سيأتي وقيل المعنى خلق أباكم منه على حذف المضاف وقيل معنى خلقهم منه خلقهم من النطفة الحاصلةِ من الأغذية المتكوِّنة من الأرض وأيا ما كان ففيه من وضوحِ الدلالةِ على كمال قدرتِه تعالى على البعثِ ما لا يخفَى فإنَّ من قدَرَ على غحياء ما لم يشَمَّ رائحةَ الحياة قط كان على إحياءِ ما قارنها مدةً أظهرَ قدرة {ثُمَّ قَضَى} أي كتب لموتِ كلِّ واحد منكم أَجَلاً خاصاً له أي أحدا معيناً من الزمان يفنى عند حلولِه لا محالة وكلمة ثم للإيذان بتفاوزت ما بين خلقِهم وبين تقديرِ آجالِهم حسبما تقتضيه الحِكَم البالغة {وَأَجَلٌ مُّسَمًّى} أي حدٌّ معينٌ لبعثكم جميعاً وهو مبتدأ لتخصُّصه بالصفة كما في قوله تعالى وَلَعَبْدٌ مُّؤْمِنٌ ولوقوعِه
{هُوَ الذى خَلَقَكُمْ مّن طِينٍ} “Sizi çamurdan yaratan O’dur” ifadesi, tevhidi gerektiren hususları gözleriyle görmelerine rağmen Yüce Allah'a ortak koşmalarının batıllığı beyan edildikten hemen sonra, imanı gerektiren şeyleri müşahede etmelerine rağmen öldükten sonra dirilmeyi (ba's) inkâr etmelerinin batıllığını beyan etmek üzere sevk edilmiş bir istinaftır. Yüce Allah'ın "Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kādir değil midir?" buyruğunda geçtiği üzere göklerin ve yerin yaratılışının zikredilmesi ba'sın sıhhatine dair en açık ve en zahir delillerden iken, diğer deliller arasından özellikle onların yaratılışının zikredilmesi; ihtilaf konusunun bizzat onların diriltilmesi olmasındandır. Dolayısıyla ilk yaratılışlarının buna delaleti daha açıktır, onlar kendi nefislerinin durumlarını daha iyi bilirler ve parlak hüccete karşı körlük etmek daha çirkindir. İltifat ise kınama ve azarlamayı artırmak içindir. Yani yaratılışınızı ondan başlattı; zira insanlığın atası olan Âdem'in aslı olması hasebiyle çamur herkes için ilk maddedir. Aleyhisselâmın ondan yaratıldığını bilmeleri ba'sa inanmayı gerektirmeye ve şüpheyi geçersiz kılmaya yetmesine rağmen, kıyas yolunu açıklığa kavuşturmak, şüphe ve iltibası gidermede mübalağa etmek ve hakkı gerçekleştirmekle birlikte gizli bir hikmete dikkat çekmek için bu yaratılış, hakikatte ondan yaratılan Âdem'e [aleyhisselâm] nispet edilip "Babanızı yaratan O'dur..." denilmeyerek muhataplara nispet edilmiştir. O gizli hikmet de şudur: İnsan fertlerinden her bir ferdin, onun [aleyhisselâm] ondan yaratılışından bir nasibi vardır. Çünkü onun eşsiz fıtratı sadece kendi nefsiyle sınırlı kalmamış, aksine türün diğer bütün fertlerinin fıtratını icmalî olarak toplayan ve eserlerinin hepsine sirayet etmesini netice veren bir numune olmuştur. Dolayısıyla onun [aleyhisselâm] çamurdan yaratılması, onun soyundan gelen her bir ferdin de çamurdan yaratılması olmuştur. Onun bu şekilde bütün zürriyet fertlerine sirayet eden bir tarzda yaratılması, söz konusu yaratılışın kendisine nispet edilmesinden anlaşıldığı üzere sadece kendi nefsiyle sınırlı kalmasından daha harika ve Hâlık-ı Alîm'in kudretinin büyüklüğüne, ilim ve hikmetinin kemaline daha delalet edici olduğundan; muhatapların durumlarının başlangıcı sonlarına bir miyar olmaya daha layık bulunduğundan bu şekilde yapmıştır. Tenzilin şanına bin maşallah! Yüce Allah'ın "Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik..." ve ileride geleceği üzere "Daha önce sen hiçbir şey değilken seni yaratmıştım" buyruklarının sırrı bu esasa dayanmaktadır. Muzafın hazfiyle "Babanızı ondan yarattı" manasında olduğu da söylenmiştir. Onların yaratılmasının, topraktan meydana gelen gıdalardan hasıl olan nutfeden yaratılmaları manasında olduğu da söylenmiştir. Her nasıl olursa olsun, bunda Yüce Allah'ın ba'sa dair kudretinin kemaline gizli kalmayacak bir açıklıkta delalet vardır; zira hayatın kokusunu asla koklamamış olan bir şeye hayat vermeye kādir olan zât, bir süre hayata eşlik etmiş bir şeye hayat vermeye elbette daha açıktan kādirdir. {ثُمَّ قَضَى} “Sonra takdir etti”, yani her birinizin ölümü için kendisine mahsus bir {أَجَلاً} ecel yazdı, yani vadesi geldiğinde kaçınılmaz olarak yok olacağı zamandan belirlenmiş bir sınır takdir etti. "Sümme" kelimesi, yüce hikmetlerin gerektirdiği üzere onların yaratılışları ile ecellerinin takdiri arasındaki derece farkını bildirmek içindir. {وَأَجَلٌ مُّسَمًّى} “Belirlenmiş bir ecel de...”, yani hepinizin diriltilmesi için tayin edilmiş bir sınırdır. Yüce Allah'ın "Elbette mümin bir köle..." buyruğunda olduğu gibi sıfatla tahsis edildiği için ve "O arkasından ağlayınca, bir tarafıyla ona yöneldi; bizdeki tarafı ise dönmedi" diyen kimsenin sözünde olduğu gibi
5501. Metin
الأنعام آية ٣
el-En‘âm Suresi, Âyet 3
5502. Metin
في موقع التفصيل كما في قول من قال إذا ما بكى من خلفها انصرفت له بشق وشقٌ عنْدنا لم يُحَوَّلِ وتنوينُه لتفخيم شأنه وتهويلِ أمره لذلك أُوثر تقديمُه على الخبر الذي هو {عِندَهُ} مع أن الشائعَ المستفيضَ هو التأخير كما في قولك عندي كلامٌ حقٌّ ولي كتابٌ نفيسٌ كأنه قيل وأيُّ أجلٍ مسمى مُثْبتٍ معينٍ في علمه لا يتغيرُ ولا يقفُ على وقت حلولِه أحدٌ لا مجملاً ولا مفصّلاً وأما أجلُ الموت فمعلومٌ إجمالاً وتقريباً بناءً على ظهور أَماراتِه أو على ما هو المعتادُ في أعمار الإنسان وتسميتُه أجلاً إنما هي باعتبار كونِه غايةً لمدة لُبْثهم في القبور لا باعتبار كونِه مبدأً لمدةِ القيامة كما أن مدار التسمية في الأجل الأول هو كونُه آخِرُ مدة الحياةَ لا كونُه أولِ مدةِ الممات لِما أن الأجلَ في اللغة عبارةٌ عن آخِرِ المدة لا عن أولها وقيل الأجلُ الأول ما بين الخلق والموت الثاني ما بين الموت والبعث مكن البرزخ فإن الأجل كما يُطلق على آخِرِ المدة يُطلق على كلِّها وهو الأوفق لما روي عن ابن عباس ﵄ أنَّ الله تعالى قضى لكل أحدٍ أجلين أجلاً من مولده إلى موته وأجلاً من موته إلى مبعثه فإن كان بَرّاً تقياً وَصولاً للرحِم زيد له من أجل البعث في أجَل العمر وإن كان فاجراً قاطعاً نُقِصَ من أجل العُمُر وزيد في أجلى البعث وذلك قوله تعالى وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَاّ فِى كتاب فمعنى عدم تغير الأجل حينئذ عدمُ تغيُّر آخره والأولُ هو الأشهرُ الأليقُ بتفخيم الأجل الثاني المنوطِ باختصاصه بعلمه تعالى والأنسبُ بتهويله المبنيِّ على مقارنته للطامّة الكبرى فإن كونَ بعضِه معلوماً للخلق ومُضِيِّه من غير أن يقعَ فيه شيءٌ من الدواهي كما يستلزمه الحملُ على المعنى الثاني مُخِلٌّ بذلك قطعاً ومعنى زيادةِ الأجل ونقصِه فيما رُوي تأخيرُ الأجل الأول وتقديمُه {ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ} استبعادٌ واستنكارٌ لامترائهم في البعث بعد معابنتهم لما ذُكر من الحُجج الباهرة الدالةِ عليه أي تمترون في وقوعه وتحقّقِه في نفسه مع مشاهدتكم في أنفسِكم من الشواهدِ ما يقطع مادةَ الامتراءِ بالكلية فإن مَنْ قدَر على إفاضة الحياة وما يتفرَّع عليها من العلم والقدرة وسائِرِ الكمالاتِ البشرية على مادةٍ غيرِ مستعدّةٍ لشيء منها أصلاً كان أوضح اقتدار على إفاضتها على مادةٍ قد استعدت لها وقارنَتْها مدة ومن ههنا تبين أن ما قيل من أن الأجلَ الأولَ هو النومُ والثانيَ هو الموتُ أو أن الأول أجل الماضيين والثاني أجل الباقيين أو أن الأول مقدارُ ما مضى من عُمُر كلِّ أحدٍ والثانيَ مقدارُ ما بقِيَ منه مما لا وجهَ لَهُ أصلاً لما رأيتَ مِنْ أنَّ مَساقَ النظمِ الكريمِ استبعادُ امترائهم في البعث الذي عبَّر عن وقته بالأجل المسمّى فحيثُ أُريد به أحد ما ذُكِرَ منَ الأمورِ الثلاثة ففي أيِّ شيء يمترون ووصْفُهم بالامتراء الذي هو الشكُّ وتوجيهُ الاستبعاد إليه مع أنهم جازمون بانتفاءِ البعث مُصِرّون على إنكاره كما يُنْبىء عنه قولهم أئذا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وعظاما أئنا لمبعوثوتن ونظائرُه للدلالة على أن جزمَهم المذكورَ في أقصى مراتبِ الاستبعاد والاستنكار وقوله تعالى
tafsilat mevkiinde vaki olduğu için mübtedadır. Tenwini şanını yüceltmek ve durumunu korkunç göstermek içindir; bu yüzden senin "Yanımda doğru bir söz vardır" ve "Benim değerli bir kitabım var" sözündeki gibi yaygın ve müstefiz olan tehir iken, {عِندَهُ} “O’nun katındadır” şeklindeki haberin önüne geçirilmesi tercih edilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: O'nun ilminde sabit, tayin edilmiş, değişmeyen ve vaktinin ne zaman geleceğine ne icmâlî ne de tafsîlî olarak hiç kimsenin vakıf olamayacağı ne belirlenmiş bir eceldir o! Ölüm eceline gelince; alametlerinin belirmesine veya insan ömründeki mutada binaen icmâlî ve yaklaşık olarak bilinir. Onun ecel olarak isimlendirilmesi kıyamet süresinin başlangıcı olması itibariyle değil, kabirlerde kalış sürelerinin sonu olması itibariyledir. Nitekim birinci eceldeki isimlendirmenin dayanağı ölüm süresinin başlangıcı olması değil, hayat süresinin sonu olmasıdır; çünkü dilde ecel sürenin başlangıcından değil, sonundan ibarettir. Birinci ecelin yaratılış ile ölüm arası, ikincisinin ise berzahtan ölüm ile diriliş arası olduğu da söylenmiştir; zira ecel sürenin sonuna ıtlak olunduğu gibi tamamına da ıtlak olunur. İbn Abbas'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet edilen şu hadise en uygun olan da budur: "Yüce Allah her fert için iki ecel takdir etmiştir: Doğumundan ölümüne kadar bir ecel ve ölümünden dirilişine kadar bir ecel. Eğer o kimse itaatkâr, takvalı ve akrabalık bağlarını gözeten biri olursa, ba's ecelinden ömür eceline eklenir. Şayet günahkâr ve akrabalık bağını kesen biri olursa, ömür ecelinden eksiltilip ba's eceline eklenir." İşte Yüce Allah'ın "Ömrü uzatılanın ömrünün uzatılması da, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitaptadır" buyruğu budur. Bu takdirde ecelin değişmemesinin manası, sonunun değişmemesidir. Birinci görüş ise Yüce Allah'ın ilmine has kılınmasına bağlı olan ikinci ecelin yüceltilmesine daha uygun, en büyük felaketle (Tâmmetü'l-Kübrâ) birleşmesine dayalı korkunçluğuna daha münasip ve daha meşhur olandır. Zira ikinci manaya hamletmenin gerektirdiği gibi, onun bir kısmının mahlûkat tarafından bilinmesi ve içinde hiçbir musibet vuku bulmaksızın geçip gitmesi, şüphesiz bu korkunçluğu zedeler. Rivayetteki ecelin artması ve eksilmesinin manası ise birinci ecelin tehir edilmesi veya öne alınmasıdır. {ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ} “Sonra da siz şüphe ediyorsunuz” ifadesi, ba'sa delalet eden mezkûr parlak delilleri müşahede ettikten sonra onda şüpheye düşmelerini yadırgama ve inkârdır. Yani nefislerinizde şüphe maddesini tamamen kökünden kesecek delilleri görüp dururken, onun vukuunda ve bizatihi gerçekleşmesinde şüphe ediyorsunuz. Zira hiçbir şekilde bunlara kabiliyeti olmayan bir maddeye hayatı ve ondan türeyen ilim, kudret ve diğer beşerî kemalleri bahşetmeye kādir olan zât; buna kabiliyet kazanmış ve bir süre hayata eşlik etmiş olan maddeye onu yeniden bahşetmeye çok daha açık bir iktidarla kādirdir. Buradan anlaşılmıştır ki birinci ecelin uyku, ikincisinin ölüm olduğu; yahut birincisinin geçmiştekilerin eceli, ikincisinin kalanların eceli olduğu; yahut birincisinin her bir ferdin ömründen geçen miktar, ikincisinin ise ondan kalan miktar olduğu yönündeki sözlerin hiçbir veçhi yoktur. Çünkü gördüğün üzere kerim nazmın akışı, vaktini ecel-i müsemmâ ile ifade ettiği ba's hakkındaki şüphelerini yadırgamaktır. Dolayısıyla bundan mezkûr üç husustan biri kastedildiğinde hangi şeyde şüphe edeceklerdir? Onların "Ölüp de toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, biz mi gerçekten diriltilecekmişiz?" ve benzeri sözlerinin bildirdiği üzere ba'sın yokluğuna kesin inanıp inkârında ısrarcı olmalarına rağmen şek demek olan "imtirâ" (şüphe etmek) ile nitelenmeleri ve yadırgamanın buna yöneltilmesi, mezkûr kesin kanaatlerinin yadırgama ve inkârın en son mertebesinde olduğunu göstermek içindir. Yüce Allah'ın
5503. Metin
{وَهُوَ الله} جملةٌ من مبتدإٍ وخبر معطوفةٌ على ما قبلها مَسوقةٌ لبيان شمول أحكام الهيته تعالى لجميع المخبوقات وإحاطةِ علمِه بتفاصيلِ أحوال العباد وأعمالِهم المؤديةِ إلى الجزاء غثر الإشارةِ إلى تحقّق المعادِ في تضاعيفِ بيانِ كيفية خلقهم وتقدير آجالهم قوله تعالى {في السماوات وَفِى الارض} متعلقٌ بالمعنى
{وَهُوَ الله} “O, Allah’tır” buyruğu, yaratılışlarının keyfiyetini ve ecellerinin takdirini beyan sadedinde ahiretin gerçekleşmesine işaret edildikten hemen sonra, Yüce Allah'ın ilahlık hükümlerinin bütün mahlûkatı kapsadığını ve ilminin kulların cezaya götüren hallerinin ve amellerinin ayrıntılarını kuşattığını beyan etmek üzere sevk edilmiş olup öncesine matuf mübteda ve haberden oluşan bir cümledir. Yüce Allah'ın {في السماوات وَفِى الارض} “göklerde ve yerde” buyruğu, lafza-i celâlin bildirdiği
5504. Metin
الأنعام آية ٤
el-En‘âm Suresi, Âyet 4
5505. Metin
الوصفيِّ الذي يُنبىء عنْهُ الاسم الجليل إما باعتبار أصلِ اشتقاقِه وكونِه علماً للمعبودِ بالحق كأنه قيل وهو لمعبود فيهما وإما باعتبار أنه اسمٌ اشتهر بما اشتهرَتْ به الذاتُ من صفات الكمال فلو حظ معه منها ما يقتضيه المقامُ من المالكية الكليةِ والتصرُّفِ الكامل حسبما تقتضيه المشيئةِ المبنيةِ على الحِكَم البالغة فعُلّق به الظرفُ من تلك الحيثية فصار كأنه قبل وهو المالكُ أو المتصرفُ المدبِّرُ فيهما كما في قوله تعالى وَهُوَ الذى فِى السماء إله وَفِى الأرض إله وليس المرادَ بما ذُكر مَن الاعتبارَيْن أن الاسمَ الجليلَ يُحملُ على معناه اللغويِّ أو على معنى المالك أو المتصرِّف أو نحوِ ذلك بل مجردُ ملاحظة أحدِ المعاني المذكورة في ضمنه كما لوحظ معَ اسْم الأسد في قوله أسدٌ عليَّ الخ ما اشتهرَ به من وصف الجَراءة التي اشتهر بها مُسمَّاه فجرى مجرى جرىءعلى وبهذا تبين أن ما قيل بصدد التصوير والتفسير أي هو المعروفُ بذلك في السموات وفى الارض أو هو المعروفُ المشتهرُ بالصفات الكمالية أو هو المعروف بالإلهية فيهما أو نحوُ ذلك بمعزلٍ من التحقيق فإن المعتبرَ مع الاسم هو نفس الوصف البذي اشتهر به غذ هو الذي يقتضيه المقامُ حسبما بيّن آنفاً لاشتهاره به ألا يُرى أن كلمة عليّ في المثال المذكور لا يمكن تعليقُها باشتهار الاسم بالجَراءة قطعاً وقيل هو متعلِّقٌ بما يفيده التركيبُ الحَصْريُّ من التوحّد والتفرّد كأنه قيل وهو المتوحِّدُ بالإلهية فيهما وقيل بما تقرر عند الكل من إطلاق هذا الاسم عليه خاصة كأنَّه قيلَ وهُو الذي يقال له الله فيهما لا يُشرك به شيءٌ في هذا الاسم على الوجه الذي سبق من اعتبار معنى التوحّد أو القول في فحوى الكلام بطريق الاستتباع لا على حمل الاسم الجليل على معنى المتوحِّد بالإلهية أو على تقدير القول وقد جوَّز أن يكون الظرفُ خبراً ثانياً على أن كونَه سبحانه فيهما عبارةٌ عن كونه تعالى مبالِغاً في العلم بما فيهما بناءً على تنزيل علمِه المقدس عن حصول الصور والأشباح لكونه حضورياً منزلةَ كونِه تعالى فيهما وتصويرُه به على طريقة التمثيل المبنيِّ على تشبيه حالةِ علمه تعالى بما فيهما بحالة كونه تعالى فيهما فإن العالَم إذا كان في مكانٍ كان عالِماً به وبما فيه على وجهٍ لا يخفى عليه منه شيء فعلى هذا يكون قوله ﷿ {يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ} أي ما أسرَرْتُموه وما جهرتم به من الأقوال وما أسررتموه وما أعلنتموه كائناً ما كانَ منْ الأقوال والأعمال بياناً وتقريراً لمضمونه وتحقيقاً للمعنى المراد منه وتعليق علمه ﷿ بما ذُكر خاصةً مع شموله لجميع ما فيهما حسبما تفيدُه الجملةُ السابقة لانسياق النظمِ الكريم إلى بيان حال المخاطبين وكذا على الوجه الثاني فإن ملاحظةَ الاسم الجليلِ من حيث المالكيةُ الكلية والتصرفُ الكاملُ الجاري على النمط المذكور مستتبعةٌ لملاحظة علمِه المحيطِ حتماً فيكونُ هذا بياناً وتقريراً له بلا ريب وأما على الأوجه الثلاثة الباقية فلا سبيل إلى كونه بياناً لكن لا لِما قيلَ من أنه لا دلالةَ لاستواء السرِّ والجهر في علمه تعالى على ما اعتُبر فيهما من المعبودية والاختصاص بهذا الاسم إذ ربما يُعبد ويُختصّ به من ليس له كمالُ العلم فإنه باطل قطعاً إذ المراد بمال ذكر هو المعبوديةُ بالحق والاختصاصُ بالاسم الجليل ولا ريبَ في أنَّهما مما لا يتصور فيمن ليس له كمالُ العلم بديهةً لأن ما ذُكر من العلمِ غيرُ معتبرٍ في مدلول شيءٍ من المعبودية بالحق والاختصاصِ بالاسم حتى يكونَ هذا بياناً له وبهذا تبين أنه ليس ببيانٍ على الوجه الثالث أيضاً لما أن التوحدَ بالإلهية لا يُعتبر في مفهومه العلمَ الكاملَ ليكون هذا بياناً له بل هو معتبرٌ فيما صدَق عليه المتوحِّد وذلك غيرُ كاف
vasfî manaya müteallıktır. Bu ya iştikakının aslı ve hakkıyla ibadet edilenin (mâbûd bi'l-hakk) özel ismi olması itibariyledir; sanki "Her ikisinde de hakkıyla mabud olan O'dur" denilmiştir. Ya da zâtın kendisiyle meşhur olduğu kemal sıfatlarıyla meşhur bir isim olması itibariyledir; böylece yüce hikmetlere dayanan meşietin gerektirdiği üzere makamın iktiza ettiği küllî mâlikiyet ve tam tasarruf O'nunla birlikte mülahaza edilmiş, zarf bu haysiyetle O'na bağlanmıştır. Böylece sanki Yüce Allah'ın "Gökte de ilah, yerde de ilah olan O'dur" buyruğunda olduğu gibi "Her ikisinde de mâlik yahut tasarruf edip tedbir gören O'dur" denilmiş gibi olmuştur. Bu iki itibardan maksat, lafza-i celâlin lügat manasına yahut mâlik veya mutasarrıf manasına vb. hamledilmesi değil; "Bana karşı arslan kesildi..." sözünde arslan isminin müsemmasının meşhur olduğu cesaret vasfıyla birlikte mülahaza edilip "bana karşı cesaret gösterdi" yerine geçmesi gibi, zikredilen manalardan birinin lafzın zımnında sırf mülahaza edilmesidir. Bununla açıklığa kavuşmuştur ki tasvir ve tefsir sadedinde söylenen "Yani O, göklerde ve yerde bununla bilinendir" yahut "Kemal sıfatlarıyla bilinip tanınandır" yahut "Her ikisinde de ilahlığıyla bilinendir" ve benzeri sözler tahkikten uzaktır. Çünkü isimle birlikte muteber olan, meşhur olduğu vasfın ta kendisidir; nitekim az önce açıklandığı üzere onunla meşhur olması sebebiyle makamın gerektirdiği de budur. Görmez misin ki mezkûr örnekte "bana karşı" kelimesini ismin cesaretle meşhur olmasına bağlamak kesinlikle mümkün değildir. Zarfın, hasr bildiren terkibin ifade ettiği tevhîd ve teferrüde müteallık olduğu da söylenmiştir; sanki "Her ikisinde de ilahlıkta tek olan O'dur" denilmiştir. Bir de bu ismin sadece O'na ıtlak edilmesinin herkesçe sabit olmasına müteallık olduğu söylenmiştir; sanki lafza-i celâli ilahlıkta tek olma manasına hamletmeksizin yahut kavil takdir etmeksizin, sözün gelişinde teبعiyyet yoluyla tevhîd yahut kavil manasını mülahaza etmenin geçen şekli üzere "Göklerde ve yerde Allah denilen O'dur, bu isimde O'na hiçbir şey ortak koşulmaz" denilmiştir. Zarfın, Yüce Allah'ın o ikisinde olmasının, sûret ve cisimlerin oluşmasından münezzeh olan ilminin -huzûrî olması sebebiyle- Yüce Allah'ın o ikisinde olması menzilesine indirilmesine binaen, o ikisindekileri çok iyi bilmesinden kinaye olması üzere ikinci bir haber olması caiz görülmüştür. Bu tasvir, Yüce Allah'ın o ikisindekileri bilme hâlini O'nun o ikisinde bulunma hâline benzetmeye dayalı temsil tariki üzeredir. Çünkü bilen bir kimse bir mekânda olduğunda, orayı ve içindekileri kendisine hiçbir şey gizli kalmayacak şekilde bilir. Buna göre Yüce Allah'ın {يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ} “Gizlinizi de açığınızı da bilir” buyruğu -yani ister söz olsun ister amel olsun gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz sözleri, sakladığınız ve ilan ettiğiniz her ne varsa hepsini- bu cümlenin muhtevasını beyan, takrir ve murat edilen manayı tahkik etmek olur. Kerim nazmın muhatapların durumunu beyana yönelmesi sebebiyle, önceki cümlenin ifade ettiği üzere her ikisindeki her şeyi kapsamasına rağmen Yüce Allah'ın [celle ve celâluhu] ilminin özellikle zikredilenlere taalluk ettirilmesi bundandır. İkinci veche göre de böyledir; zira lafza-i celâlin mezkûr tarzda carî olan küllî mâlikiyet ve tam tasarruf haysiyetinden mülahaza edilmesi, O'nun her şeyi kuşatan ilminin mülahaza edilmesini kaçınılmaz olarak netice verir; böylece bu ifade şüphesiz onun bir beyanı ve takriri olur. Geriye kalan üç veche göre ise bunun bir beyan olmasına imkân yoktur; ancak gizli ile açığın Yüce Allah'ın ilminde eşit olmasının, o ikisinde muteber sayılan mabudiyete ve bu isme mahsus olmaya delalet etmediği (çünkü bazen mükemmel ilmi olmayan kimseye de ibadet edilip bu isim verilebilir) gerekçesiyle söylenen şeyden dolayı değil. Zira bu iddia kesinlikle batıldır; çünkü zikredilenlerden murat hakkıyla mabudiyet ve lafza-i celâle mahsusiyettir. Şüphe yok ki bu ikisinin kemâl derecesinde ilmi olmayan kimsede bulunması aklen tasavvur edilemez. Çünkü zikredilen ilim, bu cümlenin ona beyan olabilmesi için hakkıyla mabudiyetin ve isme mahsusiyetin medlulünden hiçbirinde muteber sayılmamıştır. Bununla üçüncü veche göre de bir beyan olmadığı ortaya çıkmıştır; zira ilahlıkta tek olmanın kavramında mükemmel ilim -bu cümlenin ona beyan olması için- şart koşulmamış, aksine ilahlıkta tek olanın bizzat kendisine uyduğu zâtta muteber sayılmıştır; bu ise beyan için kâfi değildir.
5506. Metin
الأنعام آية ٤ ٥
el-En‘âm Suresi, Âyet 4-5
5507. Metin
في البيانية وقيل هو خبرٌ بعد خبرٍ عند من يجوز كون الخبر الثاني جملةً كما في قوله تعالى فغذا هي حية تسعة وقيل هو الخبر والاسمُ الجليل بدلٌ من هو وبه يتعلق الظرف المتقدم ويكفي في ذلك كونُ المعلوم فيهما كما في قولك رميتُ الصيدَ في الحرَم إذا كان هو فيه وأنت خارجَه ولعل جعْلَ سرهم جهرهم فيهما لتوسيع الدائرة وتصويرِ أنه لَا يعزُب عنْ علمِه شيءٌ منهما في أي مكان كان لا لأنهما قد يكونان في السموات أيضاً وتعميمُ الخطاب لأهلها تعسُّفٌ لا يخفى {وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ} أي ما تفعلونه لجلب نفعٍ أو دفعِ ضرَ من الأعمال المكتسَبةِ بالقلوب أو بالجوارح سراً أو علانية وتخصيصُها بالذِّكرِ مع اندراجها فيما سبق على التفسير الثاني للسر والجهر لإظهار كمال الاعتناء بها لأنها التي يتعلق بها الجزاءُ وهو السرُّ في إعادة يعلم
Yüce Allah'ın "Bir de baktı ki o koşan bir yılandır" buyruğunda olduğu gibi, ikinci haberin cümle olmasını caiz görenlere göre haberden sonra haber olduğu da söylenmiştir. Cümlenin haber olup lafza-i celâlin "hûve"den bedel olduğu ve önceki zarfın buna taalluk ettiği de söylenmiştir. Bunda, senin av haremde iken ve sen dışarıda iken söylediğin "Avı haremde vurdum" sözünde olduğu gibi bilinenin o ikisinde olması yeterlidir. Gizlilerinin ve açıklarının o ikisinde kılınması, belki de daireyi genişletmek ve hangi mekânda olursa olsun o ikisinden hiçbir şeyin O'nun ilminden kaçmayacağını tasvir etmek içindir; yoksa onların göklerde de bulunabileceğinden dolayı değildir. Hitabı gök ehline genelleştirmek ise gizli kalmayacak bir zorlamadır. {وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ} “Ve ne kazandığınızı da bilir”, yani fayda sağlamak veya zararı savmak için kalplerle yahut azalarla gizli veya aşikâr olarak işlenen amellerden yaptıklarınızı da bilir. Gizli ve açığın ikinci tefsirine göre öncekine dâhil olmakla birlikte amellerin ayrıca zikredilmesi, karşılığın kendilerine taalluk ettiği şeyler olması sebebiyle onlara son derece ihtimam gösterildiğini bildirmek içindir; "ya‘lemü" (bilir) kelimesinin tekrar edilmesindeki sır da budur.
5508. Metin
{وما تأتيُهم من آيةٍ من آيات رَبّهِمْ} كلام مستأنَفٌ واردٌ لبيان كفرهم بآيات الله وإعراضِهم عنها بالكلية بعد ما بيّن في الآية الأولى إشراكهم باللخه سبحانه وإعراضَهم عن بعض آيات التوحيد وفي الآية الاثنية امتراؤهم في البعث وإعراضَهم عن بعض ى ياته والالتفاتُ للإشعار بأن ذكْرَ قبائحِهم قد اقتضى أن يضرِبَ عنهم الخطابَ صفحاً وتعددُ جناياتهم لغيرهم ذماً لهم وتقبيحاً لحالهم فما نافية وصيغة المضارع لحطكاية الحال الماضية أو للدلالة على الاستمرار التجددي ومِنْ الأُولى مزيدةٌ للاستغراقِ والثاني تبعيضيةٌ واقعةٌ مع مجرورِها صفةً لآيةٍ وإضافةُ الآيات إلى اسم الرب المضافِ إلى ضميرهم لتفخيم شأنها المستتْبِعِ لتهويل ما اجترُءوا عليه في حقِّها والمراد بها إمَّا الآياتُ التنزيليةُ فإتيانها نزولا والمعنى ما ينزِلُ إليهم آيةٌ من الآيات القرآنيةَ التي من جملتها هاتيك الآياتُ الناطقةُ بما فُصِّل من بدائعِ صنعِ الله ﷿ المُنْبئةِ عن جَرَيان أحكام ألوهيتِه تعالى على كافة الكائنات وإحاطةِ علمه بجميع أحوال الخق وأعمالهم الموجبةِ للإقبال عليها والإيمانِ بها {إِلَاّ كَانُواْ عَنْهَا مُعْرِضِينَ} أي على وجه التكذيبِ والاستهزاء كما ستقف عليه وأما الآياتُ التكوينيةُ الشاملةُ للمعجزات وغيرِها من تعاجيبِ المصنوعاتِ فإتيانُها ظهورُها لهم والمعنى ما يظهر لهم ى ية من الآيات التكوينيةِ التي من جملتها ما ذكر من جلائل شئونه تعالى الشاهة بوحدانيته إلا كانوا عنها معرضين تاركين للنظر الصحيحِ فيها المؤدِّي إلى الإيمان بمُكوِّنها وإيثارُه على أن يقال إلَاّ أعرضُوا عنها كما وقع مثلُه في قوله تعالى وَإِن يَرَوْاْ آية يُعْرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ للدلالة على استمرارهم على الإعراضِ حسَبَ استمرارِ إتيانِ الآياتِ وعن متعلقةٌ بمعرضين قُدِّمت عليه مراعاة للفاواصل والجملة في محل النصب على أنَّها حالٌ من مفعولِ تأتي أو من فاعلِه المتخحصص بالوصف لاشتمالِها على ضمير كل منهما وأياً ما كان ففيها دلالة بينةٌ على كمال مسارعتهم إلى الإعراض وإيقاعهم له في آنِ الإتيان كما يُفصح عنه كلمةُ لما في قولِهِ تعالَى
{وما تأتيُهم من آيةٍ من آيات رَبّهِمْ} “Onlara Rablerinin ayetlerinden hiçbir ayet gelmez ki...” sözü; birinci ayette Yüce Allah'a şirk koşmaları ve bazı tevhid ayetlerinden yüz çevirmeleri, ikinci ayette ba's hakkında şüpheye düşmeleri ve O'nun bazı ayetlerinden yüz çevirmeleri beyan edildikten sonra, Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerini ve onlardan tamamen yüz çevirmelerini beyan etmek üzere sevk edilmiş müstakil bir kelamdır. İltifat, çirkinliklerinin zikredilmesinin hitabı onlardan büsbütün çevirmeyi ve onları yermek ve durumlarını çirkin göstermek için cinayetlerini başkalarına saymayı iktiza ettiğini bildirmek içindir. Mâ nefyiyedir; muzari sîgası geçmişteki durumu hikâye etmek yahut yenilenen sürekliliğe delalet etmek içindir. Birinci "min" istiğrak (kapsayıcılık) için zaiddir; ikincisi ise cer ettiği kelimeyle birlikte "âyet"in sıfatı olan teb'îziyyedir (kısmiyet bildirir). Ayetlerin onların zamirine muzaf olan "Rab" ismine izafe edilmesi, ayetlerin şanını yüceltmek içindir; bu da onların ayetlerin hakkına tecavüz etmelerinin vehametini netice verir. Bundan murat ya tenzilî ayetlerdir; dolayısıyla onların gelmesi inme yoluyladır. Anlam şudur: Kur'an ayetlerinden -ki bunların arasında Yüce Allah'ın [celle ve celâluhu] eşsiz sanatının tafsilatını bildiren, ilahlık hükümlerinin bütün varlıklarda geçerli olduğunu ve ilminin yaratılmışların bütün hallerini ve amellerini kuşattığını haber veren, dolayısıyla onlara yönelmeyi ve iman etmeyi gerektiren şu ayetler de vardır- onlara hiçbir ayet inmez ki, {إِلَاّ كَانُواْ عَنْهَا مُعْرِضِينَ} “...mutlaka ondan yüz çevirmiş olmasınlar”; yani ileride göreceğin üzere yalanlama ve alay etme yoluyla yüz çevirmiş olurlar. Yahut mucizeleri ve diğer harika sanat eserlerini kapsayan tekvinî ayetlerdir; dolayısıyla onların gelmesi kendilerine tezahür etmesidir. Anlam da şudur: Tekvinî ayetlerden -ki bunların arasında O'nun birliğine şehadet eden ulu şe'nlerinin zikredilen kısımları da vardır- onlara hiçbir ayet belirmez ki, onları var edene imana götüren doğru tefekkürü terk ederek ondan yüz çevirmiş olmasınlar. Yüce Allah'ın "Bir ayet görseler yüz çevirirler ve: 'Süregelen bir sihirdir' derler" buyruğunda olduğu gibi "yüz çevirdiler" denilmeyip bunun tercih edilmesi, ayetlerin gelişinin sürekliliğine göre yüz çevirmelerinin de sürdüğüne delalet etmek içindir. "Anhâ", "mu‘ridîn"e müteallıktır; fasılaları gözetmek için öne alınmıştır. Cümle, her ikisinin de zamirini içermesi sebebiyle "te’tî"nin mefulünden yahut vasıfla tahsis edilmiş failinden hâl olarak nasb mahallindedir. Her nasıl olursa olsun onda, Yüce Allah'ın şu buyruğundaki "lemmâ" kelimesinin açıkladığı gibi, yüz çevirmede son derece acele ettiklerine ve onu ayetin gelişi anında gerçekleştirdiklerine apaçık bir delalet vardır:
5509. Metin
{فَقَدْ كَذَّبُواْ بالحق لَمَّا جَاءهُمْ} فإن الحق عبارةٌ عن القرآن الذي أعرضوا عنه حين أعرضوا عن كل آية آية منه عبر بذلك إبانةً لكمال قُبح ما فعلوا به فإن تكذيب الحقِّ مما لا يتصور صدوره
{فَقَدْ كَذَّبُواْ بالحق لَمَّا جَاءهُمْ} “Nitekim hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar”. Çünkü hak, her bir ayetinden yüz çevirdiklerinde kendisinden yüz çevirdikleri Kur'an'dan ibarettir. Ona karşı yaptıklarının çirkinliğinin kemalini beyan etmek için böyle ifade edilmiştir; zira hakkın yalanlanması, hiçbir kimseden sâdır olması tasavvur edilemeyecek bir şeydir.
5510. Metin
الأنعام آية ٦
el-En‘âm Suresi, Âyet 6
5511. Metin
عن أح والفاءُ لترتيب ما بعدها على ما قبلها لكنْ لَا على أنَّها شيءٌ مغايِرٌ له في الحقيقة واقعٌ عَقيبَه أو حاصلٌ بسببه بل على أنَّ الأول وهو عينُ الثاني حقيقة وإنَّما الترتيبُ بحسَب التغايُرِ الاعتباريِّ وقد لتحقيقِ ذلك المعنى كما في قوله تعالى فَقَدْ جَاءوا ظُلْماً وَزُوراً بعد قوله تعالى وَقَالَ الذين كَفَرُواْ إِنْ هذا إِلَاّ إِفْكٌ افتراه وأعانه عليه قوم آخرون فإن ما جاءوه أي فعلوه من الظلم والزور عينُ قولِهم المَحْكِيّ لكنه لما كان مُغايراً له مفهوماً وأشنَعَ منه حالاً رُتِّبَ عليه بالفاء ترتيبَ اللازم على الملزوم تَهويلاً لأمره كذلك مفهومُ التكذيب بالحق حيث كان أشنعَ من مفهوم الإعراضِ المذكورِ أُخرِجَ مُخرَجَ اللازم البيِّنِ البُطلان فرُتِّبَ عليه بالفاء إظهاراً لغاية بُطلانه ثم قُيد ذلك بكونه بلا تأمل تأكيداً لشناعته وتمهيداً لبيان أن ما كذبوا به إثر ذي أثير عواقبُ جليلةٌ ستبدو لهم البتة والمعنى أنهم حيث أعرضوا عن تلك الآيات عند إتيانها فقد كذبوا بما لا يمكن تكذيبُه أصلاً من غير أن يتدبروا في حاله ومآله ويقِفوا على ما في تضاعيفِه من الشواهد الموجبةِ لتصديقه كقوله تعالى بَلْ كَذَّبُواْ بِمَا لَمْ يُحِيطُواْ بعلمه ولما يأتهم تَأْوِيلِهِ كما يُنْبىء عنه قوله تعالى {فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاء مَا كَانُواْ بِهِ يستهزؤون} فإن ما عبارةٌ عن الحق المذكور عبر عنه بذلك تهويلاً لأمره بإبهامه وتعليلاً للحكم بما في حيز الصلة وإنباؤه عبارةٌ عما سيَحيقُ بهم من العقوبات العاجلة التي نطَقت بها آياتُ الوعيد وفي لفظ الأنباء إيذانٌ بغاية العِظَم لِما أن النَّبأَ لا يُطلق إلا على خبرٍ عظيمِ الوقع وحملُها على العقوبات الآجلةِ أو على ظهور الإسلام وعلو كلمته يأباه الآيات الآتية وسوف لتأكيد مضمونِ الجملة وتقريرهِ أي فسيأتيهم البتةَ وإن تأخرَ مِصْداقُ أنباء الشيءِ الذي كانُوا يكذِّبون بهِ قَبلُ مِنْ غير أن يتدبروا في عواقبه وإنما قيل يستهزءون إيذانا بأن تكذيهم كان مقروناً بالاستهزاء كما أشير إليه هذا على أن يراد بالآيات القرآنيةُ وهو الأظهر وأما إنْ أُريد بها الآياتُ التكوينيةُ فالفاءُ داخلةٌ على عِلَّة جوابِ شرطٍ محذوف والإعراضُ على حقيقته كأنه قيل إن كانوا معرضين عن تلك الآيات فلا تعجبْ فقد فعلوا بما هو أعظمُ منها ما هو أعظمُ من الإعراض حيث كذبوا بالحق الذي هو أعظم الآيات ولا مَساغَ لحمل الآيات في هذا الوجه على كلها أصلاً وأما ما قيل من أن المعنى أنهم لمّا كانوا معرِضين عن الآيات كلِّها كذبوا بالقرآن فمِمّا ينبغِي تنزيهُ التنزيلِ عن أمثاله
Fâ harfi sonrasındakini öncesine terettüp ettirmek içindir; ancak sonrasındakinin hakikatte öncesindekinden farklı, onun ardından vaki olan veya onun sebebiyle hasıl olan bir şey olması üzere değil, birincinin hakikatte ikincinin ta kendisi olması ve tertibin sadece itibarî farklılığa göre olması üzeredir. "Kad" ise Yüce Allah'ın "İnkâr edenler: 'Bu, onun uydurduğu bir yalandan başkası değildir, başka bir topluluk da bu hususta ona yardım etmiştir' dediler" buyruğundan sonra gelen "Muhakkak ki onlar bir zulüm ve iftira ortaya koydular" buyruğunda olduğu gibi o manayı pekiştirmek içindir. Zira onların ortaya koydukları, yani yaptıkları zulüm ve yalan, hikâye edilen sözlerinin ta kendisidir; fakat kavram bakımından ondan farklı ve durum itibariyle ondan daha çirkin olduğu için durumunu korkunç kılmak amacıyla lazımı melzuma terettüp ettirir gibi fâ ile ona terettüp ettirilmiştir. Aynı şekilde hakkı yalanlama kavramı da mezkûr yüz çevirme kavramından daha çirkin olduğu için apaçık batıl olan bir lazım gibi ortaya konulmuş ve son derece batıl olduğunu göstermek için fâ ile ona terettüp ettirilmiştir. Sonra bu durum, çirkinliğini pekiştirmek ve yalanladıkları şeyin ardından kendilerine mutlaka görünecek büyük akıbetlerin bulunduğunu beyana zemin hazırlamak üzere hiç düşünmeksizin olmasıyla kayıtlanmıştır. Anlam şudur: Onlar o ayetler kendilerine geldiğinde yüz çevirdikleri için, durumunu ve akıbetini hiç tefekkür etmeksizin ve muhtevasındaki tasdiki gerektiren şahitlere vâkıf olmaksızın, Yüce Allah'ın "Aksine, ilmini kavrayamadıkları ve yorumu henüz kendilerine gelmemiş olan şeyi yalanladılar" buyurduğu gibi, asla yalanlanması mümkün olmayan şeyi yalanlamışlardır. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu bildirmektedir: {فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاء مَا كَانُواْ بِهِ يستهزؤون} “Alay edip durdukları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir”. Çünkü "mâ", sözü edilen haktan ibarettir; kapalılığıyla durumunu korkunç göstermek ve sıla cümlesindeki ifadeyle hükmü illetlendirmek için böyle ifade edilmiştir. Onun haberleri ise tehdit ayetlerinin bildirdiği, başlarına gelecek olan peşin cezalardan ibarettir. "Enbâ" (haberler) lafzında durumun son derece büyük olduğunu bildirme vardır; zira nebe' ancak büyük yankı uyandıran önemli haber için kullanılır. Bunun gelecekteki cezalara veya İslam'ın galebe çalıp kelimesinin yücelmesine hamledilmesini gelecek ayetler reddeder. "Sevfe", cümlenin muhtevasını pekiştirmek ve teyit etmek içindir. Yani akıbetini tefekkür etmeksizin daha önce yalanlamakta oldukları şeyin haberlerinin doğrulanması gecikse bile mutlaka kendilerine gelecektir. Yalanlamalarının daha önce işaret edildiği üzere alayla birlikte olduğunu bildirmek için "alay ediyorlardı" buyrulmuştur. Bu, ayetlerden muradın Kur'an ayetleri olması durumundadır ki en zahir olanı budur. Şayet tekvinî ayetler kastedilmişse fâ harfi mahzuf bir şartın cevabının illetine dâhil olmuştur ve yüz çevirme kendi hakiki manasındadır. Sanki şöyle denilmiştir: Eğer onlar o ayetlerden yüz çeviriyorlarsa şaşma; çünkü onlar en büyük ayet olan hakkı yalanlamakla onlardan daha büyük olan şeye karşı yüz çevirmekten daha büyük bir cürüm işlemişlerdir. Bu vecihte ayetlerin tamamına hamledilmesine asla imkân yoktur. Anlamın "Onlar bütün ayetlerden yüz çevirmiş oldukları için Kur'an'ı yalanladılar" şeklinde olduğu yönündeki söze gelince, tenzili böylesi şeylerden tenzih etmek gerekir.
5512. Metin
{أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مّن قَرْنٍ} استئنافٌ مَسوقٌ لتعيين ما هو المرادُ بالإنباء التي سبق بها الوعيد وتقرير إتيانِها بطريق الاستشهاد وهمزةُ الإنكار لتقرير الرؤية وهي عِرْفانية مستدعيةٌ لمفعول واحد وكم استفهاميةً كانت أو خبريةً معلِّقةٌ لها عن العمل مفيدة للتكثير سادّةٌ معَ ما في حيزها مسد مفعولهات منصوبةٌ بأهلكنا على المفعولية على أنَّها عبارةٌ عن الأشخاص ومن قرن مميِّزٌ لها على أنه عبارةٌ عن أهل عصر من الأعصار سمو بذلك لاقترانهم برهة
{أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مّن قَرْنٍ} “Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi?” ifadesi, tehdidi geçen haberlerden muradın ne olduğunu tayin etmek ve gelişini şahit getirme yoluyla pekiştirmek için sevk edilmiş bir istinaftır. İnkâr hemzesi görmeyi (bilmeyi) ikrar ettirmek içindir; bu görme marifet (bilme) anlamında olup tek bir meful ister. "Kem" ister istifhamiye ister haberiye olsun, fiili amelden alıkoymuştur (ta'lik), çokluk ifade eder ve bağlamındaki ifadelerle birlikte mefulün yerine geçer; şahıslardan ibaret olması üzere "ehleknâ" fiilinin mefulü olarak mansubdur. "Min karn" ise onun temyizidir; karn, bir çağın halkından ibaret olup bir müddet
5513. Metin
الأنعام آية ٦
el-En‘âm Suresi, Âyet 6
5514. Metin
من الدهر كما في قولِه ﵊ خيرُ القرون قَرني ثم الذين يلونهم الحديث وقيل هو عبارة عن مدة من الزمان والمضافُ محذوف أي من أهلَ قرن وأما انتصابها على المصدرية أو على الظرفية على أنَّها عبارةٌ عن المصدر أو عن الزمان فتعسفٌ ظاهر ومن الأولى ابتدائية متعلقة بأهلكنا أي ألم يعرِفوا بمعايَنةِ الآثارِ وسَماعِ الأخبار كم أمةٍ أهلكنا من قبلِ أهل مكة أي من قبلِ خلقِهم أو من قبل زمانهم على حذفِ المضافِ وإقامةِ المضافِ إليه مُقامَه كعادٍ وثمودَ وأضرابِهم وقوله تعالى {مكناهم فِى الارض} استئناف لبيان كيفيةِ الإهلاك وتفصيلِ مباديه مبنيٌّ على سؤال نشأ من صدر الكلامِ كأنَّه قيلَ كيفَ كان ذلك فقيل مكانهم الخ وقيل هو صفةٌ لقرنٍ لِما أن النكرةَ مفتقرةٌ إلى مخصص فإذا وَلِيهَا ما يصلُح مخصِّصاً لها تعين وصيفته لها وأنتَ خبيرٌ بأنَّ تنوينَه التفخيميَّ مُغنٍ له عن استدعاء الصفة على أن ذلك مع اقتضائه أن يكون مضمونُه ومضمونُ ما عُطف عليه من الجمل الأربع أمراً مفروغاً عنه غيرَ مقصودِ بسياق النظم مؤدَ إلى اختلاف النَّظمُ الكريمُ كيفَ لا والمعنى حينئذٍ أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مّن قرنٍ موصوفين بكذا وكذا وبإهلاكنا إياهم بذنوبهم وأنه بيِّنُ الفساد وتمكينُ الشيء في الأرض جعلُه قارّاً فيها ولمّا لزِمه جعلُها مقراً له ورد الاستعمالُ بكلَ منهما فقيل تارةً مكّنه في الأرض ومنه قوله تعالى وَلَقَدْ مكناهم فِيمَا إِن مكناكم فِيهِ وأخرى مكَّن له في الأرضِ ومنه قولُه تعالى إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِى الأرض حتى أُجرِيَ كلٌّ منهما مُجرَى الآخرَ ومنه قوله تعالى {مَا لَمْ نُمَكّن لَّكُمْ} بعد قوله تعالى مكناهم فِى الأرض كأنَّه قيلَ في الأول مكنا لهم أو في الثاني ما لم نمكنْكم وما نكرةٌ موصوفةٌ بما بعدها من الجملة المنفية والعائد محذوف محلها على النصب على المكصدرية أي مكناهم تمكيناً لم نمكنْه لكم والالتفاتُ لما في مواجهتهم بضَعف الحال مزيدُ بيانٍ لشأن الفريقين ولدفعِ الاشتباه من أول الأمر عن مرجِعَي الضميرين {وَأَرْسَلْنَا السماء} أي المطرَ أو السحاب أو المظلة لأنها مبدأ المطر {عَلَيْهِمْ} متعلق بأرسلنا {مُّدْرَاراً} أي مِغزاراً حال من السماء {وَجَعَلْنَا الانهار} أي صيّرناها فقوله تعالى {تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ} مفعولٌ ثانٍ لجعلنا أو أنشأناها فهو حالٌ من مفعولِه ومن تحتهم متعلق بتجري وفيه من الدلالة على كونها مسخّرةً لهم مستمرةً على الجريان على الوجه المذكور ما ليس في أن يقالَ وأجرينا الأنهارَ من تحتهم وليس المرادُ بتَعدادِ هاتيك النعم العظامِ الفائضةِ عليهم بعد ذكر تمكينهم بيانَ عِظَم جنايتهم في كفرانها واستحقاقَهم بذلك لأعظم العقوبات بل بيانَ حيازتهم لجميعه اأسباب نيل المآرب ومبادىء الأمن والنجاة من المكاره والمعاطب وعدمَ إغناءِ ذلك عنهم شيئاً والمعنى أعطيناهم من البطة في الأجسام وزالامتداد في الأعمار والسَّعةِ من الأموال والاستظهار بأسباب الدنيا في استجلاب المنافع واستدفاع المضارِّ ما لم نُعط أهلَ مكةَ ففعلوا ما فعلوا {فأهلكناهم بِذُنُوبِهِمْ} أي أهلكنا كلَّ قرن من تلك القرون بسبب ما يخُصّهم من الذنوب فما أغنى عنهم تلك العُدَدُ والأسباب فسيحِلُّ بهؤلاء مثلُ ما حلَّ بهم من العذاب وهذا كما ترى آخِرُ ما به الاستشهادُ والاعتبار وأما قولُه سبحانه {وَأَنْشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ} أي أحدثنا من بعد إهلاك كل قرن {قَرْناً آخَرِين} بدلاً من الهالكين فلبيان كمالِ قدرتِه تعالى وسَعة سُلطانه وأن ما ذُكر من إهلاك الأمم الكثيرة
birlikte yaşamaları (iktiran etmeleri) sebebiyle böyle isimlendirilmişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimizin [aleyhisselâm] "Asırların (nesillerin) en hayırlısı benim asrımdır, sonra onların peşinden gelenlerdir..." hadisinde de böyledir. Zamandan bir müddet olduğu ve muzafın mahzuf olup "asır halkından" takdirinde olduğu da söylenmiştir. Masdardan veya zamandan ibaret olması üzere masdariyet veya zarfiyet üzerine mansub kılınmasına gelince; bu açık bir zorlamadır. Birinci "min" ibtidaî olup "ehleknâ"ya müteallıktır. Yani Âd, Semûd ve benzerleri gibi Mekke ehlinden önce -yani muzaf hazfedilip muzafun ileyhin onun yerine geçirilmesiyle onların yaratılışından veya zamanlarından önce- nice ümmetleri helak ettiğimizi eserleri görerek ve haberleri işiterek bilmediler mi? Yüce Allah'ın {مكناهم فِى الارض} “Onları yeryüzünde yerleştirip güç sahibi kılmıştık” buyruğu, sözün başından doğan bir soruya dayalı olarak helakin keyfiyetini ve başlangıcının tafsilatını beyan eden bir istinaftır; sanki "Bu nasıl olmuştu?" denilmiş de "Onlara imkân verdik..." buyrulmuştur. Nekirenin bir tahsis ediciye muhtaç olması ve peşinden tahsise elverişli bir şey geldiğinde onun sıfatı olmasının tayin etmesi sebebiyle "karn" için sıfat olduğu da söylenmiştir. Sen bilirsin ki onun tazim bildiren tenvini, sıfat istemekten onu müstağni kılar; ayrıca bu durum, onun ve ona atfedilen dört cümlenin muhtevasının nazmın akışında kastedilmeyen, tamamlanmış bir husus olmasını gerektirmekle birlikte kerim nazmın bozulmasına da yol açar. Nasıl olmasın ki! O takdirde anlam şöyle olur: "Kendilerinden önce şöyle şöyle nitelenen ve günahları sebebiyle helak ettiğimiz nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?" Bu ise açıkça bozuktur. Bir şeyi yeryüzünde temkin etmek, onu orada yerleşik kılmaktır; yeryüzünün ona karar kılınan yer yapılması bunu gerektirdiğinden her ikisiyle de kullanım gelmiştir. Bir defasında "onu yeryüzünde yerleştirdi" denilmiş, nitekim Yüce Allah'ın "Andolsun, size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik" buyruğu bundandır; diğerinde ise "ona yeryüzünde imkân verdi" denilmiş, nitekim Yüce Allah'ın "Gerçekten biz ona yeryüzünde imkân verdik" buyruğu bundandır; hatta her biri diğerinin yerine kullanılmıştır. Yüce Allah'ın "onları yeryüzünde yerleştirdik" buyruğundan sonra gelen {مَا لَمْ نُمَكّن لَّكُمْ} “size vermediğimiz [imkânları]” buyruğu da bundandır; sanki birincisinde "onlara imkân verdik" veya ikincisinde "sizi yerleştirmediğimiz" denilmiştir. "Mâ", peşindeki olumsuz cümle ile sıfatlanmış bir nekiredir; aid zamiri mahzuftur ve masdariyet üzere nasb mahallindedir. Yani "onlara size vermediğimiz bir imkân ve kudret verdik". İltifat, onların zayıf durumlarıyla yüzleştirilmesinde iki fırkanın halini daha fazla beyan etmek ve iki zamirin merciine dair şüpheyi en baştan defetmek içindir. {وَأَرْسَلْنَا السماء} “Ve göğü gönderdik”, yani yağmuru yahut bulutu veya yağmurun menşei olduğu için semayı {عَلَيْهِمْ} “üzerlerine” -erselnâ'ya müteallıktır- {مُّدْرَاراً} “bol bol [yağan yağmur olarak]”, yani semadan hâl olarak bolca döken kıldık. {وَجَعَلْنَا الانهار} “Ve ırmakları kıldık”, yani onları öyle yaptık; dolayısıyla Yüce Allah'ın {تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ} “altlarından akar [kıldık]” buyruğu "ce‘alnâ"nın ikinci mefulüdür yahut "onları var ettik" manasında olup mefulünden hâldir. "Min tahtihim" tecrî'ye müteallıktır; bunda nehirlerin onların emrine amade kılındığına ve zikredilen tarzda akmaya devam ettiğine dair, "ve ırmakları altlarından akıttık" denilmesinde bulunmayan bir delalet vardır. Onlara yer verilip güç bahşedildiğinin zikredilmesinden sonra üzerlerine bolca dökülen bu büyük nimetlerin sayılmasından maksat, onlara nankörlük etmelerindeki cinayetlerinin büyüklüğünü ve bu sebeple en büyük azapları hak ettiklerini beyan etmek değil; aksine maksatlara ulaşma sebeplerinin tamamına, tehlikelerden ve helak edici şeylerden güvende ve kurtuluşta olma esaslarına sahip olduklarını ve bunun kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını beyandır. Anlam şudur: Mekke ehline vermediğimiz beden iriliği, ömür uzunluğu, mal genişliği ve menfaatleri celbedip zararları savmada dünya sebeplerine dayanma imkânını onlara verdik; onlar da yapacaklarını yaptılar. {فأهلكناهم بِذُنُوبِهِمْ} “Bunun üzerine onları günahları sebebiyle helâk ettik”, yani o nesillerin her birini kendilerine has günahları sebebiyle helak ettik; o hazırlıklar ve sebepler kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İşte bunlara da onların başına gelen azabın benzeri inecektir. Gördüğün gibi delil getirme ve ibret almanın son noktası budur. Yüce Allah'ın {وَأَنْشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ} “Ve onların ardından var ettik” -yani her nesli helak ettikten sonra meydana getirdik- {قَرْناً آخَرِين} “başka bir nesil” -helak olanların yerine- buyruğuna gelince; bu, Yüce Allah'ın kudretinin kemalini, saltanatının genişliğini ve çok sayıdaki ümmetin helak edilmesinin
5515. Metin
الأنعام آية ٧ ٨
el-En‘âm Suresi, Âyet 7-8
5516. Metin
لم يَنْقُصْ من ملكه شيئاً بل كلما أهلك أمةً أنشأ بدلها أخرى
O'nun mülkünden hiçbir şey eksiltmediğini, bilakis ne zaman bir ümmeti helak etse onun yerine başkasını var ettiğini beyan etmek içindir.
5517. Metin
{وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ} جملةٌ مستأنفة سيقت بطريق تلوين الخطاب لبيان شدةِ شكيمتِهم في المُكابرة وما يتفرَّع عليها من الأقاويل الباطلةِ إثر بيان إعراضهم عن آياتِ الله تعالى وتكذيبِهم بالحق واستحقاقِهم بذلك لنزولِ العذاب ونسبة التنزيل ههنا إليه ﵇ مع نسبة إتيانِ الآياتِ ومجيءِ الحقِّ فيما سبق إليهم للإشعار بقَدْحهم في نبوته ﵇ في ضمن قدحِهم فيما نزل عليه صريحاً وقال الكلبي ومقاتل نزلت في النضرين الحرث وعبدِ اللَّه بنِ أبي أمية ونوفل ابن خويلد حيث قالوا لرسول الله ﷺ لن نؤمن لك حتى تأتيَنا بكتاب مّنْ عِندِ الله ومعه أربعةٌ من الملائكة يشهدون أنَّه من عندِ الله تعالى وأنك رسولُه {كتابا} إن جُعل اسما كالإمام فقوله تعالى {فِى قِرْطَاسٍ} متعلقٌ بمحذوف وقع صفة له أي كتاباً كائناً في صحيفة وإن جعل مصدراً بمعنى المكتوب فهو متعلِّق بنفسه {فلمسوه} ٦ أي لكتاب وقيل القرطاس وقوله تعالى {بِأَيْدِيهِمْ} مع ظهور أن اللمس لا يكون عادة إلا بالأيدي لزيادة التعين ودفع احتمالِ التجوُّز الواقعِ في قوله تعالى وأما لَمَسْنَا السماء أي تفحّصنا أي فمسوه بأيدهم بع ما رأَوْه بأعينهم بحيث لم يبقَ لهم في شأنه اشتباه ولم يقدِروا على الاعتذار بتسكير الأبصار {لقالوا} وإنما وضع الموصولُ موضعَ الضمير للتنصيص على اتِّصافُهم بما في حِّيزِ الصلة من الكفر الذي لا يخفى حسنُ موقعِه باعتبار مفهومه اللغوي أيضاً {إِنَّ هَذَا} أي ما هذا مشيرين إلى ذلك الكتاب {إِلَاّ سِحْرٌ مُّبِينٌ} أي بيِّنٌ كونُه سحراً تعننا وعناداً للحق بعد ظهوره كما هو دأْبُ المُفحَمِ المجوج وديدان المكابِرِ اللَّجوج
{وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ} “Eğer sana indirmiş olsaydık...” ifadesi; kâfirlerin Allah Teâlâ'nın ayetlerinden yüz çevirmeleri, hakkı yalanlamaları ve bu sebeple azabın inmesini hak ettikleri beyan edildikten sonra, inatlaşmadaki şiddetlerini ve bundan kaynaklanan batıl sözlerini beyan etmek için hitabın yönünü değiştirme yoluyla sevk edilmiş müstakil bir cümledir. Daha önce ayetlerin ve hakkın gelmesi onlara nispet edilmişken burada indirmenin Peygamber Efendimize [aleyhisselâm] nispet edilmesi, ona açıkça indirilen şeyi karalamaları zımnında onun [aleyhisselâm] peygamberliğini de karaladıklarını bildirmek içindir. Kelbî ve Mukātil şöyle demiştir: Bu ayet Nadr b. el-Hâris, Abdullah b. Ebî Ümeyye ve Nevfel b. Huveylid hakkında inmiştir; zira onlar Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem]: "Sen bize Allah katından bir kitap ve onunla birlikte onun Allah katından olduğuna ve senin O'nun elçisi olduğuna şahitlik eden dört melek getirmedikçe sana asla inanmayacağız" demişlerdi. {كتابا} “bir kitap” kelimesi "el-imâm" gibi bir isim kabul edilirse, Yüce Allah'ın {فِى قِرْطَاسٍ} “bir kâğıtta” buyruğu onun sıfatı olan mahzufe müteallıktır, yani sahifede bulunan bir kitap demektir; şayet yazılmış şey manasında masdar kabul edilirse bizzat kendisine müteallıktır. {فلمسوه} “ve ona dokunsalar”, yani kitaba, kâğıda da denilmiştir; Yüce Allah'ın {بِأَيْدِيهِمْ} “elleriyle” buyruğu, dokunmanın âdette ancak ellerle olduğu açık olmasına rağmen belirliliği artırmak ve Yüce Allah'ın "Biz göğe dokunduk (yani onu yokladık/araştırdık)" buyruğunda vaki olan mecaz ihtimalini bertaraf etmek içindir. Yani gözleriyle gördükten sonra elleriyle dokunsalar, öyle ki durumunda kendileri için hiçbir şüphe kalmasa ve göz bağcılığı mazeretine sığınamasalar bile, {لقالوا} “mutlaka derlerdi”. Zamir yerine mevsulün konulması, lügat manası itibariyle de mevkiinin güzelliği gizli kalmayan, sıla bağlamındaki küfürle nitelendiklerini açıkça belirtmek içindir: {إِنَّ هَذَا} “Bu ancak...”, yani o kitaba işaret ederek "bu değildir", {إِلَاّ سِحْرٌ مُّبِينٌ} “apaçık bir sihirdir”; yani hak ortaya çıktıktan sonra susturulmuş ve hakka karşı direnen inatçı kimselerin âdeti olduğu üzere sırf inat ve haktan sapma sebebiyle sihir olduğu apaçık bir şeydir derlerdi.
5518. Metin
{وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ} شروع في قدحهم في نوبته ﵇ صريحاً بعد ما أُشير إلى قدحهم فيهما ضِمناً وقيل هو معطوفٌ على جواب لو وليس بذاك لما أن تلك المقالةَ الشنعاءَ ليست مما يُقدَّر صدورُه عنهم على تقدير تنزيلِ الكتابِ المذكور بل هي من أباطيلهم المُحقّقة وخُرافاتهم المُلفّقة التي يتعللون بها كلما ضاقتْ عليهم الحيلُ وعيَّت بهم العلل أي هلا أُنزل عليه ﵇ مَلكٌ بحيث نراه ويكلمنا أنه نبيٌّ حسبما نُقل عنهم فيما رُويَ عن الكلبي ومقاتل ونظيرُه قولهم لَوْلا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيراً ولما كان مدارُ هذا الاقتراح على شيئين إنوال الملَك كما هو وجعلِه معه ﵇ نذيراً أجيب عنه بأن ذلك مما لا يكادُ يدخُل تحتَ الوجود أصلاً لاشتماله على أمرين متباينين لا يجتمعان في الوجود لِما أن إنزالَ الملَك على صورته يقتضي انتفاءَ جعلِه نذيراً وجعلُه نذيراً يستدعي عدمَ إنزاله على صورته لا مَحالة وقد أشير إلى الأول بقوله تعالى {وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكاً لَّقُضِىَ الامر} أي لو أنزلنا ملكا عللا هيئاته حسْبما اقترحوه والحالُ أنه مِن هِوْل المنظر بحيث لا تُطيقُ بمشاهدته قوى الآحاد البشرية ألا يرى أن الأنبياءَ عليهم الصلاة والسلام كانوا يشاهدون الملائكةَ ويفاوضونهم على الصور
{وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ} “Ve dediler ki: 'Ona bir melek indirilseydi ya!'” ifadesi, her iki husustaki taanlarına zımnen işaret edildikten sonra onun [aleyhisselâm] peygamberliğini açıkça karalamaya başlamalarıdır. "Levlâ"nın "lev"in cevabına matuf olduğu da söylenmiştir; lâkin bu doğru değildir, çünkü bu çirkin söz mezkûr kitabın indirilmesi takdirinde onlardan sâdır olacağı varsayılan bir şey değildir; bilakis çareleri tükendiğinde ve mazeretleri bittiğinde ileri sürdükleri gerçekleşmiş batıllarından ve uydurma hurafelerindendir. Yani Kelbî ve Mukātil'den rivayet edildiğinde kendilerinden nakledildiği üzere: "Onun peygamber olduğunu göreceğimiz ve bizimle konuşacağı şekilde ona bir melek indirilseydi ya!" demektir. Bunun benzeri onların "Ona bir melek indirilseydi de onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!" sözüdür. Bu teklifin dayanağı iki şey olduğundan -meleğin olduğu gibi indirilmesi ve onunla [aleyhisselâm] birlikte uyarıcı kılınması- buna şöyle cevap verilmiştir: Bu durum varlık sahasına girmesi asla mümkün olmayan bir şeydir; zira varlıkta bir araya gelemeyecek iki zıt hususu içermektedir. Çünkü meleğin kendi suretinde indirilmesi onun uyarıcı kılınmamasını gerektirir; onun uyarıcı kılınması ise kaçınılmaz olarak kendi suretinde indirilmemesini gerektirir. Birincisine Yüce Allah'ın şu buyruğuyla işaret edilmiştir: {وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكاً لَّقُضِىَ الامر} “Eğer bir melek indirseydik, elbette iş bitirilmiş olurdu”; yani teklif ettikleri üzere meleği kendi heyetinde indirseydik -ki durum, görüntüsünün dehşetinden dolayı beşer fertlerinin güçlerinin onu görmeye takat yetiremeyeceği şekildedir; görmez misin ki peygamberler [aleyhimüssalâtü vesselâm] melekleri İbrahim ve Lût'un misafirleri, Dâvûd'un [aleyhimesselâm] hasımları ve benzerlerinde olduğu gibi insan suretinde müşahede ediyor ve onlarla insan suretinde konuşuyorlardı.
5519. Metin
الأنعام آية ٩
el-En‘âm Suresi, Âyet 9
5520. Metin
البشرية كضيف غبراهيم ولوطٍ وخصْمِ داودَ ﵈ وغير ذلك وحيث كان شأنُهم كذلك وهم مؤيَّدون بالقُوى القدُسية فما ظنُّك بمن عداهم من العوام فلو شاهدوه كذلطك لقُضِيَ أمرُ هلاكهم بالكلية واستحال جعلُه نذيراً وهو مع كونه خلافَ مطلوبِهم مستلزِمٌ لإخلاءِ العالم عما عليه يدور نظامُ الدنيا والآخرةِ من إرسال الرُّسل وتأسيسِ الشرائع وقد قال سبحانه وَمَا كُنَّا مُعَذّبِينَ حتى نَبْعَثَ رَسُولاً وفيه كما ترى إيذانٌ بأنهم في ذلك الاقتراحِ كالباحثِ عن حَتْفه بظِلْفه وأن عدم الإجابة إليه للبُقيا عليهم وبناءالفعل الأول في الجواب للفاعل الذي هو نونُ العَظمة مع كونه في السؤال مبنياً للمفعول لتهويلِ الأمر وتربية المهابة وبناء الثاني للمفعولِ للجَريِ على سَنَنِ الكِبرياء وكلمةُ ثم في قوله تعالى {ثُمَّ لَا يُنظَرُونَ} أي لا يُمْهَلون بعد نزوله طرفةَ عينٍ فضلاً عن أن يُنْذَروا به كما هو المقصودُ بالإنذار للتنبيه على تفاوت ما بين قضاءِ الأمر وعدمِ الإنظار فإن مفاجأة العذابِ أشدُّ من نفس العذاب وأشق وقيل في سبب إهلاكهم أنهم إذا عاينوا الملَك قد نزل على رسُولِ الله ﷺ في صورته وهي آيةٌ لا شيءَ أبينُ منها ثم لم يؤمنوا لم يكنْ بدٌّ من إهلاكهم وقيل إنهم إذا رأَوه يزول الاختيارُ الذي هو قاعدةُ التكليف فيجبُ إهلاكُهم وإلى الثاني بقوله تعالى
Kutsî güçlerle desteklendikleri halde onların durumu böyleyken, onların dışındaki sıradan insanları var sen düşün! Şayet onu o şekilde görselerdi helak edilmeleri işi tamamen bitirilmiş olurdu ve onun uyarıcı kılınması imkânsız hale gelirdi. Bu ise onların istediklerinin hilafına olmakla birlikte, dünyanın ve ahiretin nizamının etrafında döndüğü peygamberlerin gönderilmesi ve şeriatların tesis edilmesi esasından âlemin soyutlanmasını gerektirirdi. Oysa O [subhânehu]: "Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz" buyurmuştur. Gördüğün gibi bunda, bu tekliflerinde onların tırnağıyla kendi ecelini arayan kimse gibi olduklarını ve buna icabet edilmemesinin onların varlıklarını korumak için olduğunu bildirme vardır. Cevaptaki birinci fiilin soruda meçhul kılındığı halde azamet nûnu olan faile bina edilmesi, durumu korkunç kılmak ve mehâbet aşılamak içindir; ikincisinin meçhul kılınması ise kibriya nizamı üzere cereyan etmek içindir. Yüce Allah'ın {ثُمَّ لَا يُنظَرُونَ} “Sonra kendilerine hiç mühlet de verilmezdi” buyruğundaki "sümme" kelimesi -yani onun inmesinden sonra uyarılmaları şöyle dursun göz açıp kapayıncaya kadar bile mühlet verilmezdi; nitekim uyarmaktan maksat da budur- işin bitirilmesi ile mühlet verilmemesi arasındaki farka dikkat çekmek içindir. Zira ansızın gelen azap, azabın kendisinden daha şiddetli ve daha çetindir. Onların helak edilmelerinin sebebi hakkında şöyle de denilmiştir: Onlar meleği Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] kendi suretinde inmiş olarak gördüklerinde -ki bu kendisinden daha açık hiçbir şeyin bulunmadığı bir ayettir- sonra da inanmazlarsa helak edilmelerinden başka çare kalmazdı. Yine denilmiştir ki: Onu gördüklerinde teklifin temeli olan ihtiyar (seçme hakkı) ortadan kalkar, bu yüzden helak edilmeleri vacip olurdu. İkincisine ise Yüce Allah'ın şu buyruğuyla işaret edilmiştir:
5521. Metin
{وَلَوْ جعلناه مَلَكاً لجعلناه رَجُلاً} على أن الضميرَ الأول للنذير المفهومِ من فحوى الكلام بمعونة المقام وإنما لم يجعل للملك المذكور قبله بأن يعكس ترتيب المفعولين ويقال لو جعلناه نذيراً لجعلناه رجلاً مع فهم المراد منه أيضاً لتحقيق أن مناطَ إبرازِ الجعل الأول في معرِض الفرض والتقدير ومدارَ استلزامه للثاني إنما هو مَلَكيةُ النذير لا ذيرية المللك وذلك لأن الجعل حقُّه أن يكون مفعولُه الأولُ مبتدأ والثاني خبراً لكونه بمعنى التصييرِ المنقول من صار الداخِلِ على المبتدأ والخبر ولا ريب في أن مصَبّ الفائدة ومدارَ اللزوم بين الشرطية هو محمولُ المقدَّمِ لا موضوعُه فحيث كانت امتناعيةً أريد بها بيانُ انتفاءِ الجعْلِ الأول لاستلزامه المحذور الذي هو الجعل الثاني وجب أن يُجعلَ مدارُ الاستلزام في الأول مفعولاً ثانياً لا محالة ولذلك جَعَل مُقابِلَه في الجعل الثاني كذلك إبانةً لكمال التنافي بينهما الموجبِ لانتفاء الملزوم والضمير الثاني للملك لا لما رجع إليه الأول والمعنى لو جعلنا النذيرَ الذي اقترحوه ملكاً لمثّلنا ذلك المَلكَ رجلاً لما مر من عدم استطاعةِ الآحاد لمُعاينَةِ الملك على هيكله وفي إيثار رجلاً على بشراً إيذانٌ بأن الجعلَ بطريقِ التَّمثيلِ لا بطريقِ قلب الحقيقة وتعيينٌ لما يقع به التمثيل وقوله تعالى {وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم} عطفٌ على جواب لو مبنيّ على الجواب الأول وقرىء بحذف لام الجواب اكتفاءً بما في المعطوف عليه يقال لَبَستُ الأمرَ على القوم ألبِسُه إذا شبّهتُه وجعلته مشكلا وأصله الستر بالثوب وقرىء الفعلان بالتشديد للمبالغة أي ولَخلّطنا عليهم بتمثيله رجلاً {ما يلبسون} على أنفسهم حينئذ بأن يقولوا له إنما أنت بشرٌ ولست بمَلَك ولو استُدل على مَلَكيته بالقرآن المعجزِ الناطقِ بها أو بمعجزاتٍ أُخَرَ غيرِ مُلجئةٍ إلى التصديق لكذّبوه كما كذبوا النبي ﵊ ولو أظهر لهم صورته الأصلية لزم الأمر الأول والتعبير عن تمثيله تعالى رجلاً باللَّبْس إما لكونه في سوء اللبس
{وَلَوْ جعلناه مَلَكاً لجعلناه رَجُلاً} “Eğer onu bir melek kılsaydık, elbette onu bir adam kılardık”; birinci zamir makamın yardımıyla sözün gelişinden anlaşılan uyarıcıya aittir. Meram bundan da anlaşıldığı halde iki mefulün sırası tersyüz edilip "Eğer onu bir uyarıcı kılsaydık, onu bir melek kılardık" denilerek zamirin kendisinden önce zikredilen meleğe verilmemesi; birinci kılmanın farz ve takdir makamında ortaya konulmasının dayanağının ve ikinciyi gerektirmesinin mihverinin meleğin uyarıcılığı değil, uyarıcının melekliği olduğunu tahkik etmek içindir. Çünkü "ce‘l", mübteda ve haberin üzerine dâhil olan ve "sâre"den nakledilen dönüştürme (taysîr) manasında olduğu için birinci mefulünün mübteda, ikincisinin haber olması hakkıdır. Şüphe yok ki şart cümlesinde asıl fayda ve gereklilik mihveri şartın mukaddeminin konusu değil, yüklemidir (mahmûlüdür). İmtinaî şart olup birinci kılmanın, sakıncalı durum olan ikinci kılmayı gerektirmesi sebebiyle yokluğunu beyan etmek istendiğinde; kaçınılmaz olarak birincide gerekliliğin mihveri olan şeyin ikinci meful kılınması vacip olmuştur. Bu sebeple melzumun yokluğunu gerektiren aralarındaki tam tebayünü açıklamak için ikinci "ce‘l"deki karşılığını da aynı şekilde kılmıştır. İkinci zamir ise birincinin döndüğü şeye değil, meleğe aittir. Anlam şudur: Eğer teklif ettikleri uyarıcıyı melek kılsaydık, beşer fertlerinin meleği kendi suretinde görmeye güç yetirememeleri sebebiyle o meleği bir adam suretine sokardık. "Beşeren" yerine "racülen" kelimesinin tercih edilmesinde, bu kılmanın hakikati dönüştürme yoluyla değil temsil (benzetme) yoluyla olduğunu bildirme ve temsilin ne ile vaki olacağını tayin etme vardır. Yüce Allah'ın {وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم} “ve onları yine düşürürdük” buyruğu, "lev"in cevabına matuf olup birinci cevaba bina edilmiştir. Matufun aleyhtekiyle yetinilerek cevap lâmı hazfedilerek de okunmuştur. Bir şeyi şüpheli kılıp karmaşık hale getirdiğinde "İşi topluluğa karıştırdım/ilbas ettim" denir; aslı elbiseyle örtmektir. Her iki fiil mübalağa için şeddeli olarak da okunmuştur. Yani onu bir adam suretine sokmakla {ما يلبسون} “düşmekte oldukları o şüpheye” kendi nefislerine karıştırıp karmaşık hale getirdiğimiz şeyi onların üzerine karmaşık kılardık; o vakit ona: "Sen ancak bir beşersin, melek değilsin" derlerdi. Şayet onun melek olduğuna bunu bildiren muciz Kur'an ile yahut tasdiki zorunlu kılmayan başka mucizelerle delil getirilseydi, Peygamber'i [aleyhisselâm] yalanladıkları gibi onu da yalanlarlardı; şayet onlara aslî suretini gösterseydi birinci durum lazım gelirdi. Yüce Allah'ın onu bir adama benzetmesini "ilbas/karıştırma" olarak ifade etmesi ya karıştırmanın neticesinde olmasından, ya onların karıştırmalarına sebep olmasından yahut müşâkele yoluyla onunla birlikte vaki olmasındandır. Bunda uyarıcının melek kılınmasının imkânsızlığına bir tekit vardır; sanki "Eğer bunu yapsaydık, işi onlara karıştırmak gibi şanımıza yakışmayan bir şeyi yapmış olurduk" denilmiştir. Anlamın "O vakit Allah'ın apaçık ayetlerini inkâr etmelerinde şu anda kendi nefislerine karıştırdıkları şeyin benzerini onların üzerine karıştırırdık" şeklinde olması da caiz görülmüştür.
5522. Metin
الأنعام آية ١٠ ١٢
el-En‘âm Suresi, Âyet 10-12
5523. Metin
أو لكونه سبباً لِلَبْسِهم أو لوقوعه في صُحبته بطريق المشاكلة وفيه تأكيدٌ لاستحالة جعل النذيرِ مَلَكاً كأنه قيل لو فعلناع لفعلنا ما لا يليق بشأننا من لَبْس الأمر عليهم وقد جُوِّز أن يكونَ المعنى وللبسنا عليهم حينئذ مثلَ ما يلبِسون على أنفسهم الساعةَ في كفرهم بآيات الله البينة
[boş]
5524. Metin
{ولقد استهزئ بِرُسُلٍ مّن قَبْلِكَ} تسليةٌ لرسول الله ﷺ عما يلقاه من قومه وفي تصدير الجملة بلام القسم وحرفِ التحقيق من الاعتناء بها ما لا يخفى وتنوينُ رسل للتفخيم والتكثير ومن ابتدائيةٌ متعلقةٌ بمحذوف وقع صفة لرسل أي وبالله لقد استُهزىء برسل أولي شأنٍ خطيرٍ وذوي عدد كبير كائنين من زمانٍ قبلَ زمانك على حذف المضافِ وإقامةِ امضاف إليه مُقامَه {فَحَاقَ} عَقيبه أي أحاط أو نزل أو حلَّ أو نحوُ ذلك فإن معناه يدور على الشمول واللزوم ولا يكاد يُستعمل إلا في الشر والحيقُ مايشتمل على الإنسان من مكروهِ فِعْلِه وقوله تعالى {بالذين سخروا منهم} أي استهزؤا بهم من أولئك الرسلِ ﵈ متعلق بحاق وتقديمُه على فاعله الذي هو قوله تعالى {مَّا كانوا به يستهزؤون} للمسارعة إلى بيان لحوقِ الشرّ بهم وما إما موصولةٌ مفيدةٌ للتهويل أي فأحاط بهم الذي كانوا يستهزءون به حيث أُهلكوا لأجله وإما مصدريةٌ أي فنزل بهم وَبالُ استهزائهم وتقديم الجار والمجرور على الفعل لرعاية الفواصل
{ولقد استهزئ بِرُسُلٍ مّن قَبْلِكَ} “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi” ifadesi, kavminden gördüğü eziyetlere karşı Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] bir tesellidir. Cümlenin kasem lâmı ve tahkik harfiyle başlatılmasında ona gösterilen ihtimam gizli değildir. "Rusul" kelimesinin tenwini tazim ve çokluk içindir. "Min" ibtidaî olup "rusul"ün sıfatı olan mahzufe müteallıktır. Yani: Allah'a andolsun ki, muzaf hazfedilip muzafun ileyhin onun yerine geçirilmesiyle senin zamanından önceki bir zamanda yaşamış, pek büyük şan sahibi ve çok sayıda peygamberle alay edildi. {فَحَاقَ} “Bunun üzerine kuşattı”, hemen peşinden yani kuşattı, indi, başlarına geçti veya benzeri bir anlamdadır; zira manası kuşatma ve ayrılmazlık etrafında döner ve neredeyse sadece şer hakkında kullanılır. Hayk, insanın kendi kötü fiilinden onu kuşatan şeydir. Yüce Allah'ın {بالذين سخروا منهم} “onlardan eğlenenleri” -yani o peygamberlerle [aleyhimüsselâm] alay edenleri- buyruğu "hâka"ya müteallıktır; şerrin onlara ulaştığını bildirmede acele etmek için Yüce Allah'ın {مَّا كانوا به يستهزؤون} “alay edip durdukları şey” şeklindeki failinin önüne geçirilmiştir. "Mâ" ya korkunçluk bildiren mevsuldür -yani uğruna helak edildikleri o alay ettikleri şey onları kuşattı- yahut masdariyyedir -yani alaylarının vebali başlarına indi demektir-. Car ve mecrurun fiilin önüne geçirilmesi fasılaları korumak içindir.
5525. Metin
{قُلْ سِيرُواْ فِى الأرض} بعد بيانِ ما فعلت الأممُ الخالية وما فُعل به خوطب رسول الله ﷺ بإنذار قومه وتذكيرِهم بأحوالهم الفظيعة تحذيراً لهم عمَّا هم عليه وتملة للتسلية بما في ضِمْنه من العدة الالطيفة بأنه سيَحيقُ بهم مثلُ ما حاق بأضرابهم الأولين ولقد أنجَز ذلك يومَ بدرٍ أيَّ إنجازٍ أي سيرو في الأرض لتعرف أحوال أولئك الأمم {ثُمَّ انظروا} أي تفكروا {كَيْفَ كَانَ عاقبة المكذبين} وكلمة ثم إما لأن النظر في آثار الهالكين لا يتسنى إلا بعد انتهاءالسير إلى أماكنهم وإما لإبانةِ ما بينهما من التفاوت في مراتب الوجوب وهو الأظهر فإن وجوب السير ليس إلا لكونه وسيلةً إلى النظر كما يفصح عنه العطف بالفاء في قولِه ﷿ فانظروا الآية وإما أن الأول الأول لإباحة السير للتجارة ونحوها والثاني لإيجاب النظر في آثارهم وثم لتُباعِدَ ما بين الواجب والمباح فلا يناسب المقام وكيفَ معلِّقةٌ لفعلِ النظرِ ومحلُ الجملةِ النصبُ بنزعِ الخافض أي تفكروا في أنهم كيف أُهلكوا بعذاب الاستئصال والعاقبة مصد كالعافية ونظائرِها وهي منتهى الأمرِ ومآلُه ووضعُ المكذبين موضعَ المستهزئين لتحقيق أن مدارَ إصابةِ ما أصابهم هو التكذيبُ لينزجِرَ السامعون عنه لا عن الاستهزاء فقط مع بقاء التكذيب بحاله بناءً على توهُّم أنه المدار في ذلك
{قُلْ سِيرُواْ فِى الأرض} “De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın...'” ifadesi; geçmiş ümmetlerin ne yaptıkları ve kendilerine ne yapıldığı beyan edildikten sonra, içinde bulundukları durumdan sakındırmak ve benzerlerinin başına gelenlerin onların da başına geleceğine dair ince vaadin zımnında teselliyi tamamlamak üzere Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] kavmini uyarmak ve onlara o feci hallerini hatırlatmakla emrolunmuştur. Nitekim Bedir gününde bu vaat tastamam gerçekleşmiştir. Yani o ümmetlerin hallerini bilmek için yeryüzünde gezin. {ثُمَّ انظروا} “...sonra bakın”, yani düşünün {كَيْفَ كَانَ عاقبة المكذبين} “yalanlayanların sonu nasıl oldu!”. "Sümme" kelimesi ya helak olanların kalıntılarına bakmanın ancak mekânlarına yapılan yolculuğun sona ermesinden sonra mümkün olmasındandır; yahut ikisi arasındaki vücub mertebelerinin farklılığını bildirmek içindir ki en zahir olanı budur. Zira gezmenin vacip oluşu, ancak Yüce Allah'ın fâ ile atfedilen "Artık bakın..." buyruğunun açıkladığı gibi bakmaya bir vesile olması sebebiyledir. Birincinin ticaret vb. için gezmenin mubahlığı, ikincisinin onların eserlerine ibretle bakmanın vücubu için olması ve "sümme"nin vacip ile mubahın arasını uzaklaştırmak için olması görüşü ise makama uygun düşmez. "Keyfe", nazar fiilini ta'lik etmiştir (amelden alıkoymuştur); cümlenin mahalli cer edatının hazfiyle (nez'u'l-hâfız) nasbdır, yani köklerini kazıyan bir azapla nasıl helak edildiklerini düşünün demektir. Âkıbet, "âfiye" ve benzerleri gibi bir masdardır; işin sonu ve neticesidir. Dinleyenlerin sadece alaydan değil -bunun asıl mihver olduğu zannına binaen yalanlama hali üzere kalarak değil- bizzat yalanlamadan vazgeçmeleri için başlarına gelenlerin isabet etmesinin dayanağının yalanlama olduğunu tahkik etmek üzere alay edenlerin yerine yalanlayanlar lafzı konulmuştur.
5526. Metin
{قُلْ} لهم بطريق الإلجاء
Onlara ilzam ve susturma yoluyla {قُلْ} “De ki:”
5527. Metin
الأنعامآيه ١٠ ١١ ١٢
el-En‘âm Suresi, Âyet 10-12
5528. Metin
والتبكيت {لّمَن مَّا فِى السماوات والارض} من العقلاء وغيرِهم أي لمن الكائناتُ جميعاً خالقا ومُلكاً وتصرّفاً وقوله تعالى {قُل لِلَّهِ} تقريرٌ لهم وتنبيهٌ على أنه المتعيَّنُ للجواب بالاتفاق بحيث لا يتأتّى لأحد أن يُجيب بغيره كما نطق به قوله تعالى وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ مَّنْ خلقِ السمواتِ والأرضِ لَيَقُولُنَّ الله وقوله تعالى {كتب على نفسه الرحمة} جملةٌ مستقلةٌ داخلةٌ تحتَ الأمر ناطقةٌ بشمول رحمتِه الواسعةِ لجميع الخلق شمولَ مُلكِه وقدرته للكلِّ مَسوقةٌ لبيان أنه تعالى رءوف بعباده لا يعدل عليهم بالعقوبة ويقبل منهم التوبة وافنابة وأن ما سبق ذكرُه وما لحِقَ من أحكام الغضب ليس من مقتَضيَات ذاتِه تعالى بل من جهة الخَلْق كيف لا ومن رحمتِه أن خلقَهم على الفطرة السليمةِ وهداهم إلى معرفته وتوحيدِه بنَصْب الآياتِ الأنفسية والآفاقية وإرسالِ الرسل وإنزالِ الكُتب المشحونة بالدعوة إلى موجباتِ رِضوانِه والتحذير عن مقتضيان سُخْطِه وقد بدّلوا فطرةَ الله تبديلاً وأعرَضوا عن الآياتِ بالمرة وكذّبوا بالكتب واستهزءوا بالرسل وما ظلمهم الله ولكن كَانُواْ هُمُ الظالمين ولولا شمولُ رحمتِه لسلك بهؤلاءِ أيضاً مَسلكَ الغابرين ومعنى كتب الرحمة على نفسه أنه تعالى قضاها وأوجبها بطريق التفضُّل والإحسانِ على ذاته المقدّسةِ بالذات لا بتوسُّط شيءٍ أصلاً وقيل ما رُوي عن أبي هريرةَ ﵁ أنَّ رسولَ الله ﷺ قال لمَّا قضى الله تعالى الخلقَ كتَبَ في كتابٍ فهو عنده فوق العرش إن رحمتي سبقت غضبي وعنه في رواية أنه ﷺ قال لمَّا قضى الله تعالى الخلق كتب كتابا فهو عنده فوق العرش إنَّ رحمتي غلبتْ غضبي وعن عمر ﵁ أنَّ رسولَ الله ﷺ قال لكعب ما أولُ شيءٍ ابتدأه الله تعالى مِنْ خلقه فقال كعب كتب الله كتاباً لم يكتبْه بقلم ولا مِدادٍ كتابةَ الزَّبَرْجد واللؤلؤ والياقوت إني أَنَا الله لَا إله إِلا أَنَاْ سبقت رحمتي غضبي ومعنى سبْقِ الرحمةِ وغَلَبتِها أنها أقدمُ تعلُّقاً بالخلق وأكثرُ وصولاً إليهم مع أنها من مقتضيات الذات المفيضة للخير وفي التعبير عن الذات بالنفس حجةٌ على من ادّعى أن لفظَ النفسِ لا يُطلق على الله تعالى وإن أريد به الذاتُ إلا مشاكلةً لِما ترَى من انتفاءِ المشاكلة ههنا بنَوْعَيْها وقوله تعالى {لَيَجْمَعَنَّكُمْ إلى يَوْمِ القيامة} جوابُ قسمٍ محذوف والجملة استئنافٌ مسوقٌ للوعيد على إشراكهم وإغفالِهم النظرَ أي والله ليجمعنّكم في القبور مبعوثين أو محشورين إلى يوم القيامة فيجازيكم على شركك وسائرِ معاصيكم وإن أمهلكم بموجَب رحمتِه ولم يعاجِلْكم بالعقوبة الدنيوية وقيل إلى بمعنى اللام أي ليجمعنك ليوم القيامة كقوله تعالى إِنَّكَ جَامِعُ الناس لِيَوْمٍ لا ريبَ فيه وقيل هي بمعنى في أي ليجمعنكم يوم القيامة {لَا رَيْبَ فِيهِ} أي في اليوم أو في الجمع وقوله تعالى {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُم} أي بتضييع رأسِ مالهم وهو الفطرةُ الأصليةُ والعقلُ السليم والاستعدادُ القريبُ الحاصلُ من مشاهدة الرسول ﷺ واستماعِ الوحْي وغيرِ ذلك من آثار الرحمة في موضع النصْب أو الرفعِ على الذم أي أعني الذين الخ وهم مبتدأ والخبر قوله تعالى {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} والفاءُ لتضمُّنِ المبتدأِ معنى الشرط والإشعارُ بأن عدمَ إيمانهم بسبب خُسرانهم فإن إبطالَ العقل باتباع الحواسِّ والوهم والانهماك في تلقليد وإغفالِ النظر أدّى بهم إلى الإصرار على الكفر والامتناعِ من الإيمان والجملةُ تذييلٌ مَسوقٌ من جهتِه تعالَى لهم لتقبيح حا غير داخل
{لّمَن مَّا فِى السماوات والارض} “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?”, akıl sahiplerinden ve diğerlerinden yani yaratma, mülk ve tasarruf olarak varlıkların tamamı kime aittir? Yüce Allah'ın {قُل لِلَّهِ} “De ki: 'Allah’ındır'” buyruğu, onlar adına bir ikrar ve Yüce Allah'ın "Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan mutlaka 'Allah' derler" buyruğunun bildirdiği üzere hiç kimsenin başkasıyla cevap vermeye güç yetiremeyeceği şekilde cevabın bu olarak tayin edildiğine bir ihtardır. Yüce Allah'ın {كتب على نفسه الرحمة} “O, merhamet etmeyi kendi zâtına yazmıştır (farz kılmıştır)” buyruğu, mülkünün ve kudretinin her şeyi kuşatması gibi engin rahmetinin de bütün mahlûkatı kuşattığını bildiren, emir altına dâhil müstakil bir cümledir. Yüce Allah'ın kullarına karşı pek şefkatli olduğunu, onları cezalandırmada acele etmeyip tövbe ve yönelişlerini kabul ettiğini; daha önce zikredilen ve sonradan gelen gazap hükümlerinin Yüce Allah'ın zâtının gereği olmayıp kullar cihetinden kaynaklandığını beyan etmek için sevk edilmiştir. Nasıl olmasın ki! O'nun rahmetindendir ki onları selim fıtrat üzere yaratmış, enfüsî ve afakî delilleri dikerek, peygamberler göndererek ve rızasının gereklerine davet edip gazabının sebeplerinden sakındıran dopdolu kitaplar indirerek Kendisini bilmeye ve birlemeye hidayet etmiştir. Onlar ise Allah'ın fıtratını büsbütün değiştirmiş, ayetlerden tamamen yüz çevirmiş, kitapları yalanlamış ve peygamberlerle alay etmişlerdir. "Allah onlara zulmetmedi, lâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı." Şayet rahmetinin kuşatıcılığı olmasaydı, bunları da geçmiştekilerin yoluna sokardı. Rahmeti kendi üzerine yazmasının manası; Yüce Allah'ın hiçbir şeyin aracılığı olmaksızın bizzat kendi mukaddes zâtına bir lütuf ve ihsan yoluyla onu takdir edip vacip kılmış olmasıdır. Ebû Hüreyre'den [radıyallâhu anh] rivayet edilen şu hadis de zikredilmiştir: Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: "Allah mahlûkatı yarattığında, katında Arş'ın üzerinde bulunan kitabına: 'Şüphesiz rahmetim gazabımı geçmiştir' diye yazdı." Yine ondan gelen bir rivayette Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: "Allah mahlûkatı takdir ettiğinde, katında Arş'ın üzerinde bulunan bir kitap yazdı: 'Şüphesiz rahmetim gazabıma galebe çalmıştır.'" Ömer'den [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] Kâ'b'a: "Allah'ın mahlûkatından ilk başlattığı şey nedir?" diye sormuş; Kâ'b da: "Allah kalem ve mürekkeple olmaksızın zeberced, inci ve yakut yazısıyla bir kitap yazdı: 'Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka ilah yoktur; rahmetim gazabımı geçmiştir'" demiştir. Rahmetin geçmesinin ve galebe çalmasının manası; hayır bahşeden zâtın gereklerinden olmakla birlikte mahlûkata taallukunun daha kadim ve onlara ulaşmasının daha çok olmasıdır. Zâtın "nefs" ile ifade edilmesinde, aradaki her iki tür müşâkelenin de burada bulunmadığını gördüğün üzere, zât kastedilse bile müşâkele olmaksızın Allah Teâlâ hakkında nefs lafzının kullanılamayacağını iddia eden kimseye karşı bir hüccet vardır. Yüce Allah'ın {لَيَجْمَعَنَّكُمْ إلى يَوْمِ القيامة} “Sizi kıyamet gününe mutlaka toplayacaktır” buyruğu mahzuf bir kasemin cevabıdır; cümle şirk koşmalarına ve tefekkürü ihmal etmelerine karşı tehdit için sevk edilmiş bir istinaftır. Yani: Allah'a andolsun ki, rahmetinin gereği olarak size mühlet verse ve sizi dünyalık cezayla hemen cezalandırmasa bile, şirk ve diğer günahlarınıza karşılık size cezanızı vermek üzere sizi kabirlerde diriltilmiş yahut kıyamet gününe haşredilmiş olarak mutlaka toplayacaktır. "İlâ"nın lâm manasında olduğu, yani Yüce Allah'ın "Şüphesiz Sen insanları hakkında şüphe olmayan bir gün için toplayacaksın" buyruğundaki gibi "kıyamet günü için toplayacaktır" demek olduğu söylenmiştir. "Fî" manasında olduğu, yani kıyamet gününde toplayacaktır demek olduğu da söylenmiştir. {لَا رَيْبَ فِيهِ} “bunda hiçbir şüphe yoktur”; yani o günde veya bu toplamada şüphe yoktur. Yüce Allah'ın {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُم} “Kendilerini ziyana uğratanlar...” buyruğu -yani sermayeleri olan aslî fıtratı, selim aklı, Peygamber'i [sallallâhu aleyhi ve sellem] müşahede etmekten, vahyi dinlemekten ve rahmetin diğer eserlerinden hasıl olan yakın istidadı zayi ederek kendilerini hüsrana uğratanlar- zem üzere nasb veya ref mahallindedir; yani "şunları kastediyorum" demektir. Onlar mübtedadır, haberi ise Yüce Allah'ın {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “...işte onlar iman etmezler” buyruğudur. Fâ harfi, mübtedanın şart manası içermesinden ve iman etmeyişlerinin hüsranları sebebiyle olduğunu bildirmek içindir. Zira duyulara ve vehme uyarak aklı iptal etmek, taklide dalmak ve tefekkürü ihmal etmek onları küfürde ısrara ve imandan kaçınmaya götürmüştür. Cümle, emir altına girmeyip durumlarını çirkin göstermek üzere Yüce Allah tarafından getirilmiş bir fezlekedir.
5529. Metin
الأنعام ١٣ ١٥
el-En‘âm Suresi, Âyet 13-15
5530. Metin
تحت الأمر
[boş]
5531. Metin
{وَلَهُ} أي لله ﷿ خاصةً {مَا سَكَنَ فِى الليل والنهار} نزال الملوان منزلةَ المكان فعبّر عن نسبة الأشياء الزمانية إليهما بالسُكنى فيهما وتعديتُه بكلمة في كَما في قولِه تعالى وَسَكَنتُمْ فِى مساكن الذين ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ أو السكونِ مقابلَ الحركة والمرادُ ما سكن فيهما أو تحرّك فاكتفي بأحد الضدَّيْن عن الآخر {وَهُوَ السميع} المبالغُ في سماع كلِّ مسموع {العليم} المبالغُ في العلمِ بكلّ معلوم فلا يَخْفى عليه شيءٌ من الأقوال والأفعال
{وَلَهُ} “Ve O’na aittir”, yani sadece Allah'a [celle ve celâluhu] aittir; {مَا سَكَنَ فِى الليل والنهار} “gecede ve gündüzde barınan (duran ve hareket eden) her şey”. Gece ve gündüz mekân menzilesine indirilmiş, zamana ait şeylerin onlara nispeti ise içlerinde oturma/barınma (süknâ) ile ifade edilmiştir. Yüce Allah'ın "Kendilerine zulmedenlerin meskenlerinde oturdunuz" buyruğunda olduğu gibi "fî" harfi cerriyle geçişli kılınmıştır. Yahut sükûn hareketin zıddıdır; murat ise gece ve gündüzde duran ve hareket eden her şeydir, zıt olan iki şeyden biriyle yetinilerek diğeri zikredilmemiştir. {وَهُوَ السميع} “O, hakkıyla işitendir”, işitilen her şeyi hakkıyla işitendir; {العليم} “hakkıyla bilendir”, bilinen her şeyi hakkıyla bilendir. Dolayısıyla sözlerden ve amellerden hiçbir şey O'na gizli kalmaz.
5532. Metin
{قُلْ} لهم بعد ما بكّتهم بما سبق من الخطاب {أَغَيْرَ الله أَتَّخِذُ وَلِيّاً} أي معبوداً بطريق الاستقلالِ أو الاشتراك وإنما سُلِّطت الهمزةُ على المفعول الأول لا على الفعل إيذاناً بأن المنكرَ هو اتخاذُ غيرِ الله ولياً لا اتخاذُ الوليِّ مطلقاً كما في قوله تعالى أَغَيْرَ الله أَبْغِى رَبّا وقولُه تعالى أَفَغَيْرَ الله تَأْمُرُونّى أَعْبُدُ الخ {فَاطِرِ السماوات والارض} أي مُبدعِهما بالجرِّ صفةٌ للجَلالة مؤكِّدةٌ للإنكار لأنه بمعنى الماضي ولذلك قُرىء فطَرَ ولا يضرّ الفصلُ بينهما بالجملة لأنها ليست بأجنبية إذ هي عاملةٌ في عامل الموصوف أو بدلٌ فإن الفصلَ بينه وبين المبدل منه أسهلُ لأن البدلَ على نية تكرير العامل وقرىء بالرفع والنصب على المدح وعن ابن عباس ﵄ ما عرفتُ معنى الفاطرِ حتى اختصم إليَّ أعرابيانِ في بشر فقال أحدهما أنا فَطَرْتُها أي ابتدأتها {وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ} أي يرزُق الخلق ولا يُرْزَق وتخصيصُ الطعام بالذكر لشدة الحاجة إليه أو لأنه معظمُ ما يصل إلى المرزوق من الرزق ومحلُ الجملةِ النصبُ على الحالية فإن مضمونها مقرر لوجوب اتخاذه ﷾ وليا وقرىء ولا يطعم بفتح الياء وبعكس القراءةِ الأُولى أيضاً على أن الضميرَ لغير الله والمعنى أأُشرِك بمن هو فاطرُ السموات والأرض ما هو نازلٌ عن رتبة الحيوانية وببنائهما للفاعل على أن الثانيَ بمعنى يستطعم أو على معنى أنه يطعم تارة ولا يطعم أخرى كقوله تعالى يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ {قُلْ} بعد بيان أن اتخاذِ غيرِه تعالى ولياً ممَّا يَقْضي ببُطلانِه بديهةُ العقول {إِنّى أُمِرْتُ} من جنابِه ﷿ {أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ} وجهَه لله مخلِصاً له لأن النبيَّ إمامُ أمته في الإسلام كقوله تعالى وبذلك أُمِرْتُ وَأَنَاْ أَوَّلُ المسلمين وقوله تعالى سبحانك تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ المؤمنين {وَلَا تَكُونَنَّ} أي وقيل لي وَلَا تَكُونَنَّ {مِنَ المشركين} أي في أمرٍ من أمورِ الدِّينِ ومعناه أُمرت بالإسلام ونُهيتُ عن الشرك وقد جوَّزَ عطفَه على الأمر
Geçen hitapla onları susturduktan sonra onlara {قُلْ} “De ki:” {أَغَيْرَ الله أَتَّخِذُ وَلِيّاً} “Allah’tan başkasını mı dost (veli) edineyim?”, yani müstakil olarak veya ortak koşarak başkasını mı mabud edineyim? Hemzenin fiile değil de birinci mefule yöneltilmesi, inkâr edilen şeyin mutlak olarak veli edinmek değil, Allah'tan başkasını veli edinmek olduğunu bildirmek içindir; nitekim Yüce Allah'ın "Allah'tan başka bir rab mi arayayım?" ve "Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?" buyruklarında da böyledir. {فَاطِرِ السماوات والارض} “Gökleri ve yeri yoktan var eden...”, yani onları benzersiz yaratan; cer ile lafza-i celâlin sıfatıdır ve geçmiş manasında olduğu için inkârı pekiştirir; bu yüzden "fatara" şeklinde fiil olarak da okunmuştur. Cümle ile aralarının ayrılması zarar vermez, çünkü yabancı değildir; zira mevsufun âmilinde amel etmektedir. Yahut bedeldir; bedel ile mübdelün minh arasının ayrılması daha kolaydır, çünkü bedel âmilin tekrarı niyetindedir. Medih üzere ref ve nasb ile de okunmuştur. İbn Abbas'tan [radıyallâhu anhümâ] şöyle rivayet edilmiştir: "Bir kuyu hakkında iki bedevi bana gelip davalaşıncaya kadar Fâtır'ın manasını bilmiyordum; onlardan biri: 'Onu ben fatartu' yani 'onu ilk ben başlattım/kurdum' dedi." {وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ} “O, yedirir fakat yedirilmez (rızıklandırır ama rızıklandırılmaz)”, yani mahlûkatı rızıklandırır Kendisi rızıklandırılmaz. Yiyeceğin özellikle zikredilmesi, ona duyulan ihtiyacın şiddetinden veya rızıklanana ulaşan rızkın çoğunu teşkil etmesindendir. Cümlenin mahalli hâl olarak nasbdır; zira içeriği O'nun [celle şânuhu] veli edinilmesinin gerekliliğini pekiştirmektedir. Yâ'nın fethasıyla "ve lâ yut‘amu" şeklinde ve birinci kıraatin aksine zamirin Allah'tan başkasına ait olması üzere de okunmuştur; anlam: "Gökleri ve yeri yoktan var eden zâtı bırakıp da hayvanlık mertebesinden bile aşağıda olanı mı ortak koşayım?" demektir. İkincisinin "yiyecek ister" manasında olması yahut Yüce Allah'ın "kabzeder ve basteder" buyruğunda olduğu gibi bir defasında rızıklandırır bir defasında rızıklandırmaz manasında olması üzere her iki fiilin etken (mâruf) olarak okunması da vardır. Başkasını veli edinmenin açık akılların batıllığına hükmettiği şeylerden olduğu beyan edildikten sonra {قُلْ} “De ki:” {إِنّى أُمِرْتُ} “Bana emrolundu”, O'nun [celle ve celâluhu] katından {أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ} “İslâm olanların ilki olmam...”, yüzünü ihlasla Allah'a teslim edenlerin ilki olmam emrolundu. Zira peygamber, İslam'da ümmetinin imamıdır; nitekim Yüce Allah'ın "Bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim" ve "Seni tenzih ederim, Sana tövbe ettim ve ben müminlerin ilkiyim" buyruklarında da böyledir. {وَلَا تَكُونَنَّ} “Ve [bana denildi ki:] Sakın olma...”, yani bana 'sakın olma' denildi {مِنَ المشركين} “müşriklerden”, yani din işlerinden herhangi bir işte müşriklerden olma denildi. Bunun manası: "Bana İslam emrolundu ve şirkten nehyedildim" demektir. Emre atfedilmesi de caiz görülmüştür.
5533. Metin
{قُلْ إِنّى أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبّى} أي بمخالفة أمرِه ونهيه أيَّ عصيانٍ كان فيدخُل فيه ما ذُكر دخولاً أولياً وفيه بيانٌ لكما اجتنابه ﷺ عن المعاصي على الإطلاق وقولُه تعالى {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيم} أي عذابَ يوم القيامة مفعول خاف
{قُلْ إِنّى أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبّى} “De ki: 'Eğer Rabbime isyan edersem...'”, yani hangi isyan olursa olsun O'nun emrine ve nehyine muhalefet edersem -ki mezkûr husus buna evleviyetle dâhildir; bunda Peygamber Efendimizin [sallallâhu aleyhi ve sellem] mutlak olarak günahlardan bütünüyle kaçındığının beyanı vardır-; Yüce Allah'ın {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيم} “büyük bir günün azabından korkarım'” buyruğu -yani kıyamet gününün azabından korkarım- "ehâfü" fiilinin mefulüdür.
5534. Metin
الأنعام آية ١٦ ١٩
el-En‘âm Suresi, Âyet 16-19
5535. Metin
والشرطية معترِضةٌ بينهما والجوابُ محذوفٌ لدلالة ما قبله عليه وفيه قطعٌ لأطماعهم الفارغة وتعريضٌ بأنهم عصاةٌ مستوجبون للعذاب العظبم
Şart cümlesi ikisi arasında itiraziyyedir (ara cümledir); şartın cevabı ise öncesinin delaleti sebebiyle mahzuftur. Bunda onların boş arzularını kökünden kesme ve onların büyük bir azabı hak eden günahkârlar olduğuna üstü kapalı bir işaret vardır.
5536. Metin
{مَّن يُصْرَفْ عَنْهُ} على البناء المفعول أي العذاب وقرىء على البناء للفاعل والضمير لله سبحانه وقد قرىء بالإظهار والمفعولُ محذوفٌ وقوله تعالى {يومئذ} للصرف أيْ في ذلكَ اليومِ العظيم وقد جوز أن يكون هو المفعول على قراءة البناء للفاعل بحذف المضاف أي عذاب يومئذ {فَقَدْ رَحِمَهُ} أي نجاه وأنعم عليه وقيل فقد أدخله الجنة كما في قوله تعالى فمن زُحْزِحَ عَنِ النار وَأُدْخِلَ الجنة فَقَدْ فَازَ والجملة مستأنفةٌ مؤكِّدةٌ لتهويل العذاب وضميرُ عنه ورَحمه لمن هو عبارة عن غيرالعاصي {وَذَلِكَ} إشارة إلى الصرف أو الرحمة لأنها مؤوّلة بأن مع الفعل وما فيه من معنى البُعدِ للإيذانِ بعلوِّ درجتِه وبعد مكانه في الفضل وهو مبتدأ خبره قوله تعالى {الفوز المبين} أي الظاهرُ كونُه فوزاً وهو الظَفَر بالبُغية والألف واللام لقصره على ذلك
{مَّن يُصْرَفْ عَنْهُ} “Kimden savuşturulursa”, meçhul sîgasıyladır, yani azap kimden çevrilirse; fâil sîgasıyla da okunmuştur ki zamir Yüce Allah'a aittir. Açık isimle de okunmuştur ve mefulü mahzuftur. Yüce Allah'ın {يومئذ} “o gün” buyruğu savuşturmaya aittir; yani o büyük günde demektir. Fâil kıraatinde muzafın hazfiyle meful olması da caiz görülmüştür; yani o günün azabı demektir. {فَقَدْ رَحِمَهُ} “muhakkak ki [Allah] ona merhamet etmiştir”, yani onu kurtarmış ve ona nimet vermiştir. Yüce Allah'ın "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, muhakkak ki o kurtulmuştur" buyruğunda olduğu gibi onu cennete koymuştur da denilmiştir. Cümle, azabın korkunçluğunu pekiştiren bir istinaftır; "anhu" ve "rahimehu"daki zamirler asi olmayan kimseden ibaret olan "men"e aittir. {وَذَلِكَ} “İşte bu...”, savuşturmaya veya fiille birlikte masdara tevil edildiği için rahmete işarettir. Ondaki uzaklık manası derecesinin yüceliğini ve faziletteki yerinin üstünlüğünü bildirmek içindir. Bu mübtedadır, haberi ise Yüce Allah'ın şu buyruğudur: {الفوز المبين} “apaçık kurtuluştur”, yani kurtuluş olduğu aşikâr olan şeydir; o da murada ermektir. Elif-lâm ise kurtuluşu buna hasretmek içindir.
5537. Metin
{وَإِن يَمْسَسْكَ الله بِضُرّ} أي ببليةٍ كمرَض وفقر ونحو ذلك {فَلَا كاشف لَهُ} أي فلا قادرَ على كشفه عند {إِلَاّ هُوَ} وحده {وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ} من صِحةٍ ونعمةٍ ونحو ذلك {فَهُوَ على كل شىء قدير} ومن جملته ذلك فيقدِرُ عليه فيمسك به ويحفَظْه عليك من غير أنيقدر علي دفعه أو على رفعه أحدٌ كقوله تعالى فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ وحملُه على تأكيد الجوابين يأبه الفاء تذكرة روي عن ابن عباس ﵄ أنه قال أُهدي للنبي ﷺ بغلة أهداها كسرى فركِبها بحبْل من شعر ثم أردفني خلفه ثم سار بي ميلاً ثم التفت إلي فقال يا غلام فقلت لبيك يا رسول الله فقال أحفَظِ الله يحفَظْك احفظ الله تجدْه أمامك تعرَّفْ إلى الله في الرخاء يعرِفْك في الشدة وإذا سألت فاسألِ الله وإذا استعنت فاستعنْ بالله فقد مضى القلمُ بما هو كائنٌ فلو جَهَدَ الخلائقُ أن ينفعوك بما لم يقضِه الله لك لم يقدِروا عليه ولو جَهَدوا أن يضروك بما لم يكتُبِ الله عليك ما قدَروا عليه فإن استطعتَ أن تعملَ بالصبر مع اليقين فافعل فإن لم تستطِعْ فاصبر فإن في الصبر على ما تكره خيراً كثيراً واعلم أن النصر مع الصبر وأن مع الكرْب فرَجاً وأن مع العسر يسراً
{وَإِن يَمْسَسْكَ الله بِضُرّ} “Eğer Allah sana bir zarar (keder) dokundurursa”, yani hastalık, fakirlik ve benzeri bir bela dokundurursa; {فَلَا كاشف لَهُ} “onu kaldıracak yoktur”, yani onu gidermeye hiçbir kādir yoktur {إِلَاّ هُوَ} “ancak O vardır”, tek başına O vardır. {وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ} “Ve eğer sana bir hayır dokundurursa”, sağlık, nimet ve benzeri bir hayır dokundurursa; {فَهُوَ على كل شىء قدير} “artık O, her şeye hakkıyla kādirdir”. O hayır da bu her şey cümlesindendir; dolayısıyla ona kādirdir, onu tutar ve Yüce Allah'ın "O'nun lütfunu geri çevirecek hiçbir güç yoktur" buyurduğu gibi hiç kimse onu defetmeye veya kaldırmaya güç yetiremeyecek şekilde onu senin lehine korur. Bunun her iki cevabı pekiştirmeye hamledilmesini fâ harfi reddeder. Hatırlatma: İbn Abbas'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] Kisrâ'nın hediye ettiği bir katır hediye edilmişti; kıldan bir iple ona bindi, sonra beni arkasına bindirdi. Benimle bir mil kadar gitti, sonra bana dönüp: "Ey oğul!" dedi. Ben: "Buyur ey Allah'ın Resûlü!" dedim. Buyurdu ki: "Allah'ı gözet ki O da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki O'nu önünde bulasın. Bolluk anında Allah'ı tanı ki, darlık anında O da seni tanısın. Bir şey istediğin zaman Allah'tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah'tan yardım dile. Kalem olacak şeyler hakkında kurumuştur. Eğer mahlûkat Allah'ın senin için takdir etmediği bir şeyle sana fayda vermeye çalışsalar buna güç yetiremezler; şayet Allah'ın senin aleyhine yazmadığı bir şeyle sana zarar vermeye çalışsalar buna da güç yetiremezler. Eğer yakin ile birlikte sabırla amel etmeye gücün yeterse öyle yap; şayet gücün yetmezse sabret, çünkü hoşlanmadığın şeye sabretmekte çok hayır vardır. Bil ki zafer sabırla beraberdir, kurtuluş sıkıntıyla beraberdir ve zorlukla beraber bir kolaylık vardır."
5538. Metin
{وَهُوَ القاهر فَوْقَ عِبَادِهِ} تصويرٌ لقهره وعلوِّه بالغَلَبة والقُدرة {وَهُوَ الحكيم} في كلِّ ما يفعله ويأمر به {الخبير} بأحوال عبادِه وخفايا أمورِهم واللام في المواضع الثلاثة للقصر
{وَهُوَ القاهر فَوْقَ عِبَادِهِ} “O, kullarının üstünde mutlak kāhirdir (yegâne galiptir)”; O'nun galebe ve kudret ile kahrını ve yüceliğini tasvirdir. {وَهُوَ الحكيم} “O, hikmet sahibidir”, yaptığı ve emrettiği her şeyde hikmet sahibidir; {الخبير} “her şeyden haberdardır”, kullarının hallerinden ve gizli işlerinden hakkıyla haberdardır. Üç yerdeki lâm da hasr (kasr) içindir.
5539. Metin
{قل} أي
{قل} “De ki:”, yani
5540. Metin
الأنعام آية ٢٠ ٢١
el-En‘âm Suresi, Âyet 20-21
5541. Metin
{شَىْء أَكْبَرُ شهادة} رُوِيَ أنَّ قريشاً قالُوا لرسول الله ﷺ يا محمد لقد سألنا عنك اليهودَ والنصارى فزعموا أن ليس لك عندهم ذكرٌ ولا صفةٌ فأرنا من يشهد لك أنك رسولُ الله فنزلت فأي ممبتدأ وأكبر خبره وشهادة نصبعلى التمييز وقوله تعالى {قُلِ الله} امر له ﷺ بأن يتولَّى الجواب بنفسه إما للإيذان بتعيُّنه وعدمِ قدرتهم على أن يجيبوا بغيره أو لأنهم ربما يتلعثمون فيه لا لتردُّدهم في أنه أكبرُ من كل شيء بل في كونه شهيداً في هذا الشا قوله تعالى {شهيد} خبر ميتدأ محذوف أي هو شهيد {بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ} ويجوز أن يكون الله شهيد بيني وبينكم هو الجواب لأنه إذا كان هو الشهيدَ بينه وبينهم كان أكبرُ شيءٍ شهادةً شهيداً له ﷺ وتكريرُ البين لتحقيق المقابلة {وَأُوحِىَ إِلَىَّ} أي من جهتِه تعالَى {هذا القرآن} الشاهدُ بصِحة رسالتي {لاِنذِرَكُمْ بِهِ} بما فيه من الوعيد والاقتصارُ على ذكر الأنذار لما أن الكلام مع الكفرة {وَمَن بَلَغَ} عطفٌ على ضمير المخاطَبين أي لأنذركم به يا أهلَ مكةَ وسائرَ مَنْ بلغه من الأسودِ والأحمرِ أو من الثقلَيْن أو لأنذركم به أيها الموجودون ومَنْ سيوجد إلى يوم القيامة وهو دليلٌ على أن أحكام القرآن تعمُّ الموجودين يوم نزولِه ومن سيوجد بَعْدُ إلى يوم القيامة خلا أن ذلك بطريق العبارة في الكل عند الحنابلة بالإجماع عندنا في غير الموجودين وفي غير المكلفين يومئذ كما مر في أول سورة النساء {أئنكم لتشهدون أن مع الله آلهة أخرى} تقرير لهم مع إنكارواستبعاد {قُل لَاّ أَشْهَدُ} بذلك وإن شهدتم به فإنه باطل صِرْف {قُلْ} تكرير للأمر للتأكيد {إِنَّمَا هُوَ إله وَاحِدٌ} أي بل إنما أشهد أنه تعالى لَا إله إِلَاّ هو
{شَىْء أَكْبَرُ شهادة} “Hangi şey şahitlik bakımından en büyüktür?” Rivayet edildiğine göre Kureyşliler Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem]: "Ey Muhammed! Yahudilere ve Hristiyanlara senin hakkında sorduk; senin onlarda hiçbir zikrinin ve sıfatının bulunmadığını iddia ettiler. Haydi, senin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik edecek birini bize göster" dediler; bunun üzerine bu ayet indi. "Eyyü" mübteda, "ekberu" haberi, "şehâdeten" ise temyiz üzere mansubdur. Yüce Allah'ın {قُلِ الله} “De ki: 'Allah'” buyruğu; ya cevabın bu şekilde belirlendiğini ve başkasıyla cevap vermeye güçlerinin yetmeyeceğini bildirmek için yahut O'nun her şeyden büyük olduğunda değil de bu meselede şahit oluşunda tereddüt etmeleri sebebiyle cevapta bocalayabilecekleri için cevabı bizzat kendisinin [sallallâhu aleyhi ve sellem] üstlenmesine yönelik bir emirdir. Yüce Allah'ın {شهيد} “şahittir” buyruğu mahzuf mübtedanın haberidir, yani "O şahittir" demektir. {بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ} “benimle sizin aranızda”. "Allah benimle sizin aranızda şahittir" cümlesinin cevap olması da caizdir; çünkü O, Peygamber ile onlar arasında şahit olduğunda, şahitlik bakımından en büyük olan şey onun [sallallâhu aleyhi ve sellem] lehine şahit olmuş olur. "Beyn" kelimesinin tekrarı karşılıklılığı pekiştirmek içindir. {وَأُوحِىَ إِلَىَّ} “Bana vahyolundu”, yani O'nun [celle ve alâ] katından; {هذا القرآن} “şu Kur'an”, peygamberliğimin doğruluğuna şahit olan şu Kur'an vahyolundu; {لاِنذِرَكُمْ بِهِ} “sizi onunla uyarmam için”, içindeki tehditlerle sizi uyarmam için vahyolundu. Uyarmakla yetinilmesi kâfirlerle hitap makamında olunduğu içindir. {وَمَن بَلَغَ} “ve kime ulaşırsa [onu da uyarmam için]” ifadesi, muhatapların zamirine matuftur; yani: "Ey Mekke ehli! Sizi ve siyahından beyazından yahut insan ve cinden ona ulaşan herkesi uyarmam için" yahut "Ey mevcut olanlar! Sizi ve kıyamet gününe kadar var olacak olanları uyarmam için" demektir. Bu, Nisa Suresi'nin başında geçtiği üzere -şu kadar var ki bu durum Hanbelîlere göre hepsinde ibare yoluyla, bizim nezdimizde ise mevcut olmayanlar ve o gün mükellef olmayanlar hakkında icma yoluyladır- Kur'an hükümlerinin indiği gün mevcut olanları da kıyamete kadar var olacakları da kapsadığına bir delildir. {أئنكم لتشهدون أن مع الله آلهة أخرى} “Siz gerçekten Allah ile beraber başka ilahların olduğuna şahitlik ediyor musunuz?”, inkâr ve yadırgama ile birlikte onları bir ikrardır. {قُل لَاّ أَشْهَدُ} “De ki: 'Ben şahitlik etmem'”, siz şahitlik etseniz bile ben buna şahitlik etmem; çünkü o sırf batıldır. {قُلْ} “De ki:”, tekit için emrin tekrarıdır; {إِنَّمَا هُوَ إله وَاحِدٌ} “O ancak tek bir ilahtır”, yani bilakis ben ancak O'nun [celle ve celâluhu] kendisinden başka hiçbir ilah olmayan tek ilah olduğuna şahitlik ederim.
5542. Metin
{وَإِنَّنِى بَرِىء مّمَّا تُشْرِكُونَ} مِن الأصنام أو من إشراككم {الذين آتيناهم الكتاب} جواب عما سبق من قولهم لقد سألنا عنك اليهود والنصارى أُخِّر عن تعيين الشهيد مسارعةً إلى إلزامهم بالجواب عن تحكّمهم بقولهم فأرنا من يشهد لك الخ والمرادُ بالموصول اليهودُ والنصارى وبالكتاب الجنسُ المنتظمُ للتوراة والإنجيل وإيرادُهم بعنوان إيتاءِ الكتابِ للإيذان بمدار ما أسند غليهم بقوله تعالى {يَعْرِفُونَهُ} أي يعرفون رسول الله صه من جهة الكتابَيْن بحِلْيته ونُعوتِه المذكورة فيهما {كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمُ} بحِلاهم بحيث لا يشكون في ذلك أصلاً رُوِيَ أنَّ رسولَ الله ﷺ لما قدم المدينة قال عمر ﵁ لعبدِ اللَّه بنِ سَلامٍ أنزل الله تعالى علي نبيه هذه الآيةَ وكيف هذه المعرفة فقال يا عمر لقد عرفتُه فيكم حين رأيته كما أعرِف ابني ولأنا أشدُّ معرفةً بمحمدٍ مني بابني لأني لا أدري ما صنع النساء وأشهد أنه حقٌّ من الله تعالى {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُم} من أهل الكتابين والمشركين بأن ضيعوه فطرة الله التي فطرَ النَّاسَ عليها وأعرضوا عن البينات الموجبةِ للإيمان بالكلية {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} لما أنهم مطبوعٌ على قلوبهم ومحلُّ الموصولِ الرفعُ على الابتداء وخبرُه الجملة المصدرةُ بالفاء لِشَبَه الموصول بالشرط وقيل على أنَّه خبرُ مبتدأ محذوفٍ أي هم الذين خسروا الخ وقيل على أنَّه نعتٌ للموصولِ الأول وقيل النصبُ على الذم فقوله تعالى فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ على الوجوه الأخيرة عطفٌ على جملة الذين آتيناهم الكتاب الخ
{وَإِنَّنِى بَرِىء مّمَّا تُشْرِكُونَ} “ve şüphesiz ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım”, yani putlardan yahut sizin şirk koşmanızdan uzağım. {الذين آتيناهم الكتاب} “Kendilerine kitap verdiklerimiz”, onların daha önce geçen: “Biz senin hakkında Yahudilere ve Hristiyanlara sorduk...” sözlerine bir cevaptır. Onların: “Bize senin lehine şahitlik edecek birini göster...” şeklindeki keyfî taleplerini cevaplamakla onları ilzam etmede acele davranıldığı için şahidin kim olduğunu tayin etme işi sonraya bırakılmıştır. İsmi mevsulden maksat Yahudiler ve Hristiyanlar, kitaptan maksat ise Tevrat ve İncil'i içine alan cins [isim]dir. Kendilerine kitap verilmiş olma vasfıyla zikredilmeleri, {يَعْرِفُونَهُ} “onu tanırlar” buyruğuyla kendilerine isnat edilen bilginin dayanağını bildirmek içindir; yani Resûlullah'ı [sallallâhu aleyhi ve sellem] her iki kitapta geçen vasıf ve nitelikleri vasıtasıyla iki kitap cihetinden tanırlar. {كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمُ} “tıpkı öz oğullarını tanıdıkları gibi”, onların ayırt edici özellikleriyle öyle tanırlar ki bunda asla şüphe etmezler. Rivayet edildiğine göre Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] Medine'ye geldiğinde Ömer [radıyallâhu anh], Abdullah b. Selâm'a: “Allah Teâlâ Peygamberine bu ayeti indirdi; bu tanıma nasıldır?” diye sordu. O da şöyle dedi: “Ey Ömer! Onu aranızda gördüğüm anda, tıpkı kendi oğlumu tanıdığım gibi tanıdım. Hatta Muhammed'i tanımam, oğlumu tanımamdan daha kesindir; zira kadınların ne yaptığını [ihanet edip etmediğini] bilemem. Ben şahitlik ederim ki o, Allah Teâlâ katından gelen bir haktır.” {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُم} “Kendilerini hüsrana uğratanlar”, iki kitap ehlinden ve müşriklerden olup da Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtratı zayi eden ve imanı gerektiren apaçık delillerden tamamen yüz çeviren kimselerdir. {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “işte onlar inanmazlar”, zira kalpleri mühürlenmiştir. İsmi mevsulün iraptaki yeri mübteda olarak merfûdur, haberi ise şart mânası taşıdığı için fa harfiyle başlayan cümledir. Mahzuf bir mübtedanın haberi olduğu da söylenmiştir; yani: “Onlar kendilerini hüsrana uğratan kimselerdir...” demektir. Birinci ismi mevsulün sıfatı olduğu veya zem için nasb üzere bulunduğu da söylenmiştir. Bu son görüşlere göre {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} buyruğu, {الذين آتيناهم الكتاب} cümlesine matuftur.
5543. Metin
{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افترى عَلَى الله كَذِباً}
{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افترى عَلَى الله كَذِباً} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”
5544. Metin
بوصفهم النبيَّ الموعودَ في الكتابين بخلاف أوصافه ﷺ فإنه افتراءٌ على الله سبحانه وبقولهم الملائكةُ بناتُ الله وقولِهم هَؤُلاء شفعاؤنا عِندَ الله ونحو ذلك وهو إنكارٌ واستبعادٌ لأن يكون أحدٌ أظلمَ ممن فعل ذلك أو مساوياً له وإنْ كانَ سبكُ التَّركيبِ غيرَ متعرِّض لإنكار المساواة ونفيُها يشهد به العرف الفاشي والاستعمال المطرد فإنه إذا قيل مَنْ أكرمُ من فلان أو لا أفضلَ من فلان فالمراد حتماً أنه أكرمُ من كل كريم وأفضل من كل فاضل ألا يُرى إلى قوله ﷿ لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِى الأخرة هُمُ الأخسرون بعد قوله تعالى وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افترى عَلَى الله كَذِباً الخ والسرُّ في ذلك أن النسبةَ بين الشيئين إنما تُتصوَّر غالباً لا سيما في باب المغالبة بالتفاوُت زيادةً ونُقصاناً فإذا لم يكن أحدُهما أزيدَ يتحقق النُقصانُ لا محالة {أو كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} كأن كذّبوا بالقرآن الذي من جملته الآيةُ الناطقةُ بأنهم يعرفونه ﷺ كما يعرِفون أبناءهم وبالمُعجزات وسمَّوْها سحراً وحرفوا التوراة وغيروا نعوته ﷺ فإن ذلك تكذيبٌ بآياته تعالى وكلمةُ أو للإيذانِ بأنَّ كلاً منَ الافتراء والتكذيب وحدَه بالغٌ غايةَ الإفراط في الظلم فكيف وهم قد جمعوا بينهما فأثبتوا ما نفاه الله تعالى ونفَوْا ما أثبته قاتلهم الله أنَّي يُؤفكون {إِنَّهُ} الضميرُ للشأنِ ومدارُ وضعِهِ موضعَه ادِّعاءُ شهرتِه المُغْنية عن ذكره وفائدته تصديرِ الجملة به الإيذانُ بفخامة مضممونها مع ما فيه من زيادة تقريرِه في الذهن فإنَّ الضميرَ لا يُفهمُ منه من أولِ الأمرِ إلا شأنٌ مبهمٌ لهُ خطرٌ فيبقى الذهنُ مترقِّباً لما يعقُبه فيتمكنُ عندَ ورودِه لَهُ فضلُ تمكُّنٍ فكأنه قيل إن الشأنَ الخطيرَ هذا هو {لَا يُفْلِحُ الظالمون} أي لا ينجُون من مكروهٍ ولا يفوزون بمطلوب وإذا كان حالُ الظالمين هذا فما ظنُّك بمن في الغايةِ القاصيةِ من الظلم
İki kitapta müjdelenen Peygamber'i [sallallâhu aleyhi ve sellem] kendi vasıflarından farklı vasıflarla niteleyerek yalan uydurmuşlardır; zira bu, Allah Teâlâ'ya karşı bir iftiradır. Yine: “Melekler Allah'ın kızlarıdır” ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” demeleri ve benzeri sözleri de iftiradır. Bu ifade, bunu yapan kimseden daha zalim yahut ona denk birinin bulunabileceğini inkâr ve bunu imkânsız görme anlamı taşır. Cümlenin dizilişi eşitliği inkâr etmeye doğrudan değinmese de bunun nefyedildiği yaygın örf ve düzenli kullanımla sabittir. Nitekim: “Filancadan daha cömerdi kimdir?” yahut “Filancadan daha üstünü yoktur” denildiğinde, bundan kastedilen kesinlikle onun her cömertten daha cömert ve her üstünden daha üstün olduğudur. Nitekim Allah Teâlâ'nın: {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افترى عَلَى الله كَذِباً} buyruğundan sonra: “Şüphe yok ki onlar ahirette en çok ziyana uğrayanların ta kendileridir” buyurması bunun delili değil midir? Bunun sırrı şudur: İki şey arasındaki oran, özellikle üstünlük yarışında çoğunlukla fazlalık ve eksiklik şeklinde tasavvur edilir. Biri diğerinden daha fazla değilse, eksiklik kaçınılmaz olarak gerçekleşir. {أو كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} “yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan [daha zalim kimdir?]”, yani onların, Peygamber'i [sallallâhu aleyhi ve sellem] tıpkı öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını bildiren ayetin de dâhil olduğu Kur'an'ı ve mucizeleri yalanlayıp onlara büyü demeleri, Tevrat'ı tahrif edip onun [sallallâhu aleyhi ve sellem] vasıflarını değiştirmeleri gibi fiilleridir. Zira bunlar Allah Teâlâ'nın ayetlerini yalanlamaktır. “Ev” (أو / yahut) edatı, iftira ve yalanlamanın her birinin tek başına zulümde son derece aşırı olduğunu bildirmek içindir. Bir de ikisini birden birleştirip Allah Teâlâ'nın nefyettiğini ispat eden ve ispat ettiğini nefyeden kimselerin durumu nasıl olur! Allah onları kahretsin, nasıl da haktan çevriliyorlar! {إِنَّهُ} “Şüphesiz”, buradaki zamir şan zamiridir. Açıkça zikredilmeye ihtiyaç bırakmayacak derecedeki şöhreti sebebiyle bu makama konulmuştur. Cümlenin onunla başlamasının faydası, cümlenin muhtevasının büyüklüğünü bildirmekle beraber zihinde daha da pekişmesini sağlamaktır. Zira zamirden ilk anda ancak önemli ve kapalı bir mesele anlaşılır; zihin peşinden gelecek olanı bekler ve o gelince zihne tam anlamıyla yerleşir. Sanki: “O mühim şan şudur ki...” denilmiştir. {لَا يُفْلِحُ الظالمون} “zalimler kurtuluşa eremezler”, yani hoşlanmadıkları şeyden kurtulamazlar ve arzuladıkları şeye kavuşamazlar. Zalimlerin durumu bu olunca, zulmün en uç noktasında bulunanların halinin ne olacağını sen düşün!
5545. Metin
{وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعاً} منصوبٌ على الظرفية بمُضمر مؤخَّرٍ قد حُذف إيذاناً بضيق العبارة عن شرحه وبيانه وإيماءً إلى عدم استطاعة السامعين لسماعِه لكمال فظاعةِ ما يقع فيه من الطَّامةِ والدَّاهيةِ التامة كأنه قيل ويوم نحشرُهم جميعاً {ثُمَّ نَقُولُ} لهم ما نقول كانَ من الأحوالُ والأهوالُ ما لا يحيطُ بهِ دائرةُ المقال وتقديرُ صيغةِ الماضِي للدَلالة على التحققِ ولحُسنِ موقَعِ عطفِ قوله تعالى ثُمَّ لَمْ تَكُنْ الخ عليه وقيل منصوبٌ على المفعوليةِ بمضمرِ مقدّم أي واذكر لهم للتخويف والتحذير ويوم نحشرهم الخ وقيل وليتقوا أو ليحذروا يوم نحشرهم الخ والضمير للكل وجميعاً حال منه وقرىء يَحشرُهم جميعاً ثم يقول بالياء فيهما {لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ} أي نقول لهم خاصة للتوبيخ والتقريع على رءوس الأشهاد {أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ} أي آلهتُكم التي جعلتموها شركاءَ لله سبحانه وإضافتُها إليهم لما أن شِرْكتَها ليست إلا بسميتهم وتقوُّلهم الكاذب كما ينبىء عنه قوله تعالى {الذين كُنتُمْ تَزْعُمُونَ} أي تزعُمونها شركاءَ فحُذِف المفعولان معاً وهذا السؤالُ المُنبِىءُ عن غَيْبة الشركاءِ مع عموم الحشر لها لقوله تعالى احشروا الذين ظَلَمُواْ وأزواجهم وَمَا كَانُواْ يَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله وغيرِ ذلك من النصوص إنما يقع بعد ما جرى بينها وبينهم من التبرُّؤ من الجانبين وتقطَّع ما بينهم من الأسباب والعلائقِ حسبما سحكيه قوله تعالى فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ الخ ونحوذلك من الآيات الكريمة إما بعدم حضورِها حينئذٍ في الحقيقة بإبعادها من ذلك الموقف وإما بتنزيل
{وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعاً} “Onların hepsini toplayacağımız o gün”, ifadenin onu açıklamaya yetersizliğini hissettirmek ve o gün vuku bulacak olan büyük felaketin ve tam musibetin dehşetinin büyüklüğünden ötürü dinleyenlerin onu duymaya takat yetiremeyeceğine işaret etmek maksadıyla hazfedilmiş muahhar bir takdire bağlı olarak zarfiyyet üzere mansuptur. Sanki: “Onların hepsini toplayacağımız o gün, {ثُمَّ نَقُولُ} ‘sonra diyeceğimiz’ o sözleri söylediğimiz vakit, sözün çerçevesinin kuşatamayacağı nice hâller ve korkunç durumlar olacaktır” denilmiştir. Fiilin geçmiş zaman kalıbıyla takdir edilmesi, gerçekleşmenin kesinliğini ve ardından gelen {ثُمَّ لَمْ تَكُنْ} buyruğunun ona matuf olmasının güzelliğini ifade etmek içindir. Ayrıca korkutma ve uyarma maksadıyla: “[Ey Muhammed!] Onların hepsini toplayacağımız o günü onlara hatırlat...” şeklinde mukaddem bir fiille mef'ul olarak mansup olduğu da söylenmiştir. Yahut: “Onların hepsini toplayacağımız o günden sakınsınlar...” demektir. Zamir herkese aittir, “cemîan” (جميعاً) ise ondan hâldir. Her iki fiil de ya ile “Yahşuruhum cemîan sümme yekûlu” şeklinde de okunmuştur. {لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ} “ortak koşanlara”, yani bütün şahitlerin huzurunda kınama ve azarlama maksadıyla sadece onlara diyeceğiz ki: {أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ} “Nerede ortaklarınız?”, yani Allah Teâlâ'ya ortak kıldığınız ilahlarınız nerede? Onların ortaklığının müşriklere nispet edilmesi, bu ortaklığın ancak onların isimlendirmesi ve yalan iddialarından ibaret olmasındandır; nitekim şu buyruk da buna işaret etmektedir: {الذين كُنتُمْ تَزْعُمُونَ} “o [ortak] iddia edip durduklarınız”, yani ortak olduklarını iddia ettikleriniz. Burada her iki mef'ul birden hazfedilmiştir. Ortakların da toplanmasının genel olmasına rağmen –zira: “Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıklarını toplayın...” buyruğu ve benzeri naslar vardır– ortakların hazır bulunmayışını hissettiren bu soru, her iki tarafın birbirinden teberrî etmesi ve aralarındaki bütün bağların ve ilişkilerin kopmasından sonra vuku bulur; nitekim: “Artık aralarını tamamen ayırmışızdır...” buyruğu ve benzeri ayetler bunu anlatacaktır. Bu da ya o anda gerçekten o duraktan uzaklaştırılarak orada bulunmamalarıyla yahut
5547. Metin
الأنعام آية ٢٣ ٢٤
el-En'âm Suresi 23-24. Ayetler
5548. Metin
عدمِ حضورها بعُنوان الشِرْكة والشفاعة منزلةَ عدم حضورها في الحقيقة إذ ليس السؤالُ عنها من حيث ذواتها إنما هو من حيث إنها شركاءُ كما يُعرب عنه الوصفُ بالموصول ولا ريب في أن عدم الوصفِ يوجب عدمَ الموصوف من حيث هو موصوف فهي من حيث هي شركاءُ غائبةٌ لا محالة وإن كانت حاضرةً من حيث ذواتُها أصناماً كانت أو غيرها وأما ما يقال من أنه يُحال بينها وبينهم في وقت التة وبيخ ليفقِدوهم في الساعة التي علقوا بها الرجاءَ فيها فيرَوْا مكان خِزْيهم وحسرتِهم فربما يُشعِر بعدم شعورِهم بحقيقة الحال وعدمِ انقطاع حبالِ رجائهم عنها بعدُ وقد عرفت أنهم شاهدوها قبل ذلك وانصرمت عُروةُ أطماعهم عنها بالكلية على أنها معلومةً لهم من حين الموتِ والابتلاءِ بالعذاب في البرزخ وإنما الذي يحصُل يوم الحشر الانكشافُ الجليُّ واليقين القويُّ المترتبُ على المحاضَرة والمحاوَرة
ortaklık ve şefaat unvanıyla hazır bulunmayışlarının, hakikatte hazır bulunmayışları mesabesinde kabul edilmesiyle olur. Zira onlar hakkındaki soru bizzat zatları itibarıyla değil, mevsul ile nitelenmelerinin de ifade ettiği üzere ortak olmaları itibarıyladır. Şüphe yok ki vasfın bulunmayışı, vasfedilenin vasıflandığı cihetle bulunmayışını gerektirir. Dolayısıyla ister putlar olsun ister başkaları, zatları itibarıyla hazır bulunsalar bile ortaklıkları cihetiyle kesinlikle gayptırlar [yokturlar]. Kınama vaktinde müşriklerle putların arasının ayrılacağı, ümit bağladıkları o anda onları kaybedecekleri ve böylece rezillik ve hasretlerinin yerini görecekleri şeklindeki görüşe gelince; bu görüş müşriklerin hakiki durumu henüz fark etmediklerini ve onlara dair ümit bağlarının henüz kopmadığını düşündürebilir. Hâlbuki sen onların bunu daha önce gördüklerini ve onlara yönelik tamahlarının tamamen kesildiğini, dahası ölüm anından ve kabirdeki azap imtihanından itibaren bunu bildiklerini öğrenmiş bulunmaktasın. Mahşer gününde gerçekleşen şey ise sadece huzurda bulunma ve karşılıklı konuşmaya dayalı apaçık ortaya çıkış ve kesin yakîndir.
5549. Metin
{ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ} بتأنيث الفعلِ ورفع فتنتُهم على أنه اسمٌ له والخبرُ {إِلَاّ أَن قَالُواْ} وقُرىء بنصب فتنتَهم على أنها الخبرُ والاسمُ إلا أن قالوا والتأنيث للخبر كما في قولهم من كانت أمَّك وقرىء بالتذكير مع رفع الفتنة ونصبها ورفعُها أنسبُ بحسب المعنى والجملة عطفٌ على ما قُدّر عاملاً في يوم نحشرهم كما أُشيرَ إليهِ فيما سلف والاستثناءُ مفرَّغٌ من أعم الأشياء وفتنتُهم إما كفرُهم مراداً به عاقبتُه أي لم تكن عاقبةُ كفرِهم الذي لزِموه مدةَ أعمارِهم وافتخروا به شيئاً من الأشياءِ إلا جحدوه والتبرؤَ منه بأن يقولوا ٦ {والله رَبّنَا مَا كُنَّا مشركين} وأما جواتبهم عبّر عنه بالفتنة لأنه كذِب ووصفُه تعالى بربوبيته لهم للمبالغة في التبرّؤ من الإشراك وقرىء بنا على النداء فهو لإظهار الضراعة والابتهال في استدعاء قبول المعذرة وإنما يقولون ذلك مع علمهم بأنه بمعزِلٍ من النفع رأساً من فرط الحَيْرة والدهَش وحملُه على معنى ما كنا مشركين عند أنفسنا وما علمنا في الدنيا أنا على خطأ غي معتقَدِنا مما لا ينبغي أن يُتوهّم أصلاً فإنه يُوهِم أن لهم عذراً أما وأن لهم قدرةً على الاعتذار في الجملة وذلك مُخِلٌّ بكمال هَوْل اليوم قطعاً على أنه قد قضى ببطلانه قوله تعالى
{ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ} fiilin müennes kılınması ve “fitnetuhum” kelimesinin onun ismi olarak merfû okunmasıyla, haberi ise {إِلَاّ أَن قَالُواْ} kısmıdır. “Fitnetehum” kelimesinin haber olarak mansup, isminin ise “illâ en kâlû” şeklinde olduğu da okunmuştur; buradaki müenneslik, “Men kânet ummeke” sözünde olduğu gibi haberin müennes olmasından kaynaklanır. Müzekker fiil ile birlikte “fitne” kelimesinin merfû ve mansup okunuşları da vardır; mana bakımından merfû olması daha uygundur. Cümle, daha önce işaret edildiği üzere “Yevme nahşuruhum” ifadesinde amil olarak takdir edilen fiile matuftur. İstisna ise en genel şeylerden yapılmış bir istisnâ-i müferrağdır. Onların fitnesi; ya ömürleri boyunca sarıldıkları ve kendisiyle övündükleri küfürlerinin akıbetidir; yani küfürlerinin akıbeti, inkâr edip ondan teberrî ederek şöyle demekten başka bir şey olmadı: {والله رَبّنَا مَا كُنَّا مشركين} “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik”. Yahut onların cevabıdır; yalan olduğu için fitne olarak ifade edilmiştir. Şirkten teberrîde mübalağa yapmak için Allah Teâlâ kendilerinin Rabbi olarak nitelenmiştir. “Rabbenâ” şeklinde nida ile de okunmuştur ki bu, mazeretin kabulünü istemede yalvarış ve yakarışı göstermek içindir. Bunun hiçbir fayda sağlamayacağını bildikleri halde bunu söylemeleri, aşırı şaşkınlık ve dehşettendir. Bunun: “Biz kendi katımızda ortak koşanlar değildik ve dünyada inancımızda hatalı olduğumuzu bilmiyorduk” manasına hamledilmesi asla vehmedilmemesi gereken bir şeydir. Çünkü bu, onların bir mazereti olduğunu ve genel olarak özür dileme güçlerinin bulunduğunu hissettirir ki bu da o günün tam dehşetini kesinlikle zedeler. Kaldı ki Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da onun batıl olduğuna hükmetmiştir:
5550. Metin
{انظر كَيْفَ كَذَبُواْ على أَنفُسِهِمْ} فإنه تعجيبٌ من كذبهم الصريح بإنكار صدورِ الإشراك عنهم في الدنيا أي انظر كَيْفَ كَذَبُواْ على أنفسهم في قولهم ذلك فإنَّه أمرٌ عجيبٌ في الغاية وأما حملُه على كِذْبهم في الدنيا فتمحُّلٌ يجب تنزيهُ ساحةِ التنزيلِ عنه وقوله تعالى {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ} عطفٌ على كذَبوا داخلٌ معه في حكم التعجيب وما مصدريةٌ أو موصولةٌ قد حُذف عائدُها والمعنى انظر كيف كذَبوا باليمين الفاجرةِ المغلَّظة على أنفسهم بإنكار صدور ما صدر عنهم وكيف ضل عنهم أي زال وذهب افتراؤهم أو ما كانوا يفترونه من الإشراك حتى نفَوا صدوره عنهم بالكلية وتبرءوا منه بالمرة وقيل ما عبارةٌ عن الشركاء وإيقاعُ الافتراء عليها مع أنه في الحقيقة واقعٌ على أحوالها من الإلهية والشِرْكة والشفاعة ونحوِها للمبالغة في أمرها كأنها نفسالمفترى وقيل الجملة كلامٌ مستأنفٌ غيرُ داخلٍ في حيز التعجيب
{انظر كَيْفَ كَذَبُواْ على أَنفُسِهِمْ} “Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler!”, bu, dünyada kendilerinden şirkin sadır olduğunu inkâr ederek söyledikleri apaçık yalana karşı bir hayret ifadesidir. Yani: “Bak, o sözlerinde kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler; zira bu son derece şaşılacak bir durumdur.” Bunun dünyadaki yalanlarına hamledilmesi ise Kur'an'ın yüce makamının tenzih edilmesi gereken zorlama bir tevil olur. Allah Teâlâ'nın: {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ} “ve uydurageldikleri şeyler de kendilerinden kaybolup gitti” buyruğu, “kezebû” fiiline matuf olup onunla birlikte taaccüb hükmüne dâhildir. “Mâ” masdariyye yahut aid zamiri hazfedilmiş mevsûledir. Mana şudur: “Bak, kendilerinden sadır olan şeyi inkâr ederek o ağır ve günahkâr yeminle kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve onların iftiraları yahut şirk namına uydurdukları şeyler onlardan nasıl zail olup gitti ki şirkin kendilerinden sadır olduğunu tamamen nefyedip ondan büsbütün teberrî ettiler!” “Mâ” kelimesinin ortak koşulan şeylerden ibaret olduğu da söylenmiştir; iftiranın bizzat onların üzerine vuku bulması ise –hakikatte ilahlık, ortaklık ve şefaat gibi onların durumları üzerine vuku bulduğu halde– sanki bizzat iftiranın kendisiymiş gibi durumlarını mübalağalı kılmak içindir. Cümlenin taaccüb çerçevesine dâhil olmayan müstakil bir kelam olduğu da söylenmiştir.
5551. Metin
الأنعام آية ٢٥
el-En'âm Suresi 25. Ayet
5552. Metin
{وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} كلامٌ مبتدأ مَسوقٌ لحكاية ما صدر في الدنيا عن بعض المشركين من أحكام الكفر ثم بيانِ ما سيصدر عنهم يوم الحشر تقريراً لما قبله وتحقيقاً لمضمونه والضميرُ للذين أشركوا ومحلُ الظرفِ الرفعُ على أنه مبتدأ باعتبارِ مضمونِه أو بتقديرِ الموصوف كما في قوله تعالى ومنادون ذَلِكَ أي وجمعٌ منا الخ ومَن موصولةٌ أو موصوفةٌ محلُها الرَّفعُ على الخبرَّيةِ والمعنى وبعضهم أو وبعضٌ منهم الذي يستمع إليك أو فريق يستمع إليك على أنَّ مناطَ الإفادةِ اتصافُهم بما في حِّيزِ الصِّلةِ أو الصِّفةِ لا كونُهم ذواتِ أولئك المذكورينَ وقد مرَّ في تفسيرِ قوله تعالى ومن الماس مَن يَقُولُ الخ رُوي أنه اجتمع أبو سفيانَ والوليدُ والنضْرُ وعُتبةُ وشيبةُ وأبو جهل وأضرا بهم يستمعون تلاوةَ رسول الله ﷺ فقالوا للنضر وكان صاحبَ أخبار يا ابا قتيلة ما يقول محمد فقال والذي جعلها بيتَه ما أدري ما يقول إلا أنه يحرِّك لسانه ويقول أساطيرَ الأولين مثلَ ما حدثتُكم من القرون الماضية فقال أبو سفيان إني لأراه حقاً فقال أبو جهل كلا فنزلت {وَجَعَلْنَا على قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً} من الجَعْل بمعنى الإنشاء وعلى متعلقةٌ به وضمير قلوبهم راجعٌ إلى مَنْ وجمعيتُه بالنظر إلى معناها كما أن إفرادَ ضميرِ يستمعُ بالنظر إلى لفظها وقد رُوعيَ جانب المعنى في قوله تعالى وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ الآية والأكنة جمع كِنان وهو ما يُستر به الشيءُ وتنوينُها للتفخيم والجملة إما مستأنفةٌ للإخبار بما تضمنه من الخَتْم أو حالٌ من فاعل يستمع بإضمار قد عند من يقدِّرها قبل الماضي الواقعِ حالاً أي يستمعون إليك وقد ألقينا على قلوبهم أغطية كثيرةً لا يُقَادر قدرُها خارجةً عما يتعارفه الناس {أَن يَفْقَهُوهُ} أي كراهةَ أن يفقهوا ما يستمعونه من القرآن المدلولِ عليه بذكر الاستماع ويجوزُ أن يكونَ مفعولاً لما يُنبىء عنه الكلامُ أي منعناهم أن يفقهوه {وَفِي آذَانِهِم وَقْراً} صَمماً وثِقَلاً مانعاً من سماعه والكلام فيهِ كما في قوله تعالى على قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً وهذا تمثيلٌ مُعرِبٌ عن كمال جهلهم بشئون النبي ﵊ وفرطِ نُبُوَّة قلوبهم عن فهم القرآنِ الكريم ومجِّ أسماعِهم له وقد مرَّ تحقيقُه في أول سورة البقرة وقيل هو حطكاية لما قالوا قُلُوبُنَا فِى أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِى آذاننا وَقْرٌ الآية وأنت خبيرٌ بأن مرادهم بذلك الإخبارُ بما اعتقدوه في حق القرآن والنبي ﷺ جهلاً وكفراً من اتصافهما بأوصافٍ مانعةٍ من التصديق والإيمانِ ككون القرآنِ سِحراً وشعراً وأساطيرَ الأولين وقسْ على ما تخيلوه في حق النبيِّ ﷺ لا الإخبارُ بأن هناك أمراً وراء ذلك قد حال بينهم وبين إدراكه حائلٌ من قِبَلِهم حتى يُمكِنَ حملُ النظم الكريم على ذلك {وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ} من الآيات القرآنيةِ أي يشاهدوهما بسماعها {لَاّ يُؤْمِنُواْ بِهَا} على عمومِ النفي لا على نفي العُموم أي كفروا بكل واحدى ة منها لعدم اجتلائهم غياها كما هي لما مر من حالهم {حتى إِذَا جاؤوك يجادلونك} هي حتى التي تقع بعدها الجمل والجملة هي قوله تعالى إِذَا جَاءوكَ {يَقُولُ الذين كَفَرُواْ} وما بينهما حالٌ من فاعل جاءوك وإنما وضع الموصولُ موضعَ الضمير ذمًّا لهم بما في حيِّز الصلةِ وإشعاراً لعلة الحكم أي بلَغوا من
{وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} “İçlerinden seni dinleyenler de vardır”, önceki sözü pekiştirmek ve muhtevasını gerçekleştirmek amacıyla, dünyada bazı müşriklerden sadır olan küfür hükümlerini hikâye etmeye ve ardından mahşer gününde kendilerinden ne sadır olacağını beyan etmeye yönelik müstakil bir sözdür. Zamir ortak koşanlara aittir. Zarfın iraptaki yeri, muhtevası itibarıyla yahut: “Bizden bir topluluk...” ayetinde olduğu gibi mevsufun takdiriyle mübteda olarak merfûdur. “Men” ise mevsûl veya mevsûf olup haber olarak mahallen merfûdur. Mana: “Onların bir kısmı veya onlardan bir topluluk seni dinleyen kimsedir yahut seni dinleyen bir fırkadır” şeklindedir; zira ifadenin esası, onların sadece o anılan zatlar olmaları değil, sıla veya sıfat çerçevesindeki vasıfla nitelenmeleridir. Bu husus: “İnsanlardan öyleleri vardır ki...” ayetinin tefsirinde geçmişti. Rivayet edildiğine göre Ebû Süfyân, Velîd, Nadr, Utbe, Şeybe, Ebû Cehil ve benzerleri toplanıp Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] tilavetini dinlediler. Geçmiş kavimlerin haberlerini iyi bilen Nadr'a: “Ey Ebû Katîle! Muhammed ne diyor?” dediler. O da: “Şu Kâbe'yi evi kılan zata andolsun ki ne dediğini bilmiyorum; ancak dilini hareket ettiriyor ve benim size geçmiş asırlardan anlattığım gibi öncekilerin masallarını söylüyor” dedi. Ebû Süfyân: “Ben onun hak olduğunu görüyorum” deyince, Ebû Cehil: “Hayır, asla!” dedi. Bunun üzerine şu ayet indi: {وَجَعَلْنَا على قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً} “ve kalplerinin üzerine örtüler kıldık”; buradaki “ca'l” yaratma manasındadır, “alâ” ona müteallıktır. “Kulûbihim” zamiri “men”e racidir; lafzı tekil olsa da manası dikkate alınarak çoğul kılınmıştır; nitekim “yestemiu” zamirinin tekilliği lafzı itibarıyladır. Başka bir ayette: “İçlerinden seni dinleyenler vardır...” buyruğunda mana ciheti gözetilmiştir. Ekinne (أَكِنَّةً), bir şeyin kendisiyle örtüldüğü kılıf manasına gelen kinân (كِنان) kelimesinin çoğuludur. Tenwini büyüklük ve çokluk ifade eder. Cümle ya kalplerin mühürlenmesini haber veren müstakil bir cümledir yahut hâl olarak vaki olan mazi fiilin başında “kad” takdir edenlere göre “yestemiu” fiilinin failinden hâldir; yani: “Biz onların kalplerine insanların bildiği ölçülerin dışında, derecesi takdir edilemeyecek kadar çok örtüler koymuş olduğumuz halde seni dinlerler.” {أَن يَفْقَهُوهُ} “onu anlamalarını [engellemek için]”, yani dinlenilmesinin zikredilmesiyle delalet edilen Kur'an'dan dinledikleri şeyi anlamalarını kerih gördüğümüz için [bunu yaptık]. Sözün ifade ettiği mananın mef'ulü olması da caizdir; yani: “Onu anlamalarını engelledik.” {وَفِي آذَانِهِم وَقْراً} “ve kulaklarına da bir ağırlık [koyduk]”, yani onu işitmeye engel olan bir sağırlık ve ağırlık koyduk. Buradaki tahlil de tıpkı kalplerin üzerindeki örtüler gibidir. Bu, onların Peygamber'in [aleyhisselâm] durumlarına karşı tam bir cehalet içinde olduklarını, kalplerinin Kur'an'ı anlamaktan alabildiğine uzaklaştığını ve kulaklarının onu reddettiğini bildiren bir temsildir; Bakara Suresi'nin başında bunun tahkiki geçmişti. Bunun, onların: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir ve kulaklarımızda bir ağırlık vardır...” sözlerinin bir hikâyesi olduğu da söylenmiştir. Sen bilirsin ki onların bundan maksadı, cehalet ve küfürleri sebebiyle Kur'an'ın büyü, şiir ve öncekilerin masalları olması gibi tasdik ve imana engel vasıflarla nitelenmiş olduğunu ve Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] hakkında hayal ettikleri şeyleri haber vermektir; yoksa yüce nazmın buna hamledilmesini mümkün kılacak şekilde kendi taraflarından anlamaya engel harici bir engelin varlığını haber vermek değildir. {وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ} “Bütün ayetleri görseler de”, yani Kur'an ayetlerinden her birini işiterek müşahede etseler de; {لَاّ يُؤْمِنُواْ بِهَا} “ona inanmazlar”, bu olumsuzluk umumun nefyine değil, nefyin umumuna göredir; yani daha önce geçen hâllerinden ötürü ayetleri oldukları gibi göremedikleri için her bir ayeti inkâr ederler. {حتى إِذَا جاؤوك يجادلونك} “Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar”, buradaki “hattâ” kendisinden sonra cümle gelen ibtidaiyye edatıdır; cümle ise: {يَقُولُ الذين كَفَرُواْ} “inkâr edenler derler ki” buyruğudur. İkisi arasındaki kısım ise “câûke” fiilinin failinden hâldir. İsmi mevsulün zamir yerine getirilmesi, sıla çerçevesindeki vasıfla onları yermek ve hükmün illetine işaret etmek içindir. Yani onlar yalanlama ve inatçılıkta öyle bir dereceye vardılar ki
5553. Metin
الأنعام آية ٢٦ ٢٧
el-En'âm Suresi 26-27. Ayetler
5554. Metin
التكذيب والمكابرة إلى أنهم إذا جاءوك مجادلين لك لا يكتفون بمجرد عدم افيمان بما سمعوا من الآياتِ الكريمة بل يقولون {إِنَّ هَذَا} أي ما هذا {إِلَاّ أساطير الأولين} فإنّ عدأ حسن الحديث وأصدقِه الذي لا يأتيه الباطلُ من بينِ يديهِ ولا منْ خلفه من قبيل الأباطيلِ والخرافاتِ رتبةٌ من الكفر لا غاية وراءها ويجوز أن تكون حتى جارة وإذا ظرفيةً بمعنى وقتِ مجيئهم ويجادلونك حالٌ كما سبق وقوله تعالى يَقُولُ الذين كَفَرُواْ الخ تفسيرٌ للمجادلة والأساطيرُ جمع أُسطورة أو اسطارة أم جمع أسطار وهو جمع سَطَر بالتحريك وأصل الكل السَّطْر بمعنى الخط
seninle tartışmak üzere sana geldiklerinde, sadece işittikleri yüce ayetlere inanmamakla kalmazlar, bilakis şöyle derler: {إِنَّ هَذَا} “Bu başka bir şey değildir”, yani bu değildir, {إِلَاّ أساطير الأولين} “ancak öncekilerin masallarıdır”. Önünden ve ardından batılın yaklaşamayacağı o en güzel ve en doğru sözü batıl ve hurafelerden saymak, küfrün ötesi olmayan en son mertebesidir. “Hattâ”nın cer harfi olması, “izâ”nın da onların geliş vakti manasında zarf olması caizdir; “yucâdilûneke” ise daha önce geçtiği gibi hâldir. “Yekûlullezîne keferû...” buyruğu ise münakaşanın tefsiridir. Esâtîr (الأساطير) kelimesi, ustûre veya istârenin çoğuludur yahut harekesi üstün olan satar (سَطَر) kelimesinin çoğulu olan estâr (أسطار) kelimesinin çoğuludur. Hepsinin aslı ise çizgi manasındaki satr (السَّطْر) kelimesidir.
5555. Metin
{وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ} الضمير المرفوع للمذكورين والمجرورُ للقرآن أي لا يقنعون بما ذكر من تكذيبه وعدِّه من قبيل الأساطير بل ينهَوْن الناسَ عن استماعه لئلا يقِفوا على حقّيته فيؤمنوا به {وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ} أي يتباعدون عنه بأنفسهم إظهاراً لغاية نفورهم عنه وتأكيداً لنهيهم عنه فإن اجتنابَ الناهي عن المنهيِّ عنه من متمّمات النهْي ولعل ذلك هو السرُّ في تأخير النأْي عن النهْي وقيل الضميرُ المجرور للنبي ﷺ وقيل المرفوعُ لأبي طالب ولعل جمعيته باعتبار استتباعه لأتباعه فإنه كان ينهى قريشاً عن التعرض لرسول الله ﷺ وينآى عنه فلا يؤمن به وروي أنهم اجتمعوا إليه وأرادوا برسولِ الله ﷺ سوءاً فقال ... والله لن يَصِلوا إليك بجمعِهم حتى أُوسَّدَ في التراب دفينا ... فاصدَعْ بأمرك ما عليك غضاضة وابشُرْ بذاك وقَرَّ منه عيونا ... ودعوتني وزعمتَ أنك ناصحي ولقد صدقت وكنت ثَمَّ أمينا ... وعرضتَ ديناً لا محالةَ إنه من خيرِ أديان البرية دينا ... لولا الملامةُ أو حِذاري سُبّة لوجدتني سَمْحاً بذاك مبينا فنزلت {وَإِن يُهْلِكُونَ} أي ما يهلكون بما فعلوا من النهي والنأي {إِلَاّ أَنفُسُهُمْ} بتعريضها لأشد العذاب وأفظعِه عاجلاً وآجلاً وهو عذابُ الضلال والإضلال وقوله تعالى {وَمَا يَشْعُرُونَ} حال من ضمير يُهلكون أي يقصُرون الإهلاكَ على أنفسهم والحالُ أنهم ما يشعُرون أي لا بإهلاكهم أنفسَهم ولا باقتصار ذلك عليها من غير أن يُضِروا بذلك شيئاً من القرآن والرسول ﷺ والمؤمنين وإنما عبّر عنه بالإهلاك مع أن المنفي عن غيرهم مطلقُ الضرر إذ غعاية ما يؤدي إليه ما فعلوا من القدح في القرآن الكريم الممانعةُ في تمشّي أحكامِه وظهورِ أمر الدين للإيذان بأن ما يَحيق بهم هو الهلاكُ لا الضررُ المطلقُ على أن مقصِدهم لم يكن مطلق الممانعة فيما ذُكر بل كانوا يبغون الغوائل لرسول الله ﷺ والمؤمنين ويجوز أن يكون الإهلاكُ معتبراً بالنسبة إلى الذين يُضِلونهم بالنهي فقصْرُه على أنسهم حينئذ مع شموله للفريقين مبنيٌّ على تنزيلِ عذاب الضلال عند عذاب افضلال منزلةَ العدم
{وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ} “Onlar hem [insanları] ondan menederler”, merfû zamir zikredilen kimselere, mecrur zamir ise Kur'an'a aittir. Yani onlar Kur'an'ı yalanlamak ve onu masallardan saymakla yetinmezler, hakikatini anlayıp iman etmesinler diye insanları da onu dinlemekten menederler. {وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ} “hem de kendileri ondan uzak dururlar”, yani ondan son derece nefret ettiklerini göstermek ve onu nehyetmelerini pekiştirmek için bizzat kendileri de ondan uzaklaşırlar. Zira nehyedenin nehyedilen şeyden kaçınması nehyin tamamlayıcı unsurlarındandır. Uzaklaşmanın nehyetmekten sonraya bırakılmasının sırrı da muhtemelen budur. Mecrur zamirin Peygamber'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] raci olduğu da söylenmiştir. Merfû zamirin Ebû Tâlib'e ait olduğu da söylenmiştir; çoğul gelmesi ise ona tabi olanları da kapsamasından ileri gelebilir. Zira o, Kureyş'i Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] sataşmaktan meneder, kendisi ise ona iman etmekten uzak dururdu. Rivayet edildiğine göre müşrikler onun yanına toplanıp Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] kötülük yapmak istediler. Bunun üzerine Ebû Tâlib şöyle dedi: 'Allah'a andolsun ki ben toprağa gömülüp yatırılmadıkça, onlar topluluklarıyla asla sana ulaşamazlar. Artık emrolunduğun şeyi açıkça tebliğ et, sana hiçbir eksiklik/ayıp yoktur; bununla müjdelen ve gözün aydın olsun! Sen beni davet ettin ve bana öğüt verdiğini belirttin; andolsun doğru söyledin ve sen orada da güvenilirdin. Öyle bir din sundun ki şüphesiz o, yaratılmışların dinlerinin en hayırlısıdır. Kınanma korkusu yahut sövgüden sakınmam olmasaydı, beni bu konuda açıkça müsamahakâr bulurdun.' Bunun üzerine şu ayet indi: {وَإِن يُهْلِكُونَ} “Onlar helak etmezler”, yani bu nehyetme ve uzak durma fiilleriyle helak etmezler, {إِلَاّ أَنفُسُهُمْ} “ancak kendilerini [helak ederler]”; dünyada ve ahirette kendilerini en şiddetli ve en korkunç azaba, yani sapma ve saptırma azabına maruz bırakarak helak ederler. {وَمَا يَشْعُرُونَ} “ve bunun farkında değillerdir”, “yuhlikûne”deki zamirden hâldir. Yani helaki sadece kendilerine has kılarlar, hâlbuki onlar bunun farkında değillerdir; ne kendilerini helak ettiklerinin ne de bu yaptıklarının Kur'an'a, Resûl'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] ve müminlere hiçbir zarar vermeyip yalnızca kendi aleyhlerine olduğunun farkındadırlar. Başkalarından nefyedilen şey mutlak zarar olduğu halde bunun helak olarak ifade edilmesi –çünkü Kur'an'ı kötüleme konusunda yaptıklarının varacağı en son nokta, onun hükümlerinin yürürlüğe girmesine ve dinin hâkim olmasına engel olmaya çalışmaktır– onların başına sarılacak şeyin mutlak zarar değil, bizzat helak olduğunu bildirmek içindir. Kaldı ki onların maksadı sadece bu konudaki engelleme değildi, bilakis Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] ve müminler için türlü felaketler arzuluyorlardı. Helakin, nehyetmek suretiyle saptırdıkları kimselere nispetle değerlendirilmesi de caizdir. Bu durumda helakin her iki grubu kapsamasına rağmen sadece kendilerine has kılınması, saptırma azabının yanında sapma azabının adeta yok mesabesinde sayılmasına dayanır.
5556. Metin
{وَلَوْ ترى إِذْ وُقِفُواْ عَلَى النار} شروعٌ في حكاية ما سيصدر عنهم يوم القيامة من القول المناقضِ لما صدر عنهم في الدنيا من القبائحِ المَحْكيّة مع كونه كِذْباً في نفسه والخطابُ إمَّا لرسولِ الله ﷺ أو لكل أحد
{وَلَوْ ترى إِذْ وُقِفُواْ عَلَى النار} “Ateşin başında durduruldukları zaman bir görsen!”, dünyada kendilerinden sadır olduğu hikâye edilen çirkinliklerle çelişen ve kıyamet gününde kendilerinden sadır olacak –bizzat kendisi de yalan olan– sözlerini hikâye etmeye bir giriştir. Hitap ya Resûlullah'adır [sallallâhu aleyhi ve sellem] yahut
5557. Metin
الأنعام آية ٢٨
el-En'âm Suresi 28. Ayet
5558. Metin
من أهل المشاهَدة والعِيانِ قصداً إلى بيانُ كمالِ سوءِ حالِهم وبلوغِها من الشناعة والفظاعةِ إلى حيثُ لا يختصُّ استغرابُها براءٍ دونَ راءٍ ممَّن اعتاد مشاهدةَ الأمورِ العجيبة بل كلُّ منْ يتأتى منْهُ الرؤيةُ يتعجبُ من هولها وفظاعتِها وجوابُ لو محذوف ثقةً بظهوره وإيذاناً بقصور العبارة عن تفصيله وكذا مفعولُ ترى لدِلالة ما في حيِّز الظرْفِ عليه لو تراهم حين يوقَفون على النار حتى يعاينوها لرأيتَ ما لا يسعه التعبيرُ وصيغةُ الماضِي للدَلالة على التحقق أو حين يطّلعون عليها اطّلاعاً وهي تحتَهم أو يدخُلونها فيعرِفون مقدارَ عذابها من قولهم وقفتُه على كذا إذا فهَّمتُه وعرَّفته وقرىء وقَفوا على البناءِ للفاعلِ منْ وقَف عليه وقوفاً {فَقَالُواْ يا ليتنا} أي إلى الدنيا تمنياً للرجوع والخلاص وهيهاتَ ولاتَ حينَ مناصٍ {وَلَا نُكَذّبَ بآيات رَبّنَا} أي بآياته الناطقةِ بأحوال النار وأهوالها الآمرةِ باتقائها إذ هي التي تخطُر حينئذ ببالهم ويتحسرون على ما فرّطوا في حقها أو بجميع ى ياته المنتظمةِ لتلك الآياتِ انتظاماً أولياً {وَنَكُونَ مِنَ المؤمنين} بهَا العاملين بمقتضاها حتى لا تنرى هذا الموقفَ الهائلَ أو نكونَ من فريق المؤمنين الناجين من العذاب الفائزين بحُسن المآب ونصبُ الفعلين على جواب التمني بإضمار أنْ بعد الواو وإجرائها مجرى الفاء ويؤيده قراءةُ ابن مسعوج وابن إسحق فلا نكذبَ والمعنى إنْ رُدِدْنا لم نكذبْ ونكنْ من المؤمنين وقيل ينسَبِكُ من أن المصدرية ومن الفعل بعجها مصدرٌ متوهِّم فيُعطَف هذا عليه كأنه قيل ليت لنا رداً وانتفاءَ تكذيبٍ وكوناً من المؤمنين وقرىء برفعهما على أنه كلامٌ مستأنف كقوله دعني ولا أعودُ أي وأنا لا أعود تركتَني أو لم تترُكْني أو عطفٌ على نرد أو حال من ضميره فيكون داخلاً في حكم التمني كالوجه الخير للنصب وتعلقُ التكذيب الآتي به لما تضمّنه من العِدَة بالإيمان وعدمِ التكذيب كمن قال ليتني رُزقتُ مالاً فأكافئك هـ = على صنيعك فإنه متمنَ في معنى الواعد فلو رزق مالاً ولم يكافىءْ صاحبه يكون مكذِّباً لا محالة وقرىء برفع الأول ونصب الثاني وقد مر وجههما
gözlem ve müşahede ehlinden herkese yöneliktir. Maksat, onların hâlinin kötülüğünün kemalini ve bu durumun öyle bir çirkinlik ve dehşete ulaştığını açıklamaktır ki buna şaşırmak, acayip şeyleri görmeye alışkın olanlar arasından belirli bir gören kişiye mahsus kalmaz; bilakis görme yetisine sahip olan herkes onun dehşet ve vahametine hayret eder. “Lev”in cevabı, açıkça anlaşılmasına güvenilerek ve ifadelerin onun detaylarını anlatmaya yetersiz kalacağını bildirmek maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı şekilde “terâ” fiilinin mef'ulü de zarfın muhtevasının ona delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. Eğer ateşin karşısında tutulup onu gözleriyle gördükleri andaki hâllerini görseydin, ifadelere sığmayacak şeyleri görürdün! Mazi kalıbı kesinliği ifade etmek içindir; yahut ateş altlarında iken ona bütünüyle muttali oldukları veya içine girip azabının miktarını anladıkları anı ifade eder. Nitekim: “Onu falanca şeye vakıf kıldım” sözü, “ona anlattım ve bildirdim” demektir. Fiil, “vakûfâ” şeklinde etken (mâlum) olarak da okunmuştur. {فَقَالُواْ يا ليتنا} “diyecekler ki: 'Ah keşke bize bir [dönüş olsa]!'”, yani dünyaya geri dönüp kurtulmayı temenni ederek bunu söylerler; fakat ne gezer, artık kaçacak zaman değildir! {وَلَا نُكَذّبَ بآيات رَبّنَا} “ve Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak”, yani ateşin durumlarını ve dehşetlerini haber veren ve ondan sakınmayı emreden ayetlerini [yalanlamasak]; zira o anda akıllarına gelen ve hakkındaki kusurlarından dolayı hasret çektikleri ayetler bunlardır; yahut bu ayetleri öncelikle içine alan bütün ayetlerini [yalanlamasak]. {وَنَكُونَ مِنَ المؤمنين} “ve müminlerden olsak”, yani onlara iman edip gereğince amel edenlerden olsak da bu korkunç duruşu görmesek yahut azaptan kurtulup güzel bir akıbete eren müminler zümresinden olsak! İki fiilin nasb ile okunması, vav harfinden sonra gizli bir “en” takdiriyle ve vav'ın fa harfi gibi amel ettirilmesiyle temenninin cevabı olmasındandır. İbn Mes'ûd ve İbn İshak'ın “felâ nükezzibe” (فلا نكذبَ) şeklindeki kıraati de bunu destekler. Mana şudur: “Eğer geri döndürülürsek yalanlamayız ve müminlerden oluruz.” Masdariyye olan “en” ve sonrasındaki fiilden vehmedilen bir masdar elde edilip bunun ona atfedildiği de söylenmiştir; sanki: “Keşke bize bir geri dönüş olsa, yalanlama kalksa ve müminlerden olma hâli gerçekleşse!” denilmiştir. Her iki fiilin ref ile okunması ise: “Beni bırak, ben bir daha dönmem” sözünde olduğu gibi müstakil bir kelam olarak değerlendirilmesindendir; yani: “Sen beni bıraksan da bırakmasan da ben bir daha dönmem” demektir. Yahut “nuraddu” takdirine matuftur veya onun zamirinden hâldir; bu durumda nasb okuyuşundaki son vecih gibi temenninin hükmüne dâhil olur. Gelecek olan yalanlamanın buna bağlanması, imana ve yalanlamamaya dair vaadi içermesindendir; tıpkı: “Keşke bana mal verilse de sana yaptığın iyiliğin karşılığını versem” diyen kimse gibi. Zira o, vaatte bulunan konumunda bir temennicidir; eğer kendisine mal verilir de sahibine karşılığını vermezse kesinlikle yalancı olur. Birincisinin ref, ikincisinin nasb ile okunduğu da rivayet edilmiştir; bunların gerekçeleri yukarıda geçmişti.
5559. Metin
{بَلْ بَدَا لَهُمْ مَّا كَانُواْ يُخْفُونَ مِن قَبْلُ} إضرابهما يُنْبىءُ عنه التمني من الوعد بتصديق الآيات والإيمان بها أي ليس ذلك عن عزيمة صادقةٍ ناشئة عن رغبةٍ في الإيمان وشوق إلى تحصيله والاتصافِ به بل لأنه ظهرَ لهم في موقفهم ذلك ما كانوا يخفونه في الدنيا من الداهيةِ الدهياء وظنوا أنهم مُواقِعوها فلِخَوْفها وهول مطلعها قالوا ما قالوا والمراد بها النارُ التي وُقفوا عليها إذ هي التي سيق الكلامُ لتهويل أمرها والتعجيب من فظاعة حالِ الموقوفين عليها وبإخفائها تكذيبُهم بها فإن التكذيبَ بالشيء كفر به وإخفاءٌ له لا محالة وإيثاره على صريح التكذيب الوارد في قولِه ﷿ هذه جَهَنَّمُ التى يُكَذّبُ بها المجرمون وقوله تعالة هذه النار التى كُنتُم بِهَا تُكَذّبُونَ مع كونه أنسبَ بما قبله من قولهم ولا نكذب بآيات رَبّنَا لمراعاة ما في مقابلته من البُدُوّ هذا هُو الذي تستدعيهِ جزالةُ النظمِ الكريم وأما ما قيل من أن المراد بما يُخفون كفرُهم ومعاصيهم أو قبائحُهم وفضائحُهم التي كانوا يكتُمونها من الناس فتظهر في صحفهم وبشهادجة جوارحِهم عليهم أو شركِهم الذي يجحدون به في بعض مواقف القيامة بقولهم والله رَبّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ ثم يظهر بما ذُكر من شهادة الجوارحِ عليهم أو ما أخفاه رؤساء
{بَلْ بَدَا لَهُمْ مَّا كَانُواْ يُخْفُونَ مِن قَبْلُ} “Hayır, daha önce gizleyip durdukları şeyler kendilerine açıkça göründü”, bu, temenninin hissettirdiği ayetleri tasdik etme ve iman etme vaadinden bir vazgeçiştir (ıdrâb). Yani bu temenni, imana duyulan samimi bir arzudan ve ona kavuşup onunla nitelenme şevkinden kaynaklanan doğru bir azim sebebiyle değildir; bilakis o durakta dünyada gizledikleri o büyük felaket kendilerine göründüğü ve onun içine düşeceklerini kesin olarak anladıkları içindir. İşte onun korkusundan ve görünüşünün dehşetinden ötürü o söylediklerini söylediler. Bundan maksat, başında durduruldukları ateştir; zira söz onun dehşetini bildirmek ve orada durdurulanların durumunun vahametine dikkat çekmek için sevk edilmiştir. Onun gizlenmesinden maksat ise onu yalanlamalarıdır; zira bir şeyi yalanlamak onu inkâr etmek ve kaçınılmaz olarak gizlemektir. Cenâb-ı Hakk'ın: “İşte günahkârların yalanladığı cehennem budur” ve “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur” buyruklarında geçen sarih tekzip lafzı yerine gizleme lafzının tercih edilmesi –öncesindeki “Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak” sözüne daha uygun olmasına rağmen– onun karşısında yer alan “ortaya çıkma” (büdüvv) kavramına riayet etmek içindir. Yüce nazmın fesahati ve sağlamlığı işte bunu gerektirmektedir. Gizledikleri şeylerden maksadın küfürleri, günahları yahut insanlardan gizledikleri çirkinlikleri ve rezillikleri olduğu, bunların amel defterlerinde ve organlarının aleyhlerine şahitlik etmesiyle ortaya çıkacağı şeklindeki görüşe gelince; yahut kıyametin bazı duraklarında: “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik” diyerek inkâr ettikleri ve sonra zikredilen organ şahitlikleriyle ortaya çıkacak şirkleri olduğu; yahut kâfirlerin elebaşlarının
5560. Metin
الأنعام آية ٢٩ ٣٠
tâbilerinden gizledikleri diriliş ve toplanma meselesi olduğu; yahut iki kitap ehlinin âlimlerinin Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] nübüvvetinin doğruluğunu ve yüce vasıflarını avamlarından gizlemeleri olduğu –ki bu durumda mecrur zamir avama, merfû zamir ise havasa aittir–; yahut müminlerden gizledikleri küfürleri olduğu –ki mecrur zamir müminlere, merfû zamir ise münafıklara ait olur– şeklindeki tevillerin her birinde bulunan zorlama ve tutarsızlıklara göz yumulsa bile, bunlardan hiçbirine asla itibar edilemez. Çünkü bildiğin üzere yüce nazmın gelişi, ateşin dehşetini ve cehennem ehlinin hâlinin korkunçluğunu bildirmek içindir. Onların ateşin karşısına çıkarıldıkları zikredilmiş, o anda kendilerini tariflere sığmaz bir korku, ürperti, şaşkınlık ve dehşetin kapladığına işaret edilmiş ve öncesinin sonrasına sebep olduğunu bildiren fa harfiyle mezkûr temennileri buna bağlanmıştır. Bizzat kendisi en büyük felaket ve en caydırıcı unsur olan ateşi bu sebebiyet bağından düşürüp orada hiç bahsi geçmeyen ve dehşet ile caydırıcılık bakımından ondan çok daha aşağıda kalan söz konusu meselelere isnat etmek, Kur'an'ın yüce makamının benzerlerinden tenzih edilmesi gereken bir durumdur. Gizledikleri şeylerin cezasının kastedildiği şeklindeki görüşe gelince; bu, kapıları açıkken evlere arkalarından girmeye benzer; iyi düşün! {وَلَوْ رُدُّواْ} “Şayet [dünyaya] geri döndürülselerdi”, yani o duraktan temenni ettikleri gibi dünyaya döndürülselerdi ve gördükleri o dehşetler gözlerinden kaybolsaydı, {لعادوا لِمَا نُهُواْ عَنْهُ} “kesinlikle kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi”; söz konusu yalanlamanın da dâhil olduğu türlü çirkinliklere geri dönerler ve bakışları gayba değil sadece hazırda olana kilitli olduğu için bizzat müşahede ettikleri şeyleri tamamen unuturlardı. {وَإِنَّهُمْ لكاذبون} “Ve şüphesiz onlar yalancıdırlar”, yani yaptıkları ve terk ettikleri her şeyde yalanı âdet edinmiş bir topluluktur.
5561. Metin
الكفرة عن أتباعهم من أمر البعث والتنشور أو ما كتمه علماءُ أهل الكتابين من صحة نبوة النبيِّ ﷺ ونُعوته الشريفة عن عوامِّهم على أن الضميرَ المجرورَ للعوام والمرفوعَ للخواص أو كفرُهم الذي أخفَوْه عن المؤمنين والضميرُ المجرور للمؤمنين والمرفوع للمنافقين فبعدج الإغضاءِ عما في كلَ منها من الاعتساف والاختلال لا سبيل إلى شيء من ذلك أصلاً لما عرفتَ من أنَّ سَوْق النظم الشريف لتهويل أمر النار وتفظيعِ حال أهلها وقد ذُكر وقوفُهم عليها وأُشير إلى أنه اعتراهم عند ذلك من الخوف والخشية والحَيْرة والدهشة ما لا يحبط به الوصفُ ورُتّب عليه تمنِّيهم المذكورُ بالفاء القاضيةِ بسببية ما قبلَها لما بعدَها فإسقاطُ النار بعد ذلك من تلك السببية وهي في نفسها أدهى الدواهي وأزجرُ الزواجر وإسنادُها إلى شيء من الأمور المذكورة التي دونها في الهول والزجر مع عدم جَرَيانِ ذكرها ثَمةَ أمرٌ يجب تنزيهُ ساحةِ التنزيلِ عن أمثاله وأما ما قيل من أن المراد جزاءُ ما كانوا يُخفون فمن قبيل دخولِ البيوت من ظهورِها وأبوابُها مفتوحة فتأمل {وَلَوْ رُدُّواْ} أي من موقفهم ذلك إلى الدنيا حسبما تمنَّوْه وغاب عنهم ما شاهدوه من الأهوال {لعادوا لِمَا نُهُواْ عَنْهُ} من فنون القبائح التي من جملتها التكذيبُ المذكورُ ونسُوا ما عاينوه بالكلية لاقتصار أنظارِهم على الشاهدِ دون الغائب {وَإِنَّهُمْ لكاذبون} أي لقومٌ ديدَنُهم الكذِبُ في كلِّ ما يأتُون وما يذرون
[kâfirlerin] tâbilerinden gizledikleri diriliş ve toplanma meselesi olduğu; yahut iki kitap ehlinin âlimlerinin Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] nübüvvetinin doğruluğunu ve yüce vasıflarını avamlarından gizlemeleri olduğu –ki bu durumda mecrur zamir avama, merfû zamir ise havasa aittir–; yahut müminlerden gizledikleri küfürleri olduğu –ki mecrur zamir müminlere, merfû zamir ise münafıklara ait olur– şeklindeki tevillerin her birinde bulunan zorlama ve tutarsızlıklara göz yumulsa bile, bunlardan hiçbirine asla itibar edilemez. Çünkü bildiğin üzere yüce nazmın gelişi, ateşin dehşetini ve cehennem ehlinin hâlinin korkunçluğunu bildirmek içindir. Onların ateşin karşısına çıkarıldıkları zikredilmiş, o anda kendilerini tariflere sığmaz bir korku, ürperti, şaşkınlık ve dehşetin kapladığına işaret edilmiş ve öncesinin sonrasına sebep olduğunu bildiren fâ harfiyle mezkûr temennileri buna bağlanmıştır. Bizzat kendisi en büyük felaket ve en caydırıcı unsur olan ateşi bu sebebiyet bağından düşürüp orada hiç bahsi geçmeyen ve dehşet ile caydırıcılık bakımından ondan çok daha aşağıda kalan söz konusu meselelere isnat etmek, Kur'an'ın yüce makamının benzerlerinden tenzih edilmesi gereken bir durumdur. Gizledikleri şeylerin cezasının kastedildiği şeklindeki görüşe gelince; bu, kapıları açıkken evlere arkalarından girmeye benzer; iyi düşün! {وَلَوْ رُدُّواْ} “Şayet [dünyaya] geri döndürülselerdi”, yani o duraktan temenni ettikleri gibi dünyaya döndürülselerdi ve gördükleri o dehşetler gözlerinden kaybolsaydı, {لعادوا لِمَا نُهُواْ عَنْهُ} “kesinlikle kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi”; söz konusu yalanlamanın da dâhil olduğu türlü çirkinliklere geri dönerler ve bakışları gayba değil sadece hazırda olana kilitli olduğu için bizzat müşahede ettikleri şeyleri tamamen unuturlardı. {وَإِنَّهُمْ لكاذبون} “Ve şüphesiz onlar yalancıdırlar”, yani yaptıkları ve terk ettikleri her şeyde yalanı âdet edinmiş bir topluluktur.
5562. Metin
{وَقَالُواْ} عطفٌ على عادوا داخلٌ في حيز الجواب وتوسيطُ قولِه تعالى وَإِنَّهُمْ لكاذبون بينهما لأنه اعتراضٌ مسوقلتقرير ما أفاده الشرطيةُ من كذبهم المخصوصِ ولو أُخِّر لأَوْهم أن المراد تكذيبُهم في إنكارهم البعثَ والمعنى لوردوا إلى الدنيا لعادجوا لما نُهوا عنه وقالوا {إِنْ هِىَ} أيْ ما الحَيَاةُ {إِلَاّ حَيَاتُنَا الدنيا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ} بعد ما فارقنا هذه الحياةَ كأن لم يرَوا ما رأَوا من الأحوال التي أولُها البعثُ والنشور
{وَقَالُواْ} “ve derlerdi ki”, “âdû” fiiline matuftur ve cevabın çerçevesine dâhildir. Allah Teâlâ'nın: {وَإِنَّهُمْ لكاذبon} buyruğunun bu ikisinin arasına girmesi, şart cümlesinin ifade ettiği onların özel yalanlarını tekit etmek için sevk edilmiş bir itiraz cümlesi olmasındandır. Şayet sonraya bırakılsaydı, onların dirilişi inkâr etme hususundaki yalanlanmaları manasını vehmettirebilirdi. Mana şudur: Şayet dünyaya geri döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere dönerler ve şöyle derlerdi: {إِنْ هِىَ} “Bu hayat yoktur”, yani hayat başka bir şey değildir, {إِلَاّ حَيَاتُنَا الدنيا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ} “ancak bizim şu dünya hayatımızdır ve biz diriltilecek de değiliz”; ilki diriliş ve toplanma olan o gördükleri durumları hiç görmemiş gibi bu hayatı terk ettikten sonra [böyle söylerlerdi].
5563. Metin
{وَلَوْ ترى إِذْ وُقِفُواْ على رَبّهِمْ} الكلامُ فيه كالذي مر في نظيره خلا أن الوقوف ههنا مجاز عن الحبس للتوبيخ والسؤال كما يوقَفُ العبدُ الجاني بين يدَيْ سيده للعقاب وقيل عرَفوا ربهم حق التعريف وقل وُقفوا على جزاءِ ربهم وقولُه تعالى {قَالَ} استئناف مبني على سؤالٍ نشأَ من الكلامِ السابقِ كأنَّه قيلَ فماذَا قالَ لهم ربهم إذ ذاك فقيل قال {أَلَيْسَ هذا} مشيراً إلى ما شاهدُوه من البهث وما يتبعه من الأمور العظام {بالحق} تقريعاً لهم على تكذيبهم لذلك وقولِهم عند سماعِ ما يتعلق به ما هو بحقَ وما هو إلا باطلٌ {قَالُواْ} استئنافٌ كما سبق {بلى وربنا} أكدوا اعتبرافهم باليمين إظهاراً لكمال يقينهم بحقِّيته وإيذاناً بصدور ذلك عنهم بالرغبة والنشاط معا في نفعه {قَالَ} استئناف كما مر {فَذُوقُواْ العذاب} الذي عاينتموه والفاءُ لترتيب التعذيب على اعترافهم بحقية ما كفروا به في الدنيا لكن لا على أن مدارَ التعذيب هو اعترافُهم بذلك بل هو كفرُهم السابقُ بما اعترفوا بحقيته الآن كما نطق به قوله ﷿ {بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} أي بسبب كفركم في الدنيا بذلك أو
{وَلَوْ ترى إِذْ وُقِفُواْ على رَبّهِمْ} “Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman bir görsen!”, buradaki izah da benzerinde geçen gibidir; şu kadar var ki buradaki durdurulma (vakf), suçlu kölenin ceza için efendisinin huzuruna çıkarılması gibi, kınama ve sorgulama maksadıyla tutulmaktan mecazdır. Rablerini hakkıyla tanıdıkları da söylenmiştir. Rablerinin cezası karşısında durduruldukları da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın: {قَالَ} “[Allah] buyurur” ifadesi, önceki sözden doğan bir soruya dayalı istinaf cümlesidir; sanki: “O vakit Rableri onlara ne dedi?” denilmiş, buna karşılık: “Şöyle dedi:” buyrulmuştur: {أَلَيْسَ هذا} “Şu [gördüğünüz] değil miymiş?”, müşahede ettikleri dirilişe ve onu takip eden büyük hadiselere işaret ederek; {بالحق} “gerçek [değil miymiş?]”, bunu yalanlamalarını ve buna dair bir şey duyduklarında: “Bu hak değildir, bu sadece batıldır” şeklindeki sözlerini yüzlerine vurup onları azarlamak için böyle buyurur. {قَالُواْ} “Derler ki:”, daha önce geçtiği üzere istinaftır: {بلى وربنا} “Evet, Rabbimize andolsun ki [gerçekmiş]!”, hak olduğuna dair kesin yakînlerini göstermek ve bunun kendilerinden gönül rızasıyla ve faydasından ümitli olarak çıktığını bildirmek üzere itiraflarını yeminle tekit ederler. {قَالَ} “[Allah] buyurur:”, geçtiği üzere istinaftır: {فَذُوقُواْ العذاب} “Öyleyse tadın azabı!”, yani bizzat gördüğünüz azabı tadın. Fa harfi, azabın dünyada inkâr ettikleri şeyin hak olduğunu itiraf etmelerinin hemen peşine bağlanması içindir; ancak azabın asıl dayanağı bu itirafları değil, şu buyruğun da açıkça ifade ettiği üzere, hak olduğunu şimdi itiraf ettikleri şeyi daha önce inkâr etmiş olmalarıdır: {بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} “inkâr edip durduğunuzdan ötürü”, yani dünyada onu veya
5564. Metin
الأنعام ٣١ ٣٢
el-En'âm Suresi 31-32. Ayetler
5565. Metin
بكلِّ ما يجبُ الإيمانُ به فيدخل كفرُهم به دخولاً أولياً ولعل هذا التوبيخ والتقريع وإنما يقع بعد ما وُقفوا على النار فقالوا ما قالوا إذِ الظاهرُ أنه لا يبقى بعد هذا الأمر إلا العذاب
iman edilmesi gereken her şeyi inkâr etmeniz sebebiyle; dolayısıyla buna olan inkârları öncelikle bu kapsama girer. Bu kınama ve azarlamanın, ancak ateşin başına getirilip o sözleri söyledikten sonra gerçekleşmesi muhtemeldir; zira zahir olan şudur ki bu sorgulamadan sonra geriye sadece azap kalır.
5566. Metin
{قَدْ خَسِرَ الذين كَذَّبُواْ بِلِقَاء الله} هم الذين حُكِيت أحوالُهم لكنْ وْضع الموصولُ موضعَ الضمير للإيذان بتسبب خسرانهم بما في حيز الصلة من التكذيب بلقائه تعالى بقيام الساعة وما يترتبُ عليهِ من البعث وأحكامه المتفرعةِ عليه واستمرارِهم على ذلك فإن كلمةَ حتى في قولِه تعالى {حتى إِذَا جَاءتْهُمُ الساعة} غايةٌ لتكذيبهم لا لخُسرانهم فإنه أبديٌّ لا حدَّ له {بغتة} البغت والبغت مفاجأة للشيء بسرعة من ير شعور به يقال بغة بغْتاً وبغتةً أي فجأةً وانتصابُها إما على أنها مصدرٌ واقعٍ موقعَ الحالِ من فاعلِ جاءتهم أي مباغتة أو من مفعول أي مبغوتين وإما على أنَّها مصدرٌ مؤكِّدٌ على غير الصدر فإنّ جاءتهم في معنى بغتتهم كقولهم أتيته ركضاً أو مصدرٌ مؤكِّد لفعل محذوف وقع حالاً من فاعل جاءتهم أي جاءتهم الساعة تبغتهم بغتة {قَالُواْ} جواب إذا {يا حسرتنا} تعالَيْ فهذا أوانُك والحسرةُ شدة الندم وهذا التحسرُ وإن كان يعتريهم عند الموت لكنْ لما كان ذلك من مبادىء الساعة يمي باسمها ولذلك قال ﵊ من مات فقد قامت قيامتُه أو جُعل مجيءُ الساعة بعد الموت كالواقع بغير فترةٍ لسرعته {على مَا فَرَّطْنَا فِيهَا} أي على تفريطنا في شأن الساعة وتقصيرنا في مراعاة حقها والاستعداد لها بالإيمان بها واكتسابِ الأعمالِ الصَّالحةِ كما في قوله تعالى على مَا فَرَّطَتُ فِى جَنبِ الله وقيل الضميرُ للحياة الدنيا وإن لم يجْرِ لها ذكرٌ لكونها معلومة والتفريطُ التقصيرُ في الشيء مع القدرة على ما فعله وقيل هو التضييعُ وقيل الفَرَط السبق ومنه الفارط أي السابق ومعنى فرطلى السبْقَ لغيره فالتضعيف فيه للسلب كما في جلّدتُ البعير وقوله تعالى {وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ على ظُهُورِهِمْ} حالٌ من فاعل قالوا فائدتُه الأيذان بأن عذابَهم ليس مقصُوراً على ما ذكِر من الحسرة على ما فات وزال بل يقاسون مع ذلك تحمُّلَ الأوزار الثِقال والإيماءُ إلى أن تلك الحسرةَ من الشدة بحيث لا تزول ولا تنسى بما يكابدونه من فنون العقوبات والسرُّ في ذلك أن العذابَ الروحانيَّ أشدُّ من الجُسمانيِّ نعوذ برحمة الله ﷿ منهما والوِزر في الأصل الحِملُ الثقيل سُمِّي به الإثمُ والذنبُ لغاية ثِقَلِه على صاحبه وذكرُ الظهور كذكر الأيدي في قوله تعالى فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ فإن المعتاد حملُ الأثقالِ على الظهور كما أن المألوفَ هو الكسبُ بالأيدي والمعنى أنهم يتحسرون على ما لم يعملوا من الحسنات والحال أنعهم يحمِلون أوزارَ ما عملوا من السيئات {أَلَا سَاء مَا يَزِرُونَ} تذييلٌ مقرِّرٌ لمَا قبلَهُ وتكملةٌ له أي بئس شيئاً يَزِرُونه وِزْرُهم
{قَدْ خَسِرَ الذين كَذَّبُواْ بِلِقَاء الله} “Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır”, bunlar durumları anlatılan kimselerdir; ancak sıla cümlesinde yer alan kıyametin kopmasıyla Allah Teâlâ'ya kavuşmayı, buna bağlı olan dirilişi ve onun ayrıntılı hükümlerini yalanlamalarının ve bunda ısrar etmelerinin onların hüsranına sebep olduğunu bildirmek için zamir yerine ismi mevsul konulmuştur. Zira Allah Teâlâ'nın: {حتى إِذَا جَاءتْهُمُ الساعة} “Nihayet o saat kendilerine geldiği zaman” buyruğundaki “hattâ” kelimesi hüsranlarının değil, yalanlamalarının gayesidir (son sınırıdır); zira hüsranları ebedîdir ve sonu yoktur. {بغتة} “ansızın”, bağt ve bağte kelimeleri bir şeyin hiç farkında olmadan süratle ansızın gelmesidir; “bağatehu bağten ve bağteten” denir, yani aniden bastırdı demektir. Mansup olması ya “câethum”un failinden hâl makamına geçmiş bir masdar olmasındandır, yani “mubâğateten” (ansızın basarak) demektir; yahut mef'ulünden hâldir, yani “mebğûtîne” (ansızın yakalanmış olarak) demektir. Ya da kendi fiilinden olmayan bir tekit masdarıdır; zira “onlara geldi” ifadesi “onları ansızın bastırdı” manasındadır; tıpkı “ona koşarak geldim” denilmesi gibi. Yahut “câethum”un failinden hâl olan mahzuf bir fiilin tekit masdarıdır; yani: “Kıyamet onları ansızın bastırarak baskın halinde geldi” demektir. {قَالُواْ} “diyecekler ki”, “izâ”nın cevabıdır: {يا حسرتنا} “'Yazıklar olsun bize / Ey hasretimiz gel!'”, gel işte bu senin vaktindir! Hasret, şiddetli pişmanlıktır. Bu hayıflanma gerçi ölüm anında da onları kaplar; fakat bu ölüm hâli kıyametin başlangıçlarından olduğu için onun adıyla anılmıştır. Bu sebeple Peygamber [aleyhisselâm]: “Ölen kimsenin kıyameti kopmuştur” buyurmuştur. Yahut kıyametin ölümden sonraki gelişi, süratinden dolayı sanki arada hiç zaman geçmemiş gibi kabul edilmiştir. {على مَا فَرَّطْنَا فِيهَا} “oradaki kusurlarımızdan dolayı”, yani kıyamet konusunda yaptığımız kusurlar, onun hakkını gözetmedeki ihmallerimiz ve ona iman edip salih ameller işleyerek hazırlanmayışımız sebebiyle [böyle derler]; nitekim: “Allah'ın katındaki kusurlarımdan dolayı...” ayetinde de bu mana vardır. Buradaki zamirin, malum olduğu için daha önce bahsi geçmese bile dünya hayatına ait olduğu da söylenmiştir. Tefrît, yapmaya gücü yettiği halde bir şeyde kusur göstermek ve ihmal etmektir. Zayi etmek olduğu da söylenmiştir. Ferat (الفَرَط) ise öne geçmektir; “fârit” yani öncü buradan gelir. “Ferrata”nın manası ise önceliği başkasına bırakmaktır; dolayısıyla buradaki şeddeleme, “celledtü'l-ba'îr” (devenin derisini yüzdüm) ifadesinde olduğu gibi giderme (selb) manası içindir. Allah Teâlâ'nın: {وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ على ظُهُورِهِمْ} “onlar günahlarını sırtlarında taşırken” buyruğu, “kâlû” fiilinin failinden hâldir. Faydası, onların azaplarının sadece elden giden şeylere çekilen hasretten ibaret olmadığını, bununla beraber ağır günah yüklerini taşımaya katlandıklarını bildirmek ve o hasretin, çektikleri türlü türlü cezalarla zail olmayacak ve unutulmayacak derecede şiddetli olduğuna işaret etmektir. Bunun sırrı şudur: Ruhani azap cismani azaptan daha şiddetlidir; Allah Teâlâ'nın rahmetine sığınarak her ikisinden de O'na iltica ederiz. Vizr (الوزر) kelimesinin aslı ağır yüktür; sahibine son derece ağır gelmesinden ötürü günah ve suç bu isimle anılmıştır. Sırtların zikredilmesi, tıpkı Allah Teâlâ'nın: “Kendi ellerinizin kazandığı şeyler sebebiyle...” buyruğundaki ellerin zikredilmesi gibidir; zira ağır yüklerin sırtta taşınması âdet olduğu gibi kazancın da ellerle yapılması alışılagelmiş durumdur. Mana şudur: Onlar işlemedikleri iyiliklere hasret çekerler, oysa işledikleri kötülüklerin günah yüklerini sırtlarında taşımaktadırlar. {أَلَا سَاء مَا يَزِرُونَ} “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!”, önceki sözü pekiştiren ve onu tamamlayan bir fezlekedir; yani yüklendikleri günah yükü ne kötü bir şeydir!
5567. Metin
{وَمَا الحياة الدنيا إِلَاّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ} لمّا حقَّق فيما سبق أن وراءَ الحياة الدنيا حياةً أخرى يلقَوْن فيها من الخطوب ما يلقون بَيَّن بعدَه حالَ تينِك الحياتين في أنفسهما واللعب
{وَمَا الحياة الدنيا إِلَاّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ} “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir”, daha önce dünya hayatının ötesinde, içinde nice felaketlerle karşılaşacakları başka bir hayatın bulunduğunu kesin olarak ortaya koyunca, ardından bu iki hayatın bizzat kendi mahiyetlerini beyan etmiştir. Oyun (la'ib)
5569. Metin
الأنعام آية ٣٣
el-En'âm Suresi 33. Ayet
5570. Metin
عمل يشغل النفس ويفطرها عما تنتفع به واللهوُ صرفُها عن الجدّ إلى الهزل والمعنى إما على حذف الماف أو على جعل الحياة الدنيا نفسَ اللعِب واللهوِ مبالغةً كما في قول الخنساء فإنما هي إقبالٌ وإدبارُ أي وما أعمالُ الدنيا أي الأعمالُ المتعلقةُ بها من حيث هي هي أو وما هي من حيث إنها محلٌ لكسب تلك الأعمال إلا لعبٌ يشغَل الناسَ ويلهيهم بما فيه من منفعةٍ سريعة الزوال ولة وشيكة الاضمحلال عما يعقُبهم منفعة جليلة باقية ولذة حقيقية غير متناهية من الإيمان والعملِ الصالحِ {وَلَلدَّارُ الاخرة} التي هي محلُ الحياة الأخرى {خَيْرٌ لّلَّذِينَ يَتَّقُونَ} الكفرَ والمعاصِيَ لأن منافعها خالصةٌ عن المضارِّ ولذاتِها غيرُ مُنغّصةٍ بالآلام مستمرةٌ على الدوام {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} ذلك حتى تتقوا ما أنتم عليه من الكفر والعصيان والفاء للعطف على مقدار أي تغفلون فلا تعقِلون أو ألا تتفكرون فتعقِلون وقرىء يعقلون على الغَيْبة
nefsi oyalayan ve onu kendisine fayda verecek şeylerden alıkoyan bir ameldir. Eğlence (lehv) ise nefsi ciddiyetten mizaha ve boş şeylere sevk etmektir. Mana ya bir muzâfın hazfiyle yahut Hansâ'nın: 'O ancak bir geliş ve gidiştir' sözünde olduğu gibi mübalağa yoluyla dünya hayatının bizzat oyun ve eğlence kılınmasıyladır; yani dünya amelleri –yani bizzat kendisi olması bakımından dünya ile ilgili ameller– yahut o amellerin kazanıldığı bir yer olması bakımından dünya, çabucak yok olan menfaati ve hızla sönen lezzetiyle insanları oyalayıp eğlendiren, ardından gelecek olan iman ve salih amelin getireceği yüce, kalıcı menfaatten ve hakiki, sonsuz lezzetten alıkoyan bir oyundan başka bir şey değildir. {وَلَلدَّارُ الاخرة} “Ahiret yurdu ise”, yani diğer hayatın mekânı olan yurt; {خَيْرٌ لّلَّذِينَ يَتَّقُونَ} “sakınanlar için daha hayırlıdır”, küfür ve günahlardan sakınanlar için daha hayırlıdır; zira onun menfaatleri zararlardan arınmıştır, lezzetleri elemlerle bulanıklaşmaz ve kesintisiz olarak devam eder. {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?”, bunu anlamıyor musunuz ki içinde bulunduğunuz küfür ve isyandan sakınasınız! Fa harfi mukadder bir fiile atıftır; yani gaflet edip de akıl erdirmiyor musunuz yahut hiç düşünmeyip de akletmiyor musunuz? Gaip kipiyle “ya'kılûn” (يعقلون) şeklinde de okunmuştur.
5571. Metin
{قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الذى يَقُولُونَ} استئنافٌ مَسوقٌ لتسليةِ رسولِ الله ﷺ عن الحزن الذي يعتريه مما حُكي عن الكفرة من الإصرار على التكذيب والمبالغة فيه ببيان أنه ﵊ بمكانة من الله ﷿ وأن ما يفعلونه في حقه فهو راجعٌ إليه تعالى في الحقيقة وأنه ينتقم منهم لا محالة أشدَّ انتقام وكلمةُ قد لتأكيد العلم بما ذكر المفيدِ لتأكيد الوعيدِ كما في قوله تعالى ما أنتم عليهخ وقوله تعالى قَدْ يَعْلَمُ الله المعوقين ونحوِهما بإخراجها إلى معنى التكثير حسبما يُخْرجُ إليه ربما في مثل قوله ... وإنْ تُمْسِ مهجورَ الفِناء فربما أقام به بعد الوفود وفودُ جرياً على سَننِ العرب عند قصد الإفراط في التكثير تقول لبعض قُوادِ العساكر كم عندك من الفرسان فيقول رُبَّ فارسٍ عندِي وعندُه مقانبُ جَمةٌ يريد بذلكَ التماديَ في تكثير فُرسانه ولكنه يروم إظهارَ براءته عن التزيُّد وإبرازَ أنه ممَّن يقللُ كثيرَ مَا عنده فضلاً عن تكثير القلل وعليه قوله ﷿ رُّبَمَا يَوَدُّ الذين كَفَرُواْ لَوْ كَانُواْ مُسْلِمِينَ وهذه طريقةٌ إنما تُسلك عند كون الأمر من الوضوح بحيث لا تحو حوله شائبةُ ريبٍ حقيقةً كما في الآيات الكريمة المذكورة أو ادعاءً كما في البيت وقولِه ... قَدْ أتركَ القِرْنَ مُصفرّاً أناملُهُ وقولِه ولكنه قد يُهلك المالَ نائِلُهْ والمراد بكثرة علمه تعالى كثرةُ تعلقِه وهو متعدَ إلى اثنين وما بعده ساد مسدهما واسمُ إن ضمير الشأن وخبرُها الجملة المفسرة له والموصولُ فاعل يحزنك وعائدُه محذوف أي الذي يقولونه وهو ما حُكي عنهم من قولهم إِنْ هذا إِلَاّ أساطير الاولين ونحوُ ذلك وقرىء لَيُحزِنُك من أحزن المنقول من حزن اللام وقوله تعالى {فَإِنَّهُمْ لَا يكذبونك} تعليل لما يشعرون به الكلامُ السابق من النهي عن الاعتداد بما قالوا لكن لا بطريق التشاغل عنه وعدِّه هيناً والإقبالِ التام على ما هو أهمُّ منه من استعظام جحودهم بآيات الله ﷿ كما قيل فإنه مع كونِه بمعزلٍ من التسلية بالكلية مما يوهم كونَ حزنه ﵊ لخاصة نفسه بل بطريق التسلِّي بما يفيده من بلوغه ﵊ في جلالة القَدْرِ ورِفعة المحل والزُلفى من الله ﷿ إلى حيث لا غايةَ وراءَه حيثُ لم يقتصر على جعل تكذيبه ﷺ تكذيباً لآياته سبحانه على طريقة قوله تعالى مَّنْ يطع الرسول
{قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الذى يَقُولُونَ} “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz”, kâfirlerin yalanlamada ısrar edip aşırı gitmelerine dair anlatılanlardan dolayı Peygamber'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] arız olan hüzne karşı onu teselli etmek maksadıyla sevk edilmiş bir istinaftır; bu da onun [aleyhisselâm] Allah [celle ve alâ] katındaki yüce makamını, onların onun hakkında yaptıklarının hakikatte Allah Teâlâ'ya raci olduğunu ve Allah'ın onlardan mutlaka en şiddetli şekilde intikam alacağını açıklamak suretiyledir. “Kad” (قد) kelimesi, tehdidin tekit edilmesini sağlayan mezkûr ilmin tekit edilmesi içindir; nitekim: 'İçinde bulunduğunuz hâli...' ayetinde ve: 'Allah, içinizden engel olanları elbette bilir...' ayetinde ve benzerlerinde olduğu gibi, Arap kelamında çokluk manasını ifade etmek için kullanılan 'rubbemâ' edatının şu beyitteki kullanımına benzer: 'Avlu ıssız kalıp akşam olsa da, nice heyetlerden sonra oraya heyetler konaklamıştır.' Bu, Arapların aşırı çokluğu kastettiklerinde başvurdukları bir yoldur; nitekim ordu komutanlarından birine: 'Yanında kaç süvari var?' denildiğinde, yanında pek çok bölük bulunduğu halde süvarilerinin çokluğunu alabildiğine ifade etmek maksadıyla: 'Yanımda nice süvariler vardır' der; fakat kendisinde bir fazlalık iddiası bulunmadığını göstermek ve azı çok göstermek şöyle dursun elindeki çoğu bile azımsayan biri olduğunu hissettirmek ister. Cenâb-ı Hakk'ın: 'İnkâr edenler, keşke müslüman olsaydık diye çok arzu edeceklerdir' buyruğu da buna dayanır. Bu üslup, zikredilen ayet-i kerimelerde olduğu gibi işin hakikatte hiçbir şüphe taşımayacak kadar açık olduğu durumlarda yahut mezkûr beyitte ve: 'Nice hasmı parmak uçları sararmış halde bırakmışımdır' ve: 'Fakat onun ihsanı nice malları tüketmiştir' mısralarında olduğu gibi iddia yoluyla başvurulan bir yoldur. Allah Teâlâ'nın ilminin çokluğundan maksat, taallukunun çokluğudur. Bu ilim iki mef'ule geçişlidir ve sonrasındaki cümle bu iki mef'ulün yerine geçmiştir. 'İnne'nin ismi şan zamiridir, haberi ise onu açıklayan cümledir. İsmi mevsul 'yahzunuke' fiilinin failidir, aid zamiri ise hazfedilmiştir; yani: 'Onların söyledikleri şey...' demektir ki bu da onlardan hikâye edilen: 'Bu öncekilerin masallarından başka bir şey değildir' sözü ve benzerleridir. Fiil, sülâsîsi 'hazene' olan fiilden nakledilmiş olan if'âl babından 'leyuhzinuke' (لَيُحزِنُك) şeklinde de okunmuştur. Allah Teâlâ'nın: {فَإِنَّهُمْ لَا يكذبونك} “Çünkü onlar seni yalanlamıyorlar” buyruğu, önceki sözün hissettirdiği 'onların söylediklerine aldırmama' nehyinin gerekçesidir; fakat bu, söylenenlerden yüz çevirip onu önemsiz saymak ve asıl önemli olan Allah'ın [celle ve alâ] ayetlerini inkâr etmelerinin büyüklüğüne bütünüyle yönelmek yoluyla değildir –nitekim böyle de denilmiştir–; zira bu görüş teselliden tamamen uzak olmakla beraber onun [aleyhisselâm] hüznünün kendi şahsı için olduğu vehmini doğurur. Bilakis bu gerekçe, onun [aleyhisselâm] kadrinin yüceliğinde, makamının yüksekliğinde ve Allah [celle ve alâ] katındaki yakınlığında varılacak en son noktaya ulaştığını ifade eden bir teselli yoludur. Öyle ki Allah Teâlâ, Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] yalanlanmasını: 'Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur' buyruğundaki usul üzere sadece Kendi ayetlerinin yalanlanması kılmakla yetinmemiş; bilakis: 'Sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmiş olurlar' buyruğundaki usul üzere kâfirlerin yalanlamasını Peygamber'den [sallallâhu aleyhi ve sellem] nefyedip Kendi ayetlerine isnat etmiştir; bu da tam bir yakınlığı ve onun [sallallâhu aleyhi ve sellem] bütün işlerinin Allah'ın [celle ve celâluhu] şanında fani olduğunu bildirmek içindir. Evet, bunda onların cinayetlerinin büyüklüğünü takbih etmek ve azaplarının büyüklüğünü haber vermek vardır; sanki: 'Buna aldırma ve işi Allah Teâlâ'ya bırak; zira onlar bu yalanlamalarında hakikatte seni yalanlamıyorlar' denilmiştir.
5572. Metin
الأنعام آية ٣٤
el-En'âm Suresi 34. Ayet
5573. Metin
فَقَدْ أَطَاعَ الله بل نفى تكذيبهم عنه ﷺ وأثبت لآياته تعالى على طريقة قوله تعالى إِنَّ الذين يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا ينعون الله أيذاناً بكمال القرب واضمحلال شئونه ﷺ في شأن الله ﷿ نعم فيه استعظام لجنايتاهم مُنْبىءٌ عن عظم عقوبتهم كأنه قيل لا تعتدَّ به وكِلْه إلى الله تعالى فإنهم في تكذيبهم ذلك لا يكذبونك في الحقيقة {ولكن الظالمين بآيات الله يَجْحَدُونَ} أي ولكنهم بآياته تعالى يكذّبون فوضَعَ المُظهرَ موضعَ المُضمر تسجيلاً عليهم بالرسوخ في الظلم الذي جحودهم هذا فن من فنونه والالتفاتُ إلى الإسم الجليل لتربية المهابة واستعظام ما أقدَموا عليه من جحود آياته تعالى وإيرادُ الجحود في مورد التكذيب للإيذان بأن آياتِه تعالى من الوضوح بحيث يشاهد صدقها كلُّ أحد وأن من ينكرها فإنما ينكرها بطريق الجحود الذي هو عبارةٌ عن الإنكار مع العلم بخلافه كما في قوله تعالى وَجَحَدُواْ بها واستيقنها أَنفُسُهُمْ وهو المعنيُّ بقول من قال إنه نفْيُ ما في القلب إثباتُه أو إثباتُ ما في القلب نفيُه والباء متعلقة بيجحدون يقال جحد حقَّه وبحقِّه إذا أنكره وهو يعلمه وقيل هو لتضمين الجحود معنى التكذيب وأيًّا ما كان فتقديمُ الجارِّ والمجرور للقَصْر وقيل المعنى فإنهم لا يكذبونك بقلوبهم ولكنهم يجحدون بألسنتهم ويعضُده ما رُوي من أن الأخْنَسَ بنَ شُرَيْقٍ قال لأبي جهل يا أبا الحكم أخبرني عن محمد أصادقٌ هو أم كاذب فإنه ليس عندنا أحدٌ غيرُنا فقال له والله إن محمداً لصادقٌ وما كذَب قطُّ ولكن إذا ذهب بنو قُصيَ باللواءِ والسِّقاية والحِجابة والنبوّة فماذا يكونُ لسائر قريش فنزلت وقد رُوي عن ابن عباس ﵄ أن رسول الله ﷺ كان يسمَّى الأمينَ فعرَفوا أنه لا يكذِب في شيء ولكنهم كانوا يجحدون وقيل فإنهم لا يكذبونك لأنهم عندهم الصادقُ الموسومُ بالصدق ولكنهم يجحدون بآيات الله كما يروى أن أبا جهل كان يقول لرسول الله ﷺ ما نُكذِّبُك وإنك عندنا لصادقٌ ولكنا نكذِّبُ ما جئتنا به فنزلت وكأن صدقَ المُخبرِ عند الخبيث بمطابقةِ خبرِه لاعتقادِه والأولُ هو الذي تستدعيهِ الجزالة التنزيلية وقرىء لا يُكْذِبونك من الإكذاب فقيل كلاهما بمعنى واحدٍ كأكثرَ وكثُر وأنزل نزل وهو الأظهر وقيل معنى أكذبه وجده كاذباً ونُقل عن الكسائيِّ أن العربَ تقول كذبتُ الرجلَ أي نسبتُ الكذب إليه وأكذبته أي نسبت الكذب إلى ما جاءَ به لا إليه وقوله تعالى
Allah'a itaat etmiş olur' buyruğu gibi; bilakis onların yalanlamasını ondan [sallallâhu aleyhi ve sellem] nefyetmiş ve: 'Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmektedirler' buyruğu tarzında Allah'ın ayetlerine isnat etmiştir. Bu da tam bir yakınlığı ve onun [sallallâhu aleyhi ve sellem] hâllerinin Allah'ın [celle ve alâ] şanında adeta eridiğini bildirmek içindir. Evet, bunda onların cinayetlerini büyütmek ve azaplarının büyüklüğünü hissettirmek vardır; sanki: 'Bunu önemseme, onu Allah Teâlâ'ya havale et; zira onlar bu yalanlamalarında hakikatte seni yalanlamıyorlar' denilmiştir. {ولكن الظالمين بآيات الله يَجْحَدُونَ} “Fakat o zalimler, bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar”, yani fakat onlar Allah Teâlâ'nın ayetlerini yalanlıyorlar. Zamir yerine açık ismin (zâhir isim) konulması, bu inkârlarının da çeşitlerinden biri olduğu zulümde kökleşmiş olduklarını tescil etmek içindir. Yüce isme (lafzatullaha) iltifat edilmesi ise heybet hissi uyandırmak ve Allah Teâlâ'nın ayetlerini inkâr etmeye cüret etmelerinin büyüklüğünü göstermek içindir. Tekzip makamında 'cühûd' (inkâr) kelimesinin getirilmesi, Allah Teâlâ'nın ayetlerinin herkesin doğruluğunu açıkça göreceği kadar bedîhî olduğunu ve onu inkâr edenin, ancak aksini bildiği halde inkâr etmekten ibaret olan cühûd yoluyla inkâr ettiğini bildirmek içindir; nitekim: 'Vicdanları kesin olarak inandığı halde onları inkâr ettiler' buyruğunda da böyledir. Bu husus: 'Cühûd, kalpte sabit olanı dille nefyetmek yahut kalpte nefyedileni dille ispat etmektir' diyen kimsenin kastettiği manadır. 'Bâ' harfi 'yechadûn' fiiline müteallıktır; bir kimse bildiği halde hakkı inkâr ettiğinde 'cehade hakkehû ve bi-hakkıhî' denir. Cühûd fiiline tekzip manasının tazmin ettirildiği de söylenmiştir. Her nasıl olursa olsun, car ve mecrurun öne alınması hasr (kasr) içindir. Bir görüşe göre mana şudur: 'Onlar kalpleriyle seni yalanlamıyorlar, fakat dilleriyle inkâr ediyorlar.' Ahnes b. Şerîk'in Ebû Cehil'e: 'Ey Ebü'l-Hakem! Bana Muhammed hakkında haber ver, o doğru sözlü müdür yoksa yalancı mıdır? Zira yanımızda bizden başka kimse yoktur' dediği; Ebû Cehil'in de ona: 'Allah'a andolsun ki Muhammed kesinlikle doğru sözlüdür, asla yalan söylememiştir. Fakat sancaktarlık, hacılara su sağlama (sikâye), Kâbe'nin perdedarlığı (hicâbe) ve peygamberlik Kusayy oğullarına giderse geri kalan Kureyş'e ne kalacak!' dediği rivayeti de bunu destekler; bunun üzerine bu ayet inmiştir. İbn Abbas'tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet edildiğine göre Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] 'el-Emîn' (güvenilir) olarak isimlendirilirdi; onun hiçbir hususta yalan söylemediğini bilirlerdi, fakat yine de inkâr ederlerdi. Bir görüşe göre de: 'Onlar seni yalanlamıyorlar; çünkü onların nezdinde sen doğrulukla vasıflanmış doğru sözlü birisin; fakat onlar Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar' demektir. Nitekim Ebû Cehil'in Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem]: 'Biz seni yalanlamıyoruz, sen bizim nezdimizde elbette doğru sözlüsün; fakat biz senin getirdiğin şeyi yalanlıyoruz' dediği rivayet edilir; bunun üzerine ayet inmiştir. Sanki o habisin nezdinde haber verenin doğruluğu, haberinin kendi inancına uygun olmasıyla ölçülmektedir. Ayetin yüce fesahatinin gerektirdiği mana ise birinci manadır. 'Lâ yükzibûneke' şeklinde if'âl babından da okunmuştur. 'Ekzebe' ve 'kezebe' lafızlarının 'eksere' ve 'kesura', 'enzele' ve 'nezele' gibi aynı manada olduğu söylenmiştir ki en zahir olanı da budur. 'Ekzebehû' ifadesinin 'onun yalancı olduğunu gördü' manasına geldiği de söylenmiştir. Kisâî'den nakledildiğine göre Araplar: 'Kezebtü'r-racüle' dediklerinde 'Yalanı ona nispet ettim', 'Ekzebtühû' dediklerinde ise 'Yalanı onun şahsına değil getirdiği şeye nispet ettim' manasını kastederler. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
5574. Metin
{وَلَقَدْ كُذّبَتْ رُسُلٌ مّن قَبْلِكَ} افتنانٌ في تسليته ﵊ فإن عمومَ البلية ربما يهوِّنُ أمرَها بعضَ تهوين وإرشادٌ له ﵊ إلا الاقتداءِ بمن قبلَه من الرسلِ الكرام عليهم الصلاة والسلام في الصبر على ما أصابهُم من أممهم من فنون الأَذِيَّة وعِدَةٌ ضمنية له ﵊ بمثل ما مُنِحوه من النصر وتصديرُ الكلام بالقسم لتأكيد التسلية وتنوينُ رسلٌ للتفخيم والتكثر ومن إما متعلقةٌ بكُذِّبت أو بمحذوف وقع صفة لرسل أي وبالله لقد كذِّبت من قبل تكذيبك رسلٌ أول شأنٍ خطير وذوُو عددٍ كثير أو كُذبت رسل كانوا من زمان قبلَ زمانك {فَصَبَرُواْ على مَا كُذّبُواْ} ما مصدرية وقوله
{وَلَقَدْ كُذّبَتْ رُسُلٌ مّن قَبْلِكَ} “Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı”, onun [aleyhisselâm] tesellisinde farklı bir üsluba geçiştir; zira musibetin genel olması onun yükünü bir nebze hafifletir. Ayrıca bu, kendisinden önceki şerefli peygamberlere –onlara salât ve selâm olsun– ümmetlerinden gördükleri türlü eziyetlere sabretme konusunda uymasını ona [aleyhisselâm] bir irşattır ve onlara lütfedilen zaferin bir benzerinin kendisine de verileceğine dair zımnî bir vaaddir. Kelamın yeminle başlaması teselliyi pekiştirmek içindir. “Rusulün” kelimesinin tenwini tazim ve çokluk ifade eder. “Min” cer harfi ya “küzzibet”e yahut “rusulün” kelimesine sıfat olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır; yani: “Allah'a andolsun ki senin yalanlanmandan önce, büyük şan sahibi ve pek çok sayıda peygamberler yalanlanmıştı” yahut “senin zamanından önceki bir zamanda yaşamış peygamberler yalanlanmıştı.” {فَصَبَرُواْ على مَا كُذّبُواْ} “yalanlanmalarına sabrettiler”, “mâ” masdariyye edatıdır. Allah
5575. Metin
الأنعام آية ٣٥
el-En'âm Suresi 35. Ayet
5576. Metin
تعالى {وَأُوذُواْ} عطفٌ على كُذبوا داخلٌ في حكمه فأنسبك منهما مصدران من المبنيِّ للمفعول أي فصبروا على تكذيبهم وإيذائهم فتأسَّ بهم واصطبِرْ على ما نالكَ من قولمك والمرادُ بإيذائهم إما عينُ تكذيبهم وإما ما يقارنه من فنون الإيذاء لم يُصرَّحْ به ثقةً باستلزام التكذيب إياه غالبا وأياما كان ففيه تأكيدٌ للتسلية وقيل عطفٌ على صبروا وقيل على كذبت وقيل هو استئناف وقوله تعالى {حتى أتاهم نَصْرُنَا} غايةٌ للصير وفيه إيذانٌ بأن نَصره تعالى إياهم أمرٌ مقرَّر لا مرد له وأنه متوجه إليهم لا بد من إتيانه البتةَ والالتفاتُ إلى نونِ العظمةِ لإبراز الاعتناء بشأن النصر وقوله تعالى {وَلَا مُبَدّلَ لكلمات الله} اعتراضٌ مقرِّرٌ لما قبله من إتيان نصرِه إياهم والمراد بكلماته تعالى ما ينبىء عنه قوله تعالى وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا المرسلين إِنَّهُمْ لَهُمُ المنصورون وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الغالبون وقولُه تعالى كَتَبَ الله لَاغْلِبَنَّ أَنَاْ وَرُسُلِى من المواعيد السابقة للرسلِ عليهمْ الصلاةُ والسلامُ الدالة على نُصرة رسول الله أيضاً لا نفسُ الآياتِ المذكورة ونظائرُها فإن الإخبارَ بعدم تبدّلِها إنما يفيد عدمَ تبدلِ المواعيدِ الواردةِ إلى رسول الله ﷺ خاصة جون المواعيد السابقة للرسلِ عليهمْ الصلاةُ والسلامُ ويجوزُ أن يُرادَ بكلماته تعالى جميعُ كلماته التي من جُملتِها تلك المواعيدُ الكريمةُ ويدخل فيها المواعيدُ الواردة في حقِّه ﵊ دخولاً أولياً والالتفاتُ إلى الإسم الجليل للإشعارِ بعلَّةِ الحُكم فإنَّ الألوهية من موجبات أن لا يغالبه أحدٌ في فعلٍ من الأفعال ولا يقعَ منه تعالى خُلْفٌ في قول من الأقوال وقوله تعالى {وَلَقدْ جَاءكَ مِن نَّبَإِ المرسلين} جملة قَسَمية جيءَ بها لتحقيق ما مُنحوا من النصر وتأكيدِ ما في ضِمْنه من الوعد لرسول الله ﷺ أو لتقرير جميعَ ما ذكِر من تكذيب الأمم وما ترتب عليه من الأمور والجارُّ والمجرور في محلِ الرفعِ على أنه فاعل إما باعتبار مضمونِه أي بعضُ نبأ المرسلين أو بتقدير الموصوف أي بعضٌ من نبأ المرسلين كما مرَّ في تفسيرِ قولِه تعالى وَمِنَ الناس مَن يَقُولُ آمنا بالله الآية وأياما كان فالمرادُ بنَبَئِهم ﵈ على الأول نصرُه تعالى إياهم بعد اللُّتيا والتي وعلى الثاني جميعُ ما جرى بينهم وبين أممهم على ما ينبىءُ عنه قوله تعالى أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الجنة وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الذين خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ البأساء والضراء وَزُلْزِلُواْ الآية وقيل في محل النصب على الحالية من المستسكن في جاء العائدِ إلى ما يُفهم من الجملة السابقة أي ولقد جاءك هذا الخبر كائناً من نبأ المرسلين
Teâlâ'nın: {وَأُوذُواْ} “ve eziyet edildiler” buyruğu, “küzzibû” fiiline matuf olup onun hükmüne dâhildir. Böylece bu iki fiilden meçhul yapıda iki masdar teşekkül eder; yani: “Onlar yalanlanmalarına ve kendilerine eziyet edilmesine sabrettiler; sen de onlara uy ve kavminden sana ulaşan eziyetlere katlan!” Onlara eziyet edilmesinden maksat ya bizzat yalanlanmalarıdır yahut yalanlamanın çoğunlukla eziyeti gerektirdiğine güvenilerek ayrıca açıkça belirtilmeyen türlü eziyetlerdir. Her nasıl olursa olsun bunda tesellinin pekiştirilmesi vardır. “Saberû” fiiline matuf olduğu da söylenmiştir; “küzzibet” fiiline matuf olduğu yahut istinaf olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın: {حتى أتاهم نَصْرُنَا} “nihayet onlara yardımımız geldi” buyruğu, sabrın gayesidir. Bunda, Allah Teâlâ'nın onlara yardım etmesinin geri çevrilmez kesin bir emir olduğuna ve o yardımın onlara yönelip mutlaka geleceğine dair bir bildirim vardır. Azamet nûnuyla ifadeye geçilmesi yardımın şanına gösterilen ihtimamı ortaya koymak içindir. Allah Teâlâ'nın: {وَلَا مُبَدّلَ لكلمات الله} “Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur” buyruğu, yardımın onlara geleceğine dair önceki hükmü pekiştiren bir itiraz cümlesidir. Allah Teâlâ'nın kelimelerinden maksat; O'nun: 'Andolsun ki peygamber olarak gönderilen kullarımıza şu sözümüz geçmişti: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır ve galip gelecek olanlar da kesinlikle bizim ordumuzdur' buyruğu ve: 'Allah: Ben ve peygamberlerim elbette galip geleceğiz diye yazmıştır' buyruğunun bildirdiği, peygamberlere –onlara salât ve selâm olsun– önceden verilmiş olan ve Resûlullah'a da [sallallâhu aleyhi ve sellem] yardım edileceğini gösteren vaatlerdir; yoksa bizzat mezkûr ayetlerin kendileri ve benzerleri değildir. Zira kelimelerin değişmeyeceğinin haber verilmesi, sadece Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] gelen vaatlerin değişmeyeceğini değil, peygamberlere –onlara salât ve selâm olsun– önceden verilmiş vaatlerin de değişmeyeceğini ifade eder. Allah Teâlâ'nın kelimelerinden, o şerefli vaatlerin de dâhil olduğu bütün kelimelerinin kastedilmesi caizdir; bu takdirde onun [aleyhisselâm] hakkında gelen vaatler bu kapsama öncelikle girer. Lafzatullaha iltifat edilmesi hükmün illetine işaret etmek içindir; zira uluhiyet sıfatı, hiçbir fiilde O'na kimsenin galip gelemeyeceğini ve O'nun hiçbir sözünde asla hilaf vaki olmayacağını gerektirir. Allah Teâlâ'nın: {وَلَقدْ جَاءكَ مِن نَّبَإِ المرسلين} “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana da geldi” buyruğu, onlara verilen zaferi gerçekleştirmek ve onun zımnında Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] verilen vaadi tekit etmek yahut ümmetlerin yalanlamalarına ve buna bağlı gelişen olaylara dair zikredilenlerin tamamını pekiştirmek için getirilmiş yeminli bir cümledir. Car ve mecrur merfû konumda faildir; bu ya muhtevası itibarıyladır, yani: 'Peygamberlerin haberlerinin bir kısmı...' demektir; yahut: 'İnsanlardan öyleleri vardır ki: Allah'a inandık derler...' ayetinin tefsirinde geçtiği gibi takdir edilen bir mevsuf iledir, yani: 'Peygamberlerin haberlerinden bir parça...' demektir. Her nasıl olursa olsun, onların –hepsine selâm olsun– haberinden maksat; birinci yaklaşıma göre binbir meşakkatten sonra Allah Teâlâ'nın onlara yardım etmesidir, ikinci yaklaşıma göre ise Allah Teâlâ'nın: 'Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin hâli başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve darlık dokundu, öyle sarsıldılar ki...' buyruğunun bildirdiği üzere onlarla ümmetleri arasında geçen olayların tamamıdır. Car ve mecrurun, önceki cümleden anlaşılan manaya raci olarak 'câe' fiilindeki gizli zamirden hâl olup mansup konumda olduğu da söylenmiştir; yani: 'Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden bir parça olarak bu haber sana geldi' demektir.
5577. Metin
{وَإِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ} كلامٌ مستأنفٌ مَسوق لتأكيد إيجاب الصبر المستفاد من التسلية ببيان أنه أمرٌ لا محيدَ عنه أصلاً أي إن كان عظُم عليك وشقَّ إعراضُهم عن الإيمان بما جئت به من القرآن الكريم حسبما يُفصح عنه ما حُكي عنهم من تسميتهم له أساطيرَ الأولين وتنائيهم عنه ونهْيِهمُ الناسَ عنه وقيل إن الحرث بن عامر بنِ نوفلِ بنِ عبدِ منافٍ أتى رسول الله ﷺ في محضر من قريش فقال يا محمدُ ائتنا بآيةٍ من عند الله كما كانت الأنبياءُ تفعل وأنا أصدقك فأبى الله أن يأتي بآية مما اقترحوا فأعرضوا عن رسول
{وَإِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ} “Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse”, teselliden anlaşılan sabır gerekliliğini, bunun asla kaçınılmaz bir emir olduğunu açıklayarak tekit etmek üzere sevk edilmiş müstakil bir sözdür; yani Kur'an-ı Kerim'i öncekilerin masalları diye isimlendirmeleri, ondan uzak durmaları ve insanları ondan menetmelerine dair anlatılanların açıkça ortaya koyduğu üzere, senin getirdiğin Kur'an'a inanmaktan yüz çevirmeleri sana çok büyük ve ağır geldiyse [sabret]. Haris b. Âmir b. Nevfel b. Abdimenâf'ın Kureyş'ten bir topluluk huzurunda Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] gelip: “Ey Muhammed! Peygamberlerin yaptığı gibi bize Allah katından bir ayet (mucize) getir, ben de seni tasdik edeyim” dediği, ancak Allah Teâlâ'nın onların teklif ettiği mucizeleri getirmeyi kabul etmediği, bunun üzerine onların Resûlullah'tan yüz çevirdikleri söylenmiştir.
5578. Metin
الأنعام ٣٦
el-En'âm Suresi 36. Ayet
5579. Metin
الله فشق ذلك عليه لما أنَّه عليه الصَّلاةُ السلام كان شديدَ الحِرْص على إيمان قومه فكان إذا سألوا آيةً يودّ أن يُنزِلها الله تعالى طمعاً في إيمانهم فنزلت فقوله تعالى إِعْرَاضُهُمْ مرتفعٌ بكبُرَ وتقديمُ الجارِّ والمجرورِ عليهِ لما مر مرارا من الاهتمام بالمقدم والتشويق إلى المؤخرة والجملة في محل النصب على أنها خبر لكان مفسرة لاسمها الذي هو ضميرُ الشأنِ ولا حاجة إلى تقدير قد وقيل اسم كان إعراضُهم وكبر جملة فعلية في محل النصب على أنها خبر لها مقدم على اسمها لأنه فعلٌ رافع لضميرٍ مستتركا هو المشهور وعلى التقديرين فقوله تعالى {فَإِن استطعت} الخ شرطيةٌ أخرى محذوفةُ الجواب وقعتْ جواباً للشرط الأول والمعنى إن شق عليك إعراضُهم عن الإيمان بما جئت به من البينات وعدمُ عدِّهم لها من قبيل الآيات وأحببتَ أن تجيبهم إلى ما سألوه اقتراحاً فإن استطعت {أَن تَبْتَغِىَ نَفَقاً} أي سَرَباً ومنفَذاً {فِى الارض} تنفُذ فيه إلى جَوفها {أَوْ سُلَّماً} أي مصعداً {فِى السماء} تعرج به فيها {فتأتيهم} منهما {بآية} مما اقترحوه فافعلْ وقد جُوِّز أن يكون ابتغاؤهما نفسَ الإتيان بالآية فالفاء في فتأتيَهم حينئذ تفسيرية وتنوينُ آية للتفخيم أي فإن استطعت أن تبتغيَهما فتجعلَ ذلك آيةً لهم فافعل والظرفان متعلقان بمحذوفين هما نعتات لِنفقاً وسلماً والأول لمجرد التأكيد إذ النفقُ لا يكون إلا في الأرض أو تبتغي وقد جُوِّز تعلقُهما بمحذوفٍ وقعَ حالاً من فاعل تبتغي أي أن تبتغي نفقاً كائناً أنت في الأرض أو سلماً كائناً في السماء وفيه من الدلالة على تبالُغِ حِرْصِه ﵊ على إسلام قومه وتراميه إلى حيث لو قدَر على أن يأتيَ بآيةٍ من تحت الأرض أو من فوق السماء لفعل رجاء لإيمائهم ما لا يخفى وإيثار الابتغاءِ على الاتخاذ ونحوه للإيذانِ بأنَّ ما ذُكر من النفق والسُلّم مما لا يُستطاع ابتغاؤه فكيف باتخاه {وَلَوْ شَاء الله لَجَمَعَهُمْ على الهدى} أي ولو شاء الله تعالى أن يجمعهم على ما أنتُم عليهِ من الهدى لفعله بأن يوفقهم للإيمان فيؤمنوا معكم ولكن لم يشأ لعد صَرفِ اختيارِهم إلى جانب الهُدى مع تمكنِّهم التامِّ منه في مشاهدتهم للآياتِ الداعية إليه لا أنه تعالى لم يوفقهم له مع توجُّهِهِم إلى تحصيله وقيل لو شاء الله لجمعهم عليه بأن يأتيَهم بآيةٍ ملجئةٍ إليه ولكن لم يفعلْه لخروجه عن الحِكْمة وقوله تعالى {فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الجاهلين} نهي لرسول الله ﷺ عما كان عليه من الحرصِ الشديدِ على إسلامِهم والميل إلى إتيان ما يقترحونه من الآيات طمعاً في إيمائهم مرتَّبٌ على بيان عدمِ تعلقِ مشيئتِه تعالى بهدايتهم والمعنى وإذا عرفت أنه تعالى لم يشأ هدايتهم وإيمائهم بأحد الوجهين فلا تكونَنَّ بالحرص الشديدِ على إسلامهم أو الميلِ إلى نزول مقترحاتِهم من الجاهلين بدقائق شئونه تعالى التي من حملتها مَا ذُكر من عدمِ تعلقِ مشيئتِه تعالى بإيمائهم أما اختياراً فلعدم توجُّههم إليه وأما اضطراراً فلخُروجه عن الحكمة التشريعيةِ المؤسسةِ على الاختيار ويجوز أن يُرادَ بالجاهلين على الوجه الثاني المقترِحون ويُراد بالنهْي منعه ﵊ من المساعدة على اقتراحهم وإيرادُهم بعُنوان الجهل دون الكفر ونحوِه لتحقيق مَناطِ النهْي الذي هو الوصفُ الجامع بينه ﵊ وبينهم
Allah'tan [yüz çevirdiler], bu durum ona çok ağır geldi; çünkü o [aleyhissalâtü vesselâm] kavminin iman etmesine karşı son derece hırslıydı. Onlar bir mucize istediklerinde, iman ederler ümidiyle Allah Teâlâ'nın onu indirmesini arzu ederdi. Bunun üzerine bu ayet indi. Allah Teâlâ'nın: “İ'râduhum” buyruğu “kebura” fiiliyle merfûdur. Car ve mecrurun onun önüne geçirilmesi, defalarca geçtiği üzere öne alınana verilen önem ve sonraya kalana duyulan şevk içindir. Cümle, 'kâne'nin şan zamiri olan ismini açıklayan haber olarak mahallen mansuptur ve 'kad' takdirine gerek yoktur. Kâne'nin isminin 'i'râduhum' olduğu, 'kebura' fiil cümlesinin ise isminden önce gelmiş bir haber olarak mahallen mansup bulunduğu da söylenmiştir; zira o, meşhur olduğu üzere müstetir bir zamiri ref eden bir fiildir. Her iki takdire göre de Allah Teâlâ'nın: {فَإِن استطعت} “artık gücün yeterse” buyruğu ve devamı, cevabı hazfedilmiş başka bir şart cümlesidir ve birinci şartın cevabı makamına geçmiştir. Mana şudur: Şayet getirdiğin apaçık delillere inanmaktan yüz çevirmeleri, onları ayetlerden saymamaları sana ağır geldiyse ve teklif ettikleri mucizeleri onlara getirmeyi arzuladıysan; artık gücün yeterse {أَن تَبْتَغِىَ نَفَقاً} “bir delik arayıp”, yani yerin içine süzüleceğin bir menfez ve tünel bulmaya {فِى الارض} “yerin altında”, {أَوْ سُلَّماً} “yahut bir merdiven [aramaya]”, yani üzerine tırmanıp yükseleceğin bir vasıta bulmaya {فِى السماء} “gökte”, {فتأتيهم} “onlara getirmeye”, bu ikisinden {بآية} “bir ayet / mucize”, teklif ettikleri şeylerden bir mucize getirmeye [gücün yeterse bunu yap!] İkisini aramanın bizzat ayeti getirmek olması da caiz görülmüştür; bu takdirde “fe-te'tiyehum”daki fa harfi tefsiriyyedir ve “âyeten” kelimesinin tenwini tazim içindir; yani: “Eğer o ikisini arayıp bunu onlar için bir mucize kılmaya gücün yeterse yap!” Her iki zarf, “nefakan” ve “süllemen” kelimelerine sıfat olan mahzuf kelimelere müteallıktır; birincisi sırf tekit içindir, zira tünel ancak yerde olur; yahut “tebteğî” fiiline müteallıktır. Her iki zarfın “tebteğî” fiilinin failinden hâl olan mahzufa müteallık olması da caiz görülmüştür; yani: “Sen yerde iken bir tünel yahut gökte iken bir merdiven ararsan...” demektir. Bunda, onun [aleyhisselâm] kavminin İslam'a girmesine karşı aşırı hırsına ve iman ederler ümidiyle yerin altından veya göğün üstünden bir ayet getirmeye gücü yetse bunu yapacak derecedeki iştiyakına yapılan açık delalet gizli değildir. 'İttihâz' (edinmek) yerine 'ibtigâ' (aramak) kelimesinin tercih edilmesi, zikredilen tünel ve merdiveni aramanın bile güç yetirilemeyecek bir şey olduğunu, dolayısıyla onları bizzat var etmenin nasıl mümkün olacağını bildirmek içindir. {وَلَوْ شَاء الله لَجَمَعَهُمْ على الهدى} “Eğer Allah dileseydi, onları elbette hidayet üzere toplardı”, yani eğer Allah Teâlâ onları sizin üzerinde bulunduğunuz hidayet üzere toplamayı dileseydi, onları imana muvaffak kılarak ve sizinle beraber inanmalarını sağlayarak bunu yapardı; fakat hidayete çağıran ayetleri gördükleri halde buna tam güçleri varken iradelerini hidayet tarafına sarf etmedikleri için bunu dilemedi. Yoksa onlar onu elde etmeye yöneldikleri halde Allah Teâlâ onları bundan mahrum bırakmış değildir. Bir görüşe göre de: “Eğer Allah dileseydi, onları mecbur bırakacak bir ayet getirerek onları hidayet üzere toplardı; fakat bu durum hikmete aykırı olduğu için bunu yapmadı” demektir. Allah Teâlâ'nın: {فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الجاهلين} “Sakın cahillerden olma!” buyruğu, Allah Teâlâ'nın meşietinin onların hidayetine taalluk etmediğinin açıklanmasına dayalı olarak, Resûlullah'ın [sallallâhu aleyhi ve sellem] onların İslam'ına aşırı hırs göstermesinden ve iman ederler umuduyla teklif ettikleri ayetlerin gelmesini arzulamasından menedilmesidir. Mana şudur: O'nun [celle ve alâ] bu iki vecihten biriyle onların hidayetini ve imanını dilemediğini bildiğine göre; onların İslam'ına aşırı hırs göstererek yahut tekliflerinin inmesini arzulayarak Allah Teâlâ'nın ince hikmetlerini bilmeyen cahillerden olma! Zira O'nun meşietinin onların imanına taalluk etmemesi de bu hikmetlerdendir: İhtiyarî olarak taalluk etmemiştir, çünkü onlar buna yönelmemişlerdir; ıztırarî olarak taalluk etmemiştir, çünkü bu durum tercihe dayalı teşrîî hikmete aykırıdır. İkinci veche göre 'cahillerden' maksadın teklifte bulunan müşrikler olması, nehiyden maksadın ise onun [aleyhisselâm] onların tekliflerine yardımcı olmaktan nehyedilmesi olması da caizdir. Onların küfür vb. yerine cehalet unvanıyla zikredilmeleri, onunla [aleyhisselâm] onlar arasında ortak vasıf olan nehyin gerekçesini ortaya koymak içindir.
5580. Metin
{إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الذين يَسْمَعُونَ}
{إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الذين يَسْمَعُونَ} “[Davete] ancak kulak verip dinleyenler icabet eder.”
5581. Metin
تقريرٌ لما مرَّ منْ أنَّ على قلوبهم أكنةً مانعة من الفقه وفي آذانهم وَقراً حاجزاً من السماع وتحقيقٌ لكونهم بذلك من قبيل الموتى لا يُتصور منهم الإيمانُ البتةَ والاستجابةُ الإجابةُ المقارنة للقَبول أي إنما يَقبلُ دعوتَك إلى الإيمان اللذين يسمعون ما يلقى إليهم سماع تفهم وتدبر جون الموتى الذين هؤلاء منهم كقوله تعالى إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الموتى وقوله تعالى {والموتى يَبْعَثُهُمُ الله} تمثيلٌ لاختصاصه تعالى بالقدرة على توفيقهم للإيمان باختصاصه تعالى بالقدرة على بعث الموتى من القبور وقيل بيانٌ لاستمرارهم على الكفر وعدمِ إقلاعهم عنه أصلاً أن الموتى من القبور وقيل بيان مستعارٌ للكفرة بناءً على تشبيه جهلهم بموتهم أي وهؤلاء الكفرة يبعثهم الله تعالى من قبورهم {ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ} للجزاء فحينئذ يستجيبون وأما قبل ذلك فلا سبيل إليه وقرىء يَرْجِعون على البناءِ للفاعلِ منْ رجَع من رجوعا والمشهورة أو في بحق المقام لإنبائه عن كون مرجِعِهم إليه تعالى بطريق الاضطرار
Daha önce geçen, kalplerinde anlamaya engel örtülerin ve kulaklarında işitmeye mani ağırlığın bulunduğu hükmünü pekiştirmek ve bu sebeple onların asla iman etmesi düşünülemeyen ölüler mesabesinde olduğunu tahkik etmek içindir. İsticâbe, kabul ile birlikte olan icabettir; yani senin iman davetini ancak kendilerine sunulan şeyleri ölüler gibi değil de anlayarak ve düşünerek dinleyenler kabul eder; nitekim: “Şüphesiz sen ölülere işittiremezsin...” buyrulmuştur. Allah Teâlâ'nın: {والموتى يَبْعَثُهُمُ الله} “Ölüleri ise Allah diriltir” buyruğu, onları imana muvaffak kılma kudretinin sadece Allah Teâlâ'ya ait olduğunu, ölüleri kabirlerinden diriltme kudretinin sadece O'na ait olmasıyla anlatan bir temsildir. Bir görüşe göre de onların küfürde devam edeceklerini ve ondan asla vazgeçmeyeceklerini beyandır. Bir görüşe göre de cehaletlerinin ölüme benzetilmesine dayalı olarak kâfirler için müstear bir ifadedir; yani: 'Bu kâfirleri Allah Teâlâ kabirlerinden diriltecektir.' {ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ} “Sonra O'na döndürülürler”, ceza için O'na döndürülürler; işte ancak o zaman icabet ederler, ondan önce ise buna imkân yoktur. Fiil, sülâsî “race'a”dan etken olarak “yercıûn” (يَرْجِعون) şeklinde de okunmuştur. Meşhur olan meçhul okuyuş makamın hakkına daha uygundur; zira onların Allah Teâlâ'ya dönüşlerinin zorunlu (ıztırarî) olduğunu bildirmektedir.
5582. Metin
{وَقَالُواْ لَوْلَا نُزّلَ عَلَيْهِ آية مّن رَّبّهِ} حكايةٌ لبعضٍ آخَرَ من أباطيلهم بعد حكايةِ ما قالُوا في حقِّ القرآن الكريم وبيانِ ما يتعلّق به والقائلون رؤساء قريش وقيل الحرث بن عامر بن نوفل وأصحابُه ولقد بلغت بهم الضلالةُ والطغيان إلى حيث لم يقتنعوا بما شاهدوا من البينات التي تخِرُّ لها صمُّ الجبال حتى اجترءوا على ادِّعاء أنها ليست من قبيل الآياتِ وإنما هي ما اقترحواه من الخوارقِ الملجئةِ أو المُعْقِبة للعذاب كما قَالُواْ اللهم إِن كَانَ هَذا هُوَ الحقَّ مِنْ عِندِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مّنَ السماءِ الآية والتنزيل بمعنى الإنزال كما ينبىءُ عنْهُ القراءةُ بالتخفيف فيما سيأتي وما يفيده التعرضَ لعنوان ربوبيتِه تعالى له ﵊ من الإشعار بالعلّية إنما هو بطريق التعريض بالتهكّم من جهتهم وإطلاق الآيةِ في قوله تعالى {قل إِنَّ الله قَادِرٌ على أن ينزل آية} مع أن المرادَ بها ما هو من الخوارق المذكورةِ لا آيةٌ ما من الآيات لفساد المعنى مجاراةً معهم على زعمهم ويجوزُ أنْ يُرادَ بها آيةٌ مُوجبةٌ لهلاكهم كإنزال ملائكةِ العذاب ونحوه على أن تنوينها للتفخيم والتهويل كما أن إظهارَ الاسمِ الجليل لتربية المهابةِ مع ما فيه من الإشعار بعِلّة القُدرة الباهرةِ والاقتصار في الجواب على بيانِ قدرتِهِ تعالَى على تنزيلِها مع أنها ليست في حيز الإنكار للإيذان بأن عدم تنزيله تعالى إياها مع قدوته عليه لحكمةٍ بالغة يجب معرفتها وهم عنها غافلون كما ينبىء عنه الاستدراكُ بقوله تعالى {ولكن أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} أي ليسوا من أهل العلم على أن المفعول مطروحٌ بالكلية أو لا يعلمونَ شيئاً على أنه محذوفٌ مدلولٌ عليه بقرينةِ المقام والمعنى أنَّه تعالى قادرٌ على أن ينزل آيةً من ذلك أو آيةً أيَّ آية ولكن أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ فلا يدرون أن عدمَ تنزيلِها مع ظهور قدرته عليه لما أفي تنزيلها قلْعاً لأساسِ التكليف المبنيِّ على قاعدة الاختيار أو استئصالاً لهم بالكلية فيقترحونها جهلاً ويتخذون عدم تنزيلها ذريعةً إلى التكذيب وتخصيصُ عدم العلم بأكثرهم لما أن بعضَهم واقفون على حقيقة
{وَقَالُواْ لَوْلَا نُزّلَ عَلَيْهِ آية مّن رَّبّهِ} “'Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!' dediler”, Kur'an-ı Kerim hakkında söylediklerini ve onunla ilgili hükümleri naklettikten sonra onların diğer batıl iddialarını hikâye etmektir. Bunu söyleyenler Kureyş'in elebaşlarıdır; Haris b. Âmir b. Nevfel ve arkadaşları olduğu da söylenmiştir. Onların sapıklığı ve azgınlığı öyle bir dereceye varmıştır ki yalçın kayaların bile karşısında boyun eğeceği apaçık delilleri müşahede ettikleri halde bununla yetinmemişler, hatta bunların ayet/mucize kabilinden olmadığını, asıl mucizenin teklif ettikleri mecbur kılıcı yahut peşinden azap getiren harikulade hadiseler olduğunu iddia etmeye cüret etmişlerdir; nitekim: “Allah'ım! Eğer bu senin katından gelmiş bir hak ise üzerimize gökten taş yağdır...” demişlerdi. Tenzîl, ileride hafif okunuşun da hissettireceği üzere inzâl manasındadır. Allah Teâlâ'nın ona [aleyhisselâm] Rab oluşunun zikredilmesinin hissettirdiği illet ise onların tarafından alay yoluyla bir tarizdir. Allah Teâlâ'nın: {قل إِنَّ الله قَادِرٌ على أن ينزل آية} “De ki: 'Şüphesiz Allah bir ayet (mucize) indirmeye kādirdir'” buyruğunda geçen “âyeten” kelimesinin mutlak olarak zikredilmesi –oysa mananın bozulmaması için kastedilen şey ayetlerden herhangi biri değil, mezkûr harikulade olaylardır– onların zanlarına göre bir mukabelede bulunmaktır. Bununla azap meleklerinin indirilmesi gibi onların helakini gerektiren bir ayetin kastedilmiş olması da caizdir; bu durumda onun tenwini tazim ve korkutma içindir. Nitekim yüce ismin (lafzatullah) açıkça zikredilmesi, karşı konulmaz kudretin illetine işaret etmekle birlikte heybet hissi uyandırmak içindir. Cevapta, inkâr kapsamında olmadığı halde sadece O'nun o ayeti indirmeye kādir olduğunun beyanıyla yetinilmesi; Allah Teâlâ'nın gücü yettiği halde onu indirmeyişinin bilinmesi gereken yüce bir hikmete dayandığını ve onların bundan gafil olduğunu bildirmek içindir; nitekim şu istidrak buyruğu da bunu hissettirmektedir: {ولكن أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Fakat onların çoğu bilmezler”, yani mef'ul tamamen terk edilerek 'onlar ilim ehlinden değildirler' manasındadır yahut makamın karinesiyle delalet edilen 'hiçbir şey bilmezler' manasında mef'ulü mahzuftur. Mana şudur: Allah Teâlâ bundan bir ayet yahut dilediği herhangi bir ayeti indirmeye kādirdir; fakat onların çoğu bilmezler; kudreti açık olduğu halde o ayeti indirmeyişinin, indirilmesi halinde ihtiyar esasına dayalı teklif temelinin sökülüp atılması yahut köklerinin tamamen kazınması sonucunu doğuracağından ileri geldiğini bilmezler. Bu yüzden cehaletle mucize teklif ederler ve indirilmemesini yalanlamalarına bahane kılarlar. İlimsizliğin onların çoğuna tahsis edilmesi, bazılarının hakikati bildiği halde
5583. Metin
الأنعام آية ٣٨ ٣٩
el-En'âm Suresi 38-39. Ayetler
5584. Metin
الحال وإنما يفعلون ما يفعلون مكابرةً وعناداً وقوله تعالى
hâli bilmelerine rağmen yaptıklarını sadece inat ve kibir yüzünden yapmalarındandır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
5585. Metin
{وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الارض} إلخ كلامٌ مستأنفٌ مَسوق لبيان كمال قدرتِه ﷿ وشمول علمه وسعةِ تدبيرِه ليكون كالدليل على أنَّه تعالى قادرٌ على تنزيل الآية وإنما لا يُنزِّلُها محافظةً على الحِكَم البالغةِ وزيادةُ من لتأكيد الاستغراق وفي متعلقةٌ بمحذوفٍ هو وصفٌ لدابة مفيد لزيادة التعميم كأنه قيل وكا فردٌ من أفراد الدوابِّ يستقرّ في قُطر من أقطارِ الأرضوكذا زيادةُ الوصف في قوله تعالى {وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ} مع ما فيه من زيادة التقرير أي ولا طائرٍ من الطيور يطير في ناحية من نواحي الجو بجناحيه كما هو المشاهَدُ المعتاد وقرىء ولا طائرٌ بالرَّفعِ عطفاً عَلى محلِّ الجار والمجرور كأنه قيل وما مِنْ دابة ولا طائر {إِلَاّ أُمَمٌ} أي طوائفُ متخالفةٌ والجمع باعتبارِ المَعْنى كأنَّه قيلَ وما مِنْ دوابَّ ولا طيرٍ إلا أممِ {أمثالكم} أي كلُّ أمة منها مثلُكم في أن أحوالها محفوظةٌ وأمورَها مقنَّنة ومصالحَها مرعيةٌ جاريةٌ على سَنن السَّداد ومنتظمةٌ في سلك التقديرات الإلهية والتدبيراتِ الربانية {مَّا فَرَّطْنَا فِى الكتاب مِن شَىْء} يقال فرط الشيء ألأي ضيَّعه وتركه قال ساعدة بن حُوَية معه سِقاءٌ لا يُفرِّط حملَه أي لا يتركه ولا يفارقه ويقال فرّط في الشيء أي أهمل ما ينبغي أن يكون فيه وأغفله فقوله تعالى فِى الكتاب أي في الرقى ن على الأول ظرفُ لغوٍ وقوله تعالى مِن شَىْء مفعول لفرطنا ومن مزيدة للاستغراق أي ما تركنا في القرآن شيئاً من الأشياء المُهمّة التي من جُملتِها بيانُ أنه تعالى مراعٍ لمصالحِ جميعِ مخلوقاته على ما ينبغي وعلى الثاني مفعول للفعل ومن شيء في موضع المصدر أي ما جعلنا الكتاب مفرَّطاً فيه شيئاً من التفريط بل ذكرنا فيه كلَّ ما لا بد من ذكره وأيا ما كان فالجملةُ اعتراضٌ مقررٌ لمضمونِ ما قبلها وقيل الكتابُ اللوْح فالمراد بالاعتراضِ الإشارة إلى أن أحوالَ الأمم مستقصاةٌ في اللوح المحفوظ غيرُ مقصورة على هذا القدر المُجمل وقرىء فَرَطنا بالتخفيف وقوله تعالى {ثُمَّ إلى رَبّهِمْ يُحْشَرُونَ} بيانٌ لأحوال الأمم المذكورة في الآخرةِ بعد بيانِ أحوالها في الدنيا وإيرادُ ضميرها على صيغة جمع العقلاء لإجرائها مُجراهم والتعبير عنها بالأمم أي إلى مالك أمورهم يحشرون يوم القيامة كدأبكم لا إلى غيره فيجازيهم فيُنصِفُ بعضَهم من بعض حتى يبلُغ من عدله أن يأخذ للجّماءِ من القَرْناء وقيل حشرُها موتها ويأباه مقامُ تهويل الخطب وتفظيع الحال وقوله تعالى
{وَمَا مِن دَابَّةٍ فِي الارض} “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki...” ilâ âhirihî, Allah Teâlâ'nın ayet indirmeye kādir olduğuna ve onu ancak yüce hikmetleri korumak için indirmediğine bir delil olmak üzere O'nun [celle ve alâ] kudretinin kemalini, ilminin kuşatıcılığını ve tedbirinin genişliğini beyan etmek için sevk edilmiş müstakil bir sözdür. “Min” edatının fazladan getirilmesi genelliği (istiğrâkı) tekit etmek içindir. “Fi” cer harfi, “dâbbetin” kelimesine sıfat olan ve genelliği artırmaya fayda veren mahzuf bir kelimeye müteallıktır; sanki: “Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde karar kılan hiçbir canlı ferdi yoktur ki...” denilmiştir. Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın: {وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ} “ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki...” buyruğundaki sıfat fazlalığı da zihinde pekiştirmeyi artırmakla beraber böyledir; yani: “Görülüp alışılageldiği üzere havanın herhangi bir yönünde iki kanadıyla uçan hiçbir kuş türü yoktur ki...” demektir. “Ve lâ tâirun” (وَلَا طَائِرٌ) şeklinde car ve mecrurun mahalline atıfla ref ile de okunmuştur; sanki: “Ne bir canlı ne de bir kuş vardır ki...” denilmiştir. {إِلَاّ أُمَمٌ} “ancak ümmetlerdir”, yani muhtelif topluluklardır. Çoğul getirilmesi mana itibarıyladır; sanki: “Hiçbir canlılar ve kuşlar yoktur ki ümmetler olmasın” denilmiştir. {أمثالكم} “sizin gibi [topluluklardır]”, yani onlardan her bir ümmet, durumlarının korunmuş olması, işlerinin kanunlara bağlanması, menfaatlerinin gözetilip dosdoğru bir nizam üzere cereyan etmesi, ilahî takdirlerin ve rabbanî tedbirlerin dizisine dâhil olması bakımından tıpkı sizin gibi birer ümmettir. {مَّا فَرَّطْنَا فِى الكتاب مِن شَىْء} “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”. “Farrata'ş-şey'e” denildiğinde bir şeyi zayi etti ve terk etti manasına gelir; Sâide b. Cüveyye şöyle demiştir: 'Onun yanında taşımasını asla terk etmediği bir su kabı vardır.' “Farrata fî'ş-şey'i” denildiğinde ise bir şeyde bulunması gerekeni ihmal etti ve gafil davrandı manasına gelir. Buna göre birinci manaya göre “fi'l-kitâbi” yani Kur'an'da ifadesi lağv zarftır; “min şey'in” buyruğu ise “ferratnâ” fiilinin mef'ulüdür ve “min” istiğrâk için zâiddir; yani: “Biz Kur'an'da, Allah Teâlâ'nın bütün yaratılmışların maslahatlarını gerektiği gibi gözettiğinin beyanı da dâhil olmak üzere mühim meselelerden hiçbir şeyi terk etmedik.” İkinci manaya göre ise fiilin mef'ulüdür ve “min şey'in” masdar makamındadır; yani: “Biz kitabı hiçbir şekilde kusurlu kılmadık; bilakis onda zikredilmesi zorunlu olan her şeyi zikrettik.” Her iki durumda da cümle, öncesinin muhtevasını tekit eden bir itiraz cümlesidir. Kitabın Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir; bu takdirde itiraz cümlesinden maksat, ümmetlerin durumlarının sadece bu muhtasar miktarla sınırlı kalmayıp Levh-i Mahfuz'da eksiksiz kaydedildiğine işaret etmektir. “Faratnâ” (فَرَطنا) şeklinde şeddesiz de okunmuştur. Allah Teâlâ'nın: {ثُمَّ إلى رَبّهِمْ يُحْشَرُونَ} “Sonra Rablerinin huzurunda toplanırlar” buyruğu, mezkûr ümmetlerin dünyadaki hâllerinin beyanından sonra ahiretteki hâllerinin beyanıdır. Onların zamirinin akıllılar çoğulu kalıbıyla getirilmesi, onlara akıllılar gibi muamele edilmesi ve onlardan 'ümmetler' diye bahsedilmesi sebebiyledir; yani: “Tıpkı sizin gibi onlar da başkasına değil, kendi işlerinin sahibine kıyamet gününde toplanırlar; O da boynuzsuz koyunun hakkını boynuzludan alacak derecedeki adaletiyle aralarında hükmedip haklarını birbirine verir.” Onların toplanmasının ölümleri olduğu da söylenmiştir; ancak hadisenin dehşetini ve durumun vahametini bildirme makamı bunu reddeder. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
5586. Metin
{والذين كذبوا بآياتنا} متعلق بقوله تعالى مَّا فَرَّطْنَا فِى الكتاب مِن شَىْء والموصول عبارةٌ عن المعهودِين في قوله تعالى وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ الايات ومحلُه الرفعُ على الابتداء خبرُه ما بعده أي أوردنا في القرآن جميعَ الأمور المهمة وأزَحْنا به العلل ة والأعذارَ والذين كذبوا بآياتنا
{والذين كذبوا بآياتنا} “Ayetlerimizi yalanlayanlar ise...”, Allah Teâlâ'nın: {مَّا فَرَّطْنَا فِى الكتاب مِن شَىْء} buyruğuna müteallıktır. İsmi mevsul, {وَمِنْهُمْ مَّن يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} ayetlerinde geçen bilinen kimselerden ibarettir. İraptaki yeri mübteda olarak merfûdur, haberi ise sonrasındaki kısımdır; yani: “Biz Kur'an'da bütün mühim hususları açıkladık, onunla bütün bahaneleri ve özürleri ortadan kaldırdık; o Kur'an'dan olan ayetlerimizi yalanlayanlar ise”,
5587. Metin
الأنعام آية ٤٠ ٤١
el-En'âm Suresi 40-41. Ayetler
5588. Metin
التي هي منه {صُمٌّ} لا يسمعونها سمعَ تدبرٍ وفهمٍ فلذلك يسمّونها أساطيرَ الأولين ولا يعدّونها من الآيات ويقترحون غيرها {وَبُكْمٌ} لا يقدِرون على أن ينطِقوا بالحق ولذلك لا يستجيبون دعوتك بهَا وقولُهُ تعالَى {فِى الظلمات} أي في ظلمات الكفر أو ظلمات الجهل والعناد والتقليد إما خبر ثان للمبتدأ على أنه عبارةٌ عن العمى كما في قوله تعالى صم بكم عمي وإما متعلقٌ بمحذوفٍ وقعَ حالاً من المستكنِّ في الخبر كأنه قيل ضالون كائنين في الظلمات أو صفةً لبكْم أي بُكم كائنون في الظلمات والمراد به بيانُ كمالِ عراقتهم في الجهل وسوء الحال فإن الأصمَّ الأبكمَ إذا كان بصيراً ربما يَفهم شيئاً بإشارةِ غيرِه وإن لم يفهَمْه بعبارته وكذا يُشعِرُ غيرَه بما في ضميره بالإشارة وإن كان معزولاً عن العبارة وأما إذا كان مع ذلك أعمى أو كان في الظلمات فينسدّ عليه بابُ الفهم والتفهيم بالكلية وقوله تعالى {مَن يَشَإِ الله يُضْلِلْهُ} تحقيقٌ للحق وتقريرٌ لما سبق ممن حالهم ببيانِ أنهم من أهل الطبْعِ لا يتأتَّى منهمْ الإيمانُ أصلاً فمَنْ مبتدأ خبره ما بعد ومفعولُ المشيئة محذوفٌ على القاعدة المستمرَّة من وقوعها شرطاً وكونِ مفعولِها مضمونَ الجزاءِ وانتفاءِ الغرابةِ في تعلقها به أي من يشأ الله إضلالَه أي أن يخلُق فيه الضلالَ يضلِلْه أي يخلُقه فيه لكن لا ابتداءً بطريق الجَبْرِ من غير أن يكونَ له دخلٌ ما في ذلك بل عند صَرْفِ اختياره إلى كَسْبه وتحصيلِه وقِسْ عليه قولُه تعالَى {وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ على صراط مُّسْتَقِيمٍ} لا يضِلُّ من ذهب إليه ولا يزِلُّ من ثبَت قدمُه عليه
{صُمٌّ} “sağırdırlar”, o ayetleri anlayıp düşünerek dinlemezler; bu yüzden onlara öncekilerin masalları derler, onları ayetlerden saymazlar ve başka mucizeler teklif ederler; {وَبُكْمٌ} “ve dilsizdirler”, hakkı konuşmaya güç yetiremezler; bu yüzden senin o ayetlerle yaptığın davete icabet etmezler. Allah Teâlâ'nın: {فِى الظلمات} “karanlıklar içindedirler” buyruğu; yani küfür karanlıkları yahut cehalet, inat ve taklit karanlıkları içindedirler. Bu ya: “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler” ayetinde olduğu gibi körlükten kinaye olarak mübtedanın ikinci haberidir; yahut haberdeki gizli zamirden hâl olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır; sanki: “Karanlıklar içinde kalmış sapıklardır” denilmiştir; ya da “bükmün” kelimesine sıfattır; yani: “Karanlıklar içinde kalmış dilsizlerdir.” Bundan maksat, onların cehaletteki ve durumlarının kötülüğündeki aşırılıklarının kemalini beyan etmektir. Zira sağır ve dilsiz olan kimse şayet görüyorsa, başkasının sözünü anlamasa bile işaretinden bir şeyler anlayabilir; aynı şekilde meramını sözle anlatamasa da işaretle başkasına hissettirebilir. Fakat bununla beraber bir de kör olursa yahut karanlıklar içinde bulunursa, anlama ve anlatma kapısı onun için tamamen kapanır. Allah Teâlâ'nın: {مَن يَشَإِ الله يُضْلِلْهُ} “Allah kimi dilerse onu saptırır” buyruğu, onların mühürlenmiş kimselerden olduğunu ve kendilerinden asla imanın sadır olmayacağını açıklayarak hakkı gerçekleştirmek ve daha önce geçen durumlarını pekiştirmek içindir. “Men” mübtedadır, haberi ise sonrasındaki kısımdır. Meşiet fiilinin mef'ulü; şart olarak vaki olması, mef'ulünün cezanın muhtevası olması ve meşietin ona taallukunda bir gariplik bulunmaması şeklindeki yerleşik kaideye göre hazfedilmiştir; yani: “Allah kimin sapmasını dilerse –yani kimde sapıklığı yaratmayı dilerse– onu saptırır –yani onda sapıklığı yaratır–; fakat onun hiçbir dâhli olmaksızın sırf cebir yoluyla ve ilk baştan değil, bilakis o kimse iradesini onu kazanmaya ve elde etmeye sarf ettiği anda [bunu yaratır].” Allah Teâlâ'nın şu buyruğunu da buna kıyas et: {وَمَن يَشَأْ يَجْعَلْهُ على صراط مُّسْتَقِيمٍ} “Kimi de dilerse onu dosdoğru bir yol üzere kılar”; öyle bir yol ki ona giden sapmaz ve üzerinde ayağı sabit olan kaymaz.
5589. Metin
{قُلْ أَرَأَيْتُكُم} أمرٌ لرسول الله ﷺ بأن يُبكِّتَهم ويُلقِمَهم الحجرَ بما لا سبيلَ لهم إلى النكير والكاف حرف جيء به لتأكيد الخطاب لا محلَّ له من الإعراب ومبنى التركيب وإن كان على الاستخبار عن الرؤية قلبية كانت أو بصَرية لكنّ المرادَ به الاستخبارُ عن مُتعلَّقِها أي أخبروني {إِنْ أتاكم عَذَابُ الله} حسبما أتى الأممَ السابقةَ من أنواع العذاب الدنيوي {أَوْ أَتَتْكُمْ الساعة} التي لا محيصَ عنها البتة {أَغَيْرَ الله تَدْعُونَ} هذا مناطُ الاستخبار ومحطّ التبكيت وقوله تعالى {إِن كُنتُمْ صادقين} متعلق بأرأيتكم مؤكِّد للتبكيت كاشفٌ عن كذبهم وجوابُ الشرط محذوفٌ ثقة بدِلالة المذكورِ عليهِ أيْ إِن كُنتُمْ صادقين في أن أصنامكم آلهةٌ كما أنها دعواكم المعروفةُ أو إن كنتم قوماً صادقين فأخبروني أغيرَ الله تدعون إن أتاكم عذابُ الله الخ فإن صدقهم بأيِّ معنى كان من موجبات إخبارِهم بدعائهم غيرَه سبحانه وأما جعلُ الجواب ما يدلُّ عليه قولُه تعالى أَغَيْرَ الله تَدْعُونَ أعني فادعوه على أن الضميرَ لغير الله فمُخِلٌّ بجزالة النظمِ الكريم كيف لا والمطلوبُ منهم إنما هو الإخبارُ بدعائهم غيرَه تعالى عند إتيانِ ما يتأتى لا نفسُ دعائهم إياه وقوله تعالى
{قُلْ أَرَأَيْتُكُم} “De ki: 'Bana haber verin / Gördünüz mü halinizi?'”, inkâr etmelerine hiçbir imkân bırakmayacak bir delille onları susturması ve ağızlarına taş tıkaması için Resûlullah'a [sallallâhu aleyhi ve sellem] bir emirdir. Buradaki kâf harfi hitabı tekit etmek için getirilmiş bir harftir, irapta mahalli yoktur. İfadenin yapısı ister kalbî ister gözle görme olsun görmeyi sormak üzerine kurulmuş olsa da maksat onun müteallakını sormaktır; yani: “Bana haber verin!” {إِنْ أتاكم عَذَابُ الله} “Eğer size Allah'ın azabı gelirse”, geçmiş ümmetlere gelen dünyevi azap türleri gibi; {أَوْ أَتَتْكُمْ الساعة} “yahut size o kıyamet saati gelirse”, kendisinden asla kaçış olmayan o saat gelirse; {أَغَيْرَ الله تَدْعُونَ} “Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız?”, sorgulamanın esası ve susturmanın odak noktası burasıdır. Allah Teâlâ'nın: {إِن كُنتُمْ صادقين} “Eğer doğru sözlüler iseniz” buyruğu, “eraeyteküm”e müteallık olup susturmayı tekit eder ve onların yalanını açığa çıkarır. Şartın cevabı, zikredilenin ona delalet etmesine güvenilerek hazfedilmiştir; yani: “Eğer putlarınızın ilah olduğu yönündeki o bilinen iddianızda doğru sözlü iseniz yahut siz doğru sözlü bir topluluk iseniz, bana haber verin: Size Allah'ın azabı gelse Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız?” Zira onların hangi manada olursa olsun doğru sözlü olmaları, O'ndan [celle ve celâluhu] başkasına yalvardıklarını haber vermelerini gerektirir. Şartın cevabının: {أَغَيْرَ الله تَدْعُونَ} buyruğunun delalet ettiği mana, yani zamirin Allah'tan başkasına ait olması kaydıyla “Öyleyse ona yalvarın!” şeklinde takdir edilmesi ise yüce nazmın fesahatini zedeler. Nasıl zedelemesin ki; onlardan istenen şey başlarına o felaketler geldiğinde bizzat başkasına dua etmeleri değil, O'ndan başkasına dua edip etmeyeceklerini haber vermeleridir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
5590. Metin
{بَلْ إياه تَدْعُونَ} عطفٌ على جملة منفيةٍ ينْبىء عنها الجملةُ التي تعلقَ بها الاستخبارُ إنباءً جلياً كأنه قيل لا غيرَه تعالى تدعون بل غياه تدعون وقوله تعالى {فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ} أي إلى كشفه عطفٌ على تدعون أي فيكشفه إثرَ دعائِكم وقولُه تعالَى {إِن شَاء الله} أي أنْ شاء كشفَه لبيانِ أن قبولَ دعائِهم غيرُ مطَّردٍ بل هو تابع
{بَلْ إياه تَدْعُونَ} “Hayır, yalnız O'na yalvarırsınız”, sorgulamanın taalluk ettiği cümlenin açıkça hissettirdiği menfi bir cümleye atıftır; sanki: “O'ndan başkasına yalvarmazsınız, bilakis sadece O'na yalvarırsınız” denilmiştir. Allah Teâlâ'nın: {فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ} “O da [kaldırılması için] kendisine dua ettiğiniz sıkıntıyı açıp kaldırır”, yani kaldırılmasına dua ettiğiniz şeyi kaldırır buyruğu, “ted'ûne” fiiline matuftur; yani: “Sizin duanızın peşinden onu kaldırır.” Allah Teâlâ'nın: {إِن شَاء الله} “eğer dilerse”, yani kaldırılmasını dilerse buyruğu, onların dualarının kabul edilmesinin her zaman zorunlu olmadığını, bilakis O'nun meşietine bağlı olduğunu
5591. Metin
الأنعام آية ٤٢ ٤٤
el-En'âm Suresi 42-44. Ayetler
5592. Metin
لمشيئته المبنيةِ على حِكَمٍ خفية وقد استأثر الله تعالى بعلمها فقد يقبلُه كما في بعض دعواتهم المتعلقةِ بكشف العذاب الدنيوي وقد لا يقبله كما في بعض آخَرَ منها وفي جميع ما يتعلق بكشف العذابِ الأخرويِّ الذي من جملته الساعةُ وقوله تعالى {وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ} أي تتركون ما تشركونه به تعالى من الأصنامِ تركاً كلياً عطفٌ على تدعون أيضاً وتوسيطُ الكشفِ بينهما مع تقارنهما وتأخُرِ الكشف عنهما لإظهار كمال العناية بشأن الكشفِ والأيذان بترتّبه على الدعاء خاصةً وقولُه تعالى
gizli hikmetlere dayanan meşietine bağlı olduğunu [ve bu hikmetlerin] bilgisini Allah Teâlâ'nın yalnızca Kendi zatına tahsis ettiğini beyan etmek içindir. Nitekim dünyevi azabın kaldırılmasıyla ilgili bazı dualarında olduğu gibi bazen onu kabul eder, bazen de bu dualardan bir kısmında ve kıyamet saatinin de dahil olduğu uhrevi azabın kaldırılmasına dair bütün dualarda olduğu gibi kabul etmez. Allah Teâlâ'nın: {وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ} “ve O'na ortak koştuklarınızı unutursunuz”, yani O'na [celle ve celâluhu] ortak koştuğunuz putları tamamen terk edersiniz buyruğu da “ted'ûne” fiiline matuftur. Sıkıntının kaldırılmasının (keşf), [putları] unutma ile eşzamanlı ve her ikisinden sonra olmasına rağmen aralarına yerleştirilmesi, keşf meselesine verilen tam itinayı göstermek ve onun özellikle duaya bağlı olarak meydana geldiğini bildirmek içindir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
5593. Metin
{ولقد أرسلنا} مكلام مستأنفٌ مسوقٌ لبيانِ أن منهم ة من لا يدعو الله تعالى عند إتيانِ العذاب أيضاً لتماديهم في الغيِّ والضلال لا يتأثرون بالزواجر التنزيلة وتصديرُه بالجملة القَسَمية لإظهار مزيدِ الاهتمام بمضمونه ومفعول أرسلنا محذوف لما أنَّ مُقتضى المقام بيانُ حال المرسَل إليهم لا حالِ المرسلين أي وبالله لقد أرسلنا رسلاً {إلى أُمَمٍ} كثيرة {مِن قَبْلِكَ} أي كائنة من زمان قبلَ زمانك {فأخذناهم} أي فكذبوا رسلهم فأخذناهم {بالبأساء} أي بالشدة والفقر {والضراء} أي الضر والآفات وهما صيغنا تأنيثٍ لا مذكر لهما {لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ} أي لكي يدعوا الله تعالة في كشفها بالتضرّع والتذلل ويتوبوا إليه من كفرهم ومعاصيهم
{ولقد أرسلنا} “Andolsun ki gönderdik”, azgınlık ve sapıklıklarında haddi aştıkları için indirilen caydırıcı uyarılardan etkilenmeyen kimselerden bazılarının, azap geldiğinde dahi Allah Teâlâ'ya dua etmediklerini açıklamak üzere sevk edilmiş yeni bir sözdür (istînâf). İçeriğine verilen yüksek ehemmiyeti göstermek maksadıyla yemin cümlesiyle başlatılmıştır. “Ersilnâ” fiilinin mef'ûlü hazfedilmiştir; zira makamın gereği, gönderilen elçilerin değil, kendilerine elçi gönderilenlerin durumunu beyan etmektir. Yani: “Allah'a yemin olsun ki elçiler gönderdik”, {إلى أُمَمٍ} “[nice] ümmetlere”, {مِن قَبْلِكَ} “senden önceki”, yani senin zamanından önceki bir dönemde var olan [topluluklara]; {فأخذناهم} “bunun üzerine onları yakalayıverdik”, yani onlar peygamberlerini yalanladılar, biz de onları yakaladık, {بالبأساء} “darlıkla”, yani şiddet ve fakirlikle; {والضراء} “ve zorlukla”, yani zarar ve musibetlerle. Bu iki kelime, müzekkeri olmayan müennes kalıplardır. {لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ} “Umulur ki boyun eğerler/yalvarırlar”, yani bu sıkıntıların kaldırılması için Allah Teâlâ'ya yalvarıp yakararak ve boyun bükerek dua etsinler, küfür ve günahlarından O'na tövbe etsinler diye.