16826. Metin
٨٩ سورة الفجر (١ ٥)
89 Fecr Suresi (1-5)
16827. Metin
سورة الفجر مكية وآيها ثلاثون
Fecr Suresi Mekkîdir ve otuz ayettir.
16828. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
16829. Metin
والفجر
{وَالفَجْرِ} “Fecre andolsun,”
16830. Metin
أقسمَ سبحانَهُ بالفجرِ كما أقسمَ بالصبحِ حيثُ قال والصبح إِذَا تَنَفَّسَ وقيلَ المرادُ به صلاتُه
Sübhânehu [ve Teâlâ], {وَالصُّبْحِ إِذَا تَنَفَّسَ} “Ağarmaya başladığında sabaha andolsun” buyurarak sabaha yemin ettiği gibi fecre de yemin etmiştir. Bununla sabah namazının kastedildiği de söylenmiştir.
16831. Metin
وَلَيالٍ عَشْرٍ
{وَلَيَالٍ عَشْرٍ} “On geceye,”
16832. Metin
هن عشرُ ذِي الحجةِ ولذلكَ فُسِّرَ الفجرُ بفجرِ عرفةَ أو النحرِ أو العشرُ الأواخرُ من رمضانَ وتنكيرُها للتفخيمِ وقُرِىءَ وَليالٍ عشرٍ بالإضافةِ على أنَّ المرادَ بالعشرِ الأيامُ
Onlar Zilhicce'nin on [gecesi]dir. Bu sebeple fecir de Arefe gününün veya Kurban bayramı gününün fecri olarak tefsir edilmiştir. Ya da Ramazan'ın son on günüdür. [Gecelerin] belirsiz (nekre) getirilmesi tazim içindir. On [sayısıyla] günlerin kastedildiği esasına dayanılarak tamlama ile {وَلَيَالِي عَشْرٍ} şeklinde de okunmuştur.
16833. Metin
والشفع والوتر
{وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ} “Çifte ve teke,”
16834. Metin
أي الأشياءِ كلِّها شفعِها ووترِها أو شفعِ هذه الليالِي ووترِها وقد رُويَ أن النبيَّ ﵊ فسرهُمَا بيومِ النحرِ ويومِ عرفةٍ ولقد كثُرتْ فيهما الأقوالُ والله تعالَى أعلمُ بحقيقةِ الحالِ وقُرِىءَ بكسرِ الواوِ وهما لغتانِ كالحَبْرِ والحِبْرِ وقيلَ الوَترُ بالفتحِ في العددِ وبالكسرِ في الذَحل وقُرِىءَ والوَتِرِ بفتحِ الواوِ وكسر التاء
Yani bütün varlıkların çiftine ve tekine veya bu [on] gecenin çiftine ve tekine. Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu ikisini Kurban günü ve Arefe günü olarak tefsir etmiştir. Bu ikisi hakkında görüşler pek çoktur; durumun hakikatini en iyi Allah Teâlâ bilir. Vâv harfinin kesresiyle {الْوِتْرِ} şeklinde de okunmuştur; bunlar habr (حَبْر) ve hibr (حِبْر) gibi iki ayrı lehçedir. Fetha ile el-Vetr (الْوَتْر) kelimesinin sayıda, kesra ile [el-Vitr (الْوِتْر)] kelimesinin ise intikam/öç anlamında olduğu da söylenmiştir. Vâv'ın fethası ve tâ'nın kesresiyle {وَالْوَتِرِ} şeklinde de okunmuştur.
16835. Metin
والليل إِذَا يَسْرِ
{وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ} “Geçip gittiği zaman geceye.”
16836. Metin
أيْ يَمْضِي كقوله تعالى {والليل إذ أدبر} {والليل إِذَا عَسْعَسَ} والتقييدُ لما فيهِ من وضوحِ الدِلالة على كمالِ القدرةِ ووفورِ النعمةِ أو يُسرِيَ فيهِ من قولِهم صَلَّى المقامُ أي صُلِّيَ فيهِ وحَذْفُ الياءِ اكتفاءً بالكسرِ وقُرِىءَ بإثباتِها على الإطلاقِ وبحذفِها في الوقفِ خاصَّة وقُرِىءَ يسرٍ بالتنوينِ كما قُرِىءَ والفجرٍ والوترٍ وهو التنوينُ الذي يقعُ بدلاً من حرفِ الإطلاقِ
Yani akıp gittiği zaman; nitekim Allah Teâlâ'nın {وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ} “Dönüp gittiği zaman geceye” ve {وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ} “Karanlığı çöktüğü zaman geceye” buyruklarında da böyledir. [Zamanla] sınırlandırılması, kudretin kemaline ve nimetin bolluğuna açıkça delalet etmesinden ötürüdür. Ya da Arapların (صَلَّى الْمَقَامُ) “makamda namaz kılındı” sözünde olduğu gibi, “içinde yol alınan [gece]” manasındadır. Yâ harfinin hazfedilmesi kesre ile yetinmek içindir. [Yâ harfinin] mutlak olarak sabit kılınmasıyla da yalnızca vakıf halinde hazfedilmesiyle de okunmuştur. {وَالفَجْرٍ} ve {وَالوَتْرٍ} şeklinde okunduğu gibi tenvin ile {يَسْرٍ} şeklinde de okunmuştur; bu, ıtlak harfinin yerine geçen tenvindir.
16837. Metin
هَلْ فِى ذَلِكَ قَسَمٌ
{هَلْ فِى ذَلِكَ قَسَمٌ} “Bunlarda bir yemin var mıdır...”
16838. Metin
الخ تحقيقٌ وتقريرٌ لفخامةِ شأنِ المُقْسَمِ بهَا وكونِها أموراً جليلةً حقيقةً بالإعظامِ والإجلالِ عندَ أربابِ العقولِ وتنبيهٌ على أنَّ الإقسامَ بها أمرٌ معتدٌّ به خليقٌ بأنّ يُؤكدَ بهِ الأخبارُ على طريقةِ قولِه تعالى وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ وذلكَ إشارةٌ إمَّا إلى الأمورِ المقسمِ
ila ahir... Kendilerine yemin edilen şeylerin şanının büyüklüğünü, bunların akıl sahipleri nezdinde tazim ve saygı gösterilmeye layık yüce hususlar olduğunu ortaya koyup pekiştirmekte; ayrıca bunlarla yemin etmenin, Allah Teâlâ'nın {وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ} “Bilseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir” buyruğu üslubunca, haberlerin kendisiyle pekiştirilmesine layık, dikkate değer bir husus olduğuna dikkat çekmektedir. [Ayetteki] işaret (zâlike), ya kendilerine yemin edilen
16839. Metin
٨٩ سورة الفجر (٦ ٧)
89 Fecr Suresi (6-7)
16840. Metin
بهَا والتذكيرُ بتأويلِ ما ذُكِرَ كما مَرَّ تحقيقُه أو إلى الإقسامِ بهَا وأيَّا ما كان فما فيه من معنى البعد للإيذان بعلوِّ رُتبةِ المُشار إليهِ وبُعْدِ منزلتِه في الشرفِ والفضلِ أيْ هِلْ فيما ذُكِرَ من الأشياءِ قسمٌ أيْ مقسمٌ بهِ
şeyleredir —müzekker getirilmesi ise daha önce tahkik edildiği üzere 'zikredilen şeyler' takdiri iledir— ya da bunlarla yemin etmeyledir. Hangisi olursa olsun, işaretteki uzaklık anlamı, işaret edilenin mertebesinin yüceliğini, şeref ve faziletteki derecesinin yüksekliğini bildirmek içindir. Yani: Zikredilen bu şeylerde, yemin edilmeye layık bir yemin [ögesi] var mıdır?
16841. Metin
لّذِى حِجْرٍ
{لِذِى حِجْرٍ} “Akıl sahibi için?”
16842. Metin
يراهُ حقيقاً بأنْ يقسمَ بهِ إجلالاً وتعظيماً والمرادُ تحقيقُ أنَّ الكلَّ كذلكَ وإنما أوثرتْ هذه الطريقةُ هَضْماً للخلقِ وإيذاناً بظهورِ الأمرِ أو هَلْ في إقسامِي بتلكَ الأشياءِ إقسامٌ لذي حجرٍ مقبولٌ عندَهُ يعتدُّ بهِ ويفعلُ مثلَهُ ويؤكدُ بهِ المقسمَ عليهِ والحِجْرُ العقلُ لأنه يحجُرُ صاحبَهُ أي يمنعُهُ من التهافتِ فيمَا لا ينبغِي كما سُميَ عقلاً ونُهيةً لأنَّه يعقلُ ويَنْهَى وحصاةً أيضاً من الإحصاءِ وهو الضبطُ قال الفراءُ يقالُ إنَّه لذُو حجرٍ إذَا كانَ قاهِراً لنفسِه ضابطاً لهَا والمقسمُ عليهِ محذوفٌ وهُو ليُعذَّبَنَّ كما ينبىء عنه قوله تعالَى
Saygı ve tazimden ötürü kendisiyle yemin edilmeye layık görür. Maksat, hepsinin bu şekilde olduğunu pekiştirmektir. Bu üslubun tercih edilmesi, insanları aciz bırakmak ve meselenin apaçık olduğunu bildirmek içindir. Yahut: Benim bu şeylerle yemin etmemde, akıl sahibi kimse için kabul gören, nezdinde itibar edilen, benzerini yaptığı ve üzerine yemin edileni pekiştirdiği bir yemin var mıdır? Hicr (حِجْر) akıldır; çünkü sahibini alıkoyar, yani uygunsuz şeylere şuursuzca dalmaktan onu engeller (yancuru). Nitekim bağlayıp zaptettiği ve nehyettiği için akla akl ve nuhye, zabt etmek kökünden geldiği için de hasât adı verilmiştir. Ferrâ şöyle demiştir: Bir kimse nefsine hakim ve onu zaptedici olduğu zaman onun için “O, hicr sahibidir” denilir. Üzerine yemin edilen husus (cevâbu'l-kasem) mahzuftur; Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun bildirdiği üzere bu, “mutlaka azap göreceklerdir” [cümlesidir]:
16843. Metin
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ
{أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ} “Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine?”
16844. Metin
الخ فإنَّه استشهادٌ بعلمِه ﵊ بمَا يدلُّ عليهِ من تعذيبِ عَادٍ وأضرابِهم المشاركينَ لقومِه ﵊ في الطغيانِ والفسادِ على طريقة قوله تعالى {أَلَمْ تَرَ إِلَى الذى حَاجَّ إبراهيم فِى رِبّهِ} الآيةَ وقولُه تعالَى {أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِى كُلّ وَادٍ يَهِيمُونَ} كأنَّه قيلَ ألم تعلم علما يقينيا كيفَ عذبَ ربُّكَ عاداً ونظائرَهُم فيعذبُ هؤلاءِ أيضاً لاشتراكِهم فيما يوجبُه من الكفرِ والمعاصِي والمرادُ بعادٍ أولادُ عادٍ بنِ عوصَ بن إرم بن سام بنِ نوحٍ ﵇ قومُ هودٍ ﵇ سُمُّوا باسمِ أبيهِم كما سُمِّيَ بنُو هاشمٍ هاشماً وقد قيلَ لأوائلِهم عادٌ الأُولى ولأواخرِهم عادٌ الآخرةُ قال عمادُ الدينِ بنُ كثيرٍ كلُّ ما وردَ في القرآنِ خبرُ عادٍ الأُولى إلا مَا في سورةِ الأحقافِ وقولُه تعالى
ila ahir... Zira bu, Allah Teâlâ'nın {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِي حَاجَّ إِبْرَاهِيمَ فِي رَبِّهِ} “Rabbi konusunda İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” ayeti ve {أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ} “Görmez misin ki onlar her vadide şaşkınca dolaşırlar?” buyruğu üslubunca, azgınlık ve fesatta Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem kavmine ortak olan Âd ve benzerlerinin azap edilmesine dair bildiği hususları şahit getirmektir. Sanki şöyle denilmektedir: Rabbinin, Âd kavmine ve benzerlerine nasıl azap ettiğini kesin bir bilgiyle bilmedin mi? Küfür ve isyan gibi azabı gerektiren hususlarda ortak oldukları için bunları da azaplandıracaktır. Âd kavminden kasat, Nûh oğlu Sâm oğlu İrem oğlu Ûs oğlu Âd'ın neslidir aleyhimesselâm. Bunlar Hûd'un aleyhisselâm kavmidir; Hâşimoğullarının Hâşim ismiyle anılması gibi, atalarının ismiyle anılmışlardır. Onların öncekilerine “Birinci Âd”, sonrakilerine ise “İkinci Âd” denilmiştir. İmâdüddin İbn Kesîr şöyle demiştir: Ahkâf suresindekiler hariç, Kur'an'da geçen bütün haberler Birinci Âd hakkındadır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu ise:
16845. Metin
إِرَمَ
{إِرَمَ} “İrem'e?”
16846. Metin
عطفُ بيانٍ لعادٍ للإيذانِ بأنَّهم عادٌ الأُولى بتقديرِ مضافٍ أيْ سبطُ إرمٍ أو أهلُ إرمٍ على ما قبل من أنَّ إرمَ اسمُ بلدتِهم أو أرضِهم التي كانُوا فيهَا ويؤيدُه القراءةُ بالإضافةِ وأياً ما كانَ فامتناعُ صرفِها للتعريفِ والتأنيثِ وقُرِىءَ إِرْمَ بإسكانِ الراءِ تخفيفاً كما قُرِىءَ بِوَرْقِكُم
Onların Birinci Âd olduğunu bildirmek üzere Âd kelimesinin atf-ı beyânıdır; bu da muzâfın takdiriyle “İrem kabilesi” veya İrem'in onların içinde bulunduğu şehir ya da topraklarının adı olduğuna dair görüşe göre “İrem halkı” demektir. Tamlama (izâfet) kıraati de bunu desteklemektedir. Her halükarda, alemiyet ve müenneslikten dolayı gayrimunsarıftır. {بِوَرِقِكُمْ} kelimesinde olduğu gibi tahfif için râ harfinin sükûnuyla {إِرْمَ} şeklinde de okunmuştur.
16847. Metin
ذَاتِ العماد
{ذَاتِ الْعِمَادِ} “Sütunlar sahibi,”
16848. Metin
صفةٌ لإرمَ أيْ ذاتُ القدودِ الطوالِ على تشبيهِ قاماتِهم بالأعمدةِ ومنه قولُهم رجلٌ عمدٌ وعمدان إذا كان طويلاً أو ذاتُ الخيامِ والأعمدةِ حيثُ كانُوا بدويينَ أهلَ عُمُدٍ أو ذاتُ البناءِ الرفيعِ أو ذاتُ الأساطينِ على أنَّ إرمَ اسمُ بلدتهم وقرىء إرم ذات العمادِ بإضافةِ إرمٍ إلى ذاتِ العمادِ والإرم العلمُ أي بعادٍ أهلِ إعلامِ ذاتِ العمادِ على أنها اسم بلدتهم وقرىء إرم ذاتَ العمادِ أي جعلَها الله تعالَى رَميماً بدلٌ من فعلَ ربُّك وقيل هي جملةٌ دعائيةٌ اعترضتْ بين الموصوفِ والصفةِ ورُويَ أنه كانَ لعادٍ ابنانِ شديدٌ وشدادٌ فملَكا وقَهَرا ثم ماتَ شديدٌ وخلصَ الأمرُ لشدادٍ فملَك الدنيا ودانتْ له ملوكُها فسمعَ بذكرِ الجنةِ فقال أبنِي مثلَها فبنَى إرمَ في بعضِ صَحارِي عدنٍ في ثلثمائة سنةٍ وهيَ مدينةٌ عظيمةٌ قصورُها من الذهبِ والفضةِ وأساطينُها من الزبرجدِ والياقوتِ وفيها أصنافُ الأشجارِ والأنهارِ المطردةِ ولمَّا تمَّ بناؤُها سار اليها أهل مملكتِه فلما كانَ منها على مسيرة يومٍ وليلةٍ بعثَ الله تعالى عليهم صيحةً من السَّماءِ فهلكُوا وعن عبدِ اللَّهِ بنِ قلابة
İrem'in sıfatıdır; yani boyları sütunlara benzetilerek 'uzun boylular' demektir. Nitekim bir kimse uzun boylu olduğunda Arapların 'amed' (عَمَد) ve 'amdân' (عَمْدَان) adam demeleri bu kabildendir. Yahut çadırlarda yaşayan bedeviler oldukları için 'çadırlar ve direkler sahibi' ya da İrem'in onların şehirlerinin adı olması esasına göre 'yüksek binalara sahip' yahut 'sütunlar sahibi' demektir. İrem kelimesinin Zâtü'l-İmâd'a izafe edilmesiyle {إِرَمِ ذَاتِ الْعِمَادِ} şeklinde de okunmuştur; el-İrem işaret demektir; yani İrem onların şehir ismi olduğuna göre, 'Zâtü'l-İmâd işaretlerinin ehli olan Âd kavmine' demektir. {إِرَمَ ذَاتَ الْعِمَادِ} şeklinde de okunmuştur; yani {فَعَلَ رَبُّكَ} fiilinden bedel olarak 'Allah Teâlâ orayı unufak (remîm) etti' manasındadır. Mevsuf ile sıfat arasına girmiş bir dua cümlesi olduğu da söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Âd'ın Şedîd ve Şeddâd adında iki oğlu vardı; ikisi de hüküm sürüp galebe çaldılar. Sonra Şedîd öldü ve idare Şeddâd'a kaldı. O da dünyaya hükmetti ve krallar ona boyun eğdi. Cennetin vasfını işitince 'Onun bir benzerini yapacağım' dedi ve Aden çöllerinden birinde üç yüz senede İrem'i inşa etti. Burası sarayları altın ve gümüşten, sütunları zebercet ve yakuttan olan, içinde her türden ağaçların ve akıp duran ırmakların bulunduğu muazzam bir şehirdi. İnşası tamamlanınca krallığının halkı oraya doğru yola çıktı. Şehre bir gün bir gecelik mesafede olduklarında, Allah Teâlâ üzerlerine gökten korkunç bir ses (sayha) gönderdi ve helak oldular. Abdullah b. Kılâbe'den rivayet edildiğine göre,
16849. Metin
٨٩ سورة الفجر (٨ ١٣)
89 Fecr Suresi (8-13)
16850. Metin
أنه خرجَ في طلبِ إبلٍ له فوقعَ عليهَا فحملَ ما قدرَ عليهِ ممَّا ثمةَ وبلغَ خبرُه معاويةَ فاستحضرَهُ فقصَّ عليهِ فبعثَ إلى كعبٍ فسألَه فقالَ هيَ إرمُ ذاتُ العماد وسيد خلها رجلٌ من المسلمينَ في زمانِك أحمرُ أشقرُ قصيرٌ على حاجبِه خالٌ وعلى عقبِه خالٌ يخرجُ في طلبِ إبلٍ لَهُ ثم التفتَ إلى ابن قلابةٍ فقال هذا والله ذلكَ الرجلُ
O, kaybolan develerini aramak için çıkmış ve oraya rastlamıştı. Orada bulunan şeylerden taşıyabildiği kadarını yüklenip getirdi. Haberi Muâviye'ye ulaşınca onu huzuruna çağırttı, o da durumu anlattı. Bunun üzerine [Muâviye] Ka'b'a haber gönderip bunu sordu. Ka'b şöyle dedi: 'O, İrem Zâtü'l-İmâd'dır. Senin zamanında Müslümanlardan kırmızı tenli, sarışın, kısa boylu, kaşında bir ben ve topuğunda bir ben bulunan, develerini aramak için çıkan bir adam oraya girecektir.' Sonra İbn Kılâbe'ye dönerek, 'Vallahi o adam işte budur!' dedi.
16851. Metin
التى لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِى البلاد
{الَّتِى لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِى الْبِلَادِ} “Ki beldeler arasında benzeri yaratılmamıştı.”
16852. Metin
صفةٌ أُخرى لإرمَ أيْ لم يُخلقْ مثلُهم في عِظَم الأجرامِ والقوةِ حيثُ كانَ طولُ الرجلِ منهم أربعمائةِ ذراعٍ وكانَ يأتِي الصخرةَ العظيمةَ فيحملُها ويُلقيها على الحي فيهلكُهم أو لم يُخلقْ مثلُ مدينةِ شدادٍ في جميعِ بلادِ الدُّنيا وقُرِىءَ لَم يخلُقْ على إسنادِه إلى الله تعالَى
İrem için diğer bir sıfattır; yani cüsselerinin büyüklüğü ve güç bakımından beldelerde onların bir benzeri yaratılmamıştı. Zira onlardan bir adamın boyu dört yüz arşındı; devasa bir kayaya gelir, onu kaldırır ve bir kabilenin üzerine fırlatarak onları helak ederdi. Yahut bütün dünya memleketlerinde Şeddâd'ın şehri gibisi yaratılmamıştı. [Fiilin] Allah Teâlâ'ya isnadıyla {لَمْ يَخْلُقْ} şeklinde de okunmuştur.
16853. Metin
وَثَمُودُ عطفٌ على عادٍ وهي قبيلةٌ مشهورةٌ سُمِّيتْ باسمِ جدِّهم ثمودَ أَخِي جَديسٍ وهما ابنَا عامرِ بن إرم بن سام بنِ نوحٍ ﵇ وكانُوا عرباً من العاربةِ يسكنونَ الحجرَ بين الحجازِ وتبوكَ وكانُوا يعبدونَ الأصنامَ كعادٍ
{وَثَمُودَ} “Ve Semûd'a?” Âd kavmi üzerine matuftur. O, meşhur bir kabile olup adını Nûh oğlu Sâm oğlu İrem oğlu Âmir'in iki oğlu olan Cedîs'in kardeşi dedeleri Semûd'dan almıştır aleyhisselâm. Onlar Hicaz ile Tebük arasındaki el-Hicr bölgesinde ikamet eden saf (âribe) Araplardandı ve Âd kavmi gibi putlara tapıyorlardı.
16854. Metin
الذين جَابُواْ الصخر بالواد
{الَّذِينَ جَابُواْ الصَّخْرَ بِالْوَادِ} “Vadide kayaları oyanlara?”
16855. Metin
أي قطعُوا صخرَ الجبالِ فاتخذُوا فيها بُيوتاً نحتوهَا من الصخرِ كقولِه تعالى {وَتَنْحِتُونَ مِنَ الجبال بُيُوتاً} قيلَ هُم أول من نحتَ الجبالَ والصخورَ والرخامَ وقد بَنَوا ألفاً وسبعمائةِ مدينةٍ كلها من الحجارةِ
Yani Allah Teâlâ'nın {وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا} “Dağlardan evler yontuyorsunuz” buyruğunda olduğu gibi, dağların kayalarını kesip içlerinde taştan yonttukları evler edindiler. Dağları, kayaları ve mermerleri ilk yontanların onlar olduğu söylenmiştir. Tamamı taştan yapılmış bin yedi yüz şehir inşa etmişlerdi.
16856. Metin
وَفِرْعَوْنَ ذِى الأوتاد
{وَفِرْعَوْنَ ذِى الْأَوْتَادِ} “Ve kazıklar sahibi Firavun'a?”
16857. Metin
وصفَ بذلكَ لكثرة جنودِه وخيامِهم التي يضربُونَها في منازلِهم أو لتعذيبه بالأوتادِ
Askerlerinin çokluğu ve konakladıkları yerlerde kurdukları çadırlar sebebiyle yahut insanlara kazıklarla işkence ettiği için bu şekilde nitelenmiştir.
16858. Metin
الذين طَغَوْاْ فِى البلاد
{الَّذِينَ طَغَوْاْ فِى الْبِلَادِ} “Onlar ki beldelerde azgınlık etmişlerdi.”
16859. Metin
إما مجرورٌ على أنه صفةٌ للمذكورينَ أو منصوبٌ أو مرفوعٌ على الذمِّ أي طَغَى كلُّ طائفةٍ منهُم في بلادِهم وكذا الكلامُ في قوله تعالى
Ya zikredilenlerin sıfatı olarak mecrurdur ya da yerme (zemm) üzere mensûb veya merfûdur. Yani o topluluklardan her biri kendi memleketlerinde azgınlık etti. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu için de aynı durum geçerlidir:
16860. Metin
فَأَكْثَرُواْ فِيهَا الفساد
{فَأَكْثَرُواْ فِيهَا الْفَسَادَ} “Orada fesadı çoğaltmışlardı.”
16861. Metin
أي بالكفرِ وسائرِ المعاصِي
Yani küfür ve diğer günahlarla.
16862. Metin
فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ
{فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ} “Bu yüzden Rabbin onların üzerine yağdırdı...”
16863. Metin
أي أنزلَ إنزالاً شديداً على كلِّ طائفةٍ من أولئكَ الطوائفِ عقيبَ ما فعلتْهُ من الطغيانِ والفسادِ
Yani sergiledikleri azgınlık ve fesadın hemen ardından o toplulukların her birinin üzerine şiddetli bir şekilde indirdi,
16864. Metin
سَوْطَ عَذَابٍ
{سَوْطَ عَذَابٍ} “Bir azap kırbacı.”
16865. Metin
أيُّ عذابٌ شَدِيدٍ لا يُدركُ غايتُهُ وهو عبارةٌ عمَّا حلَّ بكُلَ منهُم من فنونِ العذابِ التي شُرِحتْ في سائرِ السورِ الكريمةِ وتسميتُه سوطاً للإشارةِ إلى أنَّ ذلكَ بالنسبةِ إلى ما أَعدَّ لَهُم في الآخرةِ بمنزلةِ السوطِ عندَ السيفِ والتعبيرُ عن إنزالِه بالصبِّ للإيذانِ بكثرتِه واستمرارِه وتتابعِه فإنه عبارةٌ عن إراقةِ شيءٍ مائعٍ أو جارٍ مجراهُ في السيلانِ كالرملِ والحبوبِ وإفراغِه بشدةٍ وكثرةٍ واستمرارٍ ونسبته إلى السوطِ مع أنه ليسَ من ذلكَ القبيل باعتبر تشبيهِه في نزولِه المتتابعِ المتداركِ على المضروبِ بقطراتِ الشيءِ المصبوبِ وقيلَ السوطُ
Yani nihayetine ulaşılamayacak şiddetli bir azap. Bu, diğer yüce surelerde açıklanan ve her birinin başına gelen azap çeşitlerinden kinayedir. Bunun kamçı (sevt) olarak adlandırılması, ahirette onlar için hazırlanan [azaba] kıyasla kılıcın yanındaki kamçı mesabesinde olduğuna işaret etmek içindir. Azabın indirilmesinin dökme (sabb) lafzıyla ifade edilmesi ise azabın çokluğunu, sürekliliğini ve peş peşe gelişini bildirmek içindir. Çünkü bu ifade, sıvı yahut kum ve hububat gibi akışkanlıkta sıvı hükmünde olan bir şeyin şiddetle, bolca ve kesintisizce dökülüp boşaltılmasından ibarettir. Kamçı bu türden olmadığı halde [dökmenin] ona nispet edilmesi, dövülen kimsenin üzerine aralıksız ve art arda inmesi bakımından dökülen şeyin damlalarına benzetilmesi itibarıyladır. Denildi ki sevt (سَوْط)
16866. Metin
٨٩ سورة الفجر (١٤ ١٧)
89 Fecr Suresi (14-17)
16867. Metin
خلطُ الشيءِ بعضَه ببعضٍ فالمَعْنى ما خُلِطَ لهم من أنواعِ العذابِ وقد فسر بالنصيب وبالشدةِ أيضاً لأن السوطَ يطلقُ على كلَ منهُما لغةً فلا حاجةَ حينئذٍ في تشبيهِه بالمصبوبِ إلى اعتبارِ تكررِ تعلقِه بالمعذبِ كما في المَعْنى الأولِ فإن كلَّ واحدٍ من هذه المعاني مما يقبلُ الاستمرارَ في نفسه وقولُه تعالَى
bir şeyi diğeriyle karıştırmak demektir; bu durumda mana, onlar için karıştırılıp hazırlanan azap çeşitleridir. Pay/nasip ve şiddet manasıyla da tefsir edilmiştir; zira dilde sevt kelimesi her ikisi için de kullanılır. Bu takdirde, ilk manada olduğu gibi dökülen şeye benzetilmesinde azap görene tekrar tekrar vurulmasını dikkate almaya gerek kalmaz; çünkü bu manaların her biri kendi zatında süreklilik kabul eden hususlardır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu ise:
16868. Metin
إِنَّ رَبَّكَ لبالمرصاد
{إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ} “Kuşkusuz Rabbin gözetleme yerindedir.”
16869. Metin
تعليلٌ لما قبلَهُ وإيذانٌ بأن كفارَ قومِه ﵊ سيصيبُهم مثلُ ما أصابَ المذكورينَ من العذابِ كما يُنْبىء عنه التعرُّضُ لعنوان الربوبية مع الإضافة إلى ضميره ﵊ وقيلَ هو جوابُ القسمِ وما بينهما اعتراضٌ والمرصادُ المكانُ الذي يَترقبُ فيه الرصدُ مِفْعَالٌ منْ رصدَهُ كالميقاتِ من وقتَهُ وهذا تمثيلٌ لإرصادِه تعالى بالعُصاةِ وأنَّهم لا يفوتونَهُ وقولُه تعالى
Önceki ifadenin gerekçesidir ve Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem zamirine izafe edilen Rubûbiyyet unvanının zikredilmesinin de hissettirdiği gibi, kavminin kâfirlerine de adı geçenlerin başına gelen azabın bir benzerinin isabet edeceğini bildirmektedir. Bunun yeminin cevabı olduğu, aradaki ifadelerin ise ara cümle (itiraziyye) olduğu da söylenmiştir. Mirsâd (الْمِرْصَادُ), gözeticilerin pusu kurup gözetlediği yerdir; vakt kökünden türetilen mîkât gibi rasade fiilinden türetilmiş mif'âl veznindedir. Bu, Allah Teâlâ'nın asileri gözetleyip yakalamasına ve onların O'nun elinden asla kurtulamayacaklarına dair temsili bir anlatımdır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
16870. Metin
فَأَمَّا الإنسان
{فَأَمَّا الْإِنسَانُ} “Fakat insana gelince...”
16871. Metin
الخ متصلٌ بما قبلَهُ كأنَّه قيلَ إنه تعالَى بصددِ مراقبةِ أحوالِ عبادِه ومجازاتِهم بأعمالِهم خيراً وشراً فأما الإنسانُ فلَا يهمُّهُ ذلكَ وإنما مطمحُ أنظارِه ومرصدُ أفكارِه الدُّنيا ولذائذِها
ila ahir... Öncesiyle bağlantılıdır; sanki şöyle buyrulmaktadır: Allah Teâlâ kullarının hallerini gözetlemekte, amellerine hayır ve şerle karşılık vermektedir; insana gelince, o bunu dert etmez; onun tek hedefi ve fikirlerinin odak noktası sadece dünya ve onun lezzetleridir.
16872. Metin
إِذَا مَا ابتلاه رَبُّهُ
{إِذَا مَا ابْتَلَاهُ رَبُّهُ} “Rabbi onu imtihan edip de...”
16873. Metin
أي عاملَهُ معاملةَ من يبتليهِ بالغِنَى واليسارِ والفاءُ في قولِه تعالى
Yani onu zenginlik ve bollukla sınayan bir kimsenin muamelesiyle muamele ettiğinde. Allah Teâlâ'nın şu buyruğundaki fâ harfi:
16874. Metin
فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ
{فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ} “Ona ikramda bulunduğu ve onu nimetlere boğduğu zaman,”
16875. Metin
تفسيريةٌ فإنَّ الإكرامَ والتنعيمَ من الابتلاءِ
Açıklama (tefsiriyye) ifade eder; zira ikram etmek ve nimete erdirmek de imtihandandır.
16876. Metin
فَيَقُولُ رَبّى أَكْرَمَنِ
{فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ} “O zaman: 'Rabbim bana ikram etti' der.”
16877. Metin
أي فضلنِي بما أعطانِي من المال والجاهِ حسَبما كنتُ أستحقهُ ولا يخطُر بباله أنه فضلٌ تفضلَ به عليهِ ليبلوَهُ أيشكرُ أم يكفرُ وهوُ خبرٌ للمبتدأ الذي هُوَ الإنسانُ والفاءُ لما في أمَّا منْ مَعْنى الشرطِ والظرفُ المتوسطُ على نيةِ التأخيرِ كأنَّه قيلَ فأمَّا الإنسانُ فيقولُ ربِي أكرمنِ وقتَ ابتلائِه بالإنعامِ وإنما تقديمُه للإيذانِ من أولِ الأمرِ بأنَّ الإكرامَ والتنعيمَ بطريق الابتلاءِ ليتضحَ اختلالُ قولِه المحكيِّ
Yani: 'Hak ettiğim üzere bana verdiği mal ve makam ile beni üstün kıldı' [der]. Şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğini sınamak için kendisine lütfettiği bir fazilet olduğu ise aklının ucundan bile geçmez. Bu [cümle], mübteda (özne) olan insanın haberidir (yüklemidir). Fâ harfi, emmâ (أَمَّا) edatındaki şart manasından ötürüdür. Araya giren zarf ise sonraya kalma niyetindedir; sanki şöyle denilmiştir: 'Fakat insana gelince, nimet verilerek imtihan edildiği vakit: Rabbim bana ikram etti, der.' Bunun öne alınması ise, aktarılan sözünün tutarsızlığı açığa çıksın diye ikram ve nimetlendirmenin bir imtihan yoluyla olduğunu işin başında bildirmek içindir.
16878. Metin
وَأَمَّا إِذَا مَا ابتلاه
{وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلَاهُ} “Ama onu imtihan edip de...”
16879. Metin
أيْ وأما هُو إذا ما ابتلاهُ ربُّه
Yani: 'Fakat Rabbi onu sınadığı zaman...'
16880. Metin
فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ
{فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ} “rızkını daralttığında,”
16881. Metin
حسبما تقتضيهِ مشيئتُه المبنيةُ على الحكم البالغةِ
Üstün hikmetlere dayalı olan meşîetinin (dilemesinin) gerektirdiği şekilde [daralttığında],
16882. Metin
فَيَقُولُ رَبّى أَهَانَنِ
{فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِ} “o zaman: 'Rabbim beni küçük düşürdü' der.”
16883. Metin
ولا يخطر ببالِه أنَّ ذلكَ ليبلوهُ أيصبرُ أم يجزعُ مع أنه ليسَ من الإهانةِ في شيءٍ بل التقتيرُ قد يُؤدِّي إلى كرامةِ الدارينِ والتوسعةُ قد تُفْضِي إلى خسرانِهما وقُرِىءَ فقدَّرَ بالتشديدِ وقرىء أكرمني وأهانني بإثبات الياء وأكرمنْ وأهاننْ بسكون النون في الوقف
Sabır mı gösterecek yoksa feryat edip sızlanacak mı diye bunun bir imtihan olduğu aklına gelmez. Oysa bu durum kesinlikle bir değersizleştirme ve alçaltma değildir; bilakis [rızkın] kısılması bazen her iki yurdun şerefine ulaştırabilir, [rızkın] genişletilmesi de bazen her iki yurdun hüsranına yol açabilir. [Kelime] şeddeli olarak fe-kaddere (فَقَدَّرَ) şeklinde de okunmuştur. Ayrıca yâ harfinin ispatıyla ekramenî (أَكْرَمَنِي) ve ehânenî (أَهَانَنِي) şeklinde ve vakıf halinde nûn harfinin sükûnuyla ekramen (أَكْرَمَنْ) ve ehânen (أَهَانَنْ) şeklinde de okunmuştur.
16884. Metin
كلا
{كَلَّا} “Hayır!”
16885. Metin
ردع للإنسان عن مقالتِه المحكيةِ وتكذيبٌ له فيهَا في كلتَا الحالتينِ قال ابن عباس ﵄ المَعْنى لم أبتله بالغنى (سقط ١٥٦) عليَّ ولم أبتلِه بالفقرِ لهوانِه عليَّ بلْ ذلكَ لمحضِ القضاءِ والقدرِ وحملُ الردعِ والتكذيبِ إلى قولِه الأخيرِ بعيدٌ وقولُه تعالَى
İnsanı, aktarılan bu sözünden vazgeçirme (red') ve her iki durumda da bu iddiasını yalanlamadır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Mana; 'Bana olan üstünlüğünden/değerinden ötürü onu zenginlikle imtihan etmedim (Düşen kısım 156), bana değersizliğinden ötürü de onu fakirlikle imtihan etmedim; bilakis bu, sırf kaza ve kader iledir' şeklindedir. Vazgeçirme ve yalanlamayı sadece onun son sözüne hamletmek ise uzaktır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
16886. Metin
بَل لَاّ تُكْرِمُونَ اليتيم
{بَل لَّا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ} “Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.”
16887. Metin
انتقالٌ من بيانِ سوءِ أقوالِه إلى بيانِ سوءِ أفعالِه والالتفاتُ إلى الخطابِ للإيذانِ باقتضاءِ ملاحظةِ جنايته السابقةِ لمشافهتِه بالتوبيخِ تشديداً للتقريعِ وتأكيداً للتشنيعِ والجمعُ باعتبار
Onun kötü sözlerinin beyanından kötü fiillerinin beyanına bir geçiştir. Muhatap kipine iltifat edilmesi (dönülmesi), azarlamayı şiddetlendirmek ve kınamayı pekiştirmek amacıyla, önceki cürmünün doğrudan yüzüne karşı azarlanmayı gerektirdiğini bildirmek içindir. Çoğul kullanılması ise,
16888. Metin
٨٩ سورة الفجر (١٨ ٢٣)
89 Fecr Suresi (18-23)
16889. Metin
مَعْنى الإنسانِ إذِ المرادُ هو الجنسُ أي بَلْ لكم أحوالٌ أشدُّ شَراً مما ذُكِرَ وأدلُّ عَلى تهالُكِكم على المالِ حيثُ يُكْرمكم الله تعالَى بكثرةِ المالِ فلَا تُؤدونَ ما يلزمكُم فيهِ من إكرامِ اليتيمِ بالمبرةِ به وقُرِىءَ لا يكرمونَ
insan kelimesinin manası itibarıyladır; zira kastedilen cinstir. Yani: Bilakis sizin, zikredilenden daha kötü ve mala ne denli düşkün olduğunuzu daha çok gösteren halleriniz vardır; zira Allah Teâlâ size bol mal vererek ikramda bulunur da siz, iyilik yapmak suretiyle yetime ikramda bulunarak mal konusunda üzerinize düşen görevi yerine getirmezsiniz. [Ayet] lâ yükrimûne (لَا يُكْرِمُونَ) şeklinde [üçüncü şahıs olarak] da okunmuştur.
16890. Metin
وَلَا تَحَاضُّونَ
{وَلَا تَحَاضُّونَ} “Birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,”
16891. Metin
بحذفِ إحْدَى التاءينِ من تَتَحاضُّون أيْ لَا يحضُّ بعضُكم بعضاً
Tetahâddûne (تَتَحَاضُّونَ) fiilinden iki tâ harfinden birinin hazfedilmesiyledir; yani: Birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,
16892. Metin
على طَعَامِ المسكين
{عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ} “yoksulu doyurmaya.”
16893. Metin
أي على إطعامِه وقُرِىءَ تحاضونَ من المحاضةِ وقُرِىءَ يَحُضُّونَ بالياءِ والتاءِ
Yani onu doyurmaya. Muhâdda (karşılıklı teşvik) kökünden tuhâddûne (تُحَاضُّونَ) şeklinde ve yâ ile tâ harfleriyle yahuddûne / tahuddûne (يَحُضُّونَ / تَحُضُّونَ) şeklinde de okunmuştur.
16894. Metin
وَتَأْكُلُونَ التراث
{وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ} “Mirası da yiyorsunuz,”
16895. Metin
أي الميراثَ وأصله وارث
Yani mirası. Kelimenin aslı vâristir (وارث).
16896. Metin
أَكْلاً لَّمّاً
{أَكْلًا لَّمًّا} “hırsla toplayıp yutarcasına.”
16897. Metin
أيْ ذَا لمٍ أي جمعٍ بينَ الحلالِ والحرامِ فإنهم كانُوا لا يورثون النساء والصبيان ويأكلون انصباءهم او يأكلون ما جمعَهُ المورثُ من حلالٍ وحرامٍ عالمينَ بذلكَ
Yani lemm sahibi (biriktirici) olarak; yani helal ile haramı birbirine katarak. Zira onlar kadınlara ve çocuklara miras vermez, onların paylarını yerlerdi ya da miras bırakanın helalden ve haramdan topladığı şeyleri bilerek yerlerdi.
16898. Metin
وَتُحِبُّونَ المال حُبّاً جَمّاً
{وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبّاً جَمّاً} “Malı da pek çok bir sevgiyle seviyorsunuz.”
16899. Metin
كثيراً معَ حِرص وشرَه وقرىء يحبون بالياءِ
Hırs ve açgözlülükle birlikte çokça [seviyorsunuz]. Yâ ile yuhıbbûne (يُحِبُّونَ) şeklinde de okunmuştur.
16900. Metin
كَلَاّ
{كَلَّا} “Hayır!”
16901. Metin
ردعٌ لهم عن ذلكَ وقولُه تعالَى
Onları bundan vazgeçirmedir (red'). Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
16902. Metin
إِذَا دُكَّتِ الأرض دَكّاً دَكّاً
{إِذَا دُكَّتِ الْأَرْضُ دَكّاً دَكّاً} “Yeryüzü parça parça darmadağın edildiği zaman,”
16903. Metin
الخ استئناف جىء به بطريق الوعيدِ تعليلاً للردعِ أيْ إذَا دكتِ الأرضُ دكاً متتابعاً حتى انكسرَ وذهبَ كلُّ ما عَلى وجهِها من جبالٍ وأبنيةٍ وقصورٍ حينَ زُلزلتْ وصَارتْ هباءً مُنبثاً وقيلَ الدكُّ حطُّ المرتفعِ بالبسطِ والتسويةِ فالمَعْنى إذا سُويتْ تسويةً بعدَ تسويةٍ ولم يبقَ على وجهها شيءٌ حَتَّى صارتُ كالصخرةِ الملساءِ وأياً مَا كانَ فهو عبارةٌ عما عرضَ لها عند النفخةِ الثانيةِ
İla ahir... Vazgeçirmeyi (red'i) gerekçelendirmek amacıyla tehdit yoluyla getirilmiş yeni bir cümledir (isti'nâf). Yani: Yeryüzü sarsılıp toz duman haline geldiğinde, yüzeyindeki dağlar, binalar ve saraylardan ne varsa hepsi kırılıp yok oluncaya kadar peş peşe çarpılıp darmadağın edildiğinde. Dekk (دَكّ) kelimesinin, yüksek yeri yayarak ve düzleyerek indirmek olduğu da söylenmiştir; bu takdirde mana: 'Düzlendikçe düzlenip üzerinde hiçbir şey kalmadığında, hatta kaygan ve pürüzsüz bir kaya gibi olduğunda' demektir. Her halükarda bu, ikinci Sûr üflemesinde yeryüzünün başına gelen durumdan kinayedir.
16904. Metin
وَجَاء رَبُّكَ
{وَجَاءَ رَبُّكَ} “Rabbin geldiği,”
16905. Metin
أي ظهرتْ آياتُ قُدرتِه وآثارُ قهرهِ مثلَ ذلكَ بما يظهرُ عندَ حضورِ السلطانِ من أحكامِ هيبتِه وسياستِه وقيلَ جاءَ أمرُهُ تعالَى وقضاؤُه على حذفِ المضافِ للتهويلِ
Yani kudretinin delilleri ve kahrının eserleri tecelli ettiği zaman. Bu durum, hükümdarın bizzat hazır bulunması esnasında heybet ve yönetiminin hükümlerinin ortaya çıkmasına benzetilmiştir. Korku ve dehşet vermek (tehvîl) amacıyla muzaf hazfedilerek, 'Allah Teâlâ'nın emri ve hükmü geldiğinde' manasında olduğu da söylenmiştir.
16906. Metin
والملك صَفّاً صَفّاً
{وَالْمَلَكُ صَفّاً صَفّاً} “ve melekler sıra sıra dizildiği [zaman],”
16907. Metin
أي مُصطفينَ أو ذَوِي صفوفٍ فإنه ينزلُ يومئذٍ ملائكةُ كلِّ سماءٍ فيصطفونَ صفاً بعدَ صفٍ بحسب منازلِهم ومراتبِهم مُحدقينَ بالجِنِّ والإنسِ
Yani saf tutmuş halde veya saflar sahibi olarak. Çünkü o gün her semanın melekleri iner, makam ve derecelerine göre cinleri ve insanları kuşatarak saf saf dizilirler.
16908. Metin
وَجِىء يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ
{وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ} “Ve o gün cehennem getirildiğinde,”
16909. Metin
كقولِه تعالَى وَبُرّزَتِ الجحيم قال ابنُ مسعودٍ ومقاتلٌ تُقادُ جهنمُ بسبعينَ ألفَ زمامٍ كل زمام سبعونَ ألفَ مَلَكٍ يَجرونَها حتى تُنصبَ عن يسارِ العرشِ لها تغيظٌ وزفيرٌ وقد رَواهُ مسلمٌ في صحيحِه عن ابنِ مسعودٍ مَرْفُوعاً
Allah Teâlâ'nın: {وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ} “Cehennem ortaya çıkarıldığı [zaman]” buyruğu gibidir. İbn Mes'ûd ve Mukâtil şöyle demiştir: 'Cehennem, her bir yularını yetmiş bin meleğin çektiği yetmiş bin yularla sevk edilir; nihayet öfke ve uğultu çıkararak Arş'ın sol tarafına dikilir.' Bunu Müslim, Sahîh'inde İbn Mes'ûd'dan merfû olarak rivayet etmiştir.
16910. Metin
يَوْمَئِذٍ
{يَوْمَئِذٍ} “İşte o gün,”
16911. Metin
بدلٌ مِنْ إذَا دكتْ والعاملُ فيهمَا قولُه تعالى
{إِذَا دُكَّتِ} ifadesinden bedeldir; her ikisinde amel eden lafız ise Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
16912. Metin
يَتَذَكَّرُ الإنسان
{يَتَذَكَّرُ الْإِنسَانُ} “insan hatırlar,”
16913. Metin
أي يتذكرُ ما فرَّطَ فيهِ بتفاصيلِه بمشاهدةِ آثارِه وأحكامِه أو بمعاينةِ عينِه على أنَّ الأعمالَ تتجسمُ في النشأةِ الآخرةِ فيبرز كلٌّ من الحسناتِ والسيئاتِ بما يناسبُها من الصورِ الحسنة
Yani ihmal ettiği şeyleri, eserlerini ve hükümlerini görerek ya da ahiret hayatında amellerin cisimleşeceği kabulüne göre bizzat kendilerini gözleriyle görerek bütün ayrıntılarıyla hatırlar; böylece iyilik ve kötülüklerin her biri kendine uygun güzel
16914. Metin
٨٩ سورة الفجر (٢٤ ٢٧)
89 Fecr Suresi (24-27)
16915. Metin
والقبيحةِ أَوْ يتعظُ وقولُه تعالى
ve çirkin suretlerde ortaya çıkar; yahut ibret alır. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
16916. Metin
وأنى لَهُ الذكرى
{وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى} “fakat hatırlamanın ona ne faydası var?”
16917. Metin
اعتراضٌ جِىءَ بهِ لتحقيقِ أنه ليسَ يتذكرُ حقيقةً لعرائِه عن الجَدوى بعدمِ وقوعِه فى أوانه وأنَّى خبرٌ مقدمٌ والذكْرَى مبتدأٌ وله متعلقٌ بما تعلَّق بهِ الخبرُ أيْ ومنْ أينَ يكونُ له الذكْرَى وقد فاتَ أوانُها وقيلَ هناكَ مضافٌ محذوفٌ أيْ وأنَّى له منفعةُ الذكْرَى والاستدلالُ به عَلى عدم وجوبِ قبولِ التوبةِ في دارِ التكليفِ مما لا وجهَ لَهُ على أن تذكّره ليسَ من التوبةِ في شيءٍ فإنَّه عالمٌ بأنَّها إنما تكونُ في الدُّنيا كما يُعربُ عنْهُ قوله تعالى
Vaktinde gerçekleşmemesi sebebiyle bir fayda sağlamadığından ötürü hakiki anlamda bir hatırlama olmadığını pekiştirmek için getirilmiş bir ara cümledir (itiraziyye). Ennâ (أَنَّى) öne geçmiş haber (yüklem), ez-zikrâ (الذِّكْرَى) mübteda (özne), lehu (لَهُ) ise haberin taalluk ettiği şeye taalluk etmektedir; yani: 'Vakti geçmişken hatırlama ona nereden fayda verecek?' Burada mahzuf bir muzaf olduğu da söylenmiştir; yani: 'Hatırlamanın faydası ona nereden gelecek?' Bununla teklif yurdunda (dünyada) tövbenin kabulünün vacip olmadığına istidlal edilmesinin hiçbir tutar tarafı yoktur; kaldı ki onun bu hatırlaması tövbeden de sayılmaz; zira o, tövbenin ancak dünyada olacağını bilmektedir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu buyruğu bunu açıkça ifade etmektedir:
16918. Metin
يقول يا ليتني قَدَّمْتُ لِحَيَاتِى
{يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي} “Der ki: 'Keşke [bu] hayatım için önceden bir şeyler yapmış olsaydım!'”
16919. Metin
وهو بدلٌ اشتمالٍ من يتذكرُ أو استئنافٌ وقع جوابا عن سؤالٍ نشأَ منْهُ كأنَّه قيلَ ماذَا يقولُ عندَ تذكرِه فقيلَ يقولُ يا ليتني عملتْ لأجل حياتِي هذِه أو وقتَ حياتِي في الدُّنيا أعمالاً صالحةً أنتفعُ بَها اليومَ وليس في هذا التمنِي شائبةُ دَلالةٌ على استقلالِ العبدِ بفعله وإنما الذي يدلُّ عليهِ ذلكَ اعتقادُ كونِه متمكناً من تقديمِ الأعمالِ الصالحةِ وأما أنَّ ذلكَ بمحضٍ قدرتِه أو بخلقِ الله تعالَى عندَ صرفِ قدرتِه الكاسبةِ إليهِ فكَلَاّ وأما ما قيل من أن المحجورَ قد يتمنَّى إن كانَ ممكناً منْهُ فربما يوهُم أنَّ منْ صرفَ قدرتَهُ إلى أحدِ طَرفي الفعلِ يعتقدُ أنه محجورٌ من الطرفِ الآخرِ وليس كذلكَ بل كلُّ أحدٍ جازمٌ بأنَّه لو صرف قدرتَهُ إلى أي طرفٍ كانَ من أفعالِه الاختياريةِ لحصلَ وعلى هذا يدورُ فلكُ التكليفِ وإلزامُ الحجةِ
Bu [cümle], yetézekkeru fiilinden bedel-i iştimaldir veya ondan doğan bir soruya cevap olarak gelmiş yeni bir cümledir (isti'nâf); sanki şöyle denilmiştir: 'Hatırladığı zaman ne der?' Buna karşılık şöyle denilmiştir: 'Keşke bu hayatım için yahut dünyadaki hayatım esnasında bugün faydalanacağım salih ameller işlemiş olsaydım! der.' Bu temennide kulun fiilinde tam bağımsız olduğuna dair en ufak bir delalet şaibesi yoktur; bunun delalet ettiği tek şey, kulun salih amelleri önceden göndermeye güç yetirebilir durumda olduğuna inanmasıdır. Yoksa bunun sırf kendi kudretiyle mi yoksa kesbî kudretini o fiile yönelttiğinde Allah Teâlâ'nın yaratmasıyla mı olduğu hususuna gelince, asla [böyle bir ayrımı içermez]. 'Engellenmiş (mahcur) kişi de eğer kendisine imkân tanınsaydı temennide bulunurdu' şeklindeki söze gelince; bu söz, kudretini fiilin iki tarafından birine sarf eden kimsenin diğer taraftan engellendiğine inandığı vehmini doğurabilir. Oysa durum böyle değildir; bilakis herkes, ihtiyarî (iradeli) fiillerinden hangi tarafa kudretini sarf etseydi o fiilin meydana geleceğinden kesinlikle emindir. Teklifin mihveri ve hüccetin ilzamı da işte bunun etrafında döner.
16920. Metin
فيومئذ
{فَيَوْمَئِذٍ} “Artık o gün,”
16921. Metin
أي يومَ إذ يكونُ ما ذكر من الأحوالِ والأقوالِ
Yani zikredilen durumların ve sözlerin gerçekleştiği gün,
16922. Metin
لَاّ يُعَذّبُ عَذَابَهُ أَحَدٌ
{لَّا يُعَذِّبُ عَذَابَهُ أَحَدٌ} “O'nun azap ettiği gibi hiç kimse azap edemez.”
16923. Metin
وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُ أَحَدٌ
{وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُ أَحَدٌ} “O'nun vurduğu bağı da hiç kimse vuramaz.”
16924. Metin
الهاءُ لله تعالَى أيْ لا يتولَّى عذابَ الله تعالَى ووثاقَهُ أحدٌ سواهُ إذِ الأمرُ كلُّه لهُ أو الانسان أي لا يعذب أحد من الزبانيةِ مثلَ ما يعذبونَهُ وقُرِىءَ الفعلانِ على البناءِ للمفعولِ والضميرُ للإنسان أيضاً وقيل المراد به أُبيّ بن خلف أي لا يعذب أحد مثل عذابه ولا يُوثقُ بالسلاسلِ والأغلالِ مثلَ وثاقِه لتناهيهِ في الكفرِ والعنادِ وقيلَ لا يحملُ عذابَ الإنسانِ احد كقولِه تعالى {وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى} وقولُه تعالى
Hâ zamiri Allah Teâlâ'ya aittir; yani O'ndan başka hiç kimse Allah Teâlâ'nın azabını ve bağlamasını üstlenemez; zira emir bütünüyle O'nundur. Yahut [zamir] insana aittir; yani zebanilerden hiç kimse insana verilen azap gibi bir azap vermez. Her iki fiil de meçhul sîgasıyla okunmuştur; bu durumda zamir yine insana racidir. Bununla Übey b. Halef'in kastedildiği de söylenmiştir; yani küfür ve inatta son noktaya vardığı için hiç kimseye onun azabı gibi azap edilmez ve hiç kimse onun zincir ve bukağılarla bağlanması gibi bağlanmaz. İnsanın azabını hiç kimsenin yüklenmeyeceği de söylenmiştir; nitekim Allah Teâlâ: {وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ} “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
16925. Metin
يا أيتها النفس المطمئنة
{يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ} “Ey huzura ermiş nefis!”