Enfâl

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

5279. Metin

سُورَةُ الْأَنْفَالِ

ENFÂL SURESİ

5280. Metin

مَدَنِيَّةٌ وَهِيَ خَمْسٌ وَسَبْعُونَ آيَةً قِيلَ: إِلَّا سَبْعَ آيَاتٍ مِنْ قَوْلِهِ: «وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا» إِلَى آخِرِ سَبْعِ آيَاتٍ فَإِنَّهَا نَزَلَتْ بِمَكَّةَ وَالْأَصَحُّ أَنَّهَا نَزَلَتْ بِالْمَدِينَةِ، وَإِنْ كَانَتِ الْوَاقِعَةُ بِمَكَّةَ.

Medenîdir ve yetmiş beş ayettir. “İnkâr edenler sana tuzak kuruyorlardı...” sözünden itibaren yedi ayet müstesna [bunların Mekke'de indiği söylenmiştir]; çünkü bunlar Mekke'de inmiştir. En sahih olan ise, olay Mekke'de geçmiş olsa bile Medine'de inmiş olduğudur.

5281. Metin

{يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١) }

{يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١) } “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: 'Ganimetler Allah'a ve Resul'e aittir. O halde Allah'tan korkun, aranızı düzeltin ve eğer mümin iseniz Allah'a ve Resulü'ne itaat edin.' (1)”

5282. Metin

{يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ} الْآيَةَ، قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: سَبَبُ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ هُوَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ يَوْمَ بَدْرٍ: "مَنْ أَتَى مَكَانَ كَذَا فَلَهُ مِنَ النَّفْلِ كَذَا وَمَنْ قَتَلَ قَتِيلًا فَلَهُ كَذَا وَمَنْ أَسَرَ أَسِيرًا فَلَهُ كَذَا"، فَلَمَّا الْتَقَوْا تَسَارَعَ إِلَيْهِ الشُّبَّانُ وَأَقَامَ الشُّيُوخُ وَوُجُوهُ النَّاسِ عِنْدَ الرَّايَاتِ، فَلَمَّا فَتَحَ اللَّهُ عَلَى الْمُسْلِمِينَ جَاءُوا يَطْلُبُونَ مَا جَعَلَ لَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ، فَقَالَ الْأَشْيَاخُ: كُنَّا رِدْءًا لَكُمْ وَلَوِ انْهَزَمْتُمْ لَانْحَزْتُمْ إِلَيْنَا، فَلَا تَذْهَبُوا بِالْغَنَائِمِ دُونَنَا، وَقَامَ أَبُو الْيَسَرِ بْنُ عَمْرٍو الْأَنْصَارِيُّ أَخُو بَنِي سَلَمَةَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّكَ وَعَدْتَ أَنَّ مَنْ قَتَلَ قَتِيلًا فَلَهُ كَذَا وَمَنْ أَسَرَ أَسِيرًا فَلَهُ كَذَا وَإِنَّا قَدْ قَتَلْنَا مِنْهُمْ سَبْعِينَ وَأَسَرْنَا مِنْهُمْ سَبْعِينَ، فَقَامَ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ ﵁ فَقَالَ: وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا مَنَعَنَا أَنْ نَطْلُبَ مَا طَلَبَ هَؤُلَاءِ زَهَادَةً فِي الأجر ولا جبن عَنِ الْعَدُوِّ، وَلَكِنْ كَرِهْنَا أَنْ نُعَرِّيَ مَصَافَّكَ [فَيَعْطِفُ عَلَيْهِ] ١ خَيْلٌ من المشركين ١٤٣/ب فَيُصِيبُوكَ، فَأَعْرَضَ

{يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ} “Sana ganimetleri soruyorlar” ayeti[ne gelince], tefsir ehli şöyle demiştir: Bu ayetin iniş sebebi şudur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir günü, «Kim falan yere varırsa ona ganimetten şu kadar vardır; kim birini öldürürse ona şu kadar vardır ve kim birini esir alırsa ona şu kadar vardır» buyurdu. İki topluluk karşılaştığında gençler oraya doğru koştular; yaşlılar ve insanların ileri gelenleri ise sancakların yanında durdular. Allah Müslümanlara zafer nasip edince [gençler], Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine vadettiği şeyi istemeye geldiler. Bunun üzerine yaşlılar şöyle dedi: “Biz sizin için bir destek idik; şayet bozguna uğrasaydınız bize sığınacaktınız. O halde ganimetleri biz olmadan alıp götürmeyin.” Benî Seleme'nin kardeşi (mensubu) Ebu'l-Yeser b. Amr el-Ensârî kalkıp şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resulü! Sen birini öldürene şu kadar, birini esir alana şu kadar [verileceğini] vadetmiştin. Biz onlardan yetmişini öldürdük, yetmişini de esir aldık.” Bunun üzerine Sa'd b. Muâz radıyallâhu anh ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Vallahi ey Allah'ın Resulü! Bunların istediği şeyi istemekten bizi alıkoyan şey, sevaba karşı isteksizlik yahut düşmandan korkaklık göstermemiz değildir; lakin biz, senin bulunduğun safı korumasız bırakıp da müşriklerin atlılarının oraya yönelmesinden 1 ve sana bir zarar vermelerinden endişe ettik.” Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yüz çevirdi...

5283. Metin

عَنْهُمَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. وَقَالَ سَعِيدٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ النَّاسَ كَثِيرٌ وَالْغَنِيمَةَ دُونَ ذَلِكَ، فَإِنْ تُعْطَ هَؤُلَاءِ [الَّذِينَ] (١) ذَكَرْتَ لَا يَبْقَى لِأَصْحَابِكَ كَبِيرُ شَيْءٍ، فَنَزَلَتْ: "يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ" (٢) .

...her ikisinden de. Saîd dedi ki: “Ey Allah'ın Resulü! İnsanlar çok, ganimet ise bundan daha azdır. Eğer zikrettiğin bu kimselere verirsen, ashabına kayda değer bir şey kalmaz.” Bunun üzerine: “Sana ganimetleri soruyorlar” (2) [ayeti] indi.

5284. Metin

وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: أَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِمَا فِي الْعَسْكَرِ فَجُمِعَ فَاخْتَلَفَ الْمُسْلِمُونَ فِيهِ، فَقَالَ مَنْ جَمَعَهُ: هُوَ لَنَا، قَدْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ نَفَّلَ كُلَّ امْرِئٍ مَا أَصَابَ، وَقَالَ الَّذِينَ كَانُوا يُقَاتِلُونَ الْعَدُوَّ: لَوْلَا نَحْنُ مَا أَصَبْتُمُوهُ، وَقَالَ الَّذِينَ كَانُوا يَحْرُسُونَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ: لَقَدْ رَأَيْنَا أَنْ نَقْتُلَ الْعَدُوَّ وَأَنْ نَأْخُذَ الْمَتَاعَ وَلَكِنَّا خِفْنَا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ كَرَّةَ الْعَدُوِّ، وَقُمْنَا دُونَهُ فَمَا أَنْتُمْ بِأَحَقَّ بِهِ مِنَّا (٣) .

İbn İshâk dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ordugâhta bulunan şeylerin toplanmasını emretti ve toplandı. Müslümanlar bu konuda ihtilafa düştüler. Onu toplayanlar, “Bu bizimdir, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem herkese ele geçirdiği şeyi fazladan vermişti” dediler. Düşmanla savaşanlar ise, “Biz olmasaydık siz onu ele geçiremezdiniz” dediler. Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem koruyanlar da, “Biz de düşmanı öldürmeyi ve ganimeti almayı düşündük; ancak Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanın tekrar saldırmasından korktuk ve onu korumak için başında durduk. Dolayısıyla siz ona bizden daha layık değilsiniz” dediler (3).

5285. Metin

وَرَوَى مَكْحُولٌ عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: سَأَلْتُ عُبَادَةَ بْنَ الصَّامِتِ عَنِ الْأَنْفَالِ، قَالَ: فِينَا مَعْشَرَ أَصْحَابِ بَدْرٍ نَزَلَتْ، حِينَ اخْتَلَفْنَا فِي النَّفْلِ وَسَاءَتْ فِيهِ أَخْلَاقُنَا، فَنَزَعَهُ اللَّهُ مِنْ أَيْدِينَا، فَجَعَلَهُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَسَمَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بَيْنَنَا عَنْ بَوَاءٍ -يَقُولُ عَلَى السَّوَاءِ -وَكَانَ فِي ذَلِكَ تَقْوَى اللَّهِ وَطَاعَةُ رَسُولِهِ وَصَلَاحُ ذَاتِ الْبَيْنِ (٤) .

Mekhûl, Ebû Ümâme el-Bâhilî'den rivayet etti ki şöyle dedi: Ubâde b. es-Sâmit'e ganimetleri sordum; o şöyle dedi: “Biz Bedir ehli hakkında indi. Ganimet konusunda ihtilafa düşüp onda ahlakımız bozulduğunda Allah onu elimizden çekip aldı ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem bıraktı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de onu aramızda 'bevâ' üzere -yani eşit şekilde- paylaştırdı. Bunda Allah'a karşı takva, Resulü'ne itaat ve aranın düzeltilmesi vardı” (4).

5286. Metin

وَقَالَ سَعْدُ بْنُ أَبِي وَقَّاصٍ ﵁: لَمَّا كَانَ يَوْمُ بَدْرٍ قُتِلَ أَخِي عُمَيْرٌ، وَقَتَلْتُ سَعِيدَ بْنَ الْعَاصِ بْنِ أُمَيَّةَ، وَأَخَذْتُ سَيْفَهُ، وَكَانَ يُسَمَّى ذَا الْكَثِيفَةِ، فَأَعْجَبَنِي فَجِئْتُ بِهِ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ قَدْ شَفَى صَدْرِي مِنَ الْمُشْرِكِينَ فَهَبْ لِي هَذَا السَّيْفِ. فَقَالَ: لَيْسَ هَذَا لِي وَلَا لَكَ، اذْهَبْ فَاطْرَحْهُ فِي الْقَبَضِ، فَطَرَحْتُهُ وَرَجَعْتُ، وَبِي مَا لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ مِنْ قَتْلِ أَخِي وَأَخْذِ سِلَاحِي، وَقُلْتُ: عَسَى أَنْ يُعْطَى هَذَا السَّيْفَ مَنْ لَمْ يُبْلِ بَلَائِي فَمَا جَاوَزْتُ إِلَّا قَلِيلًا حَتَّى جَاءَنِي الرَّسُولُ، وَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: "يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ"، الْآيَةَ. فَخِفْتُ أَنْ يَكُونَ قَدْ نَزَلَ فِيَّ شَيْءٌ، فَلَمَّا انْتَهَيْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "يَا سَعْدُ إِنَّكَ سَأَلْتَنِي السَّيْفَ وَلَيْسَ لِي، وَإِنَّهُ قَدْ صَارَ لِي الْآنَ فَاذْهَبْ فَخُذْهُ فَهُوَ لَكَ" ٥ .

Sa‘d b. Ebî Vakkâs radıyallâhu anh şöyle dedi: Bedir günü kardeşim Umeyr öldürüldü. Ben de Saîd b. el-Âs b. Ümeyye'yi öldürdüm ve “Zü'l-Ketîfe” diye isimlendirilen kılıcını aldım. Kılıç hoşuma gitti; onu Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem getirip: “Ey Allah'ın Resûlü! Allah müşriklerden [intikamımı alarak] gönlüme şifa verdi; bu kılıcı bana bağışla!” dedim. Bunun üzerine [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Bu ne bana aittir ne de sana; git, onu toplanan ganimetlerin arasına bırak» buyurdu. Ben de onu bıraktım ve döndüm. Kardeşimin öldürülmesi ve silahımın [elimden] alınması sebebiyle içimde ancak Allah'ın bildiği [büyük bir keder] vardı. Kendi kendime: “Bu kılıç belki de benim gösterdiğim yararlılığı göstermeyen birine verilir” diyordum. Çok az uzaklaşmıştım ki elçi bana geldi. Bu sırada Allah Azze ve Celle: {يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ} “Sana ganimetleri soruyorlar” ayetini indirmişti. Hakkımda bir şey inmiş olmasından korktum. Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem yanına vardığımda şöyle buyurdu: «Ey Sa‘d! Sen benden kılıcı istemiştin, oysa o bana ait değildi. Artık o bana verildi; öyleyse git, onu al, o senindir!» 5.

5287. Metin

وَقَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ قَالَ: كَانَتِ الْمَغَانِمُ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ خَاصَّةً لَيْسَ لِأَحَدٍ فِيهَا شَيْءٌ، وَمَا أَصَابَ سَرَايَا الْمُسْلِمِينَ مِنْ شَيْءٍ أَتَوْهُ بِهِ فَمَنْ حَبَسَ مِنْهُ إِبْرَةً أَوْ سِلْكًا فَهُوَ غُلُولٌ (١) .

Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ şöyle dediğini rivayet etti: Ganimetler yalnızca Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem aitti, onda kimsenin bir hakkı yoktu. Müslümanların seriyyelerinin ele geçirdiği her şeyi ona getirirlerdi; kim ondan bir iğne veya bir iplik gizlerse bu gulûl (ganimete hıyanet) sayılırdı (1).

5288. Metin

قَوْلُهُ: {يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ} أَيْ: عَنْ حُكْمِ الْأَنْفَالِ وَعِلْمِهَا، وَهُوَ سُؤَالُ اسْتِخْبَارٍ لَا سُؤَالُ طَلَبٍ، وَقِيلَ: هُوَ سُؤَالُ طَلَبٍ. قَالَهُ الضَّحَّاكُ وَعِكْرِمَةُ. وَقَوْلُهُ: {عَنِ الْأَنْفَالِ} أَيْ: مِنَ الْأَنْفَالِ، عَنْ بِمَعْنَى مِنْ. وَقِيلَ: عَنْ صِلَةٌ أَيْ: يَسْأَلُونَكَ الْأَنْفَالَ، وَهَكَذَا قِرَاءَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ بِحَذْفِ عَنْ. وَالْأَنْفَالُ: الْغَنَائِمُ، وَاحِدُهَا: نَفَلٌ، وَأَصْلُهُ الزِّيَادَةُ، يُقَالُ: نَفَلْتُكَ وَأَنْفَلْتُكَ، أَيْ: زِدْتُكَ، سُمِّيَتِ الْغَنَائِمُ أَنْفَالًا لِأَنَّهَا زِيَادَةٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى الْخُصُوصِ.

Allah Teâlâ'nın: {يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ} “Sana ganimetleri soruyorlar” sözü, yani ganimetlerin hükmünü ve bilgisini soruyorlar demektir. Bu, talep sorusu değil bilgi alma sorusudur. [Bunun] bir talep sorusu olduğu da söylenmiştir; bunu Dahhâk ve İkrime söylemiştir. Ayetteki {عَنِ الْأَنْفَالِ} ifadesi, ganimetlerden demektir; zira 'an' (عن) edatı, 'min' (من) anlamındadır. 'An' edatının sıla (pekiştirme) olduğu, yani “Senden ganimetleri istiyorlar” manasında olduğu da söylenmiştir. İbn Mes'ûd'un kıraati de 'an' edatı hazfedilerek böyledir. Enfâl (الْأَنْفَالِ); ganimetler demektir, tekili nefeldir (نَفَل). Aslı fazlalık demektir. 'Sana fazladan verdim' anlamında Nefeltüke (نَفَلْتُكَ) ve Enfeltüke (أَنْفَلْتُكَ) denir. Ganimetlere enfâl denmesi, bunların özellikle bu ümmete Allah Teâlâ'dan bir fazlalık (lütuf) olması sebebiyledir.

5289. Metin

وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ عَلَى أَنَّ الْآيَةَ فِي غَنَائِمَ بَدْرٍ. وَقَالَ عَطَاءٌ: هِيَ مَا شَذَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ إِلَى الْمُسْلِمِينَ بِغَيْرِ قِتَالٍ، مِنْ عَبْدٍ أَوْ أَمَةٍ وَمَتَاعٍ فَهُوَ لِلنَّبِيِّ ﷺ يَصْنَعُ بِهِ مَا شَاءَ.

Müfessirlerin çoğu, ayetin Bedir ganimetleri hakkında olduğu görüşündedir. Atâ ise şöyle demiştir: O, savaş olmaksızın müşriklerden Müslümanlara geçen köle, cariye veya eşyadan ibarettir ki bu Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem aittir, onda dilediğini yapar.

5290. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ} [يَقْسِمُهَا كَمَا شَاءَ] (٢) وَاخْتَلَفُوا فِيهِ، فَقَالَ مُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ وَالسُّدِّيُّ: هَذِهِ الْآيَةُ مَنْسُوخَةٌ بِقَوْلِهِ ﷿: "وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ" الْآيَةَ. كَانَتِ الْغَنَائِمُ يَوْمَئِذٍ لِلنَّبِيِّ ﷺ فَنَسَخَهَا اللَّهُ ﷿ بِالْخُمُسِ (٣) .

Allah Teâlâ'nın: {قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ} “De ki: 'Ganimetler Allah'a ve Resul'e aittir'” [dilediği gibi paylaştırır] (2) sözünde ihtilaf ettiler. Mücâhid, İkrime ve es-Süddî şöyle dediler: Bu ayet, Allah azze ve celle'nin: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a ve Resul'e aittir...” ayetiyle neshedilmiştir. Ganimetler o gün Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem aitti, Allah azze ve celle bunu beşte bir hükmüyle neshetti (3).

5291. Metin

وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ: هِيَ ثَابِتَةٌ غَيْرُ مَنْسُوخَةٍ، وَمَعْنَى الْآيَةِ: قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ مَعَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَلِلرَّسُولِ يَضَعُهَا حَيْثُ أَمَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى، أَيْ: الْحُكْمُ فِيهَا لِلَّهِ وَلِرَسُولِهِ، وَقَدْ بَيَّنَ اللَّهُ مَصَارِفَهَا فِي قَوْلِهِ ﷿: "وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ" الْآيَةَ ٤ .

Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ise şöyle demiştir: O [hüküm] sabittir, mensuh (hükmü kaldırılmış) değildir. Ayetin manası şudur: De ki: Ganimetler, dünya ve ahiretle birlikte Allah'a aittir; Resul'e de aittir ki onu Allah Teâlâ'nın emrettiği yere koyar. Yani bu husustaki hüküm Allah'a ve Resulü'ne aittir. Allah azze ve celle: "وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ" “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a aittir...” ayetinde onların nerelere harcanacağını açıklamıştır 4.

5292. Metin

{فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ} أَيْ: اتَّقُوا اللَّهَ بِطَاعَتِهِ وَأَصْلِحُوا الْحَالَ بَيْنَكُمْ بِتَرْكِ الْمُنَازَعَةِ وَالْمُخَالَفَةِ، وَتَسْلِيمِ أَمْرِ الْغَنِيمَةِ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ ﷺ. {وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ}

{فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ} “O halde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin”, yani O'na itaat ederek Allah'tan sakının; çekişmeyi ve ayrılığı terk ederek, ganimet işini Allah'a ve Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem bırakarak aranızdaki hâli düzeltin. {وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “Ve eğer mümin iseniz Allah'a ve Resulü'ne itaat edin.”

5293. Metin

{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (٣) أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٤) }

{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (٣) أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ (٤) } “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (2) Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (3) İşte gerçekten mümin olanlar bunlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, bir bağışlanma ve değerli bir rızık vardır. (4)”

5294. Metin

{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ} يَقُولُ لَيْسَ الْمُؤْمِنُ الَّذِي يُخَالِفُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ، إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الصَّادِقُونَ فِي إِيمَانِهِمْ، {الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ} خَافَتْ وَفَرِقَتْ قُلُوبُهُمْ، وَقِيلَ: إِذَا خُوِّفُوا بِاللَّهِ انْقَادُوا خَوْفًا مِنْ عِقَابِهِ. {وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا} تَصْدِيقًا وَيَقِينًا. وَقَالَ عُمَيْرُ بْنُ حَبِيبٍ وَكَانَتْ لَهُ صُحْبَةٌ: إِنَّ لِلْإِيمَانِ زِيَادَةً وَنُقْصَانًا، قِيلَ: فَمَا زِيَادَتُهُ؟ قَالَ: إِذَا ذَكَرْنَا اللَّهَ ﷿ وَحَمِدْنَاهُ فَذَلِكَ زِيَادَتُهُ، وَإِذَا سَهَوْنَا وَغَفَلْنَا فَذَلِكَ نُقْصَانُهُ، وَكَتَبَ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ إِلَى عَدِيِّ بْنِ عَدِيٍّ: إِنَّ لِلْإِيمَانِ فَرَائِضَ وَشَرَائِطَ وَشَرَائِعَ وَحُدُودًا وَسُنَنًا فَمَنِ اسْتَكْمَلَهَا اسْتَكْمَلَ الْإِيمَانَ وَمَنْ لَمْ يَسْتَكْمِلْهَا لَمْ يَسْتَكْمِلِ الْإِيمَانَ. {وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} أَيْ: يُفَوِّضُونَ إِلَيْهِ أُمُورَهُمْ وَيَثِقُونَ بِهِ وَلَا يَرْجُونَ غَيْرَهُ وَلَا يَخَافُونَ سِوَاهُ.

{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ} “Müminler ancak” buyurmaktadır; yani mümin, Allah'a ve Resulü'ne muhalefet eden kimse değildir, müminler ancak imanlarında sadık olanlardır. {الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ} “Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen kimselerdir”, kalpleri korkar ve titrer. [Şöyle de] denilmiştir: Allah ile korkutulduklarında, O'nun azabından korkarak boyun eğerler. {وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا} “O'nun ayetleri kendilerine okunduğu zaman imanlarını artırır”, tasdik ve yakinlerini [artırır]. Sahabî olan Umeyr b. Habîb dedi ki: “İmanın artması ve eksilmesi vardır.” “Artması nedir?” denildi. O da: “Allah azze ve celle'yi andığımız ve O'na hamdettiğimiz zaman bu onun artmasıdır. Unuttuğumuz ve gaflete düştüğümüz zaman ise bu onun eksilmesidir” dedi. Ömer b. Abdilazîz, Adiyy b. Adiyy'e şöyle yazdı: “İmanın farzları, şartları, hükümleri, sınırları ve sünnetleri vardır. Kim bunları tamamlarsa imanı tamamlamış olur; kim de bunları tamamlamazsa imanı tamamlamamış olur.” {وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} “Ve yalnız Rablerine tevekkül ederler”, yani işlerini O'na havale ederler, O'na güvenirler, O'ndan başkasından ummazlar ve O'ndan başkasından korkmazlar.

5295. Metin

{أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا} يَعْنِي يَقِينًا: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بَرِئُوا مِنَ الْكُفْرِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: حَقًّا لَا شَكَّ فِي إِيمَانِهِمْ. وَفِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ لَيْسَ لِكُلِّ أَحَدٍ أَنْ يَصِفَ نَفْسَهُ بِكَوْنِهِ مُؤْمِنًا حَقًّا لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى إِنَّمَا وَصَفَ بِذَلِكَ قَوْمًا مَخْصُوصِينَ عَلَى أَوْصَافٍ مَخْصُوصَةٍ، وَكُلُّ أَحَدٍ لَا يَتَحَقَّقُ وُجُودُ تِلْكَ الْأَوْصَافِ فِيهِ.

{أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا} “İşte gerçekten mümin olanlar bunlardır”, yani kesin olarak [mümindirler]. İbn Abbâs: “Küfürden beri olmuşlardır” dedi. Mukâtil: “Hakiki [mümindirler], imanlarında şüphe yoktur” dedi. Bunda, herkesin kendini hakiki mümin olarak nitelendirme hakkının olmadığına delil vardır; çünkü Allah Teâlâ bununla ancak belirli sıfatlara sahip belirli bir topluluğu nitelemiştir ve bu sıfatların kendisinde varlığı herkes için tahakkuk etmez.

5296. Metin

وَقَالَ ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ: سَأَلَ رَجُلٌ الْحَسَنَ فَقَالَ: أَمُؤْمِنٌ أَنْتَ؟ فَقَالَ: إِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِي عَنِ الْإِيمَانِ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَالْجَنَّةِ وَالنَّارِ وَالْبَعْثِ وَالْحِسَابِ، فَأَنَا بِهَا مُؤْمِنٌ، وَإِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِي عَنْ قَوْلِهِ: "إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ" الْآيَةَ، فَلَا أَدْرِي أَمِنْهُمْ أَنَا أَمْ لَا؟

İbn Ebî Necîh dedi ki: Bir adam el-Hasan'a: “Sen mümin misin?” diye sordu. O da şöyle dedi: “Eğer bana Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, cennete, cehenneme, dirilişe ve hesaba inanmayı soruyorsan, ben bunlara iman eden biriyim. Yok eğer bana: 'Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir...' ayetini soruyorsan, onlardan mıyım değil miyim bilmiyorum.”

5297. Metin

وَقَالَ عَلْقَمَةُ: كُنَّا فِي سَفَرٍ فَلَقِينَا قَوْمًا فَقُلْنَا: مَنِ الْقَوْمُ؟ قَالُوا: نَحْنُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا، فَلَمْ نَدْرِ مَا نُجِيبُهُمْ حَتَّى لَقِينَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ فَأَخْبَرْنَاهُ بِمَا قَالُوا، قَالَ: فَمَا رَدَدْتُمْ عَلَيْهِمْ؟ قُلْنَا: لَمْ نَرُدَّ عَلَيْهِمْ

Alkame dedi ki: Bir yolculukta idik, bir toplulukla karşılaştık ve: “Siz kimsiniz?” dedik. Onlar: “Biz hakiki müminleriz” dediler. Abdullah b. Mes'ûd ile karşılaşıncaya kadar onlara ne cevap vereceğimizi bilemedik. [Karşılaşınca] söylediklerini ona haber verdik. O: “Onlara ne karşılık verdiniz?” dedi. Biz: “Onlara hiçbir karşılık vermedik” dedik.

5298. Metin

شَيْئًا، قَالَ أَفَلَا قُلْتُمْ أَمِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ أَنْتُمْ؟ إِنَّ الْمُؤْمِنِينَ أَهْلُ الْجَنَّةِ.

...hiçbir şey [söylemedik], dedi ki: “Onlara 'Siz cennetlik misiniz?' deseydiniz ya! Zira müminler cennetliktir.”

5299. Metin

وَقَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ: مَنْ زَعَمَ أَنَّهُ مُؤْمِنٌ حَقًّا أَوْ عِنْدَ اللَّهِ، ثُمَّ لَمْ يَشْهَدْ أَنَّهُ فِي الْجَنَّةِ فَقَدْ آمَنَ بِنِصْفِ الْآيَةِ دُونَ النِّصْفِ.

Süfyân es-Sevrî dedi ki: “Kim gerçekten ya da Allah katında mümin olduğunu iddia eder, sonra da cennette olduğuna şahitlik etmezse, ayetin yarısına inanıp diğer yarısına inanmamış olur.”

5300. Metin

{لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ} قَالَ عَطَاءٌ: يَعْنِي دَرَجَاتِ الْجَنَّةِ يَرْتَقُونَهَا بِأَعْمَالِهِمْ. وَقَالَ الرَّبِيعُ بْنُ أَنَسٍ: سَبْعُونَ دَرَجَةً مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ حَضَرُ الفرس المئُضَمَّر سبعين ١٤٤/أسَنَةً (١) . {وَمَغْفِرَةٌ} لِذُنُوبِهِمْ {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} حَسَنٌ يَعْنِي مَا أَعَدَّ لَهُمْ فِي الْجَنَّةِ.

{لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ} “Onlar için Rableri katında dereceler vardır”; Atâ: “Yani cennet dereceleridir, amelleriyle oralara yükselirler” dedi. er-Rebî' b. Enes ise: “Yetmiş derecedir; her iki derece arası, antrenmanlı atın yetmiş ١٤٤/أ yıl koşma mesafesidir” dedi (1). {وَمَغْفِرَةٌ} “ve bir bağışlanma” günahları için, {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} “ve değerli bir rızık” güzel [bir rızık], yani cennette onlar için hazırlanan şeyler [vardır].

5301. Metin

{كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ (٥) يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَ (٦) وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ (٧) }

{كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ (٥) يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَ (٦) وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ (٧) } “Nitekim Rabbin seni evinden hak uğruna çıkarmıştı; oysa müminlerden bir grup bundan kesinlikle hoşlanmıyordu. (5) Gerçek apaçık ortaya çıktıktan sonra bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle hak konusunda tartışıyorlardı. (6) Hani Allah size iki gruptan birinin sizin olacağını vadediyordu; siz ise güçsüz olanın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah ise kelimeleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin kökünü kazımak istiyordu. (7)”

5302. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ} اخْتَلَفُوا فِي الْجَالِبِ لِهَذِهِ الْكَافِ الَّتِي فِي قَوْلِهِ {كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ} قَالَ الْمُبَرِّدُ: تَقْدِيرُهُ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَإِنْ كَرِهُوا، كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ وَإِنْ كَرِهُوا. وَقِيلَ: تَقْدِيرُهُ امْضِ لِأَمْرِ اللَّهِ فِي الْأَنْفَالِ وَإِنْ كَرِهُوا كَمَا مَضَيْتَ لِأَمْرِ اللَّهِ فِي الْخُرُوجِ مِنَ الْبَيْتِ لِطَلَبِ الْعِيرِ وَهُمْ كَارِهُونَ.

Allah Teâlâ'nın: {كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ} “Nitekim Rabbin seni evinden hak uğruna çıkarmıştı” sözü hakkında; {كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ} sözündeki bu kâf (ك) harfini amil kılan unsur hususunda ihtilaf ettiler. el-Müberred dedi ki: Takdiri şöyledir: “Onlar hoşlanmasalar da ganimetler Allah'a ve Resul'e aittir; nitekim onlar hoşlanmasalar da Rabbin seni evinden hak uğruna çıkarmıştı.” Şöyle de denilmiştir: Takdiri, “Onlar kervanı aramak için evden çıkışından hoşlanmadıkları halde sen Allah'ın emrine uyup gittiğin gibi, onlar hoşlanmasalar da ganimetler hususunda Allah'ın emrine uyup git” şeklindedir.

5303. Metin

وَقَالَ عِكْرِمَةُ: مَعْنَاهُ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ فَإِنَّ ذَلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ، كَمَا أَنَّ إِخْرَاجَ مُحَمَّدٍ ﷺ مِنْ بَيْتِهِ بِالْحَقِّ خَيْرٌ لَكُمْ، وَإِنْ كَرِهَهُ فَرِيقٌ مِنْكُمْ.

İkrime dedi ki: Manası şudur: “Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin; zira bu sizin için daha hayırlıdır; nitekim sizden bir grup hoşlanmasa da Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem evinden hak uğruna çıkarılması sizin için daha hayırlı olmuştur.”

5304. Metin

وَقَالَ مُجَاهِدٌ: مَعْنَاهُ كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ عَلَى كُرْهِ فَرِيقٍ مِنْهُمْ، كَذَلِكَ يَكْرَهُونَ الْقِتَالَ وَيُجَادِلُونَ فِيهِ.

Mücâhid dedi ki: Manası şudur: “Rabbin seni evinden hak uğruna onlardan bir grubun hoşnutsuzluğuna rağmen çıkardığı gibi, onlar savaştan da hoşlanmamakta ve bu hususta tartışmaktadırlar.”

5305. Metin

وَقِيلَ: هُوَ رَاجِعٌ إِلَى قَوْلِهِ: "لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ"، تَقْدِيرُهُ: وَعْدُ [اللَّهِ] ٢ الدَّرَجَاتِ لَهُمْ حَقٌّ يُنْجِزُهُ اللَّهُ ﷿ كَمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ، فَأَنْجَزَ الْوَعْدَ بِالنَّصْرِ وَالظَّفَرِ.

Şöyle de denilmiştir: Bu [ifade], O'nun { لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ } “Onlar için Rableri katında dereceler vardır” kavline râcidir. Takdiri şöyledir: [Allah'ın] 2 onlara vaat ettiği dereceler bir haktır; nitekim Rabbin seni evinden hak uğruna çıkardığı ve yardım ile zafer vaadini yerine getirdiği gibi, Azîz ve Celîl olan Allah bunu da yerine getirecektir.

5306. Metin

وَقِيلَ: الْكَافُ بِمَعْنَى عَلَى، تَقْدِيرُهُ: امْضِ عَلَى الَّذِي أَخْرَجَكَ رَبُّكَ.

Şöyle de denilmiştir: Kâf harfi alâ (عَلَى) manasındadır; takdiri: “Rabbinin seni çıkardığı şey üzere devam et” demektir.

5307. Metin

وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هِيَ بِمَعْنَى الْقَسَمِ مَجَازًا، وَالَّذِي أَخْرَجَكَ، لِأَنَّ "مَا" فِي مَوْضِعِ الَّذِي، وَجَوَابُهُ "يُجَادِلُونَكَ"، وَعَلَيْهِ يَقَعُ الْقَسَمُ، تَقْدِيرُهُ: يُجَادِلُونَكَ وَاللَّهِ الَّذِي أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنْ بَيْتِكَ بِالْحَقِّ. وَقِيلَ: الْكَافُ بِمَعْنَى "إِذْ" تَقْدِيرُهُ: وَاذْكُرْ إِذْ أَخْرَجَكَ رَبُّكَ.

Ebû Ubeyde dedi ki: Bu, mecazen kasem (yemin) anlamındadır ve “seni çıkaran zat hakkı için” demektir; çünkü 'mâ' (مَا), 'ellezî' (الَّذِي) konumundadır, cevabı ise 'seninle tartışıyorlar' (يُجَادِلُونَكَ) ifadesidir ve yemin bunun üzerine vaki olmuştur. Takdiri: “Rabbin seni evinden hak uğruna çıkaran Allah'a yemin olsun ki seninle tartışıyorlar” şeklindedir. Kâf harfinin 'iz' (إِذْ) manasında olduğu da söylenmiştir; takdiri: “Rabbinin seni çıkardığı vakti hatırla” şeklindedir.

5308. Metin

قِيلَ: الْمُرَادُ بِهَذَا الْإِخْرَاجِ هُوَ إِخْرَاجُهُ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ. وَالْأَكْثَرُونَ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ إِخْرَاجُهُ مِنَ الْمَدِينَةِ إِلَى بَدْرٍ، أَيْ: كَمَا أَمَرَكَ رَبُّكَ بِالْخُرُوجِ مِنْ بَيْتِكَ إِلَى الْمَدِينَةِ بِالْحَقِّ قِيلَ: بِالْوَحْيِ لِطَلَبِ الْمُشْرِكِينَ {وَإِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} مِنْهُمْ، {لَكَارِهُونَ}

Bu çıkarılıştan maksadın, onun Mekke'den Medine'ye çıkarılışı olduğu söylenmiştir. Çoğunluk ise bundan maksadın, Medine'den Bedir'e çıkarılışı olduğu görüşündedir; yani Rabbinin seni evinden Medine'ye hak ile -müşrikleri aramak üzere vahiyle olduğu söylenmiştir- çıkmanı emrettiği gibi... {وَإِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “oysa müminlerden bir grup” onlardan [bir kısmı], {لَكَارِهُونَ} “kesinlikle hoşlanmıyordu.”

5309. Metin

{يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ} أَيْ: فِي الْقِتَالِ، {بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ} وَذَلِكَ أَنَّ الْمُؤْمِنِينَ لَمَّا أَيْقَنُوا بِالْقِتَالِ كَرِهُوا ذَلِكَ، وَقَالُوا: لَمْ تُعْلِمْنَا أَنَّا نَلْقَى الْعَدُوَّ فَنَسْتَعِدَّ لِقِتَالِهِمْ، وَإِنَّمَا خَرَجْنَا لِلْعِيرِ، فذلك جدالهم بعدما تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّكَ لَا تَصْنَعُ إِلَّا مَا أَمَرَكَ، وَتَبَيَّنَ صِدْقُكَ فِي الْوَعْدِ، {كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ} لِشِدَّةِ كَرَاهِيَتِهِمُ الْقِتَالَ، {وَهُمْ يَنْظُرُونَ} فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، تَقْدِيرُهُ: وَإِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ وَهُمْ يَنْظُرُونَ يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: هَؤُلَاءِ الْمُشْرِكُونَ جَادَلُوهُ فِي الْحَقِّ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ حِينَ يُدْعَوْنَ إِلَى الْإِسْلَامِ لِكَرَاهِيَتِهِمْ إِيَّاهُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ.

{يُجَادِلُونَكَ فِي الْحَقِّ} “Seninle hak konusunda tartışıyorlardı”, yani savaş hakkında, {بَعْدَ مَا تَبَيَّنَ} “apaçık ortaya çıktıktan sonra”. Bu şöyledir: Müminler savaşın kesin olduğunu anlayınca bundan hoşlanmadılar ve: “Bize düşmanla karşılaşacağımızı bildirmedin ki onların savaşına hazırlık yapaydık, biz sadece kervan için çıktık” dediler. İşte onların tartışması, senin ancak emrolunduğun şeyi yaptığın ve vaatteki doğruluğun kendilerine apaçık belli olduktan sonra idi. {كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى الْمَوْتِ} “Sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi”, savaşı son derece çirkin görmelerinden ötürü, {وَهُمْ يَنْظُرُونَ} “onlar da bakıp duruyorlardı”. Bunda takdim ve tehir vardır; takdiri şöyledir: “Oysa müminlerden bir grup bundan hoşlanmıyorlardı; hak apaçık ortaya çıktıktan sonra bile sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle hak konusunda tartışıyorlardı.” İbn Zeyd dedi ki: “Bu müşrikler, İslam'dan hoşlanmadıkları için ona davet edildiklerinde göz göre göre sanki ölüme sürükleniyorlarmış gibi onunla hak konusunda tartıştılar.”

5310. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ الزُّبَيْرِ وَمُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ وَالسُّدِّيُّ (١) أَقْبَلَ أَبُو سُفْيَانَ مِنَ الشَّامِ فِي عِيرٍ لِقُرَيْشٍ فِي أَرْبَعِينَ رَاكِبًا مِنْ كُفَّارِ قُرَيْشٍ، فِيهِمْ: عَمْرُو بْنُ الْعَاصِ، وَمَخْرَمَةُ بْنُ نَوْفَلٍ الزُّهْرِيُّ، وَفِيهَا تِجَارَةٌ كَثِيرَةٌ، وَهِيَ اللَّطِيمَةُ (٢) حَتَّى إِذَا كَانُوا قَرِيبًا مِنْ بَدْرٍ، فَبَلَغَ النَّبِيَّ ﷺ ذَلِكَ فَنَدَبَ أَصْحَابَهُ إِلَيْهِ وَأَخْبَرَهُمْ بِكَثْرَةِ الْمَالِ وَقِلَّةِ الْعَدَدِ، وَقَالَ: هَذِهِ عِيرُ قُرَيْشٍ فِيهَا أَمْوَالُكُمْ فَاخْرُجُوا إِلَيْهَا لَعَلَّ اللَّهَ تَعَالَى أَنْ يُنْفِلَكُمُوهَا، فَانْتَدَبَ النَّاسَ فَخَفَّ بَعْضُهُمْ وَثَقُلَ بَعْضُهُمْ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ لَمْ يَظُنُّوا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَلْقَى حَرْبًا.

Allah Teâlâ'nın: {وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ} “Hani Allah size iki gruptan birinin sizin olacağını vadediyordu” sözü hakkında İbn Abbâs, İbnü'z-Zübeyr, Muhammed b. İshâk ve es-Süddî (1) şöyle dediler: Ebû Süfyân, Şam'dan Kureyş'e ait bir kervanla, Kureyş kâfirlerinden kırk süvari içinde geldi; aralarında Amr b. el-Âs ve Mahreme b. Nevfel ez-Zührî de vardı. Kervanda çok miktarda ticaret malı bulunuyordu ve bu kervan latîme (itriyat kervanı) (2) idi. Bedir yakınlarına geldiklerinde, bu durum Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem ulaştı. O da ashabını ona çağırdı, malın çokluğunu ve sayılarının azlığını onlara bildirdi ve: “İşte Kureyş'in kervanı! İçinde mallarınız vardır, ona doğru çıkın; umulur ki Allah Teâlâ onu size ganimet olarak verir” buyurdu. İnsanları sefere çağırdı; bazısı hemen hazırlandı, bazısı ise ağırdan aldı. Bunun sebebi, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem bir savaşla karşılaşacağını düşünmemeleriydi.

5311. Metin

فَلَمَّا سَمِعَ أَبُو سُفْيَانَ بِمَسِيرِ النَّبِيِّ ﷺ اسْتَأْجَرَ ضَمْضَمَ بْنَ عَمْرٍو الْغِفَارِيَّ، فَبَعَثَهُ إِلَى مَكَّةَ، وَأَمَرَهُ أَنْ يَأْتِيَ قُرَيْشًا فَيَسْتَنْفِرَهُمْ وَيُخْبِرَهُمْ أَنَّ مُحَمَّدًا قَدْ عَرَضَ لِعِيرِهِمْ فِي أَصْحَابِهِ، فَخَرَجَ ضَمْضَمٌ سَرِيعًا إِلَى مَكَّةَ.

Ebû Süfyân, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hareket ettiğini haber alınca Damdam b. Amr el-Gıfârî'yi ücretle tutup Mekke'ye gönderdi; ona Kureyş'e gitmesini, onları [yardıma] çağırmasını ve Muhammed'in ashabıyla birlikte kervanlarının karşısına çıktığını haber vermesini emretti. Bunun üzerine Damdam hızla Mekke'ye doğru yola çıktı.

5312. Metin

وَقَدْ رَأَتْ عَاتِكَةُ بِنْتُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ قَبْلَ قُدُومِ ضَمْضَمٍ مَكَّةَ بِثَلَاثِ لَيَالٍ رُؤْيَا أَفْزَعَتْهَا فَبَعَثَتْ إِلَى أَخِيهَا الْعَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَقَالَتْ لَهُ: يَا أَخِي وَاللَّهِ لَقَدْ رَأَيْتُ اللَّيْلَةَ رُؤْيَا أَفْزَعَتْنِي وَخَشِيتُ أَنْ يَدْخُلَ عَلَى قَوْمِكَ مِنْهَا شَرٌّ وَمُصِيبَةٌ، فَاكْتُمْ عَلَيَّ مَا أُحَدِّثُكَ. قَالَ لَهَا: وَمَا رَأَيْتِ؟ قَالَتْ: رَأَيْتُ رَاكِبًا أَقْبَلَ عَلَى بَعِيرٍ لَهُ حَتَّى وَقَفَ بِالْأَبْطَحِ، ثُمَّ صَرَخَ بِأَعْلَى صَوْتِهِ أَلَا انْفِرُوا يَا آلَ غُدُرَ (١) لِمَصَارِعِكُمْ فِي ثَلَاثٍ، فَأَرَى النَّاسَ قَدِ اجْتَمَعُوا إِلَيْهِ، ثُمَّ دَخَلَ الْمَسْجِدَ وَالنَّاسُ يَتْبَعُونَهُ فَبَيْنَمَا هُمْ حَوْلَهُ مَثُلَ بِهِ بِعِيرُهُ عَلَى ظَهْرِ الْكَعْبَةِ ثُمَّ صَرَخَ بِمِثْلِهَا بِأَعْلَى صَوْتِهِ أَلَا انْفِرُوا يَا آلَ غُدُرَ لِمَصَارِعِكُمْ فِي ثَلَاثٍ، ثُمَّ مَثُلَ بِهِ بِعِيرُهُ عَلَى رَأْسِ أَبِي قُبَيْسٍ، فَصَرَخَ بِمِثْلِهَا، ثُمَّ أَخَذَ صَخْرَةً فَأَرْسَلَهَا فَأَقْبَلَتْ تَهْوِي حَتَّى إِذَا كَانَتْ بِأَسْفَلِ الْجَبَلِ ارْفَضَّتْ فَمَا بَقِيَ بَيْتٌ مِنْ بُيُوتِ مَكَّةَ وَلَا دَارٌ مِنْ دُورِهَا إِلَّا دَخَلَتْهَا مِنْهَا فِلْقَةٌ (٢) .

Âtike bint Abdilmuttalib, Damdam'ın Mekke'ye gelişinden üç gece önce kendisini dehşete düşüren bir rüya görmüştü. Kardeşi el-Abbâs b. Abdilmuttalib'e haber gönderip ona şöyle dedi: “Ey kardeşim! Vallahi bu gece beni dehşete düşüren bir rüya gördüm ve kavminin başına bundan dolayı bir şer ve musibet gelmesinden korktum. Sana anlatacağım şeyi gizli tut.” el-Abbâs ona: “Ne gördün?” dedi. O da şöyle dedi: “Bir deveye binmiş bir atlının gelip Ebtah'ta durduğunu gördüm. Sonra en yüksek sesiyle: 'Ey hainler topluluğu! (1) Üç güne kadar öleceğiniz yerlere doğru koşun!' diye bağırdı. İnsanların onun etrafında toplandığını gördüm. Sonra o mescide girdi, insanlar da onu takip ediyordu. Onlar etrafındayken devesiyle birlikte Kâbe'nin damında belirdi. Sonra en yüksek sesiyle yine aynı şekilde: 'Ey hainler topluluğu! Üç güne kadar öleceğiniz yerlere doğru koşun!' diye bağırdı. Sonra devesiyle birlikte Ebû Kubeys dağının tepesinde belirdi ve yine aynı şekilde bağırdı. Sonra bir kaya alıp yuvarladı; kaya aşağıya doğru yuvarlanarak geldi ve dağın eteğine varınca paramparça oldu. Mekke evlerinden ve yurtlarından içine bir parçası (2) girmeyen hiçbir ev kalmadı.”

5313. Metin

فَقَالَ الْعَبَّاسُ: وَاللَّهِ إِنَّ هَذِهِ لَرُؤْيَا رَأَيْتِ! فَاكْتُمِيهَا وَلَا تَذْكُرِيهَا لِأَحَدٍ.

Bunun üzerine el-Abbâs: “Vallahi bu gerçekten [mühim] bir rüya imiş! Onu gizli tut ve kimseye anlatma” dedi.

5314. Metin

ثُمَّ خَرَجَ الْعَبَّاسُ فَلَقِيَ الْوَلِيدَ بْنَ عُتْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ بْنِ عَبْدِ شَمْسٍ، وَكَانَ لَهُ صَدِيقًا فَذَكَرَهَا لَهُ وَاسْتَكْتَمَهُ إِيَّاهَا، فَذَكَرَهَا الْوَلِيدُ لِأَبِيهِ عُتْبَةَ فَفَشَا الْحَدِيثُ حَتَّى تَحَدَّثَتْ بِهِ قُرَيْشٌ.

Sonra el-Abbâs çıkıp Velîd b. Utbe b. Rebîa b. Abdişems ile karşılaştı; kendisi onun dostuydu. Rüyayı ona anlattı ve gizli tutmasını istedi. Velîd ise bunu babası Utbe'ye anlattı; derken haber yayıldı ve Kureyş bunu konuşur oldu.

5315. Metin

قَالَ الْعَبَّاسُ: فَغَدَوْتُ أَطُوفُ بِالْبَيْتِ وَأَبُو جَهْلِ بْنُ هِشَامٍ فِي رَهْطٍ مِنْ قُرَيْشٍ قُعُودٌ يَتَحَدَّثُونَ بِرُؤْيَا عَاتِكَةَ، فَلَمَّا رَآنِي أَبُو جَهْلٍ قَالَ: يَا أَبَا الْفَضْلِ إِذَا فَرَغْتَ مِنْ طَوَافِكَ فَأَقْبِلْ إِلَيْنَا، قَالَ: فَلَمَّا فَرَغْتُ أَقْبَلْتُ حَتَّى جَلَسْتُ مَعَهُمْ، فَقَالَ لِي أَبُو جَهْلٍ: يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ مَتَى حَدَّثَتْ هَذِهِ النَّبِيَّةُ فِيكُمْ؟

el-Abbâs dedi ki: Sabahleyin Beyt'i tavaf etmeye çıktım. Ebû Cehil b. Hişâm da Kureyş'ten bir grup adamla oturmuş Âtike'nin rüyasını konuşuyordu. Ebû Cehil beni görünce: “Ey Ebu'l-Fadl! Tavafını bitirdiğin zaman yanımıza gel” dedi. Dedi ki: Tavafımı bitirince gelip yanlarına oturdum. Ebû Cehil bana: “Ey Abdülmuttaliboğulları! Aranızda bu kadın peygamber ne zaman çıktı?” dedi.

5316. Metin

قُلْتُ: وَمَا ذَاكَ؟

Ben: “O da nedir?” dedim.

5317. Metin

قَالَ: الرُّؤْيَا الَّتِي رَأَتْ عَاتِكَةُ؟

O: “Âtike'nin gördüğü rüya!” dedi.

5318. Metin

قُلْتُ: وَمَا رَأَتْ؟

Ben: “O ne görmüş ki?” dedim.

5319. Metin

قَالَ: يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ أَمَا رَضِيتُمْ أَنْ تَتَنَبَّأَ رِجَالُكُمْ حَتَّى تَتَنَبَّأَ نِسَاؤُكُمْ؟ قَدْ زَعَمَتْ عَاتِكَةُ فِي رُؤْيَاهَا أَنَّهُ قَالَ انْفِرُوا فِي ثَلَاثٍ فَسَنَتَرَبَّصُ بِكُمْ هَذِهِ الثَّلَاثَ، فَإِنْ يَكُ مَا قَالَتْ حَقًّا فَسَيَكُونُ، وَإِنْ تَمْضِ الثَّلَاثُ، وَلَمْ يَكُنْ مِنْ ذَلِكَ شَيْءٌ، نَكْتُبُ عَلَيْكُمْ كِتَابًا أَنَّكُمْ أَكْذَبُ أَهْلِ بَيْتٍ فِي الْعَرَبِ.

Dedi ki: “Ey Abdülmuttaliboğulları! Erkeklerinizin peygamberlik taslaması yetmedi de kadınlarınız mı peygamberlik taslamaya başladı? Âtike rüyasında birinin 'Üç güne kadar koşun!' dediğini iddia etmiş. Biz sizin için bu üç günü bekleyeceğiz; eğer söylediği doğruysa gerçekleşir. Yok eğer üç gün geçer de bundan bir şey olmazsa, Araplar arasında en yalancı hane halkı olduğunuza dair aleyhinize bir yazı yazacağız.”

5320. Metin

فَقَالَ الْعَبَّاسُ: وَاللَّهِ مَا كَانَ مِنِّي إِلَيْهِ كَبِيرٌ إِلَّا أَنِّي جَحَدْتُ ذَلِكَ وَأَنْكَرْتُ أَنْ تَكُونَ رَأَتْ شَيْئًا، ثُمَّ

Abbâs dedi ki: “Vallahi, bunu reddetmem ve onun bir şey gördüğünü inkâr etmem dışında ona karşı öyle kayda değer bir tepkim olmadı. Sonra

5321. Metin

تَفَرَّقْنَا فَلَمَّا أَمْسَيْتُ لَمْ تَبْقَ امْرَأَةٌ مِنْ بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ إِلَّا أَتَتْنِي فَقَالَتْ: أَقْرَرْتُمْ لِهَذَا الْفَاسِقِ الْخَبِيثِ أَنْ يَقَعَ فِي رِجَالِكُمْ ثُمَّ قَدْ تَنَاوَلَ النِّسَاءَ وَأَنْتَ تَسْمَعُ، ثُمَّ لَمْ تَكُنْ عِنْدَكَ غَيْرَةٌ لِشَيْءٍ مِمَّا سَمِعْتَ؟

...birbirimizden ayrıldık. Akşam olunca Abdülmuttaliboğulları kadınlarından yanıma gelmeyen hiçbiri kalmadı; dediler ki: 'Bu fasık ve habis adamın erkeklerinize dil uzatmasına göz yumdunuz, sonra da sen dinlerken kadınlara kadar uzandı da duyduğun şey karşısında sende hiç kıskançlık (gayret) uyanmadı mı?'

5322. Metin

قَالَ: قَلْتُ وَاللَّهِ قَدْ فَعَلْتُ مَا كَانَ مِنِّي إِلَيْهِ مِنْ كَثِيرٍ، وَأَيْمُ اللَّهِ لَأَتَعَرَّضَنَّ لَهُ فَإِنْ عَادَ لَأَكْفِيَنَّكَهُ.

Dedi ki: Ben de: 'Vallahi öyle oldu, ona karşı pek bir şey yapamadım. Ama Allah'a yemin ederim ki onun karşısına çıkacağım; eğer bir daha tekrar ederse onun hakkından senin adına ben gelirim' dedim.

5323. Metin

قَالَ: فَغَدَوْتُ فِي الْيَوْمِ الثَّالِثِ مِنْ رُؤْيَا عَاتِكَةَ وَأَنَا حَدِيدٌ مُغْضَبٌ أَرَى أَنْ قَدْ فَاتَنِي مِنْهُ أَمْرٌ أُحِبُّ أَنْ أُدْرِكَهُ مِنْهُ، قَالَ: فَدَخَلْتُ الْمَسْجِدَ فَرَأَيْتُهُ، فَوَاللَّهِ إِنِّي لَأَمْشِي نَحْوَهُ أَتَعَرَّضُهُ لِيَعُودَ لِبَعْضِ مَا قَالَ فَأَقَعَ بِهِ، وَكَانَ رَجُلًا خَفِيفًا، حَدِيدَ الْوَجْهِ، حَدِيدَ اللِّسَانِ، حَدِيدَ النَّظَرِ، إِذْ خَرَجَ نَحْوَ بَابِ الْمَسْجِدِ يَشْتَدُّ.

Dedi ki: Âtike'nin rüyasından sonraki üçüncü günün sabahında, öfkeli ve sert bir halde, ondan kaçırdığım ve hakkından gelmek istediğim bir meselenin hırsıyla erkenden çıktım. Dedi ki: Mescide girdim ve onu gördüm. Vallahi söylediklerinden bazılarını tekrarlasın da üzerine çullanayım diye karşısına çıkmak üzere ona doğru yürüyordum. O da çevik, yüzü asık, dili keskin ve bakışı dik bir adamdı. Derken birden mescid kapısına doğru hızla koşarak çıktı.

5324. Metin

قَالَ: قُلْتُ فِي نَفْسِي: مَا لَهُ لَعَنَهُ اللَّهُ؟ أَكُلَّ هذا فرقا ١٤٤/ب مِنِّي أَنْ أُشَاتِمَهُ؟ قَالَ: فَإِذَا هُوَ قَدْ سَمِعَ مَا لَمْ أَسْمَعْ، صَوْتَ ضَمْضَمِ بْنِ عَمْرٍو، وَهُوَ يَصْرُخُ بِبَطْنِ الْوَادِي وَاقِفًا عَلَى بَعِيرِهِ، وَقَدْ جَدَعَ بِعِيرَهُ (١) وَحَوَّلَ رَحْلَهُ وَشَقَّ قَمِيصَهُ وَهُوَ يَقُولُ: يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ اللَّطِيمَةَ اللَّطِيمَةَ أَمْوَالُكُمْ مَعَ أَبِي سُفْيَانَ قَدْ عَرَضَ لَهَا مُحَمَّدٌ فِي أَصْحَابِهِ، لَا أَرَى أَنْ تُدْرِكُوهَا، الْغَوْثَ الْغَوْثَ. قَالَ: فَشَغَلَنِي عَنْهُ وَشَغَلَهُ عَنِّي مَا جَاءَ مِنَ الْأَمْرِ، فَتَجَهَّزَ النَّاسُ سِرَاعًا فَلَمْ يَتَخَلَّفْ مِنْ أَشْرَافِ قُرَيْشٍ أَحَدٌ إِلَّا أَنَّ أَبَا لَهَبٍ قَدْ تَخَلَّفَ وَبَعَثَ مَكَانَهُ الْعَاصَ بْنَ هِشَامِ بْنِ الْمُغِيرَةِ.

Dedi ki: İçimden: 'Allah kahretsin, ona ne oluyor? Kendisine söverim diye benden korktuğu ١٤٤/ب için mi bütün bunlar?' dedim. Dedi ki: Meğer o benim duymadığım bir şeyi, devesinin üzerinde durup vadinin bağrında feryat eden Damdam b. Amr'ın sesini duymuş! [Damdam] devesinin burnunu kesmiş (1), semerini ters çevirmiş, gömleğini yırtmış ve şöyle diyordu: 'Ey Kureyş topluluğu! Latîme! Latîme! Ebû Süfyân ile birlikte olan mallarınız! Muhammed ashabıyla birlikte onların yolunu kesti; onlara yetişebileceğinizi sanmıyorum. İmdat! İmdat!' Dedi ki: Ortaya çıkan bu durum beni ondan, onu da benden alıkoydu. İnsanlar hızla hazırlandılar; Ebû Leheb'in geride kalıp kendi yerine Âs b. Hişâm b. el-Mugîre'yi göndermesi dışında Kureyş'in ileri gelenlerinden hiçbiri geride kalmadı.

5325. Metin

فَلَمَّا اجْتَمَعَتْ قُرَيْشٌ لِلْمَسِيرِ ذَكَرَتِ الَّذِي بَيْنَهَا وَبَيْنَ بَنِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ مَنَاةَ بْنِ كِنَانَةَ بْنِ الْحَارِثِ، فَقَالُوا: نَخْشَى أَنْ يَأْتُونَا مِنْ خَلْفِنَا فَكَادَ ذَلِكَ أَنْ يُثْنِيَهُمْ، فَتَبَدَّى لَهُمْ إِبْلِيسُ فِي صُورَةِ سُرَاقَةَ بْنِ مَالِكِ بْنِ جَعْشَمٍ وَكَانَ مِنْ أَشْرَافِ بَنِي بَكْرٍ، فَقَالَ: أَنَا جَارٌ لَكُمْ مِنْ أَنْ تَأْتِيَكُمْ كِنَانَةُ مِنْ خَلْفِكُمْ بِشَيْءٍ تَكْرَهُونَهُ.

Kureyş yola çıkmak üzere toplandığında, Benî Bekr b. Abdimenât b. Kinâne b. el-Hâris ile aralarındaki husumeti hatırladılar ve: 'Arkalarımızdan bize saldırmalarından korkuyoruz' dediler. Bu durum neredeyse onları geri döndürecekti. Derken İblis, Benî Bekr'in ileri gelenlerinden olan Sürâka b. Mâlik b. Cu'şum kılığında karşılarına çıktı ve: 'Kinâne'nin arkanızdan hoşunuza gitmeyecek bir şeyle gelmesine karşı ben size kefilim' dedi.

5326. Metin

فَخَرَجُوا سِرَاعًا، وَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي أَصْحَابِهِ، فِي لَيَالٍ مَضَتْ مِنْ شَهْرِ رَمَضَانَ، حَتَّى إِذَا بَلَغَ وَادِيًا يُقَالُ لَهُ ذَفِرَانَ، فَأَتَاهُ الْخَبَرُ عَنْ مَسِيرِ قُرَيْشٍ لِيَمْنَعُوا عِيرَهُمْ، فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ حَتَّى إِذَا كَانَ بِالرَّوْحَاءِ أَخَذَ عَيْنًا لِلْقَوْمِ فَأَخْبَرَهُ بِهِمْ.

Bunun üzerine hızla çıktılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de ramazan ayından birkaç gece geçmişken ashabı arasında çıktı. Nihayet Zefirân denilen bir vadiye ulaştığında, Kureyş'in kervanlarını korumak için yola çıktığı haberi ona ulaştı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yürüyüşüne devam etti, Ravhâ'ya vardığında karşı tarafa ait bir casus yakaladı ve [casus] ona düşman hakkında haber verdi.

5327. Metin

وَبَعْثَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَيْضًا عَيْنًا لَهُ مِنْ جُهَيْنَةَ حَلِيفًا لِلْأَنْصَارِ يُدْعَى عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أُرَيْقِطٍ فَأَتَاهُ بِخَبَرِ الْقَوْمِ وَسَبَقَتِ الْعِيرُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، فَنَزَلَ جِبْرِيلُ وَقَالَ: إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ إِمَّا الْعِيرَ وَإِمَّا قُرَيْشًا، وَكَانَتِ الْعِيرُ أَحَبَّ إِلَيْهِمْ، فَاسْتَشَارَ النَّبِيُّ ﷺ أَصْحَابَهُ فِي طَلَبِ الْعِيرِ وَحَرْبِ النَّفِيرِ، فَقَامَ أَبُو بَكْرٍ فَقَالَ فَأَحْسَنَ، ثُمَّ قَامَ عُمَرُ فَقَالَ فَأَحْسَنَ، ثُمَّ قَامَ الْمِقْدَادُ بْنُ عَمْرٍو فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ امْضِ

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayrıca Cüheyne kabilesinden, Ensâr'ın müttefiki olan Abdullah b. Üreykıt adında bir casusunu gönderdi; o da düşman topluluğunun haberini ona getirdi. Ancak kervan, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den önce davranıp geçti.1 Bunun üzerine Cibrîl indi ve: "Şüphesiz Allah size iki topluluktan birini; ya kervanı ya da Kureyş'i vadetti" dedi. Kervan ise onlara daha sevimli gelmekteydi. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem kervanı takip etmek ile [Kureyş'ten oluşan] orduyla savaşmak hususunda ashabıyla istişare etti. Bunun üzerine Ebû Bekir kalktı ve güzel konuştu; sonra Ömer kalktı ve güzel konuştu; sonra Mikdâd b. Amr kalktı ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resûlü! [Allah'ın sana gösterdiği yolda] devam et...

5328. Metin

لِمَا أَرَاكَ اللَّهُ فَنَحْنُ مَعَكَ فَوَاللَّهِ مَا نَقُولُ لَكَ كَمَا قَالَتْ بَنُو إسرائيل لموسى: اذهب أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَا إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ، وَلَكِنْ نَقُولُ: اذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَا إِنَّا مَعَكُمَا مُقَاتِلُونَ، فَوَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَوْ سِرْتَ بِنَا إِلَى بَرْكِ الْغَمَادِ يَعْنِي مَدِينَةَ الْحَبَشَةِ، لَجَالَدْنَا مَعَكَ مَنْ دُونَهُ حَتَّى تَبْلُغَهُ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ خَيْرًا وَدَعَا لَهُ بِخَيْرٍ.

...biz seninle beraberiz. Vallahi biz sana İsrâiloğulları'nın Mûsâ'ya dediği gibi: 'Sen ve Rabbin gidin, ikiniz savaşın; biz burada oturacağız' demeyiz. Bilakis biz: 'Sen ve Rabbin gidin savaşın, şüphesiz biz de sizinle beraber savaşanlarız' deriz. Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, bizi Berkü'l-Gımâd'a -yani Habeşistan şehrine- kadar götürsen bile, oraya varıncaya kadar seninle birlikte önündeki engellerle vuruşuruz.' Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona hayır söyledi ve ona hayır duada bulundu.

5329. Metin

ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَشِيرُوا عَلَيَّ أَيُّهَا النَّاسُ" وَإِنَّمَا يُرِيدُ الْأَنْصَارَ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ عَدَدُ النَّاسِ وَأَنَّهُمْ حِينَ بَايَعُوهُ بِالْعَقَبَةِ قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّا بَرَاءٌ مِنْ ذِمَامِكَ حَتَّى تَصِلَ إِلَى دَارِنَا، فَإِذَا وَصَلْتَ إِلَيْنَا فَأَنْتَ فِي ذِمَامِنَا نَمْنَعُكَ مِمَّا نَمْنَعُ مِنْهُ أَبْنَاءَنَا وَنِسَاءَنَا، فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَتَخَوَّفُ أَنْ لَا تَكُونَ الْأَنْصَارُ تَرَى عَلَيْهَا نُصْرَتَهُ إِلَّا عَلَى مَنْ دَهَمَهُ بِالْمَدِينَةِ مِنْ عَدُوِّهِ، وَأَنْ لَيْسَ عَلَيْهِمْ أَنْ يَسِيرَ بِهِمْ إِلَى عَدُوٍّ مِنْ بِلَادِهِمْ.

Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ey insanlar! Bana görüşünüzü bildirin" buyurdu. Bununla sadece Ensâr'ı kastediyordu. Zira onlar insanların çoğunluğunu oluşturuyordu ve Akabe'de ona biat ettiklerinde: 'Ey Allah'ın Resulü! Sen yurdumuza ulaşıncaya kadar senin himayenden sorumlu değiliz. Yanımıza ulaştığında ise himayemizdesin; oğullarımızı ve kadınlarımızı koruduğumuz şeylerden seni de koruruz' demişlerdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Ensâr'ın sadece Medine'de düşman tarafından baskına uğradığı zaman kendisine yardım etmeyi gerekli gördüğünden ve onları yurtlarının dışındaki bir düşmana doğru sevk etme hakkı bulunmadığını düşündüklerinden endişe ediyordu.

5330. Metin

فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ قَالَ لَهُ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ: وَاللَّهِ لَكَأَنَّكَ تُرِيدُنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem böyle buyurunca Sa'd b. Muâz ona: 'Vallahi sanki bizi kastediyorsun ey Allah'ın Resulü?' dedi.

5331. Metin

قَالَ: أَجَلْ.

[Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: 'Evet' buyurdu.

5332. Metin

قَالَ: قَدْ آمَنَّا بِكَ وَصَدَّقْنَاكَ وَشَهِدْنَا أَنَّ مَا جِئْتَنَا بِهِ هُوَ الْحَقُّ أَعْطَيْنَاكَ عَلَى ذَلِكَ [عُهُودًا وَمَوَاثِيقَ] (١) عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ، فَامْضِ يَا رَسُولَ اللَّهِ لِمَا أَرَدْتَ فَوَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَوِ اسْتَعْرَضْتَ بِنَا هَذَا الْبَحْرَ فَخُضْتَهُ لَخُضْنَاهُ مَعَكَ مَا تَخَلَّفَ مِنَّا رَجُلٌ وَاحِدٌ، وَمَا نَكْرَهُ أَنْ تَلْقَى بِنَا عَدُوَّنَا غَدًا إِنَّا لَصُبُرٌ عِنْدَ الْحَرْبِ صُدُقٌ فِي اللِّقَاءِ وَلَعَلَّ اللَّهَ تَعَالَى يُرِيكَ مِنَّا مَا تَقَرُّ بِهِ عَيْنُكَ، فَسِرْ بِنَا عَلَى بَرَكَةِ اللَّهِ، فَسُرَّ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِقَوْلِ سَعْدٍ وَنَشَّطَهَ ذَلِكَ، ثُمَّ قَالَ: "سِيرُوا عَلَى بَرَكَةِ اللَّهِ وَأَبْشِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ قَدْ وَعَدَنِي إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ، وَاللَّهِ لِكَأَنِيٍّ الْآنَ أَنْظُرُ إِلَى مَصَارِعِ الْقَوْمِ".

[Sa'd] dedi ki: 'Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik ve bize getirdiğin şeyin hak olduğuna şahitlik ettik. Bunun üzerine sana dinleyip itaat edeceğimize dair [ahitleşmeler ve kesin sözler] (١) verdik. Artık ey Allah'ın Resulü, dilediğin yöne doğru yürü! Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, sen bizimle şu denize yönelip ona dalsan, seninle birlikte biz de dalarız; içimizden tek bir adam bile geri kalmaz. Yarın bizi düşmanımızla karşılaştırmandan da asla hoşnutsuzluk duymayız. Şüphesiz biz savaş anında sabreden, çarpışma anında sebat gösteren kimseleriz. Umulur ki Allah Teâlâ bizden, senin gözünü aydın edecek şeyler gösterir. Artık Allah'ın bereketiyle bizi yürüt!' Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Sa'd'ın bu sözüne sevindi ve bu durum onu şevklendirdi. Sonra şöyle buyurdu: "Allah'ın bereketiyle yürüyün ve müjdelenin! Şüphesiz Allah bana iki gruptan birini vadetti. Vallahi sanki ben şu anda o kavmin yıkılıp ölecekleri yerleri görüyor gibiyim."

5333. Metin

قَالَ ثَابِتٌ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "هَذَا مَصْرَعُ فُلَانٍ وَهَذَا مَصْرَعُ فُلَانٍ"، قَالَ وَيَضَعُ يَدَهُ عَلَى الْأَرْضِ هَاهُنَا وَهَاهُنَا، قَالَ فَمَا مَاطَ أَحَدٌ عَنْ مَوْضِعِ يَدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ} أَيْ: الْفَرِيقَيْنِ إِحْدَاهُمَا أَبُو سُفْيَانَ مَعَ الْعِيرِ وَالْأُخْرَى أَبُو جَهْلٍ مَعَ النَّفِيرِ.

Sâbit, Enes'ten rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Şurası falanın yıkılıp öleceği yer, şurası da falanın yıkılıp öleceği yer' buyurdu; elini yere şuraya ve buraya koyuyordu. [Enes] dedi ki: 'Hiçbiri Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem elini koyduğu yerin dışına taşmadı.' İşte bu, Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: {وَإِذْ يَعِدُكُمُ اللَّهُ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ أَنَّهَا لَكُمْ} “Hani Allah size iki topluluktan birinin sizin olacağını vadediyordu.” Yani iki gruptan birisi: Biri kervanla birlikte Ebû Süfyân, diğeri ise [savaş için çıkan] orduyla birlikte Ebû Cehil'dir.

5334. Metin

{وَتَوَدُّونَ} أَيْ: تُرِيدُونَ {أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ} يَعْنِي الْعِيرَ الَّتِي لَيْسَ فِيهَا قِتَالٌ. وَالشَّوْكَةُ: الشِّدَّةُ وَالْقُوَّةُ. وَيُقَالُ السِّلَاحُ.

{وَتَوَدُّونَ} “Siz ise arzu ediyordunuz” yani istiyordunuz {أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ} “güçsüz ve silahsız olanın sizin olmasını”; yani içinde savaş bulunmayan kervanı [istiyordunuz]. Şevket (الشَّوْكَةُ); şiddet ve kuvvet demektir. Silah olduğu da söylenmiştir.1

5335. Metin

{وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ} أَيْ يُظْهِرَهُ وَيُعْلِيهِ، {بِكَلِمَاتِهِ} بِأَمْرِهِ إِيَّاكُمْ بِالْقِتَالِ. وَقِيلَ [بِعِدَاتِهِ] (١) الَّتِي سَبَقَتْ مِنْ إِظْهَارِ الدِّينِ وَإِعْزَازِهِ، {وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ} أَيْ: يَسْتَأْصِلَهُمْ حَتَّى لَا يَبْقَى مِنْهُمْ أَحَدٌ، يَعْنِي: كُفَّارَ الْعَرَبِ.

{وَيُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ} “Oysa Allah hakkı gerçekleştirmek istiyordu” yani onu ortaya çıkarmayı ve yüceltmeyi, {بِكَلِمَاتِهِ} “sözleriyle” size savaşmayı emretmesiyle. Dini açığa çıkarmak ve üstün kılmak konusunda daha önce geçen [vaatleriyle] (١) olduğu da söylenmiştir; {وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ} “ve kâfirlerin arkasını kesmek [istiyordu].” Yani onlardan hiç kimse kalmayacak şekilde köklerini kazımak; yani Arap kâfirlerini.

5336. Metin

{لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ (٨) }

{لِيُحِقَّ الْحَقَّ وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ (٨) } “[Bu,] suçlular istemese de hakkı gerçekleştirmek ve batılı ortadan kaldırmak içindir.”

5337. Metin

{إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُمْ بِأَلْفٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُرْدِفِينَ (٩) }

{إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُمْ بِأَلْفٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُرْدِفِينَ (٩) } “Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da O da: 'Ben size peş peşe gelen bin melekle yardım edeceğim' diyerek duanıza icabet etmişti.”

5338. Metin

{لِيُحِقَّ الْحَقَّ} لِيُثَبِّتَ الْإِسْلَامَ، {وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ} أَيْ: يُفْنِي الْكُفْرَ {وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ} الْمُشْرِكُونَ. وَكَانَتْ وَقْعَةُ بَدْرٍ يَوْمَ الْجُمُعَةِ صَبِيحَةَ سَبْعَ عَشْرَةَ لَيْلَةً مِنْ شَهْرِ رَمَضَانَ.

{لِيُحِقَّ الْحَقَّ} “Hakkı gerçekleştirmek için” İslâm'ı sağlamlaştırmak, {وَيُبْطِلَ الْبَاطِلَ} “ve batılı ortadan kaldırmak için” yani küfrü yok etmek için, {وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ} “suçlular istemese de.” [Yani] müşrikler. Bedir Savaşı, ramazan ayının on yedinci gecesinin sabahında cuma günü gerçekleşmiştir.

5339. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ} تَسْتَجِيرُونَ بِهِ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَتَطْلُبُونَ مِنْهُ الْغَوْثَ وَالنَّصْرَ. رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ﵁: لَمَّا كَانَ يَوْمُ بَدْرٍ نَظَرَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى الْمُشْرِكِينَ، وَهُمْ أَلْفٌ وَأَصْحَابُهُ ثَلَاثُمِائَةٍ وَبِضْعَةَ عَشَرَ رَجُلًا دَخَلَ الْعَرِيشَ هُوَ وَأَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ ﵁، وَاسْتَقْبَلَ الْقِبْلَةَ وَمَدَّ يَدَهُ فَجَعَلَ يَهْتِفُ بِرَبِّهِ ﷿: اللَّهُمَّ أَنْجِزْ لِي مَا وَعَدْتِنِي، اللَّهُمَّ إِنَّكَ إِنْ تَهْلَكْ هَذِهِ الْعِصَابَةُ مِنْ أَهْلِ الْإِسْلَامِ لَا تُعْبَدُ فِي الْأَرْضِ، فَمَا زَالَ يَهْتِفُ بِرَبِّهِ ﷿ مَادًّا يَدَيْهِ حَتَّى سَقَطَ رِدَاؤُهُ عَنْ مَنْكِبَيْهِ، فَأَخَذَ أَبُو بَكْرٍ رِدَاءَهُ فَأَلْقَاهُ عَلَى مَنْكِبَيْهِ، ثُمَّ الْتَزَمَهُ مِنْ وَرَائِهِ وَقَالَ: يَا نَبِيَّ الله كفاك منا شدتك رَبَّكَ فَإِنَّهُ سَيُنْجِزُ لَكَ مَا وَعَدَكَ. فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ "إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ" (١) {فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُمْ} مُرْسِلٌ إِلَيْكُمْ مَدَدًا وَرِدْءًا لَكُمْ، {بِأَلْفٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُرْدِفِينَ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَيَعْقُوبُ "مُرْدَفِينَ" بِفَتْحِ الدَّالِّ، أَيْ: أَرْدَفَ اللَّهُ الْمُسْلِمِينَ وَجَاءَ بِهِمْ مَدَدًا. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِكَسْرِ الدَّالِ، أَيْ: مُتَتَابِعِينَ بَعْضُهُمْ فِي إِثْرِ بَعْضٍ، يُقَالُ: أَرْدَفْتُهُ وَرَدِفْتُهُ بِمَعْنَى تَبِعْتُهُ.

Allah Teâlâ'nın şu kavli: {إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ} “Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz” düşmanınıza karşı O'na sığınıyor ve O'ndan imdat ve zafer diliyordunuz. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh dedi ki: Bedir günü olunca, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem müşriklere baktı; onlar bin kişiydi, ashabı ise üç yüz küsur adamdı. Kendisi ve Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh gölgeliğe girdiler. Kıbleye yöneldi, ellerini uzattı ve Rabbine azze ve celle yalvarmaya başladı: 'Allahım! Bana vadettiğin şeyi gerçekleştir! Allahım! Eğer İslâm ehlinden olan bu topluluk helak olursa, yeryüzünde Sana ibadet edilmez!' Rabbine azze ve celle elleri açık vaziyette yalvarmaya devam etti, nihayet hırkası omuzlarından düştü. Bunun üzerine Ebû Bekir hırkasını alıp omuzlarına koydu, sonra arkasından ona sarılarak: 'Ey Allah'ın Peygamberi! Rabbine olan bu yalvarışın sana yeter, şüphesiz O sana vadettiğini gerçekleştirecektir' dedi. Bunun üzerine Allah azze ve celle "إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ" (١) ayetini indirdi. {فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُمْ} “O da: 'Ben size yardım edeceğim' diyerek duanıza icabet etmişti” size bir yardım ve destek göndererek, {بِأَلْفٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُرْدِفِينَ} “peş peşe gelen bin melekle.” Medine ehli ve Ya'kûb dâl harfinin fethasıyla "mürdefîn" (مُرْدَفِينَ) şeklinde okumuşlardır; yani Allah Müslümanların arkasına onları takviye olarak katıp getirmiştir. Diğerleri ise dâl harfinin kesresiyle [mürdifîn] okumuşlardır; yani birbirlerinin ardı sıra peş peşe gelenler demektir. 'Ona uydum/arkasından gittim' anlamında erdeftuhu (أَرْدَفْتُهُ) ve rediftuhu (رَدِفْتُهُ) denir.

5340. Metin

يُرْوَى أَنَّهُ نَزَلَ جِبْرِيلُ فِي خَمْسِمِائَةٍ وَمِيكَائِيلُ فِي خَمْسِمِائَةٍ فِي [صُورَةِ] (٢) الرِّجَالِ عَلَى خَيْلٍ بُلْقٍ عَلَيْهِمْ ثِيَابٌ بِيضٌ وَعَلَى رُءُوسِهِمْ عَمَائِمُ بِيضٌ، قَدْ أَرْخَوْا أَطْرَافَهَا بَيْنَ أَكْتَافِهِمْ (٣) .

Rivayet edildiğine göre Cebrâil beş yüz melekle, Mîkâil de beş yüz melekle insan [suretinde] (٢), alaca atlar üzerinde, üzerlerinde beyaz elbiseler, başlarında uçlarını omuzları arasına sarkıttıkları beyaz sarıklarla indiler (٣).

5341. Metin

وَرُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمَّا نَاشَدَ رَبَّهُ ﷿ وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: إِنَّ اللَّهَ مُنْجِزٌ لَكَ مَا وَعَدَكَ فَخَفَقَ رَسُولُ

Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Azîz ve Celîl olan Rabbine yalvarıp yakardığında ve Ebû Bekir: “Şüphesiz Allah sana vadettiğini tastamam yerine getirecektir” dediğinde, Resûl

5342. Metin

اللَّهِ ﷺ خَفْقَةً وَهُوَ فِي الْعَرِيشِ ثُمَّ انْتَبَهَ، فَقَالَ: "يَا أَبَا بَكْرٍ أَتَاكَ نَصْرُ اللَّهِ، هَذَا جِبْرِيلُ آخِذٌ بِعِنَانِ فَرَسٍ يَقُودُهُ عَلَى ثَنَايَاهُ النَّقْعُ" (١) .

gölgelikte iken hafifçe bir uykuya daldı, sonra uyandı ve: "Müjdeler olsun ey Ebû Bekir, sana Allah'ın yardımı geldi! İşte şu Cebrâil'dir, bir atın dizgininden tutmuş onu sevk ediyor, ön dişleri üzerinde toz duman var" buyurdu (١).

5343. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، ثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، ثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، ثَنَا خَالِدٌ، عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ يَوْمَ بَدْرٍ: "هَذَا جِبْرِيلُ آخِذٌ بِرَأْسِ فَرَسِهِ عَلَيْهِ أَدَاةُ الْحَرْبِ" (٢) .

Bize Abdülvâhid el-Melîhî bildirdi, [o dedi ki]: Bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî bildirdi, [o dedi ki]: Bize Muhammed b. Yûsuf bildirdi, [o dedi ki]: Bize Muhammed b. İsmâil anlattı, [o dedi ki]: Bize İbrâhim b. Mûsâ anlattı, [o dedi ki]: Bize Abdülvehhâb anlattı, [o dedi ki]: Bize Hâlid, İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan anlattı: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir günü şöyle buyurdu: "İşte şu Cebrâil'dir, atının başından tutmuş, üzerinde savaş teçhizatı vardır" (٢).

5344. Metin

وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ ﵄: كَانَتْ سِيمَا الْمَلَائِكَةِ يَوْمَ بَدْرٍ عَمَائِمَ بِيضٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ عَمَائِمَ خُضْرٍ، وَلَمْ تقاتل الملائكة ١٤٥/أفِي يَوْمٍ سِوَى يَوْمِ بَدْرٍ مِنَ الْأَيَّامِ، وَكَانُوا يَكُونُونَ فِيمَا سِوَاهُ عَدَدًا وَمَدَدًا (٣) .

Abdullah b. Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Meleklerin alâmeti Bedir günü beyaz sarıklar, Huneyn günü ise yeşil sarıklardı. Melekler Bedir günü dışında hiçbir günde savaşmadılar; diğer günlerde ise sayıca kalabalık ve manevi destek olarak bulundular (٣).

5345. Metin

وَرُوِيَ عَنْ أَبِي أُسَيْدٍ مَالِكِ بْنِ رَبِيعَةَ قَدْ شَهِدَ بَدْرًا أَنَّهُ قَالَ بَعْدَمَا ذَهَبَ بَصَرُهُ: لَوْ كُنْتُ مَعَكُمُ الْيَوْمَ بِبَدْرٍ وَمَعِي بَصَرِي لَأَرَيْتُكُمُ الشِّعْبَ الَّذِي خَرَجَتْ مِنْهُ الْمَلَائِكَةُ (٤) .

Bedir'de hazır bulunmuş olan Ebû Üseyd Mâlik b. Rebîa'dan rivayet edildiğine göre, o gözlerini kaybettikten sonra şöyle demiştir: 'Bugün sizinle Bedir'de olsaydım ve gözlerim görseydi, meleklerin çıktığı dağ geçidini muhakkak size gösterirdim' (٤).

5346. Metin

{وَمَا جَعَلَهُ اللَّهُ إِلَّا بُشْرَى وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (١٠) إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْأَقْدَامَ (١١) إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ (١٢) }

{وَمَا جَعَلَهُ اللَّهُ إِلَّا بُشْرَى وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ (١٠) إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الْأَقْدَامَ (١١) إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ (١٢) } “Allah bunu ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yapmıştı. Yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir. (10) Hani O, katından bir güven duygusu olarak sizi bir uyuklama ile bürüyor, sizi kendisiyle temizlemek, şeytanın pisliğini sizden gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam tutmak için gökten üzerinize su indiriyordu. (11) Hani Rabbin meleklere vahyediyordu: 'Ben sizinle beraberim, haydi iman edenlere sebat verin! Kâfirlerin kalplerine korku salacağım; hemen vurun boyunların üstüne, vurun onların bütün parmaklarına!' (12)”

5347. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَمَا جَعَلَهُ اللَّهُ} يَعْنِي: الْإِمْدَادَ بِالْمَلَائِكَةِ، {إِلَّا بُشْرَى} أَيْ: بِشَارَةً {وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ}

Allah Teâlâ'nın şu kavli: {وَمَا جَعَلَهُ اللَّهُ} “Allah bunu... kılmamıştı” yani meleklerle yardım etmeyi, {إِلَّا بُشْرَى} “ancak bir müjde” yani bir sevinç haberi, {وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ وَمَا النَّصْرُ إِلَّا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ} “ve kalpleriniz bununla yatışsın diye [kılmıştı]. Yardım ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.”

5348. Metin

{إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو: "يَغْشَاكُمْ" بِفَتْحِ الْيَاءِ، "النُّعَاسُ" رَفْعٌ عَلَى أَنَّ الْفِعْلَ لَهُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ "أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ" (آلُ عِمْرَانَ-١٥٤)

{إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ} “Hani [Allah] sizi bir uyuklama ile bürüyordu...” İbn Kesîr ve Ebû Amr, yâ harfinin fethasıyla "yağşâkum" (يَغْشَاكُمْ) ve fiil ona ait [özne] olduğu için ref ile "en-nuâsu" (النُّعَاسُ) şeklinde okumuşlardır; tıpkı Âl-i İmrân sûresinde Allah Teâlâ'nın: {أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ} “...bir kısmınızı bürüyen bir uyuklama güveni...” (Âl-i İmrân, 154) buyurduğu gibi.

5349. Metin

وَقَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ: "يُغْشِيكُمْ" بِضَمِّ الْيَاءِ وَكَسْرِ الشِّينِ مُخَفَّفًا، "النُّعَاسَ" نَصْبٌ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ"، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّ الْيَاءِ وَكَسْرِ الشِّينِ مُشَدَّدًا، "النُّعَاسَ" نَصْبٌ، عَلَى أَنَّ الْفِعْلَ لِلَّهِ ﷿، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "فَغَشَّاهَا مَا غَشَّى" (النَّجْمُ-٥٤) ، وَالنُّعَاسُ: النَّوْمُ الْخَفِيفُ. {أَمَنَةً} أَمْنًا {مِنْهُ} مَصْدَرُ أَمِنْتُ أَمْنًا وَأَمَنَةً وَأَمَانًا. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ ﵁: النُّعَاسُ فِي الْقِتَالِ أَمَنَةٌ مِنَ اللَّهِ وَفِي الصَّلَاةِ وَسْوَسَةٌ مِنَ الشَّيْطَانِ.

Medine ehli, yâ harfinin dammesi ve şîn harfinin kesresiyle şeddesiz olarak "yuğşîkum" (يُغْشِيكُمْ) ve meful olarak nasb ile "en-nuâse" (النُّعَاسَ) şeklinde okumuşlardır; tıpkı Allah Teâlâ'nın: "كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ" kavlinde olduğu gibi. Diğerleri ise yâ harfinin dammesi ve şîn harfinin kesresi ile şeddeli olarak "yuğaşşîkum" (يُغَشِّيكُمُ) ve nasb ile "en-nuâse" (النُّعَاسَ) şeklinde, fiilin Allah'a azze ve celle ait olması üzere okumuşlardır; tıpkı Allah Teâlâ'nın: "فَغَشَّاهَا مَا غَشَّى" (en-Necm-54) kavlinde olduğu gibi. Nuâs (النُّعَاسُ): Hafif uyku demektir. {أَمَنَةً} güven duygusu olarak {مِنْهُ} O'ndan; emintü emnen ve emeneten ve emânen (أَمِنْتُ أَمْنًا وَأَمَنَةً وَأَمَانًا) fiilinin masdarıdır. Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh şöyle demiştir: Savaşta uyuklamak Allah'tan bir güvendir, namazda ise şeytandan bir vesvesedir.

5350. Metin

{وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ} وَذَلِكَ أَنَّ الْمُسْلِمِينَ نَزَلُوا يَوْمَ بَدْرٍ عَلَى كَثِيبٍ أَعْفَرَ، تَسُوخُ فِيهِ الْأَقْدَامُ وَحَوَافِرُ الدَّوَابِّ، وَسَبَقَهُمُ الْمُشْرِكُونَ إِلَى مَاءِ بَدْرٍ وَأَصْبَحَ الْمُسْلِمُونَ بَعْضُهُمْ مُحْدِثِينِ وَبَعْضُهُمْ مُجْنِبِينَ، وَأَصَابَهُمُ الظَّمَأُ، وَوَسْوَسَ إِلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ، وَقَالَ: تَزْعُمُونَ أَنَّكُمْ عَلَى الْحَقِّ وَفِيكُمْ نَبِيُّ اللَّهِ وَأَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ اللَّهِ وَقَدْ غَلَبَكُمُ الْمُشْرِكُونَ عَلَى الْمَاءِ وَأَنْتُمْ تُصَلُّونَ مُحْدِثِينَ وَمُجْنِبِينَ، فَكَيْفَ تَرْجُونَ أَنْ تَظْهَرُوا عَلَيْهِمْ؟ فَأَرْسَلَ اللَّهُ ﷿ عَلَيْهِمْ مَطَرًا سَالَ مِنْهُ الْوَادِي فَشَرِبَ الْمُؤْمِنُونَ وَاغْتَسَلُوا، وَتَوَضَّأُوا وسقوا الركاب، +وملأوا الْأَسْقِيَةَ، وَأُطْفِأَ الْغُبَارُ، وَلَبَّدَ الْأَرْضَ حَتَّى ثَبَتَتْ عَلَيْهَا الْأَقْدَامُ، وَزَالَتْ عَنْهُمْ وَسْوَسَةُ الشَّيْطَانِ، وَطَابَتْ أَنْفُسُهُمْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: "وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ" مِنَ الْأَحْدَاثِ وَالْجَنَابَةِ.

{وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ} “ve sizi kendisiyle temizlemek için gökten üzerinize su indiriyordu.” Bu durum şundan ötürüydü: Müslümanlar Bedir günü, ayakların ve bineklerin toynaklarının battığı kızıl kumlu bir tepeye konaklamışlardı. Müşrikler ise Bedir suyuna onlardan önce ulaşmışlardı. Müslümanlar sabahladıklarında bazısı abdestsiz, bazısı cünüp idi; üzerlerine susuzluk çöktü ve şeytan onlara vesvese verip: 'Hak üzere olduğunuzu, içinizde Allah'ın peygamberinin bulunduğunu ve Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsunuz; oysa müşrikler suya hakim oldu, siz ise abdestsiz ve cünüp olarak namaz kılıyorsunuz. Onlara karşı nasıl galip gelmeyi umuyorsunuz?' dedi. Bunun üzerine Allah azze ve celle üzerlerine vadiden suların aktığı bir yağmur gönderdi; müminler içtiler, yıkandılar, abdest aldılar, bineklerini suladılar, kırbalarını doldurdular, toz dindi ve yer sertleşti öyle ki üzerinde ayaklar sağlamlaştı. Şeytanın vesvesesi de onlardan gitti ve içleri ferahladı. İşte bu, Allah Teâlâ'nın: "وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ" yani abdestsizlikten ve cünüplükten temizlemek için [su indirmesi] kavlidir.

5351. Metin

{وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ} وَسْوَسَتَهُ، {وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ} بِالْيَقِينِ وَالصَّبْرِ {وَيُثَبِّتَ بِهِ الْأَقْدَامَ} حَتَّى لَا تَسُوخَ فِي الرَّمْلِ بِتَلْبِيدِ الْأَرْضِ. وَقِيلَ: يُثَبِّتُ بِهِ الْأَقْدَامَ بِالصَّبْرِ وَقُوَّةِ الْقَلْبِ.

{وَيُذْهِبَ عَنْكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ} “ve şeytanın pisliğini sizden gidersin” [yani] vesvesesini, {وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ} “kalplerinizi pekiştirsin” yakin ve sabırla, {وَيُثَبِّتَ بِهِ الْأَقْدَامَ} “ve ayaklarınızı onunla sağlam tutsun [diye].” Yerin sertleşmesiyle kumda batmaması için. Ayakların sebat kılınmasının sabır ve kalp kuvvetiyle olduğu da söylenmiştir.

5352. Metin

{إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ} الَّذِينَ أَمَدَّ بِهِمُ الْمُؤْمِنِينَ، {أَنِّي مَعَكُمْ} بِالْعَوْنِ وَالنَّصْرِ، {فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا} أَيْ: قَوُّوا قُلُوبَهُمْ. قِيلَ: ذَلِكَ التَّثْبِيتُ حُضُورُهُمْ مَعَهُمُ الْقِتَالَ وَمَعُونَتُهُمْ، أَيْ: ثَبِّتُوهُمْ بِقِتَالِكُمْ مَعَهُمُ الْمُشْرِكِينَ.

{إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ} “Hani Rabbin meleklere vahyediyordu” müminlere yardım için gönderdiği meleklere, {أَنِّي مَعَكُمْ} “Şüphesiz Ben sizinle beraberim” yardım ve zafer ile, {فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا} “haydi iman edenlere sebat verin!” yani onların kalplerini güçlendirin. Bu sebat vermenin, onlarla birlikte savaşa katılmaları ve onlara yardım etmeleri, yani müşriklerle birlikte savaşarak onları sebatkar kılmaları olduğu söylenmiştir.

5353. Metin

وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَيْ: بَشِّرُوهُمْ بِالنَّصْرِ، وَكَانَ الْمَلِكُ يَمْشِي أَمَامَ الصَّفِّ فِي صُورَةِ الرَّجُلِ وَيَقُولُ: أَبْشِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ نَاصِرُكُمْ. {سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ} قَالَ عَطَاءٌ: يُرِيدُ الْخَوْفَ مِنْ أَوْلِيَائِي، {فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ} قِيلَ: هَذَا خِطَابٌ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ. وَقِيلَ: هَذَا خِطَابٌ مَعَ الْمَلَائِكَةِ، وَهُوَ مُتَّصِلٌ بِقَوْلِهِ "فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا"، وَقَوْلُهُ: "فَوْقَ الْأَعْنَاقِ" قَالَ عِكْرِمَةُ: يَعْنِي الرُّءُوسَ لِأَنَّهَا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: مَعْنَاهُ فَاضْرِبُوا الْأَعْنَاقَ، وَفَوْقَ صِلَةٌ كَمَا قَالَ تَعَالَى: "فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ"، (مُحَمَّدٌ-٤) ، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ فَاضْرِبُوا عَلَى الْأَعْنَاقِ. فَوْقَ بِمَعْنَى: عَلَى.

Mukâtil dedi ki: Yani onlara zaferi müjdeleyin. Melek insan suretinde safın önünde yürür ve: 'Müjdelenin, şüphesiz Allah sizin yardımcınızdır' derdi. {سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ} “Kâfirlerin kalplerine korku salacağım.” Atâ dedi ki: Dostlarımdan korkmayı kastediyor. {فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ} “Hemen vurun boyunların üstüne.” Bunun müminlere yönelik bir hitap olduğu söylenmiştir. Meleklere yönelik bir hitap olduğu ve "فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا" kavline bağlı bulunduğu da söylenmiştir. "فَوْقَ الْأَعْنَاقِ" kavli hakkında İkrime şöyle demiştir: Yani boyunların üstünde olduğu için başları kastediyor. Dahhâk ise: Bunun anlamı 'boyunları vurun' demektir; fevka (فَوْقَ) kelimesi, Allah Teâlâ'nın: "فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ" (Muhammed-4) kavlinde olduğu gibi tekit için gelmiştir, dedi. Anlamının 'boyunların üzerine vurun' olduğu, fevka kelimesinin alâ (عَلَى) manasında olduğu da söylenmiştir.

5354. Metin

{وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ} قَالَ عَطِيَّةُ: يَعْنِي كُلَّ مُفَصَّلٍ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ جُرَيْجٍ وَالضَّحَّاكُ: يَعْنِي الْأَطْرَافَ. وَالْبَنَانُ جُمَعُ بَنَانَةٍ، وَهِيَ أَطْرَافُ أَصَابِعِ الْيَدَيْنِ وَالرِّجْلَيْنِ. قَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: مَا كَانَتِ الْمَلَائِكَةُ تَعْلَمُ كَيْفَ يُقْتَلُ الْآدَمِيُّونَ، فَعَلَّمَهُمُ اللَّهُ ﷿.

{وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ} “ve vurun onların bütün parmaklarına!” Atiyye dedi ki: Yani bütün eklem yerlerini. İbn Abbâs, İbn Cüreyc ve Dahhâk ise: Yani uç noktaları (uzuvları), dediler. Benân (الْبَنَانُ), benâne (بَنَانَةٍ) kelimesinin çoğuludur; o da el ve ayak parmaklarının uçlarıdır. İbnu'l-Enbârî şöyle demiştir: Melekler insanların nasıl öldürüleceğini bilmiyorlardı, bunu onlara Allah azze ve celle öğretti.

5355. Metin

أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ الْقَادِرِ الْجُرْجَانِيُّ، أَنَا عَبْدُ الْغَافِرِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْفَارِسِيُّ، أَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى الْجُلُودِيُّ، ثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُفْيَانَ، ثَنَا مُسْلِمُ بْنُ الْحَجَّاجِ، ثَنَا زُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ، ثَنَا عَمْرُو بْنُ يُونُسَ الْحَنَفِيُّ، ثَنَا عِكْرِمَةُ بْنُ عَمَّارٍ، ثَنَا أَبُو زُمَيْلٍ هُوَ سَمَّاكُ الْحَنَفِيُّ ثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ قَالَ: بَيْنَمَا رَجُلٌ مِنَ المسلمين يومئذ يشتد فِي أَثَرِ رَجُلٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ أَمَامَهُ، إِذَا سَمِعَ ضَرْبَةً بِالسَّوْطِ فَوْقَهُ، وَصَوْتُ الْفَارِسِ يَقُولُ: أَقْدِمْ حَيْزُومُ، إِذْ نَظَرَ إِلَى الْمُشْرِكِ أَمَامَهُ فَخَرَّ مُسْتَلْقِيًا، فَنَظَرَ إِلَيْهِ فَإِذَا هُوَ قَدْ حُطِّمَ أَنْفُهُ وَشُقَّ وَجْهُهُ كَضَرْبَةِ السَّوْطِ فَاخْضَرَّ ذَلِكَ أَجْمَعُ، فَجَاءَ الْأَنْصَارِيُّ فَحَدَّثَ ذَلِكَ رَسُولَ ﷺ فَقَالَ: "صَدَقْتَ، ذَلِكَ مِنْ مَدَدِ السَّمَاءِ الثَّالِثَةِ". فَقَتَلُوا يَوْمَئِذٍ سَبْعِينَ وَأَسَرُوا سَبْعِينِ (١) وَرُوِيَ عَنْ أَبِي دَاوُدَ الْمَازِنِيِّ وَكَانَ شَهِدَ بَدْرًا قَالَ: إِنِّي لَأَتْبَعُ رَجُلًا مِنَ الْمُشْرِكِينَ لِأَضْرِبَهُ إِذْ وَقَعَ رَأْسُهُ قَبْلَ أَنْ يَصِلَ إِلَيْهِ سَيْفِي، فَعَرَفْتُ أَنَّهُ قَدْ قَتَلَهُ غَيْرِي (٢) .

Bize İsmâil b. Abdilkâdir el-Cürcânî bildirdi, [o dedi ki]: Bize Abdülgâfir b. Muhammed el-Fârisî bildirdi, [o dedi ki]: Bize Muhammed b. Îsâ el-Cülûdî bildirdi, [o dedi ki]: Bize İbrâhim b. Muhammed b. Süfyân anlattı, [o dedi ki]: Bize Müslim b. el-Haccâc anlattı, [o dedi ki]: Bize Züheyr b. Harb anlattı, [o dedi ki]: Bize Amr b. Yûnus el-Hanefî anlattı, [o dedi ki]: Bize İkrime b. Ammâr anlattı, [o dedi ki]: Bize Ebû Zümeyl -o Semmâk el-Hanefî'dir- anlattı, [o dedi ki]: Bize Abdullah b. Abbâs anlattı, şöyle dedi: Müslümanlardan bir adam o gün önündeki müşrik bir adamın peşinden hızla koşarken, birden üstünden bir kamçı şakırtısı ve 'İlerle Hayzûm!' diyen bir atlının sesini işitti. Önündeki müşrike baktığında, adamın sırtüstü yere serildiğini gördü. Ona doğru baktı, bir de ne görsün: Burnu ezilmiş ve yüzü kamçı darbesi gibi yarılmış, baştan başa yemyeşil olmuştu. Ensârî gelip bunu Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem anlattı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Doğru söyledin, bu üçüncü kat semanın yardımındandı" buyurdu. O gün yetmiş kişiyi öldürdüler, yetmiş kişiyi de esir aldılar (١). Bedir'de hazır bulunmuş olan Ebû Dâvûd el-Mâzinî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: 'Ben vurmak için müşriklerden bir adamın peşine düşmüştüm, tam o sırada kılıcım ona ulaşmadan başı yere düştü. Anladım ki onu benden başkası öldürmüştü' (٢).

5356. Metin

وَرَوَى أَبُو أُمَامَةَ بْنُ سَهْلِ بْنِ حَنِيفٍ عَنْ أَبِيهِ قَالَ: وَاللَّهِ، لَقَدْ رَأَيْتُنَا يَوْمَ بَدْرٍ، وَإِنَّ أَحَدَنَا لَيُشِيرُ بِسَيْفِهِ إِلَى الْمُشْرِكِ، فَيَقَعُ رَأْسُهُ عَنْ جَسَدِهِ قَبْلَ أَنْ يَصِلَ إِلَيْهِ السَّيْفُ (٣) .

Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf babasından rivayet etti ki o şöyle demiştir: 'Vallahi Bedir günü kendimizi gördüm ki, birimiz kılıcıyla müşrike işaret eder etmez, daha kılıç ona ulaşmadan başı gövdesinden ayrılıp düşüyordu' (٣).

5357. Metin

وَقَالَ عِكْرِمَةُ، قَالَ أَبُو رَافِعٍ مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: "كُنْتُ غُلَامًا لِلْعَبَّاسِ بْنِ عَبَدِ الْمُطَّلِبِ ﵁، وَكَانَ الْإِسْلَامُ قَدْ دَخَلَنَا أَهْلَ الْبَيْتِ، وَأَسْلَمَتْ أُمُّ الْفَضْلِ وَأَسْلَمْتُ، وَكَانَ الْعَبَّاسُ يَهَابُ قَوْمَهُ وَيَكْرَهُ خِلَافَهُمْ، وَكَانَ يَكْتُمُ إِسْلَامَهُ، وَكَانَ ذَا مَالٍ كَثِيرٍ مُتَفَرِّقٍ فِي قَوْمِهِ، وَكَانَ أَبُو لَهَبٍ عَدُوُّ اللَّهِ قَدْ تَخَلَّفَ عَنْ بَدْرٍ وَبَعْثَ مَكَانَهُ الْعَاصَ بْنَ هِشَامِ بْنِ الْمُغِيرَةِ، فَلَمَّا جَاءَهُ الْخَبَرُ عَنْ مُصَابِ أَصْحَابِ بَدْرٍ كَبَتَهُ اللَّهُ وَأَخْزَاهُ، وَوَجَدْنَا فِي أَنْفُسِنَا قُوَّةً وَعِزًّا وَكُنْتُ رَجُلًا ضَعِيفًا وَكُنْتُ أَعْمَلُ الْقِدَاحَ وَأَنْحِتُهَا فِي حُجْرَةِ زَمْزَمٍ، فَوَاللَّهِ إِنِّي لِجَالِسٌ أَنْحِتُ الْقِدَاحَ، وَعِنْدِي أُمُّ الْفَضْلِ جَالِسَةٌ، إِذْ أَقْبَلَ الْفَاسِقُ أَبُو لَهَبٍ يَجُرُّ رِجْلَيْهِ حَتَّى جَلَسَ عَلَى طُنُبِ ٤ الْحُجْرَةِ، فَكَانَ ظَهْرُهُ إِلَى ظَهْرِي، فَبَيْنَمَا هُوَ جَالَسٌ إِذْ قَالَ النَّاسُ هَذَا أَبُو سُفْيَانَ بْنُ الْحَارِثِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ قَدْ قَدِمَ، فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: إِلَيَّ يَا ابْنَ أَخِي فَعِنْدَكَ الْخَبَرُ، فَجَلَسَ

İkrime dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in azatlısı Ebû Râfi şöyle anlattı: "Ben Abbâs b. Abdilmuttalib'in radıyallâhu anh kölesiydim. Biz Ehl-i Beyt'e İslâm girmişti; Ümmü'l-Fadl Müslüman olmuştu, ben de Müslüman olmuştum. Abbâs kavminden çekinir ve onlara ters düşmekten hoşlanmazdı, bu yüzden Müslümanlığını gizlerdi. Zira kavmi içinde dağılmış çokça malı bulunmaktaydı. Allah düşmanı Ebû Leheb ise Bedir'e gitmeyip geri kalmış, kendi yerine Âs b. Hişâm b. el-Mugîre'yi göndermişti. Bedir'deki müşriklerin başına gelen felaketin haberi Ebû Leheb'e ulaşınca Allah onu rezil ve perişan etti. Biz ise içimizde bir güç ve izzet bulduk. Ben zayıf bir adamdım; Zemzem odasında ok yapar ve onları yontardım. Vallahi ben oturmuş ok yontarken ve yanımda da Ümmü'l-Fadl oturmaktayken, fâsık Ebû Leheb ayaklarını sürüyerek çıkageldi ve odanın gergi ipi 4 üzerine oturdu. Sırtı sırtıma gelmişti. O öylece otururken birden insanlar: 'İşte Abdülmuttalib'in oğlu Hâris'in oğlu Ebû Süfyân geldi!' dediler. Bunun üzerine Ebû Leheb: 'Bana doğru gel ey kardeşimin oğlu, asıl haber sendedir!' dedi. [Ebû Süfyân] da oturdu

5358. Metin

إِلَيْهِ وَالنَّاسُ قِيَامٌ عَلَيْهِ، قَالَ: يَا ابْنَ أَخِي أَخْبِرْنِي كَيْفَ كَانَ أَمْرُ النَّاسِ؟ قَالَ: لَا شَيْءَ وَاللَّهِ إِنْ كَانَ إِلَّا أَنْ لَقِينَاهُمْ فَمَنَحْنَاهُمْ أَكْتَافَنَا يَقْتُلُونَنَا وَيَأْسِرُونَنَا كَيْفَ شَاءُوا وَأَيْمُ اللَّهِ مَعَ ذَلِكَ مَا لُمْتُ النَّاسَ، لَقِينَا رِجَالًا بَيْضًا عَلَى خَيْلٍ بُلْقٍ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، لَا وَاللَّهِ مَا تَلِيقُ شَيْئًا وَلَا يَقُومُ لَهَا شَيْءٌ، قَالَ أَبُو رَافِعٍ فَرَفَعْتُ طُنُبَ الْحُجْرَةِ بِيَدِي، ثُمَّ قُلْتُ: تِلْكَ وَاللَّهِ الْمَلَائِكَةُ، قَالَ فَرَفَعَ أَبُو لَهَبٍ يَدَهُ فَضَرَبَ وَجْهِي ضَرْبَةً شَدِيدَةً، فَثَاوَرْتُهُ، فَاحْتَمَلَنِي فَضَرَبَ بِي الْأَرْضَ، ثُمَّ بَرَكَ عَلَيَّ يَضْرِبُنِي، وَكُنْتُ رَجُلًا ضَعِيفًا فَقَامَتْ أُمُّ الْفَضْلِ إِلَى عَمُودٍ مِنْ عُمُدِ الْحُجْرَةِ، فَأَخَذَتْهُ فَضَرَبَتْهُ به ضربة ١٤٥/ب فَلَقَتْ فِي رَأْسِهِ شَجَّةً مُنْكَرَةً، وَقَالَتْ: تَسْتَضْعِفُهُ أَنْ غَابَ عَنْهُ سَيِّدُهُ؟ فَقَامَ مُوَلِّيًا ذَلِيلًا فَوَاللَّهِ مَا عَاشَ إِلَّا سَبْعَ لَيَالٍ حَتَّى رَمَاهُ اللَّهُ بِالْعَدَسَةِ فَقَتَلَتْهُ" (١) .

ve insanlar da çevresinde ayakta durdular. [Ebû Leheb]: 'Ey kardeşimin oğlu, anlat bana, insanların durumu nasıldı?' dedi. [Ebû Süfyân] dedi ki: 'Hiçbir şey olmadı! Vallahi onlarla karşılaştığımızda sırtlarımızı onlara teslim ettik; bizi diledikleri gibi öldürüyor ve diledikleri gibi esir alıyorlardı. Allah'a yemin olsun ki buna rağmen ben insanları kınamadım. Çünkü gökle yer arasında alaca atlar üzerinde beyaz [elbiseli] adamlarla karşılaştık. Hayır vallahi, hiçbir şey onlara karşı duramaz ve hiçbir şey onların önünde tutunamazdı.' Ebû Râfi dedi ki: 'Bunun üzerine odanın çadır ipini elimle kaldırdım, sonra: 'Vallahi onlar meleklerdi!' dedim.' [Ebû Râfi] dedi ki: 'Ebû Leheb elini kaldırdı ve yüzüme şiddetli bir darbe vurdu. Ben de onun üzerine atıldım. Beni havaya kaldırdı ve yere çarptı, sonra üzerime çöküp beni dövmeye başladı; ben ise zayıf bir adamdım. Derken Ümmü'l-Fadl odanın direklerinden birine yöneldi, onu aldı ve onunla [Ebû Leheb'e] öyle bir vurdu ki kafasında dehşet verici bir yarık açtı ve: 'Efendisi yanında yok diye onu zayıf mı buldun?' dedi. Bunun üzerine o hor ve hakir bir halde arkasını dönüp gitti. Vallahi ancak yedi gece yaşadı, nihayet Allah ona adese (kara kabarcık) hastalığını musallat etti ve bu hastalık onu öldürdü' (١).

5359. Metin

وَرَوَى مِقْسَمٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ الَّذِي أَسَرَ الْعَبَّاسَ أَبُو الْيُسْرِ، كَعْبُ بْنُ عَمْرٍو أَخُو بَنِي سَلَمَةَ، وَكَانَ أَبُو الْيُسْرِ رَجُلًا مَجْمُوعًا، وَكَانَ الْعَبَّاسُ رَجُلًا جَسِيمًا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِأَبِي الْيُسْرِ، كَيْفَ أَسَرْتَ الْعَبَّاسَ؟ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ لَقَدْ أَعَانَنِي عَلَيْهِ رَجُلٌ مَا رَأَيْتُهُ قَبْلَ ذَلِكَ وَلَا بَعْدَهُ، هَيْئَتُهُ كَذَا وَكَذَا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَقَدْ أَعَانَكَ عَلَيْهِ مَلَكٌ كَرِيمٌ" (٢) .

Mıksem, İbn Abbâs'tan rivayet etti ki şöyle demiştir: Abbâs'ı esir alan kişi, Benî Selime'nin kardeşi Ebü'l-Yusr Kâ'b b. Amr idi. Ebü'l-Yusr ufak tefek toplu bir adamdı, Abbâs ise cüsseli bir adamdı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ebü'l-Yusr'a: 'Abbâs'ı nasıl esir aldın?' dedi. O da: 'Ey Allah'ın Resulü! Ondan önce de sonra da benzerini görmediğim, kılığı kıyafeti şöyle şöyle olan bir adam bana onun aleyhinde yardım etti' dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Muhakkak ki sana onun aleyhinde şerefli bir melek yardım etmiştir" buyurdu (٢).

5360. Metin

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (١٣) ذَلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَأَنَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابَ النَّارِ (١٤) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ (١٥) وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٦) }

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (١٣) ذَلِكُمْ فَذُوقُوهُ وَأَنَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابَ النَّارِ (١٤) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ (١٥) وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَى فِئَةٍ فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (١٦) } “Bu, onların Allah'a ve Resulüne karşı gelmelerindendir. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir. (13) İşte bunu tadın! Şüphesiz kâfirler için bir de cehennem azabı vardır. (14) Ey iman edenler! Kâfirlerle toplu halde karşılaştığınız zaman onlara arkalarınızı dönmeyin [kaçmayın]. (15) Kim o gün, savaş için taktik gereği dönen veya başka bir birliğe katılmak isteyen müstesna, arkasını dönerse, muhakkak ki Allah'tan bir gazaba uğramış olur ve onun barınağı cehennemdir; o ne kötü bir varış yeridir! (16)”

5361. Metin

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ} خَالَفُوا اللَّهَ، {وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ}

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ} “Bu, onların Allah'a karşı gelmelerindendir” Allah'a muhalefet etmelerindendir, {وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ} “ve Resulüne. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir.”

5362. Metin

{ذَلِكُمْ} أَيْ: هَذَا الْعَذَابُ وَالضَّرْبُ الَّذِي عَجَّلْتُهُ لَكُمْ أَيُّهَا الْكَفَّارُ بِبَدْرٍ، {فَذُوقُوهُ} عَاجِلًا {وَأَنَّ لِلْكَافِرِينَ} أَيْ: وَاعْلَمُوا وَأَيْقِنُوا أَنَّ لِلْكَافِرِينَ أَجَلًا فِي الْمَعَادِ، {عَذَابَ النَّارِ}

{ذَلِكُمْ} “İşte bu [azap]!” Yani: Ey kâfirler! Bedir'de sizin için peşinen verdiğim bu azap ve darbediştir, {فَذُوقُوهُ} “Öyleyse onu tadın!” peşin olarak, {وَأَنَّ لِلْكَافِرِينَ} “ve şüphesiz kâfirler için” yani: Bilin ve kesin olarak inanın ki kâfirler için ahirette ertelenmiş olarak, {عَذَابَ النَّارِ} “ateş azabı vardır.”

5363. Metin

رَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: قِيلَ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ حِينَ فَرَغَ مِنْ بَدْرٍ: عَلَيْكَ بِالْعِيرِ لَيْسَ دُونَهَا شَيْءٌ، فَنَادَاهُ الْعَبَّاسُ وَهُوَ أَسِيرٌ فِي وَثَاقِهِ: لَا يَصْلُحُ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: لِمَهْ؟ قَالَ: لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى وَعَدَكَ إِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ وَقَدْ أَعْطَاكَ مَا وَعَدَكَ (١) .

İkrime İbn Abbâs'tan rivayet etti ki şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir'den boşalınca ona: 'Kervanın peşine düş, onun önünde hiçbir engel yok' denildi. Bunun üzerine bağları içinde esir olan Abbâs ona seslenerek: 'Bu doğru olmaz' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Niçin?" buyurdu. [Abbâs] dedi ki: 'Çünkü Allah Teâlâ sana iki gruptan birini vadetmişti ve sana vadettiğini verdi' (١).

5364. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا} أَيْ مُجْتَمِعِينَ مُتَزَاحِمِينِ بَعْضُكُمْ إِلَى بَعْضٍ، وَالتَّزَاحُفُ: التَّدَانِي فِي الْقِتَالِ: وَالزَّحْفُ مُصْدَرٌ؛ لِذَلِكَ لَمْ يُجْمَعْ، كَقَوْلِهِمْ: قَوْمٌ عَدْلٌ وَرِضَا. قَالَ: اللَّيْثُ: الزَّحْفُ جَمَاعَةٌ يزحفون إلى عدولهم بِمَرَّةٍ، فَهُمُ الزَّحْفُ وَالْجَمْعُ: الزُّحُوفُ. {فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ} يَقُولُ: فَلَا تُوَلُّوهُمْ ظُهُورَكُمْ، أَيْ تَنْهَزِمُوا فَإِنَّ الْمُنْهَزِمَ يُوَلِّي دُبُرَهُ.

Allah'ın azze ve celle şu kavli: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا زَحْفًا} “Ey iman edenler! Kâfirlerle toplu halde karşılaştığınız zaman” yani birbirinize yaklaşmış, sıkışık bir topluluk halindeyken. Tezâhüf (التَّزَاحُفُ): Savaşta birbirine yaklaşmaktır. Zehf (الزَّحْفُ) masdardır; bu sebeple tıpkı 'kavmun adlün ve ridan' (قَوْمٌ عَدْلٌ وَرِضَا) demeleri gibi çoğul yapılmamıştır. Leys dedi ki: Zehf, düşmanlarına karşı bir defada hücuma geçen topluluktur; onlar 'zehf'tir, çoğulu ise 'zuhûf'tur (الزُّحُوفُ). {فَلَا تُوَلُّوهُمُ الْأَدْبَارَ} “onlara arkalarınızı dönmeyin.” Yani onlara sırtlarınızı dönmeyin; yani bozguna uğrayıp kaçmayın, zira bozguna uğrayan arkasını döner.

5365. Metin

{وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ} ظَهْرَهُ، {إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ} أَيْ مُنْعَطِفًا يَرَى مِنْ نَفْسِهِ الِانْهِزَامَ، وَقَصْدُهُ طَلَبُ الْغِرَّةِ وَهُوَ يُرِيدُ الْكَرَّةَ، {أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَى فِئَةٍ} أَيْ: مُنْضَمًّا صَائِرًا إِلَى جَمَاعَةٍ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ [يُرِيدُ] (٢) الْعَوْدَ إِلَى الْقِتَالِ. وَمَعْنَى الْآيَةِ النَّهْيُ عَنِ الِانْهِزَامِ مِنَ الْكُفَّارِ وَالتَّوَلِّي عَنْهُمْ، إِلَّا عَلَى نِيَّةِ التَّحَرُّفِ لِلْقِتَالِ وَالِانْضِمَامِ إِلَى جَمَاعَةٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ لِيَسْتَعِينَ بِهِمْ وَيَعُودُونَ إِلَى الْقِتَالِ، فَمَنْ وَلَّى ظَهْرَهُ لَا عَلَى هَذِهِ النِّيَّةِ لَحِقَهُ الْوَعِيدُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: {فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ فَقَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ: هَذَا فِي أَهْلِ بَدْرٍ خَاصَّةً، مَا كَانَ يَجُوزُ لَهُمُ الِانْهِزَامُ لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ مَعَهُمْ، وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ فِئَةٌ يَتَحَيَّزُونَ إِلَيْهَا دُونَ النَّبِيِّ ﷺ، وَلَوِ انْحَازُوا لَانْحَازُوا إِلَى الْمُشْرِكِينَ، فَأَمَّا بَعْدَ ذَلِكَ فَإِنَّ الْمُسْلِمِينَ بَعْضُهُمْ فِئَةٌ لِبَعْضٍ (٣) فَيَكُونُ الْفَارُّ مُتَحَيِّزًا إِلَى فِئَةٍ فَلَا يَكُونُ فِرَارُهُ كَبِيرَةً، وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ.

{وَمَنْ يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ} “Kim o gün onlara arkasını dönerse” sırtını [dönerse], {إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقِتَالٍ} “savaş için taktik gereği dönen müstesna” yani kendini kaçıyormuş gibi gösterip amacı fırsat kollamak olan ve yeniden hücum etmeyi dileyen bir manevra ile, {أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَى فِئَةٍ} “veya başka bir birliğe katılmak isteyen.” Yani savaşa geri dönmeyi [dileyerek] (٢) müminlerden bir topluluğa katılan, onlara sığınan kimse müstesna. Ayetin anlamı; savaş için taktik yapma ve kendilerinden güç alıp tekrar savaşa dönmek üzere Müslümanlardan bir birliğe katılma niyeti olmaksızın kâfirlerden kaçmayı ve onlara arkasını dönmeyi yasaklamaktır. Kim bu niyetin dışında arkasını dönerse, Allah Teâlâ'nın: {فَقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللَّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “muhakkak ki Allah'tan bir gazaba uğramış olur ve onun barınağı cehennemdir; o ne kötü bir varış yeridir!” buyurduğu gibi tehdide uğrar. Âlimler bu ayet hakkında ihtilaf etmişlerdir: Ebû Saîd el-Hudrî: 'Bu özellikle Bedir ehli hakkındadır, onların kaçması caiz değildi çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onların arasındaydı ve Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem başka sığınacakları bir birlik yoktu; şayet bir tarafa ayrılsalardı ancak müşriklere katılmış olurlardı. Bundan sonrasında ise şüphesiz Müslümanlar birbirinin birliğidir (٣), dolayısıyla kaçan kimse bir birliğe sığınmış olur ve onun kaçışı büyük günah sayılmaz' demiştir. Bu görüş Hasan, Katâde ve Dahhâk'ın da görüşüdür.

5366. Metin

قَالَ يَزِيدُ بْنُ أَبِي حَبِيبٍ ٤ أَوْجَبَ اللَّهُ النَّارَ لِمَنْ فَرَّ يَوْمَ بَدْرٍ، فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ أُحُدٍ بَعْدَ ذَلِكَ قَالَ:

Yezîd b. Ebî Habîb 4 şöyle dedi: "Allah, Bedir günü kaçana cehennemi vacip kıldı. Bundan sonra Uhud günü olduğunda ise şöyle buyurdu:

5367. Metin

"إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا وَلَقَدْ عَفَا اللَّهُ عَنْهُمْ" (آلُ عِمْرَانَ -١٥٥) ، ثُمَّ كَانَ يَوْمُ حُنَيْنٍ بَعْدَهُ فَقَالَ: "ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ" (التَّوْبَةِ ٠ ٢٥) "ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَنْ يَشَاءُ" (التَّوْبَةُ -٢٧) .

"إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا وَلَقَدْ عَفَا اللَّهُ عَنْهُمْ" (Âl-i İmrân-155), sonra ondan sonra Huneyn günü oldu ve: "ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ" (et-Tevbe-25) "ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَنْ يَشَاءُ" (et-Tevbe-27) buyurdu.

5368. Metin

وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ: كُنَّا فِي جَيْشٍ بَعَثَنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَحَاصَ النَّاسُ حَيْصَةً فَانْهَزَمْنَا، فَقُلْنَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ نَحْنُ [الْفَرَّارُونَ] (١) قَالَ: "بَلْ أَنْتُمُ الْكَرَّارُونَ، أَنَا فِئَةُ الْمُسْلِمِينَ" (٢) .

Abdullah b. Ömer şöyle dedi: Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem bizi gönderdiği bir ordudaydık; insanlar bir kargaşaya kapıldılar ve biz de kaçtık. Sonra: 'Ey Allah'ın Resulü! Bizler [firar edenleriz] (١)' dedik. O da: "Hayır, sizler [yeniden hücum etmek için] dönenlersiniz, ben Müslümanların sığınağıyım/birliğiyim" buyurdu (٢).

5369. Metin

وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ سِيرِينَ: لَمَّا قُتِلَ أَبُو عُبَيْدَةَ جَاءَ الْخَبَرُ إِلَى عُمَرَ فَقَالَ: لَوِ انْحَازَ إِلَيَّ كُنْتُ لَهُ فِئَةً فَأَنَا فِئَةُ كُلِّ مُسْلِمٍ (٣) .

Muhammed b. Sîrîn dedi ki: Ebû Ubeyde öldürüldüğünde haber Ömer'e geldi; bunun üzerine [Ömer]: 'Bana sığınsaydı ben onun için bir birlik olurdum, zira ben her Müslümanın birliğiyim' dedi (٣).

5370. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ: حُكْمُ الْآيَةِ عَامٌّ فِي حَقِّ كُلِّ مَنْ وَلَّى مُنْهَزِمًا. جَاءَ فِي الْحَدِيثِ: "مِنَ الْكَبَائِرِ الْفِرَارُ مِنَ الزَّحْفِ" (٤) .

Bazıları da şöyle demiştir: Ayetin hükmü bozguna uğrayıp arkasını dönen herkes hakkında geneldir. Hadiste şöyle gelmiştir: "Büyük günahlardan biri de savaştan kaçmaktır" (٤).

5371. Metin

وَقَالَ عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ: هَذِهِ الْآيَةُ مَنْسُوخَةٌ بِقَوْلِهِ ﷿: "الْآنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ" (الْأَنْفَالُ -٦٦) فَلَيْسَ لِقَوْمٍ أَنْ يَفِرُّوا مِنْ [مِثْلِهِمْ] ٥ فَنُسِخَتْ تِلْكَ إِلَّا فِي هَذِهِ الْعِدَّةِ ٦ وَعَلَى هَذَا أَكْثَرُ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ الْمُسْلِمِينَ إِذَا كَانُوا عَلَى الشَّطْرِ مِنْ عَدُوِّهِمْ لَا يَجُوزُ لَهُمْ أَنْ يَفِرُّوا أَوْ يُوَلُّوا ظُهُورَهُمْ إِلَّا مُتَحَرِّفًا لِقَتَّالٍ أَوْ مُتَحَيِّزًا إِلَى فِئَةٍ، وَإِنْ كَانُوا أَقَلَّ مِنْ ذَلِكَ جَازَ لَهُمْ أَنْ يُوَلُّوا ظُهُورَهُمْ وَيَنْحَازُوا عَنْهُمْ ٧ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:"مَنْ فَرَّ مِنْ ثَلَاثَةٍ فَلَمْ يَفِرَ، وَمِنِ اثْنَيْنِ فَقَدْ فَرَّ" ٨ .

Atâ b. Ebî Rebâh şöyle demiştir: Bu ayet, Azîz ve Celîl olan [Allah]’ın: {الْآنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ} “Şimdi Allah sizden [yükü] hafifletti” (el-Enfâl, 66) kavliyle neshedilmiştir. Dolayısıyla bir topluluğun [kendi denklerinden]5 kaçması caiz değildir. O [hüküm], bu sayı müstesna olmak üzere neshedilmiştir.6 İlim ehlinin çoğunluğunun görüşü de bu doğrultudadır: Müslümanlar düşmanlarının yarısı [oranında] olduklarında, savaş taktiği icabı yer değiştirme veya [başka] bir birliğe katılma durumu müstesna, kaçmaları veya arkalarını dönmeleri caiz değildir. Şayet bundan daha az iseler arkalarını dönüp onlardan çekilmeleri/uzaklaşmaları caizdir.7 İbn Abbâs şöyle demiştir: “Kim üç kişiden kaçarsa kaçmış sayılmaz, iki kişiden kaçan ise kaçmış sayılır.”8

5372. Metin

{فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاءً حَسَنًا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١٧) }

{فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاءً حَسَنًا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١٧) } “Onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü. [Ey Muhammed!] Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Müminleri de kendisinden güzel bir imtihanla sınamak için [bunu yaptı]. Şüphesiz Allah Semî'dir, Alîm'dir.”

5373. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ} قَالَ مُجَاهِدٌ (١) سَبَبُ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّهُمْ لَمَّا انْصَرَفُوا عَنِ الْقِتَالِ كَانَ الرَّجُلُ يَقُولُ: أَنَا قَتَلْتُ فَلَانًا وَيَقُولُ الْآخَرُ مِثْلَهُ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَمَعْنَاهُ: فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ أَنْتُمْ بِقُوَّتِكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ [بِنَصْرِهِ] (٢) إِيَّاكُمْ وَتَقْوِيَتِهِ لَكُمْ.

Allah Teâlâ'nın şu kavli: {فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ} “Onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü.” Mücâhid dedi ki (١): Bu ayetin nüzul sebebi şudur: Savaştan ayrıldıklarında adam: 'Falanı ben öldürdüm' diyor, diğeri de benzerini söylüyordu; bunun üzerine bu ayet indi. Anlamı şudur: Onları kendi gücünüzle siz öldürmediniz, lâkin size [yardım etmesiyle] (٢) ve sizi güçlendirmesiyle onları Allah öldürdü.

5374. Metin

وَقِيلَ: لَكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ بِإِمْدَادِ الْمَلَائِكَةِ.

Lâkin meleklerle yardım etmesiyle Allah'ın onları öldürdüğü de söylenmiştir.

5375. Metin

{وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى} قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ وَالْمَغَازِي: نَدَبَ ٣ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ النَّاسَ، فَانْطَلَقُوا حَتَّى نَزَلُوا بَدْرًا، وَوَرَدَتْ عَلَيْهِمْ رَوَايَا قُرَيْشٍ، وَفِيهِمْ أَسْلَمُ، غُلَامٌ أَسْوَدُ لِبَنِي الْحَجَّاجِ، وَأَبُو يَسَارٍ، غُلَامٌ لِبَنِي الْعَاصِ بْنِ سَعِيدٍ، فَأَتَوْا بِهِمَا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ لَهُمَا: أَيْنَ قُرَيْشٌ؟ قَالَا هُمْ وَرَاءَ هَذَا الْكَثِيبِ الَّذِي تَرَى بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوَى -وَالْكَثِيبُ: الْعَقَنْقَلُ -فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لَهُمَا: كَمِ الْقَوْمُ؟ قَالَا كَثِيرٌ، قَالَ: مَا عِدَّتُهُمْ؟ قَالَا لَا نَدْرِي، قَالَ: كَمْ يَنْحَرُونَ كُلَّ يَوْمٍ؟ قَالَا يَوْمًا عَشْرَةً وَيَوْمًا تِسْعَةً، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "الْقَوْمُ مَا بَيْنَ التِّسْعِمِائَةِ إِلَى الْأَلِفِ" ثُمَّ قَالَ لَهُمَا: فَمَنْ فِيهِمْ مِنْ أَشْرَافِ قُرَيْشٍ؟ قَالَا عُتْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ، وَشَيْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ، وَأَبُو الْبَخْتَرِيِّ ابْنُ هِشَامٍ، وَحَكِيمُ بْنُ حِزَامٍ، وَالْحَارِثُ بْنُ عَامِرٍ، وَطُعَيْمَةُ بْنُ عَدِيٍّ، وَالنَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ، وَأَبُو جَهْلِ بْنُ هِشَامٍ، وَأُمَيَّةُ بْنُ خَلَفٍ، وَنَبِيهٌ وَمُنَبِّهٌ ابْنَا الْحَجَّاجِ، وَسُهَيْلُ بْنُ عَمْرٍو. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "هَذِهِ مَكَّةُ قَدْ أَلْقَتْ إِلَيْكُمْ أَفْلَاذَ كَبِدِهَا" ٤ فَلَمَّا أَقْبَلَتْ قُرَيْشٌ وَرَآهَا رَسُولُ اللَّهِ تُصَوِّبُ مِنَ الْعَقَنْقَلِ، وَهُوَ الْكَثِيبُ الَّذِي جَاءُوا مِنْهُ إِلَى الْوَادِي، قَالَ لَهُمْ: هَذِهِ قُرَيْشٌ قَدْ أَقْبَلَتْ بِخُيَلَائِهَا وَفَخْرِهَا [تُحَادُّكَ] ٥ وَتُكَذِّبُ رَسُولَكَ، اللَّهُمَّ فَنَصْرَكَ الَّذِي وَعَدْتِنِي، فَأَتَاهُ جِبْرِيلُ ﵇ وَقَالَ لَهُ: خُذْ قَبْضَةً مِنْ تُرَابٍ فَارْمِهِمْ بِهَا، فَلَمَّا الْتَقَى الْجَمْعَانِ تَنَاوَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ كَفًّا مِنْ حَصَى عَلَيْهِ تُرَابٌ، فَرَمَى بِهِ فِي وُجُوهِ الْقَوْمِ، وَقَالَ: شَاهَتْ

{وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى} “[Ey Peygamber!] Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” Tefsir ve megâzî ehli şöyle dediler: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem insanları [sefere] çağırdı 3; onlar da yola çıkıp nihayet Bedir'e indiler. Kureyş'in su taşıyıcıları onların yanına geldi; içlerinde Benî Haccâc'a ait Eslem adında siyah bir köle ve Benî Âs b. Saîd'e ait Ebû Yesâr adında bir köle vardı. Onları Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna getirdiler. [Resûlullah] onlara: «Kureyş nerede?» diye sordu. Onlar: «En uzak yamaçta gördüğün şu kum tepesinin arkasındalar» dediler. -Kesîb (الْكَثِيبُ), yüksek ve eğimli kum tepesi (el-akankal) demektir.- Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: «Ordu kaç kişi?» diye sordu. «Çoklar» dediler. «Sayıları ne kadar?» dedi. «Bilmiyoruz» dediler. «Her gün kaç [deve] kesiyorlar?» diye sordu. «Bir gün on, bir gün dokuz» dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ordu dokuz yüz ile bin kişi arasında» buyurdu. Sonra onlara: «İçlerinde Kureyş'in ileri gelenlerinden kimler var?» diye sordu. Onlar da: «Utbe b. Rebîa, Şeybe b. Rebîa, Ebü'l-Bahterî b. Hişâm, Hakîm b. Hizâm, Hâris b. Âmir, Tuayme b. Adiy, Nadr b. el-Hâris, Ebû Cehil b. Hişâm, Ümeyye b. Halef, Haccâc'ın iki oğlu Nebîh ve Münebbih, bir de Süheyl b. Amr» dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «İşte Mekke, ciğerparelerini size fırlatıp attı!» buyurdu. 4 Kureyş gelip de Resûlullah onların vadiye doğru akankalden -ki oraya geldikleri kum tepesidir- aşağı indiklerini görünce [ashabına] şöyle dedi: «İşte Kureyş, kibri ve böbürlenmesiyle, [Sana meydan okuyarak] 5 ve elçini yalanlayarak geldi. Allahım! Bana vadettiğin yardımını [gönder]!» Bunun üzerine Cibrîl aleyhisselâm ona gelip: «Bir avuç toprak al ve onlara at!» dedi. İki ordu karşı karşıya gelince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem üzerinde toprak bulunan bir avuç çakıl taşı aldı, onu o topluluğun yüzlerine fırlattı ve: «Şâhet... (Yüzler kara olsun...)»

5376. Metin

الْوُجُوهُ، فَلَمْ يَبْقَ مِنْهُمْ مُشْرِكٌ إِلَّا دَخَلَ فِي عَيْنَيْهِ وَفَمِهِ وَمَنْخَرَيْهِ مِنْهَا شَيْءٌ، فَانْهَزَمُوا وَرَدِفَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ يَقْتُلُونَهُمْ وَيَأْسِرُونَهُمْ (١) .

Müşriklerden gözlerine, ağzına ve burun deliklerine ondan bir şey girmeyen hiç kimse kalmadı; böylece bozguna uğradılar ve müminler onları takip edip öldürüyor ve esir alıyorlardı (١).

5377. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ، وَابْنُ زَيْدٍ: ذَكِرُ لَنَا أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَخَذَ يَوْمَ بَدْرٍ ثَلَاثَ حَصَيَاتٍ فَرَمَى بِحَصَاةٍ فِي مَيْمَنَةِ الْقَوْمِ وَبِحَصَاةٍ فِي مَيْسَرَةِ الْقَوْمِ وَبِحَصَاةٍ بَيْنَ أَظْهُرِهِمْ، وَقَالَ: شَاهَتِ الْوُجُوهُ، فَانْهَزَمُوا، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: "وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى"، إِذْ لَيْسَ فِي وُسْعِ أَحَدٍ مِنَ الْبَشَرِ أَنْ يَرْمِيَ كفا من ١٤٦/أالْحَصَا إِلَى وُجُوهِ جَيْشٍ فَلَا يَبْقَى فِيهِمْ عَيْنٌ إِلَّا وَيُصِيبُهَا مِنْهُ شيء.

Katâde ve İbn Zeyd dediler ki: Bize anlatıldığına göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir günü üç çakıl taşı aldı; bir taşı ordunun sağ cenahına, bir taşı ordunun sol cenahına, bir taşı da onların ortasına attı ve: "Yüzler kara olsun!" buyurdu, bunun üzerine bozguna uğradılar. İşte bu, Allah Teâlâ'nın: "وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى" kavlidir. Çünkü bir ordunun yüzlerine bir avuç çakıl taşı fırlatıp da içlerinde gözüne ondan bir şey isabet etmeyen kimsenin kalmaması hiçbir beşerin gücü dahilinde değildir.

5378. Metin

وقيل: معناه الْآيَةِ وَمَا بَلَّغْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ بَلَّغَ.

Ayetin anlamının: 'Attığın zaman sen [onların gözlerine] ulaştırmadın, fakat Allah ulaştırdı' demek olduğu da söylenmiştir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.