5646. Metin
سُورَةُ التَّوْبَةِ
TEVBE SURESİ
5647. Metin
قَالَ مُقَاتِلٌ: هَذِهِ السُّورَةُ مَدَنِيَّةٌ إِلَّا آيَتَيْنِ مِنْ آخِرِ السُّورَةِ.
Mukâtil şöyle dedi: Bu sure, surenin sonundaki iki ayet hariç Medenîdir (Medine döneminde inmiştir).
5648. Metin
قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: قُلْتُ لِابْنِ عَبَّاسٍ: سُورَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ: هِيَ الْفَاضِحَةُ مَا زَالَتْ تَنْزِلُ: "وَمِنْهُمْ.."، "وَمِنْهُمْ.." حَتَّى ظَنُّوا أَنَّهَا لَمْ تُبْقِ أَحَدًا مِنْهُمْ إِلَّا ذُكِرَ فِيهَا، قَالَ: قُلْتُ سُورَةُ الْأَنْفَالِ؟ قَالَ: تِلْكَ سُورَةُ بَدْرٍ، قَالَ: قُلْتُ: سُورَةُ الْحَشْرِ؟ قَالَ: قُلْ سُورَةُ بَنِي النَّضِيرِ (١) .
Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: İbn Abbâs'a: "Tevbe suresi [hakkında ne dersin]?" dedim. Şöyle dedi: "O, el-Fâdiha'dır (rezil edip ayıpları ortaya dökendir). Sürekli olarak: 'Onlardan kimi de...', 'Onlardan kimi de...' şeklinde inmeye devam etti; öyle ki içlerinden hakkında bir şey zikredilmeyen hiç kimse kalmayacağını sandılar." Dedim ki: "Enfâl suresi [hakkında ne dersin]?" Dedi ki: "O, Bedir suresidir." Dedim ki: "Haşr suresi [hakkında ne dersin]?" Dedi ki: "Benî Nadîr suresi de (١)."
5649. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشُّرَيْحِيُّ، أَنَا أَبُو إِسْحَاقَ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدٍ إِبْرَاهِيمَ الثَّعْلَبِيُّ، أَنْبَأَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْحُسَيْنِ الْجُرْجَانِيُّ، أَنْبَأَنَا أَبُو أَحْمَدَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُدَيٍّ الْحَافِظُ، أَنْبَأَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ الْقَوَارِيرِيُّ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ زُرَيْعٍ، حَدَّثَنَا عَوْفُ بْنُ أَبِي جَمِيلَةَ الْأَعْرَابِيُّ، حَدَّثَنِي يَزِيدُ الْفَارِسِيُّ، حَدَّثَنِي ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄ قَالَ: قُلْتُ لِعُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ ﵁: مَا حَمَلَكُمْ عَلَى أَنْ عَمَدْتُمْ إِلَى الْأَنْفَالِ وَهِيَ مِنَ الْمَثَانِي، وَإِلَى بَرَاءَةَ، وَهِيَ مِنَ الْمِئِينِ، فَقَرَنْتُمْ بَيْنَهُمَا وَلَمْ تَكْتُبُوا بَيْنَهُمَا "بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ" وَوَضَعْتُمُوهَا فِي السَّبْعِ الطِّوَالِ؟.
Bize Ebû Saîd Ahmed b. İbrâhîm eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk Ahmed b. Muhammed b. İbrâhîm es-Sa'lebî bildirdi, bize Ebu'l-Hüseyn Ali b. Muhammed b. el-Hüseyn el-Cürcânî bildirdi, bize Ebû Ahmed Abdullah b. Adiy el-Hâfız bildirdi, bize Ahmed b. Ali b. el-Müsennâ bildirdi, bize Ubeydullah el-Kavârîrî anlattı, bize Yezîd b. Zürey' anlattı, bize Avf b. Ebî Cemîle el-A'râbî anlattı, bana Yezîd el-Fârisî anlattı, bana İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ anlattı, dedi ki: Osman b. Affân'a radıyallâhu anh şöyle dedim: "Mesânî'den (yüz ayetten az olanlardan) olan Enfâl ile Miîn'den (yüz ayet civarında olanlardan) olan Berâe'yi alıp aralarını birleştirmeye, aralarına 'Bismillâhirrahmânirrahîm' yazmamaya ve onu Seb'-i Tıvâl (yedi uzun sure) arasına koymaya sizi sevk eden sebep neydi?"
5650. Metin
فَقَالَ عُثْمَانُ: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَانَ مِمَّا يَأْتِي عَلَيْهِ الزَّمَانُ، وَهُوَ يَنْزِلُ عَلَيْهِ السُّوَرُ ذَوَاتُ الْعَدَدِ، فَإِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الشَّيْءُ يَدْعُو بَعْضَ مَنْ يَكْتُبُ عِنْدَهُ، فَيَقُولُ: ضَعُوا هَذِهِ الْآيَةَ فِي السُّورَةِ الَّتِي يُذَكَرُ فِيهَا كَذَا وَكَذَا، وَكَانَتِ الْأَنْفَالُ مِمَّا نَزَلَ بِالْمَدِينَةِ، وَكَانَتْ بَرَاءَةُ مِنْ آخِرِ مَا نَزَلَ، وَكَانَتْ قِصَّتُهَا شَبِيهَةً بِقِصَّتِهَا، وَقُبِضَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَلَمْ يُبَيِّنْ لَنَا أَنَّهَا مِنْهَا، فَمِنْ ثَمَّ قَرَنْتُ بَيْنَهُمَا وَلَمْ أَكْتُبْ بَيْنَهُمَا سَطْرَ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، وَوَضَعْتُهَا فِي السَّبْعِ الطِّوَالِ ٢ .
Osmân [radıyallâhu anh] şöyle dedi: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerinden öyle zamanlar geçerdi ki, kendisine çok ayetli sureler inerdi. Kendisine bir şey indiğinde, yanında [vahiy] yazan kimselerden birini çağırır ve: «Bu ayeti, içinde falan ve falan hususların zikredildiği surenin içine koyun» derdi. Enfâl [suresi] Medine'de ilk inenlerdendi; Berâe [Tevbe suresi] ise [Kur'an'dan] en son inenlerdendi. Berâe'nin anlattığı konu Enfâl'in konusuna benziyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, onun [Enfâl'in] bir parçası olup olmadığını bize açıkça belirtmeden vefat etti. İşte bundan dolayı ikisini birbirine bitiştirdim, aralarına 'Bismillâhirrahmânirrahîm' satırını yazmadım ve onu es-Seb'u't-Tıvâl (yedi uzun sure) arasına yerleştirdim."2
5651. Metin
{بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١) فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ (٢) }
{بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١) فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ (٢) } “(Bu,) kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere Allah ve Resûlü’nden bir ültimatomdur (ilişiğin kesildiğine dair bildiridir): (1) Artık yeryüzünde dört ay daha serbestçe dolaşın ve bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız ve muhakkak Allah inkârcıları rezil rüsvay edendir. (2)”
5652. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ} أَيْ هَذِهِ بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ. وَهِيَ مَصْدَرٌ كَالنَّشَاءَةِ وَالدَّنَاءَةِ.
Yüce Allah'ın: {بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ} “Allah ve Resûlü’nden bir ültimatomdur” sözü; yani 'Bu, Allah'tan bir berâettir (ilişiğin kesilmesidir)' demektir. O; neş'e (نشأة) ve denâe (دناءة) gibi bir masdardır.
5653. Metin
قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: لَمَّا خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى تَبُوكَ، كَانَ الْمُنَافِقُونَ يَرْجُفُونَ الْأَرَاجِيفَ وَجَعَلَ الْمُشْرِكُونَ يَنْقُضُونَ عُهُودًا كَانَتْ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَأَمَرَ اللَّهُ ﷿ بِنَقْضِ عُهُودِهِمْ، وَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿: "وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً" الْآيَةَ (الْأَنْفَالِ -٥٨) .
Müfessirler şöyle dediler: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Tebük'e çıktığında, münafıklar asılsız dedikodular yayıyor, müşrikler de kendileriyle Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem arasında bulunan antlaşmaları bozmaya başlıyorlardı. Bunun üzerine Allah azze ve celle onların antlaşmalarının bozulmasını emretti. Bu, O'nun azze ve celle: "Bir kavmin hıyanetinden korkarsan..." (Enfâl - 58) ayetidir.
5654. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: بَرَاءَةٌ أَيْ: قَدْ بَرِئَ اللَّهُ تَعَالَى وَرَسُولُهُ مِنْ إِعْطَائِهِمُ الْعُهُودَ وَالْوَفَاءِ لَهُمْ بِهَا إِذَا نَكَثُوا.
Zeccâc şöyle dedi: Berâetün (براءة); yani, onlar [antlaşmayı] bozduklarında, Allah Teâlâ ve Resûlü onlara ahit vermekten ve bu ahitlere vefa göstermekten beri (uzak) olmuştur.
5655. Metin
{إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} الْخِطَابُ مَعَ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ وَإِنْ كَانَ النَّبِيُّ ﷺ هُوَ الَّذِي عَاهَدَهُمْ وَعَاقَدَهُمْ، لِأَنَّهُ عَاهَدَهُمْ وَأَصْحَابُهُ رَاضُونَ بِذَلِكَ، فَكَأَنَّهُمْ عَاقَدُوا وَعَاهَدُوا.
{إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere” ifadesinde hitap, onlarla antlaşmayı ve sözleşmeyi yapan bizzat Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem olmasına rağmen Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ashabınadır; zira o, ashabı bundan razı iken onlarla antlaşma yapmıştı, dolayısıyla sanki antlaşmayı ve sözleşmeyi onlar yapmış gibi oldular.
5656. Metin
{فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ} رَجَعَ مِنَ الْخَبَرِ إِلَى الْخِطَابِ، أَيْ: قُلْ لَهُمْ: سِيحُوا، أَيْ: سِيرُوا فِي الْأَرْضِ، مُقْبِلِينَ وَمُدْبِرِينَ، آمِنِينَ غَيْرَ خَائِفِينَ أَحَدًا مِنَ الْمُسْلِمِينَ. {أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ} أَيْ: غَيْرُ فَائِتِينَ وَلَا سَابِقِينَ، {وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ} أَيْ: مُذِلُّهُمْ بِالْقَتْلِ فِي الدُّنْيَا وَالْعَذَابِ فِي الْآخِرَةِ.
{فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ} “Artık yeryüzünde serbestçe dolaşın” ifadesinde haber kipinden hitap kipine dönülmüştür; yani: Onlara de ki: Seyahat edin, yani yeryüzünde Müslümanlardan hiçbir kimseden korkmaksızın güven içinde ileri geri yürüyün. {أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ} “Dört ay [dolaşın] ve bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız”; yani [O'nun elinden] kurtulacak veya [O'nu] geçecek değilsiniz. {وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ} “Ve muhakkak Allah inkârcıları rezil rüsvay edendir”; yani dünyada öldürülmekle, ahirette de azap ile onları alçaltıcıdır.
5657. Metin
وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي هَذَا التَّأْجِيلِ وَفِي هَؤُلَاءِ الَّذِينَ بَرِئَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَيْهِمْ مِنَ الْعُهُودِ الَّتِي كَانَتْ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ:
Âlimler bu süre tanıma hususunda ve Allah ile Resûlü'nün, kendileriyle Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem arasında bulunan antlaşmalardan berî olduğunu bildirdiği kimseler hakkında ihtilaf ettiler:
5658. Metin
فَقَالَ جَمَاعَةٌ: هَذَا تَأْجِيلٌ مِنَ الله تعالى ١٥٢/ألِلْمُشْرِكِينَ، فَمَنْ كَانَتْ مُدَّةُ عَهْدِهِ أَقَلَّ مِنْ أَرْبَعَةِ
Bir grup dedi ki: Bu, Allah Teâlâ'dan ١٥٢/أ müşriklere verilen bir süredir. Kimin antlaşma süresi dört aydan daha az idiyse,
5659. Metin
أَشْهُرٍ: رَفَعَهُ إِلَى أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ، وَمَنْ كَانَتْ مُدَّةُ عَهْدِهِ أَكْثَرَ مِنْ أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ: حَطَّهُ إِلَى أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ، وَمَنْ كَانَتْ مُدَّةُ عَهْدِهِ بِغَيْرِ أَجَلٍ مَحْدُودٍ: حَدَّهُ بِأَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ، ثُمَّ هُوَ حَرْبٌ بَعْدَ ذَلِكَ لِلَّهِ وَرَسُولِهِ، فَيُقْتَلُ حَيْثُ أُدْرِكَ وَيُؤْسَرُ إِلَّا أَنْ يَتُوبَ (١) .
onu dört aya çıkardı. Kimin antlaşma süresi dört aydan fazla idiyse, onu dört aya indirdi. Kimin de antlaşma süresi belirli bir vakitle sınırlı değil idiyse, onu dört ay ile sınırlandırdı. Bundan sonra ise o, Allah'a ve Resûlü'ne karşı bir harp ehlidir; tövbe etmediği takdirde nerede yakalanırsa öldürülür ve esir alınır (١).
5660. Metin
وَابْتِدَاءُ هَذَا الْأَجَلِ: يَوْمُ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ، وَانْقِضَاؤُهُ إِلَى عَشْرٍ مِنْ شَهْرِ رَبِيعٍ الْآخَرِ.
Bu sürenin başlangıcı: Büyük hac (Hacc-ı Ekber) günüdür; bitişi ise Rebîülâhir ayının onuncu gününe kadardır.
5661. Metin
فَأَمَّا مَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ عَهْدٌ فَإِنَّمَا أَجَلُهُ انْسِلَاخُ الْأَشْهُرِ الْحُرُمِ، وَذَلِكَ خَمْسُونَ يَوْمًا. وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: الْأَشْهُرُ الْأَرْبَعَةُ شَوَّالٌ وَذُو الْقِعْدَةِ وَذُو الْحِجَّةِ وَالْمُحَرَّمُ (٢) لِأَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي شَوَّالٍ، وَالْأَوَّلُ هُوَ الْأَصْوَبُ، وَعَلَيْهِ الْأَكْثَرُونَ.
Antlaşması bulunmayan kimseye gelince; onun süresi sadece haram ayların çıkmasıdır ki bu da elli gündür. ez-Zührî şöyle demiştir: Bu dört ay; Şevval, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir (٢). Çünkü bu ayet Şevval ayında inmiştir. Ancak birinci görüş en doğru olanıdır ve çoğunluk da bu görüştedir.
5662. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: إِنَّمَا كَانَتِ الْأَرْبَعَةُ الْأَشْهُرِ لِمَنْ كَانَ لَهُ عَهْدٌ دُونَ أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ، فَأَتَمَّ لَهُ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ، فَأَمَّا مَنْ كَانَ لَهُ عَهْدٌ أَكْثَرَ مِنْ أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ فَهَذَا أَمَرَ بِإِتْمَامِ عَهْدِهِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: "فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ". (٣) قَالَ الْحَسَنُ: أَمَرَ اللَّهُ ﷿ رَسُولَهُ ﷺ بِقِتَالِ مَنْ قَاتَلَهُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ، فَقَالَ: "قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ" فَكَانَ لَا يُقَاتِلُ إِلَّا مَنْ قَاتَلَهُ، ثُمَّ أَمَرَهُ بِقِتَالِ الْمُشْرِكِينَ وَالْبَرَاءَةِ مِنْهُمْ، وَأَجَّلَهُمْ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ، فَلَمْ يَكُنْ لِأَحَدٍ مِنْهُمْ أَجَلٌ أَكْثَرُ مِنْ أَرْبَعَةِ أَشْهُرٍ، لَا مَنْ كَانَ لَهُ عَهْدٌ قَبْلَ الْبَرَاءَةِ وَلَا مَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ عَهْدٌ، فَكَانَ الْأَجَلُ لِجَمِيعِهِمْ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ، وَأَحَلَّ دِمَاءَ جَمِيعِهِمْ مِنْ أَهْلِ الْعَهْدِ وَغَيْرِهِمْ بَعْدَ انْقِضَاءِ الْأَجَلِ.
el-Kelbî ise şöyle demiştir: Dört ay [mühlet], sadece dört aydan daha az süreli antlaşması olan kimseler içindi; böylece süresi dört aya tamamlandı. Dört aydan daha uzun antlaşması olan kimseye gelince, Yüce Allah'ın: "Onların antlaşmalarını süreleri bitinceye kadar tamamlayınız" (٣) sözü gereğince antlaşmasının tamamlanması emredilmiştir. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: Allah azze ve celle Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisiyle savaşan müşriklerle savaşmasını emrederek: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın" buyurmuştu; bu yüzden sadece kendisiyle savaşanlarla savaşırdı. Sonra ona müşriklerle savaşmayı ve onlardan berî olmayı emretti ve onlara dört ay süre tanıdı. Artık ne Berâe'den önce antlaşması bulunan ne de antlaşması bulunmayan hiç kimse için dört aydan fazla bir süre kalmadı; böylece süre hepsine dört ay oldu ve sürenin bitiminden sonra antlaşma ehli olsun başkaları olsun hepsinin kanını helal kıldı.
5663. Metin
وَقِيلَ: نَزَلَتْ هَذِهِ قَبْلَ تَبُوكَ.
Bu [ayetin] Tebük'ten önce indiği de söylenmiştir.
5664. Metin
قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ وَمُجَاهِدٌ وَغَيْرُهُمَا: نَزَلَتْ فِي أَهْلِ مَكَّةَ، وَذَلِكَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ عَاهَدَ قُرَيْشًا عَامَ الْحُدَيْبِيَةِ عَلَى: أَنْ يَضَعُوا الْحَرْبَ عَشْرَ سِنِينَ يَأْمَنُ فِيهَا النَّاسُ، وَدَخَلَتْ خُزَاعَةُ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَدَخَلَ بَنُو بَكْرٍ فِي عَهْدِ قُرَيْشٍ، ثُمَّ عَدَتْ بَنُو بَكْرٍ عَلَى خُزَاعَةَ فَنَالَتْ مِنْهَا، وَأَعَانَتْهُمْ قُرَيْشٌ بِالسِّلَاحِ، فَلَمَّا تَظَاهَرَ بَنُو بَكْرٍ وَقُرَيْشٌ عَلَى خُزَاعَةَ وَنَقَضُوا عَهْدَهُمْ، خَرَجَ عَمْرُو بْنُ سَالِمٍ الْخُزَاعِيُّ، حَتَّى وَقَفَ عَلَى رَسُولِ الله ﷺ وقال: لا هُمَّ إِنِّي نَاشِدٌ مُحَمَّدًا ... حِلْفَ أَبِينَا وَأَبِيهِ الْأَتْلَدَا
Muhammed b. İshâk, Mücâhid ve başkaları şöyle dediler: Mekke halkı hakkında inmiştir. Şöyle ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye senesinde Kureyş ile, insanların güvende olacağı on yıl boyunca savaşı bırakmaları üzerine antlaşma yapmıştı. Huzâa kabilesi Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ahdine girdi, Benî Bekir de Kureyş'in ahdine girdi. Daha sonra Benî Bekir, Huzâa'ya saldırıp onlara zarar verdi ve Kureyş de onlara silahla yardım etti. Benî Bekir ile Kureyş, Huzâa'ya karşı birleşip antlaşmalarını bozduklarında, Amr b. Sâlim el-Huzâî çıkıp nihayet Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem huzuruna vardı ve şöyle dedi: "Allahım! Şüphesiz ben Muhammed'e hatırlatıyorum... Babamız ile onun babasının o en köklü yeminli ittifakını."
5665. Metin
فَانْصُرْ هَدَاكَ اللَّهُ نَصْرًا أَبَدًا ... وَادْعُ عِبَادَ اللَّهِ يَأْتُوا مَدَدًا
"Allah seni doğru yola iletsin, daimi bir zaferle yardım et... Ve Allah'ın kullarını çağır ki imdada gelsinler."
5666. Metin
أَبْيَضُ مِثْلُ الشَّمْسِ يَسْمُو صَعِدَا ... إِنْ سِيْمَ خَسْفًا وَجْهُهُ تَرَبَّدَا
"Güneş gibi apaydınlıktır, hep yücelere yükselir... Eğer alçaklığa zorlanırsa yüzü değişir (öfkelenir)."
5667. Metin
هَمْ بَيَّتُونَا بِالْهَجِيرِ هُجَّدًا ... وَقَتَلُونَا رُكَّعًا وَسُجَّدًا
"Onlar bizi el-Hacîr'de uykudayken bastılar... Ve bizi rükû ve secdeler halindeyken öldürdüler."
5668. Metin
كُنْتَ لَنَا أَبَا وَكُنَّا وَلَدًا ... ثَمَّتَ أَسْلَمْنَا وَلَمْ نَنْزِعْ يَدًا
"Sen bize bir baba idin, biz de evlattık... Sonra Müslüman olduk ve [itaatten] elimizi çekmedik."
5669. Metin
فِيهِمْ رَسُولُ اللَّهِ قَدْ تَجَرَّدَا ... فِي فَيْلَقٍ كَالْبَحْرِ يَجْرِي مُزْبِدًا
"İçlerinde Allah'ın Resûlü [silahını] kuşanmıştır... Köpük saçarak akan bir deniz gibi [büyük] bir ordunun içinde."
5670. Metin
إِنَّ قُرَيْشًا أَخْلَفُوكَ الْمَوْعِدَا ... وَنَقَضُوا مِيثَاقَكَ الْمُؤَكَّدَا
"Muhakkak ki Kureyş sana verdikleri sözden döndüler... Ve senin pekiştirilmiş antlaşmanı bozdular."
5671. Metin
وَزَعَمُوا أَنْ لَسْتَ تُنْجِي أَحَدًا ... وَهُمْ أُذَلُّ وَأَقَلُّ عَدَدًا
"Ve senin hiç kimseyi kurtaramayacağını iddia ettiler1... Hâlbuki onlar daha zelil2 ve sayıca daha azdırlar.3"
5672. Metin
فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَا نُصِرْتُ إِنْ لَمْ أَنْصُرْكُمْ"، وَتَجَهَّزَ إِلَى مَكَّةَ سَنَةَ ثَمَانٍ مِنَ الْهِجْرَةِ.
Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Eğer size yardım etmezsem bana da yardım edilmesin!" buyurdu ve hicretin sekizinci yılında Mekke'ye doğru hazırlandı.
5673. Metin
فَلَمَّا كَانَ سَنَةُ تِسْعٍ أَرَادَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَنْ يَحُجَّ، ثُمَّ قَالَ: إِنَّهُ يَحْضُرُ الْمُشْرِكُونَ فَيَطُوفُونَ عُرَاةً، فَبَعَثَ أَبَا بَكْرٍ تِلْكَ السَّنَةَ أَمِيرًا عَلَى الْمَوْسِمِ لِيُقِيمَ لِلنَّاسِ الْحَجَّ، وَبَعَثَ مَعَهُ بِأَرْبَعِينَ آيَةً مِنْ صَدْرِ بَرَاءَةَ لِيَقْرَأَهَا عَلَى أَهْلِ الْمَوْسِمِ، ثُمَّ بَعَثَ بَعْدَهُ عَلِيًّا، كَرَّمَ اللَّهُ وَجْهَهُ، عَلَى نَاقَتِهِ الْعَضْبَاءِ لِيَقْرَأَ عَلَى النَّاسِ صَدْرَ بَرَاءَةَ، وَأَمَرَهُ أَنْ يُؤَذِّنَ بِمَكَّةَ وَمِنًى وَعَرَفَةَ: أَنْ قَدْ بَرِئَتْ ذِمَّةُ اللَّهِ وَذِمَّةُ رَسُولِهِ ﷺ مِنْ كُلِّ مُشْرِكٍ، وَلَا يَطُوفَ بِالْبَيْتِ عُرْيَانٌ.
Dokuzuncu yıl olduğunda, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hacca gitmek istedi, sonra: "Müşrikler [oraya] geliyor ve çıplak tavaf ediyorlar" dedi. Bu sebeple o yıl Ebû Bekir'i hac mevsimine emir olarak gönderdi ki insanlara haccı yaptırsın. Berâe suresinin başından kırk ayeti de mevsim ehline okuması için onunla beraber yolladı. Daha sonra onun arkasından, Berâe'nin baş kısmını insanlara okuması için kendi Adbâ adlı devesi üzerinde Ali'yi -Allah yüzünü ak etsin- gönderdi ve Mekke'de, Mina'da ve Arafat'ta: 'Allah'ın ve Resûlü'nün sallallâhu aleyhi ve sellem zimmeti her bir müşrikten berîdir ve artık hiçbir çıplak Beyt'i tavaf etmeyecektir' diye ilan etmesini emretti.
5674. Metin
فَرَجَعَ أَبُو بَكْرٍ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي أَنَزَلَ فِي شَأْنِي شَيْءٌ؟ قَالَ: لَا وَلَكِنْ لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ أَنْ يُبَلِّغَ هَذَا إِلَّا رَجُلٌ مِنْ أَهْلِي، أَمَا تَرْضَى يَا أَبَا بَكْرٍ أَنَّكَ كُنْتَ مَعِي فِي الْغَارِ وَأَنَّكَ صَاحِبِي عَلَى الْحَوْضِ؟ قَالَ: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ.
Bunun üzerine Ebû Bekir geri dönüp şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resûlü! Anam babam sana feda olsun, benim hakkımda bir şey mi indi?" [Resûlullah]: "Hayır, fakat bunu ancak benim ehlimden bir adamın tebliğ etmesi gerekir. Ey Ebû Bekir, mağarada benimle beraber olmaktan ve Havz başında benim arkadaşım olmaktan razı değil misin?" buyurdu. [Ebû Bekir]: "Elbette razıyım ey Allah'ın Resûlü!" dedi.
5675. Metin
فَسَارَ أَبُو بَكْرٍ ﵁ أَمِيرًا عَلَى الْحَجِّ، وَعَلِيٌّ ﵁ لِيُؤَذِّنَ بِبَرَاءَةَ، فَلَمَّا كَانَ قَبْلَ يَوْمِ التَّرْوِيَةِ بِيَوْمٍ خَطَبَ أَبُو بَكْرٍ النَّاسَ وَحَدَّثَهُمْ عَنْ مَنَاسِكِهِمْ، وَأَقَامَ لِلنَّاسِ الْحَجَّ، وَالْعَرَبُ فِي تِلْكَ السَّنَةِ عَلَى مَنَازِلِهِمُ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ مِنَ الْحَجِّ، حَتَّى إِذَا كَانَ يَوْمُ النَّحْرِ قَامَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ كَرَّمَ اللَّهُ وَجْهَهُ، فَأَذَّنَ فِي النَّاسِ بِالَّذِي أُمِرَ بِهِ، وَقَرَأَ عَلَيْهِمْ سُورَةَ بَرَاءَةَ (١) .
Böylece Ebû Bekir radıyallâhu anh hac emiri olarak, Ali radıyallâhu anh da Berâe'yi ilan etmek üzere yola çıktı. Terviye gününden bir gün önce olduğunda Ebû Bekir insanlara hutbe irat edip onlara hac ibadetlerini anlattı ve insanlara haccı yaptırdı. Araplar o sene, Câhiliye döneminde haccederken bulundukları menzillerinde idiler. Nihayet kurban günü (Yevm-i Nahr) olunca Ali b. Ebî Tâlib -Allah yüzünü ak etsin- ayağa kalktı, insanlara emrolunduğu şeyleri ilan etti ve onlara Berâe suresini okudu (١).
5676. Metin
وَقَالَ زَيْدُ بْنُ يُثَيْعٍ ٢ سَأَلْنَا عَلِيًّا بِأَيِّ شَيْءٍ بُعِثْتَ فِي تِلْكَ الْحَجَّةِ؟ قَالَ: بُعِثْتُ بِأَرْبَعٍ: لَا يَطُوفُ بِالْبَيْتِ عُرْيَانٌ، وَمَنْ كَانَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ النَّبِيِّ ﷺ عَهْدٌ فَهُوَ إِلَى مُدَّتِهِ، وَمَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ عَهْدٌ فَأَجَلُهُ أَرْبَعَةُ
Zeyd b. Yüsey‘ 2 şöyle dedi: Ali'ye: "O hacda ne ile gönderildin?" diye sorduk. [Ali] şöyle dedi: "Dört şeyle gönderildim: Beyt'i hiçbir çıplak tavaf etmeyecektir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile arasında bir ahit bulunan kimsenin [ahdi] kendi süresine kadardır; bir ahdi bulunmayan kimsenin süresi ise dört
5677. Metin
أَشْهُرٍ، وَلَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا نَفْسٌ مُؤْمِنَةٌ، وَلَا يَجْتَمِعُ الْمُشْرِكُونَ وَالْمُسْلِمُونَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا (١) .
aydır; cennete mümin bir nefisten başkası girmeyecektir; bu yıllarından sonra müşrikler ile Müslümanlar bir arada bulunmayacaktır (١)."
5678. Metin
ثُمَّ حَجَّ النَّبِيُّ ﷺ سَنَةَ عَشْرٍ حَجَّةَ الْوَدَاعِ.
Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onuncu yılda Veda Haccı'nı yaptı.
5679. Metin
فَإِنْ قَالَ قَائِلٌ: كَيْفَ بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَبَا بَكْرٍ ﵁ ثُمَّ عَزَلَهُ وَبَعَثَ عَلِيًّا ﵁؟.
Eğer biri: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû Bekir'i radıyallâhu anh gönderip sonra onu azlederek Ali'yi radıyallâhu anh nasıl gönderdi?" derse,
5680. Metin
قُلْنَا: ذَكَرَ الْعُلَمَاءُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ لَمْ يَعْزِلْ أَبَا بَكْرٍ ﵁، وَكَانَ هُوَ الْأَمِيرَ، وَإِنَّمَا بَعَثَ عَلِيًّا ﵁ لِيُنَادِيَ بِهَذِهِ الْآيَاتِ، وَكَانَ السَّبَبُ فِيهِ: أَنَّ الْعَرَبَ تَعَارَفُوا فِيمَا بَيْنَهُمْ فِي عَقْدِ الْعُهُودِ وَنَقْضِهَا، أَنْ لَا يَتَوَلَّى ذَلِكَ إِلَّا سَيِّدُهُمْ، أَوْ رَجُلٌ مِنْ رَهْطِهِ، فَبَعَثَ عَلِيًّا ﵁ إِزَاحَةً لِلْعِلَّةِ، لِئَلَّا يَقُولُوا: هَذَا خِلَافُ مَا نَعْرِفُهُ فَيُنَافِي نَقْضَ الْعَهْدِ.
Şöyle deriz: Âlimler, Resûlullah'ın Ebû Bekir'i radıyallâhu anh azletmediğini, emirin bizzat o olduğunu; Ali'yi radıyallâhu anh ise sadece bu ayetleri ilan etmesi için gönderdiğini zikretmişlerdir. Bunun sebebi ise şuydu: Araplar kendi aralarında antlaşma yapma ve antlaşmayı bozma işini sadece reislerinin veya onun yakın akrabalarından bir adamın üstleneceğini adet edinmişlerdi. Bu yüzden [Resûlullah], bahaneyi ortadan kaldırmak ve 'Bu bildiğimizin aksinedir' diyerek antlaşmanın feshine itiraz etmelerini engellemek için Ali'yi radıyallâhu anh gönderdi.
5681. Metin
وَالدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ أَبَا بَكْرٍ ﵁ كَانَ هُوَ الْأَمِيرَ: مَا أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النُّعَيْمِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ، حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَخِي ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عَمِّهِ، أَخْبَرَنِي حُمَيْدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ: بَعَثَنِي أَبُو بَكْرٍ ﵁ فِي تِلْكَ الْحَجَّةِ فِي مُؤَذِّنِينَ يَوْمَ النَّحْرِ نُؤَذِّنُ بِمِنًى: أَلَا لَا يَحُجُّ بَعْدَ الْعَامِ مُشْرِكٌ، وَلَا يَطُوفُ بِالْبَيْتِ عُرْيَانٌ. قَالَ حُمَيْدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ: ثُمَّ أَرْدَفَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ عَلِيًّا فَأَمَرَهُ أَنْ يُؤَذِّنَ بِبَرَاءَةَ. قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ فَأَذَّنَ مَعَنَا عَلِيٌّ فِي أَهْلِ مِنًى يَوْمَ النَّحْرِ: أَلَا لَا يَحُجُّ بَعْدَ الْعَامِ مُشْرِكٌ، وَلَا يَطُوفُ بِالْبَيْتِ عُرْيَانٌ (٢) .
Ebû Bekir'in radıyallâhu anh bizzat emir olduğuna dair delil şudur: Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf anlattı, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize İshâk anlattı, bize Ya'kūb b. İbrâhîm anlattı, bize İbn Şihâb'ın kardeşinin oğlu amcasından anlattı, bana Humeyd b. Abdirrahmân haber verdi ki Ebû Hüreyre şöyle dedi: "Ebû Bekir radıyallâhu anh o hacda, kurban bayramı günü Mina'da: 'Dikkat edin! Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapamaz ve hiçbir çıplak Beyt'i tavaf edemez' diye ilan etmek üzere beni müezzinler (duyurucular) arasında gönderdi." Humeyd b. Abdirrahmân dedi ki: "Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ali'yi onun peşinden gönderdi ve ona Berâe'yi ilan etmesini emretti." Ebû Hüreyre dedi ki: "Bunun üzerine kurban günü Mina ehline Ali bizimle beraber: 'Dikkat edin! Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapamaz ve hiçbir çıplak Beyt'i tavaf edemez' diye ilan etti (٢)."
5682. Metin
{وَأَذَانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (٣) } .
{وَأَذَانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ (٣) } “Ve büyük hac gününde Allah ve Resûlü’nden insanlara bir bildiridir ki, şüphesiz Allah müşriklerden uzaktır (onlarla ilişiğini kesmiştir), Resûlü de [öyledir]. Eğer tövbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Şayet yüz çevirirseniz, bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız. İnkâr edenleri can yakıcı bir azap ile müjdele! (3)”
5683. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَأَذَانٌ} عَطْفٌ عَلَى قَوْلِهِ: "بَرَاءَةٌ" أَيْ: إِعْلَامٌ. وَمِنْهُ الْأَذَانُ بِالصَّلَاةِ، يُقَالُ: آذَنْتُهُ فَأَذِنَ، أَيْ: أَعْلَمْتُهُ. وَأَصْلُهُ مِنَ الْأُذُنِ، أَيْ: أَوْقَعْتُهُ فِي أُذُنِهِ.
Yüce Allah'ın: {وَأَذَانٌ} “Ve bir bildiridir” sözü, O'nun: "Berâetün (براءة)" sözüne atıftır; yani bildirmedir. Namaz için yapılan ezan da bu köktendir; "âzentühû fe ezine (آذنته فأذن)" yani 'ona bildirdim' denilir. Bunun aslı 'üzün (kulak)' kelimesindendir; yani: 'Onu kulağına ulaştırdım' demektir.
5684. Metin
{مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ} وَاخْتَلَفُوا فِي يَوْمِ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ: رَوَى عِكْرِمَةُ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهُ يَوْمُ عَرَفَةَ، وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنْ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَابْنِ الزُّبَيْرِ. وَهُوَ قَوْلُ عَطَاءٍ وَطَاوُسٍ
{مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ} “Büyük hac gününde Allah ve Resûlü’nden insanlara [bir bildiridir]”1 [Âlimler] büyük hac gününün hangi gün olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir: İkrime, İbn Abbâs’tan onun Arefe günü olduğunu rivayet etmiştir. Bu görüş Ömer b. el-Hattâb ve İbnü’z-Zübeyr’den de rivayet edilmiştir.2 Bu aynı zamanda Atâ ve Tâvûs’un...
5685. Metin
وَمُجَاهِدٍ وَسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ.
Mücâhid ve Saîd b. el-Müseyyeb'in de görüşüdür.
5686. Metin
وَقَالَ جَمَاعَةٌ: هُوَ يَوْمُ النَّحْرِ، رُوِيَ عَنْ يَحْيَى بْنِ الْجَزَّارِ قَالَ: خَرَجَ عَلِيٌّ ﵁ يَوْمَ النَّحْرِ عَلَى بَغْلَةٍ بَيْضَاءَ، يُرِيدُ الْجَبَّانَةَ، فَجَاءَهُ رَجُلٌ وَأَخَذَ بِلِجَامِ دَابَّتِهِ وَسَأَلَهُ عَنْ يَوْمِ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ؟ فَقَالَ: يَوْمُكَ هَذَا، خَلِّ سَبِيلَهَا. وَيُرْوَى ذَلِكَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي أَوْفَى وَالْمُغِيرَةِ بْنِ شُعْبَةَ. وَهُوَ قَوْلُ الشَّعْبِيِّ وَالنَّخَعِيِّ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَالسُّدِّيِّ.
Bir grup ise: O, kurban günüdür (Yevm-i Nahr), dediler. Yahyâ b. el-Cezzâr'dan şöyle rivayet edilmiştir: Ali radıyallâhu anh kurban günü kır bir katır üzerinde mezarlığa gitmek üzere çıktı. Yanına bir adam gelip binitinin dizginini tuttu ve ona büyük hac gününü sordu. O da: "İşte bu günündür, hayvanın yolunu aç!" dedi. Bu, Abdullah b. Ebî Evfâ ve Muğîre b. Şu'be'den de rivayet edilmektedir. Bu aynı zamanda Şa'bî, Nehaî, Saîd b. Cübeyr ve Süddî'nin de görüşüdür.
5687. Metin
وَرَوَى ابْنُ جُرَيْجٍ عَنْ مُجَاهِدٍ: يَوْمُ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ حِينَ الْحَجِّ أَيَّامُ مِنًى كُلُّهَا، وَكَانَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ يَقُولُ: يَوْمُ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ أَيَّامُ مِنَى كُلُّهَا، مِثْلُ: يَوْمِ صِفِّينَ وَيَوْمِ الْجَمَلِ وَيَوْمِ بُعَاثَ، يُرَادُ بِهِ: الْحِينُ وَالزَّمَانُ، لِأَنَّ هَذِهِ الْحُرُوبَ دَامَتْ أَيَّامًا كَثِيرَةً.
İbn Cüreyc, Mücâhid'den rivayet etti ki: Büyük hac günü, haccın gerçekleştiği Mina günlerinin tamamıdır. Süfyân es-Sevrî de şöyle derdi: Büyük hac günü, Mina günlerinin tamamıdır; tıpkı Sıffîn günü (Yevm-i Sıffîn), Cemel günü (Yevm-i Cemel) ve Buâs günü (Yevm-i Buâs) gibi. Bununla vakit ve zaman kastedilir; çünkü bu savaşlar birçok gün sürmüştür.
5688. Metin
وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْحَارِثِ بْنِ نَوْفَلٍ: يَوْمُ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ الْيَوْمُ الَّذِي حَجَّ فِيهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ سِيرِينَ، لِأَنَّهُ اجْتَمَعَ فِيهِ حَجُّ الْمُسْلِمِينَ وَعِيدُ الْيَهُودِ والنصارى والمشركين، ١٥٢/ب وَلَمْ يَجْتَمِعْ قَبْلَهُ وَلَا بَعْدَهُ.
Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel şöyle demiştir: Büyük hac günü, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem hac yaptığı gündür. Bu, İbn Sîrîn'in de görüşüdür; çünkü o günde Müslümanların haccı ile Yahudilerin, Hristiyanların ve müşriklerin bayramı bir araya gelmiştir ١٥٢/ب ve ondan önce de sonra da böyle bir şey bir araya gelmemiştir.
5689. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي الْحَجِّ الْأَكْبَرِ: فَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْحَجُّ الْأَكْبَرُ: الْقِرَانُ، وَالْحَجُّ الْأَصْغَرُ: إِفْرَادُ الْحَجِّ.
Hacc-ı Ekber (büyük hac) hakkında da ihtilaf ettiler: Mücâhid şöyle dedi: Büyük hac kırân haccıdır, küçük hac (el-Haccü'l-Asgar) ise ifrâd haccıdır.
5690. Metin
وَقَالَ الزُّهْرِيُّ وَالشَّعْبِيُّ وَعَطَاءٌ: الْحَجُّ الْأَكْبَرُ: الْحَجُّ، وَالْحَجُّ الْأَصْغَرُ: الْعُمْرَةُ؛ قِيلَ لَهَا الْأَصْغَرُ لِنُقْصَانِ أَعْمَالِهَا.
ez-Zührî, Şa'bî ve Atâ ise şöyle dediler: Büyük hac bizzat hacdır, küçük hac ise umredir; amellerinin azlığından ötürü ona küçük denilmiştir.
5691. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ} أَيْ: وَرَسُولُهُ أَيْضًا بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ. وَقَرَأَ يَعْقُوبُ "وَرَسُولَهُ" بِنَصْبِ اللَّامِ أَيْ: أَنَّ الله ورسوله برئ، {فَإِنْ تُبْتُمْ} رَجَعْتُمْ مِنْ كُفْرِكُمْ وَأَخْلَصْتُمُ التَّوْحِيدَ، {فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} أَعْرَضْتُمْ عَنِ الْإِيمَانِ، {فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} .
Yüce Allah'ın: {أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ} “Şüphesiz Allah müşriklerden uzaktır, Resûlü de [öyledir]” sözü; yani Resûlü de müşriklerden berîdir demektir. Ya'kūb 've rasûlehû (وَرَسُولَهُ)' şeklinde lâm harfini fetha ile okumuştur ki bu da: 'Şüphesiz Allah ve Resûlü berîdir' demektir. {فَإِنْ تُبْتُمْ} “Eğer tövbe ederseniz” küfrünüzden döner ve tevhidi halis kılarsanız, {فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} “bu sizin için daha hayırlıdır. Şayet yüz çevirirseniz” imandan yüz çevirirseniz, {فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız. İnkâr edenleri can yakıcı bir azap ile müjdele!”.
5692. Metin
{إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٤) } .
{إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٤) } “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, [antlaşma şartlarında] size hiçbir eksiklik yapmamış ve aleyhinize hiçbir kimseye arka çıkmamış olanlar müstesnadır. Artık onların antlaşmalarını süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Şüphesiz Allah, sakınanları sever. (4)”
5693. Metin
{إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} هَذَا اسْتِثْنَاءٌ مِنْ قَوْلِهِ: "بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ" إِلَّا مِنْ عَهْدِ الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ، وَهُمْ بَنُو ضَمْرَةَ، حَيٌّ مِنْ كِنَانَةَ، أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى رَسُولَهُ ﷺ بِإِتْمَامِ عَهْدِهِمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ، وَكَانَ قَدْ بَقِيَ مِنْ مُدَّتِهِمْ تِسْعَةُ أَشْهُرٍ، وَكَانَ السَّبَبُ
{إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden... olanlar müstesnadır” ifadesi, "Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere Allah ve Resûlü’nden bir ültimatomdur" sözünden bir istisnadır; yani 'Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerin antlaşması müstesnadır' demektir. Bunlar Kinâne'den bir kabile olan Benî Damre'dir; Allah Teâlâ Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem onların antlaşmasını süreleri bitinceye kadar tamamlamasını emretti. Onların süresinden geriye dokuz ay kalmıştı. Bunun sebebi ise
5694. Metin
فِيهِ: أَنَّهُمْ لَمْ يَنْقُضُوا الْعَهْدَ، وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى: {ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا} مِنْ عَهْدِهِمُ الَّذِي عَاهَدْتُمُوهُمْ عَلَيْهِ، {وَلَمْ يُظَاهِرُوا} لَمْ يُعَاوِنُوا، {عَلَيْكُمْ أَحَدًا} مِنْ عَدُوِّكُمْ. وَقَرَأَ عَطَاءُ بْنُ يَسَارٍ: "لَمْ يَنْقُضُوكُمْ" بِالضَّادِ الْمُعْجَمَةِ مِنْ نَقْضِ الْعَهْدِ، {فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ} فَأَوْفُوا لَهُمْ بِعَهْدِهِمْ، {إِلَى مُدَّتِهِمْ} إِلَى أَجَلِهِمُ الَّذِي عَاهَدْتُمُوهُمْ عَلَيْهِ، {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} .
şuydu: Onlar antlaşmayı bozmamışlardı. İşte Yüce Allah'ın: {ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا} “[antlaşma şartlarında] size hiçbir eksiklik yapmamış” yani kendileriyle yaptığınız antlaşmadan hiçbir şeyi [eksiltmemiş], {وَلَمْ يُظَاهِرُوا} “ve arka çıkmamış” yani yardım etmemiş, {عَلَيْكُمْ أَحَدًا} “aleyhinize hiçbir kimseye” düşmanınızdan [hiçbir kimseye] sözünün manası budur. Atâ b. Yesâr noktalı dâd ile "lem yenkudûküm (لَمْ يَنْقُضُوكُمْ)" şeklinde okumuştur ki bu da antlaşmayı bozmaktan gelir. {فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ} “artık onların antlaşmalarını tamamlayınız” yani onların ahdine vefa gösteriniz, {إِلَى مُدَّتِهِمْ} “süreleri bitinceye kadar” yani kendileriyle antlaşma yaptığınız vadelerine kadar, {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz Allah, sakınanları sever.”.
5695. Metin
{فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) } .
{فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥) } “Haram aylar çıkınca o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları kuşatın ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin! Eğer tövbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (5)”
5696. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى {فَإِذَا انْسَلَخَ} انْقَضَى وَمَضَى {الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ} قِيلَ: هِيَ الْأَشْهُرُ الْأَرْبَعَةُ: رَجَبٌ، وَذُو الْقِعْدَةِ، وَذُو الْحِجَّةِ، وَالْمُحَرَّمُ.
Yüce Allah'ın: {فَإِذَا انْسَلَخَ} “...çıkınca” yani bitip geçince, {الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ} “Haram aylar” sözü hakkında şöyle denildi: Bunlar dört aydır: Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem.
5697. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَابْنُ إِسْحَاقَ: هِيَ شُهُورُ الْعَهْدِ، فَمَنْ كَانَ لَهُ عَهْدٌ فَعَهْدُهُ أَرْبَعَةُ أَشْهُرٍ، وَمَنْ لَا عَهْدَ لَهُ: فَأَجَلُهُ إِلَى انْقِضَاءِ الْمُحَرَّمِ خَمْسُونَ يَوْمًا، وَقِيلَ لَهَا "حُرُمٌ" لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى حَّرَّمَ فِيهَا عَلَى الْمُؤْمِنِينَ دِمَاءَ الْمُشْرِكِينَ وَالتَّعَرُّضَ لَهُمْ.
Mücâhid ve İbn İshâk şöyle dediler: Bunlar antlaşma aylarıdır. Kendisiyle antlaşma bulunan kimsenin antlaşma süresi dört aydır; antlaşması bulunmayan kimsenin süresi ise Muharrem'in bitimine kadar olup elli gündür. Bunlara "haram" denilmiştir; çünkü Allah Teâlâ bu süre zarfında müminlere müşriklerin kanlarını dökmeyi ve onlara ilişmeyi haram kılmıştır.
5698. Metin
فَإِنْ قِيلَ: هَذَا الْقَدْرُ بَعْضُ الْأَشْهُرِ الْحُرُمِ وَاللَّهُ تَعَالَى يَقُولُ: "فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ"؟.
Eğer: "Bu miktar haram ayların sadece bir kısmıdır, oysa Allah Teâlâ: 'Haram aylar çıkınca' buyurmaktadır?" denilirse,
5699. Metin
قِيلَ: لَمَّا كَانَ هَذَا الْقَدَرُ مُتَّصِلًا بِمَا مَضَى أُطْلِقَ عَلَيْهِ اسْمُ الْجَمْعِ، وَمَعْنَاهُ: مَضَتِ الْمُدَّةُ الْمَضْرُوبَةُ الَّتِي يَكُونُ مَعَهَا انْسِلَاخُ الْأَشْهُرِ الْحُرُمِ.
Şöyle cevap verilir: Bu miktar geçmiş [aylar] ile bitişik olduğu için ona çoğul ismi verilmiştir. Manası da şudur: Beraberinde haram ayların çıkışı gerçekleşen belirlenmiş süre geçip gitmiştir.
5700. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ} فِي الْحِلِّ وَالْحَرَمِ، {وَخُذُوهُمْ} وَأْسِرُوهُمْ، {وَاحْصُرُوهُمْ} أَيِ: احْبِسُوهُمْ.
Yüce Allah'ın: {فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ} “o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” yani helal ve haram bölgede, {وَخُذُوهُمْ} “onları yakalayın” yani esir edin, {وَاحْصُرُوهُمْ} “onları kuşatın” yani hapsedin [buyruğudur].
5701. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵁: يُرِيدُ إِنْ تَحَصَّنُوا فَاحْصُرُوهُمْ، أَيِ: امْنَعُوهُمْ مِنَ الْخُرُوجِ.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: [Ayet], "Şayet kalelere sığınırlarsa onları kuşatın" yani dışarı çıkmalarına engel olun demektir.
5702. Metin
وَقِيلَ: امْنَعُوهُمْ مِنْ دُخُولِ مَكَّةَ وَالتَّصَرُّفِ فِي بِلَادِ الْإِسْلَامِ.
Şöyle de denilmiştir: Onların Mekke'ye girmelerine ve İslâm beldelerinde serbestçe dolaşmalarına engel olun.
5703. Metin
{وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ} أَيْ: عَلَى كُلِّ طَرِيقٍ، وَالْمَرْصَدُ: الْمَوْضِعُ الَّذِي يَرْقُبُ فِيهِ الْعَدُوَّ، مِنْ رَصَدْتُ الشَّيْءَ أَرْصُدُهُ: إِذَا تَرَقَّبْتُهُ، يُرِيدُ: كُونُوا لَهُمْ رَصْدًا لِتَأْخُذُوهُمْ مِنْ أَيِّ وَجْهٍ تَوَجَّهُوا.
{وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ} “ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin!” yani her yol üzerinde [durun]. Marsad (مَرْصَد), düşmanın gözetlendiği yerdir. Bir şeyi gözettiğimde kullanılan "rasadtü'ş-şey'e er-sudühû (رَصَدْتُ الشَّيْءَ أَرْصُدُهُ)" fiilinden gelir. [Ayet], hangi yöne yönelirlerse yönelsinler onları yakalamak için kendilerine birer gözcü olun demektir.
5704. Metin
وَقِيلَ: اقْعُدُوا لَهُمْ بِطَرِيقِ مَكَّةَ، حَتَّى لَا يَدْخُلُوهَا.
Şöyle de denilmiştir: Oraya girmemeleri için Mekke yolunda onları bekleyin.
5705. Metin
{فَإِنْ تَابُوا} مِنَ الشِّرْكِ، {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ} يَقُولُ: دَعُوهُمْ فَلْيَتَصَرَّفُوا فِي أَمْصَارِهِمْ وَيَدْخُلُوا مَكَّةَ، {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} لِمَنْ تَابَ، {رَحِيمٌ} بِهِ.
{فَإِنْ تَابُوا} “Eğer tövbe eder” şirkten [vazgeçer], {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ} “namazı kılar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın” yani onları bırakın ki şehirlerinde serbestçe dolaşsınlar ve Mekke'ye girsinler; {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır” tövbe eden kimseyi, {رَحِيمٌ} “çok merhamet edendir” ona merhamet edendir.
5706. Metin
وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: هَذِهِ الْآيَةُ نَسَخَتْ كُلَّ آيَةٍ فِي الْقُرْآنِ فِيهَا ذِكْرُ الْإِعْرَاضِ وَالصَّبْرِ عَلَى أَذَى الْأَعْدَاءِ (١) .
Hüseyn b. el-Fadl şöyle demiştir: Bu ayet, Kur'an'da yüz çevirmeyi ve düşmanların eziyetine sabretmeyi zikreden her ayeti neshetmiştir (¬١).
5707. Metin
{وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ (٦) } .
{وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ (٦) } “Ve eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı dilerse, Allah'ın kelâmını işitinceye kadar ona sığınma hakkı tanı, sonra da onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir topluluk olmalarındandır. (6)”1.
5708. Metin
{كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٧) } .
{كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ (٧) } “Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna, müşriklerin Allah katında ve Resûlü katında nasıl bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara karşı dürüst davranın. Şüphesiz Allah, sakınanları sever. (7)”
5709. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ} أَيْ: وَإِنِ اسْتَجَارَكَ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ أَمَرْتُكَ بِقِتَالِهِمْ وَقَتْلِهِمْ، أَيِ: اسْتَأْمَنَكَ بَعْدَ انْسِلَاخِ الْأَشْهُرِ الْحُرُمِ لِيَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ. {فَأَجِرْهُ} فَأَعِذْهُ وَآمِنْهُ، {حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ} فِيمَا لَهُ وَعَلَيْهِ مِنَ الثَّوَابِ وَالْعِقَابِ، {ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ} أَيْ: إِنْ لَمْ يُسْلِمْ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ، أَيِ: الْمَوْضِعَ الَّذِي يَأْمَنُ فِيهِ وَهُوَ دَارُ قَوْمِهِ، فَإِنْ قَاتَلَكَ بَعْدَ ذَلِكَ فَقَدِرْتَ عَلَيْهِ فَاقْتُلْهُ، {ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ} أَيْ: لَا يَعْلَمُونَ دِينَ اللَّهِ تَعَالَى وَتَوْحِيدَهُ فَهُمْ مُحْتَاجُونَ إِلَى سَمَاعِ كَلَامِ اللَّهِ. قَالَ الْحَسَنُ: وَهَذِهِ الْآيَةُ مُحْكَمَةٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ.
Yüce Allah'ın: {وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ} “Ve eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse” yani seninle savaşmalarını ve onları öldürmeni emrettiğim o müşriklerden biri haram aylar çıktıktan sonra Allah'ın kelâmını işitmek için senden eman/sığınma isterse, {فَأَجِرْهُ} “ona sığınma hakkı tanı” yani onu koru ve ona güven ver, {حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ} “Allah’ın kelâmını dinleyinceye kadar” [kendisi için] sevap ve ceza olarak lehindeki ve aleyhindeki hükümleri [öğreninceye kadar], {ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ} “sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır” yani şayet Müslüman olmazsa onu güven içinde olacağı yere, yani kavminin yurduna ulaştır. Bundan sonra seninle savaşır ve onu ele geçirirsen onu öldür. {ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ} “Bu, onların bilmeyen bir topluluk olmalarındandır” yani Allah Teâlâ'nın dinini ve tevhidini bilmezler; bu yüzden Allah'ın kelâmını duymaya muhtaçtırlar. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: Bu ayet kıyamet gününe kadar muhkemdir.
5710. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ} هَذَا عَلَى وَجْهِ التَّعَجُّبِ، وَمَعْنَاهُ جَحْدٌ، أَيْ: لَا يَكُونُ لَهُمْ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ، وَلَا عِنْدَ رَسُولِهِ، وَهُمْ يَغْدِرُونَ وَيَنْقُضُونَ الْعَهْدَ، ثُمَّ اسْتَثْنَى فَقَالَ جَلَّ وَعَلَا {إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُمْ قُرَيْشٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُمْ أَهْلُ مَكَّةَ الَّذِينَ عَاهَدَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ.
Yüce Allah'ın: {كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ} “müşriklerin Allah katında ve Resûlü katında nasıl bir ahdi olabilir?” buyruğu, hayret bildirme tarzındadır ve manası inkârdır/nefiydir; yani onlar hainlik edip antlaşmayı bozdukları halde Allah katında ve Resûlü katında nasıl bir ahitleri olabilir? Sonra Yüce Allah istisna yaparak şöyle buyurdu: {إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} “Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna”. İbn Abbâs: "Onlar Kureyş'tir" demiştir. Katâde ise: "Onlar, Hudeybiye günü Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem kendileriyle antlaşma yaptığı Mekke ehlidir" demiştir.
5711. Metin
قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ} أَيْ: عَلَى الْعَهْدِ، {فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ} فَلَمْ يَسْتَقِيمُوا، وَنَقَضُوا الْعَهْدَ، وَأَعَانُوا بَنِي بَكْرٍ عَلَى خُزَاعَةَ، فَضَرَبَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بَعْدَ الْفَتْحِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ يَخْتَارُونَ مِنْ أَمْرِهِمْ: إِمَّا أَنْ يُسْلِمُوا، وَإِمَّا أَنْ يَلْحَقُوا بأي بلاد شاؤوا، فَأَسْلَمُوا قَبْلَ الْأَرْبَعَةِ الْأَشْهُرِ.
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ} “Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe” yani antlaşmaya bağlı kaldıkları sürece, {فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ} “siz de onlara karşı dürüst davranın”. Fakat onlar dürüst davranmadılar, antlaşmayı bozdular ve Huzâa'ya karşı Benî Bekr'e yardım ettiler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem fetihten sonra onlara dört ay süre tanıdı; durumları hakkında bir seçim yapacaklardı: Ya Müslüman olacaklar ya da diledikleri herhangi bir memlekete gideceklerdi. Onlar ise dört ay dolmadan önce İslâm'a girdiler.
5712. Metin
قَالَ السُّدِّيُّ وَالْكَلْبِيُّ وَابْنُ إِسْحَاقَ: هُمْ مِنْ قَبَائِلِ بَكْرٍ: بَنُو خُزَيْمَةَ وَبَنُو مُدْلِجٍ وَبَنُو ضَمْرَةَ وَبَنُو الدَّيْلِ، وَهُمُ الَّذِينَ كَانُوا قَدْ دَخَلُوا فِي عَهْدِ قُرَيْشٍ يَوْمَ الْحُدَيْبِيَةِ، وَلَمْ يَكُنْ نَقَضَ الْعَهْدَ إِلَّا قُرَيْشٌ وَبَنُو الدَّيْلِ مِنْ بَنِي بَكْرٍ، فَأَمَرَ بِإِتْمَامِ الْعَهْدِ لِمَنْ لَمْ يَنْقُضْ وَهُمْ بَنُو ضَمْرَةَ.
Süddî, Kelbî ve İbn İshâk şöyle dediler: Onlar Bekr kabilelerinden Benî Huzeyme, Benî Müdlic, Benî Damre ve Benî ed-Dîl'dir. Bunlar Hudeybiye günü Kureyş'in ahdine dahil olmuş kimselerdi. Kureyş ile Benî Bekr'den Benî ed-Dîl dışında hiçbiri antlaşmayı bozmamıştı. Bu yüzden [Allah], [antlaşmayı] bozmayan kimselere -ki onlar Benî Damre'dir- ahdin tamamlanmasını emretti.
5713. Metin
وَهَذَا الْقَوْلُ أَقْرَبُ إِلَى الصَّوَابِ؛ لِأَنَّ هَذِهِ الْآيَاتِ نَزَلَتْ بَعْدَ نَقْضِ قُرَيْشٍ الْعَهْدَ وَبَعْدَ فَتْحِ مَكَّةَ، فَكَيْفَ يَقُولُ لِشَيْءٍ قَدْ مَضَى: "فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ"؟ وَإِنَّمَا هُمُ الَّذِينَ قَالَ ﷿: "إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا" كَمَا نَقَصَتْكُمْ قُرَيْشٌ، وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا كَمَا ظَاهَرَتْ قُرَيْشٌ بَنِي بَكْرٍ عَلَى خُزَاعَةَ حُلَفَاءِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} .
Bu görüş doğruya daha yakındır; çünkü bu ayetler Kureyş'in ahdi bozmasından ve Mekke'nin fethinden sonra inmiştir. Öyleyse geçmiş bir şey hakkında nasıl: "Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara karşı dürüst davranın" denilebilir? Aksine onlar, Azîz ve Celîl olan [Allah'ın]: Kureyş'in size yaptığı gibi [ahdi bozmayıp] "antlaşma yaptığınız müşriklerden, [antlaşma şartlarında] size hiçbir eksiklik yapmamış" ve Kureyş'in, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem müttefiki olan Huzâa'ya karşı Benî Bekr'e arka çıktığı gibi size karşı hiçbir kimseye arka çıkmamış olan kimselerdir. {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz Allah, sakınanları sever.”.
5714. Metin
{كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ (٨) } .
{كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ (٨) } “Nasıl olabilir ki! Eğer size üstün gelselerdi hakkınızda ne bir akrabalık bağı ne de bir ahit gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi razı ederler, kalpleri ise direnir. Onların çoğu fasıklardır. (8)”
5715. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} هَذَا مَرْدُودٌ عَلَى الْآيَةِ الْأُولَى تَقْدِيرُهُ: كَيْفَ يَكُونُ لَهُمْ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ [كَيْفَ] (١) وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ! {لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً} قَالَ الْأَخْفَشُ: كَيْفَ لَا تَقْتُلُونَهُمْ وَهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ أَيْ: يَظْفَرُوا بِكُمْ، لَا يَرْقُبُوا: لَا يَحْفَظُوا؟ وَقَالَ الضَّحَّاكُ: لَا يَنْتَظِرُوا. وَقَالَ قُطْرُبٌ: لَا يُرَاعُوا فِيكُمْ إِلًّا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالضَّحَّاكُ: قَرَابَةً. وَقَالَ يَمَانُ: رَحِمًا. وَقَالَ قَتَادَةُ: الْإِلُّ الْحِلْفُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: هُوَ الْعَهْدُ. وَكَذَلِكَ الذِّمَّةُ، إِلَّا أَنَّهُ كَرَّرَ لِاخْتِلَافِ اللَّفْظَيْنِ. وَقَالَ أَبُو مِجْلَزٍ وَمُجَاهِدٌ: الْإِلُّ هُوَ اللَّهُ ﷿. وَكَانَ عُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ يَقْرَأُ: "جَبْرَ إِلِّ" بِالتَّشْدِيدِ، يَعْنِي: "عَبْدَ اللَّهِ". وَفِي الْخَبَرِ أَنَّ نَاسًا قَدِمُوا عَلَى أَبِي بَكْرٍ مِنْ قَوْمِ مُسَيْلِمَةَ الْكَذَّابِ، فَاسْتَقْرَأَهُمْ أَبُو بَكْرٍ كِتَابَ مُسَيْلِمَةَ فَقَرَؤُوا، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ ﵁: إِنَّ هَذَا الْكَلَامَ لَمْ يَخْرُجْ مِنْ إِلِّ، أَيْ: مِنَ اللَّهِ.
Yüce Allah'ın: {كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} “Nasıl olabilir ki! Eğer size üstün gelselerdi...” buyruğu önceki ayete bağlıdır; takdiri şöyledir: Onlar size üstün gelselerdi [böyle yapacaklarken] nasıl olur da Allah katında bir ahitleri olabilir! {لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً} “hakkınızda ne bir akrabalık bağı ne de bir ahit gözetirlerdi”. Ahfeş şöyle demiştir: "Nasıl onları öldürmezsiniz ki onlar size üstün gelselerdi -yani sizi yenselerdi- riayet etmezlerdi -yani gözetmezlerdi-?" Dahhâk: "Beklemezlerdi" demiştir. Kutrub ise: "Hakkınızda 'ill' gözetmezlerdi" demiştir. İbn Abbâs ve Dahhâk: "Akrabalık bağı" demişlerdir. Yemân: "Hısımlık" demiştir. Katâde: "'İll' (الْإِلُّ), yemindir" demiştir. Süddî: "O, ahittir; zimmet de öyledir, ancak lafızların farklılığından dolayı tekrar edilmiştir" demiştir. Ebû Miclez ve Mücâhid: "'İll', Azîz ve Celîl olan Allah'tır" demişlerdir. Ubeyd b. Umeyr şedde ile "Cebre illi (جَبْرَ إِلِّ)" yani "Abdullah" şeklinde okurdu. Rivayette geçtiğine göre, Müseylimetü'l-Kezzâb'ın kavminden bazı kimseler Ebû Bekir'in yanına geldiler. Ebû Bekir onlardan Müseylime'nin kitabını okumalarını istedi, onlar da okudular. Bunun üzerine Ebû Bekir radıyallâhu anh: "Şüphesiz bu söz bir 'ill'den yani Allah'tan çıkmamıştır" demiştir (¬١).
5716. Metin
وَالدَّلِيلُ عَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ قِرَاءَةُ عِكْرِمَةَ "لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِيلًا" بِالْيَاءِ، يَعْنِي: اللَّهَ ﷿. مِثْلَ جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ. وَلَا ذِمَّةً أَيْ: عَهْدًا. {يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ} أَيْ: يُعْطُونَكُمْ بِأَلْسِنَتِهِمْ خِلَافَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ، {وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ} الْإِيمَانَ، {وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ} .
Bu tevilin delili, İkrime'nin Cibrâîl ve Mîkâîl [kelimelerindeki gibi] Azîz ve Celîl olan Allah'ı kastederek ye harfiyle "lâ yerkubûne fî mü'minin îlen (لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِيلًا)" şeklindeki kıraatidir. "Ve lâ zimmeten" yani bir ahit [de gözetmezler]. {يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ} “Ağızlarıyla sizi razı ederler” yani dilleriyle kalplerindekinin aksini size söylerler, {وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ} “kalpleri ise direnir” imana yanaşmaz, {وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ} “Onların çoğu fasıklardır.”.
5717. Metin
فَإِنْ قِيلَ: هَذَا فِي الْمُشْرِكِينَ وَكُلُّهُمْ فَاسِقُونَ فَكَيْفَ قَالَ: "وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ"؟
Eğer: “Bu [ifade] müşrikler hakkındadır ve onların hepsi zaten fasıktır; o hâlde nasıl: ‘onların çoğu fasıklardır’1 buyurmuştur?” denilirse,
5718. Metin
قِيلَ: أَرَادَ بِالْفِسْقِ: نَقْضَ الْعَهْدِ، وَكَانَ فِي الْمُشْرِكِينَ مَنْ وَفَّى بِعَهْدِهِ، وَأَكْثَرُهُمْ نَقَضُوا، فَلِهَذَا قَالَ: "وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ".
Şöyle denilir: [Burada] fısk ile ahdi bozmayı kastetmiştir. Müşrikler arasında ahdine vefa gösteren de vardı, onların çoğu ise ahdi bozmuştu; işte bu sebeple: "Onların çoğu fasıklardır" buyrulmuştur.
5719. Metin
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٩) لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ (١٠) فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (١١) } .
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٩) لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ (١٠) فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (١١) } “Allah’ın ayetlerini az bir fiyata sattılar da O’nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! (9) Bir mümin hakkında ne bir akrabalık bağı ne de bir ahit gözetirler. İşte onlar haddi aşanların ta kendileridir. (10) Eğer tövbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık dinde sizin kardeşlerinizdir. Biz ayetleri bilen bir kavim için ayrıntılı olarak açıklarız. (11)”
5720. Metin
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا} وَذَلِكَ أَنَّهُمْ نَقَضُوا الْعَهْدَ الَّذِي بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ بِأَكْلَةٍ أَطْعَمَهُمْ إِيَّاهَا أَبُو سُفْيَانَ. قَالَ مُجَاهِدٌ: أَطْعَمَ أبو سفيان ١٥٣/أحُلَفَاءَهُ، {فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ} فَمَنَعُوا النَّاسَ مِنَ الدُّخُولِ فِي دِينِ اللَّهِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵁: وَذَلِكَ أَنَّ أَهْلَ الطَّائِفِ أَمَدُّوهُمْ بِالْأَمْوَالِ لِيُقَوُّوهُمْ عَلَى حَرْبِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، {إِنَّهُمْ سَاءَ} بِئْسَ {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا} “Allah’ın ayetlerini az bir fiyata sattılar”. Bu durum, Ebû Süfyân'ın kendilerine yedirdiği bir yemek karşılığında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile aralarındaki ahdi bozmaları sebebiyledir. Mücâhid şöyle dedi: Ebû Süfyân müttefiklerine yemek yedirdi. {فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ} “da O’nun yolundan alıkoydular” yani insanları Allah'ın dinine girmekten menettiler. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Taif ehli, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile savaşa güç yetirsinler diye onlara mallarla destek vermişti. {إِنَّهُمْ سَاءَ} “Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür” yani [yaptıkları şey] ne kötüdür, {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıkları”.
5721. Metin
{لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً} يَقُولُ: لَا تُبْقُوا عَلَيْهِمْ أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ كَمَا لَا يُبْقُونَ عَلَيْكُمْ لَوْ ظَهَرُوا، {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ} بِنَقْضِ الْعَهْدِ.
{لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً} “Bir mümin hakkında ne bir akrabalık bağı ne de bir ahit gözetirler” [Ayet] şöyle demektedir: Ey müminler! Şayet üstün gelselerdi onlar size acımayacakları gibi siz de onlara acımayın. {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ} “İşte onlar haddi aşanların ta kendileridir” yani ahdi bozarak [haddi aşanlardır].
5722. Metin
{فَإِنْ تَابُوا} مِنَ الشِّرْكِ، {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ} أَيْ: فَهُمْ إِخْوَانُكُمْ، {فِي الدِّينِ} لَهُمْ مَا لَكُمَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَيْكُمْ، {وَنُفَصِّلُ الْآيَاتِ} وَنُبَيِّنُ الْآيَاتِ {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: حَرَّمَتْ هَذِهِ الْآيَةُ دِمَاءَ أَهْلِ الْقِبْلَةِ. قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: أَمَرَتْهُمْ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ فَمَنْ لَمْ يُزَكِّ فَلَا صَلَاةَ لَهُ.
{فَإِنْ تَابُوا} “Eğer tövbe eder” şirkten [vazgeçer], {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ} “namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık... kardeşlerinizdir” yani onlar sizin kardeşlerinizdir, {فِي الدِّينِ} “dinde” sizin haklarınız onların da hakkı, sizin yükümlülükleriniz onların da yükümlülüğüdür. {وَنُفَصِّلُ الْآيَاتِ} “Biz ayetleri ayrıntılı olarak açıklarız” yani ayetleri beyan ederiz, {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir kavim için”. İbn Abbâs: "Bu ayet kıble ehlinin kanlarını haram kılmıştır" dedi. İbn Mes'ûd da şöyle dedi: "[Bu ayet] onlara namazı ve zekâtı emretmiştir; kim zekât vermezse onun namazı yoktur."
5723. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النُّعَيْمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ الْحَكَمُ بْنُ نَافِعٍ، حَدَّثَنَا شُعَيْبُ بْنُ أَبِي حَمْزَةَ عَنْ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ: لَمَّا تُوُفِّيَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، وَكَانَ أَبُو بَكْرٍ ﵁ بَعْدَهُ، وَكَفَرَ مَنْ كَفَرَ مِنَ الْعَرَبِ، قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ﵁ لِأَبِي بَكْرٍ: كَيْفَ تُقَاتِلُ النَّاسَ وَقَدْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، فَمَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ عَصَمَ مِنِّي مَالَهُ وَنَفْسَهُ إِلَّا بِحَقِّهِ وَحِسَابُهُ عَلَى اللَّهِ"؟ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: وَاللَّهِ لَأُقَاتِلَنَّ مَنْ فَرَّقَ بَيْنَ الصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ، فَإِنَّ الزَّكَاةَ حَقُّ الْمَالِ، وَاللَّهِ لَوْ مَنَعُونِي عِنَاقًا كَانُوا يُؤَدُّونَهَا إِلَى
Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Ebü'l-Yemân el-Hakem b. Nâfi' rivayet etti, bize Şuayb b. Ebî Hamza ez-Zührî'den rivayet etti, bize Ubeydullâh b. Abdillâh b. Utbe b. Mes'ûd, Ebû Hüreyre'nin radıyallâhu anh şöyle dediğini rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vefat edip ondan sonra Ebû Bekir radıyallâhu anh [halife] olduğunda ve Araplardan kâfir olanlar kâfir olduğunda Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh Ebû Bekir'e: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'İnsanlarla, Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Kim Allah'tan başka ilah yoktur derse, [İslâm'ın] hakkı müstesna malını ve canını benden korumuş olur; hesabı ise Allah'a aittir' buyurmuşken insanlarla nasıl savaşırsın?" dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir: "Vallahi namaz ile zekâtın arasını ayıranla mutlaka savaşırım! Zira zekât malın hakkıdır. Vallahi Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem verdikleri bir dişi oğlağı bile bana vermekten kaçınırlarsa,
5724. Metin
رَسُولِ اللَّهِ ﷺ لِقَاتَلْتُهُمْ عَلَى مَنْعِهَا. قَالَ عُمَرُ ﵁: فَوَاللَّهِ مَا هُوَ إِلَّا أَنْ قَدْ شَرَحَ صَدْرَ أَبِي بَكْرٍ لِلْقِتَالِ، فَعَرَفَتُ أَنَّهُ الْحَقُّ (١) .
bunu vermemelerinden ötürü onlarla mutlaka savaşırım!" dedi. Ömer radıyallâhu anh şöyle dedi: "Vallahi, [anladım ki] Allah Ebû Bekir'in göğsünü savaş için açmıştı ve ben de bunun hak olduğunu anladım" (¬١).
5725. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النُّعَيْمِيُّ، أَنْبَأَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ عَبَّاسٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ الْمَهْدِيِّ، حَدَّثَنَا مَنْصُورُ بْنُ سَعْدٍ عَنْ مَيْمُونِ بْنِ سِيَاهٍ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "مَنْ صَلَّى صَلَاتَنَا وَاسْتَقْبَلَ قِبْلَتَنَا وَأَكَلَ ذَبِيحَتَنَا: فَذَلِكَ الْمُسْلِمُ الَّذِي لَهُ ذِمَّةُ اللَّهِ وَذِمَّةُ رَسُولِهِ" (٢) .
Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf bildirdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Amr b. Abbâs rivayet etti, bize İbnü'l-Mehdî rivayet etti, bize Mansûr b. Sa'd, Meymûn b. Siyâh'tan, o da Enes b. Mâlik'ten rivayet etti ki [Enes] şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim bizim namazımızı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimizi yerse, işte o kimse Allah'ın ve Resûlü'nün güvencesi altında olan Müslümandır" (¬٢).
5726. Metin
{وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَا أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ (١٢) } .
{وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَا أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ (١٢) } “Ve eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle savaşın! Çünkü onların yeminleri yoktur. Umulur ki vazgeçerler. (12)”
5727. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ} نَقَضُوا عُهُودَهُمْ، {مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ} عَقْدِهِمْ، يَعْنِي: مُشْرِكِي قُرَيْشٍ، {وَطَعَنُوا} قَدَحُوا {فِي دِينِكُمْ} عَابُوهُ. فَهَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الذِّمِّيَّ إِذَا طَعَنَ فِي دِينِ الْإِسْلَامِ ظَاهِرًا لَا يَبْقَى لَهُ عَهْدٌ، {فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ وَالشَّامِ: "أَئِمَّةَ" بِهَمْزَتَيْنِ حَيْثُ كَانَ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِتَلْيِينِ الْهَمْزَةِ الثَّانِيَةِ. وَأَئِمَّةُ الْكُفْرِ: رُؤُوسُ الْمُشْرِكِينَ وَقَادَتُهُمْ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ.
Yüce Allah'ın: {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ} “Ve eğer yeminlerini bozarlar...” yani antlaşmalarını bozarlarsa, {مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ} “antlaşmalarından sonra” yani sözleşmelerinden sonra; Kureyş müşriklerini kastetmektedir. {وَطَعَنُوا} “ve dil uzatırlarsa” yani ayıplarlarsa, {فِي دِينِكُمْ} “dininize” onu kınarlarsa. Bu, zimmî olan bir kimsenin İslâm dinine açıkça dil uzatması halinde artık onun bir ahdinin kalmayacağına delildir. {فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ} “o küfür önderleriyle savaşın!”. Kûfe ve Şam ehli her geçtiği yerde iki hemze ile "e'immete (أَئِمَّةَ)" şeklinde okumuş, diğerleri ise ikinci hemzeyi teshîl ile (yumuşatarak) okumuşlardır. Küfür önderleri: Mekke ehlinden müşriklerin ileri gelenleri ve reisleridir.
5728. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: نَزَلَتْ فِي أَبِي سُفْيَانَ بْنِ حَرْبٍ، وَأَبِي جَهْلِ بْنِ هِشَامٍ، وَسُهَيْلِ بْنِ عَمْرٍو، وَعِكْرِمَةَ بْنِ أَبِي جَهْلٍ، وَسَائِرِ رُؤَسَاءِ قُرَيْشٍ يَوْمَئِذٍ الَّذِينَ نَقَضُوا الْعَهْدَ، وَهُمُ الَّذِينَ هَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ (٣) وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هُمْ أَهْلُ فَارِسَ وَالرُّومِ (٤) .
İbn Abbâs şöyle dedi: [Bu ayet] Ebû Süfyân b. Harb, Ebû Cehil b. Hişâm, Süheyl b. Amr, İkrime b. Ebî Cehil ve o gün ahdi bozan diğer Kureyş reisleri hakkında inmiştir; onlar Resûl'ü [yurdundan] çıkarmaya yeltenen kimselerdir (¬٣). Mücâhid ise: "Onlar Fars ve Rum ehlidir" demiştir (¬٤).
5729. Metin
وَقَالَ حُذَيْفَةُ بْنُ الْيَمَانِ: مَا قُوتِلَ أَهْلُ هَذِهِ الْآيَةِ وَلَمْ يَأْتِ أَهْلُهَا بَعْدُ ٥ {إِنَّهُمْ لَا أَيْمَانَ لَهُمْ} أَيْ: لَا عُهُودَ لَهُمْ، جَمْعُ يَمِينٍ. قَالَ قُطْرُبٌ: لَا وَفَاءَ لَهُمْ بِالْعَهْدِ. وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ: "لَا إِيمَانَ لَهُمْ" بِكَسْرِ الْأَلِفِ، أَيْ: لَا تَصْدِيقَ لَهُمْ وَلَا دِينَ لَهُمْ. وَقِيلَ: هُوَ مِنَ الْأَمَانِ، أَيْ لَا تُؤَمِّنُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ، {لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ} أَيْ: لِكَيْ يَنْتَهُوا عَنِ الطَّعْنِ فِي دِينِكُمْ وَالْمُظَاهَرَةِ عَلَيْكُمْ. وَقِيلَ: عَنِ الْكُفْرِ.
Huzeyfe b. el-Yemân [da] şöyle demiştir: “Bu ayetin muhataplarıyla [henüz] savaşılmamıştır ve onların ehli henüz gelmemiştir.” 5 {إِنَّهُمْ لَا أَيْمَانَ لَهُمْ} “Çünkü onların yeminleri yoktur” yani onların ahitleri yoktur; [eymân (أَيْمَان)], yemîn kelimesinin çoğuludur. Kutrub şöyle demiştir: “Onların ahde vefaları yoktur.” İbn Âmir ise elifin kesresiyle: "لَا إِيمَانَ لَهُمْ" (lâ îmâne lehüm) şeklinde okumuştur; yani “Onların tasdikleri [imanları] yoktur ve dinleri yoktur.” [Bu kelimenin] eman (güvence) kökünden geldiği de söylenmiştir; yani onlara güvence vermeyin ve onları nerede bulursanız öldürün demektir. {لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ} “Umulur ki vazgeçerler” yani dininize dil uzatmaktan ve size karşı [düşmanlarınıza] arka çıkmaktan vazgeçsinler diye. Küfürden [vazgeçsinler diye] de denilmiştir.
5730. Metin
{أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣) } .
{أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣) } “Yeminlerini bozan, Resûl’ü yurdundan çıkarmaya yeltenen ve üstelik size karşı [savaşı] ilk defa kendileri başlatan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz, kendisinden korkmanıza Allah daha lâyıktır. (13)”
5731. Metin
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ (١٤) وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٥) } .
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ (١٤) وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٥) } “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları azaplandırsın, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım edip zafer versin, mümin bir topluluğun gönüllerine şifa versin (14) ve kalplerinin öfkesini gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (15)”
5732. Metin
ثُمَّ حَضَّ الْمُسْلِمِينَ عَلَى الْقِتَالِ، فَقَالَ جُلَّ ذِكْرُهُ: {أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ} نَقَضُوا عُهُودَهُمْ، وَهُمُ الَّذِينَ نَقَضُوا عَهْدَ الصُّلْحِ بِالْحُدَيْبِيَةِ وَأَعَانُوا بَنِي بَكْرٍ عَلَى قِتَالِ خُزَاعَةَ. {وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ} مِنْ مَكَّةَ حِينَ اجْتَمَعُوا فِي دَارِ النَّدْوَةِ، {وَهُمْ بَدَءُوكُمْ} بِالْقِتَالِ، {أَوَّلَ مَرَّةٍ} يَعْنِي: يَوْمَ بَدْرٍ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ قَالُوا حِينَ سَلِمَ الْعِيرُ: لَا نَنْصَرِفُ حَتَّى نَسْتَأْصِلَ مُحَمَّدًا وَأَصْحَابَهُ.
Sonra Müslümanları savaşa teşvik ederek şanı yüce olan [Allah] şöyle buyurdu: {أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ} “...yeminlerini bozan bir toplulukla savaşmaz mısınız?” yani antlaşmalarını bozan; bunlar Hudeybiye'deki barış antlaşmasını bozan ve Huzâa ile savaşta Benî Bekr'e yardım eden kimselerdir. {وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ} “Resûl’ü yurdundan çıkarmaya yeltenen” yani Dâru'n-Nedve'de toplandıklarında [onu] Mekke'den [çıkarmaya azmettiler]. {وَهُمْ بَدَءُوكُمْ} “ve üstelik size karşı... kendileri başlatan” savaşla [başlatan], {أَوَّلَ مَرَّةٍ} “ilk defa” yani Bedir günü. Bu da kervan kurtulduğunda: "Muhammed ve arkadaşlarının kökünü kazımadıkça geri dönmeyiz" demeleridir.
5733. Metin
وَقَالَ جَمَاعَةٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ: أَرَادَ أَنَّهُمْ بَدَؤُوا بِقِتَالِ خُزَاعَةَ حُلَفَاءِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ.
Müfessirlerden bir grup şöyle demiştir: [Ayet], onların Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem müttefiki olan Huzâa ile savaşı başlatmalarını kastetmiştir.
5734. Metin
{أَتَخْشَوْنَهُمْ} أَتَخَافُونَهُمْ فَتَتْرُكُونَ قِتَالَهُمْ؟ {فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ} فِي تَرْكِ قِتَالِهِمْ، {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} .
{أَتَخْشَوْنَهُمْ} “Onlardan korkuyor musunuz?” yani onlardan korkup da onlarla savaşmayı terk mi edeceksiniz? {فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ} “kendisinden korkmanıza Allah daha lâyıktır” onlarla savaşmayı terk etme konusunda, {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “Eğer mümin iseniz.”.
5735. Metin
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ} يَقْتُلُهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ، {وَيُخْزِهِمْ} وَيُذِلُّهُمْ بِالْأَسْرِ وَالْقَهْرِ، {وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ} وَيُبْرِئُ دَاءَ قُلُوبِ قَوْمٍ، {مُؤْمِنِينَ} مِمَّا كَانُوا يَنَالُونَهُ مِنَ الْأَذَى مِنْهُمْ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَالسُّدِّيُّ: أَرَادَ صُدُورَ خُزَاعَةَ حُلَفَاءِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ حَيْثُ أَعَانَتْ قُرَيْشٌ بَنِي بَكْرٍ عليهم، حتى نكؤوا فِيهِمْ فَشَفَى اللَّهُ صُدُورَهُمْ مِنْ بَنِي بَكْرٍ بِالنَّبِيِّ ﷺ وَبِالْمُؤْمِنِينَ.
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ} “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları azaplandırsın” yani Allah onları sizin ellerinizle öldürsün, {وَيُخْزِهِمْ} “onları rezil etsin” esaret ve hezimetle onları zelil kılsın, {وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ} “onlara karşı size yardım edip zafer versin,... bir topluluğun gönüllerine şifa versin” bir topluluğun kalplerindeki derdi iyileştirsin, {مُؤْمِنِينَ} “mümin” onlardan gördükleri eziyetlerden ötürü [kalplerindeki yaraları]. Mücâhid ve Süddî şöyle dediler: Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem müttefiki olan Huzâa'nın göğüslerini kastetmiştir; çünkü Kureyş onlara karşı Benî Bekr'e yardım etmiş, hatta onlara ağır kayıplar verdirmişti. Bunun üzerine Allah, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminler vasıtasıyla Benî Bekr'e karşı onların gönüllerine şifa verdi.
5736. Metin
{وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ} كَرْبَهَا وَوَجْدَهَا بِمَعُونَةِ قُرَيْشٍ بَكْرًا عَلَيْهِمْ، ثُمَّ قَالَ مُسْتَأْنِفًا: {وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ} فَيَهْدِيهِ إِلَى الْإِسْلَامِ كَمَا فَعَلَ بِأَبِي سُفْيَانَ وَعِكْرِمَةَ بْنِ أَبِي جَهْلٍ وَسُهَيْلِ بْنِ عَمْرٍو، {وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} وَرُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ: "ارْفَعُوا السَّيْفَ إِلَّا خُزَاعَةَ مِنْ بَنِي بَكْرٍ إِلَى الْعَصْرِ". ١
{وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ} “Ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin.” Yani Kureyş'in kendilerine karşı Benî Bekr'e yardım etmesi sebebiyle [kalplerinde oluşan] kederi ve üzüntüyü [gidersin]. Sonra [yeni bir cümleye başlayarak] şöyle buyurdu: {وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ} “Allah dilediğinin tövbesini kabul eder.” Yani onu İslâm'a hidayet eder; nitekim Ebû Süfyân, İkrime b. Ebî Cehl ve Süheyl b. Amr'a böyle yapmıştır. {وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Allah her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'nin fethi günü şöyle buyurmuştur: «İkindi vaktine kadar Benî Bekr'e karşı Huzâa hariç kılıcı kaldırın (savaşı durdurun).» 1
5737. Metin
{أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٦) مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ (١٧) } .
{أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٦) مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ (١٧) } “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Resûlü’nden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (16) Müşriklerin, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescidlerini imar etmelerine hakları yoktur. İşte onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalıcıdırlar. (17)”
5738. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَمْ حَسِبْتُمْ} أَظَنَنْتُمْ {أَنْ تُتْرَكُوا} قِيلَ: هَذَا خِطَابٌ لِلْمُنَافِقِينَ. وَقِيلَ: لِلْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ شَقَّ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ. فَقَالَ: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا فَلَا تُؤْمَرُوا بِالْجِهَادِ، وَلَا تُمْتَحَنُوا، لِيَظْهَرَ الصَّادِقُ مِنَ الْكَاذِبِ، {وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ} وَلَمْ يَرَ اللَّهُ {الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً} بِطَانَةً وَأَوْلِيَاءَ يُوَالُونَهُمْ وَيُفْشُونَ إِلَيْهِمْ أَسْرَارَهُمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ: وَلِيجَةٌ خِيَانَةٌ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: خَدِيعَةٌ. وَقَالَ عَطَاءٌ: أَوْلِيَاءُ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: كُلُّ شَيْءٍ أَدْخَلْتَهُ فِي شَيْءٍ لَيْسَ مِنْهُ فَهُوَ وَلِيجَةٌ، وَالرَّجُلُ يَكُونُ فِي الْقَوْمِ وَلَيْسَ مِنْهُمْ وَلِيجَةٌ. فَوَلِيجَةُ الرَّجُلِ: مَنْ يَخْتَصُّ بِدَخِيلَةِ أَمْرِهِ دُونَ النَّاسِ، يُقَالُ: هُوَ وَلِيجَتِي، وَهُمْ وَلِيجَتِي لِلْوَاحِدِ وَالْجَمْعِ. {وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} .
Yüce Allah'ın: {أَمْ حَسِبْتُمْ} “Yoksa... mı sandınız?” yani zannettiniz mi {أَنْ تُتْرَكُوا} “kendi halinize bırakılacağınızı”. Denildi ki: Bu hitap münafıklaradır. Şöyle de denildi: Kendilerine savaş zor gelen müminleredir. [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: Yoksa doğru söyleyen ile yalancı ortaya çıksın diye cihad ile emrolunmadan ve imtihan edilmeden kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? {وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ} “Allah... ortaya çıkarmadan” yani Allah görmeden, {الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً} “içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Resûlü’nden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri” yani kendilerini dost edinip sırlarını kendilerine açtıkları sırdaşlar ve dostlar edinmeyenleri [ortaya çıkarmadan]. Katâde: "Velîce (وَلِيجَة), hıyanettir" dedi. Dahhâk: "Aldatmadır" dedi. Atâ: "Dostlardır" dedi. Ebû Ubeyde ise şöyle dedi: Kendisinden olmayan bir şeyin içine soktuğun her şeye 'velîce' denir; bir topluluğun içinde bulunup da onlardan olmayan adama da 'velîce' denir. Dolayısıyla kişinin 'velîce'si, diğer insanlardan ayrı olarak onun iç dünyasına ve sırlarına vâkıf olan kimsedir. Tekil ve çoğul için 'O benim velîcemdir (هُوَ وَلِيجَتِي)' ve 'Onlar benim velîcemdir (هُمْ وَلِيجَتِي)' denilir. {وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”.
5739. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ} الْآيَةَ.
Yüce Allah'ın: {مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ} “Müşriklerin... Allah’ın mescidlerini imar etmelerine hakları yoktur” ayet-i kerimesi [hakkında].
5740. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: لَمَّا أُسِرَ الْعَبَّاسُ يَوْمَ بَدْرٍ عَيَّرَهُ الْمُسْلِمُونَ بِالْكُفْرِ وَقَطِيعَةِ الرَّحِمِ، وَأَغْلَظَ عَلِيٌّ ﵁ لَهُ الْقَوْلَ. فَقَالَ الْعَبَّاسُ: مَا لَكُمْ تَذْكُرُونَ مَسَاوِيَنَا وَلَا تَذْكُرُونَ مَحَاسِنَنَا؟.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Abbâs Bedir günü esir alınınca Müslümanlar onu küfür ve akrabalık bağını koparmakla ayıpladılar, Ali radıyallâhu anh da ona sert sözler söyledi. Bunun üzerine Abbâs: "Size ne oluyor da hep bizim kötülüklerimizi anıyor, iyiliklerimizi hiç anmıyorsunuz?" dedi.
5741. Metin
فَقَالَ لَهُ عَلِيٌّ ﵁: أَلْكُمْ مَحَاسِنُ؟ فَقَالَ نَعَمْ: إِنَّا لَنَعْمُرُ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ وَنَحْجُبُ الْكَعْبَةَ وَنَسَقِي الْحَاجَّ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ رَدًّا عَلَى الْعَبَّاسِ: "مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ" (١) أَيْ: مَا يَنْبَغِي لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ.
Ali radıyallâhu anh ona: "Sizin iyilikleriniz var mı ki?" dedi. [Abbâs] şöyle dedi: "Evet, biz Mescid-i Harâm'ı imar eder, Kâbe'nin perdedarlığını yapar ve hacılara su dağıtırız." Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah, Abbâs'a bir reddiye olarak: "Müşriklerin... Allah'ın mescidlerini imar etmelerine hakları yoktur" ayetini indirdi (¬١); yani müşriklerin Allah'ın mescidlerini imar etmeleri uygun ve caiz değildir.
5742. Metin
أَوْجَبَ عَلَى الْمُسْلِمِينَ مَنْعَهُمْ مِنْ ذَلِكَ؛ لِأَنَّ الْمَسَاجِدَ إِنَّمَا تُعْمَرُ لِعِبَادَةِ اللَّهِ وَحْدَهُ، فَمَنْ كَانَ كَافِرًا بِاللَّهِ فَلَيْسَ مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يَعْمُرَهَا. فَذَهَبَ جَمَاعَةٌ إِلَى أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ: الْعِمَارَةُ الْمَعْرُوفَةُ مِنْ بناء المساجد ١٥٣/ب ومُرَمَّمَته عِنْدَ الْخَرَابِ فَيُمْنَعُ مِنْهُ الْكَافِرُ حَتَّى لَوْ أَوْصَى بِهِ لَا تُمْتَثَلُ. وَحَمَلَ بَعْضُهُمْ
[uygun düşmez; bilakis] Müslümanlara onları bundan menetmeyi vacip kılmıştır.1 Çünkü mescidler yalnızca Allah'a ibadet edilmesi için imar edilir. Dolayısıyla Allah'ı inkâr eden bir kimsenin mescidleri imar etmesi onun hakkı ve haddi değildir. Bir grup [âlim], bundan maksadın mescidlerin inşa edilmesi ve harap olduğunda onarılması gibi bilinen imar olduğu görüşüne varmıştır; bu sebeple kâfir bundan menedilir, hatta bu hususta vasiyette bulunsa dahi [vasiyeti] yerine getirilmez. Bazıları ise
5743. Metin
الْعِمَارَةَ ها هنا عَلَى دُخُولِ الْمَسْجِدِ وَالْقُعُودِ فِيهِ. قَالَ الْحَسَنُ: مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يُتْرَكُوا فَيَكُونُوا أَهْلَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ.
buradaki imarı, mescide girmek ve orada oturup vakit geçirmek manasına hamletmiştir. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: Müşriklerin serbest bırakılıp da Mescid-i Harâm ehli olmalarına hakları yoktur.
5744. Metin
قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَهْلُ الْبَصْرَةِ: "مَسْجِدَ اللَّهِ" عَلَى التَّوْحِيدِ، وَأَرَادَ بِهِ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ"، وَلِقَوْلِهِ تَعَالَى "فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ"، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: {مَسَاجِدَ اللَّهِ} بِالْجَمْعِ وَالْمُرَادُ مِنْهُ أَيْضًا الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ. قَالَ الْحَسَنُ: إِنَّمَا قَالَ مَسَاجِدَ لِأَنَّهُ قِبْلَةُ الْمَسَاجِدِ كُلِّهَا. قَالَ الْفَرَّاءُ: رُبَّمَا ذَهَبَتِ الْعَرَبُ بِالْوَاحِدِ إِلَى الْجَمْعِ وَبِالْجَمْعِ إِلَى الْوَاحِدِ، أَلَا تَرَى أَنَّ الرَّجُلَ يَرْكَبُ الْبِرْذَوْنَ فَيَقُولُ: أَخَذْتُ فِي رُكُوبِ الْبَرَاذِينَ؟ وَيُقَالُ: فُلَانٌ كَثِيرُ الدِّرْهَمِ وَالدِّينَارِ، يُرِيدُ الدَّرَاهِمَ وَالدَّنَانِيرَ؟.
İbn Kesîr ve Basra ehli, Yüce Allah'ın: "ve Mescid-i Harâm'ın imarı" buyruğu ile "Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar" buyruğundan ötürü Mescid-i Harâm'ı kastederek tekil olarak "mescide'llâh (مَسْجِدَ اللَّهِ)" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul olarak: {مَسَاجِدَ اللَّهِ} “Allah’ın mescidlerini” şeklinde okumuşlardır; bundan murat da yine Mescid-i Harâm'dır. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: "Mescidler" denilmesinin sebebi, oranın bütün mescidlerin kıblesi olmasıdır. Ferrâ ise şöyle demiştir: Araplar bazen tekil kelimeyle çoğulu, çoğul kelimeyle de tekili kastedebilirler. Görmez misin ki bir kimse bir tek ata biner de: 'Binek atlarına binmeye başladım' der? Yine 'Falancanın dirhemi ve dinarı çoktur' denir ve bununla dirhemler ve dinarlar kastedilir.
5745. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ} أَرَادَ: وَهُمْ شَاهِدُونَ، فَلَمَّا طُرِحَتْ "وَهُمْ" نَصَبَتَ، قَالَ الْحَسَنُ: لَمْ يَقُولُوا نَحْنُ كُفَّارٌ، وَلَكِنَّ كَلَامَهُمْ بِالْكُفْرِ شَاهِدٌ عَلَيْهِمْ بِالْكُفْرِ.
Yüce Allah'ın: {شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ} “kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik edip dururken” buyruğu, "ve hüm şâhidûne (وَهُمْ شَاهِدُونَ)" takdirindedir; "ve hüm" atılınca nasb edilmiştir [hâl olmuştur]. Hasan[-ı Basrî] şöyle dedi: "Biz kâfiriz" demediler, fakat küfür olan sözleri küfürlerine bizzat kendileri aleyhine şahittir.