6626. Metin
سُورَةِ هُودٍ
Hûd Suresi
6627. Metin
مَكِّيَّةٌ إِلَّا قَوْلَهُ: {وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ} وَهِيَ مِائَةٌ وَثَلَاثٌ وَعِشْرُونَ آيَةً. بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
{وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ} “Gündüzün iki tarafında namaz kıl...” sözü müstesna Mekkîdir ve yüz yirmi üç ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
6628. Metin
{الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١) أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣) } .
{الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١) أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢) وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣) } “Elif. Lâm. Râ. [Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından ayetleri muhkem kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır: (1) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Şüphesiz ben, O'nun tarafından size [gönderilmiş] bir uyarıcı ve müjdeciyim. (2) Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin ki, sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde geçindirsin ve her lütuf sahibine lütfunu versin. Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım. (3)”.
6629. Metin
{الر كِتَابٌ} أَيْ: هَذَا كِتَابٌ، {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمْ يُنْسَخْ بِكِتَابٍ كَمَا نُسِخَتِ الْكُتُبُ وَالشَّرَائِعُ بِهِ، {ثُمَّ فُصِّلَتْ} بُيِّنَتْ بِالْأَحْكَامِ وَالْحَلَالِ وَالْحَرَامِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: أَحُكِمَتْ بِالْأَمْرِ وَالنَّهْيِ، ثُمَّ فُصِّلَتْ بِالْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ. قَالَ قَتَادَةُ: أُحْكِمَتْ أَحْكَمَهَا اللَّهُ فَلَيْسَ فِيهَا اخْتِلَافٌ وَلَا تَنَاقُضٌ وَقَالَ مُجَاهِدٌ: فُصِّلَتْ أَيْ: فُسِّرَتْ. وَقِيلَ: فُصِّلَتْ أَيْ: أُنْزِلَتْ شَيْئًا فَشَيْئًا، {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ} .
{الر كِتَابٌ} “Elif. Lâm. Râ. [Bu bir] kitaptır”, yani: Bu bir kitaptır. {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} “ayetleri muhkem kılınmış”. İbn Abbâs şöyle demiştir: Önceki kitaplar ve şeriatlar onunla neshedildiği gibi, o başka bir kitapla neshedilmemiştir. {ثُمَّ فُصِّلَتْ} “sonra açıklanmış”, hükümlerle, helal ve haramla beyan edilmiştir. Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: Emir ve yasakla muhkem kılınmış, sonra vaat ve tehditle açıklanmıştır. Katâde şöyle demiştir: Muhkem kılındı; [yani] Allah onu muhkem kıldı, dolayısıyla onda hiçbir ihtilaf ve çelişki yoktur. Mücâhid: "Açıklanmış", yani tefsir edilmiş demiştir. Bir görüşe göre de: Açıklandı, yani parça parça indirildi [demektir]. {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ} “hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından”.
6630. Metin
{أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ} أَيْ: وَفِي ذَلِكَ الْكِتَابِ: أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ، وَيَكُونُ مَحَلُّ "أَنْ" رَفْعًا. وَقِيلَ: مَحَلُّهُ خَفْضٌ، تَقْدِيرُهُ: بِأَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ، {إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ} أَيْ: مِنَ اللَّهِ {نَذِيرٌ} لِلْعَاصِينَ، {وَبَشِيرٌ} لِلْمُطِيعِينَ.
{أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ} “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin”, yani: O kitapta [şu vardır]: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin." Bu durumda "en" (أَنْ) harfinin iraptaki yeri ref (ötre) olur. Bir görüşe göre de cer (kesre) konumundadır ve takdiri: "Allah'tan başkasına kulluk etmemeniz için" şeklindedir. {إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ} “Şüphesiz ben, O'nun tarafından size”, yani Allah tarafından, {نَذِيرٌ} “bir uyarıcıyım” isyankârlar için, {وَبَشِيرٌ} “ve bir müjdeciyim” itaatkârlar için.
6631. Metin
{وَأَنْ} عَطْفٌ عَلَى الْأَوَّلِ، {اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} أَيِ: ارْجِعُوا إِلَيْهِ بِالطَّاعَةِ. قَالَ الْفَرَّاءُ: "ثُمَّ" هُنَا بِمَعْنَى الْوَاوِ، أَيْ: وَتُوبُوا إِلَيْهِ، لِأَنَّ الِاسْتِغْفَارَ هُوَ التَّوْبَةُ، وَالتَّوْبَةُ هِيَ الِاسْتِغْفَارُ.
{وَأَنْ} “ve [şunu emreder]” ilki üzerine atıftır; {اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin”, yani: İtaatle O'na dönün. Ferrâ şöyle demiştir: Buradaki "sümme" (ثُمَّ), "vav" (وَ) anlamındadır; yani: "Ve O'na tövbe edin." Çünkü istiğfar tövbenin, tövbe de istiğfarın kendisidir.
6632. Metin
وَقِيلَ: أَنِ اسْتَغْفِرُوا [رَبَّكُمْ مِنَ الْمَعَاصِي ثُمَّ تُوبُوا] (١) إِلَيْهِ فِي الْمُسْتَأْنَفِ (٢) .
Bir görüşe göre: [Günahlardan Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra] gelecekte O'na [tövbe edin] (¬١) (¬٢).
6633. Metin
{يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا} يُعَيِّشْكُمْ عَيْشًا [حَسَنًا فِي خَفْضٍ وَدَعَةٍ وَأَمْنٍ وَسَعَةٍ] (٣) . قَالَ بَعْضُهُمْ: الْعَيْشُ الْحَسَنُ هُوَ الرِّضَا بِالْمَيْسُورِ وَالصَّبْرُ عَلَى الْمَقْدُورِ.
{يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا} “sizi güzel bir şekilde geçindirsin”, [bolluk, huzur, emniyet ve refah içinde güzel] (¬٣) bir hayatla sizi yaşatsın. Bazıları şöyle demiştir: Güzel hayat, mevcuda rıza göstermek ve takdir olunana sabretmektir.
6634. Metin
{إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} إِلَى حِينِ الْمَوْتِ، {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} أَيْ: وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي عَمَلٍ صَالِحٍ فِي الدُّنْيَا أَجْرَهُ وَثَوَابَهُ فِي الْآخِرَةِ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: مَنْ كَثُرَتْ طَاعَتُهُ فِي الدُّنْيَا زَادَتْ دَرَجَاتُهُ فِي الْآخِرَةِ [فِي الْجَنَّةِ] (٤) ، لِأَنَّ الدَّرَجَاتِ تَكُونُ بِالْأَعْمَالِ.
{إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir süreye kadar”, ölüm vaktine kadar. {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} “ve her lütuf sahibine lütfunu versin”, yani: Dünyada salih amel işleyen herkese ahirette ecrini ve sevabını versin. Ebu'l-Âliye şöyle demiştir: Dünyada itaati çok olanın, ahirette [cennetteki] (¬٤) dereceleri artar; çünkü dereceler amellerle olur.
6635. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَنْ زَادَتْ حَسَنَاتُهُ عَلَى سَيِّئَاتِهِ دَخَلَ الْجَنَّةَ، وَمَنْ زَادَتْ سَيِّئَاتُهُ عَلَى حَسَنَاتِهِ دَخَلَ النَّارَ، وَمَنِ اسْتَوَتْ حَسَنَاتُهُ وَسَيِّئَاتُهُ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ (٥) الْأَعْرَافِ، ثُمَّ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ بَعْدُ.
İbn Abbâs şöyle demiştir: İyilikleri kötülüklerinden fazla olan cennete girer; kötülükleri iyiliklerinden fazla olan cehenneme girer; iyilikleri ile kötülükleri eşit olan kimse ise A'râf ehlinden (¬٥) olur, sonra da cennete girer.
6636. Metin
وَقِيلَ: يُؤْتِ كُلَّ ذِي فضل فضله ١٧٣/أيَعْنِي: مَنْ عَمِلَ لِلَّهِ ﷿ وَفَّقَهُ اللَّهُ فِيمَا يُسْتَقْبَلُ عَلَى طَاعَتِهِ.
Bir görüşe göre: "Her fazilet sahibine faziletini verir" [173/a], yani: Kim Azîz ve Celîl olan Allah için amel işlerse, Allah onu gelecekte de Kendisine itaate muvaffak kılar.
6637. Metin
{وَإِنْ تَوَلَّوْا} أَعْرَضُوا، {فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ.
{وَإِنْ تَوَلَّوْا} “Eğer yüz çevirirseniz”, yüz çevirirlerse; {فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} “doğrusu ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım”, o da kıyamet günüdür.
6638. Metin
{إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤) أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٥) } .
{إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤) أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٥) } “Dönüşünüz ancak Allah'adır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (4) Dikkat edin! Gerçekten onlar, O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile, [Allah] onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. (5)”.
6639. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: (٦) نَزَلَتْ فِي الْأَخْنَسِ بْنِ شُرَيْقٍ وَكَانَ رَجُلًا حُلْوَ الْكَلَامِ حُلْوَ الْمَنْظَرِ، يَلْقَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بِمَا يُحِبُّ، وَيَنْطَوِي بِقَلْبِهِ عَلَى مَا يَكْرَهُ.
Yüce Allah'ın: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Dikkat edin! Gerçekten onlar, göğüslerini bükerler” sözü hakkında İbn Abbâs (¬٦) şöyle demiştir: Bu ayet Ahnes b. Şurayk hakkında indi. O, tatlı dilli, güzel görünüşlü bir adamdı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaştığında onun hoşuna gidecek şeyler söyler, kalbinde ise onun hoşlanmadığı şeyleri gizlerdi.
6640. Metin
قَوْلُهُ: " يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ " أَيْ: يُخْفُونَ (٧) مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنَ الشَّحْنَاءِ وَالْعَدَاوَةِ.
Ayetin: "Göğüslerini bükerler" sözü; yani göğüslerindeki kin ve düşmanlığı gizlerler (¬٧) [demektir].
6641. Metin
قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ شَدَّادٍ: نَزَلَتْ فِي بَعْضِ الْمُنَافِقِينَ كَانَ إِذَا مَرَّ بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ ثَنَى صَدْرَهُ وَظَهْرَهُ، وَطَأْطَأَ رَأْسَهُ، وَغَطَّى وَجْهَهُ كَيْ لَا يَرَاهُ النَّبِيُّ ﷺ ٨ .
Abdullah b. Şeddâd şöyle demiştir: [Bu ayet] münafıklardan biri hakkında indi; o kimse Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanından geçtiği zaman, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendisini görmesin diye göğsünü ve sırtını eğer, başını öne eğer ve yüzünü örterdi8.
6642. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: كَانُوا يَحْنُونَ صُدُورَهُمْ كَيْ لَا يَسْمَعُوا كِتَابَ (١) اللَّهِ تَعَالَى وَلَا ذِكْرَهُ (٢) .
Katâde şöyle demiştir: Yüce Allah'ın Kitabı'nı (¬١) ve zikrini (¬٢) işitmemek için göğüslerini bükerlerdi.
6643. Metin
وَقِيلَ: كَانَ الرَّجُلُ مِنَ الْكَفَّارِ يَدْخُلُ بَيْتَهُ وَيُرْخِي سِتْرَهُ وَيَحْنِي ظَهْرَهُ وَيَتَغَشَّى بِثَوْبِهِ. وَيَقُولُ: هَلْ يَعْلَمُ اللَّهُ مَا فِي قَلْبِي.
Bir görüşe göre: Kâfirlerden biri evine girer, perdesini çeker, sırtını büker, elbisesine bürünür ve: "Allah kalbimde olanı bilir mi?" derdi.
6644. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ: يَثْنُونَ أَيْ: يُعَرِضُونَ بِقُلُوبِهِمْ، مِنْ قَوْلِهِمْ: ثَنَيْتُ عِنَانِي. وَقِيلَ: يَعْطِفُونَ، وَمِنْهُ: ثَنِيُّ الثَّوْبِ.
Süddî şöyle demiştir: Yesnûne (يَثْنُونَ), yani kalpleriyle yüz çevirirler; bu, Arapların "dizginimi büktüm / çevirdim" (seneytü inânî) sözünden gelir. Bir görüşe göre de: bükerler/katlarlar; elbisenin katlanması (senyü's-sevb) tabiri de bundandır.
6645. Metin
وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ: "يَثْنَوْنِي" (٣) عَلَى وَزْنِ "يَحْلَوْلِي" جَعَلَ الْفِعْلَ لِلْمَصْدَرِ، وَمَعْنَاهُ الْمُبَالَغَةُ فِي الثَّنْيِ.
İbn Abbâs ise "yahlevlî" (يَحْلَوْلِي) vezninde "yesnevniy" (يَثْنَوْنِي) (¬٣) şeklinde okumuştur; fiili mastar [yapısına] hamletmiştir, anlamı ise bükmede / katlamada mübalağadır.
6646. Metin
{لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} أَيْ: مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: لِيَسْتَخْفُوا مِنَ اللَّهِ إِنِ اسْتَطَاعُوا، {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} يُغَطُّونَ رُؤُوسَهُمْ بِثِيَابِهِمْ، {يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} قَالَ الْأَزْهَرِيُّ: مَعْنَى الْآيَةِ مِنْ أَوَّلِهَا إِلَى آخِرِهَا: إِنَّ الَّذِينَ أَضْمَرُوا عَدَاوَةَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ لَا يَخْفَى عَلَيْنَا حَالُهُمْ.
{لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} “O'ndan gizlenmek için”, yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den. Mücâhid: "Güçleri yeterse Allah'tan gizlenmek için" demiştir. {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman”, başlarını elbiseleriyle örttükleri vakit; {يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “[Allah] onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir”. Ezherî şöyle demiştir: Ayetin başından sonuna kadar anlamı şudur: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e düşmanlık besleyenlerin hâli Bize gizli kalmaz.
6647. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النُّعَيْمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا الْحَسَنُ ٤ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ صَبَّاحٍ، حَدَّثَنَا حَجَّاجٌ قَالَ: قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ أَخْبَرَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عَبَّادِ بْنِ جَعْفَرٍ أَنَّهُ سَمِعَ ابْنَ عَبَّاسٍ ﵄ يَقْرَأُ: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} فَقَالَ: سَأَلْتُهُ عَنْهَا قَالَ: كَانَ أُنَاسٌ يَسْتَحْيُونَ أَنْ يَتَخَلَّوْا فَيُفْضُوا إِلَى السَّمَاءِ، وَأَنْ يُجَامِعُوا نِسَاءَهُمْ فَيُفْضُوا إِلَى السَّمَاءِ، فَنَزَلَ ذَلِكَ فِيهِمْ ٥ .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Hasan 4 b. Muhammed b. Sabbâh rivayet etti, bize Haccâc rivayet edip dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: Bana Muhammed b. Abbâd b. Ca'fer, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'yı {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Dikkat edin! Gerçekten onlar göğüslerini bükerler” [ayetini] okurken işittiğini haber verdi. [Muhammed b. Abbâd] dedi ki: Ona bu [ayeti] sordum, şöyle dedi: "Bazı insanlar tuvalet ihtiyacını giderirken göğe karşı açılmaktan ve eşleriyle cima ederken göğe karşı açılmaktan hayâ ediyorlardı. Bunun üzerine onlar hakkında bu [ayet] indi." 5
6648. Metin
{وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٦) } .
{وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٦) } “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (6)”.
6649. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ} أَيْ: لَيْسَ دَابَّةٌ، "مِنْ" صِلَةٌ. وَالدَّابَّةُ: كُلُّ حَيَوَانٍ يَدِبُّ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ.
Yüce Allah'ın: {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ} “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki” sözü; yani hiçbir canlı yoktur [demektir], "min" (مِنْ) harfi sıladır (pekiştirme edatıdır). Dâbbe (canlı) ise yeryüzünde debelenen (yürüyen/hareket eden) her hayvandır.
6650. Metin
وَقَوْلُهُ {إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا} أَيْ: هُوَ الْمُتَكَفِّلُ بِذَلِكَ فَضْلًا وَهُوَ إِلَى مَشِيئَتِهِ إِنْ شَاءَ رَزَقَ وَإِنْ شَاءَ لَمْ يَرْزُقْ.
{إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا} “rızkı Allah'a ait olmasın” sözü ise; yani bir lütuf olarak bunu üstlenen O'dur ve bu O'nun dilemesine bağlıdır; dilerse rızıklandırır, dilerse rızıklandırmaz.
6651. Metin
وَقِيلَ: "عَلَى" بِمَعْنَى: "مِنْ" أَيْ: مِنَ اللَّهِ رِزْقُهَا.
Bir görüşe göre: "Alâ" (عَلَى), "min" (مِنْ) anlamındadır; yani: Rızkı Allah'tandır.
6652. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ (١) : مَا جَاءَهَا مِنْ رِزْقٍ فَمِنَ اللَّهِ ﷿، وَرُبَّمَا لَمْ يَرْزُقْهَا حَتَّى تَمُوتَ جُوعًا.
Mücâhid (¬١) şöyle demiştir: Ona ulaşan her rızık Azîz ve Celîl olan Allah'tandır; bazen de açlıktan ölünceye kadar ona rızık vermez.
6653. Metin
{وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا} قَالَ ابْنُ مِقْسَمٍ (٢) : وَيُرْوَى ذَلِكَ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ، مُسْتَقَرَّهَا: الْمَكَانُ الَّذِي تَأْوِي إِلَيْهِ، وَتَسْتَقِرُّ فِيهِ لَيْلًا وَنَهَارًا، وَمُسْتَوْدَعَهَا: الْمَوْضِعُ الَّذِي تُدْفَنُ فِيهِ إِذَا مَاتَتْ.
{وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا} “O, onun durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir”. İbn Miksem (¬٢) demiştir ki -ve bu İbn Abbâs'tan da rivayet edilir-: Müstakar (مُسْتَقَرَّهَا), gece ve gündüz sığındığı ve karar kıldığı yerdir; müstevda' (مُسْتَوْدَعَهَا) ise öldüğünde defnedileceği yerdir.
6654. Metin
وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ ﵁ (٣) : الْمُسْتَقَرُّ أَرْحَامُ الْأُمَّهَاتِ، وَالْمُسْتَوْدَعُ [الْمَكَانُ الَّذِي تَمُوتُ فِيهِ] (٤) [وَقَالَ عَطَاءٌ: الْمُسْتَقَرُّ: أَرْحَامُ الْأُمَّهَاتِ وَالْمُسْتَوْدَعُ: أَصْلَابُ الْآبَاءِ] (٥) .
Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh (¬٣) şöyle demiştir: Müstakar, annelerin rahimleridir; müstevda' ise [öleceği yerdir] (¬٤). [Atâ ise şöyle demiştir: Müstakar annelerin rahimleri, müstevda' ise babaların sulbleridir] (¬٥).
6655. Metin
وَرَوَاهُ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، وَعَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ، وَعِكْرِمَةُ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ (٦) .
Bunu Saîd b. Cübeyr, Ali b. Ebî Talha ve İkrime de İbn Abbâs'tan (¬٦) rivayet etmiştir.
6656. Metin
وَقِيلَ الْمُسْتَقَرُّ: الْجَنَّةُ أَوِ النَّارُ، وَالْمُسْتَوْدَعُ الْقَبْرُ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى فِي صِفَةِ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ: "حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا" (الْفُرْقَانِ -٧٦) .
Bir görüşe göre; Yüce Allah'ın cennet ve cehennemin vasfında: {حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا} “Orası ne güzel bir kalma yeri ve konaktır!” (Furkan, 76) buyurmasından dolayı müstakar, cennet veya cehennem; müstevda' ise kabirdir.
6657. Metin
{كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} أَيْ: كُلٌّ مُثْبَتٌ فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ قَبْلَ أَنْ خَلَقَهَا.
{كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} “Hepsi apaçık bir kitaptadır”, yani: Hepsi onları yaratmadan önce Levh-i Mahfûz'da yazılıdır.
6658. Metin
{وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) } .
{وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) } “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratandır; [o sırada] arşı da su üstündeydi. Andolsun, eğer sen: 'Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz' dersen, inkâr edenler mutlaka: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derler. (7)”.
6659. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ} قَبْلَ أَنْ خَلْقَ [السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ] (٧) وَكَانَ ذَلِكَ الْمَاءُ عَلَى مَتْنِ الرِّيحِ (٨) .
Yüce Allah'ın: {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ} “O, gökleri ve yeri altı günde yaratandır; [o sırada] arşı da su üstündeydi” sözü, [göğü ve yeri] (¬٧) yaratmadan önce [böyleydi]; o su da rüzgârın sırtındaydı (¬٨).
6660. Metin
قَالَ كَعْبٌ: ٩ خَلَقَ اللَّهُ ﷿ يَاقُوتَةً خَضْرَاءَ، ثُمَّ نَظَرَ إِلَيْهَا بِالْهَيْبَةِ فَصَارَتْ مَاءً يَرْتَعِدُ، ثُمَّ خَلَقَ الرِّيحَ، فَجَعَلَ الْمَاءَ عَلَى مَتْنِهَا، ثُمَّ وَضَعَ الْعَرْشَ عَلَى الْمَاءِ.
Ka‘b 9 şöyle demiştir: Azîz ve Celîl olan Allah yeşil bir yakut yarattı, sonra ona heybetle baktı da [yakut] titreyen bir su haline geldi. Ardından rüzgârı yarattı ve suyu onun sırtına koydu. Sonra da arşı suyun üzerine yerleştirdi.
6661. Metin
قَالَ ضَمْرَةُ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ ثُمَّ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ، وَخَلَقَ الْقَلَمَ فَكَتَبَ بِهِ مَا هُوَ خَالِقٌ وَمَا هُوَ كَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ، ثُمَّ إِنَّ ذَلِكَ الْكِتَابَ سَبَّحَ اللَّهَ وَمَجَّدَهُ أَلْفَ عَامٍ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ شَيْئًا مِنْ خَلْقِهِ (١)
Damre şöyle demiştir: Yüce Allah'ın arşı su üzerindeydi, sonra gökleri ve yeri yarattı; kalemi yarattı ve onunla yaratacağı şeyleri ve mahlukatından meydana gelecekleri yazdı. Sonra o kitap, mahlukatından herhangi bir şeyi yaratmadan önce bin yıl boyunca Allah'ı tesbih ve tenzih etti (¬١).
6662. Metin
{لِيَبْلُوَكُمْ} لِيَخْتَبِرَكُمْ، وَهُوَ أَعْلَمُ، {أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا} أَعْمَلُ بِطَاعَةِ اللَّهِ، وَأَوْرَعُ عَنْ مَحَارِمِ اللَّهِ تَعَالَى. {وَلَئِنْ قُلْتَ} يَا مُحَمَّدُ، {إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ} أَيْ: {مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ} يَعْنُونَ الْقُرْآنَ.
{لِيَبْلُوَكُمْ} “hanginizi sınamak için”, sizi denemek için -ki O [sonucu zaten] en iyi bilendir-, {أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا} “hanginizin daha güzel amel işleyeceğini”, Allah'a itaat doğrultusunda daha çok amel edeceğini ve Yüce Allah'ın haramlarından daha çok sakınacağını [sınamak için]. {وَلَئِنْ قُلْتَ} “Andolsun, eğer sen dersen”, ey Muhammed! {إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ} “muhakkak diriltileceksiniz”, yani: {مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ} “ölümden sonra [muhakkak diriltileceksiniz dersen], inkâr edenler mutlaka: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derler”, bununla Kur'an'ı kastederler.
6663. Metin
وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "سَاحِرٌ" يَعْنُونَ مُحَمَّدًا ﷺ.
Hamza ve Kisâî ise ["sihr" yerine] "sâhir" (سَاحِرٌ) şeklinde okumuşlardır; bununla Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastederler.
6664. Metin
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٨) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ (٩) } .
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٨) وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ (٩) } “Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka: 'Onu engelleyen nedir?' derler. Dikkat edin! [Azap] onlara geldiği gün, artık onlardan geri çevrilecek değildir ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatmış olacaktır. (8) Andolsun, eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz o pek ümitsiz, pek nankör olur. (9)”.
6665. Metin
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ} إِلَى أَجَلٍ مَحْدُودٍ، وَأَصْلُ الْأُمَّةِ: الْجَمَاعَةُ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: إِلَى انْقِرَاضِ أُمَّةٍ وَمَجِيءِ أُمَّةٍ أُخْرَى {لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ} أَيُّ شَيْءٍ يَحْبِسُهُ؟ يَقُولُونَهُ اسْتِعْجَالًا لِلْعَذَابِ وَاسْتِهْزَاءً، يَعْنُونَ: أَنَّهُ لَيْسَ بِشَيْءٍ.
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ} “Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek”, belirli bir vakte kadar. Ümmetin asıl anlamı topluluktur; sanki şöyle demiştir: Bir ümmetin yok olup başka bir ümmetin gelmesine kadar. {لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ} “mutlaka: 'Onu engelleyen nedir?' derler”, onu engelleyen şey nedir? Bunu azabın acele gelmesini isteyerek ve alay ederek söylerler; yani onun bir şey olmadığını kastederler.
6666. Metin
قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ} يَعْنِي: الْعَذَابَ، {لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ} لَا يَكُونُ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ، {وَحَاقَ بِهِمْ} نَزَلَ بِهِمْ، {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} أَيْ: وَبَالُ اسْتِهْزَائِهِمْ.
Yüce Allah şöyle buyurdu: {أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ} “Dikkat edin! [Azap] onlara geldiği gün”, yani azap; {لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ} “onlardan geri çevrilecek değildir”, onlardan geri çevrilmez; {وَحَاقَ بِهِمْ} “kendilerini kuşatmış olacaktır”, başlarına inmiş olacaktır; {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “alay edip durdukları şey”, yani alay etmelerinin vebali.
6667. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً} نِعْمَةً وَسَعَةً، {ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ} أَيْ: سَلَبْنَاهَا مِنْهُ، {إِنَّهُ لَيَئُوسٌ} قُنُوطٌ فِي الشِّدَّةِ، {كَفُورٌ} فِي النِّعْمَةِ.
Yüce Allah'ın şu kavli: {وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً} “Andolsun, eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak”, nimet ve bolluk; {ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ} “sonra da onu kendisinden çekip alsak”, yani onu kendisinden çekip alsak; {إِنَّهُ لَيَئُوسٌ} “şüphesiz o, pek ümitsizdir”, darlık anında son derece ümitsizdir; {كَفُورٌ} “pek nankördür”, nimete karşı [nankördür].1
6668. Metin
{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (١٠) إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١١) فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (١٢) } .
{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ (١٠) إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١١) فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (١٢) } “Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırsak, mutlaka: 'Kötülükler benden gitti' der. Şüphesiz o, şımarıp böbürlenen biridir. (10) Sabredip salih ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. (11) Belki de sen, onların: 'Ona bir hazine indirilseydi ya da onunla beraber bir melek gelseydi ya!' demelerinden dolayı sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek ve bundan ötürü göğsün daralacak olursun. Oysa sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir. (12)”.
6669. Metin
{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ} بَعْدَ بَلَاءٍ أَصَابَهُ، {لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي} زَالَتِ الشَّدَائِدُ عَنِّي، {إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ} أَشِرٌ بَطِرٌ، وَالْفَرَحُ: لَذَّةٌ فِي الْقَلْبِ بِنَيْلِ الْمُشْتَهَى، وَالْفَخْرُ: هُوَ التَّطَاوُلُ عَلَى النَّاسِ بِتَعْدِيدِ الْمَنَاقِبِ، وَذَلِكَ مَنْهِيٌّ عَنْهُ.
{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ} “Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırsak”, başına gelen bir beladan sonra; {لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي} “mutlaka: 'Kötülükler benden gitti' der”, sıkıntılar benden zail oldu [der]. {إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ} “Şüphesiz o, şımarıp böbürlenen biridir”, şımarık ve haddi aşandır. Ferah (sevinç/şımarıklık); arzulanan şeye ulaşmaktan ötürü kalpte oluşan lezzettir. Fahr (övünme/böbürlenme) ise meziyetleri sayıp dökerek insanlara karşı üstünlük taslamaktır ki bu yasaklanmıştır.
6670. Metin
{إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا} قَالَ الْفَرَّاءُ: هَذَا اسْتِثْنَاءٌ مُنْقَطِعٌ، مَعْنَاهُ: لَكِنَّ الَّذِينَ صَبَرُوا {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} فَإِنَّهُمْ إِنْ نَالَتْهُمْ شِدَّةٌ صَبَرُوا، وَإِنْ نَالُوا نِعْمَةً شَكَرُوا، {أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} لِذُنُوبِهِمْ، {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} وَهُوَ الْجَنَّةُ.
{إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا} “Sabredenler müstesnadır”. Ferrâ şöyle demiştir: Bu münkati bir istisnadır; anlamı: "Lakin sabredenler {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} ve salih ameller işleyenler [böyle değildir]". Nitekim onlara bir darlık isabet ederse sabrederler, bir nimete kavuşurlarsa şükrederler. {أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} “İşte onlar için bir bağışlanma vardır” günahları için, {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} “ve büyük bir mükâfat”, o da cennettir.
6671. Metin
{فَلَعَلَّكَ} يَا مُحَمَّدُ، {تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ} فُلَا تُبَلِّغُهُ إِيَّاهُمْ. وَذَلِكَ أَنَّ كُفَّارَ مَكَّةَ لَمَّا قَالُوا: " ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا " (يُونُسَ -١٥) لَيْسَ فِيهِ سَبُّ آلِهَتِنَا، هَمَّ النَّبِيُّ ﷺ أَنْ يَدَعَ آلِهَتُهُمْ ظَاهِرًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:
{فَلَعَلَّكَ} “Belki de sen”, ey Muhammed! {تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ} “sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek” [olursun], böylece onu onlara tebliğ etmezsin. Bunun sebebi şudur: Mekke kâfirleri: {ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا} “Bundan başka bir Kur'an getir!” (Yûnus, 15), içinde ilahlarımıza sövgü bulunmasın dediklerinde, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zahiren onların ilahlarını [kınamayı] bırakmaya niyetlendi; bunun üzerine Yüce Allah şunu indirdi:
6672. Metin
{فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ} (١) يَعْنِي: سَبَّ الْآلِهَةِ، {وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ} أَيْ: فَلَعَلَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ {أَنْ يَقُولُوا} أَيْ: لِأَنْ يَقُولُوا، {لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ} يُنْفِقُهُ {أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ} يُصَدِّقُهُ، قَالَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُمَيَّةَ الْمَخْزُومِيُّ.
{فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ} (¬١) “Belki de sen, sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek olursun”, yani: İlahların [ayıplanmasını]; {وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ} “ve bundan ötürü göğsün daralacak [olursun]”, yani belki de göğsün daralır; {أَنْ يَقُولُوا} “onların demelerinden dolayı”, demeleri sebebiyle: {لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ} “Ona bir hazine indirilseydi ya” harcayacağı; {أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ} “ya da onunla beraber bir melek gelseydi ya!” onu tasdik eden. Bunu Abdullah b. Ümeyye el-Mahzûmî söylemiştir.
6673. Metin
قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ} لَيْسَ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ، {وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ} حَافِظٌ.
Allâh Teâlâ şöyle buyurdu: {إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ} “Sen ancak bir uyarıcısın”, senin üzerine tebliğden başkası [vazife] değildir. {وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ} “Allah ise her şeye vekildir”, [her şeyi] hakkıyla koruyup gözetendir.1
6674. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٣) فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٤) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ (١٥) } .
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٣) فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٤) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ (١٥) } “Yoksa: 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru sözlü iseniz, haydi onun benzeri uydurulmuş on sure getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!' (13) Eğer size cevap veremezlerse, bilin ki o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz? (14) Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, onlara oradaki amellerinin karşılığını tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. (15)”.
6675. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} بَلْ يَقُولُونَ اخْتَلَقَهُ، {قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ} .
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} “Yoksa: 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar?”, bilakis onu uydurdu mu diyorlar? {قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ} “De ki: 'Haydi onun benzeri uydurulmuş on sure getirin...'”.
6676. Metin
فَإِنْ قِيلَ: قَدْ قَالَ فِي سُورَةِ يُونُسَ: " فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ "، وَقَدْ عَجَزُوا عَنْهُ فَكَيْفَ قَالَ: {فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ} فَهُوَ كَرَجُلٍ يَقُولُ لِآخَرَ: أَعْطِنِي دِرْهَمًا فَيَعْجَزُ، فَيَقُولُ: أَعْطِنِي عَشَرَةً؟.
Eğer: "Yûnus Sûresi'nde: {فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ} 'Haydi onun benzeri bir sûre getirin' demiş ve onlar bundan âciz kalmışlardı; öyleyse nasıl {فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ} 'On sûre getirin' demiştir? Bu, bir kimsenin diğerine: 'Bana bir dirhem ver' deyip de onun [bunu vermekten] âciz kalması üzerine, 'Bana on dirhem ver' demesine benzer?" denilirse,
6677. Metin
الْجَوَابُ: قَدْ قيل سورة ١٧٢/ب هُودٍ نَزَلَتْ أَوَّلًا.
Cevap [şudur]: Hûd Sûresi'nin daha önce indiği söylenmiştir.
6678. Metin
وَأَنْكَرَ الْمُبَرِّدُ هَذَا، وَقَالَ: بَلْ نَزَلَتْ سُورَةُ يُونُسَ أَوَّلًا وَقَالَ: مَعْنَى قَوْلِهِ فِي سُورَةِ يُونُسَ: "فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ"، أَيْ: مِثْلِهُ فِي الْخَبَرِ عَنِ الْغَيْبِ وَالْأَحْكَامِ وَالْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ، [فَعَجَزُوا فَقَالَ لَهُمْ فِي سُورَةِ هُودٍ: إِنْ عَجَزْتُمْ عَنِ الْإِتْيَانِ بِسُورَةٍ مِثْلِهُ فِي الْأَخْبَارِ وَالْأَحْكَامِ وَالْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ] (١) فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مِنْ غَيْرِ خَبَرٍ وَلَا وَعْدٍ وَلَا وَعِيدٍ، وَإِنَّمَا هِيَ مُجَرَّدُ الْبَلَاغَةِ (٢) ، {وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ} وَاسْتَعِينُوا بِمَنِ اسْتَطَعْتُمْ، {مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} .
el-Müberred ise bunu reddedip şöyle demiştir: "Bilakis Yûnus Sûresi önce inmiştir." Ve şöyle demiştir: Yûnus Sûresi'ndeki {فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ} “Haydi onun benzeri bir sûre getirin” sözünün anlamı şudur: Yani gaybdan haber verme, hükümler, vaad ve tehdit bakımından onun benzeri. [Bundan âciz kalınca Hûd Sûresi'nde onlara şöyle demiştir: Eğer haberler, hükümler, vaad ve tehdit konusunda onun benzeri bir sûre getirmekten âciz kaldıysanız] (¬١), gayb haberi, vaad ve tehdit içermeyen, sırf belağattan ibaret olan onun benzeri on sûre getirin (¬٢). {وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ} “Ve çağırabildiklerinizi de çağırın”, gücünüzün yettiği kimselerden yardım isteyin, {مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Allah'tan başka, eğer doğru sözlü iseniz”.
6679. Metin
{فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ} يَا أَصْحَابَ مُحَمَّدٍ. وَقِيلَ: لَفْظُهُ جَمْعٌ وَالْمُرَادُ بِهِ الرَّسُولُ ﷺ وَحْدَهُ. {فَاعْلَمُوا} قِيلَ: هَذَا خِطَابٌ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ. وَقِيلَ: مَعَ الْمُشْرِكِينَ، {أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ} يَعْنِي: الْقُرْآنَ. وَقِيلَ: أَنْزَلَهُ وَفِيهِ عِلْمُهُ، {وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} أَيْ: فَاعْلَمُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ، {فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} لَفْظُهُ اسْتِفْهَامٌ وَمَعْنَاهُ أَمْرٌ، أَيْ: أَسْلِمُوا.
{فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ} “Eğer size cevap veremezlerse” ey Muhammed'in ashabı! Lafzın çoğul olduğu fakat bununla sadece Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kastedildiği de söylenmiştir. {فَاعْلَمُوا} “Bilin ki”; bunun müminlere hitap olduğu söylenmiştir. Müşriklere hitap olduğu da söylenmiştir: {أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ} “o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir”, yani Kur'an. Onu, içinde Kendi ilmi bulunduğu halde indirdiği de söylenmiştir. {وَأَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} “ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur”, yani bilin ki O'ndan başka ilah yoktur. {فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} “Artık siz Müslüman oluyor musunuz?”, lafız olarak soru olsa da anlamı emirdir; yani: Müslüman olun!
6680. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا} أَيْ: مَنْ كَانَ يُرِيدُ بِعَمَلِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا، {وَزِينَتَهَا} نَزَلَتْ فِي كُلِّ مَنْ عَمِلَ عَمَلًا يُرِيدُ بِهِ غَيْرَ اللَّهِ ﷿ ٣ {نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا} أَيْ: نُوفِّ لَهُمْ
Yüce Allah'ın: {مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا} “Kim dünya hayatını” yani kim ameliyle dünya hayatını {وَزِينَتَهَا} “ve onun süsünü isterse” [şeklindeki sözü]; ameliyle Allah azze ve celle'den başkasını murat ederek iş yapan herkes hakkında inmiştir.3 {نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا} “onlara amellerinin [karşılığını] orada tastamam veririz” yani onlara...
6681. Metin
أُجُورَ أَعْمَالِهِمْ فِي الدُّنْيَا بِسَعَةِ الرِّزْقِ وَدَفْعِ الْمَكَارِهِ وَمَا أَشْبَهَهَا. {وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ} أَيْ: فِي الدُّنْيَا لَا يُنْقَصُ حَظُّهُمْ.
amellerinin karşılığını dünyada rızık genişliği, hoşa gitmeyen şeylerin defedilmesi ve benzeri şekillerde tastamam veririz. {وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ} “ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar”, yani dünyada onların nasipleri eksiltilmez.
6682. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٦) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١٧) } .
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٦) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١٧) } “İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Orada yaptıkları boşa gitmiştir ve yapmakta oldukları da bâtıldır. (16) Rabbinden açık bir delil üzere olan, O'ndan bir şahidin kendisini takip ettiği ve ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı bulunan kimse [o dünyayı isteyenler gibi midir]? İşte onlar ona iman ederler. Fırkalardan her kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir. Ondan hiç şüphede olma! Şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler. (17)”.
6683. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا} [أَيْ: فِي الدُّنْيَا] (١) {وَبَاطِلٌ} {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا} “İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Orada yaptıkları boşa gitmiştir” [yani dünyada] (¬١), {وَبَاطِلٌ} “ve bâtıldır”, {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yapmakta oldukları”.
6684. Metin
اخْتَلَفُوا فِي مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ (٢) قَالَ مُجَاهِدٌ: هُمْ أَهْلُ الرِّيَاءِ. وَرُوِّينَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: "إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمُ الشِّرْكُ الْأَصْغَرُ"، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الشِّرْكُ الْأَصْغَرُ؟ قَالَ: "الرِّيَاءُ" (٣) .
Bu âyetin anlamı hususunda ihtilaf etmişlerdir (¬٢). Mücâhid: "Onlar riyâ (gösteriş) ehlidir" demiştir. Bize rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir." Onlar: "Ey Allah'ın Resûlü, küçük şirk nedir?" dediler. Şöyle buyurdu: "Riyâdır" (¬٣).
6685. Metin
قِيلَ: هَذَا فِي الْكُفَّارِ (٤) ، وَأَمَّا الْمُؤْمِنُ: فَيُرِيدُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ، وَإِرَادَتُهُ الْآخِرَةَ غَالِبَةٌ فَيُجَازَى بِحَسَنَاتِهِ فِي الدُّنْيَا، وَيُثَابُ عَلَيْهَا فِي الْآخِرَةِ.
Bunun kâfirler hakkında olduğu söylenmiştir (¬٤). Mümine gelince: O dünyayı da ahireti de ister, fakat ahiret isteği daha baskındır; bu yüzden dünyada iyiliklerinin karşılığını alır, ahirette de bunlardan ötürü mükâfatlandırılır.
6686. Metin
وَرُوِّينَا عَنْ أَنَسٍ ﵁ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ ﷿ لَا يَظْلِمُ الْمُؤْمِنَ حَسَنَةً، يُثَابُ عَلَيْهَا الرِّزْقَ فِي الدُّنْيَا وَيُجْزَى بِهَا فِي الْآخِرَةِ، وَأَمَّا الْكَافِرُ فَيُطْعَمُ بِحَسَنَاتِهِ فِي الدُّنْيَا حَتَّى إِذَا أَفْضَى إِلَى الْآخِرَةِ لَمْ تَكُنْ لَهُ حَسَنَةٌ يُعْطَى بِهَا خَيْرًا" (٥) .
Bize Enes radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah azze ve celle müminin hiçbir iyiliğine haksızlık etmez; ona karşılık dünyada rızık verilir, ahirette de onunla mükâfatlandırılır. Kâfire gelince, o yaptığı iyilikler karşılığında dünyada yedirilir; nihayet ahirete intikal ettiğinde kendisine karşılığında bir hayır verilecek hiçbir iyiliği kalmamış olur" (¬٥).
6687. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ} بَيَانٍ، {مِنْ رَبِّهِ} قِيلَ: فِي الْآيَةِ حَذَفٌ، وَمَعْنَاهُ: أَفَمَنْ كَانَ
Yüce Allah'ın: {أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ} “Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimse [mi?]” -yani apaçık bir beyan [üzere olan]-, {مِنْ رَبِّهِ} “Rabbinden” kavli hakkında şöyle denilmiştir: Ayette bir hazif (düşürülmüş/gizli tutulmuş ifade) vardır ve anlamı şudur: Acaba...
6688. Metin
عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا، أَوْ مَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ هُوَ فِي الضَّلَالَةِ وَالْجَهَالَةِ، وَالْمُرَادُ بِالَّذِي هُوَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ: النَّبِيُّ ﷺ.
açık bir delil üzere olan kimse, dünya hayatını ve süsünü isteyen kimse gibi midir; yahut Rabbinden açık bir delil üzere olan kimse, sapıklık ve cehalet içinde olan kimse gibi midir? Rabbinden açık bir delil üzere olandan kasıt: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'dir.
6689. Metin
{وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ} أَيْ: يَتْبَعُهُ مَنْ يَشْهَدُ بِهِ بِصِدْقِهِ. وَاخْتَلَفُوا فِي هَذَا الشَّاهِدِ (١) فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَعَلْقَمَةُ، وَإِبْرَاهِيمُ، وَمُجَاهِدٌ، وَعِكْرِمَةُ، وَالضَّحَّاكُ، وَأَكْثَرُ أَهْلِ التَّفْسِيرِ: إِنَّهُ جِبْرِيلُ ﵇.
{وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ} “ve O'ndan bir şahit de kendisini takip eden [kimse]”, yani onun doğruluğuna şahitlik eden kimse onu takip eder. Bu şahit konusunda ihtilaf etmişlerdir (¬١); İbn Abbâs, Alkame, İbrâhîm, Mücâhid, İkrime, ed-Dahhâk ve tefsir ehlinin çoğunluğu onun Cebrâîl aleyhisselâm olduğunu söylemişlerdir.
6690. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ: هُوَ لِسَانُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ.
Hasan ve Katâde ise: "O, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in dilidir" demişlerdir.
6691. Metin
وَرَوَى ابْنُ جُرَيْجٍ عَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: هُوَ مَلَكٌ يَحْفَظُهُ وَيُسَدِّدُهُ.
İbn Cüreyc, Mücâhid'den şöyle rivayet etmiştir: "O, kendisini koruyan ve doğru yola ileten bir melektir."
6692. Metin
وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: هُوَ الْقُرْآنُ وَنَظْمُهُ وَإِعْجَازُهُ.
el-Hüseyin b. el-Fadl ise: "O, Kur'an'dır; onun nazmı ve i'câzıdır" demiştir.
6693. Metin
وَقِيلَ: هُوَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ ﵁. قَالَ عَلِيٌّ: مَا مِنْ رَجُلٍ مِنْ قُرَيْشٍ إِلَّا وَقَدْ نَزَلَتْ فِيهِ آيَةٌ مِنَ الْقُرْآنِ، فَقَالَ لَهُ رَجُلٌ: وَأَنْتَ أَيُّ شَيْءٍ نَزَلَ فِيكَ؟ قَالَ: {وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ} (٢) .
Onun Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh olduğu da söylenmiştir. Ali şöyle demiştir: "Kureyş'ten hakkında Kur'an'dan bir âyet inmemiş hiçbir kimse yoktur." Bunun üzerine bir adam ona: "Peki senin hakkında ne indi?" dedi. O da: {وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ} “ve O'ndan bir şahit de kendisini takip eden” (¬٢) [âyeti indi] dedi.
6694. Metin
وَقِيلَ: شَاهِدٌ مِنْهُ هُوَ الْإِنْجِيلُ (٣) .
Ondan bir şahidin İncil olduğu da söylenmiştir (¬٣).
6695. Metin
{وَمِنْ قَبْلِهِ} أَيْ: وَمِنْ قَبْلِ مَجِيءِ مُحَمَّدٍ ﷺ. وَقِيلَ: مِنْ قَبْلِ نُزُولِ الْقُرْآنِ. {كِتَابُ مُوسَى} أَيْ: كَانَ كِتَابُ مُوسَى، {إِمَامًا وَرَحْمَةً} لِمَنِ اتَّبَعَهَا، يَعْنِي: التَّوْرَاةَ، وَهِيَ مُصَدِّقَةٌ لِلْقُرْآنِ، شَاهِدَةٌ لِلنَّبِيِّ ﷺ، {أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ} يَعْنِي: أَصْحَابَ مُحَمَّدٍ ﷺ. وَقِيلَ: أَرَادَ الَّذِينَ أَسْلَمُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ.
{وَمِنْ قَبْلِهِ} “Ve ondan önce”, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in gelişinden önce. Kur'an'ın inişinden önce olduğu da söylenmiştir. {كِتَابُ مُوسَى} “Mûsâ'nın kitabı”, yani Mûsâ'nın kitabı vardı, {إِمَامًا وَرَحْمَةً} “bir önder ve bir rahmet olarak” ona uyan kimse için; yani Tevrat. O, Kur'an'ı doğrulayıcı ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e şahittir. {أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ} “İşte onlar ona iman ederler”, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı. Ehl-i Kitap'tan Müslüman olanları kastettiği de söylenmiştir.
6696. Metin
{وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ} أَيْ: بِمُحَمَّدٍ ﷺ. وَقِيلَ: بِالْقُرْآنِ، {مِنَ الْأَحْزَابِ} مِنَ الْكُفَّارِ مِنْ أَهْلِ الْمِلَلِ كُلِّهَا، {فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} .
{وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ} “Kim onu inkâr ederse”, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i. Kur'an'ı [inkâr ederse] de denilmiştir; {مِنَ الْأَحْزَابِ} “fırkalardan”, bütün din mensuplarından olan kâfirlerden, {فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} “onun varacağı yer ateştir”.
6697. Metin
أَخْبَرَنَا حَسَّانُ بْنُ سَعِيدٍ الْمَنِيعِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ الزِّيَادِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْقَطَّانُ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ يُوسُفَ السُّلَمِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ، حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَلَا يَهُودِيٌّ، وَلَا نَصْرَانِيٌّ، ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ" ٤ .
Bize Hassân b. Saîd el-Menîî haber verdi, bize Ebû Tâhir ez-Ziyâdî haber verdi, bize Muhammed b. el-Huseyn el-Kattân haber verdi, bize Ahmed b. Yûsuf es-Sülemî haber verdi, bize Abdürrezzâk haber verdi, bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'ten haber verdi, [o da] bize Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ın şöyle dediğini rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Muhammed'in nefsi kudret elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, bu ümmetten herhangi biri; ne bir Yahudi ne de bir Hristiyan beni işitip de ardından benimle gönderilene iman etmeksizin ölürse, mutlaka cehennem ehlinden olur.»4
6698. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ} أَيْ: فِي شَكٍّ مِنْهُ، {إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ} .
Yüce Allah'ın şu âyeti: {فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ} “Ondan hiç şüphede olma!”, yani onda hiçbir şüphe içinde olma! {إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ} “Şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler”.
6699. Metin
{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (١٨) } .
{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ (١٨) } “Allah'a yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlar Rablerine arz edilecekler ve şahitler: 'İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Bilin ki Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerinedir!' diyeceklerdir. (18)”.
6700. Metin
{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} فَزَعَمَ أَنَّ لَهُ وَلَدًا أَوْ شَرِيكًا، أَيْ: لَا أَحَدَ أَظْلَمُ مِنْهُ، {أُولَئِكَ} يَعْنِي: الْكَاذِبِينَ وَالْمُكَذِّبِينَ، {يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ} فَيَسْأَلُهُمْ عَنْ أَعْمَالِهِمْ.
{وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?”, O'nun bir çocuğu veya ortağı olduğunu iddia eden kimseden; yani ondan daha zâlim kimse yoktur. {أُولَئِكَ} “İşte onlar”, yani yalancılar ve yalanlayanlar, {يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ} “Rablerine arz edilecekler”, böylece [Rableri] onlara amellerini soracaktır.
6701. Metin
{وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ} يَعْنِي: الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ كَانُوا يَحْفَظُونَ أَعْمَالَهُمْ، قَالَهُ مُجَاهِدٌ (١) .
{وَيَقُولُ الْأَشْهَادُ} “Ve şahitler diyecekler ki”, yani onların amellerini koruyan melekler; bunu Mücâhid söylemiştir (¬١).
6702. Metin
وَعَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: إِنَّهُمُ الْأَنْبِيَاءُ وَالرُّسُلُ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، وَهُوَ قَوْلُ الضَّحَّاكِ (٢) .
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [nakledildiğine göre]: Onlar peygamberler ve resullerdir aleyhimüssalâtü vesselâm; bu, ed-Dahhâk'ın da görüşüdür (¬٢).
6703. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: الْخَلَائِقُ كُلُّهُمْ.
Katâde ise: "Bütün yaratılmışlardır" demiştir.
6704. Metin
وَرُوِّينَا عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ ﵄ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ اللَّهَ يُدْنِي الْمُؤْمِنَ فَيَضَعُ عَلَيْهِ كَنَفَهُ وَيَسْتُرُهُ، فَيَقُولُ: أَتَعْرِفُ ذَنْبَ كَذَا؟ أَتَعْرِفُ ذَنْبَ كَذَا؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ أَيْ رَبِّ، حَتَّى إِذَا قَرَّرَهُ بِذُنُوبِهِ وَرَأَى فِي نَفْسِهِ أَنَّهُ قَدْ هَلَكَ، قَالَ: سَتَرْتُهَا عَلَيْكَ فِي الدُّنْيَا وَأَنَا أَغْفِرُهَا لَكَ الْيَوْمَ، فَيُعْطَى كِتَابَ حَسَنَاتِهِ"، وَأَمَّا الْكُفَّارُ وَالْمُنَافِقُونَ [فَيُنَادِي بهم على رؤوس الْخَلَائِقِ] ٣ ، {هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ} ٤ .
Bize Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz Allah, mümini yaklaştırır, üzerine örtüsünü (himaye ve rahmetini) gerer ve onu gizler. Ardından: 'Şu günahı biliyor musun? Şu günahı biliyor musun?' diye sorar. O da: 'Evet, ey Rabbim!' der. Nihayet ona günahlarını ikrar ettirip o da helak olduğunu düşündüğü vakit: 'Dünyada iken bunları senin aleyhine örtmüştüm, bugün de onları senin için bağışlıyorum' buyurur ve kendisine iyiliklerinin kitabı (amel defteri) verilir.» İnkârcılara ve münafıklara gelince, [bütün mahlûkatın huzurunda onlar hakkında şöyle seslenilir]3: {هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلَا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ} “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Biliniz ki Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir.”4
6705. Metin
{الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (١٩) } .
{الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ (١٩) } “Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyarlar ve onu eğri kılmak isterler; ahireti inkâr edenler de onlardır. (19)”.
6706. Metin
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ (٢٠) أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢١) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٢٢) } .
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ (٢٠) أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢١) لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٢٢) } “Onlar yeryüzünde [Allah'ı] âciz bırakacak değillerdir; onların Allah'tan başka dostları da yoktur. Onlara azap kat kat artırılacaktır. Onlar ne işitmeye güç yetirebiliyorlardı ne de görebiliyorlardı. (20) İşte onlar, kendilerini hüsrana uğratan kimselerdir ve uydurageldikleri şeyler de onlardan kaybolup gitmiştir. (21) Şüphe yok ki onlar ahirette en çok hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (22)”.
6707. Metin
{الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} يَمْنَعُونَ عَنْ دِينِ اللَّهِ، {وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} .
{الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} “Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyarlar”, Allah'ın dininden menederler, {وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} “ve onu eğri kılmak isterler; ahireti inkâr edenler de onlardır”.
6708. Metin
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: سَابِقِينَ. قَالَ قَتَادَةُ: هَارِبِينَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: فَائِتِينَ. {فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ} يَعْنِي أَنْصَارًا وَأَعْوَانًا يَحْفَظُونَهُمْ مِنْ عَذَابِنَا، {يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ} أَيْ: يُزَادُ فِي عَذَابِهِمْ. قِيلَ: يُضَاعَفُ الْعَذَابُ عَلَيْهِمْ لِإِضْلَالِهِمُ الْغَيْرَ وَاقْتِدَاءِ الْأَتْبَاعِ بِهِمْ.
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ} “Onlar [Allah'ı] âciz bırakacak değillerdir”; İbn Abbâs: "Öne geçecek [değillerdir]" demiştir. Katâde: "Kaçıp kurtulacak [değillerdir]" demiştir. Mukâtil ise: "Kurtulup geçecek [değillerdir]" demiştir. {فِي الْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ} “Yeryüzünde; onların Allah'tan başka dostları da yoktur”, yani onları azabımızdan koruyacak yardımcıları ve destekçileri [yoktur]. {يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ} “Onlara azap kat kat artırılacaktır”, yani azapları çoğaltılacaktır. Başkalarını saptırmaları ve tâbilerinin kendilerine uyması sebebiyle azabın kendilerine kat kat artırılacağı söylenmiştir.
6709. Metin
{مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ} قَالَ قَتَادَةُ: صُمٌّ عَنْ سَمَاعِ الْحَقِّ فَلَا يَسْمَعُونَهُ، وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ الْهُدَى. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: أَخْبَرَ اللَّهُ ﷿ أَنَّهُ حَالَ بَيْنَ أَهْلِ الشِّرْكِ وَبَيْنَ طَاعَتِهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، أَمَّا فِي الدُّنْيَا قَالَ: " مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ " وَهُوَ طَاعَتُهُ، وَفِي الْآخِرَةِ قَالَ: " فَلَا يَسْتَطِيعُونَ "، خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ.
{مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ} “Onlar ne işitmeye güç yetirebiliyorlardı ne de görebiliyorlardı”. Katâde şöyle demiştir: "Hakkı işitmekten sağırdırlar, bu yüzden onu işitmezler; hidayeti de görmüyorlardı." İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "Allah azze ve celle, dünyada ve ahirette şirk ehli ile Kendi itaati arasına engel koyduğunu haber vermiştir. Dünyada: {مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ} 'İşitmeye güç yetiremiyorlardı' yani O'na itaate; ahirette ise: {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ} 'Güç yetiremezler' buyurmuştur, gözleri zilletle öne eğilmiş olarak."
6710. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} غَبَنُوا أَنْفُسَهُمْ، {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} يَزْعُمُونَ من شفاعة ١٧٤/أالْمَلَائِكَةِ وَالْأَصْنَامِ.
{أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} “İşte onlar, kendilerini hüsrana uğratan kimselerdir”, kendilerini ziyana uğratmışlardır; {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “ve uydurageldikleri şeyler de onlardan kaybolup gitmiştir”, meleklerin ve putların şefaati konusunda iddia ettikleri [şeyler].
6711. Metin
{لَا جَرَمَ} أَيْ: حَقًّا. وَقِيلَ: بَلَى. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: لَا مَحَالَةَ، {أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ} يَعْنِي: مِنْ غَيْرِهِمْ، وَإِنْ كَانَ الْكُلُّ فِي الْخَسَارِ ١ .
{لَا جَرَمَ} “Şüphe yok ki”, yani: Gerçekten. "Bilakis" de denilmiştir. el-Ferrâ ise şöyle demiştir: "Kesinlikle [böyledir]". {أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ} “onlar ahirette en çok ziyana uğrayanların ta kendileridir”, yani: [Kâfirlerin] hepsi hüsran içinde 1 olsa da başkalarından daha çok [ziyana uğrayanlardır].
6712. Metin
{إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٢٣) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٢٤) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٥) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (٢٦) } .
{إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٢٣) مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٢٤) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ (٢٥) أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ (٢٦) } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden bağlananlar var ya, işte onlar cennetliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır. (23) Bu iki zümrenin durumu, kör ile sağır ve gören ile işiten gibidir; hiç bu ikisi misal bakımından bir olur mu? Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? (24) Andolsun ki Nûh'u kavmine gönderdik: 'Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; (25) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben sizin hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum' [dedi]. (26)”.
6713. Metin
{إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: خَافُوا. قَالَ قَتَادَةُ: أَنَابُوا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: اطْمَأَنُّوا. وَقِيلَ: خَشَعُوا. وَقَوْلُهُ: {إِلَى رَبِّهِمْ} أَيْ: لِرَبِّهِمْ. {أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} .
{إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen ve gönülden bağlananlar”; İbn Abbâs: "Korktular" demiştir. Katâde: "Yöneldiler" demiştir. Mücâhid: "Huzura kavuştular" demiştir. "Huşû duydular" da denilmiştir. O'nun: {إِلَى رَبِّهِمْ} “Rablerine” sözü, yani Rableri için [demektir]. {أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “İşte onlar cennetliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır”.
6714. Metin
{مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ} الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ، {كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} قَالَ الْفَرَّاءُ: لَمْ يَقُلْ هَلْ يَسْتَوُونَ، لِأَنَّ الْأَعْمَى وَالْأَصَمَّ فِي حَيِّزٍ كَأَنَّهُمَا وَاحِدٌ؛ لِأَنَّهُمَا مِنْ وَصْفِ الْكَافِرِ، وَالْبَصِيرَ وَالسَّمِيعَ فِي حَيِّزٍ كَأَنَّهُمَا وَاحِدٌ، لِأَنَّهُمَا مِنْ وَصْفِ الْمُؤْمِنِ، {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} أَيْ (١) تَتَّعِظُونَ.
{مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ} “Bu iki zümrenin durumu”, mümin ile kâfirin [durumu], {كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} “kör ile sağır ve gören ile işiten gibidir; hiç bu ikisi misal bakımından bir olur mu?”. el-Ferrâ şöyle demiştir: "[Çoğul olarak] 'Bir olurlar mı?' demedi; çünkü kör ile sağır aynı konumda olup tek bir varlık gibidir, zira onlar kâfirin vasfındandır. Gören ile işiten de aynı konumda olup tek bir varlık gibidir, zira onlar müminin vasfındandır." {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”, yani (¬١) ibret almaz mısınız?
6715. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو وَالْكِسَائِيُّ وَيَعْقُوبُ (٢) "أَنِّي" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ أَيْ: بِأَنِّي، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِكَسْرِهَا، أَيْ: فَقَالَ إِنِّي، لِأَنَّ فِي الْإِرْسَالِ مَعْنَى الْقَوْلِ: إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ.
Yüce Allah'ın şu âyeti: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} “Andolsun ki Nûh'u kavmine gönderdik: 'Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım'”. İbn Kesîr, Ebû Amr, el-Kisâî ve Ya'kûb (¬٢) hemzenin fethasıyla {أَنِّي} şeklinde okumuşlardır, yani: "[gönderdik] ki ben..."; diğerleri ise hemzenin kesresiyle okumuşlardır, yani: "Şöyle dedi: Şüphesiz ben..."; çünkü göndermede söz anlamı da vardır: "Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."
6716. Metin
{أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ} أَيْ: مُؤْلِمٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بُعِثَ نُوحٌ ﵇ بَعْدَ أَرْبَعِينَ سَنَةً، وَلَبِثَ يَدْعُو قَوْمَهُ تِسْعَمِائَةٍ وَخَمْسِينَ سَنَةً، وَعَاشَ بَعْدَ الطُّوفَانِ سِتِّينَ سَنَةً، وَكَانَ عُمْرُهُ أَلْفًا وَخَمْسِينَ سَنَةً.
{أَنْ لَا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ} “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Doğrusu ben sizin hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum”, yani elem verici [bir günün]. İbn Abbâs şöyle demiştir: Nûh aleyhisselâm kırk yaşından sonra peygamber olarak gönderildi, kavmini dokuz yüz elli yıl [imana] çağırmaya devam etti, tufandan sonra altmış yıl yaşadı ve ömrü bin elli yıl idi.
6717. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ: بُعِثَ وَهُوَ ابْنُ مِائَةِ سَنَةٍ.
Mukâtil ise: "Yüz yaşındayken peygamber gönderildi" demiştir.
6718. Metin
وَقِيلَ: بُعِثَ وَهُوَ ابْنُ خَمْسِينَ سَنَةً.
Elli yaşındayken peygamber gönderildiği de söylenmiştir.
6719. Metin
وَقِيلَ: بُعِثَ وَهُوَ ابْنُ مِائَتَيْنِ وَخَمْسِينَ سَنَةً، وَمَكَثَ يَدْعُو قَوْمَهُ تِسْعَمِائَةٍ وَخَمْسِينَ سَنَةً، وَعَاشَ بَعْدَ الطُّوفَانِ مِائَتَيْنِ وَخَمْسِينَ سَنَةً، فَكَانَ عُمْرُهُ أَلْفًا وَأَرْبَعَمِائَةٍ وَخَمْسِينَ سَنَةً، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: " فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا " (الْعَنْكَبُوتِ -١٤) أَيْ: فَلَبِثَ فِيهِمْ دَاعِيًا.
İki yüz elli yaşındayken peygamber gönderildiği, kavmini dokuz yüz elli yıl davet ettiği ve tufandan sonra iki yüz elli yıl yaşadığı, böylece ömrünün bin dört yüz elli yıl olduğu da söylenmiştir. Nitekim Allah Teâlâ: { فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا } “Böylece onların arasında elli yıl hariç bin yıl kaldı” (el-Ankebût, 14) buyurmuştur; yani aralarında davetçi olarak kaldı.
6720. Metin
{فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (٢٧) قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ (٢٨) } .
{فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ (٢٧) قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ (٢٨) } “Kavminden inkâr edenlerin ileri gelenleri dediler ki: 'Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz; sana ilk bakışta en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; bilakis sizin yalancılar olduğunuzu sanıyoruz.' (27) Dedi ki: 'Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem ve O, katından bana bir rahmet vermiş de bu size gizli bırakılmışsa? Siz onu istemezken biz onu size zorla mı kabul ettireceğiz?' (28)”.
6721. Metin
{وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (٢٩) } .
{وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (٢٩) } “Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden herhangi bir mal istemiyorum; benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak da değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum. (29)”.
6722. Metin
{فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ} وَالْمَلَأُ هُمُ الْأَشْرَافُ وَالرُّؤَسَاءُ. {وَمَا نَرَاكَ} يَا نُوحُ، {إِلَّا بَشَرًا} آدَمِيًّا، {مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا} سَفَلَتُنَا، وَالرَّذْلُ: الدُّونُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَالْجَمْعُ: أَرْذُلٌ، ثُمَّ يُجْمَعُ عَلَى أَرَاذِلَ، مِثْلَ: كَلْبٍ وَأَكْلُبٍ وَأَكَالِبَ، وَقَالَ فِي سُورَةِ الشُّعَرَاءِ: " وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ " يَعْنِي: السَّفَلَةَ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: الْحَاكَةُ وَالْأَسَاكِفَةُ، {بَادِيَ الرَّأْيِ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو "بَادِئَ" بِالْهَمْزِ، أَيْ: أَوَّلَ الرَّأْيِ، يُرِيدُونَ أَنَّهُمُ اتَّبَعُوكَ فِي أَوَّلِ الرَّأْيِ مِنْ غَيْرِ رَوِيَّةٍ وَتَفَكُّرٍ، وَلَوْ تَفَكَّرُوا لَمْ يَتَّبِعُوكَ. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِغَيْرِ هَمْزٍ، أَيْ ظَاهِرَ الرَّأْيِ مِنْ قَوْلِهِمْ: بَدَا الشَّيْءُ: إِذَا ظَهَرَ، مَعْنَاهُ: اتَّبَعُوكَ ظَاهِرًا مِنْ غَيْرِ أَنْ يَتَدَبَّرُوا وَيَتَفَكَّرُوا بَاطِنًا. قَالَ مُجَاهِدٌ: رَأْيَ الْعَيْنِ، {وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ} .
{فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ} “Kavminden inkâr edenlerin ileri gelenleri dediler ki”; Mele' (الْمَلَأُ), eşraf ve önderlerdir. {وَمَا نَرَاكَ} “Biz seni görmüyoruz” ey Nûh, {إِلَّا بَشَرًا} “ancak bir insan olarak”, bir âdemoğlu olarak, {مِثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا} “bizim gibi; sana en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz”, en alt tabakamız. er-Rezl (الرَّذْلُ): Her şeyin değersizi/aşağısıdır; çoğulu erzül (أَرْذُلٌ), sonra da erâzil (أَرَاذِلَ) olarak toplanır; tıpkı kelb (كَلْبٌ), eklüb (أَكْلُبٌ) ve ekâlib (أَكَالِبَ) gibi. Şuarâ Sûresi'nde: {وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ} “Sana en aşağılık kimseler uymuşken” demiştir, yani alt tabaka. İkrime: "Dokumacılar ve ayakkabı tamircileri" demiştir. {بَادِيَ الرَّأْيِ} “İlk bakışta”; Ebû Amr hemze ile {بَادِئَ} şeklinde okumuştur, yani ilk görüşte. Şunu kastetmektedirler: Onlar sana derinlemesine düşünmeden ve fikir yürütmeden ilk bakışta uydular; şayet etraflıca düşünselerdi sana uymazlardı. Diğerleri ise hemzesiz okumuşlardır; yani açık görüşle; bu da: 'Bir şey ortaya çıktığında beliriverdi' sözlerinden gelir. Anlamı: Onlar sana iç dünyalarında düşünmeden ve tefekkür etmeden zâhiren/görünüşte uydular. Mücâhid: "Göz kararıyla" demiştir. {وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ} “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; bilakis sizin yalancılar olduğunuzu sanıyoruz”.
6723. Metin
{قَالَ} نُوحٌ، {يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي} أَيْ: بَيَانٍ مِنْ رَبِّي {وَآتَانِي رَحْمَةً} أَيْ: هُدًى وَمَعْرِفَةً، {مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ} أَيْ: خَفِيَتْ وَالْتَبَسَتْ عَلَيْكُمْ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ: "فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ" بِضَمِّ الْعَيْنِ وَتَشْدِيدِ الْمِيمِ، أَيْ: شُبِّهَتْ وَلُبِّسَتْ عَلَيْكُمْ. {أَنُلْزِمُكُمُوهَا} أَيْ: أَنُلْزِمُكُمُ الْبَيِّنَةَ وَالرَّحْمَةَ، {وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ} لَا تُرِيدُونَهَا. قَالَ قَتَادَةُ: لَوْ قَدَرَ الْأَنْبِيَاءُ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ أَنْ يُلْزِمُوا [قَوْمَهُمُ الْإِيمَانَ لَأَلْزَمُوهُمْ] (١) وَلَكِنْ لَمْ يَقْدِرُوا.
{قَالَ} “Dedi ki” Nûh: {يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي} “Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden gelen açık bir delil üzere isem”, yani Rabbimden bir açıklık üzere isem, {وَآتَانِي رَحْمَةً} “ve bana bir rahmet vermişse”, yani bir hidayet ve mârifet, {مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ} “katından da bu size gizli bırakılmışsa?”, yani size gizli ve kapalı kalmışsa. Hamza, el-Kisâî ve Hafs, ayının dammesi ve mîmin şeddesiyle: {فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ} şeklinde okumuşlardır; yani size benzetilip kapalı kılınmışsa. {أَنُلْزِمُكُمُوهَا} “Biz onu size zorla mı kabul ettireceğiz?”, yani bu açık delili ve rahmeti size zorla mı dayatacağız, {وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ} “siz onu istemezken?”, onu arzu etmiyorken? Katâde şöyle demiştir: "Eğer peygamberler aleyhimüssalâtü vesselâm [kavimlerine imanı] zorla kabul ettirmeye güç yetirebilselerdi [elbette bunu yaparlardı] (¬١); lâkin buna güçleri yetmedi."
6724. Metin
قَوْلُهُ: {وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا} أَيْ: عَلَى الْوَحْيِ وَتَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ، كِنَايَةً عَنْ غَيْرِ مَذْكُورٍ، {إِنْ أَجْرِيَ} مَا ثَوَابِي، {إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا} هَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُمْ طَلَبُوا مِنْهُ طَرْدَ الْمُؤْمِنِينَ، {إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ} [أَيْ: صَائِرُونَ إِلَى] ٢ رَبِّهِمْ فِي الْمَعَادِ فَيَجْزِي مَنْ طَرَدَهُمْ، {وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ}
Allah Teâlâ'nın şu âyeti: {وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا} “Ey kavmim! Buna karşılık sizden bir mal istemiyorum”; yani vahiy ve risâletin tebliği karşılığında [bir mal istemiyorum], [bu ifade] metinde açıkça zikredilmemiş olana bir kinayedir. {إِنْ أَجْرِيَ} “Benim mükâfatım”, yani karşılığım, {إِلَّا عَلَى اللَّهِ وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا} “ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim”. Bu, onların kendisinden müminleri kovmasını talep ettiklerine bir delildir. {إِنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ} “Şüphesiz onlar Rablerine kavuşacaklardır”, [yani âhirette] 2 Rablerine varacaklardır; O da onları kovanları cezalandıracaktır. {وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} “Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum”.
6725. Metin
{وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٣٠) وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْرًا اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٣١) قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣٢) قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (٣٣) وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٣٤) } .
{وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٣٠) وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلَا أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللَّهُ خَيْرًا اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنْفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٣١) قَالُوا يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣٢) قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّهُ إِنْ شَاءَ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ (٣٣) وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٣٤) } “Ey kavmim! Eğer onları kovarsam, beni Allah'tan kim kurtarabilir? Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? (30) Ben size: 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, gaybı da bilmem. 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Gözlerinizin hor gördüğü kimseler için: 'Allah onlara asla bir hayır vermez' de diyemem. Onların içlerinde ne olduğunu Allah daha iyi bilir. O takdirde ben elbette zâlimlerden olurum. (31) Dediler ki: 'Ey Nûh! Bizimle gerçekten mücadele ettin ve bizimle olan mücadeleyi pek uzattın. Eğer doğru sözlülerden isen, haydi bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!' (32) Dedi ki: 'Onu dilerse başınıza ancak Allah getirir ve siz [O'nu] âciz bırakacak değilsiniz. (33) Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem bile, benim öğüt vermem size fayda sağlamaz. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.' (34)”.