8521. Metin
سُورَةُ النَّحْلِ
Nahl Suresi
8522. Metin
مَكِّيَّةٌ [مِائَةٌ وَثَمَانٍ وَعِشْرُونَ آيَةً] (١) إِلَّا قَوْلَهُ تَعَالَى: {وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ} إِلَى آخِرِ السُّورَةِ (٢) . بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Mekkîdir [yüz yirmi sekiz ayettir] (¬١), ancak Yüce Allah'ın: {وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ} “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan cezanın misliyle ceza verin...” sözünden surenin sonuna kadar olan kısım müstesnadır (¬٢). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
8523. Metin
{أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١) }
{أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١) } “Allah'ın emri geldi, artık onu acele istemeyin. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.”
8524. Metin
{أَتَى} أَيْ جَاءَ وَدَنَا وَقَرُبَ، {أَمْرُ اللَّهِ} قَالَ ابْنُ عَرَفَةَ: تَقُولُ الْعَرَبُ: أَتَاكَ الْأَمْرُ وَهُوَ مُتَوَقَّعٌ بَعْدُ، أَيْ: أَتَى أَمْرُ اللَّهِ وَعْدًا فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ وُقُوعًا.
{أَتَى} yani geldi, yaklaştı ve yakın oldu. {أَمْرُ اللَّهِ} İbn Arefe şöyle demiştir: Araplar henüz gerçekleşmesi beklenen bir şey için “Emir sana geldi” derler. Yani: Allah'ın emri bir vaad olarak gelmiştir, artık onun fiilen vuku bulmasını acele istemeyin.
8525. Metin
{أَمْرُ اللَّهِ} قَالَ الْكَلْبِيُّ وَغَيْرُهُ: الْمُرَادُ مِنْهُ الْقِيَامَةُ.
{أَمْرُ اللَّهِ} Kelbî ve başkaları: “Ondan kasıt kıyamettir” demişlerdir.
8526. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ لَمَّا نَزَلَ قَوْلُهُ تَعَالَى "اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ" (الْقَمَرِ-١) قَالَ الْكُفَّارُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: إِنَّ هَذَا يَزْعُمُ أَنَّ الْقِيَامَةَ قَدْ قَرُبَتْ فَأَمْسِكُوا عَنْ بَعْضِ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ حَتَّى تَنْظُرُوا مَا هُوَ كَائِنٌ، فَلَمَّا لَمْ يَنْزِلْ شَيْءٌ [قَالُوا: مَا نَرَى شَيْئًا فَنَزَلَ قَوْلُهُ "اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ" (الْأَنْبِيَاءِ-١) ، فَأَشْفَقُوا، فَلَمَّا امْتَدَّتِ الْأَيَّامُ قَالُوا: يَا مُحَمَّدُ مَا نَرَى شَيْئًا مِمَّا تُخَوِّفُنَا بِهِ] ٣ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَتَى أَمْرُ اللَّهِ} فَوَثَبَ
İbn Abbâs şöyle demiştir: Yüce Allah'ın "اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ" “Kıyamet yaklaştı” (el-Kamer, 1) kavli indiğinde kâfirler birbirlerine: “Bu adam kıyametin yaklaştığını iddia ediyor; ne olacağını görünceye kadar yaptıklarınızın bir kısmından el çekin” dediler. Bir şey inmeyince [şöyle dediler: “Biz bir şey görmüyoruz.” Bunun üzerine "اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ" “İnsanların hesabı yaklaştı” (el-Enbiyâ, 1) kavli indi ve korkuya kapıldılar. Günler uzayıp gidince de: “Ey Muhammed! Bizi kendisiyle korkuttuğun şeylerden hiçbirini görmüyoruz” dediler] 3. Bunun üzerine Yüce Allah: {أَتَى أَمْرُ اللَّهِ} “Allah'ın emri geldi” ayetini indirdi. [Bunun üzerine] sıçradı
8527. Metin
النَّبِيُّ ﷺ وَرَفَعَ النَّاسُ رُءُوسَهُمْ وَظَنُّوا أَنَّهَا قَدْ أَتَتْ حَقِيقَةً فَنَزَلَتْ {فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ} فَاطْمَأَنُّوا (١) .
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sıçradı, insanlar başlarını kaldırdılar ve kıyametin gerçekten geldiğini sandılar; bunun üzerine {فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ} “Artık onu acele istemeyin” ayeti indi ve yatıştılar (¬١).
8528. Metin
وَالِاسْتِعْجَالُ: طَلَبُ الشَّيْءِ قَبْلَ حِينِهِ.
İsti'câl: Bir şeyi vaktinden önce istemektir.
8529. Metin
وَلَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ وَأَشَارَ بِأُصْبُعَيْهِ، وَإِنْ كَادَتْ لَتَسْبِقُنِي" (٢) .
Bu ayet indiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik -iki parmağıyla işaret etti-, neredeyse beni geçecekti” (¬٢).
8530. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ بَعْثُ النَّبِيِّ ﷺ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ وَلَمَّا مَرَّ جِبْرِيلُ ﵇ بِأَهْلِ السَّمَوَاتِ مَبْعُوثًا إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ قَالُوا: اللَّهُ أَكْبَرُ قَامَتِ السَّاعَةُ.
İbn Abbas şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönderilmesi kıyamet alametlerindendir. Cebrail aleyhisselâm Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e elçi olarak gönderilip gök ehline uğradığında onlar: “Allahu ekber, kıyamet koptu!” demişlerdi.
8531. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ: الْمُرَادُ بِالْأَمْرِ هَاهُنَا: عُقُوبَةُ الْمُكَذِّبِينَ وَالْعَذَابُ بِالسَّيْفِ وَذَلِكَ أَنَّ النَّضْرَ بْنَ الْحَارِثِ قَالَ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ، فَاسْتَعْجَلَ الْعَذَابَ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ (٣) . وَقُتِلَ النَّضْرُ يَوْمَ بَدْرٍ صَبْرًا.
Bir grup da şöyle demiştir: Buradaki emirden maksat, yalanlayanların cezalandırılması ve kılıçla azap edilmesidir. Bu da Nadr b. el-Hâris'in: “Allahım! Eğer bu senin katından gelen hak ise üzerimize gökten taş yağdır” deyip azabı acele istemesi üzerine olmuştur; bunun üzerine bu ayet inmiştir (¬٣). Nadr ise Bedir günü esir olarak öldürülmüştür.
8532. Metin
{سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} مَعْنَاهُ تَعَاظَمَ بِالْأَوْصَافِ الْحَمِيدَةِ عَمَّا يَصِفُهُ بِهِ الْمُشْرِكُونَ.
{سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.” Bunun anlamı: Müşriklerin O'nu nitelediği şeylerden övgüye layık sıfatlarıyla yücedir.
8533. Metin
{يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ (٢) }
{يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ (٢) } “Kullarından dilediğine kendi emrinden olan ruh (vahiy) ile melekleri: 'Benden başka ilah olmadığı hususunda uyarın, artık benden sakının' diye indirir.”
8534. Metin
{يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ} قَرَأَ الْعَامَّةُ بِضَمِّ الْيَاءِ وَكَسْرِ الزَّايِ، وَ {الْمَلَائِكَةَ} نَصْبٌ. وَقَرَأَ يَعْقُوبُ بِالتَّاءِ وَفَتْحِهَا وَفَتْحِ الزَّايِ وَ" الْمَلَائِكَةُ " رَفْعٌ، {يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ} بِالْوَحْيِ، سَمَّاهُ رُوحًا لِأَنَّهُ يُحْيِيِ بِهِ الْقُلُوبَ وَالْحَقَّ.
{يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ} Genel kıraat [âmmî okuyuş], ya harfinin zammesi ve zâ harfinin kesresi iledir; {الْمَلَائِكَةَ} kelimesi de mansubdur (nesnedir). Ya'kûb ise meftuh tâ ve meftuh zâ ile okumuştur, “el-Melâiketü” kelimesi merfudur (öznedir). {يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ} vahiy ile [indirir]. Ona ruh adını vermiştir; çünkü onunla kalpleri ve hakkı diriltir.
8535. Metin
قَالَ عَطَاءٌ: بِالنُّبُوَّةِ.
Atâ: “Peygamberlik ile” demiştir.
8536. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: بِالرَّحْمَةِ.
Katâde: “Rahmet ile” demiştir.
8537. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: "بِالرُّوحِ" يَعْنِي مَعَ الرُّوحِ، وَهُوَ جِبْرِيلُ. {مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا} أَعْلِمُوا: {أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ}
Ebû Ubeyde: “'Ruh ile', yani ruh olan Cebrail ile beraber demektir” demiştir. {مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا} bildirin ki: {أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ}
8538. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ مُرُوهُمْ بِقَوْلِ "لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ" مُنْذِرِينَ مُخَوِّفِينَ بِالْقُرْآنِ إِنْ لَمْ يَقُولُوا.
Şöyle de denilmiştir: Bunun manası; [şayet] söylemezlerse, Kur'an ile onları uyarıp korkutarak “Lâ ilâhe illallâh” demelerini emredin [demektir].123
8539. Metin
وَقَوْلُهُ: "فَاتَّقَوْنِ" أَيْ فخافون.
O'nun: “Artık benden sakının” sözü, yani benden korkun [demektir].
8540. Metin
{خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣) خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤) وَالْأَنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ (٥) وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ (٦) }
{خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣) خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤) وَالْأَنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ (٥) وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ (٦) } “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. İnsanı bir nutfeden yarattı; bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasımdır. Hayvanları da yarattı; onlarda sizin için bir ısınma ve birçok menfaatler vardır ve onlardan yersiniz. Onları akşamleyin geri getirirken ve sabahleyin salıverirken sizin için onlarda bir güzellik vardır.”
8541. Metin
{وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ (٧) }
{وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ (٧) } “Ağırlıklarınızı, ancak nefislerin güçlük çekmesiyle ulaşabileceğiniz bir beldeye taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”
8542. Metin
{خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} أَيِ: ارْتَفَعَ عَمَّا يُشْرِكُونَ. {خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ} جَدِلٌ بِالْبَاطِلِ، {مُبِينٌ}
{خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} yani: Ortak koştukları şeylerden yüce oldu. {خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ} batıl konusunda tartışmacı, {مُبِينٌ}
8543. Metin
نَزَلَتْ فِي أُبَيِّ بْنِ خَلَفٍ الْجُمَحِيِّ، وَكَانَ يُنْكِرُ الْبَعْثَ جَاءَ بِعَظْمٍ رَمِيمٍ فَقَالَ: أَتَقُولُ إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يحيي هذا بعدما قَدْ رَمَّ؟ كَمَا قَالَ جَلَّ ذِكْرُهُ "وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ" (يَس-٧٧) ، نَزَلَتْ فِيهِ أَيْضًا (١) .
Bu ayet, yeniden dirilişi inkâr eden ve çürümüş bir kemik getirip: “Allah'ın bu çürüdükten sonra onu dirilteceğini mi söylüyorsun?” diyen Übeyy b. Halef el-Cumehî hakkında inmiştir; nitekim Zikri Yüce olan: “Kendi yaratılışını unutup bize bir misal getirdi” (Yâsîn-77) buyurmuş olup bu ayet de onun hakkında inmiştir (¬١).
8544. Metin
وَالصَّحِيحُ أَنَّ الْآيَةَ عَامَّةٌ، وَفِيهَا بَيَانُ الْقُدْرَةِ وَكَشْفُ قَبِيحِ مَا فَعَلُوهُ، مِنْ جَحْدِ نِعَمِ اللَّهِ مَعَ ظُهُورِهَا عَلَيْهِمْ ٢ . قَوْلُهُ تَعَالَى {وَالْأَنْعَامَ خَلَقَهَا} يَعْنِي الْإِبِلَ وَالْبَقَرَ وَالْغَنَمَ، {لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ} يَعْنِي: مِنْ أَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا وَأَصْوَافِهَا مَلَابِسَ وَلُحُفًا تَسْتَدْفِئُونَ بِهَا، {وَمَنَافِعُ} بِالنَّسْلِ وَالدَّرِّ وَالرُّكُوبِ وَالْحَمْلِ وَغَيْرِهَا، {وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} يَعْنِي لُحُومَهَا. {وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ} زِينَةٌ، {حِينَ تُرِيحُونَ} أَيْ: حِينَ تَرُدُّونَهَا بِالْعَشِيِّ مِنْ مَرَاعِيهَا إِلَى مَبَارِكِهَا الَّتِي تَأْوِي إِلَيْهَا، {وَحِينَ تَسْرَحُونَ} أَيْ: تُخْرِجُونَهَا بِالْغَدَاةِ مِنْ مَرَاحِهَا إِلَى مَسَارِحِهَا، وَقَدَّمَ الرَّوَاحَ لِأَنَّ الْمَنَافِعَ تُؤْخَذُ مِنْهَا بَعْدَ الرَّوَاحِ، وَمَالِكُهَا يَكُونُ أَعْجَبَ بِهَا إِذَا رَاحَتْ. {وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ} أَحْمَالَكُمْ، {إِلَى بَلَدٍ} آخَرَ غَيْرِ بَلَدِكُمْ. قَالَ عِكْرِمَةُ: الْبَلَدُ مَكَّةُ، {لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ} أَيْ: بِالْمَشَقَّةِ وَالْجُهْدِ. وَالشِّقُّ: النِّصْفُ أَيْضًا أَيْ: لَمْ تَكُونُوا بَالِغَيْهِ
Sahih olan ise ayetin genel olduğu, onda [Allah'ın] kudretinin beyanı ile açıkça üzerlerinde olmasına rağmen Allah'ın nimetlerini inkâr etmek suretiyle işledikleri çirkinliğin ortaya konulması bulunduğudur2. Yüce Allah'ın {وَالْأَنْعَامَ خَلَقَهَا} “Ve hayvanları da O yarattı” buyruğu; deve, sığır ve davarları kastetmektedir. {لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ} “Onlarda sizin için bir ısınma [vesilesi] vardır” yani; develerin tüyünden, keçilerin kılından ve koyunların yününden kendisiyle ısınacağınız elbiseler ve örtüler [vardır]. {وَمَنَافِعُ} “Ve [başka] faydalar da vardır” döl vermesi, sütü, binilmesi, yük taşınması ve benzeri şeylerle; {وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} “ve onlardan yersiniz” yani etlerini. {وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ} “Onlarda sizin için bir güzellik vardır” bir süs, {حِينَ تُرِيحُونَ} “akşamleyin getirdiğiniz vakit” yani: akşamleyin otlaklarından barındıkları ağıllarına geri getirdiğiniz vakit, {وَحِينَ تَسْرَحُونَ} “ve sabahleyin saldığınız vakit” yani: sabahleyin dinlenme yerlerinden otlaklarına çıkardığınız vakit. Akşam dönüşünü öne almıştır; çünkü menfaatler akşam dönüşünden sonra elde edilir ve sahibi de akşam döndüğü vakit onlardan daha çok hoşlanır. {وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ} “Yüklerinizi taşır” ağırlıklarınızı, {إِلَى بَلَدٍ} “bir beldeye” kendi beldenizden başka bir beldeye. İkrime: “Belde, Mekke'dir” demiştir. {لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلَّا بِشِقِّ الْأَنْفُسِ} “ancak nefislerin meşakkatiyle (büyük bir güçlükle) ulaşabileceğiniz” yani meşakkat ve güçlükle. Şıkk (الشِّقُّ) aynı zamanda yarım demektir; yani [oraya] ulaşamazdınız
8545. Metin
إِلَّا بِنُقْصَانِ قُوَّةِ النَّفْسِ وَذَهَابِ نِصْفِهَا.
canın gücünün eksilmesi ve yarısının gitmesiyle varabilirdiniz.
8546. Metin
وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ {بِشَقِّ} بِفَتْحِ الشِّينِ، وَهُمَا لُغَتَانِ، مِثْلُ: رَطْلٍ وَرِطْلٍ.
Ebû Ca'fer şîn harfinin fethasıyla {بِشَقِّ} şeklinde okumuştur; bunlar ratl ve rıtl gibi iki ayrı lehçedir.
8547. Metin
{إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ} بِخَلْقِهِ حَيْثُ جَعَلَ لَهُمْ هَذِهِ الْمَنَافِعَ.
{إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ} Onlara bu menfaatleri var etmesi sebebiyle mahlukatına karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
8548. Metin
{وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨) }
{وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨) } “Binmeniz için ve bir zinet olsun diye atları, katırları ve merkepleri de [yarattı]. Ve bilmediğiniz şeyleri de yaratır.”
8549. Metin
{وَالْخَيْلَ} يَعْنِي: وَخَلَقَ الْخَيْلَ، وَهِيَ اسْمُ جِنْسٍ لَا وَاحِدَ لَهُ مِنْ لَفْظِهِ كَالْإِبِلِ وَالنِّسَاءِ، {وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً} يَعْنِي وَجَعَلَهَا زِينَةً لَكُمْ مَعَ الْمَنَافِعِ الَّتِي فِيهَا.
{وَالْخَيْلَ} yani: Atları da yarattı. Bu, deve (el-İbil) ve kadınlar (en-Nisâ) gibi kendi lafzından tekili olmayan bir cins ismidir. {وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً} yani onlardaki menfaatlerle birlikte onları sizin için bir zinet kıldı.
8550. Metin
وَاحْتَجَّ بِهَذِهِ الْآيَةِ مَنْ حَرَّمَ لُحُومَ الْخَيْلِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَتَلًّا هَذِهِ الْآيَةَ، فَقَالَ: هَذِهِ لِلرُّكُوبِ [وَإِلَيْهِ ذَهَبَ] (١) الْحَكَمُ، وَمَالُكٌ، وَأَبُو حَنِيفَةَ.
At etini haram kılan kimse bu ayeti delil getirmiştir; bu İbn Abbas'ın görüşüdür, bu ayeti okuyup: “Bunlar binmek içindir” demiştir. Hakem, Mâlik ve Ebû Hanîfe [de bu görüşe varmıştır] (¬١).
8551. Metin
وَذَهَبَ جَمَاعَةٌ إِلَى إِبَاحَةِ لُحُومِ الْخَيْلِ، وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ، وَشُرَيْحٍ، وَعَطَاءٍ، وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، وَبِهِ قَالَ الشَّافِعِيُّ، وَأَحْمَدُ، وَإِسْحَاقُ (٢) .
Bir topluluk ise at etinin helal olduğu görüşüne gitmiştir; bu Hasan, Şüreyh, Atâ ve Saîd b. Cübeyr'in görüşüdür; Şâfiî, Ahmed ve İshak da bunu söylemiştir (¬٢).
8552. Metin
وَمَنْ أَبَاحَهَا قَالَ: لَيْسَ الْمُرَادُ مِنَ الْآيَةِ بَيَانَ التَّحْلِيلِ وَالتَّحْرِيمِ بَلِ الْمُرَادُ مِنْهُ تَعْرِيفُ اللَّهِ عِبَادَهُ نِعَمَهُ وَتَنْبِيهُهُمْ عَلَى كَمَالِ قُدْرَتِهِ وَحِكْمَتِهِ، وَاحْتَجُّوا بِمَا:
Bunu helal kılanlar şöyle demiştir: Ayetten maksat helal kılma ve haram kılmanın beyanı değil; bilakis maksat, Allah'ın kullarına nimetlerini tanıtması ve onları kudret ve hikmetinin mükemmelliğine dikkat çekmesidir. Ve şu rivayeti delil getirmişlerdir:
8553. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ عَنْ عَمْرٍو -هُوَ ابْنُ دِينَارٍ-عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ، عَنْ جَابِرٍ ﵁ قَالَ: "نَهَى النَّبِيُّ ﷺ يَوْمَ خَيْبَرَ عَنْ لُحُومِ الْحُمُرِ وَرَخَّصَ فِي لُحُومِ الْخَيْلِ". (٣) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî bildirdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî bildirdi, bize Muhammed b. Yûsuf bildirdi, bize Muhammed b. İsmâil rivayet etti, bize Süleymân b. Harb rivayet etti, bize Hammâd b. Zeyd, Amr'dan -o İbn Dînâr'dır-, o Muhammed b. Alî'den, o Câbir radıyallâhu anh'tan rivayet etti: O şöyle dedi: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hayber günü ehil eşeklerin etini yasakladı, at etine ise ruhsat verdi.” (¬٣).
8554. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو الْفَرَجِ الْمُظَفَّرُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ التَّمِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ حَمْزَةُ بْنُ يُوسُفَ السَّهْمِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو أَحْمَدَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَدِيٍّ الْحَافِظُ، حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ الْفَرَجِ، حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ خَالِدٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الْكَرِيمِ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، عَنْ جَابِرٍ: أَنَّهُمْ كَانُوا يَأْكُلُونَ لُحُومَ الْخَيْلِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ ٤ .
Bize Ebu’l-Ferec el-Muzaffer b. İsmâil et-Temîmî bildirdi, bize Ebu’l-Kâsım Hamza b. Yûsuf es-Sehmî bildirdi, bize Hâfız Ebû Ahmed Abdullâh b. Adiy bildirdi, bize el-Hasen b. el-Ferec rivayet etti, bize Amr b. Hâlid rivayet etti, bize Abdullâh b. Abdilkerîm, Atâ b. Ebî Rabâh’tan, o da Câbir’den rivayet etti: «أَنَّهُمْ كَانُوا يَأْكُلُونَ لُحُومَ الْخَيْلِ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ» «Onlar, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde at eti yerlerdi.»4
8555. Metin
وَنَهَى عَنْ لُحُومِ الْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ؛ رُوِيَ عَنِ الْمِقْدَامِ بْنِ مَعْدِي كَرِبَ عَنْ خَالِدِ بْنِ الْوَلِيدِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ نَهَى عَنْ أَكْلِ لُحُومِ الْخَيْلِ وَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ (١) وَإِسْنَادُهُ ضَعِيفٌ.
Katır ve merkep etlerini ise yasaklamıştır. Mikdâm b. Ma'dîkerib'den, o Hâlid b. el-Velîd'den, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in at, katır ve merkep eti yemeyi yasakladığı rivayet edilmiştir (¬١); ancak isnadı zayıftır.
8556. Metin
{وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ} قِيلَ: يَعْنِي مَا أَعَدَّ اللَّهُ فِي الْجَنَّةِ لِأَهْلِهَا، وَفِي النَّارِ لِأَهْلِهَا، مِمَّا لَمْ تَرَهُ عَيْنٌ وَلَمْ تَسْمَعْهُ أُذُنٌ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ.
{وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ} “Ve bilmediğiniz şeyleri de yaratır.” Şöyle denilmiştir: Yani cennette cennet ehli için, cehennemde de cehennem ehli için hazırladığı; hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyen şeyleri [yaratır].
8557. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ يَعْنِي: السُّوسَ فِي النَّبَاتِ وَالدُّودَ فِي الْفَوَاكِهِ.
Katâde: “Yani bitkilerdeki böcekleri ve meyvelerdeki kurtları [yaratır]” demiştir.
8558. Metin
{وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (٩) هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠) }
{وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (٩) هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠) } “Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir; ondan eğri olanı da vardır. Eğer dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. Gökten su indiren O'dur. Sizin için ondan bir içecek vardır ve içinde [hayvanlarınızı] otlattığınız ağaçlar/bitkiler de ondandır.”
8559. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ} يَعْنِي: بَيَانُ طَرِيقِ الْهُدَى مِنَ الضَّلَالَةِ. وَقِيلَ: بَيَانُ الْحَقِّ بالآيات والبراهين ١٩٩/أوَالْقَصْدُ: الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِيمُ.
Yüce Allah'ın: {وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ} “Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir” sözü, yani: Hidayet yolunun sapıklıktan ayırt edilerek açıklanmasıdır. Şöyle de denilmiştir: Ayetlerle ve delillerle hakkın açıklanmasıdır. 199/a Kasd (الْقَصْد): Dosdoğru yoldur.
8560. Metin
{وَمِنْهَا جَائِرٌ} يَعْنِي: وَمِنَ السَّبِيلِ جَائِرٌ عَنِ الِاسْتِقَامَةِ مُعْوَجٌّ، فَالْقَصْدُ مِنَ السَّبِيلِ: دِينُ الْإِسْلَامِ، وَالْجَائِرُ مِنْهَا: الْيَهُودِيَّةُ، وَالنَّصْرَانِيَّةُ، وَسَائِرُ مِلَلِ الْكُفْرِ.
{وَمِنْهَا جَائِرٌ} yani: O yollardan istikametten sapan, eğri olanı da vardır. Doğru yol İslâm dinidir; eğri olanı ise Yahudilik, Hıristiyanlık ve diğer küfür milletleridir.
8561. Metin
قَالَ جَابِرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: "قَصْدُ السَّبِيلِ": بَيَانُ الشَّرَائِعِ وَالْفَرَائِضِ.
Câbir b. Abdillâh şöyle demiştir: “Kasdu's-sebîl”: Şeriatların ve farzların açıklanmasıdır.
8562. Metin
وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ، وَسَهْلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: "قَصْدُ السَّبِيلِ" السُّنَّةُ، "وَمِنْهَا جَائِرٌ" الْأَهْوَاءُ وَالْبِدَعُ، دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: "وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ" (الْأَنْعَامِ-١٥٣) .
Abdullah b. el-Mübârek ve Sehl b. Abdillâh şöyle demiştir: “Kasdu's-sebîl” Sünnettir; “Ondan eğri olanı da vardır” ifadesi ise heva ve hevesler ile bidatlerdir. Bunun delili Yüce Allah'ın: “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun; başka yollara uymayın” (En'âm-153) sözüdür.
8563. Metin
{وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ} نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: "وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا" (السَّجْدَةِ-١٣) . قَوْلُهُ ﷿: {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ} تَشْرَبُونَهُ، {وَمِنْهُ شَجَرٌ} أَيْ: مِنْ ذَلِكَ الْمَاءِ شُرْبُ أَشْجَارِكُمْ، وَحَيَاةُ نَبَاتِكُمْ، {فِيهِ} يَعْنِي: فِي الشَّجَرِ، {تُسِيمُونَ} تَرْعَوْنَ مَوَاشِيَكُمْ.
{وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ} “Eğer dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.” Bunun bir benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: “Biz dileseydik, elbette herkese hidayetini verirdik” (Secde-13). Azîz ve Celîl olan [Allah]ın: {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ} “Gökten suyu indiren O'dur. Ondan sizin için içecek vardır” yani onu içersiniz; {وَمِنْهُ شَجَرٌ} “ve ondan ağaçlar/bitkiler vardır” yani ağaçlarınızın sulanması ve bitkilerinizin hayat bulması o sudandır; {فِيهِ} “onda” yani o ağaçlıkta/bitki örtüsünde; {تُسِيمُونَ} “[hayvanlarınızı] otlatırsınız” yani davarlarınızı yayarsınız.
8564. Metin
{يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١) وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (١٢) وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٣) وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٤) }
{يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١) وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (١٢) وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٣) وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٤) } “Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için bir ayet vardır. Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır. Yeryüzünde sizin için yarattığı türlü türlü renklerdeki şeyleri de [hizmetinize verdi]. Şüphesiz bunda öğüt alan bir topluluk için bir ayet vardır. Taze et yemeniz ve giyineceğiniz süs eşyaları çıkarmanız için denizi hizmetinize veren O'dur. Gemilerin onda suları yara yara gittiğini görürsün; [bu da] O'nun lütfundan aramanız ve şükretmeniz içindir.”
8565. Metin
{يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ} أَيْ: يُنْبِتُ اللَّهُ لَكُمْ بِهِ، يَعْنِي بِالْمَاءِ الَّذِي أَنْزَلَ، وَقَرَأَ أَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ " نُنْبِتُ " بِالنُّونِ. {الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} {وَسَخَّرَ لَكُمُ} [ذَلَّلَ لَكُمْ] (١) {اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ} مُذَلَّلَاتٌ، {بِأَمْرِهِ} أَيْ: بِإِذْنِهِ، وَقَرَأَ حَفْصٌ (٢) {وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ} بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} {وَمَا ذَرَأَ} خَلَقَ، {لَكُمْ} لِأَجْلِكُمْ، أَيْ: وَسَخَّرَ مَا خَلَقَ لِأَجْلِكُمْ، {فِي الْأَرْضِ} مِنَ الدَّوَابِّ وَالْأَشْجَارِ وَالثِّمَارِ وَغَيْرِهَا، {مُخْتَلِفًا} نُصِبَ عَلَى الْحَالِ، {أَلْوَانُهُ}
{يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ} yani: Allah indirdiği o su ile sizin için bitirir. Ebû Bekr, Âsım'dan nûn harfi ile “nünbitü” (bitiririz) şeklinde okumuştur. {الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْأَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} {وَسَخَّرَ لَكُمُ} [sizin hizmetinize boyun eğdirdi] (¬١) {اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ} boyun eğdirilmişlerdir, {بِأَمْرِهِ} yani: O'nun izniyle. Hafs (¬٢) mübteda (özne) olarak ref ile {وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ} şeklinde okumuştur. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} {وَمَا ذَرَأَ} yarattığı şeyleri, {لَكُمْ} sizin için, yani: Sizin için yarattığı şeyleri de hizmetinize verdi, {فِي الْأَرْضِ} hayvanlardan, ağaçlardan, meyvelerden ve diğerlerinden, {مُخْتَلِفًا} hal olarak nasb edilmiştir, {أَلْوَانُهُ}
8566. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ} يَعْتَبِرُونَ. {وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا} يَعْنِي: السَّمَكَ، {وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا} يَعْنِي: اللُّؤْلُؤَ وَالْمَرْجَانَ، {وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ} جَوَارِيَ.
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ} ibret alırlar. {وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا} yani: Balığı, {وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا} yani: İnci ve mercanı, {وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ} akıp giden.
8567. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: مُقْبِلَةً وَمُدْبِرَةً، وَهُوَ أَنَّكَ تَرَى سَفِينَتَيْنِ إِحْدَاهُمَا تُقْبِلُ وَالْأُخْرَى تُدَبِرُ، تَجْرِيَانِ بِرِيحٍ وَاحِدَةٍ.
Katâde: “Gelen ve giden demektir; bu da iki gemi görmendir ki biri gelir diğeri gider, her ikisi de tek bir rüzgârla seyreder” demiştir.
8568. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ: "مَوَاخِرَ" أَيْ: مَمْلُوءَةً.
Hasan2 şöyle demiştir: “Mevâhir”1 yani: Dolu [gemiler demektir].
8569. Metin
وَقَالَ الْفَرَّاءُ وَالْأَخْفَشُ: شَوَاقُّ تَشُقُّ الْمَاءَ بِجَنَاحَيْهَا.
Ferrâ ve Ahfeş şöyle demiştir: İki yanıyla suyu yaranlardır.
8570. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ: تَمْخُرُ السُّفُنَ الرِّيَاحُ.
Mücâhid: “Rüzgârlar gemileri yararak sürer” demiştir.
8571. Metin
وَأَصْلُ الْمَخْرِ: الرَّفْعُ وَالشَّقُّ، وَفِي الْحَدِيثِ: "إِذَا أَرَادَ أَحَدُكُمُ الْبَوْلَ فَلْيَسْتَمْخِرِ الرِّيحَ" (١) أَيْ لِيَنْظُرْ مِنْ أَيْنَ مَجْرَاهَا وَهُبُوبُهَا، فَلْيَسْتَدْبِرْهَا حَتَّى لَا يُرَدَّ عَلَيْهِ الْبَوْلُ.
Mahr kelimesinin aslı: Yarıp açmak ve yarmak demektir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Sizden biri küçük abdest bozmak istediğinde rüzgârın estiği yönü arasın (rüzgâra karşı dursun)" (¬١) yani akışının ve esişinin nereden olduğuna baksın; sonra da idrarın kendisine sıçramaması için sırtını rüzgâra dönsün.
8572. Metin
وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: صَوَائِخُ، وَالْمَخْرُ: صَوْتُ هُبُوبِ الرِّيحِ عِنْدَ شِدَّتِهَا.
Ebû Ubeyde: "(Mevâhir) ses çıkaranlardır; mahr ise rüzgârın şiddetlendiğinde çıkardığı sestir" demiştir.
8573. Metin
{وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ} يَعْنِي: التِّجَارَةَ، {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} إِذَا رَأَيْتُمْ صُنْعَ اللَّهِ فِيمَا سَخَّرَ لَكُمْ.
{وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ} “Ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız için” yani ticareti [arayasınız diye]; {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “ve umulur ki şükredersiniz” sizin hizmetinize sunduğu şeylerde Allah'ın sanatını gördüğünüz zaman.
8574. Metin
{وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥) وَعَلَامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (١٦) }
{وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٥) وَعَلَامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (١٦) } “Sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar, doğru yolu bulasınız diye nehirler ve yollar koydu. Daha nice işaretler [koydu]. Onlar yıldızla da yol bulurlar.”
8575. Metin
{وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ} أَيْ: [لِئَلَّا تَمِيدَ بِكُمْ] (١) أَيْ تَتَحَرَّكَ وَتَمِيلَ.
{وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ} yani: [Sizi sarsmasın diye] (¬١), yani hareket edip meyletmesin [diye].
8576. Metin
وَالْمَيْدُ: هُوَ الِاضْطِرَابُ وَالتَّكَفُّؤُ، وَمِنْهُ قِيلَ لِلدَّوَّارِ الَّذِي يَعْتَرِي رَاكِبَ الْبَحْرِ: مَيَدٌ.
Meyd (مَيْد): Çalkalanma ve sallanmadır. Deniz yolcusuna gelen baş dönmesine de bundan dolayı "meyed" denmiştir.
8577. Metin
قَالَ وَهْبٌ: لَمَّا خَلَقَ اللَّهُ الْأَرْضَ جَعَلَتْ تَمُورُ فَقَالَتِ الْمَلَائِكَةُ: إِنَّ هَذِهِ غَيْرُ مُقِرَّةٍ أَحَدًا عَلَى ظَهْرِهَا فَأَصْبَحَتْ وَقَدْ أُرْسِيَتْ بِالْجِبَالِ فَلَمْ تَدْرِ الْمَلَائِكَةُ مِمَّ خُلِقَتِ الْجِبَالُ.
Vehb şöyle demiştir: Allah yeryüzünü yarattığında yeryüzü çalkalanmaya başladı. Bunun üzerine melekler: "Bu, sırtında kimseyi barındırmaz" dediler. Sabah olduğunda ise dağlarla sabit kılınmıştı; melekler dağların neyden yaratıldığını bilemediler.
8578. Metin
{وَأَنْهَارًا وَسُبُلًا} أَيْ: وَجَعَلَ فِيهَا أَنْهَارًا وَطُرُقًا مُخْتَلِفَةً، {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} إِلَى مَا تُرِيدُونَ فَلَا تَضِلُّونَ. {وَعَلَامَاتٍ} يَعْنِي: مَعَالِمَ الطُّرُقِ. قَالَ بَعْضُهُمْ: هَاهُنَا تَمَّ الْكَلَامُ ثُمَّ ابْتَدَأَ، {وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ}
{وَأَنْهَارًا وَسُبُلًا} yani: Orada nehirler ve çeşitli yollar kıldı, {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} gitmek istediğiniz yere [ulaşıp] kaybolmayasınız diye. {وَعَلَامَاتٍ} yani: Yol işaretleri [kıldı]. Bazıları: "Söz burada tamamlandı, sonra yeni bir cümle olarak başladı: {وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ}" demiştir.
8579. Metin
قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ، وَالْكَلْبِيُّ: أَرَادَ بِالْعَلَامَاتِ الْجِبَالَ، فَالْجِبَالُ تَكُونُ عَلَامَاتِ النَّهَارِ، وَالنُّجُومُ عَلَامَاتُ اللَّيْلِ.
Muhammed b. Kâ'b ve el-Kelbî şöyle demiştir: İşaretler ile dağları kastetmiştir. Dağlar gündüzün işaretleridir, yıldızlar ise gecenin işaretleridir.
8580. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أَرَادَ بِالْكُلِّ النُّجُومَ، مِنْهَا مَا يَكُونُ عَلَامَاتٍ وَمِنْهَا مَا يَهْتَدُونَ بِهِ.
Mücâhid şöyle demiştir: Hepsinden maksat yıldızlardır; onlardan kimi işaretlerdir kimi de kendisiyle yol bulduklarıdır.
8581. Metin
قَالَ السُّدِّيُّ: أَرَادَ بِالنَّجْمِ، الثُّرَيَّا، وَبَنَاتِ نَعْشٍ، وَالْفَرْقَدَيْنِ، وَالْجَدْيَ، يُهْتَدَى بِهَا إِلَى الطُّرُقِ وَالْقِبْلَةِ.
es-Süddî şöyle demiştir: [Ayet-i kerimede geçen] "yıldız" ile Süreyyâ (Ülker takımyıldızı), Benât-ı Na'ş (Büyük/Küçük Ayı), Ferkadân (iki kutup yıldızı) ve Cedy (Kutup Yıldızı) kastedilmiştir; bunlar vasıtasıyla yollar ve kıble bulunur.1
8582. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: إِنَّمَا خَلْقَ اللَّهُ النُّجُومَ لِثَلَاثَةِ أَشْيَاءَ: لِتَكُونَ زِينَةً لِلسَّمَاءِ، وَمَعَالِمَ لِلطُّرُقِ، وَرُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ، فَمَنْ قَالَ غَيْرَ هَذَا فَقَدْ تَكَلَّفَ مَا لَا عِلْمَ لَهُ بِهِ (١)
Katâde şöyle demiştir: Allah yıldızları ancak üç şey için yaratmıştır: Gökyüzü için bir süs, yollar için işaretler ve şeytanlar için atış taşları olsun diye. Kim bundan başkasını söylerse, hakkında bilgisi olmadığı bir şeyi külfet edinmiş olur. (¬١)
8583. Metin
{أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (١٧) وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٨) وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ (١٩) وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ (٢٠) أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٢١) إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٢٢) }
{أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (١٧) وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٨) وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ (١٩) وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ (٢٠) أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٢١) إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٢٢) } “Yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz? Allah'ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Allah gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. Allah'tan başka yalvardıkları [putlar] ise hiçbir şey yaratamazlar; zaten kendileri yaratılmaktadırlar. Onlar diriler değil, ölülerdir; ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. İlahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların ise kalpleri inkârcıdır ve onlar büyüklük taslayanlardır.”
8584. Metin
{أَفَمَنْ يَخْلُقُ} يَعْنِي: اللَّهَ تَعَالَى، {كَمَنْ لَا يَخْلُقُ} يَعْنِي الْأَصْنَامَ، {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ} لِتَقْصِيرِكُمْ فِي شُكْرِ نِعَمِهِ، {رَحِيمٌ} بِكُمْ حَيْثُ وَسَّعَ عَلَيْكُمُ النِّعَمَ، وَلَمْ يَقْطَعْهَا عَنْكُمْ بِالتَّقْصِيرِ وَالْمَعَاصِي. {وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} يَعْنِي: الْأَصْنَامَ، وَقَرَأَ عَاصِمٌ وَيَعْقُوبُ " يَدْعُونَ " بِالْيَاءِ. {لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ} {أَمْوَاتٌ} أَيِ: الْأَصْنَامُ {غَيْرُ أَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ} يَعْنِي: الْأَصْنَامَ {أَيَّانَ} مَتَى (٢) {يُبْعَثُونَ} وَالْقُرْآنُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْأَصْنَامَ تُبْعَثُ وَتُجْعَلُ فِيهَا الْحَيَاةُ فَتَتَبَرَّأُ مِنْ عَابِدِيهَا.
{أَفَمَنْ يَخْلُقُ} yani: Yüce Allah, {كَمَنْ لَا يَخْلُقُ} yani putlar gibi midir? {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ} nimetlerinin şükründeki kusurlarınızı [bağışlayandır], {رَحِيمٌ} üzerinize nimetleri bol kılarak ve kusurlarınız ile günahlarınız sebebiyle onları sizden kesmeyerek size merhamet edendir. {وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} yani: Putlar. Âsım ve Ya'kûb yâ harfi ile “yed'ûne” (dua ediyorlar) şeklinde okumuştur. {لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ} {أَمْوَاتٌ} yani: Putlar, {غَيْرُ أَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ} yani: Putlar [hissetmezler], {أَيَّانَ} ne zaman (¬٢) {يُبْعَثُونَ} Kur'an, putların diriltileceğine, içlerine hayat verileceğine ve kendilerine tapanlardan uzaklaşacaklarına delalet etmektedir.
8585. Metin
وَقِيلَ: مَا يَدْرِي الْكُفَّارُ عَبَدَةُ الْأَصْنَامِ مَتَى يُبْعَثُونَ. قَوْلُهُ تَعَالَى: {إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ} جَاحِدَةٌ، {وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ} مُتَعَظِّمُونَ.
Şöyle de denilmiştir: Kâfirler, yani putperestler ne zaman diriltileceklerini bilmezler.1 Yüce Allah'ın: {إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ} “Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkârcıdır”, yani inkâr edicidir, {وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ} “ve onlar büyüklük taslayanlardır”2, yani kibirlenenlerdir, buyruğu [hakkında da böyledir].
8586. Metin
{لَا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ (٢٣) وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٢٤) لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ (٢٥) }
{لَا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ (٢٣) وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٢٤) لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ (٢٥) } “Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, büyüklük taslayanları sevmez. Onlara: 'Rabbiniz ne indirdi?' denildiğinde: 'Öncekilerin masalları!' dediler. Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz olarak yüklensinler ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da [yüklensinler]. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!”
8587. Metin
{لَا جَرَمَ} حَقًّا {أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ}
{لَا جَرَمَ} gerçekten, {أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ} “şüphesiz Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, büyüklük taslayanları sevmez.”
8588. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ بَكْرُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ مَحْمِيٍّ الْبَسْطَامِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنُ سَخْتَوَيْهِ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْفَضْلِ سُفْيَانُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْجَوْهَرِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ أَبِي عِيسَى الْهِلَالِيُّ حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ حَمَّادٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبَانَ بْنِ تَغْلِبَ، عَنْ فُضَيْلٍ الْفُقَيْمِيِّ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ النَّخَعِيِّ، عَنْ عَلْقَمَةَ بْنِ قَيْسٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ كِبْرٍ، وَلَا يَدْخُلُ النَّارَ مَنْ فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ إِيمَانٍ"، فَقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ الرَّجُلَ يُحِبُّ أَنْ يَكُونَ ثَوْبُهُ حَسَنًا؟ قَالَ: "إِنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ، الْكِبْرُ بَطَرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النَّاسِ" (١) . {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} يَعْنِي: لِهَؤُلَاءِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ، وَهُمْ مُشْرِكُو مَكَّةَ الَّذِينَ اقْتَسَمُوا عِقَابَهَا (٢) إذا سأل منهم الْحَاجُّ: {مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ} أَحَادِيثُهُمْ وَأَبَاطِيلُهُمْ. {لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ} ذُنُوبَ أَنْفُسِهِمْ، {كَامِلَةً} وَإِنَّمَا ذَكَرَ الْكَمَالَ لِأَنَّ الْبَلَايَا الَّتِي تَلْحَقُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَمَا يَفْعَلُونَ مِنَ الْحَسَنَاتِ لَا تُكَفِّرُ عَنْهُمْ شَيْئًا، {يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ} بِغَيْرِ حُجَّةٍ فَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ الْإِيمَانِ، {أَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} يَحْمِلُونَ.
Bize Ebû Saîd Bekr b. Muhammed b. Muhammed b. Mahmiyy el-Bistâmî bildirdi, bize Ebü'l-Hasen Abdurrahman b. İbrâhîm b. Sahteveyh bildirdi, bize Ebü'l-Fadl Süfyân b. Muhammed el-Cevherî bildirdi, bize Ali b. el-Hasen b. Ebî Îsâ el-Hilâlî anlattı, bize Yahyâ b. Hammâd anlattı, bize Şu'be, Ebân b. Tağlib'den, o Fudayl el-Fukaymî'den, o İbrâhîm en-Nehaî'den, o Alkame b. Kays'tan, o da Abdullah'tan rivayet etti; o da Peygamber'den [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle dediğini rivayet etti: "Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan kimse cennete giremez; kalbinde zerre ağırlığınca iman bulunan kimse de cehenneme gir[ip ebedi kal]maz." Bir adam: Ey Allah'ın Resûlü, kişi elbisesinin güzel olmasını sever? dedi. [Resûlullah] buyurdu ki: "Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakkı inkâr etmek ve insanları hor görmektir." (¬١) {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} yani: Ahirete inanmayan şu kimselere; onlar Mekke'nin yollarını bölüşen (¬٢) Mekke müşrikleridir; hacılar onlara sorduğunda: {مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ} onların sözleri ve uydurmalarıdır [dediler]. {لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ} kendi günahlarını, {كَامِلَةً} eksiksizliği zikretti, çünkü dünyada başlarına gelen musibetler ve yaptıkları iyilikler onların hiçbir günahını silmez; {يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ} bir delil olmaksızın, onları imandan alıkoydukları [kimselerin günahlarını da yüklensinler]. {أَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} yüklendikleri şey.
8589. Metin
أَنْبَأَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ الْفَضْلِ الْخَرَقِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الطَّيْسَفُونِيُّ أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ الْجَوْهَرِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَلِيٍّ الْكُشْمِيهَنِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ حُجْرٍ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ جَعْفَرٍ، عَنِ الْعَلَاءِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "مَنْ دَعَا إِلَى هُدًى كَانَ لَهُ مِنَ الْأَجْرِ مِثْلُ أُجُورِ مَنْ تَبِعَهُ لَا يُنْقِصُ ذَلِكَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْئًا، وَمَنْ دَعَا إِلَى ضَلَالَةٍ كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الْإِثْمِ مِثْلُ آثَامِ مَنْ تَبِعَهُ لَا يُنْقِصُ ذَلِكَ مِنْ آثَامِهِمْ شَيْئًا" ٣ .
Bize Ebû Abdillâh Muhammed b. el-Fadl el-Harakî haber verdi, bize Ebü'l-Hasen Ali b. Abdillâh et-Taysefûnî bildirdi, bize Abdullâh b. Ömer el-Cevherî bildirdi, bize Ahmed b. Ali el-Kuşmîhenî bildirdi, bize Ali b. Hucr anlattı, bize İsmâîl b. Ca'fer, Alâ b. Abdirrahmân'dan, o babasından, o da Ebû Hüreyre'den [rivayetle] anlattı ki Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim bir hidayete çağırırsa, kendisine uyanların sevaplarının bir misli ona verilir ve bu onların sevaplarından hiçbir şey eksiltmez. Kim de bir sapıklığa çağırırsa, kendisine uyanların günahlarının bir misli onun üzerine olur ve bu onların günahlarından hiçbir şey eksiltmez.» 3
8590. Metin
{قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ (٢٦) }
{قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ (٢٦) } “Onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu. Bunun üzerine Allah onların binalarını temellerinden sarstı da tavan tepelerinden üzerlerine çöktü ve azap onlara hiç fark etmedikleri bir yerden geldi.”
8591. Metin
{ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ (٢٧) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلَى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) }
{ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ (٢٧) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلَى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨) } “Sonra kıyamet günü [Allah] onları rezil eder ve der ki: 'Haklarında [müminlerle] çekişip durduğunuz ortaklarım nerede?' Kendilerine ilim verilenler: 'Bugün rezillik ve kötülük kâfirlerin üzerinedir' derler. Onlar, kendilerine zulmederlerken meleklerin canlarını aldığı kimselerdir. [O vakit] teslimiyeti bildirip: 'Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk' derler. Hayır! Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.”
8592. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} وَهُوَ نَمْرُودُ بْنُ كَنْعَانَ، بَنَى الصَّرْحَ بِبَابِلَ لِيَصْعَدَ إِلَى السَّمَاءِ.
Yüce Allah'ın şu sözü: {قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} O, Nemrûd b. Ken'ân'dır; göğe çıkmak için Bâbil'de köşkü inşa etmiştir.
8593. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَوَهْبٌ: كَانَ طُولُ الصَّرْحِ فِي السَّمَاءِ خَمْسَةَ آلَافِ ذِرَاعٍ.
İbn Abbâs ve Vehb şöyle demiştir: Köşkün göğe doğru yüksekliği beş bin arşındı.
8594. Metin
وَقَالَ كَعْبٌ وَمُقَاتِلٌ: كَانَ طُولُهُ فَرْسَخَيْنِ، فَهَبَّتْ رِيحٌ (١) وَأَلْقَتْ رَأْسَهُ فِي الْبَحْرِ، وَخَرَّ عَلَيْهِمُ الْبَاقِي وَهُمْ تَحْتَهُ، وَلَمَّا سَقَطَ الصَّرْحُ تَبَلْبَلَتْ أَلْسُنُ النَّاسِ مِنَ الْفَزَعِ يَوْمَئِذٍ فَتَكَلَّمُوا بِثَلَاثَةٍ وَسَبْعِينَ لِسَانًا فَلِذَلِكَ سُمِّيَتْ بَابِلَ، وَكَانَ لِسَانُ النَّاسِ قَبْلَ ذَلِكَ بِالسُّرْيَانِيَّةِ (٢) فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ} أَيْ: قَصَدَ تخريب بنيانهم ١٩٩/ب مِنْ أُصُولِهَا {فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ} يَعْنِي أَعْلَى الْبُيُوتِ {مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} مِنْ مَأْمَنِهِمْ. {ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ} يُهِينُهُمْ بِالْعَذَابِ، {وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ} تُخَالِفُونَ الْمُؤْمِنِينَ فِيهِمْ، مَا لَهُمْ لَا يَحْضُرُونَكُمْ فَيَدْفَعُونَ عَنْكُمُ الْعَذَابَ؟
Kâ'b ve Mukâtil şöyle demiştir: Onun yüksekliği iki fersahtı. Bir rüzgâr esti (¬١) ve tepesini denize attı; kalanı da altındayken üzerlerine çöktü. Köşk yıkıldığında o gün insanların dilleri korkudan karıştı ve yetmiş üç dil konuştular; işte bu yüzden oraya Bâbil dendi. Bundan önce insanların dili Süryanice idi. (¬٢) İşte bu, Yüce Allah'ın şu sözüdür: {فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ} yani: Binalarını temellerinden yıkmayı diledi 199/b {فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ} yani evlerin üst kısmı, {مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} güvende olduklarını sandıkları yerden [geldi]. {ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ} azapla onları alçaltır, {وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ} haklarında müminlere muhalefet ettiğiniz [ortaklarım nerede?], onlara ne oldu ki yanınıza gelip sizden azabı savmıyorlar?
8595. Metin
وَكَسَرَ نَافِعٌ النُّونَ مِنْ "تُشَاقُّونَ" عَلَى الْإِضَافَةِ، وَالْآخَرُونَ بِفَتْحِهَا.
Nâfi', izâfet üzere "tüşâkkûn" kelimesinin nûn harfini kesre ile; diğerleri ise fetha ile okumuştur.
8596. Metin
{قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ} [وَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ] ٣ {إِنَّ الْخِزْيَ} الْهَوَانَ، {الْيَوْمَ وَالسُّوءَ} أَيِ: الْعَذَابَ، {عَلَى الْكَافِرِينَ} {الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ} يَقْبِضُ أَرْوَاحَهُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ وَأَعْوَانُهُ، قَرَأَ حَمْزَةُ " يَتَوَفَّاهُمْ " بِالْيَاءِ وَكَذَا مَا بَعْدَهُ، {ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} بِالْكُفْرِ، وَنُصِبَ عَلَى الْحَالِ أَيْ: فِي حَالِ كُفْرِهِمْ، {فَأَلْقَوُا السَّلَمَ}
{قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ} “Kendilerine ilim verilmiş olanlar dedi ki:” [ve onlar müminlerdir] 3 {إِنَّ الْخِزْيَ} “Şüphesiz rezillik” [yani] zillet, {الْيَوْمَ وَالسُّوءَ} “bugün ve kötülük” yani azap, {عَلَى الْكَافِرِينَ} “kâfirlerin üzerinedir.” {الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ} “Meleklerin canlarını aldığı kimselerdir”; ölüm meleği ve yardımcıları onların ruhlarını kabzeder. Hamza “yetevaffâhum” (يَتَوَفَّاهُمْ) kelimesini yâ harfi ile okumuştur, bundan sonrakini de böyledir. {ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} “Kendilerine zulmederlerken” küfür ile [zulmederek]; hâl (durum) olarak mansub kılınmıştır, yani: küfür hâllerindeyken. {فَأَلْقَوُا السَّلَمَ} “Bunun üzerine teslimiyeti arz ettiler”
8597. Metin
أَيِ: اسْتَسْلَمُوا وَانْقَادُوا وَقَالُوا: {مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ} شِرْكٍ، فَقَالَ لَهُمُ الْمَلَائِكَةُ: {بَلَى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} قَالَ عِكْرِمَةُ: عَنَى بِذَلِكَ مَنْ قُتِلَ مِنَ الْكُفَّارِ بِبَدْرٍ.
Yani: Teslim oldular ve boyun eğdiler ve dediler ki: {مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ} şirk. Bunun üzerine melekler onlara şöyle dedi: {بَلَى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} İkrime: Bununla Bedir'de öldürülen kâfirleri kastetmiştir, dedi.
8598. Metin
{فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٢٩) وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الْآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ (٣٠) جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ (٣١) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٣٢) }
{فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٢٩) وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الْآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ (٣٠) جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ (٣١) الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٣٢) } “O halde orada ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların durağı ne kötüdür! Kötülükten sakınanlara: 'Rabbiniz ne indirdi?' dendiğinde ise: 'Hayır indirdi' derler. Bu dünyada güzel davrananlara güzellik vardır. Ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Sakınanların yurdu ne güzeldir! İçinden ırmaklar akan, girecekleri Adn cennetleridir; orada diledikleri her şey onlarındır. Allah, takva sahiplerini işte böyle mükâfatlandırır. Onlar, meleklerin arınmış olarak canlarını aldığı kimselerdir. [Melekler]: 'Selam olsun size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete' derler.”
8599. Metin
{فَادْخُلُوا} أَيْ: قَالَ لَهُمُ ادْخُلُوا {أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ} عَنِ الْإِيمَانِ.
{فَادْخُلُوا} yani: Onlara girin denildi, {أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ} imana karşı [büyüklük taslayanların].
8600. Metin
{وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا} وَذَلِكَ أَنَّ أَحْيَاءَ الْعَرَبِ كَانُوا يَبْعَثُونَ أَيَّامَ الْمَوْسِمِ مَنْ يَأْتِيهِمْ بِخَبَرِ النَّبِيِّ ﷺ فَإِذَا جَاءَ سَأَلَ الَّذِينَ قَعَدُوا عَلَى الطُّرُقِ عَنْهُ، فَيَقُولُونَ: سَاحِرٌ، كَاهِنٌ، شَاعِرٌ، كَذَّابٌ، مَجْنُونٌ، وَلَوْ لَمْ تَلْقَهُ خَيْرٌ لَكَ، فَيَقُولُ السَّائِلُ: أَنَا شَرُّ وَافِدٍ إِنْ رَجَعْتُ إِلَى قَوْمِي دُونَ أَنْ أَدْخُلَ مَكَّةَ فَأَلْقَاهُ، فَيَدْخُلُ مَكَّةَ فَيَرَى أَصْحَابَ النَّبِيِّ ﷺ فَيُخْبِرُونَهُ بِصِدْقِهِ وَأَنَّهُ نَبِيٌّ مَبْعُوثٌ. فَذَلِكَ قَوْلُهُ: {وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا} يَعْنِي: أَنْزَلَ خَيْرًا (١) .
{وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا} Bu da şöyledir: Arap kabileleri hac mevsimi günlerinde kendilerine Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] haberini getirecek kimseler gönderirlerdi. Gelen elçi yolların başında oturanlara onu sorduğunda, onlar: "Büyücüdür, kâhindir, şairdir, yalancıdır, delidir; onunla karşılaşmaman senin için daha hayırlıdır" derlerdi. Soran kişi de: "Mekke'ye girip onunla karşılaşmadan kavmime dönersem ben ne kötü bir elçiyim!" derdi. Sonra Mekke'ye girer, Peygamber'in [sallallâhu aleyhi ve sellem] ashabını görürdü; onlar da ona onun doğruluğunu ve gönderilmiş bir peygamber olduğunu haber verirlerdi. İşte bu sebeple Allah şöyle buyurmuştur: {وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا} yani: Hayır indirdi [dediler] (¬١).
8601. Metin
ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ} كَرَامَةً مِنَ اللَّهِ.
Sonra yeni bir cümleye başlayıp şöyle buyurdu: {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ} Allah'tan bir ikram olarak.
8602. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هِيَ تَضْعِيفُ الْأَجْرِ إِلَى الْعَشْرِ.
İbn Abbâs: "Bu, sevabın on katına çıkarılmasıdır" demiştir.
8603. Metin
وَقَالَ الضَّحَاكُ: هِيَ النَّصْرُ وَالْفَتْحُ.
Dahhâk: "Bu, yardım ve fetihtir" demiştir.
8604. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: هِيَ الرِّزْقُ الْحَسَنُ.
Mücâhid: "Bu, güzel rızıktır" demiştir.
8605. Metin
{وَلَدَارُ الْآخِرَةِ} أَيْ وَلَدَارُ الْحَالِ الْآخِرَةِ، {خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ} قَالَ الْحَسَنُ: هِيَ الدُّنْيَا؛ لِأَنَّ أَهْلَ التَّقْوَى يَتَزَوَّدُونَ فِيهَا لِلْآخِرَةِ. وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: هِيَ الْجَنَّةُ، ثُمَّ فَسَّرَهَا فَقَالَ: {جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ} {الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ طَيِّبِينَ} مُؤْمِنِينَ طَاهِرِينَ مِنَ الشِّرْكِ.
{وَلَدَارُ الْآخِرَةِ} yani son halin yurdu, {خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ} Hasan şöyle demiştir: Bu dünyadır; çünkü takva ehli orada ahiret için azık edinirler. Müfessirlerin çoğu ise: "O cennettir" demiş, sonra da onu şöyle açıklamıştır: {جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ} {الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ طَيِّبِينَ} müminler ve şirkten arınmış kimseler olarak.
8606. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ: زَاكِيَةً أَفْعَالُهُمْ وَأَقْوَالُهُمْ.
Mücâhid şöyle demiştir: "Fiilleri ve sözleri tertemiz [ve nezih] olarak."1
8607. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ: إِنَّ وَفَاتَهُمْ تَقَعُ طَيِّبَةً سَهْلَةً. {يَقُولُونَ} يَعْنِي: الْمَلَائِكَةُ لَهُمْ، {سَلَامٌ عَلَيْكُمْ} وَقِيلَ: يُبَلِّغُونَهُمْ سَلَامَ اللَّهِ، {ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ}
Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı, vefatlarının hoş ve kolay bir şekilde gerçekleşmesidir. {يَقُولُونَ} yani melekler onlara derler ki: {سَلَامٌ عَلَيْكُمْ} Şöyle de denilmiştir: Onlara Allah'ın selamını ulaştırırlar; {ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ}
8608. Metin
{هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلَائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٣٣) فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٣٤) }
{هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلَائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٣٣) فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٣٤) } “Onlar meleklerin kendilerine gelmesinden yahut Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı. Sonunda yaptıklarının kötülükleri onlara isabet etti ve alaya aldıkları şey onları kuşatıverdi.”
8609. Metin
{وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (٣٥) وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (٣٦) }
{وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (٣٥) وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (٣٦) } “Ortak koşanlar dediler ki: 'Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O'nun [emri] olmaksızın hiçbir şeyi haram kılmazdık.' Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Elçilere açık bir tebliğden başka ne düşer? Andolsun ki biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün!”
8610. Metin
قَوْلُهُ ﷿ {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلَائِكَةُ} لِقَبْضِ أَرْوَاحِهِمْ، {أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ} يَعْنِي: يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَقِيلَ: الْعَذَابُ. {كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} أَيْ: كَفَرُوا، {وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ} بِتَعْذِيبِهِ إِيَّاهُمْ، {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} {فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا} عُقُوبَاتُ كُفْرِهِمْ وَأَعْمَالِهِمِ الْخَبِيثَةِ، {وَحَاقَ بِهِمْ} [نَزَلَ بِهِمْ] ١ {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} {وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ} يَعْنِي: الْبَحِيرَةَ، وَالسَّائِبَةَ، وَالْوَصِيلَةَ، وَالْحَامِ، فَلَوْلَا أَنَّ اللَّهَ رَضِيَهَا لَغَيَّرَ ذَلِكَ وَهَدَانَا إِلَى غَيْرِهَا، {كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ} أَيْ: لَيْسَ إِلَيْهِمُ الْهِدَايَةُ إِنَّمَا إِلَيْهِمُ التَّبْلِيغُ. {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا} أَيْ: كَمَا بَعَثْنَا فِيكُمْ، {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} وَهُوَ كُلُّ مَعْبُودٍ مِنْ دُونِ اللَّهِ، {فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ} أَيْ: هَدَاهُ اللَّهُ إِلَى دِينِهِ، {وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ}
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğu: {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلَائِكَةُ} “Onlar [kendilerine] meleklerin gelmesinden... başka bir şey mi bekliyorlar?” ruhlarını kabzetmek için [gelmesinden], {أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ} “...yahut Rabbinin emrinin gelmesinden...” yani: Kıyamet gününün [gelmesinden]; bir görüşe göre de: [Dünyadaki] azabın [gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar]? {كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı.” Yani: İnkâr etmişlerdi. {وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ} “Allah onlara zulmetmedi...” kendilerine azap etmekle [zulmetmiş olmadı], {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} “...fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” {فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا} “Nihayet yaptıklarının kötülükleri kendilerine isabet etti...” [yani] küfürlerinin ve kötü amellerinin cezaları [onlara ulaştı], {وَحَاقَ بِهِمْ} [başlarına indi]1 {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “...ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi.” {وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ} “Ortak koşanlar dediler ki: «Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başka hiçbir şeye tapmaz ve O'nsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık.»” Yani: Bahîre, sâibe, vasîle ve hâm [gibi hayvanları haram kılmayı kastettiler]. Eğer Allah bunlardan razı olmasaydı bunu değiştirir ve bizi bundan başkasına iletirdi [demek istediler]. {كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ} “Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen, apaçık bir tebliğden başkası mıdır?” Yani: Hidayet etmek onların elinde değildir; onlara düşen yalnızca tebliğdir. {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا} “Andolsun ki biz her ümmete bir peygamber gönderdik...” yani: Size gönderdiğimiz gibi, {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} “...«Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının» [diye].” O da Allah'tan başka tapılan her şeydir. {فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ} “Onlardan kimine Allah hidayet verdi...” yani: Allah onu dinine iletti, {وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ} “...kiminin üzerine de sapıklık hak oldu.”
8611. Metin
أَيْ: وَجَبَتْ بِالْقَضَاءِ السَّابِقِ حَتَّى مَاتَ عَلَى كُفْرِهِ، {فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} أَيْ: مَآلُ أَمْرِهِمْ، وَهُوَ خَرَابُ مَنَازِلِهِمْ بِالْعَذَابِ وَالْهَلَاكِ.
Yani: Küfrü üzere ölünceye kadar ezelî takdir ile [sapıklık üzerine] vacip oldu. {فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} yani: İşlerinin sonu; o da azap ve helak ile yurtlarının harap olmasıdır.
8612. Metin
{إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٣٧) وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٣٨) لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ (٣٩) إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (٤٠) }
{إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٣٧) وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (٣٨) لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ (٣٩) إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (٤٠) } “[Ey Muhammed!] Sen onların doğru yola erişmelerini ne kadar çok istesen de, şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez; onların yardımcıları da yoktur. Bütün güçleriyle: 'Allah ölen kimseyi diriltmez' diye Allah adına yemin ettiler. Hayır! Bu, O'nun üstlendiği kesin bir vaaddir; fakat insanların çoğu bilmezler. [Diriltecek] ki hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklasın ve inkâr edenler de yalancı olduklarını bilsinler. Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece 'Ol' dememizdir; o da hemen oluverir.”
8613. Metin
{إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ} يَا مُحَمَّدُ، {فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ " يَهْدِي " بِفَتْحِ الْيَاءِ وَكَسْرِ الدَّالِّ أَيْ: لَا يَهْدِي اللَّهُ مَنْ أَضَلَّهُ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ لَا يَهْتَدِي مَنْ أَضَلَّهُ اللَّهُ.
{إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ} ey Muhammed! {فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ} Kûfe ehli yâ'nın fethası ve dâl'ın kesresi ile “yehdî” şeklinde okumuştur; yani Allah saptırdığı kimseye hidayet vermez. Anlamının: "Allah'ın saptırdığı kimse hidayete ermez" olduğu da söylenmiştir.
8614. Metin
وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ الدَّالِ يَعْنِي مَنْ أَضَلَّهُ اللَّهُ فَلَا هَادِيَ لَهُ كَمَا قَالَ: "ومن يُضْلِلِ اللَّهُ فَلَا هَادِيَ لَهُ" (الْأَعْرَافِ-١٨٦) .
Diğerleri ise yâ'nın dammesi ve dâl'ın fethasıyla ["yühdâ"] okumuştur; yani Allah'ın saptırdığı kimse için hiçbir hidayet edici yoktur, nitekim: "Allah kimi saptırırsa artık onun için hidayet edici yoktur" (el-A'râf, 186) buyurmuştur.
8615. Metin
{وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} أَيْ: مَانِعِينَ مِنَ الْعَذَابِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ} وَهُمْ مُنْكِرُو الْبَعْثِ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى رَدًّا عَلَيْهِمْ: {بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ} {لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ} أَيْ: لِيُظْهِرَ لَهُمُ الْحَقَّ فِيمَا يَخْتَلِفُونَ فِيهِ {وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ} {إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: إِذَا أَرَدْنَا أَنْ نَبْعَثَ الْمَوْتَى فَلَا تَعَبَ عَلَيْنَا فِي إِحْيَائِهِمْ، وَلَا فِي شَيْءٍ مِمَّا يَحْدُثُ، إِنَّمَا نَقُولُ لَهُ: كُنْ، فَيَكُونُ.
{وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} yani: Azaptan koruyacak kimseler yoktur. Yüce Allah'ın şu sözü: {وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ} onlar dirilişi inkâr edenlerdir. Yüce Allah onlara cevap olarak şöyle buyurmuştur: {بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ} {لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ} yani: Ayrılığa düştükleri husustaki hakkı onlara açıklasın diye; {وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ} {إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} Yüce Allah buyuruyor ki: Ölüleri diriltmek istediğimizde onları diriltmekte ve meydana gelen hiçbir şeyde bizim için bir yorgunluk yoktur; biz ona sadece: 'Ol' deriz, o da hemen oluverir.
8616. Metin
أَخْبَرَنَا حَسَّانُ بْنُ سَعِيدٍ الْمَنِيعِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ مُحَمَّدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مُحَمَّشٍ الزِّيَادِيُّ أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْقَطَّانُ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ يُوسُفَ السُّلَمِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَنْبَأَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ، حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "قَالَ اللَّهُ: كَذَّبَنِي عَبْدِي، وَلَمْ يَكُنْ ذَلِكَ لَهُ، وَشَتَمَنِي عَبْدِي وَلَمْ يَكُنْ ذَلِكَ لَهُ، فَأَمَّا تَكْذِيبُهُ إِيَّايَ، أَنْ يَقُولَ: لَنْ يُعِيدَنَا كَمَا بَدَأَنَا، وَأَمَّا شَتْمُهُ إِيَّايَ، أَنْ يَقُولَ: اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا، وَأَنَا الصَّمَدُ، لَمْ أَلِدْ، وَلَمْ يَكُنْ لِي كُفُوًا أَحَدٌ" ١ .
Bize Hassân b. Saîd el-Menîî haber verdi, bize Ebû Tâhir Muhammed b. Muhammed b. Mehmeş ez-Ziyâdî haber verdi, bize Ebû Bekr Muhammed b. el-Hüseyn el-Kattân haber verdi, bize Ahmed b. Yûsuf es-Sülemî anlattı, bize Abdürrezzâk anlattı, bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'ten haber verdi, [o da] bize Ebû Hureyre'nin [radıyallâhu anh] şöyle dediğini anlattı: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Allah [Teâlâ] buyurdu ki: Kulum beni yalanladı, halbuki buna hakkı yoktu; bana hakaret etti, halbuki buna da hakkı yoktu. Beni yalanlaması; "Bizi ilk yarattığı gibi tekrar diriltemez" demesidir. Bana hakaret etmesi ise; "Allah çocuk edindi" demesidir; oysa Ben Samed'im (her şey Kendisine muhtaç olandır), doğurmadım ve hiçbir şey Benim dengim olmamıştır.» 1
8617. Metin
{وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٤١) الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٤٢) }
{وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٤١) الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٤٢) } “Zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; ahiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür, keşke bilselerdi! Onlar sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.”
8618. Metin
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٤٣) }
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٤٣) } “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız ilim ehline sorun.”
8619. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى {وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا} عُذِّبُوا وَأُوذُوا فِي اللَّهِ.
Yüce Allah'ın şu sözü: {وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا} Allah uğrunda kendilerine azap edilip eziyet verildikten sonra [hicret edenler].
8620. Metin
نَزَلَتْ فِي بِلَالٍ، وَصُهَيْبٍ، وَخَبَّابٍ، وَعَمَّارٍ، وَعَابِسٍ، وَجَبْرٍ، وَأَبِي جَنْدَلِ بْنِ سُهَيْلٍ، أَخَذَهُمُ الْمُشْرِكُونَ بِمَكَّةَ فَعَذَّبُوهُمْ (١) .
Bilâl, Suheyb, Habbâb, Ammâr, Âbis, Cebr ve Ebû Cendel b. Süheyl hakkında inmiştir; Mekke'de müşrikler onları yakalamış ve onlara işkence etmişlerdi (¬١).