Kehf

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9447. Metin

سُورَةُ الْكَهْفِ مِائَةٌ وعشر آيات ٢١٥/أوَهِيَ مَكِّيَّةٌ

Kehf Suresi yüz on ayettir ve Mekkîdir.

9448. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

9449. Metin

{الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا (١) قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا (٢) }

{الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا (١) قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا (٢) } “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a mahsustur. (1) [Onu] katından şiddetli bir azap ile uyarmak ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir ecir olduğunu müjdelemek üzere dosdoğru [kıldı]. (2)”

9450. Metin

{الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ} أَثْنَى اللَّهُ (١) عَلَى نَفْسِهِ بِإِنْعَامِهِ عَلَى خَلْقِهِ وَخَصَّ رَسُولَهُ ﷺ بِالذِّكْرِ لِأَنَّ إِنْزَالَ الْقُرْآنِ عَلَيْهِ كَانَ نِعْمَةً عَلَيْهِ عَلَى الْخُصُوصِ وَعَلَى سَائِرِ النَّاسِ عَلَى الْعُمُومِ {وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا} {قَيِّمًا} فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ مَعْنَاهُ: أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ قَيِّمًا وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا "قَيِّمًا" أَيْ: مُسْتَقِيمًا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: عَدْلًا. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: قَيِّمًا عَلَى الْكُتُبِ كُلِّهَا أَيْ: مُصَدِّقًا لَهَا نَاسِخًا لِشَرَائِعِهَا.

{الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ} “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren Allah'a mahsustur” Allah, yaratıklarına olan nimetlerinden ötürü Kendi zatını övmüş ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'i özellikle zikretmiştir; çünkü Kur'an'ın ona indirilmesi hususi olarak onun için, genel olarak da bütün insanlar için bir nimetti. {وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا} “ve onda hiçbir eğrilik kılmadı” {قَيِّمًا} “dosdoğru” Burada bir takdim ve tehir (öne alma ve sonraya bırakma) vardır. Anlamı şudur: Kuluna Kitab'ı dosdoğru olarak indirdi ve onda hiçbir eğrilik kılmadı. Kayyim (قَيِّمًا) yani; dosdoğru demektir. İbn Abbâs: "Adaletli" demiştir. Ferrâ ise şöyle demiştir: Bütün kitaplar üzerine kayyimdir (gözeticidir), yani onları doğrulayıcı ve şeriatlarını neshedicidir.

9451. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ: لَيْسَ عَلَى التَّقْدِيمِ وَالتَّأْخِيرِ بَلْ مَعْنَاهُ: أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا وَلَكِنْ جَعَلَهُ قَيِّمًا ولم يكن مختلف عَلَى مَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا" (النِّسَاءُ-٨٢) .

Katâde ise şöyle demiştir: [Ayet] takdim ve tehir üzere değildir, bilakis anlamı şudur: Kuluna Kitab'ı indirdi, onda hiçbir eğrilik kılmadı, bilakis onu dosdoğru kıldı ve o çelişkili olmadı. Nitekim Allah Teâlâ: "Eğer o Allah'tan başkası katından olsaydı, elbette onda pek çok çelişki bulurlardı" (Nisâ-82) buyurmuştur.

9452. Metin

وَقِيلَ: مَعْنَاهُ لَمْ يَجْعَلْهُ مَخْلُوقًا وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: "قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ" (الزُّمُرُ-٢٨) أَيْ: غَيْرَ مَخْلُوقٍ.

Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı, onu mahluk kılmadı demektir. İbn Abbâs'tan: "Pürüzsüz Arapça bir Kur'an olarak" (Zümer-28) kavli hakkında: "Yani mahluk olmayan" şeklinde rivayet edilmiştir.

9453. Metin

{لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا} أَيْ: لِيُنْذِرَ بِبَأْسٍ شَدِيدٍ {مِنْ لَدُنْهُ} أَيْ: مِنْ عِنْدِهِ {وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا} أَيِ: الْجَنَّةَ.

{لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا} “Şiddetli bir azap ile uyarmak için” yani şiddetli bir azapla uyarmak için, {مِنْ لَدُنْهُ} “Kendi katından” yani O'nun katından, {وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا} “ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükafat olduğunu müjdelemek için” yani cenneti [müjdelemek için].1

9454. Metin

{مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا (٣) وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا (٤) }

{مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا (٣) وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا (٤) } “Orada ebediyen kalıcılar olarak. (3) 'Allah çocuk edindi' diyenleri de uyarmak için. (4)”

9455. Metin

{مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا (٥) فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا (٦) إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (٧) وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا (٨) أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا (٩) }

{مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا (٥) فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا (٦) إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (٧) وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا (٨) أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا (٩) } “Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük oldu! Onlar yalandan başkasını söylemiyorlar. (5) Şimdi onlar bu söze inanmazlarsa, arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini helak edeceksin! (6) Biz, insanların hangisinin daha güzel amel yapacağını sınamak için yeryüzündeki şeyleri ona bir süs kıldık. (7) Biz elbette onun üzerindekileri kupkuru, bitkisiz bir toprak haline getireceğiz. (8) Yoksa sen Ashâb-ı Kehf'i ve Rakîm'i ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın? (9)”

9456. Metin

{مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا} أَيْ: مُقِيمِينَ فِيهِ. {وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا} . {مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ} أَيْ: قَالُوهُ عَنْ جَهْلٍ لَا عَنْ عِلْمٍ {كَبُرَتْ} أَيْ: عَظُمَتْ {كَلِمَةً} نُصِبَ عَلَى التَّمْيِيزِ يُقَالُ تَقْدِيرُهُ: كَبُرَتِ الْكَلِمَةُ كَلِمَةً وَقِيلَ: مِنْ كَلِمَةٍ فَحُذِفَ "مِنْ" فَانْتَصَبَ {تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ} أَيْ: تَظْهَرُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ {إِنْ يَقُولُونَ} مَا يَقُولُونَ {إِلَّا كَذِبًا} {فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ} مِنْ بَعْدِهِمْ {إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ} أَيِ: الْقُرْآنِ {أَسَفًا} أَيْ حُزْنًا وَقِيلَ غَضَبًا. {إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا} فَإِنْ قِيلَ: أَيُّ: زِينَةٍ فِي الْحَيَّاتِ وَالْعَقَارِبِ وَالشَّيَاطِينِ؟

{مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا} “Orada ebediyen kalıcılar olarak” yani orada mukim olarak. {وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا} “'Allah çocuk edindi' diyenleri de uyarmak için.” {مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ} “Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi vardır” yani bunu bir bilgiye dayanarak değil, cehaletle söylediler. {كَبُرَتْ} “Ne büyük oldu” yani azametli oldu, {كَلِمَةً} “söz” Temyiz olarak mansubdur. Takdirinin: 'Kebureti'l-kelimetu kelimeten' olduğu söylenmiştir. 'Min kelimetin' olduğu, 'min' harf-i cerri hazfedilince mansub olduğu da söylenmiştir. {تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ} “ağızlarından çıkan” yani ağızlarından zahir olan. {إِنْ يَقُولُونَ} “Söylemiyorlar” söyledikleri şey, {إِلَّا كَذِبًا} “yalandan başkası değildir.” {فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ} “Şimdi sen neredeyse arkalarından kendini helak edeceksin” onların ardından, {إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ} “eğer bu söze inanmazlarsa” yani Kur'an'a, {أَسَفًا} “üzüntüyle” yani kederle; öfkeyle de denilmiştir. {إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا} “Biz yeryüzündeki şeyleri ona bir süs kıldık” Eğer 'Yılanlarda, akreplerde ve şeytanlarda ne gibi bir süs vardır?' denilirse,

9457. Metin

قِيلَ: فِيهَا زِينَةٌ عَلَى مَعْنَى أَنَّهَا تَدُلُّ عَلَى وَحْدَانِيَّةِ اللَّهِ تَعَالَى.

Şöyle denilir: Bunlarda Allah Teâlâ'nın birliğine delalet etmesi bakımından bir süs vardır.

9458. Metin

وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أَرَادَ بِهِ الرِّجَالَ خَاصَّةً وَهُمْ زِينَةُ الْأَرْضِ. وَقِيلَ: أَرَادَ بِهِمُ الْعُلَمَاءَ وَالصُّلَحَاءَ وَقِيلَ: الزِّينَةُ بِالنَّبَاتِ وَالْأَشْجَارِ وَالْأَنْهَارِ كَمَا قَالَ: "حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الْأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ" (يُونُسُ-٢٤) .

Mücâhid şöyle demiştir: Bununla özellikle erkekleri kastetmiştir ki onlar yeryüzünün süsüdür. Âlimler ve salih kimseleri kastettiği de söylenmiştir. Süsün bitkiler, ağaçlar ve nehirler olduğu da söylenmiştir; nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Nihayet yeryüzü takınıp süslendiğinde..." (Yûnus-24).

9459. Metin

{لِنَبْلُوَهُمْ} لِنَخْتَبِرَهُمْ {أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا} أَيْ: أَصْلَحُ عَمَلًا. وَقِيلَ: أَيَّهُمُّ أَتْرَكُ لِلدُّنْيَا. {وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا} فَالصَّعِيدُ وَجْهُ الْأَرْضِ. وَقِيلَ: هُوَ التُّرَابُ "جُرُزًا" يَابِسًا أَمْلَسَ لَا يُنْبِتُ شَيْئًا. يُقَالُ: جَرَزَتِ الْأَرْضُ إِذَا أُكِلَ نَبَاتُهَا. قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا} يَعْنِي: أَظَنَنْتَ يَا مُحَمَّدُ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا أَيْ: هُمْ عَجَبٌ مِنْ آيَاتِنَا.

{لِنَبْلُوَهُمْ} “onları sınamak için” onları imtihan etmek için, {أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا} “hangisinin ameli daha güzeldir” yani amelce daha salih olanı. Dünyayı en çok terk edeni [anlamında olduğu] da söylenmiştir. {وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا} “Biz elbette onun üzerindekileri kupkuru, bitkisiz bir toprak haline getireceğiz.” Said (صَعِيد), yeryüzünün yüzeyidir. Onun toprak olduğu da söylenmiştir. Cüruz (جُرُزًا) ise hiçbir şey bitirmeyen kuru ve düz [arazidir]. Bitkisi yenip yok edildiğinde 'cezetil-ardu' denir. Allah Teâlâ'nın: {أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا} “Yoksa sen Ashâb-ı Kehf'i ve Rakîm'i ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın?” kavli; yani: Ey Muhammed! Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'in ayetlerimizden şaşılacak bir şey olduğunu mu sandın, yani onlar ayetlerimizden şaşılacak bir şeydir [demektir].

9460. Metin

وَقِيلَ: مَعْنَاهُ إِنَّهُمْ لَيْسُوا بِأَعْجَبَ مِنْ آيَاتِنَا فَإِنَّ مَا خَلَقْتُ مِنَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا فِيهِنَّ مِنَ الْعَجَائِبِ أَعْجَبُ مِنْهُمْ.

Şöyle de denilmiştir: Bunun manası, onlar ayetlerimizin en şaşılacak olanı değildir; zira göklerden, yerden ve ikisindeki harikalardan yarattıklarım onlardan daha şaşırtıcıdır.

9461. Metin

وَ"الْكَهْفُ": هُوَ الْغَارُ فِي الْجَبَلِ وَاخْتَلَفُوا فِي "الرَّقِيمِ": قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هُوَ لَوْحٌ كُتِبَ فِيهِ أَسْمَاءُ أَصْحَابِ الْكَهْفِ وَقَصَصُهُمْ (١) -وَهَذَا أَظْهَرُ الْأَقَاوِيلِ-ثُمَّ وَضَعُوهُ عَلَى بَابِ الْكَهْفِ وَكَانَ اللَّوْحُ مِنْ رَصَاصٍ وَقِيلَ: مِنْ حِجَارَةٍ فَعَلَى هَذَا يَكُونُ الرَّقِيمُ بِمَعْنَى الْمَرْقُومِ أَيِ: الْمَكْتُوبِ وَالرَّقْمُ: الْكِتَابَةُ.

Kehf (الْكَهْفُ), dağdaki mağaradır. "Rakîm" (الرَّقِيمِ) hususunda ise ihtilaf etmişlerdir: Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: O, üzerine Ashâb-ı Kehf'in isimlerinin ve kıssalarının yazıldığı bir levhadır -ki bu görüşlerin en zahir olanıdır-. Sonra onu mağaranın kapısına koydular. Bu levha kurşundandı; taştan olduğu da söylenmiştir. Buna göre er-Rakîm, merkûm yani yazılmış manasındadır. Rakm (الرَّقْمُ) ise yazı yazmak demektir.

9462. Metin

وَحُكِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ اسْمٌ لِلْوَادِي الَّذِي فِيهِ أَصْحَابُ الْكَهْفِ وَعَلَى هَذَا هُوَ مِنْ رَقْمَةِ الْوَادِي وَهُوَ جَانِبُهُ.

İbn Abbâs'tan, bunun Ashâb-ı Kehf'in içinde bulunduğu vadinin ismi olduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre o, vadinin kenarı anlamına gelen 'rakmetü'l-vâdî'den gelmektedir.

9463. Metin

وَقَالَ كَعْبُ الْأَحْبَارِ: هُوَ اسْمٌ لِلْقَرْيَةِ الَّتِي خَرَجَ مِنْهَا أَصْحَابُ الْكَهْفِ.

Ka'b el-Ahbâr şöyle demiştir: O, Ashâb-ı Kehf'in çıktığı köyün ismidir.

9464. Metin

وَقِيلَ: اسْمٌ لِلْجَبَلِ الَّذِي فِيهِ الْكَهْفُ.

İçinde mağaranın bulunduğu dağın ismi olduğu da söylenmiştir.

9465. Metin

{إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا (١٠) }

{إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا (١٠) } “Hani o gençler mağaraya sığınmış ve: 'Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bize bir kurtuluş yolu hazırla' demişlerdi. (10)”

9466. Metin

ثُمَّ ذَكَرَ اللَّهُ قِصَّةَ أَصْحَابِ الْكَهْفِ فَقَالَ: {إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ} أَيْ صَارُوا إِلَيْهِ وَاخْتَلَفُوا فِي سَبَبِ مَصِيرِهِمْ إِلَى الْكَهْفِ ٢

Sonra Allah, Ashâb-ı Kehf'in kıssasını zikrederek şöyle buyurdu: {إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ} “Hani o gençler mağaraya sığınmıştı” yani oraya vardılar/gittiler. Onların mağaraya sığınmalarının sebebi konusunda ihtilaf ettiler.2

9467. Metin

فَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ بْنِ يَسَارٍ: مَرَجَ أَهْلُ الْإِنْجِيلِ وَعَظُمَتْ فِيهِمُ الْخَطَايَا وَطَغَتْ فِيهِمُ الْمُلُوكُ حَتَّى عَبَدُوا الْأَصْنَامَ وَذَبَحُوا لِلطَّوَاغِيتِ وَفِيهِمْ بَقَايَا عَلَى دِينِ الْمَسِيحِ مُتَمَسِّكِينَ بِعِبَادَةِ اللَّهِ وَتَوْحِيدِهِ فَكَانَ مِمَّنْ فَعَلَ ذَلِكَ مِنْ مُلُوكِهِمْ مَلِكٌ مِنَ الرُّومِ يُقَالُ لَهُ "دِقْيَانُوسُ" عَبَدَ الْأَصْنَامَ وَذَبَحَ لِلطَّوَاغِيتِ وَقَتَلَ مَنْ خَالَفَهُ وَكَانَ يَنْزِلُ قُرَى الرُّومِ وَلَا يترك في فدية نَزَلَهَا أَحَدًا إِلَّا فَتَنَهُ حَتَّى يَعْبُدَ الْأَصْنَامَ وَيَذْبَحَ لِلطَّوَاغِيتِ أَوْ قَتَلَهُ حَتَّى نَزَلَ مَدِينَةَ أَصْحَابِ الْكَهْفِ وَهِيَ "أَفَسُوسُ" فَلَمَّا نَزَلَهَا كَبُرَ عَلَى أَهْلِ الْإِيمَانِ فَاسْتَخْفَوْا مِنْهُ وَهَرَبُوا فِي كُلِّ وَجْهٍ وَكَانَ "دِقْيَانُوسُ" حِينَ قَدِمَهَا أَمَرَ أَنْ يُتْبَعَ أَهْلُ الْإِيمَانِ فَيُجْمَعُوا لَهُ وَاتَّخَذَ شُرَطًا مِنَ الْكُفَّارِ مِنْ أَهْلِهَا يَتَّبِعُونَ أَهْلَ الْإِيمَانِ فِي أَمَاكِنِهِمْ فَيُخْرِجُونَهُمْ إِلَى "دِقْيَانُوسَ" فَيُخَيِّرُهُمْ بَيْنَ الْقَتْلِ وَبَيْنَ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ وَالذَّبْحِ لِلطَّوَاغِيتِ فَمِنْهُمْ مَنْ يَرْغَبُ فِي الْحَيَاةِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَأْبَى أَنْ يَعْبُدَ غَيْرَ اللَّهِ فَيُقْتَلُ فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ أَهْلُ الشِّدَّةِ فِي الْإِيمَانِ بِاللَّهِ جَعَلُوا يُسَلِّمُونَ أَنْفُسَهُمْ لِلْعَذَابِ وَالْقَتْلِ فَيُقْتَلُونَ وَيُقَطَّعُونَ ثُمَّ يُرْبَطُ مَا قُطِعَ مِنْ أَجْسَامِهِمْ عَلَى سُورِ الْمَدِينَةِ مِنْ نَوَاحِيهَا وَعَلَى كُلِّ بَابٍ مِنْ أَبْوَابِهَا حَتَّى عَظُمَتِ الْفِتْنَةُ فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ الْفِتْيَةُ حَزِنُوا حُزْنًا شَدِيدًا فَقَامُوا وَاشْتَغَلُوا بِالصَّلَاةِ وَالصِّيَامِ وَالصَّدَقَةِ وَالتَّسْبِيحِ وَالدُّعَاءِ وَكَانُوا مِنْ أَشْرَافِ الرُّومِ وَكَانُوا ثَمَانِيَةَ نَفَرٍ بَكَوْا وَتَضَرَّعُوا إِلَى اللَّهِ وَجَعَلُوا يَقُولُونَ: ربنا رب السموات وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا إِنْ عَبَدْنَا غَيْرَهُ اكْشِفْ عَنْ عِبَادِكَ الْمُؤْمِنِينَ هَذِهِ الْفِتْنَةَ وَارْفَعْ عَنْهُمْ هَذَا الْبَلَاءَ حَتَّى يُعْلِنُوا عِبَادَتَكَ فَبَيْنَمَا هُمْ عَلَى مِثْلِ ذَلِكَ وَقَدْ دَخَلُوا فِي مُصَلًّى لَهُمْ أَدْرَكَهُمُ الشُّرَطُ فَوَجَدُوهُمْ وَهُمْ سُجُودٌ عَلَى وُجُوهِهِمْ يَبْكُونَ وَيَتَضَرَّعُونَ إِلَى اللَّهِ فَقَالُوا لَهُمْ: مَا خَلَّفَكُمْ عَنْ أَمْرِ الْمَلِكِ؟ انْطَلِقُوا إِلَيْهِ ثُمَّ خَرَجُوا فَرَفَعُوا أَمْرَهُمْ إِلَى "دِقْيَانُوسَ" فَقَالُوا: تَجْمَعُ النَّاسَ لِلذَّبْحِ لِآلِهَتِكَ وَهَؤُلَاءِ الْفِتْيَةُ مِنْ أهل بيتك يستهزؤون بِكَ وَيَعْصُونَ أَمْرَكَ! فَلَمَّا سَمِعَ بِذَلِكَ بَعَثَ إِلَيْهِمْ فَأَتَى بِهِمْ تَفِيضُ أَعْيُنُهُمْ مِنَ الدَّمْعِ مُعَفَّرَةً وُجُوهُهُمْ بِالتُّرَابِ فَقَالَ لَهُمْ: مَا مَنَعَكُمْ أَنْ تَشْهَدُوا الذَّبْحَ لِآلِهَتِنَا الَّتِي تُعْبَدُ فِي الْأَرْضِ وَتَجْعَلُوا أنفسكم أسوة لسادات مِنْ أَهْلِ مَدِينَتِكُمُ؟ اخْتَارُوا: إِمَّا أَنْ تَذْبَحُوا لِآلِهَتِنَا وَإِمَّا أَنْ أَقْتُلَكُمْ. فَقَالَ مَكْسِلْمِينَا وَهُوَ أَكْبَرُهُمْ: إِنَّ لَنَا إِلَهًا مَلَأَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ عَظَمَةً لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا أَبَدًا لَهُ الْحَمْدُ وَالتَّكْبِيرُ وَالتَّسْبِيحُ مِنْ أَنْفُسِنَا خَالِصًا أَبَدًا إِيَّاهُ نَعْبُدُ وَإِيَّاهُ نَسْأَلُ النَّجَاةَ وَالْخَيْرَ فَأَمَّا الطَّوَاغِيتُ فَلَنْ نَعْبُدَهَا أَبَدًا فَاصْنَعْ بِنَا مَا بَدَا لَكَ وَقَالَ أَصْحَابُ مَكْسِلْمِينَا لِدِقْيَانُوسَ مِثْلَ مَا قَالَ

Muhammed b. İshâk b. Yesâr şöyle demiştir: İncil ehlinin işi bozuldu, aralarında günahlar büyüdü ve krallar azgınlaştı; öyle ki putlara taptılar ve tağutlar adına kurban kestiler. İçlerinde Mesih'in dini üzere kalıp Allah'a ibadete ve O'nun tevhidini korumaya tutunan azınlıklar vardı. Krallarından bunu yapanlardan biri de Rum krallarından "Dıkyanus" denilen bir kraldı. Putlara tapar, tağutlara kurban keser ve kendisine muhalefet edenleri öldürürdü. Rum köylerini dolaşır, girdiği hiçbir beldede putlara tapıp tağutlara kurban kesinceye veya öldürülünceye kadar fitneye uğratmadık kimse bırakmazdı. Nihayet Ashâb-ı Kehf'in şehri olan "Efes"e indi. Oraya indiğinde bu durum iman ehline pek ağır geldi, ondan gizlendiler ve her tarafa kaçıştılar. Dıkyanus oraya geldiğinde iman ehlinin takip edilip kendisine toplanmasını emretti ve oranın inkârcılarından bekçiler tuttu; bunlar iman ehlini bulundukları yerlerde takip edip Dıkyanus'a çıkarıyorlardı. O da onları öldürülmek ile putlara tapıp tağutlara kurban kesmek arasında muhayyer bırakıyordu. Onlardan kimi yaşamayı arzuluyor, kimi de Allah'tan başkasına ibadet etmekten kaçınıp öldürülüyordu. Allah'a imanda sebat gösterenler bunu görünce, kendilerini işkenceye ve ölüme teslim etmeye başladılar; böylece öldürülüp uzuvları kesiliyor, sonra kesilen uzuvları şehrin surlarının etrafına ve her bir kapısına asılıyordu. Fitne iyice büyüdü. Bu genç yiğitler durumu görünce çok derin bir hüzne kapıldılar. Kalkıp namaza, oruca, sadakaya, tesbihe ve duaya koyuldular. Bunlar Rumların eşrafından sekiz kişi idiler; ağladılar, Allah'a yalvardılar ve şöyle demeye başladılar: 'Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasına asla ilah diye yalvarmayız, yoksa andolsun ki haktan tamamen uzaklaşmış oluruz. Eğer O'ndan başkasına taparsak [haddi aşmış oluruz]. Mümin kullarından bu fitneyi kaldır ve üzerlerinden bu belayı gider ki Sana olan ibadetlerini açıktan yapabilsinler.' Onlar kendilerine ait bir mescitte bu haldeyken bekçiler onları bastı; yüzüstü secdeye kapanmış ağlayarak Allah'a yalvarırken buldular. Onlara: 'Sizi kralın emrinden alıkoyan nedir? Haydi onun yanına gidin!' dediler. Sonra çıkıp durumlarını Dıkyanus'a ilettiler ve şöyle dediler: 'Sen insanları ilahlarına kurban kesmek için topluyorsun, senin saray halkından olan bu gençler ise seninle alay ediyor ve emrine karşı geliyorlar!' Kral bunu duyunca onlara haber gönderip getirtti. Gözleri yaşla dolmuş, yüzleri toprağa bulanmış bir halde geldiler. Onlara: 'Yeryüzünde tapılan ilahlarımıza kurban kesilmesine şahit olmaktan ve şehrinizin ileri gelenlerine uymaktan sizi alıkoyan nedir? Ya ilahlarımıza kurban kesersiniz ya da sizi öldürürüm, seçin!' dedi. Onların en büyüğü olan Mekselmînâ şöyle dedi: 'Bizim, gökleri ve yeri azametiyle dolduran bir İlahımız vardır. O'ndan başka hiçbir ilaha asla yalvarmayız. Hamd, tekbir ve tesbih nefislerimizden halisane ebediyen O'nadır. Yalnızca O'na ibadet eder, kurtuluşu ve hayrı yalnız O'ndan dileriz. Tağutlara gelince, onlara asla tapmayacağız; artık hakkımızda ne dilersen yap!' Mekselmînâ'nın arkadaşları da Dıkyanus'a

9468. Metin

مَكْسِلْمِينَا فَلَمَّا قَالُوا ذَلِكَ أَمَرَ فَنَزَعَ عَنْهُمْ لُبُوسًا كَانَ عَلَيْهِمْ مِنْ لُبُوسِ عُظَمَائِهِمْ ثُمَّ قَالَ: سَأَفْرُغُ لَكُمْ فَأُنْجِزُ لَكُمْ مَا أَوْعَدْتُكُمْ مِنَ الْعُقُوبَةِ وَمَا يَمْنَعُنِي أَنْ أُعَجِّلَ ذَلِكَ لَكُمْ إِلَّا أَنِّي أَرَاكُمْ شُبَّانًا حَدِيثَةً أَسْنَانُكُمْ فَلَا أُحِبُّ أَنْ أُهْلِكَكُمْ حَتَّى أَجْعَلَ لَكُمْ أَجَلًا تَذَكَّرُونَ فِيهِ وَتُرَاجِعُونَ عُقُولَكُمْ ثُمَّ أَمَرَ بِحِلْيَةٍ كَانَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ فَنُزِعَتْ عَنْهُمْ ثُمَّ أَمَرَ بِهِمْ فَأُخْرِجُوا مِنْ عِنْدِهِ.

Mekselmînâ'nın söylediğinin aynısını söylediler. Onlar böyle söyleyince, üzerlerinde bulunan ileri gelenlere mahsus elbiselerin çıkarılmasını emretti. Sonra şöyle dedi: 'Sizinle daha sonra ilgilenecek ve size vadettiğim cezayı uygulayacağım. Bunu hemen yapmaktan beni alıkoyan tek şey, sizin bıyığı yeni terlemiş gençler olduğunuzu görmemdir. Sizi hemen helak etmek istemiyorum, düşünesiniz ve aklınızı başınıza alasınız diye size bir mühlet veriyorum.' Sonra üzerlerindeki altın ve gümüş süslerin çıkarılmasını emretti, çıkarıldı. Ardından emretti ve huzurundan çıkarıldılar.

9469. Metin

وَانْطَلَقَ دِقْيَانُوسُ إِلَى مَدِينَةٍ سِوَى مَدِينَتِهِمْ قَرِيبًا مِنْهُمْ لِبَعْضِ أُمُورِهِ فَلَمَّا رَأَى الْفِتْيَةُ خُرُوجَهُ بَادَرُوا قُدُومَهُ وَخَافُوا إِذَا قَدِمَ مَدِينَتَهُمْ أَنْ يَذْكُرَهُمْ [وَأَنْ يُعَذِّبَهُمْ] (١) فَائْتَمَرُوا بَيْنَهُمْ أَنْ يَأْخُذَ كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ نَفَقَةً مِنْ بَيْتِ أَبِيهِ فَيَتَصَدَّقُوا مِنْهَا وَيَتَزَوَّدُوا بِمَا بَقِيَ ثُمَّ يَنْطَلِقُوا إِلَى كَهْفٍ قَرِيبٍ مِنَ الْمَدِينَةِ فِي جَبَلٍ يُقَالُ لَهُ بَخْلُوسُ فَيَمْكُثُونَ فِيهِ وَيَعْبُدُونَ اللَّهَ حَتَّى إِذَا جَاءَ دِقْيَانُوسُ أَتَوْهُ فَقَامُوا بَيْنَ يَدَيْهِ فَيَصْنَعُ بِهِمْ مَا شَاءَ فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَمَدَ كُلُّ فَتًى مِنْهُمْ إِلَى بَيْتِ أَبِيهِ فَأَخَذَ نَفَقَةً فَتَصَدَّقَ مِنْهَا ثُمَّ انْطَلَقُوا بِمَا بَقِيَ مَعَهُمْ وَاتَّبَعَهُمْ كَلْبٌ كَانَ لَهُمْ حَتَّى أَتَوْا ذَلِكَ الْكَهْفَ فَلَبِثُوا فِيهِ.

Dıkyanus bazı işleri için onların şehrinden başka, yakın bir şehre gitti. Gençler onun çıktığını görünce, onun gelişinden önce davranıp şehre döndüğünde kendilerini hatırlamasından [ve kendilerine azap etmesinden] korktular. Kendi aralarında her birinin babasının evinden bir miktar harçlık alması, ondan sadaka vermesi ve kalanıyla da azık hazırlaması, sonra da dağda şehre yakın, 'Bahlas' denilen bir dağdaki mağaraya gitmeleri konusunda anlaştılar. Orada kalıp Allah'a ibadet edecekler, Dıkyanus geldiğinde de onun yanına varıp huzurunda duracaklar ve o da haklarında dilediğini yapacaktı. Birbirlerine bunu söyleyince her bir genç babasının evine yönelip bir harçlık aldı ve ondan sadaka verdi. Sonra yanlarında kalanla yola çıktılar; kendilerine ait bir köpek de onları takip etti. Nihayet o mağaraya gelip orada kaldılar.

9470. Metin

قَالَ كَعْبُ الْأَحْبَارِ: مَرُّوا بِكَلْبٍ فَتَبِعَهُمْ فَطَرَدُوهُ فَفَعَلَ ذَلِكَ مِرَارًا فَقَالَ لَهُمُ الْكَلْبُ: يَا قَوْمُ مَا تُرِيدُونَ مِنِّي؟ لَا تَخْشَوْنَ جَانِبِي أَنَا أُحِبُّ أَحْبَابَ اللَّهِ فَنَامُوا حَتَّى أَحْرُسَكُمْ.

Ka'b el-Ahbâr şöyle demiştir: Bir köpeğin yanından geçtiler, köpek onları takip etti. Onu kovdular; bunu birkaç defa tekrarladı. Sonunda köpek onlara: 'Ey topluluk, benden ne istiyorsunuz? Benden korkmayın, ben Allah'ın sevdiklerini severim. Siz uyuyun, ben sizi bekleyeyim' dedi.

9471. Metin

وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هَرَبُوا لَيْلًا مِنْ دِقْيَانُوسَ وَكَانُوا سَبْعَةً فَمَرُّوا بِرَاعٍ مَعَهُ كَلْبٌ فَتَبِعَهُمْ عَلَى دِينِهِمْ وَتَبِعَهُ كَلْبُهُ فَخَرَجُوا مِنَ الْبَلَدِ إِلَى الْكَهْفِ وَهُوَ قَرِيبٌ مِنَ الْبَلَدِ.

İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Geceleyin Dıkyanus'tan kaçtılar; yedi kişi idiler. Yanında köpeği olan bir çobana rastladılar, çoban onların dinine uydu ve köpeği de onu takip etti. Şehirden çıkıp şehre yakın olan mağaraya vardılar.

9472. Metin

قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ: فَلَبِثُوا فِيهِ لَيْسَ لَهُمْ عَمَلٌ إِلَّا الصَّلَاةُ وَالصِّيَامُ وَالتَّسْبِيحُ وَالتَّكْبِيرُ وَالتَّحْمِيدُ ابْتِغَاءَ وَجْهِ اللَّهِ وَجَعَلُوا نَفَقَتَهُمْ إِلَى فَتًى مِنْهُمْ يُقَالُ لَهُ: تَمْلِيخَا فَكَانَ يَبْتَاعُ لَهُمْ أَرْزَاقَهُمْ مِنَ الْمَدِينَةِ سِرًّا وَكَانَ مِنْ أَحْمَلِهِمْ وَأَجْلَدِهِمْ وَكَانَ إِذَا دَخَلَ الْمَدِينَةَ يَضَعُ ثِيَابًا كَانَتْ عَلَيْهِ حِسَانًا وَيَأْخُذُ ثِيَابًا كَثِيَابِ الْمَسَاكِينِ الَّذِينَ يَسْتَطْعِمُونَ فِيهَا ثُمَّ يَأْخُذُ وَرِقَهُ فَيَنْطَلِقُ إِلَى الْمَدِينَةِ فَيَشْتَرِي لَهُمْ طَعَامًا وَشَرَابًا وَيَتَجَسَّسُ لَهُمُ الْخَبَرَ هَلْ ذُكِرَ هُوَ وَأَصْحَابُهُ بِشَيْءٍ ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَى أَصْحَابِهِ فَلَبِثُوا بِذَلِكَ ما لبثوا ٢١٥/ب ثُمَّ قَدِمَ دِقْيَانُوسُ الْمَدِينَةَ فَأَمَرَ عُظَمَاءَ أَهْلِهَا فَذَبَحُوا لِلطَّوَاغِيتِ فَفَزِعَ مِنْ ذَلِكَ أَهْلُ الْإِيمَانِ وَكَانَ تَمْلِيخَا بِالْمَدِينَةِ يَشْتَرِي لِأَصْحَابِهِ طَعَامَهُمْ فَرَجَعَ إِلَى أَصْحَابِهِ وَهُوَ يَبْكِي وَمَعَهُ طَعَامٌ قَلِيلٌ وَأَخْبَرَهُمْ أَنَّ الْجَبَّارَ قَدْ دَخَلَ الْمَدِينَةَ وَأَنَّهُمْ قَدْ ذُكِرُوا وَالْتُمِسُوا مَعَ عُظَمَاءِ الْمَدِينَةِ فَفَزِعُوا وَوَقَعُوا سُجُودًا يَدْعُونَ اللَّهَ وَيَتَضَرَّعُونَ إِلَيْهِ وَيَتَعَوَّذُونَ مِنَ الْفِتْنَةِ ثُمَّ إِنَّ تَمْلِيخَا قَالَ لَهُمْ: يَا إِخْوَتَاهُ ارْفَعُوا رُءُوسَكُمْ وَاطْعَمُوا وَتَوَكَّلُوا عَلَى رَبِّكُمْ فَرَفَعُوا رُءُوسَهُمْ وَأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ فَطَعِمُوا وَذَلِكَ غُرُوبَ الشَّمْسِ ثُمَّ جَلَسُوا يَتَحَدَّثُونَ وَيَتَدَارَسُونَ وَيُذَكِّرُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فَبَيْنَمَا هُمْ عَلَى ذَلِكَ إِذْ ضَرَبَ اللَّهُ عَلَى آذَانِهِمُ النَّوْمَ فِي الْكَهْفِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِبَابِ الْكَهْفِ فَأَصَابَهُ مَا أَصَابَهُمْ وَهُمْ مُؤْمِنُونَ مُوقِنُونَ وَنَفَقَتُهُمْ عِنْدَ رُءُوسِهِمْ.

İbn İshâk şöyle demiştir: Orada, yalnızca Allah'ın rızasını dileyerek namaz kılmak, oruç tutmak, tesbih, tekbir ve tahmidde bulunmaktan başka hiçbir meşgaleleri olmadan kaldılar. Harcamalarını [idare etme işini] aralarından Temlîhâ denilen bir gence verdiler. O, şehirden gizlice onlar için azık satın alırdı; gençlerin en dayanıklısı ve en güçlüsüydü. Şehre gireceği zaman üzerindeki güzel elbiseleri çıkarır, [şehirde] yiyecek isteyen yoksulların giysisi gibi giysiler giyerdi. Sonra gümüş parasını alıp şehre gider, onlar için yiyecek ve içecek satın alır, kendisinin ve arkadaşlarının bir şekilde anılıp anılmadığına dair haber toplar, ardından arkadaşlarının yanına dönerdi. Orada kaldıkları kadar bu hâl üzere kaldılar.1 Sonra Dıkyanus şehre geldi ve şehrin ileri gelenlerine [putlara kurban kesmelerini] emretti; onlar da tağutlar için kurban kestiler. İman ehli bundan dolayı büyük bir korkuya kapıldı. Temlîhâ ise o sırada arkadaşları için yiyecek satın almak üzere şehirdeydi. Ağlayarak ve yanında az bir yiyecekle arkadaşlarının yanına döndü; o zorbanın şehre girdiğini, şehrin ileri gelenleriyle birlikte kendilerinin de anıldığını ve arandıklarını onlara haber verdi. Bunun üzerine korkuya kapıldılar, secdeye kapanarak Allah'a dua edip O'na yalvardılar ve fitneden [Allah'a] sığındılar. Sonra Temlîhâ onlara: "Ey kardeşlerim! Başlarınızı kaldırın, yemeğinizi yiyin ve Rabbinize tevekkül edin" dedi. Gözlerinden yaşlar boşanarak başlarını kaldırdılar ve yemeklerini yediler; bu esnada güneş batmaktaydı. Sonra oturup sohbet ettiler, müzakerede bulundular ve birbirlerine [hakikati] hatırlattılar. Onlar bu hâldeyken Allah, mağarada onların kulaklarına ağırlık verip derin bir uykuya daldırdı. Köpekleri de mağaranın kapısında ön ayaklarını uzatmış yatıyordu; onlara isabet eden [uyku] ona da isabet etti. Onlar [o sırada] kesin bir imana sahip müminlerdi ve paraları da başuçlarındaydı.

9473. Metin

فَلَمَّا كَانَ مِنَ الْغَدِ فَقَدَهُمْ دِقْيَانُوسُ فَالْتَمَسَهُمْ فَلَمْ يَجِدْهُمْ فَقَالَ لِبَعْضِهِمْ: لَقَدْ سَاءَنِي شَأْنُ هَؤُلَاءِ الْفِتْيَةِ الَّذِينَ ذَهَبُوا لَقَدْ كَانُوا ظَنُّوا أَنَّ بِي غَضَبًا عَلَيْهِمْ لِجَهْلِهِمْ مَا جَهِلُوا مِنْ أَمْرِي مَا كُنْتُ لِأَحْمِلَ عَلَيْهِمْ إِنْ هُمْ تَابُوا وَعَبَدُوا آلِهَتِي فَقَالَ عُظَمَاءُ الْمَدِينَةِ: مَا أَنْتَ بِحَقِيقٍ أَنْ تَرْحَمَ قَوْمًا فَجَرَةً مَرَدَةً عُصَاةً قَدْ كُنْتَ أَجَّلْتَ لَهُمْ أجلا ولو شاؤوا لَرَجَعُوا فِي ذَلِكَ الْأَجَلِ وَلَكِنَّهُمْ لَمْ يَتُوبُوا فَلَمَّا قَالُوا ذَلِكَ غَضِبَ غَضَبًا شَدِيدًا ثُمَّ أَرْسَلَ إِلَى آبَائِهِمْ فَأَتَى بِهِمْ فَسَأَلَهُمْ عَنْهُمْ فَقَالَ: أَخْبِرُونِي عَنْ أَبْنَائِكُمُ الْمَرَدَةِ الَّذِينَ عَصَوْنِي [وَوَعَدَهُمْ بِالْقَتْلِ] (١) فَقَالُوا لَهُ: أَمَّا نَحْنُ فَلَمْ نَعْصِكَ فَلِمَ تَقْتُلُنَا بِقَوْمٍ مَرَدَةٍ قَدْ ذَهَبُوا بِأَمْوَالِنَا فَأَهْلَكُوهَا فِي أَسْوَاقِ الْمَدِينَةِ ثُمَّ انْطَلَقُوا وَارْتَقَوْا إِلَى جَبَلٍ يُدْعَى بَخْلُوسَ؟ فَلَمَّا قَالُوا لَهُ ذَلِكَ خَلَّى سَبِيلَهُمْ وَجَعَلَ لَا يَدْرِي مَا يَصْنَعُ بِالْفِتْيَةِ فَأَلْقَى اللَّهُ فِي نَفْسِهِ أَنْ يَأْمُرَ بِالْكَهْفِ فَيُسَدَّ عَلَيْهِمْ وَأَرَادَ اللَّهُ أَنْ يُكْرِمَهُمْ وَيَجْعَلَهُمْ آيَةً لِأُمَّةٍ تُسْتَخْلَفُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَأَنْ يُبَيِّنَ لَهُمْ أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ فَأَمَرَ دِقْيَانُوسُ بِالْكَهْفِ أَنْ يُسَدَّ عَلَيْهِمْ وَقَالَ: دَعُوهُمْ كَمَا هُمْ فِي الْكَهْفِ يَمُوتُونَ جُوعًا وَعَطَشًا وَيَكُونُ كَهْفُهُمُ الَّذِي اخْتَارُوا قَبْرًا لَهُمْ وَهُوَ يَظُنُّ أَنَّهُمْ أَيْقَاظٌ يَعْلَمُونَ مَا يُصْنَعُ بِهِمْ وَقَدْ تَوَفَّى اللَّهُ أَرْوَاحَهُمْ وَفَاةَ النَّوْمِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِبَابِ الْكَهْفِ قَدْ غَشِيَهُمْ مَا غَشِيَهُمْ يَتَقَلَّبُونَ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ.

Ertesi gün olunca Dıkyanus onları bulamadı ve arattı, fakat bulamadı. Yanındakilerden bazılarına: 'O çekip giden gençlerin durumu beni üzdü; benim hakkımdaki cehaletlerinden ötürü onlara öfkelendiğimi sandılar. Oysa tövbe edip ilahlarıma tapsalardı onlara ceza verecek değildim' dedi. Şehrin ileri gelenleri: 'Sen asi, haddi aşan günahkâr bir topluluğa merhamet edecek değilsin. Sen onlara bir mühlet tanımıştın; isteselerdi o süre içinde dönerlerdi, fakat tövbe etmediler' dediler. Onlar böyle söyleyince çok şiddetli bir şekilde öfkelendi. Sonra babalarına haber gönderip getirtti ve onlara gençleri sordu: 'Bana karşı gelen o asi oğullarınızın haberini verin' dedi [ve onları öldürmekle tehdit etti]. Babaları ona: 'Biz sana karşı gelmedik; mallarımızı alıp şehrin pazarlarında tüketen, sonra da Bahlas denilen dağa çıkıp giden o asi topluluk yüzünden bizi niçin öldüreceksin?' dediler. Onlar bunu söyleyince onları serbest bıraktı ve o gençlere ne yapacağını bilemez oldu. Allah onun kalbine mağaranın üzerlerine kapatılmasını emretme fikrini düşürdü. Allah onları onurlandırmak, kendilerinden sonra gelecek bir ümmete ibret kılmak ve onlara Kıyamet'in geleceğinde şüphe olmadığını, Allah'ın kabirlerdekileri dirilteceğini açıklamak istedi. Dıkyanus mağaranın üzerlerine kapatılmasını emretti ve: 'Bırakın onları, mağarada oldukları gibi açlık ve susuzluktan ölsünler; seçtikleri o mağara kendilerine kabir olsun' dedi. O, onların uyanık olduğunu ve kendilerine ne yapıldığını bildiklerini sanıyordu; oysa Allah onların canlarını bir uyku ölümüyle almıştı. Köpekleri de mağaranın kapısında iki kolunu uzatmıştı; onları bürüyen hal bürümüştü; sağa ve sola çevriliyorlardı.

9474. Metin

ثُمَّ إِنَّ رَجُلَيْنِ مُؤْمِنَيْنِ فِي بَيْتِ الْمَلِكِ دِقْيَانُوسَ يَكْتُمَانِ إِيمَانَهُمَا اسْمُ أَحَدِهِمَا "يَنْدَرُوسُ" وَاسْمُ الْآخَرِ "رُونَاسُ" ائْتَمَرَا أَنْ يَكْتُبَا شَأْنَ الفتية وأنسابهم وأسمائهم وَخَبَرَهُمْ فِي لَوْحٍ (٢) مِنْ رَصَاصٍ وَيَجْعَلَاهُمَا فِي تَابُوتٍ مِنْ نُحَاسٍ وَيَجْعَلَا التَّابُوتَ فِي الْبُنْيَانِ وَقَالَا لَعَلَّ اللَّهَ أَنْ يُظْهِرَ عَلَى هَؤُلَاءِ الْفِتْيَةِ قَوْمًا مُؤْمِنِينَ قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَيَعْلَمُ مَنْ فَتَحَ عَنْهُمْ حِينَ يَقْرَأُ هَذَا الْكِتَابَ [خَبَرَهُمْ] (٣) فَفَعَلَا وَبَنَيَا عَلَيْهِ فَبَقِيَ "دِقْيَانُوسُ" مَا بَقِيَ ثُمَّ مَاتَ هُوَ وَقَوْمُهُ وَقُرُونٌ بَعْدَهُ كَثِيرَةٌ وَخَلَفَتِ الْمُلُوكُ بَعْدَ الْمُلُوكِ.

Sonra Kral Dıkyanus'un sarayında imanlarını gizleyen iki mümin adam vardı; birinin adı "Yenderûs", diğerinin adı "Rûnâs" idi. Gençlerin durumunu, soylarını, isimlerini ve kıssalarını kurşun bir levhaya yazıp bakır bir sandığa koymayı ve bu sandığı da duvara yerleştirmeyi kararlaştırdılar. Şöyle dediler: 'Umulur ki Allah, Kıyamet gününden önce mümin bir kavmi bu gençlerden haberdar kılar da bu yazıyı okuduklarında onların durumunu açan kimse [onların haberini] öğrenir.' Bunu yaptılar ve üzerine duvar ördüler. Dıkyanus yaşadığı kadar yaşadı; sonra o, kavmi ve ondan sonraki birçok nesil öldü; krallar kralları takip etti.

9475. Metin

وَقَالَ عُبَيْدُ بْنُ عُمَيْرٍ كَانَ أَصْحَابُ الْكَهْفِ فِتْيَانًا مُطَوَّقِينَ مُسَوَّرِينَ ذَوِي ذَوَائِبَ وَكَانَ مَعَهُمْ كَلْبُ صَيْدِهِمْ فَخَرَجُوا فِي عِيدٍ لَهُمْ عَظِيمٍ فِي زِيٍّ عَظِيمٍ ٤ وَمَوْكِبٍ وَأَخْرَجُوا مَعَهُمْ آلِهَتَهُمُ الَّتِي يَعْبُدُونَهَا وَقَدْ قَذَفَ اللَّهُ فِي قُلُوبِ الْفِتْيَةِ الْإِيمَانَ وَكَانَ أَحَدُهُمْ وَزِيرَ الْمَلِكِ فَآمَنُوا وَأَخْفَى كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ إِيمَانَهُ فَقَالُوا فِي أَنْفُسِهِمْ نَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ أَظْهُرِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ لَا يُصِيبُنَا عِقَابٌ بِجُرْمِهِمْ فَخَرَجَ شَابٌّ مِنْهُمْ حَتَّى انْتَهَى إِلَى ظِلِّ شَجَرَةٍ فَجَلَسَ فِيهِ ثُمَّ خَرَجَ آخَرُ فَرَآهُ جَالِسًا وَحْدَهُ فَرَجَا أَنْ يَكُونَ عَلَى مِثْلِ أَمْرِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُظْهِرَ ذَلِكَ ثُمَّ خَرَجَ الْآخَرُ فَاجْتَمَعُوا فِي مَكَانٍ فَقَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: مَا جَمَعَكُمْ؟ وَكُلُّ وَاحِدٍ يَكْتُمُ صَاحِبَهُ إِيمَانَهُ مَخَافَةً عَلَى نَفْسِهِ ثُمَّ قَالُوا: لِيَخْرُجْ كل فتى فيخلوا

Ubeyd b. Umeyr şöyle demiştir: Ashâb-ı Kehf, gerdanlıklar ve bilezikler takınmış, saçları zülüflü gençlerdi. Yanlarında av köpekleri de vardı. Kendilerine ait büyük bir bayram gününde görkemli bir kıyafet 4 ve debdebeli bir alayla [şehirden] çıktılar; tapmakta oldukları ilahlarını da beraberlerinde çıkardılar. Oysa Allah bu gençlerin kalplerine imanı yerleştirmişti. İçlerinden biri kralın veziriydi. İman ettiler ve her biri imanını gizledi. Kendi içlerinde: 'Bu kavmin cürmü yüzünden bize bir azap isabet etmesin diye bunların arasından çıkıp gidelim' dediler. Derken içlerinden bir genç çıkıp bir ağacın gölgesine varıncaya kadar gitti ve oraya oturdu. Sonra bir başkası çıktı; onu tek başına otururken görünce, bunu belli etmeksizin onun da kendisiyle aynı durumda olmasını temenni etti. Ardından bir diğeri çıktı ve bir mekânda toplandılar. Birbirlerine: 'Sizi buraya toplayan nedir?' diye sordular. Canından endişe ettiği için her biri imanını arkadaşından gizliyordu. Sonra: 'Her bir genç arkadaşıyla baş başa kalmak üzere ayrılsın...

9476. Metin

بِصَاحِبِهِ (١) ثُمَّ يُفْشِي وَاحِدٍ سِرَّهُ إِلَى صَاحِبِهِ فَفَعَلُوا فَإِذَا هُمْ جَمِيعًا عَلَى الْإِيمَانِ وَإِذَا كَهْفٌ فِي الْجَبَلِ قَرِيبٌ مِنْهُمْ فَقَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ، فَدَخَلُوا الْكَهْفَ وَمَعَهُمْ كَلْبُ صَيْدِهِمْ فَنَامُوا ثَلَاثَمِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا وَفَقَدَهُمْ قَوْمُهُمْ فَطَلَبُوهُمْ فَعَمَّى اللَّهُ عَلَيْهِمْ آثَارَهُمْ وَكَهْفَهُمْ فَكَتَبُوا أَسْمَاءَهُمْ وَأَنْسَابَهُمْ فِي لَوْحٍ: فُلَانٌ وَفُلَانٌ وَفُلَانٌ أَبْنَاءُ مُلُوكِنَا فَقَدْنَاهُمْ فِي شَهْرِ كَذَا فِي سَنَةِ كَذَا فِي مَمْلَكَةِ فُلَانِ بن فُلَانٍ وَوَضَعُوا اللَّوْحَ (٢) فِي خِزَانَةِ الْمَلِكِ وَقَالُوا: لَيَكُونَنَّ لِهَذَا شَأْنٌ وَمَاتَ ذَلِكَ الْمَلِكُ وَجَاءَ قَرْنٌ بَعْدَ قَرْنٍ.

Sonra her biri sırrını arkadaşına açsın [dediler]. Bunu yaptılar; bir de baktılar ki hepsi aynı iman üzeredir. Dağda kendilerine yakın bir mağara gördüler. Birbirlerine: 'Mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden yaysın' dediler. Yanlarındaki av köpeğiyle birlikte mağaraya girdiler. Üç yüz yıl uyudular ve dokuz yıl da artırdılar. Kavimleri onları arayıp bulamadı; Allah onların izlerini ve mağaralarını onlara unutturdu. Bunun üzerine isimlerini ve soylarını bir levhaya şöyle yazdılar: 'Krallarımızın oğulları filan, filan ve filan... Onları filan oğlu filanın krallığında, filan yılın filan ayında kaybettik.' Levhayı kralın hazinesine koydular ve: 'Elbette bunun büyük bir hadisesi olacaktır' dediler. O kral öldü ve asırlar asırları kovaladı.

9477. Metin

وَقَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: جَاءَ حَوَارِيُّ عِيسَى ﵇ إِلَى مَدِينَةِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ فَأَرَادَ أَنْ يَدْخُلَهَا فَقِيلَ لَهُ: إِنَّ عَلَى بَابِهَا صَنَمًا لَا يَدْخُلُهَا أَحَدٌ إِلَّا سَجَدَ لَهُ فَكَرِهَ أَنْ يَدْخُلَهَا فَأَتَى حَمَّامًا قَرِيبًا مِنَ الْمَدِينَةِ فَكَانَ يُؤَاجِرُ نَفْسَهُ مِنَ الْحَمَّامِيِّ وَيَعْمَلُ فِيهِ وَرَأَى صَاحِبُ الْحَمَّامِ فِي حَمَّامِهِ الْبَرَكَةَ وَعَلِقَهُ فِتْيَةٌ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ فَجَعَلَ يُخْبِرُهُمْ خَبَرَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَخَبَرَ الْآخِرَةِ حَتَّى آمَنُوا وَصَدَّقُوهُ وَكَانَ شَرَطَ عَلَى صَاحِبِ الْحَمَّامِ أَنَّ اللَّيْلَ لِي لَا يَحُولُ بَيْنِي وَبَيْنَهُ وَلَا بَيْنَ الصَّلَاةِ أَحَدٌ وَكَانَ عَلَى ذَلِكَ حَتَّى أَتَى ابْنُ الْمَلِكِ بِامْرَأَةٍ فَدَخَلَ بِهَا الْحَمَّامَ فَعَيَّرَهُ الْحَوَارِيُّ وَقَالَ: أَنْتَ ابْنُ الْمَلِكِ وَتَدْخُلُ مَعَ هَذِهِ؟ فَاسْتَحْيَا وَذَهَبَ فَرَجَعَ مَرَّةً أُخْرَى فَقَالَ لَهُ مِثْلَ ذَلِكَ فَسَبَّهُ وَانْتَهَرَهُ وَلَمْ يَلْتَفِتْ إِلَى ذَلِكَ حَتَّى دَخَلَا مَعًا فَمَاتَا فِي الْحَمَّامِ وَأَتَى الْمَلِكُ فَقِيلَ لَهُ: قَتَلَ صَاحِبُ الْحَمَّامِ ابْنَكَ فَالْتُمِسَ فَلَمْ يُقْدَرْ عَلَيْهِ وَهَرَبَ (٣) فَقَالَ: مَنْ كَانَ يَصْحَبُهُ؟ فَسَمَّوُا الْفِتْيَةَ فَالْتُمِسُوا فَخَرَجُوا مِنَ الْمَدِينَةِ فَمَرُّوا بِصَاحِبٍ لَهُمْ عَلَى مَثَلِ إِيمَانِهِمْ فَانْطَلَقَ مَعَهُمْ وَمَعَهُ كَلْبٌ حَتَّى آوَاهُمُ اللَّيْلُ إِلَى الْكَهْفِ فَدَخَلُوهُ (٤) وَقَالُوا: [نَلْبَثُ هَاهُنَا إِلَى اللَّيْلِ] (٥) ثُمَّ نُصْبِحُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى فَتَرَوْنَ رَأْيَكُمْ فَضَرَبَ اللَّهُ عَلَى آذَانِهِمْ فَخَرَجَ الْمَلِكُ فِي أَصْحَابِهِ يَبْتَغُونَهُمْ حَتَّى وَجَدُوهُمْ فَدَخَلُوا الْكَهْفَ فَلَمَّا أَرَادَ رَجُلٌ مِنْهُمْ دُخُولَهُ أُرْعِبَ فَلَمْ يُطِقْ أَحَدٌ أَنْ يَدْخُلَهُ فَقَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ: أَلَيْسَ لَوْ قَدَرْتَ عَلَيْهِمْ قَتَلْتَهُمْ؟ قَالَ: بَلَى قَالَ: فَابْنِ عَلَيْهِمْ بَابَ الْكَهْفِ [وَاتْرُكْهُمْ فِيهِ يَمُوتُونَ جُوعًا وَعَطَشًا فَفَعَلَ.

Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: Îsâ aleyhisselâm'ın bir havarisi Ashâb-ı Kehf'in şehrine geldi. Oraya girmek istediğinde kendisine: 'Kapısında bir put vardır; ona secde etmeyen hiç kimse oraya giremez' denildi. Oraya girmek istemedi ve şehre yakın bir hamama vardı. Hamamcıya kendini kiralayıp orada çalışmaya başladı. Hamam sahibi hamamında bereket gördü. Şehir halkından bazı gençler de ona bağlandı. O, onlara göklerin, yerin ve ahiretin haberlerini vermeye başladı; nihayet iman edip onu doğruladılar. Havari, hamamcıya: 'Gece benimdir; benimle onun arasına ve namazla arama hiç kimse girmeyecektir' diye şart koşmuştu. Kralın oğlu bir kadınla gelip onunla hamama girinceye kadar bu hal üzere devam etti. Havari onu ayıplayarak: 'Sen kralın oğlusun ve bu kadınla mı giriyorsun?' dedi. Genç utandı ve gitti. Başka bir sefer yine geldi; ona yine aynısını söyledi. Bunun üzerine genç ona sövdü, azarladı ve aldırış etmeyerek kadınla birlikte içeri girdi; ikisi de hamamda öldüler. Kral geldi ve ona: 'Hamamcı oğlunu öldürdü' denildi. Havari arandı fakat bulunamadı, kaçmıştı. Kral: 'Onunla kimler arkadaşlık ediyordu?' dedi. O gençlerin adını verdiler; onlar da arandı. Şehirden çıktılar; kendi imanlarında olan bir arkadaşlarına rastladılar, o da köpeğiyle birlikte onlarla gitti. Nihayet gece onları mağaraya sığındırdı, içeri girdiler ve: '[Geceye kadar burada kalalım,] sonra sabahlarız inşaallahu teâlâ; siz de kararınızı verirsiniz' dediler. Allah onların kulaklarına ağırlık verdi. Kral adamlarıyla birlikte onları aramak üzere çıktı ve nihayet onları bulup mağaraya geldiler. İçlerinden bir adam mağaraya girmek istediğinde içine bir korku düştü ve hiç kimse içeri girmeye güç yetiremedi. İçlerinden biri: 'Onları ele geçirseydin öldürmeyecek miydin?' dedi. Kral: 'Evet' dedi. Adam: 'Öyleyse mağaranın kapısını üzerlerine ör [ve onları orada açlık ve susuzluktan ölmeye terk et]' dedi; kral da öyle yaptı.

9478. Metin

قَالَ وَهْبٌ: فَعَبَرَ زَمَانٌ بَعْدَ زَمَانٍ] ٦ بَعْدَمَا سُدَّ عَلَيْهِمْ بَابُ الْكَهْفِ ثُمَّ إِنَّ رَاعِيًا أَدْرَكَهُ الْمَطَرُ عِنْدَ الْكَهْفِ فَقَالَ لَوْ فَتَحْتُ هَذَا الْكَهْفَ وَأَدْخَلْتُ غَنَمِي فِيهِ مِنَ الْمَطَرِ لَكَانَ حَسَنًا فَلَمْ يَزَلْ يُعَالِجُهُ حَتَّى فُتِحَ وَرَدَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ أَرْوَاحَهُمْ مِنَ الْغَدِ حِينَ أَصْبَحُوا.

Vehb şöyle dedi: [Mağaranın kapısı üzerlerine kapatıldıktan sonra zamanlar zamanları kovaladı (aradan uzun çağlar geçti)]6. Daha sonra bir çoban mağaranın yanında yağmura yakalandı ve: 'Şu mağarayı açıp koyunlarımı yağmurdan [korumak için] içeri soksam ne iyi olur!' dedi. Açılıncaya kadar onunla uğraşmaya devam etti ve [mağara] açıldı. Ertesi gün sabah olunca Allah onların ruhlarını kendilerine iade etti.

9479. Metin

وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: ثُمَّ مَلَكَ أَهْلَ تِلْكَ الْبِلَادِ رَجُلٌ صَالِحٌ يُقَالُ لَهُ: "بَيْدَرُوسُ" فَلَمَّا مَلَكَ بَقِيَ فِي مُلْكِهِ ثَمَانِيًا وَسِتِّينَ سَنَةً فَتَحَزَّبَ النَّاسُ فِي مُلْكِهِ فَكَانُوا أَحْزَابًا مِنْهُمْ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَيَعْلَمُ أَنَّ السَّاعَةَ حَقٌّ وَمِنْهُمْ مَنْ يُكَذِّبُ بِهَا فَكَبُرَ ذَلِكَ عَلَى الْمَلِكِ الصَّالِحِ فَبَكَى وَتَضَرَّعَ إِلَى اللَّهِ وَحَزِنَ حُزْنًا شَدِيدًا لَمَّا رَأَى أَهْلَ الْبَاطِلِ يَزِيدُونَ وَيَظْهَرُونَ عَلَى أَهْلِ الْحَقِّ وَيَقُولُونَ لَا حَيَاةَ إِلَّا حَيَاةُ الدُّنْيَا وَإِنَّمَا تُبْعَثُ الْأَرْوَاحُ وَلَا تُبْعَثُ الْأَجْسَادُ فَجَعَلَ "بيدروس" يرسل أن مَنْ يَظُنُّ فِيهِ خَيَّرَا وَأَنَّهُمْ أَئِمَّةٌ فِي الْخَلْقِ فَجَعَلُوا يُكَذِّبُونَ بِالسَّاعَةِ حَتَّى كَادُوا أَنْ يُحَوِّلُوا النَّاسَ عَنِ الْحَقِّ وَمِلَّةِ الْحَوَارِيِّينَ فَلَمَّا رَأَى ذَلِكَ الْمَلِكُ الصَّالِحُ دَخَلَ بَيْتَهُ وَأَغْلَقَهُ عَلَيْهِ وَلَبِسَ مِسْحًا وَجَعَلَ تَحْتَهُ رَمَادًا فَجَلَسَ عَلَيْهِ فَدَأَبَ لَيْلَهُ وَنَهَارَهُ زَمَانًا يَتَضَرَّعُ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى وَيَبْكِي وَيَقُولُ: أَيْ رَبِّ قَدْ تَرَى اخْتِلَافَ هَؤُلَاءِ فَابْعَثْ إِلَيْهِمْ آيَةً تُبَيِّنُ لَهُمْ [بُطْلَانَ مَا هُمْ عَلَيْهِ] (١) ثُمَّ إِنَّ الرَّحْمَنَ الرَّحِيمَ الَّذِي يَكْرَهُ هَلَكَةَ الْعِبَادِ أَرَادَ أَنْ يُظْهِرَ الْفِتْيَةَ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَيُبَيِّنَ لِلنَّاسِ شَأْنَهُمْ وَيَجْعَلَهُمْ آيَةً وَحُجَّةً عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَيَسْتَجِيبُ لِعَبْدِهِ الصَّالِحِ بَيْدَرُوسَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْهِ وَأَنْ يَجْمَعَ مَنْ كَانَ تَبَدَّدَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فَأَلْقَى اللَّهُ فِي نَفْسِ رَجُلٍ مَنْ أَهَّلِ ذَلِكَ الْبَلَدِ الَّذِي فِيهِ الْكَهْفُ وَكَانَ اسْمُ ذَلِكَ الرَّجُلِ "أُولْيَانُوسَ" أَنْ يَهْدِمَ ذَلِكَ الْبُنْيَانَ الَّذِي عَلَى فَمِ الْكَهْفِ فَيَبْنِي بِهِ حَظِيرَةً لِغَنَمِهِ فَاسْتَأْجَرَ غُلَامَيْنِ فَجَعَلَا (٢) يَنْزِعَانِ تِلْكَ الْحِجَارَةَ وَيَبْنِيَانِ تِلْكَ الْحَظِيرَةَ حَتَّى نَزَعَا مَا عَلَى فَمِ الْكَهْفِ وَفَتَحَا بَابَ الْكَهْفِ وَحَجَبَهُمُ اللَّهُ عَنِ النَّاسِ بِالرُّعْبِ فَلَمَّا فَتَحَا بَابَ الْكَهْفِ أَذِنَ اللَّهُ ذُو الْقُدْرَةِ وَالسُّلْطَانِ مُحْيِي الْمَوْتَى لِلْفِتْيَةِ أَنْ يَجْلِسُوا بَيْنَ ظَهَرَانَيِ الْكَهْفِ فَجَلَسُوا فَرِحِينَ مُسْفِرَةً وُجُوهُهُمْ طَيِّبَةً أَنْفُسُهُمْ فَسَلَّمَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ فَكَأَنَّمَا اسْتَيْقَظُوا مِنْ سَاعَتِهِمُ الَّتِي كَانُوا يَسْتَيْقِظُونَ فِيهَا إِذَا أَصْبَحُوا مِنْ لَيْلَتِهِمْ ثُمَّ قَامُوا إِلَى الصَّلَاةِ فَصَلَّوْا كَالَّذِي كَانُوا يَفْعَلُونَ لَا يُرَى فِي جوههم وَلَا أَلْوَانِهِمْ شَيْءٌ يُنْكِرُونَهُ كَهَيْئَتِهِمْ حِينَ رَقَدُوا وَهُمْ يَرَوْنَ أَنَّ دِقْيَانُوسَ فِي طَلَبِهِمْ فَلِمَا قَضَوْا صَلَاتَهُمْ قَالُوا لِيَمْلِيخَا صَاحِبِ نَفَقَاتِهِمْ: أَنْبِئْنَا مَا الَّذِي قَالَ النَّاسُ فِي شَأْنِنَا عَشِيَّةَ أَمْسٍ عِنْدَ هَذَا الْجَبَّارِ؟ وَهُمْ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ رَقَدُوا كَبَعْضِ مَا كَانُوا يرقدون وقد تخيل إِلَيْهِمْ أَنَّهُمْ قَدْ نَامُوا أَطْوَلَ مِمَّا كَانُوا يَنَامُونَ حَتَّى يَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ فَقَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ كَمْ لَبِثْتُمْ نِيَامًا؟ قَالُوا: لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ثُمَّ قَالُوا: رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ وَكُلُّ ذَلِكَ فِي أَنْفُسِهِمْ يَسِيرٌ فَقَالَ لَهُمْ يَمْلِيخَا: الْتُمِسْتُمْ فِي الْمَدِينَةِ فَلَمْ تُوجَدُوا وَهُوَ يُرِيدُ أَنْ يُؤْتَى بِكُمُ الْيَوْمَ فَتَذْبَحُونَ لِلطَّوَاغِيتِ أَوْ يَقْتُلُكُمْ فَمَا شَاءَ اللَّهُ بَعْدَ ذَلِكَ فَعَلَ فَقَالَ لَهُمْ مَكْسِلْمِينَا: يَا إِخْوَتَاهُ اعلموا أنكم ملاقوا اللَّهِ فَلَا تَكْفُرُوا بَعْدَ إِيمَانِكُمْ إِذَا دَعَاكُمْ عَدُوُّ اللَّهِ.

Muhammed b. İshâk şöyle demiştir: Sonra o beldelerin halkına "Beyderûs" denilen salih bir adam hükümdar oldu. Hükümdar olunca saltanatında altmış sekiz yıl kaldı. Onun krallığı döneminde insanlar fırkalara ayrıldılar; kimi Allah'a iman ediyor ve Kıyamet'in hak olduğunu biliyordu, kimi de onu yalanlıyordu. Bu durum salih krala çok ağır geldi; batıl ehlinin çoğaldığını, hak ehline galip geldiğini ve: 'Dünya hayatından başka hayat yoktur, sadece ruhlar diriltilir, bedenler diriltilmez' dediklerini görünce ağladı, Allah'a yalvardı ve derin bir hüzne kapıldı. Beyderûs, kendilerinde hayır olduğunu ve insanların önderleri olduğunu düşündüğü kimselere haber gönderiyordu; fakat onlar da insanları haktan ve havarilerin dininden saptıracak dereceye varıncaya kadar Kıyamet'i yalanlıyorlardı. Salih kral bunu görünce evine girdi, kapısını kapattı, kıldan bir elbise giydi, altına kül serpip üzerine oturdu. Bir müddet gece gündüz devamlı olarak Allah Teâlâ'ya yalvarıp ağladı ve şöyle dedi: 'Ey Rabbim! Bunların ihtilafını görüyorsun; onlara [üzerinde bulundukları batılı] açıklayacak bir ayet gönder.' Kulların helak olmasından hoşlanmayan Rahmân ve Rahîm olan Allah, Kıyamet'in geleceğinde şüphe olmadığını bilmeleri, salih kulu Beyderûs'a icabet edip üzerindeki nimetini tamamlaması ve müminlerden dağılmış olanları toplaması için Ashâb-ı Kehf olan gençleri ortaya çıkarmak, durumlarını insanlara beyan etmek ve onları bir delil ve hüccet kılmak istedi. Allah, mağaranın bulunduğu o belde halkından "Ulyanûs" adındaki bir adamın kalbine, koyunlarına ağıl yapmak üzere mağaranın ağzındaki o yapıyı yıkma fikrini düşürdü. O da iki işçi tuttu; bu iki işçi taşları sökmeye ve o ağılı yapmaya koyuldular, nihayet mağaranın ağzındakileri söktüler ve mağaranın kapısını açtılar; Allah da onları korku ile insanlardan perdeledi. Mağaranın kapısını açtıklarında, ölüleri dirilten güç ve saltanat sahibi Allah gençlere mağaranın içinde oturmaları için izin verdi. Sevinç içinde, yüzleri parıldayarak ve içleri huzur bularak oturdular. Birbirlerine selam verdiler; sanki geceden sabaha kalktıklarında her zamanki uyandıkları vakitte uyanmış gibiydiler. Sonra namaza kalktılar ve her zaman yaptıkları gibi namaz kıldılar. Yüzlerinde ve renklerinde yadırgayacakları hiçbir şey görülmüyordu; uyudukları andaki halleri gibiydi. Onlar ise Dıkyanus'un kendilerini aradığını sanıyorlardı. Namazlarını bitirince harçlıklarının sorumlusu olan Yemlîhâ'ya: 'Dün akşam o zorba kralın yanında insanların bizim hakkımızda ne dediklerini bize haber ver' dediler. Onlar her zamanki uykuları gibi uyuduklarını zannediyorlardı; ancak normalde uyuduklarından daha uzun uyumuş olabilecekleri akıllarına gelince aralarında soruştular. Birbirlerine: 'Uykuda ne kadar kaldınız?' dediler. 'Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık' dediler. Sonra: 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir' dediler; bütün bunlar onların gözünde pek azdı. Yemlîhâ onlara: 'Şehirde arandınız ama bulunamadınız. O bugün sizin getirilmenizi istiyor; ya tağutlara kurban keseceksiniz ya da sizi öldürecek. Bundan sonra Allah ne dilerse o olur' dedi. Mekselmînâ onlara: 'Ey kardeşlerim! Bilin ki siz Allah'a kavuşacaksınız; Allah'ın düşmanı sizi çağırdığında imanınızdan sonra sakın inkâr etmeyin' dedi.

9480. Metin

ثُمَّ قَالُوا لِيَمْلِيخَا: انْطَلِقْ إِلَى الْمَدِينَةِ فَتَسَمَّعْ ما يقال عليلنا بِهَا وَمَا الَّذِي يُذْكَرُ عِنْدَ دِقْيَانُوسَ وَتَلَطَّفْ وَلَا تُشْعِرَنَّ بِكَ أَحَدًا وَابْتَعْ لَنَا طَعَامًا

Sonra Yemlîhâ'ya: 'Şehre git, orada bizim hakkımızda ne söylendiğini1 ve Dıkyânûs'un katında ne konuşulduğunu2 gizlice dinle; nazik ve tedbirli davran, sakın kimseye kendini hissettirme ve bizim için yiyecek satın al' dediler.

9481. Metin

فَائْتِنَا بِهِ وَزِدْنَا عَلَى الطَّعَامِ الَّذِي جِئْنَا بِهِ فَقَدْ أَصْبَحْنَا جِيَاعًا فَفَعَلَ يَمْلِيخَا كَمَا كَانَ يَفْعَلُ وَوَضَعَ ثِيَابَهُ وَأَخَذَ الثِّيَابَ الَّتِي يَتَنَكَّرُ فِيهَا وَأَخَذَ وَرِقًا [مِنْ نَفَقَتِهِمُ الَّتِي كَانَتْ مَعَهُمْ وَالَّتِي ضُرِبَتْ بِطَابَعِ دِقْيَانُوسَ فَكَانَتْ كَخِفَافِ الرُّبُعِ فَانْطَلَقَ يَمْلِيخَا خَارِجًا] (١) فَلَمَّا مَرَّ بِبَابِ الْكَهْفِ رَأَى الحجارة منزوعة ٢١٦/أعَنْ بَابِ الْكَهْفِ فَعَجِبَ مِنْهَا ثُمَّ مَرَّ وَلَمْ يُبَالِ بِهَا حَتَّى أَتَى بَابَ الْمَدِينَةِ مُسْتَخْفِيًا فَصَدَّ عَنِ الطَّرِيقِ تَخَوُّفًا أَنْ يَرَاهُ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِهَا فَيَعْرِفَهُ وَلَا يَشْعُرُ أَنَّ دِقْيَانُوسَ وَأَهْلَهُ قَدْ هَلَكُوا قبل ذلك بثلثمائة سَنَةٍ فَلَمَّا أَتَى يَمْلِيخَا بَابَ الْمَدِينَةِ رَفَعَ بَصَرَهُ فَرَأَى فَوْقَ ظَهْرِ الْبَابِ عَلَامَةً تَكُونُ لِأَهْلِ الْإِيمَانِ إِذَا كَانَ الْإِيمَانُ ظَاهِرًا فِيهَا فَلَمَّا رَآهَا عَجِبَ وَجَعَلَ يَنْظُرُ إِلَيْهَا مُسْتَخْفِيًا وَجَعَلَ يَنْظُرُ يَمِينًا وَشِمَالًا ثُمَّ تَرَكَ ذَلِكَ الْبَابَ فَتَحَوَّلَ إِلَى بَابٍ آخَرَ مِنْ أَبْوَابِهَا فَرَأَى مِثْلَ ذَلِكَ فَجَعَلَ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّ الْمَدِينَةَ لَيْسَتْ بِالَّتِي كَانَ يَعْرِفُ وَرَأَى نَاسًا كَثِيرًا مُحْدَثِينَ لَمْ يَكُنْ يَرَاهُمْ قَبْلَ ذَلِكَ فَجَعَلَ يَمْشِي وَيَتَعَجَّبُ وَيُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهُ حَيْرَانُ ثُمَّ رَجَعَ إِلَى الْبَابِ الَّذِي أَتَى مِنْهُ فَجَعَلَ يَتَعَجَّبُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ نَفْسِهِ وَيَقُولُ: يَا لَيْتَ شِعْرِي مَا هَذَا؟ أَمَّا عَشِيَّةُ أَمْسٍ كَانَ الْمُسْلِمُونَ يُخْفُونَ (٢) هَذِهِ الْعَلَامَةَ وَيَسْتَخْفُونَ بِهَا وَأَمَّا الْيَوْمُ فَإِنَّهَا ظَاهِرَةٌ لَعَلِّي نَائِمٌ؟ ثُمَّ يَرَى أَنَّهُ لَيْسَ بِنَائِمٍ فَأَخَذَ كِسَاءَهُ فَجَعَلَهُ عَلَى رَأْسِهِ ثُمَّ دَخَلَ الْمَدِينَةَ فَجَعَلَ يَمْشِي بَيْنَ ظَهْرَيِ سُوقِهَا فَيَسْمَعُ نَاسًا يَحْلِفُونَ بِاسْمِ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ فَزَادَهُ فَرَقًا وَرَأَى أَنَّهُ حَيْرَانُ فَقَامَ مُسْنِدًا ظَهْرَهُ إِلَى جِدَارٍ مِنْ جُدُرِ الْمَدِينَةِ يَقُولُ فِي نَفْسِهِ: وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا هذا أما عيشة أَمْسٍ فَلَيْسَ عَلَى ظَهْرِ الْأَرْضِ إِنْسَانٌ يَذْكُرُ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ إِلَّا قُتِلَ وَأَمَّا الْغَدَاةُ فَأَسْمَعُهُمْ وَكُلُّ إِنْسَانٍ يَذْكُرُ اسْمَ عِيسَى وَلَا يَخَافُ أَحَدًا ثُمَّ قَالَ فِي نَفْسِهِ: لَعَلَّ هَذِهِ لَيْسَتْ بِالْمَدِينَةِ الَّتِي أَعْرِفُ وَاللَّهِ مَا أَعْرِفُ مَدِينَةً قُرْبَ مَدِينَتِنَا فَقَامَ كَالْحَيْرَانِ ثُمَّ لَقِيَ فَتًى فَقَالَ لَهُ: مَا اسْمُ هَذِهِ الْمَدِينَةِ يَا فَتَى؟ قَالَ اسْمُهَا "أَفَسُوسُ" فَقَالَ فِي نَفْسِهِ: لَعَلَّ بِي مَسًّا أَوْ أَمْرًا أَذْهَبَ عَقْلِي وَاللَّهِ يَحِقُّ لِي أَنْ أُسْرِعَ الْخُرُوجَ مِنْهَا قَبْلَ أَنْ أَخْزَى فِيهَا أَوْ يُصِيبَنِي شَرٌّ فَأَهْلَكُ ثُمَّ إِنَّهُ أَفَاقَ فَقَالَ: وَاللَّهِ لَوْ عَجَّلْتُ الْخُرُوجَ مِنَ الْمَدِينَةِ قَبْلَ أَنْ يُفْطَنَ بِي لَكَانَ أَيْسَرَ (٣) بِي.

onu bize getir ve daha önce getirdiğin yiyecekten daha fazlasını al; çünkü aç sabahladık' dediler. Yemlîhâ her zaman yaptığı gibi yaptı; elbiselerini çıkarıp tanınmamak için giydiği elbiseleri giydi ve [yanlarındaki harçlıktan, üzerinde Dıkyanus'un mührü basılı olan ve çeyrek ayak büyüklüğündeki gümüş paraları alıp dışarı çıktı]. Mağaranın kapısından geçerken taşların mağara kapısından sökülmüş olduğunu gördü ve buna şaştı; sonra aldırmadan geçip gitti. Nihayet gizlenerek şehrin kapısına vardı; şehir halkından birinin kendisini görüp tanımasından korkarak yoldan saptı. Oysa Dıkyanus'un ve kavminin bundan üç yüz yıl önce helak olduğunun farkında değildi. Yemlîhâ şehrin kapısına vardığında başını kaldırıp baktı ve kapının üzerinde, iman açıkça yaşandığı zaman iman ehline ait olan bir işaret gördü. Onu görünce şaşırdı; gizlenerek ona bakmaya başladı, sağa sola bakındı. Sonra o kapıyı bırakıp kapılarından başka bir kapıya yöneldi ve orada da aynısını gördü. Şehrin kendi bildiği şehir olmadığı hissine kapıldı; daha önce hiç görmediği pek çok yeni insan gördü. Yürümeye ve hayret etmeye devam etti, şaşkına dönmüş gibiydi. Sonra geldiği kapıya geri döndü; kendi kendine hayret ederek: 'Ah keşke bilseydim, bu nedir? Dün akşam Müslümanlar bu işareti gizliyor ve ondan sakınıyorlardı; bugün ise o açıktadır. Acaba rüyada mıyım?' dedi. Sonra rüyada olmadığını anladı; örtüsünü alıp başına koydu. Sonra şehre girdi; pazar yerlerinin ortasında yürümeye başladı, insanların Meryem oğlu Îsâ'nın adıyla yemin ettiklerini işitti. Bu onun korkusunu daha da artırdı ve şaşkına döndüğünü hissetti. Şehrin duvarlarından birine sırtını dayayarak durdu ve kendi kendine: 'Vallahi bunun ne olduğunu bilmiyorum! Dün akşam yeryüzünde Meryem oğlu Îsâ'yı anıp da öldürülmeyen tek bir insan yoktu; bu sabah ise onları dinliyorum, herkes Îsâ'nın adını anıyor ve kimseden korkmuyor' dedi. Sonra içinden: 'Herhalde burası benim bildiğim şehir değil; fakat vallahi şehrimize yakın başka bir şehir de bilmiyorum' dedi. Şaşkın bir halde durdu. Sonra bir gence rastlayıp ona: 'Ey genç! Bu şehrin adı nedir?' dedi. Genç: 'Adı Efes'tir' dedi. Kendi kendine: 'Herhalde bana bir cin çarptı ya da aklımı başımdan alan bir şey oldu. Vallahi burada rezil olmadan ya da başıma bir kötülük gelip helak olmadan önce buradan aceleyle çıkmam gerekir' dedi. Sonra kendine gelip: 'Vallahi fark edilmeden önce şehirden çabucak çıkarsam benim için daha kolay olur' dedi.

9482. Metin

فَدَنَا مِنَ الَّذِينَ يَبِيعُونَ الطَّعَامَ فَأَخْرَجَ الْوَرِقَ الَّتِي كَانَتْ مَعَهُ فَأَعْطَاهَا رَجُلًا مِنْهُمْ فَقَالَ: بِعْنِي بِهَذِهِ الْوَرِقِ طَعَامًا فَأَخَذَهَا الرَّجُلُ فَنَظَرَ إِلَى ضَرْبِ الْوَرِقِ وَنَقْشِهَا فَعَجِبَ مِنْهُ ثُمَّ طَرَحَهَا إِلَى رَجُلٍ مِنْ أَصْحَابِهِ فَنَظَرَ إِلَيْهَا ثُمَّ جَعَلُوا يَتَطَارَحُونَهَا بَيْنَهُمْ مِنْ رَجُلٍ إِلَى رَجُلٍ يَتَعَجَّبُونَ مِنْهَا ثُمَّ جَعَلُوا يَتَشَاوَرُونَ بَيْنَهُمْ وَيَقُولُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: إِنَّ هَذَا أَصَابَ كَنْزًا خَبِيئًا فِي الْأَرْضِ مُنْذُ زَمَانٍ وَدَهْرٍ طَوِيلٍ فَلَمَّا رَآهُمْ يَمْلِيخَا يَتَشَاوَرُونَ مِنْ أَجْلِهِ فَرَقَ فَرَقًا شَدِيدًا وَجَعَلَ يَرْتَعِدُ وَيَظُنُّ أَنَّهُمْ قَدْ فَطِنُوا بِهِ وَعَرَفُوهُ وَأَنَّهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُونَ أَنْ يَذْهَبُوا بِهِ إِلَى مَلِكِهِمْ دِقْيَانُوسَ وَجَعَلَ

Yiyecek satanların yanına vardı ve yanında bulunan gümüş parayı çıkarıp onlardan bir adama verdi: "Bu gümüş para karşılığında bana yiyecek sat" dedi. Adam parayı aldı, gümüşün darp edilişine ve üzerindeki nakşa bakıp hayret etti. Sonra onu arkadaşlarından birine uzattı, o da baktı. Ardından hayretler içinde kalarak parayı adamdan adama elden ele dolaştırmaya başladılar. Sonra aralarında istişare etmeye başladılar ve birbirlerine: "Şüphesiz bu adam, uzun zamandır ve asırlar öncesinden beri toprak altında saklı kalmış bir define bulmuş!"12 demeye koyuldular. Yemlîhâ onların kendi hakkında gizlice konuştuklarını görünce pek şiddetli bir korkuya kapıldı, titremeye başladı; onların kendisini fark edip tanıdıklarını3 ve kendisini kralları Dikyanus'a götürmek istediklerini zannetti. Bunun üzerine...

9483. Metin

أُنَاسٌ آخَرُونَ يَأْتُونَهُ فَيَتَعَرَّفُونَهُ [فَلَا يَعْرِفُونَهُ] (١) فَقَالَ لَهُمْ وَهُوَ شَدِيدُ الْفَرَقِ مِنْهُمُ: افْضُلُوا عَلَيَّ قَدْ أَخَذْتُمْ وَرِقِي فَأَمْسِكُوهَا وَأَمَّا طَعَامُكُمْ فَلَا حَاجَةَ لِي بِهِ فَقَالُوا لَهُ: مَنْ أَنْتَ يَا فَتَى وَمَا شَأْنُكَ؟ وَاللَّهِ لَقَدْ وَجَدْتَ كَنْزًا مِنْ كُنُوزِ الْأَوَّلِينَ وَأَنْتَ تُرِيدُ أَنْ تُخْفِيَهُ عَنَّا (٢) فَانْطَلِقْ مَعَنَا وَأَرِنَا وَشَارِكْنَا فِيهِ نُخْفِ عَلَيْكَ مَا وَجَدْتَ فَإِنَّكَ إِنْ لَمْ تَفْعَلْ نَأْتِ بِكَ إِلَى السُّلْطَانِ فَنُسَلِّمْكَ إِلَيْهِ فَيَقْتُلْكَ فَلَمَّا سَمِعَ قَوْلَهُمْ قَالَ فِي نَفْسِهِ (٣) قَدْ وَقَعْتُ فِي كُلِّ شَيْءٍ كُنْتُ أَحْذَرُ مِنْهُ فَقَالُوا: يَا فَتَى إِنَّكَ وَاللَّهِ لَا تَسْتَطِيعُ أَنْ تَكْتُمَ مَا وَجَدْتَ فَجَعَلَ يَمْلِيخَا لَا يَدْرِي مَا يَقُولُ لَهُمْ وَمَا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ وَفَرَقَ حَتَّى مَا [وَجَدَ مَا] (٤) يُخْبِرُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا فَلَمَّا رَأَوْهُ لَا يَتَكَلَّمُ أَخَذُوا كِسَاءَهُ فَطَرَحُوهُ فِي عُنُقِهِ ثُمَّ جَعَلُوا يَقُودُونَهُ فِي سِكَكِ الْمَدِينَةِ [صَغِيرُهُمْ وَكَبِيرُهُمْ] (٥) حَتَّى سَمِعَ بِهِ مَنْ فِيهَا [فَسَأَلُوهُ؟ مَا الْخَبَرُ؟] (٦) فَقِيلَ: هَذَا رَجُلٌ عِنْدَهُ كَنْزٌ فَاجْتَمَعَ إِلَيْهِ أَهْلُ الْمَدِينَةِ صَغِيرُهُمْ وَكَبِيرُهُمْ فَجَعَلُوا يَنْظُرُونَ إِلَيْهِ وَيَقُولُونَ: وَاللَّهِ مَا هَذَا الْفَتَى مِنْ أَهْلِ هَذِهِ الْمَدِينَةِ وَمَا رَأَيْنَاهُ فِيهَا قَطُّ وَمَا نَعْرِفُهُ قَطُّ فَجَعَلَ يَمْلِيخَا لَا يَدْرِي مَا يَقُولُ لَهُمْ فَلَمَّا اجْتَمَعَ عَلَيْهِ أَهْلُ الْمَدِينَةِ فَرَقَ فَسَكَتَ فَلَمْ يَتَكَلَّمْ وَكَانَ مُسْتَيْقِنًا أَنَّ أَبَاهُ وَإِخْوَتَهُ بِالْمَدِينَةِ وَأَنَّ حَسَبَهُ وَنَسَبَهُ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مِنْ عُظَمَاءِ أَهْلِهَا وَأَنَّهُمْ سَيَأْتُونَهُ إِذَا سَمِعُوا بِهِ فَبَيْنَا هُوَ قَائِمٌ كَالْحَيْرَانِ يَنْتَظِرُ مَتَى يَأْتِيهِ بَعْضُ أَهْلِهِ فَيُخَلِّصُهُ مِنْ أَيْدِيهِمْ إِذِ اخْتَطَفُوهُ وَانْطَلَقُوا بِهِ إِلَى رَئِيسَيِ الْمَدِينَةِ وَمُدَبِّرَيْهَا اللَّذَيْنِ يُدَبِّرَانِ أَمْرَهَا وَهُمَا رَجُلَانِ صَالِحَانِ اسْمُ أَحَدِهِمَا "أَرْيُوسُ" وَاسْمُ الْآخَرِ "طَنْطَيُوسُ" (٧) فَلَمَّا انْطُلِقَ بِهِ إِلَيْهِمَا ظَنَّ يَمْلِيخَا أَنَّهُ يُنْطَلَقُ بِهِ إِلَى دِقْيَانُوسَ الْجَبَّارِ فَجَعَلَ يَلْتَفِتُ يَمِينًا وَشِمَالًا وَجَعَلَ النَّاسُ يَسْخَرُونَ مِنْهُ كَمَا يَسْخَرُونَ مِنَ الْمَجْنُونِ وَجَعَلَ يَمْلِيخَا يَبْكِي ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ إِلَى السَّمَاءِ فَقَالَ فِي نَفْسِهِ (٨) اللَّهُمَّ إِلَهَ السَّمَاءِ وَإِلَهَ الْأَرْضِ أَفْرِغِ الْيَوْمَ عَلَيَّ صَبْرًا وَأَوْلِجْ مَعِيَ رُوحًا مِنْكَ تُؤَيِّدُنِي بِهِ عِنْدَ هَذَا الْجَبَّارِ وَجَعَلَ يَبْكِي وَيَقُولُ فِي نَفْسِهِ: فُرِّقَ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِي يَا لَيْتَهُمْ يَعْلَمُونَ مَا لَقِيتُ وَلَوْ أَنَّهُمْ يَعْلَمُونَ فَيَأْتُونِي فَنَقُومُ جَمِيعًا بَيْنَ يَدَيْ هَذَا الْجَبَّارِ فَإِنَّا كُنَّا تَوَاثَقْنَا لَنَكُونَنَّ مَعًا وَلَا نَكْفُرُ بِاللَّهِ وَلَا نُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا، فُرِّقَ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَلَنْ يَرَوْنِي وَلَنْ أَرَاهُمْ أَبَدًا وَكُنَّا تَوَاثَقْنَا أَنْ لَا نَفْتَرِقَ فِي حَيَاةٍ وَلَا مَوْتٍ أَبَدًا يُحَدِّثُ بِهِ نَفْسَهُ يَمْلِيخَا فِيمَا أَخْبَرَ أَصْحَابَهُ حِينَ رَجَعَ إِلَيْهِمْ حَتَّى انْتَهَى إِلَى الرَّجُلَيْنِ الصَّالِحَيْنِ "أَرْيُوسُ" وَ"طَنْطَيُوسُ" (٩) .

Başka insanlar da yanına gelip onu tanımaya çalışıyor, [fakat tanıyamıyorlardı]. Onlardan çok korkmuş bir halde onlara: 'Bana bir iyilik yapın; işte paramı aldınız, o sizde kalsın, yiyeceğinize ise ihtiyacım yok' dedi. Onlar ise: 'Sen kimsin ey genç ve durumun nedir? Vallahi sen öncekilerin definelerinden bir define bulmuşsun ve bunu bizden gizlemek istiyorsun. Bizimle gel, onu bize göster ve bizi de ona ortak et; biz de bulduğun şeyi senden saklayalım. Eğer bunu yapmazsan seni sultana götürüp teslim ederiz, o da seni öldürür' dediler. Onların sözlerini işitince içinden: 'Korktuğum her şey başıma geldi' dedi. Onlar: 'Ey genç! Vallahi bulduğun şeyi gizleyemezsin' dediler. Yemlîhâ onlara ne diyeceğini, ne cevap vereceğini bilemez oldu; o kadar korktu ki onlara söyleyecek [hiçbir şey bulamadı]. Onun konuşmadığını görünce örtüsünü alıp boynuna doladılar; sonra [büyüğüyle küçüğüyle] onu şehrin sokaklarında sürüklemeye başladılar. Nihayet şehirdekiler bunu duydu [ve ona: 'Haber nedir?' diye sordular]. 'Bu adamın yanında define var' denildi. Şehir halkı büyüğüyle küçüğüyle onun başına toplandı. Ona bakıp şöyle demeye başladılar: 'Vallahi bu genç bu şehrin halkından değildir; onu burada hiç görmedik ve onu asla tanımıyoruz.' Yemlîhâ onlara ne diyeceğini bilemiyordu. Şehir halkı başına toplanınca korkudan sustu ve hiç konuşmadı. Babasının ve kardeşlerinin bu şehirde olduğundan, soyunun ve nesebinin şehir halkından ve şehrin ileri gelenlerinden olduğundan ve kendisini duyduklarında yanına geleceklerinden emindi. O, ailesinden birinin gelip kendisini onların elinden kurtarmasını bekleyerek şaşkın bir halde dururken, aniden onu yakalayıp şehrin iki reisine ve işlerini idare eden iki yöneticisine götürdüler; bunlar iki salih adamdı, birinin adı "Aryûs", diğerinin adı "Tantayûs" idi. Onlara götürüldüğünde Yemlîhâ zorba Dıkyanus'a götürüldüğünü sandı. Sağa sola bakınmaya başladı; insanlar da deliyle alay eder gibi onunla alay ediyorlardı. Yemlîhâ ağlamaya başladı; sonra başını göğe kaldırıp içinden şöyle dedi: 'Allah'ım! Göklerin ve yerin İlahı! Bugün üzerime sabır yağdır ve bu zorbanın yanında beni destekleyeceğin Kendi katından bir ruhu bana arkadaş kıl.' Ağlayarak içinden şöyle diyordu: 'Kardeşlerimle aram açıldı; ah keşke başıma gelenleri bilselerdi! Eğer bilselerdi de gelselerdi, bu zorbanın huzurunda hep birlikte dursaydık. Zira biz birlikte olmak, Allah'ı inkâr etmemek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere sözleşmiştik. Onlarla aram ayrıldı; artık onlar beni göremeyecek, ben de onları asla göremeyeceğim. Oysa hayatta ve ölümde asla ayrılmamak üzere sözleşmiştik.' Yemlîhâ arkadaşlarının yanına döndüğünde onlara anlattığı kadarıyla kendi kendine böyle söyleniyordu; nihayet iki salih adam Aryûs ve Tantayûs'un huzuruna ulaştı.

9484. Metin

فَلَمَّا رَأَى يَمْلِيخَا أَنَّهُ لَا يُذْهَبُ بِهِ إِلَى دِقْيَانُوسَ

Yemlîhâ, kendisinin Dıkyânûs'a götürülmediğini görünce

9485. Metin

أَفَاقَ وَذَهَبَ (١) عَنْهُ الْبُكَاءُ فَأَخَذَ أَرْيُوسُ [وَطَنْطَيُوسُ] (٢) الْوَرِقَ فَنَظَرَا إِلَيْهَا وَعَجِبَا مِنْهَا ثُمَّ قَالَ لَهُ أَحَدُهُمَا: أَيْنَ الْكَنْزُ الَّذِي وَجَدْتَ يَا فَتَى؟ فَقَالَ يَمْلِيخَا: مَا وَجَدْتُ كَنْزًا وَلَكِنَّ هَذَا وَرِقُ آبَائِي وَنَقْشُ هَذِهِ الْمَدِينَةِ وَضَرْبُهَا وَلَكِنْ وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا شَأْنِي وَمَا أَقُولُ لَكُمْ فَقَالَ أَحَدُهُمَا: فَمَنْ أَنْتَ؟ فَقَالَ يَمْلِيخَا: أَمَّا أَنَا فَكُنْتُ أَرَى أَنِّي مِنْ أَهْلِ هَذِهِ الْمَدِينَةِ، فَقَالُوا: وَمَنْ أَبُوكَ وَمَنْ يَعْرِفُكَ فِيهَا فَأَنْبَأَهُمْ بِاسْمِ أَبِيهِ فَلَمْ يَجِدُوا أَحَدًا يَعْرِفُهُ وَلَا أَبَاهُ فَقَالَ لَهُ أَحَدُهُمَا: أَنْتَ رَجُلٌ كَذَّابٌ لَا تُنْبِئُنَا بِالْحَقِّ، فَلَمْ يَدْرِ يَمْلِيخَا مَا يَقُولُ لَهُمْ غَيْرَ أَنَّهُ نَكَّسَ رَأْسَهُ [وَأَطْرَقَ بَصَرَهُ] (٣) إِلَى الْأَرْضِ فَقَالَ بَعْضُ مَنْ حَوْلَهُ: هَذَا رَجُلٌ مَجْنُونٌ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: لَيْسَ بِمَجْنُونٍ وَلَكِنَّهُ يُحَمِّقُ نَفْسَهُ عَمْدًا لِكَيْ يَنْفَلِتَ مِنْكُمْ فَقَالَ لَهُ أَحَدُهُمَا وَنَظَرَ إِلَيْهِ نَظَرًا شَدِيدًا: أَتَظُنُّ أَنَّا نُرْسِلُكَ وَنُصَدِّقُكَ بِأَنَّ هَذَا مَالُ أَبِيكَ وَنَقْشُ هَذَا الْوَرِقِ وَضَرْبُهَا أكثر من ثلثمائة سَنَةٍ وَإِنَّمَا أَنْتَ غُلَامٌ شَابٌّ أَتَظُنُّ أَنَّكَ تَأْفِكُنَا وَتَسْخَرُ بِنَا وَنَحْنُ شُمْطٌ كَمَا تَرَى وَحَوْلَكَ سُرَاةُ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَوُلَاةُ أَمْرِهَا وَخَزَائِنُ هَذِهِ الْبَلْدَةِ بِأَيْدِينَا وَلَيْسَ عِنْدَنَا مِنْ هَذَا الضَّرْبِ دِرْهَمٌ وَلَا دِينَارٌ وَإِنِّي لَأَظُنُّنِي سَآمُرُ بِكَ فَتُعَذَّبُ عَذَابًا شَدِيدًا ثُمَّ أُوثِقُكَ حَتَّى تَعْتَرِفَ بِهَذَا الْكَنْزِ الَّذِي وَجَدْتَهُ.

kendine geldi ve ağlaması dindi. Aryûs [ve Tantayûs] gümüş parayı alıp baktılar ve ona hayret ettiler. Sonra ikisinden biri ona: 'Bulduğun define nerededir ey genç?' dedi. Yemlîhâ: 'Ben define bulmadım; fakat bu atalarımın parasıdır, bu şehrin nakşı ve basımıdır. Ancak vallahi halimin ne olduğunu ve size ne söyleyeceğimi bilmiyorum' dedi. İkisinden biri: 'Peki sen kimsin?' dedi. Yemlîhâ: 'Bana gelince, ben bu şehrin halkından olduğumu sanıyordum' dedi. 'Baban kimdir ve seni burada kim tanır?' dediler. Onlara babasının adını söyledi; fakat ne onu ne de babasını tanıyan birini bulabildiler. İkisinden biri ona: 'Sen yalancı bir adamsın, bize gerçeği söylemiyorsun' dedi. Yemlîhâ başını öne eğip [gözlerini] yere dikmekten başka onlara ne diyeceğini bilemedi. Çevresindekilerden bazıları: 'Bu deli bir adamdır' dedi; bazıları da: 'Deli değildir, fakat elinizden kurtulmak için kasten kendini ahmak yerine koyuyor' dedi. İkisinden biri ona sert bir bakışla bakarak şöyle dedi: 'Bunun babanın malı olduğuna, bu paranın nakşının ve basımının üç yüz yıldan daha eskiye dayandığına inanıp seni salıvereceğimizi mi sanıyorsun? Oysa sen henüz genç bir delikanlısın. Gördüğün gibi bizler saçı sakalı ağarmış kimselerken, etrafında şehrin ileri gelenleri ve yöneticileri varken, bu beldenin hazineleri elimizin altındayken ve yanımızda bu basımdan tek bir dirhem yahut dinar dahi yokken bizi kandırıp bizimle alay edebileceğini mi sanıyorsun? Sanırım sana şiddetli bir azap edilmesini emredeceğim, sonra da bulduğun bu defineyi itiraf edinceye kadar seni zincire vuracağım.'

9486. Metin

فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ قَالَ لَهُمْ يَمْلِيخَا: أَنْبِئُونِي عَنْ شَيْءٍ أَسْأَلُكُمْ عَنْهُ فَإِنْ فَعَلْتُمْ صَدَقْتُكُمْ عَمَّا عِنْدِي، قَالُوا: سَلْ لَا نَكْتُمُكَ شَيْئًا قَالَ لَهُمْ: مَا فَعَلَ الْمَلِكُ دِقْيَانُوسُ؟ قَالُوا: لَا نَعْرِفُ الْيَوْمَ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ مَلِكًا يُسَمَّى دِقْيَانُوسَ وَلَمْ يَكُنْ إِلَّا مَلِكٌ هَلَكَ مُنْذُ زَمَانٍ وَدَهْرٍ طَوِيلٍ وَهَلَكَتْ بَعْدَهُ قُرُونٌ كَثِيرَةٌ فَقَالَ يَمْلِيخَا: إِنِّي إِذًا لَحَيْرَانُ وَمَا يُصَدِّقُنِي أَحَدٌ مِنَ النَّاسِ بِمَا أَقُولُ لَقَدْ كُنَّا فِتْيَةٌ [عَلَى دِينٍ وَاحِدٍ وَهُوَ الْإِسْلَامُ] (٤) وَإِنَّ الْمَلِكَ أَكْرَهَنَا عَلَى عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ وَالذَّبْحِ لِلطَّوَاغِيتِ فَهَرَبْنَا مِنْهُ عَشِيَّةَ أَمْسٍ فَنِمْنَا فَلَمَّا انْتَبَهْنَا خَرَجْتُ لِأَشْتَرِيَ لَهُمْ طَعَامًا وَأَتَجَسَّسَ الْأَخْبَارَ فَإِذَا أَنَا كَمَا تَرَوْنَ فَانْطَلِقُوا مَعِي إِلَى الْكَهْفِ الَّذِي فِي جَبَلِ بَنْجَلُوسَ أُرِيكُمْ أَصْحَابِي فَلَمَّا سَمِعَ أَرْيُوسُ مَا يَقُولُ يَمْلِيخَا قَالَ: يَا قَوْمُ لَعَلَّ هَذِهِ آيَةٌ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ جَعَلَهَا اللَّهُ لَكُمْ عَلَى يَدَيْ هَذَا الْفَتَى فَانْطَلِقُوا بِنَا مَعَهُ يُرِينَا أَصْحَابَهُ.

O böyle söyleyince Yemlîhâ onlara: 'Size soracağım bir şeyi bana haber verin; eğer yaparsanız ben de size bendeki gerçeği söylerim' dedi. 'Sor, senden hiçbir şeyi gizlemeyiz' dediler. Onlara: 'Kral Dıkyanus ne yaptı?' dedi. 'Bugün yeryüzünde Dıkyanus adında bir kral tanımıyoruz; o ancak çok uzun zaman ve asırlar önce helak olmuş bir kraldı ve ondan sonra da pek çok nesil helak oldu' dediler. Bunun üzerine Yemlîhâ: 'Öyleyse ben gerçekten şaşkınlık içindeyim ve söylediklerime insanlardan hiç kimse inanmayacaktır. Biz [aynı din, yani İslam üzere olan] gençlerdik. Kral bizi putlara tapmaya ve tağutlara kurban kesmeye zorladı; biz de dün akşam ondan kaçtık ve uyuduk. Uyandığımızda arkadaşlarıma yiyecek almak ve haberleri araştırmak için çıktım; bir de baktım ki gördüğünüz haldeyim. Benimle birlikte Bencelus dağındaki mağaraya gelin de size arkadaşlarımı göstereyim' dedi. Aryûs Yemlîhâ'nın söylediklerini işitince: 'Ey kavim! Belki de bu, Allah'ın bu genç vasıtasıyla size gösterdiği ayetlerinden bir ayettir. Haydi bizimle gelin, bize arkadaşlarını göstersin' dedi.

9487. Metin

فَانْطَلَقَ مَعَهُ أَرْيُوسُ وَأَسْطَيُوسُ وَانْطَلَقَ مَعَهُمْ أَهْلُ الْمَدِينَةِ كَبِيرُهُمْ وَصَغِيرُهُمْ نَحْوَ أَصْحَابِ الْكَهْفِ لِيَنْظُرُوا إِلَيْهِمْ وَلَمَّا رَأَى الْفِتْيَةُ أَصْحَابُ الْكَهْفِ يَمْلِيخَا قَدِ احْتَبَسَ عَنْهُمْ بِطَعَامِهِمْ وَشَرَابِهِمْ عَنِ الْقَدْرِ الَّذِي كَانَ يَأْتِي بِهِ ظَنُّوا أَنَّهُ قَدْ أُخِذَ فَذُهِبَ بِهِ إِلَى مَلِكِهِمْ دِقْيَانُوسَ فَبَيْنَمَا هُمْ يَظُنُّونَ ذَلِكَ وَيَتَخَوَّفُونَهُ إِذْ سَمِعُوا الْأَصْوَاتَ وَجَلَبَ الْخَيْلِ مُصَعِّدَةً نَحْوَهُمْ فَظَنُّوا أَنَّهُمْ رُسُلُ الْجَبَّارِ دِقْيَانُوسَ بَعَثَ إِلَيْهِمْ لِيُؤْتَى بِهِمْ فَقَامُوا إِلَى الصَّلَاةِ وَسَلَّمَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَأَوْصَى بَعْضُهُمْ بَعْضًا قَالُوا انْطَلِقُوا بِنَا نَأْتِ أَخَانَا يَمْلِيخَا فَإِنَّهُ الْآنَ بَيْنَ يَدَيِ الْجَبَّارِ يَنْتَظِرُ مَتَى نَأْتِيهِ فَبَيْنَمَا هُمْ يَقُولُونَ ذَلِكَ

Bunun üzerine Aryûs ve Astıyûs2 onunla birlikte yola koyuldular1. Onları görmek için şehrin halkı da büyüğüyle küçüğüyle Ashâb-ı Kehf’e doğru onlarla birlikte gitti. Mağara ehli olan gençler, Yemlîhâ’nın her zaman getirdiği yiyecek ve içeceklerini getirme vaktinden geciktiğini görünce, onun yakalanıp kralları Dıkyanûs’a götürüldüğünü zannettiler3. Onlar böyle düşünüp bundan endişe ederlerken, aniden sesleri ve kendilerine doğru tırmanan atların gürültüsünü işittiler. Bunun üzerine, kendilerini [yakalayıp] getirmek üzere zorba Dıkyanûs’un gönderdiği elçiler olduğunu zannettiler. Hemen namaza durdular, birbirleriyle selamlaşıp birbirlerine vasiyette bulundular ve: 'Yürüyün, kardeşimiz Yemlîhâ’ya gidelim; zira o şu anda zorbanın huzurunda ne zaman geleceğimizi beklemektedir' dediler. Onlar böyle söylerlerken4

9488. Metin

وَهُمْ جُلُوسٌ بَيْنَ ظَهْرَيِ الْكَهْفِ لَمْ يَرَوْا إِلَّا أَرْيُوسَ وَأَصْحَابَهُ وُقُوفًا عَلَى بَابِ الْكَهْفِ.

mağaranın içinde otururlarken karşılarında sadece Aryûs ve arkadaşlarının mağaranın kapısında durduğunu gördüler.

9489. Metin

وَسَبَقَهُمْ يَمْلِيخَا فَدَخَلَ عَلَيْهِمْ وَهُوَ يَبْكِي فَلَمَّا رَأَوْهُ يَبْكِي بَكَوْا مَعَهُ ثُمَّ سَأَلُوهُ عَنْ شَأْنِهِ فَأَخْبَرَهُمْ وَقَصَّ عَلَيْهِمُ النَّبَأَ كُلَّهُ فَعَرَفُوا عِنْدَ ذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا نِيَامًا بِأَمْرِ اللَّهِ ذَلِكَ الزَّمَانَ كُلَّهُ بِأَمْرِ اللَّهِ وَإِنَّمَا أُوقِظُوا لِيَكُونُوا آيَةً لِلنَّاسِ وَتَصْدِيقًا لِلْبَعْثِ وَلِيَعْلَمُوا أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا.

Yemlîhâ onların önüne geçip ağlayarak yanlarına girdi. Onu ağlarken görünce onlar da onunla birlikte ağladılar; sonra ona durumunu sordular, o da onlara bütün haberi anlattı. İşte o zaman Allah'ın emriyle o bunca zaman boyunca uykuda kaldıklarını ve insanlara bir ibret, dirilişe bir delil olsunlar ve Kıyamet'in geleceğinde şüphe olmadığını bilsinler diye uyandırıldıklarını anladılar.

9490. Metin

ثُمَّ دَخَلَ عَلَى أَثَرِ يَمْلِيخَا أَرْيُوسُ فَرَأَى تَابُوتًا مِنْ نُحَاسٍ مَخْتُومًا بِخَاتَمٍ مِنْ فِضَّةٍ فَقَامَ بِبَابِ الْكَهْفِ ثُمَّ دَعَا رَجُلًا مِنْ عُظَمَاءِ أَهْلِ الْمَدِينَةِ فَفُتِحَ التَّابُوتَ عِنْدَهُمْ (١) فَوَجَدُوا فِيهِ لَوْحَيْنِ مِنْ رَصَاصٍ مَكْتُوبًا فِيهِمَا: أَنَّ مَكْسِلْمِينَا وَمَخْشِلْمِينَا وَيَمْلِيخَا وَمَرْطُونِسْ وَكَشْطُونِسْ وَيَبْرُونِسْ وَدِيمُوسُ وَبَطْيُوسُ وَحَالُوشُ كَانُوا فَتْيَةً هَرَبُوا مِنْ مَلِكِهِمْ دِقْيَانُوسَ الْجَبَّارِ مَخَافَةَ أَنْ يَفْتِنَهُمْ عَنْ دِينِهِمْ فَدَخَلُوا هَذَا الْكَهْفَ فَلَمَّا أُخْبِرَ بِمَكَانِهِمْ أَمَرَ بِالْكَهْفِ فَسُدَّ عَلَيْهِمْ بِالْحِجَارَةِ وَإِنَّا كَتَبْنَا شَأْنَهُمْ وَخَبَرَهُمْ لِيَعْلَمَهُ مَنْ بَعْدَهُمْ إِنْ عَثَرَ عَلَيْهِمْ فَلَمَّا قَرَأُوهُ وَعَجِبُوا وحمدوا اللَّهَ الَّذِي أَرَاهُمْ آيَةَ الْبَعْثِ فِيهِمْ ثُمَّ رَفَعُوا أَصْوَاتَهُمْ بِحَمْدِ اللَّهِ وَتَسْبِيحِهِ ثُمَّ دَخَلُوا عَلَى الْفِتْيَةِ إِلَى الْكَهْفِ فَوَجَدُوهُمْ جُلُوسًا بَيْنَ ظهرانيهم مُشْرِقَةً وُجُوهُهُمْ لَمْ تَبْلَ ثِيَابُهُمْ فَخَرَّ أَرْيُوسُ وَأَصْحَابُهُ سُجُودًا وَحَمِدُوا اللَّهَ الَّذِي أَرَاهُمْ آيَةً مِنْ آيَاتِهِ ثُمَّ كَلَّمَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَأَنْبَأَهُمُ الْفِتْيَةُ عَنِ الَّذِي لَقُوا مِنْ مَلِكِهِمْ دِقْيَانُوسَ [مِنْ إِكْرَاهِهِمْ عَلَى عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ وَالذَّبْحِ لِلطَّوَاغِيتِ وَإِخْفَاءِ إِيمَانِهِمْ عَنْهُ وَهَرَبِهِمْ إِلَى الْكَهْفِ] (٢) ثُمَّ إِنَّ أَرْيُوسَ وَأَصْحَابَهُ بَعَثُوا بَرِيدًا إِلَى مَلِكِهِمُ الصَّالِحِ بَيْدَرُوسَ أَنْ عَجِّلْ إِلَيْنَا لَعَلَّكَ تَنْظُرُ إِلَى آيَةٍ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ جَعَلَهَا اللَّهُ فِي مُلْكِكَ وَجَعَلَهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ لِتَكَوُنَ لَهُمْ نُورًا وَضِيَاءً وَتَصْدِيقًا لِلْبَعْثِ فَاعْجَلْ إِلَى فِتْيَةٍ بَعَثَهُمُ اللَّهُ ﷿ وَقَدْ كَانَ تَوَفَّاهُمْ مُنْذُ أكثر من ثلثمائة سَنَةٍ فَلَمَّا أَتَى الْمَلِكَ الْخَبَرُ رَجَعَ إِلَيْهِ عَقْلُهُ وَذَهَبَ هَمُّهُ فَقَالَ: أَحْمَدُكَ اللَّهَ رَبَّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْبُدُكَ وَأُسَبِّحُ لَكَ تَطَوَّلْتَ عَلَيَّ وَرَحِمْتَنِي فَلَمْ تُطْفِئِ النُّورَ الَّذِي كُنْتَ جَعَلْتَهُ لِآبَائِي لِلْعَبْدِ الصَّالِحِ أَسْطَنْطَيْنُوسَ الْمَلِكِ.

Sonra Yemlîhâ'nın ardından Aryûs girdi ve gümüş bir mühürle mühürlenmiş bakır bir sandık gördü; mağaranın kapısında durdu, sonra şehrin ileri gelenlerinden bir adamı çağırdı ve sandık yanlarında açıldı. İçinde kurşundan iki levha buldular; üzerlerinde şöyle yazıyordu: 'Mekselmînâ, Mahşelmînâ, Yemlîhâ, Martûnis, Keştûnis, Yebrûnis, Dîmûs, Batyûs ve Hâlûş, kralları zorba Dıkyanus'un kendilerini dinlerinden saptırmasından korkarak kaçan ve bu mağaraya giren gençlerdir. Bulundukları yer haber verilince kral mağaranın üzerlerine taşlarla kapatılmasını emretti. Biz de kendilerine rastlayan olursa kendilerinden sonrakiler bilsin diye onların durumunu ve haberini yazdık.' Bunu okuyup hayret ettiler ve kendilerine diriliş ayetini gösteren Allah'a hamdettiler; sonra seslerini Allah'a hamd ve tesbih ile yükselttiler. Ardından mağaradaki gençlerin yanına girdiler; onları aralarında oturur vaziyette, yüzleri nurlu ve elbiseleri eskimemiş halde buldular. Aryûs ve arkadaşları secdeye kapandılar ve kendilerine ayetlerinden bir ayet gösteren Allah'a hamdettiler. Sonra birbirleriyle konuştular; gençler kralları Dıkyanus'tan çektiklerini, [kendilerini putlara tapmaya ve tağutlara kurban kesmeye zorlamasını, imanlarını ondan gizlemelerini ve mağaraya kaçışlarını] onlara anlattılar. Sonra Aryûs ve arkadaşları salih kralları Beyderûs'a bir ulak göndererek şöyle dediler: 'Bize acele gel; umulur ki Allah'ın senin mülkünde var ettiği ve insanlara bir nur, bir ışık ve dirilişin tasdiki olsun diye âlemlere ibret kıldığı ayetlerinden bir ayeti görürsün. Üç yüz yıldan fazla bir zaman önce canlarını almış olduğu halde Allah Azze ve Celle'nin dirilttiği gençlere acele et!' Krala bu haber ulaşınca aklı başına geldi ve kederi dağıldı; şöyle dedi: 'Göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'ım, Sana hamdeder, Sana ibadet eder ve Seni tesbih ederim. Bana lütufta bulundun, bana merhamet ettin ve atalarıma, salih kul kral Konstantinos'a bahşetmiş olduğun o nuru söndürmedin.'

9491. Metin

فَلَمَّا نَبَّأَ بِهِ أَهْلَ الْمَدِينَةِ رَكِبُوا إِلَيْهِ وَسَارُوا مَعَهُ حَتَّى أَتَوْا مَدِينَةَ أَفْسُوسَ فَتَلَقَّاهُمْ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَسَارُوا مَعَهُ حَتَّى صَعِدُوا نَحْوَ الْكَهْفِ فَلَمَّا رَأَى الْفِتْيَةُ بَيْدَرُوسَ فَرِحُوا بِهِ وَخَرُّوا سُجَّدًا عَلَى وُجُوهِهِمْ وَقَامَ بَيْدَرُوسُ فَاعْتَنَقَهُمْ وَبَكَى وَهُمْ جُلُوسٌ بَيْنَ يَدَيْهِ عَلَى الْأَرْضِ يُسَبِّحُونَ اللَّهَ وَيَحْمَدُونَهُ ثُمَّ قَالَ الْفِتْيَةُ لِبَيْدَرُوسَ: نَسْتَوْدِعُكَ اللَّهَ [إِيمَانَكَ وَخَوَاتِيمَ أَعْمَالِكَ] ٣ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ وَرَحْمَةُ اللَّهِ حَفِظَكَ اللَّهُ وَحَفِظَ مُلْكَكَ وَنُعِيذُكَ بِاللَّهِ مِنْ شَرِّ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ فَبَيْنَمَا الْمَلِكُ قَائِمٌ إِذْ رَجَعُوا إِلَى مَضَاجِعِهِمْ فَنَامُوا وَتَوَفَّى اللَّهُ تَعَالَى أَنْفُسَهُمْ وَقَامَ الْمَلِكُ إِلَيْهِمْ فَجَعَلَ ثِيَابَهُمْ عَلَيْهِمْ وَأَمَرَ أَنْ يُجْعَلَ كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ فِي تَابُوتٍ مِنْ ذَهَبٍ فَلَمَّا أَمْسَى وَنَامَ أَتَوْهُ فِي الْمَنَامِ فَقَالُوا لَهُ:

[Haberi getiren kişi] bunu şehir halkına bildirince bineklerine binip onun yanına gittiler ve onunla birlikte Efes şehrine varıncaya kadar yürüdüler. Şehir halkı onları karşıladı ve mağaraya doğru çıkıncaya kadar onunla beraber yürüdüler. Gençler Beyderûs'u görünce ona sevindiler ve yüzüstü secdeye kapandılar. Beyderûs kalkıp onlara sarıldı ve ağladı; onlar ise onun önünde yerde oturmuş Allah'ı tesbih ediyor ve O'na hamdediyorlardı. Sonra gençler Beyderûs'a şöyle dediler: "Seni, [imanını ve amellerinin akıbetini]3 Allah'a emanet ediyoruz. Selam ve Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun. Allah seni ve hükümranlığını korusun; insan ve cinlerin şerrinden seni Allah'a sığındırırız." Kral öylece ayakta dururken onlar yattıkları yerlere döndüler, uykuya daldılar ve Yüce Allah onların canlarını aldı. Kral onların yanına varıp elbiselerini üzerlerine örttü ve her birinin altından bir sandığa konulmasını emretti. Akşam olup uyuduğunda rüyasında ona gelip şöyle dediler:

9492. Metin

إِنَّنَا لَمْ نُخْلَقْ مِنْ ذَهَبٍ وَلَا مِنْ فِضَّةٍ وَلَكِنَّا خُلِقْنَا مِنْ تُرَابٍ وَإِلَى التُّرَابِ نَصِيرُ فَاتْرُكْنَا كَمَا كُنَّا فِي الْكَهْفِ عَلَى التُّرَابِ حَتَّى يَبْعَثَنَا اللَّهُ مِنْهُ فَأَمَرَ الْمَلِكُ حِينَئِذٍ بِتَابُوتٍ مِنْ سَاجٍ فَجُعِلُوا فِيهِ وَحَجَبَهُمُ اللَّهُ حِينَ خَرَجُوا مِنْ عِنْدِهِمْ بِالرُّعْبِ فَلَمْ يَقْدِرْ أَحَدٌ عَلَى أَنْ يَدْخُلَ عَلَيْهِمْ فَأَمَرَ الْمَلِكُ فَجَعَلَ عَلَى بَابِ الْكَهْفِ مَسْجِدًا يُصَلَّى فِيهِ وَجَعَلَ لَهُمْ عِيدًا عَظِيمًا وَأَمَرَ أَنْ يُؤْتَى كُلَّ سَنَةٍ.

'Biz ne altından ne de gümüşten yaratıldık; bilakis topraktan yaratıldık ve toprağa döneceğiz. Bizi mağarada eskiden olduğumuz gibi toprak üzerinde bırak ki Allah bizi oradan diriltsin.' Bunun üzerine kral abanoz ağacından bir sandık emretti ve onun içine konuldular. Onların yanından çıktıklarında Allah insanları korku ile perdeledi; bu yüzden hiç kimse onların yanına girmeye güç yetiremedi. Kral emretti ve mağaranın kapısına içinde namaz kılınan bir mescit yaptırdı, onlar için büyük bir bayram günü belirledi ve her yıl oraya gelinmesini emretti.

9493. Metin

وَقِيلَ: إِنَّ يَمْلِيخَا لَمَّا حُمِلَ إِلَى الْمَلِكِ الصَّالِحِ قَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَنْ أنت قال: أن رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ هَذِهِ الْمَدِينَةِ وَذَكَرَ أَنَّهُ خَرَجَ أَمْسَ أَوْ مُنْذُ أَيَّامٍ وَذَكَرَ مَنْزِلَهُ وَأَقْوَامًا لَمْ يَعْرِفْهُمْ أَحَدٌ وَكَانَ الْمَلِكُ قَدْ سَمِعَ أَنَّ فِتْيَةً فُقِدُوا فِي الزَّمَنِ الْأَوَّلِ وَأَنَّ أَسْمَاءَهُمْ مَكْتُوبَةٌ عَلَى اللَّوْحِ بِالْخِزَانَةِ فَدَعَا بِاللَّوْحِ وَقَدْ نَظَرَ فِي أَسْمَائِهِمْ فَإِذَا هُوَ مِنْ أُولَئِكَ الْقَوْمِ وَذَكَرَ أَسْمَاءَ الْآخَرِينَ فَقَالَ يَمْلِيخَا هُمْ أَصْحَابِي فَلَمَّا سَمِعَ الْمَلِكُ ذَلِكَ رَكِبَ وَمَنْ مَعَهُ مِنَ الْقَوْمِ فَلَمَّا أَتَوْا بَابَ الْكَهْفِ قَالَ يَمْلِيخَا: دَعُونِي حَتَّى أَدْخُلَ عَلَى أَصْحَابِي فَأُبَشِّرُهُمْ فَإِنَّهُمْ إِنْ رَأَوْكُمْ مَعِي أَرْعَبْتُمُوهُمْ فَدَخَلَ فَبَشَّرَهُمْ فَقَبَضَ اللَّهُ أَرْوَاحَهُمْ وَأَعْمَى عَلَيْهِمْ أَثَرَهُمْ فَلَمْ يَهْتَدُوا إِلَيْهِمْ وَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿:

Şöyle de denilmiştir: Yemlîhâ salih krala götürüldüğünde kral ona: 'Sen kimsin?' dedi. O da: 'Ben bu şehir halkından bir adamım' dedi ve dün yahut birkaç gün önce çıktığını zikretti; evini ve hiç kimsenin tanımadığı bazı kimseleri anlattı. Kral ise önceki devirde bazı gençlerin kaybolduğunu ve isimlerinin hazinedeki levhada yazılı olduğunu duymuştu. Levhayı getirtti, isimlerine baktı; bir de gördü ki o, bu topluluktandır ve diğerlerinin isimlerini saydı. Yemlîhâ: 'Onlar benim arkadaşlarımdır' dedi. Kral bunu işitince yanındaki toplulukla birlikte bineklerine bindi. Mağaranın kapısına vardıklarında Yemlîhâ: 'Beni bırakın, arkadaşlarımın yanına girip onlara müjde vereyim; zira sizi benimle görürlerse onları korkutursunuz' dedi. İçeri girip onlara müjdeyi verdi; Allah da onların ruhlarını kabzetti ve izlerini onlara unutturdu, böylece onlara ulaşamadılar. İşte bu, Azze ve Celle'nin şu kavlidir:

9494. Metin

{إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ} أَيْ: صَارُوا إِلَى الْكَهْفِ، يُقَالُ: أَوَى فَلَانٌ إِلَى مَوْضِعِ كَذَا أَيِ: اتَّخَذَهُ مَنْزِلًا إِلَى الْكَهْفِ وَهُوَ غَارٌ فِي جَبَلِ بَنْجَلُوسَ وَاسْمُ الْكَهْفِ: "خَيْرَمُ" (١) .

{إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ} “Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı” yani mağaraya yönelmişlerdi. 'Evâ fulânun ilâ mevdı-i kezâ' denir, yani orayı mesken edindi demektir. Mağaraya sığındılar; o, Bencelus dağında bir mağaradır ve mağaranın adı "Hayram"dır.

9495. Metin

{فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً} وَمَعْنَى الرَّحْمَةِ: الْهِدَايَةُ فِي الدِّينِ. وَقِيلَ: الرِّزْقُ {وَهَيِّئْ لَنَا} يَسِّرْ لَنَا {مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا} أَيْ: مَا يُلْتَمَسُ مِنْ رِضَاكَ وَمَا فِيهِ رُشْدُنَا وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: رَشَّدَا أَيْ مَخْرَجًا مِنَ الْغَارِ فِي سَلَامَةٍ.

{فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً} “ve: 'Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver' demişlerdi.” Rahmetin anlamı: Dinde hidayettir. Rızık olduğu da söylenmiştir. {وَهَيِّئْ لَنَا} “ve bize hazırla” bize kolaylaştır, {مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا} “işimizde bir kurtuluş yolu” yani rızana ulaştıracak ve içinde kurtuluşumuz olan şeyi [hazırla]. İbn Abbâs: "Kurtuluş yolu; yani mağaradan selametle bir çıkış yolu" demiştir.

9496. Metin

{فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا (١١) ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا (١٢) }

{فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا (١١) ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا (١٢) } “Bunun üzerine mağarada onların kulaklarına nice yıllar ağırlık vurduk [onları uyuttuk]. (11) Sonra iki fırkadan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları dirilttik [uyandırdık]. (12)”

9497. Metin

{فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ} أَيْ: أَنَمْنَاهُمْ وَأَلْقَيْنَا عَلَيْهِمُ النَّوْمَ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ مَنَعْنَا نُفُوذَ الْأَصْوَاتِ إِلَى مَسَامِعِهِمْ فَإِنَّ النَّائِمَ إِذَا سَمِعَ الصَّوْتَ يَنْتَبِهُ {فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا} أَيْ: أَنَمْنَاهُمْ سِنِينَ مَعْدُودَةً وَذِكْرُ الْعَدَدِ عَلَى سَبِيلِ التَّأْكِيدِ وَقِيلَ: ذِكْرُهُ يَدُلُّ عَلَى الْكَثْرَةِ فَإِنَّ الْقَلِيلَ لَا يُعَدُّ فِي الْعَادَةِ. {ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ} يَعْنِي مِنْ نَوْمِهِمْ {لِنَعْلَمَ} أَيْ: عِلْمَ الْمُشَاهَدَةِ {أَيُّ الْحِزْبَيْنِ} أَيُّ الطَّائِفَتَيْنِ {أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا} وَذَلِكَ أَنَّ أَهْلَ الْقَرْيَةِ تَنَازَعُوا فِي مُدَّةِ لُبْثِهِمْ فِي الْكَهْفِ. وَاخْتَلَفُوا فِي قَوْلِهِ: "أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا" أَحْفَظُ لِمَا مَكَثُوا فِي كَهْفِهِمْ نِيَامًا أَمَدًا أَيْ: غَايَةً وَقَالَ مُجَاهِدٌ: عَدَدًا وَنَصْبُهُ عَلَى التَّفْسِيرِ.

{فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ} “Kulaklarına ağırlık vurduk” yani onları uyuttuk ve üzerlerine uykuyu saldık. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası, seslerin kulaklarına ulaşmasını engelledik demektir; zira uyuyan kimse sesi işittiğinde uyanır. {فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا} “mağarada nice yıllar” yani onları sayılı yıllar boyunca uyuttuk. Sayının (adede) zikredilmesi tekit (pekiştirme) gayesiyledir. Şöyle de denilmiştir: Sayının zikredilmesi çokluğa delalet eder; zira âdette az olan şey sayılmaz. {ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ} “Sonra onları dirilttik [uyandırdık]” yani uykularından [uyandırdık], {لِنَعْلَمَ} “bilmek/belirtmek için” yani müşahede (gözle görülür şekilde ortaya çıkma) ilmiyle [bilmek için]1 {أَيُّ الْحِزْبَيْنِ} “iki fırkadan hangisinin” yani iki gruptan hangisinin {أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا} “kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini”. Bu da kasaba halkının, onların mağarada kalış süreleri hakkında tartışmış olmalarından dolayıdır. “Kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini” ifadesi hakkında [müfessirler] ihtilaf etmişlerdir; [bunun anlamı:] mağaralarında uyur vaziyette kaldıkları süreyi en iyi hafızasında tutan demektir. Emeden (أَمَدًا) yani son sınır (gâye) demektir. Mücâhid: “Sayıca” demiştir. [Kelimenin] mansub oluşu ise tefsir (temyiz) olmasından dolayıdır.

9498. Metin

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى (١٣) وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا (١٤) هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا (١٥) }

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى (١٣) وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا (١٤) هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا (١٥) } “Biz sana onların haberini doğru olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış gençlerdi ve biz de onların hidayetlerini artırmıştık. (13) Ayağa kalkıp da: 'Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasına ilah diye yalvarmayız; yoksa andolsun ki haktan sapan bir söz söylemiş oluruz' dedikleri vakit onların kalplerini pekiştirmiştik. (14) 'Şu bizim kavmimiz O'ndan başka ilahlar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?' (15)”

9499. Metin

{وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا (١٦) }

{وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا (١٦) } “[Onlardan biri şöyle dedi:] 'Mademki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde size bir kolaylık ve fayda hazırlasın.' (16)”

9500. Metin

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ} [نَقْرَأُ عَلَيْكَ] ١ {نَبَأَهُمْ} خَبَرَ أَصْحَابِ الْكَهْفِ {بِالْحَقِّ} بِالصِّدْقِ {إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ} شُبَّانٌ {آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى} إِيمَانًا وَبَصِيرَةً. {وَرَبَطْنَا} شَدَدْنَا {عَلَى قُلُوبِهِمْ} بِالصَّبْرِ وَالتَّثْبِيتِ وَقَوَّيْنَاهُمْ بِنُورِ الْإِيمَانِ حَتَّى صَبَرُوا عَلَى هِجْرَانِ دَارِ قَوْمِهِمْ وَمُفَارَقَةِ مَا كَانُوا فِيهِ مِنَ الْعِزِّ وَخِصْبِ الْعَيْشِ وَفَرُّوا بِدِينِهِمْ إِلَى الْكَهْفِ {إِذْ قَامُوا} بَيْنَ يَدَيْ دِقْيَانُوسَ حِينَ عَاتَبَهُمْ عَلَى تَرْكِ عِبَادَةِ الصَّنَمِ {فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا} قَالُوا ذَلِكَ لِأَنَّ قَوْمَهُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْأَوْثَانَ {لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا} يَعْنِي: إِنْ دَعَوْنَا غَيْرَ اللَّهِ لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: جَوْرًا. وَقَالَ قَتَادَةُ: كَذِبًا. وَأَصْلُ الشَّطَطِ وَالْإِشْطَاطِ مُجَاوَزَةُ الْقَدْرِ وَالْإِفْرَاطُ. {هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا} يَعْنِي: أَهْلَ بَلَدِهِمْ {اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ} أَيْ: مِنْ دُونِ اللَّهِ {آلِهَةً} يَعْنِي: الْأَصْنَامَ يَعْبُدُونَهَا {لَوْلَا} أَيْ: هَلَّا {يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ} أَيْ: عَلَى عِبَادَتِهِمْ {بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ} بِحُجَّةٍ وَاضِحَةٍ تُبَيِّنُ وَتُوَضِّحُ أَنَّ الْأَصْنَامَ لَا تَسْتَحِقُّ الْعِبَادَةَ مِنْ دُونِ اللَّهِ] ٢ {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} وَزَعْمَ أَنَّ لَهُ شَرِيكًا وَوَلَدًا. ثُمَّ قَالَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: {وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ} يَعْنِي قَوْمَهُمْ ٣ {وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ} قَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ "وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ" وَأَمَّا الْقِرَاءَةُ الْمَعْرُوفَةُ فَمَعْنَاهَا: أَنَّهُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ اللَّهَ وَيَعْبُدُونَ

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ} “Biz sana anlatıyoruz” [sana okuyoruz]1 {نَبَأَهُمْ} “onların haberini” Ashâb-ı Kehf'in haberini {بِالْحَقِّ} “hak ve doğru olarak”. {إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ} “Şüphesiz onlar gençlerdi” delikanlılardı, {آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى} “Rablerine iman etmişlerdi ve biz de onların hidayetini artırmıştık” iman ve basiret [yönünden]. {وَرَبَطْنَا} “Ve bağlamıştık” kuvvet vermiştik {عَلَى قُلُوبِهِمْ} “onların kalplerine” sabır ve sebatla; onları imanın nuruyla güçlendirmiştik; öyle ki kavimlerinin yurdunu terk etmeye, içinde bulundukları izzetten ve refah içindeki hayattan ayrılmaya sabrettiler ve dinleriyle birlikte mağaraya kaçtılar. {إِذْ قَامُوا} “Hani onlar kalkmışlardı” puta tapmayı terk ettikleri için kendilerini azarladığı zaman Dikyanus'un huzurunda [ayağa kalkmışlardı], {فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا} “ve şöyle demişlerdi: 'Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başka hiçbir ilaha asla ibadet etmeyiz / yalvarmayız.'” Bunu söylemişlerdi; çünkü kavimleri putlara tapıyordu. {لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا} “Andolsun o takdirde pek aşırı / haktan uzak bir söz söylemiş oluruz” yani: Eğer Allah'tan başkasına yalvarırsak, andolsun o takdirde pek aşırı bir söz söylemiş oluruz. İbn Abbâs: "Zulüm [söylemiş oluruz]" demiştir. Katâde ise: "Yalan [söylemiş oluruz]" demiştir. Şetat (شَطَط) ve iştât (إِشْطَاط) kelimelerinin asıl anlamı haddi aşmak ve aşırıya kaçmaktır. {هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا} “Şunlar bizim kavmimizdir” yani beldelerinin halkıdır, {اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ} “O'ndan başka edindiler” yani Allah'tan başka {آلِهَةً} “ilahlar [edindiler]” yani taptıkları putları edindiler. {لَوْلَا} “[Gerekmez miydi /] Keşke” {يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ} “onlara getirselerdi” yani onların ibadetine dair {بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ} “açık bir delil [getirselerdi ya!]” putların Allah'tan başka ibadete layık olmadığını gösteren ve açıklayan apaçık bir delil [getirselerdi ya!]2 {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” ve O'nun bir ortağı ve çocuğu olduğunu iddia edenden! Sonra birbirlerine şöyle dediler: {وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ} “Mademki siz onlardan ayrıldınız” yani kavimlerinden3 {وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ} “ve Allah'tan başka taptıklarından”. İbn Mes'ûd "وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ" şeklinde okumuştur. Meşhur kıraate gelince, bunun manası şudur: Onlar hem Allah'a ibadet ediyor hem de...

9501. Metin

مَعَهُ الْأَوْثَانَ يَقُولُونَ (١) وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَجَمِيعَ مَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَإِنَّكُمْ لَمْ تَعْتَزِلُوا عِبَادَتَهُ {فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ} فَالْجَأُوا إِلَيْهِ {يَنْشُرْ لَكُمْ} يَبْسُطْ لَكُمْ {رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ} يُسَهِّلْ لَكُمْ {مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا} أَيْ: مَا يَعُودُ إِلَيْهِ يُسْرُكُمْ وَرِفْقُكُمْ قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَنَافِعٌ وَابْنُ عَامِرٍ "مَرْفِقًا" بِفَتْحِ الْمِيمِ وَكَسْرِ الْفَاءِ وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِكَسْرِ الْمِيمِ وَفَتْحِ الْفَاءِ وَمَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ، وَهُوَ مَا يَرْتَفِقُ بِهِ الْإِنْسَانُ.

O'nunla birlikte putlara tapıyorlardı. Şöyle derler (¬١): Mademki siz onlardan ve Allah hariç taptıkları şeylerin tamamından ayrıldınız; çünkü siz O'na ibadeti terk etmediniz, {فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ} “o halde mağaraya sığının” oraya iltica edin, {يَنْشُرْ لَكُمْ} “yaysın size” genişletsin size {رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ} “Rabbiniz rahmetinden ve hazırlasın size” kolaylaştırsın size {مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا} “işinizde bir kolaylık ve fayda” yani sonucunda kolaylığınız ve rahatınız olan şeyi. Ebû Ca'fer, Nâfi' ve İbn Âmir mim harfinin fethası ve fâ harfinin kesresi ile "Merfika" (مَرْفِقًا) şeklinde okumuşlardır; diğerleri ise mim harfinin kesresi ve fâ harfinin fethası ile ["Mırfeka" (مِرْفَقًا)] okumuşlardır. İkisinin anlamı birdir, o da insanın kendisinden yararlandığı ve faydalandığı şeydir.

9502. Metin

{وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا (١٧) وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا (١٨) }

{وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا (١٧) وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا (١٨) } “Güneş doğduğu zaman onların mağarasından sağ tarafa yöneldiğini, battığı zaman da sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini [onlara değmediğini] görürsün; onlar ise mağaranın geniş bir yerindedirler. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet verirse işte doğru yolu bulan odur; kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösteren bir dost bulamazsın. (17) Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar uykudadırlar. Biz onları sağa ve sola çeviririz. Köpekleri de giriş yerinde iki kolunu uzatmıştır. Onları görseydin mutlaka onlardan kaçar ve için korku ile dolardı. (18)”

9503. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ} قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَيَعْقُوبُ: "تَزْوَرُّ" بِسُكُونِ الزَّايِ وَتَشْدِيدِ الرَّاءِ عَلَى وَزْنِ تَحْمَرُّ وَقَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ: بِفَتْحِ الزَّايِ خَفِيفَةً وَأَلِفٍ بَعْدَهَا وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بتشديد الزاي ٢١٧/أوَكُلُّهَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ أَيْ: تَمِيلُ وَتَعْدِلُ {عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ} أَيْ: جَانِبِ الْيَمِينِ {وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ} أَيْ: تَتْرُكُهُمْ وَتَعْدِلُ عَنْهُمْ {ذَاتَ الشِّمَالِ} أَصْلُ الْقَرْضِ الْقَطْعُ {وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ} أَيْ: مُتَّسَعٍ مِنَ الْكَهْفِ وَجَمْعُهَا فَجَوَاتٌ قَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: كَانَ كَهْفُهُمْ مُسْتَقْبِلَ بَنَاتِ نَعْشٍ لَا تَقَعُ فِيهِ الشَّمْسُ عِنْدَ الطُّلُوعِ وَلَا عِنْدَ الْغُرُوبِ وَلَا فِيمَا بَيْنَ ذَلِكَ قَالَ: اخْتَارَ اللَّهُ لَهُمْ مُضْطَجَعًا (٢) فِي مَقْنَاةٍ لَا تَدْخُلُ عَلَيْهِمُ الشَّمْسُ فَتُؤْذِيهِمْ بِحَرِّهَا وَتُغَيِّرُ أَلْوَانَهُمْ وَهُمْ فِي مُتَّسَعٍ يَنَالُهُمْ بَرْدُ الرِّيحِ وَنَسِيمُهَا وَيَدْفَعُ عَنْهُمْ كَرْبَ الْغَارِ وَغُمُومَهُ.

Yüce Allah'ın şu kavli: {وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ} “Güneş doğduğu zaman yöneldiğini görürsün”. İbn Âmir ve Ya'kûb zây'ın sükûnu ve râ'nın şeddesiyle 'tehmarrü' (تَحْمَرُّ) vezninde "Tezverru" (تَزْوَرُّ) okumuşlardır. Kûfe ehli zây'ın fethası, şeddesiz olarak ve sonrasında elif ile ["Tezâveru" (تَزَاوَرُ)] okumuşlardır. Diğerleri ise zây'ın şeddesiyle okumuşlardır. Hepsi aynı anlamdadır, yani meyleder ve sapar. {عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ} “mağaralarından sağ tarafa” yani sağ cenaha. {وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ} “battığı zaman da onları makaslayıp geçer” yani onları terk eder ve onlardan sapar {ذَاتَ الشِّمَالِ} “sol taraftan”. Kard (الْقَرْض) kelimesinin aslı kesmektir. {وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ} “onlar ise onun geniş bir yerindedirler” yani mağaranın geniş bir yerindedirler; çoğulu fecavât (فَجَوَات) gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Mağaraları Benât-ı Na'ş (Kutup Yıldızı) yönüne bakıyordu; doğarken de batarken de aradaki vakitte de oraya güneş girmezdi. Dedi ki: Allah onlar için güneşin üzerlerine girip hararetiyle onlara eziyet vermeyeceği ve renklerini değiştirmeyeceği gölgelik bir yerde bir yatış yeri seçmiştir; onlar rüzgârın serinliğinin ve esintisinin ulaştığı, mağaranın sıkıntısını ve bunaltısını onlardan giderdiği geniş bir yerdedirler.

9504. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ (٣) هَذَا الْقَوْلُ خَطَأٌ وَهُوَ أَنَّ الْكَهْفَ كَانَ مُسْتَقْبِلَ بَنَاتِ نَعْشٍ فَكَانَتِ الشَّمْسُ لَا تَقَعُ عَلَيْهِمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ صَرَفَ الشَّمْسَ عَنْهُمْ بِقُدْرَتِهِ وَحَالَ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُمْ أَلَا تَرَى أَنَّهُ قَالَ:

Bazıları şöyle demiştir (¬٣): Mağaranın Benât-ı Na'ş yönüne baktığı ve bu yüzden güneşin üzerlerine düşmediği şeklindeki bu söz yanlıştır; bilakis Allah güneşi kudretiyle onlardan çevirmiş ve güneş ile onların arasına engel koymuştur. Görmez misin ki O şöyle buyurmuştur:

9505. Metin

{ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ} مِنْ عَجَائِبِ صُنْعِ اللَّهِ وَدَلَالَاتِ قُدْرَتِهِ الَّتِي يُعْتَبَرُ بِهَا {مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ} أَيْ: مَنْ يُضْلِلْهُ اللَّهُ وَلَمْ يُرْشِدْهُ {فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا} مُعِينًا {مُرْشِدًا} قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا} أَيْ: مُنْتَبِهِينَ جَمْعُ يَقِظٍ وَيَقُظٍ {وَهُمْ رُقُودٌ} نِيَامٌ جَمْعُ

{ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ} “İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir”; Allah'ın sanatının hayranlık verici harikalarından ve ibret alınan kudretinin delillerindendir. {مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ} “Allah kime hidayet ederse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa” yani Allah kimi saptırır ve doğru yola iletmezse {فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا} “artık onun için asla bir veli” [yani] yardımcı {مُرْشِدًا} “bir yol gösterici bulamazsın”. Yüce Allah'ın şu kavli: {وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا} “Sen onları uyanık sanırsın” yani uyanıktırlar; 'yakız' (يَقِظ) ve 'yakuz' (يَقُظ) kelimelerinin çoğuludur. {وَهُمْ رُقُودٌ} “oysa onlar uykudadırlar” [yani] uyumaktadırlar; [bu kelime] çoğuludur...

9506. Metin

رَاقِدٍ مِثْلِ قَاعِدٍ وَقُعُودٍ وَإِنَّمَا اشْتَبَهَ حَالُهُمْ لِأَنَّهُمْ كَانُوا مُفَتَّحِي الْأَعْيُنِ (١) يَتَنَفَّسُونَ وَلَا يَتَكَلَّمُونَ.

'râkıd' (رَاقِد) kelimesinin çoğuludur. Onların durumu ancak gözleri açık olduğu, nefes alıp konuşmadıkları için [uyanık sanılarak] karışık gelmiştir.

9507. Metin

{وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ} مَرَّةً لِلْجَنْبِ الْأَيْمَنِ وَمَرَّةً لِلْجَنْبِ الْأَيْسَرِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانُوا يُقَلَّبُونَ فِي السَّنَةِ مَرَّةً مِنْ جَانِبٍ إِلَى جَانِبٍ لِئَلَّا تَأْكُلَ الْأَرْضُ لُحُومَهُمْ. وَقِيلَ كَانَ يَوْمُ عَاشُورَاءَ يَوْمَ تَقَلُّبِهِمْ. وَقَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: كَانَ لَهُمْ فِي كُلِّ سَنَةٍ تَقَلُّبَانِ.

{وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ} “Biz onları sağa ve sola çeviririz” bir defa sağ yana, bir defa sol yana. İbn Abbâs: "Toprak onların etlerini yemesin diye yılda bir defa bir taraftan diğer tarafa çevrilirlerdi" dedi. Onların çevrilme gününün Âşûrâ günü olduğu da söylenmiştir. Ebû Hureyre: "Her yıl iki defa çevrilirlerdi" dedi.

9508. Metin

{وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ} أَكْثَرُ أَهْلِ التَّفْسِيرِ عَلَى أَنَّهُ كَانَ مَنْ جِنْسِ الْكِلَابِ.

{وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ} “Köpekleri de giriş yerinde iki kolunu uzatmıştır.” Tefsir ehlinin çoğu onun köpek cinsinden olduğu görüşündedir.

9509. Metin

وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ: أَنَّهُ كَانَ أَسَدًا وَسُمِّي الْأَسَدُ كَلْبًا فَإِنَّ النَّبِيَّ ﷺ دَعَا عَلَى عُتْبَةَ بْنِ أَبِي لَهَبٍ فَقَالَ: "اللَّهُمَّ سَلِّطْ عَلَيْهِ كَلْبًا مِنْ كِلَابِكَ" فَافْتَرَسَهُ أَسَدٌ (٢) .

İbn Cüreyc'den rivayet edildiğine göre: O bir aslandı ve aslana köpek adı verilmişti; nitekim Nebî sallallahu aleyhi ve sellem Utbe b. Ebî Leheb'e beddua edip: "Allah'ım! Köpeklerinden bir köpeği onun üzerine musallat et!" buyurmuş, onu da bir aslan parçalamıştı (¬٢).

9510. Metin

وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ (٣) .

Birinci görüş daha sahihtir (¬٣).

9511. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ كَلْبًا أَغَرَّ. وَيُرْوَى عَنْهُ: فَوْقَ الْقَلَطِيِّ (٤) وَدُونَ الْكُرْدِيِّ [وَالْقَلَطِيُّ: كَلْبٌ صِينِيٌّ] (٥) .

İbn Abbâs: "Alnında beyazlık olan bir köpekti" dedi. Ondan şöyle de rivayet edilmiştir: "Kalatî'den büyük, Kürdî'den küçüktü [Kalatî: Çin köpeğidir]".

9512. Metin

وَقَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ أَصْفَرَ. وَقَالَ الْقُرَظِيُّ: كَانَ شِدَّةُ (٦) صُفْرَتِهِ تَضْرِبُ إِلَى الْحُمْرَةِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَوْنُهُ كَالْخَلْنَجِ وَقِيلَ: لَوْنُ الْحَجَرِ.

Mukâtil: "Sarı idi" dedi. Kurezî: "Sarısının şiddeti kırmızıya çalıyordu" dedi. Kelbî: "Rengi halenc (alacalı ağaç) gibiydi" dedi. Taş renginde olduğu da söylenmiştir.

9513. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ اسْمُهُ قِطْمِيرَ وَعَنْ عَلِيٍّ: اسْمُهُ رَيَّانُ. وَقَالَ الْأَوْزَاعِيُّ: بِتُورُ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: تَوْرٌ وَقَالَ كَعْبٌ: صَهِيلَةُ (٧) .

İbn Abbâs: "Adı Kıtmîr idi" dedi. Ali'den: "Adı Rayyân idi" [diye rivayet edildi]. Evzâî: "Bîtûr" dedi. Süddî: "Tevr" dedi. Ka'b ise: "Sahîle" dedi (¬٧).

9514. Metin

قَالَ خَالِدُ بْنُ مَعْدَانِ: لَيْسَ فِي الْجَنَّةِ شَيْءٌ مِنَ الدَّوَابِّ سِوَى كَلْبِ أَصْحَابِ الْكَهْفِ وَحِمَارِ بَلْعَامَ.

Hâlid b. Ma'dân: "Cennette Ashâb-ı Kehf'in köpeği ile Bel'am'ın eşeğinden başka hiçbir hayvan yoktur" dedi.

9515. Metin

قَوْلُهُ {بِالْوَصِيدِ} قَالَ مُجَاهِدٌ وَالضَّحَاكُ: "وَالْوَصِيدُ": فِنَاءُ الْكَهْفِ وَقَالَ عَطَاءٌ: "الْوَصِيدُ" عَتَبَةُ الْبَابِ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: "الْوَصِيدُ" الْبَابُ وَهُوَ رِوَايَةُ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.

O'nun {بِالْوَصِيدِ} “giriş yerinde” kavli hakkında Mücâhid ve Dahhâk: "'el-Vasîd' mağaranın avlusudur" dediler. Atâ: "'el-Vasîd' kapı eşiğidir" dedi. Süddî: "'el-Vasîd' kapıdır" dedi; bu, İkrime'nin İbn Abbâs'tan rivayetidir.

9516. Metin

فَإِنْ قِيلَ: لَمْ يَكُنْ لِلْكَهْفِ بَابٌ وَلَا عَتَبَةٌ؟

Eğer: "Mağaranın bir kapısı ve eşiği yok muydu?" denilirse,

9517. Metin

قِيلَ: مَعْنَاهُ مَوْضِعُ الْبَابِ وَالْعَتَبَةِ كَانَ الْكَلْبُ قَدْ بَسَطَ ذِرَاعَيْهِ وَجَعَلَ وَجْهَهُ عَلَيْهِمْ.

Şöyle denilir: Bunun manası, kapı ve eşik yeridir; köpek kollarını uzatmış ve yüzünü onlara doğru çevirmişti.

9518. Metin

قَالَ السُّدِّيُّ: كَانَ أَصْحَابُ الْكَهْفِ إِذَا انْقَلَبُوا انْقَلَبَ الْكَلْبُ مَعَهُمْ وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلَى الْيَمِينِ كَسَرَ الْكَلْبُ أُذُنَهُ الْيُمْنَى وَرَقَدَ عَلَيْهَا وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلَى الشَّمَالِ كسر أذنه اليسر وَرَقَدَ عَلَيْهَا.

es-Süddî şöyle demiştir: Ashâb-ı Kehf [bir tarafa] döndüklerinde köpek de onlarla birlikte dönerdi. Sağa döndüklerinde köpek sağ kulağını kıvırır ve onun üzerine yatardı; sola döndüklerinde ise sol kulağını kıvırır ve onun üzerine yatardı.

9519. Metin

{لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ} يَا مُحَمَّدُ {لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا} لِمَا أَلْبَسَهُمُ اللَّهُ مِنَ الْهَيْبَةِ حَتَّى لَا يَصِلَ إِلَيْهِمْ أَحَدٌ حَتَّى يَبْلُغَ الْكِتَابُ أَجَلَهُ فَيُوقِظُهُمُ اللَّهُ تَعَالَى مِنْ رَقْدَتِهِمْ {وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا} خَوْفًا قَرَأَ أَهْلُ الْحِجَازِ بِتَشْدِيدِ اللَّامِ وَالْآخَرُونَ بِتَخْفِيفِهَا.

{لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ} “Onları görseydin” ey Muhammed, {لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا} “mutlaka onlardan kaçardın” Allah'ın onların üzerine bürüdüğü heybet sebebiyle; öyle ki ecel vakti gelip de Yüce Allah onları uykularından uyandırıncaya kadar kimse onlara ulaşamazdı. {وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا} “ve için onlardan korku ile dolardı”. Hicaz ehli lâm'ın şeddesiyle, diğerleri ise şeddesiz olarak okumuşlardır.

9520. Metin

وَاخْتَلَفُوا فِي أَنَّ الرُّعْبَ كَانَ لِمَاذَا (١) قِيلَ مِنْ وَحْشَةِ الْمَكَانِ.

Korkunun neyden kaynaklandığı konusunda ihtilaf ettiler (¬١); mekânın ıssızlığından ve ürkütücülüğünden olduğu söylenmiştir.

9521. Metin

وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لِأَنَّ أَعْيُنَهُمْ كَانَتْ (٢) مُفَتَّحَةً كَالْمُسْتَيْقِظِ الَّذِي يُرِيدُ أَنْ يَتَكَلَّمَ وَهُمْ نِيَامٌ.

Kelbî dedi ki: Çünkü onlar uykuda oldukları halde gözleri konuşmak isteyen uyanık bir kimse gibi açıktı.

9522. Metin

وَقِيلَ: لِكَثْرَةِ شُعُورِهِمْ وطول أظفارهم ولتقبلهم مِنْ غَيْرِ حِسٍّ وَلَا إِشْعَارٍ.

Saçlarının çokluğundan, tırnaklarının uzunluğundan ve hiçbir his ve farkındalık olmaksızın dönmelerinden dolayı olduğu da söylenmiştir.

9523. Metin

وَقِيلَ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى مَنَعَهُمْ بِالرُّعْبِ لِئَلَّا يَرَاهُمْ أَحَدٌ.

Yüce Allah'ın, kimse onları görmesin diye onları korku ile koruduğu da söylenmiştir.

9524. Metin

وَرُوِيَ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: غَزَوْنَا مَعَ مُعَاوِيَةَ نَحْوَ الرُّومِ فَمَرَرْنَا بِالْكَهْفِ الَّذِي فِيهِ أَصْحَابُ الْكَهْفِ، فَقَالَ مُعَاوِيَةُ: لَوْ كُشِفَ لَنَا عَنْ هَؤُلَاءِ فَنَظَرْنَا إِلَيْهِمْ. فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵃: لَقَدْ مُنِعَ ذَلِكَ مَنْ هُوَ خَيْرٌ مِنْكَ، فَقَالَ: "لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا" فَبَعَثَ مُعَاوِيَةُ نَاسًا فَقَالَ: اذْهَبُوا فَانْظُرُوا فَلَمَّا دَخَلُوا الْكَهْفَ بَعَثَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ رِيحًا فَأَخْرَجَتْهُمْ (٣) .

Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Muâviye ile birlikte Rum tarafına gazaya çıktık ve Ashâb-ı Kehf'in içinde bulunduğu mağaraya uğradık. Muâviye: "Bunlar bize açılsa da onlara baksak" dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs radıyallahu anhümâ: "Senden daha hayırlı olan kimse bundan menedilmiş ve: 'Onları görseydin mutlaka onlardan kaçardın' buyrulmuştur" dedi. Muâviye bazı adamlar gönderip: "Gidin, bakın" dedi. Mağaraya girdiklerinde Allah üzerlerine bir rüzgâr gönderdi ve onları dışarı çıkardı (¬٣).

9525. Metin

{وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا (١٩) }

{وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا (١٩) } “Böylece, aralarında birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden bir sözcü: 'Ne kadar kaldınız?' dedi. 'Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık' dediler. [Sonunda] dediler ki: 'Kaldığınız süreyi Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temizse size ondan bir rızık getirsin. Çok dikkatli ve nazik davransın, sizi hiç kimseye hissettirmesin.' (19)”

9526. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ} أَيْ: كَمَا أَنَمْنَاهُمْ فِي الْكَهْفِ وَحَفِظْنَا أَجْسَادَهُمْ مِنَ الْبِلَى عَلَى طُولِ الزَّمَانِ فَكَذَلِكَ (٤) بَعَثْنَاهُمْ مِنَ النَّوْمَةِ الَّتِي تُشْبِهُ الْمَوْتَ {لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ} لِيَسْأَلَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَاللَّامُ فِيهِ لَامُ الْعَاقِبَةِ لِأَنَّهُمْ لَمْ يُبْعَثُوا لِلسُّؤَالِ.

Yüce Allah'ın şu kavli: {وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ} “Böylece onları uyandırdık” yani onları mağarada uyuttuğumuz ve bedenlerini uzun zaman boyunca çürümekten koruduğumuz gibi, {لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ} “aralarında birbirlerine sorsunlar diye” ölüme benzeyen uykudan da böylece uyandırdık; birbirlerine sorsunlar diye. Buradaki lâm akıbet lâmıdır; çünkü onlar soru sormak için diriltilmemişlerdir.

9527. Metin

{قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ} وَهُوَ رَئِيسُهُمْ مَكْسِلْمِينَا {كَمْ لَبِثْتُمْ} فِي نَوْمِكُمْ؟ وَذَلِكَ أَنَّهُمُ اسْتَنْكَرُوا طُولَ نَوْمِهِمْ وَيُقَالُ: إِنَّهُمْ رَاعَهُمْ مَا فَاتَهُمْ مِنَ الصَّلَاةِ فَقَالُوا ذَلِكَ.

{قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ} “İçlerinden bir sözcü dedi ki” o da reisleri Mekselmînâ'dır: {كَمْ لَبِثْتُمْ} “Ne kadar kaldınız?” uykunuzda? Bu da uykularının uzunluğunu yadırgadıkları içindir. Kaçırdıkları namazların kendilerini endişelendirmesi sebebiyle böyle söyledikleri de anlatılır.

9528. Metin

{قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا} وَذَلِكَ أَنَّهُمْ دَخَلُوا الْكَهْفَ غُدْوَةً فَقَالُوا فَانْتَبَهُوا [حِينَ انْتَبَهُوا] ٥ عَشِيَّةً

{قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا} “Dediler ki: 'Bir gün kaldık.'” Bu da onların mağaraya sabahleyin girmiş olmaları ve [uyandıkları vakit]5 bir akşam vakti uyanmış olmaları sebebiyledir.

9529. Metin

فَقَالُوا: لَبِثْنَا يَوْمًا ثُمَّ نَظَرُوا وَقَدْ بَقِيَتْ مِنَ الشَّمْسِ بَقِيَّةٌ فَقَالُوا: {أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ} فَلَمَّا نَظَرُوا إِلَى طُولِ شُعُورِهِمْ وَأَظْفَارِهِمْ عَلِمُوا أَنَّهُمْ لَبِثُوا أَكْثَرَ مِنْ يَوْمٍ.

Bunun üzerine: 'Bir gün kaldık' dediler. Sonra baktılar ki güneşten bir kalıntı var, {أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ} “veya günün bir kısmı kadar” dediler. Saçlarının ve tırnaklarının uzamış olduğuna baktıklarında ise bir günden fazla kaldıklarını anladılar.

9530. Metin

{قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ} وَقِيلَ: إن رئيسهم مكلسلمينا لَمَّا سَمِعَ الِاخْتِلَافَ بَيْنَهُمْ قَالَ: دَعُوا الِاخْتِلَافَ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ {فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ} يَعْنِي يَمْلِيخَا.

{قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ} “Dediler ki: 'Kaldığınız süreyi Rabbiniz daha iyi bilir.'” Reisleri Mekselmînâ'nın aralarındaki ihtilafı işitince: 'İhtilafı bırakın, kaldığınız süreyi Rabbiniz daha iyi bilir' dediği söylenmiştir. {فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ} “Şimdi siz birinizi bu gümüş paranızla gönderin” yani Yemlîhâ'yı.

9531. Metin

قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَحَمْزَةُ وَأَبُو بَكْرٍ: بِوَرْقِكُمْ سَاكِنَةَ الراء والباقون بكسرهما وَمَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ وَهِيَ الْفِضَّةُ مَضْرُوبَةٌ كَانَتْ أَوْ غَيْرُ مَضْرُوبَةٍ.

Ebû Amr, Hamza ve Ebû Bekr, râ harfinin sükûnu ile "bi-varkıkum" (بِوَرْقِكُمْ) okumuşlar, diğerleri ise kesresiyle ["bi-varıkıkum"] okumuşlardır. İkisinin anlamı birdir; o da basılmış olsun ya da olmasın gümüştür.

9532. Metin

{إِلَى الْمَدِينَةِ} قِيلَ: هِيَ طَرْسُوسُ وَكَانَ اسْمُهَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ أَفَسُوسُ فَسَمَّوْهَا فِي الْإِسْلَامِ طَرْسُوسَ.

{إِلَى الْمَدِينَةِ} “şehre”. Tarsus olduğu söylenmiştir; Câhiliye devrinde adı Efesos idi, İslâm devrinde ona Tarsus adını verdiler.

9533. Metin

{فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا} أَيْ: أَحَلَّ طَعَامًا حَتَّى لَا يَكُونَ مِنْ غَصْبٍ أَوْ سَبَبٍ حَرَامٍ وَقِيلَ: أَمَرُوهُ أَنْ يَطْلُبَ ذَبِيحَةَ مُؤْمِنٍ وَلَا يَكُونَ مِنْ ذَبِيحَةِ مَنْ يَذْبَحُ لِغَيْرِ اللَّهِ وَكَانَ فِيهِمْ مُؤْمِنُونَ يُخْفُونَ إِيمَانَهُمْ وَقَالَ الضَّحَاكُ: أَطْيَبُ طَعَامًا وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: أَجْوَدُ طَعَامًا وَقَالَ عِكْرِمَةُ: أَكْثَرُ وَأَصْلُ الزَّكَاةِ الزِّيَادَةُ وَقِيلَ: أَرْخَصُ طَعَامًا.

{فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا} “baksın, hangisinin yiyeceği daha temizse” yani gasp veya haram bir yolla olmasın diye en helal yiyecek hangisidir [baksın]. Bir müminin kestiğini aramasını ve Allah'tan başkası adına kesen kimselerin kestiğinden olmamasını emrettikleri de söylenmiştir; içlerinde imanlarını gizleyen müminler vardı. Dahhâk: "Daha lezzetli yiyecek" dedi. Mukâtil b. Hayyân: "Daha kaliteli yiyecek" dedi. İkrime: "Daha çok" dedi; zira zekâtın aslı artıştır. "Daha ucuz yiyecek" olduğu da söylenmiştir.

9534. Metin

{فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ} أَيْ: قُوتٍ وَطَعَامٍ تَأْكُلُونَهُ {وَلْيَتَلَطَّفْ} وَلِيَتَرَفَّقْ فِي الطَّرِيقِ وَفِي الْمَدِينَةِ وَلْيَكُنْ فِي ستر وكتمان ٢١٧/ب {وَلَا يُشْعِرَنَّ} وَلَا يُعْلِمَنَّ {بِكُمْ أَحَدًا} مِنَ النَّاسِ.

{فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ} “size ondan bir rızık getirsin” yani yiyeceğiniz bir azık ve yemek getirsin. {وَلْيَتَلَطَّفْ} “ve çok dikkatli ve nazik davransın” yolda ve şehirde yumuşak davransın; gizlilik ve saklılık içinde olsun. {وَلَا يُشْعِرَنَّ} “ve hiç hissettirmesin” hiç bildirmesin {بِكُمْ أَحَدًا} “sizi kimseye” insanlardan hiçbir kimseye.

9535. Metin

{إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا (٢٠) }

{إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا (٢٠) } “'Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya sizi taşlayarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler; o takdirde asla kurtuluşa eremezsiniz.' (20)”

9536. Metin

{وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا (٢١) }

{وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا (٢١) } “Böylece, Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmadığını bilsinler diye [insanları] onlardan haberdar ettik. Hani onlar aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. 'Onların üzerine bir bina yapın; Rableri onları daha iyi bilir' dediler. Durumlarına galip gelenler ise: 'Mutlaka onların üzerine bir mescit edineceğiz' dediler. (21)”

9537. Metin

{إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} أَيْ: يَعْلَمُوا بِمَكَانِكُمْ {يَرْجُمُوكُمْ} قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: يَشْتُمُونَكُمْ وَيُؤْذُونَكُمْ بِالْقَوْلِ وَقِيلَ: يَقْتُلُوكُمْ وَقِيلَ: كَانَ مِنْ عَادَاتِهِمُ الْقَتْلُ بِالْحِجَارَةِ وَهُوَ أَخْبَثُ الْقَتْلِ وَقِيلَ: يَضْرِبُوكُمْ {أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ} أَيْ: إِلَى الْكُفْرِ {وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا} إِنْ عُدْتُمْ إِلَيْهِ. قَوْلُهُ ﷿: {وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا} أَيْ: أَطْلَعْنَا {عَلَيْهِمْ} يُقَالُ: عَثَرْتُ عَلَى الشَّيْءِ: إِذَا اطَّلَعْتَ عَلَيْهِ وَأَعْثَرْتُ غَيْرِي أَيْ: أَطْلَعْتُهُ {لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ} يَعْنِي قَوْمَ ١ بَيْدَرُوسَ الَّذِينَ أَنْكَرُوا الْبَعْثَ {وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:

{إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} “Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse” yani yerinizi öğrenirlerse, {يَرْجُمُوكُمْ} “ya sizi taşlayarak öldürürler”. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Size söverler ve sözlü olarak eziyet ederler. Bir görüşe göre: Sizi öldürürler. Bir diğer görüşe göre: Onların âdeti taşla öldürmekti ki bu, öldürme şekillerinin en kötüsüdür. Yine bir görüşe göre: Sizi döverler. {أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ} “ya da kendi dinlerine döndürürler” yani küfre [döndürürler]. {وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا} “o takdirde asla kurtuluşa eremezsiniz” eğer ona dönerseniz. Azîz ve Celîl olan [Allah'ın] şu buyruğu: {وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا} “Böylece haberdar ettik” yani muttali kıldık {عَلَيْهِمْ} “onlardan”. [Arapçada] ‘Bir şeye muttali olduğunda/vakıf olduğunda’ ‘asertu ala’ş-şey’ (عَثَرْتُ عَلَى الشَّيْءِ), ‘başkasına bildirdiğinde/muttali kıldığında’ ise ‘a‘sertu gayrî’ (أَعْثَرْتُ غَيْرِي) denir. {لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ} “Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsinler diye”; yani yeniden dirilmeyi inkâr eden Beyderûs kavmini1 [kastetmektedir]. {وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ} “ve kıyametin gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmadığını [bilsinler diye]. Hani onlar kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı”. İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] şöyle dedi:

9538. Metin

يَتَنَازَعُونَ فِي الْبُنْيَانِ فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: نَبْنِي عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا يُصَلِّي فِيهِ النَّاسُ لِأَنَّهُمْ عَلَى دِينِنَا وَقَالَ الْمُشْرِكُونَ: نَبْنِي عَلَيْهِمْ (١) بُنْيَانًا لِأَنَّهُمْ مِنْ أَهْلِ نَسَبِنَا.

Bina hususunda tartışıyorlardı. Müslümanlar: "Bizim dinimiz üzere oldukları için üzerlerine insanların namaz kılacağı bir mescit inşa edelim" dediler. Müşrikler ise: "Bizim soyumuzdan oldukları için üzerlerine (¬١) bir bina inşa edelim" dediler.

9539. Metin

وَقَالَ عِكْرِمَةُ: تَنَازَعُوا فِي الْبَعْثِ، فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: الْبَعْثُ لِلْأَجْسَادِ وَالْأَرْوَاحِ مَعًا، وَقَالَ قَوْمٌ: لِلْأَرْوَاحِ دُونَ الْأَجْسَادِ فَبَعَثَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى وَأَرَاهُمْ أَنَّ الْبَعْثَ لِلْأَجْسَادِ وَالْأَرْوَاحِ.

İkrime dedi ki: Dirilme konusunda tartıştılar. Müslümanlar: "Dirilme hem bedenler hem de ruhlar içindir" dediler. Bir topluluk ise: "Bedenler olmaksızın sadece ruhlar içindir" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah onları diriltti ve dirilmenin bedenler ve ruhlar için olduğunu onlara gösterdi.

9540. Metin

وَقِيلَ: تَنَازَعُوا فِي مُدَّةِ لُبْثِهِمْ. وَقِيلَ: فِي عَدَدِهِمْ.

Kalış süreleri hakkında tartıştıkları da söylenmiştir. Sayıları hakkında [tartıştıkları] da söylenmiştir.

9541. Metin

{فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ} بَيْدَرُوسُ الْمَلِكُ وَأَصْحَابُهُ {لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا}

{فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ} “'Onların üzerine bir bina yapın; Rableri onları daha iyi bilir' dediler. Durumlarına galip gelenler ise” Kral Beyderûs ve arkadaşları {لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا} “'Mutlaka onların üzerine bir mescit edineceğiz' [dediler].”

9542. Metin

{سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا (٢٢) }

{سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا (٢٢) } “Karanlığa taş atar gibi [bilmeden]: '[Onlar] üçtür, dördüncüleri köpekleridir' diyecekler; 'beştir, altıncıları köpekleridir' diyecekler. 'Yedidir, sekizincileri köpekleridir' diyecekler. De ki: 'Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.' Artık onlar hakkında açıkça bilinenin dışında tartışmaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma. (22)”

9543. Metin

{سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ} رُوِيَ أَنَّ السَّيِّدَ وَالْعَاقِبَ وَأَصْحَابَهُمَا مِنْ نَصَارَى أَهْلِ نَجْرَانَ كَانُوا عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ فَجَرَى ذِكْرُ أَصْحَابِ الْكَهْفِ فَقَالَ السَّيِّدُ -وَكَانَ يَعْقُوبِيًّا-: كَانُوا ثَلَاثَةً رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَقَالَ الْعَاقِبُ -وَكَانَ نُسْطُورِيًّا-: كَانُوا خَمْسَةً سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ وَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: كَانُوا سَبْعَةً ثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ فَحَقَّقَ اللَّهُ قَوْلَ الْمُسْلِمِينَ بَعْدَمَا حَكَى قَوْلَ النَّصَارَى فَقَالَ: {سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ} (٢) أَيْ: ظَنًّا وَحَدْسًا مِنْ غَيْرِ يَقِينٍ وَلَمْ يَقُلْ هَذَا فِي حَقِّ السَّبْعَةِ فَقَالَ: {وَيَقُولُونَ} يَعْنِي: الْمُسْلِمِينَ {سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ}

{سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ} “'[Onlar] üçtür, dördüncüleri köpekleridir' diyecekler.” Rivayet edildiğine göre Necran Hristiyanlarından Seyyid ve Âkıb ile arkadaşları Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in yanındaydılar; Ashâb-ı Kehf'in bahsi geçti. Ya'kûbî olan Seyyid: "Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi" dedi. Nastûrî olan Âkıb: "Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi" dedi. Müslümanlar ise: "Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi" dediler. Allah Hristiyanların sözünü naklettikten sonra Müslümanların sözünü doğrulayarak şöyle buyurdu: {سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ} “Karanlığa taş atar gibi [bilmeden]: '[Onlar] üçtür, dördüncüleri köpekleridir' diyecekler; 'beştir, altıncıları köpekleridir' diyecekler.” (¬٢) yani kesin bilgi olmaksızın zann ve tahminle. Bunu yedi kişi hakkında söylemedi de şöyle buyurdu: {وَيَقُولُونَ} “ve diyecekler” yani Müslümanlar, {سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ} “'yedidir, sekizincileri köpekleridir'”.

9544. Metin

اخْتَلَفُوا فِي الْوَاوِ فِي قَوْلِهِ: {وَثَامِنُهُمْ} قِيلَ: تَرْكُهَا وَذِكْرُهَا سَوَاءٌ.

{وَثَامِنُهُمْ} “ve sekizincileri” kavlindeki vâv (و) harfi hakkında ihtilaf ettiler. Onun bırakılması ile zikredilmesinin eşit olduğu söylenmiştir.

9545. Metin

وَقِيلَ: هِيَ وَاوُ الْحُكْمِ وَالتَّحْقِيقِ كَأَنَّهُ حَكَى اخْتِلَافَهُمْ وَتَمَّ الْكَلَامُ عِنْدَ قَوْلِهِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ ثُمَّ حَقَّقَ هَذَا الْقَوْلَ بِقَوْلِهِ {وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ} وَالثَّامِنُ لَا يَكُونُ إِلَّا بَعْدَ السَّابِعِ.

Bunun hüküm ve tahkik (gerçekleme) vâvı olduğu da söylenmiştir; sanki onların ihtilafını anlatmış ve söz 'Yedidir derler' kavlinde tamamlanmış, sonra {وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ} “ve sekizincileri köpekleridir” kavli ile bu sözü doğrulamıştır; sekizinci ise ancak yedinciden sonra olur.

9546. Metin

وَقِيلَ: هَذِهِ وَاوُ الثَّمَانِيَةِ وَذَلِكَ أَنَّ الْعَرَبَ تَعُدُّ فَتَقُولُ وَاحِدٌ اثْنَانِ ثَلَاثَةٌ أَرْبَعَةٌ خَمْسَةٌ سِتَّةٌ سَبْعَةٌ وَثَمَانِيَةٌ لأن العقد كامن عِنْدَهُمْ سَبْعَةً كَمَا هُوَ الْيَوْمَ عِنْدَنَا عَشْرَةٌ نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى ٣ "التَّائِبُونَ

Bunun sekizinci vâvı (vâvu's-semâniye) olduğu da söylenmiştir. Çünkü Araplar sayarken; bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi ve sekiz derlerdi. Zira bugün bizde [sayı basamağı] on olduğu gibi onlarda da sayı basamağı yedi idi. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu kavlidir: 3 {التَّائِبُونَ} “Tevbe edenler...”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.