9901. Metin
سُورَةِ مَرْيَمَ مَكِّيَّةٌ، وَهِيَ ثَمَانٍ وَتِسْعُونَ آيَةً (١)
Meryem Suresi Mekkîdir ve doksan sekiz ayettir. (¬١)
9902. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
9903. Metin
{كهيعص (١) ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢) }
{كهيعص (١) ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢) } “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd. [Bu], Rabbinin, kulu Zekeriyyâ’ya olan rahmetinin anılmasıdır.”
9904. Metin
قَوْلُهُ ﷿ {كهيعص} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو بِكَسْرِ الْهَاءِ وَفَتْحِ الْيَاءِ، وَضِدُّهُ ابْنُ عَامِرٍ، وَحَمْزَةُ، وَبِكَسْرِهِمَا: الْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ، وَالْبَاقُونَ بِفَتْحِهِمَا.
Yüce Allah'ın {كهيعص} “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd” kavli: Ebû Amr hâ harfini kesre ve yâ harfini fetha ile okumuştur; İbn Âmir ve Hamza ise bunun zıddına [hâ'yı fetha, yâ'yı kesre ile] okumuştur. el-Kisâî ve Ebû Bekr ise her ikisini kesre ile, diğerleri ise her ikisini fetha ile okumuştur.
9905. Metin
وَيُظْهِرُ الدَّالَ عِنْدَ الذَّالِ مِنْ "صَادْ ذِكْرُ" ابْنُ كَثِيرٍ، وَنَافِعٌ، وَعَاصِمٌ [وَيَعْقُوبُ] (٢) وَالْبَاقُونَ بِالْإِدْغَامِ (٣) .
İbn Kesîr, Nâfi‘, Âsım [ve Ya‘kūb], "Sâd Zikru" ibaresinde dâl harfini zâl harfinin yanında izhar ile okurlar. Geri kalanlar ise idgam ile okurlar. (¬٢) (¬٣)
9906. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: هُوَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: O, Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir.
9907. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: هُوَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ الْقُرْآنِ.
Katâde şöyle dedi: O, Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir.
9908. Metin
وَقِيلَ: اسْمٌ لِلسُّورَةِ. وَقِيلَ: هُوَ قَسَمٌ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ.
Surenin adıdır da denilmiştir. Allah'ın kendisiyle yemin ettiği bir yemin olduğu da söylenmiştir.
9909. Metin
وَيُرْوَى عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ {كهيعص} قَالَ: الْكَافُ مِنْ كِرِيمٍ وَكَبِيرٍ، وَالْهَاءُ مِنْ هَادٍ، وَالْيَاءُ مِنْ رَحِيمٍ، وَالْعَيْنُ مِنْ عَلِيمٍ، وَعَظِيمٍ، وَالصَّادُ مِنْ صَادِقٍ.
Saîd b. Cübeyr'den, [o da] İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o, {كهيعص} “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd”1 kavli hakkında şöyle demiştir: Kâf harfi Kerîm ve Kebîr'den, Hâ harfi Hâdî'den, Yâ harfi Rahîm'den2, Ayn harfi Alîm ve Azîm'den, Sâd harfi ise Sâdık'tandır.3
9910. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: مَعْنَاهُ: كَافٍ لِخَلْقِهِ، هَادٍ لِعِبَادِهِ، يَدُهُ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ، عَالِمٌ بِبَرِّيَّتِهِ، صَادَقٌ فِي وَعْدِهِ (١) {ذِكْرُ} رُفِعَ بِالْمُضْمَرِ، أَيْ: هَذَا الَّذِي نَتْلُوهُ عَلَيْكَ ذِكْرُ {رَحْمَةِ رَبِّكَ} [وَفِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ] (٢) مَعْنَاهُ: ذِكْرُ رَبِّكَ {عَبْدَهُ زَكَرِيَّا} بِرَحْمَتِهِ.
Kelbî şöyle dedi: Bunun anlamı; yaratıklarına kâfî gelen, kullarına hidâyet veren, eli onların ellerinin üzerinde olan, yarattıklarını bilen, vaadinde sadık olandır. (¬١) {ذِكْرُ} “Anılmasıdır” kelimesi gizli bir [mübtedâ] ile merfû kılınmıştır; yani: Sana okuduğumuz bu şey {رَحْمَةِ رَبِّكَ} “Rabbinin rahmetinin” anılmasıdır. [Bunda bir takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır], (¬٢) manası şudur: Rabbinin, {عَبْدَهُ زَكَرِيَّا} “kulu Zekeriyyâ'yı” rahmetiyle anmasıdır.
9911. Metin
{إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا (٣) قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤) وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦) }
{إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا (٣) قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤) وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦) } “Hani o, Rabbine gizlice yalvarmıştı. Şöyle demişti: 'Rabbim! Doğrusu kemiklerim gevşedi, başım bembeyaz alev aldı. Sana dua etmekle de Rabbim, hiçbir zaman bedbaht olmadım. Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek akrabalarımdan endişe ettim. Karım da kısırdır. Artık katından bana bir veli lütfet ki, bana da mirasçı olsun, Ya'kūb hanedanına da mirasçı olsun. Rabbim, onu rızana mazhar eyle!'”
9912. Metin
{إِذْ نَادَى} دَعَا {رَبَّهُ} فِي مِحْرَابِهِ {نِدَاءً خَفِيًّا} دَعَا سِرًّا مِنْ قَوْمِهِ فِي جَوْفِ اللَّيْلِ. {قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ} ضَعُفَ وَرَقَّ {الْعَظْمُ مِنِّي} مِنَ الْكِبَرِ. قَالَ قَتَادَةُ: اشْتَكَى سُقُوطَ الْأَضْرَاسِ {وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ} أَيْ: ابْيَضَّ شَعْرُ الرَّأْسِ {شَيْبًا} شَمْطًا {وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا} يَقُولُ: عَوَّدْتَنِي الْإِجَابَةَ فِيمَا مَضَى وَلَمْ تُخَيِّبْنِي.
{إِذْ نَادَى} “Hani seslenmişti / dua etmişti”, mihrabında {رَبَّهُ} “Rabbine”, {نِدَاءً خَفِيًّا} “gizlice yalvarmıştı”; gecenin ortasında kavminden gizli olarak dua etti. {قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ} “Dedi ki: Rabbim! Şüphesiz bende gevşedi”, yani yaşlılıktan dolayı zayıfladı ve inceldi, {الْعَظْمُ مِنِّي} “kemiklerim”. Katâde şöyle dedi: Dişlerinin dökülmesinden şikâyet etti. {وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ} “ve baş alev aldı”, yani başın saçları beyazladı {شَيْبًا} “aklaşarak”, ağararak. {وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا} “Sana dua etmekle de Rabbim, hiçbir zaman bedbaht olmadım”; şöyle demektedir: Geçmişte bana dualarıma icabet etmeyi âdet kıldın ve beni hayal kırıklığına uğratmadın.
9913. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ لَمَّا دَعَوْتَنِي إِلَى الْإِيمَانِ آمَنْتُ وَلَمْ أَشْقَ بِتَرْكِ الْإِيمَانِ (٣) . {وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ} و"الْمَوَالِي": بَنُو الْعَمِّ. قَالَ مُجَاهِدٌ: الْعَصَبَةُ. وَقَالَ أَبُو صَالِحٍ: الْكَلَالَةُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: الْوَرَثَةُ (٤) {مِنْ وَرَائِي} أَيْ: مِنْ بَعْدِ مَوْتِي.
Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; "Beni imana davet ettiğinde iman ettim, imanı terk ederek bedbaht olmadım" demektir. (¬٣) {وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ} “Doğrusu ben akrabalarımdan endişe ettim”; Mevâlî, amca oğullarıdır. Mücâhid: Asabe (baba tarafından akrabalar), demiştir. Ebû Sâlih: Kelâle, demiştir. Kelbî ise: Mirasçılardır, demiştir. (¬٤) {مِنْ وَرَائِي} “arkamdan”, yani ölümümden sonra.
9914. Metin
قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ: {مِنْ وَرَائِيَ} بِفَتْحِ الْيَاءِ، وَالْآخَرُونَ بِإِسْكَانِهَا.
İbn Kesîr {مِنْ وَرَائِيَ} “arkamdan” ibaresini yâ'nın fethası ile okumuştur; diğerleri ise sükûnu ile okumuştur.
9915. Metin
{وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا} لَا تَلِدُ {فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ} أَعْطِنِي مِنْ عِنْدِكَ {وَلِيًّا} ابْنًا. {يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَالْكِسَائِيُّ: بِجَزْمِ الثَّاءِ فِيهِمَا، عَلَى جَوَابِ الدُّعَاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالرَّفْعِ عَلَى الْحَالِ وَالصِّفَةِ، أَيْ: وَلِيًّا وَارِثًا.
{وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا} “Karım da kısırdır”, doğurmaz, {فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ} “katından bana bağışla”, yani katından bana ver, {وَلِيًّا} “bir veli”, yani bir oğul. {يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ} “ki bana da mirasçı olsun, Ya'kūb hanedanına da mirasçı olsun”. Ebû Amr ve el-Kisâî, duanın cevabı olarak her ikisinde de sâ harfini cezimle okumuştur. Diğerleri ise hâl ve sıfat olarak ref ile okumuştur; yani: Mirasçı bir veli.
9916. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي هَذَا الْإِرْثِ؛ قَالَ الْحَسَنُ: مَعْنَاهُ يَرِثُنِي مَالِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ النُّبُوَّةَ والْحُبُورَةَ.
Bu miras konusunda ihtilaf etmişlerdir; Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: Bunun manası, "[bana] malım hususunda mirasçı olsun, Ya'kūb hanedanına da peygamberlik ve din bilginliği hususunda mirasçı olsun" demektir.
9917. Metin
وَقِيلَ: أَرَادَ مِيرَاثَ النُّبُوَّةِ وَالْعِلْمِ.
Peygamberlik ve ilim mirasını kastettiği de söylenmiştir.
9918. Metin
وَقِيلَ: أَرَادَ إِرْثَ الْحُبُورَةِ، لِأَنَّ زَكَرِيَّا كَانَ رَأْسَ الْأَحْبَارِ (١) .
Din bilginliği mirasını kastettiği de söylenmiştir; çünkü Zekeriyyâ din bilginlerinin başı idi. (¬١)
9919. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: وَالْأَوْلَى أَنْ يُحْمَلَ عَلَى مِيرَاثِ غَيْرِ الْمَالِ لِأَنَّهُ يَبْعُدُ أَنْ يُشْفِقَ زَكَرِيَّا وَهُوَ نَبِيٌّ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ أَنْ يَرِثَهُ بَنُو عَمِّهِ مَالَهُ.
ez-Zeccâc şöyle dedi: Mal dışındaki mirasa hamledilmesi daha evladır; zira peygamberlerden bir peygamber olan Zekeriyyâ'nın, amcası oğullarının malına mirasçı olmasından endişe etmesi uzak bir ihtimaldir.
9920. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ خَافَ تَضْيِيعَ بَنِي عَمِّهِ دِينَ اللَّهِ وَتَغْيِيرَ أَحْكَامِهِ عَلَى مَا كَانَ شَاهَدَهُ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنْ تَبْدِيلِ الدِّينِ وَقَتْلِ الْأَنْبِيَاءِ، فَسَأَلَ رَبَّهُ وَلِيًّا (٢) صَالِحًا يَأْمَنُهُ عَلَى أُمَّتِهِ وَيَرِثُ نُبُوَّتَهُ وَعِلْمَهُ لِئَلَّا يَضِيعَ الدِّينُ. وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ عَطَاءٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ (٣) .
Mana şudur: O, İsrâiloğulları'nda dinin değiştirilmesi ve peygamberlerin öldürülmesi şeklinde bizzat şahit olduğu durumlardan ötürü, amcası oğullarının Allah'ın dinini zayi etmelerinden ve hükümlerini değiştirmelerinden korktu. Bunun üzerine dinin zayi olmaması için ümmeti hususunda kendisine güveneceği, peygamberliğine ve ilmine mirasçı olacak salih bir veli (evlat) Rabbinden istedi. (¬٢) Atâ'nın İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan naklettiği sözün anlamı da budur. (¬٣)
9921. Metin
{وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا} أَيْ بَرًّا تَقِيًّا مَرْضِيًّا.
{وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا} “Rabbim, onu rızana mazhar eyle!”, yani iyiliksever, takva sahibi ve razı olunan biri kıl!
9922. Metin
{يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧) }
{يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧) } “'Ey Zekeriyyâ! Biz sana, adı Yahyâ olan bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.'”
9923. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ} وَفِيهِ اخْتِصَارٌ، مَعْنَاهُ: فَاسْتَجَابَ اللَّهُ دُعَاءَهُ فَقَالَ: يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ، {بِغُلَامٍ} بِوَلَدٍ ذَكَرٍ ٤ {اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا} قَالَ قَتَادَةُ وَالْكَلْبِيُّ: لَمْ يُسَمَّ أَحَدٌ قَبْلَهُ يَحْيَى ٥ .
Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ} “Ey Zekeriyyâ! Biz sana müjdeliyoruz” kavlinde bir ihtisar (kısaltma) vardır. Anlamı şudur: Allah onun duasına icabet buyurdu ve şöyle dedi: Ey Zekeriyyâ! Biz sana, {بِغُلَامٍ} erkek bir çocuk 4 {اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا} “adı Yahyâ olan, daha önce kendisine hiçbir adaş yapmadığımız bir oğul [müjdeliyoruz].” Katâde ve el-Kelbî şöyle dediler: Ondan önce hiç kimse Yahyâ olarak isimlendirilmemişti 5.
9924. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَعَطَاءٌ: لَمْ نَجْعَلْ لَهُ شَبَهًا وَمِثْلًا كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا" أَيْ مِثْلًا.
Saîd b. Cübeyr ve Atâ şöyle dediler: Ona bir benzer ve denk kılmadık; nitekim Yüce Allah: "O'nun bir adaşı (dengi) olduğunu biliyor musun?" buyurmuştur, yani benzeri.
9925. Metin
وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ مِثْلٌ، لِأَنَّهُ لَمْ يَعْصِ وَلَمْ يَهُمَّ بِمَعْصِيَةٍ قَطُّ.
Manası şudur: Onun bir benzeri yoktu; çünkü o asla günah işlemedi ve hiçbir günaha da asla niyetlenmedi.
9926. Metin
وَقِيلَ: لَمْ يَكُنْ لَهُ مِثْلٌ فِي أَمْرِ النِّسَاءِ، لِأَنَّهُ كَانَ سَيِّدًا وَحَصُورًا.
Kadınlar konusunda bir benzeri yoktu da denilmiştir; çünkü o bir efendi ve nefsine hâkim (kadınlardan uzak duran) biriydi.
9927. Metin
وَقَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: أَيْ لَمْ تَلِدِ الْعَوَاقِرُ مِثْلَهُ وَلَدًا.
Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan nakletti: Yani kısır kadınlar onun gibi bir çocuk doğurmamıştır.
9928. Metin
وَقِيلَ: لَمْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ اجْتِمَاعَ الْفَضَائِلِ كُلِّهَا لِيَحْيَى، إِنَّمَا أَرَادَ بَعْضَهَا، لِأَنَّ الْخَلِيلَ وَالْكَلِيمَ كَانَا قَبْلَهُ، وَهُمَا أَفْضَلُ مِنْهُ.
Şöyle de denilmiştir: Allah bununla Yahyâ için bütün faziletlerin toplanmasını kastetmemiştir, sadece bazısını kastetmiştir; zira Halîl (İbrâhim) ve Kelîm (Mûsâ) ondan önce idiler ve ikisi de ondan daha faziletli idiler.
9929. Metin
{قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨) قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا (٩) قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا (١٠) }
{قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨) قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا (٩) قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا (١٠) } “Dedi ki: 'Rabbim! Karım kısır ve ben de yaşlılıktan son sınıra ulaşmışken benim nasıl bir oğlum olabilir?' [Melek] dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Daha önce sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım.' [Zekeriyyâ]: 'Rabbim, bana bir alamet ver' dedi. [Rabbi] buyurdu ki: 'Senin alametin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır.'”
9930. Metin
{قَالَ رَبِّ أَنَّى} مِنْ أَيْنَ {يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا} أَيْ: وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ (١) . {وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا} أَيْ: يَبَسًا، قَالَ قَتَادَةُ: يُرِيدُ نُحُولَ الْعَظْمِ، يُقَالُ: عَتَا الشَّيْخُ يَعْتُو عِتِيًّا وَعِسِيًّا: إِذَا انْتَهَى سِنَّهُ وَكَبِرَ، وَشَيْخٌ عَاتٍ وَعَاسٍ: إِذَا صَارَ إِلَى حَالَةِ الْيَبَسِ وَالْجَفَافِ.
{قَالَ رَبِّ أَنَّى} “Dedi ki: Rabbim! Nasıl / nereden” {يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا} “benim bir oğlum olabilir, karım da kısırken?”, yani karım kısır iken. (¬١) {وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا} “ve ben yaşlılıktan son sınıra ulaşmışken”, yani kurumuşken; Katâde: Kemiklerin incelmesini kastetmektedir, dedi. Şöyle denir: Yaşlı adam yaşının sonuna ulaşıp iyice ihtiyarladığında "atâ eş-şeyhu ya'tû utiyyen ve 'ısiyyen" denir. Kuruluk ve kuruma hâline ulaştığında ise "şeyhun âtin ve âsin" denir.
9931. Metin
وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: عِتِيًّا وَبِكِيًّا وَصِلِيًّا وَجِثِيًّا بِكَسْرِ أَوَائِلِهِنَّ، وَالْبَاقُونَ بِرَفْعِهَا، وَهُمَا لُغَتَانِ. {قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ} يَسِيرٌ {وَقَدْ خَلَقْتُكَ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ " خَلَقْنَاكَ " بِالنُّونِ وَالْأَلِفِ عَلَى التَّعْظِيمِ، {مِنْ قَبْلُ} أَيْ مِنْ قَبْلِ يَحْيَى {وَلَمْ تَكُ شَيْئًا} {قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً} دَلَالَةً عَلَى حَمْلِ امْرَأَتِي {قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا} أَيْ: صَحِيحًا سَلِيمًا مِنْ غَيْرِ مَا بَأْسٍ وَلَا خَرَسٍ.
Hamza ve el-Kisâî; "ıtiyyen", "bıkiyyen", "sılıyyen" ve "cıhiyyen" kelimelerini ilk harflerinin kesresiyle okumuşlardır; diğerleri ise dammeleriyle okumuştur ki bunlar iki lehçedir. {قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ} “[Melek] dedi ki: Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır”, pek basittir. {وَقَدْ خَلَقْتُكَ} “seni de yaratmıştım”; Hamza ve el-Kisâî tazim için nun ve elif ile "halaknâke" şeklinde okumuştur; {مِنْ قَبْلُ} “daha önce”, yani Yahyâ'dan önce, {وَلَمْ تَكُ شَيْئًا} “ve sen hiçbir şey değilken”. {قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً} “[Zekeriyyâ]: Rabbim, bana bir alamet ver, dedi”, karımın hamileliğine bir işaret [kıl]. {قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا} “[Rabbi] buyurdu ki: Senin alametin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır”, yani herhangi bir hastalık ve dilsizlik olmaksızın sağlıklı ve sağlam iken.
9932. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ: أَيْ لَا يَمْنَعُكَ مِنَ الْكَلَامِ مَرَضٌ.
Mücâhid şöyle dedi: Yani seni konuşmaktan herhangi bir hastalık alıkoymaz.1
9933. Metin
وَقِيلَ: ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا أَيْ مُتَتَابِعَاتٍ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ (١) .
Üç gece seviyyen; yani peş peşe [üç gece], diye de söylenmiştir. Birincisi daha sahihtir. (¬١)
9934. Metin
وَفِي الْقِصَّةِ: أَنَّهُ لَمْ يَقْدِرْ فِيهَا أَنْ يَتَكَلَّمَ مَعَ النَّاسِ فَإِذَا أَرَادَ ذِكْرَ اللَّهِ تَعَالَى انْطَلَقَ لِسَانُهُ (٢) .
Kıssada [şöyle geçer]: O günlerde insanlarla konuşmaya güç yetiremiyordu, fakat Yüce Allah'ı zikretmek istediğinde dili çözülüyordu. (¬٢)
9935. Metin
{فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١) }
{فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١) } “Bunun üzerine [Zekeriyyâ] mihraptan kavminin karşısına çıktı ve onlara: 'Sabah akşam tesbih edin!' diye işaret etti.”12
9936. Metin
{يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (١٢) وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيًّا (١٣) }
{يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (١٢) وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيًّا (١٣) } “'Ey Yahyâ! Kitaba sımsıkı sarıl!' [dedik]. Ve henüz çocuk iken ona hikmet verdik; katımızdan bir şefkat ve arılık da [verdik]. O, çok takva sahibi idi.”
9937. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ} وَكَانَ النَّاسُ مِنْ وَرَاءِ الْمِحْرَابِ يَنْتَظِرُونَهُ أَنْ يَفْتَحَ لَهُمُ الْبَابَ فَيَدْخُلُونَ وَيُصَلُّونَ، إِذْ خَرَجَ عَلَيْهِمْ زَكَرِيَّا مُتَغَيِّرًا لَوْنُهُ فَأَنْكَرُوهُ، وَقَالُوا: مَا لَكَ يَا زَكَرِيَّا؟ {فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ} فَأَوْمَأَ إِلَيْهِمْ، قَالَ مُجَاهِدٌ: كَتَبَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ، {أَنْ سَبِّحُوا} أَيْ: صَلُّوا لِلَّهِ (١) {بُكْرَةً} غُدْوَةً {وَعَشِيًّا} وَمَعْنَاهُ: أَنَّهُ كَانَ يَخْرُجُ عَلَى قَوْمِهِ بُكْرَةً وَعَشِيًّا فَيَأْمُرُهُمْ بِالصَّلَاةِ، فَلَمَّا كَانَ وَقْتُ حَمْلِ امْرَأَتِهِ وَمَنَعَ الْكَلَامَ حَتَّى (٢) خَرَجَ إِلَيْهِمْ فَأَمَرَهُمْ بِالصَّلَاةِ إِشَارَةً. قَوْلُهُ ﷿: {يَا يَحْيَى} قِيلَ: فِيهِ حَذْفٌ مَعْنَاهُ: وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَقُلْنَا لَهُ: يَا يَحْيَى، {خُذِ الْكِتَابَ} يَعْنِي التَّوْرَاةَ {بِقُوَّةٍ} بِجَدٍّ {وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: النُّبُوَّةَ {صَبِيًّا} وَهُوَ ابْنُ ثَلَاثِ سِنِينَ.
Yüce Allah'ın {فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ} “Bunun üzerine mihraptan kavminin karşısına çıktı” kavli: İnsanlar mihrabın arkasında, onlara kapıyı açmasını, böylece girip namaz kılmayı bekliyorlardı. O sırada Zekeriyyâ rengi değişmiş bir vaziyette karşılarına çıktı. Onu yadırgadılar ve: "Sana ne oldu ey Zekeriyyâ?" dediler. {فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ} “onlara işaret etti”, yani onlara ima etti; Mücâhid: Onlara yere yazdı, demiştir. {أَنْ سَبِّحُوا} “tesbih edin diye”, yani Allah için namaz kılın (¬١) {بُكْرَةً} “sabah”, erken vakitte {وَعَشِيًّا} “ve akşam”. Anlamı şudur: O, kavminin karşısına sabah akşam çıkar ve onlara namazı emrederdi. Karısının hamile kaldığı ve konuşmasının engellendiği vakit olunca, (¬٢) onların karşısına çıktı ve onlara işaretle namazı emretti. Yüce Allah'ın {يَا يَحْيَى} “Ey Yahyâ!” kavli: Denildi ki bunda bir hazif vardır; manası: "Ona Yahyâ'yı bağışladık ve ona: Ey Yahyâ! {خُذِ الْكِتَابَ} Kitaba sarıl! -yani Tevrat'a- {بِقُوَّةٍ} ciddiyetle / sımsıkı {وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ} ve ona hüküm verdik -İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: Peygamberlik, demiştir- {صَبِيًّا} henüz çocuk iken -ki o üç yaşındaydı-" demektir.
9938. Metin
وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْحُكْمِ فَهْمَ الْكِتَابِ (٣) فَقَرَأَ التَّوْرَاةَ وَهُوَ صَغِيرٌ.
Hüküm ile Kitab'ı anlamayı kastettiği de söylenmiştir; (¬٣) nitekim o küçük yaştayken Tevrat'ı okumuştur.
9939. Metin
وَعَنْ بَعْضِ السَّلَفِ: مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ قَبْلَ أَنْ يَبْلُغَ فَهُوَ مِمَّنْ أُوتِيَ الْحُكْمَ صَبِيًّا ٤ . {وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا} رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا، قَالَ الْحُطَيْئَةُ لِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁: تَحَنَّنْ عَلَيَّ هَدَاكَ المَلِيكُ ... فَإِنَّ لِكُلِّ مَقَامٍ مَقَالًا ٥
Selef[ten bazısı]ndan da şöyle rivayet edilmiştir: “Kim ergenlik çağına ulaşmadan önce Kur'an'ı okursa (öğrenirse), o kendisine çocukken hüküm (anlayış ve ilim) verilmiş kimselerdendir.”4 {وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا} “Ve katımızdan bir şefkat / merhamet”, yani katımızdan bir rahmet [verdik]. el-Hutay'e, Ömer b. el-Hattâb'a radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Merhamet et bana, Melik (olan Allah) seni doğru yola iletsin... Şüphesiz her makamın bir sözü vardır.”5
9940. Metin
أَيْ: تَرَحَّمْ.
Yani: Merhamet et.
9941. Metin
{وَزَكَاةً} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يَعْنِي بِالزَّكَاةِ الطَّاعَةَ وَالْإِخْلَاصَ.
{وَزَكَاةً} “ve arılık / temizlik”; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Zekât ile itaati ve ihlası kastetmektedir.
9942. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ ﵁: هِيَ الْعَمَلُ الصَّالِحُ، وَهُوَ قَوْلُ الضَّحَّاكِ.
Katâde radıyallâhu anh şöyle dedi: O, salih ameldir; bu aynı zamanda ed-Dahhâk'ın da görüşüdür.
9943. Metin
وَمَعْنَى الْآيَةِ: وَآتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَتَحَنُّنًا عَلَى الْعِبَادِ، لِيَدْعُوَهُمْ إِلَى طَاعَةِ رَبِّهِمْ وَيَعْمَلَ عَمَلًا صَالِحًا فِي إِخْلَاصٍ.
Ayetin manası şudur: Onları Rablerinin itaatine çağırması ve ihlasla salih amel işlemesi için ona katımızdan bir rahmet ve kullara karşı bir şefkat verdik.
9944. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: يَعْنِي صَدَقَةً تَصَدَّقَ اللَّهُ بِهَا عَلَى أَبَوَيْهِ.
Kelbî şöyle dedi: Yani Allah'ın anne babasına lütfettiği bir sadaka (bağış) demektir.
9945. Metin
{وَكَانَ تَقِيًّا} مُسْلِمًا وَمُخْلِصًا مُطِيعًا، وَكَانَ مِنْ تَقْوَاهُ أَنَّهُ لَمْ يَعْمَلْ خَطِيئَةً وَلَا هَمَّ بِهَا (١) .
{وَكَانَ تَقِيًّا} “O, çok takva sahibi idi”, yani Müslüman, ihlaslı ve itaatkârdı; onun takvasından biri de hiçbir günah işlememiş ve günaha niyet dahi etmemiş olmasıydı. (¬١)
9946. Metin
{وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا (١٤) وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا (١٥) وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا (١٦) }
{وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا (١٤) وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا (١٥) وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا (١٦) } “Ana babasına karşı da çok iyi davranandı; bir zorba ve asi değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak diriltileceği gün ona selam olsun! Kitap'ta Meryem'i de an; hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.”
9947. Metin
{وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ} أَيْ بَارًّا لَطِيفًا بِهِمَا مُحْسِنًا إِلَيْهِمَا. {وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا} وَ"الْجَبَّارُ": الْمُتَكَبِّرُ، وَقِيلَ: "الْجَبَّارُ": الَّذِي يَضْرِبُ وَيَقْتُلُ عَلَى الْغَضَبِ، وَ"الْعَصِيُّ": الْعَاصِي. {وَسَلَامٌ عَلَيْهِ} أَيْ: سَلَامَةٌ لَهُ، {يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا} قَالَ سُفْيَانُ بْنُ عيينة: أوحش ٦/ب (٢) مَا يَكُونُ الْإِنْسَانُ فِي هَذِهِ الْأَحْوَالِ: يَوْمَ وُلِدَ فَيَخْرُجُ مِمَّا كَانَ فِيهِ، وَيَوْمَ يَمُوتُ فَيَرَى قَوْمًا لَمْ يَكُنْ عَايَنَهُمْ، وَيَوْمَ يُبْعَثُ فَيَرَى نَفْسَهُ فِي مَحْشَرٍ لَمْ يَرَ مِثْلَهُ. فَخَصَّ يَحْيَى بِالسَّلَامَةِ فِي هَذِهِ الْمَوَاطِنِ (٣) . قَوْلُهُ ﷿: {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ} فِي الْقُرْآنِ {مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ} تَنَحَّتْ وَاعْتَزَلَتْ {مِنْ أَهْلِهَا} مِنْ قَوْمِهَا {مَكَانًا شَرْقِيًّا} أَيْ: مَكَانًا فِي الدَّارِ مِمَّا يَلِي الْمَشْرِقَ، وَكَانَ يَوْمًا شَاتِيًا شَدِيدَ الْبَرْدِ، فَجَلَسَتْ فِي مَشْرُقَةٍ تَفْلِي رَأْسَهَا.
{وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ} “Ana babasına karşı da çok iyi davranandı”, yani onlara karşı itaatkâr, nazik ve iyilikseverdi. {وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا} “bir zorba ve asi değildi”; Cebbâr, kibirlenen kimsedir. Cebbâr'ın öfkelendiğinde vuran ve öldüren kimse olduğu da söylenmiştir. Âsî ise isyan eden kimsedir. {وَسَلَامٌ عَلَيْهِ} “ona selam olsun”, yani ona esenlik olsun {يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا} “doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak diriltileceği gün”. Süfyân b. Uyeyne şöyle dedi: İnsanın en çok yalnızlık ve dehşet hissettiği anlar 6/b (¬٢) şu durumlardır: Doğduğu gün; zira alıştığı ortamdan çıkar. Öldüğü gün; zira daha önce görmediği kimseleri (melekleri) görür. Diriltildiği gün; zira benzerini görmediği büyük bir mahşer yerinde kendini görür. İşte bu durumlarda Yahyâ'ya esenlik tahsis edilmiştir. (¬٣) Yüce Allah'ın {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ} “Kitap'ta an”, yani Kur'an'da, {مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ} “Meryem'i; hani o çekilmişti”, yani kenara çekilip uzaklaşmıştı, {مِنْ أَهْلِهَا} “ailesinden”, yani kavminden, {مَكَانًا شَرْقِيًّا} “doğu tarafında bir yere”; yani evin doğuya bakan bir yerine [çekilmişti]. O gün çok soğuk, kışlık bir gündü; güneş alan bir yere oturup başını tarıyordu.
9948. Metin
وَقِيلَ: كَانَتْ طَهُرَتْ مِنَ الْمَحِيضِ، فَذَهَبَتْ لِتَغْتَسِلَ.
Şöyle de denilmiştir: Âdetten temizlenmişti de yıkanmak için gitmişti.
9949. Metin
قَالَ الْحَسَنُ: وَمِنْ ثَمَّ اتَّخَذَتِ النَّصَارَى الْمَشْرِقَ قِبْلَةً (١) .
Hasan şöyle dedi: İşte bu yüzden Hristiyanlar doğuyu kıble edindiler. (¬١)
9950. Metin
{فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا (١٧) قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (١٨) قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا (١٩) قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا (٢٠) }
{فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا (١٧) قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا (١٨) قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا (١٩) قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا (٢٠) } “Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ona ruhumuzu gönderdik; o da kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. [Meryem]: 'Eğer Allah'tan sakınan biriysen, senden Rahmân'a sığınırım' dedi. [Cebrail]: 'Ben, ancak sana tertemiz bir oğul bağışlamak için Rabbinin [gönderdiği] bir elçisiyim' dedi. [Meryem]: 'Bana bir insan eli değmediği ve iffetsiz bir kadın da olmadığım halde benim nasıl bir oğlum olabilir?' dedi.”
9951. Metin
{فَاتَّخَذَتْ} فَضَرَبَتْ {مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: سِتْرًا.
{فَاتَّخَذَتْ} “çekmişti”, yani koydu {مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا} “onlarla kendi arasına bir perde”. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Bir örtü.
9952. Metin
وَقِيلَ: جَلَسَتْ وَرَاءَ جِدَارٍ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: وَرَاءَ جَبَلٍ.
Bir duvarın arkasına oturduğu da söylenmiştir. Mukâtil ise: Bir dağın arkasına, demiştir.
9953. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ: إِنَّ مَرْيَمَ كَانَتْ تَكُونُ فِي الْمَسْجِدِ فَإِذَا حَاضَتْ تَحَوَّلَتْ إِلَى بَيْتِ خَالَتِهَا، حَتَّى إِذَا طَهُرَتْ عَادَتْ إِلَى الْمَسْجِدِ، فَبَيْنَمَا هِيَ تَغْتَسِلُ مِنَ الْمَحِيضِ قَدْ تَجَرَّدَتْ، إِذْ عَرَضَ لَهَا جِبْرِيلُ فِي صُورَةِ شَابٍّ أَمْرَدَ وَضِيءَ الْوَجْهِ جَعْدَ الشَّعْرِ سَوِيَّ الْخَلْقِ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ:
İkrime şöyle dedi: Meryem mescitte bulunurdu; âdet gördüğünde teyzesinin evine geçer, temizlendiğinde ise mescide dönerdi. Bir gün [elbiselerini] çıkarıp hayızdan yıkanırken, Cibril ona sakalsız, aydınlık yüzlü, kıvırcık saçlı ve düzgün yaratılışlı genç bir adam suretinde göründü. İşte Yüce Allah'ın şu buyruğu buna işaret eder:
9954. Metin
{فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا} يَعْنِي: جِبْرِيلَ ﵇ {فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا} وَقِيلَ: الْمُرَادُ مِنَ الرُّوحِ عِيسَى ﵇، جَاءَ فِي صُورَةِ بَشَرٍ فَحَمَلَتْ بِهِ وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ فَلَمَّا رَأَتْ مَرْيَمُ جِبْرِيلَ يَقْصِدُ نَحْوَهَا نَادَتْهُ مِنْ بَعِيدٍ فَـ: {قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا} مُؤْمِنًا مُطِيعًا.
{فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا} “Biz de ona ruhumuzu gönderdik”, yani Cibril aleyhisselâm'ı, {فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا} “o da kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü”. Ruhtan kastın İsa aleyhisselâm olduğu, insan suretinde geldiği ve Meryem'in ona gebe kaldığı da söylenmiştir; ancak birincisi daha sahihtir. Meryem, Cibril'in kendisine doğru yöneldiğini görünce ona uzaktan seslenerek {قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا} “[Meryem]: 'Eğer Allah'tan sakınan biriysen, senden Rahmân'a sığınırım' dedi”, yani mümin ve itaatkâr [biriysen].
9955. Metin
فَإِنْ قِيلَ إِنَّمَا يُسْتَعَاذُ مِنَ الْفَاجِرِ، فَكَيْفَ قَالَتْ: إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا؟
Eğer: “Sadece günahkâr kimseden [Allah'a] sığınılır; öyleyse nasıl ‘Eğer Allah'tan sakınan biriysen senden Rahmân'a sığınırım’ dedi?” denilirse;
9956. Metin
قِيلَ: هَذَا كَقَوْلِ الْقَائِلِ: إِنْ كُنْتَ مُؤْمِنًا فَلَا تَظْلِمْنِي. أَيْ: يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ إِيمَانُكَ مَانِعًا مِنَ الظُّلْمِ وَكَذَلِكَ هَاهُنَا.
Şöyle denilir: Bu, bir kimsenin “Eğer müminsen bana zulmetme” demesi gibidir. Yani: İmanın sana zulmetmeye engel olması gerekir. Burada da durum böyledir.
9957. Metin
مَعْنَاهُ: وَيَنْبَغِي أَنْ تَكُونَ تَقْوَاكَ مَانِعًا لَكَ مِنَ الْفُجُورِ (٢) . {قَالَ} لَهَا جِبْرِيلُ: {إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ} قَرَأَ نَافِعٌ وَأَهْلُ الْبَصْرَةِ: "لِيَهَبَ لَكِ" بِالْيَاءِ، أَيْ: لِيَهَبَ لَكِ رَبُّكِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "لِأَهَبَ لَكِ" أَسْنَدَ الْفِعْلَ إِلَى الرَّسُولِ، وَإِنْ كَانَتِ الْهِبَةُ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى، لِأَنَّهُ أَرْسَلَ بِهِ.
Bunun anlamı: Takvanın seni kötülükten alıkoyması gerekir. (¬٢) Cibril ona {قَالَ} “dedi”, {إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ} “'Ben, ancak sana bağışlamak için Rabbinin [gönderdiği] bir elçisiyim'”. Nâfi ve Basralılar ya harfiyle "liyehebe leki" (لِيَهَبَ لَكِ) şeklinde okumuşlardır; yani Rabbin sana bağışlasın diye. Diğerleri ise "li-ehebe leki" (لِأَهَبَ لَكِ) şeklinde okumuştur. Bağış Yüce Allah'tan olmasına rağmen, elçi onunla gönderildiği için fiil elçiye isnat edilmiştir.
9958. Metin
{غُلَامًا زَكِيًّا} وَلَدًا صَالِحًا طَاهِرًا مِنَ الذُّنُوبِ. {قَالَتْ} مَرْيَمُ {أَنَّى} مِنْ أَيْنَ {يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ} لَمْ يَقْرَبْنِي زَوْجٌ {وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا} فَاجِرَةً؟ تُرِيدُ أَنَّ الْوَلَدَ يَكُونُ مِنْ نِكَاحٍ أَوْ سِفَاحٍ، وَلَمْ يَكُنْ هُنَا وَاحِدٌ مِنْهُمَا.
{غُلَامًا زَكِيًّا} “tertemiz bir erkek çocuk”, günahlardan arınmış, sâlih bir çocuk [demektir].1 Meryem {قَالَتْ} “dedi ki”: {أَنَّى} “Nasıl” —nereden— {يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ} “benim bir oğlum olabilir ki bana hiçbir insan dokunmamışken” —bana hiçbir koca yaklaşmamışken— {وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا} “ve ben iffetsiz de değilken?” —kötü yola düşmüş [biri] değilken?— [Meryem bununla] çocuğun ancak nikâh ya da gayrimeşru ilişki (zinâ) sonucu olabileceğini kastediyordu; oysa burada bu ikisinden biri söz konusu değildi.2
9959. Metin
{قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَقْضِيًّا (٢١) فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا (٢٢) }
{قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَقْضِيًّا (٢١) فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا (٢٢) } “[Cebrail]: 'Öyledir' dedi, 'Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Onu insanlara bir mucize ve katımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.' Böylece ona gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.”
9960. Metin
{قَالَ} جِبْرِيلُ: {كَذَلِكِ} قِيلَ: مَعْنَاهُ كَمَا قُلْتِ يَا مَرْيَمُ وَلَكِنْ، {قَالَ رَبُّكِ} وَقِيلَ هَكَذَا قَالَ رَبُّكِ، {هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ} أَيْ: خَلْقُ وَلَدٍ بِلَا أَبٍ، {وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً} عَلَامَةً، {لِلنَّاسِ} وَدَلَالَةً عَلَى قُدْرَتِنَا، {وَرَحْمَةً مِنَّا} وَنِعْمَةً لِمَنْ تَبِعَهُ عَلَى دِينِهِ، {وَكَانَ} ذَلِكَ، {أَمْرًا مَقْضِيًّا} مَحْكُومًا مَفْرُوغًا عَنْهُ لَا يُرَدُّ وَلَا يُبَدَّلُ. قَوْلُهُ ﷿: {فَحَمَلَتْهُ} قِيلَ: إِنَّ جِبْرِيلَ رَفَعَ دِرْعَهَا فَنَفَخَ فِي جَيْبِهِ (١) فَحَمَلَتْ حِينَ لَبِسَتْ.
Cibril {قَالَ} “dedi”: {كَذَلِكِ} “Öyledir”; bunun anlamının: "Ey Meryem, dediğin gibidir, lakin {قَالَ رَبُّكِ} 'Rabbin buyurdu ki'" olduğu söylenmiştir. "Rabbin böyle buyurdu" manasında olduğu da söylenmiştir: {هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ} “'O bana pek kolaydır'”, yani babasız bir çocuk yaratmak. {وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً} “onu bir mucize kılacağız”, bir işaret, {لِلنَّاسِ} “insanlara” ve kudretimize bir delil, {وَرَحْمَةً مِنَّا} “ve katımızdan bir rahmet”, dininde ona uyan kimseler için bir nimet [kılacağız]. {وَكَانَ} “ve bu idi”, bu, {أَمْرًا مَقْضِيًّا} “hükme bağlanmış bir iştir”, karara bağlanmış, bitirilmiş, geri çevrilmez ve değiştirilmez bir hükümdür. Yüce Allah'ın {فَحَمَلَتْهُ} “Böylece ona gebe kaldı” buyruğuna gelince: Cibril'in Meryem'in elbisesini kaldırıp yakasına üflediği (¬١), Meryem'in de elbiseyi giydiğinde hamile kaldığı söylenmiştir.
9961. Metin
وَقِيلَ: مَدَّ جَيْبَ دِرْعَهَا بِأُصْبُعِهِ ثُمَّ نَفَخَ فِي الْجَيْبِ.
Elbisesinin yakasını parmağıyla çekip sonra yakaya üflediği de söylenmiştir.
9962. Metin
وَقِيلَ: نَفَخَ فِي كُمِّ قَمِيصِهَا. وَقِيلَ: فِي فِيهَا.
Gömleğinin koluna üflediği söylenmiştir. Ağzına üflediği de söylenmiştir.
9963. Metin
وَقِيلَ: نَفَخَ جِبْرِيلُ ﵇ نَفْخًا مِنْ بَعِيدٍ فَوَصَلَ الرِّيحُ إِلَيْهَا فَحَمَلَتْ بِعِيسَى فِي الْحَالِ (٢) {فَانْتَبَذَتْ بِهِ} أَيْ تَنَحَّتْ بِالْحَمْلِ وَانْفَرَدَتْ، {مَكَانًا قَصِيًّا} بَعِيدًا مِنْ أَهْلِهَا.
Cibril aleyhisselâm'ın uzaktan bir üfleyişle üflediği, nefesin ona ulaştığı ve İsa'ya o anda hamile kaldığı da söylenmiştir. (¬٢) {فَانْتَبَذَتْ بِهِ} “onunla çekildi”, yani karnındaki çocukla birlikte kenara çekilip yalnız kaldı, {مَكَانًا قَصِيًّا} “uzak bir yere”, ailesinden uzak bir yere.
9964. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: أَقْصَى الْوَادِي، وَهُوَ وَادِي بَيْتِ لَحْمٍ، فِرَارًا مَنْ قَوْمِهَا أَنْ يُعَيِّرُوهَا بِوِلَادَتِهَا مِنْ غَيْرِ زَوْجٍ.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Kavminin kendisini kocasız doğum yapmasıyla ayıplamasından kaçarak vadinin en uzak yerine, yani Beytüllahim vadisine [çekildi].
9965. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي مُدَّةِ حَمْلِهَا وَوَقْتِ وَضْعِهَا؛ فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: كَانَ الْحَمْلُ وَالْوِلَادَةُ فِي سَاعَةٍ وَاحِدَةٍ.
Hamilelik süresi ve doğum vakti konusunda ihtilaf ettiler; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Hamile kalması ve doğumu tek bir saat içinde oldu.
9966. Metin
وَقِيلَ: كَانَ مُدَّةُ حَمْلِهَا تِسْعَةَ أَشْهُرٍ كَحَمْلِ سَائِرِ النِّسَاءِ.
Şöyle de denilmiştir: [Meryem'in] hamilelik süresi, diğer kadınların hamileliği gibi dokuz aydı.12
9967. Metin
وَقِيلَ: كَانَ مُدَّةُ حَمْلِهَا ثَمَانِيَةَ أَشْهُرٍ، وَكَانَ ذَلِكَ آيَةً أُخْرَى لِأَنَّهُ لَا يَعِيشُ وَلَدٌ يُولَدُ لِثَمَانِيَةِ أَشْهُرٍ، وَوُلِدَ عِيسَى لِهَذِهِ الْمُدَّةِ وَعَاشَ.
Hamilelik süresinin sekiz ay olduğu da söylenmiştir; sekiz aylık doğan çocuk yaşamadığı için bu da ayrı bir mucizeydi, oysa İsa bu sürede doğdu ve yaşadı.
9968. Metin
وَقِيلَ: وَلَدَتْ لِسِتَّةِ أَشْهُرٍ.
Altı aylıkken doğurduğu da söylenmiştir.
9969. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ سُلَيْمَانَ: حَمَلَتْهُ مَرْيَمُ فِي سَاعَةٍ، وَصُوِّرَ فِي سَاعَةٍ، وَوَضَعَتْهُ فِي سَاعَةٍ حِينَ زَالَتِ الشَّمْسُ مِنْ يَوْمِهَا، وَهِيَ بِنْتُ عَشْرِ سِنِينَ (١) وَكَانَتْ قَدْ حَاضَتْ حَيْضَتَيْنِ قَبْلَ أَنْ تَحْمِلَ بِعِيسَى (٢) .
Mukâtil b. Süleymân şöyle dedi: Meryem ona bir saatte gebe kaldı, bir saatte şekillendi ve o gün güneş zevale erdiğinde (öğle vakti) bir saat içinde onu doğurdu; o sırada on yaşında bir kız çocuğuydu (¬١) ve İsa'ya hamile kalmadan önce iki defa hayız görmüştü. (¬٢)
9970. Metin
{فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا (٢٣) }
{فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا (٢٣) } “Doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine [sığınmaya] mecbur etti. 'Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!' dedi.”
9971. Metin
{فَأَجَاءَهَا} أَيْ أَلْجَأَهَا وَجَاءَ بِهَا، {الْمَخَاضُ} وَهُوَ وَجَعُ الْوِلَادَةِ، {إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ} وَكَانَتْ نَخْلَةً يَابِسَةً فِي الصَّحْرَاءِ، فِي شِدَّةِ الشِّتَاءِ، لَمْ يَكُنْ لَهَا سَعَفٌ.
{فَأَجَاءَهَا} “mecbur etti”, yani onu sığınmaya sevk etti ve getirdi, {الْمَخَاضُ} “doğum sancısı”; bu doğum ağrısıdır, {إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ} “bir hurma ağacının gövdesine”. Bu, çölün ortasında, kışın en şiddetli zamanında bulunan ve yaprakları olmayan kuru bir hurma ağacıydı.
9972. Metin
وَقِيلَ: الْتَجَأَتْ إِلَيْهَا لِتَسْتَنِدَ إِلَيْهَا وَتَتَمَسَّكَ بِهَا عَلَى وَجَعِ الْوِلَادَةِ، {قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا} تَمَنَّتِ الْمَوْتَ اسْتِحْيَاءً مِنَ النَّاسِ وَخَوْفَ الْفَضِيحَةِ، {وَكُنْتُ نَسْيًا} قَرَأَ حَمْزَةُ وَحَفْصٌ {نَسْيًا} بِفَتْحِ النُّونِ، [وَالْبَاقُونَ بِكَسْرِهَا] (٣) وَهُمَا لُغَتَانِ، مِثْلَ: الْوَتْرِ وَالْوِتْرِ، وَالْجِسْرِ وَالْجَسْرِ، وَهُوَ الشَّيْءُ الْمَنْسِيُّ" وَ"النَّسْيُ" فِي اللُّغَةِ: كُلُّ مَا أُلْقِيَ وَنُسِيَ وَلَمْ يُذْكَرْ لِحَقَارَتِهِ.
Doğum sancısına karşı ona dayanmak ve tutunmak için oraya sığındığı da söylenmiştir. {قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا} “'Keşke bundan önce ölseydim' dedi”; insanlardan utandığı ve rezil olmaktan korktuğu için ölümü temenni etti. {وَكُنْتُ نَسْيًا} “ve olsaydım nisy”; Hamza ve Hafs {نَسْيًا} kelimesini nûn harfinin fethasıyla okumuşlardır, [diğerleri ise kesresiyle (nisy) okumuştur] (¬٣). Bunlar; 'vetr' ve 'vitr', 'cisr' ve 'cesr' gibi iki ayrı lehçedir; bu da unutulmuş şey demektir. Lügatte Nesiy (النَّسْي); değersizliğinden ötürü atılan, unutulan ve anılmayan her şeydir.
9973. Metin
{مَنْسِيًّا} أَيْ: مَتْرُوكًا قَالَ قَتَادَةُ: شَيْءٌ لَا يُعْرَفُ وَلَا يُذْكَرُ. قَالَ عِكْرِمَةُ وَالضَّحَّاكُ وَمُجَاهِدٌ: جِيفَةٌ مُلْقَاةٌ. وَقِيلَ: تَعْنِي لَمْ أُخْلَقْ.
{مَنْسِيًّا} “tamamen unutulmuş [biri]”; yani terk edilmiş. Katâde şöyle demiştir: “Bilinmeyen ve anılmayan bir şey.” İkrime, Dahhâk ve Mücâhid: “[Yere] atılmış bir leş” demişlerdir. “[Keşke] hiç yaratılmamış olsaydım” anlamına geldiği de söylenmiştir.
9974. Metin
{فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (٢٤) }
{فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا (٢٤) } “Bunun üzerine [Cebrail] ona altından şöyle seslendi: 'Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir su arkı var etmiştir.'”
9975. Metin
{فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَنَافِعٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ: {مِنْ تَحْتِهَا} بِكَسْرِ الْمِيمِ وَالتَّاءِ، يَعْنِي جِبْرِيلَ ﵇، وَكَانَتْ مَرْيَمُ عَلَى أَكَمَةٍ وَجِبْرِيلُ وَرَاءَ الْأَكَمَةِ تَحْتَهَا فَنَادَاهَا.
{فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا} “ona altından şöyle seslendi”; Ebû Ca‘fer, Nâfi‘, Hamza, Kisâî ve Hafs mîm ve tâ harflerinin kesresiyle {مِنْ تَحْتِهَا} (min tahtihâ) şeklinde okumuşlardır; yani Cibril aleyhisselâm. Meryem bir tepenin üzerindeydi, Cibril ise tepenin arkasında onun aşağısındaydı ve ona seslendi.
9976. Metin
وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الْمِيمِ وَالتَّاءِ، وَأَرَادَ جِبْرِيلَ ﵇ أَيْضًا، نَادَاهَا مِنْ سَفْحِ الْجَبَلِ.
Diğerleri ise mîm ve tâ harflerinin fethasıyla [men tahtehâ] okumuşlardır; bununla da yine Cibril aleyhisselâm kastedilmiştir, ona dağın eteğinden seslenmiştir.
9977. Metin
وَقِيلَ: هُوَ عِيسَى لَمَّا خَرَجَ مِنْ بَطْنِ أُمِّهِ نَادَاهَا: {أَلَّا تَحْزَنِي} وَهُوَ قَوْلُ مُجَاهِدٍ وَالْحَسَنِ (١) .
Annesinin karnından çıktığında İsa'nın ona: {أَلَّا تَحْزَنِي} “'Üzülme'” diye seslendiği de söylenmiştir ki bu, Mücâhid ve Hasan'ın görüşüdür. (¬١)
9978. Metin
وَالْأَوَّلُ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ والسدي وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ وَجَمَاعَةٍ: أَنَّ الْمُنَادِيَ كَانَ جِبْرِيلَ لَمَّا سَمِعَ كَلَامَهَا وَعَرَفَ جَزَعَهَا نَادَاهَا أَلَّا تَحْزَنِي.
Birinci görüş ise İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ, Süddî, Katâde, Dahhâk ve bir topluluğun görüşüdür: Seslenen kişi Cibril idi; Meryem'in sözünü işitip endişesini anlayınca ona üzülmemesini seslendi.
9979. Metin
{قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا} وَ"السَّرِيُّ": النَّهْرُ الصَّغِيرُ.
{قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا} “'Rabbin senin alt tarafında bir su arkı var etmiştir'”; Seriy (السَّرِيُّ), küçük nehir (ark) demektir.
9980. Metin
وَقِيلَ: تَحْتَكَ أَيْ جَعَلَهُ اللَّهُ تَحْتَ أَمْرِكِ إِنْ أَمَرْتِيهِ أَنْ يَجْرِيَ جَرَى، وَإِنْ أَمَرْتِيهِ بِالْإِمْسَاكِ أَمْسَكَ.
"Altında" ifadesinin, yani Allah'ın onu senin emrine verdiği, akmasını emredersen akacağı, durmasını emredersen duracağı manasında olduğu da söylenmiştir.
9981. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: ضَرَبَ جِبْرِيلُ ﵇ -وَيُقَالُ: ضَرَبَ عِيسَى ﵊-بِرِجْلِهِ الْأَرْضَ فَظَهَرَتْ عَيْنُ مَاءٍ عَذْبٍ وَجَرَى (٢) .
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Cibril aleyhisselâm -İsa aleyhisselâm'ın vurduğu da söylenir- ayağını yere vurdu, tatlı bir su kaynağı ortaya çıktı ve aktı. (¬٢)
9982. Metin
وَقِيلَ: كَانَ هُنَاكَ نَهْرٌ يَابِسٌ أَجْرَى اللَّهُ ﷾ فِيهِ الْمَاءَ وَحَيِيَتِ النَّخْلَةُ الْيَابِسَةُ، فَأَوْرَقَتْ وَأَثْمَرَتْ وَأَرْطَبَتْ.
Orada kurumuş bir nehir yatağı bulunduğu, Yüce ve Aziz olan Allah'ın onda suyu akıttığı ve kuru hurma ağacının canlanarak yaprak açtığı, meyve verdiği ve olgun hurma döktüğü de söylenmiştir.
9983. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ: "تَحْتَكِ سَرِيًّا" يَعْنِي: عِيسَى وَكَانَ وَاللَّهِ عَبْدًا سَرِيًّا، يَعْنِي: رَفِيعًا ٣ .
Hasan[-ı Basrî] şöyle dedi: "[Ayet metnindeki] {تَحْتَكِ سَرِيًّا} 'altında bir seriy' ifadesiyle İsa kastedilmektedir. Vallâhi o; seriy, yani mertebesi yüce bir kul idi." 3
9984. Metin
{وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا (٢٥) }
{وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا (٢٥) } “Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurma dökülsün.”
9985. Metin
{فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا (٢٦) }
{فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا (٢٦) } “Artık ye, iç; gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen: 'Ben Rahmân'a bir oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım' de.”
9986. Metin
{وَهُزِّي إِلَيْكَ} يَعْنِي قِيلَ لِمَرْيَمَ: حَرِّكِي {بِجِذْعِ النَّخْلَةِ} تَقُولُ الْعَرَبُ: هَزَّهُ وَهَزَّ بِهِ، كَمَا يَقُولُ: حَزَّ رَأْسَهُ وَحَزَّ بِرَأْسِهِ، وَأَمْدَدَ الْحَبَلَ وَأَمْدَدَ بِهِ، {تُسَاقِطْ عَلَيْكِ} الْقِرَاءَةُ الْمَعْرُوفَةُ بِفَتْحِ التَّاءِ وَالْقَافِ وَتَشْدِيدِ السِّينِ، أَيْ: تَتَسَاقَطُ، فَأُدْغِمَتْ إِحْدَى التَّاءَيْنِ فِي السِّينِ أَيْ: تُسْقِطُ عَلَيْكِ النَّخْلَةُ رُطَبًا، وَخَفَّفَ حَمْزَةُ السِّينَ وَحَذَفَ التَّاءَ الَّتِي أَدْغَمَهَا غَيْرُهُ.
{وَهُزِّي إِلَيْكِ} “kendine doğru silkele”, yani Meryem'e: Kımıldat, denildi, {بِجِذْعِ النَّخْلَةِ} “hurma ağacının gövdesini”. Araplar; başını kesti manasında hem "hazze ra'sehû" hem de "hazze bi-ra'sihî" dedikleri gibi, ipi uzattı manasında "emdede'l-hable" ve "emdede bihi" dedikleri gibi "hezzehû" ve "hezze bihî" de derler. {تُسَاقِطْ عَلَيْكِ} “üzerine dökülsün”; yaygın kıraat tâ ve kâf harflerinin fethası ve sîn harfinin şeddesiyle "tessâkatu" (تَسَّاقَطُ) şeklindedir, yani dökülsün (tetesâkatu) demektir; iki tâ harfinden biri sîn harfine idğam edilmiştir, yani hurma ağacı üzerine taze hurma döksün demektir. Hamza ise sîn harfini şeddesiz okumuş ve başkalarının idğam ettiği tâ harfini hazfetmiştir.
9987. Metin
وَقَرَأَ حَفْصٌ بِضَمِّ التَّاءِ وكسر القاف خفيف عَلَى وَزْنِ تَفَاعُلٍ. وتُسَاقِطُ بِمَعْنَى أَسْقَطَ، وَالتَّأْنِيثُ لِأَجْلِ النَّخْلَةِ.
Hafs ise tâ harfinin zammesi ve kâf harfinin kesresiyle tefâul kalıbında şeddesiz olarak "tusâkıt" (تُسَاقِطْ) şeklinde okumuştur. "Tusâkıt", düşürdü, döktü manasındadır; müennes kılınması ise hurma ağacından ötürüdür.
9988. Metin
وَقَرَأَ يَعْقُوبُ: "يَسَّاقَطُ" بِالْيَاءِ مُشَدَّدَةً رِدَّةً إِلَى الْجِذْعِ.
Ya‘kūb ise gövdeye (ciz') raci kılarak yâ harfiyle ve şeddeli olarak "yessâkatu" (يَسَّاقَطُ) şeklinde okumuştur.
9989. Metin
{رُطَبًا جَنِيًّا} مَجْنِيًّا. وَقِيلَ: الْجَنْيُ هُوَ الَّذِي بَلَغَ الْغَايَةَ، وَجَاءَ أَوَانَ اجْتِنَائِهِ. قَالَ الرَّبِيعُ بْنُ خُثَيْمٍ: مَا لِلنُّفَسَاءِ عِنْدِي خَيْرٌ مِنَ الرُّطَبِ، وَلَا لِلْمَرِيضِ خَيْرٌ مِنَ الْعَسَلِ (١) . قَوْلُهُ ﷾: {فَكُلِي وَاشْرَبِي} أَيْ: فَكُلِي يَا مَرْيَمُ مِنَ الرُّطَبِ، وَاشْرَبِي مِنْ مَاءِ (٢) النَّهْرِ {وَقَرِّي عَيْنًا} أَيْ: طِيبِي نَفْسًا. وَقِيلَ: قَرِّي عَيْنَكِ بِوَلَدِكِ عِيسَى. يُقَالُ: أَقَرَّ الله عينك ٧/أأَيْ: صَادَفَ فُؤَادَكَ مَا يُرْضِيكَ، فَتَقَرُّ عَيْنُكَ مِنَ النَّظَرِ إِلَى غَيْرِهِ. وَقِيلَ: أَقَرَّ اللَّهُ عَيْنَهُ: يَعْنِي أَنَامَهَا، يُقَالُ: قَرَّ يَقِرُّ إِذَا سَكَنَ.
{رُطَبًا جَنِيًّا} “taze ve olgun hurma”, devşirilmiş hurma. Ceniy, kemale ermiş ve toplanma vakti gelmiş hurmadır da denilmiştir. Rebî‘ b. Huseym şöyle dedi: Bence lohusa kadın için taze hurmadan, hasta için de baldan daha hayırlı bir şey yoktur. (¬١) Yüce ve Aziz olan Allah'ın {فَكُلِي وَاشْرَبِي} “Artık ye, iç” buyruğu: Yani ey Meryem, taze hurmadan ye ve nehrin suyundan (¬٢) iç, demektir. {وَقَرِّي عَيْنًا} “gözün aydın olsun”, yani gönlün ferah olsun. Çocuğun İsa ile gözün aydın olsun, diye de açıklanmıştır. Araplar "akarra'llâhu aynek" (أَقَرَّ الله عينك) derler 7/a yani: Gönlün seni hoşnut edecek şeye rastlasın da gözün başkasına bakmaktan dinginleşsin. "Allah onun gözünü aydın kıldı" sözünün: Onu uyuttu, manasına geldiği de söylenmiştir; sakinleşip dindiğinde "karra yekırru" (قَرَّ يَقِرُّ) denir.
9990. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ الْعَيْنَ إِذَا بَكَتْ مِنَ السُّرُورِ فَالدَّمْعُ بَارِدٌ، وَإِذَا بَكَتْ مِنَ الْحُزْنِ فَالدَّمْعُ يَكُونُ حَارًّا، فَمِنْ هَذَا قِيلَ: أَقَرَّ اللَّهُ عَيْنَهُ وَأَسْخَنَ اللَّهُ عَيْنَهُ.
Göz sevinçten ağladığında gözyaşının soğuk, üzüntüden ağladığında ise sıcak olduğu, bu sebeple "Allah onun gözünü aydın (soğuk) kıldı" ve "Allah onun gözünü sıcak kıldı (üzüntü verdi)" denildiği de söylenmiştir.
9991. Metin
{فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا} أَيْ: تَرَيْ، فَدَخَلَ عَلَيْهِ نُونُ التَّأْكِيدِ فَكُسِرَتِ الْيَاءُ لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ.
{فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا} “Eğer insanlardan birini görürsen”; aslı "terey" (تَرَيْ) olup üzerine tekit nûnu girmiş ve iki sâkin harfin bir araya gelmesi sebebiyle yâ harfi kesrelenmiştir.
9992. Metin
مَعْنَاهُ: فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَيَسْأَلُكِ عَنْ وَلَدِكِ {فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا} أَيْ: صَمْتًا وَكَذَلِكَ كَانَ يَقْرَأُ ابْنُ مَسْعُودٍ ﵁.
Bunun manası: Eğer insanlardan birini görürsen ve o da sana çocuğunu sorarsa, {فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا} “'Ben Rahmân'a bir oruç adadım' de”, yani susmayı [adadım]; İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh da böyle okurdu.
9993. Metin
وَالصَّوْمُ فِي اللُّغَةِ الْإِمْسَاكُ عَنِ الطَّعَامِ وَالشَّرَابِ ٣ وَالْكَلَامِ ٤ .
Savm (صَوْم / oruç) sözlükte; yemekten, içmekten3 ve konuşmaktan4 kendini tutmaktır (imsâk).
9994. Metin
قَالَ السُّدِّيُّ: كَانَ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ مَنْ أَرَادَ أَنْ يَجْتَهِدَ صَامَ عَنِ الْكَلَامِ، كَمَا يَصُومُ عَنِ الطَّعَامِ، فَلَا يَتَكَلَّمُ حَتَّى يُمْسِيَ.
Süddî şöyle dedi: İsrâiloğulları'nda ibadete gayret etmek isteyen kimse, yiyeceğe karşı oruç tuttuğu gibi konuşmaya karşı da oruç tutar ve akşama kadar konuşmazdı.
9995. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَمْرَهَا أَنْ تَقُولَ هَذَا إِشَارَةً.
Yüce Allah'ın bunu işaretle söylemesini emrettiği de söylenmiştir.
9996. Metin
وَقِيلَ أَمَرَهَا أَنْ تَقُولَ هَذَا الْقَدْرَ نُطْقًا، ثُمَّ تُمْسِكُ عَنِ الْكَلَامِ بَعْدَهُ.
Ona sadece bu kadarlık sözü sözlü olarak söylemesini, ardından konuşmaktan geri durmasını emrettiği de söylenmiştir.
9997. Metin
{فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} يُقَالُ: كَانَتْ تُكَلِّمُ الْمَلَائِكَةَ، وَلَا تُكَلِّمُ الْإِنْسَ.
{فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} “'artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım'”; Meryem'in meleklerle konuştuğu, insanlarla ise konuşmadığı söylenir.
9998. Metin
{فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا (٢٧) يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا (٢٨) }
{فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا (٢٧) يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا (٢٨) } “Onu kucağında taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: 'Ey Meryem! Andolsun sen çok çirkin bir şeyle geldin. Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.'”
9999. Metin
{فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ} قِيلَ: إِنَّهَا وَلَدَتْهُ، ثُمَّ حَمَلَتْهُ فِي الْحَالِ إِلَى قَوْمِهَا.
{فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ} “Onu kucağında taşıyarak kavmine getirdi”; onu doğurduğu ve hemen ardından kavmine taşıdığı söylenmiştir.
10000. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: حَمَلَ يُوسُفُ النَّجَّارُ مَرْيَمَ وَابْنَهَا عِيسَى [﵉] (١) إِلَى غَارٍ، وَمَكَثَتْ أَرْبَعِينَ يَوْمًا حَتَّى طَهُرَتْ مِنْ نِفَاسِهَا (٢) ثُمَّ حَمَلَتْهُ مَرْيَمُ ﵍ إِلَى قَوْمِهَا. فَكَلَّمَهَا عِيسَى ﵇ فِي الطَّرِيقِ فَقَالَ: يَا أُمَّاهُ أَبْشِرِي فَإِنِّي عَبْدُ اللَّهِ وَمَسِيحُهُ، فَلَمَّا دَخَلَتْ عَلَى أَهْلِهَا وَمَعَهَا الصَّبِيُّ بَكَوْا وَحَزِنُوا، وَكَانُوا أَهْلَ بَيْتٍ صَالِحِينَ (٣) {قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا} عَظِيمًا مُنْكَرًا، قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: كُلُّ أَمْرٍ فَائِقٍ مِنْ عَجَبٍ أَوْ عَمَلٍ فَهُوَ فَرِيٌّ.
Kelbî şöyle dedi: Marangoz Yûsuf, Meryem'i ve oğlu İsa'yı [aleyhimesselâm] (¬١) bir mağaraya taşıdı; lohusalığından temizleninceye kadar kırk gün orada kaldı (¬٢), sonra Meryem aleyhesselâm onu kavmine taşıdı. Yolda İsa aleyhisselâm onunla konuşup: "Ey anneciğim, müjdeler olsun! Zira ben Allah'ın kulu ve O'nun Mesih'iyim" dedi. Yanında çocukla ailesinin yanına girdiğinde ağlayıp üzüldüler; onlar salih bir aileydi. (¬٣) {قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا} “Dediler ki: 'Ey Meryem! Andolsun sen çok çirkin bir şeyle geldin'”, yani büyük ve münker bir şeyle [geldin]. Ebû Ubeyde: Şaşkınlık veya fiil bakımından haddi aşan her iş "feriyy"dir, demiştir.