10201. Metin
سُورَةُ طه مَكِّيَّةٌ (١)
Tâhâ Suresi Mekkîdir (¬١)
10202. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
10203. Metin
{طه (١) مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى (٢) }
{طه (١) مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى (٢) } “Tâhâ. Biz bu Kur'an'ı sana zahmet çekip mutsuz olasın diye indirmedik.”
10204. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ (٢) أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ السَمْعَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو جَعْفَرٍ الرَيَّانِيُّ، أَخْبَرَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجُوَيْهِ، أَخْبَرَنَا ابْنُ أَبِي أُوَيْسٍ، حَدَّثَنِي أَبِي عَنْ أَبِي بَكْرٍ الْهُذَلِيِّ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "أُعْطِيتُ السُّورَةَ الَّتِي ذُكِرَتْ فِيهَا الْبَقَرَةُ مِنَ الذِّكْرِ الْأَوَّلِ، وَأُعْطِيتُ طه وَالطَّوَاسِينَ مِنْ أَلْوَاحِ مُوسَى، وَأُعْطِيتُ فَوَاتِحَ الْقُرْآنِ وَخَوَاتِيمَ السُّورَةِ الَّتِي ذُكِرَتْ فِيهَا الْبَقَرَةُ مِنْ تَحْتِ الْعَرْشِ، وَأُعْطِيتُ الْمُفَصَّلَ نَافِلَةً" (٣) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî (¬٢) bildirdi, bize Ebû Mansûr es-Sem'ânî bildirdi, bize Ebû Ca'fer er-Reyyânî bildirdi, bize Humeyd b. Zenceveyh bildirdi, bize İbn Ebî Üveys bildirdi, bana babam Ebû Bekr el-Hüzelî'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bana içinde Bakara'nın zikredildiği sure ilk zikirden verildi; Tâhâ ve Tavâsîn Musa'nın levhalarından verildi; Kur'an'ın fâtihaları (başlangıçları) ile içinde Bakara'nın zikredildiği surenin sonları Arş'ın altından verildi; Mufassal sureler ise bana fazladan bir lütuf olarak verildi." (¬٣)
10205. Metin
{طه} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو بِفَتْحِ الطَّاءِ وَكَسْرِ الْهَاءِ، وَبِكَسْرِهِمَا حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ، وَالْبَاقُونَ بِفَتْحِهِمَا.
{طه} “Tâhâ.”1 Ebû Amr [bu kelimeyi] tâ'nın fethası ve he'nin kesresiyle; Hamza, Kisâî ve Ebû Bekr her ikisinin kesresiyle (imâle ile); diğer [kırâat imam]ları ise her ikisinin fethasıyla okumuştur.23
10206. Metin
قِيلَ: هُوَ قَسَمٌ (١) . وَقِيلَ: اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى (٢) .
Bunun bir yemin olduğu söylenmiştir (¬١). Allah Teâlâ'nın isimlerinden bir isim olduğu da söylenmiştir (¬٢).
10207. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ، وَالْحَسَنُ، وَعَطَاءٌ، وَالضَّحَّاكُ: مَعْنَاهُ يَا رَجُلُ.
Mücâhid, Hasan, Atâ ve Dahhâk: "Bunun anlamı, 'Ey adam!' demektir" dediler.
10208. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: هُوَ يَا رَجُلُ بِالسُّرْيَانِيَّةِ.
Katâde: "O, Süryânîcede 'Ey adam!' demektir" dedi.
10209. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: هُوَ يَا إِنْسَانُ بِلُغَةِ عَكٍّ (٣) .
Kelbî: "O, Akk kabilesinin lügatinde 'Ey insan!' demektir" dedi (¬٣).
10210. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: مَعْنَاهُ طَإِ الْأَرْضَ بِقَدَمَيْكَ، يُرِيدُ: فِي التَّهَجُّدِ (٤) .
Mukâtil b. Hayyân: "Anlamı, 'ayaklarınla yere bas' demektir; teheccüd namazını kastetmektedir" dedi (¬٤).
10211. Metin
وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ: أَقْسَمَ اللَّهُ ﷿ بِطَوْلِهِ وَهِدَايَتِهِ (٥) .
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî: "Allah azze ve celle lütfuna ve hidayetine yemin etti" dedi (¬٥).
10212. Metin
قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: الطَّاءُ افْتِتَاحُ اسْمِهِ الطَّاهِرِ، وَالْهَاءُ افْتِتَاحُ اسْمِهِ هَادٍ (٦) .
Saîd b. Cübeyr: "Tâ harfi O'nun et-Tâhir isminin başlangıcı, Hâ harfi ise Hâdî isminin başlangıcıdır" dedi (¬٦).
10213. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: لَمَّا نَزَلَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ الْوَحْيُ بِمَكَّةَ اجْتَهَدَ فِي الْعِبَادَةِ حَتَّى كَانَ يُرَاوِحُ بَيْنَ قَدَمَيْهِ فِي الصَّلَاةِ لِطُولِ قِيَامِهِ، وَكَانَ يُصَلِّي اللَّيْلَ كُلَّهَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ ٧ وَأَمَرَهُ أَنْ يُخَفِّفَ عَلَى
Kelbî şöyle dedi: Mekke'de Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem vahiy indiğinde ibadette [öylesine] gayret gösterdi ki, ayakta uzun süre durmaktan ötürü namazda ayaklarını sırayla dinlendirir [birine basıp diğerini dinlendirir]di ve bütün gece namaz kılardı. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi7 ve [kendisine]...
10214. Metin
نَفْسِهِ فَقَالَ: {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} وَقِيلَ: لَمَّا رَأَى الْمُشْرِكُونَ اجْتِهَادَهُ فِي الْعِبَادَةِ قَالُوا مَا أُنْزِلَ عَلَيْكَ الْقُرْآنُ يَا مُحَمَّدُ إِلَّا لِشَقَائِكَ، فَنَزَلَتْ {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} (١) أَيْ لِتَتَعَنَّى وَتَتْعَبَ، وَأَصْلُ الشَّقَاءِ فِي اللُّغَةِ الْعَنَاءُ.
kolaylık göstermesini emrederek şöyle buyurdu: {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip mutsuz olasın diye indirmedik.” Şöyle de denilmiştir: Müşrikler onun ibadetteki gayretini görünce: "Ey Muhammed! Kur'an sana ancak zahmet çekmen için indirildi" dediler; bunun üzerine: {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip mutsuz olasın diye indirmedik” (¬١) ayeti indi. Yani meşakkat ve yorgunluk çekesin diye [indirmedik]. Sözlükte şekâvetin aslı meşakkattir.
10215. Metin
{إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٣) تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَا (٤) الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (٥) لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى (٦) }
{إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٣) تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَا (٤) الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (٥) لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى (٦) } “Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olsun diye, yeri ve yüce gökleri yaratan katından peyderpey indirilmiş bir kitap olarak [indirdik]. Rahmân Arş'a istivâ etmiştir. Göklerde olanlar, yerde olanlar, ikisinin arasında bulunanlar ve toprağın altında kalanlar yalnızca O'nundur.”
10216. Metin
{إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى} [أَيْ لَكِنْ أَنْزَلْنَاهُ عِظَةً لِمَنْ يَخْشَى. وَقِيلَ: تَقْدِيرُهُ مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى مَا أَنْزَلْنَاهُ إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى] (٢) . {تَنْزِيلًا} بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ "تَذْكِرَةً" {مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ} أَيْ: مِنَ اللَّهِ الَّذِي خَلَقَ الْأَرْضَ، {وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَا} يَعْنِي: الْعَالِيَةَ الرَّفِيعَةَ، وَهِيَ جَمْعُ الْعُلْيَا كَقَوْلِهِ: كُبْرَى وَكُبَرُ، وَصُغْرَى وَصُغَرُ. {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} . {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} يَعْنِي الْهَوَاءَ، {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى} وَالثَّرَى هُوَ: التُّرَابُ النَّدِيُّ. قَالَ الضَّحَّاكُ: يَعْنِي مَا وَرَاءَ الثَّرَى مِنْ شَيْءٍ.
{إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى} “Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olsun diye” [yani ancak O'ndan korkan kimseye bir öğüt olsun diye indirdik. Takdirinin; "Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin diye indirmedik, ancak korkan kimseye bir öğüt olsun diye indirdik" şeklinde olduğu da söylenmiştir] (¬٢). {تَنْزِيلًا} “Peyderpey indirilmiş bir kitap olarak” ifadesi "tezkiraten" lafzından bedeldir. {مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ} “Yeri yaratan katından” yani yeri yaratan Allah katından [indirilmiştir], {وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَا} “Ve yüce gökleri” yani yüksek ve yüce olan gökleri. Bu kelime, "kübrâ" ve "küber", "suğrâ" ve "suğar" gibi "ulyâ" kelimesinin çoğuludur. {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} “Rahmân Arş'a istivâ etmiştir.” {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} “Göklerde olanlar, yerde olanlar ve ikisinin arasında bulunanlar O'nundur” yani hava, {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى} “Ve toprağın altında kalanlar”. Serâ (الثَّرَى), nemli topraktır. Dahhâk: "Toprağın ötesinde bulunan her şey demektir" dedi.
10217. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ الْأَرَضِينَ عَلَى ظَهْرِ النُّونِ، وَالنُّونُ عَلَى بَحْرٍ، وَرَأْسُهُ وَذَنَبُهُ يَلْتَقِيَانِ تَحْتَ الْعَرْشِ، وَالْبَحْرُ عَلَى صَخْرَةٍ خَضْرَاءَ، خُضْرَةُ السَّمَاءِ مِنْهَا، وَهِيَ الصَّخْرَةُ الَّتِي ذَكَرَ اللَّهُ فِي قِصَّةِ لُقْمَانَ "فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ" وَالصَّخْرَةُ عَلَى قَرْنِ ثَوْرٍ، وَالثَّوْرُ عَلَى الثَّرَى، وَمَا تَحْتَ الثَّرَى لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ ﷿، وَذَلِكَ الثَّوْرُ فَاتِحٌ فَاهُ فَإِذَا جَعَلَ اللَّهُ ﷿ الْبِحَارَ بَحْرًا وَاحِدًا سَالَتْ فِي جَوْفِ ذَلِكَ الثَّوْرِ، فَإِذَا وَقَعَتْ فِي جَوْفِهِ يَبِسَتْ ٣ .
İbn Abbâs [şöyle] demiştir: "Yeryüzü tabakaları nûn'un (büyük bir balığın) sırtı üzerindedir. Balık ise bir denizin üzerindedir. Onun başı ile kuyruğu Arş'ın altında birleşir. Deniz, yeşil bir kayanın üzerindedir; göğün yeşilliği de ondan [kaynaklanmakta]dır. Bu, Allah'ın Lokmân kıssasında {فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ} “...veya bir kayanın içinde bulunsa...” şeklinde zikrettiği kayadır. Kaya bir öküzün boynuzu üzerindedir. Öküz de nemli toprağın (es-serâ) üzerindedir. Nemli toprağın altında ne olduğunu ise Azîz ve Celîl olan Allah'tan başkası bilemez. O öküz ağzını açmıştır; Azîz ve Celîl olan Allah denizleri tek bir deniz kıldığında [bütün sular] o öküzün içine doğru akar ve karnına ulaştığında da kurur." 3
10218. Metin
{وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (٧) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (٨) وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (٩) }
{وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (٧) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (٨) وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (٩) } “Sözü açıkça söylesen de [gizlesen de birdir]; şüphesiz O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Allah, O'ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler O'nundur. Musa'nın haberi sana geldi mi?”
10219. Metin
{وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ} [أَيْ: تُعْلِنْ بِهِ] (١) {فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} قَالَ الْحَسَنُ: "السِّرُّ": مَا أَسَرَّ الرَّجُلُ إِلَى غَيْرِهِ، "وَأَخْفَى" مِنْ ذَلِكَ: مَا أَسَرَّ مِنْ نَفْسِهِ.
{وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ} “Sözü açıkça söylesen de” [yani onu açığa vursan da] (¬١) {فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “Şüphesiz O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” Hasan şöyle dedi: "Gizli (es-Sırr)", insanın başkasına gizlice söylediğidir; "ondan daha gizli olanı (ve ahfâ)" ise insanın kendi içinde gizlediğidir.
10220. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ: "السِّرُّ" مَا تُسِرُّ فِي نَفْسِكَ "وَأَخْفَى" مِنَ السِّرِّ: مَا يُلْقِيهِ اللَّهُ ﷿ فِي قَلْبِكَ مِنْ بَعْدُ، وَلَا تَعْلَمُ أَنَّكَ سَتُحَدِّثُ بِهِ نَفْسَكَ، لِأَنَّكَ تَعْلَمُ مَا تُسِرُّ بِهِ الْيَوْمَ وَلَا تَعْلَمُ مَا تُسِرُّ بِهِ غَدًا، وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا أَسْرَرْتَ الْيَوْمَ وَمَا تُسِرُّ بِهِ غَدًا.
İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr'den şöyle rivayet edilmiştir: "Gizli", kendi içinde sakladığındır; gizliden daha gizli olanı ise, Allah azze ve celle'nin daha sonra kalbine atacağı ve senin kendi kendine fısıldayacağını henüz bilmediğin şeydir. Çünkü sen bugün içinde gizlediğini bilirsin, fakat yarın neyi gizleyeceğini bilmezsin; Allah ise senin bugün gizlediğini de yarın ne gizleyeceğini de bilir.
10221. Metin
وَقَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: "السِّرُّ": مَا أَسَرَّ ابْنُ آدَمَ فِي نَفْسِهِ، "وَأَخْفَى" مَا خَفِيَ عَلَيْهِ مِمَّا هُوَ فَاعِلُهُ قَبْلَ أَنْ يَعْلَمَهُ.
Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini aktardı: "Gizli", âdemoğlunun kendi içinde gizlediğidir; "daha gizli olanı" ise henüz kendisi bilmeden önce yapacağı şeylerden ona gizli kalan hususlardır.
10222. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: "السِّرُّ" الْعَمَلُ الَّذِي تَسِرُّونَ مِنَ النَّاسِ، "وَأَخْفَى": الْوَسْوَسَةُ.
Mücâhid şöyle dedi: "Gizli", insanlardan gizlediğiniz ameldir; "daha gizli olanı" ise vesvesedir.
10223. Metin
وَقِيلَ: "السِّرُّ": هُوَ الْعَزِيمَةُ ["وَأَخْفَى": مَا يَخْطُرُ عَلَى الْقَلْبِ وَلَمْ يَعْزِمْ عَلَيْهِ.
Şöyle de denilmiştir: "Gizli", kesin kararlılıktır; ["daha gizli olanı" ise kalbe doğup da üzerinde kesin karara varılmayan şeydir.
10224. Metin
وَقَالَ زَيْدُ بْنُ أَسْلَمَ: "يَعْلَمُ السِّرَّ] ٢ وَأَخْفَى": أَيْ يَعْلَمُ أَسْرَارَ الْعِبَادِ، وَأَخْفَى سِرَّهُ مِنْ عِبَادِهِ، فَلَا يَعْلَمُهُ أَحَدٌ ٣ . ثُمَّ وَحَّدَ نَفْسَهَ، فَقَالَ:. {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى} قَوْلُهُ ﷿: {وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى} أَيْ: قَدْ أَتَاكَ، اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى التَّقْرِيرِ.
Zeyd b. Eslem de şöyle demiştir: "[O,] gizliyi] 2 ve daha gizli olanı bilir"; yani kulların sırlarını bilir, Kendi sırrını ise kullarından gizlemiştir, dolayısıyla onu hiç kimse bilemez 3. Sonra Kendisini birleyerek şöyle buyurdu: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى} “Allah, O'ndan başka hiçbir ilah olmayandır. En güzel isimler O'nundur.” Yüce [ve ulu] olan Allah'ın: {وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى} “Musa'nın haberi sana geldi mi?” buyruğu; yani "Sana muhakkak gelmiştir" [demektir]. [Bu,] takrir (onaylatma) anlamında bir istifhamdır (sorudur).
10225. Metin
{إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠) فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى (١١) }
{إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠) فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى (١١) } “Hani o bir ateş görmüş ve ailesine: 'Bekleyin, ben bir ateş gördüm; belki oradan size bir kor getiririm yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum' demişti. Oraya vardığında kendisine: 'Ey Musa!' diye seslenildi.”
10226. Metin
{إِذْ رَأَى نَارًا} وَذَلِكَ أَنَّ مُوسَى اسْتَأْذَنَ شُعَيْبًا فِي الرُّجُوعِ مِنْ مَدْيَنَ إِلَى مِصْرَ لِزِيَارَةِ وَالِدَتِهِ وَأُخْتِهِ، فَأَذِنَ لَهُ فَخَرَجَ بِأَهْلِهِ وَمَالِهِ، وَكَانَتْ أَيَّامَ الشِّتَاءِ، وَأَخَذَ عَلَى غَيْرِ الطَّرِيقِ مَخَافَةَ مُلُوكِ الشَّامِ، وَامْرَأَتُهُ فِي سُقْمِهَا، لَا تَدْرِي أَلِيلًا أَمْ نَهَارًا. فَسَارَ فِي الْبَرِيَّةِ غَيْرَ عَارِفٍ بِطُرُقِهَا، فَأَلْجَأَهُ الْمَسِيرُ إِلَى جَانِبِ الطُّورِ الْغَرْبِيِّ الْأَيْمَنِ فِي لَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ مُثَلَّجَةٍ شَدِيدَةِ الْبَرْدِ، وَأَخَذَ امْرَأَتَهُ الطَّلْقُ، فَقَدَحَ زَنْدَهُ فَلَمْ يُورِهِ.
{إِذْ رَأَى نَارًا} “Hani o bir ateş görmüştü”; bu durum şundan dolayıydı: Musa, Medyen'den Mısır'a annesini ve kız kardeşini ziyaret etmek üzere dönmek için Şuayb'dan izin istedi. O da kendisine izin verdi; o da ailesi ve malı ile birlikte yola çıktı. Kış günleriydi, Şam meliklerinden çekindiği için ana yolun dışındaki yoldan gitti. Hanımı ise rahatsızlığı içindeydi; gece mi gündüz mü olduğunu bilemiyordu. Yollarını bilmediği bir çölde yürüdü; karanlık, karlı ve son derece soğuk bir gecede yürüyüşü onu Tûr'un batı ve sağ tarafına sürükledi. Hanımını da doğum sancısı tuttu; çakmak taşını çaktı fakat kıvılcım vermedi.
10227. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ مُوسَى كَانَ رَجُلًا غَيُورًا فَكَانَ يَصْحَبُ الرُّفْقَةَ بِاللَّيْلِ وَيُفَارِقُهُمْ بِالنَّهَارِ، لِئَلَّا تُرَى امْرَأَتُهُ، فَأَخْطَأَ مَرَّةً الطَّرِيقَ فِي لَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ شَاتِيَةٍ، لَمَّا أَرَادَ اللَّهُ ﷿ مِنْ كَرَامَتِهِ، فَجَعَلَ يَقْدَحُ الزَّنْدَ فَلَا يُوَرِي، فَأَبْصَرَ نَارًا مِنْ بَعِيدٍ عَنْ يَسَارِ الطَّرِيقِ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ، {فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا} (١) أَقِيمُوا، قَرَأَ حَمْزَةُ بِضَمِّ الْهَاءِ هَاهُنَا وَفِي الْقَصَصِ، {إِنِّي آنَسْتُ} أَيْ: أَبْصَرْتُ، {نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ} شُعْلَةٍ مِنْ نَارٍ، وَالْقَبَسُ قِطْعَةٌ مِنَ النَّارِ تَأْخُذُهَا فِي طَرَفِ عَمُودٍ مِنْ مُعْظَمِ النَّارِ، {أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى} أَيْ: أَجِدُ عِنْدَ النَّارِ مَنْ يَدُلُّنِي عَلَى الطَّرِيقِ. {فَلَمَّا أَتَاهَا} رَأَى شَجَرَةً خَضْرَاءَ مِنْ أَسْفَلِهَا [إِلَى أَعْلَاهَا، أَطَافَتْ بِهَا نَارٌ بيضاء تتقد كأضوإ مَا يَكُونُ، فَلَا ضَوْءُ النَّارِ يُغَيِّرُ] (٢) خُضْرَةَ الشَّجَرَةِ، وَلَا خُضْرَةُ الشَّجَرَةِ تُغَيِّرُ ضَوْءَ النَّارِ.
Şöyle de denilmiştir: Musa kıskanç bir adamdı; hanımı görülmesin diye yol arkadaşlarıyla geceleyin beraber gider, gündüzün ise onlardan ayrılırdı. Bir defasında Allah azze ve celle'nin ona ikram etmek istemesi sebebiyle karanlık ve kışlık bir gecede yolu şaşırdı; çakmak taşını çakmaya başladı fakat ateş almadı. Tûr tarafında yolun sol tarafından uzaktan bir ateş gördü, {فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا} “Ailesine dedi ki: Bekleyin” (¬١) durun; Hamza buradaki ve Kasas suresindeki Hâ harfini zamme ile okumuştur. {إِنِّي آنَسْتُ} “Ben gördüm” yani fark ettim, {نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ} “Bir ateş; belki size oradan bir kor getiririm” bir ateş alevi; kabes, ateşin büyüğünden bir değneğin ucuna alınan bir ateş parçasıdır, {أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى} “Yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum” yani ateşin yanında bana yolu gösterecek birini bulurum. {فَلَمَّا أَتَاهَا} “Oraya varınca” altından [üstüne kadar yeşil bir ağaç gördü; onu son derece parlak şekilde yanan beyaz bir ateş sarmıştı. Ne ateşin aydınlığı] (¬٢) ağacın yeşilliğini bozuyor, ne de ağacın yeşilliği ateşin aydınlığını değiştiriyordu.
10228. Metin
قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: كَانَتِ الشَّجَرَةُ سَمُرَةً خَضْرَاءَ.
İbn Mes'ûd: "O ağaç yeşil bir semura (sakız) ağacı idi" dedi.
10229. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ، وَمُقَاتِلٌ، وَالْكَلْبِيُّ: كَانَتْ مِنَ الْعَوْسَجِ.
Katâde, Mukâtil ve Kelbî: "O bir avsec (kaba diken) ağacı idi" dediler.
10230. Metin
وَقَالَ وَهْبٌ: كَانَتْ مِنَ الْعَلِيقِ.
Vehb: "O bir böğürtlen çalısı idi" dedi.
10231. Metin
وَقِيلَ: كَانَتْ شَجَرَةَ الْعُنَّابِ، رُوِيَ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ (٣) .
Onun hünnap ağacı olduğu da söylenmiştir; bu rivayet İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan aktarılmıştır (¬٣).
10232. Metin
قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: لَمْ يَكُنِ الَّذِي رَآهُ مُوسَى نَارًا بَلْ كَانَ نُورًا، ذُكِرَ بِلَفْظِ النَّارِ لِأَنَّ مُوسَى حَسِبَهُ نَارًا.
Tefsir ehli şöyle dedi: Musa'nın gördüğü şey bir ateş değil, bilakis bir nurdu; Musa onu ateş sandığı için ateş lafzıyla zikredilmiştir.
10233. Metin
وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: إِنَّهُ نُورُ الرَّبِّ ﷿، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَعِكْرِمَةَ، وَغَيْرِهِمَا.
Müfessirlerin çoğu ise şöyle demiştir: "Şüphesiz o, Rab azze ve celle'nin nûrudur."1 Bu; İbn Abbâs, İkrime ve bu ikisi dışındakilerin2 görüşüdür.3
10234. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هِيَ النَّارُ بِعَيْنِهَا، وَهِيَ إِحْدَى حُجُبِ اللَّهِ تَعَالَى، يَدُلُّ عَلَيْهِ: مَا رُوِّينَا عَنْ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "حِجَابُهُ النَّارُ لَوْ كَشَفَهَا لَأَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى إِلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ" (١) .
Saîd b. Cübeyr ise: "O bizzat ateştir ve Allah Teâlâ'nın hicaplarından biridir" dedi. Buna delil, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet ettiğimiz, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu hadisidir: "O'nun hicabı ateştir; şayet onu açacak olsaydı, Zâtının nurları yarattıklarından gözünün ulaştığı her şeyi yakıp kül ederdi." (¬١)
10235. Metin
وَفِي الْقِصَّةِ أَنَّ مُوسَى أَخَذَ شَيْئًا مِنَ الْحَشِيشِ الْيَابِسِ وَقَصَدَ الشَّجَرَةَ وَكَانَ كُلَّمَا دَنَا نَأَتْ مِنْهُ النَّارُ، وَإِذَا نَأَى دَنَتْ، فَوَقَفَ مُتَحَيِّرًا، وَسَمِعَ تَسْبِيحَ الْمَلَائِكَةِ، وَأُلْقِيَتْ عَلَيْهِ السَّكِّينَةُ (٢) .
Kıssada anlatıldığına göre Musa kuru ottan bir miktar alıp ağaca doğru yöneldi; o yaklaştıkça ateş ondan uzaklaşıyor, o uzaklaştıkça ateş yaklaşıyordu. Hayretler içinde kaldı, meleklerin tesbihini işitti ve üzerine sekînet (huzur) indirildi (¬٢).
10236. Metin
{إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ طُوًى (١٢) }
{إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ طُوًى (١٢) } “Şüphesiz Ben, Ben senin Rabbinim! Hemen ayakkabılarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın.”
10237. Metin
{نُودِيَ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا رَبُّكَ} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ، وَابْنُ كَثِيرٍ، وَأَبُو عَمْرٍو، "أَنِّي" بِفَتْحِ الْأَلِفِ، عَلَى مَعْنَى: نُودِيَ بِأَنِّي. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِكَسْرِ الْأَلِفِ، أَيْ: نُودِيَ، فَقِيلَ: إِنِّي أَنَا رَبُّكَ.
{نُودِيَ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا رَبُّكَ} “Kendisine: 'Ey Musa! Şüphesiz Ben senin Rabbinim' diye seslenildi”; Ebû Ca'fer, İbn Kesîr ve Ebû Amr elif harfinin fethasıyla "Ennî" şeklinde: "Ben olduğum seslenildi" anlamında okudular. Diğerleri ise elif harfinin kesrasıyla, yani: "Seslenildi ve 'Şüphesiz Ben senin Rabbinim' denildi" anlamında okudular.
10238. Metin
قَالَ وَهْبٌ نُودِيَ مِنَ الشَّجَرَةِ، فَقِيلَ: يَا مُوسَى، فَأَجَابَ سَرِيعًا لَا يَدْرِي مَنْ دَعَاهُ، فَقَالَ: إِنِّي أَسْمَعُ صَوْتَكَ وَلَا أَرَى مَكَانَكَ فأين أنت؟ ١١/أقَالَ: أَنَا فَوْقَكَ وَمَعَكَ، وَأَمَامَكَ وَخَلْفَكَ، وَأَقْرَبُ إِلَيْكَ مِنْ نَفْسِكَ، فَعَلِمَ أَنْ ذَلِكَ لَا يَنْبَغِي إِلَّا لِلَّهِ، فَأَيْقَنَ بِهِ (٣) .
Vehb şöyle dedi: Ağaçtan seslenildi ve: "Ey Musa!" denildi. O da kendisini kimin çağırdığını bilmeksizin hemen cevap verip: "Ben senin sesini işitiyorum fakat yerini görmüyorum, sen neredesin?" dedi. 11/A [Allah] buyurdu ki: "Ben senin üstündeyim, seninleyim, önündeyim, arkandayım ve sana kendi nefsinden daha yakınım." Bunun üzerine o, bunun ancak Allah'a layık olacağını anladı ve O'na kesin bir şekilde iman etti (¬٣).
10239. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ} وَكَانَ السَّبَبُ فِيهِ مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ مَرْفُوعًا فِي قَوْلِهِ: {فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ} قَالَ: كَانَتَا مِنْ جِلْدِ حِمَارٍ مَيِّتٍ. وَيُرْوَى غَيْرُ مَدْبُوغٍ (٤) .
Allah azze ve celle'nin: {فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ} “Hemen ayakkabılarını çıkar” buyruğunun sebebi; İbn Mes'ûd'dan merfû olarak: {فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ} “Hemen ayakkabılarını çıkar” ayeti hakkında rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Onlar ölü merkep derisindendi." Tabaklanmamış olduğu da rivayet edilir (¬٤).
10240. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَمُجَاهِدٌ: أُمِرَ بِخَلْعِ النَّعْلَيْنِ لِيُبَاشِرَ بِقَدَمِهِ تُرَابَ الْأَرْضِ الْمُقَدَّسَةِ، فَيَنَالُهُ بَرَكَتُهَا لِأَنَّهَا قُدِّسَتْ مَرَّتَيْنِ، فَخَلَعَهُمَا مُوسَى وَأَلْقَاهُمَا مِنْ وَرَاءِ الْوَادِي ٥ .
İkrime ve Mücâhid şöyle dediler: Kutsal toprağın tozu ayağına doğrudan temas etsin ve iki defa mukaddes kılındığı için onun bereketine nâil olsun diye ayakkabılarını çıkarması emredildi. Bunun üzerine Mûsâ ikisini de çıkardı ve vadinin arkasına fırlatıp attı.5
10241. Metin
{إِنَّكَ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ} أَيِ الْمُطَهَّرِ، {طُوًى} وَطُوًى اسْمُ الْوَادِي، وَقَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ وَالشَّامِ: " طُوًى " بِالتَّنْوِينِ هَاهُنَا وَفِي سُورَةِ النَّازِعَاتِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِلَا تَنْوِينٍ لِأَنَّهُ مَعْدُولٌ عَنْ "طَاوٍ" فَلَمَّا كَانَ مَعْدُولًا عَنْ وَجْهِهِ كَانَ مَصْرُوفًا عَنْ إِعْرَابِهِ، مِثْلُ عُمْرَ، وَزُفَرَ، وَقَالَ الضَّحَّاكُ: "طُوًى ": وَادٍ مُسْتَدِيرٌ عَمِيقٌ مِثْلُ الطَّوِيِّ فِي اسْتِدَارَتِهِ.
{إِنَّكَ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ} “Çünkü sen mukaddes vadidesin” yani arındırılmış, {طُوًى} “Tuvâ'dasın”; Tuvâ o vadinin adıdır. Kûfe ve Şam ehli burada ve Nâziât suresinde tenvin ile "Tuvâen" şeklinde okudular. Diğerleri ise tenvinsiz okudular; çünkü o "Tâvin" kelimesinden ma'dûldür (dönüştürülmüştür). Kendi asıl kalıbından saptırılınca "Ömer" ve "Züfer" gibi gayrimunsarıf oldu. Dahhâk şöyle dedi: "Tuvâ", yuvarlaklığı bakımından derin bir kuyu (et-taviyy) gibi yuvarlak ve derin bir vadidir.
10242. Metin
{وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى (١٣) إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي (١٤) إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى (١٥) }
{وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى (١٣) إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي (١٤) إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى (١٥) } “Ben seni seçtim; artık vahyolunanı dinle. Gerçekten Ben, Ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur; öyleyse Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl. Kuşkusuz o kıyamet saati gelecektir. Herkes harcadığı çabanın karşılığını alsın diye neredeyse onu [kendimden bile] gizleyeceğim.”
10243. Metin
{وَأَنَا اخْتَرْتُكَ} اصْطَفَيْتُكَ بِرِسَالَاتِي، قَرَأَ حَمْزَةُ: "وَأَنَّا " مُشَدَّدَةَ النُّونِ، "اخْتَرْنَاكَ" عَلَى التَّعْظِيمِ. {فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى} إِلَيْكَ.:. {إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي} وَلَا تَعْبُدْ غَيْرِي، {وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي} قَالَ مُجَاهِدٌ: أَقِمِ الصَّلَاةَ لِتَذْكُرَنِي فِيهَا، وَقَالَ مُجَاهِدٌ: إِذَا تَرَكْتَ الصَّلَاةَ ثُمَّ ذَكَرْتَهَا، فَأَقِمْهَا.
{وَأَنَا اخْتَرْتُكَ} “Ben seni seçtim” risaletlerim için seni seçkin kıldım. Hamza, tazim (yüceltme) üzere şeddeli nûn ile "Ve innâ-htarnâke" (Şüphesiz Biz seni seçtik) şeklinde okudu. {فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى} “Artık vahyolunanı dinle” sana vahyolunanı. {إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي} “Gerçekten Ben, Ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur; öyleyse Bana kulluk et” ve Benden başkasına kulluk etme, {وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي} “Ve Beni anmak için namaz kıl.” Mücâhid: "İçinde Beni anasın diye namazı kıl" dedi. Yine Mücâhid: "Namazı terk ettiğinde [unuttuğunda], sonra onu hatırlayınca hemen kıl" dedi.
10244. Metin
أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عبد الله الصالحين أَخْبَرَنَا أَبُو عَمْرٍو بَكْرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْمُزَنِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْحَفِيدُ، أَخْبَرَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ البَجَلِيُّ، أَخْبَرَنَا عَفَّانُ، أَخْبَرَنَا قَتَادَةُ عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ "مَنْ نَسِيَ صَلَاةً فَلْيُصَلِّهَا إِذَا ذَكَرَهَا، لَا كَفَّارَةَ لَهَا إِلَّا ذَلِكَ" (١) ثُمَّ قَالَ: سَمِعْتُهُ يَقُولُ بَعْدَ ذَلِكَ: {وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي} {إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا} قِيلَ مَعْنَاهُ إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أُخْفِيهَا. وَ"أَكَادُ " صِلَةٌ. وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ قَالُوا: مَعْنَاهُ: أَكَادُ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي، وَكَذَلِكَ فِي مُصْحَفِ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ، وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ: أَكَادُ أُخْفِيهَا مِنْ نَفْسِي فَكَيْفَ يَعْلَمُهَا مَخْلُوقٌ.
Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî bildirdi, bize Ebû Amr Bekr b. Muhammed el-Müzenî bildirdi, bize Ebû Bekr b. Muhammed b. Abdillâh el-Hafîd bildirdi, bize Hüseyin b. el-Fadl el-Becelî bildirdi, bize Affân bildirdi, bize Katâde Enes'ten bildirdi; o dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim bir namazı unutursa, onu hatırladığı zaman hemen kılsın; onun bundan başka keffâreti yoktur." (¬١) Sonra [ravi] dedi ki: Bundan sonra onun şöyle dediğini işittim: {وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي} “Ve Beni anmak için namaz kıl.” {إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا} “Kuşkusuz o kıyamet saati gelecektir, onu gizlemekteyim”; bunun anlamının, "Kıyamet gelecektir, Ben onu gizlerim" olduğu söylenmiştir. "Ekâdü" (neredeyse) lafzı ise sıladır (pekiştirme amaçlıdır). Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Bunun anlamı; "Neredeyse onu kendimden bile gizleyeceğim" demektir. Übey b. Ka'b ve Abdullah b. Mes'ûd'un Mushafında da böyledir: "Onu kendimden bile gizleyeceğim; artık bir mahluk onu nasıl bilebilir?"
10245. Metin
وَفِي بَعْضِ الْقِرَاءَاتِ: فَكَيْفَ أُظْهِرُهَا لَكُمْ. وَذَكَرَ ذَلِكَ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ إِذَا بَالَغُوا فِي كِتْمَانِ الشَّيْءِ يَقُولُونَ: كَتَمْتُ سِرَّكَ مِنْ نَفْسِي، أَيْ: أَخْفَيْتُهُ غَايَةَ الْإِخْفَاءِ، وَاللَّهُ عَزَّ اسْمُهُ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ.
Bazı kıraatlerde: "Onu size nasıl açığa vururum?" [şeklindedir].1 [Cenâb-ı Hak] bunu, Arapların bir şeyi gizlemede mübalağa yaptıklarında söyledikleri: "Sırrını kendi nefsimden dahi gizledim", yani: "Onu son derece gizledim" şeklindeki adetleri üzere zikretmiştir. İsmi yüce olan Allah'a ise hiçbir şey gizli kalmaz.
10246. Metin
وَقَالَ الْأَخْفَشُ: أَكَادُ: أَيْ أُرِيدُ، وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أُرِيدُ أُخْفِيهَا.
Ahfeş şöyle dedi: "Ekâdü": Yani 'istiyorum' demektir; ayetin anlamı ise: 'Kıyamet gelecektir, onu gizlemeyi murat ediyorum' şeklindedir.
10247. Metin
وَالْمَعْنَى فِي إِخْفَائِهَا التَّهْوِيلُ وَالتَّخْوِيفُ، لِأَنَّهُمْ إِذَا لَمْ يَعْلَمُوا مَتَى تَقُومُ السَّاعَةُ كَانُوا عَلَى حَذَرٍ مِنْهَا كُلَّ وَقْتٍ.
Onun gizlenmesindeki maksat korkutmak ve dehşet hissi vermektir; çünkü onlar kıyametin ne zaman kopacağını bilmediklerinde, her an ondan sakınır halde olurlar.
10248. Metin
وَقَرَأَ الْحَسَنُ بِفَتْحِ الْأَلِفِ أَيْ أُظْهِرُهَا، يُقَالُ: خَفَيْتُ الشَّيْءَ: إِذَا أَظْهَرْتُهُ، وَأَخْفَيْتُهُ: إِذَا سَتَرْتُهُ.
Hasan elif harfinin fethasıyla (ahfîhâ) okudu, yani: "Onu açığa çıkaracağım" demektir. Şöyle denir: Bir şeyi açığa çıkardığında "hafeytü'ş-şey'e", onu örttüğünde ise "ahfeytühû" denir.
10249. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى} أَيْ بِمَا تَعْمَلُ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ.
Allah Teâlâ'nın: {لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى} “Herkes harcadığı çabanın karşılığını alsın diye” buyruğu, yani hayır ve şerden işlediği amellerin karşılığını görsün diye demektir.
10250. Metin
{فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى (١٦) وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى (١٧) قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (١٨) }
{فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى (١٦) وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى (١٧) قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (١٨) } “Öyleyse ona inanmayan ve hevasına uyan kimse seni ondan alıkoymasın; sonra helak olursun. Sağ elindeki nedir ey Musa? Dedi ki: 'O benim asamdır; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda benim başka ihtiyaçlarım da vardır.'”
10251. Metin
{فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا} فَلَا يَصْرِفَنَّكَ عَنِ الْإِيمَانِ بِالسَّاعَةِ، {مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ} مُرَادُهُ خَالَفَ أَمْرَ اللَّهِ {فَتَرْدَى} أَيْ: فَتَهْلَكَ. قَوْلُهُ ﷿: {وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى} سُؤَالُ تَقْرِيرٍ، وَالْحِكْمَةُ فِي هَذَا السُّؤَالِ: تَنْبِيهُهُ وَتَوْقِيفُهُ عَلَى أَنَّهَا عَصًا حَتَّى إِذَا قَلَبَهَا حَيَّةً عَلِمَ أَنَّهُ مُعْجِزَةٌ عَظِيمَةٌ. وَهَذَا عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ، يَقُولُ الرَّجُلُ لِغَيْرِهِ: هَلْ تَعْرِفُ هَذَا؟ وَهُوَ لَا يَشُكُّ أَنَّهُ يَعْرِفُهُ، وَيُرِيدُ أَنْ يَنْضَمَّ إِقْرَارُهُ بِلِسَانِهِ إِلَى مَعْرِفَتِهِ بِقَلْبِهِ. {قَالَ هِيَ عَصَايَ} قِيلَ: وَكَانَتْ لَهَا شُعْبَتَانِ، وَفِي أَسْفَلِهَا سِنَانٌ، وَلَهَا مِحْجَنٌ. قَالَ مُقَاتِلٌ: اسْمُهَا نَبْعَةُ.
{فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا} “Seni ondan alıkoymasın”; kıyamete iman etmekten seni vazgeçirmesin, {مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ} “ona inanmayan ve hevasına uyan kimse”; yani Allah'ın emrine karşı gelen kimse [seni alıkoymasın], {فَتَرْدَى} “sonra helak olursun”; yani helak olursun. Allah Azze ve Celle'nin: {وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى} “Sağ elindeki nedir ey Musa?” buyruğu, ikrar ettirme (onaylatma) sorusudur. Bu sorudaki hikmet: [Elinin altındakinin] bir asa olduğuna dikkatini çekmek ve bunu ona tespit ettirmektir; ta ki onu yılana dönüştürdüğünde bunun büyük bir mucize olduğunu anlasın. Bu, Arapların adetine göredir; kişi bir başkasına bildiğinden hiç şüphe etmediği halde: "Bunu tanıyor musun?" der ve kalbindeki bilgisine dilinin ikrarının da eklenmesini ister. {قَالَ هِيَ عَصَايَ} “Dedi ki: 'O benim asamdır'”; Denildi ki: Asanın iki çatalı vardı, alt tarafında bir sivri demir ve ucunda eğri bir kanca bulunuyordu. Mukâtil: "Onun adı Neb'a idi" demiştir.
10252. Metin
{أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا} أَعْتَمِدُ عَلَيْهَا إِذَا مَشَيْتُ وَإِذَا أَعْيَيْتُ وَعِنْدَ الْوَثْبَةِ، {وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي} أَضْرِبُ بِهَا الشَّجَرَةَ الْيَابِسَةَ لِيَسْقُطَ وَرَقُهَا فَتَرْعَاهُ الْغَنَمُ.
{أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا} “Ona dayanırım”; yürüdüğümde, yorulduğumda ve sıçrayıp atladığımda ona dayanırım, {وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي} “onunla davarlarıma yaprak silkerim”; yaprakları düşsün de davarlar otlasın diye onunla kuru ağaca vururum.
10253. Metin
وَقَرَأَ عِكْرِمَةُ " وَأَهُسُّ " بِالسِّينِ غَيْرِ الْمُعْجَمَةِ، أَيْ: أَزْجُرُ بِهَا الْغَنَمَ، وَ"الْهَسُّ": زَجْرُ الْغَنَمِ.
İkrime noktasız sin ile "ve ehessü" şeklinde okumuştur, yani: "Onunla davarları sürer, sevk ederim" demektir. "el-Hess" (الْهَسُّ) ise davarı sürmek/azarlamaktır.
10254. Metin
{وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى} حَاجَاتٌ وَمَنَافِعُ أُخْرَى، جَمْعُ "مَأْرَبَةٍ" بِفَتْحِ الرَّاءِ وَضَمِّهَا، وَلَمْ يَقُلْ: " أُخَرُ " لِرُءُوسِ الْآيِ. وَأَرَادَ بِالْمَآرِبِ: مَا يُسْتَعْمَلُ فِيهِ الْعَصَا فِي السَّفَرِ، وَكَانَ يَحْمِلُ بِهَا الزَّادَ وَيَشُدُّ بِهَا الْحَبْلَ ١ فَيَسْتَقِي الْمَاءَ مِنَ الْبِئْرِ، وَيَقْتُلُ بِهَا الْحَيَّاتِ، وَيُحَارِبُ بِهَا السِّبَاعَ، وَيَسْتَظِلُّ بِهَا إِذَا قَعَدَ
{وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى} “Onda benim başka ihtiyaçlarım da vardır”; başka ihtiyaçlar ve menfaatler [demektir]. [Meârib], râ harfinin fethası ve dammesiyle okunan "me'rebe/me'rube" (مَأْرَبَة) kelimesinin çoğuludur. Ayet sonu uyumu (fâsıla) gözetildiği için "ühar" (أُخَرُ) denmemiştir. Meârib (ihtiyaçlar) ile yolculuk esnasında asânın kullanıldığı işler kastedilmiştir. [Musa] onunla azığını taşır, ona ipi1 bağlayıp kuyudan su çeker, onunla yılanları öldürür, yırtıcı hayvanlarla mücadele eder ve oturduğunda onunla gölgelenirdi
10255. Metin
وَغَيْرُ ذَلِكَ.
ve bunun gibi diğer işleri yapardı.
10256. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ مُوسَى كَانَ يَحْمِلُ عَلَيْهَا زَادَهُ وسقاءه، فجعلت متماشيه وَتُحَدِّثُهُ، وَكَانَ يَضْرِبُ بِهَا الْأَرْضَ فَيَخْرُجُ مَا يَأْكُلُ يَوْمَهُ، وَيَرْكُزُهَا فَيَخْرُجُ الْمَاءُ، فَإِذَا رَفَعَهَا ذَهَبَ الْمَاءُ، وَإِذَا اشْتَهَى ثَمَرَةً رَكَّزَهَا فَتَغَصَّنَتْ غُصْنَ الشَّجَرَةِ وَأَوْرَقَتْ وَأَثْمَرَتْ، وَإِذَا أَرَادَ الِاسْتِقَاءَ مِنَ الْبِئْرِ أَدْلَاهَا فَطَالَتْ عَلَى طُولِ الْبِئْرِ وَصَارَتْ شُعْبَتَاهَا كَالدَّلْوِ حَتَّى يَسْتَقِيَ، وَكَانَتْ تُضِيءُ بِاللَّيْلِ بِمَنْزِلَةِ السِّرَاجِ، وَإِذَا ظَهَرَ لَهُ عَدُوٌّ كَانَتْ تُحَارِبُ وَتُنَاضِلُ عَنْهُ (١) .
İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre: Musa azığını ve su kabını onun üzerinde taşır, asa onunla beraber yürür ve onunla konuşurdu. Onunla yere vurduğunda o gün yiyeceği şey çıkar, yere diktiğinde su fışkırır, onu kaldırdığında ise su kaybolurdu. Bir meyve canı çektiğinde onu yere diker, asa bir ağacın dalı gibi dallanır, yapraklanır ve meyve verirdi. Kuyudan su çekmek istediğinde onu sarkıtır, asa kuyunun boyu kadar uzar ve iki çatalı kova gibi olurdu da su çekerdi. Geceleyin kandil gibi aydınlatırdı. Kendisine bir düşman belirdiğinde ise onun namına savaşır ve müdafaa ederdi (¬١).
10257. Metin
{قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى (١٩) فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى (٢٠) }
{قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى (١٩) فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى (٢٠) } “[Allah] buyurdu ki: 'Onu yere at ey Musa!' O da onu attı; bir de ne görsün, o koşan bir yılandır!'”
10258. Metin
{قَالَ} اللَّهُ تَعَالَى: {أَلْقِهَا يَا مُوسَى} انْبِذْهَا، قَالَ وَهْبٌ: ظَنَّ مُوسَى أَنَّهُ يَقُولُ ارْفُضْهَا. {فَأَلْقَاهَا} عَلَى وَجْهِ الرَّفْضِ (٢) ثُمَّ حَانَتْ مِنْهُ نَظْرَةٌ، {فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ} صَفْرَاءُ مِنْ أَعْظَمِ مَا يَكُونُ مِنَ الْحَيَّاتِ، {تَسْعَى} تَمْشِي بِسُرْعَةٍ عَلَى بَطْنِهَا وَقَالَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ: "كَأَنَّهَا جَآنٌّ" (النَّمْلِ -١٠) وَهِيَ الْحَيَّةُ الصَّغِيرَةُ الْخَفِيفَةُ الْجِسْمِ، وَقَالَ فِي مَوْضِعٍ: "ثُعْبَانٌ"، وَهُوَ أَكْبَرُ مَا يَكُونُ مِنَ الْحَيَّاتِ.
Allah Teâlâ {قَالَ} “Buyurdu ki:” {أَلْقِهَا يَا مُوسَى} “Onu yere at ey Musa!”; onu fırlat at. Vehb: "Musa, O'nun 'ondan vazgeç/bırak' dediğini sandı" demiştir. {فَأَلْقَاهَا} “O da onu attı”; bırakıp vazgeçme tarzında attı (¬٢). Sonra dönüp bir baktı ki, {فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ} “bir de ne görsün, o bir yılandır”; yılanların en büyüğünden sarı bir yılandır, {تَسْعَى} “koşan”; karnı üzerinde süratle yürüyen [bir yılandır]. Başka bir yerde ise: {كَأَنَّهَا جَآنٌّ} “Sanki o küçük ve kıvrak bir yılandır” (Neml, 10) buyurmuştur; o, küçük ve vücudu hafif olan yılandır. Bir başka yerde ise: {ثُعْبَانٌ} “büyük bir ejderhadır” demiştir ki bu, yılanların en büyüğüdür.
10259. Metin
فَأَمَّا الْحَيَّةُ: فَإِنَّهَا تَجْمَعُ الصَّغِيرَ وَالْكَبِيرَ وَالذَّكَرَ وَالْأُنْثَى. وَقِيلَ: "الْجَآنُّ": عِبَارَةٌ عَنِ ابْتِدَاءِ حَالِهَا، فَإِنَّهَا كَانَتْ حَيَّةً عَلَى قَدْرِ الْعَصَا، ثُمَّ كَانَتْ تَتَوَرَّمُ وَتَنْتَفِخُ حَتَّى صَارَتْ ثُعْبَانًا، "وَالثُّعْبَانُ": عِبَارَةٌ عَنِ انْتِهَاءِ حَالِهَا.
Hayye (حَيَّة) kelimesine gelince: Küçüğü, büyüğü, erkeği ve dişiyi kapsamaktadır. Denildi ki: "Cânn", onun ilk halini ifade etmektedir; zira o, asanın ebadında bir yılandı. Sonra şişip kabardı ve nihayet bir su'ban (ejderha) haline geldi. "es-Su'bân" (الثُّعْبَانُ) ise onun son halini ifade etmektedir.
10260. Metin
وَقِيلَ: إِنَّهَا كَانَتْ فِي عِظَمِ الثُّعْبَانِ وَسُرْعَةِ الْجَانِّ.
Onun büyüklükte su'ban (ejderha), çeviklikte ise cânn (küçük yılan) gibi olduğu da söylenmiştir.
10261. Metin
قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: نَظَرَ مُوسَى فَإِذَا الْعَصَا حَيَّةٌ مِنْ أَعْظَمِ مَا يَكُونُ مِنَ الْحَيَّاتِ صَارَتْ شُعْبَتَاهَا شِدْقَيْنِ لَهَا، وَالْمِحْجَنُ عُنُقًا وَعُرْفًا، تَهْتَزُّ كَالنَّيَازِكِ، وَعَيْنَاهَا تَتَّقِدَانِ كَالنَّارِ تَمُرُّ بِالصَّخْرَةِ الْعَظِيمَةِ مِثْلَ الْخَلِفَةِ مِنَ الْإِبِلِ، فَتُلْقِمُهَا وَتَقْصِفُ الشَّجَرَةَ الْعَظِيمَةَ بِأَنْيَابِهَا، وَيُسْمَعُ لِأَسْنَانِهَا صَرِيفٌ عَظِيمٌ. فَلَمَّا عَايَنَ ذَلِكَ مُوسَى وَلَّى مُدْبِرًا وَهَرَبَ، ثُمَّ ذَكَرَ رَبَّهُ فَوَقَفَ اسْتِحْيَاءً مِنْهُ، ثُمَّ نُودِيَ: أَنْ يَا مُوسَى أَقْبِلْ وَارْجِعْ حَيْثُ كُنْتَ، فَرَجَعَ وَهُوَ شَدِيدُ الْخَوْفِ ٣ .
Muhammed b. İshâk şöyle demiştir: Musa baktı ki asa, yılanların en devasa olanlarından bir yılan haline gelmiş; onun iki çatalı [yılanın] iki avurdu, eğri ucu (mihcen) boynu ve yelesi olmuş; mızraklar gibi dalgalanıyor, iki gözü ateş gibi parıldıyor. Gebe dişi deve büyüklüğündeki koca bir kayanın yanından geçip onu bir lokmada yutuyor, büyük bir ağacı azı dişleriyle kırıp deviriyor ve dişlerinden dehşetli bir gıcırtı duyuluyordu. Musa bunu bizzat görünce arkasını dönüp kaçtı; sonra Rabbini hatırladı da O'ndan hayâ ederek durdu. Ardından: "Ey Musa! Beri gel ve bulunduğun yere dön!" diye seslenildi. O da şiddetli bir korku içinde geri döndü.3
10262. Metin
{قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (٢١) وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجُ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى (٢٣) اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (٢٤) قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) }
{قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (٢١) وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى (٢٣) اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (٢٤) قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) } “Buyurdu ki: 'Onu tut, korkma! Biz onu eski haline döndüreceğiz. Bir diğer mucize olarak, elini koynuna sok ki kusursuz, bembeyaz çıksın. Tâ ki sana en büyük mucizelerimizden gösterelim. Firavun'a git; çünkü o azmıştır.' [Musa] dedi ki: 'Rabbim! Göğsümü genişlet.'”
10263. Metin
{قَالَ خُذْهَا} بِيَمِينِكَ، {وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى} هَيْئَتَهَا الْأُولَى، أَيْ: نَرُدُّهَا عَصًا كَمَا كَانَتْ، وَكَانَ عَلَى مُوسَى مُدَرَّعَةٌ مِنْ صُوفٍ قَدْ خَلَّهَا بِعِيدَانٍ، فَلَمَّا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: خُذْهَا، لَفَّ طَرَفَ الْمُدَرَّعَةِ عَلَى يَدِهِ، فَأَمَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى أَنْ يَكْشِفَ يَدَهُ فَكَشَفَ.
{قَالَ خُذْهَا} “[Allah] buyurdu ki: 'Onu tut'”; sağ elinle [tut], {وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى} “korkma! Biz onu eski haline döndüreceğiz”; yani onu eskiden olduğu gibi asa haline getireceğiz. Musa'nın üzerinde çubuklarla tutturulmuş yünden bir abası vardı. Allah Teâlâ: "Onu tut" buyurunca abanın eteğini eline doladı. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona elini açmasını emretti, o da açtı.
10264. Metin
وَذَكَرَ بَعْضُهُمْ: أَنَّهُ لَمَّا لَفَّ كُمَّ الْمُدَرَّعَةِ عَلَى يَدِهِ قَالَ لَهُ مَلَكٌ: أَرَأَيْتَ لَوْ أَذِنَ اللَّهُ بِمَا تُحَاذِرُهُ أَكَانَتِ الْمُدَرَّعَةُ تُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا؟ قَالَ: لَا وَلَكِنِّي ضَعِيفٌ، وَمِنْ ضَعْفٍ خُلِقْتُ، فَكَشَفَ عَنْ يَدِهِ ثُمَّ وَضَعَهَا فِي فَمِ الْحَيَّةِ فَإِذَا هِيَ عَصًا كَمَا كَانَتْ، وَيَدُهُ فِي شُعْبَتِهَا فِي الْمَوْضِعِ الَّذِي كَانَ يَضَعُهَا إِذَا تَوَكَّأَ (١) .
Bazıları şöyle zikretmiştir: Musa abasının kolunu eline doladığında bir melek ona dedi ki: "Söylesene, Allah sakındığın şeye izin verseydi bu aba sana bir fayda sağlar mıydı?" [Musa] dedi ki: "Hayır, ancak ben zayıfım ve zayıflıktan yaratıldım." Bunun üzerine elini açtı, sonra onu yılanın ağzına koydu; bir de baktı ki o, eskiden olduğu gibi bir asadır ve eli, dayanırken koyduğu yer olan çatalındadır (¬١).
10265. Metin
قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: أَرَادَ اللَّهُ ﷿ أَنْ يُرِيَ مُوسَى مَا أَعْطَاهُ مِنَ الْآيَةِ الَّتِي لَا يَقْدِرُ عَلَيْهَا مخلوق لئلا ١١/ب يَفْزَعَ مِنْهَا إِذَا أَلْقَاهَا عِنْدَ فِرْعَوْنَ.
Müfessirler şöyle dediler: Allah Azze ve Celle, Firavun'un yanında attığı zaman ondan dehşete kapılmasın diye hiçbir mahlukun güç yetiremeyeceği bu ayetten (mucizeden) kendisine bahşettiği şeyi Musa'ya göstermek istedi.
10266. Metin
وَقَوْلُهُ: {سِيرَتَهَا الْأُولَى} نُصِبَ بِحَذْفِ "إِلَى"، يُرِيدُ: إِلَى سِيرَتِهَا الْأُولَى. قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ} أَيْ: إِبْطِكَ، قَالَ مُجَاهِدٌ: تَحْتَ عَضُدِكَ، وَجَنَاحُ الْإِنْسَانِ عَضُدُهُ إِلَى أَصْلِ إِبْطِهِ. {تَخْرُجْ بَيْضَاءَ} نَيِّرَةً مُشْرِقَةً، {مِنْ غَيْرِ سُوءٍ} مِنْ غَيْرِ عَيْبٍ وَالسُّوءُ هَاهُنَا بِمَعْنَى الْبَرَصِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ لِيَدِهِ نُورٌ سَاطِعٌ يُضِيءُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ كَضَوْءِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ، {آيَةً أُخْرَى} أَيْ: دَلَالَةً أُخْرَى عَلَى صِدْقِكَ سِوَى الْعَصَا. {لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى} وَلَمْ يَقُلِ الْكُبَرِ لِرُءُوسِ الْآيِ. وَقِيلَ: فِيهِ إِضْمَارٌ، مَعْنَاهُ: لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى، دَلِيلُهُ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ: كَانَتْ يَدُ مُوسَى أَكْبَرَ آيَاتِهِ. قَالَ تَعَالَى: {اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى} أَيْ: جَاوَزَ الْحَدَّ فِي الْعِصْيَانِ وَالتَّمَرُّدِ، فَادْعُهُ إِلَى عِبَادَتِي. {قَالَ} مُوسَى: {رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي} وَسِّعْهُ لِلْحَقِّ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ حَتَّى لَا أَخَافَ غَيْرَكَ، وَذَلِكَ أَنَّ مُوسَى كَانَ يَخَافُ فِرْعَوْنَ خَوْفًا شَدِيدًا لِشِدَّةِ شَوْكَتِهِ وَكَثْرَةِ جُنُودِهِ، وَكَانَ يَضِيقُ صَدْرًا بِمَا كُلِّفَ مِنْ مُقَاوَمَةِ فِرْعَوْنَ وَحْدَهُ، فَسَأَلَ اللَّهَ أَنْ يُوَسِّعَ قَلْبَهُ لِلْحَقِّ حَتَّى يَعْلَمَ أَنَّ أَحَدًا لَا يَقْدِرُ عَلَى مَضَرَّتِهِ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ، وَإِذَا عَلِمَ ذَلِكَ لَمْ يَخَفْ فِرْعَوْنَ وَشَدَّةَ شَوْكَتِهِ وَكَثْرَةَ جُنُودِهِ.
Allah Teâlâ'nın {سِيرَتَهَا الْأُولَى} “önceki hâline” kavli, [harf-i cer olan] "ilâ" (إِلَى) hazfedildiği için mansub olmuştur; [yani] 'önceki hâline' (إِلَى سِيرَتِهَا الْأُولَى) demektir. Yüce Allah'ın {وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ} “Elini koynuna (kanadına) sok” kavli; yani koltuk altına [sok] demektir. Mücâhid şöyle demiştir: 'Pazunun altına.' İnsanın cenâhı (kanadı), pazusundan koltuk altının köküne kadar olan kısımdır. {تَخْرُجْ بَيْضَاءَ} “Bembeyaz olarak çıksın”, [yani] nurlu ve parlak bir şekilde; {مِنْ غَيْرِ سُوءٍ} “kusursuz olarak”, [yani] hiçbir ayıbı olmaksızın. Buradaki sû' (kötülük/kusur), alaca hastalığı (baras) anlamındadır. İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] şöyle demiştir: 'Onun elinde, gece ve gündüz güneş ve ay ışığı gibi aydınlatan parlak bir nûr vardı.' {آيَةً أُخْرَى} “başka bir mucize olarak”; yani asadan başka, senin doğruluğuna [delalet eden] diğer bir delil olarak. {لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى} “Sana en büyük mucizelerimizden gösterelim diye”. Ayet sonlarındaki uyumdan (fâsıla) ötürü 'el-küber' (الْكُبَر) dememiştir.1 Bir diğer görüşe göre burada bir takdir (gizli kelime) vardır; manası: 'Sana mucizelerimizden en büyüğünü gösterelim diye' şeklindedir. Bunun delili İbn Abbâs'ın şu sözüdür: 'Mûsâ'nın eli onun en büyük mucizesi idi.' Yüce Allah buyurdu: {اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى} “Firavun'a git, çünkü o azdı.” Yani: İsyanda ve haddi aşmada sınırı geçti; onu Bana kulluk etmeye davet et. Mûsâ {قَالَ} “Dedi ki:” {رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي} “Rabbim! Göğsümü genişlet”, [yani] onu hak için genişlet. İbn Abbâs şöyle demiştir: '[Mûsâ bununla] Senden başkasından korkmayayım [demek] istiyor.' Bunun sebebi şudur: Mûsâ, Firavun'un kudretinin şiddetinden ve askerlerinin çokluğundan dolayı ondan son derece korkuyordu. Tek başına Firavun'a karşı durmakla mükellef kılınmasından ötürü de göğsü daralıyordu. Bu yüzden Allah'ın izni olmaksızın hiç kimsenin kendisine bir zarar vermeye güç yetiremeyeceğini bilmesi için kalbini hakka genişletmesini Allah'tan diledi. Bunu bildiği takdirde Firavun'dan, onun şiddetli kudretinden ve askerlerinin çokluğundan korkmayacaktı.
10267. Metin
{وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨) وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي (٢٩) هَارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) }
{وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨) وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي (٢٩) هَارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) } “İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki sözümü anlasınlar. Ailemden bana bir vezir ver; kardeşim Harun'u. Onunla arkamı güçlendir ve onu işime ortak et.”
10268. Metin
{وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي} أَيْ: سَهِّلْ عَلَيَّ مَا أَمَرْتَنِي بِهِ مِنْ تَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ إِلَى فِرْعَوْنَ. {وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي} وَذَلِكَ أَنَّ مُوسَى كَانَ فِي حَجْرِ فِرْعَوْنَ ذَاتَ يَوْمٍ فِي صِغَرِهِ، فَلَطَمَ فِرْعَوْنَ لَطْمَةً وَأَخْذَ بِلِحْيَتِهِ، فَقَالَ فِرْعَوْنُ لِآسِيَةَ امْرَأَتِهِ: إِنَّ هَذَا عَدُوِّي وَأَرَادَ أَنْ يَقْتُلَهُ، فَقَالَتْ آسِيَةُ: إِنَّهُ صَبِيٌّ لَا يَعْقِلُ وَلَا يُمَيِّزُ. وَفِي رِوَايَةٍ أَنَّ أُمَّ مُوسَى لَمَّا فَطَمَتْهُ رَدَّتْهُ، فَنَشَأَ مُوسَى فِي حَجْرِ فِرْعَوْنَ وَامْرَأَتِهِ آسِيَةَ يُرَبِّيَانِهِ، وَاتَّخَذَاهُ وَلَدًا، فَبَيْنَمَا هُوَ يَلْعَبُ يَوْمًا بَيْنَ يَدَيْ فِرْعَوْنَ وَبِيَدِهِ قَضِيبٌ يَلْعَبُ بِهِ إِذْ رَفَعَ الْقَضِيبَ فَضَرَبَ بِهِ رَأْسَ فِرْعَوْنَ، فَغَضِبَ فِرْعَوْنُ وَتَطَيَّرَ بِضَرْبِهِ، حَتَّى هَمَّ بِقَتْلِهِ، فَقَالَتْ آسِيَةُ: أَيُّهَا الْمَلِكُ إِنَّهُ صَغِيرٌ لَا يَعْقِلُ فَجَرِّبْهُ إِنْ شِئْتَ، وَجَاءَتْ بِطَشْتَيْنِ: فِي أَحَدِهِمَا الْجَمْرُ، وَفِي الْآخَرِ الْجَوَاهِرُ، فَوَضَعَتْهُمَا بَيْنَ يَدَيْ مُوسَى فَأَرَادَ أَنْ يَأْخُذَ الْجَوَاهِرَ، فَأَخَذَ جِبْرِيلُ بِيَدِ مُوسَى فَوَضَعَهَا عَلَى النَّارِ فَأَخَذَ جَمْرَةً فَوَضَعَهَا فِي فَمِهِ فَاحْتَرَقَ لِسَانُهُ وَصَارَتْ عَلَيْهِ عُقْدَةٌ ١ . {يَفْقَهُوا قَوْلِي} يَقُولُ: احْلُلِ الْعُقْدَةَ كَيْ يَفْقَهُوا كَلَامِي. {وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا} مُعِينًا وَظَهِيرًا، {مِنْ أَهْلِي} وَالْوَزِيرُ مَنْ يُوَازِرُكَ وَيُعِينُكَ وَيَتَحَمَّلُ عَنْكَ بَعْضَ ثِقَلِ عَمَلِكَ، ثُمَّ بَيَّنَ مَنْ هُوَ فَقَالَ: {هَارُونَ أَخِي} وَكَانَ هَارُونُ أَكْبَرَ مِنْ مُوسَى بِأَرْبَعِ سِنِينَ، وَكَانَ أَفْصَحَ مِنْهُ لِسَانًا وَأَجْمَلَ وَأَوْسَمَ، وَأَبْيَضَ اللَّوْنِ، وَكَانَ مُوسَى آدَمَ أَقْنَى جَعْدًا. {اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي} قَوِّ بِهِ ظَهْرِي. {وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي} أَيْ: فِي النُّبُوَّةِ وَتَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ، وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ "أَشْدُدْ" بِفَتْحِ الْأَلِفِ "وَأُشْرِكْهُ " بِضَمِّهَا عَلَى الْجَوَابِ، حِكَايَةً عَنْ مُوسَى، أَيْ: أَفْعَلُ ذَلِكَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ عَلَى الدُّعَاءِ.
{وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي} “İşimi bana kolaylaştır”; yani Firavun'a risaleti tebliğ etme hususunda bana emrettiğin şeyi bana kolay kıl. {وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي} “Dilimden düğümü çöz”. Bu [durum] şundan kaynaklanıyordu: Musa küçüklüğünde bir gün Firavun'un kucağında bulunuyordu; Firavun'a bir tokat attı ve sakalından tuttu. Bunun üzerine Firavun, karısı Âsiye'ye: "Şüphesiz bu benim düşmanımdır" dedi ve onu öldürmek istedi. Âsiye ise: "O aklı ermeyen ve ayırt edemeyen bir çocuktur" dedi. Bir rivayette [şöyle nakledilmiştir]: Musa'nın annesi onu sütten kesince [saraya] geri getirdi. Musa, Firavun'un ve karısı Âsiye'nin kucağında büyüdü; onu yetiştiriyorlardı ve evlat edinmişlerdi. Bir gün Firavun'un önünde elinde oynadığı bir değnek varken oynadığı esnada birden değneği kaldırıp Firavun'un başına vurdu. Firavun buna öfkelendi ve bu vuruştan uğursuzluk sezerek onu öldürmeye kalkıştı. Âsiye: "Ey hükümdar! O küçüktür, aklı ermez; dilersen onu dene" dedi ve iki leğen getirdi: Birinde kor ateş, diğerinde ise mücevherler vardı. Bunları Musa'nın önüne koydu. Musa mücevherleri almak istedi; fakat Cibril Musa'nın elini tutup ateşin üzerine koydu. O da bir kor parçasını alıp ağzına koydu; dili yandı ve dilinde bir tutukluk (düğüm) meydana geldi1. {يَفْقَهُوا قَوْلِي} “Ki sözümü anlasınlar”; [Musa] "Düğümü çöz ki sözümü anlasınlar" demektedir. {وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا} “Bana bir vezir ver”; [yani] bir yardımcı ve destekçi, {مِنْ أَهْلِي} “ailemden”. Vezir; sana arka çıkan, yardım eden ve işinin bazı ağırlıklarını senin üzerinden üstlenen kimsedir. Sonra onun kim olduğunu açıklayarak: {هَارُونَ أَخِي} “Kardeşim Harun'u” buyurdu. Harun, Musa'dan dört yaş büyüktü; dili ondan daha fasih, kendisi daha güzel, daha yakışıklı ve beyaz tenliydi. Musa ise buğday tenli, kemerli burunlu ve kıvırcık saçlıydı. {اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي} “Onunla arkamı güçlendir”; yani onunla sırtımı kuvvetlendir. {وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي} “Ve onu işime ortak et”; yani peygamberlikte ve risaleti tebliğde [ortak et]. İbn Âmir, Musa'dan bir hikaye olarak cevap kipiyle elifin fethasıyla "eşdüd" (أَشْدُدْ) [ve] elifin dammesiyle "ve üşrik-hu" (وَأُشْرِكْهُ) şeklinde okumuştur; yani "bunu yaparım" [demektir]. Diğer kıraat imamları ise dua
10269. Metin
وَالْمَسْأَلَةِ، عَطْفًا عَلَى مَا تَقَدَّمَ مِنْ قَوْلِهِ: {قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي}
Ve daha önce geçen {قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي} “[Musa] dedi ki: 'Rabbim! Göğsümü genişlet ve işimi bana kolaylaştır'” sözüne atıfla talep kipiyle [okumuşlardır].
10270. Metin
{كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا (٣٣) وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (٣٥) قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى (٣٦) وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى (٣٧) }
{كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا (٣٣) وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (٣٥) قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى (٣٦) وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى (٣٧) } “Tâ ki Seni çokça tesbih edelim ve Seni çokça analım. Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görensin. [Allah] buyurdu ki: 'İstediğin sana verildi ey Musa! Andolsun Biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.'”
10271. Metin
{إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى (٣٨) أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي (٣٩) }
{إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى (٣٨) أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي (٣٩) } “Hani annene vahyolunan şeyi ilham etmiştik: 'Onu sandığa koy, sonra nehre bırak; nehir onu kıyıya atsın da Bana da düşman, ona da düşman olan biri onu alsın.' Ve gözümün önünde yetiştirilesin diye tarafımdan sana bir sevgi bırakmıştım.”
10272. Metin
{كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا} قَالَ الْكَلْبِيُّ: نُصَلِّي لَكَ كَثِيرًا. {وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا} نَحْمَدُكَ وَنُثْنِي عَلَيْكَ بِمَا أَوْلَيْتَنَا مِنْ نِعَمِكَ. {إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا} خَبِيرًا عَلِيمًا. {قَالَ} اللَّهُ تَعَالَى: {قَدْ أُوتِيتَ} أُعْطِيتَ، {سُؤْلَكَ} جَمِيعَ مَا سَأَلْتَهُ، {يَا مُوسَى} {وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ} أَنْعَمْنَا عَلَيْكَ، {مَرَّةً أُخْرَى} يَعْنِي قَبْلَ هَذِهِ الْمَرَّةِ وَهِيَ: {إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ} وَحْيُ إِلْهَامٍ، {مَا يُوحَى} مَا يُلْهَمُ. ثُمَّ فَسَّرَ ذَلِكَ الْإِلْهَامَ وَعَدَّدَ نِعَمَهُ عَلَيْهِ: {أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ} أَيْ: أَلْهَمْنَاهَا أَنِ اجْعَلِيهِ فِي التَّابُوتِ، {فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ} يَعْنِي نَهْرَ النِّيلِ، {فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ} يَعْنِي شَاطِئَ النَّهْرِ، لَفْظُهُ أَمْرٌ وَمَعْنَاهُ خَبَرٌ، مَجَازُهُ: حَتَّى يُلْقِيَهُ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ: {يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ} يَعْنِي فِرْعَوْنَ. فَاتَّخَذَتْ تَابُوتًا وَجَعَلَتْ فِيهِ قُطْنًا مَحْلُوجًا وَوَضَعَتْ فِيهِ مُوسَى، وَقَيَّرَتْ رَأْسَهَ وَخَصَاصَهُ -يَعْنِي شُقُوقَهُ -ثُمَّ أَلْقَتْهُ فِي النِّيلِ، وَكَانَ يَشْرَعُ مِنْهُ نَهْرٌ كَبِيرٌ فِي دَارِ فِرْعَوْنَ، فَبَيْنَمَا فِرْعَوْنُ جَالِسٌ عَلَى رَأْسِ الْبِرْكَةِ مَعَ امْرَأَتِهِ آسِيَةَ إِذْ بِتَابُوتٍ يَجِيءُ بِهِ الْمَاءُ، فَأَمَرَ الْغِلْمَانَ وَالْجَوَارِيَ بِإِخْرَاجِهِ، فَأَخْرَجُوهُ وَفَتَحُوا رَأْسَهُ فَإِذَا صَبِيٌّ مِنْ أَصْبَحِ النَّاسِ وَجْهًا، فَلَمَّا رَآهُ فِرْعَوْنُ أَحَبَّهُ بِحَيْثُ لَمْ يَتَمَالَكْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى:
{كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا} “Tâ ki Seni çokça tesbih edelim”; Kelbî: "Sana çokça namaz kılalım" demiştir. {وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا} “ve Seni çokça analım”; bize bahşettiğin nimetlerin karşılığında Sana hamdedip Seni övelim. {إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا} “Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görensin”; haberdar ve her şeyi bilensin. Allah Teâlâ {قَالَ} “Buyurdu ki:” {قَدْ أُوتِيتَ} “verildi”; ihsan edildi, {سُؤْلَكَ} “istediğin”; dilediğin şeylerin tamamı, {يَا مُوسَى} “ey Musa!” {وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ} “Andolsun Biz sana lütufta bulunmuştuk”; sana ihsanda bulunmuştuk, {مَرَّةً أُخْرَى} “bir defa daha”; yani bu defadan önce [bulunmuştuk]. O da şudur: {إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ} “Hani annene vahyetmiştik”; ilham vahyi ile, {مَا يُوحَى} “vahyolunan şeyi”; ilham edilen şeyi. Sonra bu ilhamı açıkladı ve üzerindeki nimetlerini saydı: {أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ} “Onu sandığa koy”; yani annene 'Onu sandığa koy' diye ilham ettik, {فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ} “sonra nehre bırak”; yani Nil nehrine [bırak], {فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ} “nehir onu kıyıya atsın”; yani nehrin kıyısına [atsın]. Lafzı emir, anlamı ise haberdir; mecazi anlamı: "Nehir onu kıyıya atıncaya kadar" şeklindedir: {يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ} “Bana da düşman, ona da düşman olan biri onu alsın”; yani Firavun [alsın]. Bunun üzerine kadın bir sandık temin edip içine taranmış pamuk koydu ve Musa'yı içine yerleştirdi; kapağını ve yarıklarını -yani çatlaklarını- katranla kapattı, ardından onu Nil'e bıraktı. Nil'den Firavun'un sarayına akan büyük bir kanal vardı. Firavun havuzun başında hanımı Âsiye ile otururken suyun bir sandık getirdiğini gördü. Hizmetçilere ve cariyelere onu çıkarmalarını emretti; onu çıkarıp kapağını açtılar, bir de baktılar ki insanların en güzel yüzlüsü bir çocuk! Firavun onu görünce kendini tutamayacak derecede sevdi. İşte Allah Teâlâ'nın şu buyruğu budur:
10273. Metin
{وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَحَبَّهُ وَحَبَّبَهُ إِلَى خَلْقِهِ: قَالَ عِكْرِمَةُ: مَا رَآهُ أَحَدٌ إِلَّا أَحَبَّهُ. قَالَ قَتَادَةُ: مَلَاحَةٌ كَانَتْ فِي عَيْنَيْ مُوسَى، مَا رَآهُ أَحَدٌ إِلَّا عَشِقَهُ.
{وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي} “Ve tarafımdan sana bir sevgi bırakmıştım”. İbn Abbas: "Onu sevdi ve mahlukatına da sevdirdi" demiştir. İkrime: "Onu görüp de sevmeyen hiç kimse yoktu" demiştir. Katâde ise şöyle demiştir: "Musa'nın gözlerinde öyle bir sevimlilik vardı ki onu gören herkes ona meftun olurdu."
10274. Metin
{وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي} يَعْنِي لِتُرَبَّى بِمَرْأَى وَمَنْظَرٍ مِنِّي، قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ "وَلِتُصْنَعْ ".
{وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي} “Ve gözümün önünde yetiştirilesin diye”; yani Benim gözetimim ve himayem altında yetiştirilesin diye. Ebû Ca'fer "ve litusna'" şeklinde okumuştur,
10275. Metin
بِالْجَزْمِ
cezm ile [okumuştur].
10276. Metin
{إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى (٤٠) }
{إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى (٤٠) } “Hani kız kardeşin gidip: 'Ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu. Böylece gözü aydın olsun, üzülmesin diye seni tekrar annene kavuşturduk. Sen bir cana kıymıştın da seni o kederden kurtarmıştık ve seni türlü imtihanlarla sınamıştık. Bu yüzden Medyen halkı arasında yıllarca kaldın, sonra da takdir edilmiş bir vakitte buraya geldin ey Musa!”
10277. Metin
{إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ} وَاسْمُهَا مَرْيَمُ، مُتَعَرِّفَةً خَبَرَهُ، {فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ يَكْفُلُهُ} ؟ أَيْ عَلَى امْرَأَةٍ تُرْضِعُهُ وَتَضُمُّهُ إِلَيْهَا؛ وَذَلِكَ أَنَّهُ كَانَ لَا يَقْبَلُ ثَدْيَ امْرَأَةٍ، فَلَمَّا قَالَتْ ذَلِكَ لَهُمْ أُخْتُهُ قَالُوا: نَعَمْ، فَجَاءَتْ بِالْأُمِّ فَقَبِلَ ثَدْيَهَا، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى:
{إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ} “Hani kız kardeşin gidip”; adı Meryem idi, onun haberini araştırarak [gidiyordu], {فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ يَكْفُلُهُ} “Ona bakacak birini size göstereyim mi? diyordu”; yani onu emzirecek ve bağrına basacak bir kadını [göstereyim mi diyordu]. Zira o hiçbir kadının memesini kabul etmiyordu. Kız kardeşi onlara böyle söyleyince: "Evet" dediler. O da anneyi getirdi ve [Musa] onun memesini kabul etti. İşte Allah Teâlâ'nın şu buyruğu budur:
10278. Metin
{فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا} بِلِقَائِكَ، {وَلَا تَحْزَنَ} أَيْ: لِأَنْ يَذْهَبَ عَنْهَا الْحَزَنُ.
{فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا} “Böylece gözü aydın olsun diye seni tekrar annene kavuşturduk”; sana kavuşmakla gözü aydın olsun diye, {وَلَا تَحْزَنَ} “üzülmesin”; yani hüznü üzerinden gitsin diye.
10279. Metin
{وَقَتَلْتَ نَفْسًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: كَانَ قَتَلَ قِبْطِيًّا كَافِرًا. قَالَ كَعْبُ الْأَحْبَارِ: كَانَ إِذْ ذَاكَ ابْنَ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ سَنَةً، {فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ} أَيْ مِنْ غَمِّ الْقَتْلِ وَكَرْبِهِ، {وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵁: اخْتَبَرْنَاكَ اخْتِبَارًا. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَمُقَاتِلٌ: ابْتَلَيْنَاكَ ابْتِلَاءً. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أَخْلَصْنَاكَ إِخْلَاصًا.
{وَقَتَلْتَ نَفْسًا} “Sen bir cana kıymıştın”; İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: "Kâfir bir Kıptî'yi öldürmüştü" dedi. Ka'b el-Ahbâr: "O vakit on iki yaşındaydı" demiştir. {فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ} “seni o kederden kurtarmıştık”; yani cinayetin gamından ve sıkıntısından [kurtarmıştık], {وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا} “ve seni türlü imtihanlarla sınamıştık”. İbn Abbas radıyallâhu anh: "Seni türlü denemelerle sınadık" dedi. Dahhâk ve Mukâtil: "Seni türlü belalarla imtihan ettik" dediler. Mücâhid: "Seni tertemiz kılıp arındırdık" demiştir.
10280. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ: أَنَّ الْفُتُونَ وُقُوعُهُ فِي مِحْنَةٍ بَعْدَ مِحْنَةٍ خَلَّصَهُ اللَّهُ مِنْهَا، أَوَّلُهَا أَنَّ أُمَّهُ حَمَلَتْهُ فِي السَّنَةِ الَّتِي كَانَ فِرْعَوْنُ يَذْبَحُ الْأَطْفَالَ، ثُمَّ إِلْقَاؤُهُ فِي الْبَحْرِ فِي التَّابُوتِ، ثُمَّ مَنْعُهُ الرِّضَاعَ إِلَّا مِنْ ثَدْيِ أُمِّهِ، ثُمَّ أَخْذُهُ بِلِحْيَةِ فِرْعَوْنَ حَتَّى هَمَّ بِقَتْلِهِ، ثُمَّ تَنَاوُلُهُ الْجَمْرَةَ بَدَلَ الدُّرَّةِ، ثُمَّ قَتْلُهُ الْقِبْطِيَّ، وَخُرُوجُهُ إِلَى مَدْيَنَ خَائِفًا. فَكَانَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَقُصُّ الْقِصَّةَ عَلَى سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، فَعَلَى هَذَا مَعْنَى: {وَفَتَنَّاكَ} خَلَّصْنَاكَ مِنْ تِلْكَ الْمِحَنِ، كَمَا يُفْتَنُ الذَّهَبُ بِالنَّارِ فَيُخَلَّصُ مَنْ كُلِّ خَبَثٍ فِيهِ (١) "وَالْفُتُونُ": مَصْدَرٌ.
Saîd b. Cübeyr'in rivayetinde İbn Abbas'tan nakledildiğine göre: Fütûn (imtihanlar), Allah'ın kendisini kurtardığı mihnet üstüne mihnete düşmesidir; bunların ilki, Firavun'un çocukları boğazlattığı yılda annesinin ona hamile kalması, ardından sandık içinde nehre bırakılması, sonra annesinin memesinden başka sütü kabul etmemesi, sonra öldürmeye yeltenecek raddede Firavun'un sakalından tutması, ardından inci yerine kor ateşi alması, sonra Kıptî'yi öldürmesi ve korku içinde Medyen'e çıkıp gitmesidir. İbn Abbas kıssayı Saîd b. Cübeyr'e anlatıyordu. Buna göre: {وَفَتَنَّاكَ} ifadesinin anlamı: Altının ateşte eritilip içindeki bütün cüruftan arındırıldığı gibi seni o mihnetlerden arındırıp kurtardık demektir (¬١). "el-Fütûn" (الْفُتُونُ) ise mastardır.
10281. Metin
{فَلَبِثْتَ} فَمَكَثْتَ، أَيْ: فَخَرَجْتَ مِنْ مِصْرَ فَلَبِثْتَ، {سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ} يَعْنِي تَرْعَى الْأَغْنَامَ عَشْرَ سِنِينَ، وَمَدْيَنُ بَلْدَةُ شُعَيْبٍ ﵇ عَلَى ثَمَانِ مَرَاحِلَ مِنْ مِصْرَ، هَرَبَ إِلَيْهَا مُوسَى. وَقَالَ وَهْبٌ: لَبِثَ عِنْدَ شُعَيْبٍ ﵇ ثَمَانِيًا وَعِشْرِينَ سَنَةً، عَشْرُ سِنِينَ مِنْهَا مَهْرُ ابْنَتِهِ "صُفَيْرَا" بِنْتُ شُعَيْبٍ، وَثَمَانِ عَشْرَةَ سَنَةً أَقَامَ عِنْدَهُ حَتَّى وُلِدَ لَهُ.
{فَلَبِثْتَ} “kaldın”; ikamet ettin, yani Mısır'dan çıktın da ikamet ettin, {سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ} “Medyen halkı arasında yıllarca”; yani on yıl koyun otlatarak kaldın. Medyen, Şuayb aleyhisselâm'ın beldesi olup Mısır'a sekiz konaklık mesafededir; Musa oraya kaçmıştı. Vehb: "Şuayb aleyhisselâm'ın yanında yirmi sekiz yıl kaldı; bunun on yılı kızı 'Safûrâ' bint Şuayb'ın mehri karşılığı idi, on sekiz yılı da çocuğu olana kadar onun yanında kaldığı süredir" demiştir.
10282. Metin
{ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى} قَالَ مُقَاتِلٌ: عَلَى مَوْعِدٍ وَلَمْ يَكُنْ هَذَا الْمَوْعِدُ مَعَ مُوسَى وَإِنَّمَا
{ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى} “Sonra takdir edilen bir vakitte geldin ey Mûsâ!” Mukâtil şöyle demiştir: “Belirlenmiş bir vakitte [geldin]. Bu vakit Mûsâ ile kararlaştırılmış değildi, bilakis1”
10283. Metin
كَانَ مَوْعِدًا فِي تَقْدِيرِ اللَّهِ، قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: جِئْتَ عَلَى الْقَدْرِ الَّذِي قَدَّرْتُ أَنَّكَ تَجِيْءُ.
Allah'ın takdirindeki bir vakitti" demiştir. Muhammed b. Ka'b ise: "Geleceğini takdir ettiğim ölçü ve zamanda geldin" demiştir.
10284. Metin
وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ كَيْسَانَ: عَلَى رَأْسِ أَرْبَعِينَ سَنَةً، وَهُوَ الْقَدْرُ الَّذِي يُوحَى فِيهِ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ، وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ، أَيْ عَلَى الْمَوْعِدِ الَّذِي وَعَدَهُ اللَّهُ وَقَدَّرَهُ أَنَّهُ يُوحَى إِلَيْهِ بِالرِّسَالَةِ، وَهُوَ أَرْبَعُونَ سَنَةً.
Abdurrahman b. Keysân: "Peygamberlere vahiy gönderilen yaş olan kırk yaşının başında geldin" demiştir. Müfessirlerin çoğunun sözünün anlamı da budur; yani Allah'ın kendisine risaletin vahyolunacağını vadettiği ve takdir ettiği vakitte ki o da kırk yaştır, [geldin] demektir.
10285. Metin
{وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (٤١) اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي (٤٢) اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (٤٣) فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى (٤٤) }
{وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (٤١) اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي (٤٢) اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (٤٣) فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى (٤٤) } “Seni kendim için seçtim. Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve Beni anmakta gevşeklik göstermeyin. İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır veya korkar.”
10286. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي} أَيِ اخْتَرْتُكَ وَاصْطَفَيْتُكَ لِوَحْيِي وَرِسَالَتِي، يَعْنِي لِتَنْصَرِفَ على إرادتي ١٢/أوَمَحَبَّتِي، وَذَلِكَ أَنَّ قِيَامَهُ بِأَدَاءِ الرِّسَالَةِ [تَصَرُّفٌ عَلَى] (١) إِرَادَةِ اللَّهِ وَمَحَبَّتِهِ.
Allah Azze ve Celle'nin: {وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي} “Seni kendim için seçtim” buyruğu; yani vahyim ve risaletim için seni seçip beğendim; ta ki Benim irademe ve muhabbetime göre hareket edesin. Zira onun risaleti eda görevini yerine getirmesi, Allah'ın iradesi ve muhabbeti doğrultusunda [bir tasarruftur].
10287. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: اخْتَرْتُكَ لِأَمْرِي وَجَعَلْتُكَ الْقَائِمَ بِحُجَّتِي وَالْمُخَاطَبَ بَيْنِي وَبَيْنَ خَلْقِي، كَأَنِّي الَّذِي أَقَمْتُ (٢) بِكَ عَلَيْهِمُ الْحُجَّةَ وَخَاطَبْتُهُمُ. {اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي} بِدَلَائِلِي، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي الْآيَاتِ التِّسْعَ الَّتِي بَعَثَ بِهَا مُوسَى {وَلَا تَنِيَا} لَا تَضْعُفَا، وَقَالَ السُّدِّيُّ: لَا تَفْتُرَا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: لَا تُقَصِّرَا {فِي ذِكْرِي} {اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو، وَأَهْلُ الْحِجَازِ: "لِنَفْسِيَ اذْهَبْ"، "وذكري اذْهَبَا"، وَ"إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا" (الْفُرْقَانِ -٣٠) ، "مِنْ بَعْدِيَ اسْمُهُ" (الصَّفِّ -٦) بِفَتْحِ الْيَاءِ فِيهِنَّ، وَوَافَقَهُمْ أَبُو بَكْرٍ: "مِنْ بَعْدِيَ اسْمُهُ"، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِإِسْكَانِهَا. {فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا} يَقُولُ: دَارِيَاهُ وَارْفُقَا مَعَهُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: لَا تُعَنِّفَا فِي قَوْلِكُمَا.
Zeccâc şöyle dedi: "Seni emrim için seçtim, seni hüccetimi ayakta tutan ve Benimle kullarım arasında muhatap kıldım; sanki senin vasıtanla onlara delil getiren ve onlara hitap eden Benmişim gibi." {اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي} “Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin”; delillerimle [gidin]. İbn Abbas: "Musa'nın kendisiyle gönderildiği dokuz ayeti (mucizeyi) kastediyor" demiştir. {وَلَا تَنِيَا} “ve gevşeklik göstermeyin”; zayıflık göstermeyin. Süddî: "Gevşemeyin" demiştir. Muhammed b. Ka'b: "Kusur etmeyin" demiştir. {فِي ذِكْرِي} “Beni anmakta”. {اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى} “İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o azmıştır”. Ebû Amr ve Hicaz ehli bu kelimelerdeki yâ harflerini fethalı olarak "li-nefsiyezheb", "ve zikriyezhebâ", "inne kavmiyettehazû" (Furkân, 30), "min ba'diyesmuhû" (Saf, 6) şeklinde okumuşlardır; Ebû Bekir de "min ba'diyesmuhû" lafzında onlara muvafakat etmiştir. Diğerleri ise sükûn ile okumuşlardır. {فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا} “Ona yumuşak söz söyleyin”; [Allah] onu idare edin ve ona yumuşak davranın buyurmaktadır. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: "Sözünüzde sertlik yapmayın" demiştir.
10288. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ وَعِكْرِمَةُ: كَنِّيَاهُ فَقُولَا يَا أَبَا الْعَبَّاسِ، وَقِيلَ: يَا أَبَا الْوَلِيدِ.
Süddî ve İkrime: "Ona künyesiyle hitap edin ve 'Ey Ebe'l-Abbas' deyin" dediler; "Ey Ebe'l-Velîd" [deyin] de denilmiştir.
10289. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي الْقَوْلَ اللَّيِّنَ: "هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ فَتَخْشَى" (النَّازِعَاتِ -١٨،١٩) .
Mukâtil şöyle demiştir: Yumuşak sözden kasıt: {هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ فَتَخْشَى} “Arınmak ister misin? Seni Rabbine ulaştırayım da O'ndan korkasın” (Nâziât, 18-19) ayetleridir.
10290. Metin
وَقِيلَ: أَمَرَ بِاللَّطَافَةِ فِي الْقَوْلِ لِمَا لَهُ مِنْ حَقِّ التَّرْبِيَةِ.
Şöyle de denilmiştir: [Firavun'un] üzerindeki yetiştirip büyütme (terbiye) hakkından ötürü sözde lütufkâr ve nazik davranılması emredilmiştir.
10291. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ: الْقَوْلُ اللَّيِّنُ: أَنَّ مُوسَى أَتَاهُ وَوَعَدَهُ عَلَى قَبُولِ الْإِيمَانِ شَبَابًا لَا يُهْرَمُ، وَمُلْكًا لَا يُنْزَعُ مِنْهُ إِلَّا بِالْمَوْتِ، وَتَبْقَى عَلَيْهِ لَذَّةُ الْمَطْعَمِ وَالْمَشْرَبِ وَالْمَنْكَحِ إِلَى حِينِ مَوْتِهِ، وَإِذَا مَاتَ دَخَلَ الْجَنَّةَ، فَأَعْجَبَهُ ذَلِكَ وَكَانَ لَا يَقْطَعُ أَمْرًا دُونَ هَامَانَ، وَكَانَ غَائِبًا فَلَمَّا قَدِمَ أَخْبَرَهُ بِالَّذِي دَعَاهُ إِلَيْهِ مُوسَى، وَقَالَ أَرَدْتُ أَنْ أَقْبَلَ مِنْهُ، فَقَالَ لَهُ هَامَانُ: كُنْتُ أَرَى أَنَّ لَكَ عَقْلًا وَرَأْيًا، أَنْتَ رَبٌّ، تُرِيدُ أَنْ تَكُونَ مَرْبُوبًا؟ وَأَنْتَ تُعْبَدُ تُرِيدُ أَنْ تَعْبُدَ؟ فَقَلَبَهُ عَنْ رَأْيِهِ (١) .
Süddî şöyle demiştir: Yumuşak söz; Musa'nın ona gelip imanı kabul etmesi karşılığında yaşlanmayacak bir gençlik, ancak ölümle elinden çıkacak bir hükümdarlık, ölünceye kadar yeme, içme ve evlilik lezzetinin devam etmesi ve öldüğünde de cennete girmesi vaadinde bulunmasıdır. Bu onun hoşuna gitti. Firavun ise Hâmân olmadan hiçbir işi karara bağlamazdı, o sırada Hâmân uzaktaydı. Geldiğinde Musa'nın kendisini davet ettiği şeyi ona anlattı ve: "Ondan kabul etmek istedim" dedi. Bunun üzerine Hâmân ona: "Ben senin aklın ve fikrin olduğunu sanırdım! Sen bir rabsin, kul mu olmak istiyorsun? Sen tapılansın, tapan mı olmak istiyorsun?" dedi ve onu fikrinden caydırdı (¬١).
10292. Metin
وَكَانَ هَارُونُ يَوْمَئِذٍ بِمِصْرَ، فَأَمْرَ اللَّهُ مُوسَى أَنْ يَأْتِيَ هَارُونَ وَأَوْحَى إِلَى هَارُونَ وَهُوَ بِمِصْرَ أَنْ يَتَلَقَّى مُوسَى، فَتَلَقَّاهُ إِلَى مَرْحَلَةٍ، وَأَخْبَرَهُ بِمَا أُوحِيَ إِلَيْهِ (٢) .
Harun o sırada Mısır'da idi. Allah Musa'ya Harun'a gitmesini emretti, Mısır'da bulunan Harun'a da Musa'yı karşılamasını vahyetti. O da onu bir konaklık mesafede karşıladı ve kendisine vahyolunanı ona haber verdi (¬٢).
10293. Metin
{لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى} أَيْ: يَتَّعِظُ وَيَخَافُ فَيُسْلِمُ.
{لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى} “Belki öğüt alır veya korkar”; yani ibret alıp korkar da müslüman olur.
10294. Metin
فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ قَالَ: {لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ} وَقَدْ سَبَقَ عِلْمُهُ أَنَّهُ لَا يَتَذَكَّرُ وَلَا يُسْلِمُ؟.
Şayet: "Onun öğüt almayacağı ve teslim olmayacağı ezeli ilminde sabit olduğu halde nasıl: {لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ} 'Belki öğüt alır' buyurmuştur?" diye sorulursa,
10295. Metin
قِيلَ: مَعْنَاهُ اذْهَبَا عَلَى رَجَاءٍ مِنْكُمَا وَطَمَعٍ، وَقَضَاءُ اللَّهِ وَرَاءَ أَمْرِكُمَا.
Şöyle denilir: Bunun anlamı; ikiniz bir ümit ve arzu ile gidin, Allah'ın takdiri ise sizin bu durumunuzun arkasındadır.
10296. Metin
وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: هُوَ يَنْصَرِفُ إِلَى غَيْرِ فِرْعَوْنَ، مَجَازُهُ: لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ مُتَذَكِّرٌ، وَيَخْشَى خَاشٍ إِذَا رَأَى بِرِّي وَأَلْطَافِي بِمَنْ خَلَقْتُهُ وَأَنْعَمْتُ عَلَيْهِ ثُمَّ ادَّعَى الرُّبُوبِيَّةَ.
Hüseyin b. Fadl şöyle demiştir: Bu ifade Firavun'dan başkasına râcidir; mecazi anlamı şöyledir: Yarattığım ve kendisine nimet verdiğim, sonra da ilahlık iddia eden kimseye karşı lütfumu ve iyiliklerimi gördüğünde belki düşünen biri öğüt alır ve korkan biri korkar.
10297. Metin
وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عُمَرَ الْوَرَّاقُ: "لَعَلَّ " مِنَ اللَّهِ وَاجِبٌ (٣) وَلَقَدْ تَذَكَّرَ فِرْعَوْنُ وَخَشِيَ حِينَ لَمْ تَنْفَعْهُ الذِّكْرَى وَالْخَشْيَةُ، وَذَلِكَ حِينَ أَلْجَمَهُ الْغَرَقُ، قَالَ: آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ، وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ.
Ebû Bekir Muhammed b. Ömer el-Verrâk ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ'dan gelen "lealle" (belki/umulur ki) ifadesi kesinlik bildirir (¬٣). Nitekim Firavun, öğüt almanın ve korkunun kendisine fayda vermeyeceği o anda, yani boğulmak boğazına dayandığı vakit öğüt almış ve korkmuştur da: "İsrailoğullarının inandığından başka ilah olmadığına iman ettim ve ben de teslim olanlardanım" demiştir.
10298. Metin
وَقَرَأَ رَجُلٌ عِنْدَ يَحْيَى بْنِ مُعَاذٍ هَذِهِ الْآيَةَ: {فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا} فَبَكَى يَحْيَى، وَقَالَ: إِلَهِي هَذَا رِفْقُكَ ٤ بِمَنْ يَقُولُ أَنَا الْإِلَهُ، فَكَيْفَ رِفْقُكَ ٥ بِمَنْ يَقُولُ أَنْتَ الْإِلَهُ؟! ٦ .
Bir adam Yahyâ b. Muâz'ın yanında: {فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا} “Ona yumuşak söz söyleyin” ayetini okudu. Bunun üzerine Yahyâ ağladı ve şöyle dedi: “İlâhî! «Ben ilâhım» diyene olan lütfun ve şefkatin 4 böyle ise, «Sen İlâhsın» diyene lütfun ve şefkatin 5 kim bilir nasıldır?!” 6
10299. Metin
{قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَنْ يَطْغَى (٤٥) }
{قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَنْ يَطْغَى (٤٥) } “Dediler ki: 'Rabbimiz! Onun bize karşı aşırı davranmasından yahut azmasından korkuyoruz.'”
10300. Metin
{قَالَا} يَعْنِي مُوسَى وَهَارُونَ: {رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يَعْجَلُ عَلَيْنَا بِالْقَتْلِ وَالْعُقُوبَةِ، يُقَالُ: فَرَطَ عَلَيْهِ فُلَانٌ إِذَا عَجِلَ بِمَكْرُوهٍ، وَفَرَطَ مِنْهُ أَمْرٌ أَيْ بَدَرَ وَسَبَقَ، {أَوْ أَنْ يَطْغَى} أَيْ يُجَاوِزُ الْحَدَّ فِي الْإِسَاءَةِ إِلَيْنَا.
{قَالَا} “Dediler ki:”; yani Musa ve Harun: {رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَا} “Rabbimiz! Onun bize karşı aşırı davranmasından korkuyoruz”; İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: "Bizi öldürmek ve cezalandırmak için acele etmesinden [korkuyoruz]" dedi. Bir kimse hoşa gitmeyecek bir işte acele ettiğinde "ferata aleyhi fülânün" denir. Bir iş aniden ortaya çıkıp öne geçtiğinde de "ferata minhu emrun" denir. {أَوْ أَنْ يَطْغَى} “yahut azmasından”; yani bize kötülük etmede haddi aşmasından [korkuyoruz].