Enbiyâ

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

10495. Metin

سُورَةُ الْأَنْبِيَاءِ

Enbiyâ Suresi

10496. Metin

مَكِّيَّةٌ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Mekkîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

10497. Metin

{اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ (١) مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (٢) لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٣) }

{اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ (١) مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (٢) لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٣) } “İnsanların hesaba çekilecekleri [gün] yaklaştı; oysa onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler. Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı, mutlaka eğlenerek dinlerler. Kalpleri oyundadır. O zulmedenler gizlice fısıldaştılar: ‘Bu da sizin gibi bir beşerden başka bir şey midir? Şimdi siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?’”

10498. Metin

{اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ} قِيلَ اللَّامُ بِمَعْنَى مِنْ، أَيِ اقْتَرَبَ مِنَ النَّاسِ حِسَابُهُمْ، أَيْ وَقْتُ مُحَاسَبَةِ اللَّهِ إِيَّاهُمْ عَلَى أَعْمَالِهِمْ، يَعْنِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ، نَزَلَتْ فِي مُنْكِرِي الْبَعْثِ، {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ} عَنِ التَّأَهُّبِ لَهُ. {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ} يَعْنِي مَا يُحْدِثُ اللَّهُ مِنْ تَنْزِيلِ شَيْءٍ مِنَ الْقُرْآنِ يُذَكِّرُهُمْ وَيَعِظُهُمْ بِهِ.

{اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ} “İnsanların [hesabı] yaklaştı” ifadesinde lâm (ل) harfinin min (مِنْ) anlamında olduğu, yani insanların hesabının kendilerine yaklaştığı söylenmiştir. Bu da Allah'ın amelleri sebebiyle onları hesaba çekeceği vakit, yani kıyamet günüdür. Bu ayet, yeniden dirilişi inkâr edenler hakkında inmiştir. {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ} “Oysa onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler” yani onun için hazırlık yapmaktan [yüz çevirmektedirler]. {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ} “Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarı” yani Allah'ın onlara hatırlatma ve öğüt vermek üzere Kur'an'dan indirdiği her yeni vahiy.

10499. Metin

قَالَ مُقَاتِلٌ: يُحْدِثُ اللَّهُ الْأَمْرَ [بَعْدَ الْأَمْرِ] ١ قِيلَ: الذِّكْرُ الْمُحْدَثُ مَا قَالَهُ النَّبِيُّ ﷺ وَبَيَّنَهُ مِنَ السُّنَنِ وَالْمَوَاعِظِ سِوَى مَا الْقُرْآنِ، وَأَضَافَهُ إِلَى الرَّبِّ ﷿ لِأَنَّهُ قَالَ بِأَمْرِ الرَّبِّ، {إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ} أَيِ اسْتَمَعُوهُ لَاعِبِينَ لَا يَعْتَبِرُونَ وَلَا يَتَّعِظُونَ. {لَاهِيَةً} سَاهِيَةً غَافِلَةً، {قُلُوبُهُمْ} مُعْرِضَةً عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ، وَقَوْلُهُ {لَاهِيَةً} نَعْتٌ تَقَدَّمَ الِاسْمَ، وَمِنْ حَقِّ النَّعْتِ أَنْ يَتْبَعَ الِاسْمَ فِي الْإِعْرَابِ، وَإِذَا تَقَدَّمَ النَّعْتُ الِاسْمَ فَلَهُ حَالَتَانِ: فَصْلٌ

Mukâtil şöyle demiştir: “Allah emir [üstüne emir]1 meydana getirir.” Şöyle de denilmiştir: Yeni gelen zikir (el-muhdes), Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Kur'an'ın dışında söylediği ve açıkladığı sünnetler ile öğütlerdir. Bunu aziz ve celil olan Rabbe nispet etmiştir; çünkü [Hz. Peygamber] onu Rabbin emriyle söylemiştir. {إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ} “Onu ancak eğlenerek dinlerler”; yani ibret ve öğüt almayarak, eğlenir bir vaziyette dinlerler. {لَاهِيَةً} “Oyalanarak”, yani dalgın ve gafil bir hâlde; {قُلُوبُهُمْ} “kalpleri” [ise] Allah'ın zikrinden yüz çevirmiş vaziyettedir. Yüce Allah'ın {لَاهِيَةً} buyruğu, isimden önce gelmiş bir na'ttır (sıfattır). Oysa na'tın kuralı irapta isme uymaktır. Na't isimden önce geldiğinde ise iki durum söz konusu olur: Fasl (ayrılma)

10500. Metin

وَوَصْلٌ، فَحَالَتُهُ فِي الْفَصْلِ النَّصْبُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ} (القَمَرِ: ٧) ، {وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا} (الإِنْسَانِ: ١١) ، وَ {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ} وَفِي الْوَصْلِ حَالَةُ مَا قَبْلَهُ مِنَ الْإِعْرَابِ كَقَوْلِهِ، {أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا} (النِّسَاءِ: ٧٥) ؛ {وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا} أَيْ أَشْرَكُوا، قَوْلُهُ: {وَأَسَرُّوا} فِعْلٌ تَقَدَّمَ الْجَمْعَ وَكَانَ حَقُّهُ وَأَسَرَّ، قَالَ الْكِسَائِيُّ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، أَرَادَ: وَالَّذِينَ ظَلَمُوا أَسَرُّوا النجوى.

ve vasl (birleşme). Fasl durumundaki hâli, Yüce Allah'ın şu ayetlerinde olduğu gibi mensubdur: {خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ} (Kamer: 7), {وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا} (İnsan: 11) ve {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ}. Vasl durumunda ise kendisinden öncekinin irap durumunu alır; Yüce Allah'ın şu ayetinde olduğu gibi: {أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا} (Nisâ: 75). {وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا} “O zulmedenler gizlice fısıldaştılar” yani şirk koştular. {وَأَسَرُّوا} ifadesi çoğuldan önce gelen bir fiildir, kural olarak “ve eserra” (tekil) olması gerekirdi. el-Kisâî şöyle demiştir: Burada bir takdim ve tehir (öne alma ve erteleme) vardır; yani “ve’l-lezîne zalemû eserru’n-necvâ” (zulmedenler fısıldaşmayı gizlediler) kastedilmiştir.

10501. Metin

وقيل: حمل "الَّذِينَ" رَفْعٌ عَلَى الِابْتِدَاءِ، مَعْنَاهُ: وَأَسَرُّوا النَّجْوَى، ثُمَّ قَالَ: وَهُمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا.

Şöyle de denilmiştir: "ellezîne" kelimesi mübteda (özne) olarak merfû kılınmıştır, anlamı şöyledir: Fısıltıyı gizlediler; sonra şöyle buyurdu: Onlar zulmedenlerdir.

10502. Metin

وَقِيلَ: رُفِعَ عَلَى الْبَدَلِ مِنَ الضَّمِيرِ فِي أَسَرُّوا. قَالَ الْمُبَرِّدُ: هَذَا كَقَوْلِكَ إِنَّ الَّذِينَ فِي الدَّارِ انْطَلَقُوا بَنُو عَبْدِ اللَّهِ، عَلَى الْبَدَلِ مِمَّا فِي انْطَلَقُوا ثُمَّ بَيَّنَ سِرَّهِمُ الَّذِي تَنَاجَوْا بِهِ فَقَالَ: {هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} أَنْكَرُوا إِرْسَالَ الْبَشَرِ وَطَلَبُوا إِرْسَالَ الْمَلَائِكَةِ.

Şöyle de denilmiştir: “eserru”daki zamirden bedel olarak merfû kılınmıştır. el-Müberred şöyle demiştir: Bu, tıpkı senin “in’nel-lezîne fi’d-dâri intalekû benû abdillâh” demen gibidir; “intalekû”daki zamirden bedel yapılmıştır. Sonra aralarında fısıldaştıkları sırrı açıklayarak şöyle buyurdu: {هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} “‘Bu da sizin gibi bir beşerden başka bir şey midir?’” İnsan bir peygamber gönderilmesini inkâr ettiler ve meleklerin gönderilmesini talep ettiler.

10503. Metin

{أَفَتَأْتُونَ} أَيْ تَحْضُرُونَ السِّحْرَ وَتَقْبَلُونَهُ، {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} تَعْلَمُونَ أَنَّهُ سِحْرٌ.

{أَفَتَأْتُونَ} “Şimdi siz [büyüye] mi gideceksiniz?” yani büyüye katılıp onu kabul mü edeceksiniz? {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “göz göre göre” onun büyü olduğunu bildiğiniz halde.

10504. Metin

{قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٤) بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ (٥) مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ (٦) }

{قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٤) بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ (٥) مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ (٦) } “[Peygamber] dedi ki: ‘Rabbim gökte ve yerde [konuşulan her] sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.’ Onlar ise: ‘Hayır, bunlar karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir! [Eğer öyle değilse] önceki peygamberler nasıl gönderildiyse o da bize bir mucize getirsin’ dediler. Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir belde [halkı] iman etmedi; şimdi bunlar mı iman edecekler?”

10505. Metin

قُلْ لَهُمْ يَا مُحَمَّدُ، {رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ: "قَالَ رَبِّي"، عَلَى الْخَبَرِ عَنْ مُحَمَّدٍ ﷺ، {يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} أَيْ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ، {وَهُوَ السَّمِيعُ} لِأَقْوَالِهِمْ، {الْعَلِيمُ} بِأَفْعَالِهِمْ. {بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ} أَبَاطِيلُهَا [وَأَقَاوِيلُهَا] ١ وَأَهَاوِيلُهَا رَآهَا فِي النَّوْمِ، {بَلِ افْتَرَاهُ} اخْتَلَقَهُ، {بَلْ هُوَ شَاعِرٌ} يَعْنِي أَنَّ الْمُشْرِكِينَ اقتسموا القول ١٥/ب فِيهِ وَفِيمَا يَقُولُهُ، قَالَ بَعْضُهُمْ: أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: بَلْ هُوَ فِرْيَةٌ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: بَلْ مُحَمَّدٌ شَاعِرٌ وَمَا جَاءَكُمْ بِهِ شِعْرٌ. {فَلْيَأْتِنَا} مُحَمَّدٌ {بِآيَةٍ} إِنْ كَانَ صَادِقًا {كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ} مِنَ الرُّسُلِ بِالْآيَاتِ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى مُجِيبًا لَهُمْ: {مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ} قَبْلَ مُشْرِكِي مَكَّةَ، {مِنْ قَرْيَةٍ} أَيْ مِنْ أَهْلِ

Onlara de ki ey Muhammed: {رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} “Rabbim gökte ve yerde [konuşulan her] sözü bilir.” Hamza, Kisâî ve Hafs; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’den haber kipiyle "قَالَ رَبِّي" (“[Peygamber] dedi ki: 'Rabbim...'”) şeklinde okumuşlardır. {يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} “gökte ve yerde [konuşulan her] sözü bilir” yani O’na hiçbir şey gizli kalmaz. {وَهُوَ السَّمِيعُ} “O, hakkıyla işitendir” onların sözlerini, {الْعَلِيمُ} “hakkıyla bilendir” onların fiillerini. {بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ} “‘Hayır,’ dediler, ‘[bunlar] karmakarışık rüyalardır’” onun rüyada gördüğü bâtıl şeyler, [asılsız sözler] 1 ve korkunç hezeyanlardır. {بَلِ افْتَرَاهُ} “‘Hayır, onu uydurdu’” [yani] onu kendisi uydurdu. {بَلْ هُوَ شَاعِرٌ} “‘Hayır, o bir şairdir’” Yani müşrikler onun hakkında ve söylediği şeyler hususunda görüş ayrılığına düşüp farklı sözler söylediler. Onlardan bazısı: “Karmakarışık rüyalardır” dedi; bazısı: “Hayır, o bir iftiradır/uydurmadır” dedi; bazısı da: “Hayır, Muhammed bir şairdir ve size getirdiği şey de şiirdir” dedi. {فَلْيَأْتِنَا} “O halde bize getirsin” Muhammed, {بِآيَةٍ} “bir mucize” eğer doğru sözlü ise, {كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ} “öncekilerin gönderildiği gibi” önceki elçilerin mucizelerle gönderildiği gibi. Yüce Allah onlara cevap vererek şöyle buyurdu: {مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ} “Onlardan önce iman etmemişti” Mekke müşriklerinden önce, {مِنْ قَرْيَةٍ} “hiçbir şehir [halkı]” yani hiçbir şehir halkı...

10506. Metin

قَرْيَةٍ أَتَتْهُمُ الْآيَاتُ، {أَهْلَكْنَاهَا} أَهْلَكْنَاهُمْ بِالتَّكْذِيبِ، {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} ؟، إِنْ جَاءَتْهُمْ آيَةٌ، مَعْنَاهُ: أَنَّ أُولَئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا بِالْآيَاتِ لَمَّا أَتَتْهُمْ أَفَيُؤْمِنُ هَؤُلَاءِ؟ .

{أَهْلَكْنَاهَا} “helak ettiğimiz” yalanlamaları sebebiyle helak ettiğimiz. {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} “Şimdi bunlar mı iman edecekler?” kendilerine bir mucize gelse? Anlamı şudur: Onlar kendilerine mucizeler geldiğinde iman etmediler, şimdi bunlar mı iman edecekler?

10507. Metin

{وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٧) وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ (٨) ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ (٩) لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٠) }

{وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٧) وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ (٨) ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ (٩) لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٠) } “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Biz onları yemek yemez bir ceset yapmadık; onlar ölümsüz de değillerdi. Sonra onlara verdiğimiz sözü tuttuk; onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları ise helak ettik. Andolsun ki size içinde şerefiniz bulunan bir Kitap indirdik. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”

10508. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ} هَذَا جَوَابٌ لِقَوْلِهِمْ: {هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} يَعْنِي: إِنَّا لَمْ نُرْسِلِ الْمَلَائِكَةَ إِلَى الْأَوَّلِينَ إِنَّمَا أَرْسَلْنَا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ، {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ} يَعْنِي: أَهْلَ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ، يُرِيدُ عُلَمَاءَ أَهْلِ الْكِتَابِ، فَإِنَّهُمْ لَا يُنْكِرُونَ أَنَّ الرُّسُلَ كَانُوا بَشَرًا، وَإِنْ أَنْكَرُوا نُبُوَّةَ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَأَمَرَ الْمُشْرِكِينَ بِمَسْأَلَتِهِمْ لِأَنَّهُمْ إِلَى تَصْدِيقِ مَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِالنَّبِيِّ ﷺ أَقْرَبُ مِنْهُمْ إِلَى تَصْدِيقِ مَنْ آمَنَ بِهِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: أَرَادَ بِالذِّكْرِ الْقُرْآنَ (١) أَرَادَ: فَاسْأَلُوا الْمُؤْمِنِينَ الْعَالَمِينَ مِنْ أَهْلِ الْقُرْآنِ، {إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ} أَيِ الرُّسُلُ، {جَسَدًا} وَلَمْ يَقُلْ أَجْسَادًا لِأَنَّهُ اسْمُ الْجِنْسِ، {لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ} هَذَا رد لقولهم {ما لهذا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ} (الفُرْقَانِ: ٧) ، يَقُولُ لَمْ نَجْعَلِ الرُّسُلَ مَلَائِكَةً بَلْ جَعَلْنَاهُمْ بَشَرًا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ، {وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ} فِي الدُّنْيَا. {ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ} الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ بِإِهْلَاكِ أَعْدَائِهِمْ، {فَأَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ} أَيْ أَنْجَيْنَا الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ صَدَّقُوهُمْ، {وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ} أَيِ الْمُشْرِكِينَ الْمُكَذِّبِينَ، وَكُلُّ مُشْرِكٍ مُسْرِفٌ عَلَى نَفْسِهِ. {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا} يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ، {فِيهِ ذِكْرُكُمْ} أَيْ شَرَفُكُمْ، كَمَا قَالَ: {وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ} (الزُّخْرُفِ: ٤٤) ، وَهُوَ شَرَفٌ لِمَنْ آمَنَ بِهِ.

Yüce Allah'ın şu sözü: {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي إِلَيْهِمْ} “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını peygamber göndermedik” bu onların: {هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} “Bu da sizin gibi bir beşerden başka bir şey midir?” sözlerine bir cevaptır. Yani: Biz öncekilere melekler göndermedik, sadece kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik. {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ} “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” yani Tevrat ve İncil ehline, Ehl-i Kitab'ın âlimlerini kastetmektedir; zira onlar Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğini inkâr etseler de peygamberlerin insan olduklarını inkâr etmezler. Müşriklere onlara sormalarını emretti; çünkü onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman etmeyenin sözünü doğrulamaya, O'na iman edenin sözünü doğrulamaktan daha yakındırlar. İbn Zeyd şöyle demiştir: Zikir ile Kur'an'ı kastetmiştir; yani Kur'an ehlinden olan âlim müminlere sorun, {إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “eğer bilmiyorsanız”. {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ} “Biz onları kılmadık” yani peygamberleri, {جَسَدًا} “bir ceset” cins ismi olduğu için “ecsâden” (cesetler) demedi, {لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ} “yemek yemez”. Bu onların: {ما لهذا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ} (Furkan: 7) “Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor?” sözlerine bir reddir; biz peygamberleri melekler kılmadık, bilakis yemek yiyen insanlar kıldık buyurmaktadır. {وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ} “Onlar ölümsüz de değillerdi” dünyada. {ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ} “Sonra onlara verdiğimiz sözü tuttuk” düşmanlarını helak edeceğimize dair verdiğimiz sözü. {فَأَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ} “Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık” yani onları doğrulayan müminleri kurtardık, {وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ} “haddi aşanları ise helak ettik” yani yalanlayan müşrikleri; her müşrik kendi nefsine karşı haddi aşmıştır. {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا} “Andolsun ki size bir Kitap indirdik” ey Kureyş topluluğu, {فِيهِ ذِكْرُكُمْ} “içinde şerefiniz bulunan” yani şerefiniz, nitekim şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ} (Zuhruf: 44) “Şüphesiz o, senin için ve kavmin için bir şereftir”. O, ona iman eden kimse için bir şereftir.

10509. Metin

قَالَ مُجَاهِدٌ: فِيهِ حَدِيثُكُمْ. وَقَالَ الْحَسَنُ: فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَيْ ذِكْرُ مَا تَحْتَاجُونَ إِلَيْهِ مِنْ أَمْرِ دِينِكُمْ، {أَفَلَا تَعْقِلُونَ}

Mücâhid şöyle dedi: "Onda sizin haberiniz [vardır]."1 Hasan [el-Basrî] ise şöyle dedi: "[Onda sizin zikriniz vardır;] yani dininiz hususunda ihtiyaç duyduğunuz şeylerin zikri [vardır]." {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “Hâlâ akletmiyor musunuz?”

10510. Metin

{وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (١١) فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ (١٢) لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ (١٣) قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (١٤) فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ (١٥) وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ (١٦) }

{وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (١١) فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ (١٢) لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ (١٣) قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (١٤) فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ (١٥) وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ (١٦) } “Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka topluluklar var ettik. Azabımızı hissettiklerinde hemen oradan kaçmaya koyuluyorlardı. ‘Kaçmayın; içinde şımartıldığınız [nimetlere] ve yurtlarınıza dönün, belki sorguya çekilirsiniz!’ [denildi]. ‘Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zalimlermişiz’ dediler. Biz onları biçilmiş ekin gibi, sönmüş ocak gibi yapıncaya kadar bu feryatları sürüp gitti. Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.”

10511. Metin

{وَكَمْ قَصَمْنَا} أَهْلَكْنَا، وَالْقَصْمُ: الْكَسْرُ، {مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً} أَيْ كَافِرَةً، يَعْنِي أَهْلَهَا، {وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا} أَيْ: أَحْدَثْنَا بَعْدَ هَلَاكِ أَهْلِهَا، {قَوْمًا آخَرِينَ} {فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا} أَيْ [رَأَوْا] (١) عَذَابَنَا بِحَاسَّةِ الْبَصَرِ، {إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ} أَيْ يُسْرِعُونَ هَارِبِينَ. {لَا تَرْكُضُوا} أَيْ قِيلَ لَهُمْ لَا تَرْكُضُوا لَا تَهْرُبُوا، {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ} أَيْ نَعِمْتُمْ بِهِ، {وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: عَنْ قَتْلِ نَبِيِّكُمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ: مِنْ دُنْيَاكُمْ شَيْئًا، نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فِي أَهْلِ حَصُورَا، وَهِيَ قَرْيَةٌ بِالْيَمَنِ وَكَانَ أَهْلُهَا الْعَرَبَ، فَبَعَثَ اللَّهُ إِلَيْهِمْ نَبِيًّا يَدْعُوهُمْ إِلَى اللَّهِ فَكَذَّبُوهُ وَقَتَلُوهُ، فَسَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ بَخْتُنَصَّرَ، حَتَّى قَتَلَهُمْ وَسَبَاهُمْ (٢) فَلَمَّا اسْتَمَرَّ فِيهِمُ الْقَتْلُ نَدِمُوا وَهَرَبُوا وَانْهَزَمُوا، فَقَالَتِ الْمَلَائِكَةُ لَهُمُ اسْتِهْزَاءً: لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَسَاكِنِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ.

{وَكَمْ قَصَمْنَا} “Nice [memleketleri] kırıp geçirdik” helak ettik; el-Kasm: Kırmak demektir. {مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً} “Zulmetmekte olan nice memleketleri” yani kâfir olan, halkını kastetmektedir. {وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا} “Ve onlardan sonra var ettik” yani halkının helakinden sonra meydana getirdik, {قَوْمًا آخَرِينَ} “başka topluluklar”. {فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا} “Azabımızı hissettiklerinde” yani görme duyusuyla azabımızı gördüklerinde, {إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ} “hemen oradan kaçmaya koyuluyorlardı” yani süratle kaçıyorlardı. {لَا تَرْكُضُوا} “Kaçmayın” yani onlara kaçmayın, firar etmeyin denildi, {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ} “ve içinde şımartıldığınız [nimetlere] dönün” yani refah içinde yaşadığınız nimetlere, {وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ} “ve yurtlarınıza dönün, belki sorguya çekilirsiniz”. İbn Abbas şöyle demiştir: Peygamberinizi öldürmenizden ötürü [sorguya çekilirsiniz]. Katâde ise şöyle demiştir: Dünyalığınızdan bir şey [sorulursunuz]. Bu ayet Hadûrâ halkı hakkında inmiştir; orası Yemen'de bir köydür ve halkı Arap'tı. Allah onlara kendilerini Allah'a davet eden bir peygamber gönderdi, onlar ise onu yalanlayıp öldürdüler. Bunun üzerine Allah onlara Buhtunnasr'ı musallat etti; öyle ki onları öldürdü ve esir aldı. Onlarda öldürülme olayı devam edince pişman oldular, kaçtılar ve hezimete uğradılar. Bunun üzerine melekler onlarla alay ederek şöyle dedi: Kaçmayın; yurtlarınıza ve mallarınıza dönün, belki sorguya çekilirsiniz.

10512. Metin

قَالَ قَتَادَةُ: لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ شَيْئًا مِنْ دُنْيَاكُمْ، فَتُعْطُونَ مَنْ شِئْتُمْ وَتَمْنَعُونَ مَنْ شِئْتُمْ، فَإِنَّكُمْ أَهْلُ ثَرْوَةٍ وَنِعْمَةٍ، يَقُولُونَ ذَلِكَ اسْتِهْزَاءً بِهِمْ، فَاتَّبَعَهُمْ بُخْتُنَصَّرُ وَأَخَذَتْهُمُ السُّيُوفُ، وَنَادَى مُنَادٍ فِي جَوِّ السَّمَاءِ: يَا ثَارَّاتِ الْأَنْبِيَاءِ، فَلَمَّا رَأَوْا ذَلِكَ أَقَرُّوا بِالذُّنُوبِ حِينَ لَمْ ينفعهم. {قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} . {فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} أَيْ تِلْكَ الْكَلِمَةُ وَهِيَ قَوْلُهُمْ يَا وَيْلَنَا، دُعَاؤُهُمْ يَدْعُونَ بِهَا وَيُرَدِّدُونَهَا.

Katâde şöyle demiştir: Dünyalığınızdan bir şey istenir de dilediğinize verir, dilediğinize vermezsiniz diye; çünkü siz servet ve nimet ehlisiniz. Onlarla alay etmek için bunu söylüyorlardı. Buhtunnasr onların peşine düştü ve kılıçlar onları biçti. Göğün boşluğunda bir münâdi şöyle seslendi: "Ey peygamberlerin intikamları!". Bunu gördüklerinde, kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda günahlarını itiraf ettiler: {قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} “‘Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zalimlermişiz’ dediler”. {فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} “Bu feryatları sürüp gitti” yani o söz, ‘yâ veylenâ’ (vay başımıza gelenlere) demeleri; durmaksızın ettikleri ve tekrarladıkları duaları buydu.

10513. Metin

{حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا} بِالسُّيُوفِ كَمَا يُحْصَدُ الزَّرْعُ، {خَامِدِينَ} مَيِّتِينَ. قَوْلُهُ ﷿: {وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ} أَيْ عَبَثًا وَبَاطِلًا.

{حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا} “Nihayet onları biçilmiş ekin gibi” ekini biçer gibi kılıçlarla [biçilmiş], {خَامِدِينَ} “sönüp kalmışlar yaptık” ölmüşler [olarak yaptık].12 Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın şu âyeti: {وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ} “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık” yani boş yere ve bâtıl olarak [yaratmadık].

10514. Metin

{لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ (١٧) بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ (١٨) وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ (١٩) يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ (٢٠) }

{لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ (١٧) بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ (١٨) وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ (١٩) يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ (٢٠) } “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, yapacak olsaydık onu kendi katımızdan edinirdik. Hayır, biz hakkı bâtılın tepesine fırlatırız da onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki o yok olup gitmiştir. [Allah'a] yakıştırdığınız niteliklerden ötürü yazıklar olsun size! Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun huzurundakiler O'na ibadetten büyüklenmezler ve yorulmazlar. Gece ve gündüz bıkıp usanmadan tesbih ederler.”

10515. Metin

{لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا} اخْتَلَفُوا فِي اللَّهْوِ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ عَطَاءٍ: اللَّهْوُ الْمَرْأَةُ، وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ وَقَتَادَةَ، وَقَالَ فِي رِوَايَةِ الْكَلْبِيِّ: اللَّهْوُ الْوَلَدُ، وَهُوَ قَوْلُ السُّدِّيِّ، وَهُوَ فِي الْمَرْأَةِ أَظْهَرُ لِأَنَّ الْوَطْءَ يُسَمَّى لَهْوًا فِي اللُّغَةِ، وَالْمَرْأَةُ مَحَلُّ الْوَطْءِ {لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا} أَيْ مِنْ عِنْدِنَا مِنَ الْحُورِ الْعَيْنِ لَا مِنْ عِنْدِكُمْ مِنْ أَهْلِ الْأَرْضِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ لَوْ كَانَ جَائِزًا ذَلِكَ فِي صِفَتِهِ لَمْ يَتَّخِذْهُ بِحَيْثُ يَظْهَرُ لَهُمْ وَيَسْتُرُ ذَلِكَ حَتَّى لَا يَطَّلِعُوا عَلَيْهِ.

{لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا} “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik”. Lahv (لَهْو) hususunda ihtilaf ettiler; Atâ'nın rivayetinde İbn Abbas: Lahv kadındır demiştir, bu Hasan ve Katâde'nin de görüşüdür. Kelbî'nin rivayetinde ise: Lahv çocuktur demiştir, bu da Süddî'nin görüşüdür. Kadın olması daha açıktır, çünkü dilde cinsel ilişkiye lahv denir ve kadın da cinsel ilişkinin mahallidir. {لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا} “onu kendi katımızdan edinirdik” yani sizin katınızdan yeryüzü halkından değil, kendi katımızdan hûr-i iynlerden edinirdik. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; eğer bu O'nun sıfatında caiz olsaydı, bunu onlara aşikâr olacak şekilde edinmez, onlar muttali olmasınlar diye onu gizlerdi.

10516. Metin

وَتَأْوِيلُ الْآيَةِ أَنَّ النَّصَارَى لَمَّا قَالُوا فِي الْمَسِيحِ وَأَمِّهِ مَا قَالُوا رَدَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ بِهَذَا وَقَالَ: {لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا} لِأَنَّكُمْ تَعْلَمُونَ أَنَّ وَلَدَ الرَّجُلِ وَزَوْجَتَهُ يَكُونَانِ عِنْدَهُ، لَا عِنْدَ غَيْرِهِ {إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ} قَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ وَابْنُ جُرَيْجٍ: {إِنْ} لِلنَّفْي، أَيْ: مَا كُنَّا فَاعِلِينَ. وَقِيلَ: {إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ} لِلشَّرْطِ أَيْ إِنْ كُنَّا مِمَّنْ يَفْعَلُ ذَلِكَ لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا، وَلَكِنَّا لَمْ نَفْعَلْهُ لِأَنَّهُ لَا يَلِيقُ بِالرُّبُوبِيَّةِ. {بَلْ} أَيْ دَعْ ذَلِكَ الَّذِي قَالُوا فَإِنَّهُ كَذِبٌ وَبَاطِلٌ، {نَقْذِفُ} نَرْمِي وَنُسَلِّطُ، {بِالْحَقِّ} بِالْإِيمَانِ، {عَلَى الْبَاطِلِ} عَلَى الْكُفْرِ، وَقِيلَ: الْحَقُّ قَوْلُ اللَّهِ، أَنَّهُ لَا وَلَدَ لَهُ، وَالْبَاطِلُ قَوْلُهُمُ اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا، {فَيَدْمَغُهُ} فَيُهْلِكُهُ، وَأَصْلُ الدَّمْغِ: شَجُّ الرَّأْسِ حَتَّى يَبْلُغَ الدِّمَاغَ، {فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ} ذاهب، والمعنى: أنا نُبْطِلُ كَذِبَهُمْ بِمَا نُبَيِّنُ مِنَ الْحَقِّ حَتَّى يَضْمَحِلَّ وَيَذْهَبَ، ثُمَّ أَوْعَدَهَمْ عَلَى كَذِبِهِمْ فَقَالَ: {وَلَكُمُ الْوَيْلُ} يَا مَعْشَرَ الْكُفَّارِ، {مِمَّا تَصِفُونَ} اللَّهَ بِمَا لَا يَلِيقُ بِهِ مِنَ الصَّاحِبَةِ وَالْوَلَدِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: مِمَّا تَكْذِبُونَ. {وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} عَبِيدًا وَمُلْكًا، {وَمَنْ عِنْدَهُ} يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ، {لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ} لَا يَأْنَفُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَتَعَظَّمُونَ عَنْهَا، {وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ} لَا يَعْيَوْنَ، يُقَالُ: حَسِرَ وَاسْتَحْسَرَ إِذَا تَعِبَ وَأَعْيَا. وَقَالَ السُّدِّيُّ: لَا يَتَعَظَّمُونَ ١ عَنِ الْعِبَادَةِ. {يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ} لَا يَضْعُفُونَ وَلَا يَسْأَمُونَ، قَالَ كَعْبُ الْأَحْبَارِ: التَّسْبِيحُ

Ayetin tevili (yorumu) şudur: Hristiyanlar Mesih ve annesi hakkında söylediklerini söylediklerinde Allah onlara bununla cevap verip {لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا} “onu kesinlikle kendi katımızdan edinirdik” buyurdu. Çünkü siz bir adamın çocuğunun ve eşinin başkasının değil, kendi yanında olacağını bilirsiniz. {إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ} “şayet yapacak olsaydık”. Katâde, Mukâtil ve İbn Cüreyc şöyle demişlerdir: {إِنْ} nefiy (olumsuzluk) içindir; yani “biz bunu yapacak değildik” demektir. Bir görüşe göre de: {إِنْ كُنَّا فَاعِلِينَ} şart içindir; yani “şayet biz bunu yapacak olanlardan olsaydık, onu kendi katımızdan edinirdik; fakat rabliğe yakışmadığı için bunu yapmadık” demektir. {بَلْ} “Bilakis”; yani onların söylediklerini bırak, zira o yalan ve batıldır. {نَقْذِفُ} “çarparız / fırlatırız”; atar ve musallat ederiz, {بِالْحَقِّ} “hakkı”; imanı, {عَلَى الْبَاطِلِ} “batılın üzerine”; küfrün üzerine. Bir görüşe göre ise hak, Allah'ın Kendisinin çocuğu olmadığına dair sözü; batıl ise onların “Allah çocuk edindi” şeklindeki sözleridir. {فَيَدْمَغُهُ} “o da onun beynini parçalar”; yani onu helak eder. Damğ (دَمْغ) kelimesinin aslı, kafayı beyne ulaşacak şekilde yarmaktır. {فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ} “bir de bakarsın ki o yok olup gitmiştir”; zâhib (yok olup gidici)dir. Anlamı şudur: Biz açıkladığımız hak ile onların yalanını, silinip yok oluncaya dek boşa çıkarırız. Sonra yalanlarından dolayı onları tehdit ederek şöyle buyurdu: {وَلَكُمُ الْوَيْلُ} “yazıklar olsun size”; ey kâfirler topluluğu! {مِمَّا تَصِفُونَ} “o nitelendirmelerinizden ötürü”; Allah'ı eş ve çocuk gibi O'na yakışmayan şeylerle nitelemenizden dolayı. Mücâhid: “Söylediğiniz yalanlardan dolayı” demiştir. {وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur”; kul ve mülk olarak. {وَمَنْ عِنْدَهُ} “O'nun katındakiler ise”; yani melekler, {لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ} “O'na ibadet etmekten büyüklenmezler”; O'na ibadete karşı kibirlenip kaçınmazlar ve ona karşı büyüklük taslamazlar. {وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ} “ve yorulup bıkmazlar”; acze düşüp yorulmazlar. Bir kimse yorulup takatten düştüğünde “hasira (حَسِرَ)” ve “istahsara (اسْتَحْسَرَ)” denir. es-Süddî şöyle demiştir: İbadetten büyüklenmezler 1. {يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ} “Gece gündüz [O'nu] tesbih ederler, gevşeklik göstermezler”; zayıflamazlar ve usanmazlar. Kâ'b el-Ahbâr şöyle demiştir: Tesbih

10517. Metin

لَهُمْ كَالنَّفَسِ لِبَنِي آدَمَ.

onlar için Âdemoğlunun nefes alması gibidir.

10518. Metin

{أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِنَ الْأَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ (٢١) لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ (٢٢) لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (٢٣) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ (٢٤) }

{أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً مِنَ الْأَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ (٢١) لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ (٢٢) لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (٢٣) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ هَذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ (٢٤) } “Yoksa onlar yerden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı [ölüleri] diriltecekler? Eğer o ikisinde Allah'tan başka ilahlar olsaydı, ikisinin de düzeni fesada uğrardı. Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelediklerinden münezzehtir. O, yaptığından sorgulanamaz; oysa onlar sorgulanırlar. Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: ‘Delilinizi getirin! İşte benimle beraber olanların zikri ve benden öncekilerin zikri!’ Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler, bu yüzden de yüz çevirmektedirler.”

10519. Metin

{أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً} اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى الْجَحْدِ، أَيْ لَمْ يَتَّخِذُوا، {مِنَ الْأَرْضِ} يَعْنِي الْأَصْنَامَ مِنَ الْخَشَبِ وَالْحِجَارَةِ، وَهُمَا مِنَ الْأَرْضِ، {هُمْ يُنْشِرُونَ} يُحْيُونَ الْأَمْوَاتَ، وَلَا يَسْتَحِقُّ الْإِلَهِيَّةَ إِلَّا مَنْ يَقْدِرُ عَلَى الْإِحْيَاءِ وَالْإِيجَادِ مِنَ الْعَدَمِ وَالْإِنْعَامِ بِأَبْلَغِ وُجُوهِ النِّعَمِ. {لَوْ كَانَ فِيهِمَا} أَيْ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، {آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ} أَيْ غَيْرُ اللَّهِ {لَفَسَدَتَا} لَخَرِبَتَا وَهَلَكَ مَنْ فِيهِمَا بِوُجُودِ التَّمَانُعِ بَيْنَ الْآلِهَةِ لِأَنَّ كُلَّ أَمْرٍ صَدَرَ عَنِ اثْنَيْنِ فَأَكْثَرَ لَمْ يَجْرِ عَلَى النِّظَامِ، ثُمَّ نَزَّهَ نَفْسَهُ فَقَالَ: {فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ} أَيْ عَمَّا يَصِفُهُ بِهِ الْمُشْرِكُونَ مِنَ الشَّرِيكِ وَالْوَلَدِ. {لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ} وَيَحْكُمُ عَلَى خَلْقِهِ لِأَنَّهُ الرَّبُّ {وَهُمْ يُسْأَلُونَ} أَيِ الْخَلْقُ يُسْأَلُونَ، عَنْ أَفْعَالِهِمْ وَأَعْمَالِهِمْ ١ لأنهم عبيد ١٦/أ {أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً} اسْتِفْهَامُ إِنْكَارٍ وَتَوْبِيخٍ، {قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ} أَيْ حُجَّتَكُمْ عَلَى ذَلِكَ، ثُمَّ قَالَ مُسْتَأْنِفًا، {هَذَا} يَعْنِي الْقُرْآنَ. {ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ} فِيهِ خَبَرُ مَنْ مَعِيَ عَلَى دِينِي وَمَنْ يَتَّبِعُنِي إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ بِمَا لَهُمْ مِنَ الثَّوَابِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالْعِقَابِ عَلَى الْمَعْصِيَةِ. {وَذِكْرُ} خَبَرُ، {مَنْ قَبْلِي} مِنَ الْأُمَمِ السَّالِفَةِ مَا فَعَلَ بِهِمْ فِي الدُّنْيَا وَمَا يُفْعَلُ بِهِمْ فِي الْآخِرَةِ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ عَطَاءٍ: ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ: الْقُرْآنُ، وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي: التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ، وَمَعْنَاهُ: رَاجِعُوا الْقُرْآنَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَسَائِرَ الْكُتُبِ هَلْ تَجِدُونَ فِيهَا أَنَّ اللَّهَ اتَّخَذَ وَلَدًا، {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ}

{أَمِ اتَّخَذُوا آلِهَةً} “Yoksa ilahlar mı edindiler”; nefiy (inkâr) anlamında bir soru olup yani edinmediler [demektir]. {مِنَ الْأَرْضِ} “yerden”; yani her ikisi de yerden olan ağaç ve taştan putları [edindiler]. {هُمْ يُنْشِرُونَ} “onlar mı [ölüleri] diriltecekler?”; ölüleri diriltirler. Oysa ilahlığa ancak diriltmeye, yoktan var etmeye ve nimetlerin en yetkin biçimleriyle lütufta bulunmaya gücü yeten layıktır. {لَوْ كَانَ فِيهِمَا} “Eğer o ikisinde bulunsaydı” yani gökte ve yerde, {آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ} “Allah'tan başka ilahlar” yani Allah'ın gayrısı [ilahlar olsaydı], {لَفَسَدَتَا} “kesinlikle ikisi de bozulup giderdi”; ilahlar arasındaki temânü (çekişme ve birbirine engel olma) sebebiyle her ikisi de harap olur ve içindekiler helak olurdu. Çünkü iki veya daha fazla [kaynaktan] sâdır olan hiçbir iş bir düzen üzere yürümez. Sonra [Allah Teâlâ] zâtını tenzih ederek şöyle buyurdu: {فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ} “Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemelerinden münezzehtir”; yani müşriklerin O'na isnat ettiği ortak ve çocuk [nitelemelerinden yücedir]. {لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ} “O, yaptığından sorguya çekilmez” ve mahlûkatı hakkında hükmeder, çünkü O Rabbdir. {وَهُمْ يُسْأَلُونَ} “onlar ise sorgulanırlar”; yani mahlûkat fiillerinden ve amellerinden 1 sorgulanır; çünkü onlar kullardır. {أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً} “Yoksa O'ndan başka ilahlar mı edindiler?” kınama ve azarlama içeren bir sorudur (istifhâm-ı inkârî ve tevbih). {قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ} “De ki: Delilinizi getirin!” yani buna dair kesin kanıtınızı getirin. Sonra yeni bir söze başlayarak buyurdu ki: {هَذَا} “İşte bu” yani Kur'an, {ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ} “benimle beraber olanların zikridir”; onda benimle beraber dinim üzere olanların ve kıyamet gününe kadar bana uyanların itaate karşılık görecekleri sevabın ve isyana karşılık görecekleri cezanın haberi vardır. {وَذِكْرُ} “ve [zikridir]”, [yani] haberidir; {مَنْ قَبْلِي} “benden öncekilerin”; [yani] geçmiş ümmetlerin dünyada kendilerine ne yapıldığının ve ahirette kendilerine ne yapılacağının [haberidir]. Atâ rivayetiyle İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre: “Benimle beraber olanların zikri” Kur'an'dır; “benden öncekilerin zikri” ise Tevrat ve İncil'dir. Bunun anlamı şudur: Kur'an'a, Tevrat'a, İncil'e ve diğer kitaplara bakın; onlarda Allah'ın çocuk edindiğine dair bir şey bulabilir misiniz? {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ} “Aksine onların çoğu hakkı bilmezler, bu yüzden de yüz çevirirler.”

10520. Metin

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ (٢٥) وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ (٢٦) لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ (٢٧) يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ (٢٨) وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلَهٌ مِنْ دُونِهِ فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ (٢٩) }

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ (٢٥) وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ (٢٦) لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ (٢٧) يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ (٢٨) وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلَهٌ مِنْ دُونِهِ فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ (٢٩) } “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka hiçbir ilah yoktur, şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım. ‘Rahmân çocuk edindi’ dediler. Hâşâ, O bundan münezzehtir! Bilakis onlar ikram olunmuş kullardır. O'ndan önce söz söylemezler ve onlar O'nun emriyle hareket ederler. O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O'nun razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler ve O'nun korkusundan titrerler. Onlardan kim: ‘Ben O'ndan başka bir ilahım’ derse, işte böylesini cehennemle cezalandırırız. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.”

10521. Metin

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ نُوحِي إِلَيْهِ بِالنُّونِ وَكَسْرِ الْحَاءِ عَلَى التَّعْظِيمِ، لِقَوْلِهِ {وَمَا أَرْسَلْنَا} وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ وَفَتْحِ الْحَاءِ عَلَى الْفِعْلِ الْمَجْهُولِ، {أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ} وَحِّدُونِ. قَوْلُهُ ﷿: {وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا} نَزَلَتْ فِي خُزَاعَةَ حَيْثُ قَالُوا: الْمَلَائِكَةُ بَنَاتُ اللَّهِ، {سُبْحَانَهُ} نَزَّهَ نَفْسَهُ عَمَّا قَالُوا، {بَلْ عِبَادٌ} أَيْ هُمْ عِبَادٌ، يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ، {مُكْرَمُونَ} {لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ} لَا يَتَقَدَّمُونَهُ بِالْقَوْلِ وَلَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا بِمَا يَأْمُرُهُمْ بِهِ، {وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ} مَعْنَاهُ أَنَّهُمْ لَا يُخَالِفُونَهُ قَوْلًا وَلَا عَمَلًا. {يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ} أَيْ مَا عَمِلُوا وَمَا هُمْ عَامِلُونَ. وَقِيلَ: مَا كَانَ قَبْلَ خَلْقِهِمْ وَمَا يَكُونُ بَعْدَ خَلْقِهِمْ {وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ لِمَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أَيْ لِمَنْ رَضِيَ عَنْهُ ١ {وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ} خَائِفُونَ لَا يَأْمَنُونَ مَكْرَهُ. {وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلَهٌ مِنْ دُونِهِ} قَالَ قَتَادَةُ: عَنَى بِهِ إِبْلِيسَ حِينَ دَعَا إِلَى عِبَادَةِ نَفْسِهِ وَأَمَرَ بِطَاعَةِ نَفْسِهِ، فَإِنَّ أَحَدًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ لَمْ يَقُلْ إِنِّي إِلَهٌ مِنْ دُونِ اللَّهِ {فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ} الْوَاضِعِينَ الْإِلَهِيَّةَ وَالْعِبَادَةَ فِي غَيْرِ مَوْضِعِهَا.

{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ} “Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona ... vahyetmiş olmayalım.” Hamza, Kisâî ve Âsım’dan rivayetle Hafs; {وَمَا أَرْسَلْنَا} “Biz göndermedik” kavlinden dolayı tazim (ululama) sigasıyla [baştaki harfi] nûn ve hâ harfini kesreli olarak “nûhî ileyhi” şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise meçhul fiil olarak [baştaki harfi] yâ ve hâ harfini fethalı [şekilde “yûhâ ileyhi”] okumuşlardır. {أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ} “Şüphesiz Benden başka hiçbir ilah yoktur; o hâlde Bana kulluk edin.” yani Beni birleyin. Aziz ve Celil olan [Allah]’ın: {وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا} “‘Rahmân çocuk edindi’ dediler” ayeti, “Melekler Allah’ın kızlarıdır” dedikleri zaman Huzâa kabilesi hakkında inmiştir. {سُبْحَانَهُ} “O, [bundan] münezzehtir.” [Allah], söyledikleri şeyden Zâtını tenzih etmiştir. {بَلْ عِبَادٌ} “Bilakis [onlar] kullardır.” Yani onlar melekler olup kullardır, {مُكْرَمُونَ} “ikrama mazhar kılınmış [seçkin kullardır].” {لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ} “Sözle O’nun önüne geçmezler” yani sözle O’nun önüne geçip de [kendi başlarına bir şey söylemezler] ve O’nun kendilerine emrettiğinden başkasını konuşmazlar. {وَهُمْ بِأَمْرِهِ يَعْمَلُونَ} “ve onlar yalnızca O’nun emriyle hareket ederler.” Bunun anlamı; onların ne sözde ne de amelde O’na muhalefet etmedikleridir. {يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ} “[Allah], onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir.” Yani ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını [bilir]. Şöyle de denilmiştir: Yaratılmalarından önce olanı da yaratılmalarından sonra olacak olanı da [bilir]. {وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى} “O’nun razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler.” İbn Abbas: “Yani ‘Lâ ilâhe illallâh’ diyen kimseye [şefaat edebilirler]” demiştir. Mücâhid ise: “Yani [Allah'ın] kendisinden razı olduğu kimseye [şefaat edebilirler]” demiştir.1 {وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِهِ مُشْفِقُونَ} “Ve onlar O’nun korkusundan titrerler.” [O'ndan] korkarlar ve O’nun mekrinden (hesaba çekmesinden) [asla] emin olmazlar. {وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ إِنِّي إِلَهٌ مِنْ دُونِهِ} “İçlerinden kim ‘Ben O’ndan başka bir ilahım’ derse” Katâde şöyle demiştir: Bununla, insanları kendisine ibadete çağırdığı ve kendisine itaati emrettiği zaman İblis kastedilmiştir. Zira meleklerden hiçbiri ‘Ben Allah’tan başka bir ilahım’ dememiştir. {فَذَلِكَ نَجْزِيهِ جَهَنَّمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ} “işte onu cehennemle cezalandırırız. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.” [Zalimler], ilahlığı ve ibadeti lâyık olmadığı yere koyanlardır.

10522. Metin

{أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ (٣٠) وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣١) }

{أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ (٣٠) وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٣١) } “O inkâr edenler görmediler mi ki gökler ve yer birbirine bitişik iken Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmazlar mı? Onları sarsmasın diye yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdik ve doğru yolu bulabilsinler diye orada geniş yollar açtık.”

10523. Metin

{أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا} قَرَأَ ابن كثير " لم يَرَ " [بِغَيْرِ وَاوٍ] (١) وَكَذَلِكَ هُوَ فِي مَصَاحِفِهِمْ، مَعْنَاهُ: أَلَمْ يَعْلَمِ الَّذِينَ كَفَرُوا، {أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄ وَعَطَاءٌ وَقَتَادَةُ: كَانَتَا شَيْئًا وَاحِدًا مُلْتَزِقَتَيْنِ {فَفَتَقْنَاهُمَا} فَصَلْنَا بَيْنَهُمَا بِالْهَوَاءِ، وَالرَّتْقُ فِي اللُّغَةِ: السَّدُّ، وَالْفَتْقُ: الشَّقُّ.

{أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “O inkâr edenler görmediler mi?”. İbn Kesîr [vavsız olarak] “Elem yera” şeklinde okumuştur, kendi mushaflarında da böyledir; anlamı: İnkâr edenler bilmediler mi demektir. {أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا} “gökler ve yer birbirine bitişik iken”. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ, Atâ ve Katâde şöyle demişlerdir: Birbirine yapışık tek bir şey idiler, {فَفَتَقْنَاهُمَا} “Biz onları ayırdık” hava ile aralarını ayırdık. Dilde retk (الرَّتْقُ): Kapatmak/bitişik olmak, fetk (الْفَتْقُ) ise yarmak/ayırmak demektir.

10524. Metin

قَالَ كَعْبٌ: خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ، ثُمَّ خَلَقَ رِيحًا فَوَسَّطَهَا (٢) فَفَتَحَهَا بِهَا.

Kâ'b şöyle demiştir: Allah gökleri ve yeri birbiri üstüne yarattı, sonra bir rüzgâr yaratıp onu aralarına koydu ve onunla ikisini ayırdı.

10525. Metin

قَالَ مُجَاهِدٌ وَالسُّدِّيُّ: كَانَتِ السَّمَوَاتُ مُرْتَقَةً طَبَقَةً وَاحِدَةً فَفَتَقَهَا فَجَعَلَهَا سَبْعَ سَمَاوَاتٍ، وَكَذَلِكَ الْأَرْضُ كَانَتَا مُرْتَقَةً طَبَقَةً وَاحِدَةً فَجَعَلَهَا سَبْعَ أَرَضِينَ.

Mücâhid ve Süddî şöyle demişlerdir: Gökler bitişik tek bir tabaka idi, onları yarıp yedi gök kıldı; yeryüzü de aynı şekilde bitişik tek bir tabaka idi, onu yarıp yedi yer kıldı.

10526. Metin

قَالَ عِكْرِمَةُ وَعَطِيَّةُ: كَانَتِ السَّمَاءُ رَتْقًا لَا تُمْطِرُ وَالْأَرْضُ رَتْقًا لَا تُنْبِتُ، فَفَتَقَ السَّمَاءَ بِالْمَطَرِ وَالْأَرْضَ بِالنَّبَاتِ. وَإِنَّمَا قَالَ: {رَتْقًا} عَلَى التَّوْحِيدِ وَهُوَ مِنْ نَعْتِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ وُضِعَ مَوْضِعَ الِاسْمِ، مِثْلَ الزَّوْرِ وَالصَّوْمِ وَنَحْوِهِمَا. {وَجَعَلْنَا} [وَخَلَقْنَا] (٣) {مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ} أَيْ: وَأَحْيَيْنَا بِالْمَاءِ الَّذِي يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَيْ مِنَ الْحَيَوَانِ وَيَدْخُلُ فِيهِ النَّبَاتُ وَالشَّجَرُ، يَعْنِي أَنَّهُ سَبَبٌ لِحَيَاةِ كُلِّ شَيْءٍ وَالْمُفَسِّرُونَ يَقُولُونَ: [يَعْنِي] (٤) أَنَّ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ فَهُوَ مَخْلُوقٌ مِنَ الْمَاءِ. كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ} (النُّورِ: ٤٥) ، قَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: يَعْنِي النُّطْفَةَ، فَإِنْ قِيلَ: قَدْ خَلَقَ اللَّهُ بَعْضَ مَا هُوَ حَيٌّ مِنْ غَيْرِ الْمَاءِ؟ قِيلَ: هَذَا عَلَى وَجْهِ التَّكْثِيرِ، يَعْنِي أَنَّ أَكْثَرَ الْأَحْيَاءِ فِي الْأَرْضِ مَخْلُوقَةٌ مِنَ الْمَاءِ أَوْ بَقَاؤُهُ بِالْمَاءِ، {أَفَلَا يُؤْمِنُونَ}

İkrime ve Atıyye şöyle demiştir: Gök yağmur yağdırmayan kapalı bir haldeydi, yer de bitki bitirmeyen kapalı bir haldeydi; göğü yağmurla, yeri de bitkiyle yardı/açtı. Göklerin ve yerin sıfatı olduğu halde {رَتْقًا} ifadesini tekil olarak zikretmesi, "ez-zevr" ve "es-savm" ve benzerleri gibi ismin yerine konmuş bir masdar olmasındandır. {وَجَعَلْنَا} [ve yarattık] {مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ} “ve her canlı şeyi sudan yarattık” yani gökten inen su ile her canlı şeyi -yani hayvanları- dirilttik; bitkiler ve ağaçlar da buna dâhildir; yani o her şeyin hayat bulmasının sebebidir. Müfessirler şöyle derler: [Yani] her canlı şey sudan yaratılmıştır. Nitekim Yüce Allah: {وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ} (Nûr: 45) “Allah her canlıyı sudan yaratmıştır” buyurmuştur. Ebu'l-Âliye: Meniyi kastetmektedir demiştir. Eğer: “Allah canlı olan bazı varlıkları sudan başka bir şeyden yaratmıştır?” denilirse; şöyle denir: Bu çoğunluk kabilindendir, yani yeryüzündeki canlıların çoğu sudan yaratılmıştır veya onların bekası su iledir. {أَفَلَا يُؤْمِنُونَ} “Hâlâ inanmazlar mı?”

10527. Metin

{وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ} جِبَالًا ثَوَابِتَ، {أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ} ؛ [يَعْنِي كَيْ لَا تَمِيدَ بِهِمْ] ٥ {وَجَعَلْنَا فِيهَا} فِي الرَّوَاسِي: {فِجَاجًا} طُرُقًا وَمَسَالِكَ، وَالْفَجُّ: الطَّرِيقُ الْوَاسِعُ

{وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ} “Yeryüzünde sarsılmaz dağlar kıldık”, [yani] sabit dağlar [yerleştirdik], {أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ} “onları sarsmasın diye”; [yani onları sarsmasın diye]5 {وَجَعَلْنَا فِيهَا} “ve orada kıldık”, [yani] o dağlarda: {فِجَاجًا} “geniş yollar”, [yani] yollar ve geçitler [kıldık]. Fecc (الْفَجّ) [kelimesi ise], geniş yol [anlamına gelir]

10528. Metin

بَيْنَ الْجَبَلَيْنِ، أَيْ جَعَلْنَا بَيْنَ الْجِبَالِ طُرُقًا حَتَّى يَهْتَدُوا إِلَى مَقَاصِدِهِمْ، {سُبُلًا} تَفْسِيرٌ لِلْفِجَاجِ، {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ}

yani hedeflerine doğru yolu bulabilsinler diye dağlar arasında yollar yaptık. {سُبُلًا} “yollar” ‘ficâc’ kelimesinin açıklamasıdır. {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “doğru yolu bulabilsinler diye”.

10529. Metin

{وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ (٣٢) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٣٣) }

{وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ آيَاتِهَا مُعْرِضُونَ (٣٢) وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٣٣) } “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık; onlar ise oradaki delillerden yüz çevirmektedirler. Geceyi ve gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.”

10530. Metin

{وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا} مِنْ أَنْ تَسْقُطَ، دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ} (الحَجِّ: ٦٥) ، وَقِيلَ: مَحْفُوظًا مِنَ الشَّيَاطِينِ بِالشُّهُبِ، دَلِيلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ} (الحِجْرِ: ١٧) ، {وَهُمْ} يَعْنِي الْكُفَّارَ، {عَنْ آيَاتِهَا} مَا خَلْقَ اللَّهُ فِيهَا مِنَ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ وَالنُّجُومِ وَغَيْرِهَا، {مُعْرِضُونَ} لَا يَتَفَكَّرُونَ فِيهَا وَلَا يَعْتَبِرُونَ بِهَا. {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} يَجْرُونَ وَيَسِيرُونَ بِسُرْعَةٍ كَالسَّابِحِ فِي الْمَاءِ، وَإِنَّمَا قَالَ: {يَسْبَحُونَ} وَلَمْ يَقُلْ يَسْبَحُ عَلَى مَا يُقَالُ لِمَا لَا يَعْقِلُ، لِأَنَّهُ ذَكَرَ عَنْهَا فِعْلَ الْعُقَلَاءِ مِنَ الْجَرْيِ وَالسَّبْحِ، فَذُكِرَ عَلَى مَا يَعْقِلُ.

{وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا} “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık” düşmekten korunmuş; bunun delili Yüce Allah'ın şu sözüdür: {وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ} (Hac: 65) “Kendi izni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü tutar”. Kayan yıldızlarla şeytanlardan korunmuş olduğu da söylenmiştir; bunun delili Yüce Allah'ın şu sözüdür: {وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ} (Hicr: 17) “Ve onu her kovulmuş şeytandan koruduk”. {وَهُمْ} “onlar ise” yani kâfirler, {عَنْ آيَاتِهَا} “oradaki delillerden” Allah'ın onda yarattığı güneş, ay, yıldızlar ve diğer şeylerden, {مُعْرِضُونَ} “yüz çevirmektedirler” onlar üzerinde düşünmezler ve onlardan ibret almazlar. {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} “Geceyi ve gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir” suda yüzen kimse gibi süratle akıp gitmekte ve seyretmektedirler. Akılsız varlıklar için kullanılan kalıp yerine {يَسْبَحُونَ} “yüzmektedirler” (akıllılar için çoğul) buyurması; onlardan akıllıların fiili olan akıp gitme ve yüzme bahsedildiği içindir; dolayısıyla akıllılar gibi zikredilmiştir.

10531. Metin

وَالْفَلَكُ: مَدَارُ النُّجُومِ الَّذِي يَضُمُّهَا، وَالْفَلَكُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ: كُلُّ شَيْءٍ مُسْتَدِيرٍ، وَجَمْعُهُ أَفْلَاكٌ، وَمِنْهُ فَلَكُ الْمِغْزَلِ.

Felek: Yıldızları toplayan onların yörüngesidir. Felek Arap kelamında: Yuvarlak olan her şeydir; çoğulu eflâktir. İğne ağırşağı (feleketü'l-miğzel) ifadesi de buradan gelir.

10532. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ: الْفَلَكُ طَاحُونَةٌ كَهَيْئَةِ فَلَكَةِ الْمِغْزَلِ: يُرِيدُ أَنَّ الَّذِي يَجْرِي فِيهِ النُّجُومُ مُسْتَدِيرٌ كَاسْتِدَارَةِ الطَّاحُونَةِ.

Hasan şöyle demiştir: Felek, iğne ağırşağı biçiminde bir değirmendir; yıldızların içinde aktığı şeyin değirmenin yuvarlaklığı gibi dairesel olduğunu kastetmektedir.

10533. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ: الْفَلَكُ السَّمَاءُ الَّذِي فِيهِ ذَلِكَ الْكَوْكَبُ، فَكُلُّ كَوْكَبٍ يَجْرِي فِي السَّمَاءِ الَّذِي قُدِّرَ فِيهِ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِ قَتَادَةَ.

Onlardan bazıları şöyle demiştir: Felek, içinde o yıldızın bulunduğu semadır; her yıldız kendisi için takdir edilen semada akıp gider; bu Katâde'nin de görüşünün anlamıdır.

10534. Metin

وَقَالَ الْكَلْبِيُّ (١) الْفَلَكُ اسْتِدَارَةُ السَّمَاءِ.

el-Kelbî ise şöyle demiştir: Felek, semanın yuvarlaklığıdır.

10535. Metin

وَقَالَ آخَرُونَ: الْفَلَكُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ دُونَ السَّمَاءِ يَجْرِي فِيهِ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ ٢ .

Başkaları ise şöyle demiştir: Felek, semanın altında tutulmuş bir dalgadır; güneş, ay ve yıldızlar onun içinde akıp gider.2

10536. Metin

{وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ (٣٤) كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (٣٥) }

{وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ (٣٤) كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ (٣٥) } “Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar baki mi kalacaklar? Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak şer ile de hayır ile de deneriz. Ve siz ancak Bize döndürüleceksiniz.”

10537. Metin

{وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ (٣٦) خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ (٣٧) }

{وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ (٣٦) خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ (٣٧) } “O inkâr edenler seni gördükleri zaman: ‘İlahlarınızı diline dolayan bu mu?’ diyerek seni sadece alaya alırlar. Oysa onlar Rahmân'ın uyarısını inkâr edenlerin ta kendileridir. İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim, acele etmeyin!”

10538. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ} دَوَامَ الْبَقَاءِ فِي الدُّنْيَا، {أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ} أَيْ أَفْهُمُ الْخَالِدُونَ إِنْ مِتَّ؟ نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ حِينَ قَالُوا نَتَرَبَّصُ بِمُحَمَّدٍ رَيْبَ الْمَنُونِ ١ . {كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ} نَخْتَبِرُكُمْ {بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ} بِالشِّدَّةِ وَالرَّخَاءِ، وَالصِّحَّةِ وَالسَّقَمِ، وَالْغِنَى وَالْفَقْرِ، وَقِيلَ: بِمَا تُحِبُّونَ وَمَا تَكْرَهُونَ، {فِتْنَةً} ابْتِلَاءً لِنَنْظُرَ كَيْفَ شُكْرُكُمْ فِيمَا تُحِبُّونَ، وَصَبْرُكُمْ فِيمَا تَكْرَهُونَ، {وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ} {وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ} [مَا يَتَّخِذُونَكَ] ٢ {إِلَّا هُزُوًا} [سُخْرِيًّا] ٣ قَالَ السُّدِّيُّ: نَزَلَتْ فِي أَبِي جَهْلٍ مَرَّ بِهِ النَّبِيُّ ﷺ فَضَحِكَ، وَقَالَ: هَذَا نَبِيُّ بَنِي عَبْدِ منَافٍ ٤ {أَهَذَا الَّذِي} أَيْ يَقُولُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ أَهَذَا الَّذِي، {يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ} أَيْ يَعِيبُهَا، يُقَالُ: فُلَانٌ يَذْكُرُ فُلَانًا أَيْ يَعِيبُهُ، وَفُلَانٌ يَذْكُرُ اللَّهَ أَيْ يُعَظِّمُهُ وَيُجِلُّهُ، {وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ} وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ لَا نَعْرِفُ الرَّحْمَنَ إِلَّا مُسَيْلِمَةَ، {وَهُمُ} الثَّانِيَةُ صِلَةٌ. قَوْلُهُ ﷿: {خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ} اخْتَلَفُوا فِيهِ، فَقَالَ قَوْمٌ: مَعْنَاهُ أَنْ بِنْيَتَهُ وَخِلْقَتَهُ مِنَ الْعَجَلَةِ وَعَلَيْهَا طُبِعَ، كَمَا قَالَ: {وَكَانَ الإنْسَانُ عَجُولا} ١٦/ب (الإِسْرَاءِ: ١١) .

Yüce Allah'ın: {وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَ} “Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik” sözü; dünyada sürekli kalmayı [ifade eder]. {أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ} “Şimdi sen ölürsen onlar baki mi kalacaklar?” yani sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? Bu ayet, onlar: "Muhammed'in ölüm felaketine uğramasını gözetliyoruz" dediklerinde indi 1. {كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ} “Her can ölümü tadacaktır. Sizi deneriz” yani sizi sınarız; {بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ} “şer ile de hayır ile de” zorluk ve refahla, sağlık ve hastalıkla, zenginlik ve fakirlikle. Şöyle de denilmiştir: Sevdiğiniz ve hoşlanmadığınız şeylerle. {فِتْنَةً} “bir imtihan olarak” yani sevdiğiniz şeylerde şükrünüzü, hoşlanmadığınız şeylerde ise sabrınızı görmek için bir imtihan olarak [deneriz]. {وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ} “Ve siz ancak Bize döndürüleceksiniz”. {وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ} “O inkâr edenler seni gördükleri zaman, seni sadece edinirler” [seni edinmezler] 2 {إِلَّا هُزُوًا} “alaya almaktan başka” [alay konusu yapmaktan başka] 3. Süddî şöyle demiştir: Bu ayet Ebû Cehil hakkında indi; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onun yanından geçtiğinde güldü ve: "İşte Abdümenâfoğullarının peygamberi!" dedi 4. {أَهَذَا الَّذِي} “Bu mu?” yani birbirlerine: "{يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ} İlahlarınızı diline dolayan bu mu?" derler; yani onları ayıplayan [bu mu?]. Nitekim [Arapçada]: "Filan kişi falanı andı/zikretti" dendiğinde onu ayıpladı; "Filan kişi Allah'ı andı/zikretti" dendiğinde ise O'nu yüceltti ve tazim etti manası kastedilir. {وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمَنِ هُمْ كَافِرُونَ} “Oysa onlar Rahmân'ın uyarısını inkâr edenlerin ta kendileridir”. Bu da onların: "Biz Rahmân olarak ancak Müseylime'yi biliriz" demelerindendir. İkinci {وَهُمُ} [zamiri] sıladır (pekiştirme edatıdır). Yüce Allah'ın: {خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ} “İnsan aceleden yaratıldı” sözü hakkında [âlimler] ihtilaf etmişlerdir. Bir topluluk şöyle demiştir: Bunun anlamı, onun bünyesi ve yaratılışının acelecilikten olduğu ve bunun üzere fıtratlandırıldığıdır; nitekim [Allah Teâlâ]: {وَكَانَ الإنْسَانُ عَجُولا} “İnsan pek acelecidir” (İsrâ: 11) buyurmuştur.

10539. Metin

قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالسُّدِّيُّ: لَمَّا دَخَلَتِ الرُّوحُ فِي رَأْسِ آدَمَ وَعَيْنِهِ نَظَرَ إِلَى ثِمَارِ الْجَنَّةِ فَلَمَّا دَخَلَتْ جَوْفَهُ اشْتَهَى الطَّعَامَ، فَوَثَبَ قَبْلَ أَنْ تَبْلُغَ الرُّوحُ إِلَى رِجْلَيْهِ عَجَلًا إِلَى ثِمَارِ الْجَنَّةِ، فَوَقَعَ فَقِيلَ: "خُلِقَ الْإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ"، وَالْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ آدَمُ وَأُورِثَ أَوْلَادُهُ الْعَجَلَةَ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ لِلَّذِي يُكْثُرُ مِنْهُ الشَّيْءُ: خُلِقْتَ مِنْهُ، كَمَا تَقُولُ الْعَرَبُ: خُلِقْتَ فِي لَعِبٍ، وَخُلِقْتَ مِنْ غَضَبٍ، يُرَادُ الْمُبَالَغَةُ فِي وَصْفِهِ بِذَلِكَ، يَدُلُّ عَلَى هَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: "وَكَانَ الْإِنْسَانُ عَجُولًا".

Saîd b. Cübeyr ve Süddî şöyle demiştir: Ruh Âdem'in başına ve gözüne girdiğinde cennet meyvelerine baktı, karnına girdiğinde ise canı yemek istedi; böylece ruh henüz ayaklarına ulaşmadan önce aceleyle cennet meyvelerine doğru sıçradı ve düştü. Bunun üzerine: "İnsan aceleden yaratıldı" denildi. İnsan ile kastedilen Âdem'dir ve çocuklarına da acelecilik miras kalmıştır. Araplar bir şeyden çokça yapan kimseye: "Sen ondan yaratıldın" derler; nitekim Arapların: "Sen oyunda yaratıldın" veya "öfkeden yaratıldın" demeleri gibi, onun bu niteliğini mübalağa ile belirtmek kastedilir. Yüce Allah'ın şu sözü buna delildir: "İnsan pek acelecidir."

10540. Metin

وَقَالَ قَوْمُّ: مَعْنَاهُ خُلِقَ الْإِنْسَانُ يَعْنِي آدَمَ مِنْ تَعْجِيلٍ فِي خَلْقِ اللَّهِ إِيَّاهُ، لِأَنَّ خَلْقَهُ كَانَ بَعْدَ [خَلْقِ] (١) كُلِّ شَيْءٍ فِي آخِرِ النَّهَارِ يَوْمَ الْجُمُعَةِ، فَأَسْرَعَ فِي خَلْقِهِ قَبْلَ مَغِيبِ الشَّمْسِ.

Bir topluluk da şöyle demiştir: Bunun anlamı, insanın -yani Âdem'in- Allah'ın onu yaratışındaki bir aceleden yaratılmış olduğudur; çünkü onun yaratılışı cuma günü gündüzün sonunda her şeyin [yaratılışından] sonraydı, dolayısıyla güneş batmadan önce onun yaratılışında acele edildi.

10541. Metin

قَالَ مُجَاهِدُّ: فَلَمَّا أَحْيَا الرُّوحُ رَأْسَهُ قَالَ يَا رَبِّ اسْتَعْجِلْ بِخَلْقِي قَبْلَ غُرُوبِ الشَّمْسِ. وَقِيلَ: بِسُرْعَةٍ وَتَعْجِيلٍ عَلَى غَيْرِ تَرْتِيبِ خَلْقِ سَائِرِ الْآدَمِيِّينَ مِنَ النُّطْفَةِ وَالْعَلَقَةِ وَالْمُضْغَةِ وَغَيْرِهَا (٢) .

Mücâhid şöyle demiştir: Ruh başını diriltince: Ey Rabbim, güneş batmadan önce benim yaratılışımı çabuklaştır, dedi. Diğer insanların nutfe, alaka, mudga ve diğer aşamalardaki yaratılış sırasından farklı olarak bir sürat ve aceleyle [yaratılmıştır] da denilmiştir.

10542. Metin

وَقَالَ قَوْمُّ: مِنْ عَجَلٍ، أَيْ: مِنْ طِينٍ، قَالَ الشَّاعِرُ: وَالنَّبْعُ فِي الصَّخْرَةِ الصَّمَّاءِ مُنْبِتَةٌ ... وَالنَّخْلُ يَنْبُتُ بَيْنَ المَاءِ وَالْعَجَلِ (٣)

Bir grup da şöyle demiştir: Aceleden yani çamurdan [yaratılmıştır]. Şair şöyle demiştir: Kayın ağacı sert kayalıkta biter / Hurma ise su ile çamur (acel) arasında yetişir.

10543. Metin

{سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ} [نَزَلَ هَذَا فِي الْمُشْرِكِينَ] (٤) كَانُوا يَسْتَعْجِلُونَ الْعَذَابَ وَيَقُولُونَ: أَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ، وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي النَّضِرِ بْنِ الْحَارِثِ (٥) فَقَالَ تَعَالَى: {سَأُرِيكُمْ آيَاتِي} أَيْ مَوَاعِيدِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونَ، أَيْ فَلَا تَطْلُبُوا الْعَذَابَ مِنْ قَبْلِ وَقْتِهِ، فَأَرَاهُمْ يَوْمَ بَدْرٍ، وَقِيلَ: كَانُوا يَسْتَعْجِلُونَ الْقِيَامَةَ.

{سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ} “Size ayetlerimi göstereceğim, acele etmeyin!” [Bu, müşrikler hakkında indi]; azabın çabuk gelmesini istiyor ve: Bize gökten taş yağdır, diyorlardı. Nadr b. el-Hâris hakkında indiği de söylenmiştir. Yüce Allah şöyle buyurdu: {سَأُرِيكُمْ آيَاتِي} “Size ayetlerimi göstereceğim” yani vaatlerimi, {فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ} “acele etmeyin!” yani vaktinden önce azabı istemeyin; böylece onlara Bedir günü [azabını] gösterdi. Onların kıyametin çabuk gelmesini istedikleri de söylenmiştir.

10544. Metin

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٨) لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٣٩) }

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٨) لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٣٩) } “‘Eğer doğru sözlü iseniz bu vaat ne zaman?’ derler. O inkâr edenler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından savamayacakları ve kendilerine yardım da edilmeyeceği anı bir bilselerdi!”

10545. Metin

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فَقَالَ تَعَالَى: {لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ} لَا يَدْفَعُونَ {عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ} قِيلَ: وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمُ السِّيَاطَ،

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “‘Eğer doğru sözlü iseniz bu vaat ne zaman?’ derler.” Yüce Allah şöyle buyurdu: {لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ} “O inkâr edenler [ateşi] savamayacakları anı bir bilselerdi!”, [yani] defedemeyecekleri [anı], {عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ} “yüzlerinden ve sırtlarından ateşi”. Şöyle de denilmiştir: Sırtlarından kırbaçları [savamayacakları anı]...

10546. Metin

{وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} يُمْنَعُونَ مِنَ الْعَذَابِ، وَجَوَابُ لَوْ فِي قَوْلِهِ: {لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ} مَحْذُوفٌ مَعْنَاهُ: وَلَوْ عَلِمُوا لَمَا أَقَامُوا عَلَى كُفْرِهِمْ، وَلَمَا اسْتَعْجَلُوا، وَلَا قَالُوا: مَتَى هَذَا الْوَعْدُ؟ .

{وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} “ve kendilerine yardım da edilmeyeceği [anı bir bilselerdi!]”, [yani] azaptan menedilmeyecekleri [anı]. {لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ} “O inkâr edenler bir bilselerdi” buyruğundaki “lev” (eğer/şayet) edatının cevabı hazfedilmiştir (düşürülmüştür); anlamı şudur: Şayet bilselerdi küfürlerinde ısrar etmezler, acele istemezler ve “Bu vaat ne zaman?” demezlerdi.

10547. Metin

{بَلْ تَأْتِيهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (٤٠) وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٤١) قُلْ مَنْ يَكْلَؤُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَنِ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ (٤٢) أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ (٤٣) بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ (٤٤) }

{بَلْ تَأْتِيهِمْ بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (٤٠) وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٤١) قُلْ مَنْ يَكْلَؤُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَنِ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ (٤٢) أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ (٤٣) بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ (٤٤) } “Aksine o (kıyamet), onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkına çevirecektir. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ne de kendilerine mühlet verilecektir. Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi; fakat onlarla eğlenenleri, alay konusu yaptıkları şey çepeçevre kuşatıverdi. De ki: 'Gece ve gündüz sizi Rahmân'dan kim koruyabilir?' Fakat onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler. Yoksa kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı var? Onlar ne kendilerine yardım edebilirler ne de tarafımızdan korunurlar. Doğrusu biz, onları da atalarını da ömürleri uzadıkça uzayıncaya kadar yaşatıp faydalandırdık. Peki görmüyorlar mı ki, biz yeryüzüne gelip onu uçlarından eksiltiyoruz? O halde galip gelenler onlar mı?”

10548. Metin

{بَلْ تَأْتِيهِمْ} يَعْنِي السَّاعَةَ {بَغْتَةً} فَجْأَةً، {فَتَبْهَتُهُمْ} أَيْ تُحَيِّرُهُمْ، يُقَالُ: فُلَانٌ مَبْهُوتٌ أَيْ مُتَحَيِّرٌ، {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ} يُمْهَلُونَ. {وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ} نَزَلَ، {بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} أَيْ جَزَاءُ اسْتِهْزَائِهِمْ. {قُلْ مَنْ يَكْلَؤُكُمْ} يَحْفَظُكُمْ، {بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَنِ} إِنْ أَنْزَلَ بِكُمْ عَذَابَهُ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَنْ يَمْنَعُكُمْ مِنْ عَذَابِ الرَّحْمَنِ، {بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ} عَنِ الْقُرْآنِ وَمَوَاعِظِ اللَّهِ، {مُعْرِضُونَ} {أَمْ لَهُمْ} أَمْ: صِلَةٌ فِيهِ، وَفِي أَمْثَالِهِ {آلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا} فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، تَقْدِيرُهُ: أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ مِنْ دُونِنَا تَمْنَعُهُمْ، ثُمَّ وَصَفَ الْآلِهَةَ بِالضَّعْفِ، فَقَالَ تَعَالَى: {لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنْفُسِهِمْ} مَنْعَ أَنْفُسِهِمْ، فَكَيْفَ يَنْصُرُونَ عَابِدِيهِمْ، {وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُمْنَعُونَ. وَقَالَ عَطِيَّةُ: عَنْهُ يُجَارُونَ، تَقُولُ الْعَرَبُ: أَنَا لَكَ جَارٌ وَصَاحِبٌ مَنْ فُلَانٍ، أَيْ مُجِيرٌ مِنْهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: يُنْصَرُونَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: وَلَا يُصْبِحُونَ مِنَ اللَّهِ بِخَيْرٍ. {بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاءِ} الْكَفَّارَ، {وَآبَاءَهُمْ} فِي الدُّنْيَا أَيْ أَمْهَلْنَاهُمْ. وَقِيلَ: أَعْطَيْنَاهُمُ النِّعْمَةَ، {حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ} أَيِ امْتَدَّ بِهِمُ الزَّمَانُ فَاغْتَرُّوا.

{بَلْ تَأْتِيهِمْ} “Aksine o onlara gelecek”, yani kıyamet, {بَغْتَةً} “ansızın”, apansızın, {فَتَبْهَتُهُمْ} “de kendilerini şaşkına çevirecektir”, yani onları hayrette bırakacaktır. Nitekim Araplar şaşıran kimse için “falan kişi mebhuttur” yani hayret içindedir derler. {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ} “Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ne de kendilerine mühlet verilecektir”, [yani] süre tanınacaktır. {وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ} “Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi; fakat [epeçevre] kuşatıverdi”, indi, {بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “onlarla eğlenenleri, alay konusu yaptıkları şey”, yani alaylarının cezası. {قُلْ مَنْ يَكْلَؤُكُمْ} “De ki: Sizi kim koruyabilir”, muhafaza edebilir, {بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَنِ} “gece ve gündüz Rahmân'dan?” eğer üzerinize azabını indirirse. İbn Abbâs: “Sizi Rahmân'ın azabından kim engelleyebilir?” demiştir. {بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ} “Fakat onlar Rablerinin zikrinden”, Kur'an'dan ve Allah'ın öğütlerinden, {مُعْرِضُونَ} “yüz çevirmektedirler.” {أَمْ لَهُمْ} “Yoksa onların [mı var]”; buradaki “em” edatı bunda ve benzerlerinde pekiştirme içindir, {آلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَا} “kendilerini bize karşı savunacak tanrıları?” Bunda takdim ve tehir (yer değiştirme) vardır, takdiri: “Yoksa onların bizden başka kendilerini savunacak tanrıları mı var?” şeklindedir. Sonra Allah o tanrıları acziyetle niteleyerek şöyle buyurdu: {لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنْفُسِهِمْ} “Onlar kendilerine yardım edemezler”, kendilerini koruyamazlar; o halde kendilerine tapanlara nasıl yardım edecekler? {وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ} “ne de tarafımızdan korunurlar.” İbn Abbâs: “Menedilirler” demiştir. Atiyye ondan nakille: “Himaye edilirler; Araplar 'Ben falan kişiye karşı senin koruyucunum ve yoldaşınım' derler, yani ondan himaye edenim anlamında” demiştir. Mücâhid: “Yardım edilirler” demiştir. Katâde: “Allah'tan onlara bir hayır erişmez” demiştir. {بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاءِ} “Doğrusu biz bunları faydalandırdık”, yani kâfirleri, {وَآبَاءَهُمْ} “ve atalarını da” dünyada, yani onlara mühlet verdik. Nimet verdik de denilmiştir, {حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ} “ömürleri uzadıkça uzayıncaya kadar”, yani zaman onlar için uzadı da aldandılar.

10549. Metin

{أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا} يَعْنِي مَا نَنْقُصُ مِنْ أَطْرَافِ الْمُشْرِكِينَ وَنَزِيدُ

{أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا} “Peki görmüyorlar mı ki, biz yeryüzüne gelip onu uçlarından eksiltiyoruz?” Müşriklerin topraklarından eksilttiğimizi ve artırdığımızı [görmüyorlar mı]

10550. Metin

فِي أَطْرَافِ الْمُؤْمِنِينَ، يُرِيدُ ظُهُورَ النَّبِيِّ ﷺ وَفَتْحَهُ دِيَارَ الشِّرْكِ أَرْضًا فَأَرْضًا، {أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ} أَمْ نَحْنُ.

müminlerin topraklarını; kastedilen, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in galip gelmesi ve şirk diyarlarını belde belde fethetmesidir. {أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ} “O halde galip gelenler onlar mı?” yoksa biz miyiz?

10551. Metin

{قُلْ إِنَّمَا أُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ إِذَا مَا يُنْذَرُونَ (٤٥) وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٤٦) وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ (٤٧) }

{قُلْ إِنَّمَا أُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ إِذَا مَا يُنْذَرُونَ (٤٥) وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٤٦) وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ (٤٧) } “De ki: 'Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.' Fakat sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler. Andolsun ki onlara Rabbinin azabından bir esinti dokunsa, mutlaka: 'Vay halimize! Gerçekten biz zalimlermişiz' diyeceklerdir. Biz kıyamet günü için adalet terazilerini kurarız; artık hiçbir kimseye en ufak bir haksızlık yapılmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”

10552. Metin

{قُلْ إِنَّمَا أُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ} أَيْ أُخَوِّفُكُمْ بِالْقُرْآنِ، {وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ} قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ بِالتَّاءِ وَضَمِّهَا وَكَسْرِ الْمِيمِ، "الصُّمَّ" نُصِبَ، جَعَلَ الْخِطَابَ لِلنَّبِيِّ ﷺ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ وَفَتْحِهَا وَفَتْحِ الْمِيمِ، "الصُّمُّ" رُفِعَ، {إِذَا مَا يُنْذَرُونَ} يُخَوَّفُونَ. {وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ} أَصَابَتْهُمْ {نَفْحَةٌ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄ طَرَفٌ. وَقِيلَ: قَلِيلٌ. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: نَصِيبٌ، مِنْ قَوْلِهِمْ نَفَحَ فُلَانٌ لِفُلَانٍ مِنْ مَالِهِ أَيْ أَعْطَاهُ حَظًّا مِنْهُ. وَقِيلَ: ضَرْبَةٌ مِنْ قَوْلِهِمْ نَفَحَتِ الدَّابَّةُ بِرِجْلِهَا إِذَا ضَرَبَتْ، {مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} أَيْ بِإِهْلَاكِنَا إِنَّا كُنَّا مُشْرِكِينَ، دَعَوْا عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْوَيْلِ بَعْدَمَا أَقَرُّوا بِالشِّرْكِ. {وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ} أَيْ ذَوَاتِ الْقِسْطِ، وَالْقِسْطُ: الْعَدْلُ، {لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا} لَا يُنْقَصُ مِنْ ثَوَابِ حَسَنَاتِهِ وَلَا يُزَادُ عَلَى سَيِّئَاتِهِ، وَفِي الْأَخْبَارِ: إِنَّ الْمِيزَانَ لَهُ لِسَانٌ وَكِفَّتَانِ (١) .

{قُلْ إِنَّمَا أُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ} “De ki: Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum”, yani sizi Kur'an ile korkutuyorum. {وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ} “Fakat sağırlar çağrıyı işitmezler.” İbn Âmir te ile ötreli ve mim harfinin kesresiyle (tüsmi'u), “es-sümme” kelimesini de mansub (üstünlü) okuyarak hitabı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kılmıştır. Diğerleri ise ye ile fethalı ve mim harfinin fethasıyla (yesme'u), “es-sümmu” kelimesini de merfu (ötreli) okumuşlardır. {إِذَا مَا يُنْذَرُونَ} “uyarıldıkları vakit”, [yani] korkutuldukları vakit. {وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ} “Andolsun ki onlara dokunsa”, isabet etse, {نَفْحَةٌ} “bir esinti”; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: “Bir parça” demiştir. “Az bir miktar” da denilmiştir. İbn Cüreyc: “Bir pay; nitekim Arapların 'Falan kişi falan kişiye malından nefaha etti (verdi)' yani ona ondan bir pay verdi demelerindendir” demiştir. “Bir darbe” de denilmiştir; nitekim binek hayvanı ayağıyla vurduğunda “nefehat ed-dâbbetü” denilmesindendir. {مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} “Rabbinin azabından [bir esinti], mutlaka: 'Vay halimize! Gerçekten biz zalimlermişiz' diyeceklerdir”, yani helakimiz sebebiyle [böyle derler], zira biz müşriklermişiz. Şirki ikrar ettikten sonra kendi aleyhlerine helak ve helak çağrısında bulundular. {وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ} “Biz adalet terazilerini kurarız”, yani adalet sahibi terazileri; kıst: adalettir, {لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا} “kıyamet günü için; artık hiçbir kimseye en ufak bir haksızlık yapılmaz”, [yani] iyiliklerinin sevabından eksiltilmez ve kötülüklerinin üzerine de ilave edilmez. Rivayetlerde geçtiğine göre terazinin bir dili ve iki kefesi vardır (¬١).

10553. Metin

رُوِيَ أَنَّ دَاوُدَ ﵇ سَأَلَ رَبَّهُ أَنْ يُرِيَهُ الْمِيزَانَ فَأَرَاهُ كُلَّ كِفَّةٍ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ، فَغُشِيَ عَلَيْهِ، ثُمَّ أَفَاقَ فَقَالَ: يَا إِلَهِي مَنِ الَّذِي يَقْدِرُ أَنْ يَمْلَأَ كِفَّتَهُ حَسَنَاتٍ؟ فَقَالَ: يَا دَاوُدُ إِنِّي [إِذَا] (٢) رَضِيتُ عَلَى عَبْدِي مَلَأْتُهَا بِتَمْرَةٍ (٣) .

Rivayet edildiğine göre Dâvûd aleyhisselâm Rabbinden kendisine teraziyi göstermesini istedi. Allah da ona her bir kefesi doğu ile batı arası kadar olan teraziyi gösterdi. Bunun üzerine bayıldı, sonra ayılınca şöyle dedi: “Ey İlahım! Kefesini iyiliklerle doldurmaya kimin gücü yeter?” Allah buyurdu ki: “Ey Dâvûd! Ben kulumdan razı olduğum [zaman] onu tek bir hurma ile doldururum.”

10554. Metin

{وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ {مِثْقَالَ} بِرَفْعِ اللَّامِ هَاهُنَا وَفِي سُورَةِ

{وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ} “Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile”. Medine ehli hem burada hem de Lokman

10555. Metin

لُقْمَانَ، أَيْ وَإِنْ وَقْعَ مِثْقَالُ حَبَّةٍ، وَنَصَبَهَا الْآخَرُونَ عَلَى مَعْنًى: وَإِنْ كَانَ ذَلِكَ الشَّيْءُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ أَيْ زِنَةَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ، {أَتَيْنَا بِهَا} أَحْضَرْنَاهَا لِنُجَازِيَ بِهَا.

suresindeki {مِثْقَالَ} kelimesini lam harfinin merfu (ötreli) oluşuyla okumuşlardır; yani “bir tanenin ağırlığı meydana gelse bile” anlamındadır. Diğerleri ise: “velev ki o şey bir hardal tanesi ağırlığınca yani hardal tanesi vezninde olsa bile” anlamında mansub (üstünlü) okumuşlardır. {أَتَيْنَا بِهَا} “onu getiririz”, karşılığını vermek için onu hazır ederiz.

10556. Metin

{وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ} قَالَ السُّدِّيُّ: مُحْصِينَ، وَالْحَسْبُ مَعْنَاهُ: الْعَدُّ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: عَالِمِينَ حَافِظِينَ، لِأَنَّ مَنْ حَسَبَ شَيْئًا عَلِمَهُ وَحَفِظَهُ.

{وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ} “Hesap görücü olarak biz yeteriz.” Süddî: “Eksiksiz sayıcı olarak” demiştir; hasb kelimesinin anlamı saymaktır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: “Bilen ve koruyan olarak; çünkü bir şeyi hesap eden kimse onu bilir ve muhafaza eder” demiştir.

10557. Metin

{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّقِينَ (٤٨) الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ (٤٩) وَهَذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ أَنْزَلْنَاهُ أَفَأَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ (٥٠) وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَ (٥١) }

{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّقِينَ (٤٨) الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ (٤٩) وَهَذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ أَنْزَلْنَاهُ أَفَأَنْتُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ (٥٠) وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَ (٥١) } “Andolsun biz Mûsâ ve Hârûn'a Furkan'ı, takvâ sahipleri için bir ışık ve bir öğüt verdik. Onlar ki, görmedikleri halde Rablerinden korkarlar ve onlar kıyamet saatinden de ürperirler. İşte bu da bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz? Andolsun biz daha önce İbrâhim'e de rüşdünü (doğruyu bulma yeteneğini) vermiştik; biz onu(n durumunu) çok iyi bilmekteydik.”

10558. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ} يَعْنِي الْكِتَابَ الْمُفَرِّقَ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، وَهُوَ التَّوْرَاةُ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْفَرْقَانُ النَّصْرُ عَلَى الْأَعْدَاءِ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ} (الْأَنْفَالِ: ٤١) ، يَعْنِي يَوْمَ بَدْرٍ، لِأَنَّهُ قَالَ {وَضِيَاءً} أَدْخَلَ الْوَاوَ فِيهِ أَيْ آتَيْنَا مُوسَى النَّصْرَ وَالضِّيَاءَ وَهُوَ التَّوْرَاةُ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ} “Andolsun biz Mûsâ ve Hârûn'a Furkan'ı verdik”; yani hak ile batılın arasını ayıran kitabı, o da Tevrat'tır. İbn Zeyd şöyle demiştir: Furkan, düşmanlara karşı zaferdir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ} “ve Furkan gününde kulumuza indirdiğimiz şeylere” (el-Enfâl: 41), yani Bedir gününde; çünkü {وَضِيَاءً} “ve bir ışık” buyurmuş ve araya “vav” harfini koymuştur, yani Mûsâ'ya zaferi ve ışığı ki o da Tevrat'tır verdik [demektir].

10559. Metin

وَمَنْ قَالَ: الْمُرَادُ بِالْفُرْقَانِ التَّوْرَاةُ، قَالَ: الْوَاوُ فِي قَوْلِهِ: {وَضِيَاءً} زَائِدَةٌ مُقْحَمَةٌ، مَعْنَاهُ: آتَيْنَاهُ التَّوْرَاةَ ضِيَاءً، وَقِيلَ: هُوَ صِفَةٌ أُخْرَى لِلتَّوْرَاةِ، {وَذِكْرًا} تَذْكِيرًا، {لِلْمُتَّقِينَ} {الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ} أَيْ يَخَافُونَهُ وَلَمْ يَرَوْهُ، {وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ} خَائِفُونَ. {وَهَذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ أَنْزَلْنَاهُ} يَعْنِي الْقُرْآنَ وَهُوَ ذِكْرٌ لِمَنْ تَذَكَّرَ بِهِ، مُبَارَكٌ يَتَبَرَّكُ بِهِ وَيَطْلُبُ مِنْهُ الْخَيْرَ، {أَفَأَنْتُمْ} يَا أَهْلَ مَكَّةَ، {لَهُ مُنْكِرُونَ} جَاحِدُونَ ١ وَهَذَا اسْتِفْهَامُ تَوْبِيخٍ وَتَعْبِيرٍ. قَوْلُهُ ﷿: {وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ} قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: أَيْ صَلَاحَهُ، {مِنْ قَبْلُ} أَيْ مِنْ قَبْلِ مُوسَى وَهَارُونَ، وَقَالَ الْمُفَسِّرُونَ: رُشْدَهُ، أي هداه ١٧/أمِنْ قَبْلُ أَيْ مِنْ قَبْلِ الْبُلُوغِ، وَهُوَ حِينُ خَرَجَ مِنَ السَّرْبِ وَهُوَ صَغِيرٌ، يُرِيدُ هَدْيَنَاهُ صَغِيرًا كَمَا قَالَ تَعَالَى لِيَحْيَى ﵇: {وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا} (مَرْيَمَ: ١٢) ، {وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَ} أَنَّهُ أَهْلٌ لِلْهِدَايَةِ وَالنُّبُوَّةِ.

Furkan'dan maksadın Tevrat olduğunu söyleyen kimse ise şöyle demiştir: Yüce Allah'ın {وَضِيَاءً} “ve bir ışık” buyruğundaki 'vav' harfi fazladır (zâidedir); manası: 'Biz ona Tevrat'ı bir ışık olarak verdik' demektir. Bir görüşe göre de bu, Tevrat'ın diğer bir sıfatıdır. {وَذِكْرًا} “ve bir öğüt”, bir hatırlatma; {لِلْمُتَّقِينَ} “takvâ sahipleri için”. {الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ} “Onlar ki görmedikleri halde Rablerinden korkarlar”, yani O'nu görmedikleri halde O'ndan korkarlar; {وَهُمْ مِنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ} “ve onlar kıyamet saatinden de ürperip korkarlar”, endişe duyarlar. {وَهَذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ أَنْزَلْنَاهُ} “İşte bu [Kur'an] da bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir (öğüttür)”; yani Kur'an'dır. O, kendisiyle öğüt alan kimse için bir zikir (hatırlatma), kendisiyle bereketlenilen ve kendisinden hayır talep edilen mübarek [bir kitap]tır. {أَفَأَنْتُمْ} “Şimdi siz” ey Mekke halkı! {لَهُ مُنْكِرُونَ} “onu inkâr mı ediyorsunuz?”, [onu] yalanlayıp inkâr mı ediyorsunuz? 1 Bu [soru], bir kınama ve azarlama istifhamıdır. Yüce Allah'ın şu buyruğu: {وَلَقَدْ آتَيْنَا إِبْرَاهِيمَ رُشْدَهُ} “Andolsun biz daha önce İbrâhim'e de rüştünü (doğru yolu bulma olgunluğunu) vermiştik”; el-Kurtubî şöyle demiştir: Yani onun salahını (iyi halini ve olgunluğunu). {مِنْ قَبْلُ} “daha önce”, yani Mûsâ ve Hârûn'dan önce. Müfessirler ise şöyle demiştir: Rüştünü, yani hidayetini; 'daha önce', yani ergenlik çağına girmesinden önce [vermiştik]. Bu da henüz küçük yaştayken yer altı sığınağından (mağaradan) çıktığı zamandır. [Yüce Allah] 'Biz onu küçükken doğru yola ilettik' buyurmak istemektedir; nitekim Yüce Allah Yahyâ aleyhisselâm için şöyle buyurmuştur: {وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا} “ve henüz çocuk iken ona hikmeti (ve peygamberliği) verdik” (Meryem, 12). {وَكُنَّا بِهِ عَالِمِينَ} “Biz onu çok iyi biliyorduk”, onun hidayete ve peygamberliğe layık olduğunu [biliyorduk].

10560. Metin

{إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ (٥٢) قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ (٥٣) قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٥٤) قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنْتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ (٥٥) قَالَ بَل رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَى ذَلِكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ (٥٦) وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ بَعْدَ أَنْ تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ (٥٧) }

{إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ (٥٢) قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ (٥٣) قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٥٤) قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنْتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ (٥٥) قَالَ بَل رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَى ذَلِكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ (٥٦) وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ بَعْدَ أَنْ تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ (٥٧) } “Hani o, babasına ve kavmine: 'Nedir bu karşısında durup taptığınız heykeller?' demişti. 'Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk' dediler. 'Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz' dedi. 'Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan mısın?' dediler. Dedi ki: 'Hayır! Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah'a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım!'”

10561. Metin

{إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ} أَيْ الصُّوَرُ، يَعْنِي الْأَصْنَامَ {الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ} أَيْ عَلَى عِبَادَتِهَا مُقِيمُونَ. {قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ} فَاقْتَدَيْنَا بِهِمْ. {قَالَ} إِبْرَاهِيمُ، {لَقَدْ كُنْتُمْ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} خَطَأٍ بَيِّنٍ بِعِبَادَتِكُمْ إِيَّاهَا. {قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنْتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ} يَعْنُونَ أَجَادٌّ أَنْتَ فِيمَا تَقُولُ أَمْ [أنْتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ؟] (١) . {قَالَ بَل رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ} خَلَقَهُنَّ، {وَأَنَا عَلَى ذَلِكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ} أَيْ عَلَى أَنَّهُ الْإِلَهُ الَّذِي لَا يَسْتَحِقُّ الْعِبَادَةَ غَيْرُهُ. وَقِيلَ: مِنَ الشَّاهِدَيْنِ عَلَى أَنَّهُ خَالِقُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ. {وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ} لَأَمْكُرَنَّ بِهَا، {بَعْدَ أَنْ تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ} أَيْ بَعْدَ أَنْ تُدْبِرُوا مُنْطَلِقِينَ إِلَى عِيدِكُمْ.

{إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا هَذِهِ التَّمَاثِيلُ} “Hani o, babasına ve kavmine: 'Nedir bu heykeller?' demişti”, yani suretler, putları kastetmektedir, {الَّتِي أَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ} “karşısında durup taptığınız”, yani ibadetine devam edip durduğunuz. {قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ} “'Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk' dediler”, biz de onlara uyduk. {قَالَ} “[İbrâhim] dedi ki”, {لَقَدْ كُنْتُمْ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “'Andolsun ki siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz'”, bunlara tapmakla apaçık bir hata içindesiniz. {قَالُوا أَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ أَمْ أَنْتَ مِنَ اللَّاعِبِينَ} “'Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan mısın?' dediler”; söylediğin şeyde ciddi misin yoksa [oyunbazlardan mısın?] demek istiyorlar. {قَالَ بَل رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ} “Dedi ki: 'Hayır! Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır.'”, onları var etmiştir, {وَأَنَا عَلَى ذَلِكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ} “'Ben de buna şahitlik edenlerdenim'”, yani O'nun kendisinden başka ibadete layık hiçbir ilah bulunmayan tek mabud olduğuna [şahidim]. Göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna şahitlik edenlerdenim şeklinde de söylenmiştir. {وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ} “'Allah'a yemin ederim ki, putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım'”, onlara bir hile yapacağım, {بَعْدَ أَنْ تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ} “'siz arkanızı dönüp gittikten sonra'”, yani bayramınıza gitmek üzere arkanızı dönüp ayrıldıktan sonra.

10562. Metin

قَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: إِنَّمَا قَالَ إِبْرَاهِيمُ هَذَا سِرًّا مِنْ قَوْمِهِ وَلَمْ يَسْمَعْ ذَلِكَ إِلَّا رَجُلٌ وَاحِدٌ فَأَفْشَاهُ عَلَيْهِ، وَقَالَ: إِنَّا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ.

Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: İbrâhim bunu kavminden gizli olarak söylemişti; bunu yalnızca tek bir adam işitti de onu ele verip: “Biz İbrâhim denilen bir gencin onları andığını işittik” dedi.

10563. Metin

قَالَ السُّدِّيُّ: كَانَ لَهُمْ فِي كُلِّ سَنَةٍ مَجْمَعٌ وَعِيدٌ وَكَانُوا إِذَا رَجَعُوا مِنْ عِيدِهِمْ دَخَلُوا عَلَى الْأَصْنَامِ فَسَجَدُوا لَهَا، ثُمَّ عَادُوا إِلَى مَنَازِلِهِمْ، فَلَمَّا كَانَ ذَلِكَ الْعِيدُ قَالَ أَبُو إِبْرَاهِيمَ لَهُ: يَا إِبْرَاهِيمُ لَوْ خَرَجْتَ مَعَنَا إِلَى عِيدِنَا أَعْجَبَكَ دِينُنَا، فَخَرَجَ مَعَهُمْ إِبْرَاهِيمُ، فَلَمَّا كَانَ بِبَعْضِ الطَّرِيقِ أَلْقَى نَفْسَهُ، وَقَالَ إِنِّي

Süddî şöyle demiştir: Onların her yıl bir toplanma [merasimleri] ve bayramları vardı. Bayramlarından döndüklerinde putların huzuruna girip onlara secde eder, sonra da evlerine dönerlerdi. O bayram [günü] gelince İbrâhim'in babası ona: "Ey İbrâhim! Bizimle birlikte bayramımıza çıksan dinimiz hoşuna giderdi" dedi. Bunun üzerine İbrâhim onlarla birlikte çıktı. Yolun bir kısmına geldiklerinde kendini [yere] bıraktı ve: "Ben...1" dedi.

10564. Metin

سَقِيمٌ، يَقُولُ أَشْتَكِي رِجْلِي فَلَمَّا مَضَوْا نَادَى فِي آخِرِهِمْ وَقَدْ بَقِيَ ضُعَفَاءُ النَّاسِ، {وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ} فَسَمِعُوهَا مِنْهُ، ثُمَّ رَجَعَ إِبْرَاهِيمُ إِلَى بَيْتِ الْآلِهَةِ وَهُنَّ فِي بَهْوٍ عَظِيمٍ مُسْتَقْبِلُ بَابِ الْبَهْوِ صَنَمٌ عَظِيمٌ إِلَى جَنْبِهِ أَصْغَرُ مِنْهُ، وَالْأَصْنَامُ بَعْضُهَا إِلَى جَنْبِ بَعْضٍ كُلِّ صَنَمٍ يَلِيهِ أَصْغَرُ مِنْهُ إِلَى بَابِ الْبَهْوِ، وَإِذَا هُمْ قَدْ جَعَلُوا طَعَامًا فَوَضَعُوهُ بَيْنَ يَدَيِ الْآلِهَةِ، وَقَالُوا: إِذَا رَجَعْنَا وَقَدْ بَرَّكَتِ الْآلِهَةُ فِي طَعَامِنَا أَكَلْنَا، فَلَمَّا نَظَرَ إِلَيْهِمْ إِبْرَاهِيمُ وَإِلَى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ مِنَ الطَّعَامِ، قَالَ لَهُمْ: عَلَى طَرِيقِ الِاسْتِهْزَاءِ أَلَا تَأْكُلُونَ؟، فَلَمَّا لَمْ تُجِبْهُ قَالَ: مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ؟. فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ، وَجَعَلَ يَكْسِرُهُنَّ فِي يَدِهِ حَتَّى إِذَا لَمْ يَبْقَ إِلَّا الصَّنَمُ الْأَكْبَرُ عَلَّقَ الْفَأْسَ فِي عُنُقِهِ ثُمَّ خَرَجَ ١ فَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿.

tı [ve]: '[Ben] hastayım' [dedi]. 'Ayağımdan rahatsızım' diyordu. Onlar çekip gittiklerinde, halkın güçsüz kimseleri geride kalmışken arkalarından: {وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ} “Allah’a yemin olsun ki putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım!” diye seslendi; onlar da bunu ondan işittiler. Sonra İbrâhim putların tapınağına döndü. Putlar büyük bir salondaydı. Salonun kapısının tam karşısında büyük bir put, onun yanında da ondan daha küçüğü vardı. Putlar yan yana sıralanmıştı; salonun kapısına doğru her bir put bir öncekinden daha küçüktü. Bir de baktı ki [halk] bir yemek hazırlayıp putların önüne koymuşlar ve: 'Döndüğümüzde ilahlar yemeğimizi bereketlendirmiş olur, biz de yeriz' demişlerdi. İbrâhim putlara ve önlerindeki yemeğe bakınca alay yollu olarak onlara: 'Yemiyor musunuz?' dedi. Putlar kendisine cevap vermeyince de: 'Neyiniz var, niçin konuşmuyorsunuz?' dedi. Ardından sağ eliyle üzerlerine çullanıp vurmaya başladı. Elindeki [baltayla] onları kırmaya koyuldu; nihayet geriye sadece en büyük put kalınca baltayı onun boynuna astı, sonra da çıkıp gitti.1 İşte Azîz ve Celîl olan Allah'ın şu buyruğu [buna işaret etmektedir]:

10565. Metin

{فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ (٥٨) قَالُوا مَنْ فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٥٩) قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ (٦٠) قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ (٦١) }

{فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا إِلَّا كَبِيرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ (٥٨) قَالُوا مَنْ فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ (٥٩) قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ (٦٠) قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ (٦١) } “Sonunda o, belki ona başvururlar diye, büyükleri hariç onları parça parça etti. 'Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o zalimlerden biridir' dediler. 'Onları diline dolayan bir genç işittik, kendisine İbrâhim denilirmiş' dediler. 'O halde onu insanların gözleri önüne getirin, belki şahitlik ederler' dediler.”

10566. Metin

{فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا} قَرَأَ الْكِسَائِيُّ " جِذَاذًا " بِكَسْرِ الْجِيمِ أَيْ كِسَرًا وَقِطَعًا جَمْعُ جَذِيذٍ، وَهُوَ الْهَشِيمُ مِثْلُ خَفِيفٍ وَخِفَافٍ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّهِ، مِثْلَ الْحُطَامِ وَالرُّفَاتِ، {إِلَّا كَبِيرًا لَهُمْ} فَإِنَّهُ لَمْ يَكْسِرْهُ وَوَضَعَ الْفَأْسَ فِي عُنُقِهِ، وَقِيلَ رَبَطَهُ بِيَدِهِ وَكَانَتِ اثْنَيْنِ وَسَبْعِينَ صَنَمًا بَعْضُهَا مِنْ ذَهَبٍ وَبَعْضُهَا مِنْ فِضَّةٍ وَبَعْضُهَا مِنْ حَدِيدٍ وَرَصَاصٍ وَشَبَّةٍ وَخَشَبٍ وَحَجَرٍ، وَكَانَ الصَّنَمُ الْكَبِيرُ مِنَ الذَّهَبِ مُكَلَّلًا بِالْجَوَاهِرِ فِي عَيْنَيْهِ يَاقُوتَتَانِ تَتَّقِدَانِ. قَوْلُهُ تَعَالَى: {لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ} قِيلَ: مَعْنَاهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ إِلَى دِينِهِ وَإِلَى مَا يَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ إِذَا عَلِمُوا ضَعْفَ الْآلِهَةِ وَعَجْزِهَا، وَقِيلَ: لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ فَيَسْأَلُونَهُ، فَلَمَّا رَجَعَ الْقَوْمُ مِنْ عِيدِهِمْ إِلَى بَيْتِ آلِهَتِهِمْ وَرَأَوْا أَصْنَامَهُمْ جُذَاذًا. {قَالُوا مَنْ فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ} أَيْ مِنَ الْمُجْرِمِينَ. {قَالُوا} يَعْنِي الَّذِينَ سَمِعُوا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ: {وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ} ، {سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ} يَعِيبُهُمْ وَيَسُبُّهُمْ، {يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ} هُوَ الَّذِي نَظُنُّ صَنَعَ هَذَا، فَبَلَغَ ذَلِكَ نَمْرُودَ الْجَبَّارَ وَأَشْرَافَ قَوْمِهِ. {قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ} قَالَ نَمْرُودُ: يَقُولُ جِيئُوا بِهِ ظَاهِرًا بِمَرْأَى مِنَ النَّاسِ، {لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ} عَلَيْهِ أَنَّهُ الَّذِي فَعَلَهُ، كَرِهُوا أَنْ يَأْخُذُوهُ بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ، قَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ وَالسُّدِّيُّ، وَقَالَ

{فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا} “onları parça parça etti”; Kisâî cim harfinin kesresiyle “cizâzen” şeklinde okumuştur, yani kırıklar ve parçalar demektir; “cedîz”in çoğuludur ki ufalanmış şey anlamına gelir; tıpkı hafîf-hıfâf gibi. Diğer kıraat imamları ise hutâm ve rufât kelimelerinde olduğu gibi cim harfinin zammesiyle (cüzen) okumuşlardır. {إِلَّا كَبِيرًا لَهُمْ} “büyükleri hariç”; zira onu kırmadı ve baltayı boynuna astı. Eline bağladığı da söylenmiştir. Onlar yetmiş iki put idi; bir kısmı altından, bir kısmı gümüşten, bir kısmı demir, kurşun, pirinç, ahşap ve taştandı. Büyük put ise altından olup mücevherlerle süslenmişti ve gözlerinde parıldayan iki yakut vardı. Yüce Allah'ın: {لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ} “belki ona başvururlar diye” buyruğu hakkında; ilahların zayıflığını ve acziyetini anladıklarında belki onun dinine ve onları davet ettiği şeye dönerler anlamına geldiği söylenmiştir. Belki ona dönüp de [durumu] sorarlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Kavim bayramlarından ilahlarının tapınağına dönüp putlarını parça parça görünce: {قَالُوا مَنْ فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ} “'Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o zalimlerden biridir' dediler”, yani suçlulardandır. {قَالُوا} “Dediler ki”; yani İbrâhim'in: {وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُمْ} “Allah'a yemin ederim ki, putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım” sözünü işitenler: {سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ} “'Onları diline dolayan bir genç işittik'”, onları ayıplayan ve onlara söven, {يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ} “'kendisine İbrâhim denilirmiş'”, bunu yapanın o olduğunu sanıyoruz dediler. Bu durum zorba Nemrud'a ve kavminin ileri gelenlerine ulaştı. {قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ} “'O halde onu insanların gözleri önüne getirin' dediler”; Nemrud: “Onu açıkça, insanların göreceği bir şekilde getirin” demektedir, {لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ} “'belki şahitlik ederler'”, onun bunu yaptığına dair aleyhine şahitlik etsinler diye; delilsiz olarak onu yakalamak istemediler. Bunu Hasan, Katâde ve Süddî söylemiştir.

10567. Metin

مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ {لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ} أَيْ يَحْضُرُونَ عِقَابَهُ وَمَا يُصْنَعُ بِهِ

Muhammed b. İshak şöyle demiştir: {لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ} “belki şahitlik ederler”, yani onun cezalandırılmasına ve ona yapılacak muameleye tanıklık ederler [demektir].

10568. Metin

{قَالُوا أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ (٦٢) قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ (٦٣) فَرَجَعُوا إِلَى أَنْفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنْتُمُ الظَّالِمُونَ (٦٤) }

{قَالُوا أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ (٦٢) قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ (٦٣) فَرَجَعُوا إِلَى أَنْفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنْتُمُ الظَّالِمُونَ (٦٤) } “'Ey İbrâhim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?' dediler. Dedi ki: 'Belki de bu işi onların şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!' Bunun üzerine kendi vicdanlarına dönüp: 'Doğrusu asıl zalimler sizlersiniz' dediler.”

10569. Metin

فِلَمَّا أَتَوْا بِهِ، {قَالُوا} لَهُ {أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ} ؟:. {قَالَ} إِبْرَاهِيمُ، {بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا} غَضِبَ مِنْ أَنْ تَعْبُدُوا مَعَهُ هَذِهِ الصِّغَارَ وَهُوَ أَكْبَرُ مِنْهَا فَكَسَّرَهُنَّ، وَأَرَادَ بِذَلِكَ إِبْرَاهِيمُ إِقَامَةَ الْحُجَّةِ عَلَيْهِمْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ: {فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ} حَتَّى يُخْبَرُوا مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ بِهِمْ.

Onu getirdiklerinde, ona: {قَالُوا أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ} “'Ey İbrâhim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?' dediler.” İbrâhim: {قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا} “Dedi ki: 'Belki de bu işi onların şu büyükleri yapmıştır'”; o bunlardan daha büyük olduğu halde onunla birlikte bu küçüklere tapmanızdan ötürü öfkelendi de onları kırdı. İbrâhim bununla onlara karşı delil ortaya koymayı kastetmişti. Nitekim şu buyruğu bundandır: {فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ} “'Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!'”, ta ki bunu kendilerine kimin yaptığını haber versinler.

10570. Metin

قَالَ القُتَيْبِيُّ: مَعْنَاهُ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ عَلَى سَبِيلِ الشَّرْطِ، فَجَعَلَ النُّطْقَ شَرْطًا لِلْفِعْلِ، أَيْ إِنْ قَدَرُوا عَلَى النُّطْقِ قَدَرُوا عَلَى الْفِعْلِ، فَأَرَاهُمْ عَجْزَهُمْ عَنِ النُّطْقِ، وَفِي [ضِمْنِهِ] (١) أَنَا فَعَلْتُ،.

İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunun anlamı şart yoluyla; “Şayet konuşabiliyorlarsa bunu onların şu büyükleri yapmıştır” demektir. Böylece konuşmayı fiilin şartı kılmıştır; yani konuşmaya güçleri yetiyorsa fiile de güçleri yeter. Böylelikle onlara konuşmaktan aciz olduklarını gösterdi, [bunun zımnında] ise “Bunu ben yaptım” anlamı vardır.

10571. Metin

وَرُوِيَ عَنِ الْكِسَائِيُّ أَنَّهُ كَانَ يَقِفُ عِنْدَ قَوْلِهِ {بَلْ فَعَلَهُ} وَيَقُولُ: مَعْنَاهُ [فَعَلَهُ] ٢ مَنْ فَعَلَهُ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ لِمَا رُوِيَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: "لَمْ يَكْذِبْ إِبْرَاهِيمُ إِلَّا ثَلَاثَ كَذَبَاتٍ، اثْنَتَانِ مِنْهُنَّ فِي ذَاتِ اللَّهِ، قَوْلُهُ: {إِنِّي سَقِيمٌ} (الصَّافَاتِ: ٨٩) ، وَقَوْلُهُ: {بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ} وَقَوْلُهُ لِسَارَةَ {هَذِهِ أُخْتِي} ٣ وَقِيلَ فِي قَوْلِهِ: {إِنِّي سَقِيمٌ} أَيْ سَأَسْقُمُ، وَقِيلَ: سَقِمُ الْقَلْبِ أَيْ مُغْتَمٌ بِضَلَالَتِكُمْ، وَقَوْلُهُ لِسَارَةَ: هَذِهِ أُخْتِي أَيْ فِي الدِّينِ، وَهَذِهِ التَّأْوِيلَاتُ لِنَفْيِ الْكَذِبِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ، وَالْأَوْلَى هُوَ الْأَوَّلُ لِلْحَدِيثِ فِيهِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ ﷿ أَذِنَ لَهُ فِي ذَلِكَ لِقَصْدِ الصَّلَاحِ وَتَوْبِيخِهِمْ وَالِاحْتِجَاجِ عَلَيْهِمْ، كَمَا أَذِنَ لِيُوسُفَ حَتَّى ٤ أَمَرَ مُنَادِيَهُ فَقَالَ لِإِخْوَتِهِ: {أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ} (يُوسُفَ: ٧٠) . وَلَمْ يَكُونُوا سَرَقُوا. {فَرَجَعُوا إِلَى أَنْفُسِهِمْ} أَيْ فَتَفَكَّرُوا بِقُلُوبِهِمْ، وَرَجَعُوا إِلَى عُقُولِهِمْ، {فَقَالُوا} مَا نَرَاهُ إِلَّا كَمَا قَالَ: {إِنَّكُمْ أَنْتُمُ الظَّالِمُونَ} يَعْنِي بِعِبَادَتِكُمْ مَنْ لَا يَتَكَلَّمُ. وَقِيلَ: أَنْتُمُ الظَّالِمُونَ هَذَا الرَّجُلَ فِي سُؤَالِكُمْ إِيَّاهُ وَهَذِهِ آلِهَتُكُمْ حَاضِرَةٌ فَاسْأَلُوهَا.

Kisâî'den rivayet edildiğine göre o, {بَلْ فَعَلَهُ} “Bilakis o yapmıştır” sözünde durur (vakf yapar) ve şöyle derdi: Bunun anlamı: “[Bunu] 2 yapan yapmıştır” demektir. Birinci [görüş], Ebû Hüreyre'den rivayet edilen şu hadis sebebiyle daha sahihtir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «İbrâhim üç yalan dışında hiç yalan söylememiştir. Bunlardan ikisi Allah Teâlâ'nın zâtı (rızası) uğrundadır: {إِنِّي سَقِيمٌ} “Şüphesiz ben hastayım” (Sâffât: 89) sözü ve {بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ} “Bilakis bunu onların şu büyükleri yapmıştır” sözüdür. [Üçüncüsü ise] Sâre için söylediği: “Bu benim kız kardeşimdir” 3 sözüdür.» Onun: {إِنِّي سَقِيمٌ} “Şüphesiz ben hastayım” sözü hakkında: “Yani hastalanacağım” denilmiştir. Bir diğer görüşe göre: “Kalben hastayım, yani sizin sapkınlığınızdan ötürü kederliyim” demektir. Sâre için “Bu benim kız kardeşimdir” sözü ise: “Yani dinde [kardeşimdir]” demektir. Bu tevil ve yorumlar, yalanı İbrâhim'den nefyetmek (uzak tutmak) içindir. Fakat hadisten dolayı evla olan birinci [görüştür]. Allah Azze ve Celle'nin, ıslah maksadıyla, onları azarlamak ve aleyhlerine delil getirmek için buna izin vermiş olması da caizdir. Nitekim Yûsuf'a da izin vermişti; nihayet 4 [Yûsuf] münadisine (seslenicisine) emretmiş, o da kardeşlerine: {أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ} “Ey kervan! Şüphesiz siz hırsızlarsınız” (Yûsuf: 70) demişti. Halbuki onlar hırsızlık yapmamışlardı. {فَرَجَعُوا إِلَى أَنْفُسِهِمْ} “Bunun üzerine kendi vicdanlarına (nefislerine) döndüler”; yani kalpleriyle tefekkür ettiler ve akıllarına başvurdular. {فَقَالُوا} “Ve dediler ki:” [Bunu] ancak onun dediği gibi görüyoruz: {إِنَّكُمْ أَنْتُمُ الظَّالِمُونَ} “'Gerçekten siz, asıl siz zalimlersiniz.'” Yani konuşamayan bir varlığa ibadet etmeniz sebebiyle [zalimlersiniz]. Bir diğer görüşe göre: İşte şu ilahlarınız huzurunuzda dururken, [onları bırakıp] bu adama soru sormakla siz bu adama zulmetmektesiniz, öyleyse onlara sorun! [anlamındadır].

10572. Metin

{ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاءِ يَنْطِقُونَ (٦٥) قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ (٦٦) أُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (٦٧) قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (٦٨) }

{ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاءِ يَنْطِقُونَ (٦٥) قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ (٦٦) أُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (٦٧) قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (٦٨) } “Sonra yine başları üstüne ters döndüler: 'Andolsun sen bunların konuşamayacağını pek âlâ bilirsin' dediler. Dedi ki: 'Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?' 'Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın da ilahlarınıza yardım edin!' dediler.”

10573. Metin

{ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ} قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: أَجْرَى اللَّهُ الْحَقَّ عَلَى لِسَانِهِمْ فِي الْقَوْلِ الْأَوَّلِ، ثُمَّ أَدْرَكَتْهُمُ الشَّقَاوَةُ، فَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ: {ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ} أَيْ رُدُّوا إِلَى الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَقَرُّوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالظُّلْمِ، يُقَالُ نُكِسَ الْمَرِيضُ إِذَا رَجَعَ إِلَى حَالِهِ الْأَوَّلِ، وَقَالُوا: {لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاءِ يَنْطِقُونَ} فَكَيْفَ نَسْأَلُهُمْ؟ فَلَمَّا اتَّجَهَتِ الْحُجَّةُ لِإِبْرَاهِيمَ ﵇. {قَالَ} لَهُمْ، {أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْئًا} إِنْ عَبَدْتُمُوهُ، {وَلَا يَضُرُّكُمْ} إِنْ تَرَكْتُمْ عِبَادَتَهُ. {أُفٍّ لَكُمْ} أَيْ تَبًّا وَقَذَرًا لَكُمْ، {وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ} أَيْ أَلَيْسَ لَكُمْ عَقْلٌ تَعْرِفُونَ هَذَا، فَلَمَّا لَزِمَتْهُمُ الْحُجَّةُ وَعَجَزُوا عَنِ الْجَوَابِ. {قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ} ١٧/ب أَيْ: إِنْ كُنْتُمْ نَاصِرِينَ لَهَا.

{ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ} “Sonra yine başları üstüne ters döndüler”; tefsir ehli şöyle demiştir: Allah birinci sözlerinde dillerine hakkı söyletti, sonra bedbahtlıkları kendilerini yakaladı. İşte {ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ} “Sonra yine başları üstüne ters döndüler” buyruğunun anlamı budur; yani kendi nefislerinin aleyhine zulmü itiraf ettikten sonra tekrar küfre döndürüldüler. Nitekim hasta kimse önceki [kötü] haline geri döndüğünde “nükise'l-merîd” denilir. Şöyle dediler: {لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاءِ يَنْطِقُونَ} “'Andolsun sen bunların konuşamayacağını pek âlâ bilirsin'”, öyleyse onlara nasıl soralım? Delil İbrâhim aleyhisselâm lehine açıkça belirince, {قَالَ} “onlara dedi ki”: {أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْئًا} “'Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda [veremeyecek] şeylere mi tapıyorsunuz?'” şayet onlara taparsanız, {وَلَا يَضُرُّكُمْ} “'ve zarar veremeyecek'” şayet onlara ibadeti terk ederseniz. {أُفٍّ لَكُمْ} “'Yuh olsun size'”, yani yazıklar olsun ve çirkinlik olsun size, {وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “'ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?'”, yani bunu anlayacak bir aklınız yok mu? Aleyhlerine delil sabit olup da cevap vermekten aciz kalınca: {قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ} “'Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın da ilahlarınıza yardım edin!' dediler”; yani şayet onlara yardım edecekseniz.

10574. Metin

قَالَ ابْنُ عُمَرَ ﵄: إِنَّ الَّذِي قَالَ هَذَا رَجُلٌ مِنَ الْأَكْرَادِ (١) . وَقِيلَ: اسْمُهُ "هيزن" فَخَسَفَ اللَّهُ بِهِ الْأَرْضَ فَهُوَ يَتَجَلْجَلُ فِيهَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ (٢) .

İbn Ömer radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Bunu söyleyen kişi Kürtlerden bir adamdı (¬١). Adının “Heyzen” olduğu da söylenmiştir; Allah onu yere batırmıştır ve o, kıyamet gününe kadar yerin dibine doğru yuvarlanıp gitmektedir (¬٢).

10575. Metin

وَقِيلَ: قَالَهُ نَمْرُودُ، فَلَمَّا أَجْمَعَ نَمْرُودُ وَقَوْمُهُ عَلَى إِحْرَاقِ إِبْرَاهِيمَ ﵇، حَبَسُوهُ فِي بَيْتٍ، وَبَنَوْا لَهُ بُنْيَانًا كالحظيرة (٣) .

Bunu Nemrud'un söylediği de rivayet edilmiştir. Nemrud ve kavmi İbrâhim aleyhisselâm'ı yakma konusunda görüş birliğine varınca, onu bir eve hapsettiler ve onun için ağıl gibi yüksek duvarlı bir bina inşa ettiler (¬٣).

10576. Metin

وقيل: بنو أَتُونًا بِقَرْيَةٍ يُقَالُ لَهَا "كُوثَى" ٤ ثُمَّ جَمَعُوا لَهُ صِلَابَ الْحَطَبِ مِنْ أَصْنَافِ الْخَشَبِ مُدَّةً حَتَّى كَانَ الرَّجُلُ يَمْرَضُ فَيَقُولُ لَئِنْ عَافَانِي اللَّهُ لَأَجْمَعَنَّ حَطَبًا لِإِبْرَاهِيمَ، وَكَانَتِ الْمَرْأَةُ تَنْذِرُ فِي بَعْضِ مَا تَطْلُبُ لَئِنْ أَصَابَتْهُ لَتَحْطِبَنَّ فِي نَارِ إِبْرَاهِيمَ، وَكَانَ الرَّجُلُ يُوصِي بِشِرَاءِ الْحَطَبِ وَإِلْقَائِهِ فِيهِ، وَكَانَتِ الْمَرْأَةُ تَغْزِلُ وَتَشْتَرِي الْحَطَبَ بِغَزْلِهَا، فَتُلْقِيهِ فِيهِ احْتِسَابًا ٥ فِي دِينِهَا.

Şöyle de denilmiştir: "Kûsâ" 4 adı verilen bir köyde büyük bir fırın/ocak inşa ettiler. Sonra bir süre onun için türlü ağaçlardan odunun en sert olanlarını topladılar; öyle ki bir adam hastalandığında: "Eğer Allah bana afiyet verirse mutlaka İbrâhim için odun toplayacağım" derdi. Kadın da arzu ettiği bir şey için adakta bulunup: "Eğer muradıma erersem mutlaka İbrâhim'in ateşi için odun toplayacağım" derdi. Adam odun satın alınıp oraya atılmasını vasiyet eder; kadın ise iplik eğirir ve eğirdiği iplikle odun satın alıp dini uğruna sevap umarak 5 onu oraya atardı.

10577. Metin

قَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ كَانُوا يَجْمَعُونَ الْحَطَبَ شَهْرًا فَلَمَّا جَمَعُوا مَا أَرَادُوا أَشْعَلُوا فِي كُلِّ نَاحِيَةٍ مِنَ الْحَطَبِ فَاشْتَعَلَتِ النَّارُ وَاشْتَدَّتْ حَتَّى أَنْ كَانَ الطَّيْرُ لَيَمُرُّ بِهَا فَيَحْتَرِقُ مِنْ شِدَّةِ وَهَجِهَا، فَأَوْقَدُوا عَلَيْهَا سَبْعَةَ أَيَّامٍ.

İbn İshâk şöyle demiştir: Bir ay boyunca odun topladılar. İstedikleri miktarı toplayınca odunların her bir tarafını tutuşturdular; ateş alevlendi ve o kadar şiddetlendi ki üzerinden bir kuş geçecek olsa alevinin şiddetinden yanardı; ateşi yedi gün boyunca yaktılar.

10578. Metin

رُوِيَ أَنَّهُمْ لَمْ يَعْلَمُوا كَيْفَ يُلْقُونَهُ فِيهَا فَجَاءَ إِبْلِيسُ فَعَلَّمَهُمْ عَمَلَ الْمَنْجَنِيقِ فَعَمِلُوا، ثُمَّ عَمَدُوا إِلَى إِبْرَاهِيمَ فَرَفَعُوهُ عَلَى رَأْسِ الْبُنْيَانِ وَقَيَّدُوهُ ثُمَّ وَضَعُوهُ فِي الْمَنْجَنِيقِ مُقَيَّدًا مَغْلُولًا (١) فَصَاحَتِ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَمَنْ فِيهَا مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَجَمِيعُ الْخَلْقِ إِلَّا الثَّقْلَيْنِ صَيْحَةً وَاحِدَةً، أَيْ رَبَّنَا إِبْرَاهِيمُ خَلِيلُكَ يُلْقَى فِي النَّارِ وَلَيْسَ فِي أَرْضِكَ أَحَدٌ يَعْبُدُكَ غَيْرُهُ فَأْذَنْ لَنَا فِي نُصْرَتِهِ، فَقَالَ اللَّهُ ﷿: إِنَّهُ خَلِيلِي لَيْسَ لِي غَيْرُهُ، وَأَنَا إِلَهُهُ وَلَيْسَ لَهُ إِلَهٌ غَيْرِي، فَإِنِ اسْتَغَاثَ بِشَيْءٍ مِنْكُمْ أَوْ دَعَاهُ فَلْيَنْصُرْهُ فَقَدْ أَذِنْتُ لَهُ فِي ذَلِكَ، وَإِنْ لَمْ يَدْعُ غَيْرِي فَأَنَا أَعْلَمُ بِهِ وَأَنَا وَلِيُّهُ فَخَلُّوا بَيْنِي وَبَيْنَهُ، فَلَمَّا أَرَادُوا إِلْقَاءَهُ فِي النَّارِ أَتَاهُ خَازِنُ الْمِيَاهِ فَقَالَ: إِنْ أَرَدْتَ أَخْمَدْتُ النَّارَ (٢) وَأَتَاهُ خَازِنُ الرِّيَاحِ فَقَالَ: إِنْ شِئْتَ طَيَّرْتُ النَّارَ فِي الْهَوَاءِ، فَقَالَ إِبْرَاهِيمُ: لَا حَاجَةَ لِي إِلَيْكُمْ حَسْبِيَ اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ (٣) .

Rivayet edildiğine göre onu ateşe nasıl atacaklarını bilemediler; derken İblis geldi ve onlara mancınık yapmayı öğretti, onlar da yaptılar. Sonra İbrâhim'e yönelip onu yapının tepesine çıkardılar ve bağladılar; ardından onu elleri ve kolları bağlı ve prangalanmış vaziyette mancınığa koydular (¬١). Bunun üzerine gök, yer, oradaki melekler ve insanlar ile cinler (sekaleyn) dışındaki bütün yaratılmışlar tek bir sesle feryat edip: “Ey Rabbimiz! Dostun İbrâhim ateşe atılıyor ve yeryüzünde senden başka sana ibadet eden hiç kimse yok; ona yardım etmemiz için bize izin ver” dediler. Yüce Allah şöyle buyurdu: “O benim dostumdur, benim O'ndan başka dostum yoktur; ben de onun ilahıyım, onun da benden başka ilahı yoktur. Eğer sizden bir şeyden yardım isterse veya ona dua ederse ona yardım etsin, ona bunun için izin verdim; şayet benden başkasına dua etmezse ben onu en iyi bilenim ve onun velisiyim, benimle onun arasından çekilin.” Onu ateşe atmak istediklerinde suların görevlisi melek ona gelip: “Eğer istersen ateşi söndürürüm” dedi (¬٢). Rüzgârların görevlisi melek de gelip: “Dilersen ateşi havaya uçururum” dedi. İbrâhim: “Benim size ihtiyacım yoktur; Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” dedi (¬٣).

10579. Metin

وَرُوِيَ عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ أَنَّ إِبْرَاهِيمَ قَالَ حِينَ أَوْثَقُوهُ لِيُلْقُوهُ فِي النَّارِ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ لَكَ الْحَمْدُ وَلَكَ الْمُلْكُ لَا شَرِيكَ لَكَ (٤) ثُمَّ رَمَوْا بِهِ فِي الْمَنْجَنِيقِ إِلَى النَّارِ، وَاسْتَقْبَلَهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ: يَا إِبْرَاهِيمُ لَكَ حَاجَةٌ؟ فَقَالَ أَمَّا إِلَيْكَ فَلَا (٥) قَالَ جِبْرِيلُ: فَاسْأَلْ رَبَّكَ، فَقَالَ إِبْرَاهِيمُ حَسَبِي مِنْ سُؤَالِي عِلْمُهُ بِحَالِي (٦) .

Ubey b. Ka'b'dan rivayet edildiğine göre İbrâhim, onu ateşe atmak için bağladıklarında şöyle demiştir: “Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim ey Âlemlerin Rabbi! Hamd sanadır, mülk senindir, senin hiçbir ortağın yoktur” (¬٤). Sonra onu mancınıkla ateşe fırlattılar; Cebrâil onu karşılayıp: “Ey İbrâhim, bir ihtiyacın var mı?” dedi. İbrâhim: “Sana gelince, hayır” dedi (¬٥). Cebrâil: “O halde Rabbinden iste” dedi. İbrâhim: “O'nun halimi bilmesi, istememe gerek bırakmaz” dedi (¬٦).

10580. Metin

قَالَ كَعْبُ الْأَحْبَارِ: جَعَلَ كُلُّ شَيْءٍ يُطْفِئُ عَنْهُ النَّارَ إِلَّا الْوَزَغَ فَإِنَّهُ كَانَ يَنْفُخُ فِي النَّارِ (٧) .

Ka'b el-Ahbâr şöyle demiştir: Keler (kertenkele türü) hariç her şey ateşi ondan söndürmeye çalıştı; o ise ateşe üflüyordu (¬٧).

10581. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النُّعَيْمِيُّ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ أَخْبَرَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى وَابْنُ سَلَامٍ عَنْهُ أَخْبَرَنَا ابْنُ جُرَيْجٍ عَنْ عَبْدِ الْحَمِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ عَنْ أُمِّ شَرِيكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَمَرَ بِقَتْلِ الْوَزَغِ، وَقَالَ: كَانَ

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Ubeydullâh b. Mûsâ ve ondan [rivayetle] İbn Selâm haber verdi, bize İbn Cüreyc, Abdülhamîd b. Cübeyr'den, o Saîd b. el-Müseyyeb'den, o da Ümmü Şerîk'ten [naklen] haber verdi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kelerin (kertenkelenin) öldürülmesini emretti ve şöyle buyurdu: [O]...

10582. Metin

"يَنْفُخُ النَّارَ عَلَى إبراهيم" (١) .

İbrâhim'in üzerine ateşi üflüyordu” (¬١).

10583. Metin

{قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ (٦٩) }

{قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ (٦٩) } “'Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve selametli ol' dedik.”

10584. Metin

قَالَ تعالى: {قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَوْ لَمْ يَقُلْ سَلَامًا لَمَاتَ إِبْرَاهِيمُ مِنْ بَرْدِهَا، وَمِنَ الْمَعْرُوفِ فِي الْآثَارِ أَنَّهُ لَمْ يَبْقَ يَوْمَئِذٍ نَارٌ فِي الْأَرْضِ إِلَّا طَفِئَتْ، فَلَمْ يَنْتَفِعْ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ بِنَارٍ فِي الْعَالَمِ، وَلَوْ لَمْ يَقُلْ وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ بَقِيَتْ ذَاتَ بَرْدٍ أَبَدًا (٢) .

Yüce Allah şöyle buyurdu: {قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ} “'Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve selametli ol' dedik.” İbn Abbâs şöyle demiştir: Şayet “ve selâmen” (ve selametli) demeseydi, İbrâhim onun soğukluğundan ölürdü. Rivayetlerde meşhur olduğuna göre o gün yeryüzünde sönmeyen hiçbir ateş kalmadı ve o gün âlemde hiçbir ateşten faydalanılamadı. Şayet “İbrâhim'e karşı selametli [ol]” demeseydi, kıyamete kadar soğuk kalırdı (¬٢).

10585. Metin

قَالَ السُّدِّيُّ: فَأَخَذَتِ الْمَلَائِكَةُ بِضَبْعَيْ إِبْرَاهِيمَ فَأَقْعَدُوهُ عَلَى الْأَرْضِ، فَإِذَا عَيْنُ مَاءٍ عَذْبٍ وَوَرْدٌ أَحْمَرُ وَنَرْجِسٌ (٣) .

Süddî şöyle demiştir: Melekler İbrâhim'i pazularından tutup yere oturttular; bir de baktı ki tatlı bir su pınarı, kırmızı güller ve nergisler var (¬٣).

10586. Metin

قَالَ كَعْبٌ: مَا أَحْرَقَتِ النَّارُ مِنْ إِبْرَاهِيمَ إِلَّا وِثَاقَهُ (٤) قَالُوا: وَكَانَ إِبْرَاهِيمُ فِي ذَلِكَ الْمَوْضِعِ سَبْعَةَ أَيَّامٍ (٥) .

Ka'b: “Ateş İbrâhim'in sadece bağlarını yaktı” demiştir (¬٤). Anlatıldığına göre İbrâhim o mekânda yedi gün kaldı (¬٥).

10587. Metin

قَالَ الْمِنْهَالُ بْنُ عَمْرٍو: قَالَ إِبْرَاهِيمُ مَا كُنْتُ أَيَّامًا قَطُّ أَنْعَمَ مِنِّي مِنَ الْأَيَّامِ الَّتِي كُنْتُ فِيهَا فِي النَّارِ (٦) .

Minhâl b. Amr şöyle demiştir: İbrâhim: “Ateşin içinde kaldığım günlerden daha huzurlu ve nimet içinde olduğum hiçbir gün geçirmedim” dedi (¬٦).

10588. Metin

قَالَ ابْنُ يَسَارٍ: وَبَعَثَ اللَّهُ ﷿ مَلَكَ الظِّلِّ فِي صُورَةِ إِبْرَاهِيمَ فَقَعَدَ فِيهَا إِلَى جَنْبِ إِبْرَاهِيمَ يُؤْنِسُهُ، قَالُوا وَبَعَثَ اللَّهُ جِبْرِيلَ بِقَمِيصٍ مِنْ حرير الجنة وطنفسة فَأَلْبَسَهُ الْقَمِيصَ وَأَقْعَدَهُ عَلَى الطِّنْفِسَةِ وَقَعَدَ مَعَهُ يُحَدِّثُهُ (٧) وَقَالَ جِبْرِيلُ: يَا إِبْرَاهِيمُ إِنَّ رَبَّكَ يَقُولُ: أَمَا عَلِمْتَ أَنَّ النَّارَ لَا تَضُرُّ أَحِبَّائِي.

İbn Yesâr şöyle demiştir: Yüce Allah gölge meleğini İbrâhim'in suretinde gönderdi; o da ateşin içinde İbrâhim'in yanına oturup onunla sohbet ederek can yoldaşı oldu. Anlatıldığına göre Allah Cebrâil'i cennet ipeğinden bir gömlek ve bir yaygı ile gönderdi; ona gömleği giydirdi, onu yaygının üzerine oturttu ve onunla oturup sohbet etti (¬٧). Cebrâil: “Ey İbrâhim! Rabbin buyuruyor ki: Ateşin sevdiklerime zarar vermeyeceğini bilmez misin?” dedi.

10589. Metin

ثُمَّ نَظَرَ نَمْرُودُ وَأَشْرَفَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ مِنْ صَرْحٍ لَهُ فَرَآهُ جَالِسًا فِي رَوْضَةٍ وَالْمَلَكُ قَاعِدٌ إِلَى جَنْبِهِ وَمَا حَوْلَهُ نَارٌ تُحْرِقُ الْحَطَبَ، فَنَادَاهُ: يَا إِبْرَاهِيمُ كَبِيرٌ إِلَهُكَ الَّذِي بَلَغَتْ قُدْرَتُهُ أَنْ حَالَ بَيْنَكَ وَبَيْنَ مَا أَرَى، يَا إِبْرَاهِيمُ هَلْ تَسْتَطِيعُ أَنْ تَخْرُجَ مِنْهَا؟ قَالَ: نَعَمْ، قَالَ: هَلْ تَخْشَى إِنْ أَقَمْتَ فِيهَا أَنْ تَضُرَّكَ؟ قَالَ: لَا قَالَ: فَقُمْ فَاخْرُجْ مِنْهَا، فَقَامَ إِبْرَاهِيمُ يَمْشِي فِيهَا حَتَّى خَرَجَ مِنْهَا، فَلَمَّا خَرَجَ إِلَيْهِ قَالَ لَهُ: يَا إِبْرَاهِيمُ مَنِ الرَّجُلُ الَّذِي رَأَيْتُهُ مَعَكَ فِي صُورَتِكَ قَاعِدًا إِلَى جَنْبِكَ؟ قَالَ: ذَاكَ مَلَكُ الظِّلِّ أَرْسَلَهُ

Sonra Nemrud [sarayına ait] yüksek bir köşkten bakıp İbrâhim'i gözetledi. Onu bir bahçe içinde otururken, melek de yanı başında oturmuş vaziyette ve etrafında ise odunları yakan bir ateş varken gördü. Bunun üzerine ona şöyle seslendi: “Ey İbrâhim! Kudreti, seninle bu gördüğüm [ateşin] arasına engel koyacak dereceye ulaşan ilahın pek büyüktür! Ey İbrâhim, oradan çıkabilir misin?” [İbrâhim:] “Evet” dedi. [Nemrud:] “Orada kalırsan sana zarar vermesinden korkar mısın?” dedi. [İbrâhim:] “Hayır” dedi. [Nemrud:] “Öyleyse kalk ve oradan çık!” dedi. Bunun üzerine İbrâhim kalkıp [ateşin] içinde yürüyerek oradan çıktı. Yanına çıkıp geldiğinde [Nemrud] ona şöyle dedi: “Ey İbrâhim! Yanında senin suretinde gördüğüm ve yanı başında oturan o adam kimdi?” [İbrâhim:] “O, gölge meleğidir; [Rabbim] onu gönderdi...

10590. Metin

إِلَيَّ رَبِّي لِيُؤْنِسَنِي فِيهَا، فَقَالَ نَمْرُودُ: يَا إِبْرَاهِيمُ إِنِّي مُقَرِّبٌ إِلَى إِلَهِكَ قُرْبَانًا لِمَا رَأَيْتُ مِنْ قُدْرَتِهِ وَعِزَّتِهِ فِيمَا صَنَعَ بِكَ حِينَ أَبَيْتَ إِلَّا عِبَادَتَهُ وَتَوْحِيدَهُ إِنِّي ذَابِحٌ لَهُ أَرْبَعَةَ آلَافِ بَقَرَةٍ، فَقَالَ لَهُ إِبْرَاهِيمُ: إِذًا لَا يَقْبَلُ اللَّهُ مِنْكَ مَا كُنْتَ عَلَى دِينِكَ حَتَّى تُفَارِقَهُ إِلَى دِينِي، فَقَالَ: لَا أَسْتَطِيعُ تَرْكَ مُلْكِي. وَلَكِنْ سَوْفَ أَذْبَحُهَا لَهُ فَذَبَحَهَا لَهُ نَمْرُودُ ثُمَّ كَفَّ عَنْ إِبْرَاهِيمَ، وَمَنَعَهُ اللَّهُ مِنْهُ (١) . قَالَ شُعَيْبٌ الْجُبَّائِيُّ: أُلْقِيَ إِبْرَاهِيمُ فِي النَّارِ وَهُوَ ابْنُ سِتَّ عَشْرَةَ سَنَةً (٢) .

orada bana yoldaş olsun diye bana gönderdi” dedi. Bunun üzerine Nemrud: “Ey İbrâhim! O'na ibadetten ve O'nu birlemekten başka bir şeyi kabul etmediğin sırada sana yaptıklarında gördüğüm kudreti ve izzeti sebebiyle ilahına bir kurban sunacağım; O'nun için dört bin sığır kurban edeceğim” dedi. İbrâhim ona: “Sen kendi dininde kaldığın sürece, onu bırakıp benim dinime girmedikçe Allah bunu senden kabul etmez” dedi. Nemrud: “Hükümdarlığımı terk etmeye gücüm yetmez; lâkin onları O'nun için kurban edeceğim” dedi ve onları kurban etti. Sonra Nemrud İbrâhim'den el çekti ve Allah onu ondan korudu (¬١). Şuayb el-Cübbâî şöyle demiştir: İbrâhim ateşe atıldığında on altı yaşındaydı (¬٢).

10591. Metin

{وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ (٧٠) وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ (٧١) }

{وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ (٧٠) وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ (٧١) } “Ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları en çok hüsrana uğrayanlar kıldık. Onu da Lût'u da, âlemler için bereketli kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.”

10592. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ} قِيلَ: مَعْنَاهُ أَنَّهُمْ خَسِرُوا السَّعْيَ وَالنَّفَقَةَ وَلَمْ يَحْصُلْ لَهُمْ مُرَادُهُمْ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: {وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ} “Ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları en çok hüsrana uğrayanlar kıldık.” Bunun anlamının; onların çabalarını ve harcamalarını boşa çıkardıkları ve amaçlarına ulaşamadıkları şeklinde olduğu söylenmiştir.

10593. Metin

وَقِيلَ: مَعْنَاهُ إِنَّ اللَّهَ ﷿ أَرْسَلَ عَلَى نَمْرُودَ وَعَلَى قَوْمِهِ الْبَعُوضَ فَأَكَلَتْ لُحُومَهُمْ وَشَرِبَتْ دِمَاءَهُمْ، وَدَخَلَتْ وَاحِدَةٌ فِي دِمَاغِهِ فَأَهْلَكَتْهُ. قَوْلُهُ ﷿: {وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا} مِنْ نَمْرُودَ وَقَوْمِهِ مِنْ أَرْضِ الْعِرَاقِ، {إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ} يَعْنِي الشَّامَ بَارَكَ اللَّهُ فِيهَا بِالْخِصْبِ وَكَثْرَةِ الْأَشْجَارِ وَالثِّمَارِ وَالْأَنْهَارِ، وَمِنْهَا بَعْثُ أَكْثَرِ الْأَنْبِيَاءِ. وَقَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: سَمَّاهَا مُبَارَكَةً لِأَنَّهُ مَا مِنْ مَاءٍ عَذْبٍ إِلَّا وَيَنْبُعُ أَصْلُهُ مِنْ تَحْتِ الصَّخْرَةِ الَّتِي هِيَ بِبَيْتِ الْمَقْدِسِ.

Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; Yüce Allah'ın Nemrud ve kavminin üzerine sivrisinekleri göndermiş olmasıdır; sinekler onların etlerini yedi, kanlarını içti ve bir tanesi Nemrud'un beynine girerek onu helak etti. Yüce Allah'ın şu buyruğu: {وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا} “Onu da Lût'u da kurtardık”, Nemrud ve kavminden, Irak topraklarından, {إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ} “âlemler için bereketli kıldığımız yere”, yani Şam'a [ulaştırıp kurtardık]. Allah orayı bolluk, ağaçların, meyvelerin ve nehirlerin çokluğuyla bereketli kılmıştır ve peygamberlerin çoğu oradan gönderilmiştir. Ubey b. Ka'b şöyle demiştir: Orayı mübarek kıldı, çünkü tatlı su namına ne varsa mutlaka onun kaynağı Beytülmakdis'teki kayanın altından fışkırır.

10594. Metin

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ بْنُ بِشْرَانِ، أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّفَّارُ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مَنْصُورٍ الرَّمَادِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ قَتَادَةَ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ قَالَ لِكَعْبٍ: أَلَا تَتَحَوَّلُ إِلَى الْمَدِينَةِ فِيهَا مُهَاجَرُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَقَبْرُهُ، فَقَالَ كَعْبٌ: إِنِّي وَجَدْتُ فِي كِتَابِ اللَّهِ الْمَنْزِلَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ إِنَّ الشَّامَ كَنْزُ اللَّهِ مِنْ أَرْضِهِ، وَبِهَا كَنْزُهُ مِنْ عِبَادِهِ (٣) .

Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî bildirdi, bize Ebü'l-Hüseyn b. Bişrân bildirdi, bize İsmâil b. Muhammed es-Saffâr bildirdi, bize Ahmed b. Mansûr er-Remâdî bildirdi, bize Abdürrezzâk bildirdi, bize Ma'mer, Katâde'den bildirdi ki Ömer b. el-Hattâb, Ka'b'a: “Medine'ye taşınmaz mısın? Orada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hicret yurdu ve kabri vardır” dedi. Ka'b ise şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emîri! Ben Allah'ın indirilen kitabında buldum ki: Şam, Allah'ın yeryüzündeki hazinesidir ve O'nun kullarından olan hazinesi de oradadır” (¬٣).

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.