10712. Metin
سُورَةُ الْحَجِّ مَكِّيَّةٌ غَيْرَ آيَاتٍ مِنْ قَوْلِهِ ﷿ {هَذَانَ خَصْمَانِ} إِلَى قَوْلِهِ {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} .
Hac Suresi, Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {هَذَانَ خَصْمَانِ} “Şu iki hasım...” kavlinden {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} “...ve çok övülen [Allah'ın] yoluna iletilmişlerdir” kavline kadar olan ayetler müstesna Mekkîdir.
10713. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ (١) يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ (٢) }
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ (١) يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ (٢) } “Ey insanlar! Rabbinizden sakının; çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir. (1) Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutup terk eder ve her yüklü kadın karnındakini düşürür. İnsanları da sarhoş gibi görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı çok çetindir. (2)”
10714. Metin
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ} أَيْ: احْذَرُوا عِقَابَهُ بِطَاعَتِهِ، {إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ} وَالزَّلْزَلَةُ وَالزِّلْزَالُ شِدَّةُ الْحَرَكَةِ عَلَى الْحَالَةِ الْهَائِلَةِ، وَاخْتَلَفُوا فِي هَذِهِ الزَّلْزَلَةِ:
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ} “Ey insanlar! Rabbinizden sakının” yani: O'na itaat ederek azabından sakının. {إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ} “Çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir.” Zelzele ve zilzal; dehşetli bir durum karşısındaki şiddetli sarsıntıdır. Bu zelzele hakkında ihtilaf ettiler:
10715. Metin
فَقَالَ عَلْقَمَةُ وَالشَّعْبِيُّ: هِيَ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ. [وَقِيلَ: قِيَامُ السَّاعَةِ] (١) .
Alkame ve eş-Şa‘bî: "O, kıyamet alametlerindendir. [Kıyametin kopmasıdır da denilmiştir.] (١)" dediler.
10716. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ وَالسُّدِّيُّ: هَذِهِ الزَّلْزَلَةُ تَكُونُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.
el-Hasan ve es-Süddî ise: "Bu sarsıntı, kıyamet gününde olacaktır" dediler.
10717. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: زَلْزَلَةُ السَّاعَةِ قِيَامُهَا فَتَكُونُ مَعَهَا. {يَوْمَ تَرَوْنَهَا} يَعْنِي السَّاعَةَ، وَقِيلَ: الزَّلْزَلَةُ، {تَذْهَلُ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تُشْغَلُ، وَقِيلَ: تَنْسَى، يُقَالُ: ذَهَلْتُ عَنْ كَذَا أَيْ تَرَكْتُهُ وَاشْتُغِلْتُ بِغَيْرِهِ. {كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ} أَيْ: كُلُّ امْرَأَةٍ مَعَهَا وَلَدٌ تُرْضِعُهُ، يُقَالُ: امْرَأَةٌ مُرْضِعٌ، بِلَا هَاءٍ، إِذَا أُرِيدَ بِهِ الصِّفَةُ، مِثْلَ حَائِضٍ وَحَامِلٍ، فَإِذَا أَرَادُوا الْفِعْلَ أَدْخَلُوا الْهَاءَ. {وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا} أَيْ: تُسْقِطُ وَلَدَهَا مِنْ هَوْلِ ذَلِكَ الْيَوْمِ.
İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] şöyle dedi: "Kıyametin sarsıntısı, onun kopmasıdır; dolayısıyla onunla birlikte olur." { يَوْمَ تَرَوْنَهَا } “Onu gördüğünüz gün” yani kıyameti [gördüğünüz gün]; [bu ifadenin] sarsıntı [anlamına geldiği] de söylenmiştir. { تَذْهَلُ } İbn Abbâs: "[Dehşetten] meşgul olur [kendinden geçer]" dedi. "Unutur" da denilmiştir. [Arapçada] zeheltü ‘an kezâ (ذَهَلْتُ عَنْ كَذَا) denir ki bu; "onu terk ettim ve başkasıyla meşgul oldum" demektir. { كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ } “Her emzikli kadın emzirdiğini unutup geçer” yani yanında emzirdiği çocuğu bulunan her kadın [bunu yapar]. Sıfat kastedildiğinde, hâiz (حَائِض) ve hâmil (حَامِل) kelimelerinde olduğu gibi 'hâ' [tâ-i merbûta] olmaksızın imraetün murdi‘ (امْرَأَةٌ مُرْضِع) denir. Fiil [yani fiilen emzirme hâli] kastedildiğinde ise 'hâ' harfini eklerler. { وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا } “Ve her hamile kadın yükünü bırakır (düşürür)” yani o günün dehşetinden ötürü çocuğunu düşürür.
10718. Metin
قَالَ الْحَسَنُ: تَذْهَلُ الْمُرْضِعَةُ عَنْ وَلَدِهَا بِغَيْرِ فِطَامٍ وَتَضَعُ الْحَامِلُ مَا فِي بَطْنِهَا بِغَيْرِ تَمَامٍ (١) وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذِهِ الزَّلْزَلَةَ تَكُونُ فِي الدُّنْيَا لِأَنَّ بَعْدَ الْبَعْثِ لَا يَكُونُ حَمْلٌ.
el-Hasan şöyle dedi: "Emzikli kadın sütten kesme vaktinden önce çocuğunu unutur ve hamile kadın karnındakini vakti tamamlanmadan düşürür (١). Bu da söz konusu sarsıntının dünyada olacağına delalet eder; zira yeniden dirilişten sonra hamilelik olmaz."
10719. Metin
وَمَنْ قَالَ: تَكُونُ فِي الْقِيَامَةِ، قَالَ هَذَا عَلَى وَجْهِ تَعْظِيمِ الْأَمْرِ لَا عَلَى حَقِيقَتِهِ، كَقَوْلِهِمْ: أَصَابَنَا أَمْرٌ يَشِيبُ فِيهِ الْوَلِيدُ، يُرِيدُ شِدَّتَهُ.
"Kıyamette olacaktır" diyen kimse ise: "Bu, işin büyüklüğünü anlatmak içindir, hakikati üzere değildir; nitekim Arapların 'Başımıza çocuğu ihtiyarlatacak bir iş geldi' demeleri gibi ki bununla şiddetini kastederler" dedi.
10720. Metin
{وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "سَكْرَى وَمَا هُمْ بِسَكْرَى" بِلَا أَلِفٍ وَهُمَا لُغَتَانِ فِي جَمْعِ السَّكْرَانِ، مِثْلُ كَسْلَى وَكُسَالَى.
{وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى} “İnsanları sarhoş gibi görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir”. Hamza ve el-Kisâî elifsiz olarak "sekra ve mâ hüm bi-sekra" (سَكْرَى وَمَا هُمْ بِسَكْرَى) şeklinde okumuşlardır. Bunlar, 'sekran' kelimesinin çoğulunda iki lehçedir; keslâ (كسلى) ve küsâlâ (كسالى) gibi.
10721. Metin
قَالَ الْحَسَنُ: مَعْنَاهُ: وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى مِنَ الْخَوْفِ، وَمَا هُمْ بِسُكَارَى مِنَ الشَّرَابِ.
el-Hasan dedi ki: Bunun anlamı; "İnsanları korkudan sarhoş olmuş görürsün, yoksa içkiden sarhoş değillerdir" demektir.
10722. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ: وَتَرَى النَّاسَ كَأَنَّهُمْ سُكَارَى، {وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ}
Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: "İnsanları sanki sarhoşmuş gibi görürsün." {وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ} “Fakat Allah'ın azabı çok çetindir.”
10723. Metin
أَخْبَرَنَا الْإِمَامُ أَبُو عَلِيٍّ الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْقَاضِي، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ مُحَمَّدُ بْنُ مَحْمَشٍ الزِّيَادَيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عُمَرَ بْنِ حَفْصٍ التَّاجِرُ، أَخْبَرَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ بُكَيْرٍ الْكُوفِيُّ الْعَبْسِيُّ، أَخْبَرَنَا وَكِيعٌ عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "يَقُولُ اللَّهُ ﷿ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: يَا آدَمُ قُمْ فَابْعَثْ بَعْثَ النَّارِ، قَالَ فَيَقُولُ: لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ وَالْخَيْرُ كُلُّهُ فِي يَدَيْكَ، يَا رَبِّ وَمَا بَعْثُ النَّارِ؟ قَالَ فَيَقُولُ: مِنْ كُلِّ أَلِفٍ تِسْعَمِائَةٍ وَتِسْعَةً وَتِسْعِينَ، قَالَ: فَحِينَئِذٍ يَشِيبُ الْمَوْلُودُ، وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى [النَّاسَ] (٢) سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ، قَالَ: فَيَقُولُونَ: وَأَيُّنَا ذَاكَ الْوَاحِدُ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "تِسْعُمِائَةٍ وَتِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ مِنْ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ وَمِنْكُمْ وَاحِدٌ"، فَقَالَ النَّاسُ: اللَّهُ أَكْبَرُ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "وَاللَّهِ إِنِّي لَأَرْجُو أَنْ تَكُونُوا رُبُعَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَاللَّهِ إِنِّي لَأَرْجُو أَنْ تَكُونُوا ثُلُثَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَاللَّهِ إِنِّي لَأَرْجُو أَنْ تَكُونُوا نِصْفَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، قَالَ فَكَبَّرَ النَّاسُ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: مَا أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ فِي النَّاسِ إِلَّا كَالشَّعْرَةِ الْبَيْضَاءِ فِي الثَّوْرِ الْأَسْوَدِ، أَوِ الشَّعْرَةِ السَّوْدَاءِ فِي الثَّوْرِ الْأَبْيَضِ" (٣) .
İmam Ebu Ali el-Hüseyn b. Muhammed el-Kādî bize haber verdi, Ebu Tâhir Muhammed b. Mahmiş ez-Ziyâdî bize haber verdi, Ebu Bekr Muhammed b. Ömer b. Hafs et-Tâcir bize haber verdi, İbrahim b. Abdillah b. Ömer b. Bükeyr el-Kûfî el-Absî bize haber verdi, Vekî‘ el-A‘meş'ten, o Ebu Salih'ten, o da Ebu Saîd el-Hudrî'den haber verdi; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah azze ve celle kıyamet günü: 'Ey Âdem! Kalk ve cehennem ehlini gönder' buyurur. Âdem: 'Emret ve buyur [yâ Rabbi]! Bütün hayır Senin ellerindedir. Yâ Rabbi, cehennem ehli ne kadardır?' der. Allah: 'Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzudur' buyurur. İşte o zaman çocuk ihtiyarlar, her yüklü kadın karnındakini düşürür ve [insanları] sarhoş gibi görürsün, oysa sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı çok çetindir." [Ebu Saîd] dedi ki: "Bunun üzerine insanlar: 'O bir kişi hangimizdir?' dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Dokuz yüz doksan dokuzu Ye'cûc ve Me'cûc'den, sizden ise bir kişidir' buyurdu. İnsanlar: 'Allahu ekber' dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Allah'a yemin olsun ki, sizin cennet ehlinin dörtte biri olmanızı umuyorum. Allah'a yemin olsun ki, sizin cennet ehlinin üçte biri olmanızı umuyorum. Allah'a yemin olsun ki, sizin cennet ehlinin yarısı olmanızı umuyorum' buyurdu. İnsanlar tekbir getirdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 'O gün siz insanların içinde, siyah bir öküzün üzerindeki beyaz bir kıl veya beyaz bir öküzün üzerindeki siyah bir kıl gibi kalırsınız' (٣)."
10724. Metin
وَرُوِيَ عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ، وَأَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، وَغَيْرِهِمَا: أَنَّ هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ نَزَلَتَا في
İmrân b. Husayn, Ebu Saîd el-Hudrî ve başkalarından rivayet edildiğine göre bu iki ayet şurada inmiştir: 1 2 3
10725. Metin
غزوة ٢٣/ب بَنِي الْمُصْطَلَقِ لَيْلًا فَنَادَى [مُنَادِي] (١) رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَحَثُّوا الْمَطِيَّ حَتَّى كَانُوا حَوْلَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَرَأَهَا عَلَيْهِمْ فَلَمْ يُرَ أَكْثَرَ بَاكِيًا مِنْ تِلْكَ اللَّيْلَةِ، فَلِمَا أَصْبَحُوا لَمْ يَحُطُّوا السُّرُوجَ عَنِ الدَّوَابِّ، وَلَمْ يَضْرِبُوا الْخِيَامَ وَلَمْ يَطْبُخُوا قِدْرًا، وَالنَّاسُ مَا بَيْنَ بَاكٍ أَوْ جَالِسٍ حَزِينٍ مُتَفَكِّرٍ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَتَدْرُونَ أَيَّ يَوْمٍ ذَلِكَ؟ قَالُوا: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: ذَلِكَ يَوْمَ يَقُولُ اللَّهُ ﷿ لِآدَمَ قُمْ فَابْعَثْ بَعْثَ النَّارِ مِنْ وَلَدِكَ، فَيَقُولُ آدَمُ: مِنْ كُلٍّ كَمْ؟ فَيَقُولُ اللَّهُ ﷿: مِنْ كُلِّ أَلْفٍ تِسْعَمِائَةٍ وَتِسْعَةً وَتِسْعِينَ إلى النار وواحد فِي الْجَنَّةِ، قَالَ: فَكَبُرَ ذَلِكَ عَلَى الْمُسْلِمِينَ وَبَكَوْا وَقَالُوا: فَمَنْ يَنْجُو إِذًا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: أَبْشِرُوا وَسَدِّدُوا وَقَارَبُوا فَإِنَّ مَعَكُمْ خَلِيقَتَيْنِ مَا كَانَتَا فِي قَوْمٍ إِلَّا كَثَّرَتَاهُ: يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ، ثُمَّ قَالَ: إِنِّي لَأَرْجُو [أَنْ تَكُونُوا] (٢) ثُلُثَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَكَبَّرُوا وَحَمِدُوا اللَّهَ، ثُمَّ قَالَ: إِنِّي لَأَرْجُو أَنْ تَكُونُوا نِصْفَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَكَبَّرُوا وَحَمِدُوا اللَّهَ، ثُمَّ قَالَ: إِنِّي لَأَرْجُوَ أَنْ تَكُونُوا ثُلُثَيْ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَإِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ مِائَةٌ وَعِشْرُونَ صَفًّا، ثَمَانُونَ مِنْهَا أُمَّتِي، وَمَا الْمُسْلِمُونَ فِي الْكُفَّارِ إِلَّا كَالشَّامَةِ فِي جَنْبِ الْبَعِيرِ أَوْ كَالرَّقْمَةِ فِي ذِرَاعِ الدَّابَّةِ، بَلْ كَالشَّعْرَةِ السَّوْدَاءِ فِي الثَّوْرِ الْأَبْيَضِ أَوْ كَالشَّعْرَةِ الْبَيْضَاءِ فِي الثَّوْرِ الْأَسْوَدِ. ثُمَّ قَالَ: وَيَدْخُلُ مِنْ أُمَّتِي سَبْعُونَ أَلْفًا الْجَنَّةَ بِغَيْرِ حِسَابٍ، فَقَالَ عُمَرُ: سَبْعُونَ أَلْفًا؟ قَالَ: نَعَمْ وَمَعَ كُلِّ وَاحِدٍ سَبْعُونَ أَلْفًا، فَقَامَ عُكَّاشَةُ بْنُ مِحْصَنٍ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ ادْعُ اللَّهَ أَنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: أَنْتَ مِنْهُمْ، فَقَامَ رَجُلٌ مِنَ الْأَنْصَارِ فَقَالَ: ادْعُ اللَّهَ أَنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ" (٣) .
Benî Mustalik gazvesinde, 23/b geceleyin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in [münadisi] seslendi ve bineklerini hızlandırıp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in etrafında toplandılar. O da bu ayetleri onlara okudu. O geceden daha çok ağlayanın olduğu bir gece görülmemiştir. Sabah olunca hayvanların eyerlerini indirmediler, çadırları kurmadılar ve hiçbir kazan kaynatmadılar. İnsanlar ya ağlıyor ya da üzgün ve düşünceli bir şekilde oturuyorlardı. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "O günün hangi gün olduğunu biliyor musunuz?" buyurdu. "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediler. Buyurdu ki: "O, Allah azze ve celle'nin Âdem'e: 'Kalk, zürriyetinden cehennem ehlini gönder' buyuracağı gündür. Âdem: 'Her ne kadardan kaç kişidir?' der. Allah azze ve celle: 'Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ateşe, biri ise cennete' buyurur." Dedi ki: "Bu durum Müslümanlara çok ağır geldi, ağladılar ve: 'Öyleyse kim kurtulacak ey Allah'ın Resûlü?' dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Müjdelenin, doğru yolda olun ve orta yolu tutun. Zira sizinle birlikte iki topluluk vardır ki, hangi toplulukta bulunsalar mutlaka onu çoğaltırlar: Ye'cûc ve Me'cûc' buyurdu. Sonra: 'Doğrusu ben sizin cennet ehlinin üçte biri [olmanızı] umuyorum' buyurdu. Tekbir getirip Allah'a hamdettiler. Sonra: 'Doğrusu ben sizin cennet ehlinin yarısı olmanızı umuyorum' buyurdu. Tekbir getirip Allah'a hamdettiler. Sonra: 'Doğrusu ben sizin cennet ehlinin üçte ikisi olmanızı umuyorum. Cennet ehli yüz yirmi saftır, bunlardan seksen safı benim ümmetimdir. Kafirlerin yanında Müslümanlar, devenin böğründeki bir ben veya binek hayvanının bacağındaki bir işaret gibidir; hatta beyaz bir öküzdeki siyah bir kıl veya siyah bir öküzdeki beyaz bir kıl gibidir' buyurdu. Sonra da: 'Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak cennete girecektir' buyurdu. Ömer: 'Yetmiş bin mi?' dedi. 'Evet ve her biriyle birlikte yetmiş bin kişi daha' buyurdu. Bunun üzerine Ukkâşe b. Mıhsan ayağa kalkıp: 'Ey Allah'ın Resûlü, Allah'a dua et de beni onlardan kılsın' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Sen onlardansın' buyurdu. Ensardan bir adam ayağa kalkıp: 'Allah'a dua et beni de onlardan kılsın' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Ukkâşe bu hususta seni geçti' buyurdu" (٣).
10726. Metin
{وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ (٣) كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ (٤) يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٥) }
{وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ (٣) كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ (٤) يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٥) } “İnsanlardan kimi vardır ki hiçbir bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her azgın şeytana uyar. (3) Onun hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse bilsin ki o kendisini saptırır ve alevli ateşin azabına iletir. (4) Ey insanlar! Eğer dirilişten yana bir şüphe içindeyseniz [bilin ki], size [kudretimizi] açıklayalım diye sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir alakadan, sonra yaratılışı tamamlanmış ve tamamlanmamış bir çiğnemlik et parçasından yarattık. Dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarırız; sonra da güçlü çağınıza ulaşasınız diye [büyütürüz]. İçinizden kimi vefat ettirilir, kimi de bildikten sonra hiçbir şey bilmez olsun diye ömrün en düşkün çağına ulaştırılır. Yeryüzünü de kupkuru görürsün; fakat üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bitirir. (5)”
10727. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ} نَزَلَتْ فِي النَّضْرِ بْنِ الْحَارِثِ (٤) كَانَ كَثِيرَ الْجَدَلِ، وَكَانَ يَقُولُ: الْمَلَائِكَةُ بَنَاتُ اللَّهِ، وَالْقُرْآنُ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ، وَكَانَ يُنْكِرُ الْبَعْثَ وَإِحْيَاءَ مَنْ صَارَ تُرَابًا.
Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ} “İnsanlardan kimi vardır ki hiçbir bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır” kavli, en-Nadr b. el-Hâris hakkında inmiştir (٤). O, çok tartışan biriydi ve: "Melekler Allah'ın kızlarıdır, Kur'an öncekilerin masallarıdır" der; yeniden dirilişi ve toprak olan kimsenin diriltilmesini inkar ederdi.
10728. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَيَتَّبِعُ} أَيْ: يَتَّبِعُ فِي جِدَالِهِ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ، {كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ} وَالْمَرِيدُ: الْمُتَمَرِّدُ الْمُسْتَمِرُّ فِي الشَّرِّ. {كُتِبَ عَلَيْهِ} قُضِيَ عَلَى الشَّيْطَانِ، {أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ} اتَّبَعَهُ {فَأَنَّهُ} يَعْنِي الشَّيْطَانَ،
Yüce [Allah]'ın: {وَيَتَّبِعُ} “Ve uyar” yani hiçbir bilgisi olmaksızın Allah hakkındaki tartışmasında uyar, {كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ} “her azgın şeytana.” el-Marîd (الْمَرِيدُ); haddi aşan, serkeşlik eden ve kötülükte devam eden kimsedir. {كُتِبَ عَلَيْهِ} “Onun hakkında hükmolunmuştur” [yani] şeytan aleyhine takdir edilmiştir [ki], {أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ} “şüphesiz kim onu dost edinirse” [yani] ona uyarsa, {فَأَنَّهُ} “muhakkak ki o” yani şeytan,
10729. Metin
{يُضِلُّهُ} أَيْ: يَضِلُّ مَنْ تَوَلَّاهُ، {وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} ثُمَّ أَلْزَمَ الْحُجَّةَ عَلَى مُنْكِرِي الْبَعْثِ فَقَالَ: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ} فِي شَكٍّ {مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ} يَعْنِي: أَبَاكُمْ آدَمَ الَّذِي هُوَ أَصْلُ النَّسْلِ، {مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ} يَعْنِي: ذُرِّيَّتَهُ، وَالنُّطْفَةُ هِيَ الْمَنِيُّ، وَأَصْلُهَا الْمَاءُ الْقَلِيلُ وَجَمْعُهَا نِطَافٌ، {ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ} وَهِيَ الدَّمُ الْغَلِيظُ الْمُتَجَمِّدُ، وَجَمْعُهَا عِلَقٌ، وَذَلِكَ أَنَّ النُّطْفَةَ تَصِيرُ دَمًا غَلِيظًا ثُمَّ تَصِيرُ لَحْمًا، {ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ} وَهِيَ لَحْمَةٌ قَلِيلَةٌ قَدْرُ مَا يُمْضَغُ، {مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ}
{يُضِلُّهُ} “kendisini saptırır” yani onu dost edineni saptırır, {وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} “ve alevli ateşin azabına iletir.” Sonra [Allah] dirilişi inkar edenlere karşı delili ortaya koyarak şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ} “Ey insanlar! Eğer şüphe içindeyseniz” [şüphede iseniz], {مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ} “dirilişten yana, [bilin ki] sizi yarattık” yani neslin aslı olan babanız Âdem'i yarattık, {مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ} “bir topraktan, sonra bir nutfeden” yani onun zürriyetini; nutfe ise menidir, aslı az sudur, çoğulu nitâftır, {ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ} “sonra bir alakadan” o da pıhtılaşmış koyu kandır, çoğulu ilektır; nutfe koyu bir kana, sonra ete dönüşür; {ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ} “sonra bir çiğnemlik etten” o da bir çiğnemlik miktarında az bir ettir, {مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ} “yaratılışı tamamlanmış ve tamamlanmamış.”
10730. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: "مُخَلَّقَةٍ" أَيْ تَامَّةِ الْخَلْقِ، "وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ" غَيْرِ تَامَّةٍ أَيْ نَاقِصَةِ الْخَلْقِ.
İbn Abbâs ve Katâde şöyle demiştir: "Muhallaka (مُخَلَّقَةٍ), yaratılışı tam olan; gayru muhallaka (غَيْرِ مُخَلَّقَةٍ) ise tam olmayan, yani yaratılışı eksik olandır."
10731. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: مُصَوَّرَةٍ وَغَيْرِ مُصَوَّرَةٍ، يَعْنِي السَّقْطَ.
Mücâhid ise: "Şekil verilmiş ve şekil verilmemiş, yani düşük olan" demiştir.
10732. Metin
وَقِيلَ: "الْمُخَلَّقَةُ" الْوَلَدُ الَّذِي تَأْتِي بِهِ الْمَرْأَةُ لِوَقْتِهِ، "وَغَيْرُ الْمُخَلَّقَةِ" السَّقْطُ.
Denildi ki: "Muhallaka, kadının vaktinde dünyaya getirdiği çocuk; gayru muhallaka ise düşüktür."
10733. Metin
رُوِيَ عَنْ عَلْقَمَةَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: إِنَّ النُّطْفَةَ إِذَا اسْتَقَرَّتْ فِي الرَّحِمِ أَخَذَهَا مَلَكٌ بِكَفِّهِ وَقَالَ: أَيْ رَبِّ مُخَلَّقَةٌ أَوْ غَيْرُ مُخَلَّقَةٍ؟ فَإِنْ قَالَ: غَيْرُ مُخَلَّقَةٍ، قَذَفَهَا الرَّحِمُ دَمًا وَلَمْ تَكُنْ نَسَمَةً، وَإِنْ قَالَ: مُخَلَّقَةٌ، قَالَ الْمَلَكُ: أَيْ رَبِّ أَذَكَرٌ أَمْ أُنْثَى، أَشَقِيٌ أَمْ سَعِيدٌ؟ مَا الْأَجَلُّ مَا الْعَمَلُ مَا الرِّزْقُ وَبِأَيِّ أَرْضٍ يَمُوتُ؟ فَيُقَالُ لَهُ: اذْهَبْ إِلَى أُمِّ الْكِتَابِ فَإِنَّكَ تَجِدُ فِيهَا كُلَّ ذَلِكَ، فَيَذْهَبُ فَيَجِدُهَا فِي أُمِّ الْكِتَابِ فَيَنْسَخُهَا، فَلَا يَزَالُ مَعَهُ حَتَّى يَأْتِيَ عَلَى آخَرَ صِفَتِهِ (١) .
Alkame'den, o da Abdullah b. Mes‘ûd'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Nutfe rahme yerleştiğinde, bir melek onu avucuna alır ve: 'Ey Rabbim! Yaratılışı tamamlanmış mı yoksa tamamlanmamış mı?' der. Eğer [Allah]: 'Tamamlanmamış' buyurursa, rahim onu kan olarak atar ve bir can olmaz. Şayet: 'Tamamlanmış' buyurursa, melek: 'Ey Rabbim! Erkek mi dişi mi, şaki mi said mi? Eceli nedir, ameli nedir, rızkı nedir ve hangi toprakta ölecektir?' der. Ona: 'Ümmü'l-Kitâb'a (Ana Kitap'a) git, bunların hepsini orada bulursun' denilir. Melek gider, bunları Ümmü'l-Kitâb'da bulur ve istinsah eder. Son niteliği tamamlanıncaya kadar onunla beraber kalır (١)."
10734. Metin
{لِنُبَيِّنَ لَكُمْ} كَمَالَ قُدْرَتِنَا وَحِكْمَتَنَا فِي تَصْرِيفِ أَطْوَارِ خَلْقِكُمْ وَلِتَسْتَدِلُّوا بِقُدْرَتِهِ فِي ابْتِدَاءِ الْخَلْقِ عَلَى قُدْرَتِهِ عَلَى الْإِعَادَةِ.
{لِنُبَيِّنَ لَكُمْ} “Size açıklayalım diye” yaratılışınızın evrelerini çevirmedeki kudretimizin ve hikmetimizin kemalini ve ilk yaratılıştaki kudretinden yeniden diriltmeye olan kudretine delil çıkarasınız diye.
10735. Metin
وَقِيلَ: لِنُبَيِّنَ لَكُمْ مَا تأتون وما تذرون وَمَا تَحْتَاجُونَ إِلَيْهِ فِي الْعِبَادَةِ.
Şöyle de denilmiştir: "Neleri yapıp neleri bırakacağınızı ve ibadette muhtaç olduğunuz şeyleri size açıklayalım diye."
10736. Metin
{وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ} فَلَا تَمُجُّهُ وَلَا تُسْقِطُهُ، {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} وَقْتِ خُرُوجِهَا مِنَ الرَّحِمِ تَامَّةَ الْخَلْقِ وَالْمُدَّةِ. {ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ} مِنْ بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ {طِفْلًا} أَيْ: صِغَارًا، وَلَمْ يَقُلْ:
{وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ} “Dilediğimizi rahimlerde tutarız” [rahim] onu dışarı atmaz ve düşürmez,1 {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir süreye kadar” yaratılışı ve süresi tamamlanmış olarak rahimden çıkış vaktine kadar. {ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ} “Sonra sizi çıkarırız” annelerinizin karınlarından {طِفْلًا} “bir çocuk olarak” yani küçükler olarak; şöyle demedi:
10737. Metin
أَطْفَالًا لِأَنَّ الْعَرَبَ تَذْكُرُ الْجَمْعَ بِاسْمِ الْوَاحِدِ. وَقِيلَ: تَشْبِيهًا بِالْمَصْدَرِ مِثْلَ عَدْلٍ وَزُورٍ. {ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ} يَعْنِي: الْكَمَالَ وَالْقُوَّةَ.
"Etfâl (أَطْفَالًا)" demedi; çünkü Araplar çoğulu tekil lafızla da zikrederler. Adl (عَدْل) ve zûr (زُور) gibi masdara benzetilerek [böyle denildiği] de söylenmiştir. {ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ} “Sonra da güçlü çağınıza ulaşasınız diye” yani kemal ve kuvvet çağına.
10738. Metin
{وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى} مِنْ قَبْلِ بُلُوغِ الْكِبَرِ، {وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ} أَيِ: الْهَرَمِ وَالْخَرَفِ، {لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا} أَيْ: يَبْلُغَ مِنَ السِّنِّ مَا يَتَغَيَّرُ عَقْلُهُ فَلَا يَعْقِلُ شَيْئًا.
{وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى} “İçinizden kimi vefat ettirilir” yaşlılığa ulaşmadan önce, {وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ} “kimi de ömrün en düşkün çağına ulaştırılır” yani pir-i fani ve bunaklık çağına, {لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا} “bildikten sonra hiçbir şey bilmez olsun diye” yani aklının değişeceği ve hiçbir şeyi kavrayamayacağı bir yaşa ulaşsın diye.
10739. Metin
ثُمَّ ذَكَرَ دَلِيلًا آخَرَ عَلَى الْبَعْثِ فَقَالَ: {وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً} أَيْ: يَابِسَةً لَا نَبَاتَ فِيهَا، {فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ} الْمَطَرَ، {اهْتَزَّتْ} تَحَرَّكَتْ بِالنَّبَاتِ وَذَلِكَ أَنَّ الْأَرْضَ تَرْتَفِعُ بِالنَّبَاتِ فَذَلِكَ تَحَرُّكُهَا، {وَرَبَتْ} أَيِ: ارْتَفَعَتْ وَزَادَتْ، وَقِيلَ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ مَعْنَاهُ: رَبَتْ وَاهْتَزَّتْ وَرَبَا نَبَاتُهَا، فَحَذَفَ الْمُضَافَ، وَالِاهْتِزَازُ فِي النَّبَاتِ أَظْهَرُ، يُقَالُ: اهْتَزَّ النَّبَاتُ أَيْ: طال وإنما أُنِّت لِذِكْرِ الْأَرْضِ. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ: " وَرَبَأَتْ " بِالْهَمْزَةِ، وَكَذَلِكَ فِي حم السَّجْدَةِ، أَيِ: ارْتَفَعَتْ وَعَلَتْ.
Sonra dirilişe dair başka bir delil zikrederek şöyle buyurdu: {وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً} “Yeryüzünü de kupkuru görürsün” yani kurumuş, içinde bitki olmayan halde, {فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ} “fakat üzerine suyu indirdiğimiz zaman” yağmuru [indirdiğimizde], {اهْتَزَّتْ} “titreşir” bitkiyle harekete geçer; zira yeryüzü bitkiyle yükselir ve işte bu onun hareketidir, {وَرَبَتْ} “ve kabarır” yani yükselir ve artar. Burada bir takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir; anlamı: 'Kabarır, titreşir ve bitkisi boy atar' demektir, dolayısıyla muzâf hazfedilmiştir. Titreşme (ihtizaz) bitkide daha belirgindir; ihtezze'n-nebât (اهْتَزَّ النَّبَاتُ) denir ki bitki uzadı demektir. Yeryüzü anıldığı için müennes kılınmıştır. Ebu Ca'fer, hemze ile "ve rebe'et" (وَرَبَأَتْ) şeklinde okumuştur, Hâ-Mîm es-Secde'de de böyledir; yani yükseldi ve kabardı demektir.
10740. Metin
{وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} أَيْ: صِنْفٍ حَسَنٍ يُبْهَجُ بِهِ مَنْ رَآهُ، أَيْ: يُسَرُّ، فَهَذَا دَلِيلٌ آخَرُ عَلَى الْبَعْثِ.
{وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} “ve her güzel çiftten bitirir” yani onu görenin sevineceği, mutlu olacağı güzel her türden [bitirir]. İşte bu da dirilişe dair başka bir delildir.
10741. Metin
{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٦) وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٧) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ (٨) }
{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٦) وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٧) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ (٨) } “İşte bunlar, Allah'ın hakkın ta kendisi olması, ölüleri diriltmesi ve O'nun her şeye kadir olması sebebiyledir. (6) Kıyamet mutlaka gelecektir, onda şüphe yoktur ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir. (7) İnsanlardan kimi de vardır ki hiçbir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır. (8)”
10742. Metin
{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ} أَيْ: لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ، {وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} . {وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} . {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ} يَعْنِي النَّضْرَ بْنَ الْحَارِثِ، {وَلَا هُدًى} بَيَانٍ {وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ}
{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ} “İşte bunlar, Allah'ın hakkın ta kendisi olması sebebiyledir” yani Allah'ın Hak olduğunu bilesiniz diye, {وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “ve O'nun ölüleri dirilttiğini, her şeye kadir olduğunu [bilesiniz diye].” {وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} “Kıyamet mutlaka gelecektir, onda şüphe yoktur ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir.” {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ} “İnsanlardan kimi de vardır ki hiçbir bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır” en-Nadr b. el-Hâris kastedilmektedir, {وَلَا هُدًى} “bir rehberi olmaksızın” yani açık bir delili, {وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ} “ve aydınlatıcı bir kitabı [olmaksızın].”
10743. Metin
{ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ (٩) ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (١٠) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١١) }
{ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ (٩) ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (١٠) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١١) } “Allah yolundan saptırmak için gururla boynunu bükerek [yürür]. Dünyada onun için bir rüsvaylık vardır; kıyamet gününde de ona yakıcı ateşin azabını tattırırız. (9) 'İşte bu, ellerinin önden gönderdiği şeyler yüzündendir ve şüphesiz Allah kullara asla zulmedici değildir' [denilir]. (10) İnsanlardan kimi de vardır ki Allah'a bir kenardan (şüphe ve tereddüt içinde) ibadet eder. Kendisine bir hayır dokunursa onunla tatmin olur; başına bir fitne/sıkıntı gelirse yüzüstü döner. Dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık hüsran budur. (11)”
10744. Metin
{ثَانِيَ عِطْفِهِ} أَيْ: مُتَبَخْتِرًا لِتَكَبُّرِهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ، وَقَتَادَةُ: لَاوِيَ عُنُقِهِ. قَالَ عَطِيَّةُ، وَابْنُ زَيْدٍ: مُعْرِضًا عَمَّا يُدْعَى إِلَيْهِ تَكَبُّرًا. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: يُعْرِضُ عَنِ الْحَقِّ تَكَبُّرًا. وَالْعِطْفُ: الْجَانِبُ، وَعِطْفَا الرَّجُلِ: جَانِبَاهُ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ وَهُوَ الْمَوْضِعُ الَّذِي يَعْطِفُهُ الْإِنْسَانُ أَيْ يَلْوِيهِ وَيُمِيلُهُ عِنْدَ الْإِعْرَاضِ عَنِ الشَّيْءِ، نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا} (لُقْمَانُ: ٧) ، وَقَالَ تَعَالَى: {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُءُوسَهُمْ} (المُنَافِقُونَ: ٥) . {لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} ٢٤/أعَنْ دِينِ اللَّهِ، {لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ} عَذَابٌ وَهَوَانٌ، وَهُوَ الْقَتْلُ بِبَدْرٍ، فَقُتِلَ النَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ وَعُقْبَةُ بْنُ أَبِي مُعَيْطٍ يَوْمَ بَدْرٍ صَبْرًا. {وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ} وَيُقَالُ لَهُ: {ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ} فَيُعَذِّبُهُمْ بِغَيْرِ ذَنْبٍ وَهُوَ جَلَّ ذِكْرُهُ عَلَى أَيِّ وَجْهٍ شَاءَ تَصَرَّفَ فِي عَبْدِهِ، فَحُكْمُهُ عَدْلٌ وَهُوَ غَيْرُ ظَالِمٍ. قَوْلُهُ ﷿: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ} الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي قَوْمٍ مِنَ الْأَعْرَابِ كَانُوا يَقْدَمُونَ الْمَدِينَةَ مُهَاجِرِينَ مِنْ بَادِيَتِهِمْ فَكَانَ أَحَدُهُمْ إِذَا قَدِمَ الْمَدِينَةَ فَصَحَّ بِهَا جِسْمُهُ وَنُتِجَتْ بِهَا فَرَسُهُ مُهْرًا حَسَنًا وَوَلَدَتِ امْرَأَتُهُ غُلَامًا وَكَثُرَ مَالُهُ، قَالَ: هَذَا دِينٌ حَسَنٌ وَقَدْ أَصَبْتُ فِيهِ خَيْرًا وَاطْمَأَنَّ إِلَيْهِ، وَإِنْ أَصَابَهُ مَرَضٌ وَوَلَدَتِ امْرَأَتُهُ جَارِيَةً وَأُجْهِضَتْ رِمَاكُهُ (١) وَقَلَّ مَالُهُ، قَالَ: مَا أَصَبْتُ مُنْذُ دَخَلْتُ فِي هَذَا الدِّينِ إِلَّا شَرًّا فَيَنْقَلِبُ عَنْ دِينِهِ، وَذَلِكَ الْفِتْنَةُ (٢) فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿:
{ثَانِيَ عِطْفِهِ} “Gururla boynunu bükerek” yani kibrinden çalım satarak. Mücâhid ve Katâde: "Boynunu büken" dediler. Atıyye ve İbn Zeyd: "Kibrinden ötürü davet edildiği şeyden yüz çeviren" dediler. İbn Cüreyc ise: "Kibirlenerek haktan yüz çevirir" dedi. el-Itf (الْعِطْفُ), yan taraf demektir. Kişinin 'ıtfehı' (عِطْفَا الرَّجُلِ), sağ ve sol yan taraflarıdır; bir şeyden yüz çevirdiğinde insanın büktüğü, yani çevirip eğdiği yerdir. Bunun benzeri Yüce Allah'ın: {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا} “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman büyüklük taslayarak arkasını döner” (Lokmân: 7) ve Yüce Allah'ın: {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُءُوسَهُمْ} “Onlara: 'Gelin, Allah'ın Resûlü sizin için mağfiret dilesin' denildiği zaman başlarını çevirirler” (Münâfikûn: 5) buyruklarıdır. {لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} “Allah yolundan saptırmak için” 24/a Allah'ın dininden [saptırmak için], {لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ} “dünyada onun için bir rüsvaylık vardır” azap ve zillet [vardır] ki bu da Bedir'de öldürülmektir. Nitekim en-Nadr b. el-Hâris ve Ukbe b. Ebî Muayt Bedir günü esirken öldürüldüler. {وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ} “Kıyamet gününde de ona yakıcı ateşin azabını tattırırız.” Ve ona şöyle denilir: {ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ} “İşte bu, ellerinin önden gönderdiği şeyler yüzündendir ve şüphesiz Allah kullara asla zulmedici değildir.” Yani onlara günahsız yere azap etmez; O -şânı yüce olan- kulu üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunur, hükmü adalettir ve O asla zalim değildir. Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ} “İnsanlardan kimi de vardır ki Allah'a bir kenardan ibadet eder” ayeti, çöllerinden Medine'ye hicret ederek gelen bir grup bedevî hakkında inmiştir. Onlardan biri Medine'ye geldiğinde vücudu sıhhate kavuşur, kısrağı güzel bir tay doğurur, hanımı erkek çocuk doğurur ve malı çoğalırsa: "Bu güzel bir dindir, onda hayra ulaştım" der ve ona gönlü yatardı. Şayet hastalığa yakalanır, hanımı kız çocuk doğurur, kısrakları yavru atar (١) ve malı azalırsa: "Bu dine girdiğimden beri şerden başka bir şeye uğramadım" diyerek dininden dönerdi. İşte fitne budur (٢). Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah indirdi:
10745. Metin
{وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ} أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ قَالُوا: عَلَى شَكٍّ وَأَصْلُهُ مِنْ حَرْفِ الشَّيْءِ وَهُوَ طَرَفُهُ، نَحْوُ حَرْفِ الْجَبَلِ وَالْحَائِطِ الَّذِي كَالْقَائِمِ عَلَيْهِ غَيْرُ مُسْتَقِرٍّ، فَقِيلَ لِلشَّاكِّ فِي الدِّينِ إِنَّهُ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ لِأَنَّهُ عَلَى طَرَفٍ وَجَانِبٍ مِنَ الدِّينِ لَمْ يَدْخُلْ فِيهِ عَلَى الثَّبَاتِ وَالتَّمَكُّنِ وَأَصْلُهُ كَالْقَائِمِ عَلَى حَرْفِ الْجَبَلِ مُضْطَرِبٌ غَيْرُ مُسْتَقِرٍّ، يَعْرِضُ أَنْ يَقَعَ فِي أَحَدِ جَانِبَيِ الطَّرَفِ لِضَعْفِ قِيَامِهِ، وَلَوْ عَبَدُوا اللَّهَ فِي الشُّكْرِ عَلَى السَّرَّاءِ وَالصَّبْرِ عَلَى الضَّرَّاءِ لَمْ يَكُونُوا عَلَى حَرْفٍ، قَالَ الْحَسَنُ: هُوَ الْمُنَافِقُ
{وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ} “İnsanlardan kimi de Allah'a bir uçtan [şüphe içinde] kulluk eder”1 Müfessirlerin çoğu: "Şüphe üzere [kulluk eder]" dediler.2 Bunun aslı, bir şeyin kenarı ve ucu anlamına gelen 'harf' (حَرْف) kelimesinden gelir; nitekim dağın veya duvarın kenarında durup da dengede duramayan kimse gibidir. Dinde şüphe eden kişiye de, dine sebat ve tam bir yerleşmeyle girmeyip dinin sadece bir kıyısında ve kenarında kaldığı için "Allah'a bir uçtan kulluk ediyor" denilmiştir. Bunun aslı, dağın kenarında durup sarsılan, dengede duramayan ve duruşundaki zayıflıktan ötürü iki taraftan birine düşme tehlikesi bulunan kimse gibidir. Şayet onlar bollukta şükrederek, darlıkta da sabrederek Allah'a kulluk etselerdi bir kenarda/uçta kalmış olmazlardı. el-Hasan şöyle dedi: "O, münafıktır."
10746. Metin
يَعْبُدُهُ بِلِسَانِهِ دُونَ قَلْبِهِ {فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ} صِحَّةٌ فِي جِسْمِهِ، وَسِعَةٌ فِي مَعِيشَتِهِ، {اطْمَأَنَّ بِهِ} أَيْ: رَضِيَ بِهِ وَسَكَنَ إِلَيْهِ، {وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ} بَلَاءٌ فِي جَسَدِهِ، وَضِيقٌ فِي مَعِيشَتِهِ، {انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ} ارْتَدَّ وَرَجَعَ عَلَى عَقِبِهِ إِلَى الْوَجْهِ الَّذِي كَانَ عَلَيْهِ مِنَ الْكُفْرِ، {خَسِرَ الدُّنْيَا} يَعْنِي هَذَا الشَّاكُّ خَسِرَ الدُّنْيَا بِفَوَاتِ مَا كَانَ يُؤَمِّلُ، {وَالْآخِرَةَ} بِذَهَابِ الدِّينِ وَالْخُلُودِ فِي النَّارِ. قَرَأَ يَعْقُوبُ " خَاسِرَ " بِالْأَلْفِ {وَالْآخِرَةِ} جَرٌّ. {ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} الظَّاهِرُ.
kalbiyle değil sadece diliyle O'na kulluk eder. {فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ} “Kendisine bir hayır dokunursa” bedeninde sağlık ve geçiminde genişlik [dokunursa], {اطْمَأَنَّ بِهِ} “onunla tatmin olur” yani ondan razı olup huzur bulur; {وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ} “başına bir fitne gelirse” bedeninde bir bela ve geçiminde bir darlık [gelirse], {انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ} “yüzüstü döner” irtidat eder ve daha önce bulunduğu küfre geri döner. {خَسِرَ الدُّنْيَا} “Dünyayı kaybetmiştir” yani bu şüpheci kimse, umduğu şeyleri elden kaçırarak dünyayı kaybetmiştir; {وَالْآخِرَةَ} “ve ahireti de” dinin gitmesi ve ateşte ebedi kalmakla [kaybetmiştir]. Ya‘kūb, elif ile "hâsira" (خَاسِرَ) ve cer ile "ve'l-âhireti" {وَالْآخِرَةِ} şeklinde okumuştur. {ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} “İşte apaçık hüsran budur” besbelli [hüsrandır].
10747. Metin
{يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (١٢) يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ (١٣) }
{يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (١٢) يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ (١٣) } “O, Allah'ı bırakıp kendisine zarar veremeyecek ve fayda sağlayamayacak şeylere yalvarır. İşte derin sapıklık budur. (12) O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarır. Ne kötü bir dost ve ne kötü bir yoldaştır! (13)”
10748. Metin
{يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ} إِنْ عَصَاهُ وَلَمْ يَعْبُدْهُ، {وَمَا لَا يَنْفَعُهُ} إِنْ أَطَاعَهُ وَعَبَدَهُ، {ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ} عَنِ الْحَقِّ وَالرُّشْدِ. {يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ} هَذِهِ الْآيَةُ مِنْ مُشْكِلَاتِ الْقُرْآنِ وَفِيهَا أَسْئِلَةٌ:
{يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ} “Allah'ı bırakıp kendisine zarar veremeyecek şeylere yalvarır” eğer ona isyan edip tapmazsa; {وَمَا لَا يَنْفَعُهُ} “ve fayda sağlayamayacak şeylere” şayet ona itaat edip taparsa. {ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ} “İşte derin sapıklık budur” haktan ve doğruluktan uzaktır. {يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ} “O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarır.” Bu ayet Kur'an'ın müşkil (anlaşılması güç) ayetlerindendir ve onda birtakım sorular bulunmaktadır:
10749. Metin
أَوَّلُهَا قَالُوا: قَدْ قَالَ اللَّهُ فِي الْآيَةِ الْأُولَى "يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ"، وَقَالَ هَاهُنَا: "لَمَنْ ضُرُّهُ أَقْرَبُ"، فَكَيْفَ التَّوْفِيقُ بَيْنَهُمَا؟
İlki şudur: Dediler ki: Allah ilk ayette "Allah'ı bırakıp kendisine zarar veremeyecek şeylere yalvarır" buyurdu; burada ise: "Zararı daha yakın olana" buyurdu. Bu ikisi nasıl uzlaştırılır?
10750. Metin
قِيلَ قَوْلُهُ فِي الْآيَةِ الْأُولَى "يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ" أَيْ: لَا يَضُرُّهُ تَرْكُ عِبَادَتِهِ، وَقَوْلُهُ: "لَمَنْ ضُرُّهُ أَقْرَبُ" أَيْ: ضَرُّ عِبَادَتِهِ.
Denildi ki: İlk ayetteki "Allah'ı bırakıp kendisine zarar veremeyecek şeylere yalvarır" kavli; ona tapmayı terk etmesinin kendisine zarar vermeyeceği anlamındadır. "Zararı daha yakın olana" kavli ise ona tapmanın vereceği zarar demektir.
10751. Metin
فَإِنْ قِيلَ: قَدْ قَالَ: "لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ" وَلَا نَفْعَ فِي عِبَادَةِ الصَّنَمِ أَصْلًا؟.
Şayet: "[Ayet] 'Zararı faydasından daha yakın olana' buyurmuştur, oysa puta tapmakta asla hiçbir fayda yoktur?" denilirse;
10752. Metin
قِيلَ: هَذَا عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ، فَإِنَّهُمْ يَقُولُونَ لِمَا لَا يَكُونُ أَصْلًا بَعِيدٌ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} (ق:٣) أَيْ: لَا رَجْعَ أَصْلًا فَلَمَّا كَانَ نَفْعُ الصَّنَمِ بَعِيدًا، عَلَى مَعْنَى: أَنَّهُ لَا نَفْعَ فِيهِ أَصْلًا قِيلَ: ضَرُّهُ أَقْرَبُ، لِأَنَّهُ كَائِنٌ.
Şöyle denilir: Bu, Arapların adetine göredir; zira onlar hiç olmayan şey için 'uzak' derler; nitekim Yüce Allah'ın: {ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} “Bu, uzak bir dönüştür” (Kāf: 3) kavli gibi ki 'asla bir dönüş yoktur' demektir. Putun faydası da 'onda hiçbir fayda yoktur' manasında uzak olunca, var olacağı kesinleştiği için zararı daha yakındır denilmiştir.
10753. Metin
السُّؤَالُ الثَّالِثُ: قَوْلُهُ {لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ} مَا وَجْهُ هَذِهِ اللَّامِ؟ اخْتَلَفُوا فِيهِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ صِلَةٌ، مَجَازُهَا: يَدْعُو مَنْ ضُرُّهُ أَقْرَبُ ١ وَكَذَلِكَ قَرَأَهَا ابْنُ مَسْعُودٍ. وَقِيلَ: "لَمَنْ ضَرُّهُ" أَيْ إِلَى الَّذِي ضَرُّهُ أَقْرَبُ مَنْ نَفْعِهِ. وَقِيلَ: "يَدْعُو" بِمَعْنَى يَقُولُ: وَالْخَبَرُ مَحْذُوفٌ، أَيْ يَقُولُ: لِمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ هُوَ إِلَهٌ.
Üçüncü soru: {لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ} “Zararı daha yakın olana...” kavlindeki bu lâm harfinin [nahiv] yönü nedir? Bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: O sıladır (zâiddir); manası 'Zararı daha yakın olana yalvarır' 1 [şeklindedir]. İbn Mes‘ûd da onu bu şekilde okumuştur. 'Lemen darruhû' [ifadesinin], 'Zararı faydasından daha yakın olan kimseye' manasında olduğu da söylenmiştir. 'Yed‘û' (yalvarır) fiilinin 'söyler' manasında olduğu ve haberin hazfedildiği de söylenmiştir; yani zararı faydasından daha yakın olan kimse için 'O bir ilahtır' der [demektir].
10754. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ يَدْعُو، فَحَذَفَ يَدْعُو الْأَخِيرَةَ اجْتِزَاءً بِالْأُولَى، وَلَوْ قَلْتَ: يَضْرِبُ لَمَنْ خَيْرُهُ أَكْثَرُ مِنْ شَرِّهِ يَضْرِبُ، ثُمَّ يُحْذَفُ الْأَخِيرُ جَازَ.
Şöyle de denilmiştir: Bunun manası, "Zararı faydasından daha yakın olana yalvarır, dua eder" demektir; birincisiyle yetinilerek sondaki "yed‘û" hazfedilmiştir. Nitekim "İyiliği kötülüğünden çok olana vurur, döver" deyip sonra sondakini hazfetsen caiz olur.
10755. Metin
وَقِيلَ: عَلَى التَّوْكِيدِ، مَعْنَاهُ: يَدْعُو وَاللَّهِ لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ.
Tekit üzere olduğu da söylenmiştir; anlamı: "Vallahi zararı faydasından daha yakın olana dua eder" demektir.
10756. Metin
وَقِيلَ: "يَدْعُو مَنْ" صِلَةُ قَوْلِهِ: "ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ" يَقُولُ: ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ يَدْعُو، ثُمَّ اسْتَأْنَفَ فَقَالَ: "لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ" فَيَكُونُ "مَنْ" فِي مَحَلِ رَفْعٍ بِالِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ: {لَبِئْسَ الْمَوْلَى} أَيِ النَّاصِرُ. وَقِيلَ: الْمَعْبُودُ. {وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ} أَيِ: الصَّاحِبُ وَالْمُخَالِطُ، يَعْنِي: الْوَثَنَ، وَالْعَرَبُ تُسَمِّي الزَّوْجَ عَشِيرًا لِأَجْلِ الْمُخَالَطَةِ.
Şöyle de denilmiştir: "Yed‘û men", [önceki ayetteki] "İşte derin sapıklık budur" sözünün sılasıdır (bağlantısıdır); yani: 'Dua edenin bu yaptığı derin bir sapıklıktır' der, sonra yeniden başlayarak: "Zararı faydasından daha yakın olan..." buyurur; bu durumda "men" mübteda olarak merfû konumunda olur, haberi ise: {لَبِئْسَ الْمَوْلَى} “Ne kötü bir dost” yani yardımcıdır; mâbuddur da denilmiştir. {وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ} “Ve ne kötü bir yoldaştır!” yani arkadaş ve muaşeret edilendir ki bundan maksat puttur. Araplar, birlikte yaşayıp kaynaşmasından dolayı eşe de ‘aşîr’ derler.
10757. Metin
{إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ (١٤) مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ (١٥) }
{إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ (١٤) مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ (١٥) } “Şüphesiz Allah, iman edip salih amel işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. (14) Kim Allah'ın dünyada ve ahirette ona yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe bir sebep (ip) uzatsın, sonra [ipini] kessin de baksın; hilesi öfkelendiği şeyi giderebilecek mi? (15)”
10758. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ} . {مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ} يَعْنِي نَبِيَّهُ مُحَمَّدًا ﷺ {فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ} بِحَبْلٍ {إِلَى السَّمَاءِ} أَرَادَ بِالسَّمَاءِ سَقْفَ الْبَيْتِ عَلَى قَوْلِ الْأَكْثَرِينَ، أَيْ: لِيَشْدُدْ حَبْلًا فِي سَقْفِ بَيْتِهِ فَلْيَخْتَنِقْ بِهِ حَتَّى يَمُوتَ، {ثُمَّ لْيَقْطَعْ} الْحَبْلَ بَعْدَ الِاخْتِنَاقِ. وَقِيلَ: "ثُمَّ لْيَقْطَعْ" أَيْ لِيَمُدَّ الْحَبْلَ حَتَّى يَنْقَطِعَ فَيَمُوتُ مُخْتَنِقًا، {فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ} صَنِيعُهُ وَحِيلَتُهُ، {مَا يَغِيظُ} "مَا" بِمَعْنَى الْمَصْدَرِ، أَيْ: هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ وَحِيلَتُهُ غَيْظَهُ، مَعْنَاهُ: فَلْيَخْتَنِقْ غَيْظًا حَتَّى يَمُوتَ. وَلَيْسَ هَذَا عَلَى سَبِيلِ الْحَتْمِ أَيْ: أَنْ يَفْعَلَهُ لِأَنَّهُ لَا يُمْكِنُهُ الْقَطْعُ وَالنَّظَرُ بَعْدَ الِاخْتِنَاقِ وَالْمَوْتِ، وَلَكِنَّهُ كَمَا يُقَالُ لِلْحَاسِدِ: إِنْ لَمْ تَرْضَ هَذَا فَاخْتَنِقْ وَمُتْ غَيْظًا.
Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ} “Şüphesiz Allah, iman edip salih amel işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” {مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ} “Kim Allah'ın ona yardım etmeyeceğini sanıyorsa” yani Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e, {فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ} “dünyada ve ahirette, bir sebep uzatsın” bir ip [uzatsın], {إِلَى السَّمَاءِ} “göğe.” Çoğunluğun görüşüne göre 'semâ' ile evin tavanını kastetmiştir; yani evinin tavanına bir ip bağlasın ve ölünceye kadar kendisini onunla assın/boğsun. {ثُمَّ لْيَقْطَعْ} “sonra kessin” boğulduktan sonra ipi [kessin]. Şöyle de denilmiştir: "Sonra kessin", yani ipi kopuncaya kadar gersin de boğularak ölsün demektir. {فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ} “baksın, hilesi giderebilecek mi?” yaptığı şey ve çaresi [giderebilecek mi?], {مَا يَغِيظُ} “öfkelendiği şeyi.” "Mâ" masdar manasındadır; yani hilesi ve çaresi onun öfkesini giderecek mi? Anlamı şudur: Öfkesinden kendini boğsun da ölsün! Bu kesin bir emir (yapması zorunlu bir şey) olarak değil; zira kendini asıp öldükten sonra kesmesi ve bakması mümkün değildir; fakat hasetçiye: "Eğer bundan hoşlanmıyorsan kendini as da öfkeden öl!" denilmesi kabilindendir.
10759. Metin
وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: الْمُرَادُ مِنَ السَّمَاءِ السَّمَاءُ الْمَعْرُوفَةُ.
İbn Zeyd dedi ki: "Semâ ile kastedilen, bilinen semadır (gökyüzüdür)."
10760. Metin
وَمَعْنَى الْآيَةِ: مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَ اللَّهُ نَبِيَّهُ وَيَكِيدَ فِي أَمْرِهِ لِيَقْطَعَهُ عَنْهُ فَلْيَقْطَعْهُ مِنْ أَصْلِهِ، فَإِنَّ أَصْلَهُ مِنَ السَّمَاءِ، فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ الْوَحْيَ الَّذِي يَأْتِيهِ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يَقْدِرُ عَلَى إِذْهَابِ غَيْظِهِ بِهَذَا الْفِعْلِ.
Ayetin manası şudur: Kim Allah'ın Peygamberine yardım etmeyeceğini sanıyor ve ona olan yardımını kesmek için onun davasına tuzak kurmak istiyorsa, onu kaynağından kessin; çünkü onun aslı/kaynağı göktendir. Göğe bir ip uzatsın, sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelen vahyi kessin de bu fiiliyle öfkesini gidermeye güç yetirebilecek mi baksın!
10761. Metin
وَرُوِيَ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي قَوْمٍ مِنْ أَسَدٍ وَغَطَفَانَ، دَعَاهُمُ النَّبِيُّ ﷺ إِلَى الْإِسْلَامِ وَكَانَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْيَهُودِ حِلْفٌ، وَقَالُوا: لَا يُمْكِنُنَا أَنْ نُسْلِمَ لِأَنَّا نَخَافُ أَنْ لَا يُنْصَرَ مُحَمَّدٌ وَلَا يَظْهَرَ أَمْرُهُ فَيَنْقَطِعُ الْحِلْفُ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْيَهُودِ، فَلَا يميروننا ولا +يئوننا فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ (١) .
Bu ayetin Esed ve Gatafân kabilelerinden bir topluluk hakkında indiği rivayet edilmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları İslam'a davet etmişti; onların Yahudilerle aralarında bir antlaşma vardı ve: "Müslüman olamayız, zira Muhammed'e yardım edilmeyeceğinden ve davasının üstün gelmeyeceğinden, böylece Yahudilerle aramızdaki antlaşmanın bozulup bize yiyecek getirmemelerinden ve bizi barındırmamalarından korkuyoruz" dediler. Bunun üzerine bu ayet indi (١).
10762. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: "النَّصْرُ" بِمَعْنَى الرِّزْقِ (٢) وَالْهَاءُ رَاجِعَةٌ إِلَى {مَنْ} وَمَعْنَاهُ: مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَرْزُقَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ. نَزَلَتْ فِيمَنْ أَسَاءَ الظَّنَّ بِاللَّهِ ﷿ وَخَافَ أَلَّا يَرْزُقَهُ اللَّهُ، "فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ"، أَيْ: إِلَى سَمَاءِ الْبَيْتِ، فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ فِعْلُهُ ذَلِكَ مَا يَغِيظُ، وَهُوَ خِيفَةُ أَنْ لَا يُرْزَقَ.
Mücâhid şöyle demiştir: "en-Nasr" rızık manasındadır (٢) ve zamir {مَنْ} kelimesine dönmektedir. Anlamı şudur: Kim Allah'ın dünyada ve ahirette kendisine rızık vermeyeceğini sanıyorsa... [Bu ayet], Allah celle celâluhu hakkında kötü zanda bulunan ve Allah'ın kendisini rızıklandırmayacağından korkan kimse hakkında inmiştir. "Göğe bir sebeple uzansın", yani: Evin tavanına... Baksın bakalım bu fiili, kendisini öfkelendiren/tasa veren şeyi yani rızıklandırılmama korkusunu giderebilecek mi?
10763. Metin
وَقَدْ يَأْتِي النَّصْرُ بِمَعْنَى الرِّزْقِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: مَنْ يَنْصُرْنِي نَصَرَهُ اللَّهُ. أَيْ: مَنْ يُعْطِنِي أَعْطَاهُ اللَّهُ، قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: تَقُولُ الْعَرَبُ: أَرْضٌ مَنْصُورَةٌ، أَيْ: مَمْطُورَةٌ.
Bazen nasr (yardım) kelimesi rızık manasına da gelir. Nitekim Araplar: "Men yensurnî nasarahullâh" derler; yani: 'Bana verene Allah versin.' Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Araplar: "Ardun mansûrah" derler; yani 'yağmur almış toprak' demektir.
10764. Metin
قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو، وَنَافِعٌ، وَابْنُ عَامِرٍ، وَيَعْقُوبُ: "ثُمَّ لِيَقْطَعْ" "ثُمَّ لِيَقْضُوا" بِكَسْرِ اللَّامِ، وَالْبَاقُونَ بِجَزْمِهَا لِأَنَّ الْكُلَّ لَامُ الْأَمْرِ، زَادَ ابْنُ عَامِرٍ {وَلِيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلِيَطَّوَّفُوا} (الحَجِّ: ٢٩) بِكَسْرِ اللَّامِ فِيهِمَا، وَمَنْ كَسَرَ فِي: "ثُمَّ لِيَقْطَعْ" وَفِي "ثُمَّ لِيَقْضُوا" فَرَّقَ بِأَنَّ ثُمَّ مَفْصُولٌ مِنَ الْكَلَامِ، وَالْوَاوُ كَأَنَّهَا مِنْ نَفْسِ الْكَلِمَةِ كَالْفَاءِ فِي قَوْلِهِ: "فَلْيَنْظُرْ".
Ebû Amr, Nâfi‘, İbn Âmir ve Ya‘kûb, "ثُمَّ لِيَقْطَعْ" ve "ثُمَّ لِيَقْضُوا" [ifadelerini] lâm harfinin kesresiyle (esre ile) okumuşlardır; diğer [kıraat imamları] ise hepsinin emir lâmı olması sebebiyle [lâm'ı] cezimle okumuşlardır.1 İbn Âmir ayrıca {وَلِيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلِيَطَّوَّفُوا} (Hac: 29) “adaklarını yerine getirsinler ve tavaf etsinler” [ayetindeki] her iki [kelimede de] lâm'ı kesre ile okumuştur. "ثُمَّ لِيَقْطَعْ" ve "ثُمَّ لِيَقْضُوا" [ifadelerinde lâm'ı] kesre ile okuyan kimse; 'sümme' (ثُمَّ) [edatının] kelamdan ayrı [müstakil] olması, 'vâv' (وَ) harfinin ise tıpkı O'nun "فَلْيَنْظُرْ" sözündeki 'fâ' (فَ) gibi adeta kelimenin bizzat kendisinden sayılması sebebiyle [ikisi arasını] ayırt etmiştir.2
10765. Metin
{وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ (١٦) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (١٧) أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (١٨) }
{وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ (١٦) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (١٧) أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (١٨) } “İşte böylece biz onu apaçık ayetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah dilediğine hidayet eder. (16) Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsîler ve şirk koşanlar var ya; muhakkak ki Allah kıyamet günü onların arasını ayıracaktır. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. (17) Görmedin mi ki göklerde olanlar, yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir! Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa artık ona ikram eden/onu yücelten bulunmaz. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. (18)”
10766. Metin
{وَكَذَلِكَ} أَيْ: مِثْلُ ذَلِكَ، يَعْنِي: مَا تَقَدَّمَ مِنْ آيَاتِ الْقُرْآنِ، {أَنْزَلْنَاهُ} يَعْنِي: الْقُرْآنَ {آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ} {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا} يَعْنِي: عَبَدَةَ الْأَوْثَانِ،، {إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ} يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ، {يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} {أَلَمْ تَرَ} أَلَمْ تَعْلَمْ، وَقِيلَ: {أَلَمْ تَرَ} [تَقْرَأْ] ١ بِقَلْبِكَ {أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ}
{وَكَذَلِكَ} “İşte böylece” yani bunun gibi; yani Kur'ân'ın daha önce geçen ayetleri gibi... {أَنْزَلْنَاهُ} “onu indirdik”, yani Kur'ân'ı, {آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ} “apaçık ayetler olarak ve şüphesiz Allah dilediğini doğru yola iletir.” {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا} “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsîler ve şirk koşanlar...” yani putperestler; {إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ} “şüphesiz Allah onların arasını ayıracaktır”, [yani] aralarında hüküm verecektir, {يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} “kıyamet günü. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir.” {أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi?” [yani] bilmedin mi? Şöyle de denilmiştir: {أَلَمْ تَرَ} kalbinle [okumadın mı]1 {أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ} “göklerde olanların, yerde olanların, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların ve [bütün] canlıların Allah'a secde ettiğini?”
10767. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ: سُجُودُهَا تَحَوُّلُ ظِلَالِهَا. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: مَا فِي السَّمَاءِ نَجْمٌ وَلَا شَمْسٌ وَلَا قَمَرٌ إِلَّا يَقَعُ سَاجِدًا حِينَ يَغِيبُ ثُمَّ لَا يَنْصَرِفُ حَتَّى يُؤْذَنَ لَهُ، فَيَأْخُذَ ذَاتَ الْيَمِينِ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَى مَطْلَعِهِ. وَقِيلَ: سُجُودُهَا بِمَعْنَى الطَّاعَةِ فَإِنَّهُ مَا مِنْ جَمَادٍ إِلَّا وَهُوَ مُطِيعٌ لِلَّهِ خَاشِعٌ لَهُ مُسَبِّحٌ لَهُ كَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى عَنِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ {قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} (فُصِّلَتْ: ١١) ، وَقَالَ فِي وَصْفِ الْحِجَارَةِ {وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ} (الْبَقَرَةُ: ٧٤) ، وَقَالَ تَعَالَى: {وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ} (الْإِسْرَاءُ: ٤٤) ، وَهَذَا مَذْهَبٌ حَسَنٌ مُوَافِقٌ لِقَوْلِ أَهْلِ السُّنَّةِ.
Mücâhid şöyle demiştir: Onların secdesi gölgelerinin dönmesidir. Ebu'l-Âliye ise şöyle demiştir: Gökyüzünde hiçbir yıldız, hiçbir güneş ve hiçbir ay yoktur ki battığı zaman secdeye kapanmasın; sonra kendisine izin verilinceye kadar dönmez, izin verilince de doğduğu yere dönünceye kadar sağ tarafa yönelir. Şöyle de denilmiştir: Onların secdesi itaat manasındadır; zira hiçbir cansız varlık yoktur ki Allah'a itaat eden, O'na boyun eğen ve O'nu tesbih eden olmasın. Nitekim Allah Teâlâ gökler ve yer hakkında: {قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} (Fussilet: 11) “İkisi de: 'İsteyerek geldik' dediler” diye haber vermiş; taşların vasfında da {وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ} (Bakara: 74) “Onlardan öylesi vardır ki Allah korkusundan yuvarlanır” buyurmuştur. Yine Allah Teâlâ: {وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ} (İsrâ: 44) “Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız” buyurmuştur. Bu, Ehl-i Sünnet'in kavline uygun güzel bir mezheptir (görüştür).
10768. Metin
قَوْلُهُ: {وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ} أَيْ: مِنْ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ كُلِّهَا تُسَبِّحُ اللَّهَ ﷿ "وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ"، يَعْنِي الْمُسْلِمِينَ. {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ} وَهُمُ الْكُفَّارُ لِكُفْرِهِمْ وَتَرْكِهِمُ السُّجُودَ وَهُمْ مَعَ كُفْرِهِمْ تَسْجُدُ ظِلَالُهُمْ لِلَّهِ ﷿. وَالْوَاوُ فِي قَوْلِهِ: {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ} وَاوُ الِاسْتِئْنَافِ.
O'nun {وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ} “ve insanların birçoğu” sözü; yani bütün bu varlıklar Allah celle celâluhu'yu tesbih eder, "ve insanların birçoğu" da [secde eder], yani Müslümanlar... {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ} “Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur.” Bunlar da küfürleri ve secdeyi terk etmeleri sebebiyle kâfirlerdir; onlar inkâr etmekle birlikte gölgeleri Allah celle celâluhu'ya secde etmektedir. {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ} sözündeki vav, istînâf (başlangıç) vavıdır.
10769. Metin
{وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ} أَيْ: يُهِنْهُ اللَّهُ {فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ} أَيْ: مَنْ يُذِلُّهُ اللَّهُ فَلَا يُكْرِمُهُ أَحَدٌ، {إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ} أَيْ: يُكْرِمُ وَيُهِينُ فَالسَّعَادَةُ وَالشَّقَاوَةُ بِإِرَادَتِهِ وَمَشِيئَتِهِ.
{وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ} “Allah kimi alçaltırsa” yani Allah kimi zelil kılarsa, {فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ} “artık ona ikram eden/onu yücelten bulunmaz.” Yani Allah'ın alçalttığı kimseye hiç kimse ikram edemez/onu yüceltemez. {إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ} “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Yani dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil eder; dolayısıyla saadet de şekavet de O'nun iradesi ve dilemesiyledir.
10770. Metin
{هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ (١٩) }
{هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ (١٩) } “İşte şu iki hasım taraf, Rableri hakkında tartışmaya girdiler. İnkâr edenler için ateşten giysiler biçilmiştir; başlarının üstünden kaynar su dökülecektir. (19)”
10771. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} أَيْ: جَادَلُوا فِي دِينِهِ وَأَمْرِهِ، وَالْخَصْمُ اسْمٌ شَبِيهٌ بِالْمَصْدَرِ، فَلِذَلِكَ قَالَ: {اخْتَصَمُوا} بِلَفْظِ الْجَمْعِ كَقَوْلِهِ: {وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ} (ص"٢١) ، وَاخْتَلَفُوا فِي هَذَيْنَ الْخَصْمَيْنِ:
Allah celle celâluhu'nun {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} “İşte şu iki hasım taraf, Rableri hakkında tartışmaya girdiler” buyruğu; yani O'nun dini ve emri hakkında mücadele ettiler demektir. Hasım (خَصْم) ismi masdara benzer bir isimdir, bu yüzden: {اخْتَصَمُوا} buyurarak, tıpkı {وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ} (Sâd: 21) “Sana o hasımların haberi geldi mi? Hani mabedin duvarına tırmanmışlardı” ayetinde olduğu gibi çoğul lafzıyla getirmiştir. Bu iki hasım taraf hakkında ihtilaf etmişlerdir:
10772. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النُّعَيْمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، أَخْبَرَنَا هُشَيْمٌ، أَخْبَرَنَا أَبُو هَاشِمٍ، عَنْ أَبِي مِجْلَزٍ، عَنْ قَيْسِ بْنِ عَبَّادٍ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا ذَرٍّ يُقْسِمُ قَسَمًا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ: {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} نَزَلَتْ فِي الَّذِينَ بَرَزُوا يَوْمَ بَدْرٍ: حَمْزَةَ وَعَلِيٍّ، وَعُبَيْدَةَ بْنِ الْحَارِثِ، وَعُتْبَةَ، وَشَيْبَةَ ابْنَيْ أَبِي رَبِيعَةَ، وَالْوَلِيدِ بْنِ عُتْبَةَ ١ .
Bize Abdulvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Ya'kûb b. İbrâhîm haber verdi, bize Huşeym haber verdi, bize Ebû Hâşim, Ebû Miclez'den, o da Kays b. Abbâd'dan haber verdi; o şöyle dedi: Ebû Zerr'i, şu {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} “İşte şu iki hasım taraf, Rableri hakkında tartışmaya girdiler” ayetinin Bedir günü teke tek dövüşe çıkanlar; Hamza, Ali, Ubeyde b. el-Hâris ile Ebû Rebîa'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe ve Velîd b. Utbe hakkında indiğine dair kesin bir dille yemin ederken işittim1.
10773. Metin
وَأَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ النُّعَيْمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا حَجَّاجُ بْنُ مِنْهَالٍ، حَدَّثَنَا الْمُعْتَمِرُ بْنُ سُلَيْمَانَ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبِي قَالَ أَخْبَرَنَا أَبُو مِجْلَزٍ، عَنْ قَيْسِ بْنِ عَبَّادٍ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ قَالَ: أَنَا أَوَّلُ مَنْ يَجْثُو بَيْنَ يَدَيِ الرَّحْمَنِ لِلْخُصُومَةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، قَالَ قَيْسٌ: وَفِيهِمْ نَزَلَتْ: {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} قَالَ: هُمُ الَّذِينَ بَارَزُوا يَوْمَ بَدْرٍ: عَلِيٌّ وَحَمْزَةُ، وَعُبَيْدَةُ، وَشَيْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ، وَعُتْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ، وَالْوَلِيدُ بْنُ عُتْبَةَ (١) .
Bize Abdulvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Haccâc b. Minhâl haber verdi, bize Mu'temir b. Süleymân anlattı, dedi ki: Babamı şöyle derken duydum: Bize Ebû Miclez, Kays b. Abbâd'dan, o da Ali b. Ebî Tâlib'den haber verdi; o şöyle dedi: "Kıyamet gününde hasımlaşmak için Rahmân'ın huzurunda diz çökecek ilk kişi benim." Kays dedi ki: {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} “İşte şu iki hasım taraf, Rableri hakkında tartışmaya girdiler” ayeti onlar hakkında indi. Dedi ki: Onlar Bedir günü teke tek savaşa çıkanlardır: Ali, Hamza, Ubeyde ile Şeybe b. Rebîa, Utbe b. Rebîa ve Velîd b. Utbe (١).
10774. Metin
قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ خَرَجَ -يَعْنِي يَوْمَ بَدْرٍ -عُتْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ بَيْنَ أَخِيهِ شَيْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ وَابْنِهِ الْوَلِيدِ بْنِ عُتْبَةَ وَدَعَا إِلَى الْمُبَارَزَةِ فَخَرَجَ إِلَيْهِ فِتْيَةٌ مِنَ الْأَنْصَارِ ثَلَاثَةٌ: عَوْذٌ وَمُعَوِّذٌ ابْنَا الْحَارِثِ وَأُمُّهُمَا عَفْرَاءُ، وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ فَقَالُوا: مَنْ أَنْتُمْ؟ قَالُوا: رَهْطٌ مِنَ الْأَنْصَارِ، فَقَالُوا حِينَ انْتَسَبُوا: أَكْفَاءٌ كِرَامٌ، ثُمَّ نَادَى مُنَادِيهِمْ: يَا مُحَمَّدُ أَخْرِجْ إِلَيْنَا أَكْفَاءَنَا مِنْ قَوْمِنَا، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: قُمْ يَا عُبَيْدَةُ بْنَ الْحَارِثِ وَيَا حَمْزَةُ بْنَ عَبْدِ الْمَطْلَبِ وَيَا عَلِيُّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ، فَلَمَّا دَنَوْا قَالُوا مَنْ أَنْتُمْ؟ فَذَكَرُوا وَقَالُوا: نَعمْ أَكْفَاءٌ كِرَامٌ فَبَارَزَ عُبَيْدَةُ وَكَانَ أَسَنَّ الْقَوْمِ عُتْبَةَ، وَبَارَزَ حَمْزَةُ شَيْبَةَ، وَبَارَزَ عَلِيٌّ الْوَلِيدَ بْنَ عُتْبَةَ، فَأَمَّا حَمْزَةُ فَلَمْ يُمْهِلْ أَنْ قَتْلَ شَيْبَةَ، وَعَلِيٌّ الْوَلِيدَ، وَاخْتَلَفَ عُبَيْدَةُ وَعُتْبَةُ بَيْنَهُمَا ضَرْبَتَانِ كِلَاهُمَا [أَثْبَتَ] (٢) صَاحِبَهُ، فَكَرَّ حَمْزَةُ وَعَلِيٌّ بِأَسْيَافِهِمَا عَلَى عُتْبَةَ فَذَفَّفَا عَلَيْهِ وَاحْتَمَلَا عُبَيْدَةَ إِلَى أَصْحَابِهِ، وَقَدْ قُطِعَتْ رِجْلُهُ وَمُخُّهَا يَسِيلُ، فَلَمَّا أَتَوْا بِعُبَيْدَةَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: أَلَسْتُ شَهِيدًا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: "بَلَى"، فَقَالَ عُبَيْدَةُ: لَوْ كَانَ أَبُو طَالِبٍ حَيًّا لَعَلِمَ أَنَّا أَحَقُّ بِمَا قَالَ مِنْهُ (٣) حَيْثُ يَقُولُ: وَنُسْلِمُهُ حَتَّى نُصَرَّعَ حَوْلَهُ ... وَنُذْهَلَ عَنْ أَبْنَائِنَا وَالْحَلَائِلِ
Muhammed b. İshâk dedi ki: -Yani Bedir günü- Utbe b. Rebîa, kardeşi Şeybe b. Rebîa ile oğlu Velîd b. Utbe'nin arasında meydana çıktı ve teke tek savaşa davet etti. Bunun üzerine Ensâr'dan üç genç onun karşısına çıktı: Hâris'in iki oğlu Avf ve Muavviz -anneleri Afrâ'dır- ve Abdullah b. Revâha. [Müşrikler]: "Siz kimsiniz?" dediler. Onlar: "Ensâr'dan bir topluluğuz" dediler. Soylarını söyleyince [müşrikler]: "Şerefli dengimizsiniz" dediler, sonra münadileri seslendi: "Ey Muhammed! Bize kendi kavmimizden dengimiz olanları çıkar!" Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Kalk ey Ubeyde b. el-Hâris, kalk ey Hamza b. Abdilmuttalib, kalk ey Ali b. Ebî Tâlib!" buyurdu. Yaklaştıklarında onlar: "Siz kimsiniz?" dediler. Kendilerini belirttiler, onlar da: "Evet, şerefli denglerimizsiniz" dediler. Topluluğun en yaşlısı olan Ubeyde Utbe ile, Hamza Şeybe ile, Ali de Velîd b. Utbe ile vuruştu. Hamza vakit geçirmeden Şeybe'yi, Ali de Velîd'i öldürdü. Ubeyde ile Utbe birbirlerine ikişer kılıç darbesi vurdular ve her ikisi de arkadaşını [yaralayıp yere serdi] (٢). Hamza ile Ali kılıçlarıyla Utbe'nin üzerine atılıp onun işini bitirdiler ve bacağı kopmuş, iliği akmakta olan Ubeyde'yi taşıyıp arkadaşlarının yanına getirdiler. Ubeyde'yi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına getirdiklerinde: "Ben şehit değil miyim ya Resûlallah?" dedi. [Allah Resûlü]: "Evet (öylesin)" buyurdu. Bunun üzerine Ubeyde şöyle dedi: "Eğer Ebû Tâlib hayatta olsaydı, şu sözüne bizim ondan daha lâyık olduğumuzu bilirdi (٣): 'Biz O'nun etrafında yerlere serilmedikçe, çocuklarımızdan ve eşlerimizden vazgeçmedikçe O'nu asla teslim etmeyiz.'"
10775. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ: نَزَلَتِ الْآيَةُ فِي الْمُسْلِمِينَ وَأَهْلِ الْكِتَابِ فَقَالَ أَهْلُ الْكِتَابِ: نَحْنُ أَوْلَى بِاللَّهِ وَأَقْدَمُ مِنْكُمْ كِتَابًا، وَنَبِيُّنَا قَبْلَ نَبِيِّكُمْ، وَقَالَ الْمُؤْمِنُونَ: نَحْنُ أَحَقُّ بِاللَّهِ آمَنَّا بِنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ ﷺ وَنَبِيِّكُمْ وَبِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ، وَأَنْتُمْ تَعْرِفُونَ نَبِيَّنَا وَكِتَابَنَا وَكَفَرْتُمْ بِهِ حَسَدًا، فَهَذِهِ خُصُومَتُهُمْ فِي رَبِّهِمْ (٤) .
İbn Abbâs ve Katâde şöyle dediler: Bu ayet Müslümanlar ve Ehl-i Kitap hakkında indi. Ehl-i Kitap: "Biz Allah'a daha yakınız, kitabımız sizinkinden daha eskidir ve peygamberimiz de peygamberinizden öncedir" dediler. Müminler ise: "Biz Allah'a daha lâyığız; peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e, sizin peygamberinize ve Allah'ın indirdiği kitaba iman ettik. Siz ise bizim peygamberimizi ve kitabımızı biliyorsunuz ama haset yüzünden onu inkâr ettiniz" dediler. İşte onların Rableri hakkındaki çekişmeleri budur (٤).
10776. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَعَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ وَالْكَلْبِيُّ: هُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَالْكَافِرُونَ كُلُّهُمْ مِنْ أَيِّ مِلَّةٍ كَانُوا (٥) .
Mücâhid, Atâ b. Ebî Rebâh ve el-Kelbî şöyle dediler: Onlar, hangi dinden olurlarsa olsunlar, müminlerin ve kâfirlerin tamamıdır (٥).
10777. Metin
وَقَالَ بَعْضُهُمْ: جَعَلَ الْأَدْيَانَ سِتَّةً فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا} (الْمَائِدَةُ: ٦٩) الْآيَةَ، فَجَعَلَ خَمْسَةً لِلنَّارِ وَوَاحِدًا لِلْجَنَّةِ، فَقَوْلُهُ تَعَالَى: {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} يَنْصَرِفُ
Bazıları da şöyle demiştir: [Allah], Yüce Allah'ın: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا} “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler...” (el-Mâide: 69) ayetinde dinleri altı kılmıştır; beşini cehennem için, birini ise cennet için belirlemiştir. Dolayısıyla Yüce Allah'ın: {هَذَانَ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} “Şu iki hasım taraf, Rableri hakkında çekiştiler” ayeti yönelmektedir...
10778. Metin
إليهم فالمؤمنون ٢٥/أخَصْمٌ وَسَائِرُ الْخَمْسَةِ خَصْمٌ.
onlara dönüktür; müminler bir taraf/hasım, diğer beşi de bir taraf/hasımdır.
10779. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ: هُمَا الْجَنَّةُ وَالنَّارُ اخْتَصَمَتَا كَمَا أَخْبَرَنَا حَسَّانُ بْنُ سَعِيدٍ الْمَنِيعِيُّ أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ الزِّيَادِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ حُسَيْنٍ الْقَطَّانُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ يُوسُفَ السُّلَمِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ: قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "تَحَاجَّتِ الْجَنَّةُ وَالنَّارُ فَقَالَتِ النَّارُ: أُوثِرْتُ بِالْمُتَكَبِّرِينَ وَالْمُتَجَبِّرِينَ، وَقَالَتِ الْجَنَّةُ: فَمَا لِي لَا يَدْخُلُنِي إِلَّا ضُعَفَاءُ النَّاسِ وَسَقَطُهُمْ وَغِرَّتُهُمْ؟ قَالَ اللَّهُ ﷿ لِلْجَنَّةِ: إِنَّمَا أَنْتِ رَحْمَتِي أَرْحَمُ بِكِ مَنْ أَشَاءُ مِنْ عِبَادِي، وَقَالَ لِلنَّارِ: إِنَّمَا أَنْتِ عَذَابِي أُعَذِّبُ بِكِ مَنْ أَشَاءُ مِنْ عِبَادِي، وَلِكُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْكُمَا مِلْؤُهَا، فَأَمَّا النَّارُ فَلَا تَمْتَلِئُ حَتَّى يَضَعَ اللَّهُ فِيهَا رِجْلَهُ فَتَقُولُ قَطْ قَطْ، فَهُنَالِكَ تَمْتَلِئُ وَيَزْوِي بَعْضُهَا إِلَى بَعْضٍ، وَلَا يَظْلِمُ اللَّهُ مِنْ خَلْقِهِ أَحَدًا، وَأَمَّا الْجَنَّةُ فَإِنَّ اللَّهَ ﷿ يُنْشِئُ لَهَا خَلْقًا" (١) . ثُمَّ بَيَّنَ اللَّهُ ﷿ مَا لِلْخَصْمَيْنِ فَقَالَ:
İkrime şöyle demiştir: Onlar tartışan Cennet ve Cehennem'dir. Nitekim bize Hassân b. Saîd el-Menîî haber verdi, bize Ebû Tâhir ez-Ziyâdî haber verdi, bize Ebû Bekr Muhammed b. el-Hüseyn el-Kattân haber verdi, bize Ahmed b. Yûsuf es-Sülemî haber verdi, bize Abdürrezzâk haber verdi, bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'ten haber verdi; dedi ki: Bize Ebû Hureyre anlattı: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Cennet ile Cehennem münakaşa ettiler. Cehennem: 'Ben büyüklük taslayanlar ve zorbalarla tercih edildim (onlar bana tahsis edildi)' dedi. Cennet ise: 'Bana insanların zayıfları, düşkünleri ve saf olanlarından başkası girmiyor, bana ne oluyor?' dedi. Allah celle celâluhu Cennet'e: 'Sen benim rahmetimsin, kullarımdan dilediğime seninle merhamet ederim' buyurdu. Cehennem'e de: 'Sen benim azabımsın, kullarımdan dilediğime seninle azap ederim. Her biriniz için doluluk vardır' buyurdu. Cehenneme gelince; Allah ayağını içine koyuncaya kadar o dolmaz; o zaman [Cehennem]: 'Yeter, yeter!' der. İşte o zaman dolar ve parçaları birbirine büzülür. Allah yarattıklarından hiçbir kimseye zulmetmez. Cennete gelince; şüphesiz Allah celle celâluhu onun için yeni bir yaratılış var eder (yeni kullar yaratır)" (١). Sonra Allah celle celâluhu iki hasım tarafın durumunu açıklayarak şöyle buyurdu:
10780. Metin
{فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ} قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: ثِيَابٌ مِنْ نُحَاسٍ مُذَابٍ، وَلَيْسَ مِنَ الْآنِيَةِ شَيْءٌ إِذَا حَمِيَ أَشَدَّ حَرًّا مِنْهُ وَسُمِّيَ بِاسْمِ الثِّيَابِ لِأَنَّهَا تُحِيطُ بِهِمْ كَإِحَاطَةِ الثِّيَابِ.
{فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ} “İnkâr edenler için ateşten giysiler biçilmiştir.” Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Erimiş bakırdan elbiselerdir. Kap kacaktan hiçbir şey kızdırıldığında ondan daha sıcak olamaz; elbiseler gibi onları çepeçevre kuşattığı için elbise ismiyle adlandırılmıştır.
10781. Metin
وَقَالَ بَعْضُهُمْ: يَلْبَسُ أَهْلُ النَّارِ مُقَطَّعَاتٍ مِنَ النَّارِ، {يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ} الْحَمِيمُ: هُوَ الْمَاءُ الْحَارُّ الَّذِي انْتَهَتْ حَرَارَتُهُ.
Bazıları da şöyle demiştir: Cehennem ehli ateşten kesilmiş elbiseler giyerler. {يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ} “başlarının üstünden kaynar su dökülecektir.” Hamîm (الْحَمِيمُ): Sıcaklığı son dereceye ulaşmış kaynar sudur.
10782. Metin
{يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ (٢٠) }
{يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ (٢٠) } “Bununla karınlarının içindekiler ve derileri eritilecektir. (20)”
10783. Metin
{يُصْهَرُ بِهِ} أَيْ: يُذَابُ بِالْحَمِيمِ، {مَا فِي بُطُونِهِمْ} يُقَالُ: صَهَرْتُ الْأَلْيَةَ وَالشَّحْمَ بِالنَّارِ إِذَا أَذَبْتَهُمَا أَصْهَرُهَا صَهْرًا، مَعْنَاهُ يُذَابُ بِالْحَمِيمِ الَّذِي يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمْ حَتَّى يَسْقُطَ مَا فِي بُطُونِهِمْ مِنَ الشُّحُومِ وَالْأَحْشَاءِ، {وَالْجُلُودِ} أَيْ: يَشْوِي حرها جلودهم فتتساط.
{يُصْهَرُ بِهِ} “Bununla eritilecektir” yani hamîm ile eritilir, {مَا فِي بُطُونِهِمْ} “karınlarının içindekiler.” [Arapçada]: Kuyruk yağını ve iç yağını ateşte erittiğin zaman "sahartü'l-elyete ve'ş-şahme bi'n-nâri asharuhâ sahran" denir. Bunun anlamı: Başlarının üzerinden dökülen hamîm ile [içlerindekiler] eritilir, öyle ki karınlarındaki yağlar ve bağırsaklar dökülür, {وَالْجُلُودِ} “ve derileri” yani onun sıcaklığı derilerini kavurur da dökülür.
10784. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي تَوْبَةَ، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ الْحَارِثِ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ الْكِسَائِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَحْمُودٍ، أَخْبَرَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْخَلَّالُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ زَيْدٍ، عَنْ أَبِي السَّمْحِ، عَنْ أَبِي جُحَيْرَةَ وَاسْمُهُ عَبْدُ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "إِنَّ الْحَمِيمَ لَيُصَبُّ عَلَى رُءُوسِهِمْ فَيَنْفُذُ الْجُمْجُمَةَ حَتَّى يَخْلُصَ إِلَى جَوْفِهِ فَيَسْلُتَ مَا فِي جَوْفِهِ حَتَّى يَمْرُقَ مِنْ قَدَمَيْهِ، وَهُوَ الصَّهْرُ، ثُمَّ يُعَادُ كَمَا كَانَ" ٢ .
Bize Ebû Bekr Muhammed b. Abdillâh b. Ebî Tevbe haber verdi, bize Ebû Tâhir Muhammed b. Ahmed b. el-Hâris haber verdi, bize Ebü'l-Hasen Muhammed b. Ya'kûb el-Kisâî haber verdi, bize Abdullâh b. Mahmûd haber verdi, bize İbrâhîm b. Abdillâh el-Hallâl haber verdi, bize Abdullâh b. el-Mübârek, Saîd b. Zeyd'den, o Ebü's-Semh'ten, o -adı Abdurrahman olan- Ebû Cuheyre'den, o da Ebû Hüreyre'den [rivayetle] haber verdi; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «إِنَّ الْحَمِيمَ لَيُصَبُّ عَلَى رُءُوسِهِمْ فَيَنْفُذُ الْجُمْجُمَةَ حَتَّى يَخْلُصَ إِلَى جَوْفِهِ فَيَسْلُتَ مَا فِي جَوْفِهِ حَتَّى يَمْرُقَ مِنْ قَدَمَيْهِ، وَهُوَ الصَّهْرُ، ثُمَّ يُعَادُ كَمَا كَانَ» «Şüphesiz kaynar su (hamîm) onların başlarına dökülür; kafatasını delip geçer, nihayet karnının/içinin derinliğine ulaşır ve içindekileri söküp eritir, öyle ki iki ayağından çıkıp gider. İşte erime (sahr) budur; sonra [o kimse] eski haline döndürülür.» 2
10785. Metin
{وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ (٢١) كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ (٢٢) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ (٢٣) }
{وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ (٢١) كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ (٢٢) إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ (٢٣) } “Bir de onlar için demirden gürzler/kamçılar vardır. (21) Uğradıkları kederden dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve: 'Tadın yakıcı azabı!' [denilir]. (22) Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki giysileri de ipektir. (23)”
10786. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ} سِيَاطٌ مِنْ حَدِيدٍ وَاحِدَتُهَا: مِقْمَعَةٌ، قَالَ اللَّيْثُ: المقمعة شبه الجزر مِنَ الْحَدِيدِ، مِنْ قَوْلِهِمْ: قَمَعْتُ رَأْسَهُ، إِذَا ضَرَبْتَهُ ضَرْبًا عَنِيفًا، وَفِي الْخَبَرِ: "لَوْ وُضِعَ مِقْمَعٌ مِنْ حَدِيدٍ فِي الْأَرْضِ ثُمَّ اجْتَمَعَ عَلَيْهِ الثَّقَلَانِ مَا أَقَلُّوهُ مِنَ الْأَرْضِ" (١) . {كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ} أَيْ: كُلَّمَا حَاوَلُوا الْخُرُوجَ مِنَ النَّارِ لِمَا يَلْحَقُهُمْ مِنَ الْغَمِّ وَالْكَرْبِ الَّذِي يَأْخُذُ بِأَنْفَاسِهِمْ {أُعِيدُوا فِيهَا} أَيْ: رُدُّوا إِلَيْهَا بِالْمَقَامِعِ. وَفِي التَّفْسِيرِ: إِنَّ جَهَنَّمَ لَتَجِيشُ بِهِمْ فَتُلْقِيهِمْ إِلَى أَعْلَاهَا فَيُرِيدُونَ الْخُرُوجَ مِنْهَا فَتَضْرِبُهُمُ الزَّبَانِيَةُ بِمَقَامِعَ مِنَ الْحَدِيدِ فَيَهْوُونَ فِيهَا سَبْعِينَ خَرِيفًا. {وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ} أَيْ: تَقُولُ لَهُمُ الْمَلَائِكَةُ: ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ، أَيِ: الْمُحْرِقِ، مِثْلُ الْأَلِيمِ وَالْوَجِيعِ.
Allah Teâlâ'nın: {وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ} “Bir de onlar için demirden gürzler vardır” buyruğu; demirden kamçılardır, tekili "mıkmaa"dır (مِقْمَعَة). Leys şöyle demiştir: Mıkmaa, demirden tokmak gibidir; bu, onların şiddetli vuruşu anlatmak için kullandıkları "kama'tü ra'sehu" (başını tokmakladım) sözündendir. Haberde [şöyle] geçmektedir: "Eğer yeryüzüne demirden bir kamçı/gürz konsaydı ve ardından bütün insanlar ve cinler toplansaydı, onu yerden kaldıramazlardı" (١). {كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ} “Uğradıkları kederden dolayı oradan her çıkmak istediklerinde” yani nefeslerini kesen keder ve sıkıntı yüzünden ateşten her çıkmaya çalıştıklarında, {أُعِيدُوا فِيهَا} “oraya geri döndürülürler” yani demir tokmaklarla oraya geri itilirler. Tefsirde şöyle geçmektedir: Cehennem onları çalkalar ve en üstüne fırlatır; onlar da oradan çıkmak isterler. Bunun üzerine zebâniler onlara demirden tokmaklarla vururlar da cehennemin içine yetmiş sonbahar (yıl) derinliğine düşerler. {وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ} “ve: 'Tadın yakıcı azabı!' [denilir].” Yani melekler onlara: 'Tadın el-harîk azabını' derler; yani 'elîm' ve 'vecî'' gibi yakıcı azap demektir.
10787. Metin
قَالَ الزَّجَّاجُ: هَؤُلَاءِ أَحَدُ الْخَصْمَيْنِ. وَقَالَ فِي الْآخَرِ، وَهُمُ الْمُؤْمِنُونَ: {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ} {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ} جَمْعُ سِوَارٍ، {وَلُؤْلُؤًا} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَعَاصِمٌ "وَلُؤْلُؤًا" هَاهُنَا وَفِي سُورَةِ الْمَلَائِكَةِ بِالنَّصْبِ وَافَقَ يَعْقُوبُ هَاهُنَا عَلَى مَعْنَى وَيُحَلَّوْنَ لُؤْلُؤًا، وَلِأَنَّهَا مَكْتُوبَةٌ فِي الْمَصَاحِفِ بِالْأَلِفِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْخَفْضِ عَطْفًا عَلَى قَوْلِهِ: "مِنْ ذَهَبٍ"، وَيَتْرُكُ الْهَمْزَةَ الْأُولَى فِي كُلِّ الْقُرْآنِ أَبُو جَعْفَرٍ وَأَبُو بَكْرٍ، وَاخْتَلَفُوا فِي وَجْهِ إِثْبَاتِ الْأَلِفِ، فِيهِ، فَقَالَ أَبُو عَمْرٍو: أَثْبَتُوهَا كَمَا أَثْبَتُوا فِي: قَالُوا وَكَانُوا، وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: أَثْبَتُوهَا لِلْهَمْزَةِ، لِأَنَّ الْهَمْزَةَ حَرْفٌ مِنَ الْحُرُوفِ {وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ} أَيْ: يَلْبَسُونَ فِي الْجَنَّةِ ثِيَابَ الْإِبْرَيْسَمِ وَهُوَ الَّذِي حَرُمَ لَبْسُهُ فِي الدُّنْيَا عَلَى الرِّجَالِ.
Zeccâc dedi ki: Bunlar iki hasımdan biridir. Diğeri hakkında ise -ki onlar müminlerdir- şöyle buyurdu: {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ} “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada altın bileziklerle süslenirler.” {أَسَاوِرَ} sivâr (bilezik) kelimesinin çoğuludur. {وَلُؤْلُؤًا} “ve incilerle.” Medine ehli ve Âsım, burada ve Melâike (Fâtır) Suresi'nde "ve lü'lüen" şeklinde nasb ile okumuşlardır; Ya'kûb da bu ayette onlara muvafakat etmiştir. Bu, "ve yühallevne lü'lüen" (incilerle süslenirler) manasına binaendir ve Mushaflarda elif ile yazıldığı içindir. Diğerleri ise "min zehebin" ifadesine atfederek cer (esre) ile okumuşlardır. Ebû Ca'fer ve Ebû Bekr Kur'an'ın tamamında ilk hemzeyi terk ederler (okumazlar). Orada elifin yazılış sebebi hususunda ihtilaf etmişlerdir: Ebû Amr: "Kâlû ve kânû kelimelerinde sabit kıldıkları gibi sabit kıldılar" demiştir. el-Kisâî ise: "Hemze için sabit kıldılar; çünkü hemze harflerden bir harftir" demiştir. {وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ} “Oradaki giysileri de ipektir.” Yani Cennette saf ipekten elbiseler giyerler ki bu, dünyada erkeklere giyilmesi haram kılınan şeydir.
10788. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَبِي شُرَيْحٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ الْبَغَوِيُّ، أَخْبَرَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ دَاوُدَ السَّرَّاجِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Abdurrahman b. Ebî Şüreyh haber verdi, bize Ebü'l-Kâsım el-Begavî haber verdi, bize Ali b. el-Ca'd haber verdi, bize Şu'be, Katâde'den, [o] Dâvûd es-Serrâc'dan, [o] Ebû Saîd el-Hudrî'den [radıyallâhu anh], [o da] Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem haber verdi:
10789. Metin
قَالَ: "مَنْ لَبِسَ الْحَرِيرَ فِي الدُّنْيَا لَمْ يُلْبِسْهُ اللَّهُ إِيَّاهُ فِي الْآخِرَةِ، فَإِنْ دَخْلَ الْجَنَّةَ لَبِسَهُ أَهْلُ الْجَنَّةِ وَلَمْ يَلْبَسْهُ هُوَ" ١ .
Şöyle buyurdu: « مَنْ لَبِسَ الْحَرِيرَ فِي الدُّنْيَا لَمْ يُلْبِسْهُ اللَّهُ إِيَّاهُ فِي الْآخِرَةِ، فَإِنْ دَخْلَ الْجَنَّةَ لَبِسَهُ أَهْلُ الْجَنَّةِ وَلَمْ يَلْبَسْهُ هُوَ » «Kim dünyada ipek giyerse, Allah ahirette onu ona giydirmez; cennete girse bile cennet ehli onu giyer, o ise giyemez.»1
10790. Metin
{وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ (٢٤) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٥) }
{وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ (٢٤) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٥) } “Ve onlar sözün en güzeline ulaştırılmışlar ve övgüye lâyık olan [Allah'ın] yoluna iletilmişlerdir. (24) Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan ve hem orada yerleşik olan hem de dışarıdan gelen insanlar için eşit kıldığımız Mescid-i Haram'dan alıkoyanlar [bilsinler ki]; kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse, ona can yakıcı bir azaptan tattırırız. (25)”
10791. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ شَهَادَةُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاللَّهُ أَكْبَرُ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ [وَسُبْحَانَ اللَّهِ] (١) . وَقَالَ السُّدِّيُّ: أَيِ الْقُرْآنِ. وَقِيلَ: هُوَ قَوْلُ أَهْلِ الْجَنَّةِ: "الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ". (الزُّمَرُ:٧٤) {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} إِلَى دِينِ اللَّهِ وَهُوَ الْإِسْلَامُ، "وَالْحَمِيدُ" هُوَ اللَّهُ الْمَحْمُودُ فِي أَفْعَالِهِ. قَوْلُهُ ﷿: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} عَطَفَ الْمُسْتَقْبَلَ عَلَى الْمَاضِي، لِأَنَّ الْمُرَادَ مِنْ لَفْظِ الْمُسْتَقْبَلِ الْمَاضِي، كَمَا قَالَ تَعَالَى فِي مَوْضِعٍ آخَرَ: {الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} (النِسَاءُ: ١٦٧) ، مَعْنَاهُ: إِنَّ الَّذِينَ كَفَّرُوا فِيمَا تَقَدَّمَ، وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فِي الْحَالِ، أَيْ: وَهُمْ يَصُدُّونَ. {وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} أَيْ: وَيَصُدُّونَ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ. {الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ} قِبْلَةً لِصَلَاتِهِمْ وَمَنْسَكًا وَمُتَعَبَّدًا كَمَا قَالَ: {وُضِعَ لِلنَّاسِ} (آلِ عِمْرَانَ: ٩٦) . {سَوَاءً} قَرَأَ حَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ وَيَعْقُوبُ: "سَوَاءً" نَصْبًا بِإِيقَاعِ الْجَعْلِ عَلَيْهِ لِأَنَّ الْجَعْلَ يَتَعَدَّى إِلَى مَفْعُولَيْنِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ مُسْتَوِيًا فِيهِ، {الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي} وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَمَا بَعْدَهُ خَبَرٌ، وَتَمَامُ الْكَلَامِ عِنْدَ قَوْلِهِ " لِلنَّاسِ " وَأَرَادَ بِالْعَاكِفِ: الْمُقِيمَ فِيهِ، وَبِالْبَادِي: الطَّارِئَ الْمُنْتَابَ إِلَيْهِ مِنْ غَيْرِهِ.
Allah celle celâluhu'nun {وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ} “Ve onlar sözün en güzeline ulaştırılmışlar” buyruğu hakkında İbn Abbâs: "Bu, 'Lâ ilâhe illallâh' şehadetidir" demiştir. İbn Zeyd: "Lâ ilâhe illallâh, Allâhu ekber, elhamdülillâh [ve sübhânallâh]'tır" demiştir (١). es-Süddî: "Yani Kur'an'dır" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Cennet ehlinin {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ} (Zümer: 74) “Bize verdiği sözü yerine getiren Allah'a hamdolsun” sözüdür. {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} “ve övgüye lâyık olanın yoluna iletilmişlerdir” yani Allah'ın dinine, o da İslam'dır. "el-Hamîd", fiillerinde övülen Allah'tır. Allah celle celâluhu'nun {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} “Şüphesiz inkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar” buyruğunda muzâri (gelecek/şimdiki zaman) maziye atfedilmiştir; çünkü muzâri lafzından maksat mazi manasıdır; nitekim Allah Teâlâ başka bir yerde: {الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} (Nisâ: 167) “Şüphesiz inkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar” buyurmuştur. Anlamı şudur: Geçmişte inkâr edenler ve şu anda da Allah'ın yolundan alıkoyanlar; yani alıkoymaya devam edenler. {وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} “ve Mescid-i Haram'dan” yani Mescid-i Haram'dan da alıkoyanlar. {الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ} “ki biz onu insanlar için kıldık” namazları için kıble, ibadet ve mensek yeri kıldık; nitekim {وُضِعَ لِلنَّاسِ} (Âl-i İmrân: 96) “insanlar için kurulmuş” buyurmuştur. {سَوَاءً} “eşit olarak.” Hafs (Âsım'dan) ve Ya'kûb; "ce'ale" fiilinin iki mef'ûle geçmesi sebebiyle mef'ûl olarak nasb ile "sevâen" okumuşlardır. Anlamının "orada eşit olarak" olduğu da söylenmiştir. {الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي} “hem orada yerleşik olan hem de dışarıdan gelen.” Diğerleri ise mübteda olarak ref ile okumuşlar, sonrası ise haber olmuştur; kelam "li'n-nâs" ifadesinde tamamlanmaktadır. Âkif ile orada mukim olanı, bâdî ile de başka yerden oraya gelen/ziyarete geleni kastetmiştir.
10792. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي مَعْنَى الْآيَةِ، فَقَالَ قَوْمٌ: "سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ" أَيْ: فِي تَعْظِيمِ حُرْمَتِهِ وَقَضَاءِ النُّسُكِ فِيهِ. وَإِلَيْهِ ذَهَبَ مُجَاهِدٌ وَالْحَسَنُ وَجَمَاعَةٌ، وَقَالُوا: الْمُرَادُ مِنْهُ نَفْسُ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ. وَمَعْنَى التَّسْوِيَةِ: هُوَ التَّسْوِيَةُ فِي تَعْظِيمِ الْكَعْبَةِ فِي فَضْلِ الصَّلَاةِ فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالطَّوَافِ بِالْبَيْتِ.
Âlimler ayetin manasında ihtilaf etmişlerdir. Bir topluluk şöyle demiştir: {سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ} “Orada yerleşik olan ile dışarıdan gelen eşittir”; yani hürmetini yüceltmede ve orada ibadetleri yerine getirmede [eşittirler]. Mücâhid, el-Hasan ve bir cemaat bu görüşe meyletmiş ve şöyle demişlerdir: Bundan maksat bizzat Mescid-i Harâm'ın kendisidir. Eşitliğin manası ise: Kâbe'yi tazim hususunda, Mescid-i Harâm'da namaz kılmanın ve Beyt'i tavaf etmenin faziletinde eşitliktir.1
10793. Metin
وَقَالَ آخَرُونَ: الْمُرَادُ مِنْهُ جَمِيعُ الْحَرَمِ، وَمَعْنَى التَّسْوِيَةِ: أَنَّ الْمُقِيمَ وَالْبَادِيَ سَوَاءٌ فِي النُّزُولِ بِهِ، لَيْسَ أَحَدُهُمَا أَحَقَّ بالمَنْزِلِ يَكُونُ فِيهِ مِنَ الْآخَرِ، غَيْرَ أَنَّهُ لَا يزعج فيه أحد إِذَا كَانَ قَدْ سَبَقَ إِلَى مَنْزِلٍ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَقَتَادَةَ وَابْنِ زَيْدٍ، قَالُوا: هُمَا سَوَاءٌ فِي [الْبُيُوتِ] (١) وَالْمَنَازِلِ.
Başkaları ise şöyle dedi: Bundan maksat bütün Harem bölgesidir. Eşitliğin manası ise şudur: Mukim olan ile dışarıdan gelen kimse orada konaklamada eşittir; biri orada bulunan konakta kalmaya diğerinden daha lâyık değildir. Şu kadar var ki, bir kimse bir konağa daha önce yerleşmişse oradan çıkarılamaz. Bu; İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr, Katâde ve İbn Zeyd'in görüşüdür; onlar: "İkisi [evlerde] (١) ve konaklarda eşittir" demişlerdir.
10794. Metin
وَقَالَ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ سَابِطٍ: كَانَ الْحُجَّاجُ إِذَا قَدِمُوا مَكَّةَ لَمْ يَكُنْ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ بِأَحَقَّ بِمَنْزِلِهِ مِنْهُمْ. وَكَانَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ يَنْهَى النَّاسَ أَنْ يُغْلِقُوا أَبْوَابَهُمْ فِي الْمَوْسِمِ، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ لَا يَجُوزُ بَيْعُ دُورِ مَكَّةَ وَإِجَارَتُهَا، وَعَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ -وَهُوَ الْأَقْرَبُ إِلَى الصَّوَابِ -يَجُوزُ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: {الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ} (الحَجِّ: ٤٠) ، وَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ: "مَنْ دَخَلَ دَارَ أَبِي سُفْيَانَ فَهُوَ آمِنٌ" (٢) فَنَسَبَ الدَّارَ إِلَيْهِ نَسَبَ مِلْكٍ، وَاشْتَرَى عُمْرُ دَارًا لِلسِّجْنِ بِمَكَّةَ بِأَرْبَعَةِ آلَافِ دِرْهَمٍ، فَدَلَّ عَلَى جَوَازِ بَيْعِهَا. وَهَذَا قَوْلُ طَاوُسٍ وَعَمْرِو بْنِ دِينَارٍ، وَبِهِ قَالَ الشَّافِعِيُّ.
Abdurrahman b. Sâbit şöyle demiştir: Hacılar Mekke'ye geldiklerinde, Mekke ehlinden hiç kimse evine onlardan daha hak sahibi olmazdı. Ömer b. el-Hattâb da hac mevsiminde insanların kapılarını kilitlemelerini yasaklardı. Bu görüşe göre Mekke evlerinin satılması ve kiraya verilmesi caiz değildir. Doğruya daha yakın olan birinci görüşe göre ise caizdir; çünkü Allah Teâlâ: {الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ} (Hac: 40) “Yurtlarından çıkarılanlar” buyurmuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de Mekke'nin fethi günü: "Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse emniyettedir" (٢) buyurmuş ve evi mülkiyet isnadı olarak ona nispet etmiştir. Ömer de Mekke'de hapishane yapmak üzere dört bin dirheme bir ev satın almıştır; bu da evlerin satışının caiz olduğuna delildir. Bu, Tâvûs ve Amr b. Dînâr'ın görüşüdür; Şâfiî de bu görüşü benimsemiştir.
10795. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ} أَيْ: فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ وَهُوَ الْمَيْلُ إِلَى الظُّلْمِ، الْبَاءُ فِي قَوْلِهِ "بِإِلْحَادٍ" زَائِدَةٌ كَقَوْلِهِ: {تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ} (المُؤْمِنُونَ: ٢٠) ، وَمَعْنَاهُ مَنْ يُرِدْ فِيهِ إِلْحَادًا بِظُلْمٍ، قَالَ الْأَعْشَى: "ضَمِنَتْ بِرِزْقِ عِيَالِنَا أَرْمَاحُنَا"، أَيْ: رِزْقَ عِيَالِنَا. وَأَنْكَرَ الْمُبْرَدُ أَنْ تَكُونَ الْبَاءُ زَائِدَةً وَقَالَ: مَعْنَى الْآيَةِ مَنْ تَكُنْ إِرَادَتُهُ فِيهِ بِأَنْ يُلْحِدَ بِظُلْمٍ.
Allah celle celâluhu'nun {وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ} “kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse” buyruğu; yani Mescid-i Haram'da zulme meylederek sapmak isterse demektir. "Bi-ilhâdin" ifadesindeki bâ harf-i ceri, tıpkı {تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ} (Mü'minûn: 20) ayetinde olduğu gibi zâiddir. Anlamı: 'Kim orada zulümle bir sapma isterse' demektir. el-A'şâ şöyle demiştir: "Daminet bi-rızkı ıyâlinâ ermâhunâ" yani 'Çoluk çocuğumuzun rızkını mızraklarımız üstlendi.' el-Müberred ise bâ'nın zâid olduğunu kabul etmeyerek şöyle demiştir: Ayetin anlamı: 'Kim Mescid-i Haram'daki iradesini zulümle sapmak kılarsa' demektir.
10796. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي هَذَا الْإِلْحَادِ، فَقَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: هُوَ الشِّرْكُ وَعِبَادَةُ غَيْرِ اللَّهِ.
Bu ilhad (sapma) hakkında ihtilaf ettiler. Mücâhid ve Katâde: "O, şirk koşmak ve Allah'tan başkasına ibadet etmektir" dediler.
10797. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ: هُوَ كُلُّ شَيْءٍ كَانَ مَنْهِيًّا عَنْهُ مِنْ قَوْلٍ أَوْ فِعْلٍ حَتَّى شَتْمِ الْخَادِمِ.
Bir topluluk da şöyle dedi: O, hizmetçiye sövmek dahil olmak üzere sözden veya fiilden yasaklanmış olan her şeydir.
10798. Metin
وَقَالَ عَطَاءٌ: هُوَ دُخُولُ الْحَرَمِ غَيْرَ مُحْرِمٍ، أَوِ ارْتِكَابُ شَيْءٍ مِنْ مَحْظُورَاتِ الْحَرَمِ، مِنْ قَتْلِ صَيْدٍ، أَوْ قَطْعِ شَجَرٍ.
Atâ şöyle dedi: O, ihramsız olarak Harem'e girmek veya av öldürmek yahut ağaç kesmek gibi Harem'in yasaklarından bir şeyi işlemektir.
10799. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ أَنْ تَقْتُلَ فِيهِ مَنْ لَا يَقْتُلُكَ، أَوْ تَظْلِمَ فِيهِ مَنْ لَا يَظْلِمُكَ، وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ الضَّحَّاكِ.
İbn Abbâs şöyle demiştir: O, orada seni öldürmeyeni öldürmen veya sana zulmetmeyene zulmetmendir. Bu, Dahhâk'ın sözünün de anlamıdır.
10800. Metin
وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَنَّهُ قَالَ: تُضَاعَفُ السَّيِّئَاتُ بِمَكَّةَ كَمَا تُضَاعَفُ الْحَسَنَاتُ.
Mücâhid'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mekke'de iyilikler kat kat arttırıldığı gibi kötülükler de kat kat arttırılır.
10801. Metin
وَقَالَ حَبِيبُ بْنُ أَبِي ثَابِتٍ: وَهُوَ احْتِكَارُ الطَّعَامِ بِمَكَّةَ.
Habîb b. Ebî Sâbit şöyle dedi: O, Mekke'de yiyecek maddelerini stoklamak/ihtikâr etmektir.
10802. Metin
وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ فِي قَوْلِهِ: {وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} قَالَ: لَوْ أَنَّ رَجُلًا هَمَّ بِخَطِيئَةٍ لَمْ تُكْتَبْ عَلَيْهِ، مَا لَمْ يَعْمَلْهَا، وَلَوْ أَنَّ رَجُلًا هَمَّ بِقَتْلِ رَجُلٍ بِمَكَّةَ وَهُوَ بِعَدَنِ
Abdullah b. Mes'ûd [radıyallâhu anh]1, {وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} “Kim orada zulmederek haktan sapmak isterse, ona elem verici bir azaptan tattırırız” [ayeti] hakkında şöyle dedi: "Şayet bir kimse bir günah işlemeyi aklından geçirse/niyetlense, onu fiilen işlemedikçe aleyhine yazılmaz. Fakat bir kimse kendisi Aden2
10803. Metin
أَبْيَنَ، أَوْ بِبَلَدٍ آخَرَ أَذَاقَهُ اللَّهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: إِلَّا أَنْ يَتُوبَ.
Ebyen'de veya başka bir memlekette iken Mekke'deki bir adamı öldürmeyi tasarlasa/niyetlense bile, Allah ona can yakıcı bir azap tattırır." es-Süddî: "Tevbe etmesi müstesna" demiştir.
10804. Metin
وَرُوِيَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ أَنَّهُ كَانَ لَهُ فُسْطَاطَانِ أَحَدُهُمَا فِي الْحِلِّ وَالْآخَرُ فِي الْحَرَمِ، فَإِذَا أَرَادَ أَنْ يُعَاتِبَ أَهْلَهُ عَاتَبَهُمْ فِي الْآخَرِ، فَسُئِلَ عَنْ ذَلِكَ فَقَالَ: كُنَّا نُحَدَّثُ أَنَّ مِنَ الْإِلْحَادِ فِيهِ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ كَلَّا وَاللَّهِ، وَبَلَى وَاللَّهِ (١) .
Abdullah b. Ömer'den rivayet edildiğine göre onun biri Hil bölgesinde diğeri de Harem bölgesinde olmak üzere iki çadırı vardı. Ailesini azarlamak istediğinde onları diğer [Hil'deki] çadırda azarlardı. Bunun sebebi sorulunca şöyle dedi: "Bize anlatılırdı ki, kişinin 'Hayır vallâhi!', 'Evet vallâhi!' demesi bile oradaki ilhaddan (saygısızlıktan) sayılır" (١).
10805. Metin
{وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (٢٦) وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (٢٧) }
{وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (٢٦) وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (٢٧) } “Hani biz İbrahim'e Beyt'in yerini hazırlayıp göstermiş ve: 'Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû ve secde edenler için Evimi tertemiz tut' [demiştik]. İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. (26-27)”
10806. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ} أَيْ: وَطَّأْنَا قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: جَعَلْنَا. وَقِيلَ: بَيَّنَّا قَالَ الزَّجَّاجُ: جَعَلْنَا مَكَانَ الْبَيْتِ [مُبَوَّءًا لِإِبْرَاهِيمَ.
Allah celle celâluhu'nun {وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ} “Hani biz İbrahim'e Beyt'in yerini hazırlayıp göstermiştik” buyruğu; yani hazırladık demektir. İbn Abbâs: "Kıldık/yaptık" demiştir. "Açıkladık/gösterdik" de denilmiştir. Zeccâc: "Beyt'in yerini [İbrahim'e bir mekân/ikametgâh kıldık" demiştir.
10807. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ: هَيَّأْنَا. وَإِنَّمَا ذَكَرْنَا مَكَانَ الْبَيْتِ] (٢) لِأَنَّ الْكَعْبَةَ رُفِعَتْ إِلَى السَّمَاءِ زَمَانَ الطُّوفَانِ، ثُمَّ لَمَّا أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى إِبْرَاهِيمَ بِبِنَاءِ الْبَيْتِ لَمْ يَدْرِ أَيْنَ يَبْنِي فَبَعَثَ اللَّهُ رِيحًا خَجُوجًا فَكَنَسَتْ لَهُ مَا حَوْلَ الْبَيْتِ عَلَى الْأَسَاسِ (٣) .
Mukâtil b. Hayyân ise: "Hazırladık" demiştir. Beyt'in yerini zikretmemizin sebebi] (٢) şudur: Kâbe tufan zamanında göğe kaldırılmıştı. Sonra Allah Teâlâ İbrahim'e Beyt'i inşa etmesini emredince nereye inşa edeceğini bilemedi. Bunun üzerine Allah şiddetli esen bir rüzgâr gönderdi de o rüzgâr Beyt'in etrafını temele kadar süpürüp açtı (٣).
10808. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: بَعَثَ اللَّهُ سَحَابَةً بِقَدْرِ الْبَيْتِ فَقَامَتْ بِحِيَالِ الْبَيْتِ وَفِيهَا رَأْسٌ يَتَكَلَّمُ يَا إِبْرَاهِيمُ ابْنِ عَلَى قَدْرِي فَبَنَى عَلَيْهِ ٤ . قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا} أَيْ: عَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَقُلْنَا لَهُ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا، {وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ} يَعْنِي: الَّذِينَ يَطُوفُونَ بِالْبَيْتِ، {وَالْقَائِمِينَ} أَيِ: الْمُقِيمِينَ، {وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ} أَيِ: الْمُصَلِّينَ. {وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ} أَيْ: أَعْلِمْ وَنَادِ فِي النَّاسِ، {بِالْحَجِّ} فَقَالَ إِبْرَاهِيمُ وَمَا يَبْلُغُ صَوْتِي؟ فَقَالَ: عَلَيْكَ الْأَذَانُ وَعَلَيَّ الْبَلَاغُ، فَقَامَ إِبْرَاهِيمُ عَلَى الْمَقَامِ فَارْتَفَعَ الْمَقَامُ حَتَّى صَارَ كَأَطْوَلِ الْجِبَالِ فَأَدْخَلَ أُصْبُعَيْهِ فِي أُذُنَيْهِ، وَأَقْبَلَ بِوَجْهِهِ يَمِينًا وَشِمَالًا وَشَرْقًا وَغَرْبًا وَقَالَ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَلَا إِنَّ رَبَّكُمْ قَدْ بَنَى بَيْتًا وَكَتَبَ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ إِلَى الْبَيْتِ فَأَجِيبُوا رَبَّكُمْ، فَأَجَابَهُ كُلُّ مَنْ كَانَ يَحُجُّ مِنْ أَصْلَابِ الْآبَاءِ وَأَرْحَامِ
Kelbî şöyle demiştir: "Allah Teâlâ Beyt'in büyüklüğünde bir bulut gönderdi. Bulut, Beyt'in tam hizasında durdu ve içinde konuşan bir baş vardı: 'Ey İbrahim! Benim büyüklüğüm kadar inşa et!' dedi. O da bunun üzerine inşa etti."4 Allah Teâlâ'nın {أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا} “Bana hiçbir şeyi ortak koşma” buyruğu; yani İbrahim'e ahit verdik ve ona "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" dedik [anlamındadır]. {وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ} “Evimi tavaf edenler” yani Beyt'i tavaf edenler, {وَالْقَائِمِينَ} “kıyamda duranlar” yani [orada] ikamet edenler, {وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ} “rüku ve secde edenler için [temiz tut]” yani namaz kılanlar [için]. {وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ} “İnsanlar arasında ilan et” yani insanlara bildir ve nida et, {بِالْحَجِّ} “haccı”. Bunun üzerine İbrahim: "Benim sesim nereye ulaşır ki?" deyince, [Allah]: "Sana düşen ilan etmek, ulaştırmak ise Bana aittir" buyurdu. İbrahim Makâm'ın üzerine çıktı; Makâm en yüksek dağlar gibi oluncaya kadar yükseldi. [İbrahim] iki parmağını kulaklarına koydu, yüzünü sağa, sola, doğuya ve batıya çevirerek şöyle dedi: "Ey insanlar! Dikkat edin, Rabbiniz bir ev inşa etti ve o Beyt'e haccetmeyi size farz kıldı; Rabbinize icabet edin!" Bunun üzerine babaların sulblerinde ve [annelerin] rahimlerinde...
10809. Metin
الْأُمَّهَاتِ: لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ (١) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فَأَوَّلُ مَنْ أَجَابَهُ أَهْلُ الْيَمَنِ فَهَمْ أَكْثَرُ النَّاسِ حَجًّا.
rahimlerinde olup haccedecek olan herkes: "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk" diyerek ona icabet etti (١). İbn Abbâs dedi ki: Ona ilk icabet edenler Yemen ehli oldu; bu yüzden onlar insanların en çok haccedenleridir.
10810. Metin
وَرُوِيَ أَنَّ إِبْرَاهِيمَ صَعِدَ أَبَا قُبَيْسٍ وَنَادَى (٢) . وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ عَنِيَ بِالنَّاسِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَهْلَ الْقِبْلَةِ، وَزَعَمَ الْحَسَنُ أَنَّ قَوْلَهُ: "وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ" كَلَامٌ مُسْتَأْنَفٌ وَأَنَّ الْمَأْمُورَ بِهَذَا التَّأْذِينِ مُحَمَّدٌ ﷺ أُمِرَ أَنْ يَفْعَلَ ذَلِكَ فِي حِجَّةِ الْوَدَاعِ.
İbrahim'in Ebû Kubeys dağına çıkıp nida ettiği de rivayet edilmiştir (٢). İbn Abbâs, bu ayetteki "en-nâs" (insanlar) ile kıble ehlinin kastedildiğini söylemiştir. Hasan ise: "Ve ezzin fi'n-nâsi bi'l-hac" sözünün yeni bir söz (istînâf) olduğunu, bu ilanı yapmakla emrolunan kişinin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem olduğunu ve bunu Vedâ Haccı'nda yapmakla emrolunduğunu ileri sürmüştür.
10811. Metin
وَرَوَى أَبُو هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ فُرِضَ عَلَيْكُمُ الْحَجُّ فَحُجُّوا" (٣) .
Ebû Hureyre rivayet edip dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Üzerinize hac farz kılındı, öyleyse haccediniz" (٣).