11402. Metin
سُورَةُ الشُّعَرَاءِ
Şuarâ Suresi
11403. Metin
مَكِّيَّةٌ إِلَّا أَرْبَعَ آيَاتٍ مِنْ آخَرِ السُّورَةِ مِنْ قَوْلِهِ {وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ}
Surenin sonundaki {وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ} “Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyar” kavlinden itibaren dört ayet müstesna, Mekkîdir.
11404. Metin
وَرُوِّينَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ:"أُعْطِيتُ طه وَالطَّوَاسِينَ مِنْ [اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ] "
İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bana Tâhâ ve Tavâsîn [sureleri Levh-i Mahfûz'dan] verildi."
11405. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11406. Metin
{طسم (١) تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) }
{طسم (١) تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) } “Tâ-Sîn-Mîm. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.”
11407. Metin
{طسم} قَرَأَ حَمْزَةُ، وَالْكِسَائِيُّ، وَأَبُو بَكْرٍ: طسم، وطس، وحم، ويس بِكَسْرِ الطَّاءِ وَالْيَاءِ وَالْحَاءِ، وَقَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ بَيْنَ الْفَتْحِ وَالْكَسْرِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْفَتْحِ عَلَى التَّفْخِيمِ، وَأَظْهَرَ النُّونَ فِي يس عِنْدَ الْمِيمِ فِي "طسم": أَبُو جَعْفَرٍ، وَحَمْزَةُ، وَأَخْفَاهَا الْآخَرُونَ. وَرُوِيَ عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: "طسم" عَجَزَتِ الْعُلَمَاءُ عَنْ تَفْسِيرِهَا. وَرَوَى عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ الْوَالِبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهُ قَسَمٌ، وَهُوَ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى، وَقَالَ قَتَادَةُ: اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ الْقُرْآنِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: اسْمٌ لِلسُّورَةِ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ: أَقْسَمَ اللَّهُ ١ بِطَوْلِهِ وَسَنَائِهِ وَمُلْكِهِ ٢ .
{طسم} “Tâ-Sîn-Mîm.” Hamza, Kisâî ve Ebû Bekir; "Tâ-Sîn-Mîm", "Tâ-Sîn", "Hâ-Mîm" ve "Yâ-Sîn"i tâ, yâ ve hâ harflerinin kesresiyle (imâle ile) okudular. Medine ehli ise fetha ile kesre arası (taklîl) okudu. Diğerleri ise tefhîm üzere fetha ile okudular. Ebû Ca'fer ve Hamza, "Tâ-Sîn-Mîm"deki nûn harfini mîm harfinin yanında izhâr ile okudular; diğerleri ise ihfâ yaptılar (idgâm ettiler). İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Âlimler 'Tâ-Sîn-Mîm'i tefsir etmekten aciz kalmışlardır." Ali b. Ebî Talha el-Vâlibî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre ise bu bir yemindir ve Yüce Allah'ın isimlerindendir. Katâde: "Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir" dedi. Mücâhid: "Sûrenin ismidir" dedi. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ise şöyle dedi: "Allah 1 lütfuna (tavl), yüceliğine (senâ) ve mülküne yemin etti." 2
11408. Metin
{تِلْكَ} أَيْ: هَذِهِ الْآيَاتُ، {آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ}
{تِلْكَ} “Bunlar” yani şu ayetler, {آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} “apaçık Kitab'ın ayetleridir.”
11409. Metin
{لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٣) إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ (٤) }
{لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٣) إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ (٤) } “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin! Dilersek onlara gökten bir mucize indiririz de ona boyunları eğilip kalır.”
11410. Metin
{لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ} قَاتِلٌ نَفْسَكَ، {أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} أَيْ: إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا، وَذَلِكَ حِينَ كَذَّبَهُ أَهْلُ مَكَّةَ فَشَقَّ عَلَيْهِ ذَلِكَ، وَكَانَ يَحْرِصُ عَلَى إِيمَانِهِمْ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ. {إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ} قَالَ قَتَادَةُ: لَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَنْزَلَ عَلَيْهِمْ آيَةً يَذِلُّونَ بِهَا، فَلَا يَلْوِي أَحَدٌ مِنْهُمْ عُنُقَهُ إِلَى مَعْصِيَةِ اللَّهِ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: مَعْنَاهُ: لَوْ شَاءَ اللَّهُ لِأَرَاهُمْ أَمْرًا مِنْ أَمْرِهِ، لَا يَعْمَلُ أَحَدٌ مِنْهُمْ بَعْدَهُ مَعْصِيَةً.
{لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ} “neredeyse kendini helak edeceksin” yani kendini öldüreceksin, {أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} “iman etmiyorlar diye” yani iman etmezlerse. Bu [ayet], Mekkeliler kendisini yalanlayıp da bu durum ona ağır geldiğinde ve onların iman etmelerine çok hırslı olduğunda Allah bu ayeti indirdi. {إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ} “Dilersek onlara gökten bir mucize indiririz de ona boyunları eğilip kalır.” Katâde şöyle demiştir: "Eğer Allah dileseydi, onlara kendisi sebebiyle boyun eğecekleri bir mucize indirirdi de onlardan hiçbiri Allah'a isyana boyun çevirmezdi." İbn Cüreyc ise şöyle demiştir: Bunun manası; eğer Allah dileseydi onlara emirlerinden öyle bir iş gösterirdi ki, ondan sonra onlardan hiç kimse bir günah işlemezdi.
11411. Metin
وَقَوْلُهُ ﷿: {خَاضِعِينَ} وَلَمْ يَقُلْ خَاضِعَةً وَهِيَ صِفَةُ الْأَعْنَاقِ، وَفِيهِ أَقَاوِيلُ: أَحُدُهَا: أَرَادَ أَصْحَابَ الْأَعْنَاقِ، فَحَذَفَ الْأَصْحَابَ وَأَقَامَ الْأَعْنَاقَ مَقَامَهُمْ، لِأَنَّ الْأَعْنَاقَ إِذَا خَضَعَتْ فَأَرْبَابُهَا خَاضِعُونَ، فَجَعَلَ الْفِعْلَ أَوَّلًا لِلْأَعْنَاقِ، ثُمَّ جَعَلَ خَاضِعِينَ لِلرِّجَالِ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ: رَدَّ الْخُضُوعَ عَلَى الْمُضْمَرِ الَّذِي أَضَافَ الْأَعْنَاقَ إِلَيْهِ. وَقَالَ قَوْمٌ: ذَكَرَ الصِّفَةَ لِمُجَاوَرَتِهَا الْمُذَكَّرَ، وَهُوَ قَوْلُهُ "هُمْ" عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ فِي تَذْكِيرِ الْمُؤَنَّثِ إِذَا أَضَافُوهُ إِلَى مُذَكَّرٍ، وَتَأْنِيثِ الْمُذَكَّرِ إِذَا أَضَافُوهُ إِلَى مُؤَنَّثٍ. وَقِيلَ: أَرَادَ فَظَلُّوا خَاضِعِينَ فَعَبَّرَ بِالْعُنُقِ عَنْ جَمِيعِ الْبَدَنِ، كَقَوْلِهِ: "ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ" (الْحَجِّ-١٠) وَ"أَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عُنُقِهِ" (الْإِسْرَاءِ-١٣) . وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أَرَادَ بِالْأَعْنَاقِ الرُّؤَسَاءَ وَالْكُبَرَاءَ، أَيْ: فَظَلَّتْ كُبَرَاؤُهُمْ خَاضِعِينَ. وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْأَعْنَاقِ الْجَمَاعَاتِ، يُقَالُ: جَاءَ الْقَوْمُ عُنُقًا عُنُقًا، أَيْ: جَمَاعَاتٍ وَطَوَائِفَ. وَقِيلَ: إِنَّمَا قَالَ خَاضِعِينَ على وفاق رؤوس الْآَيِ لِيَكُونَ عَلَى نَسَقٍ وَاحِدٍ ١ .
Allah Azze ve Celle'nin: {خَاضِعِينَ} “boyunları eğilip kalır” [şeklindeki] buyruğunda, boyunların sıfatı olmasına rağmen [müennes kalıpta] “hâdı'aten” (خَاضِعَةً) denilmemiştir. Bu hususta [farklı] görüşler vardır: Birincisi: Boyun sahiplerini kastetmiştir; bu sebeple 'sahipleri' kelimesi hazfedilmiş (düşürülmüş) ve onların yerine boyunlar ikame edilmiştir. Çünkü boyunlar boyun eğdiğinde, sahipleri de boyun eğmiş olur. Böylece fiili önce boyunlara isnat etmiş, sonra da {خَاضِعِينَ} kelimesini adamlara râci kılmıştır. Ahfeş şöyle demiştir: Boyun eğmeyi, boyunların kendisine izafe edildiği zamire râci kılmıştır. Bir topluluk da şöyle demiştir: Arapların, müennes bir kelimeyi müzekkere izafe ettiklerinde müzekker yapmaları, müzekker bir kelimeyi de müennese izafe ettiklerinde müennes yapmaları adetine binaen, müzekker olan “hüm” (هُمْ) [zamirine] mücâveretinden (komşuluğundan) ötürü sıfatı müzekker zikretmiştir. Bir diğer görüşe göre: [Aslında] “Onlar boyun eğip kalırlar” denilmek istenmiş; tıpkı {ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ} (Hac, 10) ve {أَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عُنُقِهِ} (İsrâ, 13) ayetlerinde olduğu gibi boyun ile bedenin tamamı ifade edilmiştir. Mücâhid şöyle demiştir: Boyunlar ile reisleri ve ileri gelenleri kastetmiştir; yani onların ileri gelenleri boyun eğip kalacaktır. Bir diğer görüşe göre: Boyunlar ile toplulukları kastetmiştir. Nitekim fırkalar ve topluluklar halinde manasında “Kavim boyun boyun (grup grup) geldi” denilir. Bir diğer görüşe göre ise: Tek bir nizam/ahenk üzere olması için ayet sonlarının uyumu (fâsıla) gereğince “hâdı'în” (خَاضِعِينَ) denilmiştir1.
11412. Metin
{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (٥) فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٦) أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (٧) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٨) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٩) وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠) }
{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (٥) فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٦) أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (٧) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٨) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٩) وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠) } “Rahmân'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler. Nitekim yalanladılar; fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir. Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik? Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Hani Rabbin Mûsâ'ya: 'O zalimler kavmine git' diye seslenmişti.”
11413. Metin
{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ} وَعْظٍ وَتَذْكِيرٍ، {مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ} أَيْ: مُحْدَثٍ إِنْزَالُهُ، فَهُوَ مُحْدَثٌ فِي التَّنْزِيلِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: كُلَّمَا نَزَلَ شَيْءٌ مِنَ الْقُرْآنِ بَعْدَ شَيْءٍ فَهُوَ أَحْدَثُ مِنَ الْأَوَّلِ، {إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ} أَيْ: عَنِ الْإِيمَانِ بِهِ. {فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ} أَيْ: فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ، {أَنْبَاءُ} أَخْبَارُ وَعَوَاقِبُ، {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ} صِنْفٍ وَضَرْبٍ، {كَرِيمٍ} حَسَنٍ مِنَ النَّبَاتِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالْأَنْعَامُ، يُقَالُ: نَخْلَةٌ كَرِيمَةٌ إِذَا طَابَ حَمْلُهَا، وَنَاقَةٌ كَرِيمَةٌ إِذَا كَثُرَ لَبَنُهَا. قَالَ الشَّعْبِيُّ: النَّاسُ مِنْ نَبَاتِ الْأَرْضِ فَمَنْ دَخَلَ الْجَنَّةَ فَهُوَ كَرِيمٌ، وَمِنْ دَخَلَ النَّارَ فَهُوَ لَئِيمٌ ١ {إِنَّ فِي ذَلِكَ} الَّذِي ذَكَرْتُ، {لَآيَةً} دَلَالَةً عَلَى وُجُودِي وَتَوْحِيدِي وَكَمَالِ قُدْرَتِي، {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} مُصَدِّقِينَ، أَيْ: سَبْقَ عِلْمِي فِيهِمْ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ. وَقَالَ سِيبَوَيْهِ: "كَانَ" هَاهُنَا صِلَةٌ، مَجَازُهُ: وَمَا أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ} الْعَزِيزُ بِالنِّقْمَةِ مِنْ أَعْدَائِهِ، {الرَّحِيمُ} ذُو الرَّحْمَةِ بِأَوْلِيَائِهِ. قَوْلُهُ ﷿: {وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى} وَاذْكُرْ يَا مُحَمَّدُ إِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى حِينَ رَأَى الشَّجَرَةَ وَالنَّارَ، {أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} يَعْنِي: الَّذِينَ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ بِالْكُفْرِ وَالْمَعْصِيَةِ، وَظَلَمُوا بَنِي إِسْرَائِيلَ بِاسْتِعْبَادِهِمْ وَسَوْمِهِمْ سُوءَ الْعَذَابِ.
{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ} “Onlara hiçbir zikir gelmez ki” yani öğüt ve hatırlatma, {مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ} “Rahmân'dan yeni bir” yani indirilmesi yeni olan; nüzul bakımından yenidir. Kelbî şöyle demiştir: Kur'an'dan bir şey diğer bir şeyin ardından indikçe o, öncekinden daha yenidir. {إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ} “ondan mutlaka yüz çevirirler” yani ona iman etmekten [yüz çevirirler]. {فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ} “Nitekim yalanladılar; yakında kendilerine gelecektir” yani pek yakında gelecektir, {أَنْبَاءُ} “haberleri” haberleri ve akıbetleri, {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “alay edip durdukları şeylerin.” {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ} “Yeryüzüne bakıp görmediler mi, orada her çiftten nice bitirdik?” [her] tür ve çeşitten, {كَرِيمٍ} “değerli/güzel” insanların ve hayvanların yediği güzel bitkilerden. Meyvesi güzel olduğunda "cömert/verimli hurma ağacı" (nahletün kerîmetün), sütü bol olduğunda "değerli deve" (nâkatün kerîmetün) denir. Şa'bî şöyle demiştir: İnsanlar da yerin bitkisindendir; cennete giren kerîmdir (değerlidir), cehenneme giren ise leîmdir (alçaktır/değersizdir).1 {إِنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” zikrettiğim bu hususta, {لَآيَةً} “elbette bir ibret vardır” varlığıma, birliğime ve kudretimin kemaline bir delil [vardır], {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “yine de onların çoğu inanmamışlardır” tasdik etmemişlerdir; yani onların çoğunun inanmayacağına dair ilmim önceden geçmiştir. Sîbeveyh şöyle demiştir: Buradaki "kâne" (كَانَ) zâiddir (sıladır); [ifadenin] mecazî anlamı: "Onların çoğu iman edici değildir" (ve mâ ekseruhum mü'minîn) şeklindedir. {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ} “Şüphesiz Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir” düşmanlarından intikam almasıyla üstün ve galiptir, {الرَّحِيمُ} “çok merhametlidir” dostlarına rahmet sahibidir. Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى} “Hani Rabbin Mûsâ'ya seslenmişti” buyruğu: [Ey Muhammed!] Ağacı ve ateşi gördüğü sırada Rabbinin Mûsâ'ya seslendiği vakti hatırla: {أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Şu zâlim kavme git” yani küfür ve isyanla kendilerine zulmeden, İsrâiloğulları'nı köleleştirip onları en kötü azaba maruz bırakarak onlara zulmeden [kavme git].
11414. Metin
{قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ (١١) قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ (١٢) وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ (١٣) وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ (١٤) قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ (١٥) فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٦) أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ (١٧) }
{قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ (١١) قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ (١٢) وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ (١٣) وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ (١٤) قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ (١٥) فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٦) أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ (١٧) } “Firavun'un kavmine. Hâlâ sakınmazlar mı?' Mûsâ dedi ki: 'Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum. Göğsüm daralır, dilim açılmaz. Onun için Hârûn'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da var; beni öldürmelerinden korkuyorum.' [Allah] buyurdu ki: 'Hayır! İkiniz de ayetlerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, işitmekteyiz. Firavun'a gidin ve deyin ki: Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz. İsrâiloğullarını bizimle gönder.'”
11415. Metin
{قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ} أَلَّا يَصْرِفُونَ عَنْ أَنْفُسِهِمْ عُقُوبَةَ اللَّهِ بِطَاعَتِهِ. {قَالَ} يَعْنِي مُوسَى، {رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ} {وَيَضِيقُ صَدْرِي} مِنْ تَكْذِيبِهِمْ إِيَّايَ، {وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي} قَالَ: هَذَا لِلْعُقْدَةِ الَّتِي كَانَتْ عَلَى لِسَانِهِ، قَرَأَ يَعْقُوبُ "وَيَضِيقَ"، "وَلَا يَنْطَلِقَ" بِنَصْبِ الْقَافَيْنِ عَلَى مَعْنَى وَأَنْ يَضِيقَ، وَقَرَأَ الْعَامَّةُ بِرَفْعِهِمَا رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: "إِنِّي أَخَافُ"، {فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ} لِيُؤَازِرَنِي وَيُظَاهِرَنِي عَلَى تَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ.
{قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ} “Firavun'un kavmine. Hâlâ sakınmazlar mı?” Allah'a itaat etmek suretiyle O'nun azabını kendilerinden savmazlar mı? {قَالَ} “[Mûsâ] dedi ki” yani Mûsâ, {رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ} “Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum.” {وَيَضِيقُ صَدْرِي} “Göğsüm daralır” beni yalanlamalarından ötürü, {وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي} “ve dilim açılmaz.” Dedi ki: Bu, dilinde bulunan tutukluk sebebiyledir. Ya'kūb 've yedîka' ile 'lâ yentalika' kelimelerini 've en yedîka' (göğsümün daralmasından korkuyorum) manasına bağlayarak iki kaf harfini de nasb ile okudu. Genel kıraat ise 'korkuyorum' kavline atfen iki harfi de ref ile okudu. {فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ} “Onun için Hârûn'a da elçilik ver” bana destek olsun ve tebliğ hususunda bana arka çıksın diye.
11416. Metin
{وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ} أَيْ: دَعْوَى ذَنْبٍ، وَهُوَ قَتْلُهُ الْقِبْطِيَّ، {فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ} أَيْ: يَقْتُلُونَنِي بِهِ. {قَالَ} اللَّهُ تَعَالَى، {كَلًّا} أَيْ: لَنْ يَقْتُلُوكَ، {فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ} سَامِعُونَ مَا يَقُولُونَ، ذَكَرَ "مَعَكُمْ" بِلَفْظِ الْجَمْعِ، وَهُمَا اثْنَانِ، أَجْرَاهُمَا مَجْرَى الْجَمَاعَةِ. وَقِيلَ: أَرَادَ مَعَكُمَا وَمَعَ بَنِي إِسْرَائِيلَ نَسْمَعُ مَا يُجِيبُكُمْ فِرْعَوْنُ. {فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} وَلَمْ يَقُلْ: رَسُولَا رَبِّ الْعَالَمِينَ، لِأَنَّهُ أَرَادَ الرِّسَالَةَ، أَيْ: أَنَا ذُو رِسَالَةِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، كَمَا قَالَ كُثَيِّرٌ: لَقَدْ كَذَبَ الوَاشُونَ مَا بُحْثُ عِنْدَهُمْ ... بِسِرٍّ وَلَا أَرْسَلْتُهُمْ بِرَسُولِ (١)
{وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ} “Onların bana isnat ettikleri bir suç da var” yani suç iddiası; o da Kıptî'yi öldürmüş olmasıdır, {فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ} “beni öldürmelerinden korkuyorum” yani buna karşılık beni öldürmelerinden. {قَالَ} “[Allah] buyurdu ki” Yüce Allah, {كَلَّا} “Hayır!” yani seni asla öldüremezler, {فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ} “İkiniz de ayetlerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, işitmekteyiz” onların ne söylediklerini işiticileriz. İki kişi oldukları halde 'sizinle beraberiz' (maaküm) ifadesini çoğul lafzıyla zikretti; ikisini cemaat yerine koydu. Şöyle de denilmiştir: 'İkinizle ve İsrâiloğulları ile beraberiz, Firavun'un size ne cevap vereceğini işitiriz' demeyi murat etmiştir. {فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Firavun'a gidin ve deyin ki: Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.” Burada tesniye olarak 'resûlâ' (رسولا) dememiştir; çünkü risaleti (elçilik mesajını) murat etmiştir, yani 'biz âlemlerin Rabbinin risaletine sahibiz'. Nitekim Küseyyir şöyle demiştir: 'Kovucular yalan söylediler, ne onların yanında bir sır açığa vurdum... Ne de onlara bir elçi (risalet) gönderdim.' (¬١)
11417. Metin
أَيْ: بِالرِّسَالَةِ، وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الرَّسُولُ بِمَعْنَى الِاثْنَيْنِ وَالْجَمْعِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: هَذَا رَسُولِي وَوَكِيلِي وَهَذَانِ وَهَؤُلَاءِ رَسُولِي وَوَكِيلِي، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ" (الْكَهْفِ-٥٠) ، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ ٢ {أَنْ أَرْسِلْ} أَيْ: بِأَنْ أَرْسِلْ، {مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} إِلَى فِلَسْطِينَ، وَلَا تَسْتَعْبِدْهُمْ، وَكَانَ فِرْعَوْنُ اسْتَعْبَدَهُمْ أَرْبَعَمِائَةِ سَنَةٍ، وَكَانُوا فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ سِتَّمِائَةٍ وَثَلَاثِينَ أَلْفًا، فَانْطَلَقَ مُوسَى إِلَى مِصْرَ وَهَارُونُ بِهَا فَأَخْبَرَهُ بِذَلِكَ.
Yani: risaletle [gönderildik]. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: 'Resûl' kelimesinin tesniye (ikil) ve cemi (çoğul) anlamında kullanılması caizdir. Nitekim Araplar: 'Bu benim elçim ve vekilimdir; bu ikisi ve bunlar da benim elçim ve vekilimdir' derler. Tıpkı Yüce Allah'ın: {وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ} “Hâlbuki onlar sizin düşmanınızdır” (el-Kehf, 18/50) buyurduğu gibi. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; 'Bizden her birimiz Âlemlerin Rabbi'nin elçisidir' demektir.2 {أَنْ أَرْسِلْ} “Bırakıp göndersin diye” yani serbest bırakması talebiyle, {مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrailoğulları'nı bizimle beraber” Filistin'e [göndersin], onları köle olarak kullanmasın. Firavun onları dört yüz yıl köleleştirmişti. O vakitte onlar altı yüz otuz bin kişi idiler. Bunun üzerine Mûsâ Mısır'a gitti; Hârûn da oradaydı ve [Mûsâ] durumu ona haber verdi.
11418. Metin
وَفِي الْقِصَّةِ (١) أَنْ مُوسَى رَجَعَ إِلَى مِصْرَ وَعَلَيْهِ جُبَّةُ صُوفٍ وَفِي يَدِهِ عَصَا، وَالْمِكْتَلُ مُعَلَّقٌ فِي رَأْسِ الْعَصَا، وَفِيهِ زَادُهُ، فَدَخَلَ دَارَ نَفْسِهِ وَأَخْبَرَ هَارُونَ بِأَنَّ اللَّهَ أَرْسَلَنِي إِلَى فِرْعَوْنَ وَأَرْسَلَنِي إِلَيْكَ حِينَ تَدْعُو فِرْعَوْنَ إِلَى اللَّهِ، فخرجت أمهما ٤٩/ب وَصَاحَتْ وَقَالَتْ: إِنَّ فِرْعَوْنَ يَطْلُبُكَ لِيَقْتُلَكَ فَلَوْ ذَهَبْتُمَا إِلَيْهِ قَتَلَكُمَا فَلَمْ يَمْتَنِعْ مُوسَى لِقَوْلِهَا، وَذَهَبَا إِلَى بَابِ فِرْعَوْنَ لَيْلًا وَدَقَّا الْبَابَ، ففزع البوَّابون وقال مَنْ بِالْبَابِ؟ وَرُوِيَ أَنَّهُ اطَّلَعَ الْبَوَّابُ عَلَيْهِمَا فَقَالَ مَنْ أَنْتُمَا؟ فَقَالَ مُوسَى: أَنَا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ، فَذَهَبَ الْبَوَّابُ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَالَ: إِنَّ مَجْنُونًا بِالْبَابِ يَزْعُمُ أَنَّهُ رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ، فَتُرِكَ حَتَّى أَصْبَحَ، ثُمَّ دَعَاهُمَا. وَرُوِيَ أَنَّهُمَا انْطَلَقَا جَمِيعًا إِلَى فِرْعَوْنَ فَلَمْ يُؤْذَنْ لَهُمَا سَنَةً فِي الدُّخُولِ عَلَيْهِ، فَدَخْلَ الْبَوَّابُ فَقَالَ لِفِرْعَوْنَ: هَاهُنَا إِنْسَانٌ يَزْعُمُ أَنَّهُ رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ، فَقَالَ فِرْعَوْنُ: ائْذَنْ لَهُ لَعَلَّنَا نَضْحَكُ مِنْهُ، فَدَخَلَا عَلَيْهِ وَأَدَّيَا رِسَالَةَ اللَّهِ ﷿، فَعَرَفَ فِرْعَوْنُ مُوسَى؛ لِأَنَّهُ نَشَأَ فِي بَيْتِهِ.
Kıssada rivayet edildiğine göre (¬١) Mûsâ üzerinde yün bir cübbe, elinde bir asâ ve asânın başında asılı azığının bulunduğu zenbil ile Mısır'a döndü. Kendi evine girdi ve Hârûn'a: 'Allah beni Firavun'a elçi gönderdi ve Firavun'u Allah'a davet edeceğin vakit beni sana da gönderdi' diye haber verdi. Anneleri dışarı çıktı ve feryat ederek: 'Firavun seni öldürmek için arıyor, eğer ona giderseniz ikinizi de öldürür' dedi. Ancak Mûsâ onun sözüyle vazgeçmedi. Geceleyin Firavun'un kapısına gittiler ve kapıyı çaldılar. Kapıcılar telaşlanıp: 'Kapıdaki kim?' dediler. Rivayet edildiğine göre kapıcı onlara bakıp: 'Siz kimsiniz?' dedi. Mûsâ: 'Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi. Kapıcı Firavun'a gidip: 'Kapıda bir mecnun var, âlemlerin Rabbinin elçisi olduğunu iddia ediyor' dedi. Sabah oluncaya kadar bırakıldı, sonra Firavun ikisini çağırdı. Bir diğer rivayete göre ise ikisi birlikte Firavun'a gittiler ve bir yıl boyunca huzuruna girmelerine izin verilmedi. Sonra kapıcı girip Firavun'a: 'Burada âlemlerin Rabbinin elçisi olduğunu iddia eden bir insan var' dedi. Firavun: 'Ona izin ver, belki ona güleriz' dedi. Huzuruna girdiler ve Aziz ve Celil olan Allah'ın risaletini tebliğ ettiler. Firavun Mûsâ'yı tanıdı; çünkü o kendi evinde büyümüştü.
11419. Metin
{قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ (١٨) وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ (١٩) }
{قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ (١٨) وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ (١٩) } “[Firavun] dedi ki: 'Biz seni içimizde bir çocukken büyütüp yetiştirmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi? (18) Ve sen o yaptığın [kötü] işi de yaptın; sen nankörlerdensin!' (19)”
11420. Metin
{قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ (٢٠) }
{قَالَ فَعَلْتُهَا إِذَا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ (٢٠) } “[Mûsâ] dedi ki: 'Onu yaptığım zaman ben henüz cehalet içindekilerden/şaşkınlardandım.'”
11421. Metin
{قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا} صَبِيًّا، {وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ} وَهُوَ ثَلَاثُونَ سَنَةً. {وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ} يَعْنِي: قَتْلَ الْقِبْطِيِّ، {وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ} قَالَ الْحَسَنُ وَالسُّدِّيُّ: يَعْنِي وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ بِإِلَهِكَ وَكُنْتَ عَلَى دِينِنَا هَذَا الَّذِي تَعِيبُهُ. وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: مَعْنَى قَوْلِهِ: "وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ"، أَيْ: مِنَ الْجَاحِدِينَ لِنِعْمَتِي وَحَقِّ تَرْبِيَتِي، يَقُولُ رَبَّيْنَاكَ فِينَا فَكَافَأْتَنَا أَنْ قَتَلْتَ مِنَّا نَفْسًا، وَكَفَرْتَ بِنِعْمَتِنَا. وَهَذَا رِوَايَةُ الْعَوْفِيِّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَقَالَ: إِنَّ فِرْعَوْنَ لَمْ يَكُنْ يَعْلَمُ مَا الْكُفْرُ بِالرُّبُوبِيَّةِ ١ . {قَالَ} مُوسَى، {فَعَلْتُهَا إِذًا} أَيْ: فَعَلْتُ مَا فَعَلْتُ حِينَئِذٍ، {وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ} أَيْ: مِنَ الْجَاهِلِينَ، أَيْ لَمْ يَأْتِنِي مِنَ اللَّهِ شَيْءٌ ٢ . وَقِيلَ: مِنَ الْجَاهِلِينَ بِأَنَّ ذَلِكَ يُؤَدِّي إِلَى قَتْلِهِ. وَقِيلَ: مِنَ الضَّالِّينَ عَنْ طَرِيقِ الصَّوَابِ مِنْ غَيْرِ تَعَمُّدٍ. وَقِيلَ: مِنَ الْمُخْطِئِينَ.
{قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا} “[Firavun] dedi ki: 'Biz seni aramızda bir çocuk olarak büyütüp yetiştirmedik mi?” yani bir çocukken, {وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ} “Ve ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?” ki bu otuz yıldır. {وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ} “Ve sen, o yaptığın işi yaptın” yani Kıptî'yi öldürmeni, {وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ} “sen nankörlerden / inkârcılardansın!'” Hasan ve es-Süddî şöyle demiştir: “Yani İlahını inkâr edenlerdendin ve şu an ayıpladığın bizim bu dinimiz üzereydin.” Müfessirlerin çoğu ise şöyle demiştir: Onun {وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ} “sen nankörlerdensin” sözünün anlamı şudur: “Benim nimetimi ve seni büyütüp yetiştirme hakkımı inkâr eden nankörlerdensin.” Yani [Firavun] şöyle demektedir: “Seni aramızda büyüttük, sen ise bizden bir canı öldürerek bize karşılık verdin ve nimetimize nankörlük ettin.” Bu, el-Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayetidir ve o şöyle demiştir: “Firavun, Rabliğe karşı küfrün ne olduğunu bilmiyordu.”1 {قَالَ} Mûsâ {فَعَلْتُهَا إِذًا} “dedi ki: 'Onu yaptığım zaman yaptım” yani o vakit yaptığım şeyi yaptım, {وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ} “ve ben henüz cehalet içindekilerden/şaşkınlardandım.'” Yani cahillerdendim, zira Allah'tan bana henüz hiçbir şey (vahiy/peygamberlik) gelmemişti.2 Bir görüşe göre: Bunun onun ölümüne yol açacağını bilmeyen cahillerdendim. Bir görüşe göre: Kasıt olmaksızın doğru yoldan sapanlardandım. Bir görüşe göre de: Hata edenlerdendim.
11422. Metin
{فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٢١) وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (٢٢) }
{فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٢١) وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (٢٢) } “'Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana bir hikmet/peygamberlik bahşetti ve beni elçilerden kıldı. Başıma kaktığın o nimet ise, İsrâiloğullarını köleleştirmiş olmandan ibarettir.'”
11423. Metin
{فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ} إِلَى مَدْيَنَ، {فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا} يَعْنِي النُّبُوَّةَ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي الْعِلْمَ وَالْفَهْمَ، {وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ} {وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} اخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِهَا: فَحَمَلَهَا بَعْضُهُمْ عَلَى الْإِقْرَارِ وَبَعْضُهُمْ عَلَى الْإِنْكَارِ. فَمَنْ قَالَ هُوَ إِقْرَارٌ، قَالَ عَدَّهَا مُوسَى نِعْمَةً مِنْهُ عَلَيْهِ حَيْثُ رَبَّاهُ، وَلَمْ يَقْتُلْهُ كَمَا قَتَلَ سَائِرَ غِلْمَانِ بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَلَمْ يَسْتَعْبِدْهُ كَمَا اسْتَعْبَدَ بَنِي إِسْرَائِيلَ مَجَازُهُ: بَلَى وَتِلْكَ نِعْمَةٌ عَلِيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَتَرَكْتَنِي فَلَمْ تَسْتَعْبِدْنِي. وَمَنْ قَالَ: هُوَ إِنْكَارٌ قَالَ قَوْلُهُ: "وَتِلْكَ نِعْمَةٌ" هُوَ عَلَى طَرِيقِ (١) الاستفهام، أي: أو تلك نِعْمَةٌ؟ حُذِفَ أَلِفُ الِاسْتِفْهَامِ، كَقَوْلِهِ: "أَفَهُمُ الْخَالِدُونَ" (الْأَنْبِيَاءِ-٣٤) ؟ قَالَ الشَّاعِرُ (٢) تَرُوحُ مِنَ الْحَيِّ أَوْ تَبْتَكِرْ ... وَمَاذَا يَضُرُّكَ لَوْ تَنْتَظِرْ?
{فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ} “Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım” Medyen'e, {فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا} “Sonra Rabbim bana bir hüküm bağışladı” yani peygamberlik verdi. Mukâtil: "Yani ilim ve anlayış" demiştir, {وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ} “ve beni elçilerden kıldı.” {وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} “Başıma kaktığın o nimet ise, İsrâiloğullarını köleleştirmiş olmandandır” [ifadesinin] tevilinde ihtilaf ettiler: Bazıları bunu ikrara, bazıları da inkâra hamletti. İkrar olduğunu söyleyen kimse dedi ki: Mûsâ bunu, İsrâiloğullarının diğer erkek çocuklarını öldürdüğü gibi kendisini öldürmeyip büyüttüğü ve İsrâiloğullarını köleleştirdiği gibi kendisini köleleştirmediği için Firavun'un kendisine bir nimeti saydı. Mecazı: 'Evet, İsrâiloğullarını köleleştirip beni bırakman ve beni köleleştirmemen benim üzerime bir nimettir' şeklindedir. İnkâr olduğunu söyleyen kimse ise dedi ki: Onun "o bir nimet midir?" sözü istifham (soru) yoluyladır; yani 'O bir nimet midir?'. Soru hemzesi hazfedilmiştir; tıpkı "Onlar mı ebedî kalacaklar?" (el-Enbiyâ, 34) kavlinde olduğu gibi. Şair (¬٢) şöyle demiştir: 'Kabileden sabah mı gideceksin, yoksa erkenden mi? / Biraz beklesen sana ne zarar verir ki?'
11424. Metin
أَيْ: أَتَرُوحُ مِنَ الْحَيِّ؟ قَالَ عُمَرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي رَبِيعَةَ: لَمْ أَنْسَ يومَ الرَّحِيلِ وِفقَتَها ... وَطَرْفُهَا فِي دُمُوعِهَا غَرِقُ
Yani: 'Kabileden gidecek misin?' demektir. Ömer b. Abdillâh b. Ebî Rebîa şöyle demiştir: 'Ayrılık günü onun duruşunu ve gözünün yaşlar içinde boğulduğunu unutmadım.'
11425. Metin
وَقَوْلُهَا وَالرِّكَابُ وَاقِفَةٌ ... تَتْرُكُنِي هَكَذَا وَتَنْطَلِقُ?
'Ve binekler durmuşken onun: Beni böylece bırakıp gidiyor musun? deyişini.'
11426. Metin
أَيْ: أَتَتْرُكُنِي، يَقُولُ: تَمُنُّ عَلَيَّ أَنْ رَبَّيْتَنِي، وَتَنْسَى جِنَايَتَكَ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِالِاسْتِعْبَادِ وَالْمُعَامَلَاتِ الْقَبِيحَةِ؟. أَوْ يُرِيدُ: كَيْفَ تَمُنُّ عَلَيَّ بِالتَّرْبِيَةِ وَقَدِ اسْتَعْبَدْتَ قَوْمِي، وَمَنْ أُهِينَ قَوْمُهُ ذُلَّ، فَتَعْبِيدُكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ قَدْ أَحْبَطَ إِحْسَانَكَ إِلَيَّ. وَقِيلَ مَعْنَاهُ تَمُنُّ عَلَيَّ بِالتَّرْبِيَةِ. وَقَوْلُهُ: {أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} أَيْ: بِاسْتِعْبَادِكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَقَتْلِكَ أَوْلَادَهُمْ، دُفِعْتُ إِلَيْكَ حَتَّى رَبَّيْتَنِي وَكَفَلْتَنِي وَلَوْ لَمْ تَسْتَعْبِدْهُمْ وَتَقْتُلْهُمْ كَانَ لِي مِنْ أَهْلِي مَنْ يُرَبِّينِي وَلَمْ يُلْقُونِي فِي الْيَمِّ، فَأَيُّ نِعْمَةٍ لَكَ عَلَيَّ؟ قَوْلُهُ: {عَبَّدْتَ} أَيْ: اتَّخَذْتَهُمْ عَبِيدًا، يُقَالُ: عَبَّدْتُ فُلَانًا، وَأَعْبَدْتُهُ، وَتَعَبَّدْتُهُ، وَاسْتَعْبَدْتُهُ، أَيْ: اتَّخَذْتُهُ عَبْدًا.
Yani: 'Beni terk mi edeceksin?' [demektir]. [Âdeta şöyle] demektedir: Beni büyütüp yetiştirdiğini başıma kakıyorsun da İsrâiloğulları'nı köleleştirmek ve [onlara] kötü muamelede bulunmak suretiyle işlediğin cürmünü unutuyor musun? Veyahut şunu kastetmektedir: Kavmimi köleleştirmişken beni büyütüp yetiştirmeni nasıl başıma kakarsın? Zira kavmi aşağılanan kimse zillete düşer; dolayısıyla senin İsrâiloğulları'nı köleleştirmen, bana yaptığın iyiliği boşa çıkarmıştır. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı; 'beni büyütüp yetiştirmeni başıma kakıyorsun' [demektir]. Âyetteki {أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrâiloğulları'nı köle kılman” ifadesi; yani: 'Senin İsrâiloğulları'nı köleleştirmen ve onların erkek çocuklarını öldürmen sebebiyle ben sana itildim (senin eline bırakıldım) da beni büyüttün ve bakımımı üstlendin. Şayet sen onları köleleştirmeseydin ve öldürmeseydin, ailemden beni büyütecek kimseler bulunurdu ve beni nehre atmazlardı. O halde senin bana ne gibi bir lütfun ve minnetin olabilir ki?' [demektir]. Âyette geçen {عَبَّدْتَ} “köleleştirdin” lafzı; yani 'onları köle edindin' manasındadır. [Arapçada] abbedtü fülânen (عَبَّدْتُ فُلَانًا), a'bedtühû (أَعْبَدْتُهُ), te'abbedtühû (تَعَبَّدْتُهُ) ve iste'bedtühû (اسْتَعْبَدْتُهُ) denir ki 'onu köle edindim' demektir.
11427. Metin
{قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (٢٣) قَالَ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٢٤) قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ (٢٥) قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٢٦) قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (٢٧) قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (٢٨) قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (٢٩) قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ (٣٠) }
{قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (٢٣) قَالَ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٢٤) قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ (٢٥) قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٢٦) قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (٢٧) قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (٢٨) قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (٢٩) قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ (٣٠) } “Firavun dedi ki: 'Âlemlerin Rabbi de nedir?' [Mûsâ] dedi ki: 'Eğer kesin bilgiye ulaşmak isterseniz, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.' [Firavun] etrafındakilere: 'İşitmiyor musunuz?' dedi. [Mûsâ]: 'O, sizin de Rabbiniz, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir' dedi. [Firavun]: 'Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle bir delidir!' dedi. [Mûsâ]: 'Eğer aklınızı kullanırsanız, O, doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbidir' dedi. [Firavun]: 'Benden başkasını ilah edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim!' dedi. [Mûsâ]: 'Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?' dedi.”
11428. Metin
{قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ} يَقُولُ: أَيُّ شَيْءٍ رَبُّ الْعَالَمِينَ الَّذِي تَزْعُمُ أَنَّكَ رَسُولُهُ إِلَيَّ؟ يَسْتَوْصِفُهُ إِلَهَهُ الَّذِي أَرْسَلَهُ إِلَيْهِ بِـ "مَا"، وَهُوَ سُؤَالٌ عَنْ جِنْسِ الشَّيْءِ، وَاللَّهُ مُنَزَّهٌ عَنِ الْجِنْسِيَّةِ، فَأَجَابَهُ مُوسَى ﵇ بِذِكْرِ أَفْعَالِهِ الَّتِي يَعْجِزُ عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِهَا. {قَالَ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} إِنَّهُ خَالِقُهُمَا. قَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي: أَيْ كَمَا تُوقِنُونَ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ الَّتِي تُعَايِنُونَهَا فَأَيْقِنُوا أَنَّ إِلَهَ الْخَلْقِ هُوَ اللَّهُ ﷿، فَلَمَّا قَالَ مُوسَى ذَلِكَ تَحَيَّرَ فِرْعَوْنُ فِي جَوَابِ مُوسَى. {قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ} مِنْ أَشْرَافِ قَوْمِهِ. قَالَ ابْنُ عباس: كانوا خمس مائة رَجُلٍ عَلَيْهِمُ الْأَسْوِرَةُ، قَالَ لَهُمْ فِرْعَوْنُ اسْتِبْعَادًا لِقَوْلِ مُوسَى: {أَلَا تَسْتَمِعُونَ} وَذَلِكَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَعْتَقِدُونَ أَنَّ آلِهَتَهُمْ مُلُوكُهُمْ. فَزَادَهُمْ مُوسَى فِي الْبَيَانِ. {قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ} {قَالَ} يَعْنِي: فِرْعَوْنَ: {إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ} يَتَكَلَّمُ بِكَلَامٍ لَا نَعْقِلُهُ وَلَا نَعْرِفُ صِحَّتَهُ، وَكَانَ عِنْدَهُمْ أَنَّ مَنْ لَا يَعْتَقِدُ مَا يَعْتَقِدُونَ لَيْسَ بِعَاقِلٍ، فَزَادَ مُوسَى فِي الْبَيَانِ: {قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ} {قَالَ} فِرْعَوْنُ -حِينَ لَزِمَتْهُ الْحُجَّةُ وَانْقَطَعَ عَنِ الْجَوَابِ-تَكَبُّرًا عَنِ الْحَقِّ: {لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ} مِنَ الْمَحْبُوسِينَ، قَالَ الْكَلْبِيُّ: كَانَ سِجْنُهُ أَشَدَّ مِنَ الْقَتْلِ، لِأَنَّهُ كَانَ يَأْخُذُ الرَّجُلَ فَيَطْرَحُهُ فِي مَكَانٍ وَحْدَهُ فَرْدًا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبَصِرُ فِيهِ شَيْئًا، يَهْوِي بِهِ فِي الْأَرْضِ. {قَالَ} لَهُ مُوسَى حِينَ تَوَعَّدَهُ بِالسِّجْنِ: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ} أَيْ: وَإِنْ جِئْتُكَ، {بِشَيْءٍ مُبِينٍ} بِآيَةٍ مُبِينَةٍ، وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَتَفْعَلُ ذَلِكَ وَإِنْ أَتَيْتُكَ بِحُجَّةٍ بَيِّنَةٍ؟ وَإِنَّمَا قَالَ ذَلِكَ مُوسَى لِأَنَّ مِنْ أَخْلَاقِ النَّاسِ السُّكُونَ إِلَى الْإِنْصَافِ وَالْإِجَابَةَ إِلَى الْحَقِّ بَعْدَ الْبَيَانِ.
{قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ} “Firavun dedi ki: Âlemlerin Rabbi de nedir?” Diyor ki: Bana elçisi olduğunu iddia ettiğin o âlemlerin Rabbi ne tür bir şeydir? Kendisini gönderen ilahının vasfını bir şeyin cinsini sormaya yarayan 'mâ' (ما) edatıyla soruyordu; oysa Allah cinsiyetten (bir cinsten olmaktan) münezzehtir. Mûsâ aleyhisselâm da ona, bir benzerini getirmekten aciz kalacağı fiillerini zikrederek cevap verdi. {قَالَ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “Dedi ki: Eğer kesin olarak inanıyorsanız, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir” yani O'nun ikisinin yaratıcısı olduğuna inanıyorsanız. Mâni ehli dedi ki: Yani bizzat müşahede ettiğiniz bu şeyleri kesin olarak bildiğiniz gibi, yaratılmışların ilahının da Aziz ve Celil olan Allah olduğunu kesin olarak bilin. Mûsâ bunu söyleyince Firavun Mûsâ'nın cevabı karşısında şaşırıp kaldı. {قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ} “Etrafındakilere dedi” kavminin ileri gelenlerine. İbn Abbâs: "Onlar üzerlerinde bilezikler bulunan beş yüz adamdı" demiştir. Firavun Mûsâ'nın sözünü uzak/mantıksız görerek onlara dedi ki: {أَلَا تَسْتَمِعُونَ} “İşitmiyor musunuz?” Bu da onların ilahlarının kendi kralları olduğuna inanmalarından ötürüydü. Mûsâ onlara açıklamayı artırdı: {قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ} “Dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir.” {قَالَ} “[Firavun] dedi ki” yani Firavun: {إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ} “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle delidir!” Anlamadığımız ve doğruluğunu bilmediğimiz sözler söylüyor. Onların nezdinde kendi inandıklarına inanmayan kimse akıllı değildi. Mûsâ açıklamayı daha da artırdı: {قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ} “Dedi ki: Eğer aklınızı kullanırsanız, O, doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” {قَالَ} “[Firavun] dedi ki” Firavun -kendisine karşı delil kesinleşip cevap vermekten aciz kalınca- hakka karşı kibirlenerek: {لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ} “Benden başkasını ilah edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim!” yani hapsedilenlerden. Kelbî şöyle demiştir: Onun zindanı öldürmekten daha beterdi; çünkü adamı yakalar, hiçbir şey işitmeyeceği ve görmeyeceği tek başına bir yere, yerin derinliklerine atardı. {قَالَ} “[Mûsâ] dedi ki” Mûsâ onu zindanla tehdit ettiğinde: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ} “Sana getirmiş olsam da mı?” yani sana gelmiş olsam bile mi, {بِشَيْءٍ مُبِينٍ} “apaçık bir şeyle” apaçık bir mucizeyle? Ayetin manası: Ben sana apaçık bir delil getirmiş olsam bile bunu yapar mısın? Mûsâ bunu ancak insanların fıtratında açıklama yapıldıktan sonra insafa gelmek ve hakka boyun eğmek bulunduğu için söylemiştir.
11429. Metin
{قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣١) فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ (٣٢) وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ (٣٣) قَالَ لِلْمَلَأِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ (٣٤) يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ (٣٥) قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ (٣٦) يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ (٣٧) فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٣٨) وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ (٣٩) }
{قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣١) فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ (٣٢) وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ (٣٣) قَالَ لِلْمَلَأِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ (٣٤) يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ (٣٥) قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ (٣٦) يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ (٣٧) فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٣٨) وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ (٣٩) } “[Firavun] dedi ki: 'Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi onu getir!' Bunun üzerine asasını attı; bir de ne görsünler, o apaçık bir ejderhadır! Elini çekip çıkardı; bakanlara bembeyaz parıldayan bir el! [Firavun] etrafındaki ileri gelenlere: 'Şüphesiz bu, çok bilgili bir büyücüdür' dedi. 'Büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz?' Dediler ki: 'Onu ve kardeşini alıkoy; şehirlere toplayıcılar gönder. Bütün usta, bilgili büyücüleri sana getirsinler.' Böylece büyücüler, bilinen bir günün belirlenen vaktinde toplandı. Ve insanlara: 'Siz de toplanır mısınız?' denildi.”
11430. Metin
{لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ (٤٠) فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ (٤١) قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٤٢) قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ (٤٣) }
{لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ (٤٠) فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ (٤١) قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٤٢) قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ (٤٣) } “'Üstün gelirlerse belki büyücülere uyarız.' Büyücüler gelince Firavun'a: 'Eğer galip gelen biz olursak bize gerçekten bir mükâfat var mı?' dediler. [Firavun]: 'Evet, üstelik siz o zaman kesinlikle [bana] en yakın olanlardan olacaksınız' dedi. Mûsâ onlara: 'Atacağınızı atın!' dedi.”
11431. Metin
{قَالَ} لَهُ فِرْعَوْنُ، {فَأْتِ بِهِ} فَإِنَّا لَنْ نَسْجُنَكَ حِينَئِذٍ، {إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} {فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ} فَقَالَ: وَهَلْ غَيَّرَهَا؟. {وَنَزَعَ} مُوسَى، {يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ} {قَالَ} فِرْعَوْنُ {لِلْمَلَأِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ} {يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكِمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ} ؟ {قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} . {يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ} . {فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ} وَهُوَ يَوْمُ الزِّينَةِ. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: وَافَقَ ذَلِكَ الْيَوْمُ يَوْمَ السَّبْتِ، فِي أَوَّلِ يَوْمٍ مِنَ السَّنَةِ، وَهُوَ يَوْمُ النَّيْرُوزِ. {وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ} ٥٠/ألِتَنْظُرُوا إِلَى مَا يَفْعَلُ الْفَرِيقَانِ وَلِمَنْ تَكُونُ الْغَلَبَةُ؟ {لَعَلَّنَا} لِكَيْ، {نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ} لِمُوسَى، وَقِيلَ: إِنَّمَا قَالُوا ذَلِكَ عَلَى طَرِيقِ الِاسْتِهْزَاءِ، وَأَرَادُوا بِالسَّحَرَةِ مُوسَى وَهَارُونَ وَقَوْمَهُمَا. {فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ} . {قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ} . {قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ} .
{قَالَ} “[Firavun] dedi ki” Firavun ona, {فَأْتِ بِهِ} “Haydi onu getir” o zaman seni zindana atmayız, {إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “eğer doğru söyleyenlerden isen.” {فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ} “Bunun üzerine asasını attı; bir de ne görsünler, o apaçık bir ejderhadır!” Dedi ki: Başkası var mı?. {وَنَزَعَ} “Çekip çıkardı” Mûsâ, {يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ} “elini; bakanlara bembeyaz parıldayan bir el!” {قَالَ} “Dedi ki” Firavun, {لِلْمَلَأِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ} “etrafındaki ileri gelenlere: Şüphesiz bu, çok bilgili bir büyücüdür.” {يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكِمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ} “Büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?” {قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} “Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy; şehirlere toplayıcılar gönder.” {يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ} “Bütün usta, bilgili büyücüleri sana getirsinler.” {فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ} “Böylece büyücüler, bilinen bir günün belirlenen vaktinde toplandı” ki o da süs (ziynet) günüdür. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: O gün, cumartesi gününe, senenin ilk gününe yani Nevruz gününe denk gelmişti. {وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ} “Ve insanlara: Siz de toplanır mısınız? denildi” iki grubun ne yapacağını ve üstünlüğün kime ait olacağını göresiniz diye. {لَعَلَّنَا} “Belki” için, {نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ} “üstün gelirlerse büyücülere uyarız” Mûsâ'ya karşı. Şöyle de denilmiştir: Bunu alay yoluyla söylediler ve büyücüler ile Mûsâ, Hârûn ve kavimlerini kastettiler. {فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ} “Büyücüler gelince Firavun'a: Eğer galip gelen biz olursak bize gerçekten bir mükâfat var mı? dediler.” {قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ} “[Firavun]: Evet, üstelik siz o zaman kesinlikle en yakınlardan olacaksınız, dedi.” {قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ} “Mûsâ onlara: Atacağınızı atın! dedi.”
11432. Metin
{فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (٤٤) فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ (٤٥) فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ (٤٦) قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٧) رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ (٤٨) قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ (٤٩) قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (٥٠) إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ (٥١) وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٥٢) }
{فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ (٤٤) فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ (٤٥) فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ (٤٦) قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٧) رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ (٤٨) قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ (٤٩) قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ (٥٠) إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ (٥١) وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٥٢) } “Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: 'Firavun'un izzeti hakkı için şüphesiz galip gelenler elbette biz olacağız' dediler. Mûsâ da asasını attı; bir de ne görsünler, onların uydurdukları şeyleri yalayıp yutuyor! Büyücüler derhal secdeye kapandılar. 'Âlemlerin Rabbine iman ettik; Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine' dediler. [Firavun]: 'Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz ha! Muhakkak ki o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür! Yakında göreceksiniz; andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hepinizi asacağım!' dedi. Dediler ki: 'Zararı yok! Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz. İlk inananlar olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını umarız.' Mûsâ'ya da: 'Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz' diye vahyettik.”
11433. Metin
{فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ} . {فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ} . {فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ} . {قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} . {رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ} . {قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ} . {قَالُوا لَا ضَيْرَ} لَا ضَرَرَ، {إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ} {إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ} مِنْ أَهْلِ زَمَانِنَا. {وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} يَتْبَعُكُمْ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ لِيَحُولُوا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الْخُرُوجِ مِنْ مِصْرَ.
{فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ} “Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun'un izzeti hakkı için şüphesiz galip gelenler elbette biz olacağız, dediler.” {فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ} “Mûsâ da asasını attı; bir de ne görsünler, onların uydurdukları şeyleri yutuveriyor!” {فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ} “Büyücüler derhal secdeye kapandılar.” {قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbine iman ettik dediler.” {رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ} “Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine.” {قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ} “[Firavun]: Ben size izin vermeden önce ona iman ettiniz ha! Muhakkak ki o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür! Yakında göreceksiniz; andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hepinizi asacağım! dedi.” {قَالُوا لَا ضَيْرَ} “Dediler ki: Zararı yok” hiçbir zarar gelmez, {إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ} “biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.” {إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ} “İlk inananlar olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını umarız” çağımızın insanları arasından. {وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} “Mûsâ'ya da: Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz, diye vahyettik” Mısır'dan çıkışınıza engel olmak için Firavun ve kavmi peşinize düşecektir.
11434. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ قَالَ: أَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى إِلَى مُوسَى: أَنِ اجْمَعْ بَنِي إِسْرَائِيلَ كُلَّ أَرْبَعَةِ أَهْلِ أَبْيَاتٍ فِي بَيْتٍ، ثُمَّ اذْبَحُوا أَوْلَادَ الضَّأْنِ، فَاضْرِبُوا بِدِمَائِهَا عَلَى أَبْوَابِكُمْ، فَإِنِّي سَآمُرُ الْمَلَائِكَةَ فَلَا يَدْخُلُوا بَيْتًا عَلَى بَابِهِ دَمٌ، وَسَآمُرُهَا فَتَقْتُلُ أَبْكَارَ آلِ فِرْعَوْنَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ، ثُمَّ اخْبِزُوا خُبْزًا فَطِيرًا فَإِنَّهُ أَسْرَعُ لَكُمْ ثُمَّ أَسْرِ بِعِبَادِي حَتَّى تَنْتَهِيَ إِلَى الْبَحْرِ، فَيَأْتِيَكَ أَمْرِي، فَفَعَلَ ذَلِكَ، فَلَمَّا أَصْبَحُوا قَالَ فِرْعَوْنُ: هَذَا عَمَلُ مُوسَى وَقَوْمِهِ، قَتَلُوا أَبْكَارَنَا مِنْ أَنْفُسِنَا، وَأَخَذُوا أَمْوَالَنَا. فَأَرْسَلَ فِي أَثَرِهِ أَلْفَ أَلْفٍ وَخَمْسَمِائَةِ أَلْفِ مَلِكٍ مُسَوَّرٍ مَعَ كُلِّ مَلِكٍ أَلْفٌ، وَخَرَجَ فِرْعَوْنُ فِي الْكُرْسِيِّ الْعَظِيمِ ١ .
İbn Cüreyc'den şöyle rivayet edilmiştir: O şöyle dedi: Allah Teâlâ Mûsâ'ya şöyle vahyetti: "İsrailoğullarını her dört hane halkı bir evde olacak şekilde topla. Sonra koyun yavrularını (kuzuları) kesin ve onların kanlarını kapılarınıza sürün. Zira Ben meleklere emredeceğim, kapısında kan bulunan hiçbir eve girmeyecekler; yine onlara emredeceğim, Firavun ailesinin gerek canlarından gerek mallarından ilk doğanlarını öldürecekler. Sonra mayasız ekmek yapın, çünkü o sizin için daha çabuk [hazırlanır]. Sonra kullarımı geceleyin yürüt, nihayet denize varıncaya kadar [git]; o vakit sana emrim gelecektir." [Mûsâ] bunu yaptı. Sabah olunca Firavun: "Bu, Mûsâ ve kavminin işidir; canlarımızdan ilk doğanlarımızı öldürdüler ve mallarımızı aldılar" dedi. Bunun üzerine onun peşinden, her birinin maiyetinde bin kişi bulunan bilezikli bir milyon beş yüz bin melik (komutan) gönderdi; Firavun da büyük tahtı üzerinde yola çıktı1.
11435. Metin
{فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ (٥٣) إِنَّ هَؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ (٥٤) وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ (٥٥) وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ (٥٦) فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٥٧) وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ (٥٨) }
{فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ (٥٣) إِنَّ هَؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ (٥٤) وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ (٥٥) وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ (٥٦) فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٥٧) وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ (٥٨) } “Bunun üzerine Firavun şehirlere toplayıcılar gönderdi. 'Şüphesiz bunlar azınlık bir topluluktur. Ve onlar bize karşı büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise elbette teyakkuzda/uyanık bir topluluğuz.' Böylece onları bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve şerefli makamdan çıkardık.”
11436. Metin
{فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} يَحْشُرُونَ النَّاسَ يَعْنِي: الشُّرَطَ لِيَجْمَعُوا السَّحَرَةَ. وَقِيلَ: حَتَّى يَجْمَعُوا لَهُ الْجَيْشَ، وَذَكَرَ بَعْضُهُمْ: أَنَّهُ كَانَ لَهُ أَلْفُ مَدِينَةٍ وَاثْنَا عَشْرَةَ أَلْفَ قَرْيَةٍ. وَقَالَ لَهُمْ: {إِنَّ هَؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ} عِصَابَةٌ {قَلِيلُونَ} وَالشِّرْذِمَةُ الْقِطْعَةُ مِنَ النَّاسِ غَيْرِ الْكَثِيرِ، وَجَمْعُهَا شَرَاذِمُ. قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: كَانَتِ الشِّرْذِمَةُ الَّذِينَ قَلَّلَهُمْ فِرْعَوْنُ سِتَّمِائَةِ أَلْفٍ. وَعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: كَانُوا سِتَّمِائَةٍ وَسَبْعِينَ أَلْفًا وَلَا يُحْصَى عَدَدُ أَصْحَابِ فِرْعَوْنَ. ١ . {وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ} يُقَالُ: غَاظَهُ وَأَغَاظَهُ وَغَيَّظَهُ إِذَا أَغْضَبَهُ، وَالْغَيْظُ وَالْغَضَبُ وَاحِدٌ، يَقُولُ: أَغْضَبُونَا بِمُخَالَفَتِهِمْ دِينَنَا وَقَتْلِهِمْ أَبْكَارَنَا وَذَهَابِهِمْ بِأَمْوَالِنَا الَّتِي اسْتَعَارُوهَا، وَخُرُوجِهِمْ مِنْ أَرْضِنَا بِغَيْرِ إِذْنٍ مِنَّا. {وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ} قَرَأَ أَهْلُ الْحِجَازِ وَالْبَصْرَةِ: "حَذِرُونَ" وَ"فَرِهِينَ" بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ "حَاذِرُونَ" وَ"فَارِهِينَ" بِالْأَلِفِ فِيهِمَا، وَهُمَا لُغَتَانِ. وَقَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: حَاذِرُونَ، أَيْ: مُؤْدُونَ وَمُقْوُونَ، أَيْ: ذَوُو أَدَاةٍ وَقُوَّةٍ مُسْتَعِدُّونَ شَاكُونَ فِي السلاح ٢ ومعنى "حذرون" أَيْ: خَائِفُونَ شَرَّهُمْ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: "الْحَاذِرُ": الْمُسْتَعِدُّ، وَ"الْحَذِرُ": الْمُتَيَقِّظُ. وَقَالَ الْفَرَّاءُ: "الْحَاذِرُ": الَّذِي يَحْذَرُكَ الْآنَ، وَ"الْحَذِرُ": الْمُخَوِّفُ. وَكَذَلِكَ لَا تَلْقَاهُ إِلَّا حَذِرًا، وَالْحَذَرُ: اجْتِنَابُ الشَّيْءِ خَوْفًا مِنْهُ. {فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ} وَفِي الْقِصَّةِ: الْبَسَاتِينُ كَانَتْ مُمْتَدَّةً عَلَى حَافَّتَيِ النِّيلِ، {وَعُيُونٍ} أَنْهَارٍ جَارِيَةٍ. {وَكُنُوزٍ} يَعْنِي الْأَمْوَالَ الظَّاهِرَةَ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: سَمَّاهَا كُنُوزًا لِأَنَّهُ لَمْ يُعْطِ حَقَّ اللَّهِ مِنْهَا، وَمَا لَمْ يُعْطَ حَقُّ اللَّهِ مِنْهُ فَهُوَ كَنْزٌ وَإِنْ كَانَ ظَاهِرًا، قِيلَ: كَانَ لِفِرْعَوْنَ ثَمَانِمِائَةِ أَلْفِ غُلَامٍ، كُلُّ غُلَامٍ عَلَى فَرَسٍ عَتِيقٍ، فِي عُنُقِ كُلِّ فَرَسٍ طَوْقٌ مِنْ ذَهَبٍ، {وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} أَيْ: مَجْلِسٍ حَسَنٍ، قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: أَرَادَ مَجَالِسَ الْأُمَرَاءِ وَالرُّؤَسَاءِ الَّتِي كَانَتْ تَحُفُّهَا الْأَتْبَاعُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ، وَسَعِيدُ
{فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} “Bunun üzerine Firavun şehirlere toplayıcılar gönderdi”; insanları toplayan kimseler, yani sihirbazları bir araya getirmeleri için muhafızlar gönderdi. Bir rivayete göre ise kendisine orduyu toplamaları için [gönderdi]. Bazıları onun bin şehri ve on iki bin köyü bulunduğunu zikretmiştir. Onlara şöyle dedi: {إِنَّ هَؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ} “Şüphesiz bunlar bir topluluktur”, {قَلِيلُونَ} “azınlık [bir topluluktur]”. Şirzime (شِرْذِمَة), insanlardan çok olmayan az bir grup demektir; çoğulu şerâzimdir (شَرَاذِم). Tefsir ehli şöyle demiştir: Firavun'un azımsadığı bu topluluk altı yüz bin kişiydi. İbn Mes‘ûd'dan ise şöyle rivayet edilmiştir: “Onlar altı yüz yetmiş bin kişiydiler; Firavun'un adamlarının sayısı ise sayılamayacak kadar çoktu.”1 {وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ} “Ve onlar bize karşı büyük bir öfke beslemektedirler”. Bir kimse birini öfkelendirdiğinde غَاظَهُ, أَغَاظَهُ ve غَيَّظَهُ denir; gayz (الْغَيْظ) ile gazap (الْغَضَب) aynı anlamdadır. Yani [şöyle demektedir]: “Dinimize muhalefet etmeleri, ilk doğan çocuklarımızı öldürmeleri, ödünç aldıkları mallarımızı alıp gitmeleri ve iznimiz olmaksızın yurdumuzdan çıkmalarıyla bizi öfkelendirdiler.” {وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ} “Ve bizler hep birlikte teyakkuz halindeyiz / tedbirliyiz”. Hicaz ve Basra ehli elifsiz olarak "حَذِرُونَ" ve "فَرِهِينَ" şeklinde okumuş; diğerleri ise her ikisinde de elif ile "حَاذِرُونَ" ve "فَارِهِينَ" şeklinde okumuşlardır. Bunlar iki ayrı lehçedir. Tefsir ehli şöyle demiştir: Hâzirûn (حَاذِرُونَ), yani teçhizatlı ve güçlü, yani silah ve kuvvete sahip, hazırlıklı, baştan aşağı silahlanmış kimseler demektir.2 "Hazirûn" (حَذِرُونَ) kelimesinin anlamı ise: Onların şerrinden korkanlar, sakınanlar demektir. Zeccâc şöyle demiştir: “Hâzir” (الْحَاذِرُ), hazırlıklı olan; “hazir” (الْحَذِرُ) ise uyanık ve tetikte olan kimsedir. Ferrâ ise şöyle demiştir: “Hâzir”, şu anda senden sakınan kimsedir; “hazir” ise sakındırıcı / korkutucu olandır. Nitekim onu ancak tetikte halde görürsün. Hazer (الْحَذَرُ) ise bir şeyden korkarak ondan sakınmaktır. {فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ} “Böylece onları bahçelerden” —kıssada belirtildiğine göre bahçeler Nil'in iki yakası boyunca uzanmaktaydı—, {وَعُيُونٍ} “ve pınarlardan”, yani akan nehirlerden, {وَكُنُوزٍ} “ve hazinelerden”, yani altın ve gümüşten oluşan aşikâr mallardan [çıkardık]. Mücâhid şöyle demiştir: “Allah'ın hakkı onlardan verilmediği için onları hazineler (künüz) olarak isimlendirmiştir; zira açığa vurulmuş/ortada olsa dahi, Allah'ın hakkı ödenmeyen her mal bir kenzdir (hazine/gömü).” Firavun'un sekiz yüz bin hizmetkârı olduğu, her birinin asil bir ata bindiği ve her atın boynunda altından bir tasma bulunduğu söylenmiştir. {وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} “Ve değerli makamdan”, yani güzel bir meclisten [çıkardık]. Müfessirler şöyle demişlerdir: Tâbilerin etrafını kuşattığı emirlerin ve yöneticilerin meclislerini kastetmiştir. Mücâhid ve Saîd
11437. Metin
بْنُ جُبَيْرٍ: هِيَ الْمَنَابِرُ (١) . وَذَكَرَ بَعْضُهُمْ: أَنَّهُ كَانَ إِذَا قَعَدَ عَلَى سَرِيرِهِ وَضَعَ بَيْنَ يَدَيْهِ ثَلَاثَمِائَةِ كُرْسِيٍّ مِنْ ذَهَبٍ يَجْلِسُ عَلَيْهَا الْأَشْرَافُ عَلَيْهِمُ الْأَقْبِيَةُ مِنَ الدِّيبَاجِ مَخُوصَةٌ بِالذَّهَبِ.
b. Cübeyr: "Bunlar minberlerdir (tahtlardır)" dediler (¬١). Bazıları şunu zikretmiştir: Firavun tahtına oturduğunda, önüne altından üç yüz kürsü konur; üzerlerinde altın işlemeli ipek kaftanlar bulunan eşraf bunların üzerine otururdu.
11438. Metin
{كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ (٥٩) فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ (٦٠) }
{كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ (٥٩) فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ (٦٠) }1 “İşte böylece biz onları İsrailoğullarına miras kıldık. (59) [Firavun ve ordusu ise] güneş doğarken onların peşine düştüler. (60)”
11439. Metin
{فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ (٦١) قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ (٦٢) فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (٦٣) }
{فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ (٦١) قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ (٦٢) فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ (٦٣) } “İki topluluk birbirini görünce Mûsâ'nın arkadaşları: 'İşte yakalandık!' dediler. [Mûsâ]: 'Hayır! Asla! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir' dedi. Bunun üzerine Mûsâ'ya: 'Asanla denize vur!' diye vahyettik. Deniz hemen yarıldı; her parçası yüce bir dağ gibi oldu.”
11440. Metin
{كَذَلِكَ} كَمَا وَصَفْنَا، {وَأَوْرَثْنَاهَا} بِهَلَاكِهِمْ، {بَنِي إِسْرَائِيلَ} وَذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى رَدَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ إلى مصر بعدما أَغْرَقَ فِرْعَوْنَ وَقَوْمَهُ، فَأَعْطَاهُمْ جَمِيعَ مَا كَانَ لِفِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْمَسَاكِنِ. {فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ} أَيْ: لَحِقُوهُمْ فِي وَقْتِ إِشْرَاقِ الشَّمْسِ، وَهُوَ إِضَاءَتُهَا، أَيْ: أَدْرَكَ قَوْمُ فِرْعَوْنَ مُوسَى وَأَصْحَابَهُ وَقْتَ شُرُوقِ الشَّمْسِ. {فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ} أَيْ: تَقَابَلَا بِحَيْثُ يَرَى كُلُّ فَرِيقٍ صَاحِبَهُ، وَكَسَرَ حَمْزَةُ الرَّاءَ مِنْ "تَرَاءَى" وَفَتَحَهَا الْآخَرُونَ. {قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ} أَيْ: سَيُدْرِكُنَا قَوْمُ فِرْعَوْنَ وَلَا طَاقَةَ لَنَا بِهِمْ. {قَالَ} مُوسَى ثِقَةً بِوَعْدِ اللَّهِ إِيَّاهُ: {كَلًّا} لَنْ يُدْرِكُونَا، {إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ} يَدُلُّنِي عَلَى طَرِيقِ النَّجَاةِ. {فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ} أَيْ: فَضَرَبَهُ "فَانْفَلَقَ" فَانْشَقَّ، {فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ} قِطْعَةٌ مِنَ الْمَاءِ، {كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ} كَالْجَبَلِ الضَّخْمِ، قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ وَغَيْرُهُ ١ لَمَّا انْتَهَى مُوسَى إِلَى الْبَحْرِ هَاجَتِ الرِّيحُ، وَالْبَحْرُ يَرْمِي بِمَوْجٍ مِثْلِ الْجِبَالِ، فَقَالَ يُوشَعُ: يَا مُكَلِّمَ اللَّهِ أَيْنَ أُمِرْتَ فَقَدْ غَشِيَنَا فِرْعَوْنُ وَالْبَحْرُ أَمَامَنَا؟ قَالَ مُوسَى: هَاهُنَا، فَخَاضَ يُوشَعُ الْمَاءَ وَجَازَ الْبَحْرَ، مَا يُوَارِي حَافِرَ دَابَّتِهِ الْمَاءُ. وَقَالَ الَّذِي يَكْتُمُ إِيمَانَهُ: يَا مُكَلِّمَ اللَّهِ أَيْنَ أُمِرْتَ؟ قَالَ: هَاهُنَا، فَكَبَحَ فَرَسَهُ بِلِجَامِهِ حَتَّى طَارَ الزَّبَدُ مِنْ شِدْقَيْهِ، ثُمَّ أُقْحَمَهُ الْبَحْرُ، فَارْتَسَبَ فِي الْمَاءِ، وَذَهَبَ الْقَوْمُ يَصْنَعُونَ مِثْلَ ذَلِكَ، فَلَمْ يَقْدِرُوا، فَجَعَلَ مُوسَى لَا يَدْرِي كَيْفَ يَصْنَعُ، فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ: أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ، فَضَرَبَهُ فَانْفَلَقَ، فَإِذَا الرَّجُلُ وَاقِفٌ عَلَى فَرَسِهِ لَمْ يَبْتَلَّ سَرْجُهُ وَلَا لِبْدُهُ.
{كَذَلِكَ} “İşte böyle”, vasfettiğimiz gibi, {وَأَوْرَثْنَاهَا} “ve bunları miras bıraktık”, onların helak olmasıyla, {بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrâiloğullarına”. Bu da Allah Teâlâ'nın Firavun ve kavmini boğduktan sonra İsrâiloğullarını Mısır'a geri döndürmesi ve Firavun ile kavmine ait olan bütün malları ve meskenleri onlara vermesiyle gerçekleşmiştir. {فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ} “Derken güneş doğarken onların ardına düştüler” yani güneşin doğuşu ve aydınlatması vaktinde onlara yetiştiler; diğer bir deyişle Firavun'un kavmi Mûsâ ve beraberindekilere güneş doğduğu vakitte yetişti. {فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ} “İki topluluk birbirini görünce” yani her iki grup da birbirini görecek şekilde karşı karşıya geldiğinde. Hamza "تَرَاءَى" kelimesindeki râ (ر) harfini kesra ile, diğerleri ise fetha ile okumuştur. {قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ} “Mûsâ'nın arkadaşları: 'İşte yakalandık!' dediler” yani Firavun'un kavmi bize yetişecek ve bizim onlara gücümüz yetmez. {قَالَ} Mûsâ, Allah'ın kendisine olan vaadine güvenerek: {كَلَّا} “Hayır! Asla!”, bize asla yetişemeyecekler, {إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ} “Şüphesiz Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir” [dedi; yani] beni kurtuluş yoluna iletecektir. {فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ} “Bunun üzerine Mûsâ'ya: 'Asanla denize vur!' diye vahyettik; [vurdu ve deniz] derhal yarıldı” yani [Mûsâ] denize vurdu ve [deniz] yarıldı, parçalandı. {فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ} “Böylece her bir parça oldu”, yani sudan ayrılan her bir parça, {كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ} “yüce bir dağ gibi”, devasa bir dağ gibi [oldu]. İbn Cüreyc ve başkaları şöyle demiştir:1 Mûsâ denize ulaştığında rüzgâr şiddetlendi ve deniz dağlar gibi dalgalar savurmaya başladı. Yûşa: "Ey Kelîmullah! Nereye gitmekle emrolundun? Firavun bize yetişti, deniz ise önümüzde!" dedi. Mûsâ: "Buraya!" dedi. Bunun üzerine Yûşa suya daldı ve binitinin tırnağını su örtmeyecek şekilde denizi geçti. İmanını gizleyen kimse de: "Ey Kelîmullah! Nereye gitmekle emrolundun?" dedi. [Mûsâ]: "Buraya!" dedi. O da atının ağız kenarlarından köpükler saçılıncaya kadar dizginini çekti, sonra onu denize sürdü ve suda [gözden kaybolup] daldı. [Diğer] insanlar da aynısını yapmaya kalkıştılar ancak güç yetiremediler. Mûsâ ne yapacağını bilemez bir halde kaldı. Bunun üzerine Allah ona: "Asanla denize vur!" diye vahyetti. O da vurdu ve deniz yarıldı. Bir de baktılar ki o adam atının üzerinde durmaktadır; ne eyeri ne de eyer keçesi ıslanmıştır.
11441. Metin
{وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ (٦٤) وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ (٦٥) ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ (٦٦) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٦٧) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٦٨) وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ (٦٩) إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ (٧٠) قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ (٧١) قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ (٧٢) أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ (٧٣) }
{وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ (٦٤) وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ (٦٥) ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ (٦٦) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٦٧) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٦٨) وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ (٦٩) إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ (٧٠) قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ (٧١) قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ (٧٢) أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ (٧٣) } “Diğerlerini de oraya yaklaştırdık. Mûsâ'yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık. Sonra ötekileri boğduk. Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Onlara İbrâhim'in haberini de oku. Hani o, babasına ve kavmine: 'Neye tapıyorsunuz?' demişti. Onlar: 'Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz' dediler. [İbrâhim]: 'Yalvardığınız zaman onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size bir fayda veya zarar veriyorlar mı?' dedi.”
11442. Metin
٥٠/ب {وَأَزْلَفْنَا} يَعْنِي: وَقَرَّبْنَا {ثَمَّ الْآخَرِينَ} يَعْنِي: قَوْمَ فِرْعَوْنَ، يَقُولُ: قَدَّمْنَاهُمْ إِلَى الْبَحْرِ، وَقَرَّبْنَاهُمْ إِلَى الْهَلَاكِ، وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: "وَأَزْلَفْنَا": جَمَعْنَا، وَمِنْهُ لَيْلَةُ الْمُزْدَلِفَةِ أَيْ: لَيْلَةُ الْجَمْعِ. وَفِي الْقِصَّةِ أَنَّ جِبْرِيلَ كَانَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَقَوْمِ فِرْعَوْنَ وَكَانَ يَسُوقُ بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَيَقُولُونَ: مَا رَأَيْنَا أَحْسَنَ سِيَاقَةً مِنْ هَذَا الرَّجُلِ، وَكَانَ يَزَعُ قَوْمَ فِرْعَوْنَ، وَكَانُوا يَقُولُونَ: مَا رَأَيْنَا أَحْسَنَ زَعَةً مِنْ هَذَا ١ . {وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ} . {ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ} فِرْعَوْنَ وَقَوْمَهُ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كَانَ الْبَحْرُ سَاكِنًا قَبْلَ ذَلِكَ، فَلَمَّا ضَرَبَهُ مُوسَى بِالْعَصَا اضْطَرَبَ فَجَعَلَ يَمُدُّ وَيَجْزُرُ. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} أَيْ: مِنْ أَهْلِ مِصْرَ، قِيلَ: لَمْ يَكُنْ آمَنَ مِنْ أَهْلِ مِصْرَ إِلَّا آسِيَةُ امْرَأَةُ فِرْعَوْنَ وَحَزْبِيلُ الْمُؤْمِنُ، وَمَرْيَمُ بِنْتُ نَاقُوسَا الَّتِي دَلَّتْ عَلَى عِظَامِ يُوسُفَ ﵇. {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} الْعَزِيزُ فِي الِانْتِقَامِ مِنْ أَعْدَائِهِ، الرَّحِيمُ بِالْمُؤْمِنِينَ حِينَ أَنْجَاهُمْ. قَوْلُهُ: {وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ} . قَوْلُهُ: {إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ} أَيُّ شَيْءٍ تَعْبُدُونَ؟. {قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ} أَيْ: نُقِيمُ عَلَى عِبَادَتِهَا. قَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: إِنَّمَا قَالَ: {فَنَظَلُّ} لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَهَا بِالنَّهَارِ، دُونَ اللَّيْلِ، يُقَالُ: ظَلَّ يَفْعَلُ كَذَا إِذَا فَعَلَ بِالنَّهَارِ. {قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ} أَيْ: هَلْ يَسْمَعُونَ دُعَاءَكُمْ، {إِذْ تَدْعُونَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ يَسْمَعُونَ لَكُمْ. {أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ} قِيلَ بِالرِّزْقِ، {أَوْ يَضُرُّونَ} إِنْ تَرَكْتُمْ عِبَادَتَهَا.
[50/b] {وَأَزْلَفْنَا} “Ve yaklaştırdık” yani yakınlaştırdık, {ثَمَّ الْآخَرِينَ} “ötekileri de oraya” yani Firavun kavmini. [Cenâb-ı Hak] buyuruyor ki: Onları denize doğru sürdük ve helake yaklaştırdık. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: “{وَأَزْلَفْنَا} topladık demektir; bundan dolayı [Hac'daki] Müzdelife gecesine toplanma gecesi denir.” Kıssada anlatıldığına göre Cibrîl, İsrailoğulları ile Firavun kavmi arasındaydı; İsrailoğullarını sevk edip yönlendiriyordu, onlar da: “Bu zattan daha güzel sevk eden birini görmedik” diyorlardı. Firavun kavmini ise [hizaya sokup] engelliyordu, onlar da: “Bundan daha güzel intizam sağlayıp engelleyen birini görmedik” diyorlardı.1 {وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ} “Mûsâ'yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.” {ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ} “Sonra ötekileri boğduk” Firavun ve kavmini. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: “Deniz bundan önce durgundu. Mûsâ asasıyla denize vurunca dalgalanıp çalkalandı ve medcezir yapmaya başladı.” {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdi” yani Mısır halkından [çoğu]. Mısır halkından Firavun'un hanımı Âsiye, mümin olan Hazbîl ve Yûsuf aleyhisselâm'ın kemiklerinin yerini gösteren Nâkûsâ kızı Meryem'den başkasının iman etmediği söylenmiştir. {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Ve şüphesiz senin Rabbin, elbette O mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir”; düşmanlarından intikam almada mutlak güç sahibi (el-Azîz), onları kurtardığı esnada müminlere karşı çok merhametli (er-Rahîm) olandır. [Yüce Allah'ın] {وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ} “Onlara İbrâhim'in haberini de oku” kavli. [Yüce Allah'ın] {إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ} “Hani o, babasına ve kavmine: 'Neye tapıyorsunuz?' demişti” kavli; neye ibadet ediyorsunuz? {قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ} “Dediler ki: 'Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam ediyoruz'” yani onların ibadetine devam ederiz. Bazı ilim ehli şöyle demiştir: {فَنَظَلُّ} “devam ediyoruz” buyurmasının sebebi, onların geceleyin değil sadece gündüzleri putlara tapmalarıydı. Zira bir kimse bir işi gündüz yaptığında “ظَلَّ يَفْعَلُ كَذَا” (gündüz boyu şöyle yaptı) denir. {قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ} “[İbrâhim] dedi ki: 'Sizi işitiyorlar mı?'” yani duanızı işitiyorlar mı, {إِذْ تَدْعُونَ} “dua ettiğiniz zaman”. İbn Abbâs: “Sizi dinliyorlar mı?” [diye açıklamıştır]. {أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ} “Yahut size fayda sağlarlar mı?” rızık vermek suretiyle denilmiştir, {أَوْ يَضُرُّونَ} “veya zarar verirler mi?” onlara tapmayı terk ettiğiniz takdirde.
11443. Metin
{قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ (٧٤) قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ (٧٥) أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ (٧٦) فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ (٧٧) الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ (٧٨) وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ (٧٩) }
{قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ (٧٤) قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ (٧٥) أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ (٧٦) فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ (٧٧) الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ (٧٨) وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ (٧٩) } “Dediler ki: 'Hayır, biz babalarımızı böyle yapar bulduk.' [İbrâhim] dedi ki: 'Eski atalarınızın ve sizin nelere taptığınızı hiç düşündünüz mü? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi müstesna. O ki beni yarattı, bana doğru yolu gösteren de O'dur. Beni yediren ve içiren de O'dur.'”
11444. Metin
{قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} مَعْنَاهُ: إِنَّهَا لَا تَسْمَعُ قَوْلًا وَلَا تَجْلِبُ نَفْعًا، وَلَا تَدْفَعُ ضَرًّا، لَكِنِ اقْتَدَيْنَا بِآبَائِنَا. فِيهِ إِبْطَالُ التَّقْلِيدِ فِي الدِّينِ. {قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ} الْأَوَّلُونَ. {فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي} أَيْ: أَعْدَاءٌ لِي، وَوَحَّدَهُ عَلَى مَعْنَى أَنَّ كُلَّ مَعْبُودٍ لَكُمْ عَدُوٌّ لِي. فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ وَصَفَ الْأَصْنَامَ بِالْعَدَاوَةِ وَهِيَ جَمَادَاتٌ؟ قِيلَ: مَعْنَاهُ فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي لَوْ عَبَدْتُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ (١) كَمَا قَالَ تَعَالَى: "سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا" (مَرْيَمَ-٨٢) . وَقَالَ الْفَرَّاءُ (٢) هُوَ مِنَ الْمَقْلُوبِ، أَرَادَ: فَإِنِّي عَدُوٌّ لَهُمْ، لِأَنَّ مَنْ عَادَيْتَهُ فَقَدْ عَادَاكَ. وَقِيلَ: "فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي" عَلَى مَعْنَى إِنِّي لَا أَتَوَلَّاهُمْ وَلَا أَطْلُبُ مِنْ جِهَتِهِمْ نَفْعًا، كَمَا لَا يُتَوَلَّى الْعَدُوُّ، وَلَا يُطْلَبُ مِنْ جِهَتِهِ النَّفْعُ.
{قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} “Dediler ki: Hayır, biz babalarımızı böyle yapar bulduk.” Manası: Onlar bir söz işitmez, fayda sağlamaz ve zararı savamazlar; fakat biz babalarımıza uyduk. Bunda dinde taklidin iptali vardır. {قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ} “[İbrâhim] dedi ki: Eski atalarınızın ve sizin nelere taptığınızı hiç gördünüz/düşündünüz mü?” öncekilerin. {فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي} “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır” yani bana düşmandırlar. 'Sizin her taptığınız bana düşmandır' manasında tekil getirmiştir. Eğer: 'Cansız varlıklar oldukları halde putları düşmanlıkla nasıl nitelemiştir?' denilirse, şöyle denir: Bunun manası; kıyamet gününde şayet ben onlara tapsaydım onlar bana düşman olurlardı (¬١); nitekim Yüce Allah: "Onların tapınmalarını inkâr edecekler ve onların aleyhine hasım olacaklar" (Meryem, 82) buyurmuştur. Ferrâ (¬٢) şöyle demiştir: Bu maklûbtandır (tersine çevrilmiştir); muradı: 'Şüphesiz ben onlara düşmanım'dır; çünkü birine düşmanlık ettiğinde o da sana düşmanlık etmiş olur. Şöyle de denilmiştir: 'Şüphesiz onlar bana düşmandır' ifadesi; bir düşman dost edinilmediği ve onun cihetinden bir fayda umulmadığı gibi, ben de onları dost edinmem ve onların cihetinden bir fayda talep etmem, manasındadır.
11445. Metin
قَوْلُهُ: {إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ} اخْتَلَفُوا فِي هَذَا الِاسْتِثْنَاءِ، قِيلَ: هُوَ اسْتِثْنَاءٌ مُنْقَطِعٌ، كَأَنَّهُ قَالَ: فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي لَكِنَّ رَبَّ الْعَالَمِينَ وَلِيِّي ٣ . وَقِيلَ: إِنَّهُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْأَصْنَامَ مَعَ اللَّهِ، فَقَالَ إِبْرَاهِيمُ: كُلُّ مَنْ تَعْبُدُونَ أَعْدَائِي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ ٤ . وَقِيلَ: إِنَّهُمْ غَيْرُ مَعْبُودٍ لِي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ، فَإِنِّي أَعْبُدُهُ. وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: مَعْنَاهُ إِلَّا مَنْ عَبَدَ رَبَّ الْعَالَمِينَ. ثُمَّ وَصَفَ مَعْبُودَهُ فَقَالَ: {الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ} أَيْ: يُرْشِدُنِي إِلَى طَرِيقِ النَّجَاةِ. {وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ} أي: يرزقني ويغذني بِالطَّعَامِ وَالشَّرَابِ، فَهُوَ رَازِقِي وَمِنْ عِنْدِهِ رِزْقِي.
Allah Teâlâ'nın: {إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi müstesna” buyruğundaki bu istisna hakkında ihtilaf etmişlerdir. Denildi ki: Bu münkati‘ (kesintili) bir istisnadır; sanki o şöyle demiştir: 'Onlar benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi benim dostumdur'3. Şöyle de denildi: Onlar Allah ile birlikte putlara tapıyorlardı; bunun üzerine İbrâhim: 'Taptığınız her şey benim düşmanımdır, âlemlerin Rabbi müstesna'4 dedi. Şöyle de denildi: 'Âlemlerin Rabbi hariç, onlar benim taptığım şeyler değildir; zira ben yalnızca O'na ibadet ederim.' Hüseyin b. el-Fadl ise şöyle demiştir: Bunun manası; 'Âlemlerin Rabbine ibadet eden kimseler müstesna' demektir. Sonra [İbrâhim] ibadet ettiği Zat'ı niteleyerek şöyle buyurdu: {الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ} “Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur” yani beni kurtuluş yoluna iletir. {وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ} “Beni yediren ve içiren O'dur” yani beni yiyecek ve içecekle rızıklandırıp besler; rızkımı veren O'dur ve rızkım O'nun katındandır.
11446. Metin
{وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ (٨٠) وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ (٨١) وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ (٨٢) رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ (٨٣) }
{وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ (٨٠) وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ (٨١) وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ (٨٢) رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ (٨٣) } “'Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur. Rabbim! Bana bir ilim/hikmet bahşet ve beni salihlere kat!'”
11447. Metin
{وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ (٨٤) وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ (٨٥) }
{وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ (٨٤) وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ (٨٥) } “'Sonradan gelecekler arasında beni doğrulukla anılan/güzel bir nam sahibi kıl. Beni Naîm cennetinin vârislerinden eyle!'”
11448. Metin
{وَإِذَا مَرِضْتُ} أَضَافَ الْمَرَضَ إِلَى نَفْسِهِ وَإِنْ كَانَ الْمَرَضُ وَالشِّفَاءُ كُلُّهُ مِنَ اللَّهِ، اسْتِعْمَالًا لِحُسْنِ الْأَدَبِ كَمَا قَالَ الْخَضِرُ: "فَأَرَدْتُ أَنْ أَعِيبَهَا" (الْكَهْفِ-٧٩) ، وَقَالَ: "فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا" (الْكَهْفِ-٨٢) . {فَهُوَ يَشْفِينِ} أَيْ: يُبْرِئُنِي مِنَ الْمَرَضِ. {وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ} أَدْخَلَ "ثُمَّ" هَاهُنَا لِلتَّرَاخِي، أَيْ: يُمِيتُنِي فِي الدُّنْيَا وَيُحْيِينِي فِي الْآخِرَةِ. {وَالَّذِي أَطْمَعُ} أَيْ: أَرْجُو، {أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ} أَيْ: خَطَايَايَ يَوْمَ الْحِسَابِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ قَوْلُهُ: "إِنِّي سَقِيمٌ"، وَقَوْلُهُ: "بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا"، وَقَوْلُهُ لِسَارَّةَ: "هَذِهِ أُخْتِي"، وَزَادَ الْحَسَنُ وَقَوْلُهُ لِلْكَوَاكِبِ: "هَذَا رَبِّي". وَأَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ الْقَاهِرِ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْغَافِرِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْفَارِسِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى الْجُلُودِيُّ، أَخْبَرَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ الْحَجَّاجِ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا حَفْصٌ بْنُ غِيَاثٍ، عَنْ دَاوُدَ، عَنِ الشَّعْبِيِّ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَائِشَةَ قَالَ: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ: ابْنُ جُدْعَانَ، كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ يَصِلُ الرَّحِمَ، وَيُطْعِمُ الْمَسَاكِينَ، فَهَلْ ذَاكَ نَافِعُهُ؟ قَالَ: "لَا يَنْفَعُهُ إِنَّهُ لَمْ يَقُلْ يَوْمًا، رَبِّ اغْفِرْ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ" ١ وَهَذَا كُلُّهُ احْتِجَاجٌ مَنْ إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ، وَإِخْبَارٌ أَنَّهُ لَا يَصْلُحُ لِلْإِلَهِيَّةِ مَنْ لَا يَفْعَلُ هَذِهِ الْأَفْعَالَ. {رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَعْرِفَةُ حُدُودِ اللَّهِ وَأَحْكَامِهِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: الْفَهْمُ وَالْعِلْمُ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: النُّبُوَّةُ ٢ {وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ} بِمَنْ قَبْلِي مِنَ النَّبِيِّينَ فِي الْمَنْزِلَةِ وَالدَّرَجَةِ. {وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ} أَيْ: ثَنَاءً حَسَنًا، وَذِكْرًا جَمِيلًا وَقَبُولًا عَامًّا فِي الْأُمَمِ الَّتِي تَجِيءُ بَعْدِي، فَأَعْطَاهُ اللَّهُ ذَلِكَ، فَجُعِلَ كُلُّ أَهْلِ الْأَدْيَانِ يَتَوَلَّوْنَهُ وَيُثْنُونَ عَلَيْهِ. قَالَ الْقُتَيْبِيُّ: وُضِعَ اللِّسَانُ مَوْضِعَ الْقَوْلِ عَلَى الِاسْتِعَارَةِ لِأَنَّ الْقَوْلَ يَكُونُ بِهِ. {وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ} أَيْ: مِمَّنْ تُعْطِيهِ جَنَّةَ النَّعِيمِ.
{وَإِذَا مَرِضْتُ} “Hastalandığım zaman” Hastalık ve şifanın tamamı Allah'tan olduğu halde, güzel edebe riayet etmek maksadıyla hastalığı kendi nefsine nispet etti. Nitekim Hızır da: {فَأَرَدْتُ أَنْ أَعِيبَهَا} “Ben onu kusurlu kılmak istedim” (el-Kehf, 79) demiş, [hayırdan bahsederken ise] şöyle demiştir: {فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا} “Rabbin onların rüşd çağına erişmelerini istedi” (el-Kehf, 82). {فَهُوَ يَشْفِينِ} “Bana şifa veren O'dur.” Yani: Beni hastalıktan iyileştirir. {وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ} “Beni öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur.” [Ölüm ile diriliş arasındaki] zaman aralığını (terâhî) ifade etmek üzere buraya “sümme (ثُمَّ - sonra)” edatını dahil etti; yani dünyada beni öldürecek, ahirette ise diriltecektir. {وَالَّذِي أَطْمَعُ} “Umduğum da O'dur,” yani ümit ettiğim, {أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ} “hesap günü günahlarımı bağışlayacağını.” Yani: Hesap gününde hatalarımı [bağışlayacağını]. Mücâhid şöyle demiştir: [Bu hatalar], onun: «Ben gerçekten hastayım», «Belki de bu işi onların şu büyükleri yapmıştır» sözleri ve Sâre hakkında söylediği: «Bu benim kız kardeşimdir» sözüdür. Hasan [el-Basrî] buna yıldızlar hakkındaki: «İşte bu benim Rabbim!» sözünü de eklemiştir. Bize İsmâil b. Abdilkâhir haber verdi, bize Abdülgâfir b. Muhammed el-Fârisî haber verdi, bize Muhammed b. Îsâ el-Cülûdî haber verdi, bize İbrâhim b. Muhammed b. Süfyân haber verdi, bize Müslim b. el-Haccâc anlattı, bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe anlattı, bize Hafs b. Gıyâs, Dâvûd'dan, o eş-Şa'bî'den, o Mesrûk'tan, o da Âişe'den [radıyallâhu anhâ] anlattı; dedi ki: Dedim ki: “Ey Allah'ın Resûlü! İbn Cüd'ân Câhiliye döneminde sıla-i rahimde bulunur ve yoksulları doyururdu; bu ona bir fayda sağlar mı?” Buyurdu ki: «Ona bir fayda sağlamaz; çünkü o bir gün bile: 'Rabbim! Hesap günü günahlarımı bağışla' dememiştir.» 1 Bütün bunlar, İbrâhim'in kavmine karşı getirdiği delillerdir ve bu fiilleri yapamayan bir varlığın ilahlığa elverişli olamayacağını bildirmektir. {رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا} “Rabbim! Bana bir ilim/hüküm bahşet” İbn Abbâs: “Allah'ın sınırlarını ve hükümlerini tanımayı [bahşet]” demiştir. Mukātil: “Anlayış ve ilim” demiştir. Kelbî ise: “Peygamberlik” demiştir.2 {وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ} “Ve beni sâlihler arasına kat.” Yani mertebe ve derece bakımından benden önceki peygamberlerin arasına [kat]. {وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ} “Sonradan gelecekler arasında beni doğrulukla anılan/güzel bir nam sahibi kıl.” Yani: Benden sonra gelecek ümmetler arasında güzel bir övgü, hayırla yâd edilme ve genel bir kabul nasip eyle. Allah da ona bunu ihsan etti; böylece bütün din mensupları onu dost edinir ve kendisini övgüyle anar oldular. el-Kuteybî şöyle demiştir: “Söz dil ile söylendiği için istiare yoluyla 'lisân (dil)' kelimesi 'söz/nam' yerine kullanılmıştır.” {وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ} “Beni Naîm cennetinin vârislerinden eyle!” Yani: Kendisine Naîm cennetini bahşedeceğin kimselerden [eyle].
11449. Metin
{وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ (٨٦) وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ (٨٧) يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ (٨٨) إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ (٨٩) وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ (٩٠) وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ (٩١) وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ (٩٢) مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ أَوْ يَنْتَصِرُونَ (٩٣) فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ (٩٤) وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ (٩٥) قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ (٩٦) }
{وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ (٨٦) وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ (٨٧) يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ (٨٨) إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ (٨٩) وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ (٩٠) وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ (٩١) وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ (٩٢) مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ أَوْ يَنْتَصِرُونَ (٩٣) فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ (٩٤) وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ (٩٥) قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ (٩٦) } “'Babamı da bağışla; çünkü o sapıklardandır. İnsanların diriltilecekleri gün beni utandırma! O gün ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah'a arınmış/temiz bir kalp ile gelen müstesna. Cennet takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir. Ve onlara: Hani nerede taptıklarınız? denilir. Allah'tan başka [taptıklarınız]! Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı? Onlar, o azgınlar ve İblis'in bütün orduları tepe taklak oraya atılırlar. Orada birbiriyle çekişerek şöyle derler:'”
11450. Metin
{وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ} وَقَالَ هَذَا قَبْلَ أَنْ يَتَبَيَّنَ لَهُ أنه عدو الله، كَمَا سَبَقَ ذِكْرُهُ فِي سُورَةِ التَّوْبَةِ. {وَلَا تُخْزِنِي} لَا تَفْضَحْنِي، {يَوْمَ يُبْعَثُونَ} {يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ} أَيْ: خَالِصٌ مِنَ الشِّرْكِ وَالشَّكِّ ١ فَأَمَّا الذُّنُوبُ فَلَيْسَ يَسْلَمُ مِنْهَا أَحَدٌ، هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ: الْقَلْبُ السَّلِيمُ هُوَ الصَّحِيحُ، وَهُوَ قَلْبُ الْمُؤْمِنِ لِأَنَّ قَلْبَ الْكَافِرِ وَالْمُنَافِقِ مَرِيضٌ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ" (الْبَقَرَةِ-١٠) ، قَالَ ابْنُ عُثْمَانَ النَّيْسَابُورِيُّ: هُوَ الْقَلْبُ الْخَالِي مِنَ الْبِدْعَةِ الْمُطْمَئِنُّ عَلَى السُّنَّةِ ٢ . {وَأُزْلِفَتِ} قَرَّبَتْ {الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ} {وَبُرِّزَتِ} أَظْهَرَتْ، {الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ} لِلْكَافِرِينَ. {وَقِيلَ لَهُمْ} يَوْمَ الْقِيَامَةِ، {أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ} {مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ} يمنعونكم ٥١/أمِنَ الْعَذَابِ، {أَوْ يَنْتَصِرُونَ} لِأَنْفُسِهِمْ. {فَكُبْكِبُوا فِيهَا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: جُمِعُوا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: دُهْوِرُوا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: قُذِفُوا. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: طُرِحَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ. وَقَالَ الْقُتَيْبِيُّ: أُلْقُوا عَلَى رُءُوسِهِمْ. {هُمْ وَالْغَاوُونَ} يَعْنِي: الشَّيَاطِينَ، قَالَ قَتَادَةُ، وَمُقَاتِلٌ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: كَفَرَةُ الْجِنِّ. {وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ} وَهُمْ أَتْبَاعُهُ وَمَنْ أَطَاعَهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ. وَيُقَالُ: ذُرِّيَّتُهُ. {قَالُوا} أَيْ: قَالَ الْغَاوُونَ لِلشَّيَاطِينِ وَالْمَعْبُودِينَ، {وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ} مَعَ الْمَعْبُودِينَ وَيُجَادِلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا.
{وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ} “Babamı da bağışla; çünkü o sapıklardan idi.” [İbrâhim] bunu, Tevbe sûresinde daha önce geçtiği üzere onun Allah’ın bir düşmanı olduğu kendisine apaçık belli olmadan önce söylemişti. {وَلَا تُخْزِنِي} “Beni rezil etme” beni rüsvay etme, {يَوْمَ يُبْعَثُونَ} “[insanların] diriltilecekleri gün.” {يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ} “O gün ki ne mal fayda verir ne de evlatlar! Ancak Allah’a selim bir kalp ile gelen müstesna.” Yani şirkten ve şüpheden arınmış [bir kalp].1 Günahlara gelince, onlardan hiç kimse salim kalamaz; müfessirlerin çoğunun görüşü budur. Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demiştir: “Selim kalp, sağlam olan kalptir; o da müminin kalbidir. Çünkü kâfirin ve münafığın kalbi hastalıklıdır.” Nitekim Allah Teâlâ: {فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} “Onların kalplerinde bir hastalık vardır” (Bakara, 2/10) buyurmuştur. İbn Osmân en-Nîsâbûrî ise şöyle demiştir: “O, bidatten uzak ve sünnet üzere mutmain olan kalptir.”2 {وَأُزْلِفَتِ} “Ve yaklaştırıldığı [zaman]” yaklaştırıldı, {الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ} “Cennet, takvâ sahiplerine.” {وَبُرِّزَتِ} “Ve açığa çıkarıldığı [zaman]” ortaya çıkarıldı, {الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ} “Cehennem, azgınlara” kâfirlere. {وَقِيلَ لَهُمْ} “Ve onlara denildi ki:” kıyamet günü, {أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ} “Nerede o ibadet ettikleriniz?” {مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ} “Allah’ı bırakıp da [taptıklarınız]! Size yardım ediyorlar mı?” [yani] sizi azaptan kurtarıyorlar mı, {أَوْ يَنْتَصِرُونَ} “yahut kendilerine bir yardımları dokunuyor mu?” kendilerini [koruyabiliyorlar mı?] {فَكُبْكِبُوا فِيهَا} “Artık oraya tepetaklak atıldılar” İbn Abbâs: “Toplandılar” demiştir. Mücâhid: “Yuvarlandılar” demiştir. Mukâtil: “Fırlatılıp atıldılar” demiştir. Zeccâc: “Bir kısmı diğerinin üzerine atıldı” demiştir. el-Kuteybî de: “Başları üzere atıldılar” demiştir. {هُمْ وَالْغَاوُونَ} “kendileri ve azgınlar” yani şeytanlar; bunu Katâde ve Mukâtil söylemiştir. Kelbî ise: “Cinlerin kâfirleri” demiştir. {وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ} “ve İblis’in bütün orduları.” Onlar, cinlerden ve insanlardan ona uyanlar ve ona itaat edenlerdir. Zürriyeti olduğu da söylenmiştir. {قَالُوا} “Dediler ki” yani azgınlar, şeytanlara ve kendilerine tapılan varlıklara dediler, {وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ} “onlar orada çekişirlerken” [yani] kendilerine tapılanlarla çekişip birbirleriyle tartışırlarken.
11451. Metin
{تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٩٧) إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٩٨) وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ (٩٩) فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ (١٠٠) وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ (١٠١) فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١٠٢) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٠٣) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٠٤) كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ (١٠٥) }
{تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٩٧) إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٩٨) وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ (٩٩) فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ (١٠٠) وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ (١٠١) فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١٠٢) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٠٣) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٠٤) كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ (١٠٥) } “'Vallahi biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz! Çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk. Bizi ancak o günahkârlar/suçlular saptırdı. Artık bizim için ne şefaatçiler var ne de candan bir dost! Keşke bizim için [dünyaya] bir dönüş daha olsaydı da müminlerden olsaydık!' Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Nûh'un kavmi de elçileri yalanladı.”
11452. Metin
{تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} . {إِذْ نُسَوِّيكُمْ} نَعْدِلُكُمْ، {بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} فَنَعْبُدُكُمْ. {وَمَا أَضَلَّنَا} أَيْ: مَا دَعَانَا إِلَى الضَّلَالِ، {إِلَّا الْمُجْرِمُونَ} قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي الشَّيَاطِينَ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: إِلَّا أَوَّلُونَا الَّذِينَ اقْتَدَيْنَا بِهِمْ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَعِكْرِمَةُ: يَعْنِي: إِبْلِيسَ، وَابْنَ آدَمَ الْأَوَّلَ، وَهُوَ قَابِيلُ، لِأَنَّهُ أَوَّلُ مَنْ سَنَّ الْقَتْلَ، وَأَنْوَاعَ الْمَعَاصِي. {فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ} أَيْ: مَنْ يَشْفَعُ لَنَا مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَالنَّبِيِّينَ وَالْمُؤْمِنِينَ. {وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ} أَيْ: قَرِيبٍ يَشْفَعُ لَنَا، يَقُولُهُ الْكُفَّارُ حِينَ تُشَفَّعُ الْمَلَائِكَةُ وَالنَّبِيُّونَ وَالْمُؤْمِنُونَ، وَالصَّدِيقُ هُوَ الصَّادِقُ فِي الْمَوَدَّةِ بِشَرْطِ الدِّينِ. أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ فَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ الْيَقْطِينِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ يَزِيدُ الْعَقِيلِيُّ، حَدَّثَنَا صَفْوَانُ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنَا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ، حَدَّثَنَا مَنْ سَمِعَ أَبَا الزُّبَيْرِ يَقُولُ: أَشْهَدُ لَسَمِعْتُ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ يَقُولُ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: "إِنِ الرَّجُلَ لَيَقُولُ فِي الْجَنَّةِ مَا فَعَلَ صَدِيقِي فَلَانٌ، وَصَدِيقُهُ فِي الْجَحِيمِ، فَيَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: أَخْرِجُوا لَهُ صَدِيقَهُ إِلَى الْجَنَّةِ، فَيَقُولُ مَنْ بَقِيَ: فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ" ١ قَالَ الْحَسَنُ: اسْتَكْثِرُوا مِنَ الْأَصْدِقَاءِ الْمُؤْمِنِينَ فَإِنَّ لَهُمْ شَفَاعَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ. {فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً} أَيْ: رَجْعَةً إِلَى الدُّنْيَا، {فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} الْعَزِيزُ الَّذِي لَا يُغَالَبُ، فَاللَّهُ عَزِيزٌ، وَهُوَ فِي وَصْفِ عِزَّتِهِ رَحِيمٌ. قَوْلُهُ ﷿: {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} قِيلَ لِلْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ: يَا أَبَا سَعِيدٍ أَرَأَيْتَ قَوْلَهُ: {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} وَ {كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ} وَ {كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ} وَإِنَّمَا
{تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “‘Allah'a andolsun ki biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz;” {إِذْ نُسَوِّيكُمْ} sizleri denk tuttuğumuzda, {بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi ile.’” [Böylece] sizlere ibadet ediyorduk. {وَمَا أَضَلَّنَا} yani bizi sapıklığa çağırmadı, {إِلَّا الْمُجْرِمُونَ} “o günahkârlardan başkası.” Mukâtil: "Yani şeytanlar" demiştir. Kelbî: "Kendilerine uyduğumuz önceki atalarımızdan başkası [bizi saptırmadı]" demiştir. Ebu'l-Âliye ve İkrime ise: "Yani İblis ve Âdem'in ilk oğlu olan Kābil; çünkü cinayeti ve günah çeşitlerini ilk ihdas eden (başlatan) odur" demişlerdir. {فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ} “Artık bizim için ne şefaatçiler vardır” yani meleklerden, peygamberlerden ve müminlerden bizim için şefaat edecek kimse [yoktur], {وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ} “ne de candan/yakın bir dost.” Yani bizim için şefaat edecek yakın bir dost [yoktur]. Bunu inkârcılar, meleklerin, peygamberlerin ve müminlerin şefaatte bulunduğu vakit söylerler. Sıddîk (gerçek dost) ise din bağı şartıyla sevgisinde samimi olan kimsedir. Bize Ebu Saîd eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebu İshak es-Sa‘lebî haber verdi, bana el-Hüseyn b. Muhammed b. Fencüveyh haber verdi, bize Muhammed b. el-Hüseyn el-Yaktînî anlattı, bize Ahmed b. Abdillâh Yezîd el-Ukaylî haber verdi, bize Safvân b. Sâlih anlattı, bize el-Velîd b. Müslim anlattı, bize Ebu'z-Zübeyr'in şöyle dediğini işiten kimse anlattı: Şahitlik ederim ki ben Câbir b. Abdillâh'ı şöyle derken işittim: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: «Kişi cennette mutlaka: 'Benim filanca dostum ne yaptı?' der. Dostu ise cehennemdedir. Bunun üzerine Allah Teâlâ: 'Onun dostunu onun için [cehennemden] çıkarıp cennete koyun' buyurur. [Geride] kalanlar da şöyle der: “Artık bizim için ne şefaatçiler vardır ne de candan bir dost!”» 1 Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: "Mümin dostları çoğaltınız; zira kıyamet gününde onlar için bir şefaat [hakkı] vardır." {فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً} “Keşke bizim için bir dönüş olsa,” yani dünyaya bir dönüş [olsa], {فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “da müminlerden olsak!” {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” el-Azîz; kendisine galip gelinemeyendir. Allah Azîz'dir ve izzet vasfı içinde Rahîm'dir (çok merhametlidir). Yüce [Allah]'ın: {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} “Nûh kavmi de elçileri yalanladı” kavli hakkında Hasan-ı Basrî'ye şöyle denildi: "Ey Ebû Saîd! [Allah'ın]: {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} “Nûh kavmi de elçileri yalanladı”, {كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ} “Âd [kavmi] de elçileri yalanladı” ve {كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ} “Semûd [kavmi] de elçileri yalanladı” buyrukları hakkında ne dersin? Oysa
11453. Metin
أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ رَسُولٌ وَاحِدٌ؟ قَالَ: إِنِ الْآخَرَ جَاءَ بِمَا جَاءَ الْأَوَّلُ، فَإِذَا كَذَّبُوا وَاحِدًا فَقَدْ كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَجْمَعِينَ.
onlara yalnızca bir elçi gönderilmişti?" Şöyle dedi: "Çünkü sonraki [elçi de] ilkinin getirdiğini getirmiştir. Dolayısıyla birini yalanladıklarında, bütün elçileri yalanlamış olurlar."
11454. Metin
{إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٠٦) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٠٧) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٠٨) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٠٩) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١١٠) قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ (١١١) }
{إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٠٦) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٠٧) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٠٨) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٠٩) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١١٠) قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ (١١١) } “Hani kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: 'Korkup sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin!' Dediler ki: 'Sana en aşağılık kimseler uymuşken biz sana hiç inanır mıyız?'”
11455. Metin
{قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١١٢) إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ (١١٣) وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ (١١٤) إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ (١١٥) قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ (١١٦) }
{قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١١٢) إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ (١١٣) وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ (١١٤) إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ (١١٥) قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ (١١٦) } “[Nûh] dedi ki: 'Onların neler yapmakta oldukları hakkında benim ne bilgim olabilir? Eğer farkında olsanız, onların hesabı ancak Rabbime aittir. Ben inananları kovacak değilim! Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.' Dediler ki: 'Ey Nûh! Eğer vazgeçmezsen, mutlaka taşlananlardan olacaksın!'”
11456. Metin
{إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ} فِي النَّسَبِ لَا فِي الدِّينِ. {نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ} {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} عَلَى الْوَحْيِ. {فَاتَّقُوا اللَّهَ} بِطَاعَتِهِ وَعِبَادَتِهِ، {وَأَطِيعُونِ} فِيمَا آمُرُكُمْ بِهِ مِنَ الْإِيمَانِ وَالتَّوْحِيدِ. {وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ} ثَوَابِيَ، {إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ} {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} . {قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ} قَرَأَ يَعْقُوبُ: "وَأَتْبَاعُكَ الْأَرْذَلُونَ" السَّفَلَةُ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: الصَّاغَةُ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ الْحَاكَةُ وَالْأَسَاكِفَةُ. {قَالَ} نُوحٌ، {وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} أَيْ: مَا أَعْلَمُ أَعْمَالَهُمْ وَصَنَائِعَهُمْ، وَلَيْسَ عَلَيَّ مِنْ دَنَاءَةِ مَكَاسِبِهِمْ وَأَحْوَالِهِمْ شَيْءٌ إِنَّمَا كُلِّفْتُ أَنْ أَدْعُوَهُمْ إِلَى اللَّهِ، وَلِي مِنْهُمْ ظَاهِرُ أَمْرِهِمْ. {إِنْ حِسَابُهُمْ} مَا حِسَابُهُمْ، {إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ} لَوْ تَعْلَمُونَ ذَلِكَ مَا عِبْتُمُوهُمْ بِصَنَائِعِهِمْ. قَالَ الزَّجَّاجُ: الصِّنَاعَاتُ لَا تَضُرُّ فِي الدِّيَانَاتِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ: أَيْ: لَمْ أَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ يَهْدِيهِمْ وَيُضِلُّكُمْ وَيُوَفِّقُهُمْ وَيَخْذُلُكُمْ. {وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ} . {قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ} عَمَّا تَقُولُ، {لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ} قَالَ مُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: مِنَ الْمَقْتُولِينَ بِالْحِجَارَةِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: مِنَ الْمَشْتُومِينَ.
{إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ} “Hani onlara kardeşleri demişti” dinde değil, soyca kardeşleri. {نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ} “Nûh: 'Korkup sakınmaz mısınız?'” {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} “Şüphesiz ben size güvenilir bir elçiyim” vahiy konusunda güvenilir [biriyim]. {فَاتَّقُوا اللَّهَ} “Artık Allah'tan sakının” O'na itaat ve kulluk ederek, {وَأَطِيعُونِ} “ve bana itaat edin” iman ve tevhid hususunda size emrettiğim şeylerde. {وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ} “Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim” mükâfatım, {إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ} “ancak âlemlerin Rabbine aittir.” {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} “Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin!” {قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ} “Dediler ki: 'Sana en aşağılık kimseler uymuşken biz sana inanır mıyız?'” Ya'kūb: "وَأَتْبَاعُكَ الْأَرْذَلُونَ" (ve senin tâbilerin en aşağılık kimselerdir) şeklinde okumuştur; [yani] sefiller, ayak takımı. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre o: "Kuyumculardır" demiştir. İkrime ise: "Dokumacılar ve kunduracılardır" demiştir. {قَالَ} “[Nûh] dedi”, {وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “'Onların neler yapmakta oldukları hakkında benim ne bilgim olabilir?'” yani: 'Ben onların amellerini ve mesleklerini bilmem. Onların kazançlarının ve durumlarının düşüklüğünden bana bir sorumluluk yoktur; ben ancak onları Allah'a davet etmekle yükümlüyüm, benim için geçerli olan onların zahirdeki durumlarıdır.' {إِنْ حِسَابُهُمْ} “Onların hesabı değildir” yani onların hesabı [yoktur], {إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ} “ancak Rabbime aittir; bir farkında olsanız!” eğer bunu bilseydiniz onları mesleklerinden ötürü ayıplamazdınız. Zeccâc: "Meslekler din konusunda zarar vermez" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası; "Allah'ın onları hidayete erdireceğini, sizi saptıracağını, onlara muvaffakiyet verip sizi yardımsız bırakacağını bilemem" demektir. {وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ} “Ben inananları kovacak değilim! Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” {قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ} “Dediler ki: 'Ey Nûh! Eğer vazgeçmezsen'” söylediklerinden, {لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ} “mutlaka taşlananlardan olacaksın!'” Mukâtil ve Kelbî: "Taşla öldürülenlerden" demiştir. Dahhâk ise: "Sövülenlerden" demiştir.
11457. Metin
{قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ (١١٧) فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١١٨) فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (١١٩) ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ (١٢٠) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٢١) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٢٢) كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ (١٢٣) إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٢٤) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٢٥) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٢٦) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٢٧) أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ (١٢٨) }
{قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ (١١٧) فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١١٨) فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (١١٩) ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ (١٢٠) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٢١) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٢٢) كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ (١٢٣) إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٢٤) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٢٥) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٢٦) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٢٧) أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ (١٢٨) } “[Nûh] dedi ki: 'Rabbim! Doğrusu kavmim beni yalanladı. Artık benimle onların arasını kesin bir hükümle ayır; beni ve beraberimdeki inananları kurtar!' Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri o dolu gemide kurtardık. Sonra da arkada kalanları suda boğduk. Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Âd kavmi de elçileri yalanladı. Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: 'Korkup sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Her yüksek tepeye bir anıt/işaret dikip eğlenir durur musunuz?'”
11458. Metin
{قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ فَافْتَحْ} فَاحْكُمْ، {بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا} حُكْمًا، {وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} {فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ} الْمُوَقَّرِ الْمَمْلُوءِ مِنَ النَّاسِ وَالطَّيْرِ وَالْحَيَوَانِ كُلِّهَا. {ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ} أَيْ: أَغْرَقْنَا بَعْدَ إِنْجَاءِ نُوحٍ، وَأَهْلِهِ: مَنْ بَقِيَ مِنْ قَوْمِهِ. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} قَوْلُهُ ﷿: {كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ} {إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ} يَعْنِي فِي النَّسَبِ لَا فِي الدِّينِ، {أَلَّا تَتَّقُونَ} {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} عَلَى الرِّسَالَةِ، قَالَ الْكَلْبِيُّ: أَمِينٌ فِيكُمْ قَبْلَ الرسالة، فكيف تتهموني الْيَوْمَ؟. {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} {وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ} {أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ} قَالَ الْوَالِبِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَيْ: بِكُلِّ شَرَفٍ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَمُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: بِكُلِّ طَرِيقٍ، وَهُوَ رِوَايَةُ الْعَوْفِيِّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَعَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: هُوَ الْفَجُّ بَيْنَ الْجَبَلَيْنِ. وَعَنْهُ أَيْضًا: إِنَّهُ الْمَنْظَرَةُ. {آيَةً} أَيْ: عَلَامَةً، {تَعْبَثُونَ} بِمَنْ مَرَّ بِالطَّرِيقِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ كَانُوا يَبْنُونَ الْمَوَاضِعَ الْمُرْتَفِعَةَ لِيُشْرِفُوا عَلَى الْمَارَّةِ وَالسَّابِلَةِ فَيَسْخَرُوا مِنْهُمْ وَيَعْبَثُوا بِهِمْ. وَعَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَمُجَاهِدٍ: هَذَا فِي بُرُوجِ الْحَمَامِ أَنْكَرَ عَلَيْهِمْ هُودٌ اتِّخَاذَهَا، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ: {تَعْبَثُونَ} أَيْ: تَلْعَبُونَ، وَهُمْ كَانُوا
{قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ فَافْتَحْ} “Dedi ki: 'Rabbim! Kavmim beni yalanladı; artık hükmet'” aramızda hüküm ver, {بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا} “benimle onların arasını kesin bir hükümle” bir hükümle, {وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “ve beni ve beraberimdeki inananları kurtar.'” {فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ} “Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri o dolu gemide kurtardık” insanlarla, kuşlarla ve bütün hayvanlarla dopdolu, yüklenmiş gemide. {ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ} “Sonra da arkada kalanları suda boğduk” yani Nûh'u ve ailesini kurtardıktan sonra kavminden geriye kalanları suda boğduk. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Ve şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” Yüce Allah'ın kavli: {كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ} “Âd [kavmi] de elçileri yalanladı.” {إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ} “Hani kardeşleri Hûd onlara demişti” yani dinde değil, soyda kardeşleri, {أَلَّا تَتَّقُونَ} “'Korkup sakınmaz mısınız?'” {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} “'Şüphesiz ben size güvenilir bir elçiyim'” risalet konusunda güvenilir [biriyim]; Kelbî: "Peygamberlikten önce aranızda güvenilirdim, bugün beni nasıl itham edersiniz?" [anlamındadır demiştir]. {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} “'Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin!'” {وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ} “'Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.'” {أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ} “Her yüksek tepeye mi bina ediyorsunuz?” el-Vâlibî'nin İbn Abbâs'tan rivayetine göre: "Yani her yüksek yere" demektir. Dahhâk, Mukâtil ve Kelbî ise: "Her yola" demişlerdir; bu Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayetidir. Mücâhid'den nakledildiğine göre o: "İki dağ arasındaki geçittir" demiştir. Ondan yine: "Gözetleme yeridir/köşktür" dediği rivayet edilmiştir. {آيَةً} “bir anıt/işaret” yani bir nişan, {تَعْبَثُونَ} “eğlenip durarak” yoldan geçenlerle eğlenirsiniz. Bunun manası şudur: Onlar gelip geçenleri yukarıdan gözetlemek, onlarla alay edip eğlenmek için yüksek binalar yaparlardı. Saîd b. Cübeyr ve Mücâhid'den rivayet edildiğine göre bu, güvercin kuleleri hakkındadır; Hûd onların güvercin kulesi edinmelerini ayıplamıştır, bunun delili ise: {تَعْبَثُونَ} “eğlenirsiniz” kavlidir, yani oyun oynarsınız; onlar da
11459. Metin
يَلْعَبُونَ بِالْحَمَامِ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: الرِّيعُ: الْمَكَانُ الْمُرْتَفِعُ (١)
güvercinlerle oynarlardı. Ebu Ubeyde: "er-Rî' (الرِّيع): Yüksek yerdir" demiştir (١).
11460. Metin
{وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ (١٢٩) وَإِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ (١٣٠) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٣١) وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ (١٣٢) أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ (١٣٣) وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٣٤) إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٣٥) قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ (١٣٦) }
{وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ (١٢٩) وَإِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ (١٣٠) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٣١) وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ (١٣٢) أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ (١٣٣) وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٣٤) إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٣٥) قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ (١٣٦) } “Ebedî kalacakmışsınız gibi muhkem yapılar/saraylar mı ediniyorsunuz? (129) Yakaladığınız [cezalandırdığınız] zaman da zorbalar gibi mi yakalarsınız? (130) Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! (131) Bildiğiniz şeylerle size yardım eden [Rabbiniz]den sakının! (132) Size davarlar ve oğullar vererek yardım etti; (133) bağlar ve pınarlar [ihsan etti]. (134) Doğrusu ben, sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum. (135) Dediler ki: 'Sen öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için birdir.' (136)”
11461. Metin
{إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ (١٣٧) }
{إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ (١٣٧) } “'Bu, öncekilerin âdetinden/uydurmasından başka bir şey değildir.'”
11462. Metin
{وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَبْنِيَةً. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: قُصُورًا مُشَيَّدَةً. وَعَنِ الْكَلْبِيِّ: أَنَّهَا الْحُصُونُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: مَآخِذُ الْمَاءِ، يَعْنِي الْحِيَاضَ، وَاحِدَتُهَا مَصْنَعَةٌ ١ {لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ} أَيْ: كَأَنَّكُمْ تَبْقُونَ فِيهَا خَالِدِينَ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ كَانُوا يَسْتَوْثِقُونَ الْمَصَانِعَ كَأَنَّهُمْ لَا يَمُوتُونَ. {وَإِذَا بَطَشْتُمْ} أَخَذْتُمْ وَسَطَوْتُمْ، {بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ} قَتْلًا بِالسَّيْفِ وَضَرْبًا بِالسَّوْطِ، "وَالْجَبَّارُ": الَّذِي يَقْتُلُ وَيَضْرِبُ عَلَى الْغَضَبِ. {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} . {وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ} أَيْ: أَعْطَاكُمْ مِنَ الْخَيْرِ مَا تَعْلَمُونَ، ثُمَّ ذَكَرَ مَا أَعْطَاهُمْ فَقَالَ: {أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ} {وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} أَيْ: بساتين وأنهار. ٥١/ب {إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنْ عَصَيْتُمُونِي، {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} {قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا} أَيْ: مُسْتَوٍ عِنْدَنَا، {أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ} الْوَعْظُ كَلَامٌ يُلِينُ الْقَلْبَ بِذِكْرِ الْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: نَهَيْتَنَا أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ النَّاهِينَ لَنَا. {إِنْ هَذَا} مَا هَذَا، {إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ، وَأَبُو جَعْفَرٍ، وَأَبُو عَمْرٍو، وَالْكِسَائِيُّ، وَيَعْقُوبُ: "خَلْقُ" بِفَتْحِ الْخَاءِ وَسُكُونِ اللَّامِ، أَيْ: اخْتِلَاقُ الْأَوَّلِينَ وَكَذِبُهُمْ دَلِيلُ هَذِهِ الْقِرَاءَةِ قَوْلُهُ
{وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ} “Ve köşkler/kaleler mi ediniyorsunuz?” İbn Abbâs: "[Yani] binalar." dedi. Mücâhid: "Yüksek köşkler/saraylar." dedi. el-Kelbî'den ise: "Onlar kalelerdir." dediği rivayet edilmiştir. Katâde ise: "Su depoları, yani havuzlardır; tekili masna'adır (مَصْنَعَة)." demiştir.1 {لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ} “Ebedî kalacağınızı umarak...” yani: Sanki siz orada ebedî kalacakmışsınız gibi. Mânâ şudur: Onlar sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi bu yapıları sağlamlaştırıyorlardı. {وَإِذَا بَطَشْتُمْ} “Ve [birini] yakaladığınız zaman” [yani] tutup saldırdığınız vakit, {بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ} “zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?” kılıçla öldürerek ve kamçıyla vurarak. "Cebbâr" (zorba) ise; öfkeyle öldüren ve vurandır. {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} “Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin.” {وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ} “Bildiğiniz şeylerle size yardım eden [Allah'tan sakının].” Yani: Bildiğiniz hayırları size veren [Allah'tan sakının]. Sonra onlara verdiklerini zikredip şöyle buyurdu: {أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ} “Size davarlar ve oğullar vererek yardım etti” {وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} “Ve bahçeler ve pınarlar [vererek].” Yani: Bahçeler ve nehirler [vererek]. [51/b] {إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ} “Şüphesiz ben sizin üzerinize korkuyorum” İbn Abbâs: "Eğer bana isyan ederseniz" dedi, {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “büyük bir günün azabından.” {قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا} “Dediler ki: Bizim için birdir” yani: Bizim yanımızda eşittir, {أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ} “öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da.” Vaaz; vaad ve vaid (müjde ve tehdit) hatırlatılarak kalbi yumuşatan sözdür. el-Kelbî: "[Yani] bizi nehyetsen de, bizi nehyedenlerden olmasan da [birdir]." dedi. {إِنْ هَذَا} “Bu değildir” [yani] bu [başka bir şey değildir], {إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ} “öncekilerin âdetinden/uydurmasından başkası.” İbn Kesîr, Ebû Ca'fer, Ebû Amr, el-Kisâî ve Ya'kûb; hā harfinin fethası ve lâm harfinin sükûnu ile "خَلْقُ" (halku) şeklinde okumuşlardır; yani öncekilerin uydurması ve yalanıdır. Bu kıraatin delili Yüce Allah'ın şu kavlidir:
11463. Metin
تَعَالَى: "وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا" (الْعَنْكَبُوتِ-١٧) ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ "خُلُقُ" بِضَمِّ الْخَاءِ وَاللَّامِ، أَيْ: عَادَةُ الْأَوَّلِينَ مِنْ قَبْلِنَا، وَأَمْرُهُمْ أَنَّهُمْ يَعِيشُونَ مَا عَاشُوا ثُمَّ يَمُوتُونَ وَلَا بَعْثَ وَلَا حِسَابَ.
"Ve bir yalan uyduruyorsunuz" (el-Ankebût-17). Diğerleri ise hā ve lâm harflerinin zammesiyle "خُلُقُ" şeklinde okumuşlardır; yani bizden öncekilerin âdeti ve onların durumudur; zira onlar yaşadıkları kadar yaşar, sonra ölürler; ne yeniden dirilme vardır ne de hesap.
11464. Metin
{وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (١٣٨) فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣٩) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٤٠) كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ (١٤١) إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٤٢) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٤٣) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٤٤) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٤٥) أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَا هُنَا آمِنِينَ (١٤٦) فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٤٧) وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ (١٤٨) }
{وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (١٣٨) فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٣٩) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٤٠) كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ (١٤١) إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٤٢) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٤٣) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٤٤) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٤٥) أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَا هُنَا آمِنِينَ (١٤٦) فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (١٤٧) وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ (١٤٨) } “'Ve biz azap görecek de değiliz!' Sonunda onu yalanladılar, biz de onları helak ettik. Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Semûd kavmi de elçileri yalanladı. Hani kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: 'Korkup sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız; bahçelerde, pınarlarda, ekinlerde ve tomurcukları olgunlaşmış/ince hurmalıklarda?'”
11465. Metin
{وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} {فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} قَوْلُهُ ﷿: {كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا} أَيْ: فِي الدُّنْيَا {آمِنِينَ} مِنَ الْعَذَابِ. {فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا} ثَمَرُهَا، يُرِيدُ مَا يَطْلُعُ مِنْهَا مِنَ الثَّمَرِ، {هَضِيمٌ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَطِيفٌ، وَمِنْهُ: هَضِيمُ الْكَشْحِ، إِذَا كَانَ لَطِيفًا. وَرَوَى عَطِيَّةُ عَنْهُ: يَانِعٌ نَضِيجٌ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: هُوَ اللَّيِّنُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: هُوَ الرَّخْوُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: مُتَهَشِّمٌ مُتَفَتِّتٌ إِذَا مُسَّ، وَذَلِكَ أَنَّهُ مَا دَامَ رَطْبًا فَهُوَ هَضِيمٌ، فَإِذَا يَبِسَ فَهُوَ هَشِيمٌ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ وَمُقَاتِلٌ: قَدْ رَكِبَ بَعْضُهُ بَعْضًا [حَتَّى هَضَمَ بَعْضُهُ بَعْضًا] ١ أَيْ: كَسَرَهُ. وَقَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ: هُوَ الْمُنْضَمُّ بَعْضُهُ إِلَى بَعْضٍ فِي وِعَائِهِ قَبْلَ أَنْ يَظْهَرَ. وَقَالَ الْأَزْهَرِيُّ: الْهَضِيمُ هُوَ الدَّاخِلُ بَعْضُهُ فِي بَعْضٍ مِنَ النُّضْجِ وَالنُّعُومَةِ. وَقِيلَ: هَضِيمٌ أَيْ: هَاضِمٌ يَهْضِمُ الطَّعَامَ. وَكُلُّ هَذَا لِلَطَافَتِهِ ٢ .
{وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} “Ve biz azaba uğratılacak da değiliz.” {فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Böylece onu yalanladılar, biz de onları helak ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır; fakat onların çoğu iman etmiş değildi.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Şüphesiz senin Rabbin mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” Yüce Allah'ın şu âyeti: {كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا} “Semûd [kavmi] de peygamberleri yalanladı. Hani kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: 'Sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size [gönderilmiş] güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum; benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz burada bulunan şeyler içinde...” yani dünyada {آمِنِينَ} “güven içinde” azaptan güvende olarak [bırakılacak mısınız?] {فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا} “Bahçeler, pınarlar, ekinler ve tomurcuğu” [yani] meyvesi; ondan çıkan meyveyi kastetmektedir, {هَضِيمٌ} “yumuşak/narin [hurmalıklar içinde]?” İbn Abbâs şöyle demiştir: “Latif (narin ve ince) demektir.” Nitekim beli ince ve narin olduğu zaman [Arapçada] 'hazîmü'l-kaşh' (هَضِيمُ الْكَشْحِ) denir. Atiyye'nin ondan (İbn Abbâs'tan) rivayet ettiğine göre: “Olgunlaşmış ve pişmiş” demektir. İkrime: “O, yumuşak olandır” demiştir. el-Hasan: “Gevşek/yumuşak olandır” demiştir. Mücâhid şöyle demiştir: “Dokunulduğunda ezilip ufalanandır. Bu böyledir çünkü taze kaldığı müddetçe 'hazîm' (هَضِيم), kuruduğunda ise 'heşîm' (هَشِيم)dir.” Dahhâk ve Mukâtil: “[O meyveler] birbirinin üzerine binmiştir [öyle ki bir kısmı bir kısmını ezmiştir]1” yani onu kırmıştır, demişlerdir. Dil ehli (lügat âlimleri) şöyle demiştir: “O, kılıfı içinden çıkmadan önce birbirine bitişik olandır.” el-Ezherî: “Hazîm (الْهَضِيمُ), olgunluğundan ve yumuşaklığından ötürü birbirinin içine girmiş olandır” demiştir. Şöyle de denilmiştir: Hazîm, yani sindirici (hâzım/هَاضِم) demektir, yemeği sindirir. Bütün bunlar onun latifliğinden/yumuşaklığındandır.2
11466. Metin
{وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ (١٤٩) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٥٠) وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ (١٥١) الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ (١٥٢) قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ (١٥٣) مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (١٥٤) قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (١٥٥) }
{وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ (١٤٩) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٥٠) وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ (١٥١) الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ (١٥٢) قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ (١٥٣) مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (١٥٤) قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (١٥٥) } “Ve dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Haddi aşanların emrine de uymayın; o yeryüzünde bozgunculuk yapıp ıslah etmeyenlerin!' Dediler ki: 'Sen ancak büyülenmişlerdensin! Sen de sadece bizim gibi bir insansın. Eğer doğrulardan isen haydi bir mucize getir!' [Sâlih] dedi ki: 'İşte şu bir dişi devedir; su içme hakkı bir gün onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir.'”
11467. Metin
{وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ} وَقُرِئَ: "فَرِهِينَ" قِيلَ: مَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ ١ . وَقِيلَ: فارهين أي: حادقين بِنَحْتِهَا، مِنْ قَوْلِهِمْ فَرِهَ الرَّجُلُ فَرَاهَةً فَهُوَ فَارِهٌ، وَمَنْ قَرَأَ "فَرِهِينَ" قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَشِرِينَ بَطِرِينَ ٢ . وَقَالَ عِكْرِمَةُ: نَاعِمِينَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: شَرِهِينَ. قَالَ قَتَادَةُ: مُعْجَبِينَ بِصَنِيعِكُمْ، قَالَ السُّدِّيُّ: مُتَجَبِّرِينَ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: مَرِحِينَ. وَقَالَ الْأَخْفَشُ فَرِحِينِ. وَالْعَرَبُ تُعَاقِبُ بَيْنَ الْهَاءِ وَالْحَاءِ مِثْلَ: مَدَحْتُهُ وَمَدَهْتُهُ. قَالَ الضَّحَّاكُ: كَيِّسِينَ ٣ . {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْمُشْرِكِينَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: هُمُ التِّسْعَةُ الَّذِينَ عَقَرُوا النَّاقَةَ. {الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ} بِالْمَعَاصِي، {وَلَا يُصْلِحُونَ} لَا يُطِيعُونَ اللَّهَ فِيمَا أَمَرَهُمْ بِهِ. {قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ} قَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: مِنَ الْمَسْحُورِينَ الْمَخْدُوعِينَ، أَيْ: مِمَّنْ سُحِرَ مَرَّةً بَعْدَ مَرَّةٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ عَنْ أَبِي صَالِحٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَيْ: مِنَ الْمَخْلُوقِينَ الْمُعَلَّلِينَ بِالطَّعَامِ وَالشَّرَابِ، يُقَالُ: سَحَرَهُ، أَيْ: عَلَّلَهُ بِالطَّعَامِ وَالشَّرَابِ، يُرِيدُ: إِنَّكَ تَأْكُلُ الطَّعَامَ وَالشَّرَابَ وَلَسْتَ بَمَلَكٍ، بَلْ: {مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ} عَلَى صِحَّةِ مَا تَقُولُ، {إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} أَنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْنَا. {قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ} حَظٌّ وَنَصِيبٌ مِنَ الْمَاءِ، {وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ}
{وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ} “Ve dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.” Şöyle de kıraat edilmiştir: "فَرِهِينَ" (Ferihîn). [Her iki kıraatin de] manasının bir olduğu söylenmiştir.1 Bir diğer görüşe göre *fârihîn* (فارهين); [dağları] yontmada mahir/usta kimseler demektir. Bu, [Arapların] "Adam ferâhet sahibi (فَرِهَ فَرَاهَةً) oldu, dolayısıyla o fârihtir (فَارِهٌ)" sözünden gelir. "Ferihîn" (فَرِهِينَ) şeklinde okuyan kimseye göre ise İbn Abbâs: "[Nimetten ötürü] şımaran, azgınlık eden kimseler demektir" demiştir.2 İkrime: "Refah ve bolluk içinde yaşayanlar" demiştir. Mücâhid: "Açgözlüler/hırslılar" demiştir. Katâde: "Yaptığınız şeyle böbürlenen kimseler" demiştir. es-Süddî: "Zorbalar" demiştir. Ebû Ubeyde: "Şımarıkça sevinen kimseler" demiştir. el-Ahfeş: "Sevinçli/neşeli kimseler (ferihîn)" demiştir. Araplar "he" (هـ) ile "ha" (ح) harflerini birbirinin yerine kullanırlar; *medehtuhû* (مَدَهْتُهُ) ve *medahtuhû* (مَدَحْتُهُ) [onu övdüm] gibi. ed-Dahhâk: "Becerikli ve akıllı kimseler" demiştir.3 {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ} “Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. O haddi aşanların emrine uymayın!” İbn Abbâs: "Müşriklerin [emrine]" demiştir. Mukâtil ise: "Onlar, deveyi boğazlayan dokuz kişidir" demiştir. {الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ} “O kimseler ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar” günahlarla, {وَلَا يُصْلِحُونَ} “ve ıslah etmezler.” Allah'a emrettiği hususlarda itaat etmezler. {قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ} “Dediler ki: Sen ancak büyülenmişlerdensin!” Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: "Büyülenmiş, aldatılmış kimselerdensin; yani defalarca kendisine büyü yapılmış kimselerdensin." el-Kelbî, Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan şöyle nakletmiştir: "Yani sen yeme ve içmeyle beslenen/oyalanan yaratılmışlardansın." Bir kimse yeme ve içmeyle meşgul edildiğinde/beslendiğinde ona *seharahû* (سَحَرَهُ) denir. Şunu kastetmektedirler: Sen de yiyip içiyorsun, melek değilsin; bilakis: {مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ} “Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen bir delil getir!” söylediklerinin doğruluğuna dair bir delil getir, {إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “Eğer doğru söyleyenlerden isen;” bize gönderilen Allah'ın elçisi olduğuna dair. {قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ} “[Salih] dedi ki: İşte bu bir dişi devedir; su içme hakkı onundur” sudan bir payı ve hissesi vardır, {وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ} “ve belli bir günün su içme hakkı da sizindir.”
11468. Metin
{وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥٦) فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ (١٥٧) فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٥٨) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٥٩) }
{وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥٦) فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ (١٥٧) فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٥٨) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٥٩) } “'Ona bir kötülükle dokunmayın; yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar.' Sonunda onu kestiler; fakat pişman oldular. Bunun üzerine azap onları yakalayıverdi. Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.”
11469. Metin
{كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ (١٦٠) إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٦١) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٦٢) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٦٣) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٦٤) أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ (١٦٥) وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ (١٦٦) قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ (١٦٧) قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ (١٦٨) رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ (١٦٩) فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ (١٧٠) إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ (١٧١) }
{كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ (١٦٠) إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٦١) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٦٢) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٦٣) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٦٤) أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ (١٦٥) وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ (١٦٦) قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ (١٦٧) قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ (١٦٨) رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ (١٦٩) فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ (١٧٠) إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ (١٧١) } “Lût kavmi de elçileri yalanladı. Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: 'Korkup sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir. İnsanlar arasından erkeklere mi varıyorsunuz; ve Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz? Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz!' Dediler ki: 'Ey Lût! Eğer vazgeçmezsen, mutlaka sürülenlerden olacaksın!' [Lût] dedi ki: 'Şüphesiz ben sizin bu yaptığınıza buğzedenlerdenim. Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıklarından kurtar!' Bunun üzerine biz de onu ve bütün ailesini kurtardık; geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç.”
11470. Metin
{وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ} بِعَقْرٍ، {فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ} {فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ} عَلَى عَقْرِهَا حِينَ رَأَوُا الْعَذَابَ. {فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} قَوْلُهُ تَعَالَى: {كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ} قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي جِمَاعَ الرِّجَالِ. {مِنَ الْعَالَمِينَ} يَعْنِي مِنْ بَنِي آدَمَ. {وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ} قَالَ مُجَاهِدٌ: تَرَكْتُمْ أَقْبَالَ النِّسَاءِ إِلَى أَدْبَارِ الرِّجَالِ، {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ} مُعْتَدُونَ، مُجَاوِزُونَ الْحَلَالَ إِلَى الْحَرَامِ. {قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ} مِنْ قَرْيَتِنَا. {قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ} الْمُبْغِضِينَ، ثُمَّ دَعَا فَقَالَ: {رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ} مِنَ الْعَمَلِ الْخَبِيثِ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ} وَهِيَ امْرَأَةُ لُوطٍ، بَقِيَتْ فِي الْعَذَابِ وَالْهَلَاكِ.
{وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ} “Ona bir kötülükle dokunmayın” boğazlamakla, {فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar.” {فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ} “Sonunda onu kestiler; fakat pişman oldular” azabı gördüklerinde onu kestiklerine pişman oldular. {فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Bunun üzerine azap onları yakalayıverdi. Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” Yüce Allah'ın kavli: {كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ} “Lût kavmi de elçileri yalanladı. Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: 'Korkup sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Erkeklere mi varıyorsunuz?'”; Mukâtil: "Yani erkeklerle cinsel ilişkiye girmeyi kastetmektedir" demiştir. {مِنَ الْعَالَمِينَ} “insanlar arasından” yani Âdemoğullarından. {وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ} “ve Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz?”; Mücâhid: "Kadınların önünü bırakıp erkeklerin arkasına yöneldiniz" demiştir, {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ} “doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz” tecavüzkâr, helali aşıp harama geçen kimselersiniz. {قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ} “Dediler ki: 'Ey Lût! Eğer vazgeçmezsen mutlaka çıkarılanlardan olacaksın'” memleketimizden. {قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ} “[Lût] dedi ki: 'Şüphesiz ben sizin işinize buğzedenlerdenim'” nefret edenlerdenim; sonra dua edip şöyle dedi: {رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ} “'Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıklarından kurtar!'” çirkin amelden. Yüce Allah şöyle buyurdu: {فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ} “Bunun üzerine biz de onu ve bütün ailesini kurtardık; geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç.” O da Lût'un karısıdır; azap ve helak içinde kalmıştır.
11471. Metin
{ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ (١٧٢) وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ (١٧٣) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧٤) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٧٥) كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ (١٧٦) إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٧٧) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٧٨) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٧٩) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٨٠) أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ (١٨١) وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ (١٨٢) وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (١٨٣) }
{ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ (١٧٢) وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ (١٧٣) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧٤) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٧٥) كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ (١٧٦) إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ (١٧٧) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٧8) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (١٧٩) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٨٠) أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ (١٨١) وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ (١٨٢) وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (١٨٣) } “Sonra diğerlerini yerle bir ettik. Üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılanların yağmuru ne de kötü oldu! Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Eyke halkı da elçileri yalanladı. Hani Şuayb onlara şöyle demişti: 'Korkup sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın! Doğru terazi ile tartın! İnsanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak taşkınlık etmeyin!'”
11472. Metin
{وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ (١٨٤) }
{وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ (١٨٤) } “'Sizi ve önceki nesilleri yaratan [Allah]'tan korkup sakının!'”
11473. Metin
{ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ} أَيْ: أَهْلَكْنَاكُمْ. {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ} قَالَ وَهْبُ بْنُ مُنَبِّهٍ: الْكِبْرِيتُ وَالنَّارُ. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} قَوْلُهُ ﷿: {كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ} وَهُمْ قَوْمُ شُعَيْبٍ ﵇، قَرَأَ الْعِرَاقِيُّونَ: "الْآيْكَةِ" هَاهُنَا وَفِي "ص" بِالْهَمْزَةِ وَسُكُونِ اللَّامِ وَكَسْرِ التَّاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "لَيْكَةَ" بِفَتْحِ اللَّامِ وَالتَّاءِ غَيْرُ مَهْمُوزٍ، جَعَلُوهَا اسْمَ الْبَلَدِ، وَهُوَ لَا يَنْصَرِفُ، وَلَمْ يَخْتَلِفُوا فِي سُورَةِ "الْحِجْرِ" وَ"ق" أَنَّهُمَا مَهْمُوزَانِ مَكْسُورَانِ، وَالْأَيْكَةُ: الْغَيْضَةُ مِنَ الشَّجَرِ الْمُلْتَفِّ. {إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ} وَلَمْ يَقُلْ أَخُوهُمْ؛ لِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ مِنْ أَصْحَابِ الْأَيْكَةِ فِي النَّسَبِ، فَلَمَّا ذَكَرَ مَدْيَنَ قَالَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا لِأَنَّهُ كَانَ مِنْهُمْ، وَكَانَ اللَّهُ تَعَالَى بَعَثَهُ إِلَى قَوْمِهِ أَهْلِ مَدْيَنَ وَإِلَى أَصْحَابِ الْأَيْكَةِ. {أَلَّا تَتَّقُونَ} {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ} وَإِنَّمَا كَانَتْ دَعْوَةُ هَؤُلَاءِ الْأَنْبِيَاءِ كُلِّهِمْ فِيمَا حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ عَلَى صيغة واحدة لا تفاقهم عَلَى الْأَمْرِ بِالتَّقْوَى وَالطَّاعَةِ وَالْإِخْلَاصِ في العبادة ٥٢/أوَالِامْتِنَاعِ مِنْ أَخْذِ الْأَجْرِ عَلَى الدَّعْوَةِ وَتَبْلِيغِ الرِّسَالَةِ. {أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ} النَّاقِصِينَ لِحُقُوقِ النَّاسِ بِالْكَيْلِ وَالْوَزْنِ.
{ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ} “Sonra diğerlerini yerle bir ettik” yani helak ettik. {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ} “Üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılanların yağmuru ne de kötü oldu!”; Vehb b. Münebbih: "Kükürt ve ateş" demiştir. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Ve şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” Yüce Allah'ın kavli: {كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ} “Eyke halkı da elçileri yalanladı.” Onlar Şuayb aleyhisselâm'ın kavmidir. Iraklılar burada ve Sâd suresinde hemze ile lâm'ın sükûnu ve tâ'nın kesresi ile "الْأَيْكَةِ" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise hemzesiz olarak lâm ve tâ'nın fethasıyla "لَيْكَةَ" şeklinde okuyup orayı belde ismi yapmışlardır ve bu gayr-ı munsarıftır. Hicr ve Kâf surelerinde ise hemzeli ve meksûr (kesreli) olduğu konusunda ihtilaf etmemişlerdir. el-Eyke: Birbirine sarmaş dolaş olmuş sık ağaçlık/koruluk demektir. {إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ} “Hani Şuayb onlara demişti”; 'kardeşleri' demedi; çünkü o soy bakımından Eyke halkından değildi. Medyen'i andığında ise "kardeşleri Şuayb" buyurmuştur; zira onlardandı. Allah Teâlâ onu hem kendi kavmi olan Medyen halkına hem de Eyke halkına göndermişti. {أَلَّا تَتَّقُونَ} “'Korkup sakınmaz mısınız?'” {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ} “'Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir.'” Allah'ın kendilerinden naklettiği hususlarda bütün bu peygamberlerin davetinin tek bir ifadeyle gelmesi; takvayı, itaati ve ibadette ihlası emretmek ile davet ve tebliğ karşılığında ücret almaktan kaçınmak konusunda ittifak etmelerinden dolayıdır. {أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ} “Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın!” ölçü ve tartıda insanların haklarını eksiltenlerden [olmayın].
11474. Metin
{وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ} الْخَلِيقَةَ، {الْأَوَّلِينَ} يَعْنِي: الْأُمَمَ الْمُتَقَدِّمِينَ، وَالْجِبِلَّةُ: الْخَلْقُ، يُقَالُ: جُبِلَ أَيْ: خُلِقَ.
{وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ} “Doğru terazi ile tartın! İnsanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak taşkınlık etmeyin! Sizi ve yaratılışı yaratan [Allah]'tan sakının” yaratılmışları, {الْأَوَّلِينَ} “öncekileri” yani önceki ümmetleri. el-Cibille (الْجِبِلَّة): Yaratılış demektir; cubile (جُبِلَ) yani yaratıldı denir.
11475. Metin
{قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ (١٨٥) وَمَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَإِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ (١٨٦) فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (١٨٧) قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٨٨) فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٨٩) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٩٠) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٩١) وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٩٢) نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (١٩٣) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (١٩٤) بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ (١٩٥) }
{قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ (١٨٥) وَمَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَإِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ (١٨٦) فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (١٨٧) قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٨٨) فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٨٩) إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٩٠) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (١٩١) وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٩٢) نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (١٩٣) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (١٩٤) بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ (١٩٥) } “Dediler ki: 'Sen ancak büyülenmişlerdensin! Sen sadece bizim gibi bir insansın ve biz senin mutlaka yalancılardan olduğunu düşünüyoruz. Eğer doğrulardan isen haydi üzerimize gökten parçalar düşür!' [Şuayb] dedi ki: 'Rabbim ne yapmakta olduğunuzu en iyi bilendir.' Sonunda onu yalanladılar da onları o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi. Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. Muhakkak ki bu [Kur'an], âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu güvenilir Rûh (Cebrail) indirmiştir; senin kalbine, uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça lisan ile.”
11476. Metin
{قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ وَمَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَإِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ} أَيْ: مِنْ نُقْصَانِ الْكَيْلِ وَالْوَزْنِ، وَهُوَ مُجَازِيكُمْ بِأَعْمَالِكُمْ، وَلَيْسَ الْعَذَابُ إِلَيَّ وَمَا عَلَيَّ إِلَّا الدَّعْوَةُ. {فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ} وَذَلِكَ أَنَّهُ أَخَذَهُمْ حَرٌّ شَدِيدٌ، فَكَانُوا يَدْخُلُونَ الْأَسْرَابَ فَإِذَا دَخَلُوهَا وَجَدُوهَا أَشَدَّ حَرًّا فَخَرَجُوا، فَأَظَلَّتْهُمْ سَحَابَةٌ، وَهِيَ الظُّلَّةُ، فَاجْتَمَعُوا تَحْتَهَا، فَأَمْطَرَتْ عَلَيْهِمْ نَارًا فَاحْتَرَقُوا، ذَكَرْنَاهُ فِي سُورَةِ هُودٍ. {إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} قَوْلُهُ ﷿: {وَإِنَّهُ} يَعْنِي الْقُرْآنَ. {لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} {نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ} قَرَأَ أَهْلُ الْحِجَازِ، وَأَبُو عَمْرٍو، وَحَفْصٌ: "نَزَلَ" خَفِيفٌ، "الرُّوحُ الْأَمِينُ" بِرَفْعِ الْحَاءِ وَالنُّونِ، أَيْ" نَزَلَ جِبْرِيلُ بِالْقُرْآنِ. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِتَشْدِيدِ الزَّايِ وَفَتْحِ الْحَاءِ وَالنُّونِ أَيْ: نَزَّلَ اللَّهُ بِهِ جِبْرِيلَ، لِقَوْلِهِ ﷿: "وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ". {عَلَى قَلْبِكَ} يَا مُحَمَّدُ حَتَّى وَعَيْتَهُ، {لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ} الْمُخَوِّفِينَ. {بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ} [قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بِلِسَانِ قُرَيْشٍ لِيَفْهَمُوا مَا فِيهِ] ١ .
{قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ وَمَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَإِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Dediler ki: ‘Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlülerden isen üzerimize gökten parçalar düşür!’ [Şuayb] dedi ki: ‘Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir.’” Yani ölçüyü ve tartıyı eksiltmenizi [en iyi bilendir]. O, yaptıklarınızın karşılığını size verecektir; azap [vermek] bana ait değildir, bana düşen sadece tebliğdir. {فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ} “Bunun üzerine onu yalanladılar, derken onları o gölge gününün azabı yakalayıverdi.” Şöyle ki: Onları şiddetli bir sıcak bastırdı. Yeraltı mahzenlerine girmeye başladılar; ancak oraya girdiklerinde havanın daha da sıcak olduğunu görüp dışarı çıktılar. Derken üzerlerine bir bulut gölge yaptı ki bu "zulle"dir (gölgedir). Hemen onun altında toplandılar; bulut ise üzerlerine ateş yağdırdı ve yandılar. Bunu Hûd suresinde zikretmiştik. {إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “Gerçekten o, büyük bir günün azabıydı.” {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama onların çoğu inanmış değildi.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Ve şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: {وَإِنَّهُ} “Ve şüphesiz o” yani Kur'an; {لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbinin indirmesidir.” {نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ} “Onu Güvenilir Ruh indirmiştir” ayeti hakkında: Hicaz ehli, Ebû Amr ve Hafs; "nüzele"yi şeddesiz (نَزَلَ), "er-Rûhu'l-Emîn"i ise hâ ve nûn harflerinin ref'i ile (الرُّوحُ الْأَمِينُ) okudular. Yani: Cebrail Kur'an'ı indirdi, [demektir]. Diğerleri ise zây harfinin şeddesiyle [نَزَّلَ] ve hâ ile nûn harflerinin fethasıyla [الرُّوحَ الْأَمِينَ] okudular. Yani: Aziz ve Celil olan [Allah]'ın “Ve şüphesiz o, Âlemlerin Rabbinin indirmesidir” buyruğundan ötürü, [anlam]: Allah onu Cebrail ile indirdi, [demektir]. {عَلَى قَلْبِكَ} “senin kalbine” ey Muhammed, onu iyice kavraman için; {لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ} “uyarıcılardan olasın diye” korkutanlardan [olasın diye]. {بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ} “apaçık Arapça bir dil ile.” [İbn Abbâs şöyle demiştir: İçindekileri anlasınlar diye Kureyş lehçesiyle (indirmiştir).] 1.
11477. Metin
{وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ (١٩٦) أَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ آيَةً أَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ (١٩٧) وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ (١٩٨) فَقَرَأَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ (١٩٩) كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ (٢٠٠) }
{وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ (١٩٦) أَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ آيَةً أَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ (١٩٧) وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ (١٩٨) فَقَرَأَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ (١٩٩) كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ (٢٠٠) } “Şüphesiz o, öncekilerin kitaplarında da vardır. İsrâiloğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir delil değil midir? Eğer biz onu Arap olmayanlardan birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine ona inanmazlardı. İşte biz onu günahkârların kalplerine böyle soktuk.”
11478. Metin
{وَإِنَّهُ} أَيْ: ذِكْرُ إِنْزَالِ الْقُرْآنِ، قَالَهُ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: ذِكْرُ مُحَمَّدٍ ﷺ وَنَعْتُهُ، {لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ} {أَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ آيَةً} [قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ: "تَكُنْ" بِالتَّاءِ "آيَةٌ" بِالرَّفْعِ، جَعَلَ الْآيَةَ اسْمًا وَخَبَرُهُ: {أَنْ يَعْلَمَهُ} وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ، "آيَةً"] (١) نَصْبٌ، جَعَلُوا الْآيَةَ خَبَرَ يكن، معناه: أو لم يَكُنْ لِهَؤُلَاءِ الْمُنْكِرِينَ (٢) عِلْمُ بَنِي إِسْرَائِيلَ آيَةً، أَيْ: عَلَامَةً وَدَلَالَةً عَلَى نُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، لِأَنَّ الْعُلَمَاءَ الَّذِينَ كَانُوا مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ، كَانُوا يُخْبِرُونَ بِوُجُودِ ذِكْرِهِ فِي كُتُبِهِمْ، وَهُمْ: عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَلَامٍ وَأَصْحَابُهُ (٣) . قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بَعَثَ أَهْلُ مَكَّةَ إِلَى الْيَهُودِ وَهُمْ بِالْمَدِينَةِ فَسَأَلُوهُمْ عَنْ مُحَمَّدٍ ﷺ، فَقَالُوا: إِنَّ هَذَا لَزَمَانُهُ، وَإِنَّا نَجِدُ فِي التَّوْرَاةِ نَعْتَهُ وَصِفَتَهُ، فَكَانَ ذَلِكَ آيَةً عَلَى صِدْقِهِ (٤) .
{وَإِنَّهُ} “Ve şüphesiz o” yani Kur'an'ın indirilişinin zikri; bunu müfessirlerin çoğu söylemiştir. Mukâtil ise: Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in zikri ve vasfıdır, demiştir; {لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ} “öncekilerin kitaplarında da vardır.” {أَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ آيَةً} “Onlar için bir delil değil midir?” [İbn Âmir, tâ harfiyle "تَكُنْ" ve ref ile "آيَةٌ" şeklinde okumuş, ayet kelimesini isim, haberini ise {أَنْ يَعْلَمَهُ} yapmıştır. Diğerleri ise yâ ile okumuş, "آيَةً"] (١) nasb ile ayet kelimesini yekûn'ün haberi kılmışlardır. Manası: İsrâiloğullarının bilgisi bu inkârcılar için (٢) bir ayet yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğine bir nişan ve delil olmadı mı? Çünkü İsrâiloğullarından olan âlimler, onun zikrinin kendi kitaplarında bulunduğunu haber veriyorlardı; bunlar da Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarıdır (٣). İbn Abbâs demiştir ki: Mekke halkı Medine'de bulunan Yahudilere haber gönderip Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i sordular; onlar da: "Bu onun zamanıdır; biz Tevrat'ta onun vasfını ve sıfatını bulmaktayız" dediler. Bu da onun doğruluğuna bir delil oldu (٤).
11479. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَنْ يَعْلَمَهُ} يعني: يعلم محمد ﷺ، {عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ} قَالَ عَطِيَّةُ: كَانُوا خَمْسَةً عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَلَامٍ، وَابْنُ يَامِينَ، وَثَعْلَبَةُ، وَأَسَدٌ، وَأُسَيْدٌ ٥ . {وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ} يَعْنِي الْقُرْآنَ، {عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ} جَمْعُ الْأَعْجَمِيِّ، وَهُوَ الَّذِي لَا يُفْصِحُ وَلَا يُحْسِنُ الْعَرَبِيَّةَ وَإِنْ كَانَ عَرَبِيًّا فِي النَّسَبِ، وَالْعَجَمِيُّ: مَنْسُوبٌ إِلَى الْعَجَمِ، وَإِنْ كَانَ فَصِيحًا. وَمَعْنَى الْآيَةِ: وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى رَجُلٍ لَيْسَ بِعَرَبِيِّ اللِّسَانِ. {فَقَرَأَهُ عَلَيْهِمْ} بِغَيْرِ لُغَةِ الْعَرَبِ، {مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ} وَقَالُوا: مَا نَفْقَهُ قَوْلَكَ، نَظِيرُهُ قَوْلُهُ ﷿: "وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ" (فُصِّلَتْ-٤٤) ، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى رَجُلٍ لَيْسَ مِنَ الْعَرَبِ لَمَا آمَنُوا بِهِ أَنَفَةً مِنِ اتِّبَاعِهِ. {كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَالْحَسَنُ، وَمُجَاهِدٌ: أَدْخَلْنَا الشِّرْكَ وَالتَّكْذِيبَ {فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ}
Yüce Allah'ın: {أَنْ يَعْلَمَهُ} “onu bilmesi” yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i bilmesi, {عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrâiloğulları bilginlerinin” [kavlidir]. Atiyye şöyle demiştir: "Onlar beş kişiydi: Abdullah b. Selâm, İbn Yâmîn, Sa'lebe, Esed ve Üseyd5." {وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ} “Eğer biz onu indirseydik” yani Kur'an'ı, {عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ} “Arapça bilmeyenlerden birine”. [el-A'cemîn], a'cemî (الأعجمي) kelimesinin çoğuludur; o da nesepçe Arap olsa bile dili fasih olmayan ve Arapçayı güzel konuşamayan kimsedir. Acemî (العجمي) ise fasih [Arapça] konuşsa bile Acem'e (Arap olmayan topluluklara) mensup olan kimsedir. Ayetin manası: "Şayet biz onu dili Arapça olmayan bir adama indirseydik, {فَقَرَأَهُ عَلَيْهِمْ} o da bunu onlara Arap dilinden başka bir dille okusaydı, {مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ} ona yine iman edecek değillerdi" ve: "Biz senin söylediğini anlamıyoruz" derlerdi. Bunun bir benzeri Yüce Allah'ın: {وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ} “Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur'an yapsaydık, mutlaka: 'Ayetleri açıklanmalı değil miydi?' derlerdi” (Fussilet, 44) kavlidir. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası; şayet biz onu Arap olmayan bir adama indirseydik, ona uymayı gururlarına yediremediklerinden dolayı ona yine iman etmezlerdi, demektir. {كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ} “İşte böylece biz onu soktuk”; İbn Abbâs, Hasan[-ı Basrî] ve Mücâhid: "Şirki ve yalanlamayı soktuk" demişlerdir, {فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ} “günahkârların kalplerine.”
11480. Metin
{لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ (٢٠١) فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٢٠٢) فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ (٢٠٣) أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ (٢٠٤) أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ (٢٠٥) ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ (٢٠٦) }
{لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ (٢٠١) فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٢٠٢) فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ (٢٠٣) أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ (٢٠٤) أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ (٢٠٥) ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ (٢٠٦) } “O can yakıcı azabı görünceye kadar ona inanmazlar. Derken o [azap], onlar hiç farkında değillerken kendilerine ansızın geliverir. O zaman: 'Acaba bize mühlet verilir mi?' derler. Şimdi onlar bizim azabımızı çarçabuk mu istiyorlar? Gördün ya, biz onları yıllarca yaşatıp yararlandırsak, sonra da kendilerine vaad edilen [azap] başlarına gelse,”
11481. Metin
{مَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ (٢٠٧) وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ (٢٠٨) ذِكْرَى وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ (٢٠٩) وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ (٢١٠) وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ (٢١١) إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ (٢١٢) فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ (٢١٣) }
{مَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ (٢٠٧) وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ (٢٠٨) ذِكْرَى وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ (٢٠٩) وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ (٢١٠) وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ (٢١١) إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ (٢١٢) فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ (٢١٣) } “o yararlandırıldıkları şeyler kendilerine hiçbir fayda sağlamaz! Biz uyarıcıları olmaksızın hiçbir memleketi helak etmedik; bir öğüt ve hatırlatma olarak. Ve biz asla zalimler olmadık. Onu şeytanlar indirmedi. Bu onlara hem yaraşmaz hem de güçleri yetmez. Şüphesiz onlar işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır. O hâlde sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma; yoksa azap görenlerden olursun!”
11482. Metin
{لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ} أَيْ: بِالْقُرْآنِ، {حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ} يَعْنِي: عِنْدَ الْمَوْتِ. {فَيَأْتِيَهُمْ} يَعْنِي: الْعَذَابَ، {بَغْتَةً} فَجْأَةً، {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} بِهِ فِي الدُّنْيَا. {فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ} أَيْ: لِنُؤْمِنَ وَنُصَدِّقَ، يَتَمَنَّوْنَ الرَّجْعَةَ وَالنَّظِرَةَ. قَالَ مُقَاتِلٌ: لَمَّا أَوْعَدَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ بِالْعَذَابِ، قَالُوا: إِلَى مَتَى تُوعِدُنَا بِالْعَذَابِ؟ مَتَى هَذَا الْعَذَابُ؟ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ} كَثِيرَةً فِي الدُّنْيَا، يَعْنِي: كُفَّارَ مَكَّةَ، وَلَمْ نُهْلِكْهُمْ. {ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ} يَعْنِي: بِالْعَذَابِ. {مَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ} بِهِ فِي تِلْكَ السِّنِينَ. وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ وَإِنْ طَالَ تَمَتُّعُهُمْ بِنَعِيمِ الدُّنْيَا فَإِذَا أَتَاهُمُ الْعَذَابُ لَمْ يُغْنِ عَنْهُمْ طُولُ التَّمَتُّعِ شَيْئًا، وَيَكُونُ كَأَنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا فِي نَعِيمٍ قَطُّ. {وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ} رُسُلٌ يُنْذِرُونَهُمْ. {ذِكْرَى} مَحَلُّهَا نَصْبٌ، أَيْ: يُنْذِرُونَهُمْ، تَذْكِرَةً، وَقِيلَ: رَفْعٌ أَيْ: تِلْكَ ذِكْرَى، {وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ} فِي تَعْذِيبِهِمْ حَيْثُ قَدَّمْنَا الْحُجَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَعْذَرْنَا إِلَيْهِمْ. {وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ} وَذَلِكَ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ كَانُوا يَقُولُونَ إِنَّ الشَّيَاطِينَ يُلْقُونَ الْقُرْآنَ عَلَى لِسَانِ مُحَمَّدٍ ﷺ، فَقَالَ جَلَّ ذِكْرُهُ: "وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ"، أَيْ: بِالْقُرْآنِ، الشَّيَاطِينُ. {وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ} أَنْ يُنَزَّلُوا بِالْقُرْآنِ، {وَمَا يَسْتَطِيعُونَ} ذَلِكَ. {إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ} أَيْ: عَنِ اسْتِرَاقِ السَّمْعِ مِنَ السَّمَاءِ، {لَمَعْزُولُونَ} أَيْ: مَحْجُوبُونَ بِالشُّهُبِ مَرْجُومُونَ. {فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يُحَذِّرُ
{لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ} “Ona inanmazlar” yani Kur'an'a, {حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ} “can yakıcı azabı görünceye kadar” yani ölüm anında. {فَيَأْتِيَهُمْ} “Derken o kendilerine geliverir” yani azap, {بَغْتَةً} “ansızın” birdenbire, {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar farkında değillerken” dünyada iken onu hissetmezler. {فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ} “O zaman: 'Acaba bize mühlet verilir mi?' derler” yani iman edip tasdik edelim diye; geri dönüş ve mühlet temenni ederler. Mukâtil demiştir ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları azapla tehdit edince: "Bizi ne zamana kadar azapla tehdit edeceksin? Bu azap ne zaman?" dediler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ} “Şimdi onlar bizim azabımızı çarçabuk mu istiyorlar? Gördün ya, biz onları yıllarca yaşatıp faydalandırsak” dünyada pek çok [yıl], yani Mekke kâfirlerini helak etmeyip yaşatsak, {ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ} “sonra da kendilerine vaad edilen [azap] başlarına gelse” yani azap gelse, {مَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ} “o yararlandırıldıkları şeyler kendilerine fayda vermez” o yıllarda faydalandıkları şeyler. Manası şudur: Onlar dünya nimetlerinden ne kadar uzun süre faydalanırlarsa faydalansınlar, azap onlara geldiğinde bu uzun faydalanma kendilerine hiçbir fayda sağlamaz ve sanki daha önce hiçbir nimet içinde bulunmamış gibi olurlar. {وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ} “Biz uyarıcıları olmaksızın hiçbir memleketi helak etmedik” onları uyaran elçiler. {ذِكْرَى} “bir hatırlatma olarak”; iraptaki yeri nasbdır, yani bir hatırlatma olmak üzere onları uyarırlar. Ref olduğu da söylenmiştir; yani o bir hatırlatmadır. {وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ} “Ve biz zalimler olmadık” aleyhlerine hücceti ortaya koyup mazeretlerini ortadan kaldırmışken onlara azap etmekle [asla zalim olmadık]. {وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ} “Onu şeytanlar indirmedi”; zira müşrikler: Şeytanlar Kur'an'ı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in diline ilka ediyorlar diyorlardı. Bunun üzerine Şanı Yüce olan: "Ve onu" yani Kur'an'ı "şeytanlar indirmedi" buyurdu. {وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ} “Bu onlara yaraşmaz” Kur'an'ı indirmek onlara düşmez, {وَمَا يَسْتَطِيعُونَ} “ve buna güçleri de yetmez” buna güç yetiremezler. {إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ} “Şüphesiz onlar işitmekten” yani gökten kulak hırsızlığı yapmaktan, {لَمَعْزُولُونَ} “kesinlikle uzak tutulmuşlardır” yani kayan yıldızlarla perdelenmiş ve taşlanmışlardır. {فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ} “O hâlde sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma; yoksa azap görenlerden olursun!” İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ demiştir ki: O'nunla başkasını uyararak
11483. Metin
بِهِ غَيْرَهُ، يَقُولُ: أَنْتَ أَكْرَمُ الْخَلْقِ عَلَيَّ وَلَوِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَعَذَّبْتُكَ.
şöyle buyurmaktadır: Sen katımda yaratılmışların en değerlisisin; fakat benden başka bir ilah edinecek olsan sana mutlaka azap ederdim.
11484. Metin
{وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ (٢١٤) }
{وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ (٢١٤) } “En yakın akrabanı uyar!”
11485. Metin
{وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} رَوَى مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ، عَنْ عَبْدِ الْغَفَّارِ بْنِ الْقَاسِمِ، عَنِ الْمِنْهَالِ بْنِ عَمْرٍو، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ نَوْفَلِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ، عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ. قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} دَعَانِي رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: "يَا عَلِيُّ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُنِي أَنْ أُنْذِرَ عَشِيرَتِي الْأَقْرَبِينَ فَضِقْتُ بِذَلِكَ ذَرْعًا وَعَرَفْتُ أَنِّي مَتَى أُبَادِيهِمْ بِهَذَا الْأَمْرِ أَرَى مِنْهُمْ مَا أَكْرَهُ، فَصَمَتُّ عَلَيْهَا جَاءَنِي جِبْرِيلُ، فَقَالَ لِي: يَا مُحَمَّدُ إِلَّا تَفْعَلْ مَا تُؤْمَرُ يُعَذِّبْكَ رَبُّكَ، فَاصْنَعْ لَنَا صَاعًا مِنْ طَعَامٍ وَاجْعَلْ عَلَيْهِ رِجْلَ شَاةٍ، وَامْلَأْ لَنَا عُسًّا مِنْ لَبَنٍ، ثُمَّ اجْمَعْ لِي بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ حَتَّى أُبَلِّغَهُمْ مَا أُمِرْتُ بِهِ". قَالَ عَلِيٌّ ﵁: فَفَعَلْتُ مَا أَمَرَنِي بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، ثُمَّ دَعَوْتُهُمْ لَهُ، وَهُمْ يَوْمَئِذٍ أَرْبَعُونَ رَجُلًا يَزِيدُونَ رَجُلًا أَوْ يَنْقُصُونَهُ، فيهم أعمامه ٥٢/ب أَبُو طَالِبٍ، وَحَمْزَةُ، وَالْعَبَّاسُ، وَأَبُو لَهَبٍ، فَلَمَّا اجْتَمَعُوا إِلَيْهِ دَعَانِي بِالطَّعَامِ الَّذِي صَنَعْتُهُ فَجِئْتُ بِهِ، فَلَمَّا وَضَعْتُهُ تَنَاوَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ جَذْبَةً مِنَ اللَّحْمِ، فَشَقَّهَا بِأَسْنَانِهِ ثُمَّ أَلْقَاهَا فِي نَوَاحِي الصَّحْفَةِ، ثُمَّ قَالَ: "خُذُوا بِاسْمِ اللَّهِ" فَأَكَلَ الْقَوْمُ حَتَّى مَا لَهُمْ بِشَيْءٍ حَاجَةٌ، وَايْمُ اللَّهِ إِنْ كَانَ الرَّجُلُ الْوَاحِدُ مِنْهُمْ لَيَأْكُلُ مِثْلَ مَا قَدَّمْتُ لِجَمِيعِهِمْ، ثُمَّ قَالَ: "اسْقِ الْقَوْمَ" فَجِئْتُهُمْ بِذَلِكَ الْعُسِّ، فَشَرِبُوا حَتَّى رَوَوْا جَمِيعًا، وَايْمُ اللَّهِ إِنْ كَانَ الرَّجُلُ الْوَاحِدُ مِنْهُمْ لَيَشْرَبُ مِثْلَهُ. فَلَمَّا أَرَادَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَنْ يُكَلِّمَهُمْ بَدَرَهُ أَبُو لَهَبٍ فَقَالَ: سَحَرَكُمْ صَاحِبُكُمْ، فَتَفَرَّقَ الْقَوْمُ وَلَمْ يُكَلِّمْهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ الْغَدُ: "يَا عَلِيُّ إِنَّ هَذَا الرَّجُلَ قَدْ سَبَقَنِي إِلَى مَا سَمِعْتَ مِنَ الْقَوْمِ فَتَفَرَّقَ الْقَوْمُ قَبْلَ أَنْ أُكَلِّمَهُمْ، فَعُدَّ لَنَا مِنَ الطَّعَامِ بِمِثْلِ مَا صَنَعْتَ ثُمَّ اجْمَعْهُمْ"، فَفَعَلْتُ ثُمَّ جَمَعْتُهُمْ فَدَعَانِي بِالطَّعَامِ فَقَرَّبْتُهُ، فَفَعَلَ كَمَا فَعَلَ بِالْأَمْسِ، فَأَكَلُوا وَشَرِبُوا ثُمَّ تَكَلَّمَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: "يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ إِنِّي قَدْ جِئْتُكُمْ بِخَيْرَيِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ. وَقَدْ أَمَرَنِيَ اللَّهُ تَعَالَى أَنْ أَدْعُوَكُمْ إِلَيْهِ، فَأَيُّكُمْ يُوازِرُنِي عَلَى أَمْرِي هَذَا؟ وَيَكُونُ أَخِي وَوَصِيِّيْ وَخَلِيفَتِي فِيكُمْ، فَأَحْجَمَ الْقَوْمُ عَنْهَا جَمِيعًا، فَقُلْتُ -وَأَنَا أَحْدَثُهُمْ سِنًّا-أَنَا يَا نَبِيَّ اللَّهِ أَكُونُ وَزِيرَكَ عَلَيْهِ. قَالَ: فَأَخَذَ بِرَقَبَتِي ثُمَّ قَالَ: إِنَّ هَذَا أَخِي وَوَصِيِّيْ وَخَلِيفَتِي فِيكُمْ، فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا"، فَقَامَ الْقَوْمُ يَضْحَكُونَ، وَيَقُولُونَ لِأَبِي طَالِبٍ: قَدْ أَمَرَكَ أَنْ تَسْمَعَ لِعَلِيٍّ وَتُطِيعَ ١ .
{وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} “En yakın akrabanı uyar!” Muhammed b. İshâk, Abdülgaffâr b. el-Kâsım'dan, o el-Minhâl b. Amr'dan, o Abdullah b. el-Hâris b. Nevfel b. el-Hâris b. Abdilmuttalib'den, o Abdullah b. Abbâs'tan, o da Ali b. Ebî Tâlib'den rivayet etti. [Ali] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} “En yakın akrabanı uyar!” ayeti indiğinde, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem beni çağırdı ve şöyle buyurdu: «Ey Ali! Şüphesiz Allah bana en yakın akrabalarımı uyarmamı emrediyor. Bu sebeple içim daraldı ve bildim ki onlara bu emri ilk açtığımda kendilerinden hoşlanmayacağım şeyler göreceğim. Bu yüzden bir süre sustum; derken Cibrîl bana gelip şöyle dedi: 'Ey Muhammed! Emrolunduğun şeyi yapmazsan Rabbin sana azap eder.' Bizim için bir sâ' miktarında yemek yap, üzerine de bir koyun budu koy ve bizim için bir kâse süt doldur; sonra bana Abdülmuttaliboğulları'nı topla ki emrolunduğum şeyi onlara tebliğ edeyim.» Ali radıyallâhu anh dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in bana emrettiği şeyi yaptım; sonra onları onun yanına çağırdım. O gün kırk adam kadardılar; bir adam fazla ya da eksiktiler. İçlerinde amcaları Ebû Tâlib, Hamza, el-Abbâs ve Ebû Leheb de vardı. Onun yanında toplandıklarında hazırladığım yemeği istedi, ben de onu getirdim. Yemeği koyduğumda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem etten bir parça alıp dişleriyle böldü, sonra onu tabağın etrafına bıraktı; ardından: «Allah'ın adıyla buyrun yiyin» buyurdu. Topluluk hiçbir şeye ihtiyaçları kalmayıncaya kadar yediler. Allah'a yemin olsun ki onlardan bir tek adam, hepsine sunduğum miktar kadar [tek başına] yiyebilirdi. Sonra: «Topluluğa içecek ver» buyurdu. Ben de onlara o süt kâsesini getirdim; hepsi suya kanıncaya kadar içtiler. Allah'a yemin olsun ki onlardan bir tek adam, onun kadarını [tek başına] içebilirdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlarla konuşmak isteyince Ebû Leheb öne atılıp: "Arkadaşınız sizi büyüledi!" dedi. Bunun üzerine topluluk dağıldı ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlarla konuşamadı. Ertesi gün [Resûlullah] şöyle buyurdu: «Ey Ali! Bu adam, topluluktan duyduğun sözlerle benden önce davrandı da ben kendileriyle konuşamadan dağıldılar. Bizim için hazırladığın yemeğin aynısını tekrar hazırla ve sonra onları topla.» Ben de öyle yaptım, sonra onları topladım. Yemeği istedi, ben de yaklaştırdım. Dün yaptığı gibi yaptı; yediler ve içtiler. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem konuşup şöyle buyurdu: «Ey Abdülmuttaliboğulları! Doğrusu ben size dünya ve ahiretin iki hayrını birden getirdim. Allah Teâlâ beni sizi O'na davet etmemle emretti. Şu halde hanginiz bu davamda bana vezirlik/yardımcılık eder ve aranızda benim kardeşim, vasîm ve halifem olur?» Topluluğun hepsi bundan geri durdu. Yaşça onların en küçüğü olduğum halde ben: "Ey Allah'ın Peygamberi! Bu işte senin vezirin ben olurum" dedim. [Ali] dedi ki: Resûlullah boynumu tuttu ve şöyle buyurdu: «Doğrusu bu, aranızda benim kardeşim, vasîm ve halifemdir; onu dinleyin ve ona itaat edin!» Bunun üzerine topluluk gülerek kalktı ve Ebû Tâlib'e: "Ali'yi dinlemeni ve ona itaat etmeni emretti!" diyorlardı.1
11486. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا يُوسُفُ بْنُ مُوسَى، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، حَدَّثَنَا الْأَعْمَشُ، حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ مُرَّةَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: لَمَّا نَزَلَتْ: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} "وَرَهْطَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ" خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ حَتَّى صَعِدَ الصَّفَا، فَهَتَفَ يَا صَاحِبَاهُ، فَقَالُوا: مَنْ هَذَا؟ فَاجْتَمَعُوا إِلَيْهِ فَقَالَ: "أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَخْبَرْتُكُمْ أَنَّ خَيْلًا تَخْرُجُ مَنْ صَفْحِ هَذَا الْجَبَلِ أَكُنْتُمْ مُصَدِّقِيَّ"؟ قَالُوا: مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ كَذِبًا قَالَ: "فَإِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٌ شَدِيدٌ" فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: تَبًّا لَكَ مَا جَمَعْتَنَا إِلَّا لِهَذَا، ثُمَّ قَامَ: فَنَزَلَتْ "تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَقَدْ تَبَّ" هَكَذَا قَرَأَ الْأَعْمَشُ يَوْمَئِذٍ (١) .
Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Yûsuf b. Mûsâ anlattı, bize Ebu Üsâme anlattı, bize el-A'meş anlattı, bize Amr b. Mürre, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan anlattı: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} "En yakın akrabanı uyar!" ve [kıraatte gelen] "onlardan ihlaslı grubunu" ayeti inince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çıktı, nihayet Safâ tepesine tırmandı ve: "Yâ sabâhah! (Ey ahali, toplanın!)" diye seslendi. 'Bu kimdir?' dediler ve onun yanına toplandılar. Bunun üzerine: "Ne dersiniz, size şu dağın yamacından bir süvari birliğinin çıkacağını haber versem beni doğrular mısınız?" buyurdu. 'Biz sende hiçbir yalana şahit olmadık' dediler. O da: "Öyleyse ben şiddetli bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıyım" buyurdu. Ebu Leheb: 'Günün geri kalanında helak olasıca! Bizi ancak bunun için mi topladın?' dedi; sonra kalktı gitti. Bunun üzerine: "Ebu Leheb'in iki eli kurusun; kurudu da!" suresi indi; A'meş o gün böyle okumuştur (١).
11487. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيِّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصِ بْنِ غِيَاثٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا الْأَعْمَشُ، حَدَّثَنِي عَمْرُو بْنُ مُرَّةَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} صَعِدَ النَّبِيُّ عَلَى الصَّفَا فَجَعَلَ يُنَادِي: "يَا بَنِي فِهْرٍ، يَا بَنِي عَدِيٍّ -لِبُطُونِ قُرَيْشٍ-حَتَّى اجْتَمَعُوا، فَجَعَلَ الرَّجُلُ إِذَا لَمْ يَسْتَطِعْ أَنْ يَخْرُجَ أَرْسَلَ رَسُولًا لِيَنْظُرَ مَا هُوَ، فَجَاءَ أَبُو لَهَبٍ وَقُرَيْشٌ، فَقَالَ: أَرَأَيْتَكُمْ لَوْ أَخْبَرْتُكُمْ أَنَّ خَيْلًا بِالْوَادِي تُرِيدُ أَنْ تُغِيرَ عَلَيْكُمْ أَكُنْتُمْ مُصَدِّقِيَّ؟ قَالُوا: نَعَمْ، مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ إِلَّا صِدْقًا، قَالَ: "فَإِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٌ شَدِيدٌ"، فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: تَبًّا لَكَ سَائِرَ الْيَوْمِ أَلِهَذَا جَمَعْتَنَا؟ فَنَزَلَتْ: "تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ مَا أغنى عنه مالك وَمَا كَسَبَ" ٢
Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Ömer b. Hafs b. Gıyâs anlattı, bize babam anlattı, bize el-A'meş anlattı, bana Amr b. Mürre, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ]'dan anlattı; o şöyle dedi: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} “Ve en yakın akrabalarını uyar” [ayeti] indiği zaman Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] Safâ [tepesine] çıktı ve Kureyş kabilelerine seslenerek şöyle nida etmeye başladı: «Ey Fihroğulları! Ey Adiyyoğulları!» Nihayet toplandılar. Hatta bir adam [bizzat] çıkamadığında ne olduğuna bakması için bir elçi gönderiyordu. Ebû Leheb ve Kureyş de geldi. [Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: «Söyleyin bana; şu vadide size baskın yapmak isteyen atlılar olduğunu haber versem, beni doğrular mıydınız?» Onlar: «Evet, senden doğruluktan başka bir şey görmedik» dediler. [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem] buyurdu ki: «Şüphesiz ben, şiddetli bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıyım!» Bunun üzerine Ebû Leheb: «Günün geri kalanında helak olasıca! Bizi bunun için mi topladın?» dedi. Bunun üzerine şu [ayetler] indi: {تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ} “Ebû Leheb'in iki eli kurusun, zaten kurudu da! Malı da kazandığı da ona fayda vermedi.” 2
11488. Metin
{وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢١٥) }
{وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢١٥) } “Sana uyan müminlere kanadını indir!”
11489. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، وَأَبُو سَلَمَةَ بْنُ عبد الرحمن، أنا أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ: قَامَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ حِينَ أَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} فَقَالَ: "يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ، أَوْ كَلِمَةً نَحْوَهَا، اشْتَرُوا أَنْفُسَكُمْ لَا أُغْنِي عَنْكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ لَا أُغْنِي عَنْكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، يَا عَبَّاسُ بْنَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ لَا أُغْنِي عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، يَا صَفِيَّةُ عَمَّةَ رَسُولِ اللَّهِ لَا أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، وَيَا فَاطِمَةُ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَلِينِي مَا شِئْتِ مِنْ مَالِي لَا أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا" (١) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Ebu'l-Yemân anlattı, bize Şuayb, Zührî'den haber verdi; bana Saîd b. el-Müseyyeb ve Ebu Seleme b. Abdirrahmân haber verdiler ki Ebu Hüreyre şöyle demiştir: Allah Teâlâ: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} “En yakın akrabanı uyar!” ayetini indirdiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayağa kalktı ve: "Ey Kureyş topluluğu! -veya buna benzer bir kelime söyledi- Kendinizi [Allah'tan] satın alınız! Allah katında size hiçbir faydam olmaz. Ey Abdümenâfoğulları! Allah katında size hiçbir faydam olmaz. Ey Abdülmuttalib'in oğlu Abbâs! Allah katında sana hiçbir faydam olmaz. Ey Resûlullah'ın halası Safiyye! Allah katında sana hiçbir faydam olmaz. Ve ey Muhammed'in kızı Fâtıma! Malımdan dilediğini iste; fakat Allah katında sana hiçbir faydam olmaz!" buyurdu (١).
11490. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ الطَّاهِرِيُّ، أَخْبَرَنِي جَدِّي أَبُو سَهْلِ بْنُ عَبْدِ الصَّمَدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْبَزَّازُ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ زَكَرِيَّا الْعَذَافِرِيُّ، أَخْبَرَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الدَّبَرِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ مُطَرِّفِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الشِّخِّيرِ، عَنْ عِيَاضِ بْنِ حِمَارٍ الْمُجَاشِعِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ اللَّهَ ﷿ أَمَرَنِي أَنْ أُعَلِّمَكُمْ مَا جَهِلْتُمْ مِمَّا عَلَّمَنِي يَوْمِي هَذَا، وَإِنَّهُ قَالَ: إِنَّ كُلَّ مَالٍ نَحَلْتُهُ عِبَادِي فَهُوَ لَهُمْ حَلَالٌ، وَإِنِّي خَلَقْتُ عِبَادِي حُنَفَاءَ كُلَّهُمْ، فَأَتَتْهُمُ الشَّيَاطِينُ فَاجْتَالَتْهُمْ عَنْ دِينِهِمْ، وَحَرَّمَتْ عَلَيْهِمْ مَا أَحْلَلْتُ لَهُمْ، وَأَمَرَتْهُمْ أَنْ يُشْرِكُوا بِي مَا لَمْ أُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَإِنَّ اللَّهَ نَظَرَ إِلَى أَهْلِ الْأَرْضِ فَمَقَتَهُمْ عَرَبَهُمْ وَعَجَمَهُمْ إِلَّا بَقَايَا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ، وَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَمَرَنِي أَنْ أُخَوِّفَ قُرَيْشًا، فَقُلْتُ: يَا رَبِّ إِنَّهُمْ إِذًا يَثْلَغُوا رَأْسِيَ حَتَّى يَدَعُوهُ خُبْزَةً، فَقَالَ: إِنَّمَا بَعَثْتُكَ لِأَبْتَلِيَكَ وَأَبْتَلِيَ بِكَ، وَقَدْ أَنْزَلْتُ عَلَيْكَ كِتَابًا لَا يَغْسِلُهُ الْمَاءُ، تَقْرَؤُهُ فِي الْمَنَامِ وَالْيَقَظَةِ، فَاغْزُهُمْ نُغْزِكَ، وَأَنْفِقْ نُنْفِقْ عَلَيْكَ، وَابْعَثْ جَيْشًا نُمْدِدْكَ بِخَمْسَةِ أَمْثَالِهِمْ، وَقَاتِلْ بِمَنْ أَطَاعَكَ مَنْ عَصَاكَ، ثُمَّ قَالَ: أَهْلُ الْجَنَّةِ ثَلَاثَةٌ: إِمَامٌ مُقْسِطٌ، وَرَجُلٌ رَحِيمٌ رَقِيقُ الْقَلْبِ بِكُلِّ ذِي قُرْبَى وَمُسْلِمٍ، وَرَجُلٌ غَنِيٌّ مُتَصَدِّقٌ، وَأَهْلُ النَّارِ خَمْسَةٌ: الضَّعِيفُ الَّذِي لَا دِينَ لَهُ، الَّذِينَ هُمْ فِيكُمْ تبعٌ لا يتبعون بِذَلِكَ أَهْلًا وَلَا مَالًا وَرَجُلٌ إِنْ أَصْبَحَ أَصْبَحَ يُخَادِعُكَ عَنْ أَهْلِكِ وَمَالِكَ، وَرَجُلٌ لَا يَخْفَى لَهُ طَمَعٌ -وَإِنْ دَقَّ-إِلَّا ذَهَبَ بِهِ، وَالشِّنْظِيرُ الْفَاحِشُ. قَالَ: وَذَكَرَ الْبُخْلَ وَالْكَذِبَ" ٢ . قَوْلُهُ ﷿: {وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} .
Bize Ebû Saîd Abdullah b. Ahmed et-Tâhirî haber verdi, bana dedem Ebû Sehl b. Abdissamed b. Abdirrahmân el-Bezzâz haber verdi, bize Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ el-Azâfirî haber verdi, bize İshâk b. İbrâhîm ed-Deberî haber verdi, bize Abdurrezzâk anlattı, bize Ma‘mer, Katâde’den, o Mutarrif b. Abdillâh b. eş-Şıhhîr’den, o da İyâz b. Hımâr el-Mücâşiî’den haber verdi; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah, bugün bana öğrettiklerinden bilmediklerinizi size öğretmemi bana emretti ve şöyle buyurdu: “Kullarıma bağışladığım her mal onlar için helaldir. Ben kullarımın hepsini hanîfler (tevhid üzere) olarak yarattım. Fakat şeytanlar onlara gelip onları dinlerinden saptırdı, kendilerine helal kıldığım şeyleri onlara haram etti ve hakkında hiçbir delil indirmediğim şeyleri bana ortak koşmalarını emretti. Şüphesiz Allah yeryüzü halkına baktı da Ehl-i Kitap’tan arta kalan bazı kimseler hariç, Araplarına da Arap olmayanlarına da buğzetti. Allah Teâlâ bana Kureyş’i uyarıp korkutmamı emretti. Ben de: «Ey Rabbim! O takdirde onlar başımı ezerler de onu ufalanmış ekmek gibi bırakırlar» dedim. Bunun üzerine [Allah] şöyle buyurdu: «Ben seni ancak seni imtihan etmek ve seninle [insanları] imtihan etmek için gönderdim. Sana suyun yıkayıp gideremeyeceği bir Kitap indirdim; sen onu uykuda da uyanıkken de okursun. Haydi onlarla savaş ki biz de sana zafer verelim; infak et ki sana da infak edilsin; bir ordu gönder ki sana onun beş katıyla yardım edelim; sana itaat edenlerle birlikte sana isyan edenlere karşı savaş!» Sonra [şöyle] buyurdu: «Cennet ehli üç [sınıf]tır: Âdil yönetici; her bir akrabaya ve Müslümana karşı merhametli, yufka yürekli olan adam; zengin olup [iffetini koruyarak] sadaka veren adam. Cehennem ehli ise beş [sınıf]tır: [Kötülüklerden alıkoyacak] aklı ve dini olmayan zayıf kimse ki onlar sizin aranızda birer tâbidirler, ne bir aile ne de bir mal peşinde koşarlar; sabaha çıktığında senin ailene ve malına hile yapıp aldatan adam; ne kadar küçük olursa olsun göz diktiği hiçbir tamahı kaçırmayıp hemen ona el uzatan adam ve kötü ahlâklı, çirkin sözlü kimse.» [Râvi] dedi ki: Cimriliği ve yalanı da zikretti.» 2. Allah Azze ve Celle'nin: {وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “Sana uyan müminlere kanadını indir!” kavline gelince:
11491. Metin
{فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ (٢١٦) وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ (٢١٧) الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ (٢١٨) وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ (٢١٩) إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٢٢٠) }
{فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ (٢١٦) وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ (٢١٧) الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ (٢١٨) وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ (٢١٩) إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٢٢٠) } “Şayet sana karşı gelirlerse de ki: 'Şüphesiz ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.' O mutlak güç sahibine, çok merhametli olana güvenip dayan! O ki namaza kalktığında seni görür. Ve secde edenler arasındaki dolaşmanı da [görür]. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
11492. Metin
{فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ} مِنَ الْكُفْرِ وَعِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ. {وَتَوَكَّلْ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ، وَالشَّامِ: "فَتَوَكَّلْ" بِالْفَاءِ، وَكَذَلِكَ هُوَ فِي مَصَاحِفِهِمْ وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِالْوَاوِ "وَتَوَكَّلْ"، {عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ} لِيَكْفِيَكَ كَيْدَ الْأَعْدَاءِ. {الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ} إلى صلاتك، ٥٣/أعَنْ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الَّذِي يَرَاكَ أَيْنَمَا كُنْتَ. وَقِيلَ: حِينَ تَقُومُ لِدُعَائِهِمْ. {وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ} أَيْ: يَرَى تَقَلُّبَكَ فِي صَلَاتِكَ فِي حَالِ قِيَامِكَ وَرُكُوعِكَ وَسُجُودِكَ وَقُعُودِكَ. قَالَ عِكْرِمَةُ وَعَطِيَّةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: فِي السَّاجِدِينَ أَيْ: فِي الْمُصَلِّينَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: أَيْ مَعَ الْمُصَلِّينَ فِي الْجَمَاعَةِ، يَقُولُ: يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ وَحْدَكَ لِلصَّلَاةِ وَيَرَاكَ إِذَا صَلَّيْتَ مَعَ الْمُصَلِّينَ فِي الْجَمَاعَةِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: يَرَى تَقَلُّبَ بَصَرِكَ فِي الْمُصَلِّينَ، فَإِنَّهُ كَانَ يُبْصِرُ مِنْ خَلْفِهِ كَمَا يُبْصِرُ مِنْ أَمَامِهِ. أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ السَّرَخْسِيُّ، أَخْبَرَنَا زَاهِرُ بْنُ أَحْمَدَ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الْهَاشِمِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُصْعَبٍ، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الْأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "هَلْ تَرَوْنَ قِبْلَتِي هَاهُنَا، فَوَاللَّهِ مَا يَخْفَى عَلَيَّ خُشُوعُكُمْ وَلَا رُكُوعُكُمْ، إِنِّي لَأَرَاكُمْ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي" ١ وَقَالَ الْحَسَنُ: "وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ" أَيْ: تَصَرُّفَكَ وَذَهَابَكَ وَمَجِيئَكَ فِي أَصْحَابِكَ الْمُؤْمِنِينَ. وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: يَعْنِي وَتَصَرُّفَكَ فِي أَحْوَالِكَ، كَمَا كَانَتِ الْأَنْبِيَاءُ مِنْ قَبْلِكَ. وَالسَّاجِدُونَ: هُمُ الْأَنْبِيَاءُ. وَقَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَرَادَ تَقَلُّبَكَ فِي أَصْلَابِ الْأَنْبِيَاءِ مِنْ نَبِيٍّ إِلَى نَبِيٍّ حَتَّى أَخْرَجَكَ فِي هَذِهِ الْأُمَّةِ ٢ . {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} .
{فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ} “Şayet sana karşı gelirlerse de ki: 'Şüphesiz ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.'” [yani] küfürden ve Allah'tan başkasına ibadet etmekten. {وَتَوَكَّلْ} “Ve güvenip dayan!” Medine ve Şam ehli bunu fâ harfiyle “fetewekkel” (فَتَوَكَّلْ) şeklinde okumuşlardır; onların mushaflarında da böyledir. Diğer kıraat imamları ise vâv harfiyle {وَتَوَكَّلْ} “Ve güvenip dayan!” şeklinde okumuşlardır; {عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ} “O mutlak güç sahibine, çok merhametli olana” düşmanların hilesine karşı sana yetmesi için [O'na tevekkül et]. {الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ} “O ki kalktığında seni görür”, müfessirlerin çoğuna göre namazına [kalktığında] demektir. Mücâhid şöyle demiştir: “Nerede olursan ol seni gören [demektir].” Bir görüşe göre de: Onları [imana] davet etmek için ayağa kalktığında demektir. {وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ} “Ve secde edenler arasındaki dolaşmanı da [görür].” Yani namazında kıyamın, rükûun, secden ve oturuşun esnasındaki hâlden hâle geçişini görür. İkrime ve Atiyye, İbn Abbâs'tan naklen: “Secde edenler arasında” ifadesinin, “namaz kılanlar arasında” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Mukâtil ve el-Kelbî ise: “Yani cemaatle namaz kılanlarla beraber [demektir]. Şöyle buyurmaktadır: Tek başına namaza kalktığında da seni görür, cemaatle namaz kılanlarla birlikte namaz kıldığında da seni görür” demişlerdir. Mücâhid şöyle demiştir: “Namaz kılanlar arasındaki bakışlarının dönüşünü görür. Zira o (Peygamber), arkasından da tıpkı önünden gördüğü gibi görürdü.” Bize Ebü’l-Hasen es-Serahsî bildirdi, bize Zâhir b. Ahmed bildirdi, bize Ebû İshâk el-Hâşimî bildirdi, bize Ebû Mus‘ab, Mâlik’ten, o Ebü’z-Zinâd’dan, o el-A‘rec’den, o da Ebû Hüreyre’den bildirdi; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «هَلْ تَرَوْنَ قِبْلَتِي هَاهُنَا، فَوَاللَّهِ مَا يَخْفَى عَلَيَّ خُشُوعُكُمْ وَلَا رُكُوعُكُمْ، إِنِّي لَأَرَاكُمْ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي» «Benim sadece kıbleye doğru baktığımı mı sanıyorsunuz? Vallahi bana ne huşûunuz ne de rükûunuz gizli kalır; şüphesiz ben sizi sırtımın arkasından da görürüm.» 1 Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: “{وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ} ‘Secde edenler arasındaki dolaşmanı da’ [ifadesi], mümin ashabının arasındaki tasarrufunu (davranışlarını), gidiş ve gelişini [ifade eder].” Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: “Yani senden önceki peygamberler gibi senin de hâlden hâle geçişini [görür]. Secde edenler ise peygamberlerdir.” Atâ, İbn Abbâs'tan naklen şöyle demiştir: “[Bununla], seni bu ümmet içinde [peygamber olarak] çıkarıncaya kadar peygamberlerin sulblerinde peygamberden peygambere intikal edişini kastetmiştir.” 2 {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
11493. Metin
{هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ (٢٢١) تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ (٢٢٢) يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ (٢٢٣) وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ (٢٢٤) أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ (٢٢٥) }
{هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ (٢٢١) تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ (٢٢٢) يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ (٢٢٣) وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ (٢٢٤) أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ (٢٢٥) } “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar her günahkâr yalancıya inerler. [Şeytanlara] kulak verirler; onların çoğu da yalancıdır. Şairlere ise azgınlar uyar. Görmez misin onlar her vadide şaşkınca dolaşırlar?”
11494. Metin
{هَلْ أُنَبِّئُكُمْ} أُخْبِرُكُمْ، {عَلَى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ} هَذَا جَوَابُ قَوْلِهِمْ: تَنَزَّلَ عَلَيْهِ شَيْطَانٌ، ثُمَّ بَيَّنَ فَقَالَ: {تَنَزَّلُ} أَيْ: تَتَنَزَّلُ، {عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ} كَذَّابٍ، {أَثِيمٍ} فَاجِرٍ، قَالَ قَتَادَةُ: هُمُ الْكَهَنَةُ، يَسْتَرِقُ الْجِنُّ السَّمْعَ ثُمَّ يُلْقُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ مِنَ الْإِنْسِ. وَهُوَ قَوْلُهُ ﷿: {يُلْقُونَ السَّمْعَ} {يُلْقُونَ السَّمْعَ} أَيْ: يَسْتَمِعُونَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ مُسْتَقِرِّينَ، فَيُلْقُونَ إِلَى الْكَهَنَةِ، {وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ} لِأَنَّهُمْ يَخْلِطُونَ بِهِ كَذِبًا كَثِيرًا. قَوْلُهُ ﷿: {وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ} قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: أَرَادَ شُعَرَاءَ الْكُفَّارِ الَّذِينَ كَانُوا يَهْجُونَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، وَذَكَرَ مُقَاتِلٌ أَسْمَاءَهُمْ، فَقَالَ: مِنْهُمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزِّبَعْرَى السَّهْمِيُّ، وَهُبَيْرَةُ بْنُ أَبِي وَهْبٍ الْمَخْزُومِيُّ، وَمُشَافِعُ بْنُ عَبْدِ مَنَافٍ. وَأَبُو عَزَّةَ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْجُمَحِيُّ، وَأُمَيَّةُ بْنُ أَبِي الصَّلْتِ الثَّقَفِيُّ، تَكَلَّمُوا بِالْكَذِبِ وَبِالْبَاطِلِ، وَقَالُوا: نَحْنُ نَقُولُ مِثْلَ مَا يَقُولُ مُحَمَّدٌ. وَقَالُوا الشِّعْرَ، وَاجْتَمَعَ إِلَيْهِمْ غُوَاةٌ مِنْ قَوْمِهِمْ يَسْتَمِعُونَ أَشْعَارَهُمْ حِينَ يَهْجُونَ النَّبِيَّ ﷺ وَأَصْحَابَهُ، وَيَرْوُونَ عَنْهُمْ وَذَلِكَ ١ . قَوْلُهُ: {وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ} هم الرواة الذين يروون هجاء [النبي ﷺ و ٢ المسلمين. وقال قتادة ومجاهد: الغاوون هم الشياطين. وقال الضحاك: تهاجى رجلان على عهد رسول الله ﷺ أحدهما من الأنصار والآخر من قَوْمٍ آخَرِينَ، وَمَعَ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا غُوَاةٌ مِنْ قَوْمِهِ، وَهُمُ السُّفَهَاءُ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ. وَهِيَ رِوَايَةُ عَطِيَّةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ٣ . {أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ} [مِنْ أَوْدِيَةِ الْكَلَامِ] ٤ {يَهِيمُونَ} جَائِرُونَ وَعَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ حَائِدُونَ، وَالْهَائِمُ: الذَّاهِبُ عَلَى وَجْهِهِ لَا مَقْصِدَ لَهُ.
{هَلْ أُنَبِّئُكُمْ} “Size haber vereyim mi?” yani size bildireyim mi, {عَلَى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ} “Şeytanların kime ineceğini?” Bu, onların «Ona bir şeytan iniyor» şeklindeki sözlerine cevaptır. Sonra [bunu] açıklayarak şöyle buyurdu: {تَنَزَّلُ} yani [şeytanlar] inerler, {عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ} “Her yalancıya”, {أَثِيمٍ} “Günahkâra”, fâsıka. Katâde şöyle demiştir: Onlar kâhinlerdir; cinler [gökteki sözü] gizlice dinler, sonra insanlardan olan dostlarına aktarırlar. Aziz ve Celil olan Allah'ın şu kavli de budur: {يُلْقُونَ السَّمْعَ} {يُلْقُونَ السَّمْعَ} “[Şeytanlara] kulak verirler” yani [cinler] yerleşik vaziyette melekleri dinler, sonra kâhinlere aktarırlar. {وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ} “Onların çoğu da yalancıdır” çünkü ona pek çok yalan karıştırırlar. Aziz ve Celil olan Allah'ın: {وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ} “Şairler[e gelince], onlara da azgınlar uyar” kavli hakkında tefsir ehli şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i hicveden kâfir şairleri kastetmiştir. Mukâtil onların isimlerini zikrederek şöyle demiştir: Bunlardan bazıları Abdullah b. ez-Ziba'râ es-Sehmî, Hübeyre b. Ebî Vehb el-Mahzûmî, Müşâfi' b. Abdimenâf, Ebû Azze b. Abdillâh el-Cümahî ve Ümeyye b. Ebi's-Salt es-Sekafî'dir. Bunlar yalan ve bâtıl sözler konuştular ve: «Biz de Muhammed'in söylediğinin benzerini söyleriz» dediler; şiir söylediler. Kavimlerinden azgın kimseler de onların etrafında toplandı; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve ashabını hicvettikleri vakit onların şiirlerini dinliyor ve onlardan rivayet ediyorlardı. İşte bu1 [sebepledir ki] Allah Teâlâ: {وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ} “Şairler[e gelince], onlara da azgınlar uyar” buyurmuştur. Onlar, [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ve]2 Müslümanların hicvedilmesini rivayet eden râvilerdir. Katâde ve Mücâhid:
11495. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: فِي كُلِّ لَغْوٍ يَخُوضُونَ (١) وَقَالَ مُجَاهِدٌ: فِي كُلِّ فَنٍّ يَفْتِنُونَ. وَقَالَ قَتَادَةُ: يَمْدَحُونَ بِالْبَاطِلِ وَيَسْتَمِعُونَ وَيَهْجُونَ بِالْبَاطِلِ (٢) فَالْوَادِي مَثَلٌ لِفُنُونِ الْكَلَامِ، كَمَا يُقَالُ: أَنَا فِي وَادٍ وَأَنْتَ فِي وَادٍ. وَقِيلَ: "فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ" أَيْ: عَلَى كُلِّ حَرْفٍ مِنْ حُرُوفِ الْهِجَاءِ يَصُوغُونَ الْقَوَافِيَ.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ bu ayet hakkında şöyle demiştir: "Her boş/bâtıl söze dalarlar" (١). Mücâhid: "Her sanat/tür ile fitneye düşerler" demiştir. Katâde: "Bâtıl ile överler, bâtıl ile dinler ve hicvederler" demiştir (٢). Vadi, söz türleri için bir meseldir; nitekim 'Ben bir vadideyim, sen bir vadidesin' denir. "Her vadide şaşkınca dolaşırlar" ifadesinin; hece harflerinin her bir harfi üzerine kafiyeler dizerler [anlamında olduğu] da söylenmiştir.
11496. Metin
{وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ (٢٢٦) إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ (٢٢٧) }
{وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ (٢٢٦) إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ (٢٢٧) } “Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyleri söylerler. Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah'ı çokça zikredenler ve haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunanlar müstesnadır. O zulmedenler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir!”
11497. Metin
{وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ} أَيْ: يَكْذِبُونَ فِي شِعْرِهِمْ، يَقُولُونَ: فَعَلْنَا وَفَعَلْنَا، وَهُمْ كَذَبَةٌ. أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَبِي شُرَيْحٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ الْبَغَوِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ ذَكْوَانَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "لَأَنْ يَمْتَلِئَ جَوْفُ أَحَدِكُمْ قَيْحًا، خَيْرٌ لَهُ مِنْ أَنْ يَمْتَلِئَ شِعْرًا" ٣ ثُمَّ اسْتَثْنَى شُعَرَاءَ الْمُسْلِمِينَ الَّذِينَ كَانُوا يُجِيبُونَ شُعَرَاءَ الْجَاهِلِيَّةِ، وَيَهْجُونَ شُعَرَاءَ الْكُفَّارِ، وَيُنَافِحُونَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ وَأَصْحَابِهِ، مِنْهُمْ حَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ، وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ، وَكَعْبُ بْنُ مَالِكٍ، فَقَالَ: {إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بِشْرَانَ، أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّفَّارُ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ مَنْصُورٍ الرَّمَادِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ عَنِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّهُ قَالَ لِلنَّبِيِّ ﷺ: إِنَّ اللَّهَ قَدْ أَنْزَلَ فِي الشِّعْرِ مَا أَنْزَلَ فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "إِنَّ الْمُؤْمِنَ يُجَاهِدُ بِسَيْفِهِ وَلِسَانِهِ، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَكَأَنَّمَا تَرْمُونَهُمْ بِهِ نَضْحُ النَّبْلِ" ٤ .
{وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ} “Ve gerçekten onlar yapmadıkları şeyleri söylerler” yani şiirlerinde yalan söylerler; 'Şöyle yaptık, böyle yaptık' derler, oysa onlar yalancıdırlar. Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Muhammed Abdurrahman b. Ebî Şüreyh haber verdi, bize Ebu'l-Kāsım el-Begavî haber verdi, bize Ali b. el-Ca'd anlattı, bize Şu'be, el-A'meş'ten, [o] Zekvân'dan, [o da] Ebû Hüreyre'den Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu haber verdi: «Sizden birinizin içinin irinle dolması, şiirle dolmasından daha hayırlıdır.» 3 Sonra Câhiliye şairlerine karşılık veren, kâfirlerin şairlerini hicveden, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve ashabını savunan Müslüman şairleri istisna etti; bunlardan bazıları Hassân b. Sâbit, Abdullah b. Revâha ve Ka'b b. Mâlik'tir. Nitekim şöyle buyurdu: {إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnadır”. Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebu'l-Hüseyn Ali b. Muhammed b. Abdillâh b. Bişrân haber verdi, bize İsmâil b. Muhammed es-Saffâr haber verdi, bize Ahmed b. Mansûr er-Remâdî anlattı, bize Abdürrezzâk anlattı, bize Ma'mer, ez-Zührî'den, [o] Abdurrahman b. Ka'b b. Mâlik'ten, [o da] babasından haber verdi ki babası Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "Allah Teâlâ şiir hakkında indireceğini indirdi" dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Mümin kılıcıyla ve diliyle cihad eder. Nefsim elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, şüphesiz sizin onlara [şiirle] attığınız şey, ok fırlatmak gibidir.» 4
11498. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الصَّمَدِ الْجَوْزَجَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ عَلِيُّ بْنُ أَحْمَدَ الْخُزَاعِيُّ، أَخْبَرَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ كُلَيْبٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو عِيسَى التِّرْمِذِيُّ، حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ مَنْصُورٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا جَعْفَرُ بْنُ سُلَيْمَانَ، حَدَّثَنَا ثَابِتٌ، عَنْ أَنَسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ دَخَلَ مَكَّةَ فِي عُمْرَةِ الْقَضَاءِ وَابْنُ رَوَاحَةَ يَمْشِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَيَقُولُ: خَلُّوا بَنِي الْكُفَّارِ عَنْ سَبِيلِهِ ... الْيَوْمَ نَضْرِبُكُمُ عَلَى تَنْزِيلِهِ
Bize Abdullah b. Abdissemad el-Cevzecânî haber verdi, bize Ebu'l-Kāsım Ali b. Ahmed el-Huzâî haber verdi, bize el-Heysem b. Küleyb haber verdi, bize Ebu Îsâ et-Tirmizî haber verdi, bize İshak b. Mansûr anlattı, bize Abdürrezzâk haber verdi, bize Ca'fer b. Süleymân haber verdi, bize Sâbit, Enes'ten anlattı: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Kazâ Umresi'nde Mekke'ye girdi; İbn Revâha onun önünde yürüyor ve şöyle diyordu: Bırakın ey inkârcıların oğulları onun yolunu! ... Bugün onun indirilişi üzerine size vururuz öyle bir vuruşla ki
11499. Metin
ضَرْبًا يُزِيلُ الْهَامَ عَنْ مَقِيْلِهِ ... وَيُذْهِلُ الْخَلِيلَ عَنْ خَلِيلِهِ
Başları yerinden uçurur ... Ve dostu dostundan vazgeçirir.
11500. Metin
فَقَالَ لَهُ عُمَرُ: يَا ابْنَ رَوَاحَةَ بَيْنَ يَدَيْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَفِي حَرَمِ اللَّهِ تَقُولُ الشِّعْرَ؟ فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "خَلِّ عَنْهُ يَا عُمَرُ، فَلَهِيَ أَسْرَعُ فِيهِمْ مِنْ نَضْحِ النَّبْلِ" (١) أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا حَجَّاجُ بْنُ مِنْهَالٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، أَخْبَرَنِي عَدِيٌّ أَنَّهُ سَمِعَ الْبَرَاءَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِحَسَّانَ: "اهْجُهُمْ أَوْ هَاجِهِمْ وَجِبْرِيلُ مَعَكَ" (٢) .
Bunun üzerine Ömer ona: 'Ey İbn Revâha! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda ve Allah'ın Harem'inde şiir mi söylüyorsun?' dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise: "Bırak onu ey Ömer; zira bu sözler onlara ok yağdırmaktan daha çabuk tesir eder" buyurdu (١). Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Haccâc b. Minhâl anlattı, bize Şu'be anlattı, bana Adiy haber verdi; o Berâ'dan işitmiş; Berâ demiştir ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hassân'a: "Onları hicvet -veya onlarla karşılıklı hicivleş-, Cebrail seninle beraberdir" buyurdu (٢).
11501. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الصَّمَدِ الْجَوْزَجَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ الْخُزَاعِيُّ، أَخْبَرَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ كُلَيْبٍ، حَدَّثَنَا أَبُو عِيسَى، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُوسَى الْفَزَارِيُّ وَعَلِيُّ بْنُ حُجْرٍ -الْمَعْنَى وَاحِدٌ-قَالَا حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَبِي الزِّنَادِ، عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: كَانَ رسول الله ﷺ ٥٣/ب يَضَعُ لِحَسَّانَ بْنِ ثَابِتٍ مِنْبَرًا فِي الْمَسْجِدِ يَقُومُ عَلَيْهِ قَائِمًا يُفَاخِرُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَوْ يُنَافِحُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَيَقُولُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ اللَّهَ يُؤَيِّدُ حَسَّانَ بِرُوحِ الْقُدُسِ، مَا يُنَافِحُ أَوْ يُفَاخِرُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ" ٣ . أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبَدِ الْقَاهِرِ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْغَفَّارِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى الْجُلُودِيُّ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ الْحَجَّاجِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ شُعَيْبِ بْنِ اللَّيْثِ،
Bize Abdullah b. Abdisssamed el-Cevzecânî haber verdi, bize Ebü'l-Kâsım el-Huzâî haber verdi, bize Heysem b. Küleyb haber verdi, bize Ebû Îsâ anlattı, bize İsmâil b. Mûsâ el-Fezârî ve Ali b. Hucr -anlam birdir- anlattılar, dediler ki: Bize Abdurrahman b. Ebi'z-Zinâd, Hişâm b. Urve'den, o babasından, o da Âişe'den anlattı; Âişe şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem mescitte Hassân b. Sâbit için bir minber koyardı, [Hassân] onun üzerinde ayakta durup Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem adına övünür ya da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i müdafaa ederdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de: « إِنَّ اللَّهَ يُؤَيِّدُ حَسَّانَ بِرُوحِ الْقُدُسِ، مَا يُنَافِحُ أَوْ يُفَاخِرُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ » «Şüphesiz Allah, Resûlullah'ı müdafaa ettiği veya [onun adına] övündüğü sürece Hassân'ı Rûhu'l-Kudüs ile desteklemektedir» buyururdu.3 Bize İsmâil b. Abdilkâhir haber verdi, bize Abdülgaffâr b. Muhammed haber verdi, bize Muhammed b. Îsâ el-Cülûdî anlattı, bize İbrâhîm b. Muhammed b. Süfyân anlattı, bize Müslim b. el-Haccâc anlattı, bize Abdülmelik b. Şuayb b. Leys anlattı,