11510. Metin
سُورَةُ النَّمْلِ مَكِّيَّةٌ
Neml Suresi Mekkîdir.
11511. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11512. Metin
{طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ (١) هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣) إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٥) }
{طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ (١) هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣) إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٥) } “Tâ-Sîn. Bunlar Kur'an'ın ve apaçık bir kitabın ayetleridir. (1) İman edenlere bir hidayet ve müjdedir. (2) Onlar ki namazı kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar. (3) Ahirete inanmayanlara gelince, biz onlara amellerini süslü gösterdik de onlar bocalayıp dururlar. (4) İşte onlar, azabın en kötüsü kendilerine ait olanlardır ve ahirette de en çok ziyana uğrayacak olanlar onlardır. (5)”
11513. Metin
{طس} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى، وَقَدْ سَبَقَ الْكَلَامُ فِي حُرُوفِ الْهِجَاءِ ١ . {تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ} أَيْ: هَذِهِ آيَاتُ الْقُرْآنِ، {وَكِتَابٌ مُبِينٌ} أَيْ: وَآيَاتُ كِتَابٍ مُبِينٍ. {هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} يَعْنِي: هُوَ هُدًى مِنَ الضَّلَالَةِ، وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ الْمُصَدِّقِينَ بِهِ بِالْجَنَّةِ. {الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} ٢ . {إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ} الْقَبِيحَةَ حَتَّى رَأَوْهَا حَسَنَةً، {فَهُمْ يَعْمَهُونَ} أَيْ: يَتَرَدَّدُونَ فِيهَا مُتَحَيِّرِينَ. {أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ} شِدَّةُ الْعَذَابِ فِي الدُّنْيَا بِالْقَتْلِ وَالْأَسْرِ بِبَدْرٍ، {وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ} لِأَنَّهُمْ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ وَصَارُوا إِلَى النَّارِ.
{طس} “Tâ-Sîn.” İbn Abbâs [radıyallâhu anhümâ] şöyle demiştir: “Bu, Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir.” Hurûf-ı hecâ (hece harfleri) hakkındaki açıklama daha önce geçmişti 1. {تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ} “Bunlar Kur'an'ın âyetleridir” yani: Bunlar Kur'an'ın âyetleridir; {وَكِتَابٍ مُبِينٍ} “ve apaçık bir Kitab'ın [âyetleridir].” Yani: Ve apaçık bir Kitab'ın âyetleridir. {هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} “Müminler için bir hidayet rehberi ve müjdedir.” Yani: O, sapıklıktan kurtaran bir hidayet ve onu tasdik eden müminler için cennet müjdesidir. {الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve âhirete de kesin olarak inanırlar.” 2 {إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ} “Şüphesiz âhirete inanmayanların amellerini kendilerine süslü gösterdik” yani onların çirkin amellerini [süslü gösterdik], öyle ki onları güzel gördüler; {فَهُمْ يَعْمَهُونَ} “böylece onlar şaşkınca bocalayıp dururlar.” Yani: Şaşkın bir hâlde o ameller içinde bocalarlar. {أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ} “İşte bunlar, azabın en kötüsü kendilerine olan kimselerdir” [yani] Bedir'de öldürülmek ve esir edilmek suretiyle dünyada azabın en şiddetlisi [onlaradır]; {وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ} “ve âhirette de en çok ziyana uğrayanlar onlardır.” Çünkü onlar hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratmış ve cehenneme varmışlardır.
11514. Metin
{وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦) إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨) }
{وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦) إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨) } “Şüphesiz ki bu Kur'an sana, hikmet sahibi ve her şeyi hakkıyla bilen [Allah] katından verilmektedir. (6) Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti: 'Gerçekten ben bir ateş gördüm. Size oradan bir haber getireceğim yahut ısınasınız diye size kor bir ateş getireceğim.' (7) Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: 'Ateşte olan da çevresinde bulunan da mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah yücedir, münezzehtir!' (8)”
11515. Metin
{وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ} أَيْ: تُؤْتَى الْقُرْآنَ وَتُلَقَّنُ ١ {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} أَيْ: وَحْيًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ الْحَكِيمِ الْعَلِيمِ. قَوْلُهُ ﷿: {إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ} أَيْ: وَاذْكُرْ يَا مُحَمَّدُ ٢ إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ فِي مَسِيرِهِ مِنْ مَدْيَنَ إِلَى مِصْرَ: {إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} [أَيْ: أَبْصَرْتُ نَارًا] ٣ . {سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} أَيْ: امْكُثُوا مَكَانَكُمْ، سَآتِيكُمْ بِخَبَرٍ عَنِ الطَّرِيقِ، وَكَانَ قَدْ تَرَكَ الطَّرِيقَ، {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ: "بِشِهَابٍ" بِالتَّنْوِينِ، جَعَلُوا الْقَبَسَ نَعْتًا لِلشِّهَابِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِلَا تَنْوِينٍ عَلَى الْإِضَافَةِ، وَهُوَ إِضَافَةُ الشَّيْءِ إِلَى نَفْسِهِ، لِأَنَّ الشِّهَابَ وَالْقَبَسَ مُتَقَارِبَانِ فِي الْمَعْنَى، وَهُوَ الْعُودُ الَّذِي فِي أَحَدِ طَرَفَيْهِ نَارٌ، وَلَيْسَ فِي الطَّرَفِ الْآخَرِ نَارٌ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: الشِّهَابُ هُوَ شَيْءٌ ذُو نُورٍ، مِثْلَ الْعَمُودِ، وَالْعَرَبُ تُسَمِّي كُلَّ أَبِيضَ ذِي نُورٍ شِهَابًا، وَالْقَبَسُ: الْقِطْعَةُ مِنَ النَّارِ، {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} تَسْتَدْفِئُونَ مِنَ الْبَرْدِ، وَكَانَ ذَلِكَ فِي شِدَّةِ الشِّتَاءِ. {فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} أَيْ: بُورِكَ عَلَى مَنْ فِي النَّارِ أَوْ مَنْ فِي النَّارِ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ: بَارَكَهُ اللَّهُ وَبَارَكَ فِيهِ، وَبَارَكَ عَلَيْهِ، بِمَعْنًى وَاحِدٍ. وَقَالَ قَوْمٌ: الْبَرَكَةُ رَاجِعَةٌ إِلَى مُوسَى وَالْمَلَائِكَةِ، مَعْنَاهُ: بُورِكَ فِي مَنْ طَلَبَ النَّارَ، وَهُوَ مُوسَى ﵇، {وَمَنْ حَوْلَهَا} وهم الملائكة ٥٤/أالَّذِينَ حَوْلَ النَّارِ، وَمَعْنَاهُ: بُورِكَ فِيكَ يَا مُوسَى وَفِي الْمَلَائِكَةِ الَّذِينَ حَوْلَ النَّارِ، وَهَذَا تَحِيَّةٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ﷿ لِمُوسَى بِالْبَرَكَةِ، كَمَا حَيَّا إِبْرَاهِيمَ عَلَى أَلْسِنَةِ الْمَلَائِكَةِ حِينَ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا: رَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ. وَمَذْهَبُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّ الْمُرَادَ بِالنَّارِ النُّورُ، ذُكِرَ بِلَفْظِ النَّارِ لِأَنَّ مُوسَى حَسِبَهُ نَارًا، وَ"مَنْ فِي النَّارِ" هُمُ الْمَلَائِكَةُ، وَذَلِكَ أَنَّ النُّورَ الَّذِي رَآهُ مُوسَى كَانَ فِيهِ مَلَائِكَةٌ لَهُمْ زَجَلٌ بِالتَّقْدِيسِ وَالتَّسْبِيحِ،
{وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ} “Şüphesiz ki bu Kur'an sana verilmekte/öğretilmektedir” yani: Sana Kur'an verilir ve belletilir;1 {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} “hikmet sahibi ve her şeyi hakkıyla bilen [Allah] katından.” Yani: Hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah katından bir vahiydir. Azîz ve Celîl olan Allah'ın şu kavli: {إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ} “Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti:” Yani: [Ey Muhammed!] Hatırla,2 hani Mûsâ Medyen'den Mısır'a yolculuğu esnasında ailesine: {إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} “Gerçekten ben bir ateş gördüm” [yani: bir ateş fark ettim]3 demişti. {سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} “Size oradan bir haber getireceğim” yani: Olduğunuz yerde bekleyin, size yola dair bir haber getireceğim; zira o yolu kaybetmişti, {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ} “yahut size kor bir ateş alevi getireceğim”. Kûfe ehli [kıraat âlimleri] “بِشِهَابٍ” kelimesini tenvin ile okumuşlar ve “el-kabes” kelimesini “eş-şihâb” için sıfat yapmışlardır. Diğerleri ise tenvinsiz olarak izâfetle okumuşlardır; bu da bir şeyin kendisine izâfe edilmesidir, çünkü şihâb ve kabes anlam bakımından birbirine yakındır. O da bir ucunda ateş bulunan, diğer ucunda ise ateş olmayan odundur. Bazıları ise şöyle demiştir: Şihâb, sütun gibi nur saçan/parlayan bir şeydir. Araplar nur saçan her beyaz şeye şihâb derler; kabes ise ateş parçasıdır. {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} “Umulur ki ısınırsınız” yani soğuktan ısınırsınız; bu durum şiddetli bir kış mevsimindeydi. {فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} “Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: Ateşte olan da onun çevresinde bulunanlar da mübarek kılındı!” Yani: Ateşte olan veya ateşte bulunan kimseye bereket verildi. Araplar: “Bârekehullâh”, “bâreke fîhi” ve “bâreke aleyhi” ifadelerini aynı anlamda kullanırlar. Bir topluluk şöyle demiştir: Bereket, Mûsâ'ya ve meleklere racidir. Bunun manası: Ateşi arayana -ki o Mûsâ aleyhisselâm'dır- bereket verildi, {وَمَنْ حَوْلَهَا} “ve çevresinde bulunanlara da” yani ateşin çevresinde bulunan meleklere [bereket verildi] demektir. Anlamı şudur: Sana bereket verildi ey Mûsâ ve ateşin etrafındaki meleklere de [bereket verildi]. Bu, Allah Azze ve Celle katından Mûsâ'ya bereketle bir tehiyye (selam ve iltifat)dir; nitekim melekler İbrâhim'in yanına girdiklerinde dilleriyle: “Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun, ey hane halkı!” diyerek onu selamlamışlardı. Müfessirlerin çoğunun benimsediği görüşe göre, ateşten maksat nurdur. Mûsâ onu ateş zannettiği için ateş lafzıyla zikredilmiştir. “Ateşte olan”lar meleklerdir; zira Mûsâ'nın gördüğü bu nurun içinde takdis ve tesbihle sesleri yükselen melekler vardı,
11516. Metin
وَ"مَنْ حَوْلَهَا" هُوَ مُوسَى لِأَنَّهُ كَانَ بِالْقُرْبِ مِنْهَا، وَلَمْ يَكُنْ فِيهَا. وَقِيلَ: "مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا" جَمِيعًا الْمَلَائِكَةُ. وَقِيلَ: "مَنْ فِي النَّارِ" مُوسَى وَ"مَنْ حَوْلَهَا" الْمَلَائِكَةُ، وَمُوسَى وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِي النَّارِ كَانَ قَرِيبًا مِنْهَا، كَمَا يُقَالُ: بَلَغَ فُلَانٌ الْمَنْزِلَ، إِذَا قَرُبَ مِنْهُ، وَإِنْ لَمْ يَبْلُغْهُ بَعْدُ. وَذَهَبَ بَعْضُهُمْ إِلَى أَنَّ الْبَرَكَةَ رَاجِعَةٌ إِلَى النَّارِ. وَرَوَى مُجَاهِدٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: مَعْنَاهُ بُورِكَتِ النَّارُ. وَرَوَى سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: سَمِعْتُ أُبَيًّا يَقْرَأُ: أَنْ بُورِكَتِ النَّارُ وَمَنْ حَوْلَهَا، وَ"مَنْ" قَدْ تَأْتِي بِمَعْنَى مَا، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ" (النُّورِ-٤٥) ، وَ"مَا" قَدْ يَكُونُ صِلَةً فِي الْكَلَامِ، كَقَوْلِهِ "جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ" (ص-١١) ، وَمَعْنَاهُ: بُورِكَ فِي النَّارِ وَفِيمَنْ حَوْلَهَا، وَهُمُ الْمَلَائِكَةُ وَمُوسَى ﵈، وَسَمَّى النَّارَ مُبَارَكَةً كَمَا سَمَّى الْبُقْعَةَ مُبَارَكَةً فَقَالَ: "فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ".
“Çevresinde bulunan” ise Mûsâ'dır; çünkü o ateşin yakınındaydı, içinde değildi. “Ateşte olan ve çevresinde bulunan” kimselerin hepsinin melekler olduğu da söylenmiştir. Yine “Ateşte olan”ın Mûsâ, “çevresinde bulunanlar”ın ise melekler olduğu söylenmiştir; Mûsâ ateşin içinde olmasa da ona çok yakındı. Nitekim bir kimse menzile yaklaştığında, henüz oraya varmamış olsa bile “Filanca menzile ulaştı” denilir. Bazıları ise bereketin ateşe dönük olduğu görüşüne varmıştır. Mücâhid, İbn Abbâs'tan onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Manası, ateşe bereket verilmiştir. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Übeyy'in şöyle okuduğunu işittim: “أنْ بُورِكَتِ النَّارُ وَمَنْ حَوْلَهَا” (Ateş ve çevresinde bulunanlar mübarek kılındı). “مَنْ” bazen Allah Teâlâ'nın: “Onlardan kimi karnı üzerinde yürür” (en-Nûr: 45) ayetinde olduğu gibi “مَا” manasında gelebilir; “مَا” ise kelamda sıla (pekiştirme edatı) olabilir; Nitekim O'nun: “Orada bir ordudur” (Sâd: 11) kavlinde olduğu gibi. Bunun manası: Ateş ve etrafındakiler -ki onlar melekler ve Mûsâ aleyhimesselâm'dır- mübarek kılınmıştır. Mekânı “mübarek beldede” diyerek mübarek olarak isimlendirdiği gibi ateşi de mübarek olarak isimlendirmiştir.
11517. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَالْحَسَنِ فِي قَوْلِهِ: {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} يَعْنِي قُدِّسَ مَنْ فِي النَّارِ، وَهُوَ اللَّهُ، عَنَى بِهِ نَفْسَهُ، عَلَى مَعْنَى أَنَّهُ نَادَى مُوسَى مِنْهَا وَأَسْمَعَهُ كَلَامَهُ مِنْ جِهَتِهَا (١) كَمَا رُوِيَ: أَنَّهُ مَكْتُوبٌ فِي التَّوْرَاةِ: "جَاءَ اللَّهُ مِنْ سَيْنَاءَ، وَأَشْرَفَ مِنْ سَاعِينَ، وَاسْتَعْلَى مِنْ جِبَالِ فَارَانَ" (٢) فَمَجِيئُهُ مِنْ سَيْنَاءَ: بَعْثَةُ مُوسَى مِنْهَا، وَمِنْ سَاعِينَ بَعْثَةُ الْمَسِيحِ مِنْهَا، وَمِنْ جِبَالِ فَارَانَ بَعْثَةُ الْمُصْطَفَى مِنْهَا، وَفَارَانُ مَكَّةُ (٣) . قِيلَ: كَانَ ذَلِكَ نُورُهُ ﷿. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كَانَتِ النَّارُ بِعَيْنِهَا، وَالنَّارُ إِحْدَى حُجُبِ اللَّهِ تَعَالَى، كَمَا جَاءَ فِي الْحَدِيثِ: "حِجَابُهُ النَّارُ لَوْ كَشَفَهَا لَأَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى إِلَيْهِ بَصَرُهُ مَنْ خَلْقِهِ" (٤) ثُمَّ نَزَّهَ اللَّهُ نَفْسَهُ وَهُوَ الْمُنَزَّهُ مَنْ كُلِّ سُوءٍ وَعَيْبٍ، فَقَالَ جَلَّ ذِكْرُهُ. {وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}
İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve el-Hasan'dan O'nun: {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşte olan mübarek kılındı” kavli hakkında şöyle rivayet edilmiştir: Yani ateşte olan -ki O Allah'tır- mukaddes kılındı; O'nun Mûsâ'ya oradan seslenmesi ve kelamını o cihetten işittirmesi (¬١) anlamında bizzat Zâtını kastetmiştir. Nitekim Tevrat'ta şöyle yazılı olduğu rivayet edilmiştir: “Allah Sînâ'dan geldi, Sâîr'den doğdu ve Fârân dağlarından parladı.” (¬٢) O'nun Sînâ'dan gelmesi Mûsâ'nın oradan gönderilmesi, Sâîr'den olması Mesîh'in oradan gönderilmesi, Fârân dağlarından olması ise el-Mustafâ'nın oradan gönderilmesidir; Fârân ise Mekke'dir. (¬٣) Bunun Allah azze ve celle'nin nuru olduğu da söylenmiştir. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: O bizzat ateş idi; ateş ise Allah Teâlâ'nın hicaplarından biridir. Nitekim hadiste şöyle gelmiştir: “O'nun hicabı ateştir; eğer onu açsaydı, Zâtının nurları yarattıklarından basarının ulaştığı her şeyi yakardı.” (¬٤) Sonra Allah Zâtını her türlü kötülükten ve eksiklikten tenzih ederek -ki O her noksanlıktan münezzehtir- şanı yüce olan şöyle buyurdu: {وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi olan Allah yücedir, münezzehtir!”
11518. Metin
{يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) }
{يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) } “'Ey Mûsâ! Gerçek şu ki, ben mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah'ım!' (9)”
11519. Metin
ثُمَّ تَعَرَّفَ إِلَى مُوسَى بِصِفَاتِهِ، فَقَالَ: {يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} وَالْهَاءُ فِي قَوْلِهِ {إِنَّهُ} عِمَادٌ، وَلَيْسَ بِكِنَايَةٍ، وَقِيلَ: هِيَ
Sonra [Allah] sıfatlarıyla Mûsâ'ya Kendisini tanıttı ve şöyle buyurdu: {يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “'Ey Mûsâ! Gerçek şu ki, ben mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah'ım!'” O'nun {إِنَّهُ} kavlindeki “hâ” (هـ) [harfi/zamiri] imâddır (fasıl zamiridir), kinâye (zamir) değildir. Bir görüşe göre de o;
11520. Metin
كِنَايَةٌ عَنِ الْأَمْرِ وَالشَّأْنِ، أَيِ: الْأَمْرُ وَالشَّأْنُ، أَيْ: الْمَعْبُودُ أَنَا (١)
şân zamiridir (zamîr-i şân), yani: Durum ve gerçek şudur ki: İbadet edilen yalnızca benim. (¬١)
11521. Metin
{وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١) }
{وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١) } “'Asânı at!' [Mûsâ asâyı attı.] Onu bir yılan gibi kıvrılır görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı. 'Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda peygamberler korkmazlar. (10) Ancak kim haksızlık eder de sonra kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim.' (11)”
11522. Metin
ثُمَّ أَرَى مُوسَى آيَةً عَلَى قُدْرَتِهِ، فَقَالَ: {وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ} تَتَحَرَّكُ، {كَأَنَّهَا جَانٌّ} وَهِيَ الْحَيَّةُ الصَّغِيرَةُ الَّتِي يَكْثُرُ اضْطِرَابُهَا، {وَلَّى مُدْبِرًا} هَرَبَ مِنَ الْخَوْفِ، {وَلَمْ يُعَقِّبْ} لَمْ يَرْجِعْ، يُقَالُ: عَقِبَ فُلَانٌ إِذَا رَجَعَ، وَكُلُّ رَاجِعٍ مُعَقِّبٌ. وَقَالَ قَتَادَةُ: وَلَمْ يَلْتَفِتْ، فَقَالَ اللَّهُ ﷿: {يَا مُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} يُرِيدُ إِذَا آمَّنْتُهُمْ لَا يَخَافُونَ، أَمَّا الْخَوْفُ الَّذِي هُوَ شَرْطُ الْإِيمَانِ فَلَا يُفَارِقُهُمْ، قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "أَنَا أَخْشَاكُمْ لِلَّهِ" (٢) . وَقَوْلُهُ: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ} وَاخْتُلِفَ فِي هَذَا الِاسْتِثْنَاءِ، قِيلَ: هَذَا إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ مُوسَى حِينَ قَتَلَ الْقِبْطِيَّ خَافَ مِنْ ذَلِكَ، ثُمَّ تَابَ فَقَالَ: رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي، فَغَفَرَ لَهُ. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: قَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِمُوسَى: إِنَّمَا أَخَفْتُكَ لِقَتْلِكَ النَّفْسَ. وَقَالَ: مَعْنَى الْآيَةِ: لَا يُخِيفُ اللَّهُ الْأَنْبِيَاءَ إِلَّا بِذَنْبٍ يُصِيبُهُ أَحَدُهُمْ، فَإِنْ أَصَابَهُ أَخَافَهُ حَتَّى يَتُوبَ، فَعَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ يَكُونُ الِاسْتِثْنَاءُ صَحِيحًا وَتَنَاهَى الْخَبَرُ عَنِ الرُّسُلِ عِنْدَ قَوْلِهِ: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} ثُمَّ ابْتَدَأَ الْخَبَرُ عَنْ حَالِ مَنْ ظَلَمَ مِنَ النَّاسِ كَافَّةً. وَفِي الْآيَةِ مَتْرُوكٌ اسْتُغْنِيَ عَنْ ذِكْرِهِ بِدَلَالَةِ الْكَلَامِ عَلَيْهِ، تَقْدِيرُهُ: فَمَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣) .
Sonra kudretine dair Mûsâ'ya bir delil göstererek şöyle buyurdu: {وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ} “'Asânı at!' Onu kıvrılır görünce” hareket ettiğini, {كَأَنَّهَا جَانٌّ} “sanki bir yılan gibi” o da çok hareket eden küçük yılandır, {وَلَّى مُدْبِرًا} “arkasını dönüp kaçtı” korkudan kaçtı, {وَلَمْ يُعَقِّبْ} “arkasına bakmadı” geri dönmedi. [Arapçada] kişi geri döndüğü zaman “عَقِبَ فُلَانٌ” denilir; her geri dönen kimseye de “muakkıb” denir. Katâde ise: “Dönüp bakmadı” demiştir. Bunun üzerine Allah azze ve celle şöyle buyurdu: {يَا مُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} “'Ey Mûsâ, korkma! Çünkü benim huzurumda peygamberler korkmazlar.'” yani ben onlara emniyet verdiğim zaman korkmazlar. İmanın şartı olan korkuya gelince, o korku onlardan asla ayrılmaz. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ben sizin Allah'tan en çok korkanınızım” buyurmuştur. (¬٢) O'nun şu kavli: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ} “'Ancak kim haksızlık eder de sonra kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim.'” Bu istisna hakkında ihtilaf edilmiştir: Bunun Mûsâ'nın Kıbtî'yi öldürdüğünde bundan korktuğuna, sonra tövbe edip: “Rabbim, gerçekten ben nefsime zulmettim, beni bağışla” dediğine ve Allah'ın da onu bağışladığına işaret olduğu söylenmiştir. İbn Cüreyc şöyle demiştir: Allah Teâlâ Mûsâ'ya: “Seni ancak cana kıydığın için korkuttum” buyurdu. Ayetin manasının şu olduğunu söyledi: Allah peygamberleri ancak içlerinden birinin işlediği bir günahtan ötürü korkutur; eğer bir günah işlerse, tövbe edinceye kadar onu korkutur. Bu tefsire göre istisna muttasıldır ve elçiler hakkındaki haber O'nun {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} kavlinde sona ermiş, sonra bütün insanlardan zulmeden kimselerin durumuna dair habere başlanmıştır. Ayette, sözün delaletiyle anlaşılıp zikrine ihtiyaç duyulmayan hazfedilmiş bir kısım vardır; takdiri şöyledir: “Kim zulmeder de sonra kötülüğün ardından onu iyiliğe çevirirse bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayanım, çok merhamet edenim.” (¬٣)
11523. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: لَيْسَ هَذَا بِاسْتِثْنَاءٍ مِنَ الْمُرْسَلِينَ لِأَنَّهُ لَا يَجُوزُ عَلَيْهِمُ الظُّلْمُ، بَلْ هُوَ اسْتِثْنَاءٌ مِنَ الْمَتْرُوكِ فِي الْكَلَامِ، مَعْنَاهُ: لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ، إِنَّمَا الْخَوْفُ عَلَى غَيْرِهِمْ مِنَ الظَّالِمِينَ، إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ تَابَ، وَهَذَا مِنَ الِاسْتِثْنَاءِ الْمُنْقَطِعِ، مَعْنَاهُ ٤ لَكِنْ مَنْ ظَلَمَ مِنْ سَائِرِ النَّاسِ فَإِنَّهُ يَخَافُ، فَإِنْ تَابَ وَبَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ، يَعْنِي يَغْفِرُ اللَّهُ لَهُ وَيُزِيلُ الْخَوْفَ عَنْهُ ٥ .
Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu, peygamberlerden [yapılmış] bir istisna (kural dışı tutma) değildir; çünkü onların zulüm işlemesi caiz değildir. Bilakis bu, kelamda zikredilmeyip bırakılandan [yapılmış] bir istisnadır. Anlamı şudur: Benim huzurumda peygamberler korkmaz; korku ancak onların dışındaki zalimler içindir; ancak zulmedip ardından tövbe eden müstesnadır. Bu, munkatı istisnâdandır (kesintili istisna); anlamı 4 şöyledir: Lakin diğer insanlardan her kim zulmederse şüphesiz o korkar. Eğer tövbe eder ve kötülüğün ardından [onu] iyilikle değiştirirse, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Yani Allah onu bağışlar ve korkuyu üzerinden giderir 5.
11524. Metin
وَقَالَ بَعْضُ النَّحْوِيِّينَ: "إِلَّا" هَاهُنَا بِمَعْنَى: "وَلَا" (١) يَعْنِي: لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ وَلَا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حَسَنًا بَعْدَ سُوءٍ، يَقُولُ: لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ وَلَا الْمُذْنِبُونَ التَّائِبُونَ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ" (الْبَقَرَةِ-١٥٠) ، يَعْنِي: وَلَا الَّذِينَ ظَلَمُوا (٢)
Bazı nahivciler de şöyle demiştir: Buradaki “إِلَّا” edatı “وَلَا” manasındadır (¬١); yani: Huzurumda peygamberler de korkmaz, zulmedip sonra kötülüğün ardından onu iyiliğe çeviren de korkmaz. Şöyle demek istemektedir: Huzurumda ne peygamberler ne de tövbe eden günahkârlar korkar; nitekim Allah Teâlâ'nın: “İçlerinden zulmedenler müstesna, insanların size karşı bir delili olmasın” (el-Bakara: 150) kavlinde olduğu gibi; yani: “zulmedenlerin de [delili olmasın]”. (¬٢)
11525. Metin
{وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (١٢) فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (١٣) }
{وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (١٢) فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (١٣) } “'Elini koynuna sok; Firavun ve kavmine [gönderilen] dokuz mucize içinde, kusursuz ve bembeyaz olarak çıksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdir.' (12) Mucizelerimiz kendilerine apaçık bir şekilde geldiğinde: 'Bu, apaçık bir sihirdir' dediler. (13)”
11526. Metin
{وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (١٤) وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥) }
{وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (١٤) وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥) } “İçleri kesin olarak inandığı hâlde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler. Bak işte, o bozguncuların sonu nasıl oldu! (14) Andolsun ki biz Dâvûd'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. Onlar: 'Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler. (15)”
11527. Metin
ثُمَّ أَرَاهُ اللَّهُ آيَةً أُخْرَى فَقَالَ: {وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ} وَالْجَيْبُ حَيْثُ جِيبَ مِنَ الْقَمِيصِ، أَيْ: قُطِعَ، قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: كَانَتْ عَلَيْهِ مُدَرَّعَةٌ مِنْ صُوفٍ لَا كُمَّ لَهَا وَلَا أَزْرَارَ، فَأَدْخَلَ يَدَهُ فِي جَيْبِهِ وَأَخْرَجَهَا، فَإِذَا هِيَ تَبْرُقُ مِثْلَ الْبَرْقِ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ: {تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ} مِنْ غَيْرِ بَرَصٍ، {فِي تِسْعِ آيَاتٍ} يَقُولُ هَذِهِ آيَةٌ مَعَ تِسْعِ آيَاتٍ أَنْتَ مُرْسَلٌ بِهِنَّ، {إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} {فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً} بَيِّنَةً وَاضِحَةً يُبْصَرُ بِهَا، {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ} ظَاهِرٌ. {وَجَحَدُوا بِهَا} أَيْ: أَنْكَرُوا الْآيَاتِ وَلَمْ يُقِرُّوا أَنَّهَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، {وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ} أَيْ: عَلِمُوا أَنَّهَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، قَوْلُهُ: {ظُلْمًا وَعُلُوًّا} أَيْ: شِرْكًا وَتَكَبُّرًا عَنْ أَنْ يُؤْمِنُوا بِمَا جَاءَ بِهِ مُوسَى، {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ} قَوْلُهُ ﷿: {وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا} أَيْ: عِلْمَ الْقَضَاءِ وَمَنْطِقَ الطَّيْرِ وَالدَّوَابِّ وَتَسْخِيرَ الشَّيَاطِينِ وَتَسْبِيحَ الْجِبَالِ، {وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا} بِالنُّبُوَّةِ وَالْكِتَابِ وَتَسْخِيرِ الشَّيَاطِينِ وَالْجِنِّ وَالْإِنْسِ {عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ}
Sonra Allah ona başka bir mucize gösterip şöyle buyurdu: {وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ} “'Elini koynuna sok'”. Ceyb (جَيْب), gömleğin yakasının kesildiği yerdir. Tefsir ehli şöyle demiştir: Üzerinde kolsuz ve düğmesiz yünden bir cübbe vardı; elini yakasından içeri sokup çıkardı, bir de baktı ki şimşek gibi parıldıyor. İşte O'nun şu kavli budur: {تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ} “kusursuz, bembeyaz olarak çıksın” yani alacasız/hastalıksız olarak, {فِي تِسْعِ آيَاتٍ} “dokuz mucize içinde” buyuruyor ki: Bu, kendileriyle gönderildiğin dokuz mucize ile birlikte olan bir mucizedir, {إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} “Firavun'a ve kavmine. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.” {فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً} “Ayetlerimiz onlara apaçık/gözleri açıcı olarak geldiğinde” yani açık, net ve kendisiyle hak görülebilen bir şekilde, {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ} “'Bu apaçık bir sihirdir' dediler” yani aşikâr bir sihirdir. {وَجَحَدُوا بِهَا} “Onları inkâr ettiler” yani ayetleri inkâr ettiler ve onların Allah katından olduğunu ikrar etmediler, {وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ} “içleri ise onlara kesin olarak inanmıştı” yani onların Allah katından olduğunu kesin olarak bilmişlerdi. O'nun şu kavli: {ظُلْمًا وَعُلُوًّا} “zulüm ve kibir yüzünden” yani şirk koşarak ve Mûsâ'nın getirdiğine iman etmeyi kibirlerine yediremeyerek, {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ} “Bak işte, o bozguncuların sonu nasıl oldu!” Allah azze ve celle'nin şu kavli: {وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا} “Andolsun ki biz Dâvûd'a ve Süleyman'a bir ilim verdik” yani hüküm verme ilmi, kuşların ve hayvanların mantığını (dilini) anlama, şeytanların boyun eğdirilmesi ve dağların tesbih etmesi ilmini verdik. {وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا} “Onlar: 'Bizi üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler” peygamberlik, kitap, şeytanların, cinlerin ve insanların boyun eğdirilmesi ile bizi üstün kılan, {عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ} “mümin kullarının birçoğundan”.
11528. Metin
{وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ (١٦) }
{وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ (١٦) } “Süleyman Dâvûd'a varis oldu ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur.' (16)”
11529. Metin
{وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ} ٥٤/ب نُبُوَّتَهُ وَعِلْمَهُ وَمُلْكَهُ دُونَ سَائِرِ أَوْلَادِهِ (١) وَكَانَ لِدَاوُدَ تِسْعَةَ عَشَرَ ابْنًا، وَأُعْطِيَ سُلَيْمَانُ مَا أُعْطِيَ دَاوُدُ مِنَ الْمُلْكِ، وَزِيدَ لَهُ تَسْخِيرُ الرِّيحِ وَتَسْخِيرُ الشَّيَاطِينِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ سُلَيْمَانُ أَعْظَمَ مُلْكًا مِنْ دَاوُدَ وَأَقْضَى مِنْهُ، وَكَانَ دَاوُدُ أَشَدَّ تَعَبُّدًا مِنْ سُلَيْمَانَ، وَكَانَ سُلَيْمَانُ شَاكِرًا لِنِعَمِ اللَّهِ تَعَالَى.
{وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ} “Süleyman Dâvûd'a varis oldu” 54/b diğer çocukları hariç, onun peygamberliğine, ilmine ve mülküne vâris oldu. (¬١) Dâvûd'un on dokuz oğlu vardı. Süleyman'a Dâvûd'a verilen mülkün benzeri verildi ve buna ilaveten rüzgârın ve şeytanların boyun eğdirilmesi de verildi. Mukâtil şöyle demiştir: Süleyman, Dâvûd'dan daha büyük bir mülke sahipti ve hüküm vermede ondan daha mahirdi; Dâvûd ise ibadette Süleyman'dan daha gayretliydi. Süleyman ise Allah Teâlâ'nın nimetlerine çok şükreden biriydi.
11530. Metin
{وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ} سَمَّى صَوْتَ الطَّيْرِ مَنْطِقًا لِحُصُولِ الْفَهْمِ مِنْهُ، كَمَا يُفْهَمُ مِنْ كَلَامِ النَّاسِ. رُوِيَ عَنْ كَعْبٍ قَالَ ٢ صَاحَ وَرَشَانُ عِنْدَ سُلَيْمَانَ ﵇، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: إِنَّهُ يَقُولُ لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ، وَصَاحَتْ فَاخِتَةٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا تَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: إِنَّهَا تَقُولُ: لَيْتَ ذَا الْخَلْقَ لَمْ يخلقوا، وصاح طاووس، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهُ يَقُولُ: كَمَا تَدِينُ تُدَانُ، وَصَاحَ هُدْهُدٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ هَذَا؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهُ يَقُولُ: مَنْ لَا يَرْحَمُ لَا يُرْحَمُ، وَصَاحَ صُرَدٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهُ يَقُولُ: اسْتَغْفِرُوا اللَّهَ يَا مُذْنِبِينَ، قَالَ: وَصَاحَتْ طُوطَى، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا تَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهَا تَقُولُ: كُلُّ حَيٍّ مَيِّتٌ وَكُلُّ حَدِيدٍ بَالٍ، وَصَاحَ خُطَّافٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهُ يَقُولُ: قَدِّمُوا خَيْرًا تَجِدُوهُ، وَهَدَرَتْ حَمَامَةٌ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا تَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهَا تَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى مِلْءَ سَمَائِهِ وَأَرْضِهِ، وَصَاحَ قُمْرِيٌّ، فَقَالَ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهُ يَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى، قَالَ: وَالْغُرَابُ يَدْعُو عَلَى الْعَشَّارِ، وَالْحِدَأَةُ تَقُولُ: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا اللَّهُ، وَالْقَطَاةُ تَقُولُ: مَنْ سَكَتَ سَلِمَ، وَالْبَبَّغَاءُ تَقُولُ: وَيْلٌ لِمَنِ الدُّنْيَا هَمُّهُ، وَالضِّفْدَعُ يَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّيَ الْقُدُّوسِ، وَالْبَازِي يَقُولُ: سُبْحَانَ رَبِّيَ وَبِحَمْدِهِ، وَالضِّفْدَعَةُ تَقُولُ: سُبْحَانَ الْمَذْكُورِ بِكُلِّ لِسَانٍ. وَعَنْ مَكْحُولٍ قَالَ: صَاحَ دُرَّاجٌ عِنْدَ سُلَيْمَانَ، فَقَالَ: هَلْ تَدْرُونَ مَا يَقُولُ؟ قَالُوا: لَا قَالَ: فَإِنَّهُ يَقُولُ: الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى.
{وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ} “Ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi'” İnsanların sözlerinden anlaşıldığı gibi ondan da bir anlayış hâsıl olduğu için kuşların sesine mantık (konuşma/dil) adını vermiştir. Ka'b'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir 2: Süleyman'ın aleyhisselâm yanında bir üveyik öttü. Bunun üzerine: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Ölüm için doğurun, harap olmak için bina yapın!' diyor” dedi. Bir kumru öttü. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Keşke bu mahlûkat hiç yaratılmasaydı!' diyor” dedi. Bir tavus kuşu öttü. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Nasıl muamele edersen öyle muamele görürsün' diyor” dedi. Bir hüthüt öttü. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Merhamet etmeyene merhamet edilmez' diyor” dedi. Bir örümcek kuşu öttü. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Ey günahkârlar! Allah'tan bağışlanma dileyin' diyor” dedi. [Ka'b] dedi ki: Bir papağan öttü. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Her canlı ölecek ve her yeni eskiyecektir' diyor” dedi. Bir kırlangıç öttü. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, '[Önden] bir hayır takdim edin ki onu [huzurunda] bulasınız' diyor” dedi. Bir güvercin dem çekti. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Gökleri ve yeri dolusunca en yüce Rabbimi tenzih ederim' diyor” dedi. Bir kumru öttü. [Süleyman]: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'En yüce Rabbimi tenzih ederim' diyor” dedi. [Ka'b] dedi ki: Karga [haksız] vergi toplayana beddua eder. Çaylak: 'Allah'tan başka her şey yok olucudur' der. Bağırtlak kuşu: 'Susan kurtulur' der. Papağan: 'Bütün derdi dünya olana yazıklar olsun!' der. Erkek kurbağa: 'Kuddûs olan Rabbimi tenzih ederim' der. Doğan: 'Rabbimi tenzih eder ve O'na hamdederim' der. Dişi kurbağa ise: 'Her dilde zikredileni tenzih ederim' der. Mekhûl'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Süleyman'ın yanında bir turaç kuşu öttü. Bunun üzerine: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Hayır” dediler. [Süleyman]: “O, 'Rahmân Arş'a istivâ etmiştir' diyor” dedi.
11531. Metin
وَعَنْ فَرَقَدٍ السَّبَخِيِّ قَالَ مَرَّ سُلَيْمَانُ عَلَى بُلْبُلٍ فَوْقَ شَجَرٍ يُحَرِّكُ رَأْسَهُ وَيُمِيلُ ذَنَبَهُ، فَقَالَ لِأَصْحَابِهِ: أَتَدْرُونَ مَا يَقُولُ هَذَا الْبُلْبُلُ؟ فَقَالُوا اللَّهُ وَنَبِيُّهُ أَعْلَمُ، قَالَ يَقُولُ: أَكَلْتُ نِصْفَ تَمْرَةٍ فَعَلَى الدُّنْيَا الْعَفَاءُ. وَرُوِيَ أَنَّ جَمَاعَةً مِنَ الْيَهُودِ قَالُوا لِابْنِ عَبَّاسٍ: إِنَّا سَائِلُوكَ عَنْ سَبْعَةِ أَشْيَاءَ فَإِنْ أَخْبَرْتَنَا آمَنَّا وَصَدَّقْنَا، قَالَ: سَلُوا تَفَقُّهًا وَلَا تَسْأَلُوا تَعَنُّتًا، قَالُوا: أَخْبِرْنَا مَا يَقُولُ الْقُنْبَرُ فِي صَفِيرِهِ، وَالِدَيْكُ فِي صَقِيعِهِ، وَالضِّفْدَعُ فِي نَقِيقِهِ، وَالْحِمَارُ فِي نَهِيقِهِ، وَالْفَرَسُ فِي صَهِيلِهِ، وَمَاذَا يَقُولُ الزَّرْزُورُ وَالدُّرَّاجُ؟ قَالَ: نَعَمْ، أَمَّا الْقُنْبَرُ فَيَقُولُ: اللَّهُمَّ الْعَنْ مُبْغِضِي مُحَمَّدٍ وَآلِ مُحَمَّدٍ، وَأَمَّا الدِّيكُ فَيَقُولُ: اذْكُرُوا اللَّهَ يَا غَافِلِينَ، وَأَمَّا الضِّفْدَعُ فَيَقُولُ: سُبْحَانَ الْمَعْبُودِ فِي لُجَجِ الْبِحَارِ، وَأَمَّا الْحِمَارُ فَيَقُولُ: اللَّهُمَّ الْعَنِ الْعَشَّارَ، وَأَمَّا الْفَرَسُ فَيَقُولُ: إِذَا الْتَقَى الصَّفَّانِ سَبُوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ، وَأَمَّا الزَّرْزُورُ فَيَقُولُ: اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ قُوتَ يَوْمٍ بِيَوْمٍ يَا رَازِقُ، وَأَمَّا الدُّرَّاجُ فَيَقُولُ: الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى، قَالَ: فَأَسْلَمَ الْيَهُودُ وَحَسُنَ إِسْلَامُهُمْ.
Farkad es-Sabahî'den şöyle rivayet edilmiştir: Süleyman bir ağacın üzerinde başını sallayıp kuyruğunu eğen bir bülbülün yanından geçti ve ashabına: “Bu bülbülün ne dediğini biliyor musunuz?” dedi. “Allah ve peygamberi daha iyi bilir” dediler. Dedi ki: “O, 'Yarım hurma yedim, artık dünyaya kül savrulsun (dünya batsın)!' diyor.” Rivayet edildiğine göre Yahudilerden bir grup İbn Abbâs'a şöyle dediler: “Sana yedi şey soracağız; eğer bize haber verirsen iman edip tasdik edeceğiz.” İbn Abbâs: “İlim öğrenmek için sorun, zorluk çıkarmak ve inatlaşmak için sormayın” dedi. Dediler ki: “Bize çayır kuşunun ötüşünde, horozun ötüşünde, kurbağanın vıraklamasında, eşeğin anırmasında, atın kişnemesinde ne dediğini, sığırcık ile turacın ne dediğini haber ver.” İbn Abbâs: “Evet; çayır kuşu, 'Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in âline buğzedenlere lanet et!' der. Horoz, 'Ey gafiller, Allah'ı zikredin!' der. Kurbağa, 'Denizlerin derinliklerinde ibadet edilen Zâtı tenzih ederim' der. Eşek, 'Allahım! Aşşâra (haksız vergi toplayana) lanet et!' der. At ise iki ordu karşılaştığında, 'Subbûhun Kuddûsun Rabbü'l-melâiketi ve'r-Rûh (Meleklerin ve Ruh'un Rabbi son derece münezzeh ve mukaddestir)' der. Sığırcık kuşu, 'Allahım! Ey rızık veren, senden günü gününe yetecek rızık isterim' der. Turaç kuşu ise, 'Rahmân Arş'a istiva etti' der” dedi. Ravi dedi ki: Bunun üzerine Yahudiler Müslüman oldular ve İslamları da güzel oldu.
11532. Metin
وَرُوِيَ عَنْ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدٍ الصَّادِقِ عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ عَنِ الْحُسَيْنِ بْنِ عَلِيٍّ قَالَ: إِذَا صَاحَ النَّسْرُ قَالَ: يَا ابْنَ آدَمَ، عِشْ مَا شِئْتَ آخِرُهُ الْمَوْتُ، وَإِذَا صَاحَ الْعُقَابُ قَالَ: فِي الْبُعْدِ مِنَ النَّاسِ أُنْسٌ، وَإِذَا صَاحَ الْقُنْبَرُ قَالَ: إِلَهِي الْعَنْ مُبْغِضِي آلِ مُحَمَّدٍ، وَإِذَا صَاحَ الْخُطَّافُ، قَرَأَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَيَمُدُّ الضَّالِّينَ كَمَا يَمُدُّ الْقَارِئُ. قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} يُؤْتَى الْأَنْبِيَاءُ وَالْمُلُوكُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مِنْ أَمْرِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي النُّبُوَّةَ وَالْمُلْكَ وَتَسْخِيرَ الْجِنِّ وَالشَّيَاطِينِ وَالرِّيَاحِ، {إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ} الزِّيَادَةُ الظَّاهِرَةُ عَلَى مَا أَعْطَى غَيْرَنَا. وَرُوِى أَنَّ سُلَيْمَانَ ﵇ أُعْطِيَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا، فَمَلَكَ سَبْعَمِائَةِ سَنَةٍ وَسِتَّةَ أَشْهُرٍ، مَلَكَ جَمِيعَ أَهْلِ الدُّنْيَا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالدَّوَابِّ وَالطَّيْرِ وَالسِّبَاعِ (١) وَأُعْطِيَ عَلَى ذَلِكَ مَنْطِقَ كُلِّ شَيْءٍ، وَفِي زَمَانِهِ صُنِعَتِ الصَّنَائِعُ الْعَجِيبَةُ (٢) .
Ca'fer b. Muhammed es-Sâdık'tan, o babasından, o dedesinden, o da Hüseyin b. Ali'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Akbaba öttüğü zaman: 'Ey Âdemoğlu! İstediğin kadar yaşa, sonu ölümdür' der. Kartal öttüğü zaman: 'İnsanlardan uzak olmakta bir huzur vardır' der. Çayır kuşu öttüğü zaman: 'İlâhî! Âl-i Muhammed'e buğzedenlere lanet et' der. Kırlangıç öttüğü zaman ise 'Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn' okur ve okuyucunun uzattığı gibi 'veleddâllîn'i uzatır. Allah Teâlâ'nın: {وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} “ve bize her şeyden verildi” kavli, peygamberlere ve hükümdarlara verilen şeylerden [verildi demektir]. İbn Abbâs: “Dünya ve ahiret işlerine dair [her şeyden]” demiştir. Mukâtil ise: “Yani peygamberlik, hükümdarlık, cinlerin, şeytanların ve rüzgârların boyun eğdirilmesi” demiştir. {إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ} “Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” başkalarına verilene nispetle açık bir fazlalıktır/üstünlüktür. Rivayet edildiğine göre Süleyman aleyhisselâm'a yeryüzünün doğuları ve batıları verilmiş, yedi yüz yıl altı ay hüküm sürmüş; cinlerden, insanlardan, hayvanlardan, kuşlardan ve yırtıcılardan bütün dünya ehline hükmetmiştir. (¬١) Buna ilaveten kendisine her şeyin dili öğretilmiş ve onun zamanında hayret verici sanat eserleri yapılmıştır. (¬٢)
11533. Metin
{وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٧) }
{وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٧) } “Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplandı; hepsi düzenli olarak sevk ediliyordu. (17)”
11534. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ} فِي مَسِيرِهِ لَهُ، {فَهُمْ يُوزَعُونَ} فَهُمْ يَكُفُّونَ. قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ عَلَى كُلِّ صَفٍّ مِنْ جُنُودِهِ وزعة ترد [أولها عَلَى أُخْرَاهَا] ٣ لِئَلَّا يَتَقَدَّمُوا فِي الْمَسِيرِ، وَالْوَازِعُ الْحَابِسُ، وَهُوَ النَّقِيبُ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يُوزَعُونَ يُسَاقُونَ،
Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ} “Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplandı” kavli, onun seferi için [toplanmaları]dır. {فَهُمْ يُوزَعُونَ} “Hepsi düzenli olarak sevk ediliyordu” [ifadesi ise], yani onlar alıkonuluyorlardı. Katâde şöyle demiştir: “Yürüyüş esnasında öne geçmesinler diye ordusunun her bir safı üzerinde [öndekileri arkadakilere] 3 katan/bağlayan inzibatlar (görevliler) vardı.” Vâzi' (الْوَازِعُ), alıkoyan/düzeni sağlayan demektir; o da nakîb (denetçi/düzenleyici)dir. Mukātil ise: “Yûze'ûn (يُوزَعُونَ), sevk edilirler [demektir]” demiştir.
11535. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ: يُوقَفُونَ. وَقِيلَ: يُجْمَعُونَ. وَأَصْلُ الْوَزْعِ الْكَفُّ وَالْمَنْعُ. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ: كَانَ مُعَسْكَرُ سُلَيْمَانَ مِائَةَ فَرْسَخٍ، خَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ مِنْهَا لِلْإِنْسِ، وَخَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ لِلْجِنِّ، وَخَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ لِلْوَحْشِ، وَخَمْسَةٌ وَعِشْرُونَ لِلطَّيْرِ، وَكَانَ لَهُ أَلْفُ بَيْتٍ مِنْ قَوَارِيرَ عَلَى الخشب، فيها ثلثمائة صَرِيحَةٍ (١) وَسَبْعُمِائَةٍ سِرِّيَّةٍ فَيَأْمُرُ الرِّيحَ الْعَاصِفَ فَتَرْفَعُهُ، وَيَأْمُرُ الرُّخَاءَ فَتَسِيرُ بِهِ، وَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ وَهُوَ يَسِيرُ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ: إِنِّي قَدْ زِدْتُ فِي مُلْكِكَ أَنَّهُ لَا يَتَكَلَّمُ أَحَدٌ مِنَ الْخَلَائِقِ بِشَيْءٍ إِلَّا جَاءَتْ بِهِ الرِّيحُ، فَأَخْبَرَتْكَ (٢) .
es-Süddî: “Durdurulurlar” demiştir. “Toplanırlar” da denilmiştir. “Vez'” kelimesinin aslı alıkoymak ve men etmektir. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî şöyle demiştir: Süleyman'ın ordugâhı yüz fersahtı; bunun yirmi beşi insanlara, yirmi beşi cinlere, yirmi beşi vahşi hayvanlara, yirmi beşi de kuşlara aitti. Ahşap üzerine oturtulmuş camdan bin köşkü vardı; bunların içinde üç yüz hür eşi (¬١) ve yedi yüz cariyesi bulunuyordu. Şiddetli rüzgâra emreder, o da köşkü kaldırırdı; tatlı esen rüzgâra emreder, o da köşkü yürütürdü. O yer ile gök arasında seyrederken Allah ona şöyle vahyetti: “Ben senin mülkünü öyle artırdım ki mahlukattan hiç kimse bir şey konuşmaz ki rüzgâr onu getirip sana haber vermesin.” (¬٢)
11536. Metin
{حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (١٨) }
{حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (١٨) } “Nihayet Karınca Vadisi'ne geldiklerinde bir karınca şöyle dedi: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesin!' (18)”
11537. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ} رُوِيَ عَنْ وَهْبِ بْنِ مُنَبِّهٍ عَنْ كَعْبٍ قَالَ: كَانَ سُلَيْمَانُ إِذَا رَكِبَ حَمَلَ أَهْلَهُ وَخَدَمَهُ وَحَشَمَهُ، وَقَدِ اتَّخَذَ مَطَابِخَ وَمَخَابِزَ ٣ يَحْمِلُ فِيهَا تَنَانِيرَ الْحَدِيدِ وَقُدُورَ عِظَامٍ، يَسَعُ كُلُّ قِدْرٍ عَشَرَ جَزَائِرَ وَقَدِ اتَّخَذَ مَيَادِينَ لِلدَّوَابِّ أَمَامَهُ، فَيَطْبُخُ الطَّبَّاخُونَ، وَيَخْبِزُ الْخَبَّازُونَ، وَتَجْرِي الدَّوَابُّ بَيْنَ يَدَيْهِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، وَالرِّيحُ تَهْوِي بِهِمْ، فَسَارَ مِنِ اصْطَخْرَ إِلَى الْيَمَنِ فَسَلَكَ مَدِينَةَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ سُلَيْمَانُ: هَذِهِ دَارُ هِجْرَةِ نَبِيٍّ فِي آخِرِ الزَّمَانِ، طُوبَى لِمَنْ آمَنَ بِهِ وَطُوبَى لِمَنِ اتَّبَعَهُ، وَرَأَى حَوْلَ الْبَيْتِ أَصْنَامًا تُعْبَدُ مَنْ دُونِ اللَّهِ فَلَمَّا جَاوَزَ سُلَيْمَانُ الْبَيْتَ بكى البيت، ٥٥/أفَأَوْحَى اللَّهُ إِلَى الْبَيْتِ مَا يُبْكِيكَ؟ فَقَالَ: يَا رَبِّ أَبْكَانِي أَنَّ هَذَا نَبِيٌّ مِنْ أَنْبِيَائِكَ وَقَوْمٌ مِنْ أَوْلِيَائِكَ مَرُّوا عَلَيَّ فَلَمْ يَهْبِطُوا وَلَمْ يُصَلُّوا عِنْدِي، وَالْأَصْنَامُ تُعْبَدُ حَوْلِي مِنْ دُونِكَ فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ أَنْ لَا تَبْكِ، فَإِنِّي سَوْفَ أَمَلَؤُكَ وُجُوهًا سُجَّدًا، وَأُنْزِلُ فِيكَ قُرْآنًا جَدِيدًا وَأَبْعَثُ مِنْكَ نَبِيًّا فِي آخِرِ الزَّمَانِ أَحَبَّ أَنْبِيَائِي إِلَيَّ، وَأَجْعَلُ فِيكَ عُمَّارًا مِنْ خَلْقِي يَعْبُدُونَنِي، وَأَفْرِضُ عَلَى عِبَادِي فَرِيضَةً يَذِفُّونَ إِلَيْكَ ذَفِيفَ النُّسُورِ إِلَى وَكْرِهَا، وَيَحِنُّونَ إِلَيْكَ حَنِينَ النَّاقَةِ إِلَى وَلَدِهَا وَالْحَمَامَةِ إِلَى بَيْضَتِهَا، وَأُطَهِّرُكَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَعَبَدَةِ الشَّيَاطِينِ ٤ ثُمَّ مَضَى سُلَيْمَانُ حَتَّى مَرَّ بِوَادِي السَّدِيرِ وَادٍ مِنَ الطَّائِفِ، فَأَتَى عَلَى وَادِي النَّمْلِ، هَكَذَا قَالَ كَعْبٌ: إِنَّهُ وَادٍ بِالطَّائِفِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ: هُوَ أَرْضٌ بِالشَّامِ. وَقِيلَ: وَادٍ كَانَ يَسْكُنُهُ الْجِنُّ، وَأُولَئِكَ النَّمْلُ مَرَاكِبُهُمْ ٥
Yüce Allah'ın: {حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ} “Nihayet Karınca Vadisi'ne geldiklerinde” buyruğu hakkında Vehb b. Münebbih'ten, onun da Ka'b'dan rivayet ettiğine göre Ka'b şöyle demiştir: Süleyman [rüzgâra] bindiği vakit ailesini, hizmetçilerini ve maiyetini de beraberinde taşırdı. Demir tandırları ve büyük kazanları taşıdığı mutfaklar ve fırınlar 3 yaptırmıştı. Her bir kazan on büyükbaş hayvanı alacak genişlikteydi. Önünde binek hayvanları için koşu alanları yaptırmıştı. Aşçılar yemek pişirir, fırıncılar ekmek yapar, hayvanlar ise yer ile gök arasında onun önünde koşar ve rüzgâr onları süratle taşırdı. İstahr'dan Yemen'e doğru yola çıktı ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Medine'sine uğradı. Bunun üzerine Süleyman: “Burası ahir zaman peygamberinin hicret yurdudur; ona iman edene ne mutlu, ona tabi olana ne mutlu!” dedi. Beyt'in (Kâbe'nin) etrafında Allah'tan başka tapılan putlar gördü. Süleyman Beyt'i geçip gidince Beyt ağladı. Bunun üzerine Allah Beyt'e: “Seni ağlatan nedir?” diye vahyetti. O da: “Ey Rabbim! Peygamberlerinden bir peygamber ve velî kullarından bir topluluk bana uğradıkları halde inip yanımda namaz kılmadılar; üstelik Senin gayrın olan putlara etrafımda tapılmaktadır, beni ağlatan budur” dedi. Allah ona şöyle vahyetti: “Ağlama! Şüphesiz Ben seni secde eden yüzlerle dolduracağım; sende yeni bir Kur'an indireceğim, senden peygamberlerimin Bana en sevimli olan ahir zaman peygamberini çıkarıp göndereceğim ve yaratıklarımdan Bana kulluk eden cemaatleri sende var edeceğim. Kullarıma, kartalların yuvalarına süzüldüğü gibi sana doğru akın edecekleri, devenin yavrusuna ve güvercinin yumurtasına duyduğu şefkat ve özlem gibi sana iştiyak duyacakları bir farz yükleyeceğim. Seni putlardan ve şeytanlara tapanlardan arındıracağım.” 4 Sonra Süleyman yoluna devam etti; nihayet Tâif vadilerinden biri olan Sedîr Vadisi'ne uğradı ve Karınca Vadisi'ne geldi. Ka'b'ın dediğine göre orası Tâif'te bir vadidir. Katâde ve Mukātil ise: “Orası Şam diyarında bir yerdir” demişlerdir. Buranın cinlerin ikamet ettiği bir vadi olduğu ve o karıncaların da onların binekleri olduğu da söylenmiştir. 5
11538. Metin
وَقَالَ نَوْفٌ الْحِمْيَرِيُّ: كَانَ نَمْلُ ذَلِكَ الْوَادِي أَمْثَالَ الذُّبَابِ (١) . وَقِيلَ: كَالْبَخَاتِيِّ. وَالْمَشْهُورُ: أَنَّهُ النَّمْلُ الصَّغِيرُ. وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: كَانَتْ تِلْكَ النَّمْلَةُ ذَاتَ جَنَاحَيْنِ. وَقِيلَ: كَانَتْ نَمْلَةً عَرْجَاءَ فَنَادَتْ: {قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ} وَلَمْ تَقُلْ: ادْخُلْنَ، لِأَنَّهُ لَمَّا جَعَلَ لَهُمْ قَوْلًا كَالْآدَمِيِّينَ خُوطِبُوا بِخِطَابِ الْآدَمِيِّينَ، {لَا يَحْطِمَنَّكُمْ} لَا يَكْسَرَنَّكُمْ، {سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ} وَالْحَطْمُ الْكَسْرُ، {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} فَسَمِعَ سُلَيْمَانُ قَوْلَهَا، وَكَانَ لَا يَتَكَلَّمُ خَلْقٌ إِلَّا حَمَلَتِ الرِّيحُ ذَلِكَ فَأَلْقَتْهُ فِي مَسَامِعَ سُلَيْمَانَ. قَالَ مُقَاتِلٌ: سَمِعَ سُلَيْمَانُ كَلَامَهَا مِنْ ثَلَاثَةِ أَمْيَالٍ. قَالَ الضَّحَّاكُ: كَانَ اسْمُ تِلْكَ النَّمْلَةِ طَاحِيَةُ، قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ اسْمُهَا جَرْمَى (٢) . فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ يُتَصَوَّرُ الْحَطْمُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَجُنُودِهِ وَكَانَتِ الرِّيحُ تَحْمِلُ سُلَيْمَانَ وَجُنُودَهَ عَلَى بِسَاطٍ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ؟ قِيلَ: كَانَ جُنُودُهُ رُكْبَانًا وَفِيهِمْ مُشَاةٌ عَلَى الْأَرْضِ تُطْوَى لَهُمْ. وَقِيلَ: يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ هَذَا قَبْلَ تَسْخِيرِ اللَّهِ الرِّيحَ لِسُلَيْمَانَ. قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: عَلِمَ النَّمْلُ أَنَّ سُلَيْمَانَ نَبِيٌّ لَيْسَ فِيهِ جَبْرِيَّةٌ وَلَا ظُلْمٌ. وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّكُمْ لَوْ لَمْ تَدْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ وَطَؤُوكُمْ وَلَمْ يَشْعُرُوا بِكُمْ. وَيُرْوَى أَنَّ سُلَيْمَانَ لَمَّا بَلَغَ وَادِي النَّمْلِ حَبَسَ جُنُودَهُ حَتَّى دَخَلَ النَّمْلُ بُيُوتَهُمْ.
Nevf el-Bıkâlî (el-Hımyerî) şöyle demiştir: O vadinin karıncaları sinekler gibiydi. (¬١) Baht develeri (iri develer) gibi olduğu da söylenmiştir. Meşhur olan ise onun küçük karınca olduğudur. Şa'bî: “O karınca iki kanatlı idi” demiştir. Bir ayağı topal bir karınca olduğu da söylenmiştir; o seslenerek şöyle dedi: {قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ} “Bir karınca şöyle dedi: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin'”. “ادْخُلْنَ” (dişil çoğul) demeyip [müzekker akil çoğul kipiyle “ادْخُلُوا”] dedi; çünkü onlar için insanlar gibi bir söz var edilince kendilerine insanların hitabıyla hitap edildi. {لَا يَحْطِمَنَّكُمْ} “sizi ezmesin” yani sizi kırmasın, {سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ} “Süleyman ve orduları”. Hatm (الْحَطْم) kırmak, ezmektir. {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar farkında olmadan”. Süleyman onun sözünü işitti; zira hiçbir canlı konuşmazdı ki rüzgâr onu taşıyıp Süleyman'ın kulağına ulaştırmasın. Mukâtil: “Süleyman onun sözünü üç mil mesafeden işitti” demiştir. Dahhâk: “O karıncanın adı Tâhiye idi” demiştir. Mukâtil ise: “Adı Cermâ idi” demiştir. (¬٢) Eğer: “Rüzgâr Süleyman'ı ve ordularını yer ile gök arasında bir yaygı üzerinde taşırken Süleyman ve ordularının ezmesi nasıl tasavvur edilir?” denilirse; şöyle denilir: Ordusunda binekli olanlar vardı ve onların içinde yer üzerinde yürüyen yayalar da bulunuyordu, yer onlar için dürülüyordu. Bunun Allah'ın rüzgârı Süleyman'ın emrine vermesinden önce olması da muhtemeldir, denilmiştir. Tefsir ehli şöyle demiştir: Karınca, Süleyman'ın bir peygamber olduğunu, onda zorbalık ve zulüm bulunmadığını bilmişti. Ayetin manası şudur: Şayet yuvalarınıza girmezseniz sizi çiğnerler de sizin farkınıza varmazlar. Rivayet edildiğine göre Süleyman Karınca Vadisi'ne ulaştığında, karıncalar yuvalarına girinceye kadar ordularını durdurup bekletmiştir.
11539. Metin
{فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ (١٩) }
{فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ (١٩) } “[Süleyman] onun sözünden dolayı tebessüm ederek güldü ve dedi ki: 'Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimetine şükretmemi ve razı olacağın salih ameller işlememi bana ilham et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!' (19)”
11540. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا} قَالَ الزَّجَاجُ: أَكْثَرُ ضَحِكِ الْأَنْبِيَاءِ التَّبَسُّمُ. وَقَوْلُهُ {ضَاحِكًا} أَيْ: مُتَبَسِّمًا. قِيلَ: كَانَ أَوَّلَهُ التَّبَسُّمُ وَآخِرَهُ الضَّحِكُ. أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سُلَيْمَانَ، حَدَّثَنِي ابْنُ وَهَبٍ، أَخْبَرَنَا عَمْرٌو، هُوَ ابْنُ الْحَارِثِ، أَخْبَرَنَا النَّضْرُ،
Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا} “[Süleyman] onun sözünden dolayı tebessüm ederek güldü”1 kavli hakkında ez-Zeccâc şöyle demiştir: “Peygamberlerin gülüşlerinin çoğu tebessümdür.”2 Ayetteki {ضَاحِكًا} [ifadesi], yani tebessüm ederek [demektir]. [Gülüşünün] ilkinin tebessüm, sonunun ise gülme olduğu da söylenmiştir. Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Yahyâ b. Süleymân rivayet etti, bana İbn Vehb rivayet etti, bize Amr –ki o İbnü'l-Hâris'tir– haber verdi, bize en-Nadr haber verdi,
11541. Metin
حَدَّثَهُ عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: مَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ مُسْتَجْمِعًا قَطُّ ضَاحِكًا حَتَّى أَرَى مِنْهُ لَهَوَاتِهِ، إِنَّمَا كَانَ يَتَبَسَّمُ (١) . أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الصَّمَدِ الْجَوْزَجَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ الْخُزَاعِيُّ، أَخْبَرَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ كُلَيْبٍ، حَدَّثَنَا أَبُو عِيسَى، حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ لَهِيعَةَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْمُغِيرَةِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ جَزْءٍ قَالَ: مَا رَأَيْتُ أَحَدًا أَكْثَرَ تَبَسُّمًا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ (٢) .
ona Süleymân b. Yesâr'dan, o da Âişe'den rivayet etti ki Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in küçük dili görünecek derecede katıla katıla güldüğünü hiç görmedim; o sadece tebessüm ederdi.” (¬١) Bize Abdullah b. Abdisssamed el-Cevzecânî haber verdi, bize Ebu'l-Kâsım el-Huzâî haber verdi, bize el-Heysem b. Küleyb haber verdi, bize Ebû Îsâ rivayet etti, bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti, bize İbn Lehîa, Abdullah b. el-Mugîre'den, o da Abdullah b. el-Hâris b. Cez'den rivayet etti ki o şöyle demiştir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den daha çok tebessüm eden hiçbir kimse görmedim.” (¬٢)
11542. Metin
قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ ضَحِكُ سُلَيْمَانَ مِنْ قَوْلِ النَّمْلَةِ تَعَجُّبًا، لِأَنَّ الْإِنْسَانَ إِذَا رَأَى مَا لَا عَهْدَ لَهُ بِهِ تَعَجَّبَ وَضَحِكَ، ثُمَّ حَمِدَ سُلَيْمَانُ رَبَّهُ عَلَى مَا أَنْعَمَ عَلَيْهِ. {وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي} أَلْهِمْنِي، {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ} أَيْ: أَدْخِلْنِي فِي جُمْلَتِهِمْ، وَأَثْبِتِ اسْمِى مَعَ أَسْمَائِهِمْ وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَتِهِمْ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ مَعَ إِبْرَاهِيمَ، وَإِسْمَاعِيلَ، وَإِسْحَاقَ، وَيَعْقُوبَ، وَمَنْ بَعْدَهُمْ مِنَ النَّبِيِّينَ. وَقِيلَ: أَدْخِلْنِي الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِكَ مِنْ عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ.
Mukâtil şöyle demiştir: Süleyman'ın karıncanın sözüne gülmesi hayretindendi; çünkü insan alışık olmadığı bir şeyi gördüğü zaman hayrete düşer ve güler. Sonra Süleyman kendisine lütfettiği nimetlerden ötürü Rabbine hamdetti. {وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي} “ve dedi ki: 'Rabbim! Bana ilham et'” bana nasip et/gönlüme koy, {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ} “bana ve anne babama lütfettiğin nimetine şükretmemi ve razı olacağın salih ameller işlememi ve beni rahmetinle salih kullarının arasına katmanı” yani beni onların arasına dahil et, adımı onların adlarıyla beraber yaz ve beni onların zümresi içinde haşret. İbn Abbâs: “İbrâhim, İsmâil, İshâk, Ya'kûb ve onlardan sonraki peygamberlerle beraber [olmayı kastetmektedir]” demiştir. Rahmetinle beni salih kullarından kılıp cennete koy, manasında olduğu da söylenmiştir.
11543. Metin
{وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ (٢٠) }
{وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ (٢٠) } “Kuşları gözden geçirdi ve dedi ki: 'Bana ne oluyor da hüdhüdü göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?' (20)”
11544. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ} أَيْ: طَلَبَهَا وَبَحَثَ عَنْهَا، وَالتَّفَقُّدُ: طَلَبُ مَا فُقِدَ، وَمَعْنَى الْآيَةِ: طَلَبَ مَا فَقَدَ مِنَ الطَّيْرِ، {فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ} أَيْ: مَا لِلْهُدْهُدِ لَا أَرَاهُ؟. تَقُولُ الْعَرَبُ: مَا لِي أَرَاكَ كَئِيبًا؟ أَيْ: مَالَكَ؟ وَالْهُدْهُدُ: طَائِرٌ مَعْرُوفٌ. وَكَانَ سَبَبُ تَفَقُّدِهِ الْهُدْهُدَ وَسُؤَالِهِ عَنْهُ، قِيلَ: إِخْلَالُهُ بِالنَّوْبَةِ، وَذَلِكَ أَنَّ سُلَيْمَانَ كَانَ إِذَا نَزَلَ مَنْزِلًا يُظِلُّهُ وَجُنْدَهُ الطَّيْرُ مِنَ الشَّمْسِ، فَأَصَابَتْهُ الشَّمْسُ مِنْ مَوْضِعِ الْهُدْهُدِ، فَنَظَرَ فَرَآهُ خَالِيًا.
Allah azze ve celle'nin şu kavli: {وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ} “Kuşları gözden geçirdi” yani onları aradı ve teftiş etti. Tefakkud (التَّفَقُّدُ), kaybolan şeyi aramak demektir. Ayetin manası: Kuşlardan kaybolanı aradı, {فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ} “ve dedi ki: 'Bana ne oluyor da hüdhüdü göremiyorum?'” yani: Hüdhüde ne oldu ki onu göremiyorum? Araplar: “Bana ne oluyor da seni kederli görüyorum?” derler ki bu “Sana ne oldu?” demektir. Hüdhüd ise bilinen bir kuştur. Hüdhüdü aramasının ve onu sormasının sebebi olarak şöyle denilmiştir: O nöbetini aksatmıştı; şöyle ki Süleyman bir yerde konakladığında kuşlar onu ve ordusunu güneşten gölgelerlerdi. Hüdhüdün bulunduğu yerden üzerine güneş vurdu; bakınca oranın boş olduğunu gördü.
11545. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ الْهُدْهُدَ كَانَ دَلِيلَ سُلَيْمَانَ عَلَى الْمَاءِ وَكَانَ يَعْرِفُ مَوْضِعَ الْمَاءِ وَيَرَى الْمَاءَ تَحْتَ الْأَرْضِ، كَمَا يُرَى فِي الزُّجَاجَةِ، وَيَعْرِفُ قُرْبَهُ وَبُعْدَهُ فَيَنْقُرُ الْأَرْضَ، ثُمَّ تَجِيءُ الشَّيَاطِينُ فَيَسْلَخُونَهُ وَيَسْتَخْرِجُونَ الْمَاءَ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: لَمَّا ذَكَرَ ابْنُ عَبَّاسٍ هَذَا قَالَ لَهُ نَافِعُ بْنُ الْأَزْرَقِ: يَا وَصَّافُ انْظُرْ مَا تَقُولُ، إِنَّ الصَّبِيَّ مِنَّا يَضَعُ الْفَخَّ وَيَحْثُو عَلَيْهِ التُّرَابَ، فَيَجِيءُ الْهُدْهُدُ وَلَا يُبْصِرُ الْفَخَّ حَتَّى يَقَعَ فِي عُنُقِهِ،
İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre: Hüdhüd, Süleyman'ın su kılavuzuydu; suyun yerini bilir, şişenin içindeki [şey] nasıl görülürse suyun yerin altında olduğunu da öyle görür, onun yakınlığını ve uzaklığını bilirdi. Bunun üzerine yeri gagalar, ardından şeytanlar (cinler) gelip orayı kazar ve suyu çıkarırlardı.1 Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: İbn Abbâs bunu anlatınca Nâfi‘ b. el-Ezrak ona: “Ey vasıflandıran (anlatan) zat! Ne söylediğine bir bak; bizden bir çocuk tuzağı kurup üzerine toprak saçar da hüdhüd gelip tuzağı boynuna geçene kadar görmez!” dedi.2
11546. Metin
فَقَالَ لَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَيَحُكَ إِنَّ الْقَدَرَ إِذَا جَاءَ حَالَ دُونَ الْبَصَرِ. وَفِي رِوَايَةٍ: إِذَا نَزَلَ الْقَضَاءُ وَالْقَدَرُ ذَهَبَ اللُّبُّ وَعَمِيَ الْبَصَرُ (١) . فَنَزَلَ سُلَيْمَانُ مَنْزِلًا فَاحْتَاجَ إِلَى الْمَاءِ فَطَلَبُوا فَلَمْ يَجِدُوا، فَتَفَقَّدَ الْهُدْهُدَ لِيَدُلَّ عَلَى الْمَاءِ، فَقَالَ: مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ، عَلَى تَقْرِيرِ أَنَّهُ مَعَ جُنُودِهِ، وَهُوَ لَا يَرَاهُ، ثُمَّ أَدْرَكَهُ الشَّكُّ فِي غَيْبَتِهِ، فَقَالَ: {أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ} يَعْنِي أَكَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ؟ وَالْمِيمُ صِلَةٌ، وَقِيلَ: "أَمْ" بِمَعْنَى "بَلْ"، ثُمَّ أَوْعَدَهُ عَلَى غَيْبَتِهِ، فَقَالَ: {لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا}
Bunun üzerine İbn Abbâs ona: “Yazık sana! Kader geldiğinde gözün görmesine engel olur” dedi. Bir rivayette ise: “Kaza ve kader indiğinde akıl gider, göz kör olur” demiştir. (¬١) Süleyman bir menzile indiğinde suya ihtiyaç duydu; suyu aradılar fakat bulamadılar. Bunun üzerine suya kılavuzluk etsin diye hüdhüdü aradı ve onun ordularıyla beraber olduğu ama kendisinin göremediği varsayımıyla: “Bana ne oluyor da hüdhüdü göremiyorum?” dedi. Sonra onun yokluğu hakkında şüpheye düşerek: {أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ} “yoksa kayıplara mı karıştı?” dedi; yani o gayıplardan mı oldu? “Mîm” harfi sıladır (pekiştirmedir); “أَمْ” edatının “بَلْ” manasında olduğu da söylenmiştir. Sonra onun yokluğundan ötürü onu tehdit ederek şöyle buyurdu: {لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا}
11547. Metin
{لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٢١) }
{لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٢١) } “'Ona mutlaka şiddetli bir azap çektireceğim yahut onu boğazlayacağım ya da bana apaçık bir mazeret getirecek!' (21)”
11548. Metin
{لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا} وَاخْتَلَفُوا فِي الْعَذَابِ الَّذِي أَوْعَدَهُ بِهِ، فَأَظْهَرُ الْأَقَاوِيلِ أَنْ يَنْتِفَ رِيشَهُ وَذَنَبَهُ وَيُلْقِيَهُ فِي الشَّمْسِ مُمَعِطًا، لَا يَمْتَنِعُ مِنَ النَّمْلِ وَلَا مِنْ هَوَامِّ الْأَرْضِ (٢) . وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَابْنُ حَيَّانَ: لَأَطْلِينَّهُ بِالْقَطْرَانِ وَلَأُشَمِّسَنَّهُ. وَقِيلَ: لَأُودِعَنَّهُ الْقَفَصَ. وَقِيلَ: لَأُفَرِّقَنَّ بَيْنَهُ وَبَيْنَ إِلْفِهِ. وَقِيلَ: لَأَحْبِسَنَّهُ مَعَ ضِدِّهِ. {أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ} لَأَقْطَعَنَّ حلقه، {أَوْ لَيَأْتِيَنِّني بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} بِحُجَّةٍ بَيِّنَةٍ فِي غَيْبَتِهِ، وَعُذْرٍ ظَاهِرٍ، قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ: «لَيَأْتِيَنَّنِي» بنونين، الأولى ٥٥/ب مُشَدَّدَةٌ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِنُونٍ وَاحِدَةٍ مُشَدَّدَةٍ.
{لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا} “'Ona mutlaka şiddetli bir azap çektireceğim'”. Onu tehdit ettiği azabın ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Görüşlerin en açığı şudur: Tüylerini ve kuyruğunu yolup karıncalardan ve yer haşeratından kendini koruyamayacak şekilde çırılçıplak güneşe atmaktır. (¬٢) Mukâtil ve İbn Hayyân: “Onu katrana bulayıp güneşte bekleteceğim” demişlerdir. “Onu kafese koyacağım” da denilmiştir. “Onu eşinden ayıracağım” da denilmiştir. “Onu zıddı olanla hapsedeceğim” de denilmiştir. {أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ} “yahut onu boğazlayacağım” boğazını keseceğim, {أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “ya da bana apaçık bir mazeret getirecek” yani yokluğu hakkında açık bir hüccet ve aşikâr bir mazeret sunacak. İbn Kesîr: 55/b birincisi şeddeli iki nûn ile «لَيَأْتِيَنَّنِي» şeklinde okumuştur. Diğerleri ise tek şeddeli nûn ile okumuşlardır.
11549. Metin
وَكَانَ سَبَبُ غَيْبَةِ الْهُدْهُدِ عَلَى مَا ذَكَرَهُ الْعُلَمَاءُ ٣ أَنَّ سُلَيْمَانَ لَمَّا فَرَغَ مِنْ بِنَاءِ بَيْتِ الْمَقْدِسِ عَزَمَ عَلَى الْخُرُوجِ إِلَى أَرْضِ الْحَرَمِ، فَتَجَهَّزَ لِلْمَسِيرِ، وَاسْتَصْحَبَ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالشَّيَاطِينِ وَالطُّيُورِ وَالْوُحُوشِ مَا بَلَغَ مُعَسْكَرَهُ مِائَةَ فَرْسَخٍ، فَحَمَلَهُمُ الرِّيحُ، فَلَمَّا وَافَى الْحَرَمَ أَقَامَ بِهِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يُقِيمَ، وَكَانَ يَنْحَرُ كُلَّ يَوْمٍ بِمَقَامِهِ بِمَكَّةَ خَمْسَةَ آلَافِ نَاقَةٍ وَيَذْبَحُ خَمْسَةَ آلَافِ ثَوْرٍ وَعِشْرِينَ أَلْفِ شَاةٍ ٤ وَقَالَ لِمَنْ حَضَرَهُ مِنْ أَشْرَافِ قَوْمِهِ: إِنَّ هَذَا مَكَانٌ يَخْرُجُ مِنْهُ نَبِيٌّ عَرَبِيٌّ صِفَتُهُ كَذَا وَكَذَا، يُعْطَى النَّصْرَ عَلَى جَمِيعِ مَنْ نَاوَأَهُ، وَتَبْلُغُ هَيْبَتُهُ مَسِيرَةَ شَهْرٍ، الْقَرِيبُ وَالْبَعِيدُ عِنْدَهُ فِي الْحَقِّ سَوَاءٌ، لَا تَأْخُذُهُ فِي اللَّهِ لَوْمَةُ لَائِمٍ. قَالُوا فَبِأَيِّ دِينٍ يَدِينُ يَا نَبِيَّ اللَّهِ؟ قَالَ: يَدِينُ بِدِينِ الْحَنِيفِيَّةِ، فَطُوبَى لِمَنْ أَدْرَكَهُ وَآمَنَ بِهِ، فَقَالُوا: كَمْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ خُرُوجِهِ يَا نَبِيَّ اللَّهِ؟ قَالَ مِقْدَارُ أَلْفِ عَامٍ فَلْيُبْلِغِ الشَّاهِدُ مِنْكُمُ الْغَائِبَ، فَإِنَّهُ سَيِّدُ الْأَنْبِيَاءِ وَخَاتَمُ الرُّسُلِ، قَالَ: فَأَقَامَ بِمَكَّةَ حَتَّى قَضَى نُسُكَهُ، ثُمَّ خَرَجَ مِنْ مَكَّةَ صَبَاحًا، وَسَارَ نَحْوَ الْيَمَنِ فَوَافَى صَنْعَاءَ وَقْتَ الزَّوَالِ، وَذَلِكَ مَسِيرَةُ شَهْرٍ، فَرَأَى أَرْضًا حَسْنَاءَ تَزْهُو خُضْرَتُهَا فَأَحَبَّ
İlim ehlinin zikrettiğine göre 3 Hüdhüd'ün ortalıkta görünmeyişinin sebebi şuydu: Süleyman Beytü'l-Makdis'in inşasını bitirince Harem toprağına gitmeye azmetti ve yolculuk için hazırlandı. Cinlerden, insanlardan, şeytanlardan, kuşlardan ve vahşi hayvanlardan ordusunun kapladığı alan yüz fersahı bulacak kadar bir topluluğu yanına aldı. Onları rüzgâr taşıdı. Harem'e varınca orada Allah'ın dilediği kadar kaldı. Mekke'de kaldığı süre boyunca her gün beş bin deve kurban ediyor, beş bin sığır ve yirmi bin koyun 4 kesiyordu. Yanında bulunan kavminin ileri gelenlerine şöyle dedi: “Şüphesiz burası, vasfı şöyle şöyle olan bir Arap peygamberin çıkacağı yerdir. Kendisine karşı gelen herkese karşı ona zafer verilecek, heybeti bir aylık mesafeye ulaşacaktır. Hak hususunda onun nezdinde yakın da uzak da birdir; Allah hakkında hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmez.” “Ey Allah'ın peygamberi, o hangi dine mensup olacak?” dediler. [Süleyman]: “Haniflik dinine mensup olacaktır. Ona ulaşıp da iman edene ne mutlu!” dedi. Onlar: “Ey Allah'ın peygamberi, bizimle onun gelişi arasında ne kadar süre var?” dediler. [Süleyman]: “Bin yıl kadar. Sizden burada hazır bulunanlar, bulunmayanlara [bunu] tebliğ etsin. Zira o, peygamberlerin efendisi ve resullerin sonuncusudur” dedi. [Ravi] dedi ki: [Süleyman] Mekke'de hac ibadetlerini tamamlayıncaya kadar kaldı. Sonra sabah vakti Mekke'den ayrılıp Yemen tarafına doğru yola çıktı ve zeval vaktinde San'a'ya vardı ki bu bir aylık mesafedir. Orada yeşilliği parıldayan güzel bir toprak gördü ve
11550. Metin
النُّزُولَ بِهَا لِيُصَلِّيَ وَيَتَغَدَّى، فَلَمَّا نَزَلَ قَالَ الْهُدْهُدَ: إِنَّ سُلَيْمَانَ قَدِ اشْتَغَلَ بِالنِّزُولِ فَارْتَفِعَ نَحْوَ السَّمَاءِ فَانْظُرْ إِلَى طُولِ الدُّنْيَا وَعَرْضِهَا، فَفَعَلَ ذَلِكَ، فَنَظَرَ يَمِينًا وَشِمَالًا فَرَأَى بُسْتَانًا لِبِلْقِيسَ، فَمَالَ إِلَى الْخُضْرَةِ فَوَقْعَ فِيهِ فَإِذَا هُوَ بِهُدْهُدٍ فَهَبَطَ عَلَيْهِ، وَكَانَ اسْمُ هُدْهُدِ سُلَيْمَانَ "يَعْفُورُ" وَاسْمُ هُدْهُدِ الْيَمَنِ "عِنْفِيرُ"، فَقَالَ عِنْفِيرُ الْيَمَنِ لِيَعْفُورِ سُلَيْمَانَ: مِنْ أَيْنَ أَقْبَلَتْ وَأَيْنَ تُرِيدُ؟ قَالَ: أَقْبَلْتُ مِنَ الشَّامِ مَعَ صَاحِبِي سُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُدَ. فَقَالَ: وَمَنْ سُلَيْمَانُ؟ قَالَ مَلِكُ الْجِنَّ وَالْإِنْسِ وَالشَّيَاطِينِ وَالطَّيْرِ وَالْوُحُوشِ وَالرِّيَاحِ، فَمِنْ أَيْنَ أَنْتِ؟ قَالَ: أَنَا مِنْ هَذِهِ الْبِلَادِ، قَالَ: وَمَنْ مَلِكُهَا؟ قَالَ: امْرَأَةٌ يُقَالُ لَهَا بِلْقِيسُ، وَإِنَّ لِصَاحِبِكُمْ مُلْكًا عَظِيمًا وَلَكِنْ لَيْسَ مُلْكُ بِلْقِيسَ دُونَهُ، فَإِنَّهَا مَلِكَةُ الْيَمَنِ كُلِّهَا، وَتَحْتَ يَدِهَا اثْنَا عَشَرَ أَلْفَ (١) قَائِدٍ، تَحْتَ يَدِ كُلِّ قَائِدٍ مِائَةُ أَلْفِ مُقَاتِلٍ، فَهَلْ أَنْتَ مُنْطَلِقٌ مَعِي حَتَّى تَنْظُرَ إِلَى مُلْكِهَا؟ قَالَ: أَخَافُ أَنْ يَتَفَقَّدَنِي سُلَيْمَانُ فِي وَقْتِ الصَّلَاةِ إِذَا احْتَاجَ إِلَى الْمَاءِ، قَالَ الْهُدْهُدُ الْيَمَانِيُّ: إِنْ صَاحَبَكَ يَسُرُّهُ أَنْ تَأْتِيَهُ بِخَبَرِ هَذِهِ الْمَلِكَةِ، فَانْطَلَقَ مَعَهُ وَنَظَرَ إِلَى بِلْقِيسَ وَمُلْكِهَا، وَمَا رَجَعَ إِلَى سُلَيْمَانَ إِلَّا فِي وَقْتِ الْعَصْرِ. قَالَ: فَلَمَّا نَزَلَ سُلَيْمَانُ وَدَخَلَ عَلَيْهِ وَقْتُ الصَّلَاةِ وَكَانَ نَزَلَ عَلَى غَيْرِ مَاءٍ، فَسَأَلَ الْإِنْسَ وَالْجِنَّ وَالشَّيَاطِينَ عَنِ الْمَاءِ فَلَمْ يَعْلَمُوا، فَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ، فَفَقَدَ الْهُدْهُدَ، فَدَعَا عَرِّيفَ الطَّيْرِ -وَهُوَ النَّسْرُ-فَسَأَلَهُ عَنِ الْهُدْهُدِ، فَقَالَ: أَصْلَحَ اللَّهُ الْمَلِكَ، مَا أَدْرِي أَيْنَ هُوَ، وَمَا أَرْسَلْتُهُ مَكَانًا، فَغَضِبَ عِنْدَ ذَلِكَ سُلَيْمَانُ، وَقَالَ: {لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا} الْآيَةَ. ثُمَّ دَعَا الْعُقَابَ سَيِّدَ الطَّيْرِ فَقَالَ: عَلَيَّ بِالْهُدْهُدِ السَّاعَةَ، فَرَفَعَ الْعُقَابُ نَفْسَهُ دُونَ السَّمَاءِ حَتَّى الْتَزَقَ بِالْهَوَاءِ فَنَظَرَ إِلَى الدُّنْيَا كَالْقَصْعَةِ بَيْنَ يَدَيْ أَحَدِكُمْ ثُمَّ الْتَفَتَ يَمِينًا وَشِمَالًا فَإِذَا هُوَ بِالْهُدْهُدِ مُقْبِلًا مِنْ نَحْوِ الْيَمَنِ، فَانْقَضَّ الْعُقَابُ نَحْوَهُ يُرِيدُهُ، فَلَمَّا رَأَى الْهُدْهُدُ ذَلِكَ عَلِمَ أَنَّ الْعُقَابَ يَقْصِدُهُ بِسُوءٍ فَنَاشَدَهُ، فَقَالَ: بِحَقِّ اللَّهِ الَّذِي قَوَّاكَ وَأَقْدَرَكَ عَلَيَّ إِلَّا رَحِمْتَنِي وَلَمْ تَتَعَرَّضْ لِي بِسُوءٍ، قَالَ: فَوَلَّى عَنْهُ الْعُقَابُ، وَقَالَ لَهُ: وَيْلُكُ ثَكِلَتْكَ أُمُّكَ، إِنَّ نَبِيَّ اللَّهِ قَدْ حَلَفَ أَنْ يُعَذِّبَكَ أَوْ يَذْبَحَكَ، ثُمَّ طَارَا مُتَوَجِّهِينَ نَحْوَ سُلَيْمَانَ، فَلَمَّا انْتَهَيَا إِلَى الْمُعَسْكَرِ تَلَقَّاهُ النَّسْرُ وَالطَّيْرُ، فَقَالُوا لَهُ: وَيْلُكَ أَيْنَ غِبْتَ فِي يَوْمِكَ هَذَا؟ وَلَقَدْ تَوَعَّدَكَ نَبِيُّ اللَّهِ، وَأَخْبَرَاهُ بِمَا قَالَ، فَقَالَ الْهُدْهُدُ: أَوَمَا اسْتَثْنَى رَسُولُ اللَّهِ؟ قَالُوا: بَلَى، قَالَ: "أَوْ لَيَأْتِيَنِي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ"، قَالَ: فَنَجَوْتُ إِذًا، ثُمَّ طَارَ الْعُقَابُ وَالْهُدْهُدُ حَتَّى أَتَيَا سُلَيْمَانَ وَكَانَ قَاعِدًا عَلَى كُرْسِيِّهِ، فَقَالَ الْعُقَابُ قَدْ أَتَيْتُكَ بِهِ يَا نَبِيَّ اللَّهِ، فَلَمَّا قَرُبَ الْهُدْهُدُ رَفَعَ رَأَسَهُ وَأَرْخَى ذَنَبَهُ وَجَنَاحَيْهِ يَجُرُّهُمَا عَلَى الْأَرْضِ تَوَاضُعًا لِسُلَيْمَانَ، فَلَمَّا دَنَا مِنْهُ أَخَذَ بِرَأْسِهِ فَمَدَّهُ إِلَيْهِ وَقَالَ: أَيْنَ كُنْتَ؟ لَأُعَذِّبَنَّكَ عَذَابًا شَدِيدًا، فَقَالَ الْهُدْهُدُ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ اذْكُرْ وُقُوفَكَ بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ تَعَالَى، فَلَمَّا سَمِعَ سُلَيْمَانُ ذَلِكَ ارْتَعَدَ وَعَفَا عَنْهُ، ثُمَّ سَأَلَهُ فَقَالَ: مَا الَّذِي أَبْطَأَ بِكَ عَنِّي؟ فَقَالَ الْهُدْهُدُ مَا أَخْبَرَ اللَّهُ عَنْهُ فِي قَوْلِهِ: {فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ}
namaz kılmak ve öğle yemeği yemek için oraya inmeyi arzu etti. Süleyman oraya inince hüdhüd kendi kendine: “Süleyman konaklamakla meşgul oldu, sen semaya doğru yüksel de dünyanın boyuna ve enine bir bak” dedi ve bunu yaptı. Sağa sola baktı, Belkıs'a ait bir bostan gördü; yeşilliğe doğru yönelip oraya kondu. Bir de baktı ki orada bir hüdhüd var; onun yanına indi. Süleyman'ın hüdhüdünün adı “Ya'fûr”, Yemen'in hüdhüdünün adı ise “Anfîr” idi. Yemen'in hüdhüdü Anfîr, Süleyman'ın hüdhüdü Ya'fûr'a: “Nereden geldin ve nereye gitmek istiyorsun?” dedi. Dedi ki: “Şam'dan, sahibim Süleyman b. Dâvûd ile birlikte geldim.” O da: “Süleyman kim?” dedi. Dedi ki: “Cinlerin, insanların, şeytanların, kuşların, vahşi hayvanların ve rüzgârların hükümdarıdır. Peki sen neredensin?” Dedi ki: “Ben bu memlekettenim.” Dedi ki: “Buranın hükümdarı kim?” Dedi ki: “Kendisine Belkıs denilen bir kadındır. Sizin sahibinizin büyük bir mülkü var ama Belkıs'ın mülkü de ondan aşağı değildir; çünkü o bütün Yemen'in kraliçesidir ve emri altında on iki bin (¬١) komutan vardır; her komutanın emrinde ise yüz bin savaşçı bulunur. Benimle gelip onun mülküne bakmak ister misin?” Dedi ki: “Suya ihtiyaç duyduğunda namaz vaktinde Süleyman'ın beni aramasından korkarım.” Yemenli hüdhüd dedi ki: “Sahibin bu kraliçenin haberini ona götürmenden memnun kalacaktır.” Bunun üzerine onunla beraber gitti, Belkıs'a ve mülküne baktı ve ikindi vaktine kadar Süleyman'a dönmedi. Dedi ki: Süleyman konaklayıp namaz vakti girdiğinde -ki susuz bir yere inmişti- insanlara, cinlere ve şeytanlara suyu sordu fakat onlar bilmediler. Kuşları gözden geçirdi ve hüdhüdü bulamadı. Kuşların çavuşunu -ki o akbabadır- çağırıp ona hüdhüdü sordu. Akbaba: “Allah hükümdarı ıslah etsin, nerede olduğunu bilmiyorum ve onu bir yere göndermiş de değilim” dedi. Bunun üzerine Süleyman öfkelendi ve: {لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا} “Ona mutlaka şiddetli bir azap çektireceğim...” ayetini söyledi. Sonra kuşların efendisi olan kartalı çağırıp: “Bana derhal hüdhüdü getir!” dedi. Kartal havanın boşluğuna yapışacak kadar göğe doğru yükseldi ve dünyaya baktı; dünya birinizin önündeki çanak gibi görünüyordu. Sonra sağa sola baktı, bir de gördü ki hüdhüd Yemen tarafından gelmektedir. Kartal onu yakalamak kastıyla üzerine doğru süzüldü. Hüdhüd bunu görünce kartalın kendisine kötülük kastettiğini anladı ve ona yalvararak: “Seni güçlü kılan ve beni senin eline veren Allah hakkı için bana merhamet et ve bana kötülük dokundurma!” dedi. Ravi dedi ki: Bunun üzerine kartal ondan vazgeçti ve ona: “Yazık sana, anan seni kaybetsin! Allah'ın Peygamberi sana şiddetli bir azap çektirmeye veya seni boğazlamaya yemin etti” dedi. Sonra Süleyman'a doğru uçtular. Ordugâha ulaştıklarında akbaba ve diğer kuşlar onu karşılayıp: “Yazık sana, bugün nerede kayboldun? Allah'ın Peygamberi seni cezalandırmakla tehdit etti” dediler ve Süleyman'ın söylediklerini ona bildirdiler. Hüdhüd: “Allah'ın elçisi bir istisna yapmadı mı?” dedi. “Evet, 'ya da bana apaçık bir mazeret getirecek' dedi” dediler. Hüdhüd: “Öyleyse kurtuldum” dedi. Sonra kartal ve hüdhüd uçup tahtında oturmakta olan Süleyman'ın yanına geldiler. Kartal: “Onu sana getirdim ey Allah'ın Peygamberi!” dedi. Hüdhüd yaklaşınca Süleyman'a tevazu göstermek için başını kaldırdı, kuyruğunu ve kanatlarını sarkıtıp yerde sürüklemeye başladı. Yanına yaklaşınca Süleyman onun başından tutup kendine doğru çekti ve: “Neredeydin? Sana mutlaka şiddetli bir azap çektireceğim!” dedi. Hüdhüd: “Ey Allah'ın Peygamberi! Allah Teâlâ'nın huzurundaki duruşunu hatırla!” dedi. Süleyman bunu işitince titredi ve onu affetti. Sonra ona sorup: “Seni benden alıkoyan neydi?” dedi. Hüdhüd ise Allah'ın şu kavlinde haber verdiği şeyi söyledi: {فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ}
11551. Metin
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ (٢٢) }
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ (٢٢) }1 “Çok geçmeden [Hüdhüd] geldi ve: 'Senin kuşatamadığın (bilmediğin) şeyi ben kuşattım (öğrendim) ve sana Sebe'den kesin bir haber getirdim' dedi. (22)”
11552. Metin
{إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ (٢٣) }
{إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ (٢٣) } “'Gerçekten ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum; kendisine her şeyden verilmiş ve onun büyük bir tahtı var.' (23)”
11553. Metin
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ} قَرَأَ عَاصِمٌ وَيَعْقُوبُ: {فَمَكَثَ} بِفَتْحِ الْكَافِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّهَا وَهُمَا لُغَتَانِ، {غَيْرَ بَعِيدٍ} أَيْ: غَيْرَ طَوِيلٍ، {فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ} وَالْإِحَاطَةُ: الْعِلْمُ بِالشَّيْءِ مِنْ جَمِيعِ جِهَاتِهِ، يَقُولُ: عَلِمْتُ مَا لَمْ تَعْلَمْ، وَبَلَغْتُ مَا لَمْ تَبْلُغْهُ أَنْتَ وَلَا جُنُودُكَ، {وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو، وَالْبَزِّيُّ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ مِنْ "سَبَأٍ" [وَ"لِسَبَأٍ" فِي سُورَةِ سَبَأٍ، مَفْتُوحَةُ الْهَمْزَةِ، وَقَرَأَ الْقَوَّاصُ عَنِ ابْنِ كَثِيرٍ] ١ سَاكِنَةً بِلَا هَمْزَةٍ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْإِجْرَاءِ، فَمَنْ لَمْ يَجُرَّهُ جَعَلَهُ اسْمَ الْبَلَدِ، وَمَنْ أَجْرَاهُ جَعَلَهُ اسْمَ رَجُلٍ، فَقَدْ جَاءَ فِي الْحَدِيثِ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ سُئِلَ عَنْ سَبَأٍ فَقَالَ: "كَانَ رَجُلًا لَهُ عَشَرَةٌ مِنَ الْبَنِينَ تَيَامَنَ مِنْهُمْ سِتَّةٌ وَتَشَاءَمَ أَرْبَعَةٌ" ٢ . {بِنَبَإٍ} بِخَبَرٍ، {يَقِينٍ} فَقَالَ سُلَيْمَانُ: وَمَا ذَاكَ؟ قَالَ: {إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ} {إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ} وَكَانَ اسْمُهَا بِلْقِيسَ بِنْتَ شَرَاحِيلَ، مِنْ نَسْلِ يَعْرِبَ بْنِ قَحْطَانَ، وَكَانَ أَبُوهَا مَلِكًا عَظِيمَ الشَّأْنِ، قَدْ وُلِدَ لَهُ أَرْبَعُونَ مَلِكًا هُوَ آخِرُهُمْ، وَكَانَ يَمْلِكُ أَرْضَ الْيَمَنِ كُلَّهَا، وَكَانَ يَقُولُ لِمُلُوكِ الْأَطْرَافِ: لَيْسَ أَحَدٌ مِنْكُمْ كُفُؤًا لِي، وَأَبَى أَنْ يَتَزَوَّجَ فِيهِمْ، فَزَوَّجُوهُ امْرَأَةً مِنَ الْجِنِّ يُقَالُ لَهَا رَيْحَانَةُ بِنْتُ السَّكَنِ، فَوَلَدَتْ لَهُ بِلْقِيسَ، [وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ غَيْرَهَا، وَجَاءَ فِي الْحَدِيثِ: إِنَّ إِحْدَى أَبَوَيْ بِلْقِيسَ كَانَ جِنِّيًا ٣ . فَلَمَّا مَاتَ أَبُو بِلْقِيسَ] ٤ طَمِعَتْ فِي الْمُلْكِ فَطَلَبَتْ مِنْ قَوْمِهَا أَنْ يُبَايِعُوهَا فَأَطَاعَهَا قَوْمٌ وَعَصَاهَا قَوْمٌ آخَرُونَ، فَمَلَّكُوا عَلَيْهِمْ رَجُلًا وَافْتَرَقُوا فِرْقَتَيْنِ، كُلُّ فِرْقَةٍ اسْتَوْلَتْ عَلَى طَرَفٍ مِنْ أَرْضِ الْيَمَنِ، ثُمَّ إِنَّ الرَّجُلَ الَّذِي مَلَّكُوهُ أَسَاءَ السِّيرَةَ فِي أَهْلِ مَمْلَكَتِهِ حَتَّى كَانَ يَمُدُّ يَدَهُ إِلَى حَرَمِ رَعِيَّتِهِ وَيَفْجُرُ بِهِنَّ، فَأَرَادَ قَوْمُهُ خَلْعَهُ فَلَمْ يَقْدِرُوا عَلَيْهِ، فَلَمَّا رَأَتْ ذَلِكَ بِلْقِيسُ
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ} “Çok geçmeden [Hüdhüd] bekledi/kaldı”; Âsım ve Ya‘kūb {فَمَكَثَ} kelimesini kâf harfinin fethasıyla (Mekese) okumuştur; diğer kıraat imamları ise dammesiyle (Meküse) okumuşlardır; bunlar iki ayrı lügattir. {غَيْرَ بَعِيدٍ} “uzak olmayan” yani çok uzun sürmeyen bir müddet. {فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ} “[Hüdhüd] Dedi ki: Senin kuşatamadığın (bilmediğin) bir şeyi kuşattım (öğrendim).” İhâta (kavramak/kuşatmak), bir şeyi bütün yönleriyle bilmektir. [Hüdhüd] demek istiyor ki: “Senin bilmediğin şeyi bildim; ne senin ne de ordularının ulaşamadığı bir bilgiye ulaştım.” {وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ} “Ve sana Sebe'den geldim.” Ebû Amr ve İbn Kesîr'den rivayetle el-Bezzî {مِنْ سَبَأٍ} [ve Sebe' Sûresi'ndeki {لِسَبَإٍ} kelimelerini hemzenin fethasıyla (gayr-i munsarif olarak) okumuştur; İbn Kesîr'den rivayetle el-Kavvâs ise] 1 hemzesiz ve sakin okumuştur. Diğer kıraat imamları ise tenvinli (munsarif) olarak okumuşlardır. Kim tenvinle okumamışsa (gayr-i munsarif kılmışsa) onu bir belde adı yapmıştır; kim de tenvinli okumuşsa onu bir adam adı yapmıştır. Nitekim hadiste geçtiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Sebe' hakkında sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: «O, on tane erkek çocuğu olan bir adamdı. Onlardan altısı Yemen tarafına, dördü de Şam tarafına yönelip yerleşti.» 2 {بِنَبَإٍ} “bir haberle”, {يَقِينٍ} “kesin [bir haberle]”. Bunun üzerine Süleyman: “O nedir?” dedi. [Hüdhüd] dedi ki: {إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ} “Gerçekten ben, onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum.” Onun adı Belkıs bint Şerâhîl olup Ya‘rub b. Kahtân'ın soyundandı. Babası şanı yüce bir hükümdardı; kendisinden önce kırk hükümdar geçmişti ve o bu hükümdarların sonuncusuydu. Bütün Yemen topraklarına hükmederdi. Çevre hükümdarlara: “Sizden hiçbiri benim dengim değildir” der ve onların arasından evlenmeyi reddederdi. Bunun üzerine onu Reyhâne bint es-Seken adında cinlerden bir kadınla evlendirdiler; o da ona Belkıs'ı doğurdu. [Ondan başka da çocuğu olmadı. Hadiste de şöyle rivayet edilmiştir: «Belkıs'ın anne babasından biri cindi.» 3 Belkıs'ın babası vefat edince] 4 Belkıs hükümdarlığa göz dikti ve kavminden kendisine biat etmelerini istedi. Kavminden bir grup ona itaat etti, diğer bir grup ise karşı geldi. [Karşı gelenler] başlarına bir adamı kral yaptılar ve iki fırkaya ayrıldılar. Her bir fırka Yemen topraklarının bir tarafına hâkim oldu. Sonra başlarına kral yaptıkları o adam, memleketinin ahalisine karşı kötü bir yönetim sergiledi; hatta tebaasının kadınlarına el uzatıp onlarla gayrimeşru ilişkiye girmeye başladı. Kavmi onu tahttan indirmek istedi fakat buna güç yetiremediler. Belkıs bunu görünce...
11554. Metin
أَدْرَكَتْهَا الْغَيْرَةُ فأرسلت إليه ٥٦/أتَعْرِضُ نَفْسَهَا عَلَيْهِ، فَأَجَابَهَا الْمَلِكُ، وَقَالَ: مَا مَنَعَنِي أَنْ أَبْتَدِئَكِ بِالْخِطْبَةِ إِلَّا الْيَأْسُ مِنْكِ، فَقَالَتْ لَا أَرْغَبُ عَنْكَ، كُفُؤٌ كَرِيمٌ، فَاجْمَعْ رِجَالَ قَوْمِي وَاخْطُبْنِي إِلَيْهِمْ، فَجَمَعَهُمْ وَخَطَبَهَا إِلَيْهِمْ، فَقَالُوا: لَا نَرَاهَا تَفْعَلُ هَذَا، فَقَالَ لَهُمْ: إِنَّهَا ابْتَدَأَتْنِي فَأَنَا أُحِبُّ أَنْ تَسْمَعُوا قَوْلَهَا فَجَاؤُوهَا، فَذَكَرُوا لَهَا، فَقَالَتْ: نَعَمْ أَحْبَبْتُ الْوَلَدَ. فَزَوَّجُوهَا مِنْهُ، فَلَمَّا زُفَّتْ إِلَيْهِ خَرَجَتْ فِي أُنَاسٍ كَثِيرٍ مِنْ حَشَمِهَا، فَلَمَّا جَاءَتْهُ سَقَتْهُ الْخَمْرَ حَتَّى سَكِرَ، ثُمَّ جَزَّتْ رَأْسَهُ وَانْصَرَفَتْ مِنَ اللَّيْلِ إِلَى مَنْزِلِهَا، فَلَمَّا أَصْبَحَ النَّاسُ رَأَوْا الْمَلِكَ قَتِيلًا وَرَأْسُهُ مَنْصُوبٌ عَلَى بَابِ دَارِهَا، فَعَلِمُوا أَنَّ تِلْكَ الْمُنَاكَحَةَ كَانَتْ مَكْرًا وَخَدِيعَةً مِنْهَا، فَاجْتَمَعُوا إِلَيْهَا وَقَالُوا: أَنْتِ بِهَذَا الْمُلْكِ أَحَقُّ مِنْ غَيْرِكِ، فَمَلَّكُوهَا (١) .
gayreti depreşti ve 56/a ona haber gönderip kendini ona teklif etti. Kral bu teklifi kabul edip: “Seni istemekten beni alıkoyan şey ancak senden ümidimi kesmiş olmamdı” dedi. Belkıs: “Senden yüz çevirecek değilim, sen şerefli bir dengimsin. Kavmimin erkeklerini topla ve beni onlardan iste” dedi. Kral onları toplayıp Belkıs'ı onlardan istedi. Onlar: “Onun bunu yapacağını sanmıyoruz” dediler. Kral onlara: “Bana ilk adımı o attı; ben onun sözünü bizzat işitmenizi istiyorum” dedi. Belkıs'ın yanına gelip durumu ona anlattılar. O da: “Evet, çocuk sahibi olmayı arzu ettim” dedi. Böylece onu kralla evlendirdiler. Kralın yanına götürüleceği zaman maiyetinden kalabalık bir toplulukla çıktı. Yanına vardığında krala sarhoş oluncaya kadar şarap içirdi, ardından başını kesti ve geceleyin kendi evine döndü. Sabah olunca insanlar kralı öldürülmüş ve başını onun evinin kapısına asılmış olarak gördüler; anladılar ki bu evlilik onun bir hilesi ve tuzağı idi. Bunun üzerine onun yanına toplanıp: “Sen bu mülke başkalarından daha layıksın” dediler ve onu kraliçe yaptılar. (¬١)
11555. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا عُثْمَانُ بْنُ الْهَيْثَمِ، أَخْبَرَنَا عَوْفٌ، عَنِ الْحَسَنِ، عَنْ أَبِي بَكْرَةَ ﵁ قَالَ: لَمَّا بَلَغَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَنَّ أَهْلَ فَارِسَ مَلَّكُوا عَلَيْهِمْ بِنْتَ كِسْرَى قَالَ: "لَنْ يُفْلِحَ قَوْمٌ وَلَّوْا أَمْرَهُمُ امْرَأَةً" (٢) . قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} يَحْتَاجُ إِلَيْهِ الْمُلُوكُ مِنَ الْآلَةِ وَالْعِدَّةِ، {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} سَرِيرٌ ضَخْمٌ كَانَ مَضْرُوبًا مِنَ الذَّهَبِ مُكَلَّلًا بِالدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ الْأَحْمَرِ وَالزَّبَرْجَدِ الْأَخْضَرِ، وَقَوَائِمُهُ مِنَ الْيَاقُوتِ وَالزُّمُرُّدِ، وَعَلَيْهِ سَبْعَةُ أَبْيَاتٍ عَلَى كُلِّ بَيْتٍ بَابٌ مُغْلَقٌ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانَ عَرْشُ بِلْقِيسَ ثَلَاثِينَ ذِرَاعًا فِي ثَلَاثِينَ ذِرَاعًا: وَطُولُهُ فِي السَّمَاءِ ثَلَاثُونَ ذِرَاعًا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ طُولُهُ ثَمَانِينَ ذِرَاعًا وَطُولُهُ فِي السَّمَاءِ (٣) ثَمَانِينَ ذِرَاعًا. وَقِيلَ: كَانَ طُولُهُ ثَمَانِينَ ذِرَاعًا وَعَرْضُهُ أَرْبَعِينَ ذِرَاعًا وَارْتِفَاعُهُ ثَلَاثِينَ ذِرَاعًا.
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil haber verdi, bize Osmân b. el-Heysem haber verdi, bize Avf, el-Hasan'dan, o da Ebû Bekre radıyallâhu anh'tan haber verdi ki şöyle demiştir: Farslıların başlarına Kisrâ'nın kızını hükümdar yaptıkları haberi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaşınca şöyle buyurdu: “İşlerini bir kadına bırakan bir kavim asla iflah olmaz.” (¬٢) Allah Teâlâ'nın: {وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} “ve kendisine her şeyden verilmiş” kavli; hükümdarların ihtiyaç duyduğu alet ve mühimmattan [verilmiş demektir], {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} “ve onun büyük bir tahtı var” yani altından yapılmış, inci, kırmızı yakut ve yeşil zebercet ile bezenmiş, ayakları yakut ve zümrütten olan muazzam bir tahttır; üzerinde her birinde kilitli bir kapı bulunan yedi oda vardı. İbn Abbâs şöyle demiştir: Belkıs'ın tahtı otuz arşına otuz arşındı; göğe doğru yüksekliği de otuz arşındı. Mukâtil: “Uzunluğu seksen arşın, göğe doğru yüksekliği (¬٣) de seksen arşındı” demiştir. Uzunluğunun seksen arşın, genişliğinin kırk arşın, yüksekliğinin ise otuz arşın olduğu da söylenmiştir.
11556. Metin
{وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ٢٤ أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ (٢٥) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٢٦) قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٢٧) }
{وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ} “Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde ederlerken buldum. Şeytan onlara amellerini süslemiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar.” 1 2 {أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ} “Göklerde3 ve yerdeki gizlilikleri açığa çıkaran, sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilen Allah'a secde etmesinler diye [şeytan onları saptırmış].” {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ} “O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur; Yüce Arş'ın Rabbidir.” {قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} “[Süleyman] dedi ki: ‘Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.’”
11557. Metin
{أَلَّا يَسْجُدُوا} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَالْكِسَائِيُّ: "أَلَا يَسْجُدُوا" بِالتَّخْفِيفِ، وَإِذَا وَقَفُوا يَقِفُونَ "أَلَا يَا": أَلَا يَا ثُمَّ يَبْتَدِئُونَ: "اسْجُدُوا"، عَلَى مَعْنَى: أَلَا يَا هَؤُلَاءِ اسْجُدُوا، وَجَعَلُوهُ أَمْرًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُسْتَأْنَفًا، وَحَذَفُوا هَؤُلَاءِ اكْتِفَاءً بِدَلَالَةِ "يَا" عَلَيْهَا، وَذَكَرَ بَعْضُهُمْ سَمَاعًا مِنَ الْعَرَبِ: أَلَا يَا ارْحَمُونَا، يُرِيدُونَ أَلَا يَا قَوْمُ، وَقَالَ الْأَخْطَلُ: أَلَا يَا اسْلَمِي يَا هِنْدُ هِنْدَ بَنِي بَكْرِ ... وَإِنْ كَانَ حَيَّانَا عِدَا آخِرَ الدَّهْرِ (١)
{أَلَّا يَسْجُدُوا} Ebû Ca'fer ve el-Kisâî şeddesiz olarak “أَلَا يَسْجُدُوا” şeklinde okumuşlardır. Durdukları zaman “أَلَا يَا” (dikkat edin ey...) diye dururlar, sonra “اسْجُدُوا” (secde edin) diyerek başlarlar; “Dikkat edin, ey şunlar secde edin!” manasında. Bunu Allah katından müstakil yeni bir emir kılmışlar ve “يَا” nidasının ona delalet etmesiyle yetinerek “هَؤُلَاءِ” (ey şunlar) kelimesini hazfetmişlerdir. Bazıları Araplardan şunu işittiklerini zikretmişlerdir: “أَلَا يَا ارْحَمُونَا” (Dikkat edin, ey bize merhamet edin!) derler ki “Dikkat edin ey kavim!” demek isterler. el-Ahtal şöyle demiştir: “Dikkat et, esen kal ey Hind, Bekr oğullarının Hindo'su! ... Kabilelerimiz çağlar boyu birbirine düşman olsa da.” (¬١)
11558. Metin
يُرِيدُ: أَلَا يَا اسْلَمِي يَا هِنْدُ، وَعَلَى هَذَا يَكُونُ قَوْلُهُ "أَلَا" كَلَامًا مُعْتَرِضًا مِنْ غَيْرِ الْقِصَّةِ، إِمَّا مِنَ الْهُدْهُدِ، وَإِمَّا مِنْ سُلَيْمَانَ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: هَذَا أَمْرٌ مِنَ اللَّهِ مُسْتَأْنَفٌ يَعْنِي: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اسْجُدُوا. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "أَلَّا يَسْجُدُوا" بِالتَّشْدِيدِ، بِمَعْنَى: وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ لِئَلَّا يَسْجُدُوا، {لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ} أَيْ: الْخَفِيَّ المخبَّأ، {فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ} أَيْ: مَا خَبَّأَتْ. قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: خَبْءُ السَّمَاءِ: الْمَطَرُ، وَخَبْءُ الْأَرْضِ: النَّبَاتُ. وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ: "يَخْرُجُ الخبء من السموات وَالْأَرْضِ"، وَ"مِنْ" وَ"فِي" يَتَعَاقَبَانِ، تَقُولُ الْعَرَبُ: لَأَسْتَخْرِجَنَّ الْعِلْمَ فِيكُمْ، يُرِيدُ: مِنْكُمْ. وَقِيلَ: مَعْنَى "الْخَبْءَ" الْغَيْبُ، يُرِيدُ: يعلم غيب السموات وَالْأَرْضِ. {وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ} قَرَأَ الْكِسَائِيُّ، وَحَفْصٌ، عَنْ عَاصِمٍ: بِالتَّاءِ فِيهِمَا، لِأَنَّ أَوَّلَ الْآيَةِ خِطَابٌ عَلَى قِرَاءَةِ الْكِسَائِي بِتَخْفِيفِ أَلَا وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ. {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ} أَيْ: هُوَ الْمُسْتَحِقُّ لِلْعِبَادَةِ وَالسُّجُودِ لَا غَيْرُهُ. وَعَرْشُ مَلِكَةِ سَبَأٍ وَإِنْ كَانَ عَظِيمًا فَهُوَ صَغِيرٌ حَقِيرٌ فِي جَنْبِ عَرْشِهِ ﷿، تَمَّ هَاهُنَا كَلَامُ الْهُدْهُدِ، فَلَمَّا فَرَغَ الْهُدْهُدُ مِنْ كَلَامِهِ. {قَالَ} سُلَيْمَانُ لِلْهُدْهُدِ: {سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ} فِيمَا أَخْبَرْتَ، {أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} ؟ فَدَلَّهُمُ الْهُدْهُدُ عَلَى الْمَاءِ، فَاحْتَفَرُوا الرَّكَايَا ٢ وَرُوِيَ النَّاسُ وَالدَّوَابُّ، ثُمَّ كَتَبَ سُلَيْمَانُ كِتَابًا: مِنْ عَبْدِ اللَّهِ سُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُدَ إِلَى بِلْقِيسَ مَلِكَةِ سَبَأٍ: بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، السَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى،
[Şair bununla]: “Dikkat et, ey Hind esen kal!” demek istemektedir.1 Buna göre onun “Dikkat edin (أَلَا)” sözü, kıssanın dışından bir ara cümle (cümle-i mu‘tarıza) olur; ya hüdhüdden ya da Süleyman’dandır. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: “Bu, Allah tarafından yeni [bir hitapla gelen] bir emirdir; yani: 'Ey insanlar, secde edin!' [demektir].” Diğer [kıraat imamları] ise [şedde ile] {أَلَّا يَسْجُدُوا} şeklinde okumuşlardır; bunun manası: “Şeytan, [Allah'a] secde etmesinler diye amellerini onlara süsledi” [şeklindedir]. {لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ} “Göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran Allah'a”; yani gizli olanı, saklanmışı. {فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ} “göklerde ve yerde”; yani [göklerin ve yerin] sakladığı şeyi. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Göğün sakladığı şey yağmur, yerin sakladığı şey ise bitkidir. Abdullah [b. Mes‘ûd]’un kıraatinde bu kısım “يَخْرُجُ الخبء من السموات وَالْأَرْضِ” şeklindedir. “Min (مِنْ)” ile “fî (فِي)” harf-i cerleri birbirinin yerine kullanılır; nitekim Araplar: “لَأَسْتَخْرِجَنَّ الْعِلْمَ فِيكُمْ” derler ve bununla “منكم” (sizden [o ilmi çıkarıp alacağım]) manasını kastederler. “El-Hab’ (الْخَبْء)” kelimesinin “gayb” anlamına geldiği de söylenmiştir; yani [O], göklerin ve yerin gaybını bilir demektir. {وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ} “Gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.” Kisâî ile Âsım’dan rivayetle Hafs, Kisâî'nin “أَلَا” kelimesini şeddesiz okuyuşuna göre ayetin başı hitap (muhatap sîgası) olduğu için her iki kelimeyi de “te (ت)” ile okumuşlardır. Diğer [kıraat imamları] ise “ye (ي)” ile [gaib sîgasıyla] okumuşlardır. {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ} “Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; büyük Arş'ın Rabbidir.” Yani ibadete ve secdeye layık olan yalnızca O'dur, başkası değildir. Sebe melikesinin tahtı (arşı) her ne kadar büyük idiyse de, O azze ve celle’nin arşının yanında pek küçük ve değersizdir. Hüdhüdün sözü burada tamamlandı. Hüdhüd sözünü bitirince {قَالَ} Süleyman hüdhüde şöyle dedi: {سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ} haber verdiğin hususta “Bakacağız, doğru mu söyledin”, {أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} “yoksa yalancılardan mısın?” Bunun üzerine hüdhüd onlara suyun yerini gösterdi, onlar da kuyular kazdılar2; böylece insanlar ve hayvanlar suya kandı. Ardından Süleyman bir mektup yazdı: “Allah'ın kulu Dâvûd oğlu Süleyman'dan Sebe melikesi Belkıs'a: Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hidayete tabi olanlara selam olsun.
11559. Metin
أَمَّا بَعْدُ: فَلَا تَعْلُوَا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ لَمْ يَزِدْ سُلَيْمَانُ عَلَى مَا قَصَّ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: وَكَذَلِكَ الْأَنْبِيَاءُ كَانَتْ تَكْتُبُ جُمَلًا لَا يُطِيلُونَ وَلَا يُكْثِرُونَ. فَلَمَّا كَتَبَ الْكِتَابَ طَبَعَهُ بِالْمِسْكِ وَخَتَمَهُ بِخَاتَمِهِ. فَقَالَ لِلْهُدْهُدِ {اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ}
Emmâ ba'd: Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslim olarak bana gelin.” İbn Cüreyc: “Süleyman Allah'ın kitabında anlattığından fazlasını yazmadı” demiştir. Katâde ise şöyle demiştir: “Peygamberler mektuplarını böyle kısa ve öz yazarlardı; uzatmazlar ve çok söz söylemezlerdi.” Mektubu yazınca onu misk ile kokulandırdı ve yüzüğüyle mühürledi. Sonra hüdhüde: {اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ} “Şu mektubumu götür de onlara bırak” dedi.
11560. Metin
{اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ (٢٨) قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (٢٩) }
{اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ (٢٨) قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (٢٩) } “'Şu mektubumu götür de onlara bırak, sonra onlardan [biraz] çekil de neye başvuracaklarına / ne cevap vereceklerine bak!' (28) [Kraliçe] Dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Gerçekten bana çok şerefli / değerli bir mektup bırakıldı.' (29)”
11561. Metin
( {اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو، وَعَاصِمٌ، وَحَمْزَةُ: سَاكِنَةَ الْهَاءِ، وَيَخْتَلِسُهَا أَبُو جَعْفَرٍ، وَيَعْقُوبُ وَقَالُونُ كَسْرًا، [وَالْآخَرُونَ بِالْإِشْبَاعِ كَسْرًا] ، {ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ} تَنَحَّ عَنْهُمْ فَكُنْ قَرِيبًا مِنْهُمْ، {فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ} يَرُدُّونَ مِنَ الْجَوَابِ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: فِي الْآيَةِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ مَجَازُهَا: اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ، ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ، أَيْ: انْصَرِفْ إِلَيَّ، فَأَخَذَ الْهُدْهُدُ الْكِتَابَ فَأَتَى بِهِ إِلَى بِلْقِيسَ، وَكَانَتْ بِأَرْضٍ يُقَالُ لَهَا "مَأْرِبُ" مِنْ صَنْعَاءَ عَلَى ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، فَوَافَاهَا فِي قَصْرِهَا وَقَدْ غَلَّقَتِ الْأَبْوَابَ، وَكَانَتْ إِذَا رَقَدَتْ غَلَّقَتِ الْأَبْوَابَ وَأَخَذَتِ الْمَفَاتِيحَ فَوَضَعَتْهَا تَحْتَ رَأْسِهَا، فَأَتَاهَا الْهُدْهُدُ وَهِيَ نَائِمَةٌ مُسْتَلْقِيَةٌ عَلَى قَفَاهَا، فَأَلْقَى الْكِتَابَ عَلَى نَحْرِهَا، هَذَا قَوْلُ قَتَادَةَ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: حَمَلَ الْهُدْهُدُ الْكِتَابَ بِمِنْقَارِهِ حَتَّى وَقَفَ عَلَى رَأْسِ الْمَرْأَةِ وَحَوْلَهَا الْقَادَةُ وَالْجُنُودُ فَرَفْرَفَ سَاعَةً وَالنَّاسُ يَنْظُرُونَ إِلَيْهِ، حَتَّى رَفَعَتِ الْمَرْأَةُ رَأْسَهَا فَأَلْقَى الْكِتَابَ فِي حِجْرِهَا.
({اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ} “Şu mektubumu götür de onlara bırak”. Ebû Amr, Âsım ve Hamza “hâ” harfini sâkin olarak okumuşlardır. Ebû Ca'fer, Ya'kûb ve Kālûn ise kesre ile ihtilas yaparak okurlar; [diğerleri ise kesre ile işba yaparak okumuşlardır]. {ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ} “sonra onlardan [biraz] çekil” yani onlardan kenara çekil ve onlara yakın bir yerde dur, {فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ} “de neye başvuracaklarına / ne cevap vereceklerine bak!” nasıl bir cevap döndüreceklerini gör. İbn Zeyd şöyle demiştir: Ayette takdim ve tehir vardır; mecazı şöyledir: “Şu mektubumu götür de onlara bırak, ne cevap döndüreceklerine bak, sonra onlardan ayrıl”, yani bana geri dön. Bunun üzerine hüdhüd mektubu aldı ve onu Belkıs'a götürdü. Belkıs, San'a'ya üç günlük mesafede bulunan “Me'rib” denilen bir yerdeydi. Kapıları kilitlemiş olduğu halde sarayında ona ulaştı. Belkıs uyuyacağı zaman kapıları kilitler, anahtarları alır ve başının altına koyardı. Hüdhüd, o sırtüstü uzanmış uyurken yanına geldi ve mektubu göğsünün üzerine bıraktı. Bu, Katâde'nin görüşüdür. Mukâtil ise şöyle demiştir: Hüdhüd mektubu gagasında taşıdı, nihayet kadının başı ucunda durdu; etrafında komutanlar ve askerler vardı. İnsanlar ona bakarken bir süre kanat çırptı, nihayet kadın başını kaldırdı ve hüdhüd mektubu onun kucağına bıraktı.
11562. Metin
وَقَالَ ابْنُ مُنَبِّهٍ، وَابْنُ زَيْدٍ: كَانَتْ لَهَا كُوَّةٌ مُسْتَقْبِلَةَ الشَّمْسِ تَقَعُ الشَّمْسُ فِيهَا حِينَ تَطْلُعُ، فَإِذَا نَظَرَتْ إِلَيْهَا سَجَدَتْ لَهَا، فَجَاءَ الْهُدْهُدُ الْكُوَّةَ فَسَدَّهَا بِجَنَاحَيْهِ فَارْتَفَعَتِ الشَّمْسُ وَلَمْ تَعَلَمْ، فَلَمَّا اسْتَبْطَأَتِ الشَّمْسَ قَامَتْ تَنْظُرُ، فَرَمَى بِالصَّحِيفَةِ إِلَيْهَا، فَأَخَذَتْ بِلْقِيسُ الْكِتَابَ، وَكَانَتْ قَارِئَةً، فَلَمَّا رَأَتِ الْخَاتَمَ أُرْعِدَتْ وَخَضَعَتْ لِأَنَّ مُلْكَ سُلَيْمَانَ كَانَ فِي خَاتَمِهِ، وَعَرَفَتْ أَنَّ الَّذِي أَرْسَلَ الْكِتَابَ إِلَيْهَا أَعْظَمُ مُلْكًا مِنْهَا، فَقَرَأَتِ الْكِتَابَ، وَتَأَخَّرَ الْهُدْهُدُ غَيْرَ بَعِيدٍ، فَجَاءَتْ حَتَّى قَعَدَتْ عَلَى سَرِيرِ مَمْلَكَتِهَا وَجَمَعَتِ الْمَلَأَ مِنْ قَوْمِهَا، وَهُمُ اثْنَا عَشَرَ أَلْفَ قَائِدٍ مَعَ كُلِّ قَائِدٍ مِائَةُ أَلْفِ مُقَاتِلٍ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: كَانَ مَعَ بِلْقِيسَ مِائَةُ أَلْفٍ [قَيْلٍ، مَعَ كُلِّ قَيْلٍ مِائَةُ أَلْفٍ] وَالْقَيْلُ الْمَلِكُ دُونَ الْمَلِكِ الْأَعْظَمِ، وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ: كان أهل ٥٦/ب مشورتها ثلثمائة وَثَلَاثَةَ عَشَرَ رَجُلًا كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ عَلَى عَشَرَةِ آلَافٍ، قَالَ: فَجَاءُوا وَأَخَذُوا مجالسهم ١ . {قَالَتْ} هم بِلْقِيسُ: {يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ} وَهُمْ أَشْرَافُ النَّاسِ وَكُبَرَاؤُهُمْ {إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ}
İbn Münebbih ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: [Belkıs'ın] güneşe bakan bir penceresi vardı; güneş doğduğu vakit [ışığı] oradan içeri girerdi. O da güneşi gördüğünde ona secde ederdi. Hüdhüd gelip pencereyi kanatlarıyla kapattı. Güneş yükseldiği halde [Belkıs] bunun farkına varmadı. Güneşin geciktiğini hissedince [ne olduğuna] bakmak için ayağa kalktı. [Hüdhüd] mektubu ona doğru attı. Belkıs mektubu aldı; kendisi okuma bilen bir kimseydi. Mührü görünce titredi ve boyun eğdi; çünkü Süleyman'ın mülk ve saltanatı mühründeydi. Bu mektubu kendisine gönderenin mülk/hükümranlık bakımından kendisinden çok daha üstün olduğunu anladı. Mektubu okudu; Hüdhüd de pek uzak olmayan bir yere çekildi. [Belkıs] gelip krallık tahtına oturdu ve kavminin ileri gelenlerini topladı. Onlar, her bir komutanın maiyetinde yüz bin savaşçı bulunan on iki bin komutandı. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Belkıs'ın maiyetinde yüz bin [kayl vardı; her bir kaylın maiyetinde de yüz bin kişi bulunmaktaydı]. Kayl, en büyük kralın alt kademesindeki hükümdardır. Katâde ve Mukâtil ise şöyle demişlerdir: Onun danışma kurulundaki adamları üç yüz on üç kişiydi; onların her biri de on bin kişinin başındaydı. [Ravi] dedi ki: Gelip yerlerine oturdular 1. Belkıs {قَالَتْ} “Dedi ki:” {يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ} “Ey ileri gelenler!” -ki onlar halkın ileri gelenleri ve büyükleridir- {إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ} “Gerçekten bana çok şerefli / değerli bir mektup bırakıldı.”
11563. Metin
قَالَ عَطَاءٌ وَالضَّحَّاكُ: سَمَّتْهُ كَرِيمًا لِأَنَّهُ كَانَ مَخْتُومًا. وَرَوَى ابْنُ جُرَيْجٍ عَنْ عَطَاءٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "كَرَامَةُ الْكِتَابِ خَتَمُهُ" (١) وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ: "كِتَابٌ كَرِيمٌ" أَيْ: حَسَنٌ، وَهُوَ اخْتِيَارُ الزَّجَّاجِ، وَقَالَ: حَسَنٌ مَا فِيهِ، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: "كَرِيمٌ"، أَيْ: شَرِيفٌ لِشَرَفِ صَاحِبِهِ، وَقِيلَ: سَمَّتْهُ كَرِيمًا لِأَنَّهُ كَانَ مُصَدَّرًا بِبِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٢) ثُمَّ بَيَّنَتْ مِمَّنِ الْكِتَابُ فَقَالَتْ: {إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ}
Atâ ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Mühürlü olduğu için onu kerîm (değerli/şerefli) olarak nitelendirdi. İbn Cüreyc, Atâ'dan, o da İbn Abbâs'tan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Mektubun değeri/ikramı mühürlenmesidir.” (١) Katâde ve Mukâtil ise: “Kitâbun kerîm (كِتَابٌ كَرِيمٌ)”, yani güzel [bir mektup] demektir, demişlerdir. Bu, ez-Zeccâc'ın da tercihidir ve o: “İçeriği güzeldir” demiştir. İbn Abbâs'tan ise “Kerîm (كَرِيمٌ)”, yani sahibinin şerefinden dolayı şerefli [bir mektup] anlamında olduğu rivayet edilmiştir. “Bismillâhirrahmânirrahîm” ile başladığı için onu kerîm olarak nitelendirdiği de söylenmiştir. (٢) Sonra mektubun kimden olduğunu açıklayarak şöyle dedi: {إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ}
11564. Metin
{إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٣٠) أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ (٣١) قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ (٣٢) قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ (٣٣) قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ (٣٤) }
{إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٣٠) أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ (٣١) قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ (٣٢) قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ (٣٣) قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ (٣٤) } “'O, Süleyman'dandır ve o, Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla [başlamakta]dır.' (30) 'Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek / Müslüman olarak bana gelin!' (31) [Kraliçe] Dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin; siz yanımda bulunup şahitlik etmedikçe / görüş bildirmedikçe hiçbir işi kestirip atmış değilim.' (32) Dediler ki: 'Biz güç sahibiyiz ve çetin savaşçılarız; ama emir senindir, artık ne buyuracağına sen bak!' (33) [Kraliçe] Dedi ki: 'Hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman orayı ifsat ederler ve halkının izzetlilerini zelil kılarlar. Onlar hep böyle yaparlar.' (34)”
11565. Metin
{إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ} وَبَيَّنَتِ الْمَكْتُوبَ فَقَالَتْ: {وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} {أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَيْ: لَا تَتَكَبَّرُوا عَلَيَّ. وَقِيلَ: لَا تَتَعَظَّمُوا وَلَا تَتَرَفَّعُوا عَلَيَّ. مَعْنَاهُ: لَا تَمْتَنِعُوا مِنَ الْإِجَابَةِ، فَإِنَّ تَرْكَ الْإِجَابَةِ مِنَ الْعُلُوِّ وَالتَّكَبُّرِ، {وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} مُؤْمِنِينَ طَائِعِينَ. قِيلَ: هُوَ مِنَ الْإِسْلَامِ، وَقِيلَ: هُوَ مِنَ الِاسْتِسْلَامِ. {قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي} أَشِيرُوا عَلَيَّ فِيمَا عَرَضَ لِي، وَأَجِيبُونِي فِيمَا أُشَاوِرُكُمْ فِيهِ، {مَا كُنْتُ قَاطِعَةً} قَاضِيَةً وَفَاصِلَةً، {أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ} [أَيْ: تَحْضُرُونِ] ٣ . {قَالُوا} مُجِيبِينَ لَهَا: {نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ} فِي الْقِتَالِ، {وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ} عِنْدَ الْحَرْبِ، قَالَ مُقَاتِلٌ: أَرَادُوا بِالْقُوَّةِ كَثْرَةَ الْعَدَدِ، وَبِالْبَأْسِ الشَّدِيدِ الشَّجَاعَةَ، وَهَذَا تَعْرِيضٌ مِنْهُمْ بِالْقِتَالِ إِنْ أَمَرَتْهُمْ بِذَلِكَ، ثُمَّ قَالُوا: {وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ} أَيَّتُهَا الْمَلِكَةُ فِي الْقِتَالِ وَتَرْكِهِ، {فَانْظُرِي} مِنَ الرَّأْيِ، {مَاذَا تَأْمُرِينَ} تَجِدِينَا لِأَمْرِكِ مُطِيعِينَ. {قَالَتْ} بِلْقِيسُ مُجِيبَةً لَهُمْ عَنِ التَّعْرِيضِ لِلْقِتَالِ: {إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً} عَنْوَةً،
{إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ} “'Mektup şüphesiz Süleyman'dandır.'” [Belkıs] yazılanı açıklayarak şöyle dedi: {وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “'Ve o, Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla [başlamakta]dır.'” {أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ} “'Bana karşı büyüklük taslamayın'”. İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani, "Bana karşı kibirlenmeyin." Şöyle de denilmiştir: "Bana karşı ululuk taslamayın ve üstünlük taslamayın." Bunun anlamı: "Davetime icabet etmekten kaçınmayın; zira icabet etmeyi terk etmek, üstünlük taslamaktan ve kibirden ileri gelir." {وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} “'ve teslimiyet içinde bana gelin.'” [Yani] mümin ve itaatkâr olarak. Bir görüşe göre bu, İslâm (müslüman olmak) kökünden; diğer bir görüşe göre ise istislâm (boyun eğmek/teslim olmak) kökündendir. {قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي} “[Melike] dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Bu meselemde bana bir fikir verin.'” Başıma gelen bu hususta bana görüş bildirin ve danıştığım bu konuda bana cevap verin. {مَا كُنْتُ قَاطِعَةً} [yani] hükme bağlayıp kesin karara bağlayıcı değildim, {أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ} “'siz yanımda olmadan hiçbir işi kesinleştirmiş değilim.'” [yani hazır bulunup yanımda olmadıkça]3. {قَالُوا} Ona cevap vererek dediler ki: {نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ} savaşta [güç sahibiyiz], {وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ} “'Biz güç ve çetin bir savaş kabiliyeti sahibiyiz.'” harp anında. Mukâtil şöyle demiştir: Güç ile sayı çokluğunu, çetin bais ile de cesareti kastettiler. Bu onların, şayet kendilerine emrederse savaşmaya hazır olduklarını ima etmeleridir. Sonra şöyle dediler: {وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ} “'Yine de emir senindir'” [yani] ey Melike, savaşma yahut savaşı terk etme hususunda karar senindir; {فَانْظُرِي} görüş bildirip bir bak, {مَاذَا تَأْمُرِينَ} “'ne emredeceğine sen bak!'” Bizi emrine itaatkâr bulacaksın. {قَالَتْ} Belkıs, onların savaşa dair imalarına karşılık vererek dedi ki: {إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً} “'Şüphesiz hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman'” zorla [istila ederek],
11566. Metin
{أَفْسَدُوهَا} خَرَّبُوهَا، {وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً} أَيْ: أَهَانُوا أَشْرَافَهَا وَكُبَرَاءَهَا، كَيْ يَسْتَقِيمَ لَهُمُ الْأَمْرُ، تُحَذِّرُهُمْ مَسِيرَ سُلَيْمَانَ إِلَيْهِمْ وَدُخُولَهُ بِلَادَهُمْ، وَتَنَاهَى الْخَبَرُ عَنْهَا هَاهُنَا، فَصَدَّقَ اللَّهُ قَوْلَهَا فَقَالَ: {وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} أَيْ: كَمَا قَالَتْ هِيَ يَفْعَلُونَ.
{أَفْسَدُوهَا} “'orayı ifsat ederler'” harap ederler, {وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً} “'ve halkının izzetlilerini zelil kılarlar.'” yani işleri yolunda gitsin diye oranın eşrafını ve ileri gelenlerini aşağılarlar. Onları, Süleyman'ın üzerlerine yürümesinden ve memleketlerine girmesinden sakındırmaktadır. Ondan nakledilen haber burada sona erdi. Allah onun sözünü tasdik ederek şöyle buyurdu: {وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} “Onlar hep böyle yaparlar.” yani onun dediği gibi yaparlar.
11567. Metin
{وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ (٣٥) }
{وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ (٣٥) } “'Ben onlara bir hediye göndereyim de elçilerin ne ile döneceğine bir bakayım.' (35)”
11568. Metin
ثُمَّ قَالَتْ: {وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ} وَالْهَدِيَّةُ هِيَ: الْعَطِيَّةُ عَلَى طَرِيقِ الْمُلَاطَفَةِ. وَذَلِكَ أَنَّ بِلْقِيسَ كَانَتِ امْرَأَةً لَبِيبَةً قَدْ سَيِسَتْ وَسَاسَتْ، فَقَالَتْ لِلْمَلَأِ مِنْ قَوْمِهَا: إِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ، أَيْ: إِلَى سُلَيْمَانَ وَقَوْمِهِ، بِهَدِيَّةٍ أُصَانِعُهُ بِهَا عَنْ مُلْكِي وَأَخْتَبِرُهُ بِهَا أَمَلِكٌ هُوَ أَمْ نَبِيٌّ؟ فَإِنْ يَكُنْ مَلِكًا قَبِلَ الْهَدِيَّةَ وَانْصَرَفَ، وَإِنْ كَانَ نَبيًا لَمْ يَقْبَلِ الْهَدِيَّةَ وَلَمْ يُرْضِهِ مِنَّا إِلَّا أَنْ نَتَّبِعَهُ عَلَى دِينِهِ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ} [فَأَهْدَتْ إِلَيْهِ] (١) وُصَفَاءَ وَوَصَائِفَ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ (٢) أَلْبَسَتْهُمْ لِبَاسًا وَاحِدًا كَيْ لَا يُعْرَفَ ذَكَرٌ مِنْ أُنْثَى. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أُلْبِسَ الْغِلْمَانُ لِبَاسَ الْجَوَارِي وَأُلْبِسَ الْجَوَارِي لِبَاسَ الْغِلْمَانِ. وَاخْتَلَفُوا فِي عَدَدِهِمْ، فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مِائَةُ وَصِيفٍ وَمِائَةُ وَصِيفَةٍ (٣) وَقَالَ مُجَاهِدٌ: [وَمُقَاتِلٌ] (٤) مِائَتَا غُلَامٍ وَمِائَتَا جَارِيَةٍ.
Sonra dedi ki: {وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ} “'Ben onlara bir hediye göndereyim'”. Hediye (الْهَدِيَّة), nezaket ve yakınlık kurma yoluyla verilen bağıştır. Bu da şundan dolayıdır: Belkıs, tecrübe görmüş ve devlet yönetmiş akıllı bir kadındı. Kavminin ileri gelenlerine dedi ki: Ben onlara, yani Süleyman'a ve kavmine bir hediye göndereceğim; böylece hükümranlığımı korumak için onunla uzlaşmaya çalışacak ve hükümdar mı yoksa peygamber mi olduğunu onunla sınayacağım. Eğer bir hükümdarsa hediyeyi kabul eder ve geri çekilir; şayet bir peygamberse hediyeyi kabul etmez ve onun dinine uymamızdan başka hiçbir şey onu razı etmez. İşte bu, Yüce Allah'ın şu kavlidir: {فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ} “'elçilerin ne ile döneceğine bir bakayım.'” [Bunun üzerine ona hediye olarak] (١) köleler ve cariyeler gönderdi. İbn Abbâs (٢) şöyle demiştir: Erkek ile dişi birbirinden ayırt edilmesin diye onlara aynı elbiseyi giydirdi. Mücâhid ise: Erkek çocuklara cariye elbiseleri, cariyelere ise erkek çocuk elbiseleri giydirildi, demiştir. Onların sayısı hakkında ihtilaf etmişlerdir; İbn Abbâs: Yüz erkek hizmetçi ve yüz cariye, demiştir. (٣) Mücâhid ve Mukâtil (٤) ise iki yüz erkek hizmetçi ve iki yüz cariye demişlerdir.
11569. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ، وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: أَرْسَلَتْ إِلَيْهِ بِلَبِنَةٍ مِنْ ذَهَبٍ فِي حَرِيرٍ وَدِيبَاجٍ. وَقَالَ ثَابِتٌ الْبُنَانِيُّ: أَهْدَتْ إِلَيْهِ صَفَائِحَ مِنَ الذَّهَبِ فِي أَوْعِيَةِ الدِّيبَاجِ. وَقِيلَ: كَانَتْ أَرْبَعَ لَبِنَاتٍ مِنْ ذَهَبٍ. وَقَالَ وَهْبٌ وَغَيْرُهُ: عَمَدَتْ بِلْقِيسُ إِلَى خَمْسِمِائَةِ غُلَامٍ وَخَمْسِمِائَةِ جَارِيَةٍ، فَأَلْبَسَتِ الْغِلْمَانَ لِبَاسَ الْجَوَارِي، وَجَعَلَتْ فِي سَوَاعِدِهِمْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ، وَفِي أَعْنَاقِهِمْ أَطْوَاقًا مِنْ ذَهَبٍ وَفِي آذَانِهِمْ أَقْرَاطًا وَشُنُوفًا مُرَصَّعَاتٍ بِأَنْوَاعِ الْجَوَاهِرِ، وَأَلْبَسَتِ الْجَوَارِيَ لِبَاسَ الْغِلْمَانِ؛ الْأَقْبِيَةَ وَالْمَنَاطِقَ، وَحَمَلَتِ الْجَوَارِيَ عَلَى خَمْسِمِائَةِ رَمَكَةٍ ٥ وَالْغِلْمَانَ عَلَى خَمْسِمِائَةِ بِرْذَوْنٍ، عَلَى كُلِّ فَرَسٍ لِجَامٌ مِنْ ذَهَبٍ مُرَصَّعٌ بِالْجَوَاهِرِ وَغَوَاشِيهَا مِنَ الدِّيبَاجِ الْمُلَوَّنِ، وَبَعَثَتْ إِلَيْهِ خَمْسَمِائَةِ لَبِنَةٍ مِنْ ذَهَبٍ وَخَمْسَمِائَةِ لَبِنَةٍ مِنْ فِضَّةٍ،
Katâde ve Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: [Belkıs] ona ipek ve dîbâc (süslü ipek kumaş) içerisinde altından bir tuğla gönderdi. Sâbit el-Bünânî ise şöyle dedi: Ona dîbâc kaplar içerisinde altından levhalar hediye etti. [Başka bir rivayette] altından dört tuğla olduğu da söylenmiştir. Vehb ve başkaları ise şöyle dedi: Belkıs beş yüz köle oğlan ve beş yüz cariye hazırladı. Erkek kölelere cariyelerin elbiselerini giydirdi; bileklerine altından bilezikler, boyunlarına altından gerdanlıklar, kulaklarına da çeşitli mücevherlerle süslenmiş küpeler taktı. Cariyelerine ise erkek kıyafetleri olan kaftanlar ve kemerler giydirdi. Cariyeleri beş yüz kısrağa 5, erkek köleleri ise beş yüz iğdiş edilmiş ata bindirdi. Her atın üzerinde mücevherlerle süslenmiş altından bir gem ve rengârenk dîbâcdan örtüler vardı. Ayrıca ona beş yüz altın tuğla ve beş yüz gümüş tuğla gönderdi,
11570. Metin
وَتَاجًا مُكَلَّلًا بِالدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ الْمُرْتَفِعِ، وَأَرْسَلَتْ إِلَيْهِ الْمِسْكَ وَالْعَنْبَرَ وَالْعُودَ الْأَلَنْجُوجَ، وَعَمَدَتْ إِلَى حُقَّةٍ فَجَعَلَتْ فِيهَا دُرَّةً ثَمِينَةً غَيْرَ مَثْقُوبَةٍ وَخَرَزَةً جَزِعِيَّةً مَثْقُوبَةً مُعْوَجَّةَ الثُّقْبِ، وَدَعَتْ رَجُلًا مِنْ أَشْرَافِ قَوْمِهَا يُقَالُ لَهُ الْمُنْذِرُ بْنُ عَمْرٍو، وَضَمَّتْ إِلَيْهِ، رِجَالًا مِنْ قَوْمِهَا أَصْحَابَ رَأْيٍ وَعَقْلٍ، وَكَتَبَتْ مَعَهُ كِتَابًا بِنُسْخَةِ الْهَدِيَّةِ، وَقَالَتْ فِيهِ: إِنْ كُنْتَ نَبِيًّا فَمَيِّزْ بَيْنَ الْوَصَائِفِ وَالْوُصَفَاءِ، وَأَخْبِرْ بِمَا فِي الْحُقَّةِ قَبْلَ أَنْ تَفْتَحَهَا، وَاثْقُبِ الدُّرَّ ثَقْبًا مُسْتَوِيًا، وَأَدْخِلْ خَيْطًا فِي الْخَرَزَةِ الْمَثْقُوبَةِ مِنْ غَيْرِ عِلَاجِ إِنْسٍ وَلَا جِنٍّ. وَأَمَرَتْ بِلْقِيسُ الْغِلْمَانَ، فَقَالَتْ: إِذَا كَلَّمَكُمْ سُلَيْمَانُ فَكَلَّمُوهُ بِكَلَامِ تَأْنِيثٍ وَتَخْنِيثٍ يُشْبِهُ كَلَامَ النِّسَاءِ، وَأَمَرَتِ الْجَوَارِيَ أَنْ يُكَلِّمْنَهُ بِكَلَامٍ فِيهِ غِلْظَةٌ يُشْبِهُ كَلَامَ الرِّجَالِ.
inci ve kıymetli yakutlarla süslenmiş bir taç, ayrıca misk, anber ve öd ağacı gönderdi. Bir kutu hazırlayıp içine delinmemiş kıymetli bir inci ve deliği eğri olan delinmiş bir boncuk koydu. Kavminin eşrafından el-Münzir b. Amr denilen bir adamı çağırdı, yanına kavminden akıl ve re'y sahibi adamlar kattı ve hediyelerin bir listesini içeren bir mektubu onunla gönderdi. Mektupta şöyle dedi: “Eğer peygambersen cariyeler ile erkek çocukları birbirinden ayırt et, kutuyu açmadan önce içinde ne olduğunu haber ver, inciyi düzgün bir şekilde del ve delinmiş boncuğun içinden hiçbir insan ve cin yardımı olmaksızın bir ip geçir.” Belkıs erkek çocuklara şöyle tenbih etti: “Süleyman sizinle konuştuğu zaman onunla kadınların konuşmasına benzeyen nazlı ve kadınsı bir ses tonuyla konuşun.” Cariyelere ise erkeklerin konuşmasına benzeyen kaba ve sert bir ses tonuyla konuşmalarını emretti.
11571. Metin
ثُمَّ قَالَتْ لِلرَّسُولِ: انْظُرْ إِلَى الرَّجُلِ إِذَا دَخَلْتَ عَلَيْهِ فَإِنْ نَظَرَ إِلَيْكَ نَظَرَ غَضَبٍ فَاعْلَمْ أَنَّهُ مَلَكٌ وَلَا يَهُولَنَّكَ مَنْظَرُهُ، فَإِنَّا أَعَزُّ مِنْهُ، وَإِنْ رَأَيْتَ الرَّجُلَ بَشَّاشًا لَطِيفًا فَاعْلَمْ أَنَّهُ نَبِيٌّ مُرْسَلٌ فَتَفَهَّمْ قَوْلَهُ، وَرُدَّ الْجَوَابَ. فَانْطَلَقَ الرَّسُولُ بِالْهَدَايَا، وَأَقْبَلَ الْهُدْهُدُ مُسْرِعًا إِلَى سُلَيْمَانَ فَأَخْبَرَهُ الْخَبَرَ كُلَّهُ، فَأَمَرَ سُلَيْمَانُ الْجِنَّ أَنْ يَضْرِبُوا لَبِنَاتِ الذَّهَبِ وَلَبِنَاتِ الْفِضَّةِ فَفَعَلُوا، ثُمَّ أَمَرَهُمْ أَنْ يَبْسُطُوا مِنْ مَوْضِعِهِ الَّذِي هُوَ فِيهِ إِلَى تِسْعَةِ فَرَاسِخَ مَيْدَانًا وَاحِدًا بِلَبِنَاتِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، وَأَنْ يَجْعَلُوا حَوْلَ الْمَيْدَانِ حَائِطًا، شُرُفُهَا مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، ثُمَّ قَالَ: أَيُّ الدَّوَابِّ أَحْسِنُ مِمَّا رَأَيْتُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ؟ قَالُوا: يَا نَبِيَّ اللَّهِ إِنَّا رَأَيْنَا دَوَابًّا فِي بَحْرِ كَذَا وَكَذَا مُنَطَّقَةً مُخْتَلِفَةٌ أَلْوَانُهَا لَهَا أَجْنِحَةٌ وَأَعْرَافٌ وَنَوَاصٍ، فَقَالَ: عَلَيَّ بِهَا السَّاعَةَ، فَأَتَوْا بِهَا، فَقَالَ: شَدُّوهَا عَنْ يَمِينِ الْمَيْدَانِ وَعَنْ يَسَارِهِ عَلَى لَبِنَاتِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، وَأَلْقُوا لَهَا عَلُوفَتَهَا فِيهَا، ثُمَّ قَالَ لِلْجِنِّ: عَلَيَّ بِأَوْلَادِكُمْ، فَاجْتَمَعَ خَلْقٌ كَثِيرٌ، فَأَقَامَهُمْ عَلَى يَمِينِ الْمَيْدَانِ وَيَسَارِهِ، ثُمَّ قَعَدَ سُلَيْمَانُ فِي مَجْلِسِهِ عَلَى سَرِيرِهِ، وَوُضِعَ لَهُ أَرْبَعَةُ آلَافِ كُرْسِيٍّ عَنْ يَمِينِهِ وَمَثَلُهَا عَنْ يَسَارِهِ، وَأَمْرَ الشَّيَاطِينَ أَنْ يَصْطَفُّوا صُفُوفًا فَرَاسِخَ، وَأَمْرَ الْإِنْسَ فَاصْطَفَوْا فَرَاسِخَ وَأَمْرَ الْوُحُوشَ وَالسِّبَاعَ وَالْهَوَامَّ وَالطَّيْرَ، فَاصْطَفَوْا فَرَاسِخَ عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ يَسَارِهِ. فَلَمَّا دَنَا الْقَوْمُ من الميدان ٥٧/أوَنَظَرُوا إِلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَرَأَوُا الدَّوَابَّ الَّتِي لَمْ تَرَ أَعْيُنُهُمْ مِثْلَهَا تَرُوثُ عَلَى لَبِنِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، تَقَاصَرَتْ أَنْفُسُهُمْ وَرَمَوْا بِمَا مَعَهُمْ مِنَ الْهَدَايَا، وَفِي بَعْضِ الرِّوَايَاتِ [أَنَّ سُلَيْمَانَ] ١ لَمَّا أَمَرَ بِفَرْشِ الْمَيْدَانِ بِلَبِنَاتِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ أَمَرَهُمْ أَنْ يَتْرُكُوا عَلَى طَرِيقِهِمْ مَوْضِعًا عَلَى قَدْرِ مَوْضِعِ اللَّبِنَاتِ الَّتِي مَعَهُمْ، فَلَمَّا رَأَى الرُّسُلُ مَوْضِعَ اللَّبِنَاتِ خَالِيًا وَكُلَّ الْأَرْضِ مَفْرُوشَةً خَافُوا أَنْ يُتَّهَمُوا بِذَلِكَ فَطَرَحُوا مَا مَعَهُمْ فِي ذَلِكَ الْمَكَانِ، فَلَمَّا رَأَوُا الشَّيَاطِينَ نَظَرُوا إِلَى مَنْظَرٍ عَجِيبٍ، فَفَزِعُوا، فَقَالَتْ لَهُمُ الشَّيَاطِينُ: جُوزُوا فَلَا بَأْسَ عَلَيْكُمْ، فَكَانُوا
Sonra elçiye şöyle dedi: “Huzuruna girdiğinde o adama dikkatle bak; eğer sana öfkeli bir bakışla bakarsa bil ki o bir hükümdardır, onun heybetli görünüşü seni korkutmasın; zira biz ondan daha güçlüyüz. Şayet o adamı güler yüzlü ve lütufkâr görürsen bil ki o, gönderilmiş bir peygamberdir; o zaman sözünü iyice anla ve cevabı getir.” Elçi hediyelerle birlikte yola çıktı. Hüdhüd ise aceleyle Süleyman'a gelip bütün haberi ona bildirdi. Bunun üzerine Süleyman cinlere altın ve gümüş tuğlalar dökmelerini emretti, onlar da yaptılar. Sonra bulunduğu yerden itibaren dokuz fersah boyunca altın ve gümüş tuğlalarla tek bir meydan döşemelerini ve bu meydanın etrafına burçları altın ve gümüşten olan bir duvar yapmalarını emretti. Ardından: “Karada ve denizde gördüğünüz hayvanların en güzeli hangisidir?” diye sordu. Onlar: “Ey Allah'ın peygamberi! Biz falan ve filan denizde alacalı, renk renk, kanatları, yeleleri ve alın kâkülleri olan hayvanlar gördük” dediler. Süleyman: “Onları hemen bana getirin” dedi; onları getirdiler. Süleyman: “Onları meydanın sağına ve soluna, altın ve gümüş tuğlalar üzerine bağlayın ve yemlerini de oraya dökün” dedi. Sonra cinlere: “Bana çocuklarınızı getirin” dedi; pek çok cin toplandı. Onları da meydanın sağına ve soluna yerleştirdi. Sonra Süleyman meclisinde tahtının üzerine oturdu; sağına dört bin kürsü, soluna da bir o kadarı konuldu. Şeytanlara (cinlere) fersahlarca saf tutmalarını emretti; insanlara emretti, fersahlarca saf tuttular; vahşi hayvanlara, yırtıcılara, haşerelere ve kuşlara emretti, onlar da sağında ve solunda fersahlarca saf bağladılar. Heyet meydana yaklaşıp Süleyman'ın saltanatını görünce ve gözlerinin benzerini görmediği hayvanların altın ve gümüş tuğlalar üzerine pislediğini müşahede edince kendilerini çok küçük/değersiz gördüler ve yanlarındaki hediyeleri atıverdiler. Bazı rivayetlerde ise [şöyle geçer]: [Süleyman]1 meydanın altın ve gümüş tuğlalarla döşenmesini emrettiğinde, cinlere, elçilerin yolu üzerinde yanlarında getirdikleri tuğlalar kadar bir yeri boş bırakmalarını emretti. Elçiler tuğlaların yerini boş görüp geri kalan bütün yerin döşenmiş olduğunu görünce, bundan dolayı itham edilmekten korkup yanlarındakileri o boş yere bıraktılar. Şeytanları görünce ise hayret verici bir manzara ile karşılaşıp korkuya kapıldılar. Şeytanlar onlara: “Geçin, size bir zarar gelmez” dediler. Böylece onlar
11572. Metin
يَمُرُّونَ عَلَى كُرْدُوسٍ كُرْدُوسٍ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ وَالْهَوَامِّ وَالسِّبَاعِ وَالْوُحُوشِ، حَتَّى وَقَفُوا بَيْنَ يَدَيْ سُلَيْمَانَ، فَنَظَرَ إِلَيْهِمْ سُلَيْمَانُ نَظَرًا حَسَنًا بِوَجْهٍ طَلْقٍ، وَقَالَ: مَا وَرَاءَكُمْ؟ فَأَخْبَرَهُ رَئِيسُ الْقَوْمِ بِمَا جَاؤُوا لَهُ، وَأَعْطَاهُ كِتَابَ الْمَلِكَةِ، فَنَظَرَ فِيهِ، ثُمَّ قَالَ: أَيْنَ الْحُقَّةُ؟ فَأَتَى بِهَا فَحَرَّكَهَا، وَجَاءَ جِبْرِيلُ فَأَخْبَرَهُ بِمَا فِي الْحُقَّةِ، فَقَالَ: إِنْ فِيهَا دُرَّةً ثَمِينَةً غَيْرَ مَثْقُوبَةٍ، وَجَزِعَةً مَثْقُوبَةً مُعْوَجَّةَ الثُّقْبِ، فَقَالَ الرَّسُولُ: صَدَقْتَ، فَاثْقُبِ الدُّرَّةَ، وَأَدْخِلِ الْخَيْطَ فِي الْخَرَزَةِ، فَقَالَ سُلَيْمَانُ: مِنْ لِي بِثُقْبِهَا فَسَأَلَ سُلَيْمَانُ الْإِنْسَ ثُمَّ الْجِنَّ، فَلَمْ يَكُنْ عِنْدَهُمْ عِلْمُ ذَلِكَ، ثُمَّ سَأَلَ الشَّيَاطِينَ، فَقَالُوا: نُرْسِلُ إِلَى الْأَرَضَةِ فَجَاءَتِ الْأَرَضَةُ فَأَخَذَتْ شَعْرَةً فِي فِيهَا فَدَخَلَتْ فِيهَا حَتَّى خَرَجَتْ مِنَ الْجَانِبِ الْآخَرِ، فَقَالَ لَهَا سُلَيْمَانُ: مَا حَاجَتُكِ؟ فَقَالَتْ: تُصَيِّرُ رِزْقِي فِي الشَّجَرَةِ، فَقَالَ لَكِ ذَلِكَ.
cinlerden, insanlardan, kuşlardan, haşerelerden, yırtıcılardan ve vahşi hayvanlardan oluşan bölük bölük safların arasından geçerek nihayet Süleyman'ın huzurunda durdular. Süleyman onlara güler bir yüzle ve güzelce baktı ve: “Haberler nedir?” dedi. Heyetin reisi ne için geldiklerini anlattı ve kraliçenin mektubunu ona verdi. Süleyman mektuba baktı, sonra: “Kutu nerede?” dedi. Kutu getirildi, onu salladı; o sırada Cebrail gelip kutunun içinde ne olduğunu ona bildirdi. Süleyman: “İçinde delinmemiş kıymetli bir inci ve deliği eğri olan delinmiş bir boncuk var” dedi. Elçi: “Doğru söyledin; haydi inciyi del ve ipi boncuktan geçir” dedi. Süleyman: “Onu delecek kim var?” dedi. Süleyman önce insanlara, sonra cinlere sordu; onların bu hususta bir bilgisi yoktu. Sonra şeytanlara sordu, onlar da: “Ağaç kurduna haber gönderelim” dediler. Ağaç kurdu geldi, ağzına bir kıl alıp [incinin] içine girdi ve diğer tarafından çıktı. Süleyman ona: “Dileğin nedir?” dedi. O da: “Rızkımı ağaçta kılmandır” dedi. Süleyman: “Bu senindir” buyurdu.
11573. Metin
وَرُوِيَ أَنَّهُ جَاءَتْ دُودَةٌ تَكُونُ فِي الصَّفْصَافِ فَقَالَتْ: أَنَا أُدْخِلُ الْخَيْطَ فِي الثُّقْبِ عَلَى أَنْ يَكُونَ رِزْقِي فِي الصَّفْصَافِ، فَجَعَلَ لَهَا ذَلِكَ، فَأَخَذَتِ الْخَيْطَ بِفِيهَا وَدَخَلَتِ الثُّقْبَ وَخَرَجَتْ مِنَ الْجَانِبِ الْآخَرِ. ثُمَّ قَالَ: مَنْ لِهَذِهِ الْخَرَزَةِ فَيَسْلُكُهَا فِي الْخَيْطِ؟ فَقَالَتْ دُودَةٌ بَيْضَاءُ أَنَا لَهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ فَأَخَذَتِ الدُّودَةُ الْخَيْطَ فِي فِيهَا وَدَخَلَتِ الثُّقْبَ حَتَّى خَرَجَتْ مِنَ الْجَانِبِ الْآخَرِ، فَقَالَ سُلَيْمَانُ: مَا حَاجَتُكِ؟ فَقَالَتْ: تَجْعَلُ رِزْقِي فِي الْفَوَاكِهِ، قَالَ: لَكِ ذَلِكَ، ثُمَّ مَيَّزَ بَيْنَ الْجَوَارِي وَالْغِلْمَانِ، بِأَنْ أَمَرَهُمْ أَنْ يَغْسِلُوا وُجُوهَهُمْ وَأَيْدِيَهُمْ، فَجَعَلَتِ الْجَارِيَةُ تَأْخُذُ الْمَاءَ مِنَ الْآنِيَةِ بِإِحْدَى يَدَيْهَا ثُمَّ تَجْعَلُهُ عَلَى الْيَدِ الْأُخْرَى ثُمَّ تَضْرِبُ بِهِ الْوَجْهَ، وَالْغُلَامُ كَمَا يَأْخُذُهُ مِنَ الْآنِيَةِ يَضْرِبُ بِهِ وَجْهَهُ، وَكَانَتِ الْجَارِيَةُ تَصُبُّ الْمَاءَ عَلَى بَطْنِ سَاعِدِهَا، وَالْغُلَامُ عَلَى ظَهْرِ السَّاعِدِ، وَكَانَتِ الْجَارِيَةُ تَصُبُّ الْمَاءَ صَبًّا وَكَانَ الْغُلَامُ يَحْدُرُ الْمَاءَ عَلَى يَدَيْهِ حَدْرًا، فَمَيَّزَ بَيْنَهُمْ بِذَلِكَ، ثُمَّ رَدَّ سُلَيْمَانُ الْهَدِيَّةَ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِي بِمَالٍ}
Rivayet edildiğine göre söğüt ağacında yaşayan bir tırtıl/kurtçuk gelip: “Rızkımın söğüt ağacında olması şartıyla ipi delikten geçiririm” dedi; Süleyman bunu ona verdi. O da ipi ağzına alıp deliğe girdi ve diğer taraftan çıktı. Sonra: “Bu boncuğu ipe dizecek kim var?” dedi. Beyaz bir kurtçuk: “Ben yaparım ey Allah'ın elçisi” dedi. Kurtçuk ipi ağzına aldı ve deliğe girip diğer tarafından çıktı. Süleyman: “Dileğin nedir?” dedi. O da: “Rızkımı meyvelerde kılmandır” dedi. Süleyman: “Bu senindir” buyurdu. Sonra kız ve erkek çocukları ayırt etmek için onların yüzlerini ve ellerini yıkamalarını emretti. Cariye suyu kaptan bir eliyle alıp diğer eline koyuyor, sonra yüzüne çarpıyordu; erkek çocuk ise suyu kaptan aldığı gibi doğrudan yüzüne çarpıyordu. Cariye suyu ön kolunun iç tarafına döküyor, erkek çocuk ise ön kolun dış tarafına döküyordu. Cariye suyu yavaşça akıtarak döküyor, erkek çocuk ise ellerine hızlıca boca ediyordu. Böylece onları birbirinden ayırt etti. Ardından Süleyman, Yüce Allah'ın buyurduğu gibi hediyeyi geri çevirdi: {فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِي بِمَالٍ} “[Elçi] Süleyman'a gelince [Süleyman] dedi ki: 'Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz?'”
11574. Metin
{فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِي بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ (٣٦) }
{فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِي بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ (٣٦) } “[Elçi] Süleyman'a gelince [Süleyman] dedi ki: 'Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Oysa Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Asıl siz hediyenizle sevinip övünürsünüz!' (36)”
11575. Metin
{فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِي بِمَالٍ} قَرَأَ حَمْزَةُ، وَيَعْقُوبُ: " أَتُمِدُّونِّي " بِنُونٍ وَاحِدَةٍ مُشَدَّدَةٍ وَإِثْبَاتِ الْيَاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: بِنُونَيْنِ خَفِيفَيْنِ، وَيُثْبِتُ الْيَاءَ أَهْلُ الْحِجَازِ وَالْبَصْرَةِ، وَالْآخَرُونَ يَحْذِفُونَهَا، {فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ} أَعْطَانِيَ اللَّهُ مِنَ النُّبُوَّةِ وَالدِّينِ وَالْحِكْمَةِ وَالْمُلْكِ، {خَيْرٌ} أَفْضَلُ، {مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} لِأَنَّكُمْ أَهْلُ مُفَاخَرَةٍ فِي الدُّنْيَا وَمُكَاثَرَةٍ بِهَا، تَفْرَحُونَ بِإِهْدَاءِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ، فَأَمَّا أَنَا فَلَا أَفْرَحُ بِهَا، وَلَيْسَتِ الدُّنْيَا مِنْ حَاجَتِي، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ مَكَّنَنِي فِيهَا وَأَعْطَانِي مِنْهَا مَا لَمْ يُعْطِ أَحَدًا، وَمَعَ ذَلِكَ أَكْرَمَنِي بِالدِّينِ وَالنُّبُوَّةِ، ثُمَّ قَالَ لِلْمُنْذِرِ بْنِ عَمْرٍو وَأَمِيرِ الْوَفْدِ: {ارْجِعْ إِلَيْهِمْ}
{فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِي بِمَالٍ} “[Elçi] Süleyman'a gelince [Süleyman] dedi ki: 'Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz?'”. Hamza ve Ya'kûb şeddeli tek nûn ve yâ'nın sübutuyla “أَتُمِدُّونِّي” şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise iki şeddesiz nûn ile okumuşlardır; Hicaz ve Basra ehli yâ'yı sabit kılarken, diğerleri hazfetmektedir. {فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ} “Oysa Allah'ın bana verdiği” yani Allah'ın bana peygamberlikten, dinden, hikmetten ve mülkten ihsan ettiği şeyler, {خَيْرٌ} “daha hayırlıdır” daha üstündür, {مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} “size verdiğinden. Asıl siz hediyenizle sevinip övünürsünüz!” çünkü siz dünyalıkla övünen ve onun çokluğuyla yarışan kimselersiniz; birbirinize hediye vermekten sevinç duyarsınız. Bana gelince, ben bunlara sevinmem; dünya benim muhtaç olduğum bir şey değildir, zira Yüce Allah beni onda muktedir kılmış ve bana ondan hiç kimseye vermediği şeyleri vermiştir. Bununla birlikte beni din ve peygamberlikle şereflendirmiştir. Sonra Münzir b. Amr'a ve heyetin başkanına şöyle dedi: {ارْجِعْ إِلَيْهِمْ}
11576. Metin
{ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ (٣٧) قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ (٣٨) }
{ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ (٣٧) قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ (٣٨) } “'Onlara dön! Yemin olsun ki kendilerinin karşı koyamayacağı ordularla üzerlerine varırız ve onları oradan zelil ve horlanmış bir halde çıkarırız!' (37) [Süleyman] Dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Onlar teslimiyet göstererek / Müslüman olarak bana gelmeden önce, onun tahtını bana hanginiz getirir?' (38)”
11577. Metin
{ارْجِعْ إِلَيْهِمْ} بِالْهَدِيَّةِ، {فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ} لَا طَاقَةَ لَهُمْ، {بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا} أَيْ: مِنْ أَرْضِهِمْ وَبِلَادِهِمْ وَهِيَ سَبَأٌ، {أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ} ذَلِيلُونَ إِنْ لَمْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ. قَالَ وَهْبٌ وَغَيْرُهُ مِنْ أَهْلِ الْكُتُبِ: فَلَمَّا رَجَعَتْ رُسُلُ بِلْقِيسَ إِلَيْهَا مِنْ عِنْدِ سُلَيْمَانَ، قَالَتْ: قَدْ عَرَفْتُ -وَاللَّهِ-مَا هَذَا بِمَلِكٍ وَمَا لَنَا بِهِ طَاقَةٌ، فَبَعَثَتْ إِلَى سُلَيْمَانَ إِنِّي قَادِمَةٌ عَلَيْكَ بِمُلُوكِ قَوْمِي حَتَّى أَنْظُرَ مَا أَمَرُكَ وَمَا تَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ دِينِكَ، ثُمَّ أَمَرَتْ بِعَرْشِهَا فَجُعِلَ فِي آخِرِ سَبْعَةِ أَبْيَاتٍ بَعْضُهَا فِي بَعْضٍ فِي آخِرِ قَصْرٍ مِنْ سَبْعَةِ قُصُورٍ لَهَا، ثُمَّ أُغْلِقَتْ دُونَهُ الْأَبْوَابُ، وَوَكَّلَتْ بِهِ حُرَّاسًا يَحْفَظُونَهُ، ثُمَّ قَالَتْ لِمَنْ خَلَّفَتْ عَلَى سُلْطَانِهَا: احْتَفِظَ بِمَا قِبَلَكَ وَسَرِيرِ مُلْكِي، لَا يَخْلُصُ إِلَيْهِ أَحَدٌ وَلَا يَرَيَنَّهُ حَتَّى آتِيَكَ، ثُمَّ أَمَرَتْ مُنَادِيًا يُنَادِي فِي أَهْلِ مَمْلَكَتِهَا يُؤَذِّنُهُمْ بِالرَّحِيلِ، وَشَخَصَتْ إِلَى سُلَيْمَانَ فِي اثْنَيْ عَشَرَ أَلْفَ قَيْلٍ مِنْ مُلُوكِ الْيَمَنِ، تَحْتَ يَدَيْ كُلِّ قَيْلٍ أُلُوفٌ كَثِيرَةٌ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَكَانَ سُلَيْمَانُ رَجُلًا مَهِيبًا لَا يُبْتَدَأُ بِشَيْءٍ حَتَّى يَكُونَ هُوَ الَّذِي يَسْأَلُ عَنْهُ، فَخَرَجَ يَوْمًا فَجَلَسَ عَلَى سَرِيرِ مُلْكِهِ، فَرَأَى رَهْجًا قَرِيبًا مِنْهُ، فَقَالَ: مَا هَذَا؟ قَالُوا: بِلْقِيسُ وَقَدْ نَزَلَتْ مِنَّا بِهَذَا الْمَكَانِ، وَكَانَ عَلَى مَسِيرَةِ فَرْسَخٍ مِنْ سُلَيْمَانَ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَكَانَ بَيْنَ الْكُوفَةِ وَالْحِيرَةِ قَدْرَ فَرَسَخٍ، فَأَقْبَلَ سُلَيْمَانُ حِينَئِذٍ عَلَى جُنُودِهِ. {قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} أَيْ: مُؤْمِنِينَ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: طَائِعِينَ. وَاخْتَلَفُوا فِي السَّبَبِ الَّذِي لِأَجْلِهِ أَمَرَ سُلَيْمَانُ بِإِحْضَارِ عَرْشِهَا، فَقَالَ أَكْثَرُهُمْ: لِأَنَّ سُلَيْمَانَ عَلِمَ أَنَّهَا إِنْ أَسْلَمَتْ يَحْرُمُ عَلَيْهِ مَالُهَا، فَأَرَادَ أَنْ يَأْخُذَ سَرِيرَهَا قَبْلَ أَنْ يَحْرُمَ عَلَيْهِ أَخْذُهُ بِإِسْلَامِهَا ١ . وَقِيلَ: لِيُرِيَهَا قُدْرَةَ اللَّهِ ﷿ وَعِظَمَ سُلْطَانِهِ فِي مُعْجِزَةٍ يَأْتِي بِهَا فِي عَرْشِهَا ٢ .
{ارْجِعْ إِلَيْهِمْ} [Hediye ile] “onlara dön!”, {فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ} güç yetiremeyecekleri “[ordularla kendilerine varırız]”, {بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا} yani kendi topraklarından ve yurtlarından -ki orası Sebe'dir- “[onları oradan çıkarırız]”, {أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ} eğer bana Müslüman olarak gelmezlerse “zelil ve horlanmış bir halde”. Vehb ve Ehl-i Kitap'tan başkaları şöyle demiştir: Belkıs'ın elçileri Süleyman'ın yanından ona dönünce, [Belkıs]: “Vallahi anladım ki bu bir hükümdar değil ve bizim ona karşı koyacak gücümüz yok” dedi. Bunun üzerine Süleyman'a: “Kavmimin hükümdarlarıyla birlikte, durumunun ne olduğunu ve dininden neye davet ettiğini görmek üzere sana geliyorum” diye haber gönderdi. Ardından tahtının [taşınmasını] emretti; taht, kendisine ait yedi saraydan sonuncusunun içinde, birbiri ardına sıralanmış yedi odanın en içtekine konuldu. Sonra kapıları kilitlendi ve onu korumaları için muhafızlar görevlendirildi. Daha sonra [Belkıs], egemenliğini devrettiği kimseye: “Yanındakileri ve saltanat tahtımı muhafaza et; ben sana gelinceye kadar hiç kimse ona ulaşamasın ve onu görmesin” dedi. Sonra memleket halkına göçü bildirmesi için bir münadiye emretti ve Yemen meliklerinden on iki bin kayl ile birlikte Süleyman'a doğru yola çıktı; her kaylın maiyetinde binlerce kişi vardı. İbn Abbâs dedi ki: Süleyman, kendisine sorulmadıkça söze başlanamayan, heybetli bir kimseydi. Bir gün dışarı çıkıp tahtına oturdu; yakınında bir toz bulutu gördü ve: “Bu nedir?” dedi. “Belkıs'tır, bize şu mesafede konakladı” dediler; Süleyman'dan bir fersah uzaklıkta idi. İbn Abbâs: “Kûfe ile Hîre arası bir fersah kadardır” demiştir. Bunun üzerine Süleyman ordularına yöneldi: {قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} “[Süleyman] dedi ki: 'Ey ileri gelenler! Onlar bana teslimiyet gösterip gelmeden önce, onun tahtını bana kim getirebilir?'”. Yani müminler olarak; İbn Abbâs ise “itaatkârlar olarak” demiştir. Süleyman'ın onun tahtını getirtmeyi emretmesinin sebebi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Âlimlerin çoğu şöyle demiştir: Çünkü Süleyman, o Müslüman olursa malının kendisine haram olacağını biliyordu; bu yüzden onun Müslüman olmasıyla tahtını alması haram kılınmadan önce onu ele geçirmek istedi.1 Şöyle de denilmiştir: Tahtı üzerinde gerçekleştireceği bir mucize ile ona Allah azze ve celle'nin kudretini ve saltanatının büyüklüğünü göstermek içindir.2
11578. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: لِأَنَّهُ أَعْجَبَتْهُ صِفَتُهُ لَمَّا وَصَفَهُ الْهُدْهُدُ، فَأَحَبَّ أَنْ يَرَاهُ (١) . قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: أَرَادَ أَنْ يَأْمُرَ بِتَنْكِيرِهِ وَتَغْيِيرِهِ لِيَخْتَبِرَ بِذَلِكَ عَقْلَهَا (٢) .
Katâde ise şöyle demiştir: Çünkü hüdhüd onu vasfettiğinde nitelikleri hoşuna gitmişti, bu yüzden onu görmek istedi. (١) İbn Zeyd: Aklını sınamak maksadıyla tahtın tanınmaz hale getirilip değiştirilmesini emretmek istedi, demiştir. (٢)
11579. Metin
{قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ (٣٩) قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ (٤٠) }
{قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ (٣٩) قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ (٤٠) } “Cinlerden bir ifrit: 'Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm; muhakkak ki ben buna karşı hem güçlü hem de güvenilir biriyim' dedi. (39) Yanında Kitap'tan bir ilim bulunan zat ise: 'Gözünü açıp kapamadan önce ben onu sana getiririm' dedi. [Süleyman] tahtı yanında durur görünce: 'Bu, Rabbimin bir lütfudur; şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak içindir. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse muhakkak ki Rabbim kimseye muhtaç değildir, kerem sahibidir' dedi. (40)”
11580. Metin
{قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ} وَهُوَ الْمَارِدُ الْقَوِيُّ، قَالَ وَهْبٌ: اسْمُهُ كُوذَى ٣ وَقِيلَ: ذَكْوَانُ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الْعِفْرِيتُ الدَّاهِيَةُ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ الْخَبِيثُ. وَقَالَ الرَّبِيعُ: الْغَلِيظُ، قَالَ الْفَرَّاءُ: الْقَوِيُّ الشَّدِيدُ، وَقِيلَ: هُوَ صَخْرَةُ الْجِنِّيِّ، وَكَانَ بِمَنْزِلَةِ جَبَلٍ يَضَعُ قَدَمَهُ عِنْدَ مُنْتَهَى طَرَفِهِ، {أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ} أَيْ: مِنْ مَجْلِسِكَ الَّذِي تَقْضِي فِيهِ، [قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَكَانَ لَهُ كُلَّ غَدَاةٍ مَجْلِسٌ يَقْضِي فِيهِ] ٤ إِلَى مُنْتَهَى النَّهَارِ، {وَإِنِّي عَلَيْهِ} أَيْ: عَلَى حَمْلِهِ، {لَقَوِيٌّ أَمِينٌ} عَلَى مَا فِيهِ مِنَ الْجَوَاهِرِ، فَقَالَ سُلَيْمَانُ: أُرِيدُ أَسْرَعَ من هذا. فـ {قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ} ٥٧/ب وَاخْتَلَفُوا فِيهِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ ٥ هُوَ جِبْرِيلُ. وَقِيلَ: هُوَ مَلَكٌ مِنَ الْمَلَائِكَةِ أَيَّدَ اللَّهُ بِهِ نَبِيَّهُ سُلَيْمَانَ ﵇. وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: هُوَ آصف بن برخيا، وَكَانَ صَدِيقًا يَعْلَمُ اسْمَ اللَّهِ الْأَعْظَمِ الَّذِي إِذَا دُعِيَ بِهِ أَجَابَ وَإِذَا سُئِلَ بِهِ أَعْطَى. وَرَوَى جُوَيْبِرٌ، وَمُقَاتِلٌ، عَنِ الضَّحَّاكِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: إِنَّ آصَفَ قَالَ لِسُلَيْمَانَ حِينَ صَلَّى: مُدَّ عَيْنَيْكَ حَتَّى يَنْتَهِيَ طَرْفُكَ، فَمَدَّ سُلَيْمَانُ عَيْنَيْهِ، فَنَظَرَ نَحْوَ الْيَمِينِ، وَدَعَا آصَفُ فَبَعَثَ اللَّهُ الْمَلَائِكَةَ فَحَمَلُوا السَّرِيرَ مِنْ تَحْتِ الْأَرْضِ يَخُدُّونَ بِهِ خَدًّا حَتَّى انْخَرَقَتِ الْأَرْضُ بِالسَّرِيرِ بَيْنَ يَدَيْ سُلَيْمَانَ.
{قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ} “Cinlerden bir ifrit:” -ki o, güçlü ve azgın bir cindir-. Vehb: “Onun adı Kûzâ’dır”3 demiştir. “Zekvân’dır” da denilmiştir. İbn Abbâs: “İfrit, kurnaz ve becerikli kimsedir” demiştir. Dahhâk: “O, habis/kötü olandır” demiştir. Rebî‘: “Kaba ve sert olandır” demiştir. Ferrâ: “Güçlü ve kuvvetli olandır” demiştir. Onun cinlerden Sahre olduğu da söylenmiştir; o bir dağ gibiydi ve adımını gözünün gördüğü en son noktaya basardı. {أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ} “'Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm'” yani hüküm verdiğin meclisinden [kalkmadan önce]. [İbn Abbâs şöyle demiştir: Onun her sabah günün sonuna kadar hüküm verdiği bir meclisi vardı]4. {وَإِنِّي عَلَيْهِ} “'Ve doğrusu ben buna'” yani onu taşımaya {لَقَوِيٌّ أَمِينٌ} “'gerçekten gücü yeten güvenilir biriyim'” içindeki mücevherler hususunda [güvenilirim]. Bunun üzerine Süleyman: “Bundan daha hızlısını istiyorum” dedi. {قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ} “Kitaptan bir ilme sahip olan kimse ise şöyle dedi:” Bu zat hakkında ihtilaf ettiler; bazısı5 onun Cibrîl olduğunu söyledi. Allah'ın, peygamberi Süleyman aleyhisselâm'ı kendisiyle desteklediği meleklerden bir melek olduğu da söylendi. Müfessirlerin çoğu ise şöyle demiştir: O, Âsaf b. Berhiyâ'dır; kendisi sıddîk bir zat idi ve dua edildiğinde icabet edilen, istenildiğinde verilen İsm-i Âzam'ı biliyordu. Cüveybir ve Mukâtil'in Dahhâk'tan, onun da İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Âsaf namaz kıldığı vakit Süleyman'a: “Gözünü dikebildiğin en uzak noktaya kadar bakışını uzat” dedi. Süleyman gözlerini uzatıp sağ tarafa doğru baktı. Âsaf dua etti, bunun üzerine Allah melekleri gönderdi ve onlar tahtı yerin altından yarıp sürükleyerek taşıdılar; nihayet yer, taht ile birlikte Süleyman'ın önünde yarıldı.
11581. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: خَرَّ آصَفُ سَاجِدًا وَدَعَا بِاسْمِ اللَّهِ الْأَعْظَمِ فَغَابَ عَرْشُهَا تَحْتَ الْأَرْضِ حَتَّى نَبَعَ عِنْدَ كُرْسِيِّ سُلَيْمَانَ. وَقِيلَ: كَانَتِ الْمَسَافَةُ مِقْدَارَ شَهْرَيْنِ. وَاخْتَلَفُوا فِي الدُّعَاءِ [الَّذِي دَعَا بِهِ] (١) آصَفُ، فَقَالَ مُجَاهِدٌ، وَمُقَاتِلٌ: يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ. وَرُوِيَ ذَلِكَ عَنْ عَائِشَةَ. وَرُوِيَ عَنِ الزُّهْرِيِّ قَالَ: دُعَاءُ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ: يَا إِلَهَنَا وَإِلَهَ كُلِّ شَيْءٍ إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ ائْتِنِي بِعَرْشِهَا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ الْمُنْكَدِرِ: إِنَّمَا هُوَ سُلَيْمَانُ، قَالَ لَهُ عَالِمٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ آتَاهُ اللَّهُ عِلْمًا وَفَهْمًا: {أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} قَالَ سُلَيْمَانُ: هَاتِ، قَالَ: أَنْتَ النَّبِيُّ ابْنُ النَّبِيِّ، وَلَيْسَ أَحَدٌ أَوْجَهَ عِنْدَ اللَّهِ مِنْكَ، فَإِنْ دَعَوْتَ اللَّهَ وَطَلَبْتَ إِلَيْهِ كَانَ عِنْدَكَ، فَقَالَ: صَدَقْتَ، فَفَعَلَ ذَلِكَ، فَجِيءَ بِالْعَرْشِ فِي الْوَقْتِ.
el-Kelbî şöyle demiştir: Âsaf secdeye kapandı ve Allah'ın İsm-i Âzam'ı ile dua etti; bunun üzerine onun tahtı yerin altına battı, nihayet Süleyman'ın kürsüsünün yanında yerden fışkırdı. Mesafe ise iki aylık bir yoldu, denilmiştir. Âsaf'ın [ettiği] (١) dua hakkında ihtilaf etmişlerdir; Mücâhid ve Mukâtil: “Yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm” demiştir. el-Kelbî: “Yâ Hayyu yâ Kayyûm” demiştir; bu Hz. Âişe'den de rivayet edilmiştir. ez-Zührî'den ise şöyle rivayet edilmiştir: Yanında Kitap'tan bir ilim bulunan zatın duası şuydu: “Ey bizim ilahımız ve her şeyin tek ilahı olan! Senden başka ilah yoktur, onun tahtını bana getir.” Muhammed b. el-Münkedir ise şöyle demiştir: O bizzat Süleyman'dır. İsrâiloğulları'ndan Allah'ın kendisine ilim ve anlayış verdiği bir âlim ona: {أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} “'Gözünü açıp kapamadan önce ben onu sana getiririm'” dedi. Süleyman: “Haydi yap” dedi. Âlim: “Sen bir peygambersin, peygamber oğlusun; Allah katında senden daha itibarlı hiç kimse yoktur. Eğer Allah'a dua edip O'ndan istersen taht hemen yanında olur” dedi. Süleyman: “Doğru söyledin” dedi ve bunu yaptı; böylece taht o anda getirildi.
11582. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: {قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: يَعْنِي: مِنْ قَبْلِ أَنْ يَرْجِعَ إِلَيْكَ أَقْصَى مَنْ تَرَى، وَهُوَ أَنْ يَصِلَ إِلَيْكَ مَنْ كَانَ مِنْكَ عَلَى مَدِّ بَصَرِكَ. قَالَ قَتَادَةُ: قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكَ الشَّخْصُ مِنْ مَدِّ الْبَصَرِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: يَعْنِي إِدَامَةَ النَّظَرِ حَتَّى يَرْتَدَّ الطَّرْفُ خَاسِئًا. وَقَالَ وَهَبٌ: تَمُدُّ عَيْنَيْكَ فَلَا يَنْتَهِي طَرْفُكَ إِلَى مَدَاهُ، حَتَّى أُمَثِّلَهُ بَيْنَ يَدَيْكَ، {فَلَمَّا رَآهُ} يَعْنِي: رَأَى (٢) سُلَيْمَانُ الْعَرْشَ، {مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ} مَحْمُولًا إِلَيْهِ مِنْ مَأْرِبَ إِلَى (٣) الشَّامِ فِي قَدْرِ ارْتِدَادِ (٤) الطَّرْفِ، {قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ} نِعْمَتَهُ، {أَمْ أَكْفُرُ} [فَلَا أَشْكُرُهَا] (٥) {وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ} أَيْ: يُعُودُ نَفْعُ شُكْرِهِ إِلَيْهِ، وَهُوَ أَنْ يَسْتَوْجِبَ بِهِ تَمَامَ النِّعْمَةِ وَدَوَامَهَا، لِأَنَّ الشُّكْرَ قَيْدُ النِّعْمَةِ الْمَوْجُودَةِ وَصَيْدُ النِّعْمَةِ الْمَفْقُودَةِ، {وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ} عَنْ شكره، {كَرِيمٌ} بإفضال عَلَى مَنْ يَكْفُرُ نِعَمَهُ.
Yüce Allah'ın: {قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} “'Gözünü açıp kapamadan önce'” kavli hakkında Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Yani gördüğün en uzaktaki şey sana dönmeden önce; bu da bakış mesafendeki birinin sana ulaşması demektir. Katâde: Bakış mesafesindeki şahsın sana gelmesinden önce, demiştir. Mücâhid: Gözün yorulup geri dönünceye kadar bakışı sürdürmesi demektir, demiştir. Vehb ise şöyle demiştir: Gözünü dikersin ve bakışın ulaştığı son noktadan geri dönmeden önce ben onu senin önünde hazır ederim. {فَلَمَّا رَآهُ} “[Süleyman] onu [...] görünce” yani (٢) Süleyman tahtı görünce, {مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ} “yanında durur” göz açıp kapama (٤) süresi kadar bir zamanda Me'rib'den (٣) Şam'a kendisine taşınmış olarak, {قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ} “'Bu, Rabbimin bir lütfudur; şükür mü edeceğim' dedi” O'nun nimetine, {أَمْ أَكْفُرُ} “'yoksa nankörlük mü edeceğim'” [şükretmeyerek]. (٥) {وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ} “'Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur'” yani şükrünün faydası kendisine döner; bu da onunla nimetin tamamlanmasını ve devamını hak etmesidir. Çünkü şükür, eldeki nimetin bağı, kayıp nimetin ise avıdır. {وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ} “'kim de nankörlük ederse muhakkak ki Rabbim kimseye muhtaç değildir'” onun şükrüne, {كَرِيمٌ} “'kerem sahibidir'” nimetlerine nankörlük edenlere lütufta bulunmasıyla.
11583. Metin
{قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ (٤١) }
{قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ (٤١) } “[Süleyman] Dedi ki: 'Onun tahtını tanınmaz hale getirin; bakalım [doğruyu] bulabilecek mi, yoksa bulamayanlardan mı olacak?' (41)”
11584. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا} يَقُولُ: غَيَّرُوا سَرِيرَهَا إِلَى حَالٍ تُنْكِرُهُ إِذَا رَأَتْهُ، قَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ: هُوَ أَنْ يُزَادَ فِيهِ وَيُنْقَصَ، وَرُوِيَ أَنَّهُ جَعَلَ أَسْفَلَهُ أَعْلَاهُ وَأَعْلَاهُ أَسْفَلَهُ، وَجَعَلَ مَكَانَ الْجَوْهَرِ الْأَحْمَرِ أَخْضَرَ وَمَكَانَ الْأَخْضَرِ أَحْمَرَ، {نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي} إِلَى عَرْشِهَا فَتَعْرِفُهُ، {أَمْ تَكُونُ مِنَ} الْجَاهِلِينَ، {الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ} إِلَيْهِ، وَإِنَّمَا حَمَلَ سُلَيْمَانُ عَلَى ذَلِكَ كَمَا ذَكَرَهُ وَهْبٌ وَمُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ
Yüce Allah'ın: {قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا} “'[Süleyman] Dedi ki: Onun tahtını tanınmaz hale getirin'”1 kavli; [yani] gördüğünde tanıyamayacağı bir hâle getirin, tahtını değiştirin, buyurmaktadır. Katâde ve Mukâtil2 şöyle demişlerdir: Bu, tahta ekleme yapılması34 ve eksiltilmesidir. Şöyle de rivayet edilmiştir: Tahtın altını üstüne, üstünü de altına getirdi; kırmızı mücevherin yerine yeşilini, yeşilin yerine de kırmızısını koydu. {نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي} “'Bakalım [doğruyu] bulabilecek mi'”; kendi tahtına ulaşıp onu tanıyabilecek mi, {أَمْ تَكُونُ مِنَ} “'yoksa ... olanlardan mı olacak?'” cahillerden, {الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ} “'[doğruyu] bulamayanlardan'”5; onu tanıyamayanlardan mı [olacak]? Süleyman'ı buna sevk eden sebep ise Vehb ve Muhammed b. Ka'b
11585. Metin
وَغَيْرُهُمَا: أَنَّ الشَّيَاطِينَ خَافَتْ أَنْ يَتَزَوَّجَهَا سُلَيْمَانُ فَتُفْشِي إِلَيْهِ أَسْرَارَ الْجِنِّ وَذَلِكَ أَنَّ أُمَّهَا كَانَتْ جِنِّيَّةً، وَإِذَا وَلَدَتْ لَهُ وَلَدًا لَا يَنْفَكُّونَ مِنْ تَسْخِيرِ سُلَيْمَانَ وَذُرِّيَّتِهِ مِنْ بَعْدِهِ، فَأَسَاؤُا الثَّنَاءَ عَلَيْهَا لِيُزَهِّدُوهُ فِيهَا، وَقَالُوا: إِنَّ فِي عَقْلِهَا شَيْئًا وَإِنَّ رِجْلَهَا كَحَافِرِ الْحِمَارِ وَأَنَّهَا شَعْرَاءُ السَّاقَيْنِ فَأَرَادَ سُلَيْمَانُ أَنْ يَخْتَبِرَ عَقْلَهَا بِتَنْكِيرِ عَرْشِهَا وَيَنْظُرَ إِلَى قَدَمَيْهَا بِبِنَاءِ الصَّرْحِ (١) .
ve başkalarının zikrettiği üzere şudur: Şeytanlar, Süleyman'ın onunla evlenmesinden ve onun da cinlerin sırlarını ona açmasından korktular; çünkü Belkıs'ın annesi bir peri/cin kızı idi. Şayet ondan bir çocuğu olursa Süleyman'ın ve ondan sonraki zürriyetinin emri altında çalışmaktan asla kurtulamazlardı. Bu yüzden Süleyman'ı ondan soğutmak için hakkında kötü sözler söylediler ve: “Onun aklında bir noksanlık var, ayakları eşek tırnağı gibidir ve bacakları kıllıdır” dediler. Bunun üzerine Süleyman tahtını tanınmaz hale getirerek aklını sınamak, billur köşkü inşa ederek de ayaklarını görmek istedi. (١)
11586. Metin
{فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ (٤٢) وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ (٤٣) }
{فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ (٤٢) وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ (٤٣) } “[Kraliçe] Gelince: 'Senin tahtın da böyle miydi?' denildi. O: 'Tıpkı o! Zaten bize bundan önce ilim verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik / Müslüman olmuştuk' dedi. (42) Allah'tan başka tapmakta olduğu şeyler ise onu [imandan] alıkoymuştu. Çünkü o, inkârcı bir kavimdendi. (43)”
11587. Metin
{فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} قَالَ مُقَاتِلٌ: عَرَفَتْهُ لَكِنَّهَا شَبَّهَتْ عَلَيْهِمْ كَمَا شَبَّهُوا عَلَيْهَا. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: كَانَتْ حَكِيمَةً لَمْ تَقُلْ: نَعَمْ، خَوْفًا مِنْ أَنْ تَكْذِبَ، وَلَمْ تَقُلْ: لَا خَوْفًا مِنَ التَّكْذِيبِ، قَالَتْ: كَأَنَّهُ هُوَ، فَعَرَفَ سُلَيْمَانُ كَمَالَ عَقْلِهَا حَيْثُ لَمَّ تُقِرَّ وَلَمْ تُنْكِرْ. وَقِيلَ اشْتَبَهَ عَلَيْهَا أَمْرُ الْعَرْشِ، لِأَنَّهَا تَرَكَتْهُ فِي بَيْتٍ خَلْفَ سَبْعَةِ أَبْوَابٍ مُغَلَّقَةً وَالْمَفَاتِيحُ مَعَهَا، وَقِيلَ لَهَا: فَإِنَّهُ عَرْشُكِ فَمَا أَغْنَى عَنْكِ إِغْلَاقُ الْأَبْوَابِ، فَقَالَ: {وَأُوتِينَا الْعِلْمَ} بِصِحَّةِ نُبُوَّةِ سُلَيْمَانَ بِالْآيَاتِ الْمُتَقَدِّمَةِ مِنْ أَمْرِ الْهَدِيَّةِ وَالرُّسُلِ، {مِنْ قَبْلِهَا} مِنْ قَبْلِ الْآيَةِ فِي الْعَرْشِ {وَكُنَّا مُسْلِمِينَ} مُنْقَادِينَ طَائِعِينَ لِأَمْرِ سُلَيْمَانَ. وَقِيلَ قَوْلُهُ: "وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا" قَالَهُ سُلَيْمَانُ، يَقُولُ: وَأُوتِينَا الْعِلْمَ بِاللَّهِ وَبِقُدْرَتِهِ عَلَى مَا يَشَاءُ مِنْ قَبْلِ هَذِهِ الْمَرْأَةِ، وَكُنَّا مُسْلِمِينَ، هَذَا قَوْلُ مُجَاهِدٍ ٢ . وَقِيلَ: مَعْنَاهُ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ بِإِسْلَامِهَا وَمَجِيئِهَا طَائِعَةً مِنْ قَبْلِ مَجِيئِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ طَائِعِينَ لِلَّهِ ﷿. قَوْلُهُ ﷿: {وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ} أَيْ: مَنَعَهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ، وَهُوَ الشَّمْسُ، أَنْ تُعْبَدَ اللَّهَ، أَيْ: صَدَّهَا عِبَادَةُ الشَّمْسِ عَنِ التَّوْحِيدِ وَعِبَادَةِ اللَّهِ، فَعَلَى هَذَا التَّأْوِيلِ يَكُونُ " مَا " فِي مَحَلِّ الرَّفْعِ ٣ .
{فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} “[Belkıs] gelince [ona]: 'Senin tahtın da böyle miydi?' denildi. O da: 'Tıpkı o / sanki o!' dedi.” Mukātil şöyle demiştir: Onu tanıdı; fakat onlar kendisini şüpheye düşürmeye çalıştıkları gibi, o da onları şüphede bıraktı. İkrime ise şöyle demiştir: O hikmet sahibi [akıllı] bir kadındı; yalan söylemiş olmaktan korktuğu için 'Evet' demedi, yalanlamış (yanılmış) olmaktan korktuğu için de 'Hayır' demedi; 'Sanki o' dedi. Böylece Süleyman, ne kesin olarak ikrar edip ne de inkâr etmemesinden onun aklının kemâlini anladı. Şöyle de denilmiştir: Tahtın durumu ona şüpheli geldi; çünkü onu kilitli yedi kapının arkasındaki bir odada bırakmıştı ve anahtarlar da yanındaydı. Ona: 'İşte bu senin tahtındır; kapıları kilitlemen sana hiçbir fayda sağlamadı' denildi. Bunun üzerine o: {وَأُوتِينَا الْعِلْمَ} “Bize ilim verilmişti” yani hediye ve elçiler meselesinde daha önce geçen mucizelerle Süleyman'ın peygamberliğinin doğruluğu [hakkında ilim verilmişti], {مِنْ قَبْلِهَا} “bundan önce” yani taht ile ilgili bu mucizeden önce {وَكُنَّا مُسْلِمِينَ} “ve biz Müslümanlar / teslim olanlar idik” yani Süleyman'ın emrine boyun eğip itaat eden kimseler idik, dedi. Şöyle de denilmiştir: “Bize bundan önce ilim verilmişti” sözünü Süleyman söylemiştir; yani: 'Bu kadından önce bize Allah'a ve O'nun dilediği şeye kadir olduğuna dair ilim verilmişti ve biz [zaten] teslim olmuş kimselerdik' demek istemiştir. Bu, Mücâhid'in görüşüdür 2. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası; 'Bize onun gelişinden önce Müslüman olacağı ve boyun eğerek geleceği bilgisi verilmişti ve biz de Azîz ve Celîl olan Allah'a itaat eden müslümanlar idik' şeklindedir. Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Allah’tan başka taptığı şeyler onu [haktan] alıkoymuştu” kavline gelince; yani Allah'tan başka taptığı şey -ki o da güneştir- onu Allah'a ibadet etmekten menetti; yani güneşe tapması onu tevhidden ve Allah'a kulluk etmekten alıkoydu demektir. Bu yoruma göre “mâ (مَا)” lafzı ref mahallindedir (özne/faildir) 3.
11588. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ [صَدَّهَا عَنْ عِبَادَةِ اللَّهِ لَا نُقْصَانُ عَقْلِهَا كَمَا قَالَتِ الْجِنُّ: إِنَّ فِي عَقْلِهَا شَيْئًا، بَلْ كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ] (١) . وَقِيلَ: مَعْنَاهُ وَصَدَّهَا سُلَيْمَانُ مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ، أَيْ: مَنَعَهَا ذَلِكَ وَحَالَ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ، فَيَكُونُ مَحَلُّ "مَا" نَصَبًا. {إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ} هَذَا اسْتِئْنَافٌ، أَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى أَنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ يَعْبُدُونَ الشَّمْسَ، فَنَشَأَتْ بَيْنَهُمْ وَلَمْ تَعْرِفْ إِلَّا عِبَادَةَ الشَّمْسِ.
Şöyle de denilmiştir: Bunun manası; [cinlerin “Aklında bir noksanlık var” dedikleri gibi aklının noksanlığı değil, bilakis Allah'tan başka şeylere tapıyor olması onu Allah'a ibadetten alıkoymuştu] (١) şeklindedir. Şöyle de denilmiştir: Manası; Süleyman onu Allah'tan başka taptığı şeylerden menetti, yani onu bundan alıkoydu ve onunla bunun arasına girdi demektir; bu takdirde “mâ (مَا)” lafzının mahalli nasb olur. {إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ} “Çünkü o, inkârcı bir kavimdendi.” Bu bir istinaf (yeni başlangıç) cümlesidir; Yüce Allah onun güneşe tapan bir kavimden olduğunu, aralarında yetiştiğini ve güneşe tapmaktan başka bir şey bilmediğini haber vermiştir.
11589. Metin
{قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٤) }
{قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٤) } “Ona: 'Köşke gir!' denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve bacaklarını sıvadı. [Süleyman]: 'Muhakkak ki o, billurdan yapılmış cilalı şeffaf bir köşktür' dedi. [Kraliçe]: 'Rabbim! Gerçekten ben kendime zulmetmişim. Artık Süleyman'la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum / Müslüman oldum' dedi. (44)”
11590. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ} الْآيَةَ، وَذَلِكَ أَنَّ سُلَيْمَانَ أَرَادَ أَنْ يَنْظُرَ إِلَى قَدَمَيْهَا وَسَاقَيْهَا مِنْ غَيْرِ أَنْ يَسْأَلَهَا كَشْفَهَا، لَمَّا قَالَتِ الشَّيَاطِينُ: إِنَّ رِجْلَيْهَا كَحَافِرِ الْحِمَارِ، وَهِيَ شَعْرَاءُ السَّاقَيْنِ، أَمَرَ الشَّيَاطِينِ فَبَنَوْا لَهُ صَرْحًا أَيْ: قَصْرًا مِنْ زُجَاجٍ، وَقِيلَ بَيْتًا مِنْ زُجَاجٍ كَأَنَّهُ الْمَاءُ بَيَاضًا، وَقِيلَ: الصَّرْحُ صَحْنُ الدَّارِ، وَأَجْرَى تَحْتَهُ الْمَاءَ، وَأَلْقَى فِيهِ كُلَّ شَيْءٍ مِنْ دَوَابَّ الْبَحْرِ السَّمَكِ وَالضَّفَادِعِ وَغَيْرِهِمَا، ثُمَّ وَضَعَ سَرِيرَهُ فِي صَدْرِهِ وَجَلَسَ عَلَيْهِ وَعَكَفَتْ عَلَيْهِ الطَّيْرُ وَالْجِنُّ وَالْإِنْسُ. وَقِيلَ: اتَّخَذَ صَحْنًا مِنْ قَوَارِيرَ وَجَعَلَ تَحْتَهَا تَمَاثِيلَ مِنَ الْحِيتَانِ وَالضَّفَادِعِ، فَكَانَ الْوَاحِدُ إِذَا رَآهُ ظَنَّهُ مَاءً. وَقِيلَ: إِنَّمَا بَنَى الصَّرْحَ لِيَخْتَبِرَ فَهْمَهَا كَمَا فَعَلَتْ هِيَ بِالْوُصَفَاءِ وَالْوَصَائِفِ ٢ فَلَمَّا جَلَسَ عَلَى السَّرِيرِ دَعَا بِلْقِيسَ، فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ.
Yüce Allah'ın: {قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ} “Ona: 'Köşke gir!' denildi” ayeti... Bu şundan ötürüydü: Şeytanlar, “Onun ayakları eşek tırnağı gibidir ve bacakları kıllıdır” deyince, Süleyman [Belkıs'tan] bacaklarını açmasını istemeksizin onun ayaklarına ve bacaklarına bakmak istedi. Bunun üzerine şeytanlara emretti; onlar da kendisi için bir sarh yani camdan bir köşk yaptılar. Berraklık bakımından su gibi olan camdan bir ev [yaptılar] da denilmiştir. Sarhın evin avlusu olduğu da söylenmiştir. [Süleyman] onun altından su akıttı ve içine balıklar, kurbağalar ve diğer deniz canlılarından her şeyi bıraktı. Sonra tahtını [köşkün] baş köşesine koyup üzerine oturdu; kuşlar, cinler ve insanlar da çevresinde toplandılar. Şöyle de denilmiştir: Camdan bir avlu yaptırıp altına balık ve kurbağa heykelleri koydurdu; öyle ki bakan kişi onu su zannederdi. Şöyle de denilmiştir: O, tıpkı Belkıs'ın köle ve câriyelerle yaptığı gibi, sadece onun zekasını sınamak için köşkü yaptırmıştı. 2 [Süleyman] tahta oturunca Belkıs'ı çağırdı. [Belkıs] gelince ona: “Köşke gir!” denildi.
11591. Metin
{فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً} ٥٨/أوَهِيَ مُعْظَمُ الْمَاءِ، {وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا} لِتَخُوضَهُ إِلَى سُلَيْمَانَ، فَنَظَرَ سُلَيْمَانُ فَإِذَا هِيَ أَحْسَنُ النَّاسِ قَدَمًا وَسَاقًا إِلَّا أَنَّهَا كَانَتْ شَعْرَاءَ السَّاقَيْنِ، فَلَمَّا رَأَى سُلَيْمَانُ ذَلِكَ صَرَفَ بَصَرَهُ عَنْهُ وَنَادَاهَا (١) {قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ} مُمَلَّسٌ مُسْتَوٍ، {مِنْ قَوَارِيرَ} وَلَيْسَ بِمَاءٍ، ثُمَّ إِنَّ سُلَيْمَانَ دَعَاهَا إِلَى الْإِسْلَامِ، وَكَانَتْ قَدْ رَأَتْ حَالَ الْعَرْشِ وَالصَّرْحَ فَأَجَابَتْ، وَ {قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي} بِالْكَفْرِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: لَمَّا رَأَتِ السَّرِيرَ وَالصَّرْحَ عَلِمَتْ أَنَّ مُلْكَ سُلَيْمَانَ مِنَ اللَّهِ فَقَالَتْ: رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي بِعِبَادَةِ غَيْرِكَ، {وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} أَيْ: أَخْلَصْتُ لَهُ التَّوْحِيدَ. وَقِيلَ: إِنَّهَا لَمَّا بَلَغَتِ الصَّرْحَ وَظَنَّتْهُ لُجَّةً، قَالَتْ فِي نَفْسِهَا: إِنَّ سُلَيْمَانَ يُرِيدُ أَنْ يُغْرِقَنِي، وَكَانَ الْقَتْلُ عَلَيَّ أَهْوَنَ مِنْ هَذَا، فَقَوْلُهَا: "ظَلَمْتُ نَفْسِي" تَعْنِي بِذَلِكَ الظَّنَّ.
{فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً} ٥٨/a “Onu görünce derin bir su sandı” -ki lücce suyun bol ve derin olanıdır-, {وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا} “ve bacaklarını sıvadı” suya girip Süleyman'ın yanına geçmek için. Süleyman baktı; ayak ve bacak bakımından insanların en güzeliydi, ancak bacakları kıllıydı. Süleyman bunu görünce gözünü ondan çevirdi ve ona seslendi: (١) {قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ} “[Süleyman]: 'Muhakkak ki o [...] cilalı şeffaf bir köşktür' dedi” pürüzsüz ve düz, {مِنْ قَوَارِيرَ} “'billurdan yapılmış'” su değildir. Sonra Süleyman onu İslam'a davet etti. O da tahtın ve köşkün halini görmüş olduğu için icabet etti ve: {قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي} “[Kraliçe]: 'Rabbim! Gerçekten ben kendime zulmetmişim' dedi” küfür ile. Mukâtil: Tahtı ve köşkü görünce Süleyman'ın mülkünün Allah'tan olduğunu anladı ve: “Rabbim! Senden başkasına tapmakla kendime zulmetmişim” dedi, demiştir. {وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “'Artık Süleyman'la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum / Müslüman oldum'” yani tevhidi O'na halis kıldım. Köşke ulaşıp onu derin bir su sandığında içinden: “Süleyman beni boğmak istiyor, oysa öldürülmek benim için bundan daha hafiftir” dediği, “kendime zulmettim” sözüyle de bu zannını kastettiği söylenmiştir.
11592. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي أَمْرِهَا بَعْدَ إِسْلَامِهَا، قَالَ عَوْنُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: سَأَلَ رَجُلٌ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُتْبَةَ: هَلْ تَزَوَّجَهَا سُلَيْمَانُ؟ قَالَ: انْتَهَى أَمْرُهَا إِلَى قَوْلِهَا: أَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، يَعْنِي: لَا عِلْمَ لَنَا وَرَاءَ ذَلِكَ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: تَزَوَّجَهَا، وَلَمَّا أَرَادَ أَنْ يَتَزَوَّجَهَا كَرِهَ مَا رَأَى مِنْ كَثْرَةِ شَعْرِ سَاقَيْهَا، فَسَأَلَ الْإِنْسَ: مَا يُذْهِبُ هَذَا؟ قَالُوا: الْمُوسَى، فَقَالَتِ الْمَرْأَةُ: لَمْ تَمَسَّنِي حَدِيدَةٌ قَطُّ، فِكَرِهَ سُلَيْمَانُ الْمُوسَى، وَقَالَ: إِنَّهَا تَقْطَعُ سَاقَيْهَا، فَسَأَلَ الْجِنَّ فَقَالُوا: لَا نَدْرِي، ثُمَّ سَأَلَ الشَّيَاطِينَ فَقَالُوا: إِنَّا نَحْتَالُ لَكَ حِيلَةً حَتَّى تَكُونَ كَالْفِضَّةِ الْبَيْضَاءِ، فَاتَّخَذُوا النُّوْرَةَ وَالْحَمَّامَ، فَكَانَتِ النُّوْرَةُ وَالْحَمَّامَاتُ مِنْ يَوْمَئِذٍ ٢ فَلَمَّا تَزَوَّجَهَا سُلَيْمَانُ أَحَبَّهَا حُبًّا شَدِيدًا، وَأَقَرَّهَا عَلَى مُلْكِهَا، وَأَمَرَ الْجِنَّ فَابْتَنَوْا لَهَا بِأَرْضِ الْيَمَنِ ثَلَاثَةَ حُصُونٍ لَمْ يَرَ النَّاسُ مِثْلَهَا ارْتِفَاعًا وَحُسْنًا، وَهِيَ: سَلْحِينُ، وَبَيْنُونُ، وَعَمْدَانُ. ثُمَّ كَانَ سُلَيْمَانُ يَزُورُهَا فِي كُلِّ شَهْرٍ مَرَّةً بَعْدَ أَنْ رَدَّهَا إِلَى مُلْكِهَا وَيُقِيمُ عِنْدَهَا ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ، يَبْتَكِرُ مِنَ الشَّامِ إِلَى الْيَمَنِ، وَمِنَ الْيَمَنِ إِلَى الشَّامِ، وَوَلَدَتْ لَهُ فِيمَا ذُكِرَ وَرُوِيَ عَنْ وَهْبٍ قَالَ: زَعَمُوا أَنَّ بِلْقِيسَ لَمَّا أَسْلَمَتْ قَالَ لَهَا سُلَيْمَانُ: اخْتَارِي رَجُلًا مِنْ قَوْمِكِ أُزَوِّجُكِهِ، قَالَتْ: وَمِثْلِي يَا نَبِيَّ اللَّهِ تَنْكِحُ الرِّجَالَ وَقَدْ كَانَ لِي فِي قَوْمِي مِنَ الْمُلْكِ وَالسُّلْطَانِ مَا كَانَ؟ قَالَ: نَعَمْ، إِنَّهُ لَا يَكُونُ فِي الْإِسْلَامِ إِلَّا ذَلِكَ، وَلَا يَنْبَغِي لَكِ أَنْ تُحَرِّمِي مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكِ، فَقَالَتْ: زَوِّجْنِي إِنْ كَانَ لَا بُدَّ مِنْ ذَلِكَ ذَا تُبَّعٍ مَلِكَ هَمَذَانَ فَزَوَّجُهُ إِيَّاهَا، ثُمَّ رَدَّهَا إِلَى الْيَمَنِ، وَسَلَّطَ زَوْجَهَا ذَا تُبَّعٍ عَلَى الْيَمَنِ، وَدَعَا زَوْبَعَةَ أَمِيرَ جِنِّ الْيَمَنِ، فَقَالَ: اعْمَلْ لِذِي تُبَّعٍ مَا
Müfessirler onun [Belkıs'ın] Müslüman olmasından sonraki durumu hakkında ihtilaf ettiler. Avn b. Abdillâh dedi ki: Bir adam, Abdullah b. Utbe'ye: "Süleyman onunla evlendi mi?" diye sordu. O da: "Onun durumu {أَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum” sözüyle son buldu. Yani bunun ötesinde bir bilgimiz yoktur" dedi. Bazıları ise şöyle dedi: [Süleyman] onunla evlendi. Onunla evlenmek istediğinde bacaklarındaki kılların çokluğunu görüp bundan hoşlanmadı. İnsanlara: "Bunu ne giderir?" diye sordu. "Ustura" dediler. Kadın ise: "Bana asla demir değmemiştir" dedi. Bunun üzerine Süleyman usturadan hoşlanmadı ve: "Şüphesiz o [ustura] onun bacaklarını keser" dedi. Cinlere sordu, onlar: "Bilmiyoruz" dediler. Sonra şeytanlara sordu, onlar da: "Biz senin için bir çare buluruz, ta ki [bacakları] beyaz gümüş gibi olsun" dediler. Böylece kireç (nûre) ve hamamı icat ettiler. İşte nûre (tüy dökücü kireç) ve hamamlar o günden beri vardır.2 Süleyman onunla evlenince onu çok sevdi ve onu krallığı üzerinde bıraktı. Cinlere emretti; onlar da Yemen topraklarında onun için insanların yükseklik ve güzellik bakımından benzerini görmediği üç kale inşa ettiler. Bunlar: Salhîn, Beynûn ve Gumdân'dır. Sonra Süleyman onu krallığına iade ettikten sonra ayda bir kez onu ziyaret eder ve yanında üç gün kalırdı; Şam'dan Yemen'e, Yemen'den Şam'a sabah vakti gidip gelirdi. Nakledildiğine göre kadından çocuğu da oldu. Vehb'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: İddia ettiklerine göre Belkıs Müslüman olunca Süleyman ona: "Kavminden bir adam seç, seni onunla evlendireyim" dedi. Kadın: "Ey Allah'ın nebîsi! Kavmim içinde onca mülk ve saltanata sahip olmuşken benim gibisi erkeklerle mi evlenecek?" dedi. Süleyman: "Evet, İslam'da ancak bu olur. Allah'ın sana helal kıldığını haram kılman sana yakışmaz" dedi. Kadın da: "Eğer bundan kaçış yoksa beni Hemedan meliki Zû Tubba' ile evlendir" dedi. Süleyman da onu onunla evlendirdi. Sonra onu Yemen'e geri gönderdi ve kocası Zû Tubba'ı Yemen'e hâkim kıldı. Yemen cinlerinin emîri Zevbea'yı çağırıp şöyle dedi: "Zû Tubba'ın...
11593. Metin
اسْتَعْمَلَكَ فِيهِ، فَلَمْ يَزَلْ بِهَا مَلِكًا يَعْمَلُ لَهُ فِيهَا مَا أَرَادَ حَتَّى مَاتَ سُلَيْمَانُ، فَلَمَّا أَنْ حَالَ الْحَوْلُ، وَتَبَيَّنَتِ الْجِنُّ مَوْتَ سُلَيْمَانَ أَقْبَلَ رَجُلٌ مِنْهُمْ فَسَلَكَ تِهَامَةَ حَتَّى إِذَا كَانَ فِي جَوْفِ الْيَمَنِ صَرَخَ بِأَعْلَى صَوْتِهِ: يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ إِنَّ الْمَلِكَ سُلَيْمَانَ قَدْ مَاتَ، فَارْفَعُوا أَيْدِيَكُمْ فَرَفَعُوا أَيْدِيَهُمْ وَتَفَرَّقُوا، وَانْقَضَى مُلْكُ ذِي تُبَّعٍ، وَمُلْكُ بِلْقِيسَ مَعَ مُلْكِ سُلَيْمَانَ ١ . وَقِيلَ: إِنَّ الْمُلْكَ وَصَلَ إِلَى سُلَيْمَانَ وَهُوَ ابْنُ ثَلَاثَ عَشَرَةَ سَنَةً وَمَاتَ وَهُوَ ابْنُ ثَلَاثٍ وَخَمْسِينَ سَنَةً.
...seni orada görevlendirdi." [O kişi] Süleyman vefat edene kadar orada hükümdar olarak kaldı; Süleyman için orada dilediği şeyleri yapıyordu. Bir yıl geçip de cinler Süleyman'ın vefat ettiğini anlayınca, onlardan bir adam çıkıp Tihâme yolunu tuttu; nihayet Yemen'in içlerine vardığında olanca sesiyle şöyle haykırdı: "Ey cin topluluğu! Şüphesiz Hükümdar Süleyman vefat etti, artık ellerinizi [işten] çekin!" Bunun üzerine onlar da ellerini çektiler ve dağıldılar. Zü't-Tubba'ın ve Belkıs'ın hükümdarlığı da Süleyman'ın hükümdarlığıyla birlikte sona erdi.1 Şöyle de denilmiştir: Hükümdarlık Süleyman'a geçtiğinde o on üç yaşındaydı, vefat ettiğinde ise elli üç yaşındaydı.
11594. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ (٤٥) قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٤٦) قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ (٤٧) }
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ (٤٥) قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٤٦) قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ (٤٧) } “Andolsun ki Semûd'a da: 'Allah'a ibadet edin' diye kardeşleri Sâlih'i gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbiriyle çekişen iki grup oluvermişler! (45) [Sâlih] Dedi ki: 'Ey kavmim! İyilikten önce niçin hemen kötülüğü acele istiyorsunuz? Merhamet olunasınız diye Allah'tan bağışlanma dileseniz ya!' (46) Dediler ki: 'Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.' [Sâlih]: 'Sizin uğursuzluğunuz [ve nasibiniz] Allah katındadır; bilakis siz sınanan bir topluluksunuz' dedi. (47)”
11595. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ} [أَيْ: أَنِ] ١ {اعْبُدُوا اللَّهَ} وَحْدَهُ، {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ} [مُؤْمِنٌ وَكَافِرٌ] ٢ {يَخْتَصِمُونَ} فِي الدِّينِ، قَالَ مُقَاتِلٌ: وَاخْتِصَامُهُمْ مَا ذُكِرَ فِي سُورَةِ الْأَعْرَافِ: "قَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ"، إِلَى قَوْلِهِ: "يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ المرسلين" (الأعراف-٧٥-٧٧) . فـ {قَالَ} لَهُمْ صَالِحٌ، {يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ} بِالْبَلَاءِ وَالْعُقُوبَةِ، {قَبْلَ الْحَسَنَةِ} الْعَافِيَةِ وَالرَّحْمَةِ، {لَوْلَا} هَلَّا {تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ} بِالتَّوْبَةِ مِنْ كُفْرِكُمْ، {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} {قَالُوا اطَّيَّرْنَا} أَيْ: تَشَاءَمْنَا، وَأَصْلُهُ: تَطَيَّرْنَا، {بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ} قِيلَ: إِنَّمَا قَالُوا ذَلِكَ لِتَفَرُّقِ كَلِمَتِهِمْ. وَقِيلَ: لِأَنَّهُ أَمْسَكَ عَنْهُمُ الْمَطَرَ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ وَقُحِطُوا، فَقَالُوا: أَصَابَنَا هَذَا الضُّرُّ وَالشِّدَّةُ مِنْ شُؤْمِكَ وَشُؤْمِ أَصْحَابِكَ. {قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ} أَيْ: مَا يُصِيبُكُمْ مِنَ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ عِنْدَ اللَّهِ بِأَمْرِهِ، وَهُوَ مَكْتُوبٌ عَلَيْكُمْ، سُمِّيَ طَائِرًا لِسُرْعَةِ نُزُولِهِ بِالْإِنْسَانِ، فَإِنَّهُ لَا شَيْءَ أَسْرَعُ مِنْ قَضَاءٍ مَحْتُومٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: الشُّؤْمُ أَتَاكُمْ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِكُفْرِكُمْ. وَقِيلَ: طَائِرُكُمْ أَيْ: عَمَلُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ، سُمِّي طَائِرًا لِسُرْعَةِ صُعُودِهِ إِلَى السَّمَاءِ. {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تُخْتَبَرُونَ بِالْخَيْرِ وَالشَّرِّ، نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: "وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً" (الْأَنْبِيَاءِ-٣٥) ، وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ الْقُرَظِيُّ: تُعَذَّبُونَ.
Azîz ve Celîl olan Allah'ın kavli: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ} “Andolsun ki Semûd'a da kardeşleri Sâlih'i [...] gönderdik” [yani: şöyle ki]1 {اعْبُدُوا اللَّهَ} “Yalnızca Allah'a kulluk edin [diye]”; {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ} “Bir de ne görsünler, onlar iki fırka [olmuşlar]” [biri mümin, diğeri kâfir]2 {يَخْتَصِمُونَ} din konusunda “birbiriyle çekişiyorlar.” Mukâtil şöyle demiştir: Onların çekişmesi, A'râf sûresinde zikredilen şu husustur: {قَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ} “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, aralarından iman eden zayıf düşürülmüş kimselere dediler ki...” {يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ المرسلين} “Ey Sâlih! Eğer gönderilmiş peygamberlerdensen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir” (A'râf, 75-77) kavline kadar olan kısımdır. Bunun üzerine Sâlih onlara {قَالَ} “dedi ki:” {يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ} “Ey kavmim! Kötülüğü” yani bela ve azabı {قَبْلَ الْحَسَنَةِ} afiyet ve rahmet olan “iyilikten önce niçin aceleyle istiyorsunuz?” {لَوْلَا} [Neden] {تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ} küfrünüzden tövbe ederek “Allah'tan mağfiret dilemiyorsunuz?” {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} “Umulur ki merhamet olunursunuz.” {قَالُوا اطَّيَّرْنَا} “Onlar dediler ki: Biz uğursuzluğa uğradık” yani uğursuzluk gördük; kelimenin aslı tetayyernâ (تَطَيَّرْنَا) şeklindedir, {بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ} “senin ve seninle beraber olanların yüzünden.” Şöyle denilmiştir: Onlar bunu sırf aralarındaki birliğin dağılması sebebiyle söylemişlerdir. Bir diğer görüşe göre ise: O dönemde kendilerinden yağmur kesilip kıtlığa maruz kaldıkları için böyle demişler ve: 'Başımıza gelen bu zarar ve sıkıntı, senin ve arkadaşlarının uğursuzluğu yüzündendir' demişlerdir. [Sâlih] {قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ} “Dedi ki: Sizin uğursuzluğunuz Allah katındadır” yani başınıza gelecek hayır da şer de Allah'ın katında ve O'nun emriyledir; o sizin aleyhinize yazılmıştır. İnsanın başına pek hızlı bir şekilde inip ulaşması sebebiyle buna 'tâir' (طَائِر) denilmiştir; zira kesinleşmiş bir kazadan daha hızlı hiçbir şey yoktur. İbn Abbâs şöyle demiştir: Uğursuzluk, küfrünüz sebebiyle size Allah katından gelmiştir. Yine şöyle denilmiştir: 'Tâiruküm' yani sizin ameliniz Allah katındadır; semaya hızla yükselmesinden dolayı ona 'tâir' denilmiştir. {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ} “Doğrusu siz imtihana çekilen bir kavimsiniz.” İbn Abbâs şöyle demiştir: Hayırla ve şerle sınanmaktasınız; Yüce Allah'ın şu kavli de bunun bir benzeridir: {وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً} “Biz sizi, bir imtihan olarak şerle de hayırla da deneriz” (Enbiyâ, 35). Muhammed b. Ka'b el-Kurazî ise: 'Cezalandırılmaktasınız' demiştir.
11596. Metin
{وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ (٤٨) قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ (٤٩) وَمَكَرُوا مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٥٠) فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ (٥١) }
{وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ (٤٨) قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ (٤٩) وَمَكَرُوا مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (٥٠) فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ (٥١) } “O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, ıslah etmiyorlardı. (48) Dediler ki: 'Aramızda Allah adına ant için ki, geceleyin ona ve ailesine baskın yapıp öldürelim; sonra da onun velisine: Biz ailesinin helak edilişinde bulunmadık, gerçekten biz doğru söyleyenleriz diyelim.' (49) Onlar bir tuzak kurdular; biz de onlar hiç farkında olmadan bir tuzak kurduk. (50) Bak işte tuzaklarının akıbeti nasıl oldu: Biz onları da kavimlerini de hep birlikte yerle bir ettik! (51)”
11597. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ} يَعْنِي: مَدِينَةَ ثَمُودَ، وَهِيَ الْحِجْرُ، {تِسْعَةُ رَهْطٍ} مِنْ أَبْنَاءِ أَشْرَافِهِمْ، {يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ} وَهُمُ الَّذِينَ اتَّفَقُوا عَلَى عَقْرِ النَّاقَةِ، وَهُمْ غُوَاةُ قَوْمِ صَالِحٍ، وَرَأْسُهُمْ قِدَارُ بْنُ سَالِفٍ، وَهُوَ الَّذِي تَوَلَّى عَقْرَهَا، كَانُوا يَعْمَلُونَ بِالْمَعَاصِي. قَالُوا {تَقَاسَمُوا بِاللَّهِ} تَحَالَفُوا، يَقُولُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ: أَيْ: احْلِفُوا بِاللَّهِ أَيُّهَا الْقَوْمُ. وَمَوْضِعُ "تَقَاسَمُوا" جُزِمَ عَلَى الْأَمْرِ، وَقَالَ قَوْمٌ: مَحَلُّهُ نَصْبٌ عَلَى الْفِعْلِ الْمَاضِي، يَعْنِي: أَنَّهُمْ تَحَالَفُوا وَتَوَاثَقُوا، تَقْدِيرُهُ: قَالُوا مُتَقَاسِمِينَ بِاللَّهِ، {لَنُبَيِّتَنَّهُ} أَيْ: لِنَقْتُلَنَّهُ بَيَاتًا أَيْ: لَيْلًا {وَأَهْلَهُ} أَيْ: وَقَوْمَهُ الَّذِينَ أَسْلَمُوا مَعَهُ، وَقَرَأَ الْأَعْمَشُ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ "لَتُبَيِّتُنَّهُ" وَ"لَتَقُولُنَّ" بِالتَّاءِ فِيهِمَا وَضَمِّ لَامِ الْفِعْلِ عَلَى الْخِطَابِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنُّونِ فِيهِمَا وَفَتَحِ لَامِ الْفِعْلِ، {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ} أَيْ: لِوَلِيِّ دَمِهِ، {مَا شَهِدْنَا} مَا حَضَرْنَا، {مَهْلِكَ أَهْلِهِ} أَيْ: إِهْلَاكَهُمْ، وَلَا نَدْرِي مَنْ قَتَلَهُ، وَمَنْ فَتَحَ الْمِيمَ فَمَعْنَاهُ هَلَاكُ أَهْلِهِ، {وَإِنَّا لَصَادِقُونَ} فِي قَوْلِنَا مَا شَهِدْنَا ذَلِكَ. {وَمَكَرُوا مَكْرًا} غَدَرُوا غَدْرًا حِينَ قَصَدُوا تَبْيِيتَ صَالِحٍ وَالْفَتْكَ بِهِ، {وَمَكَرْنَا مَكْرًا} جَزَيْنَاهُمْ عَلَى مَكْرِهِمْ بِتَعْجِيلِ عُقُوبَتِهِمْ، {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ أَنَّا} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ "أَنَّا" بِفَتْحِ الْأَلِفِ رَدًّا عَلَى الْعَاقِبَةِ، أَيْ: كَانَتِ الْعَاقِبَةُ أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ، وقرأ الآخرون: ٥٨/ب "إِنَّا" بالكسر على الاسئناف، {دَمَّرْنَاهُمْ} أَيْ: أَهْلَكْنَاهُمُ التِّسْعَةَ. وَاخْتَلَفُوا فِي كَيْفِيَّةِ هَلَاكِهِمْ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: أَرْسَلَ اللَّهُ الْمَلَائِكَةَ تِلْكَ اللَّيْلَةَ إِلَى دَارِ صَالِحٍ يَحْرُسُونَهُ، فَأَتَى التِّسْعَةُ دَارَ صَالِحٍ شَاهِرِينَ سُيُوفَهُمْ، فَرَمَتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ بِالْحِجَارَةِ مِنْ حَيْثُ يَرَوْنَ الْحِجَارَةَ وَلَا يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ، فَقَتَلَهُمْ. قَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلُوا فِي سَفْحِ جَبَلٍ يَنْظُرُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا لِيَأْتُوا دَارَ صَالِحٍ، فَجَثَمَ عَلَيْهِمُ الْجَبَلُ فَأَهْلَكَهُمْ. {وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ} أَهْلَكَهُمُ اللَّهُ بِالصَّيْحَةِ.
Yüce Allah'ın kavli: {وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ} “O şehirde [...] vardı” yani Semûd'un şehrinde ki o el-Hicr'dir; {تِسْعَةُ رَهْطٍ} “dokuz kişi” ileri gelenlerinin oğullarından, {يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ} “yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, ıslah etmiyorlardı.” Bunlar devenin kesilmesi üzerinde anlaşan kimselerdir; Sâlih'in kavminin azgınlarıdır ve başları Kıdâr b. Sâlif'tir, deveyi kesme işini bizzat üstlenen de odur; günahlarla amel ederlerdi. {قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللَّهِ} “Dediler ki: 'Aramızda Allah adına ant için'” yeminleştiler; birbirlerine “Ey kavim, Allah adına yemin edin” diyorlardı. “Tekāsemû” lafzının mahalli emir olarak meczumdur. Bir grup ise mazi fiil olarak nasb mahallindedir demiştir; yani yeminleştiler ve ahitleştiler, takdiri: “Allah adına yeminleşerek dediler ki” şeklindedir. {لَنُبَيِّتَنَّهُ} “'geceleyin ona [...] baskın yapıp öldürelim'” yani gece baskınıyla onu öldürelim, {وَأَهْلَهُ} “'ve ailesine'” yani onunla beraber iman eden kavmine. el-A'meş, Hamza ve el-Kisâî her iki kelimeyi de hitap olarak “tâ” ile ve fiilin lâm harfini zammeli olarak “لَتُبَيِّتُنَّهُ” ve “لَتَقُولُنَّ” şeklinde okumuşlardır; diğerleri ise her ikisini “nûn” ile ve fiilin lâm harfini fethalı okumuşlardır. {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ} “'sonra da onun velisine [...] diyelim'” yani kan davacısına, {مَا شَهِدْنَا} “'Biz [...] bulunmadık'” hazır olmadık, {مَهْلِكَ أَهْلِهِ} “'ailesinin helak edilişinde'” yani helak edilmelerinde ve onu kimin öldürdüğünü bilmiyoruz [diyelim]. Mim harfini fethalı okuyana göre ise anlamı “ailesinin helak oluşu”dur. {وَإِنَّا لَصَادِقُونَ} “'gerçekten biz doğru söyleyenleriz'” orada bulunmadığımıza dair sözümüzde. {وَمَكَرُوا مَكْرًا} “Onlar bir tuzak kurdular” Sâlih'e gece baskını yapıp ona suikast düzenlemeyi kastettiklerinde haince hile yaptılar, {وَمَكَرْنَا مَكْرًا} “biz de [...] bir tuzak kurduk” cezalarını çabuklaştırarak tuzaklarının karşılığını verdik, {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar hiç farkında olmadan”. {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ أَنَّا} “Bak işte tuzaklarının akıbeti nasıl oldu: Biz [...]”. Kûfe ehli akıbete bedel / haber kılarak elifin fethasıyla “أَنَّا” okumuşlardır; yani: “Akıbet, onları helak etmemiz oldu.” Diğerleri ise ٥٨/b istinaf olarak kesre ile “إِنَّا” okumuşlardır. {دَمَّرْنَاهُمْ} “onları [...] yerle bir ettik” yani o dokuz kişiyi helak ettik. Onların nasıl helak edildiği hakkında ihtilaf etmişlerdir; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Allah o gece Sâlih'in evine onu korumaları için melekleri gönderdi. Dokuz kişi kılıçlarını çekmiş olarak Sâlih'in evine geldiler; melekler onları taş yağmuruna tuttu; öyle ki onlar taşları görüyor fakat melekleri göremiyorlardı, böylece onları öldürdüler. Mukâtil ise şöyle demiştir: Sâlih'in evine gelmek üzere birbirlerini gözetlemek için bir dağın eteğine indiler; üzerlerine dağ çöktü ve onları helak etti. {وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ} “ve kavimlerini de hep birlikte”. Allah onları korkunç bir sesle (sayha ile) helak etti.
11598. Metin
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُوا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٥٢) وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ (٥٣) وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٥٤) أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ (٥٥) }
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُوا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٥٢) وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ (٥٣) وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٥٤) أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ (٥٥) } “İşte zulümleri yüzünden çökmüş, ıpıssız kalmış evleri! Şüphesiz bunda bilen bir kavim için bir ibret vardır. (52) İman edip de takva sahibi olanları ise kurtardık. (53) Lût'u da [gönderdik]. Hani o kavmine şöyle demişti: 'Siz göz göre göre o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?' (54) 'Siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz? Doğrusu siz cahillik eden bir topluluksunuz.' (55)”
11599. Metin
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ (٥٦) فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ (٥٧) وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ (٥٨) قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى آللَّهُ خَيْرٌ أَمْ مَا يُشْرِكُونَ (٥٩) }
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ (٥٦) فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ (٥٧) وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ (٥٨) قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى آللَّهُ خَيْرٌ أَمْ مَا يُشْرِكُونَ (٥٩) } “Kavminin cevabı ise sadece: 'Lût'un ailesini şehrinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlarmış!' demekten ibaret oldu. (56) Bunun üzerine biz de onu ve ailesini kurtardık; yalnız karısı müstesna, onu geride kalanlardan [olmasını] takdir ettik. (57) Ve üzerlerine [taşlardan] bir yağmur yağdırdık; uyarılanların yağmuru ne de kötü oldu! (58) De ki: 'Hamd Allah'a aittir; selam da O'nun seçtiği kullarının üzerinedir. Allah mı daha hayırlıdır yoksa onların ortak koştukları şeyler mi?' (59)”
11600. Metin
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً} نُصِبَ عَلَى الْحَالِ أَيْ: خَالِيَةً، {بِمَا ظَلَمُوا} أَيْ: بِظُلْمِهِمْ وَكُفْرِهِمْ،
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً} “İşte [...] çökmüş, ıpıssız kalmış evleri!”. Hâl olarak mansubdur; yani bomboş kalmış, {بِمَا ظَلَمُوا} “zulümleri yüzünden” yani zulümleri ve küfürleri sebebiyle.
11601. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً} لَعِبْرَةً، {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} قُدْرَتَنَا. {وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} يُقَالُ: كَانَ النَّاجُونَ مِنْهُمْ أَرْبَعَةَ آلَافٍ. قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ} وَهِيَ الْفِعْلَةُ الْقَبِيحَةُ، {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} أَيْ: تَعْلَمُونَ أَنَّهَا فَاحِشَةٌ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ يَرَى بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَكَانُوا لَا يَسْتَتِرُونَ عُتُوًّا مِنْهُمْ. {أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} مِنْ أَدْبَارِ الرِّجَالِ. {فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا} قَضَيْنَا عَلَيْهَا وَجَعَلْنَاهَا بِتَقْدِيرِنَا، {مِنَ الْغَابِرِينَ} أَيِ: الْبَاقِينَ فِي الْعَذَابِ. {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا} وَهُوَ الْحِجَارَةُ، {فَسَاءَ} فَبِئْسَ، {مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ} قَوْلُهُ تَعَالَى: {قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ} هَذَا خِطَابٌ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ أُمِرَ أَنْ يَحْمَدَ اللَّهَ عَلَى هَلَاكِ كُفَّارِ الْأُمَمِ الْخَالِيَةِ. وَقِيلَ: عَلَى جَمِيعِ نِعَمِهِ. {وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى} قَالَ مُقَاتِلٌ: هُمُ الْأَنْبِيَاءُ وَالْمُرْسَلُونَ (١) دَلِيلُهُ قَوْلُهُ ﷿: "وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ".
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً} “Şüphesiz bunda [...] bir ibret vardır” bir ders vardır, {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir kavim için” bizim kudretimizi. {وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} “İman edip de takva sahibi olanları ise kurtardık.” Kurtulanların dört bin kişi olduğu söylenir. Yüce Allah'ın kavli: {وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ} “Lût'u da [gönderdik]. Hani o kavmine şöyle demişti: 'Siz [...] o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?'” -ki o çirkin bir fiildir-, {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “'göz göre göre'” yani onun fuhuş/hayasızlık olduğunu bildiğiniz halde. Azgınlıklarından dolayı birbirlerini görür halde ve gizlenmeksizin yapıyorlardı manasında olduğu da söylenmiştir. {أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} “'Siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz? Doğrusu siz cahillik eden bir topluluksunuz.'” {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} “Kavminin cevabı ise sadece: 'Lût'un ailesini şehrinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlarmış!' demekten ibaret oldu.” erkeklerin arkalarından sakınarak temiz kalıyorlarmış. {فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا} “Bunun üzerine biz de onu ve ailesini kurtardık; yalnız karısı müstesna, onu [...] takdir ettik” aleyhine hükmettik ve takdirimizle kıldık, {مِنَ الْغَابِرِينَ} “geride kalanlardan” yani azap içinde kalanlardan. {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا} “Ve üzerlerine [taşlardan] bir yağmur yağdırdık” o da taşlardır, {فَسَاءَ} “ne de kötü oldu!” ne fenadır, {مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ} “uyarılanların yağmuru”. Yüce Allah'ın kavli: {قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ} “De ki: 'Hamd Allah'a aittir'”. Bu, Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaptır; geçmiş ümmetlerin kâfirlerinin helak edilişi üzerine Allah'a hamt etmesi emredilmiştir. Bütün nimetleri üzerine hamt etmesi manasında olduğu da söylenmiştir. {وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى} “'selam da O'nun seçtiği kullarının üzerinedir.'” Mukâtil: Onlar peygamberler ve elçilerdir (١) demiştir; bunun delili Allah azze ve celle'nin: “Ve selam olsun gönderilen peygamberlere!” kavlidir.
11602. Metin
وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ أَبِي مَالِكٍ هُمْ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ ﷺ (٢) . وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: هُمْ أُمَّةُ مُحَمَّدٍ ﷺ (٣) . وَقِيلَ: هُمْ كُلُّ الْمُؤْمِنِينَ مِنَ السَّابِقِينَ وَاللَّاحِقِينَ (٤) {آللَّهُ خَيْرٌ أَمْ مَا يُشْرِكُونَ} قَرَأَ أَهْلُ الْبَصْرَةِ وَعَاصِمٌ: {يُشْرِكُونَ} بِالْيَاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّاءِ، يُخَاطِبُ أَهْلَ مَكَّةَ، وَفِيهِ إِلْزَامُ الْحُجَّةِ عَلَى الْمُشْرِكِينَ بَعْدَ هَلَاكِ الْكُفَّارِ، يَقُولُ: آللَّهُ خَيْرٌ لِمَنْ عَبَدَهُ، أَمِ الْأَصْنَامُ لِمَنْ عَبَدَهَا؟ وَالْمَعْنَى: أَنَّ اللَّهَ نَجَّى مَنْ عَبَدَهَ مِنَ الْهَلَاكِ، وَالْأَصْنَامُ لَمْ تُغْنِ شَيْئًا عَنْ عَابِدِيهَا عِنْدَ نُزُولِ الْعَذَابِ.
İbn Abbâs ise Ebû Mâlik rivayetinde onların Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı olduğunu söylemiştir. (٢) el-Kelbî: Onlar Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetidir, demiştir. (٣) Öncekilerden ve sonrakilerden olan bütün müminlerdir, denildiği de olmuştur. (٤) {آللَّهُ خَيْرٌ أَمْ مَا يُشْرِكُونَ} “'Allah mı daha hayırlıdır yoksa onların ortak koştukları şeyler mi?'”. Basra ehli ve Âsım {يُشْرِكُونَ} kelimesini “yâ” ile okumuşlardır; diğerleri ise Mekke ehline hitaben “tâ” ile okumuşlardır. Bunda, kâfirlerin helakinden sonra müşriklere karşı hüccetin ikame edilmesi vardır; şöyle buyurmaktadır: Kendisine ibadet eden için Allah mı daha hayırlıdır, yoksa tapan kimse için putlar mı? Manası şudur: Allah, kendisine ibadet edeni helaktan kurtardı; putlar ise azap indiğinde kendilerine tapanlara hiçbir fayda sağlayamadı.
11603. Metin
{أَمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ (٦٠) أَمْ مَنْ جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلَالَهَا أَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٦١) }
{أَمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ (٦٠) أَمْ مَنْ جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلَالَهَا أَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٦١) } “Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi [daha hayırlı]? Öyle ki biz onunla gönül açıcı, pek güzel bahçeler bitirdik; siz onun bir ağacını bile bitiremezdiniz! Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Hayır, onlar [haktan] sapan bir kavimdir! (60) Yoksa yeri yerleşmeye elverişli kılan, aralarında ırmaklar akıtan, ona sabit dağlar diken ve iki deniz arasına bir engel koyan mı [daha hayırlı]? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar! (61)”
11604. Metin
{أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ} مَعْنَاهُ آلِهَتُكُمْ خَيْرٌ أَمِ الذي خلق السموات وَالْأَرْضَ، {وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} يَعْنِي الْمَطَرَ، {فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ} ؟ بَسَاتِينَ جَمْعُ حَدِيقَةٍ، قَالَ الْفَرَّاءُ: الْحَدِيقَةُ الْبُسْتَانُ الْمُحَاطُ عَلَيْهِ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ عَلَيْهِ حَائِطٌ فَلَيْسَ بِحَدِيقَةٍ، {ذَاتَ بَهْجَةٍ} أَيْ: مَنْظَرٍ حَسَنٍ، وَالْبَهْجَةُ: الْحُسْنُ يَبْتَهِجُ بِهِ مَنْ يَرَاهُ، {مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا} أَيْ: مَا يَنْبَغِي لَكُمْ، لِأَنَّكُمْ لَا تَقْدِرُونَ عَلَيْهَا. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} اسْتِفْهَامٌ عَلَى طَرِيقِ الْإِنْكَارِ، أَيْ: هَلْ مَعَهُ مَعْبُودٌ سِوَاهُ أَعَانَهُ عَلَى صُنْعِهِ؟ بَلْ لَيْسَ مَعَهُ إِلَهٌ. {بَلْ هُمْ قَوْمٌ} يَعْنِي كُفَّارَ مَكَّةَ، {يَعْدِلُونَ} يُشْرِكُونَ. {أَمَّنْ جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَارًا} لَا تَمِيدُ بِأَهْلِهَا، {وَجَعَلَ خِلَالَهَا} وَسَطَهَا ٥ {أَنْهَارًا} تَطْرُدُ بِالْمِيَاهِ، {وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ} جِبَالًا ثَوَابِتَ، {وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ} الْعَذْبِ وَالْمَالِحِ، {حَاجِزًا}
{أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ} “[Onlar mı hayırlı] yoksa gökleri ve yeri yaratan mı?” Bunun anlamı: İlahlarınız mı hayırlıdır yoksa gökleri ve yeri yaratan mı? {وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} “Ve sizin için gökten su indiren [mi]?” Yani yağmuru. {فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ} “Böylece onunla bahçeler bitirdik” Bostanlar [demektir], Hadîka (حديقة) kelimesinin çoğuludur. el-Ferrâ şöyle demiştir: Hadîka, etrafı çevrilmiş bostandır. Eğer etrafında bir duvar yoksa hadîka değildir. {ذَاتَ بَهْجَةٍ} “Göz alıcı güzellikte” Yani güzel manzaralı. Behce (بهجة): Görenin kendisiyle sevinç ve neşe duyduğu güzelliktir. {مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا} “Onun bir ağacını dahi bitirmeniz sizin için mümkün değildi” Yani sizin için söz konusu olamazdı; zira siz buna güç yetiremezsiniz. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var?” İnkâr yoluyla bir soru olup yani: O'nunla birlikte bu yaratılışta O'na yardım eden başka bir ibadet edilen varlık mı var? Bilakis O'nunla beraber hiçbir ilah yoktur. {بَلْ هُمْ قَوْمٌ} “Hayır, onlar bir topluluktur” Yani Mekke kâfirleridir, {يَعْدِلُونَ} “[Haktan] sapan” [yani] şirk koşan. {أَمَّنْ جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَارًا} “[Onlar mı hayırlı] yoksa yeryüzünü durulacak bir yer kılan mı?” Üzerindekileri sarsmayacak şekilde [kılan]. {وَجَعَلَ خِلَالَهَا} “Ve aralarında kılan” ortasında 5 {أَنْهَارًا} “Irmaklar” suları akıp giden, {وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ} “Ve orada sabit dağlar kılan” sabit duran dağlar, {وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ} “Ve iki denizin arasına koyan” tatlı ve tuzlu [denizin arasına], {حَاجِزًا} “Bir engel”
11605. Metin
مَانِعًا لِئَلَّا يَخْتَلِطَ أَحَدُهُمَا بِالْآخَرِ، {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} تَوْحِيدَ رَبِّهِ وَسُلْطَانَهُ.
biri diğerine karışmasın diye bir engel. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar!” Rablerinin birliğini ve saltanatını.
11606. Metin
{أَمْ مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٦٢) أَمْ مَنْ يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٦٣) }
{أَمْ مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٦٢) أَمْ مَنْ يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٦٣) } “Yoksa darda kalan kendisine dua ettiği zaman ona icabet eden, kötülüğü / sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı [daha hayırlı]? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Ne kadar da az düşünüyorsunuz! (62) Yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi [daha hayırlı]? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Allah, onların ortak koştuklarından çok yücedir! (63)”
11607. Metin
{أَمْ مَنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٦٤) قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٦٥) }
{أَمْ مَنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٦٤) قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ (٦٥) } “Yoksa yaratmayı ilk defa başlatan, sonra onu tekrarlayan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı [daha hayırlı]? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? De ki: 'Eğer doğru söyleyenler iseniz kesin delilinizi getirin!' (64) De ki: 'Göklerde ve yerde Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilemez.' Onlar ne zaman diriltileceklerinin de farkında değillerdir. (65)”
11608. Metin
{أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ} الْمَكْرُوبَ الْمَجْهُودَ، {إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ} الضُّرَّ ١ {وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ} سُكَّانَهَا يُهْلِكُ قَرْنًا وَيُنْشِئُ آخَرَ. وَقِيلَ: يَجْعَلُ أَوْلَادَكُمْ خُلَفَاءَكُمْ وَقِيلَ: جَعَلَكُمْ خُلَفَاءَ الْجِنِّ فِي الْأَرْضِ. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو بِالْيَاءِ وَالْآخَرُونَ بِالتَّاءِ ٢ . {أَمَّنْ يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ} إِذَا سَافَرْتُمْ، {وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ} أَيْ: قُدَّامَ الْمَطَرِ، {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ} {أَمَّنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ} بَعْدَ الْمَوْتِ، {وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} أَيْ: مِنَ السَّمَاءِ الْمَطَرَ وَمِنَ الْأَرْضِ النَّبَاتَ. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ} حُجَّتَكُمْ عَلَى قَوْلِكُمْ أَنَّ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ. {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} {قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ} نَزَلَتْ فِي الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ سَأَلُوا النَّبِيَّ ﷺ عَنْ وَقْتِ قِيَامِ السَّاعَةِ ٣ {وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ}
{أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ} “Yoksa darda kalan kimseye icabet eden” yani sıkıntı ve meşakkate düşmüş olana, {إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ} “kendisine dua ettiği zaman [ona icabet eden] ve kötülüğü gideren” yani zararı 1 {وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ} “ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı?” [yani] yeryüzünün sakinleri [kılan mı? Ki O], bir nesli helak eder ve diğerini var eder. Şöyle de denilmiştir: [Yani] çocuklarınızı sizin halefleriniz kılar. Yine şöyle denilmiştir: Sizi yeryüzünde cinlerin halefleri kıldı. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Ne kadar da az düşünüyorsunuz!” Ebû Amr [fiili] yâ ile (yezkurûn), diğer [kıraat imamları] ise tâ ile (tezekkerûn) okumuştur 2. {أَمَّنْ يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ} “Yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren” yolculuk ettiğinizde, {وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ} “ve rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen mi?” yani yağmurun önünde [gönderen mi?] {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” {أَمَّنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ} “Yoksa yaratmayı ilk defa başlatan, sonra onu” ölümden sonra “tekrarlayan”, {وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} “ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı?” yani gökten yağmuru, yerden bitkileri [veren mi?] {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ} “Allah ile beraber başka bir ilah mı var? De ki: Delilinizi getirin” Allah ile beraber başka bir ilah olduğuna dair iddianıza hüccetinizi [getirin], {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru söyleyenlerseniz!” {قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ} “De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez.” Müşriklerin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kıyametin kopma vaktini sormaları üzerine inmiştir 3. {وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ} “Ve ne zaman diriltileceklerinin de farkında değillerdir.”
11609. Metin
{بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ (٦٦) وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ (٦٧) لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٦٨) }
{بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ (٦٦) وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ (٦٧) لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٦٨) } “Hayır, ahirete dair bilgileri peş peşe yetersiz kalıp tükenmiştir; hayır, onlar ondan şüphe içindedirler; hayır, onlar ona karşı kördürler! (66) İnkâr edenler dediler ki: 'Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra, gerçekten biz mi [kabirlerimizden] çıkarılacağız?' (67) 'Yemin olsun ki bu tehdit bize de bundan önce babalarımıza da yapılmıştı; bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.' (68)”