Ahzâb

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12100. Metin

سُورَةُ الْأَحْزَابِ مَدَنِيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Ahzâb Suresi Medine'de inmiştir (١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12101. Metin

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا (١) }

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا (١) } “Ey Peygamber! Allah'tan kork, kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”

12102. Metin

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ} نَزَلَتْ فِي أَبِي سُفْيَانَ بْنِ حَرْبٍ، وَعِكْرِمَةَ بْنِ أَبِي جَهْلٍ، وَأَبِي الْأَعْوَرِ وَعَمْرِو بْنِ سُفْيَانَ السُّلَمِيِّ، وَذَلِكَ أَنَّهُمْ قَدِمُوا الْمَدِينَةَ فَنَزَلُوا عَلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَيِّ [بْنِ سَلُولٍ رَأْسِ الْمُنَافِقِينَ] (٢) بَعْدَ قِتَالِ أُحُدٍ، وَقَدْ أَعْطَاهُمُ النَّبِيُّ ﷺ الْأَمَانَ عَلَى أَنْ يُكَلِّمُوهُ، فَقَامَ مَعَهُمْ عَبْدُ اللَّهُ بْنُ سَعْدِ بْنِ أَبِي سَرْحٍ، وَطُعْمَةُ بْنُ أُبَيْرِقٍ، فَقَالُوا لِلنَّبِيِّ ﷺ، وَعِنْدَهُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ: ارْفُضْ ذِكْرَ آلِهَتِنَا، اللَّاتِ وَالْعُزَّى وَمَنَاةَ، وَقُلْ: إِنَّ لَهَا شَفَاعَةٌ لِمَنْ عَبَدَهَا، وَنَدَعُكَ وَرَبَّكَ، فَشَقَّ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ قَوْلُهُمْ، فَقَالَ عُمَرُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ ائْذَنْ لَنَا فِي قَتْلِهِمْ، فَقَالَ: إِنِّي قَدْ أَعْطَيْتُهُمُ الْأَمَانَ، فَقَالَ عُمَرُ: اخْرُجُوا فِي لَعْنَةِ اللَّهِ وَغَضَبِهِ، فَأَمَرَ النَّبِيُّ ﷺ عُمَرَ أَنْ يُخْرِجَهُمْ مِنَ الْمَدِينَةِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى:

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ} “Ey Peygamber! Allah'tan kork” [ayeti], Ebû Süfyân b. Harb, İkrime b. Ebî Cehl, Ebü'l-A'ver ve Amr b. Süfyân es-Sülemî hakkında indi. Şöyle ki onlar Medine'ye geldiler ve Uhud savaşından sonra [münafıkların başı] Abdullah b. Übey [b. Selûl]'e misafir oldular. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendisiyle konuşmaları hususunda onlara eman vermişti. Abdullah b. Sa'd b. Ebî Serh ile Tu'me b. Übeyrık da onlarla birlikte ayağa kalkıp yanında Ömer b. el-Hattâb varken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle dediler: "İlahlarımız Lât, Uzzâ ve Menât'ı anmayı bırak ve 'Onlara tapan kimseye şefaatleri vardır' de; biz de seni Rabbinle baş başa bırakalım." Onların bu sözü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ağır geldi. Bunun üzerine Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü, onları öldürmemiz için bize izin ver!" dedi. [Resûlullah]: "Ben onlara eman verdim" buyurdu. Ömer de: "Allah'ın lâneti ve gazabıyla çıkıp gidin!" dedi. Ardından Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Ömer'e onları Medine'den çıkarmasını emretti. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle indirdi:

12103. Metin

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ} (٣) أَيْ: دُمْ عَلَى التَّقْوَى، كَالرَّجُلِ يَقُولُ لِغَيْرِهِ وَهُوَ قائم: قم ها هنا، أَيِ: اثْبُتْ قَائِمًا.

{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ} (٣) “Ey Peygamber! Allah'tan kork” yani: Takvâ üzere devam et. Bu, ayaktaki bir adama başkasının: "Burada dur (kalk)" demesi gibidir; yani: "Ayakta sabit kal." demektir.

12104. Metin

وَقِيلَ الْخِطَابُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ وَالْمُرَادُ بِهِ الْأُمَّةُ ٤ .وَقَالَ الضَّحَّاكُ: مَعْنَاهُ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تَنْقُضِ الْعَهْدَ الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُمْ.

Hitabın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e olduğu, ancak bununla ümmetin kastedildiği de söylenmiştir4. Dahhâk ise şöyle demiştir: Bunun manası; Allah'tan kork ve seninle onlar arasındaki antlaşmayı bozma, [demektir].

12105. Metin

{وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ} مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ، يَعْنِي: أَبَا سُفْيَانَ، وَعِكْرِمَةَ، وَأَبَا الْأَعْوَرِ، {وَالْمُنَافِقِينَ} مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ، عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أُبَيِّ، وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ سَعْدٍ، وَطُعْمَةَ {إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا} بِخَلْقِهِ، قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَهُمْ، {حَكِيمًا} فِيمَا دَبَّرَهُ لَهُمْ.

{وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ} “ve kâfirlere boyun eğme” Mekke ehlinden olanlara, yani: Ebû Süfyân'a, İkrime'ye ve Ebü'l-A'ver'e, {وَالْمُنَافِقِينَ} “ve münafıklara [da boyun eğme]” Medine ehlinden olanlara, yani: Abdullah b. Übey'e, Abdullah b. Sa'd'a ve Tu'me'ye. {إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا} “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” onları yaratmadan önce mahlûkatını bilendir, {حَكِيمًا} “tam hüküm ve hikmet sahibidir” onlar için takdir edip idare ettiği şeylerde hikmet sahibidir.

12106. Metin

{وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا (٢) وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا (٣) مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءَكُمْ أَبْنَاءَكُمْ ذَلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْوَاهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ (٤) }

{وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا (٢) وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا (٣) مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءَكُمْ أَبْنَاءَكُمْ ذَلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْوَاهِكُمْ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ (٤) } “Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. Allah bir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Kendilerinden zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da sizin öz oğullarınız kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz sözünüzdür. Allah ise hakkı söyler ve doğru yola O iletir.”

12107. Metin

{وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو: "يَعْمَلُونَ خَبِيرًا" وَ"يَعْمَلُونَ بَصِيرًا" بِالْيَاءِ فِيهِمَا، وَقَرَأَ غَيْرُهُ بِالتَّاءِ. {وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ} ثِقْ بِاللَّهِ، {وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا} حَافِظًا لَكَ، وَقِيلَ: كَفِيلًا بِرِزْقِكَ. قَوْلُهُ ﷿: {مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ} نَزَلَتْ فِي أَبِي مَعْمَرٍ، جَمِيلِ بْنِ مَعْمَرٍ الْفِهْرِيِّ، وَكَانَ رَجُلًا لَبِيبًا حَافِظًا لِمَا يَسْمَعُ، فَقَالَتْ قُرَيْشٌ: مَا حَفِظَ أَبُو مَعْمَرٍ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ إِلَّا وَلَهُ قَلْبَانِ، وَكَانَ يَقُولُ: إِنَّ لِي قَلْبَيْنِ أَعْقِلُ بِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا أَفْضَلَ مِنْ عَقْلِ مُحَمَّدٍ، فَلَمَّا هَزَمَ اللَّهُ الْمُشْرِكِينَ يَوْمَ بَدْرٍ انْهَزَمَ أَبُو مَعْمَرٍ فِيهِمْ، فَلَقِيَهُ أَبُو سُفْيَانَ وَإِحْدَى نَعْلَيْهِ بِيَدِهِ، وَالْأُخْرَى فِي رِجْلِهِ، فَقَالَ لَهُ: يَا أَبَا مَعْمَرٍ مَا حَالُ النَّاسِ؟ قَالَ انْهَزَمُوا، قَالَ: فَمَا لك إحدى ٧٥/ب نَعْلَيْكَ فِي يَدِكَ وَالْأُخْرَى فِي رِجْلِكَ؟ فَقَالَ أَبُو مَعْمَرٍ: مَا شَعَرْتُ إِلَّا أَنَّهُمَا فِي رِجْلِي، فَعَلِمُوا يَوْمَئِذٍ أَنَّهُ لَوْ كَانَ لَهُ قَلْبَانِ لَمَا نَسِيَ نَعْلَهُ فِي يَدِهِ (١) .

{وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} “Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Ebû Amr her iki kelimeyi de "yâ" ile "ya'melûne habîrâ" ve "ya'melûne basîrâ" şeklinde okumuştur; diğerleri ise "tâ" ile okumuştur. {وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ} “ve Allah'a tevekkül et” Allah'a güven, {وَكَفَى بِاللَّهِ وَكِيلًا} “vekil olarak Allah yeter” seni koruyucu olarak, rızkına kefil olarak [yeter] de denilmiştir. Yüce Allah'ın: {مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ} “Allah bir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır” sözü, Ebû Ma'mer Cemîl b. Ma'mer el-Fihrî hakkında inmiştir. O, zeki ve işittiğini ezberleyen bir adamdı. Kureyş: "Ebû Ma'mer bu şeyleri ancak iki kalbi olduğu için ezberliyor" derdi. Kendisi de: "Benim iki kalbim var, her biriyle Muhammed'in aklından daha üstün bir şekilde aklederim" derdi. Allah Bedir günü müşrikleri hezimete uğratınca Ebû Ma'mer de onların arasında hezimete uğrayıp kaçtı. Ebû Süfyân, ayakkabısının teki elinde, diğeri ayağında olduğu halde ona rastladı ve: "Ey Ebû Ma'mer, insanların durumu nedir?" dedi. O da: "Hezimete uğradılar" dedi. [Ebû Süfyân]: "Sana ne oluyor ki ayakkabının teki elinde, diğeri ayağında?" deyince Ebû Ma'mer: "İkisinin de ayağımda olduğunu sanıyordum" dedi. O gün anladılar ki eğer iki kalbi olsaydı ayakkabısını elinde unutmazdı (١).

12108. Metin

وَقَالَ الزُّهْرِيُّ وَمُقَاتِلٌ هَذَا مَثَلٌ ضَرَبَهُ اللَّهُ ﷿ لِلْمُظَاهِرِ مِنِ امْرَأَتِهِ وَلِلْمُتَبَنِّي وَلَدَ غَيْرِهِ، يَقُولُ: فَكَمَا لَا يَكُونُ لِرَجُلٍ قَلْبَانِ كَذَلِكَ لَا تكون امرأة للمظاهر أُمَّهُ حَتَّى تَكُونَ أُمَّانِ، وَلَا يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَاحِدٌ ابْنَ رَجُلَيْنِ ٢ .

Zührî ve Mukātil şöyle demiştir: Bu, azîz ve celîl olan Allah'ın, eşine zıhâr yapan kimse ile başkasının çocuğunu evlat edinen kimse için getirdiği bir meseldir (temsildir). Şöyle ki: Bir adamın iki kalbi olamayacağı gibi, zıhâr yapan kimsenin karısı da iki annesi varmışçasına onun annesi olamaz; tek bir çocuk da iki adamın birden oğlu olamaz.2

12109. Metin

{وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ} قَرَأَ أَهْلُ الشام والكوفة: "اللاتي" ها هنا وَفِي سُورَةِ الطَّلَاقِ بِيَاءٍ بَعْدَ الْهَمْزَةِ، وَقَرَأَ قَالُونُ عَنْ نَافِعٍ وَيَعْقُوبَ بِغَيْرِ يَاءٍ بَعْدَ الْهَمْزَةِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِتَلْيِينِ الْهَمْزَةِ، وَكُلُّهَا لُغَاتٌ مَعْرُوفَةٌ، "تُظَاهِرُونَ" قَرَأَ عَاصِمٌ بِالْأَلِفِ وَضَمِّ التَّاءِ وَكَسْرِ (١) الْهَاءِ مُخَفَّفًا، [وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِفَتْحِ التَّاءِ وَالْهَاءِ مُخَفَّفًا] (٢) وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ بِفَتْحِهَا وَتَشْدِيدِ الظَّاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِهَا وَتَشْدِيدِ الظَّاءِ وَالْهَاءِ مِنْ غَيْرِ أَلْفٍ بَيْنَهُمَا.

{وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ} “Kendilerinden zıhâr yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır” Şam ve Kûfe ehli burada ve Talâk suresinde hemzeden sonra yâ ile "el-Lâî" şeklinde okumuştur. Kālûn Nâfi'den ve Ya'kûb hemzeden sonra yâ olmaksızın okumuştur. Diğerleri ise hemzenin teshîli (kolaylaştırılması) ile okumuştur; bunların hepsi bilinen lehçelerdir. "Tuzâhirûne" kelimesini Âsım, elif ile, tâ'nın dammesi ve hâ'nın kesresiyle şeddesiz olarak; [Hamza ve Kisâî ise tâ ve hâ'nın fethasıyla şeddesiz olarak] (٢); İbn Âmir fetha ve zâ'nın şeddesiyle; diğerleri ise aralarında elif olmaksızın zâ ve hâ'nın şeddesi ve fetha ile okumuşlardır.

12110. Metin

وَصُورَةُ الظِّهَارِ: أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتَ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي. يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: مَا جَعَلَ نِسَاءَكُمُ اللَّائِي تَقُولُونَ لَهُنَّ هَذَا فِي التَّحْرِيمِ كَأُمَّهَاتِكُمْ، وَلَكِنَّهُ مُنْكَرٌ وَزُورٌ، وَفِيهِ كَفَّارَةٌ نَذْكُرُهَا [إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى] (٣) فِي سُورَةِ الْمُجَادَلَةِ.

Zıhârın şekli şudur: Kişinin hanımına: "Sen bana annemin sırtı gibisin" demesidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: Kendilerine böyle söylediğiniz kadınlarınızı haramlık bakımından anneleriniz gibi kılmamıştır; aksine bu çirkin ve asılsız bir sözdür. Bunda bir kefaret vardır ki onu [inşâallahu teâlâ] (٣) Mücâdele suresinde zikredeceğiz.

12111. Metin

{وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءَكُمْ} يَعْنِي: مَنْ تَبَنَّيْتُمُوهُ {أَبْنَاءَكُمْ} فِيهِ نَسْخُ التَّبَنِّي، وَذَلِكَ أَنَّ الرَّجُلَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ كَانَ يَتَبَنَّى الرَّجُلَ فَيَجْعَلُهُ كَالِابْنِ الْمَوْلُودِ لَهُ، يَدْعُوهُ النَّاسُ إِلَيْهِ، وَيَرِثُ مِيرَاثَهُ، وَكَانَ النَّبِيُّ ﷺ أَعْتَقَ زَيْدَ بْنَ حَارِثَةَ بْنِ شَرَاحِيلَ الْكَلْبِيَّ، وَتَبَنَّاهُ قَبْلَ الْوَحْيِ، وَآخَى بَيْنَهُ وَبَيْنَ حَمْزَةَ بْنِ عَبَدِ الْمُطَّلِبِ، فَلَمَّا تَزَوَّجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ زَيْنَبَ بِنْتَ جَحْشٍ وَكَانَتْ تَحْتَ زَيْدِ بْنِ حَارِثَةَ، قَالَ الْمُنَافِقُونَ تَزَوَّجَ مُحَمَّدٌ امْرَأَةَ ابْنِهِ وَهُوَ يَنْهَى النَّاسَ عَنْ ذَلِكَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ وَنَسَخَ التَّبَنِّي (٤) {ذَلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْوَاهِكُمْ} لَا حَقِيقَةَ لَهُ يَعْنِي قَوْلَهُمْ زَيْدُ بْنُ مُحَمَّدٍ ﷺ وَادِّعَاءُ نَسَبٍ لَا حَقِيقَةَ لَهُ، {وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ} أَيْ: قَوْلُهُ الْحَقُّ، {وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ} أَيْ: يُرْشِدُ إِلَى سَبِيلِ الْحَقِّ.

{وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءَكُمْ} “Evlatlıklarınızı da kılmamıştır” yani: Evlat edindiğiniz kimseleri {أَبْنَاءَكُمْ} “sizin öz oğullarınız [kılmamıştır]”. Bunda evlat edinmenin neshedilmesi (hükmünün kaldırılması) vardır. Şöyle ki; Câhiliye devrinde kişi bir adamı evlat edinir ve onu kendisinden doğmuş bir oğul gibi tutardı; insanlar onu ona nispet eder, o da onun mirasına vâris olurdu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem vahiyden önce Zeyd b. Hârise b. Şerâhîl el-Kelbî'yi azat etmiş ve onu evlat edinmişti; onunla Hamza b. Abdilmuttalib arasında da kardeşlik bağı kurmuştu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Zeyd b. Hârise'nin nikâhı altında bulunan Zeyneb bint Cahş ile evlenince münafıklar: "Muhammed insanlara bunu yasaklarken kendisi oğlunun karısıyla evlendi" dediler. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi ve evlat edinme hükmünü kaldırdı (٤). {ذَلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْوَاهِكُمْ} “Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz sözünüzdür” bir gerçekliği yoktur; yani onların "Zeyd b. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem" demeleri ve gerçekliği olmayan bir nesep iddiasında bulunmalarıdır. {وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ} “Allah ise hakkı söyler” yani: O'nun sözü haktır, {وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ} “ve doğru yola O iletir” yani: Hak yola iletir.

12112. Metin

{ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آبَاءَهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ وَلَكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا (٥) }

{ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آبَاءَهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ وَلَكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا (٥) } “Onları babalarına nispet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ederek yaptığınız şeyde size bir günah yoktur; lâkin kalplerinizin bile bile kastettiğinde [günah vardır]. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

12113. Metin

{ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمُ} الَّذِينَ وَلَدُوهُمْ، {هُوَ أَقْسَطُ} أَعْدَلُ، {عِنْدَ اللَّهِ} أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا مُعَلَّى بْنُ أَسَدٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ الْمُخْتَارِ، أَخْبَرَنَا مُوسَى بْنُ عُقْبَةَ، حَدَّثَنِي سَالِمٌ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ أَنَّ زَيْدَ بْنَ حَارِثَةَ مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ قَالَ: مَا كُنَّا نَدْعُوهُ إِلَّا زَيْدَ بْنَ مُحَمَّدٍ حَتَّى نَزَلَ الْقُرْآنُ ٥ .

{ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمُ} “Onları babalarına nispet ederek çağırın” [yani] kendilerini dünyaya getiren [babalarına]. {هُوَ أَقْسَطُ} “Bu daha adaletlidir” daha doğrudur {عِنْدَ اللَّهِ} “Allah katında”. Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Muallâ b. Esed haber verdi, bize Abdülazîz b. el-Muhtâr haber verdi, bize Mûsâ b. Ukbe haber verdi, bana Sâlim, Abdullah b. Ömer'den rivayet etti ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in azatlısı Zeyd b. Hârise [hakkında] şöyle demiştir: «Biz [bu] Kur'an [ayeti] ininceye kadar onu sadece Zeyd b. Muhammed diye çağırırdık.»5

12114. Metin

{ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ} {فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آبَاءَهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ} [أَيْ: فَهُمْ إِخْوَانُكُمْ] (١) {فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ} إِنْ كَانُوا مُحَرَّرِينَ وَلَيْسُوا بِبَنِيكُمْ، أَيْ: سَمُّوهُمْ بِأَسْمَاءِ إِخْوَانِكُمْ فِي الدِّينِ. وَقِيلَ: "مَوَالِيكُمْ" أَيْ: أَوْلِيَاءُكُمْ فِي الدِّينِ، {وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ} قَبْلَ النَّهْيِ فَنَسَبْتُمُوهُ إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ، {وَلَكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ} مِنْ دُعَائِهِمْ إِلَى غَيْرِ آبَائِهِمْ بَعْدَ النَّهْيِ.

{ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ} “Onları babalarına nispet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adaletlidir.” {فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آبَاءَهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ} [yani: onlar sizin kardeşlerinizdir] {فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ} “Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır” azat edilmiş iseler ve sizin oğullarınız değillerse; yani onları dindeki kardeşlerinizin isimleriyle çağırın. "Mevâlîküm" yani dindeki dostlarınızdır, denilmiştir. {وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ} “Hata ederek yaptığınız şeyde size bir günah yoktur” yasaktan önce onu babasından başkasına nispet etmenizde [günah yoktur], {وَلَكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ} “lâkin kalplerinizin bile bile kastettiğinde [günah vardır]” yasaktan sonra onları babalarından başkasına nispet ederek çağırmanızda.

12115. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ: "فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ" أَنْ تَدْعُوهُ لِغَيْرِ أَبِيهِ، وَهُوَ يَظُنُّ أَنَّهُ كَذَلِكَ. وَمَحَلُّ "مَا" فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: "مَا تَعَمَّدَتْ" خَفْضٌ رَدًّا عَلَى "مَا" الَّتِي فِي قَوْلِهِ "فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ" مَجَازُهُ: وَلَكِنْ فِيمَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ.

Katâde şöyle demiştir: "Hata ettiğiniz şeyde", onun öyle olduğunu zannederek babasından başkasına çağırmanızdır. Yüce Allah'ın "mâ teammedet" sözündeki "mâ" lafzının iraptaki yeri, "fîmâ ahta'tüm bihî" kavlindeki "mâ"ya atıfla cerdir (kesredir); manası: "Lâkin kalplerinizin bile bile kastettiği şeyde [günah vardır]" demektir.

12116. Metin

{وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا} أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، أَخْبَرَنَا غُنْدَرٌ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ عَنْ عَاصِمٍ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا عُثْمَانَ قَالَ: سَمِعْتُ سَعْدًا، وَهُوَ أَوَّلُ مَنْ رَمَى بِسَهْمٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، وَأَبَا بَكْرَةَ وَكَانَ قَدْ تَسَوَّرَ حِصْنَ الطَّائِفِ فِي أُنَاسٍ، فَجَاءَا إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَا سَمِعْنَا النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ: "مَنِ ادَّعَى إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ وَهُوَ يَعْلَمُ فَالْجَنَّةُ عَلَيْهِ حَرَامُّ" (٢) .

{وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Muhammed b. Beşşâr haber verdi, bize Gunder haber verdi, bize Şu'be, Âsım'dan haber verdi; o şöyle dedi: Ebû Osmân'dan işittim, o şöyle dedi: Sa'd'dan -ki o Allah yolunda ilk ok atan kimsedir- ve bir grup insanla birlikte Tâif kalesinin suruna tırmanmış olan Ebû Bekre'den işittim; onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip şöyle dediler: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittik: "Kim bildiği halde babasından başkasına nesep iddia ederse cennet ona haramdır" (٢).

12117. Metin

{النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ وَأُولُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ إِلَّا أَنْ تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُمْ مَعْرُوفًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا (٦) }

{النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ وَأُولُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ إِلَّا أَنْ تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُمْ مَعْرُوفًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا (٦) } “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önceliklidir; onun eşleri de onların anneleridir. Akraba olanlar ise, Allah'ın Kitabı'nda [miras hususunda] birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındır; ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesnadır. Bu, Kitap'ta yazılmıştır.”

12118. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} يَعْنِي مِنْ بَعْضِهِمْ بِبَعْضٍ فِي نُفُوذِ حُكْمِهِ عَلَيْهِمْ وَوُجُوبِ طَاعَتِهِ عَلَيْهِمْ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَطَاءٌ: يَعْنِي إِذَا دَعَاهُمُ النَّبِيُّ ﷺ وَدَعَتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ إِلَى شَيْءٍ كَانَتْ طَاعَةُ النَّبِيِّ ﷺ أَوْلَى بِهِمْ مِنْ طَاعَتِهِمْ أَنْفُسِهِمْ ٣ . وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ فِيمَا قَضَى فِيهِمْ، كَمَا أَنْتَ أَوْلَى بِعَبْدِكَ فِيمَا قَضَيْتَ عَلَيْهِ. وَقِيلَ: هُوَ أَوْلَى بِهِمْ فِي الْحَمْلِ عَلَى الْجِهَادِ وَبَذْلِ النَّفْسِ دُونَهُ.

Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önceliklidir” buyruğu; üzerlerindeki hükmünün geçerliliği ve ona itaatin kendilerine farziyeti hususunda [onların] birbirlerine olan önceliğinden [daha evladır] demektir. İbn Abbâs ve Atâ şöyle demişlerdir: "Yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları bir şeye çağırdığında ve nefisleri de kendilerini bir şeye çağırdığında, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem itaat etmek, nefislerine itaat etmekten kendileri için daha önceliklidir."3 İbn Zeyd ise şöyle demiştir: "Sen kölen hakkında verdiğin hükümde nasıl daha çok hak sahibiysen, Peygamber de müminler hakkında verdiği hükümde onların kendilerinden daha çok hak sahibidir." Şöyle de denilmiştir: "Cihada sevk etme ve onun uğrunda canı feda etme hususunda o, onlara [kendi canlarından] daha önceliklidir."

12119. Metin

وَقِيلَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَخْرُجُ إِلَى الْجِهَادِ فَيَقُولُ قَوْمٌ: نَذْهَبُ فَنَسْتَأْذِنُ مِنْ آبَائِنَا وَأُمَّهَاتِنَا، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ.

Şöyle de denilmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem cihada çıkacağı zaman bir topluluk: "Gidip anne ve babalarımızdan izin isteyelim" derdi; bunun üzerine bu ayet indi.

12120. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الواحد عبد الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو عَامِرٍ، أَخْبَرَنَا فُلَيْحٌ، عَنْ هِلَالِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي عَمْرَةَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: "مَا مِنْ مُؤْمِنٍ إِلَّا أَنَا أَوْلَى بِهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ"، اقْرَأُوا إِنْ شِئْتُمْ {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} فَأَيُّمَا مُؤْمِنٍ مَاتَ وَتَرَكَ مَالًا فَلْيَرِثْهُ عَصَبَتُهُ، وَمَنْ تَرَكَ دَيْنًا أَوْ ضَيَاعًا فَلْيَأْتِنِي فَأَنَا مَوْلَاهُ" (١) .

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Abdullah b. Muhammed haber verdi, bize Ebû Âmir haber verdi, bize Füleyh, Hilâl b. Alî b. Abdirrahmân b. Ebî Amra'dan, o da Ebû Hüreyre'den haber verdi ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Hiçbir mümin yoktur ki ben dünyada ve ahirette ona daha yakın/öncelikli olmayayım. Dilerseniz okuyun: {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önceliklidir”. Hangi mümin vefat eder de geride mal bırakırsa, ona asabesi (akrabaları) vâris olsun. Kim de borç veya bakıma muhtaç bir aile bırakırsa bana gelsin, onun velisi benim" (١).

12121. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ} وَفِي حَرْفِ أُبَيٍّ: "وَأَزْوَاجُهُ وَأُمَّهَاتُهُمْ وَهُوَ أَبٌ لَهُمْ" وَهُنَّ أُمَّهَاتُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَعْظِيمِ حَقِّهِنَّ وَتَحْرِيمِ نكاحهن على التأييد، لَا فِي النَّظَرِ إِلَيْهِنَّ وَالْخَلْوَةِ بِهِنَّ، فَإِنَّهُ حَرَامٌ فِي حَقِّهِنَّ كَمَا فِي حَقِّ الْأَجَانِبِ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَاسْأَلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ" (الْأَحْزَابِ-٥٣) ، وَلَا يُقَالُ لِبَنَاتِهِنَّ هُنَّ أَخَوَاتُ الْمُؤْمِنِينَ وَلَا لِأِخْوَانِهِنَّ وَأَخَوَاتِهِنَّ هُمْ أَخْوَالُ الْمُؤْمِنِينَ وَخَالَاتُهُمْ (٢) .

Allah [azze ve celle]'nin şu sözü: {وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ} “onun eşleri de onların anneleridir”. Übeyy'in kıraatinde: "Ve eşleri de onların anneleridir; o da onlara bir babadır" şeklindedir. Onlar; haklarının yüceliği ve onlarla evlenmenin ebediyen haram kılınması bakımından müminlerin anneleridir; onlara bakmak ve onlarla baş başa kalmak bakımından değil. Zira bu, yabancı kadınlar hakkında olduğu gibi onlar hakkında da haramdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onlardan bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin" (Ahzâb, 53). Onların kızlarına "müminlerin kız kardeşleri", erkek ve kız kardeşlerine de "müminlerin dayıları ve teyzeleri" denilmez (٢).

12122. Metin

قَالَ الشَّافِعِيُّ: تَزَوَّجَ الزُّبَيْرُ أَسْمَاءَ بِنْتَ أَبِي بَكْرٍ، وَهِيَ أُخْتُ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ، وَلَمْ يَقُلْ هِيَ خَالَةُ الْمُؤْمِنِينَ (٣) .

Şâfiî şöyle demiştir: Zübeyr, Müminlerin Annesi'nin kız kardeşi olan Esmâ bint Ebî Bekir ile evlendi ve ona "müminlerin teyzesi" denilmedi (٣).

12123. Metin

وَاخْتَلَفُوا فِي أَنَّهُنَّ هَلْ كُنَّ أُمَّهَاتِ النِّسَاءِ الْمُؤْمِنَاتِ؟ قِيلَ: كُنْ أُمَّهَاتِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَمِيعًا.

Onların mümin kadınların da anneleri olup olmadığı hususunda ihtilaf ettiler. Denildi ki: Hem mümin erkeklerin hem de mümin kadınların hepsinin anneleridir.

12124. Metin

وَقِيلَ كُنْ أُمَّهَاتِ الْمُؤْمِنِينَ دُونَ النِّسَاءِ، رَوَى الشَّعْبِيُّ عَنْ مَسْرُوقٍ أَنَّ امْرَأَةً قَالَتْ لِعَائِشَةَ ﵂: قَالَتْ يَا أُمَّهْ! فَقَالَتْ لَسْتُ لَكِ بِأُمٍّ إِنَّمَا أَنَا أَمُّ رِجَالِكُمْ (٤) فَبَانَ بِهَذَا مَعْنَى هَذِهِ الْأُمُومَةِ تَحْرِيمُ نِكَاحِهِنَّ.

Kadınların değil, sadece mümin erkeklerin anneleridir de denildi. Şa'bî Mesrûk'tan rivayet ettiğine göre bir kadın Âişe radıyallâhu anhâ'ya: "Ey anneciğim!" dedi. O da: "Ben senin annen değilim; ben sadece sizin erkeklerinizin annesiyim" dedi (٤). Böylece bu anneliğin manasının, onlarla nikâhlanmanın haramlığı olduğu açığa çıkmış oldu.

12125. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَأُولُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} يَعْنِي: فِي الْمِيرَاثِ، قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ الْمُسْلِمُونَ يَتَوَارَثُونَ بِالْهِجْرَةِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: آخَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بَيْنَ النَّاسِ، فَكَانَ يُؤَاخِي بَيْنَ رَجُلَيْنِ فَإِذَا مَاتَ أَحَدُهُمَا وَرِثَهُ الْآخَرُ دُونَ عَصَبَتِهِ، حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: {وَأُولُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} ٥ ٧٦/أفِي حُكْمِ اللَّهِ، {مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} الَّذِينَ آخَى رَسُولُ اللَّهِ

Azîz ve Celîl olan [Allah]’ın şu sözü: {وَأُولُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} “Allah’ın kitabında rahim sahipleri (akrabalar) birbirine daha önceliklidir”; yani mirasta [daha önceliklidir]. Katâde şöyle dedi: Müslümanlar hicret sebebiyle birbirlerine vâris oluyorlardı. Kelbî şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem insanlar arasında kardeşlik bağı kurmuştu; iki adamın arasını kardeş yapıyordu, biri vefat ettiğinde asabesi (kan bağı olan yakınları) değil, diğeri ona vâris oluyordu. Nihayet şu ayet indi: {وَأُولُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} “Allah’ın kitabında rahim sahipleri (akrabalar) birbirine daha önceliklidir” 5 [yani] Allah’ın hükmünde; {مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “müminlerden” ki Resûlullah’ın [aralarında kardeşlik kurduğu kimselerden]...

12126. Metin

صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَيْنَهُمْ، {وَالْمُهَاجِرِينَ} يَعْنِي ذَوِي الْقَرَابَاتِ، بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِمِيرَاثِ بَعْضٍ مِنْ أَنْ يَرِثَ بِالْإِيمَانِ وَالْهِجْرَةِ، فَنَسَخَتْ هَذِهِ الْآيَةُ الْمُوَارَثَةَ بِالْمُؤَاخَاةِ وَالْهِجْرَةِ وَصَارَتْ بِالْقَرَابَةِ.

sallallâhu aleyhi ve sellem'in aralarında kardeşlik kurduğu [müminlerden], {وَالْمُهَاجِرِينَ} “ve muhacirlerden” yani akraba sahipleri, iman ve hicret sebebiyle mirasçı olmaktan ziyade birbirlerinin mirasına daha önceliklidirler. Böylece bu ayet, kardeşleşme ve hicret yoluyla olan mirasçılığı neshetti ve [mirasçılık] akrabalık ile oldu.

12127. Metin

قَوْلُهُ: {إِلَّا أَنْ تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُمْ مَعْرُوفًا} أَرَادَ بِالْمَعْرُوفِ الْوَصِيَّةَ [لِلَّذِينِ يَتَوَلَّوْنَهُ مِنَ الْمُعَاقِدَيْنِ، وَذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ لَمَّا نَسَخَ التَّوَارُثَ بِالْحَلِفِ وَالْهِجْرَةِ أَبَاحَ أَنْ يُوصِيَ الرَّجُلُ لِمَنْ يَتَوَلَّاهُ بِمَا أَحَبَّ مِنْ ثُلُثِهِ] (١) .

O'nun şu sözü: {إِلَّا أَنْ تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُمْ مَعْرُوفًا} “ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesnadır”. İyilik ile, [aralarında antlaşma bulunan kimselerden dost edindiklerine vasiyette bulunmayı kastetti. Şöyle ki Allah, yeminleşme ve hicretle vâris olmayı neshedince, kişinin dost edindiği kimseye malının üçte birinden dilediği miktarı vasiyet etmesini mubah kıldı] (١).

12128. Metin

وَقَالَ مُجَاهِدٌ: أَرَادَ بِالْمَعْرُوفِ النُّصْرَةَ وَحِفْظَ الْحُرْمَةِ لِحَقِّ الْإِيمَانِ وَالْهِجْرَةِ.

Mücâhid ise şöyle demiştir: İyilik ile; iman ve hicret hakkı için yardım etmeyi ve hürmeti korumayı kastetti.

12129. Metin

وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْآيَةِ إِثْبَاتَ الْمِيرَاثِ بِالْإِيمَانِ وَالْهِجْرَةِ، يَعْنِي: وَأُولُوا الْأَرْحَامِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ، أَيْ: لَا تَوَارُثَ بَيْنَ الْمُسْلِمِ وَالْكَافِرِ وَلَا بَيْنَ الْمُهَاجِرِ وَغَيْرِ الْمُهَاجِرِ إِلَّا أَنْ تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُمْ مَعْرُوفًا، أَيْ: إِلَّا أَنْ تُوصُوا لِذَوِي قَرَابَاتِكُمْ بِشَيْءٍ وَإِنْ كَانُوا مِنْ غَيْرِ أَهْلِ الْإِيمَانِ وَالْهِجْرَةِ، وَهَذَا قَوْلُ قَتَادَةَ وَعَطَاءٍ وَعِكْرِمَةَ (٢) .

Şöyle de denilmiştir: Ayet ile iman ve hicret sebebiyle mirasın sabit oluşunu kastetti; yani mümin ve muhacirlerden olan akrabalar birbirlerine daha yakındır. Yani Müslüman ile kâfir arasında, muhacir ile muhacir olmayan arasında mirasçılık yoktur; ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız, yani iman ve hicret ehlinden olmasalar bile akrabalarınıza bir şey vasiyet etmeniz müstesnadır. Bu, Katâde, Atâ ve İkrime'nin görüşüdür (٢).

12130. Metin

{كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا} أَيْ: كَانَ الَّذِي ذَكَرْتُ مِنْ أَنَّ أُولِي الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ مَسْطُورًا مَكْتُوبًا. وَقَالَ الْقُرَظِيُّ: فِي التَّوْرَاةِ.

{كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا} “Bu, Kitap'ta yazılmış bulunmaktadır.”1 Yani: Akrabaların birbirine [mirasta] daha öncelikli olduğuna dair zikrettiğim husus, Levh-i Mahfûz'da satır satır yazılmış [ve takdir edilmiş]tir. el-Kurazî ise şöyle demiştir: Tevrat'ta [yazılıdır].2

12131. Metin

{وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا (٧) }

{وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا (٧) } “Hani biz peygamberlerden ahitlerini almıştık; senden, Nûh'tan, İbrâhim'den, Mûsâ'dan ve Meryem oğlu Îsâ'dan da. Onlardan sapasağlam bir ahit aldık.”

12132. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ} عَلَى الْوَفَاءِ بِمَا حَمَلُوا وَأَنْ يُصَدِّقَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَيُبَشِّرَ بَعْضُهُمْ بِبَعْضٍ. قَالَ مُقَاتِلٌ: أَخَذَ مِيثَاقَهَمْ عَلَى أَنْ يَعْبُدُوا اللَّهَ وَيَدْعُوا إِلَى عِبَادَةِ اللَّهِ وَيُصَدِّقَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا وَيَنْصَحُوا لِقَوْمِهِمْ، {وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ} خَصَّ هَؤُلَاءِ الْخَمْسَةَ بِالذِّكْرِ مِنْ بَيْنِ النَّبِيِّينَ لِأَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْكُتُبِ وَالشَّرَائِعِ وَأُولُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ، وَقَدَّمَ النَّبِيِّ ﷺ بِالذِّكْرِ لِمَا:

Allah [azze ve celle]'nin şu sözü: {وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ} “Hani biz peygamberlerden ahitlerini almıştık” yüklendikleri görevi yerine getireceklerine, birbirlerini tasdik edip birbirlerini müjdeleyeceklerine dair. Mukâtil şöyle demiştir: Allah'a ibadet etmeleri, Allah'a ibadete davet etmeleri, birbirlerini tasdik etmeleri ve kavimlerine nasihat etmeleri hususunda onlardan ahit aldı. {وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ} “senden, Nûh'tan, İbrâhim'den, Mûsâ'dan ve Meryem oğlu Îsâ'dan da”. Kitap ve şeriat sahibi oldukları ve peygamberlerin 'Ülü'l-Azm'i (azim ve sebat sahipleri) oldukları için peygamberler arasından bu beşini özel olarak zikretti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i ise şu sebepten ötürü zikirde öne geçirdi:

12133. Metin

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْحَدِيثِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ يَعْقُوبَ الْمُقْرِئُ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُلَيْمَانَ السَّاعِدِيُّ، أَخْبَرَنَا هَارُونُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ بِكَّارِ بْنِ بِلَالٍ، أَخْبَرَنَا أَبِي، أَخْبَرَنَا سَعِيدُ -يَعْنِي ابْنَ بَشِيرٍ-عَنْ قَتَادَةَ عَنِ الْحَسَنِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "كُنْتُ أَوَّلَ النَّبِيِّينَ فِي الْخَلْقِ وَآخِرَهُمْ فِي الْبَعْثِ" (١) .

Bize Ahmed b. İbrâhîm eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa'lebî haber verdi, bana el-Hüseyn b. Muhammed el-Hadîsî haber verdi, bize Abdullah b. Ahmed b. Ya'kûb el-Mukrî haber verdi, bize Muhammed b. Muhammed b. Süleymân es-Sâidî haber verdi, bize Hârûn b. Muhammed b. Bekkâr b. Bilâl haber verdi, bize babam haber verdi, bize Saîd -yani İbn Beşîr- Katâde'den, o Hasen'den, o da Ebû Hüreyre'den haber verdi ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Ben yaratılışta peygamberlerin ilki, peygamber olarak gönderilişte ise sonuncusuyum" (١).

12134. Metin

قَالَ قَتَادَةُ: وَذَلِكَ قَوْلُ اللَّهِ ﷿: {وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ} فَبَدَأَ بِهِ ﷺ قَبْلَهُمْ.

Katâde şöyle demiştir: Bu, Allah [azze ve celle]'nin: {وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ} “Hani biz peygamberlerden ahitlerini almıştık; senden, Nûh'tan da...” sözüdür. Böylece sallallâhu aleyhi ve sellem ile onlardan önce başladı.

12135. Metin

{وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا} عَهْدًا شَدِيدًا عَلَى الْوَفَاءِ بِمَا حُمِّلُوا.

{وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا} “Onlardan sapasağlam bir ahit aldık.” Yüklendikleri vazifeyi yerine getirmeleri hususunda pek kuvvetli bir söz aldık.

12136. Metin

{لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا (٨) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا (٩) }

{لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا (٨) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا (٩) } “Tâ ki [Allah] doğru sözlüleri doğruluklarından sorguya çeksin. Kâfirlere ise can yakıcı bir azap hazırlamıştır. Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani üzerinize ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”

12137. Metin

{لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ} يَقُولُ: أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ [لِكَيْ نَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ، يَعْنِي النَّبِيِّينَ عَنْ تَبْلِيغِهِمِ] (٢) الرِّسَالَةَ. وَالْحِكْمَةُ فِي سُؤَالِهِمْ، مَعَ عِلْمِهِ أَنَّهُمْ صَادِقُونَ، تَبْكِيتُ (٣) مَنْ أُرْسِلُوا إِلَيْهِمْ.

{لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ} “Tâ ki doğru sözlüleri doğruluklarından sorguya çeksin”. Şöyle buyurmaktadır: [Doğru sözlüleri doğruluklarından, yani peygamberleri] risaleti [tebliğ etmelerinden sorguya çekelim diye] onlardan ahit aldık. Onların doğru sözlü olduklarını bildiği halde onlara soru sormasındaki hikmet, kendilerine peygamber gönderilen kimseleri susturup mahcup etmektir (٣).

12138. Metin

وَقِيلَ: لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ عَمَلِهِمْ لِلَّهِ ﷿. وَقِيلَ: لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ بِأَفْوَاهِهِمْ عَنْ صِدْقِهِمْ فِي قُلُوبِهِمْ. {وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا} قَوْلُهُ ﷿: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} وَذَلِكَ حِينَ حُوصِرَ الْمُسْلِمُونَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَيَّامَ الْخَنْدَقِ، {إِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ} يَعْنِي الْأَحْزَابَ، وَهُمْ قُرَيْشٌ، وَغَطَفَانُ، وَيَهُودُ قُرَيْظَةَ، وَالنَّضِيرِ، {فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا} وَهِيَ الصَّبَا، قَالَ عِكْرِمَةُ: قَالَتِ الْجَنُوبُ لِلشَّمَالِ لَيْلَةَ الْأَحْزَابِ انْطَلِقِي نَنْصُرْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالَتِ الشَّمَالُ إِنَّ الْحَرَّةَ لَا تَسْرِي بِاللَّيْلِ، وَكَانَتِ الرِّيحُ الَّتِي أُرْسِلَتْ عَلَيْهِمُ الصَّبَا ٤

Şöyle de denilmiştir: Doğru sözlüleri Azîz ve Celîl olan Allah için yaptıkları amellerinden sorguya çeksin diye. Yine şöyle denilmiştir: Dilleriyle doğru sözlü olanları kalplerindeki doğruluktan sorguya çeksin diye. {وَأَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا أَلِيمًا} “Kâfirlere ise can yakıcı bir azap hazırlamıştır”. Azîz ve Celîl olan [Allah]ın şu sözü: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} “Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”. Bu, Hendek günlerinde Müslümanlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber kuşatıldıkları zamandır. {إِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ} “Hani size ordular gelmişti”; yani Ahzâb [birlikleri]; onlar da Kureyş, Gatafân ile Kurayza ve Nadîroğulları Yahudileridir. {فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا} “Biz de onların üzerine bir rüzgâr gönderdik”; o da Sabâ (doğu) rüzgârıdır. İkrime şöyle demiştir: Ahzâb gecesi Cenûb (güney) rüzgârı, Şimâl (kuzey) rüzgârına: “Yürü, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e yardım edelim” dedi. Şimâl rüzgârı ise: “Hür [ve asil] kadın geceleyin yola çıkmaz” dedi. Onların üzerine gönderilen rüzgâr ise Sabâ rüzgârı idi.4

12139. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا آدَمُ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الْحَكَمِ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: "نُصِرْتُ بِالصَّبَا، وَأُهْلِكَتْ عَادٌ بِالدَّبُورِ" (١) .

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl haber verdi, bize Âdem haber verdi, bize Şu'be, Hakem'den, o Mücâhid'den, o İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den haber verdi ki şöyle buyurmuştur: "Ben Sabâ (doğu) rüzgârı ile yardım olundum; Âd kavmi ise Debûr (batı) rüzgârı ile helak edildi" (١).

12140. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا} وَهُمُ الْمَلَائِكَةُ، وَلَمْ تُقَاتِلِ الْمَلَائِكَةُ يَوْمَئِذٍ، فَبَعَثَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ تِلْكَ اللَّيْلَةَ رِيحًا بَارِدَةً فَقَلَعَتِ الْأَوْتَادَ، وَقَطَعَتْ أَطْنَابَ الْفَسَاطِيطِ، وَأَطْفَأَتِ النِّيرَانَ، وَأَكْفَأَتِ الْقُدُورَ، وَجَالَتِ الْخَيْلُ بَعْضُهَا فِي بَعْضٍ، وَكَثُرَ تَكْبِيرُ الْمَلَائِكَةِ فِي جَوَانِبَ عَسْكَرِهِمْ حَتَّى كَانَ سَيِّدُ كُلِّ حَيٍّ يَقُولُ: يَا بَنِي فُلَانٍ هَلُمَّ إِلَيَّ، فَإِذَا اجْتَمَعُوا عِنْدَهُ قَالَ: النَّجَاءَ النَّجَاءَ، لِمَا بَعَثَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ الرُّعْبِ فَانْهَزَمُوا مِنْ غَيْرِ قِتَالٍ.

Yüce Allah'ın şu sözü: {وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا} “ve göremediğiniz ordular [göndermiştik]”. Onlar meleklerdir; melekler o gün bilfiil savaşmadılar. Allah o gece onların üzerine dondurucu soğuk bir rüzgâr gönderdi; çadır kazıklarını söktü, çadırların iplerini kopardı, ateşleri söndürdü, kazanları devirdi ve atlar birbirine girdi. Meleklerin tekbirleri ordularının dört bir yanında çoğaldı; öyle ki her kabilenin reisi: "Ey falan oğulları, yanıma gelin!" diyordu. Yanında toplandıklarında ise Allah'ın kalplerine saldığı korkudan ötürü: "Kaçın, kurtulun! Kaçın, kurtulun!" diyordu; böylece hiç savaşmadan hezimete uğrayıp kaçtılar.

12141. Metin

{وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا} قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: حَدَّثَنِي يَزِيدُ بْنُ رُومَانَ مَوْلَى آلِ الزُّبَيْرِ، عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ وَمَنْ لَا أَتَّهِمُ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ، وَعَنْ الزُّهْرِيِّ، وَعَاصِمِ بْنِ عُمَرَ بْنِ قَتَادَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي بَكْرَةَ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ، وَعَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ، وَعَنْ غَيْرِهِمْ مِنْ عُلَمَائِنَا، دَخَلَ حَدِيثُ بَعْضِهِمْ فِي بَعْضٍ: أَنَّ نَفَرًا مِنَ الْيَهُودِ، مِنْهُمْ سَلَامُ بْنُ أَبِي الْحُقَيْقِ، وَحُيَيُّ بْنُ أَخْطَبَ، وَكِنَانَةُ بْنُ الرَّبِيعِ بْنِ أَبِي الْحُقَيْقِ، وَهَوْدَةُ بْنُ قَيْسٍ وَأَبِي عَمَّارٍ الْوَائِلِيُّ، فِي نَفَرٍ مِنْ بَنِي النَّضِيرِ وَنَفَرٍ مِنْ بَنِي وَائِلٍ، وَهُمُ الَّذِينَ حَزَّبُوا الْأَحْزَابَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، خَرَجُوا حَتَّى قَدِمُوا عَلَى قُرَيْشٍ بِمَكَّةَ فَدَعَوْهُمْ إِلَى حَرْبِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَقَالُوا: إِنَّا سَنَكُونُ مَعَكُمْ عَلَيْهِ حَتَّى نَسْتَأْصِلَهُ، فَقَالَتْ لَهُمْ قُرَيْشٌ: يَا مَعْشَرَ يَهُودَ إِنَّكُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ الْأَوَّلِ وَالْعِلْمِ بِمَا أَصْبَحْنَا نَخْتَلِفُ فِيهِ نَحْنُ وَمُحَمَّدٌ، فَدِينُنَا خَيْرٌ أَمْ دِينُهُ؟ قَالُوا: بَلْ دِينُكُمْ خَيْرٌ مِنْ دِينِهِ، وَأَنْتُمْ أَوْلَى بِالْحَقِّ مِنْهُمْ، قَالَ: فَهُمُ الَّذِينَ أَنْزَلَ اللَّهُ فِيهِمْ: "أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ"، إِلَى قَوْلِهِ: "وَكَفَى بِجَهَنَّمَ سَعِيرًا" (النِّسَاءِ ٥١-٥٥) .

{وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا} “Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Muhammed b. İshâk şöyle dedi: Bana Zübeyr ailesinin azatlısı Yezîd b. Rûmân; Urve b. ez-Zübeyr'den ve itham etmediğim birinden, o Abdullah b. Ka'b b. Mâlik'ten; Zührî'den; Âsım b. Ömer b. Katâde'den; Abdullah b. Ebî Bekre b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan; Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den ve diğer âlimlerimizden -birbirlerinin rivayetleri birbirine girmiş olarak- şöyle nakletti: Yahudilerden bir grup, aralarında Selâm b. Ebi'l-Hukayk, Huyey b. Ahtab, Kinâne b. er-Rebî' b. Ebi'l-Hukayk, Hevze b. Kays ve Ebû Ammâr el-Vâilî'nin de bulunduğu Benî Nadîr'den ve Benî Vâil'den bir grup insan -ki onlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı fırkaları toplayıp kışkırtan kimselerdir- çıkıp Mekke'de Kureyş'in yanına vardılar ve onları Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile savaşmaya davet ettiler. Dediler ki: "Biz onun kökünü kazıyıncaya kadar onun aleyhinde sizinle beraber olacağız." Bunun üzerine Kureyş onlara: "Ey Yahudi topluluğu! Siz ilk kitabın ve bizimle Muhammed'in ihtilaf ettiğimiz şeyin ilmine sahip kimselersiniz; bizim dinimiz mi daha hayırlı yoksa onun dini mi?" dedi. Onlar da: "Bilakis sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır ve siz onlardan daha fazla hak üzeresiniz" dediler. Dedi ki: İşte onlar, haklarında Allah'ın şu ayeti indirdiği kimselerdir: "Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibt'e ve Tâğût'a inanıyorlar..." ayetinden "çılgın alevli bir ateş olarak cehennem yeter" (Nisâ, 51-55) kavline kadar.

12142. Metin

فَلَمَّا قَالُوا ذَلِكَ لِقُرَيْشٍ سَرَّهُمْ مَا قَالُوا وَنَشِطُوا لِمَا دَعَوْهُمْ إِلَيْهِ مِنْ حَرْبِ رَسُولِ اللَّهِ، فَأَجْمَعُوا لِذَلِكَ، ثُمَّ خَرَجَ أُولَئِكَ النَّفَرُ مِنَ الْيَهُودِ حَتَّى جَاءُوا غَطَفَانَ مِنْ قَيْسِ غَيْلَانَ، فَدَعَوْهُمْ إِلَى ذَلِكَ وَأَخْبَرُوهُمْ أَنَّهُمْ سَيَكُونُونَ مَعَهُمْ عَلَيْهِ، وَأَنَّ قُرَيْشًا قَدْ بَايَعُوهُمْ عَلَى ذَلِكَ، فَأَجَابُوهُمْ.

Onlar Kureyş'e bunu söyleyince, söyledikleri şey Kureyş'i sevindirdi ve onları Resûlullah ile savaşa çağırmalarından dolayı heveslendiler; böylece buna karar verdiler. Sonra o Yahudi grubu çıkıp Kays Aylân'dan Gatafân kabilesine geldi, onları da buna davet ettiler ve ona karşı kendileriyle beraber olacaklarını, Kureyş'in de bu hususta kendilerine biat ettiğini bildirdiler; onlar da bu davete icabet ettiler.

12143. Metin

فَخَرَجَتْ قُرَيْشٌ، وَقَائِدُهَا أَبُو سُفْيَانَ بْنُ حَرْبٍ، وَخَرَجَتْ غَطَفَانُ، وَقَائِدُهَا عُيَيْنَةُ بْنُ حِصْنِ بْنِ حُذَيْفَةَ بْنِ بَدْرٍ فِي فَزَارَةَ، وَالْحَارِثُ بْنُ عَوْفِ بْنِ أَبِي حَارِثَةَ الْمُرِّيُّ فِي بَنِي مُرَّةَ، وَمَسْعُودُ بْنُ

[Bunun üzerine] başında Ebû Süfyân b. Harb komutasında Kureyş yola çıktı. Fezâre kabilesinin başında Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr, Benî Mürre kabilesinin başında el-Hâris b. Avf b. Ebî Hârise el-Mürrî ve Mes'ûd b.1 [komutasında da] Gatafân yola çıktı.

12144. Metin

رُخَيْلَةَ بْنِ نُوَيْرَةَ بْنِ طَرِيفٍ فِيمَنْ تَابَعَهُ مِنْ قَوْمِهِ من أشجع ٧٦/ب

kavminden kendisine uyanlar içinde Mes'ûd b. Ruhayle b. Nüveyre b. Tarîf olduğu halde yola çıktı.

12145. Metin

فَلَمَّا سَمِعَ بِهِمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَبِمَا اجْتَمَعُوا لَهُ مِنَ الْأَمْرِ ضَرَبَ الْخَنْدَقَ عَلَى الْمَدِينَةِ.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onların gelişini ve bu iş için toplandıklarını işitince Medine'nin etrafına hendek kazdırdı.

12146. Metin

وَكَانَ الَّذِي أَشَارَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ بِالْخَنْدَقِ سَلْمَانُ الْفَارِسِيُّ، وَكَانَ أَوَّلُ مَشْهَدٍ شَهِدَهُ سَلْمَانُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَهُوَ يَوْمَئِذٍ حُرُّ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّا كُنَّا بِفَارِسَ إِذَا حُوصِرْنَا خَنْدَقْنَا عَلَيْهَا، فَعَمِلَ فِيهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْمُسْلِمُونَ حَتَّى أَحْكَمُوهُ (١) .

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hendeği teklif edip işaret eden Selmân-ı Fârisî idi. Bu, Selmân'ın hür bir kişi olarak Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte katıldığı ilk savaştı. Şöyle demişti: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz Fars diyarında kuşatıldığımız zaman etrafımıza hendek kazardık." Böylece Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar hendek üzerinde çalıştılar ve nihayet onu sağlam bir şekilde tamamladılar (١).

12147. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ حَامِدٍ الْأَصْبَهَانِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ الطَّبَرِيُّ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ الْحَسَنِ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ خَالِدِ بْنِ عَثْمَةَ، حَدَّثَنَا كَثِيرُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ عَمْرِو بْنِ عَوْفٍ، حَدَّثَنِي أَبِي عَنْ أَبِيهِ قَالَ: خَطَّ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْخَنْدَقَ عَامَ الْأَحْزَابِ ثُمَّ قَطَعَ لِكُلِّ عَشَرَةٍ أَرْبَعِينَ ذِرَاعًا، قَالَ: فَاحْتَجَّ الْمُهَاجِرُونَ وَالْأَنْصَارُ فِي سَلْمَانَ الْفَارِسِيِّ وَكَانَ رَجُلًا قَوِيًّا، فَقَالَ الْمُهَاجِرُونَ: سَلْمَانُ مِنَّا، وَقَالَ الْأَنْصَارُ: سَلْمَانُ مِنَّا، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "سَلْمَانُ مِنَّا أَهْلَ الْبَيْتِ" (٢) .

Bize Ebû Saîd eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa'lebî haber verdi, bize Abdullah b. Hâmid el-İsfahânî haber verdi, bize Muhammed b. Ca'fer et-Taberî haber verdi, bize Hammâd b. el-Hasen anlattı, bize Muhammed b. Hâlid b. Asme anlattı, bize Kesîr b. Abdillâh, Amr b. Avf'tan anlattı; babam bana babasından anlattı ki şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ahzâb yılında hendek hattını çizdi, sonra her on kişiye kırk arşın paylaştırdı. Dedi ki: Güçlü kuvvetli bir adam olan Selmân-ı Fârisî hakkında Muhacirler ile Ensar ihtilaf etti. Muhacirler: "Selmân bizdendir" dediler, Ensar da: "Selmân bizdendir" dediler. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt'tendir" buyurdu (٢).

12148. Metin

قَالَ عَمْرُو بْنُ عَوْفٍ: كُنْتُ أَنَا وَسَلْمَانُ وَحُذَيْفَةُ وَالنُّعْمَانُ بْنُ مُقَرِّنٍ الْمَازِنِيُّ وَسِتَّةٌ مِنَ الْأَنْصَارِ فِي أَرْبَعِينَ ذِرَاعًا فَحَفَرْنَا حَتَّى إِذَا كُنَّا تَحْتَ ذِي نَابٍ أَخْرَجَ اللَّهُ فِي بَطْنِ الخندق صخرة مرورة كَسَرَتْ حَدِيدَنَا وَشَقَّتْ عَلَيْنَا، فَقُلْنَا: يَا سَلْمَانُ ارْقَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَأَخْبِرْهُ خَبَرَ هَذِهِ الصَّخْرَةِ، فَإِمَّا أَنْ يَعْدِلَ عَنْهَا فَإِنَّ الْمَعْدِلَ قَرِيبٌ، وَإِمَّا أَنْ يَأْمُرَنَا فِيهِ بِأَمْرِهِ فَإِنَّا لَا نُحِبُّ أَنْ نُجَاوِزَ خَطَّهُ، قَالَ: فَرَقِيَ سَلْمَانُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَهُوَ ضَارِبٌ عَلَيْهِ قُبَّةً تُرْكِيَّةً، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ خَرَجَتْ صَخْرَةٌ بَيْضَاءُ مَرْوَةٌ مِنْ بَطْنِ الْخَنْدَقِ فَكَسَرَتْ حَدِيدَنَا وَشَقَّتْ عَلَيْنَا حَتَّى مَا يَحِيكُ فِيهَا قَلِيلٌ وَلَا كَثِيرٌ، فَمُرْنَا فِيهَا بِأَمْرِكَ، فَإِنَّا لَا نُحِبُّ أَنْ نُجَاوِزَ خَطَّكَ، فَهَبَطَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مَعَ سَلْمَانَ الْخَنْدَقَ وَالتِّسْعَةُ عَلَى شَقِّ الْخَنْدَقِ، فَأَخَذَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْمِعْوَلَ مِنْ سَلْمَانَ فَضَرَبَهَا ضَرْبَةً صَدَّعَهَا وَبَرَقَ مِنْهَا بَرْقٌ أَضَاءَ مَا بَيْنَ لَابَّتَيْهَا -يَعْنِي الْمَدِينَةَ-حَتَّى لَكَأَنَّ مِصْبَاحًا فِي جَوْفِ بَيْتٍ مُظْلِمٍ، فَكَبَّرَ رسول الله ﷺ تكبيرا فَتْحٍ وَكَبَّرَ الْمُسْلِمُونَ، ثُمَّ ضَرَبَهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الثَّانِيَةَ وَبَرَقَ مِنْهَا بَرْقٌ أَضَاءَ مَا بَيْنَ لَابَّتَيْهَا حَتَّى لَكَأَنَّ مِصْبَاحًا فِي جَوْفِ بَيْتٍ مُظْلِمٍ، فَكَبَّرَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ تَكْبِيرَ فَتْحٍ وَكَبَّرَ الْمُسْلِمُونَ، ثُمَّ ضَرَبَهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَكَسَرَهَا، وَبَرَقَ مِنْهَا بَرْقٌ أَضَاءَ مَا بَيْنَ لَابَّتَيْهَا حَتَّى لَكَأَنَّ مِصْبَاحًا فِي جَوْفِ بَيْتٍ مُظْلِمٍ، فَكَبَّرَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ تَكْبِيرَ فَتْحٍ، وَكَبَّرَ الْمُسْلِمُونَ، فَأَخَذَ بِيَدِ سَلْمَانَ وَرَقِيَ، فَقَالَ

Amr b. Avf şöyle dedi: Ben, Selmân, Huzeyfe, Nu'mân b. Mukarrin el-Mâzinî ve Ensâr'dan altı kişi kırk arşınlık bir kısımdaydık1. Zû Nâb'ın altına kadar kazdık; derken Allah hendeğin dibinde sert ve kaygan bir kaya çıkardı; demirlerimizi kırdı ve bize çok güç geldi. Bunun üzerine: "Ey Selmân! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına çık ve bu kayanın durumunu ona haber ver. Ya onun etrafından dolaşır [başka yöne sapar] ki sapılacak yer yakındır ya da bu hususta bize emrini verir; zira biz onun çizdiği sınırı aşmak istemeyiz" dedik. [Amr] dedi ki: Selmân, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına çıktı; o sırada [Resûlullah] üzerine Türk çadırı (kubbe-i Türkiyye) kurmuştu. "Ey Allah'ın Resûlü! Hendeğin dibinden beyaz ve sert bir kaya çıktı; demirlerimizi kırdı ve bize çok güç geldi, öyle ki az veya çok hiçbir şey ona etki etmiyor. Bu hususta bize emrini buyur; zira biz senin çizdiğin sınırı aşmak istemeyiz" dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Selmân ile birlikte hendeğe indi, diğer dokuz kişi ise hendeğin kenarındaydı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kazmayı Selmân'dan aldı ve ona öyle bir darbe vurdu ki kayayı çatlattı. Ondan öyle bir şimşek çaktı ki sanki karanlık bir evin içindeki lamba gibi iki lâbe (kara taşlık) arasını -yani Medine'yi- aydınlattı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem fetih tekbiri getirdi, Müslümanlar da tekbir getirdi. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem [kayaya] ikinci kez vurdu; ondan öyle bir şimşek çaktı ki sanki karanlık bir evin içindeki lamba gibi iki lâbe arasını aydınlattı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem fetih tekbiri getirdi, Müslümanlar da tekbir getirdi. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem [bir daha] vurdu ve onu kırdı2; ondan öyle bir şimşek çaktı ki sanki karanlık bir evin içindeki lamba gibi iki lâbe arasını aydınlattı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem fetih tekbiri getirdi ve Müslümanlar da tekbir getirdi. Ardından Selmân'ın elinden tuttu ve [hendekten] çıktı. Bunun üzerine...

12149. Metin

سَلْمَانُ: بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي يَا رَسُولَ اللَّهِ لَقَدْ رَأَيْتُ شَيْئًا مَا رَأَيْتُ مِثْلَهُ قَطُّ، فَالْتَفَتَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى الْقَوْمِ فَقَالَ: "أَرَأَيْتُمْ مَا يَقُولُ سَلْمَانُ"؟ قَالُوا: نَعَمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ: "ضَرَبْتُ ضَرْبَتِي الْأُولَى فَبَرَقَ الَّذِي رَأَيْتُمْ، أَضَاءَتْ لِي مِنْهَا قُصُورَ الْحَيْرَةِ وَمَدَائِنَ كِسْرَى كَأَنَّهَا أَنْيَابُ الْكِلَابِ، فَأَخْبَرَنِي جِبْرِيلُ أَنَّ أُمَّتِي ظَاهِرَةٌ عَلَيْهَا، ثُمَّ ضَرَبْتُ ضَرْبَتِي الثَّانِيَةَ فَبَرَقَ الَّذِي رَأَيْتُمْ، أَضَاءَتْ لِي مِنْهَا قُصُورَ الْحَيْرَةِ مِنْ أَرْضِ الرُّومِ كَأَنَّهَا أَنْيَابُ الْكِلَابِ، فَأَخْبَرَنِي جِبْرِيلُ أَنَّ أُمَّتِي ظَاهِرَةٌ عَلَيْهَا، ثُمَّ ضَرَبْتُ ضَرْبَتِي الثَّالِثَةَ فَبَرَقَ الَّذِي رَأَيْتُمْ، أَضَاءَتْ لِي مِنْهَا قُصُورَ صَنْعَاءَ كَأَنَّهَا أَنْيَابُ الْكِلَابِ، وَأَخْبَرَنِي جِبْرِيلُ ﵇ أَنَّ أُمَّتِي ظَاهِرَةٌ عَلَيْهَا، فَأَبْشِرُوا"، فَاسْتَبْشَرَ الْمُسْلِمُونَ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ مُوْعِدَ صِدْقٍ، وَعَدَنَا النَّصْرَ بَعْدَ الْحَصْرِ، فَقَالَ الْمُنَافِقُونَ: أَلَا تَعْجَبُونَ مِنْ مُحَمَّدٍ يَعِدُكُمْ وَيُمَنِّيكُمُ الْبَاطِلَ وَيُخْبِرُكُمْ أَنَّهُ يُبْصِرُ مِنْ يَثْرِبَ قُصُورَ الْحِيْرَةِ وَمَدَائِنَ كِسْرَى، وَأَنَّهَا تُفْتَحُ لَكُمْ وَأَنْتُمْ إِنَّمَا تَحْفُرُونَ الْخَنْدَقَ مِنَ الْفَرَقِ لَا تَسْتَطِيعُونَ أَنْ تَبَرَّزُوا؟ قَالَ فَنَزَلَ الْقُرْآنُ: {وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا} وَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْقِصَّةَ: "قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ" (١) الْآيَةَ (آلِ عِمْرَانَ-٢٦) .

Selmân: "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resûlü, benzerini asla görmediğim bir şey gördüm" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem topluluğa dönüp: "Selmân'ın ne dediğini gördünüz mü?" buyurdu. Onlar: "Evet, ey Allah'ın Resûlü" dediler. Buyurdu ki: "İlk darbeyi vurduğumda o gördüğünüz şimşek çaktı; bana oradan Hîre sarayları ve Kisrâ'nın şehirleri köpek dişleri gibi [bembeyaz] parıldayarak aydınlandı. Cebrail bana ümmetimin onlara üstün geleceğini haber verdi. Sonra ikinci darbeyi vurduğumda o gördüğünüz şimşek çaktı; bana oradan Rum diyarının Hîre sarayları köpek dişleri gibi aydınlandı. Cebrail bana ümmetimin onlara üstün geleceğini haber verdi. Sonra üçüncü darbeyi vurduğumda o gördüğünüz şimşek çaktı; bana oradan San'a sarayları köpek dişleri gibi aydınlandı. Cebrail aleyhisselâm bana ümmetimin onlara üstün geleceğini haber verdi. Öyleyse müjdelenin!" Müslümanlar sevindiler ve: "Elhamdülillâh, sadık bir vaat; kuşatmadan sonra bize zaferi vaat etti" dediler. Münafıklar ise: "Muhammed'e şaşmaz mısınız? Size vaatlerde bulunup sizi boş hayallerle avutuyor ve Yesrib'den Hîre saraylarını ve Kisrâ'nın şehirlerini gördüğünü, buraların size fethedileceğini bildiriyor; oysa siz korkudan hendek kazıyorsunuz, meydana bile çıkamıyorsunuz!" dediler. Dedi ki: Bunun üzerine şu Kur'an ayeti indi: {وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا} “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Allah ve Resûlü bize sadece bir aldanış vaat etmiş' diyorlardı.” Allah bu kıssa hakkında şu ayeti de indirdi: "De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım..." ayetini (Âl-i İmrân, 26).

12150. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا مُعَاوِيَةُ بْنُ عَمْرٍو، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ، عَنْ حُمَيْدٍ قَالَ: سَمِعْتُ أَنَسًا يَقُولُ: خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى الْخَنْدَقِ فَإِذَا الْمُهَاجِرُونَ وَالْأَنْصَارُ يَحْفِرُونَ فِي غَدَاةٍ بَارِدَةٍ، فَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ عَبِيدٌ يَعْمَلُونَ ذَلِكَ عَنْهُمْ، فَلَمَّا رَأَى مَا بِهِمْ مِنَ النَّصَبِ وَالْجُوعِ، قَالَ: "اللَّهُمَّ إِنَّ الْعَيْشَ عَيْشُ الْآخِرَةِ، فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ"، فَقَالُوا مُجِيبِينَ لَهُ: نَحْنُ الَّذِينَ بَايَعُوا مُحَمَّدًا ... عَلَى الْجِهَادِ مَا بَقِيْنَا أَبَدًا (٢)

Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil haber verdi, bize Abdullâh b. Muhammed haber verdi, bize Muâviye b. Amr haber verdi, bize Ebû İshâk, Humeyd'den haber verdi; o şöyle dedi: Enes'in şöyle dediğini işittim: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hendeğe çıktı; bir de baktı ki Muhacirler ve Ensar soğuk bir sabah vaktinde hendek kazıyorlar. Kendileri adına bu işi yapacak köleleri de yoktu. Onlardaki yorgunluğu ve açlığı görünce: "Allah'ım! Gerçek hayat ancak ahiret hayatıdır; Sen Ensar'a ve Muhacirlere mağfiret eyle!" buyurdu. Onlar da O'na karşılık vererek şöyle dediler: Yaşadığımız müddetçe cihad etmek üzere... Muhammed'e biat edenleriz biz! (¬٢)

12151. Metin

وَأَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا مُسْلِمُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنِ الْبَرَاءِ قَالَ: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَنْقُلُ التُّرَابَ يَوْمَ الْخَنْدَقِ حَتَّى أَغْمَرَ بَطْنَهُ -أَوِ اغْبَرَّ-وَهُوَ يَقُولُ: وَاللَّهِ لَوْلَا مَا اهْتَدَيْنَا ... وَلَا تَصَدَّقْنَا وَلَا صَلَّيْنَا

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil haber verdi, bize Müslim b. İbrâhîm haber verdi, bize Şu'be, Ebû İshâk'tan, o da Berâ'dan haber verdi; o şöyle dedi: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Hendek günü, karnının derisini toz kaplayıncaya -yahut tozlanıncaya- kadar toprak taşıyor ve şöyle diyordu: Allah'a yemin olsun ki O olmasaydı biz hidayete eremezdik... Ne sadaka verir ne de namaz kılardık.

12152. Metin

فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا ... وَثَبِّتِ الْأَقْدَامَ إِنْ لَاقَيْنَا

Üzerimize bir sekinet indir... [Düşmanla] karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl!

12153. Metin

إِنَّ الْأُلَى قَدْ بَغَوْا عَلَيْنَا ... إِذَا أَرَادُوا فِتْنَةً أَبَيْنَا

Doğrusu onlar bize azgınca saldırdılar... Bir fitne çıkarmak istediklerinde biz direndik!

12154. Metin

وَيَرْفَعُ بِهَا صَوْتَهُ: أَبَيْنَا أَبَيْنَا ٣ .

[Bunu söylerken] sesini yükseltir ve: « أَبَيْنَا أَبَيْنَا » «Direndik, direndik!» [derdi].3

12155. Metin

رَجَعْنَا إِلَى حَدِيثِ ابْنِ إِسْحَاقَ، قَالَ: فَلَمَّا فَرَغَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مِنَ الْخَنْدَقِ أَقْبَلَتْ قُرَيْشٌ حَتَّى نَزَلَتْ بِمُجْتَمَعِ الْأَسْيَالِ مِنْ رُوْمَةَ مِنَ الْجُرُفِ وَالْغَابَةِ (١) فِي عَشَرَةِ آلَافٍ مِنْ أَحَابِيشِهِمْ، وَمَنْ تَابَعَهُمْ مِنْ بَنِي كِنَانَةَ وَأَهْلِ تِهَامَةَ، وَأَقْبَلَتْ غَطَفَانُ وَمَنْ تَابَعَهُمْ مِنْ أَهْلِ نَجْدٍ، حَتَّى نَزَلُوا بِذَنَبِ نَقْمَى إِلَى جَانِبِ أُحُدٍ، وَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْمُسْلِمُونَ، حَتَّى جَعَلُوا ظُهُورَهُمْ إِلَى سَلْعٍ فِي ثَلَاثَةِ آلَافٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، فَضَرَبَ هُنَالِكَ عَسْكَرُهُ وَالْخَنْدَقُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْقَوْمِ. وَأَمَرَ بِالنِّسَاءِ وَالذَّرَارِي فَرُفِعُوا فِي الْآطَامِ.

İbn İshâk'ın rivayetine geri dönelim; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hendeği [kazmayı] bitirince Kureyş, Ehabîş kabileleri ve Benî Kinâne ile Tihâme halkından kendilerine uyanlarla birlikte on bin kişilik bir kuvvetle gelip Curuf ve Gâbe tarafındaki Rûme sel yataklarının toplandığı yere konakladı (¬١). Gatafân ve Necid halkından onlara uyanlar da gelip Uhud'un yanındaki Zeneb-i Nakmâ'ya indiler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar da çıktılar; sırtlarını Sel' dağına verdiler, Müslümanlardan üç bin kişiydiler. Ordugâhını oraya kurdu ve hendek, kendisiyle düşman topluluğu arasında kaldı. Kadınlar ve çocukların ise hisarlara çıkarılmasını emretti.

12156. Metin

وَخَرَجَ عَدُوُّ اللَّهِ حُيَيُّ بْنُ أَخْطَبَ مِنْ بَنِي النَّضِيرِ حَتَّى أَتَى كَعْبَ بْنَ أَسَدٍ الْقُرَظِيَّ، صَاحِبَ عَقْدِ بَنِي قُرَيْظَةَ وَعَهْدِهِمْ، وَكَانَ قَدْ وَادَعَ رسول الله ﷺ ٧٧/أعَلَى قَوْمِهِ وَعَاهَدَهُ عَلَى ذَلِكَ، فَلَمَّا سَمِعَ كَعْبٌ بِحُيَيِّ بْنِ أَخْطَبَ أَغْلَقَ دُونَهُ حِصْنَهُ، فَاسْتَأْذَنَ عَلَيْهِ فَأَبَى أَنْ يَفْتَحَ لَهُ، فَنَادَاهُ حُيَيُّ: يَا كَعْبُ افْتَحْ لِي، فَقَالَ: وَيْحَكَ يَا حُيَيُّ إِنَّكَ امْرُؤٌ مَشْؤُومٌ وَإِنِّي قَدْ عَاهَدْتُ مُحَمَّدًا، فَلَسْتُ بِنَاقِضٍ مَا بَيْنِي وَبَيْنَهُ، وَلَمْ أَرَ مِنْهُ إِلَّا وَفَاءً وَصِدْقًا. قَالَ: وَيْحَكَ افْتَحْ لِي أُكَلِّمْكَ، قَالَ: مَا أَنَا بِفَاعِلٍ، قَالَ: وَاللَّهِ إِنْ أَغْلَقْتَ دُونِي إِلَّا عَلَى جَشِيشَتِكَ أَنْ آكُلَ مَعَكَ مِنْهَا، فَأَحْفَظَ الرَّجُلَ، فَفَتْحَ لَهُ، فَقَالَ: وَيْحَكَ يَا كَعْبُ جِئْتُكَ بِعِزِّ الدَّهْرِ وَبِبَحْرٍ طَامٍّ، جِئْتُكَ بِقُرَيْشٍ عَلَى قَادَتِهَا وَسَادَتِهَا حَتَّى أَنْزَلْتُهُمْ بِمُجْتَمَعِ الْأَسْيَالِ مِنْ رُومَةَ، وَبِغَطَفَانَ عَلَى قَادَتِهَا وَسَادَتِهَا حَتَّى أَنْزَلْتُهُمْ بِذَنَبِ نَقْمَى إِلَى جَانِبِ أُحُدٍ، قَدْ عَاهَدُونِي وَعَاقَدُونِي أَنْ لَا يَبْرَحُوا حَتَّى يَسْتَأْصِلُوا مُحَمَّدًا وَمَنْ مَعَهُ. قَالَ لَهُ كَعْبُ بْنُ أَسَدٍ: جِئْتَنِي وَاللَّهِ بَذُلِّ الدَّهْرِ وَبِجَهَامٍ قَدْ هُرَاقَ مَاؤُهُ بِرَعْدٍ وَبَرْقٍ، وَلَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ، فَدَعْنِي وَمُحَمَّدًا وَمَا أَنَا عَلَيْهِ، فَإِنِّي لَمْ أَرَ مِنْ مُحَمَّدٍ إِلَّا صِدْقًا وَوَفَاءً، فَلَمْ يَزَلْ حُيَيُّ بْنُ أَخْطَبَ بِكَعْبٍ يَفْتِلُهُ فِي الذِّرْوَةِ وَالْغَارِبِ حَتَّى سَمَحَ لَهُ، عَلَى أَنْ أَعْطَاهُ مِنَ اللَّهِ عَهْدًا وَمِيثَاقًا. لَئِنْ رَجَعَتْ قُرَيْشٌ وَغَطَفَانُ وَلَمْ يُصِيبُوا مُحَمَّدًا أَنْ أَدْخُلَ مَعَكَ فِي حِصْنِكَ حَتَّى يُصِيبَنِي مَا أَصَابَكَ، فَنَقَضَ كَعْبُ بْنُ أَسَدٍ عَهْدَهُ وَتَبَرَّأَ مِمَّا كَانَ عَلَيْهِ فِيمَا كَانَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ.

Allah'ın düşmanı Benî Nadîr'den Huyey b. Ahtab çıkıp Benî Kurayza'nın ahit ve sözleşme sahibi olan Kâ'b b. Esed el-Kurazî'ye geldi. Kâ'b, kavmi adına Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile barış yapmış ve bunun üzerine sözleşmişti. Kâ'b, Huyey b. Ahtab'ın geldiğini duyunca kalesinin kapısını ona karşı kapattı. Huyey izin istedi fakat o kapıyı açmaya yanaşmadı. Huyey: "Ey Kâ'b, bana kapıyı aç!" diye seslendi. Kâ'b: "Yazıklar olsun sana ey Huyey! Sen uğursuz bir adamsın; ben Muhammed ile ahitleştim, onunla aramdaki ahdi bozacak değilim. Ondan yalnızca vefa ve doğruluk gördüm" dedi. Huyey: "Yazıklar olsun sana, aç da seninle konuşayım!" dedi. Kâ'b: "Açmam" dedi. Huyey: "Allah'a yemin olsun ki sen kapıyı, seninle birlikte yerim korkusuyla sadece arpa çorbanı benden kıskandığın için kilitledin!" dedi. Bu söz adamın gururuna dokundu ve kapıyı ona açtı. Huyey: "Yazıklar olsun sana ey Kâ'b! Ben sana zamanın en büyük izzetini ve coşkun bir denizi getirdim. Sana komutanları ve ileri gelenleriyle Kureyş'i getirdim, onları Rûme sel yataklarının birleştiği yere indirdim; komutanları ve ileri gelenleriyle Gatafân'ı getirdim, onları Uhud'un yanındaki Zeneb-i Nakmâ'ya indirdim. Muhammed'i ve beraberindekilerin kökünü kazımadıkça geri dönmeyeceklerine dair bana ahit ve söz verdiler" dedi. Kâ'b b. Esed ona: "Allah'a yemin olsun ki sen bana zamanın zilletini, suyu boşalmış, içinde sadece gök gürültüsü ve şimşek bulunan ve hiçbir şey olmayan bir bulut getirdin! Beni Muhammed ile ve üzerimde bulunduğum ahdimle baş başa bırak; zira ben Muhammed'den yalnızca doğruluk ve vefa gördüm" dedi. Huyey b. Ahtab, Kâ'b'a her yönden dil dökmeye ve onu kandırmaya devam etti, nihayetinde Kâ'b'a Allah adına kesin söz ve teminat verdi: Eğer Kureyş ve Gatafân Muhammed'e bir şey yapamadan geri dönecek olurlarsa, sana isabet eden bana da isabet edinceye kadar seninle beraber kalene gireceğim [dedi]. Bunun üzerine Kâ'b b. Esed ahdini bozdu ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile arasındaki sözleşmeden vazgeçip uzaklaştı.

12157. Metin

فَلَمَّا انْتَهَى إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ الْخَبَرُ وَإِلَى الْمُسْلِمِينَ، بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ سَعْدَ بْنَ مُعَاذٍ، أَحَدَ بَنِي عَبْدِ الْأَشْهَلِ، وَهُوَ يَوْمَئِذٍ سَيِّدُ الْأَوْسِ، وَسَعْدَ بْنَ عُبَادَةَ أَحَدَ بَنِي سَاعِدَةَ، وَهُوَ يَوْمَئِذٍ سَيِّدُ الْخَزْرَجِ، وَمَعَهُمَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ أَخُو بَنِي الْحَارِثِ بْنِ الْخَزْرَجِ، وَخَوَّاتُ بْنُ جُبَيْرٍ، أَخُو بَنِي عَمْرِو بْنِ عَوْفٍ، فَقَالَ: انْطَلِقُوا حَتَّى تَنْظُرُوا، أَحَقٌّ مَا بَلَغَنَا عَنْ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ أَمْ لَا؟ فَإِنْ كَانَ

Haber Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve Müslümanlara ulaşınca, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Benî Abdüleşhel'den -ki o gün Evs'in efendisiydi- Sa'd b. Muâz'ı, Benî Sâide'den -ki o gün Hazrec'in efendisiydi- Sa'd b. Ubâde'yi ve yanlarında Benî Hâris b. el-Hazrec'den Abdullah b. Revâha ile Benî Amr b. Avf'tan Havvât b. Cübeyr'i gönderdi1 ve şöyle buyurdu: "Gidin de bakın, bu topluluk hakkında bize ulaşan haber doğru mu değil mi? Şayet...

12158. Metin

حَقًّا فَالْحَنُوا لِي لَحْنًا أَعْرِفُهُ، وَلَا تَفُتُّوا فِي أَعْضَادِ النَّاسِ، وَإِنْ كَانُوا عَلَى الْوَفَاءِ فِيمَا بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ فَاجْهُرُوا بِهِ جَهْرًا لِلنَّاسِ، فَخَرَجُوا حَتَّى أَتَوَهُمْ فَوَجَدُوهُمْ عَلَى أَخْبَثِ مَا بَلَغَهُمْ مِنْهُمْ، وَنَالُوا مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَقَالُوا: لَا عَقْدَ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مُحَمَّدٍ ولا عهد، فشاتمتهم سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ وَشَاتَمُوهُ، وَكَانَ رَجُلًا فِيهِ حِدَّةٌ، فَقَالَ لَهُ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ: دَعْ عَنْكَ مُشَاتَمَتَهُمْ فَإِنَّ مَا بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ أَرْبَى مِنَ الْمُشَاتَمَةِ، ثُمَّ أَقْبَلَ سَعْدٌ وَسَعْدٌ وَمَنْ مَعَهُمَا إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَسَلَّمُوا عَلَيْهِ وَقَالُوا: عَضَلٌ وَالْقَارَةُ، لِغَدْرِ عَضَلٍ وَالْقَارَةِ بِأَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، أَصْحَابِ الرَّجِيعِ: خُبَيْبِ بْنِ عَدِيٍّ وَأَصْحَابِهِ؛ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: اللَّهُ أَكْبَرُ أَبْشِرُوا يَا مَعْشَرَ الْمُسْلِمِينَ.

doğruysa, bana anlayacağım üstü kapalı bir sözle ima edin, insanların maneviyatını kırmayın. Şayet bizimle aralarındaki ahde vefa gösteriyorlarsa bunu insanlara açıkça ilan edin." Çıkıp onların yanına vardılar ve kendilerini haklarında ulaşan haberden çok daha kötü bir durumda buldular. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e dil uzattılar ve: "Muhammed ile aramızda ne bir sözleşme ne de bir ahit vardır" dediler. Sa'd b. Ubâde onlara hakaret etti, onlar da ona hakaret ettiler; o, asabi bir adamdı. Sa'd b. Muâz ona: "Onlara hakaret etmeyi bırak; çünkü bizimle onlar arasındaki mesele hakaretten daha büyüktür" dedi. Sonra her iki Sa'd ve beraberindekiler Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e dönüp selam verdiler ve Adal ile Kāre kabilelerinin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabına -Recî' ashabı Hubeyb b. Adiy ve arkadaşlarına- yaptığı ihanete atfen: "Adal ve Kāre!" dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Allâhu ekber! Müjdelenin ey Müslümanlar topluluğu!" buyurdu.

12159. Metin

وَعَظُمَ عِنْدَ ذَلِكَ الْبَلَاءُ وَاشْتَدَّ الْخَوْفُ، وَأَتَاهُمْ عَدُوُّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْهُمْ حَتَّى ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ كُلَّ ظَنٍّ، وَنَجَمَ النِّفَاقُ مِنْ بَعْضِ الْمُنَافِقِينَ حَتَّى قَالَ مُعَتِّبُ بْنُ قُشَيْرٍ، أَخُو بَنِي عَمْرِو بْنِ عَوْفٍ: كَانَ مُحَمَّدٌ يَعِدُنَا أَنْ نَأْكُلَ كُنُوزَ كِسْرَى وَقَيْصَرَ، وَأَحَدُنَا لَا يَقْدِرُ أَنْ يَذْهَبَ إِلَى الْغَائِطِ، مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا، وَحَتَّى قَالَ أَوْسُ بْنُ قَيْظِيٍّ، أَحَدُ بَنِي حَارِثَةَ بْنِ قَيْظِيٍّ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ مِنَ الْعَدُوِّ وَذَلِكَ عَلَى مَلَأٍ مِنْ رِجَالِ قَوْمِهِ، فَائْذَنْ لَنَا فَلْنَرْجِعْ إِلَى دِيَارِنَا فَإِنَّهَا خَارِجَةٌ مِنَ الْمَدِينَةِ.

İşte o zaman imtihan büyüdü ve korku şiddetlendi; düşmanları onlara üstlerinden ve altlarından geldi, öyle ki müminler türlü türlü zanlara kapıldılar. Bazı münafıklardan da nifak baş gösterdi; hatta Benî Amr b. Avf'ın kardeşi Muattib b. Kuşeyr: "Muhammed bize Kisrâ'nın ve Kayser'in hazinelerini yiyeceğimizi vaat ediyordu; oysa birimiz helaya bile gitmeye güç yetiremiyor. Allah ve Resûlü bize sadece bir aldanış vaat etmiş!" dedi. Benî Hârise b. Kayzî'den Evs b. Kayzî ise kavminden bir grup adamın huzurunda: "Ey Allah'ın Resûlü! Evlerimiz düşmana karşı açıktadır; bize izin ver de yurtlarımıza dönelim, zira evlerimiz Medine'nin dışındadır" dedi.

12160. Metin

فَأَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَأَقَامَ الْمُشْرِكُونَ عَلَيْهِ بِضْعًا وَعِشْرِينَ لَيْلَةً قَرِيبًا مِنْ شَهْرٍ، وَلَمْ يَكُنْ بَيْنَ الْقَوْمِ حَرْبٌ إِلَّا الرَّمْيُ بِالنَّبْلِ وَالْحَصَى.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve müşrikler yirmi küsur gece, yaklaşık bir ay boyunca kaldılar. İki taraf arasında ok ve taş atmaktan başka bir savaş olmadı.

12161. Metin

فَلَمَّا اشْتَدَّ الْبَلَاءُ عَلَى النَّاسِ بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى عُيَيْنَةَ بْنِ حَفْصٍ، وَإِلَى الْحَارِثِ بْنِ عُمَرَ، وَهُمَا قَائِدَا غَطَفَانَ، فَأَعْطَاهُمَا ثُلُثَ ثِمَارِ الْمَدِينَةِ عَلَى أَنْ يَرْجِعَا بِمَنْ مَعَهُمَا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَأَصْحَابِهِ، فَجَرَى بَيْنَهُ وَبَيْنَهُمُ الصُّلْحُ، حَتَّى كَتَبُوا الْكِتَابَ وَلَمْ تَقَعِ الشَّهَادَةُ، فَذَكَرَ ذَلِكَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِسَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ، وَسَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ، وَاسْتَشَارَهُمَا فِيهِ، فَقَالَا يَا رَسُولَ اللَّهِ أَشِيءٌ أَمَرَكَ اللَّهُ بِهِ لَا بُدَّ لَنَا مِنَ الْعَمَلِ بِهِ أَمْ أَمْرٌ تُحِبُّهُ فَتَصْنَعُهُ، أَمْ شَيْءٌ تَصْنَعُهُ لَنَا؟ قَالَ: لَا بَلْ [شَيْءٌ أَصْنَعُهُ] ١ لَكُمْ، وَاللَّهِ مَا أَصْنَعُ ذَلِكَ إِلَّا أَنِّي رَأَيْتُ الْعَرَبَ قَدْ رَمَتْكُمْ عَنْ قَوْسٍ وَاحِدَةٍ وَكَالَبُوكُمْ مِنْ كل جانب، فأدرت أَنْ أَكْسِرَ عَنْكُمْ شَوْكَتَهُمْ، فَقَالَ لَهُ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ قَدْ كُنَّا نَحْنُ وَهَؤُلَاءِ الْقَوْمُ عَلَى شِرْكٍ بِاللَّهِ وَعِبَادَةِ الْأَوْثَانِ، لَا نَعْبُدُ اللَّهَ وَلَا نَعْرِفُهُ، وَهُمْ لَا يَطْمَعُونَ أَنْ يَأْكُلُوا مِنْهَا ثَمَرَةً وَاحِدَةً إِلَّا قِرًى أَوْ بَيْعًا، فَحِينَ أَكْرَمَنَا اللَّهُ بِالْإِسْلَامِ، وَأَعَزَّنَا بِكَ نُعْطِيهِمْ أَمْوَالَنَا! مَالَنَا بِهَذَا مِنْ حَاجَةٍ، وَاللَّهِ لَا نُعْطِيهِمْ إِلَّا السَّيْفَ، حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ، [فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ] ٢ فَأَنْتَ وَذَاكَ. فَتَنَاوَلَ سَعْدٌ الصَّحِيفَةَ، فَمَحَا مَا فِيهَا مِنَ الْكِتَابَةِ، ثُمَّ قَالَ: لِيُجْهِدُوا عَلَيْنَا.

İnsanlar üzerine sıkıntı ve imtihan şiddetlenince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Gatafân'ın iki komutanı olan Uyeyne b. Hafs ile Hâris b. Ömer'e haber gönderdi ve yanlarındakilerle birlikte Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile ashabının üzerinden çekilip gitmeleri karşılığında onlara Medine meyvelerinin üçte birini teklif etti. Kendisiyle onlar arasında sulh gerçekleşti; hatta anlaşma metnini yazdılar fakat henüz şahitlik işlemi yapılmamıştı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu durumu Sa'd b. Muâz ile Sa'd b. Ubâde'ye anlattı ve bu hususta onlarla istişare etti. Onlar: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu, Allah'ın sana emrettiği ve bizim mutlaka yerine getirmemiz gereken bir şey midir, yoksa senin arzu edip yaptığın bir iş midir, yoksa bizim için yaptığın bir şey midir?" dediler. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: "Hayır, bilakis [sizin için yaptığım bir şeydir]1. Vallahi bunu ancak Arapların size tek bir yaydan ok attıklarını ve her taraftan üzerinize çullandıklarını gördüğüm için yapıyorum; onların şiddetini ve baskısını sizden kırmak istedim" buyurdu. Bunun üzerine Sa'd b. Muâz ona şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz ve bu kavim Allah'a şirk koşma ve putlara tapma halindeydik; Allah'a ibadet etmez ve O'nu tanımazdık. Onlar ise [Medine'den] misafirlik veya satın alma dışında tek bir meyve yemeyi bile umamazlardı. Şimdi Allah bizi İslam ile şereflendirmiş ve seninle bizi aziz kılmışken mallarımızı onlara mı vereceğiz? Bizim buna ihtiyacımız yoktur! Vallahi Allah bizimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar onlara kılıçtan başkasını vermeyiz!" [Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]2: "O halde dilediğin gibi yap" buyurdu. Sa'd sayfayı aldı ve içindeki yazıyı sildi, sonra da: "Ellerinden geleni artlarına koymasınlar!" dedi.

12162. Metin

فَأَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْمُسْلِمُونَ، وَعَدُوُّهُمْ مُحَاصِرُوهُمْ، وَلَمْ يَكُنْ بَيْنَهُمْ قِتَالٌ، إِلَّا أَنَّ فَوَارِسَ مِنْ قُرَيْشٍ، مِنْهُمْ عَمْرُو بْنُ عَبْدِ وُدٍّ، أَخُو بَنِي عَامِرِ بْنِ لُؤَيٍّ، وَعِكْرِمَةُ بْنُ أَبِي جَهْلٍ، وَهُبَيْرَةُ بْنُ أَبِي وَهْبٍ الْمَخْزُومِيَّانِ، وَنَوْفَلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، وَضِرَارُ بْنُ الْخَطَّابِ، وَمِرْدَاسٌ أَخُو بَنِي مُحَارِبِ بْنِ فِهْرٍ، قَدْ تَلَبَّسُوا لِلْقِتَالِ وَخَرَجُوا عَلَى خَيْلِهِمْ وَمَرُّوا عَلَى بَنِي كِنَانَةَ فَقَالُوا: تَهَيَّئُوا لِلْحَرْبِ يَا بَنِي كِنَانَةَ، فَسَتَعْلَمُونَ الْيَوْمَ مَنِ الْفُرْسَانُ، ثُمَّ أَقْبَلُوا نَحْوَ الْخَنْدَقِ حَتَّى وَقَفُوا عَلَى الْخَنْدَقِ فَلَمَّا رَأَوْهُ قَالُوا: وَاللَّهِ إِنَّ هَذِهِ لِمَكِيدَةٌ مَا كَانَتِ الْعَرَبُ تَكِيدُهَا.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar kalmaya devam ettiler; düşmanları da onları kuşatmıştı ve aralarında bir çarpışma olmamıştı. Ancak Kureyş'in süvarilerinden Benî Âmir b. Lüeyy'in kardeşi Amr b. Abdivüdd, İkrime b. Ebî Cehl, her ikisi Mahzûmoğulları'ndan olan Hübeyre b. Ebî Vehb, Nevfel b. Abdillâh, Dırâr b. el-Hattâb ve Benî Muhârib b. Fihr'in kardeşi Mirdâs savaşa kuşanıp atlarıyla çıktılar; Benî Kinâne'nin yanından geçerken: "Savaşa hazırlanın ey Kinâneoğulları! Bugün süvarilerin kim olduğunu göreceksiniz" dediler. Sonra hendeğe doğru ilerleyip hendek başında durdular. Onu görünce: "Allah'a yemin olsun ki bu, Arapların daha önce hiç kurmadığı bir tuzaktır!" dediler.

12163. Metin

ثُمَّ تَيَمَّمُوا مَكَانًا مِنَ الْخَنْدَقِ ضَيِّقًا فَضَرَبُوا خُيُولَهُمْ فَاقْتَحَمَتْ مِنْهُ، فَجَالَتْ بِهِمْ فِي السَّبْخَةِ بَيْنَ الْخَنْدَقِ وَسَلْعٍ، وَخَرَجَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ فِي نَفَرٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ حَتَّى أَخَذُوا عَلَيْهِمُ الثَّغْرَةَ الَّتِي أَقْحَمُوا مِنْهَا خَيْلَهُمْ، وَأَقْبَلَتِ الْفُرْسَانُ تُعْنِقُ نَحْوَهُمْ، وَكَانَ عَمْرُو بْنُ عَبْدِ وُدٍّ وَقَاتَلَ يَوْمَ بَدْرٍ حَتَّى أَثْبَتَتْهُ الْجِرَاحَةُ، [فَلَمْ يَشْهَدْ أُحُدًا] (١) فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ الْخَنْدَقِ خَرَجَ مُعْلَمًا لِيُرَى مَكَانُهُ، فَلَمَّا وَقَفَ هُوَ وَخَيْلُهُ، قَالَ لَهُ عَلِيُّ: يَا عَمْرُو إِنَّكَ كُنْتَ تُعَاهِدُ اللَّهَ أَنْ لَا يَدْعُوكَ رَجُلٌ مِنْ قُرَيْشٍ إِلَى إِحْدَى خَلَّتَيْنِ إِلَّا أَخَذْتَ مِنْهُ إِحْدَاهُمَا، قَالَ: أَجَلْ، فَقَالَ له علي ٧٧/ب بْنُ أَبِي طَالِبٍ: فَإِنِّي أَدْعُوكَ إِلَى اللَّهِ وَإِلَى رَسُولِهِ وَإِلَى الْإِسْلَامِ، قَالَ: لَا حَاجَةَ لِي بِذَلِكَ، قَالَ: فَإِنِّي أَدْعُوكَ إِلَى الْبِرَازِ (٢) قال: ولِمَ يا ابن أَخِي، فَوَاللَّهِ مَا أُحِبُّ أَنْ أَقْتُلَكَ، قَالَ عَلِيٌّ: وَلَكِنِّي وَاللَّهِ أُحِبُّ أَنْ أَقْتُلَكَ، فَحَمِيَ عَمْرٌو عِنْدَ ذَلِكَ، فَاقْتَحَمَ عَنْ فَرَسِهِ، فَعَقَرَهُ وَضَرَبَ وَجْهَهُ، ثُمَّ أَقْبَلَ عَلَى عَلِيٍّ، فَتَنَاوَلَا وَتَجَاوَلَا فَقَتَلَهُ عَلِيٌّ، فَخَرَجَتْ خَيْلُهُ مُنْهَزِمَةً حَتَّى اقْتَحَمَتْ مِنَ الْخَنْدَقِ هَارِبَةً، وَقُتِلَ مَعَ عَمْرٍو رَجُلَانِ: مُنَبِّهُ بْنُ عُثْمَانَ بْنِ عُبَيْدِ بْنِ السَّبَّاقِ بْنِ عَبْدِ الدَّارِ، أَصَابَهُ سَهْمٌ، فَمَاتَ مِنْهُ بِمَكَّةَ، وَنَوْفَلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْمُغِيرَةِ الْمَخْزُومِيُّ، وَكَانَ اقْتَحَمَ الْخَنْدَقَ فَتَوَرَّطَ فِيهِ فَرَمَوْهُ بِالْحِجَارَةِ، فَقَالَ: يَا مَعْشَرَ الْعَرَبِ قَتْلُهُ أَحْسَنُ مِنْ هَذِهِ، فَنَزَلَ إِلَيْهِ عَلِيٌّ فَقَتَلَهُ، فَغَلَبَ الْمُسْلِمُونَ عَلَى جَسَدِهِ، فَسَأَلُوا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَنْ يَبِيعَهُمْ جَسَدَهُ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: لَا حَاجَةَ لَنَا فِي جَسَدِهِ وَثَمَنِهِ، فَشَأْنُكُمْ بِهِ، فَخَلَّى بَيْنَهُمْ وَبَيْنَهُ.

Sonra hendeğin dar bir yerini hedefleyip atlarını sürdüler ve oradan geçtiler; atlar onları hendek ile Sel' dağı arasındaki çorak arazide gezdirdi. Ali b. Ebî Tâlib, Müslümanlardan bir grup adamla çıkarak atlarını soktukları gedik yerini onlara karşı tuttular. Süvariler de hızla onlara doğru yöneldi. Amr b. Abdivüdd Bedir günü savaşmış ve yaralanarak saf dışı kalmıştı, [bu yüzden Uhud'a katılamamıştı] (¬١). Hendek günü olunca yeri bilinsin diye alamet takıp çıktı. O ve atlıları durunca Ali ona: "Ey Amr! Sen Kureyş'ten bir adam seni iki şeyden birine çağırdığında mutlaka onlardan birini kabul edeceğine dair Allah'a söz vermiştin" dedi. O: "Evet" dedi. Ali b. Ebî Tâlib ona: "Ben seni Allah'a, Resûlü'ne ve İslam'a davet ediyorum" dedi. Amr: "Benim buna ihtiyacım yok" dedi. Ali: "Öyleyse seni teke tek dövüşe çağırıyorum" (¬٢) dedi. Amr: "Niçin ey kardeşimin oğlu? Allah'a yemin olsun ki seni öldürmek istemem" dedi. Ali: "Fakat ben, Allah'a yemin olsun ki seni öldürmeyi çok isterim!" dedi. Bunun üzerine Amr öfkelendi, atından indi, atının bacaklarını kesip yüzüne vurdu; sonra Ali'ye doğru yöneldi. Birbirleriyle tutuştular ve kılıçlaştılar; nihayet Ali onu öldürdü. Atlıları hezimete uğramış vaziyette kaçarak hendekten geri atlayıp uzaklaştılar. Amr ile birlikte iki adam daha öldürüldü: Kendisine ok isabet edip Mekke'de ölen Münebbih b. Osmân b. Ubeyd b. es-Sabbâk b. Abdiddâr ve hendeğe dalıp orada sıkışıp kalan Nevfel b. Abdillâh b. el-Mugīre el-Mahzûmî. Müslümanlar onu taşa tuttular. O: "Ey Arap topluluğu! [Beni] bundan daha güzel bir şekilde öldürün" dedi. Bunun üzerine Ali yanına inip onu öldürdü. Müslümanlar onun cesedini ele geçirdiler. Müşrikler Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den cesedi kendilerine satmasını istediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Bizim onun cesedine de bedeline de ihtiyacımız yoktur; ne yaparsanız yapın" buyurdu ve cesedi onlara bıraktı.

12164. Metin

قَالَتْ عَائِشَةُ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ: كُنَّا يَوْمَ الْخَنْدَقِ فِي حِصْنِ بَنِي حَارِثَةَ، وَكَانَ مِنْ أَحْرَزِ حُصُونِ الْمَدِينَةِ، وَكَانَتْ أُمُّ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ مَعَنَا فِي الْحِصْنِ، وَذَلِكَ قَبْلَ أَنْ يُضْرَبَ عَلَيْنَا الْحِجَابُ، فَمَرَّ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ وَعَلَيْهِ دِرْعٌ مُقَلَّصَةٌ، قَدْ خَرَجَتْ مِنْهَا ذِرَاعُهُ كُلُّهَا، وَفِي يَدِهِ حَرْبَةٌ وَهُوَ يَقُولُ: لَبِّثْ قليلا ندركِ الْهَيْجَا حَمَلْ ... لَا بَأْسَ بِالْمَوْتِ إِذَا حَانَ الْأَجَلْ

Müminlerin annesi Âişe şöyle dedi: Hendek günü biz Medine'nin en muhkem kalelerinden biri olan Benî Hârise kalesindeydik. Sa'd b. Muâz'ın annesi de kalede bizimle beraberdi; bu durum bize tesettür farz kılınmadan önceydi. Sa'd b. Muâz üzerinde, kolunun tamamı dışarıda kalmış dar ve kısa bir zırhla, elinde bir mızrak olduğu halde şu şiiri söyleyerek geçti: Biraz bekle de Cemel savaşa yetişsin... Ecel geldiğinde ölümde bir beis yoktur.

12165. Metin

فَقَالَتْ لَهُ أُمُّهُ: الْحَقْ يَا بُنَيَّ فَقَدْ وَاللَّهِ أَجَزْتَ، قَالَتْ عَائِشَةُ فَقُلْتُ لَهَا: يَا أَمَّ سَعْدٍ وَاللَّهِ لَوَدِدْتُ أَنَّ

Annesi ona şöyle dedi: "Yetiş ey oğulcuğum! Vallahi geç bile kaldın1 2." Âişe dedi ki: Ben ona: "Ey Ümmü Sa'd! Vallahi çok arzu ederdim ki...

12166. Metin

دِرْعَ سَعْدٍ كَانَتْ أَسْبَغَ مِمَّا هِيَ، قَالَتْ: وَخِفْتُ عَلَيْهِ حَيْثُ أَصَابَ السَّهْمُ مِنْهُ، قَالَتْ: فَرُمِيَ سَعْدٌ يَوْمَئِذَ بِسَهْمٍ، وَقُطِعَ مِنْهُ الْأَكْحَلُ، رَمَاهُ خَبَّابُ بْنُ قَيْسِ بْنِ الْعَرِقَةِ، أَحَدُ بَنِي عَامِرِ بْنِ لُؤَيٍّ، فَلَمَّا أَصَابَهُ قَالَ: خُذْهَا وَأَنَا ابْنُ الْعَرِقَةِ، فَقَالَ سَعْدٌ: عَرَّقَ اللَّهُ وَجْهَكَ فِي النَّارِ، ثُمَّ قَالَ سَعْدٌ: اللَّهُمَّ أَنْ كُنْتَ أَبْقَيْتَ مِنْ حَرْبِ قُرَيْشٍ شَيْئًا فَأَبْقِنِي لَهَا، فَإِنَّهُ لَا قَوْمَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ أَنْ أُجَاهِدَهُمْ مِنْ قَوْمٍ آذَوْا رَسُولَكَ وَكَذَّبُوهُ وَأَخْرَجُوهُ، وَإِنْ كُنْتَ قَدْ وَضَعْتَ الْحَرْبَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ فَاجْعَلْهُ لِي شَهَادَةً وَلَا تُمِتْنِي حَتَّى تُقِرَّ عَيْنِي مِنْ بَنِي قريظة وكانوا خلفاءه وَمَوَالِيَهُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ (١) .

Sa'd'ın zırhının bundan daha geniş ve uzun olmasını isterdim" dedim. Dedi ki: Okun isabet ettiği yerden dolayı onun adına korktum. Dedi ki: O gün Sa'd'a bir ok atıldı ve kol damarı (ekhal) kesildi. O oku Benî Âmir b. Lüeyy'den Habbâb b. Kays b. el-Arika attı. Ok isabet edince: "Al bunu, ben İbnü'l-Arika'yım!" dedi. Sa'd: "Allah senin yüzünü ateşte terletsin!" dedi. Sonra Sa'd şöyle dua etti: "Allah'ım! Eğer Kureyş ile savaştan geriye bir şey bıraktıysan beni onun için yaşat; zira benim için kendileriyle cihad etmeyi en çok sevdiğim kavim, Senin Resûlü'ne eziyet eden, O'nu yalanlayan ve yurdundan çıkaran kavimdir. Eğer bizimle onlar arasındaki savaşı bitirdiysen bunu benim için şehadet kıl ve cahiliye döneminde müttefikim ve dostlarım olan Benî Kurayza konusunda gözümü aydın kılmadıkça canımı alma!" (¬١)

12167. Metin

وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ عَنْ يَحْيَى بْنِ عَبَّادِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ عَنْ أَبِيهِ عَبَّادٍ قَالَ: كَانَتْ صَفِيَّةُ بِنْتُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فِي فَارِعِ، حِصْنِ حَسَّانَ بْنِ ثَابِتٍ، قَالَتْ: وَكَانَ حَسَّانُ مَعَنَا فِيهِ، مَعَ النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ، قَالَتْ صَفِيَّةُ: فَمَرَّ بِنَا رَجُلٌ مِنَ اليهود فجعل (٢) يطيف بِالْحِصْنِ، وَقَدْ حَارَبَتْ بَنُو قُرَيْظَةَ، فَقَطَعَتْ مَا بَيْنَنَا وَبَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَلَيْسَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ أَحَدٌ يَدْفَعُ عَنَّا، وَرَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْمُسْلِمُونَ فِي نُحُورِ عَدُوِّهِمْ، لَا يَسْتَطِيعُونَ أَنْ يَنْصَرِفُوا إلينا عنهم، إذا أَتَانَا آتٍ. قَالَتْ: فَقُلْتُ: يَا حَسَّانُ، إِنَّ هَذَا الْيَهُودِيَّ كما ترى، يطيف بِالْحِصْنِ وَإِنِّي وَاللَّهِ مَا آمَنُهُ أَنْ يَدُلَّ عَلَى عَوْرَاتِنَا مَنْ وَرَاءِنَا مِنْ يَهُودَ، وَقَدْ شُغِلَ عَنَّا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَأَصْحَابُهُ (٣) فَانْزِلْ إِلَيْهِ فَاقْتُلْهُ، فَقَالَ: يَغْفِرُ اللَّهُ لَكِ يَابْنَةَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَاللَّهِ لَقَدْ عَرَفْتِ مَا أَنَا بِصَاحِبِ هَذَا، قَالَتْ: فَلَمَّا قَالَ لِي ذَلِكَ وَلَمْ أَرَ عِنْدَهُ شَيْئًا اعْتَجَرْتُ، ثُمَّ أَخَذْتُ عَمُودًا، ثُمَّ نَزَلْتُ مِنَ الْحِصْنِ إِلَيْهِ، فَضَرَبْتُهُ بِالْعَمُودِ حَتَّى قَتَلْتُهُ، فَلَمَّا فَرَغْتُ مِنْهُ رَجَعْتُ إِلَى الْحِصْنِ، فَقُلْتُ: يَا حَسَّانُ انْزِلْ إِلَيْهِ فَاسْلُبْهُ فَإِنَّهُ لَمْ يَمْنَعْنِي مِنْ سَلْبِهِ إِلَّا أَنَّهُ رَجُلٌ، قَالَ: مَا لِي بِسَلْبِهِ مِنْ حَاجَةٍ يَا بِنْتَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ (٤) .

Muhammed b. İshâk, Yahyâ b. Abbâd b. Abdillâh b. ez-Zübeyr'den, o da babası Abbâd'dan rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: Safiyye bint Abdilmuttalib, Hassân b. Sâbit'in Fâri' adlı kalesindeydi. Safiyye dedi ki: Kadınlar ve çocuklarla birlikte Hassân da kalede bizimle beraberdi. Safiyye dedi ki: Yahudilerden bir adam yanımızdan geçti ve kalenin etrafında dolaşmaya başladı. Benî Kurayza savaş açmış ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile aramızdaki irtibatı kesmişti; aramızda bizi savunacak kimse yoktu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar ise düşmanlarının karşısındaydılar, bize bir saldırgan gelse onların yanından ayrılıp bize gelemezlerdi. Dedi ki: Ben: "Ey Hassân! Gördüğün gibi şu Yahudi kalenin etrafında dolaşıyor; Allah'a yemin olsun ki arkamızdaki Yahudilere zayıf noktalarımızı göstermesinden emin değilim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı ise bizden uzakta meşguller (¬٣); in de onu öldür!" dedim. Hassân: "Allah seni bağışlasın ey Abdülmuttalib'in kızı! Allah'a yemin olsun ki benim bu işin adamı olmadığımı sen de bilirsin" dedi. Safiyye dedi ki: O bana böyle deyip kendisinde bir cesaret görmeyince başımı sımsıkı bağladım, sonra bir sırık aldım, ardından kaleden onun yanına indim ve sırıkla vurarak onu öldürdüm. İşini bitirince kaleye döndüm ve: "Ey Hassân! İn de üzerindekileri soyup al; benim onu soymama engel olan tek şey onun bir erkek olmasıydı" dedim. Hassân: "Onun eşyasına benim ihtiyacım yok ey Abdülmuttalib'in kızı!" dedi (¬٤).

12168. Metin

قَالُوا: أَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَأَصْحَابُهُ فِيمَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى مِنَ الْخَوْفِ وَالشِّدَّةِ لِتَظَاهُرِ عَدُوِّهِمْ وَإِتْيَانِهِمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْهُمْ.

Dediler ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı, düşmanlarının birbirine destek vermesi ve hem üstlerinden hem de altlarından gelmeleri sebebiyle Allah Teâlâ'nın vasfettiği korku ve şiddet hali içinde kaldılar.

12169. Metin

ثُمَّ إِنَّ نُعَيْمَ بْنَ مَسْعُودِ بْنِ عَامِرٍ مِنْ غَطَفَانَ أَتَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي قَدْ أَسْلَمْتُ وَإِنَّ قَوْمِي لَمْ يَعْلَمُوا بِإِسْلَامِي، فَمُرْنِي بِمَا شِئْتَ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: إِنَّمَا أَنْتَ فِينَا رَجُلٌ وَاحِدٌ فَخَذِّلْ عَنَّا إِنِ اسْتَطَعْتَ، فَإِنَّ الْحَرْبَ خُدْعَةٌ، فَخَرَجَ نُعَيْمُ بْنُ مَسْعُودٍ حَتَّى أَتَى بَنِي قُرَيْظَةَ، وَكَانَ لَهُمْ نَدِيمًا فِي الْجَاهِلِيَّةِ، فَقَالَ لَهُمْ: يَا بَنِي قُرَيْظَةَ قَدْ عَرَفْتُمْ وُدِّي إِيَّاكُمْ وَخَاصَّةَ مَا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ، قَالُوا: صَدَقْتَ لَسْتَ عِنْدَنَا بِمُتَّهَمٍ، فَقَالَ لَهُمْ: إِنَّ قُرَيْشًا وَغَطَفَانَ جَاءُوا لِحَرْبِ مُحَمَّدٍ وَقَدْ ظَاهَرْتُمُوهُمْ عَلَيْهِ، وَإِنَّ قُرَيْشًا وَغَطَفَانَ لَيْسُوا كَهَيْئَتِكُمْ، الْبَلَدُ بَلَدُكُمْ بِهِ أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ وَنِسَاؤُكُمُ

Sonra Gatafân kabilesinden Nuaym b. Mes'ûd b. Âmir 1, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip 2 şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben Müslüman oldum, kavmimin ise Müslüman olduğumdan haberi yoktur. Bana dilediğini emret." Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona: «Sen aramızda tek bir adamsın; gücün yettiğince [düşmanı] bizden vazgeçirmeye çalış (aralarını bozup dağıt). Çünkü harp hiledir.» buyurdu 3. Nuaym b. Mes'ûd çıkıp Benî Kurayza'ya gitti 4. O, Câhiliye devrinde onların içki arkadaşı (yakın dostu) idi. Onlara: "Ey Benî Kurayza! Benim size olan sevgimi ve aramızdaki hususi yakınlığı bilirsiniz" dedi. Onlar: "Doğru söyledin, sen bizim katımızda itham edilecek (güvenilmez) biri değilsin" dediler. [Nuaym] onlara şöyle dedi: "Kureyş ve Gatafân, Muhammed ile savaşmak için geldiler ve siz de ona karşı onlara destek verdiniz. Oysa Kureyş ve Gatafân sizin durumunuzda değildir. Şehir sizin şehrinizdir; mallarınız, çocuklarınız ve kadınlarınız buradadır.

12170. Metin

لَا تَقْدِرُونَ عَلَى أَنْ تَتَحَوَّلُوا مِنْهُ إِلَى غَيْرِهِ، وَإِنَّ قُرَيْشًا وَغَطَفَانَ، أَمْوَالُهُمْ وَأَوْلَادُهُمْ وَنِسَاؤُهُمْ بَعِيدَةٌ، إِنْ رَأَوْا نُهْزَةً وَغَنِيمَةً أَصَابُوهَا، وَإِنْ كَانَ غَيْرُ ذَلِكَ لَحِقُوا بِبِلَادِهِمْ وَخَلُّوا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الرَّجُلِ، وَالرَّجُلُ بِبَلَدِكُمْ لَا طَاقَةَ لَكُمْ بِهِ إِنْ خَلَا بِكُمْ، فَلَا تُقَاتِلُوا مَعَ الْقَوْمِ حَتَّى تَأْخُذُوا مِنْهُمْ رَهْنًا مِنْ أَشْرَافِهِمْ، يَكُونُونَ بِأَيْدِيكُمْ ثِقَةً لَكُمْ عَلَى أَنْ يُقَاتِلُوا مَعَكُمْ مُحَمَّدًا، حَتَّى تُنَاجِزُوهُ. قَالُوا: لَقَدْ أَشَرْتَ بِرَأْيٍ وَنُصْحٍ.

buradan başka bir yere taşınmaya gücünüz yetmez. Kureyş ve Gatafân'ın ise malları, çocukları ve kadınları uzaktadır. Bir fırsat ve ganimet görürlerse onu alırlar; şayet aksi olursa kendi memleketlerine dönerler ve sizi bu adamla baş başa bırakırlar. O adam ise memleketinizdedir; sizinle baş başa kalırsa ona karşı koyacak gücünüz yoktur. Dolayısıyla, Muhammed ile savaşı kesin neticeye bağlayıncaya kadar sizinle birlikte savaşacaklarına dair elinizde bir güvence olsun diye onların ileri gelenlerinden rehineler almadıkça bu kavimle birlikte savaşmayın" dedi. Onlar: "Çok doğru bir görüş ve samimi bir nasihatte bulundun" dediler.

12171. Metin

ثُمَّ خَرَجَ حَتَّى أَتَى قُرَيْشًا فَقَالَ لِأَبِي سُفْيَانَ بْنِ حَرْبٍ وَمَنْ مَعَهُ مِنْ رِجَالِ قُرَيْشٍ: يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ قَدْ عَرَفْتُمْ وُدِّي إِيَّاكُمْ وَفِرَاقِي مُحَمَّدًا، وَقَدْ بَلَغَنِي أَمْرٌ رَأَيْتُ أَنَّ حَقًّا عَلَيَّ أَنْ أُبْلِغَكُمْ نُصْحًا لَكُمْ، فَاكْتُمُوا عَلَيَّ، قَالُوا: نَفْعَلُ، قَالَ: تَعْلَمُونَ أَنَّ مَعْشَرَ يَهُودَ قَدْ نَدِمُوا عَلَى مَا صَنَعُوا فِيمَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مُحَمَّدٍ، وَقَدْ أَرْسَلُوا إِلَيْهِ: أَنْ قَدْ نَدِمْنَا عَلَى مَا فَعَلْنَا، فَهَلْ يُرْضِيكَ عَنَّا أَنْ نَأْخُذَ مِنَ الْقَبِيلَتَيْنِ، مِنْ قُرَيْشٍ وَغَطَفَانَ، رِجَالًا من أشرافهم فنعطيكم فَتَضْرِبَ أَعْنَاقَهُمْ ثُمَّ نَكُونَ مَعَكَ عَلَى مَنْ بَقِيَ مِنْهُمْ؟ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِمْ: أَنْ نَعَمْ. فَإِنْ بَعَثَتْ إِلَيْكُمْ يَهُودُ يَلْتَمِسُونَ رَهْنًا مِنْ رِجَالِكُمْ فَلَا تَدْفَعُوا إِلَيْهِمْ مِنْكُمْ رَجُلًا وَاحِدًا.

Sonra çıkıp Kureyş'e geldi ve Ebû Süfyân b. Harb ile yanındaki Kureyş adamlarına şöyle dedi: "Ey Kureyş topluluğu! Size olan sevgimi ve Muhammed'den ayrıldığımı bilirsiniz. Bana bir haber ulaştı; size bir nasihat olarak bunu bildirmeyi üzerime bir borç gördüm, ancak bunu gizli tutun." Onlar: "Yaparız" dediler. Dedi ki: "Bilin ki Yahudi topluluğu Muhammed ile aralarında yaptıkları şeye pişman oldular ve O'na: 'Biz yaptığımıza pişman olduk. İki kabileden, Kureyş ve Gatafân'dan, onların ileri gelenlerinden bazı adamları rehin alıp sana teslim etmemiz, senin de onların boyunlarını vurman ve sonra geride kalanlara karşı seninle beraber olmamız seni bizden razı eder mi?' diye haber gönderdiler. O da onlara: 'Evet' diye cevap verdi. Şayet Yahudiler sizden adamlarınızı rehin istemek üzere haber gönderirlerse, onlara içinizden tek bir adam bile teslim etmeyin."

12172. Metin

ثُمَّ خَرَجَ حَتَّى أَتَى غَطَفَانَ فَقَالَ: يَا مَعْشَرَ غَطَفَانَ، أَنْتُمْ أَصْلِي وَعَشِيرَتِي وَأَحَبُّ النَّاسِ إِلَيَّ، وَلَا أَرَاكُمْ تَتَّهِمُونِي، قالوا: صدقت، ٧٨/أقَالَ: فَاكْتُمُوا عَلَيَّ، قَالُوا: نَفْعَلُ، ثُمَّ قَالَ لَهُمْ مِثْلَ مَا قَالَ لِقُرَيْشٍ وَحَذَّرَهُمْ مَا حَذَّرَهُمْ، فَلَمَّا كَانَتْ لَيْلَةُ السَّبْتِ مِنْ شَوَّالٍ سَنَةَ خَمْسٍ، وَكَانَ مِمَّا صَنَعَ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ، أَرْسَلَ أَبُو سُفْيَانَ وَرُءُوسُ غَطَفَانَ إِلَى بَنِي قُرَيْظَةَ عِكْرِمَةَ بْنَ أَبِي جَهْلٍ فِي نَفَرٍ مِنْ قُرَيْشٍ وَغَطَفَانَ، فَقَالُوا لَهُمْ: إِنَّا لَسْنَا بِدَارِ مُقَامٍ، قَدْ هَلَكَ الْخُفُّ وَالْحَافِرُ، فَاغْدُوَا لِلْقِتَالِ حَتَّى نُنَاجِزَ مُحَمَّدًا وَنَفْرُغَ مِمَّا بَيْنَنَا وَبَيْنَهُ، فَقَالَ بَنُو قُرَيْظَةَ لَهُمْ: إِنَّ الْيَوْمَ السَّبْتَ، وَهُوَ يَوْمٌ لَا نَعْمَلُ فِيهِ شَيْئًا، وَقَدْ كَانَ أَحْدَثَ فِيهِ بَعْضُنَا حَدَثًا فَأَصَابَهُ مَا لَمْ يَخْفَ عَلَيْكُمْ، وَلَسْنَا مَعَ ذَلِكَ بِالَّذِينِ نُقَاتِلُ مَعَكُمْ حَتَّى تُعْطُونَا رَهْنًا مِنْ رِجَالِكُمْ، يَكُونُونَ بِأَيْدِينَا ثِقَةً لَنَا حَتَّى نُنَاجِزَ مُحَمَّدًا، فَإِنَّا نَخْشَى إِنْ ضَرَسَتْكُمُ الْحَرْبُ وَاشْتَدَّ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ أَنْ تَسِيرُوا إِلَى بِلَادِكُمْ وَتَتْرُكُونَا، وَالرَّجُلَ فِي بَلَدِنَا، وَلَا طَاقَةَ لَنَا بِذَلِكَ مِنْ مُحَمَّدٍ، فَلَمَّا رَجَعَتْ إِلَيْهِمُ الرُّسُلُ بِالَّذِي قَالَتْ بَنُو قُرَيْظَةَ، قَالَتْ قُرَيْشٌ وَغَطَفَانُ: تَعْلَمُنَّ وَاللَّهِ أَنَّ الَّذِي حَدَّثَكُمْ نُعَيْمُ بْنُ مَسْعُودٍ لَحَقُّ، فَأَرْسَلُوا إِلَى بَنِي قُرَيْظَةَ: إِنَّا وَاللَّهِ لَا نَدْفَعُ إِلَيْكُمْ رَجُلًا وَاحِدًا مِنْ رِجَالِنَا، فَإِنْ كُنْتُمْ تُرِيدُونَ الْقِتَالَ فَاخْرُجُوا فَقَاتِلُوا، فَقَالَتْ بَنُو قُرَيْظَةَ حِينَ انْتَهَتْ إِلَيْهِمُ الرُّسُلُ بِهَذَا: إِنَّ الَّذِي ذَكَرَ لَكُمْ نُعَيْمُ بْنُ مَسْعُودٍ لَحَقُّ، مَا يُرِيدُ الْقَوْمُ إِلَّا أَنْ يُقَاتِلُوا، فَإِنْ وَجَدُوا فُرْصَةً انْتَهَزُوهَا، وَإِنْ كَانَ غَيْرُ ذَلِكَ انْشَمَرُوا إِلَى بِلَادِهِمْ، وَخَلُّوا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الرَّجُلِ فِي بِلَادِكُمْ، فَأَرْسَلُوا إِلَى قُرَيْشٍ وَغَطَفَانَ: إِنَّا وَاللَّهِ لَا نُقَاتِلُ مَعَكُمْ حَتَّى تُعْطُونَا رَهْنًا، فَأَبَوْا عَلَيْهِمْ، وَخَذَّلَ اللَّهُ بَيْنَهُمْ ١ وَبَعَثَ اللَّهُ عَلَيْهِمُ الرِّيحَ فِي لَيَالٍ شَاتِيَةٍ شَدِيدَةِ الْبَرْدِ، فَجَعَلَتْ تَكْفَأُ قُدُورَهُمْ وَتَطْرَحُ آنِيَتَهُمْ.

Sonra çıkıp Gatafân'a geldi ve: "Ey Gatafân topluluğu! Siz benim aslım ve aşiretimsiniz, insanların bana en sevimli olanısınız. Benden şüphelenmeyeceğinizi biliyorum" dedi. Onlar: "Doğru söyledin" dediler. [Nuaym]: "Bunu benden duyduğunuzu gizli tutun" dedi. "Yaparız" dediler. Sonra Kureyş'e söylediklerinin benzerini onlara da söyledi ve onları da aynı şekilde uyardı. Beşinci yılın Şevvâl ayının cumartesi gecesi olduğunda -ki bu durum Allah'ın Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için yaptığı lütuflardandı- Ebû Süfyân ve Gatafân'ın ileri gelenleri, Kureyş ve Gatafân'dan bir grup adamla birlikte İkrime b. Ebî Cehil'i Benî Kurayza'ya gönderdiler. Onlara: "Biz yerleşik kalınacak bir yerde değiliz. Develer ve atlar telef oldu. Sabahleyin savaşa çıkın da Muhammed ile kozlarımızı paylaşıp aramızdaki bu meseleyi bitirelim" dediler. Benî Kurayza ise onlara şöyle dedi: "Bugün cumartesidir ve o, içinde hiçbir iş yapmadığımız bir gündür. Vaktiyle içimizden bazıları bu günde bir bidat/ihlal ortaya çıkarmıştı da başlarına gelen şey size gizli değildir. Bununla birlikte, Muhammed ile kozlarımızı paylaşıncaya kadar bize güven vermesi için adamlarınızdan rehineler vermedikçe sizinle beraber savaşacak değiliz. Zira biz, şayet savaş sizi yıpratır ve çatışma size ağır gelirse memleketlerinize dönüp gitmenizden ve bizi o adam memleketimizdeyken yalnız bırakmanızdan korkuyoruz. Bizim ise bu durumda Muhammed'e karşı koyacak gücümüz yoktur." Elçiler Benî Kurayza'nın söyledikleriyle geri dönünce, Kureyş ve Gatafân: "Allah'a yemin olsun ki Nuaym b. Mes'ûd'un size anlattığı şeyin kesinlikle doğru olduğunu gördünüz" dediler ve Benî Kurayza'ya: "Allah'a yemin olsun ki size adamlarımızdan tek bir kişi bile vermeyiz. Şayet savaşmak istiyorsanız çıkın ve savaşın" diye haber gönderdiler. Elçiler bu cevabı ulaştırınca Benî Kurayza: "Nuaym b. Mes'ûd'un size bahsettiği şey haktır/kesinlikle doğrudur! Bu kavim sadece savaşmak istiyor; bir fırsat bulurlarsa ganimeti alırlar, aksi olursa hemen memleketlerine kaçıp sizi memleketinizde o adamla baş başa bırakırlar" dediler. Bunun üzerine Kureyş ve Gatafân'a: "Allah'a yemin olsun ki bize rehineler vermedikçe sizinle beraber savaşmayacağız" diye haber gönderdiler. Onlar da bunu reddettiler. Böylece Allah onların arasını bozup birbirine düşürdü 1 ve şiddetli soğuğun hüküm sürdüğü kış gecelerinde Allah onların üzerine öyle bir rüzgâr gönderdi ki tencerelerini deviriyor, kap kacaklarını fırlatıp atıyordu.

12173. Metin

فَلَمَّا انْتَهَى إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ مَا اخْتَلَفَ مِنْ أَمْرِهِمْ دَعَا حُذَيْفَةَ بْنَ الْيَمَانِ فَبَعَثَهُ إِلَيْهِمْ لِيَنْظُرَ مَا فَعَلَ الْقَوْمُ لَيْلًا.

Onların durumlarının bozulup ihtilafa düştükleri haberi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaşınca Huzeyfe b. el-Yemân'ı çağırıp, geceleyin o kavmin ne yaptığını gidip görmesi için onu gönderdi.

12174. Metin

رَوَى مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ، عَنْ يَزِيدَ بْنِ أَبِي زِيَادٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ، وَرَوَى غَيْرُهُ عَنْ إِبْرَاهِيمَ التَّمِيمِيِّ، عَنْ أَبِيهِ قَالَا قَالَ فَتًى مِنْ أَهْلِ الْكُوفَةِ لِحُذَيْفَةَ بْنِ الْيَمَانِ: يَا أَبَا عَبْدِ اللَّهِ رَأَيْتُمْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ وَصَحِبْتُمُوهُ، قال نعم يا ابن أَخِي، قَالَ: كَيْفَ كُنْتُمْ تَصْنَعُونَ؟ قَالَ: وَاللَّهِ لَقَدْ كُنَّا نُجْهَدُ، فَقَالَ الْفَتَى: وَاللَّهُ لَوْ أَدْرَكْنَاهُ مَا تَرَكْنَاهُ يَمْشِي عَلَى الْأَرْضِ وَلَحَمَلْنَاهُ عَلَى أَعْنَاقِنَا وَلَخَدَمْنَاهُ، وَفَعَلْنَا وَفَعَلْنَا، فقال حذيفة: يا ابن أَخِي وَاللَّهِ لَقَدْ رَأَيْتُنِي لَيْلَةَ الْأَحْزَابِ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ: مَنْ يَقُومُ فَيَذْهَبُ إِلَى هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ فَيَأْتِينَا بِخَبَرِهِمْ أَدْخَلَهُ اللَّهُ الْجَنَّةَ؟ فَمَا قَامَ مِنَّا رَجُلٌ، ثُمَّ صَلَّى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ هُوِيًّا مِنَ اللَّيْلِ، ثُمَّ الْتَفَتَ إِلَيْنَا فَقَالَ مِثْلَهُ فَسَكَتَ الْقَوْمُ، وَمَا قَامَ مِنَّا رَجُلٌ ثُمَّ صَلَّى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ هُوِيًّا مِنَ اللَّيْلِ، ثُمَّ الْتَفَتَ إِلَيْنَا فَقَالَ: مَنْ رَجُلٌ يَقُومُ فَيَنْظُرُ مَا فَعَلَ الْقَوْمُ عَلَى أَنْ يَكُونَ رَفِيقِي فِي الْجَنَّةِ، فَمَا قَامَ رَجُلٌ مِنْ شِدَّةِ الْخَوْفِ وَشِدَّةِ الْجُوعِ وَشِدَّةِ الْبَرْدِ، فَلَمَّا لَمَّ يَقُمْ أَحَدٌ دَعَانِي، رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ يَا حُذَيْفَةُ، فَلَمْ يَكُنْ لِي بُدٌ مِنَ الْقِيَامِ إِلَيْهِ حِينَ دَعَانِي، فَقُلْتُ: لَبَّيْكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَقُمْتُ حَتَّى آتِيَهُ، وَإِنَّ جَنْبَيَّ لَيَضْطَرِبَانِ، فَمَسَحَ رَأْسِي وَوَجْهِي، ثُمَّ قَالَ: ائْتِ هَؤُلَاءِ الْقَوْمَ حَتَّى تَأْتِيَنِي بِخَبَرِهِمْ وَلَا تُحْدِثَنَّ شَيْئًا حَتَّى تَرْجِعَ إِلَيَّ، ثُمَّ قَالَ اللَّهُمَّ احْفَظْهُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمَنْ خَلْفِهِ وَعَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ شِمَالِهِ، وَمِنْ فَوْقِهِ وَمِنْ تَحْتِهِ فَأَخَذْتُ سَهْمِي، وَشَدَدْتُ عَلَيَّ سِلَاحِي، ثُمَّ انْطَلَقْتُ أَمْشِي نَحْوَهُمْ كَأَنَّمَا أَمْشِي فِي حَمَّامٍ، فَذَهَبْتُ فَدَخَلْتُ فِي الْقَوْمِ، وَقَدْ أَرْسَلَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لِلَّهِ تَفْعَلُ بِهِمْ مَا تَفْعَلُ، لَا تُقِرُّ لَهُمْ قِدْرًا وَلَا نَارًا وَلَا بِنَاءً، وَأَبُو سُفْيَانَ قَاعِدٌ يَصْطَلِي، فَأَخَذْتُ سَهْمًا فَوَضَعْتُهُ فِي كَبِدِ قَوْسِي فَأَرَدْتُ أَنْ أَرْمِيَهُ، وَلَوْ رَمَيْتُهُ لَأَصَبْتُهُ، فَذَكَرْتُ قَوْلَ النَّبِيِّ ﷺ لَا تُحْدِثَنَّ حَدَثًا حَتَّى تَرْجِعَ إِلَيَّ، فَرَدَدْتُ سَهْمِي فِي كِنَانَتِي. فَلَمَّا رَأَى أَبُو سُفْيَانَ مَا تَفْعَلُ الرِّيحُ وَجُنُودُ اللَّهِ بِهِمْ، لَا تُقِرُّ لَهُمْ قِدْرًا وَلَا نَارًا وَلَا بِنَاءً، قَامَ فَقَالَ: يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ لِيَأْخُذْ كُلُّ رَجُلٍ مِنْكُمْ بِيَدِ جَلِيسِهِ فَلْيَنْظُرْ مَنْ هُوَ، فَأَخَذْتُ بِيَدِ جَلِيسِي فَقُلْتُ مَنْ أَنْتَ، فَقَالَ: سُبْحَانَ اللَّهِ أَمَا تَعْرِفُنِي أَنَا فُلَانُ ابن فُلَانٍ، فَإِذَا هُوَ رَجُلٌ مِنْ هَوَازِنَ.

Muhammed b. İshâk, Yezîd b. Ebî Ziyâd'dan, o da Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'den; başkası da İbrâhîm et-Teymî'den, o da babasından rivayet etti: İkisi dediler ki: Kûfe halkından bir genç Huzeyfe b. el-Yemân'a: "Ey Ebû Abdillâh! Siz Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i gördünüz ve O'na arkadaşlık ettiniz mi?" dedi. Huzeyfe: "Evet, ey kardeşimin oğlu" dedi. Genç: "Nasıl davranırdınız?" diye sordu. Huzeyfe: "Allah'a yemin olsun ki çok büyük meşakkatler çekerdik" dedi. Genç: "Allah'a yemin olsun ki biz O'na yetişseydik O'nu yerde yürütmez, boyunlarımızda taşır ve O'na hizmet ederdik, şöyle şöyle yapardık" dedi. Bunun üzerine Huzeyfe şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu! Allah'a yemin olsun ki Ahzâb gecesi kendimi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte gördüm; O: 'Kim kalkıp şu kavme gider ve bize onların haberini getirirse Allah onu cennete koysun?' buyurdu. İçimizden hiçbir kimse kalkamadı. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gecenin bir kısmında namaz kıldı, sonra bize dönüp aynı şeyi söyledi; topluluk sustu ve içimizden hiç kimse kalkmadı. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gecenin bir kısmında namaz kıldı, sonra bize dönüp: 'Cennette benimle arkadaş olmak üzere kalkıp o kavmin ne yaptığına bakacak kim var?' buyurdu. Şiddetli korku, şiddetli açlık ve şiddetli soğuk sebebiyle hiçbir adam kalkamadı. Kimse kalkmayınca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem beni çağırdı ve: 'Ey Huzeyfe!' buyurdu. Beni çağırınca O'na doğru kalkmaktan başka çarem kalmadı. 'Buyur ey Allah'ın Resûlü!' dedim ve yanına varmak üzere kalktım; yanlarım titriyordu. Başımı ve yüzümü meshetti, sonra: 'Şu kavme git, bana onların haberini getir ve bana dönünceye kadar hiçbir şey yapma!' buyurdu. Sonra: 'Allah'ım! Onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden ve altından koru!' diye dua etti. Okumu aldım, silahımı kuşandım; sonra sanki bir hamamda yürüyormuşum gibi onların tarafına doğru yürümeye başladım. Gidip kavmin arasına girdim; Allah onların üzerine bir rüzgâr ve Allah'ın ordularını göndermişti ki onlara yapacağını yapıyordu; ne bir kazanlarını, ne bir ateşlerini ne de bir çadırlarını yerinde bırakıyordu. Ebû Süfyân oturmuş ısınıyordu. Bir ok çıkarıp yayımın kirişine koydum, onu vurmak istedim; şayet atsaydım mutlaka vururdum. Fakat Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in: 'Bana dönünceye kadar hiçbir şey yapma!' sözünü hatırladım ve okumu sadakıma geri koydum. Ebû Süfyân rüzgârın ve Allah'ın ordularının kendilerine ne yaptığını, ne bir kazanlarını, ne bir ateşlerini ne de bir çadırlarını yerinde bırakmadığını görünce kalkıp: 'Ey Kureyş topluluğu! Herkes yanındakinin elinden tutsun ve kim olduğuna baksın!' dedi. Hemen yanımdakinin elinden tuttum ve: 'Sen kimsin?' dedim. O: 'Sübhânallâh! Beni tanımaz mısın, ben falan oğlu falanım!' dedi; meğer Hevâzin'den bir adammış."

12175. Metin

فَقَالَ أَبُو سُفْيَانَ يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ إِنَّكُمْ وَاللَّهِ مَا أَصْبَحْتُمْ بِدَارِ مُقَامٍ لَقَدْ هَلَكَ الْكُرَاعُ وَالْخُفُّ وَأَخْلَفَتْنَا بَنُو قُرَيْظَةَ، وَبَلَغَنَا مِنْهُمُ الَّذِي نَكْرَهُ، وَلَقِينَا مِنْ هَذِهِ الرِّيحِ مَا تَرَوْنَ، فَارْتَحِلُوا فَإِنِّي مرتحل، ثم قال إِلَى جَمَلِهِ وَهُوَ مَعْقُولٌ فَجَلَسَ عَلَيْهِ، ثُمَّ ضَرَبَهُ فَوَثَبَ بِهِ عَلَى ثَلَاثٍ، فَمَا أَطْلَقَ عِقَالَهُ إِلَّا وَهُوَ قَائِمٌ وَسَمِعَتْ غَطَفَانُ بِمَا فَعَلَتْ قُرَيْشٌ فَانْشَمَرُوا رَاجِعِينَ إِلَى بِلَادِهِمْ.

Ebû Süfyân dedi ki: "Ey Kureyş topluluğu! Allah'a yemin olsun ki artık kalınacak bir yerde değilsiniz; atlar ve develer helak oldu, Benî Kurayza bize verdiği sözden döndü ve onlardan hoşlanmadığımız haberler ulaştı. Bu rüzgârdan da gördüğünüz şeylere maruz kaldık; artık göç edin, ben göç ediyorum." Sonra bağlı duran devesine yönelip üzerine bindi, sonra devesine vurdu; deve üç ayağı üzerinde sıçradı, ancak deve ayağa kalktıktan sonra bağını çözebildi. Gatafân da Kureyş'in ne yaptığını işitince derlenip toparlanarak memleketlerine döndüler.

12176. Metin

قَالَ: فَرَجَعْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ كَأَنِّي أَمْشِي فِي حَمَّامٍ فَأَتَيْتُهُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي، فَلَمَّا سَلَّمَ أَخْبَرْتُهُ الْخَبَرَ، فَضَحِكَ حَتَّى بَدَتْ أَنْيَابُهُ فِي سَوَادِ اللَّيْلِ، قَالَ: فَلَمَّا أَخْبَرْتُهُ وَفَرَغْتُ قَرَرْتُ وَذَهَبَ عَنِّي الدِّفَاءُ.

[Huzeyfe] dedi ki: Sanki hamamda yürüyormuşum gibi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına döndüm. Yanına vardığımda ayakta namaz kılıyordu. Selam verince O'na haberi bildirdim; gecenin karanlığında azı dişleri görünecek kadar güldü. Dedi ki: O'na haberi verip bitirince bir üşüme geldi ve sıcaklık benden gitti.

12177. Metin

فَأَدْنَانِي النَّبِيُّ ﷺ مِنْهُ، وَأَنَامَنِي عِنْدَ رِجْلَيْهِ، وَأَلْقَى عَلَيَّ طَرَفَ ثَوْبِهِ، وَأَلْزَقَ صَدْرِي بِبَطْنِ قَدَمَيْهِ فَلَمْ أَزَلْ نَائِمًا حَتَّى أَصْبَحْتُ فَلَمَّا أَصْبَحْتُ قَالَ: قُمْ يَا نَوْمَانُ (١) .

Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem beni yanına yaklaştırdı, beni ayaklarının ucunda uyuttu, elbisesinin bir ucunu üzerime örttü ve göğsümü ayaklarının tabanına yapıştırdı. Sabaha kadar uyumaya devam ettim. Sabah olunca: "Kalk ey çok uyuyan!" buyurdu (¬١).

12178. Metin

{إِذْ جَاءُوكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ وَإِذْ زَاغَتِ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَ (١٠) هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا (١١) }

{إِذْ جَاءُوكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ وَإِذْ زَاغَتِ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَ (١٠) هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا (١١) } “Hani onlar size hem üstünüzden hem de alt tarafınızdan gelmişlerdi; hani gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı ve siz Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada müminler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı.”

12179. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {إِذْ جَاءُوكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ} أَيْ: مِنْ فَوْقِ الْوَادِي مِنْ قِبَلِ الْمَشْرِقِ، وَهُمْ أَسَدٌ، وَغَطَفَانُ، وَعَلَيْهِمْ مَالِكُ بْنُ عَوْفٍ النَّصْرِيُّ وَعُيَيْنَةُ بْنُ حِصْنٍ الْفَزَارِيُّ فِي أَلْفٍ مِنْ غَطَفَانَ، وَمَعَهُمْ طُلَيْحَةُ بْنُ خُوَيْلِدٍ الْأَسَدِيُّ فِي بَنِي أَسَدٍ وَحُيَيُّ بْنُ أَخْطَبَ فِي يَهُودِ بَنِي قُرَيْظَةَ، {وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ} يَعْنِي: مِنْ بَطْنِ الْوَادِي، مِنْ قِبَلِ الْمَغْرِبِ، وَهُمْ قُرَيْشٌ وَكِنَانَةُ، عَلَيْهِمْ أَبُو سُفْيَانَ بْنُ حَرْبٍ فِي قُرَيْشٍ وَمَنْ تَبِعَهُ، وَأَبُو الْأَعْوَرِ عَمْرُو بْنُ سُفْيَانَ السُّلَمِيُّ مِنْ قِبَلِ الْخَنْدَقِ.

Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {إِذْ جَاءُوكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ} “Hani onlar size üstünüzden gelmişlerdi” kavli; yani vadinin üst tarafından, doğu cihetinden [gelmişlerdi] ki onlar Esed ve Gatafân idi. Başlarında Mâlik b. Avf en-Nasrî ve Gatafân'dan bin kişiyle Uyeyne b. Hısn el-Fezârî vardı; beraberlerinde Esedoğulları'ndan Tuleyha b. Huveylid el-Esedî ve Benî Kurayza Yahudileri içinde Huyey b. Ahtab bulunuyordu. {وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ} “ve alt tarafınızdan” yani vadinin altından, batı cihetinden [gelmişlerdi] ki onlar Kureyş ve Kinâne idi. Başlarında Kureyş ve ona uyanlarla birlikte Ebû Süfyân b. Harb, hendek cihetinde ise Ebü'l-A'ver Amr b. Süfyân es-Sülemî vardı.

12180. Metin

وَكَانَ الَّذِي جَرَّ غَزْوَةَ الْخَنْدَقِ -فِيمَا قِيلَ-إِجْلَاءُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ بَنِي النَّضِيرِ مِنْ دِيَارِهِمْ.

Söylendiğine göre Hendek Gazvesi'ne yol açan sebep, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Benî Nadîr'i yurtlarından sürmesiydi.

12181. Metin

{وَإِذْ زَاغَتِ الْأَبْصَارُ} مالت وشخصت ٧٨/ب مِنَ الرُّعْبِ، وَقِيلَ: مَالَتْ عَنْ كُلِّ شَيْءٍ فَلَمْ تَنْظُرْ إِلَى عَدُوِّهَا، {وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ} فَزَالَتْ عَنْ أَمَاكِنِهَا حَتَّى بَلَغَتِ الْحُلُوقَ مِنَ الْفَزَعِ، وَالْحَنْجَرَةُ: جَوْفُ الْحُلْقُومِ، وَهَذَا عَلَى التَّمْثِيلِ، عَبَّرَ بِهِ عَنْ شِدَّةِ الْخَوْفِ، قَالَ الْفَرَّاءُ: مَعْنَاهُ أَنَّهُمْ جَبُنُوا وَسَبِيلُ الْجَبَانِ إِذَا اشْتَدَّ خَوْفُهُ أَنْ تَنْتَفِخَ رِئَتُهُ فَإِذَا انْتَفَخَتِ الرِّئَةُ رَفَعَتِ الْقَلْبَ إِلَى الْحَنْجَرَةِ، وَلِهَذَا يُقَالُ لِلْجَبَانِ: انْتَفَخَ سَحْرُهُ.

{وَإِذْ زَاغَتِ الْأَبْصَارُ} “Hani gözler kaymıştı” dehşetten eğrilmiş ve dikilmişti. Denildi ki: Her şeyden kaymış ve düşmanından başkasına bakamaz olmuştu. {وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ} “ve yürekler gırtlaklara dayanmıştı” korkudan yerlerinden oynayıp boğazlara kadar gelmişti. Hancere (حَنْجَرَة): Gırtlağın içidir. Bu bir temsildir; onunla korkunun şiddeti ifade edilmiştir. Ferrâ şöyle dedi: Bunun anlamı onların korkmalarıdır. Korkak kimsenin korkusu şiddetlenince ciğeri şişer; ciğer şişince de kalbi gırtlağa doğru kaldırır. Bu sebeple korkak kimse için: 'Ciğeri şişti' denir.

12182. Metin

{وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا} أَيْ: اخْتَلَفَتِ الظُّنُونُ؛ فَظَنَّ الْمُنَافِقُونَ اسْتِئْصَالَ مُحَمَّدٍ ﷺ وَأَصْحَابَهُ رَضِيَ عَنْهُمْ، وَظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ النَّصْرَ وَالظَّفَرَ لَهُمْ.

{وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا} “ve siz Allah hakkında türlü türlü zanlarda bulunuyordunuz” yani zanlar farklılaştı; münafıklar Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ve ashabının -Allah onlardan razı olsun- kökünün kazınacağını zannettiler; müminler ise kendileri için zafer ve muzafferiyet zannında bulundular.

12183. Metin

قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ وَأَبُو بَكْرٍ: "الظَّنُونَا" وَ"الرَّسُولَا" وَ"السَّبِيلَا" بِإِثْبَاتِ الْأَلِفِ وَصْلًا وَوَقْفًا، لِأَنَّهَا مُثْبَتَةٌ فِي الْمَصَاحِفِ، وَقَرَأَ أَهْلُ الْبَصْرَةِ وَحَمْزَةُ بِغَيْرِ الْأَلْفِ فِي الْحَالَيْنِ عَلَى الْأَصْلِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْأَلِفِ فِي الْوَقْفِ دُونَ الوصل لموافقة رؤس الْآيِ. {هُنَالِكَ ابْتُلِيَ} أَيْ: عِنْدَ ذَلِكَ اخْتُبِرَ الْمُؤْمِنُونَ، بِالْحَصْرِ وَالْقِتَالِ، لِيَتَبَيَّنَ الْمُخْلِصُ مِنَ الْمُنَافِقِ، {وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا} حُرِّكُوا حَرَكَةً شَدِيدَةً.

Medine ve Şam ehli ile Ebû Bekr, Mushaflarda yazılı olduğu için "ez-Zunûnâ", "er-Rasûlâ" ve "es-Sebîlâ" [kelimelerini] vasl (geçiş) ve vakıf (durma) halinde elif'in ispatıyla (yazıp okuyarak) okumuşlardır. Basra ehli ve Hamza ise asıl üzere her iki durumda da elif olmaksızın okumuşlardır. Diğer [kıraat imamları] ise ayet sonlarına uygunluk sağlaması için vasl halinde değil, sadece vakıf halinde elif ile okumuşlardır. {هُنَالِكَ ابْتُلِيَ} “İşte orada imtihan edildiler” yani o esnada ihlaslı olan ile münafık olanın açığa çıkması için müminler kuşatma ve savaş ile sınandılar. {وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا} “ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldılar” şiddetli bir şekilde sarsıldılar.1

12184. Metin

{وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا (١٢) وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا (١٣) وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا (١٤) }

{وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا (١٢) وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا (١٣) وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا (١٤) } “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Allah ve Resûlü bize sadece bir aldanış vaat etmiş' diyorlardı. Hani onlardan bir grup da: 'Ey Yesrib halkı! Artık sizin için duracak yer yok, geri dönün!' demişti. Onlardan bir kısmı da: 'Evlerimiz korumasızdır' diyerek Nebî'den izin istiyordu; oysa evleri korumasız değildi, onlar sadece kaçmak istiyorlardı. Eğer [şehir] her bir yanından onların üzerlerine girilseydi, sonra da kendilerinden fitne [ve şirk] istenseydi, ona hemen gelirler ve bunda pek az oyalanırlardı.”

12185. Metin

{وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ} مُعَتِّبُ بْنُ قُشَيْرٍ، وَقِيلَ: عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَيٍّ وَأَصْحَابُهُ، {وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} شَكٌّ وَضَعْفُ اعْتِقَادٍ: {مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا} وَهُوَ قَوْلُ أَهْلِ النِّفَاقِ: يَعِدُنَا مُحَمَّدٌ فَتْحَ قُصُورِ الشَّامِ وَفَارِسَ وَأَحَدُنَا لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُجَاوِزَ رَحْلَهُ، هَذَا وَاللَّهِ الْغُرُورُ. {وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ} أَيْ: مِنَ الْمُنَافِقِينَ، وَهُمْ أَوْسُ بْنُ قَيْظِيٍّ وَأَصْحَابُهُ، {يَا أَهْلَ يَثْرِبَ} يَعْنِي الْمَدِينَةَ، قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: "يَثْرِبُ": اسْمُ أَرْضٍ، وَمَدِينَةُ الرَّسُولِ ﷺ فِي نَاحِيَةٍ مِنْهَا.

{وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ} “Hani münafıklar... diyordu” [bu kişi] Muattib b. Kuşeyr'dir; Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları olduğu da söylenmiştir. {وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} “ve kalplerinde hastalık bulunanlar” şüphe ve inanç zayıflığı bulunanlar: {مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا} “Allah ve Resûlü bize sadece bir aldanış vaat etmiş” [diyorlardı]. Bu, nifak ehlinin şu sözüdür: 'Muhammed bize Şam ve Fars saraylarının fethini vaat ediyor; oysa birimiz helaya gitmeye bile güç yetiremiyor, Allah'a yemin olsun ki bu tam bir aldanıştır.' {وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ} “Hani onlardan bir grup da... demişti” yani münafıklardan; onlar da Evs b. Kayzî ve arkadaşlarıdır: {يَا أَهْلَ يَثْرِبَ} “Ey Yesrib halkı!” yani Medine'yi kastetmektedir. Ebû Ubeyde dedi ki: "Yesrib" bir arazinin adıdır, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şehri de onun bir tarafındadır.

12186. Metin

وَفِي بَعْضِ الْأَخْبَارِ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ نَهَى أَنْ تُسَمَّى الْمَدِينَةُ يَثْرِبَ، وَقَالَ: "هِيَ طَابَةُ"، كَأَنَّهُ كَرِهَ هَذِهِ اللَّفْظَةَ (١) .

Bazı rivayetlerde geçtiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye Yesrib denilmesini yasaklamış ve: "O Tâbe'dir" buyurmuştur; sanki bu lafızdan hoşlanmamıştır (¬١).

12187. Metin

{لَا مُقَامَ لَكُمْ} قَرَأَ الْعَامَّةُ بِفَتْحِ الْمِيمِ، أي: لا مكانه لَكُمْ تَنْزِلُونَ وَتُقِيمُونَ فِيهِ، وَقَرَأَ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيُّ، وَحَفْصٌ: بِضَمِّ الْمِيمِ، أَيْ: لَا إِقَامَةَ لَكُمْ، {فَارْجِعُوا} ؛ إِلَى مَنَازِلِكُمْ عَنِ اتِّبَاعِ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَقِيلَ: عَنِ الْقِتَالِ إِلَى مَسَاكِنِكُمْ.

{لَا مُقَامَ لَكُمْ} “artık sizin için duracak yer yok” Kıraat imamlarının geneli mim harfinin fethasıyla (lâ mekāme) okumuştur; yani konaklayacağınız ve duracağınız bir yer yoktur demektir. Ebû Abdirrahmân es-Sülemî ve Hafs ise mim harfinin dammesiyle (lâ mukāme) okumuştur; yani sizin için ikamet [imkânı] yoktur demektir. {فَارْجِعُوا} “geri dönün” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e tabi olmaktan evlerinize dönün; savaşı bırakıp meskenlerinize dönün de denilmiştir.

12188. Metin

{وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ} وَهُمْ بَنُو حَارِثَةَ وَبَنُو سَلَمَةَ، {يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ} أَيْ: خَالِيَةٌ ضَائِعَةٌ، وَهُوَ مِمَّا يَلِي الْعَدُوَّ نَخْشَى عَلَيْهَا السُّرَّاقَ. وَقَرَأَ أَبُو رَجَاءٍ الْعُطَارِدِيُّ "عَوِرَةٌ" بِكَسْرِ الْوَاوِ، أَيْ: قَصِيرَةَ الْجُدْرَانِ يَسْهُلُ دُخُولُ السُّرَّاقِ عَلَيْهَا، فَكَذَّبَهُمُ اللَّهُ فَقَالَ: {وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا} أَيْ: مَا يُرِيدُونَ إِلَّا الْفِرَارَ. {وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ} أَيْ: لَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمُ الْمَدِينَةَ، يَعْنِي هَؤُلَاءِ الْجُيُوشَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ قِتَالَهُمْ، وَهُمُ الْأَحْزَابُ، {مِنْ أَقْطَارِهَا} جَوَانِبِهَا وَنَوَاحِيهَا جَمْعُ قُطْرٍ، {ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ} أَيْ: الشِّرْكَ.

{وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ} “İçlerinden bir topluluk da Peygamber'den izin istiyor[du]” ki bunlar Benû Hârise ve Benû Selime'dir. {يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ} “‘Evlerimiz korunmasızdır’ diyorlardı” yani boştur, sahipsizdir, düşmana bakan taraftadır ve onlar hakkında hırsızlardan endişe etmekteyiz [demek istiyorlardı]. Ebû Recâ el-Utâridî ise vâv harfinin kesresiyle "aviretun" (عَوِرَةٌ) şeklinde okumuştur; yani duvarları alçaktır, hırsızların girmesi kolaydır [demektir]. Bunun üzerine Allah onları yalanlayarak şöyle buyurdu: {وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا} “Halbuki onlar korunmasız değildir. Onlar sadece kaçmak istemektedirler” yani firardan başka bir şey istemiyorlar. {وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ} “Şayet üzerlerine girilseydi” yani onlarla savaşmak isteyen o ordular -ki bunlar Ahzâb'dır (müttefik kabileler)- Medine'ye onların üzerlerine girmiş olsalardı, {مِنْ أَقْطَارِهَا} “onun (şehrin) etrafından” her yanından ve bucağından -kıtr (قُطْر) kelimesinin çoğuludur-, {ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ} “sonra da kendilerinden fitne istenseydi” yani şirk [istenmiş olsaydı].1

12189. Metin

{لَآتَوْهَا} لَأَعْطَوْهَا، وَقَرَأَ أَهْلُ الْحِجَازِ لَأَتَوْهَا مَقْصُورًا، أَيْ: لَجَاؤُوهَا وَفَعَلُوهَا وَرَجَعُوا عَنِ الْإِسْلَامِ، {وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا} أَيْ: مَا احْتَبَسُوا عَنِ الْفِتْنَةِ، {إِلَّا يَسِيرًا} وَلَأَسْرَعُوا الْإِجَابَةَ إِلَى الشِّرْكِ طَيِّبَةً بِهِ أَنْفُسُهُمْ، هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ.

{لَآتَوْهَا} “onu hemen verirlerdi” yani kabul ederlerdi. Hicaz ehli med siz (kısa hemze ile) "le-etevhâ" (لَأَتَوْهَا) şeklinde okumuştur; yani ona gelirler, onu yaparlar ve İslam'dan dönerlerdi demektir. {وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا} “ve onda oyalanmazlardı” yani fitneden geri durmazlardı; {إِلَّا يَسِيرًا} “pek azından başka” ve gönül hoşluğuyla şirke koşarak icabet ederlerdi. Müfessirlerin çoğunun görüşü budur.

12190. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ وَالْفَرَّاءُ: وَمَا أَقَامُوا بِالْمَدِينَةِ بَعْدَ إِعْطَاءِ الْكُفْرِ إِلَّا قَلِيلًا حَتَّى يَهْلَكُوا (١) .

Hasan ve Ferrâ şöyle dediler: Küfrü kabul ettikten sonra helak oluncaya kadar Medine'de pek az kalırlardı (¬١).

12191. Metin

{وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا (١٥) }

{وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا (١٥) } “Andolsun ki daha önce, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen söz ise [hesabı] sorulacak bir ahiddir.”1

12192. Metin

{قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ وَإِذًا لَا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا (١٦) }

{قُلْ لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ وَإِذًا لَا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا (١٦) } “De ki: 'Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez. Öyle olsa bile pek az bir süreden fazla yaşatılmazsınız.'”

12193. Metin

{وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ} أَيْ: مِنْ قَبْلِ غَزْوَةِ الْخَنْدَقِ، {لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ} مِنْ عَدُوِّهِمْ أَيْ: لَا يَنْهَزِمُونَ، قَالَ يَزِيدُ بْنُ رُومَانَ: هُمْ بَنُو حَارِثَةَ، هَمُّوا يَوْمَ أُحُدٍ أَنْ يَفْشَلُوا مَعَ بَنِي سَلَمَةَ، فَلَمَّا نَزَلَ فِيهِمْ مَا نَزَلَ عَاهَدُوا اللَّهَ أَنْ لَا يَعُودُوا لِمِثْلِهَا (١) .

{وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِنْ قَبْلُ} “Andolsun ki daha önce Allah'a söz vermişlerdi” yani Hendek Gazvesi'nden önce; düşmanlarından {لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ} “arkalarını dönmeyeceklerine” yani hezimete uğrayıp kaçmayacaklarına [dair söz vermişlerdi]. Yezîd b. Rûmân dedi ki: Onlar Benî Hârise'dir; Uhud günü Benî Selime ile birlikte korkup geri çekilmeye yeltenmişlerdi. Haklarında inen ayetler inince bir daha benzeri bir şeye dönmeyeceklerine dair Allah'a söz verdiler (¬١).

12194. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ: هُمْ نَاسٌ كَانُوا قَدْ غَابُوا عَنْ وَقْعَةِ بَدْرٍ [وَرَأَوْا مَا أَعْطَى اللَّهُ أَهْلَ بَدْرٍ] (٢) مِنَ الْكَرَامَةِ وَالْفَضِيلَةِ قَالُوا: لَئِنْ أَشْهَدَنَا اللَّهُ قِتَالًا لَنُقَاتِلَنَّ، فَسَاقَ اللَّهُ إِلَيْهِمْ ذَلِكَ (٣) .

Katâde dedi ki: Onlar Bedir Savaşı'nda bulunamayan insanlardı; [Allah'ın Bedir ehline verdiği] ikram ve fazileti [görünce] (¬٢): 'Eğer Allah bizi bir savaşa eriştirirse mutlaka savaşacağız' demişlerdi; Allah da onları bu duruma sevk etti (¬٣).

12195. Metin

وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ: هُمْ سَبْعُونَ رَجُلًا بَايَعُوا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ لَيْلَةَ الْعَقَبَةِ، وَقَالُوا: أَشْتَرِطْ لِرَبِّكَ وَلِنَفْسِكَ مَا شِئْتَ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: أَشْتَرِطُ لِرَبِّي أَنْ تَعْبُدُوهُ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَأَشْتَرِطُ لِنَفْسِي أَنْ تَمْنَعُونِي مِمَّا تَمْنَعُونَ مِنْهُ أَنْفُسَكُمْ وَأَزْوَاجَكُمْ وَأَوْلَادَكُمْ، قَالُوا: فَإِذَا فَعَلْنَا ذَلِكَ فَمَا لَنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: لَكُمُ النَّصْرُ فِي الدُّنْيَا وَالْجَنَّةُ فِي الْآخِرَةِ، قَالُوا: قَدْ فَعَلْنَا ذَلِكَ. فَذَلِكَ عَهْدُهُمْ (٤) .

Mukātil ve Kelbî şöyle dediler: Onlar Akabe gecesi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e biat eden ve: 'Rabbin için ve kendin için dilediğin şartı koş' diyen yetmiş adamdır. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Rabbim için O'na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamanızı şart koşuyorum; kendim için ise kendinizi, eşlerinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızı şart koşuyorum' buyurdu. Onlar: 'Bunu yaparsak bize ne var ey Allah'ın Resûlü?' dediler. 'Dünyada zafer, ahirette ise cennet vardır' buyurdu. Onlar: 'Bunu kabul ettik' dediler. İşte onların ahdi budur (¬٤).

12196. Metin

وَهَذَا الْقَوْلُ لَيْسَ بِمُرْضِيٍّ، لِأَنَّ الَّذِينَ بَايَعُوا لَيْلَةَ الْعَقَبَةِ كَانُوا سَبْعِينَ نَفَرًا، لَمْ يَكُنْ فِيهِمْ شَاكٌّ وَلَا مَنْ يَقُولُ مِثْلَ هَذَا الْقَوْلِ، وَإِنَّمَا الْآيَةُ فِي قَوْمٍ عَاهَدُوا اللَّهَ أَنْ يُقَاتِلُوا وَلَا يَفِرُّوا، فَنَقَضُوا الْعَهْدَ.

Fakat bu görüş makbul değildir; çünkü Akabe gecesi biat edenler yetmiş kişiydi, içlerinde ne bir şüpheci ne de böyle söz söyleyecek kimse vardı. Ayet ancak savaşacaklarına ve kaçmayacaklarına dair Allah'a söz verip de ahitlerini bozan bir topluluk hakkındadır.

12197. Metin

{وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا} عَنْهُ. {قُلْ} لَهُمْ، {لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ} الَّذِي كُتِبَ عَلَيْكُمْ لِأَنَّ مِنْ حَضَرَ أَجَلُهُ مَاتَ أَوْ قُتِلَ، {وَإِذًا لَا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا} أَيْ: لَا تُمَتَّعُونَ بَعْدَ الْفِرَارِ إِلَّا مُدَّةَ آجَالِكُمْ وَهِيَ قَلِيلٌ.

{وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا} “Allah'a verilen ahit ise sorulur”1 kendisinden [hesap sorulur].2 {قُلْ} “De ki:”3 onlara; {لَنْ يَنْفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِنْ فَرَرْتُمْ مِنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ} “Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez” üzerinize takdir edilmiş olan [ecelden]; çünkü eceli gelen kimse ya [kendi eceliyle] ölür ya da öldürülür. {وَإِذًا لَا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا} “O takdirde de pek az bir zamandan başka faydalandırılmazsınız.” Yani: Kaçıştan sonra ancak ecellerinizin müddeti kadar faydalandırılırsınız; bu da pek azdır.4

12198. Metin

{قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا (١٧) قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلًا (١٨) أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ فَإِذَا جَاءَ الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشَى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَإِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ أُولَئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا (١٩) }

{قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا (١٧) قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا وَلَا يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلَّا قَلِيلًا (١٨) أَشِحَّةً عَلَيْكُمْ فَإِذَا جَاءَ الْخَوْفُ رَأَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ تَدُورُ أَعْيُنُهُمْ كَالَّذِي يُغْشَى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَإِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ أَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ أُولَئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَأَحْبَطَ اللَّهُ أَعْمَالَهُمْ وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرًا (١٩) } “De ki: 'Eğer Allah size bir kötülük dilerse yahut size bir rahmet murat ederse, sizi O'ndan kim koruyabilir?' Onlar kendilerine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilirler. Şüphesiz Allah, içinizden [insanları savaştan] alıkoyanları ve kardeşlerine: 'Bize gelin!' diyenleri bilmektedir. Zaten onlar savaşa pek az gelirler; size karşı pek cimridirler. Korku gelince, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş kimse gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ise hayra karşı pek cimri olarak sizi keskin dilleriyle incitirler. İşte onlar iman etmemişlerdir; bu yüzden Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu ise Allah'a pek kolaydır.”

12199. Metin

{قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ} أَيْ: يَمْنَعُكُمْ مِنْ عَذَابِهِ، {إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا} هَزِيمَةً، {أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً} نُصْرَةً، {وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا} أَيْ: قَرِيبًا يَنْفَعُهُمْ، {وَلَا نَصِيرًا} أَيْ: نَاصِرًا يَمْنَعُهُمْ. {قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ} أَيْ: الْمُثَبِّطِينَ لِلنَّاسِ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ {وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا} أَيْ: ارْجِعُوا إِلَيْنَا، وَدَعُوا مُحَمَّدًا، فَلَا تَشْهَدُوا مَعَهُ الْحَرْبَ، فَإِنَّا نَخَافُ عَلَيْكُمُ الْهَلَاكَ.

{قُلْ مَنْ ذَا الَّذِي يَعْصِمُكُمْ مِنَ اللَّهِ} “De ki: Sizi Allah'tan kim koruyabilir?” yani O'nun azabından sizi kim menedebilir? {إِنْ أَرَادَ بِكُمْ سُوءًا} “eğer size bir kötülük” hezimet “dilerse”; {أَوْ أَرَادَ بِكُمْ رَحْمَةً} “yahut size bir rahmet” zafer “murat ederse?” {وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلِيًّا} “Onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost” kendilerine fayda sağlayacak bir yakın “bulamazlar”; {وَلَا نَصِيرًا} “ne de bir yardımcı” kendilerini koruyacak bir yardımcı [bulamazlar]. {قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ} “Şüphesiz Allah, içinizden alıkoyanları bilmektedir” yani insanları Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den geri tutanları; {وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا} “ve kardeşlerine: 'Bize gelin!' diyenleri [bilmektedir]” yani 'Bize geri dönün ve Muhammed'i bırakın, O'nunla birlikte savaşa katılmayın; zira sizin adınıza helak olmaktan korkuyoruz' diyenleri.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.