12713. Metin
سُورَةُ يس مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
YÂSÎN SURESİ MEKKÎDİR (١) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
12714. Metin
{يس (١) وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (٣) عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤) }
{يس (١) وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (٣) عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤) } “Yâsîn. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki, sen hiç şüphesiz dosdoğru bir yol üzerinde olan gönderilmiş peygamberlerdensin.”
12715. Metin
{يس} و"ن" قَرَأَ بِإِخْفَاءِ النُّونِ فِيهِمَا: ابْنُ عَامِرٍ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ. قَالُونَ: يُخْفِي النُّونَ مِنْ "يس" وَيُظْهِرُ مِنْ "ن"، وَالْبَاقُونَ يُظْهِرُونَ فِيهِمَا.
{يس} “Yâsîn” ve "Nûn" [surelerinin başındaki] nûn harflerini ihfâ ile okuyanlar: İbn Âmir, Kisâî ve Ebû Bekir'dir. Kâlûn ise "Yâsîn"deki nûn'u ihfâ eder, "Nûn"dakini ise izhâr eder. Geriye kalanlar ise her ikisinde de izhâr yaparlar.
12716. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِ {يس} حَسْبَ اخْتِلَافِهِمْ فِي حُرُوفِ التَّهَجِّي (٢) ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: هُوَ قَسَمٌ (٣) ، وَيُرْوَى عَنْهُ أَنَّ مَعْنَاهُ: يَا إِنْسَانُ (٤) بِلُغَةِ طَيْءٍ، يَعْنِي: مُحَمَّدًا ﷺ، وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ، وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، وَجَمَاعَةٍ.
Hurûf-ı mukattaa (hece harfleri) hakkındaki ihtilaflarına göre {يس} “Yâsîn” kelimesinin tevilinde de ihtilaf ettiler. (٢) İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: O bir yemindir. (٣) Ondan rivayet edildiğine göre bunun anlamı: Tayy kabilesinin lehçesinde “Ey insan!” demektir (٤) ve bununla Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem kastedilmektedir. Bu, Hasen [el-Basrî], Saîd b. Cübeyr ve bir topluluğun görüşüdür.
12717. Metin
وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: يَا رَجُلُ. (٥)
Ebu'l-Âliye şöyle dedi: "Ey adam!" (٥)
12718. Metin
وَقَالَ أَبُو بَكْرٍ الْوَرَّاقُ: يَا سَيِّدَ الْبَشَرِ.
Ebû Bekir el-Verrâk şöyle dedi: "Ey insanların efendisi!"
12719. Metin
{وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ}
{وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ} “Hikmet dolu Kur'an'a andolsun”
12720. Metin
{إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ} ، أَقْسَمَ بِالْقُرْآنِ أَنَّ مُحَمَّدًا ﷺ مِنَ الْمُرْسَلِينَ، وَهُوَ رَدٌّ عَلَى الْكُفَّارِ حَيْثُ قَالُوا: "لَسْتَ مُرْسَلًا" (الْرَّعْدِ-٤٣) . {عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} ، وَهُوَ خَبَرٌ بَعْدَ خَبَرٍ، أَيْ: أَنَّهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ وَأَنَّهُ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ الَّذِينَ هُمْ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ.
{إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ} “Şüphesiz sen peygamberlerdensin”; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberlerden olduğuna Kur'an'a yemin etmiştir. Bu, kâfirlerin “Sen peygamber değilsin” (er-Ra'd, 13/43) demelerine bir reddir. {عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} “Dosdoğru bir yol üzerindesin”; bu da haber üstüne haberdir (ikinci haberdir); yani: Şüphesiz o hem peygamberlerdendir hem de dosdoğru bir yol üzeredir. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası, “Şüphesiz sen dosdoğru yol üzere bulunan peygamberlerdensin” demektir.
12721. Metin
{تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ (٥) لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ (٦) لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٧) إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (٨) }
{تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ (٥) لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ (٦) لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٧) إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (٨) } “[Bu Kur'an], ataları uyarılmadığı için gafil kalmış bir toplumu uyarman için Azîz ve Rahîm olan [Allah]'ın indirmesidir. Andolsun ki onların çoğuna o söz hak olmuştur, artık onlar iman etmezler. Gerçekten biz onların boyunlarına öyle halkalar geçirdik ki, onlar çenelerine kadar dayanmıştır; bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.”
12722. Metin
{تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ} ، قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ، وَحَمْزَةُ، وَالْكِسَائِيُّ، وَحَفْصٌ: "تَنْزِيلَ" بِنَصْبِ اللَّامِ كَأَنَّهُ قَالَ: نُزِّلَ تَنْزِيلًا وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالرَّفْعِ، أَيْ: هُوَ تَنْزِيلُ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ. {لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ} ، قِيلَ: "مَا" لِلنَّفْيِ أَيْ: لَمْ يُنْذَرْ آبَاؤُهُمْ، لِأَنَّ قُرَيْشًا لَمْ يَأْتِهِمْ نَبِيٌّ قَبْلَ مُحَمَّدٍ ﷺ وَقِيلَ: "مَا" بِمَعْنَى الَّذِي، أَيْ: لِتُنْذِرَ قَوْمًا بِالَّذِي أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ، {فَهُمْ غَافِلُونَ} عَنِ الْإِيمَانِ وَالرُّشْدِ. {لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ} ، وَجَبَ الْعَذَابُ {عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} ، هَذَا كَقَوْلِهِ: "وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ" (الزُّمَرِ-٧١) . {إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا} ، نَزَلَتْ فِي أَبِي جَهْلٍ وَصَاحِبَيْهِ الْمَخْزُومِيَّيْنِ، وَذَلِكَ أَنَّ أَبَا جَهْلٍ كَانَ قَدْ حَلَفَ لَئِنْ رَأَى مُحَمَّدًا يُصَلِّي لَيَرْضَخَنَّ رَأْسَهُ، فَأَتَاهُ وَهُوَ يُصَلِّي وَمَعَهُ حَجَرٌ لِيَدْمَغَهُ، فَلَمَّا رَفَعَهُ أُثْبِتَتْ يَدُهُ إِلَى عُنُقِهِ وَلَزِقَ الْحَجَرُ بِيَدِهِ، فَلَمَّا عَادَ إِلَى أَصْحَابِهِ فَأَخْبَرَهُمْ بِمَا رَأَى سَقَطَ الْحَجَرُ، فَقَالَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي مَخْزُومٍ: أَنَا أَقْتُلُهُ بِهَذَا الْحَجَرِ، فَأَتَاهُ وَهُوَ يُصَلِّي لِيَرْمِيَهُ بِالْحَجَرِ، فَأَعْمَى اللَّهُ تَعَالَى بَصَرَهُ، فَجَعَلَ يَسْمَعُ صَوْتَهُ وَلَا يَرَاهُ، فَرَجَعَ إِلَى أَصْحَابِهِ فَلَمْ يَرَهُمْ حَتَّى نَادَوْهُ فَقَالُوا لَهُ: مَا صَنَعْتَ؟ فَقَالَ: مَا رَأَيْتُهُ، وَلَقَدْ سَمِعْتُ صَوْتَهَ وَحَالَ بَيْنِي وَبَيْنَهُ شَيْءٌ كَهَيْئَةِ الْفَحْلِ يَخْطُرُ (١) بِذَنَبِهِ، لَوْ دَنَوْتُ مِنْهُ لَأَكَلَنِي، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: "إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا " (٢)
{تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ} “Azîz ve Rahîm olanın indirmesidir”; İbn Âmir, Hamza, Kisâî ve Hafs, sanki [gizli bir fiille] “bir indirişle indirildi” deniyormuş gibi lâm harfinin fethasıyla (mensub) "tenzîle" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise merfû olarak [tenzîlü] okumuşlardır; yani: O, Azîz ve Rahîm olanın indirmesidir. {لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ} “Ataları uyarılmamış bir toplumu uyarman için”; burada "mâ" edatının nefiy (olumsuzluk) için olduğu, yani "ataları uyarılmadı" anlamına geldiği söylenmiştir. Çünkü Kureyş'e, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den önce bir peygamber gelmemişti. Bir görüşe göre de "mâ" ismi mevsûl (ellezî) anlamındadır; yani "atalarının uyarıldığı şeyle o kavmi uyarman için" demektir. {فَهُمْ غَافِلُونَ} “Onlar gafildirler”; imandan ve doğru yoldan [habersizdirler]. {لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ} “Andolsun ki o söz hak olmuştur”; azap vacip olmuştur, {عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “onların çoğuna; artık onlar iman etmezler”. Bu, O'nun şu sözü gibidir: "Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur" (Zümer, 71). {إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا} “Gerçekten biz onların boyunlarına halkalar geçirdik”; Ebû Cehil ve Mahzûmoğulları'ndan iki arkadaşı hakkında indi. Şöyle ki: Ebû Cehil, Muhammed'i namaz kılarken görürse mutlaka başını ezeceğine yemin etmişti. O namaz kılarken başını ezmek için elinde bir taşla yanına geldi. Taşı kaldırdığında eli boynuna kilitlendi ve taş eline yapıştı. Arkadaşlarının yanına dönüp gördüklerini onlara anlatınca taş düştü. Mahzûmoğulları'ndan bir adam: "Onu bu taşla ben öldüreceğim" dedi. Taş atmak için o namaz kılarken yanına vardı; fakat Allah Teâlâ onun gözünü kör etti, sesini duyuyor ama kendisini göremiyordu. Arkadaşlarının yanına döndü, ona sesleninceye kadar onları da göremedi. Ona: "Ne yaptın?" dediler. O da: "Onu görmedim; sesini işitiyordum ama benimle onun arasına kuyruğunu sallayan aygır gibi bir şey girdi (١), ona yaklaşsaydım beni yerdi" dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: "Gerçekten biz onların boyunlarına halkalar geçirdik..." ayetini indirdi. (٢)
12723. Metin
قَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي: هَذَا عَلَى طَرِيقِ الْمَثَلِ، وَلَمْ يَكُنْ هُنَاكَ غِلٌّ، أَرَادَ: مَنَعْنَاهُمْ عَنِ الْإِيمَانِ بِمَوَانِعَ، فَجَعَلَ الْأَغْلَالَ مَثَلًا لِذَلِكَ. قَالَ الْفَرَّاءُ: مَعْنَاهُ إِنَّا حَبَسْنَاهُمْ عَنِ الْإِنْفَاقِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ" (الْإِسْرَاءِ-٢٩) مَعْنَاهُ: لَا تُمْسِكْهَا عَنِ النَّفَقَةِ.
Ehl-i meânî (anlam ve belağat âlimleri) şöyle demiştir: Bu, temsil yoluyladır; [hakikatte] orada bir boyunduruk yoktur. [Allah Teâlâ], "Biz onları birtakım engellerle imandan alıkoyduk" demek istemiş ve boyundurukları buna bir temsil kılmıştır. Ferrâ ise şöyle demiştir: Bunun anlamı; "Biz onları Allah yolunda infakta bulunmaktan alıkoyduk" demektir. Nitekim Yüce Allah'ın: {وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ} (el-İsrâ, 29) “Elini boynuna bağlanmış [kısılmış] kılma” buyruğu da böyledir; anlamı: "Onu infaktan alıkoyma [harcamaktan geri durma]" demektir.12
12724. Metin
{فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ} ، "هِيَ" كِنَايَةٌ عَنِ الْأَيْدِي -وَإِنْ لَمْ يَجْرِ لَهَا ذِكْرٌ-لِأَنَّ الْغِلَّ يَجْمَعُ الْيَدَ إِلَى الْعُنُقِ، مَعْنَاهُ: إِنَّا جَعَلَنَا فِي أَيْدِيهِمْ وَأَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ، {فَهُمْ مُقْمَحُونَ} وَالْمُقْمَحُ: الَّذِي رُفِعَ رَأْسُهُ وَغُضَّ بَصَرُهُ، يُقَالُ: بَعِيرٌ قَامِحٌ إِذَا رَوَى مِنَ الْمَاءِ، فَأَقْمَحَ إِذَا رَفَعَ رَأَسَهُ وَغَضَّ بَصَرَهُ. وَقَالَ الْأَزْهَرِيُّ: أَرَادَ أَنَّ أَيْدِيَهُمْ لَمَّا غُلَّتْ إِلَى أَعْنَاقِهِمْ رَفَعَتِ الْأَغْلَالُ أَذْقَانَهُمْ وَرُؤُسَهُمْ، فَهُمْ مَرْفُوعُو الرُّؤُوسِ بِرَفْعِ الْأَغْلَالِ إِيَّاهَا.
{فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ} “O [halkalar] çenelere dayanmıştır”; "hiye" (o) zamiri -açıkça zikredilmemiş olsa bile- ellerden kinayedir. Çünkü boyunduruk eli boyunla birleştirir. Anlamı: Biz onların ellerine ve boyunlarına halkalar taktık da o eller çenelere dayanmıştır. {فَهُمْ مُقْمَحُونَ} “Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır”. El-Mukmah (المُقْمَح): Başı yukarı kaldırılmış ve gözü aşağı indirilmiş (kapanmış) kimsedir. Suya kanmış deve için "baîrun kâmih" denir; başını yukarı kaldırıp gözünü kapattığında ise "akmaha" denir. Ezherî şöyle demiştir: Kastedilen şudur; elleri boyunlarına bağlanınca boyunduruklar onların çenelerini ve başlarını yukarı kaldırdı; bu yüzden onlar boyundurukların kaldırması sebebiyle başları yukarı dikilmiş kimselerdir.
12725. Metin
{وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (٩) وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (١٠) إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ (١١) إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ (١٢) }
{وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (٩) وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (١٠) إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ (١١) إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ (١٢) } “Önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik de onları perdeledik; artık görmezler. Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini bir bağışlanma ve şerefli bir mükâfatla müjdele. Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Onların önden gönderdiklerini ve bıraktıkları eserleri yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kütükte (ana kitapta) sayıp kaydetmişizdir.”
12726. Metin
{وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا} ، قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ: "سَدًّا" بِفَتْحِ السِّينِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِضَمِّهَا، {فَأَغْشَيْنَاهُمْ} فَأَعْمَيْنَاهُمْ، مِنَ التَّغْشِيَةِ وَهِيَ التَّغْطِيَةُ، {فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ} سَبِيلَ الْهُدَى.
{وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا} “Önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik”; Hamza, Kisâî ve Hafs sin harfinin fethasıyla "sedden" okudular. Diğerleri ise dammesiyle [südden] okudular. {فَأَغْشَيْنَاهُمْ} “Onları perdeledik”; onları kör ettik; bu örtmek manasına gelen tağşiye (التَّغْشِيَة) kökündendir. {فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ} “Artık görmezler”; hidayet yolunu göremezler.
12727. Metin
{وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ}
{وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.”
12728. Metin
{إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ} ، يَعْنِي: إِنَّمَا يَنْفَعُ إِنْذَارُكُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ، يَعْنِي الْقُرْآنَ، فَعَمِلَ بِمَا فِيهِ، {وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ} حَسَنٍ وَهُوَ الْجَنَّةُ. {إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى} ، عِنْدَ الْبَعْثِ، {وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا} مِنَ الْأَعْمَالِ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ، {وَآثَارَهُمْ} أَيْ: مَا سَنُّوا مِنْ سُنَّةٍ حَسَنَةٍ أَوْ سَيِّئَةٍ.
{إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ} “Sen ancak zikre uyan kimseyi uyarırsın”; yani senin uyarın ancak zikre, yani Kur'an'a uyup içindekilerle amel eden kimseye fayda verir. {وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ} “Ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi; işte böylesini bir bağışlanma ve şerefli bir mükâfatla”, güzel [bir mükâfatla] ki o da cennettir, müjdele. {إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى} “Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz”; diriliş vaktinde. {وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا} “Önden gönderdiklerini yazarız”; hayır ve şerden işledikleri amelleri, {وَآثَارَهُمْ} “ve eserlerini”; yani arkalarında bıraktıkları iyi veya kötü çığırları (sünnetleri) [yazarız].
12729. Metin
قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً يُعْمَلُ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ كَانَ لَهُ أَجْرُهَا وَمِثْلُ أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْئًا، وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْئًا". ١
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً يُعْمَلُ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ كَانَ لَهُ أَجْرُهَا وَمِثْلُ أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْئًا، وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ، مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْئًا» «Kim İslâm'da güzel bir çığır açar da kendisinden sonra bununla amel edilirse, hem kendi ecri hem de onların ecirlerinden hiçbir şey eksilmeksizin kendisinden sonra bununla amel edenlerin ecirlerinin bir misli ona aittir. Kim de İslâm'da kötü bir çığır açarsa, hem kendi günahı hem de onların günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin kendisinden sonra bununla amel edenlerin günahı ona aittir.» 1
12730. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ: قَوْلُهُ: "وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهَمْ" أَيْ: خُطَاهُمْ إِلَى الْمَسْجِدِ. (١)
Bir topluluk şöyle dedi: O'nun "Onların önden gönderdiklerini ve eserlerini yazarız" sözü; yani mescide doğru attıkları adımları [yazarız] demektir. (١)
12731. Metin
رُوِيَ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ: شَكَتْ بَنُو سَلَمَةَ بُعْدَ مَنَازِلِهِمْ مِنَ الْمَسْجِدِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهَمْ". (٢)
Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Selimeoğulları evlerinin mescide uzak olmasından şikâyet ettiler; bunun üzerine Allah Teâlâ: "Onların önden gönderdiklerini ve eserlerini yazarız" ayetini indirdi. (٢)
12732. Metin
أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى الصَّيْرَفِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْأَصَمُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ هِشَامِ بْنِ مُلَاسٍ النُّمَيْرِيُّ، حَدَّثَنَا مَرْوَانُ الْفَزَارِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدٌ، عَنْ أَنَسٍ ﵁ قَالَ: "أَرَادَتْ بَنُو سَلَمَةَ أَنْ يَتَحَوَّلُوا إِلَى قُرْبِ الْمَسْجِدِ، فَكَرِهَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَنْ تُعَرَّى الْمَدِينَةُ، فَقَالَ: يَا بَنِي سَلَمَةَ أَلَا تَحْتَسِبُونَ آثَارَكُمْ؟ فأقاموا". (٣)
Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebû Saîd Muhammed b. Îsâ es-Sayrafî anlattı, bize Ebu'l-Abbâs el-Esam anlattı, bize Muhammed b. Hişâm b. Mülâs en-Nümeyrî anlattı, bize Mervân el-Fezârî anlattı, bize Humeyd, Enes radıyallâhu anh'tan anlattı; o şöyle dedi: "Selimeoğulları mescidin yakınına taşınmak istediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise Medine'nin [kenarlarının] boşalmasını hoş görmedi ve: 'Ey Selimeoğulları! [Mescide doğru attığınız] adımlarınızın sevabını hesap etmez misiniz?' buyurdu. Bunun üzerine yerlerinde kaldılar." (٣)
12733. Metin
وأخبرنا ٩١/ب عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْعَلَاءِ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ عَنْ يَزِيدَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ أَبِي بُرْدَةَ، عَنْ أَبِي مُوسَى قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "أَعْظَمُ النَّاسِ أَجْرًا فِي الصَّلَاةِ أَبْعَدُهُمْ فَأَبْعَدُهُمْ مَمْشًى وَالَّذِي يَنْتَظِرُ الصَّلَاةَ حَتَّى يُصَلِّيَهَا مَعَ الْإِمَامِ أَعْظَمُ أَجْرًا مِنَ الَّذِي يُصَلِّي ثُمَّ يَنَامُ". (٤)
Bize 91/b Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî bildirdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize Muhammed b. el-Alâ anlattı, bize Ebû Üsâme, Yezîd b. Abdillâh'tan, o Ebû Bürde'den, o da Ebû Mûsâ'dan anlattı; o şöyle dedi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Namaz konusunda insanların sevapça en büyüğü, yürüyüş bakımından en uzak, sonra en uzak olanlarıdır. Namazı imamla birlikte kılıncaya kadar bekleyen kimse, namazı kılıp sonra uyuyan kimseden ecir bakımından daha büyüktür." (٤)
12734. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى {وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ} حَفِظْنَاهُ وَعَدَدْنَاهُ وَبَيَّنَّاهُ، {فِي إِمَامٍ مُبِينٍ} وَهُوَ اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ.
Yüce Allah'ın {وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ} “Biz her şeyi sayıp tespit ettik” kavli; onu muhafaza ettik, saydık ve açıkladık [demektir]. {فِي إِمَامٍ مُبِينٍ} “Apaçık bir kitapta”; o da Levh-i Mahfûz'dur.1234
12735. Metin
{وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ (١٣) }
{وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ (١٣) } “Onlara, o şehir halkını örnek ver; hani oraya elçiler gelmişti.”
12736. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ} يَعْنِي: اذْكُرْ لَهُمْ شَبَهًا مِثْلَ حَالِهِمْ مِنْ قِصَّةِ أَصْحَابِ الْقَرْيَةِ وَهِيَ أَنْطَاكِيَةُ، {إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ} يَعْنِي: رُسُلُ عِيسَى ﵊.
O'nun {وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ} “Onlara, o şehir halkını örnek ver” sözü; yani Antakya olan o şehir halkının kıssasından onların durumuna benzer bir misali onlara anlat, demektir. {إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ} “Hani oraya elçiler gelmişti”; yani İsa aleyhisselâm'ın elçileri.
12737. Metin
قَالَ الْعُلَمَاءُ بِأَخْبَارِ الْأَنْبِيَاءِ: بَعَثَ عِيسَى رَسُولَيْنِ مِنَ الْحَوَارِيِّينَ إِلَى أَهْلِ مَدِينَةِ أَنْطَاكِيَةَ (١) فَلَمَّا قَرُبَا مِنَ الْمَدِينَةِ رَأَيَا شَيْخًا يَرْعَى غُنَيْمَاتٍ لَهُ وَهُوَ حَبِيبٌ النَّجَّارُ، صَاحِبُ يس (٢) فَسَلَّمَا عَلَيْهِ، فَقَالَ الشَّيْخُ لَهُمَا: مَنْ أَنْتُمَا؟ فَقَالَا رَسُولَا عِيسَى، نَدْعُوكُمْ مِنْ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ إِلَى عِبَادَةِ الرَّحْمَنِ، فَقَالَ: أَمَعَكُمَا آيَةٌ؟ قَالَا نَعَمْ نَحْنُ نَشْفِي الْمَرِيضَ وَنُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ بِإِذْنِ اللَّهِ، فَقَالَ الشَّيْخُ: إِنَّ لِي ابْنًا مَرِيضًا مُنْذُ سِنِينَ، قَالَا فَانْطَلِقْ بِنَا نَطَّلِعْ عَلَى حَالِهِ، فَأَتَى بِهِمَا إِلَى مَنْزِلِهِ، فَمَسَحَا ابْنَهُ، فَقَامَ فِي الْوَقْتِ -بِإِذْنِ اللَّهِ-صَحِيحًا، فَفَشَا الْخَبَرُ فِي الْمَدِينَةِ، وَشَفَى اللَّهُ تَعَالَى عَلَى أَيْدِيهِمَا كَثِيرًا مِنَ الْمَرْضَى، وَكَانَ -لَهُمْ مَلِكٌ قَالَ وَهْبٌ: اسْمُهُ إِنْطِيخَسُ -وَكَانَ مِنْ مُلُوكِ الرُّومِ يَعْبُدُ الْأَصْنَامَ، قَالُوا: فَانْتَهَى الْخَبَرُ إِلَيْهِ فَدَعَاهُمَا، فَقَالَ: مَنْ أَنْتُمَا؟ قَالَا رَسُولَا عِيسَى، قَالَ: وَفِيمَ جِئْتُمَا؟ قَالَا نَدْعُوكَ مِنْ عِبَادَةِ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ إِلَى عِبَادَةِ مَنْ يَسْمَعُ وَيُبْصِرُ، فَقَالَ: لَكُمَا إِلَهٌ دُونَ آلِهَتِنَا؟ قَالَا نَعَمْ، مَنْ أَوْجَدَكَ وَآلِهَتَكَ. قَالَ: قُومَا حَتَّى أَنْظُرَ فِي أَمْرِكُمَا، فَتَبِعَهُمَا النَّاسُ فَأَخَذُوهُمَا وَضَرَبُوهُمَا فِي السُّوقِ.
Peygamberlerin haberlerini bilen âlimler dediler ki: İsa, Havarilerden iki elçiyi Antakya şehri halkına gönderdi. (١) Şehre yaklaştıklarında, koyuncuklarını otlatan yaşlı bir adam gördüler ki o, Yâsîn [suresinde anlatılan] Habîb en-Neccâr idi. (٢) Ona selam verdiler. Yaşlı adam onlara: "Siz kimsiniz?" dedi. "İsa'nın elçileriyiz; sizi putlara tapmaktan Rahmân'a ibadet etmeye çağırıyoruz" dediler. Adam: "Yanınızda bir mucize (delil) var mı?" dedi. "Evet, biz hastayı iyileştirir, anadan doğma körü ve alacalıyı Allah'ın izniyle iyi ederiz" dediler. Yaşlı adam: "Yıllardır hasta olan bir oğlum var" dedi. "Bizi götür, onun durumuna bir bakalım" dediler. Onları evine getirdi. Çocuğa ellerini sürdüler; çocuk o anda -Allah'ın izniyle- sapasağlam ayağa kalktı. Bu haber şehirde yayıldı ve Allah Teâlâ onların elleriyle birçok hastaya şifa verdi. Onların bir kralı vardı -Vehb: Adı Antiyohus idi dedi- ve Rum krallarından olup putlara tapardı. Dediler ki: Haber ona ulaştı ve onları çağırttı. "Siz kimsiniz?" dedi. "İsa'nın elçileriyiz" dediler. "Ne için geldiniz?" dedi. "Seni işitmeyen ve görmeyen şeylere tapmaktan, işiten ve gören [Allah]'a ibadet etmeye çağırıyoruz" dediler. Kral: "Bizim ilahlarımızdan başka bir ilahınız mı var?" dedi. "Evet, seni ve ilahlarını var eden [Allah]" dediler. Kral: "Kalkın gidin, sizin durumunuza bir bakayım" dedi. İnsanlar onların peşine düştü, onları yakaladılar ve çarşıda dövdüler.
12738. Metin
قَالَ وَهْبٌ: بَعَثَ عِيسَى هَذَيْنِ الرَّجُلَيْنِ إِلَى أَنْطَاكِيَةَ، فَأَتَيَاهَا فَلَمْ يَصِلَا إِلَى مَلِكِهَا، وَطَالَ مُدَّةُ مُقَامِهِمَا فَخَرَجَ الْمَلِكُ ذَاتَ يَوْمٍ فَكَبَّرَا وَذَكَرَا اللَّهَ، فَغَضِبَ الْمَلِكُ وَأَمَرَ بِهِمَا فَحُبِسَا وَجُلِدَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ، قَالُوا: فَلَمَّا كُذِّبَ الرَّسُولَانِ وَضُرِبَا، بَعَثَ عِيسَى رَأْسَ الْحَوَارِيِّينَ شَمْعُونَ الصَّفَا عَلَى إِثْرِهِمَا لِيَنْصُرَهُمَا، فَدَخَلَ شَمْعُونُ الْبَلَدَ مُتَنَكِّرًا، فَجَعَلَ يُعَاشِرُ حَاشِيَةَ الْمَلِكِ حَتَّى أَنِسُوا بِهِ، فَرَفَعُوا خَبَرَهُ إِلَى الْمَلِكِ فَدَعَاهُ فَرَضِيَ عِشْرَتَهُ وَأَنِسَ بِهِ وَأَكْرَمَهُ، ثُمَّ قَالَ لَهُ ذَاتَ يَوْمٍ: أَيُّهَا الْمَلِكُ بَلَغَنِي أَنَّكَ حَبَسْتَ رَجُلَيْنِ فِي السِّجْنِ وَضَرَبْتَهُمَا حِينَ دَعَوَاكَ إِلَى غَيْرِ دِينِكَ، فَهَلْ كَلَّمْتَهُمَا وَسَمِعْتَ قَوْلَهُمَا؟ فَقَالَ الْمَلِكُ: حَالَ
Vehb dedi ki: İsa bu iki adamı Antakya'ya1 gönderdi. Oraya vardılar ancak kralına ulaşamadılar ve orada kalış süreleri uzadı. Bir gün kral dışarı çıktı; bunun üzerine onlar tekbir getirip Allah'ı zikrettiler. Kral buna öfkelendi ve haklarında emir vererek ikisi de hapsedildi ve her birine yüzer kırbaç vuruldu. [Râviler] dediler ki: İki elçi yalanlanıp dövülünce İsa2, onlara yardım etmesi için Havarilerin reisi Şem'ûn es-Safâ'yı onların peşinden gönderdi. Şem'ûn şehre kimliğini gizleyerek girdi ve kralın maiyetiyle düşüp kalkmaya başladı; nihayet ona alıştılar. Durumunu krala arz ettiler; kral da onu huzuruna çağırdı, onunla oturup kalkmasından hoşnut oldu, ona yakınlık duydu ve ikramda bulundu. Sonra bir gün ona: "Ey Kral! Duyduğuma göre sen, seni dininden başka bir dine davet ettiklerinde iki adamı zindana atmış ve onları dövmüşsün. Onlarla konuşup sözlerini dinledin mi?" dedi. Kral: "[Aramıza]
12739. Metin
الْغَضَبُ بَيْنِي وَبَيْنَ ذَلِكَ. قَالَ: فَإِنْ رَأَى الْمَلِكُ دَعَاهُمَا حَتَّى نَطَّلِعَ عَلَى مَا عِنْدَهُمَا، فَدَعَاهُمَا الْمَلِكُ، فَقَالَ لَهُمَا شَمْعُونُ: مَنْ أَرْسَلَكُمَا إِلَى هَاهُنَا؟ قَالَا اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَلَيْسَ لَهُ شَرِيكٌ، فَقَالَ لَهُمَا شَمْعُونُ: [فَصِفَاهُ وَأَوْجِزَا، فَقَالَا إِنَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ، فَقَالَ شَمْعُونُ] (١) : وَمَا آيَتُكُمَا؟ قَالَا مَا تَتَمَنَّاهُ، فَأَمَرَ الملك حتى جاؤوا بِغُلَامٍ مَطْمُوسِ الْعَيْنَيْنِ وَمَوْضِعُ عَيْنَيْهِ كَالْجَبْهَةِ، فَمَا زَالَا يَدْعُوَانِ رَبَّهُمَا حَتَّى انْشَقَّ مَوْضِعُ الْبَصَرِ، فَأَخَذَا بُنْدُقَتَيْنِ (٢) مِنَ الطِّينِ، فَوَضَعَاهُمَا فِي حَدَقَتَيْهِ فَصَارَتَا مُقْلَتَيْنِ يُبْصِرُ بِهِمَا، فَتَعَجَّبَ الْمَلِكُ، فَقَالَ شَمْعُونُ لِلْمَلِكِ: إِنْ أَنْتَ سَأَلْتَ إِلَهَكَ حَتَّى يَصْنَعَ صُنْعًا مِثْلَ هَذَا فَيَكُونُ لَكَ الشَّرَفُ وَلِإِلَهِكَ. فَقَالَ الْمَلِكُ: لَيْسَ لِي عَنْكَ سِرٌّ إِنَّ إِلَهَنَا الَّذِي نَعْبُدُهُ لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ، وَلَا يَضُرُّ وَلَا يَنْفَعُ، وَكَانَ شَمْعُونُ إِذَا دَخَلَ الْمَلِكُ عَلَى الصَّنَمِ يَدْخُلُ بِدُخُولِهِ وَيُصَلِّي كَثِيرًا، وَيَتَضَرَّعُ حَتَّى ظَنُّوا أَنَّهُ عَلَى مِلَّتِهِمْ، فَقَالَ الْمَلِكُ لِلرَّسُولَيْنِ: إِنْ قَدَرَ إِلَهُكُمُ الَّذِي تَعْبُدَانِهِ عَلَى إِحْيَاءِ مَيِّتٍ آمنَّا بِهِ وَبِكُمَا، قَالَا إِلَهُنَا قَادِرٌ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، فَقَالَ الْمَلِكُ: إِنَّ هَاهُنَا مَيِّتًا مَاتَ مُنْذُ سَبْعَةِ أَيَّامٍ ابْنٌ لِدِهْقَانٍ وَأَنَا أَخَّرْتُهُ فَلَمْ أَدْفِنْهُ حَتَّى يَرْجِعَ أَبُوهُ، وَكَانَ غَائِبًا فَجَاؤُوا بِالْمَيِّتِ وَقَدْ تَغَيَّرَ وَأَرْوَحَ فَجَعَلَا يَدْعُوَانِ رَبَّهُمَا عَلَانِيَةً، وَجَعَلَ شَمْعُونُ يَدْعُو رَبَّهُ سِرًّا، فَقَامَ الْمَيِّتُ، وقال: إني قدمت مُنْذُ سَبْعَةِ أَيَّامٍ مُشْرِكًا فَأُدْخِلْتُ فِي سَبْعَةِ أَوْدِيَةٍ مِنَ النَّارِ، وَأَنَا أُحَذِّرُكُمْ مَا أَنْتُمْ فِيهِ فَآمِنُوا بِاللَّهِ، ثُمَّ قَالَ: فُتِحَتْ لِي أَبْوَابُ السَّمَاءِ فَنَظَرْتُ فَرَأَيْتُ شَابًّا حَسَنَ الْوَجْهِ يَشْفَعُ لِهَؤُلَاءِ الثَّلَاثَةِ، قَالَ الْمَلِكُ: وَمَنِ الثَّلَاثَةُ؟ قَالَ: شَمْعُونُ وَهَذَانِ وَأَشَارَ إِلَى صَاحِبَيْهِ، فَتَعَجَّبَ الْمَلِكُ، فَلَمَّا عَلِمَ شَمْعُونُ أَنَّ قَوْلَهُ أَثَّرَ فِي الْمَلِكِ أَخْبَرَهُ بِالْحَالِ، وَدَعَاهُ فَآمَنَ الْمَلِكُ وَآمَنَ قَوْمٌ، وَكَفَرَ آخَرُونَ.
"Kral uygun görürse, yanlarında ne olduğunu anlamamız için onları çağırsın" dedi. Kral onları çağırdı. Şem'ûn onlara: "Sizi buraya kim gönderdi?" dedi. "Her şeyi yaratan ve hiçbir ortağı olmayan Allah" dediler. Şem'ûn onlara: ["Onu kısaca vasfedin" dedi. Onlar da: "O, dilediğini yapar ve arzu ettiğine hükmeder" dediler. Bunun üzerine Şem'ûn] (١): "Deliliniz (mucizeniz) nedir?" dedi. "Sen ne dilersen odur" dediler. Kral emretti de göz yerleri düz bir alın gibi olup iki gözü de silinmiş (kapalı) bir çocuk getirdiler. Görme yeri yarılıncaya kadar Rablerine dua etmeye devam ettiler. Çamurdan iki fındık büyüklüğünde yuvarlak aldılar (٢) ve onları göz çukurlarına koydular; onlar kendisiyle gördüğü iki gözbebeği oldu. Kral hayret etti. Şem'ûn krala: "Sen de ilahından böyle bir şey yapmasını istesen de şeref senin ve ilahının olsa!" dedi. Kral: "Senden saklayacak bir sırrım yok; taptığımız ilahımız işitmez, görmez, zarar vermez ve fayda sağlamaz" dedi. Kral puta girdiği zaman Şem'ûn da onunla birlikte girer, çok namaz kılar ve onların dininden olduğunu sansınlar diye yalvarıp yakarırdı. Kral iki elçiye: "Eğer taptığınız ilahınız bir ölüyü diriltmeye güç yetirirse ona ve ikinize iman ederiz" dedi. Onlar: "İlahımız her şeye güç yetirendir" dediler. Kral: "Burada yedi gün önce ölmüş bir köy ağasının (dehkânın) oğlu olan bir ölü var. Babası uzakta olduğu için dönünceye kadar onu defnetmeyip beklettim" dedi. Değişmiş ve kokmuş olan ölüyü getirdiler. O ikisi Rablerine açıkça dua etmeye başladılar; Şem'ûn da Rabbine gizlice dua ediyordu. Ölü ayağa kalktı ve dedi ki: "Ben yedi gün önce müşrik olarak gittim ve cehennemin yedi vadisine sokuldum; sizi içinde bulunduğunuz durumdan sakındırırım, Allah'a iman edin!" Sonra şöyle dedi: "Bana göğün kapıları açıldı, baktım ve bu üç kişiye şefaat eden güzel yüzlü bir genç gördüm." Kral: "O üç kişi kim?" dedi. "Şem'ûn ve şu ikisi" dedi ve arkadaşlarına işaret etti. Kral hayret etti. Şem'ûn sözünün kral üzerinde etki bıraktığını anlayınca ona durumu haber verdi ve onu [imana] davet etti. Kral iman etti, bir topluluk da iman etti; diğerleri ise inkâr etti.
12740. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ ابْنَةً لِلْمَلِكِ كَانَتْ قَدْ تُوُفِّيَتْ وَدُفِنَتْ، فَقَالَ شَمْعُونُ لِلْمَلِكِ: اطْلُبْ مِنْ هَذَيْنِ الرَّجُلَيْنِ أَنْ يُحْيِيَا ابْنَتَكَ، فَطَلَبَ مِنْهُمَا الْمَلِكُ ذَلِكَ فَقَامَا وَصَلَّيَا وَدَعَوَا وَشَمْعُونُ مَعَهُمَا فِي السِّرِّ، فَأَحْيَا اللَّهُ الْمَرْأَةَ وَانْشَقَّ الْقَبْرُ عَنْهَا فَخَرَجَتْ، وَقَالَتْ: أَسْلِمُوا فَإِنَّهُمَا صَادِقَانِ، قَالَتْ: وَلَا أَظُنُّكُمْ تُسْلِمُونَ، ثُمَّ طَلَبَتْ مِنَ الرَّسُولَيْنِ أَنْ يَرُدَّاهَا إِلَى مَكَانِهَا فَذَرَّا تُرَابًا عَلَى رَأْسِهَا وَعَادَتْ إِلَى قَبْرِهَا كَمَا كَانَتْ.
Bir görüşe göre kralın vefat etmiş ve gömülmüş bir kızı vardı. Şem'ûn krala: "Bu iki adamdan kızını diriltmelerini iste" dedi. Kral bunu onlardan istedi. Kalktılar, namaz kılıp dua ettiler; Şem'ûn da gizlice onlarla birlikteydi. Allah kadını diriltti, kabir onun üzerinden yarıldı ve dışarı çıktı. "Müslüman olun, çünkü onlar doğrudurlar; fakat sizin Müslüman olacağınızı sanmıyorum" dedi. Sonra iki elçiden kendisini yerine geri döndürmelerini istedi. Başına toprak serptiler ve daha önce olduğu gibi kabrine geri döndü.
12741. Metin
وَقَالَ ابْنُ إِسْحَاقَ عَنْ كَعْبٍ وَوَهْبٍ: بَلْ كَفَرَ الْمَلِكُ، وَأَجْمَعَ هُوَ وَقَوْمُهُ عَلَى قَتْلِ الرُّسُلِ فَبَلَغَ ذَلِكَ حَبِيبًا، وَهُوَ عَلَى بَابِ الْمَدِينَةِ الْأَقْصَى، فَجَاءَ يَسْعَى إِلَيْهِمْ يُذَكِّرُهُمْ وَيَدْعُوهُمْ إِلَى طَاعَةِ الْمُرْسَلِينَ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿:
İbn İshâk, Kâ'b ve Vehb'den naklen dedi ki: Bilakis kral kâfir oldu ve o kavmiyle birlikte elçileri öldürme konusunda anlaştı. Bu haber şehrin en uzak kapısında bulunan Habîb'e ulaştı; koşarak onlara geldi, onlara öğüt veriyor ve onları peygamberlere itaate çağırıyordu. İşte bu, O'nun şu sözüdür:
12742. Metin
{إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ (١٤) }
{إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ (١٤) } “Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı. Biz de [onları] üçüncü biriyle güçlendirdik. Onlar: 'Gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz' dediler.”
12743. Metin
{إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ} قَالَ وَهْبٌ: اسْمُهُمَا يُوحَنَّا وَبُولِسُ، {فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا} يَعْنِي: فَقَوَّيْنَا، {بِثَالِثٍ} بِرَسُولٍ ثَالِثٍ، وَهُوَ شَمْعُونُ، وَقَرَأَ أَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ: "فَعَزَزْنَا" بِالتَّخْفِيفِ وَهُوَ
{إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ} “Hani biz onlara iki elçi göndermiştik” Vehb dedi ki: Onların isimleri Yuhannâ ve Bûlis'tir (Pavlus). {فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا} “onları yalanlamışlardı. Biz de güçlendirdik” yani kuvvetlendirdik; {بِثَالِثٍ} “üçüncü biriyle” [yani] üçüncü bir elçiyle [güçlendirdik] ki o da Şem'ûn'dur. Ebû Bekr, Âsım'dan [rivayetle] tahfif ile (şeddesiz olarak) "fe-azeznâ"1 şeklinde okumuştur2 ve bu,
12744. Metin
بِمَعْنَى الْأَوَّلِ كَقَوْلِكَ: شَدَدْنَا وَشَدَّدْنَا بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّثْقِيلِ، وَقِيلَ: أَيْ: فَغَلَبْنَا مِنْ قَوْلِهِمْ: مَنْ عَزَّ بَزَّ. وَقَالَ كَعْبٌ: الرَّسُولَانِ: صَادِقٌ وَصَدُوقٌ، وَالثَّالِثُ شَلُومُ، وَإِنَّمَا أَضَافَ اللَّهُ الْإِرْسَالَ إِلَيْهِ لِأَنَّ عِيسَى ﵇ إِنَّمَا بَعَثَهُمْ بِأَمْرِهِ تَعَالَى، {فَقَالُوا} جَمِيعًا لِأَهْلِ أَنْطَاكِيَةَ، {إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ} .
hafifletme (şeddesiz) ve şeddelemede şedednâ ve şaddednâ demen gibi birincisiyle aynı anlamdadır. Bir görüşe göre de "Kim üstün gelirse yağmalar" sözündeki gibi "üstün geldik" anlamındadır. Kâ'b şöyle demiştir: İki elçi Sâdık ve Sadûk'tur, üçüncüsü ise Şelûm'dur. Allah'ın elçi göndermeyi kendisine nispet etmesinin sebebi, İsa aleyhisselâm'ın onları ancak Allah Teâlâ'nın emriyle göndermiş olmasıdır. {فَقَالُوا} “Dediler ki”; hepsi birden Antakya halkına, {إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ} “Gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz.”
12745. Metin
{قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ (١٥) قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ (١٦) وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (١٧) قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١٨) قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ (١٩) وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ (٢٠) }
{قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ (١٥) قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ (١٦) وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (١٧) قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١٨) قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ (١٩) وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ (٢٠) } “Dediler ki: 'Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.' [Elçiler] dediler ki: 'Rabbimiz bilir ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen ancak apaçık tebliğdir.' [Halk] dedi ki: 'Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.' [Elçiler] dediler ki: 'Uğursuzluğunuz sizin kendinizdendir. Size öğüt verildi diye mi [böyle yapıyorsunuz]? Hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz.' Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: 'Ey kavmim! Bu elçilere uyun.'”
12746. Metin
{قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ} مَا أَنْتُمْ إِلَّا كَاذِبُونَ فِيمَا تَزْعُمُونَ.
{قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ} “Dediler ki: 'Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.'”; iddia ettiğiniz şeylerde siz sadece yalancılarsınız.
12747. Metin
{قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ}
{قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ} “[Elçiler] dediler ki: 'Rabbimiz bilir ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.'”
12748. Metin
{وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ}
{وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ} “'Bize düşen ancak apaçık tebliğdir.'”
12749. Metin
{قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ} تَشَاءَمْنَا بِكُمْ، وَذَلِكَ أَنَّ الْمَطَرَ حُبِسَ عَنْهُمْ، فَقَالُوا: أَصَابَنَا هَذَا بِشُؤْمِكُمْ، {لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ} لَنَقْتُلَنَّكُمْ، وَقَالَ قَتَادَةُ: بِالْحِجَارَةِ {وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ} . {قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ} يَعْنِي: شُؤْمُكُمْ مَعَكُمْ بِكُفْرِكُمْ وَتَكْذِيبِكُمْ يَعْنِي: أَصَابَكُمِ الشُّؤْمُ مِنْ قِبَلِكُمْ. وَقَالَ ابن عباس ٩٢/أوَالضَّحَّاكُ: حَظُّكُمْ مِنَ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ {أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ} يَعْنِي: وُعِظْتُمْ بِاللَّهِ، وَهَذَا اسْتِفْهَامٌ مَحْذُوفُ الْجَوَابِ مَجَازُهُ: إِنْ ذُكِّرْتُمْ وَوُعِظْتُمْ بِاللَّهِ تَطَيَّرْتُمْ بِنَا. وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ: "أَنْ" بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ الْمَلِينَةِ "ذُكِرْتُمْ" بِالتَّخْفِيفِ {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ} مُشْرِكُونَ مُجَاوِزُونَ الْحَدَّ. قَوْلُهُ ﷿: {وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى} وَهُوَ حَبِيبٌ النَّجَّارُ، ١ وَقَالَ الْسُّدِّيُّ: كَانَ قَصَّارًا ٢ وَقَالَ وَهْبٌ: كَانَ رَجُلًا يَعْمَلُ الْحَرِيرَ، ٣ وَكَانَ سَقِيمًا قَدْ أَسْرَعَ فِيهِ
{قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ} “[Kavim] dedi ki: 'Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.'” Yani sizin yüzünüzden uğursuzluk gördük. Bu da onlardan yağmurun kesilmesi sebebiyleydi; şöyle dediler: "Bu [kuraklık] bize sizin uğursuzluğunuz sebebiyle isabet etti." {لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ} “'Eğer vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız'” [yani] sizi mutlaka öldürürüz. Katâde: "Taşlarla [öldürürüz]" demiştir. {وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “'Ve bizden size mutlaka acı veren bir azap dokunur.'” {قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ} “[Elçiler] dediler ki: 'Uğursuzluğunuz sizinledir.'” Yani küfrünüz ve yalanlamanız sebebiyle uğursuzluğunuz sizinle beraberdir; yani uğursuzluk size kendi tarafınızdan isabet etmiştir. İbn Abbâs 92/a ve ed-Dahhâk: "Hayır ve şerden nasibiniz [sizinledir]" demişlerdir. {أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ} “Size öğüt verildiğinde mi [uğursuzluğa yoruyorsunuz]?” Yani Allah ile size vaaz edildiğinde mi? Bu, cevabı hazfedilmiş (düşürülmüş) bir soru [cümlesi] olup mecazi anlamı şudur: "Size Allah ile hatırlatma yapılıp vaaz edildiğinde mi bizimle uğursuzluk görüyorsunuz?" Ebû Ca'fer, hemzenin teshili ve fethasıyla "en" (أَنْ) ve şeddesiz olarak "zükirtüm" (ذُكِرْتُمْ) şeklinde okumuştur. {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ} “'Aksine siz haddi aşan bir kavimsiniz.'” [Yani] müşrik, haddi aşan kimselersiniz. Aziz ve Celil olan [Allah]'ın şu kavli: {وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى} “Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi.” O, Habîb en-Neccâr'dır.1 es-Süddî: "O bir çırpıcı/çamaşırcı (kassâr) idi"2 demiştir. Vehb ise: "O, ipek işleyen bir adamdı"3 demiştir. O, hasta bir kimseydi ve kendisine süratle
12750. Metin
الْجُذَامُ، وَكَانَ مَنْزِلُهُ عِنْدَ أَقْصَى بَابٍ مِنْ أَبْوَابِ الْمَدِينَةِ، وَكَانَ مُؤْمِنًا ذَا صَدَقَةٍ يَجْمَعُ كَسْبَهُ إِذَا أَمْسَى فَيَقْسِمُهُ نِصْفَيْنِ فَيُطْعِمُ نِصْفًا لِعِيَالِهِ وَيَتَصَدَّقُ بِنِصْفٍ، (١) فَلَمَّا بَلَغَهُ أَنَّ قَوْمَهُ قَصَدُوا قَتْلَ الرُّسُلِ جاءهم {قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ}
cüzzam hastalığı bulaşmıştı. Evi şehrin kapılarından en uzak kapının yanındaydı. O, sadaka veren mümin bir kimseydi; akşam olunca kazancını toplar ve ikiye bölerdi; yarısını ailesine yedirir, yarısını da sadaka verirdi. (١) Kavminin elçileri öldürmeyi kastettiği haberi ona ulaşınca onların yanına geldi; {قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ} “'Ey kavmim! Bu elçilere uyun' dedi.”
12751. Metin
{اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ (٢١) وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢٢) أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِ (٢٣) إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٤) }
{اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ (٢١) وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢٢) أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِ (٢٣) إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٤) } “'Sizden hiçbir ücret istemeyen ve kendileri doğru yolda olan kimselere uyun. Ben, beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de ancak O'na döndürüleceksiniz. Ben O'ndan başka ilahlar edinir miyim hiç? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek dilerse, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar. Şüphesiz ben o takdirde apaçık bir sapıklık içinde olurum.'”
12752. Metin
{اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ} قَالَ قَتَادَةُ: كَانَ حَبِيبٌ فِي غَارٍ يَعْبُدُ رَبَّهُ (٢) فَلَمَّا بَلَغَهُ خَبَرُ الرُّسُلِ أَتَاهُمْ فَأَظْهَرَ دِينَهُ، فَلَمَّا انْتَهَى حَبِيبٌ إِلَى الرُّسُلِ قَالَ لَهُمْ: تَسْأَلُونَ عَلَى هَذَا أَجْرًا؟ قَالُوا: لَا فَأَقْبَلَ عَلَى قَوْمِهِ فَقَالَ: "يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ"، فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ قَالُوا لَهُ: وَأَنْتَ مُخَالِفٌ لِدِينِنَا وَمُتَابِعٌ دِينَ هَؤُلَاءِ الرُّسُلِ وَمُؤْمِنٌ بِإِلَهِهِمْ؟ فَقَالَ:
{اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ} “'Sizden hiçbir ücret istemeyen ve kendileri doğru yolda olan kimselere uyun'”; Katâde dedi ki: Habîb bir mağarada Rabbine ibadet ediyordu. (٢) Elçilerin haberi ona ulaşınca yanlarına geldi ve dinini açıkladı. Habîb elçilerin yanına varınca onlara: "Bunun karşılığında bir ücret istiyor musunuz?" dedi. "Hayır" dediler. Bunun üzerine kavmine yönelip şöyle dedi: "Ey kavmim! Gönderilen elçilere uyun; sizden bir ücret istemeyen ve kendileri doğru yolda olan kimselere uyun." O böyle söyleyince ona: "Sen bizim dinimize muhalefet edip bu elçilerin dinine uyan ve onların ilahına inanan biri misin?" dediler. O da şöyle dedi:
12753. Metin
{وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} قَرَأَ حمزة ويعقوب: "مالي" بِإِسْكَانِ الْيَاءِ، وَالْآخَرُونَ بِفَتْحِهَا. قِيلَ: أَضَافَ الْفِطْرَةَ إِلَى نَفْسِهِ وَالرُّجُوعَ إِلَيْهِمْ، لِأَنَّ الْفِطْرَةَ أَثَرُ النِّعْمَةِ، وَكَانَتْ عَلَيْهِ أَظْهَرَ، وَفِي الرُّجُوعِ مَعْنَى الزَّجْرِ وَكَانَ بِهِمْ أَلْيَقَ.
{وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “'Ben, beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de ancak O'na döndürüleceksiniz.'”; Hamza ve Ya'kûb yâ harfinin sükûnu ile "mâ lî" okudular, diğerleri ise fethasıyla [mâ liye] okudular. Denildi ki: Yaratılışı (fıtratı) kendi nefsine nispet etti, dönüşü ise onlara nispet etti; çünkü yaratılış nimetin eseridir ve kendi üzerinde daha açıktı; dönüşte ise bir azarlama ve sakındırma anlamı vardır ve bu onlara daha uygundu.
12754. Metin
وَقِيلَ: إِنَّهُ لَمَّا قَالَ: اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ، أَخَذُوهُ فَرَفَعُوهُ إِلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: أَفَأَنْتَ تتبعهم؟ فقال: "ومالي لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي" وَأَيُّ شَيْءٍ لِي إِذَا لَمْ أَعْبُدِ الْخَالِقَ {وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} تُرَدُّونَ عِنْدَ الْبَعْثِ فَيَجْزِيكُمْ بِأَعْمَالِكُمْ.
Bir görüşe göre o: "Elçilere uyun" deyince onu yakalayıp krala götürdüler. Kral ona: "Sen onlara mı uyuyorsun?" dedi. O da: "Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim?" dedi; yani Yaratıcı'ya ibadet etmezsem benim neyim kalır? {وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “Siz de ancak O'na döndürüleceksiniz”; diriliş vaktinde O'na döndürüleceksiniz de amellerinizin karşılığını size verecektir.
12755. Metin
{أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً} اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى الْإِنْكَارِ، أَيْ: لَا أَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً، {إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ} بِسُوءٍ وَمَكْرُوهٍ، {لَا تُغْنِ عَنِّي} لَا تَدْفَعُ عَنِّي، {شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا} أَيْ: لَا شَفَاعَةَ لَهَا أَصْلًا فَتُغْنِي {وَلَا يُنْقِذُونِ} مِنْ ذَلِكَ الْمَكْرُوهِ وَقِيلَ: لَا يُنْقِذُونِ مِنَ الْعَذَابِ لَوْ عَذَّبَنِي اللَّهُ إِنْ فَعَلْتُ ذَلِكَ. {إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} خَطَأٍ ظَاهِرٍ.
{أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً} “'O'ndan başka ilahlar edinir miyim hiç?'” inkâr anlamı taşıyan bir soru (istifham) olup 'O'ndan başka ilahlar edinmem' demektir. {إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ} “'Eğer Rahmân bana bir zarar vermek dilerse'”, bir kötülük ve hoşa gitmeyen bir şey [dilerse], {لَا تُغْنِ عَنِّي} “benden savamaz”, benden defedemez, {شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا} “'onların şefaati hiçbir fayda vermez'”1; yani onların fayda sağlayacak hiçbir şefaati zaten yoktur. {وَلَا يُنْقِذُونِ} “'ve beni kurtaramazlar'”, o hoşa gitmeyen durumdan [kurtaramazlar]. Bir görüşe göre: Şayet öyle yaparsam ve Allah beni cezalandırırsa beni azaptan kurtaramazlar. {إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “'Şüphesiz ben o takdirde apaçık bir sapıklık içinde olurum'”; yani apaçık bir yanılgı içinde [olurum].2
12756. Metin
{إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ (٢٥) قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ (٢٦) بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ (٢٧) }
{إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ (٢٥) قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ (٢٦) بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ (٢٧) } “'Şüphesiz ben sizin Rabbinize iman ettim, gelin beni dinleyin.' [Ona:] 'Cennete gir!' denildi. 'Keşke kavmim bilseydi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram olunanlardan kıldığını!' dedi.”
12757. Metin
{* وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ (٢٨) إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ (٢٩) }
{* وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ (٢٨) إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ (٢٩) } “* Kendisinden sonra kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik, indirecek de değildik. Sadece tek bir çığlık oldu; bir de baktın ki onlar sönüp gitmişlerdir.”
12758. Metin
{إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ} يَعْنِي: فَاسْمَعُوا مِنِّي، فَلَمَّا قَالَ ذَلِكَ وَثَبَ الْقَوْمُ عَلَيْهِ وَثْبَةَ رَجُلٍ وَاحِدٍ فَقَتَلُوهُ (١) .
{إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ} “'Şüphesiz ben sizin Rabbinize iman ettim, gelin beni dinleyin'”; yani benden işitin. O böyle söyleyince topluluk tek bir adamın sıçraması gibi üzerine atıldı ve onu öldürdüler (١).
12759. Metin
قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: وَطِئُوهُ بِأَرْجُلِهِمْ حَتَّى خَرَجَ قَصَبُهُ مِنْ دُبُرِهِ (٢) .
İbn Mes'ûd şöyle dedi: Bağırsakları arkasından çıkıncaya kadar onu ayaklarıyla çiğnediler (٢).
12760. Metin
قَالَ الْسُّدِّيُّ: كَانُوا يَرْمُونَهُ بِالْحِجَارَةِ وَهُوَ يَقُولُ: اللَّهُمَّ اهْدِ قَوْمِي، حَتَّى قَطَّعُوهُ وَقَتَلُوهُ (٣) .
Süddî şöyle dedi: O, "Allah'ım kavmime hidayet ver" derken onlar kendisini paramparça edip öldürünceye kadar taşladılar (٣).
12761. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ: خَرَقُوا خَرْقًا فِي حَلْقَةٍ فَعَلَّقُوهُ بِسُورٍ مِنْ سُورِ الْمَدِينَةِ، وَقَبْرُهُ بِأَنْطَاكِيَةَ فَأَدْخَلَهُ اللَّهُ الْجَنَّةَ، وَهُوَ حَيٌّ فِيهَا يُرْزَقُ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿: {قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ} ، فَلَمَّا أَفْضَى إِلَى الْجَنَّةِ {قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي} يَعْنِي: بِغُفْرَانِ رَبِّي لِي، {وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ} تَمَنَّى أَنْ يَعْلَمَ قَوْمُهُ أَنَّ اللَّهَ غَفَرَ لَهُ وَأَكْرَمَهُ، لِيَرْغَبُوا فِي دِينِ الرُّسُلِ.
Hasen dedi ki: Boynundan bir delik açtılar ve onu şehir surlarından bir sura astılar. Onun kabri Antakya'dadır. Allah onu cennete girdirdi ve o orada diri olup rızıklandırılmaktadır. İşte bu, O'nun şu sözüdür: {قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ} “'Cennete gir!' denildi.” Cennete ulaşınca; {قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي} “'Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını bilseydi'”; yani Rabbimin beni bağışlamasını, {وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ} “'ve beni ikram olunanlardan kıldığını' dedi.” Elçilerin dinine rağbet etsinler diye Allah'ın kendisini bağışladığını ve kendisine ikramda bulunduğunu kavminin bilmesini temenni etti.
12762. Metin
فَلَمَّا قُتِلَ حَبِيبٌ غَضِبَ اللَّهُ لَهُ وَعَجَّلَ لَهُمُ النِّقْمَةَ، فَأَمَرَ جِبْرِيلَ ﵇ فَصَاحَ بِهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً، فَمَاتُوا عَنْ آخِرِهِمْ، فَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ} يَعْنِي: الْمَلَائِكَةَ، {وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ} وَمَا كُنَّا نَفْعَلُ هَذَا، بَلِ الْأَمْرُ فِي إِهْلَاكِهِمْ كَانَ أَيْسَرَ مِمَّا يَظُنُّونَ.
Habîb öldürülünce Allah onun için gazaplandı ve onlar hakkında intikamı acele kıldı. Cebrail aleyhisselâm'a emretti; o da onlara tek bir çığlık attı da hepsi birden öldüler. İşte bu, O'nun şu sözüdür: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ} “Kendisinden sonra kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik”; yani melekler [indirmedik], {وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ} “indirecek de değildik”; biz bunu yapacak da değildik; aksine onları helak etme işi onların zannettiklerinden çok daha kolaydı.
12763. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ "وَمَا أَنْزَلَنَا عَلَى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ" أَيْ: عَلَى قَوْمِ حَبِيبٍ النَّجَّارِ مِنْ بَعْدِ قَتْلِهِ مِنْ جُنْدٍ، وَمَا كُنَّا نُنْزِلُهُمْ عَلَى الْأُمَمِ إِذَا أَهْلَكْنَاهُمْ، كَالطُّوفَانِ وَالصَّاعِقَةِ وَالرِّيحِ. ثُمَّ بَيَّنَ عُقُوبَتَهُمْ فَقَالَ تَعَالَى: {إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً} ، [وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ: صَيْحَةٌ وَاحِدَةٌ] ٤ بِالرَّفْعِ، جَعَلَ الْكَوْنَ بِمَعْنَى الْوُقُوعِ.
Şöyle de denilmiştir: "Kendisinden sonra kavminin üzerine [hiçbir ordu] indirmedik" ifadesinin anlamı; Habîb en-Neccâr'ın öldürülmesinden sonra kavminin üzerine hiçbir ordu [indirmedik], helak ettiğimizde diğer ümmetlerin üzerine tufan, yıldırım ve fırtına indirdiğimiz gibi [onlara bir şey indirmedik] demektir. Sonra [Allah] Teâlâ onların uğradığı cezayı beyan ederek şöyle buyurdu: {إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً} “[Cezaları] yalnızca tek bir çığlıktan ibaretti.” [Ebû Ca'fer ise kevni (kâne fiilini) vuku bulma anlamında kabul ederek ref ile صَيْحَةٌ وَاحِدَةٌ (sayhatun vâhidatun)] 4 şeklinde okumuştur.
12764. Metin
قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: أَخَذَ جِبْرِيلُ بِعِضَادَتَيْ بَابِ الْمَدِينَةِ، ثُمَّ صَاحَ بِهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً (١) {فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ} ميتون.
Müfessirler dediler ki: Cebrail şehrin kapısının iki sövesini tuttu, sonra onlara tek bir çığlık attı (١). {فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ} “bir de baktın ki onlar sönüp gitmişlerdir”; yani ölmüşlerdir.
12765. Metin
{يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٣٠) أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ (٣١) وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (٣٢) وَآيَةٌ لَهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ (٣٣) }
{يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٣٠) أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ (٣١) وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (٣٢) وَآيَةٌ لَهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ (٣٣) } “Yazıklar olsun o kullara! Kendilerine hiçbir elçi gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar. Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi ve onların artık kendilerine dönüp gelmediklerini görmediler mi? Hepsi eksiksiz toplanıp huzurumuza getirileceklerdir. Ölü toprak onlar için bir delildir; onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık da ondan yerler.”
12766. Metin
{يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ} قَالَ عِكْرِمَةُ: يَعْنِي يَا حَسْرَتَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ، وَالْحَسْرَةُ: شِدَّةُ النَّدَامَةِ، وَفِيهِ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا: يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى: يَا حَسْرَةً وَنَدَامَةً وَكَآبَةً عَلَى الْعِبَادِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِينَ لَمْ يُؤْمِنُوا بِالرُّسُلِ.
{يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ} “Yazıklar olsun o kullara!” İkrime şöyle dedi: Yani kendi aleyhlerine olan pişmanlıklarına yazıklar olsun! Hasret (حَسْرَة), şiddetli pişmanlık demektir. Bu hususta iki görüş vardır: Birincisi: Allah Teâlâ, kıyamet gününde elçilere iman etmedikleri zaman o kulların başına gelecek hasret, nedamet ve kederi beyan etmektedir.
12767. Metin
وَالْآخَرُ: أَنَّهُ مِنْ قَوْلِ الْهَالِكِينَ. قَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: لَمَّا عَايَنُوا الْعَذَابَ قَالُوا: يَا حَسْرَةً أَيْ: نَدَامَةً عَلَى الْعِبَادِ، يَعْنِي: عَلَى الرُّسُلِ الثَّلَاثَةِ حَيْثُ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِمْ، فَتَمَنَّوُا الْإِيمَانَ حِينَ لَمْ يَنْفَعْهُمْ.
İkincisi: Bunun, helak olanların sözü olduğudur. Ebu'l-Âliye şöyle dedi: Azabı gördüklerinde; kullara, yani kendilerine iman etmedikleri o üç elçiye karşı "yazıklar olsun!", yani ne büyük pişmanlık dediler ve kendilerine fayda vermeyeceği bir anda iman etmeyi temenni ettiler.
12768. Metin
قَالَ الْأَزْهَرِيُّ: الْحَسْرَةُ لَا تُدْعَى، وَدُعَاؤُهَا تَنْبِيهُ الْمُخَاطَبِينَ. وَقِيلَ الْعَرَبُ تقول: يا حسرتي! ويا عَجَبًا! عَلَى طَرِيقِ الْمُبَالَغَةِ، وَالنِّدَاءُ عِنْدَهُمْ بِمَعْنَى التَّنْبِيهِ، فَكَأَنَّهُ يَقُولُ: أَيُّهَا الْعَجَبُ هَذَا وَقْتُكَ؟ وَأَيَّتُهَا الْحَسْرَةُ هَذَا أَوَانُكِ؟
Ezherî şöyle dedi: Hasret çağrılmaz (ona nida edilmez); ona nida edilmesi muhatapları uyarmak içindir. Denildi ki Araplar mübalağa yoluyla "Yazıklar olsun bana!" (يا حسرتي!) ve "Ne şaşılacak şey!" (يا عَجَبًا!) derler. Onlara göre nida, uyarı ve dikkat çekme anlamındadır. Sanki şöyle demektedir: "Ey hayret, senin vaktin midir? Ey hasret, senin zamanın mıdır?"
12769. Metin
حَقِيقَةُ الْمَعْنَى: أَنَّ هَذَا زَمَانُ الْحَسْرَةِ وَالتَّعَجُّبِ. ثُمَّ بَيَّنَ سَبَبَ الْحَسْرَةِ وَالنَّدَامَةِ، فَقَالَ: {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} .
Anlamın hakikati şudur: Bu, hasret ve hayret zamanıdır. Sonra hasret ve pişmanlığın sebebini açıklayarak şöyle buyurdu: {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Kendilerine hiçbir elçi gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar.”
12770. Metin
{أَلَمْ يَرَوْا} أَلَمْ يُخْبَرُوا، يَعْنِي: أَهْلَ مَكَّةَ {كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ} وَالْقَرْنُ: أَهْلُ كُلِّ عَصْرٍ، سُمُّوا بِذَلِكَ لِاقْتِرَانِهِمْ فِي الْوُجُودِ {أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ} أَيْ: لَا يَعُودُونَ إِلَى الدُّنْيَا فَلَا يَعْتَبِرُونَ بِهِمْ.
{أَلَمْ يَرَوْا} “Görmediler mi?”; kendilerine haber verilmedi mi? Yani Mekke halkına [haber verilmedi mi?] {كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ} “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi”. Karn (قَرْن), her asrın halkıdır; varlıkta bir arada bulunmalarından dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. {أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ} “onların artık kendilerine dönüp gelmediklerini”; yani dünyaya geri dönmediklerini [görüp de] onlardan ibret almıyorlar mı?
12771. Metin
{وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ} قَرَأَ عَاصِمٌ وَحَمْزَةُ: "لَمَّا" بِالتَّشْدِيدِ هَاهُنَا وَفِي الزُّخْرُفِ وَالطَّارِقِ، وَوَافَقَ ابْنُ عَامِرٍ إِلَّا فِي الزُّخْرُفِ، وَوَافَقَ أَبُو جَعْفَرٍ فِي الطَّارِقِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالتَّخْفِيفِ. فَمَنْ شَدَّدَ جَعَلَ "إِنَّ" بمعنى الجحد، و"لما" بِمَعْنَى إِلَّا تَقْدِيرُهُ: وَمَا كَلٌّ إِلَّا جَمِيعٌ، وَمَنْ خَفَّفَ جَعَلَ "إن" للتحقيق و"ما" صِلَةٌ مَجَازُهُ: وَكُلٌّ جَمِيعٌ {لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ} .
{وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ} “Hepsi eksiksiz toplanıp”. Âsım ve Hamza burada, Zuhruf'ta ve Târık'ta şeddeli olarak “لَمَّا” şeklinde okumuşlardır. İbn Âmir de Zuhruf hariç onlara uymuş, Ebû Ca'fer de Târık'ta uymuştur. Diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır. Şeddeli okuyan kimse “إِنْ” edatını nefy, “لَمَّا” edatını da “إِلَّا” anlamında kılmıştır ki takdiri: "Hepsi ancak toptan..." şeklindedir. Şeddesiz okuyan ise “إِنْ” edatını pekiştirme için kılmış, “مَا”yı ise pekiştirme sılası saymıştır; mecazî anlamı: "Ve hepsi topluca {لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ} huzurumuza getirileceklerdir" şeklindedir.
12772. Metin
{وَآيَةٌ لَهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا} بِالْمَطَرِ {وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا} يَعْنِي الْحِنْطَةَ وَالشَّعِيرَ وَمَا
{وَآيَةٌ لَهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا} “Ölü toprak onlar için bir delildir; biz onu dirilttik” yağmur ile [dirilttik], {وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا} “ve ondan taneler çıkardık” yani buğday, arpa ve
12773. Metin
أَشْبَهَهُمَا {فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ} أَيْ: مِنَ الْحَبِّ.
benzerlerini [çıkardık]. {فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ} “da ondan yerler”; yani o tanelerden [yerler].
12774. Metin
{وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِ (٣٤) لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ وَمَا عَمِلَتْهُ أَيْدِيهِمْ أَفَلَا يَشْكُرُونَ (٣٥) سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ (٣٦) وَآيَةٌ لَهُمُ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ (٣٧) وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٣٨) }
{وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِ (٣٤) لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ وَمَا عَمِلَتْهُ أَيْدِيهِمْ أَفَلَا يَشْكُرُونَ (٣٥) سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ (٣٦) وَآيَةٌ لَهُمُ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ (٣٧) وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٣٨) } “Orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler kıldık ve içinden pınarlar fışkırttık; onun meyvesinden ve ellerinin yaptıklarından yesinler diye. Hâlâ şükretmezler mi? Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir. Gece de onlar için bir delildir; ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de bir de bakarlar ki karanlıkta kalmışlardır. Güneş de kendisi için belirlenmiş bir karargâha doğru akıp gider. İşte bu, Azîz ve Alîm olan [Allah]'ın takdiridir.”
12775. Metin
{وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ} بَسَاتِينَ، {مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا} فِي الْأَرْضِ، {مِنَ الْعُيُونِ} .
{وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ} “Orada bahçeler kıldık”; bostanlar [kıldık], {مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا} “hurmalıklardan, üzüm bağlarından ve içinden fışkırttık”; yeryüzünde [fışkırttık], {مَنَ الْعُيُونِ} “pınarlar”.
12776. Metin
{لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ} أَيْ: مِنَ الثَّمَرِ الْحَاصِلِ بِالْمَاءِ {وَمَا عَمِلَتْهُ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَأَبُو بَكْرٍ: "عَمِلَتْ" بِغَيْرِ هَاءٍ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ "عَمِلَتْهُ" بِالْهَاءِ أَيْ: يَأْكُلُونَ مِنَ الَّذِي عَمِلَتْهُ {أَيْدِيهِمْ} الزَّرْعَ وَالْغَرْسَ فَالْهَاءُ عَائِدَةٌ إِلَى "مَا" الَّتِي بِمَعْنَى الَّذِي. وَقِيلَ: "مَا" لِلنَّفْيِ فِي قَوْلِهِ "مَا عَمِلَتْهُ" أَيْ: وَجَدُوهَا مَعْمُولَةً وَلَمْ تَعْمَلْهَا أَيْدِيهِمْ وَلَا صُنْعَ لَهُمْ فِيهَا وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ الضَّحَّاكِ وَمُقَاتِلٍ.
{لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ} “Onun meyvesinden yesinler diye”; yani su sayesinde meydana gelen meyveden [yesinler diye]. {وَمَا عَمِلَتْهُ} “ve yaptıklarından”; Hamza, Kisâî ve Ebû Bekr zamir olan "he" harfi olmaksızın “عَمِلَتْ” şeklinde okudular. Diğerleri ise "he" ile “عَمِلَتْهُ” şeklinde okudular; yani {أَيْدِيهِمْ} ellerinin ekin ve dikim olarak işleyip yaptığından yerler. Buradaki "he" zamiri, ellezî anlamındaki “mâ”ya dönmektedir. Denildi ki: “مَا عَمِلَتْهُ” sözündeki “mâ” olumsuzluk içindir; yani onu hazır yapılmış buldular, elleri onu yapmadı ve bunda kendilerinin hiçbir dahli yoktur. Dahhâk ve Mukâtil'in sözünün anlamı da budur.
12777. Metin
وَقِيلَ: أَرَادَ الْعُيُونَ وَالْأَنْهَارَ الَّتِي لَمْ تَعْمَلْهَا يَدُ خَلْقٍ مِثْلَ دِجْلَةَ وَالْفُرَاتِ وَالنِّيلِ وَنَحْوِهَا.
Şöyle de denildi: Dicle, Fırat, Nil ve benzerleri gibi hiçbir mahlukun elinin yapmadığı pınarları ve nehirleri kastetmiştir.
12778. Metin
{أَفَلَا يَشْكُرُونَ} نِعْمَةَ اللَّهِ.
{أَفَلَا يَشْكُرُونَ} “Hâlâ şükretmezler mi?”; Allah'ın nimetine [şükretmezler mi?].
12779. Metin
{سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا} أَيِ: الْأَصْنَافَ {مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ} الثِّمَارَ وَالْحُبُوبَ {وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ} يَعْنِي: الذُّكُورَ وَالْإِنَاثَ {وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ} مِمَّا خَلَقَ مِنَ الْأَشْيَاءِ مِنْ دَوَابِّ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ.
{سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا} “Bütün çiftleri yaratan [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir”; yani çeşitleri, {مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ} “yerin bitirdiklerinden”; meyvelerden ve tanelerden, {وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ} “ve kendi nefislerinden”; yani erkekleri ve dişileri, {وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ} “ve daha bilmedikleri şeylerden”; kara ve deniz canlılarından yarattığı şeylerden.
12780. Metin
{وَآيَةٌ لَهُمُ} تَدَلُّ عَلَى قُدْرَتِنَا، {اللَّيْلُ نَسْلَخُ} نَنْزِعُ وَنَكْشِطُ {مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ} دَاخِلُونَ فِي الظُّلْمَةِ، وَمَعْنَاهُ: نُذْهِبُ النَّهَارَ وَنَجِيءُ بِاللَّيْلِ، وَذَلِكَ أَنَّ الْأَصْلَ هِيَ الظلمة والنهار ٩٢/ب دَاخِلٌ عَلَيْهَا ُ فَإِذَا غَرَبَتِ الشَّمْسُ سُلِخَ النَّهَارُ مِنَ اللَّيْلِ فَتَظْهَرُ الظُّلْمَةُ.
{وَآيَةٌ لَهُمُ} “Onlar için bir delildir”; kudretimize delalet eden, {اللَّيْلُ نَسْلَخُ} “Gece; sıyırıp çekeriz”; çekip çıkarır ve soyarız, {مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ} “ondan gündüzü; bir de bakarlar ki karanlıkta kalmışlardır”; karanlığa girmişlerdir. Anlamı şudur: Gündüzü gideririz ve geceyi getiririz. Zira asıl olan karanlıktır ve gündüz ٩٢/b ona dahil olur. Güneş battığı zaman gündüz geceden sıyrılıp çıkarılır ve karanlık ortaya çıkar.
12781. Metin
{وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا} أَيْ: إِلَى مُسْتَقَرٍّ لَهَا، أَيْ: إِلَى انْتِهَاءِ سَيْرِهَا عِنْدَ انْقِضَاءِ الدُّنْيَا وَقِيَامِ السَّاعَةِ.
{وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا} “Güneş de kendisi için belirlenmiş bir karargâha doğru akıp gider”; yani karargâhına doğru; dünyanın sona ermesi ve kıyametin kopması anında seyrinin son bulacağı yere doğru [akıp gider].
12782. Metin
وَقِيلَ: إِنَّهَا تَسِيرُ حَتَّى تَنْتَهِيَ إِلَى أَبْعَدِ مَغَارِبِهَا، ثُمَّ تَرْجِعُ فَذَلِكَ مُسْتَقَرُّهَا لِأَنَّهَا لَا تُجَاوِزُهُ.
Şöyle de denildi: O, batış yerlerinin en uzağına varıncaya kadar gider, sonra geri döner. İşte onun karargâhı budur, çünkü onu aşamaz.
12783. Metin
وَقِيلَ: مُسْتَقَرُّهَا نِهَايَةُ ارْتِفَاعِهَا فِي السَّمَاءِ فِي الصَّيْفِ وَنِهَايَةُ هُبُوطِهَا فِي الشِّتَاءِ، وَقَدْ صَحَّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: "مُسْتَقَرُّهَا تَحْتَ الْعَرْشِ".
Şöyle de denildi: Onun karargâhı, yazın gökteki yükselişinin son noktası, kışın ise alçalışının son noktasıdır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den: "Onun karargâhı Arş'ın altındadır" buyurduğu sahih olarak rivayet edilmiştir.
12784. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَثَتَا الْحُمَيْدِيُّ، حَدَّثَنَا وَكِيعٌ، حَدَّثَنَا الْأَعْمَشُ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ الْتَيْمِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي ذَرٍّ قَالَ: سَأَلْتُ النَّبِيَّ ﷺ عَنْ قَوْلِهِ ﷿: {وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا} قَالَ: "مُسْتَقَرُّهَا تَحْتَ الْعَرْشِ" (١) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil haber verdi, bize el-Humeydî anlattı, bize Vekî' anlattı, bize el-A'meş, İbrâhîm et-Teymî'den, o babasından, o da Ebû Zer'den rivayetle anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا} “Güneş de kendisi için belirlenmiş bir karargâha doğru akıp gider” kavli hakkında sordum; şöyle buyurdu: "Onun karargâhı Arş'ın altındadır" (١).
12785. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، أَخْبَرَنَا الْحُمَيْدِيُّ، أَخْبَرَنَا وَكِيعٌ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي ذَرٍّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لِأَبِي ذَرٍّ حِينَ غَرَبَتِ الشَّمْسُ: "أَتَدْرِي أَيْنَ تَذْهَبُ"؟ قُلْتُ: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ قَالَ: "فَإِنَّهَا تَذْهَبُ حَتَّى تَسْجُدَ تَحْتَ الْعَرْشِ فَتَسْتَأْذِنُ فَيُؤْذَنُ لَهَا وَيُوشِكُ أَنْ تَسْجُدَ فَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا وَتَسْتَأْذِنُ فَلَا يُؤْذَنُ لَهَا فَيُقَالُ لَهَا: ارْجِعِي مِنْ حَيْثُ جِئْتِ فَتَطْلُعُ مِنْ مَغْرِبِهَا فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ} (٢) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil haber verdi, bize el-Humeydî haber verdi, bize Vekî' haber verdi, bize Süfyân, el-A'meş'ten, o İbrâhîm'den, o babasından, o da Ebû Zer'den anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem güneş battığı zaman Ebû Zer'e: "Nereye gittiğini bilir misin?" buyurdu. "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedim. Şöyle buyurdu: "O gider, nihayet Arş'ın altında secde eder ve izin ister; kendisine izin verilir. Neredeyse secde edecek de kendisinden kabul edilmeyecek, izin isteyecek de kendisine izin verilmeyecektir. Ona: 'Geldiğin yere geri dön' denilecek ve o da battığı yerden doğacaktır. İşte bu, Teâlâ'nın şu sözüdür: {وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ} “Güneş de kendisi için belirlenmiş bir karargâha doğru akıp gider. İşte bu, Azîz ve Alîm olan [Allah]'ın takdiridir”" (٢).
12786. Metin
وَرَوَى عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: "وَالشَّمْسُ تَجْرِي لَا مُسْتَقَرَّ لَهَا" وَهِيَ قِرَاءَةُ ابْنِ مَسْعُودٍ أَيْ: لَا قَرَارَ لَهَا وَلَا وُقُوفَ فَهِيَ جَارِيَةٌ أَبَدًا {ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ} .
Amr b. Dînâr, İbn Abbâs'tan: "وَالشَّمْسُ تَجْرِي لَا مُسْتَقَرَّ لَهَا" şeklinde rivayet etmiştir. Bu aynı zamanda İbn Mes'ûd'un kıraatidir; yani onun için bir durma ve duraklama yoktur, o sürekli akıp gitmektedir. {ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ} “İşte bu, Azîz ve Alîm olan [Allah]'ın takdiridir.”
12787. Metin
{وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ (٣٩) لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٤٠) }
{وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ (٣٩) لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ (٤٠) } “Ay için de menziller belirledik; nihayet eski hurma dalı gibi oldu. Ne güneşin aya yetişmesi yaraşır ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi bir yörüngede yüzmektedir.”
12788. Metin
{وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ} أَيْ: قَدَّرْنَا لَهُ مَنَازِلَ قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَنَافِعٌ، وَأَهْلُ الْبَصْرَةِ: "الْقَمَرُ" بِرَفْعِ الرَّاءِ لِقَوْلِهِ: "وَآيَةٌ لَهُمُ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ" وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنَّصْبِ لِقَوْلِهِ: "قَدَّرْنَاهُ" أَيْ: قَدَّرْنَا الْقَمَرَ {مَنَازِلَ} وَقَدْ ذَكَرْنَا أَسَامِي الْمَنَازِلِ فِي سُورَةِ يُونُسَ ٣ فَإِذَا صَارَ الْقَمَرُ إِلَى آخَرِ الْمَنَازِلِ دَقَّ فَذَلِكَ قَوْلُهُ: {حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ} وَالْعُرْجُونُ: [عُودُ الْعِذْقِ] ٤ الَّذِي عَلَيْهِ الشَّمَارِيخُ، فَإِذَا قَدُمَ وَعَتَقَ يَبِسَ وَتَقَوَّسَ وَاصْفَرَّ فَشُبِّهَ الْقَمَرُ فِي دِقَّتِهِ وَصُفْرَتِهِ فِي آخِرِ الْمَنَازِلِ بِهِ. {لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ} أَيْ: لَا يَدْخُلُ النَّهَارُ عَلَى اللَّيْلِ قَبْلَ انْقِضَائِهِ، وَلَا يَدْخُلُ اللَّيْلُ عَلَى النَّهَارِ قَبْلَ انْقِضَائِهِ، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ} أَيْ: هُمَا يَتَعَاقَبَانِ بِحِسَابٍ مَعْلُومٍ لَا يَجِيءُ أَحَدُهُمَا قَبْلَ وَقْتِهِ.
{وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ} “Ay için de menziller belirledik”; yani onun için menziller takdir ettik. İbn Kesîr, Nâfi‘ ve Basra ehli; "وَآيَةٌ لَهُمُ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ" buyruğuna [uyarak] râ harfinin zammesiyle (merfû olarak) "الْقَمَرُ" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise "قَدَّرْنَاهُ" fiilinden dolayı [mef‘ûl kabul ederek] fetha ile (mansûb olarak) okumuşlardır; yani: Ayı menziller [olarak] takdir ettik {مَنَازِلَ}. Menzillerin isimlerini Yûnus Sûresi'nde zikretmiştik.3 Ay menzillerin sonuna vardığında incelir; işte O'nun şu buyruğu buna işaret etmektedir: {حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ} “Nihayet eski hurma dalı gibi oldu.” Urcûn (عُرْجُون): Üzerinde hurma salkımcıklarının bulunduğu [salkım sapıdır]4. [Bu sap] eskiyip yıllandığında kurur, yay gibi eğrilir ve sararır. Dolayısıyla ay, son menzillerindeki inceliği ve sarılığı yönüyle ona benzetilmiştir. {لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ} “Ne güneşin aya yetişmesi yaraşır”; yani ne gündüz [süresi] bitmeden önce gecenin vaktine girer, ne de gece [süresi] bitmeden önce gündüzün vaktine girer. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da bu kabildendir: {وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ} “Ne de gece gündüzü geçebilir.” Yani ikisi, hiçbiri vaktinden önce gelmeksizin belirlenmiş bir hesapla peş peşe gelirler.
12789. Metin
وَقِيلَ: لَا يَدْخُلُ أَحَدُهُمَا فِي سُلْطَانِ الْآخَرِ، لَا تَطْلُعُ الشَّمْسُ بِاللَّيْلِ وَلَا يَطْلُعُ الْقَمَرُ بِالنَّهَارِ وَلَهُ ضَوْءٌ، فَإِذَا اجْتَمَعَا وَأَدْرَكَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا صَاحِبَهُ قَامَتِ الْقِيَامَةُ.
Şöyle de denildi: Biri diğerinin hükümranlığına girmez; güneş geceleyin doğmaz, ay da gündüzleyin ışığıyla doğmaz. İkisi bir araya gelip de her biri diğerine eriştiğinde ise kıyamet kopmuş olur.
12790. Metin
وَقِيلَ: "لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ" أَيْ: لَا تَجْتَمِعُ مَعَهُ فِي فَلَكٍ وَاحِدٍ، "وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ" أَيْ: لَا يَتَّصِلُ لَيْلٌ بِلَيْلٍ لَا يَكُونُ بَيْنَهُمَا نَهَارٌ فَاصِلٌ.
Şöyle de denildi: "Ne güneşin aya yetişmesi yaraşır", yani onunla tek bir yörüngede birleşmez. "Ne de gece gündüzü geçebilir", yani aralarında ayırıcı bir gündüz olmaksızın bir gece diğer geceye bitişmez.
12791. Metin
{وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} يَجْرُونَ.
{وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} “Hepsi bir yörüngede yüzmektedir”; akıp gitmektedir.
12792. Metin
{وَآيَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (٤١) وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ (٤٢) وَإِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ (٤٣) إِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ (٤٤) وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٤٥) }
{وَآيَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (٤١) وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ (٤٢) وَإِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ (٤٣) إِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ (٤٤) وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (٤٥) } “Onların soylarını o dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir. Onlar için onun benzeri binecekleri şeyler de yarattık. Dilersek onları suda boğarız; artık ne bir feryatlarını duyan olur ne de kurtarılırlar. Ancak bizden bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme müstesna. Onlara: 'Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının, umulur ki merhamet olunursunuz' denildiği zaman...”
12793. Metin
{وَآيَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ، وَيَعْقُوبُ: "ذُرِّيَّاتِهِمْ" جَمْعٌ وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "ذُرِّيَّتَهُمْ" عَلَى التَّوْحِيدِ، فَمِنْ جَمَعَ كَسَرَ التَّاءَ، وَمَنْ لَمْ يَجْمَعْ نَصَبَهَا، وَالْمُرَادُ بِالذُّرِّيَّةِ: الْآبَاءُ وَالْأَجْدَادُ، وَاسْمُ الذُّرِّيَّةِ يَقَعُ عَلَى الْآبَاءِ كَمَا يَقَعُ عَلَى الْأَوْلَادِ {فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ} أَيْ: الْمَمْلُوءِ، وَأَرَادَ سَفِينَةَ نُوحٍ ﵇، وَهَؤُلَاءِ مِنْ نَسْلِ مَنْ حُمِلَ مَعَ نُوحٍ، وَكَانُوا فِي أَصْلَابِهِمْ. {وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ} قِيلَ: أَرَادَ بِهِ السُّفُنَ الصِّغَارَ الَّتِي عُمِلَتْ بَعْدَ سَفِينَةِ نُوحٍ عَلَى هَيْئَتِهَا.
{وَآيَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ} “Onların soylarını taşımamız da onlar için bir delildir”. Medine ve Şam ehli ile Ya'kûb, çoğul olarak “ذُرِّيَّاتِهِمْ” şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise tekil olarak “ذُرِّيَّتَهُمْ” şeklinde okumuşlardır. Çoğul okuyan te harfini kesreli, çoğul okumayan ise üstünlü okumuştur. Zürriyetten kasıt, babalar ve atalardır. Zürriyet ismi çocuklara verildiği gibi babalara/atalara da verilir. {فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ} “o dolu gemide”; yani doldurulmuş [gemide]. Nûh aleyhisselâm'ın gemisini kastetmiştir. Bunlar ise Nûh ile birlikte taşınanların soyundandırlar ve onların sulblerinde idiler. {وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ} “Onlar için onun benzeri binecekleri şeyler de yarattık”. Denildi ki: Bununla Nûh'un gemisinden sonra onun şeklinde yapılan küçük gemileri kastetmiştir.
12794. Metin
وَقِيلَ: أَرَادَ بِهِ السُّفُنَ الَّتِي تَجْرِي فِي الْأَنْهَارِ فَهِيَ فِي الْأَنْهَارِ كَالْفُلْكِ الْكِبَارِ فِي الْبِحَارِ، وَهَذَا قَوْلُ قَتَادَةَ، وَالضَّحَّاكِ وَغَيْرِهِمَا.
Şöyle de denildi: Bununla nehirlerde yüzen gemileri kastetmiştir; bunlar denizlerdeki büyük gemiler gibidir nehirlerde. Bu, Katâde, Dahhâk ve başkalarının görüşüdür.
12795. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: "وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ" يَعْنِي: الْإِبِلَ، فَالْإِبِلُ فِي الْبَرِّ كَالسُّفُنِ فِي الْبَحْرِ. {وَإِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ} أَيْ: لَا مُغِيثَ {لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ} يَنْجُونَ مِنَ الْغَرَقِ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَلَا أَحَدَ يُنْقِذُهُمْ مِنْ عَذَابِي. {إِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ} إِلَى انْقِضَاءِ آجَالِهِمْ يَعْنِي إِلَّا أَنْ يَرْحَمَهُمْ وَيُمَتِّعَهُمْ إِلَى آجَالِهِمْ.
İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edildi: "Onlar için onun benzeri binecekleri şeyler de yarattık", yani develeri; zira develer karada denizdeki gemiler gibidir. {وَإِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ} “Dilersek onları suda boğarız; artık ne bir feryatlarını duyan olur”; yani hiçbir kurtarıcı, {لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ} “ne de kurtarılırlar”; boğulmaktan kurtulurlar. İbn Abbâs dedi ki: Hiç kimse onları benim azabımdan kurtaramaz. {إِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ} “Ancak bizden bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme müstesna”; ecellerinin sona ermesine kadar; yani onlara merhamet edip ecellerine kadar onları faydalandırmamız müstesna.
12796. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: "مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ" يَعْنِي الْآخِرَةَ، فَاعْمَلُوا لَهَا، "وَمَا خَلْفَكُمْ" يَعْنِي الدُّنْيَا، فَاحْذَرُوهَا، وَلَا تَغْتَرُّوا بِهَا.
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ} “Onlara: 'Önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının' denildiği zaman”. İbn Abbâs dedi ki: "Önünüzdeki", ahirettir; onun için amel edin. "Arkanızdaki" ise dünyadır; ondan sakının ve ona aldanmayın.
12797. Metin
وَقِيلَ: "مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ" وَقَائِعُ اللَّهِ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِنَ الْأُمَمِ، "وَمَا خَلْفَكُمْ" عَذَابُ الْآخِرَةِ، وَهُوَ قَوْلُ قَتَادَةَ وَمُقَاتِلٍ.
Şöyle de denildi: "Önünüzdeki", sizden önceki ümmetlerin başına gelen Allah'ın azap hadiseleridir. "Arkanızdaki" ise ahiret azabıdır. Bu, Katâde ve Mukâtil'in görüşüdür.
12798. Metin
{لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} وَالْجَوَابُ مَحْذُوفٌ تَقْدِيرُهُ: إِذَا قِيلَ لَهُمْ هَذَا أَعْرَضُوا عَنْهُ دَلِيلُهُ مَا بَعْدَهُ:
{لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} “umulur ki merhamet olunursunuz”. [Şartın] cevabı hazfedilmiştir; takdiri: Onlara bu söylendiği zaman bundan yüz çevirirler. Bunun delili ise sonraki ayettir:
12799. Metin
{وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤٦) وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ أَطْعَمَهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٤٧) وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤٨) مَا يَنْظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ (٤٩) }
{وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤٦) وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ أَطْعَمَهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٤٧) وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤٨) مَا يَنْظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ (٤٩) } “Rablerinden kendilerine bir ayet gelmeyedursun, mutlaka ondan yüz çevirirler. Onlara: 'Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak edin' denildiği zaman, kâfir olanlar iman edenlere: 'Allah'ın dileseydi doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım? Siz apaçık bir sapıklık içindesiniz' dediler. Ve: 'Eğer doğru sözlüler iseniz bu vaad ne zaman?' derler. Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini yakalayacak tek bir çığlıktan başkasını beklemezler.”
12800. Metin
{وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ} أَيْ: دَلَالَةٌ عَلَى صِدْقِ مُحَمَّدٍ ﷺ {إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ} .
{وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ} “Rablerinden kendilerine bir ayet gelmeyedursun”; yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğuna dair bir delil [gelmeyedursun], {إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ} “mutlaka ondan yüz çevirirler.”
12801. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ} أَعْطَاكُمُ اللَّهُ {قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنُطْعِمُ} أَنَرْزُقُ {مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ أَطْعَمَهُ} وَذَلِكَ أَنَّ الْمُؤْمِنِينَ قَالُوا لِكُفَّارِ مَكَّةَ: أَنْفِقُوا عَلَى الْمَسَاكِينِ مِمَّا زَعَمْتُمْ مِنْ أَمْوَالِكُمْ أَنَّهُ لِلَّهِ، وَهُوَ مَا جَعَلُوا لِلَّهِ مِنْ حُرُوثِهِمْ وَأَنْعَامِهِمْ، قَالُوا: أَنُطْعِمُ أَنَرْزُقُ مِنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ رَزَقَهُ، ثُمَّ لَمْ يَرْزُقْهُ مَعَ قُدْرَتِهِ عَلَيْهِ، فَنَحْنُ نُوَافِقُ مَشِيئَةَ اللَّهِ فَلَا نُطْعِمُ مَنْ لَمْ يُطْعِمْهُ اللَّهُ، وَهَذَا مِمَّا يَتَمَسَّكُ بِهِ الْبُخَلَاءُ، يَقُولُونَ: لَا نُعْطِي مَنْ حَرَمَهُ اللَّهُ. وَهَذَا الَّذِي يَزْعُمُونَ بَاطِلٌ؛ لِأَنَّ اللَّهَ أَغْنَى بَعْضَ الْخَلْقِ وَأَفْقَرَ بَعْضَهُمُ ابْتِلَاءً، فَمَنَعَ الدُّنْيَا مِنَ الْفَقِيرِ لَا بُخْلًا وَأَمَرَ الْغَنِيَّ بِالْإِنْفَاقِ لَا حَاجَةً إِلَى مَالِهِ، وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ الْغَنِيَّ بِالْفَقِيرِ فِيمَا فَرَضَ لَهُ فِي مَالِ الْغَنِيِّ، وَلَا اعْتِرَاضَ لِأَحَدٍ عَلَى مَشِيئَةِ اللَّهِ وَحُكْمِهِ فِي خَلْقِهِ {إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} يَقُولُ الْكُفَّارُ لِلْمُؤْمِنِينَ: مَا أَنْتُمْ إِلَّا فِي خَطَأٍ بَيِّنٍ فِي اتِّبَاعِكُمْ مُحَمَّدًا ﷺ وَتَرْكِ مَا نَحْنُ عَلَيْهِ.
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ} “Onlara: 'Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak edin' denildiği zaman”; Allah'ın size bahşettiklerinden, {قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنُطْعِمُ} “kâfir olanlar iman edenlere: 'Doyuralım mı?' dediler”; rızıklandıralım mı, {مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ أَطْعَمَهُ} “Allah'ın dileseydi doyuracağı kimseyi?” Bu durum şöyledir: Müminler, Mekke kâfirlerine: "Mallarınızdan Allah için olduğunu iddia ettiğiniz şeylerden -ki bu ekinlerinden ve hayvanlarından Allah için ayırdıkları paydır- yoksullara infak edin" dediler. Onlar da şöyle dediler: "Allah dileseydi rızıklandıracağı halde buna gücü yettiği halde rızıklandırmadığı kimseyi biz mi doyuralım, biz mi rızıklandıralım? Biz Allah'ın meşietine uyuyoruz; dolayısıyla Allah'ın doyurmadığını biz doyurmayız." Bu, cimrilerin sarıldığı bir gerekçedir; "Allah'ın mahrum bıraktığına biz vermeyiz" derler. İddia ettikleri bu şey bâtıldır; zira Allah bir imtihan olarak yaratılmışların bazısını zengin, bazısını fakir kılmıştır. Fakirden dünyalığı cimrilikten ötürü esirgememiş, zengine de malına muhtaç olduğu için değil, zenginin malında farz kıldığı pay hususunda zengini fakir ile sınamak için infakı emretmiştir. Yarattıkları üzerindeki meşieti ve hükmü hususunda Allah'a kimsenin itiraz hakkı yoktur. {إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “Siz apaçık bir sapıklık içindesiniz”. Kâfirler müminlere: "Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e uymak ve bizim üzerinde bulunduğumuz yolu terk etmekle siz apaçık bir yanılgı içindesiniz" derler.
12802. Metin
{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ} أَيِ: الْقِيَامَةُ وَالْبَعْثُ {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} .
{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ} “Ve: 'Bu vaad ne zaman?' derler”; yani kıyamet ve yeniden dirilme, {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru sözlüler iseniz.”
12803. Metin
قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {مَا يَنْظُرُونَ} أَيْ: مَا يَنْتَظِرُونَ {إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ النَّفْخَةَ الْأُولَى {تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ} يَعْنِي: يَخْتَصِمُونَ فِي أَمْرِ الدُّنْيَا مِنَ الْبَيْعِ وَالشِّرَاءِ، وَيَتَكَلَّمُونَ فِي الْمَجَالِسِ وَالْأَسْوَاقِ.
Allah Teâlâ buyurdu ki: {مَا يَنْظُرُونَ} “Beklemezler”; yani bekleşmezler, {إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً} “ancak tek bir çığlıktan başkasını”. İbn Abbâs dedi ki: Birinci sûr üflemesini kastetmektedir. {تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ} “onlar çekişip dururken kendilerini yakalayacak”; yani alım satım gibi dünya işlerinde birbirleriyle çekişir, meclislerde ve çarşılarda konuşup dururlarken [yakalayacak].
12804. Metin
قَرَأَ حَمْزَةُ: "يَخْصِمُونَ" بِسُكُونِ الْخَاءِ وَتَخْفِيفِ الصَّادِ، أَيْ: يَغْلِبُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا بِالْخِصَامِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِتَشْدِيدِ الصَّادِ، أَيْ: يَخْتَصِمُونَ. أُدْغِمَتِ التَّاءُ فِي الصَّادِ، ثُمَّ ابْنُ كَثِيرٍ وَيَعْقُوبُ وَوِرَشٌ يَفْتَحُونَ الْخَاءَ بِنَقْلِ حَرَكَةِ التَّاءِ الْمُدْغَمَةِ إِلَيْهَا، وَيَجْزِمُهَا أَبُو جَعْفَرٍ وَقَالُونَ وَيَرُومُ فتحة الخاء ٩٣/أأَبُو عَمْرٍو، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِكَسْرِ الْخَاءِ.
Hamza, hı harfinin sükûnu ve sâd harfinin şeddesiz oluşuyla “يَخْصِمُونَ” şeklinde okumuştur; yani çekişmede bazısı bazısına galip gelir [anlamındadır]. Diğerleri ise sâd harfinin şeddesiyle okumuşlardır; yani çekişirler (يَخْتَصِمُونَ). Te harfi sâd harfine idgam edilmiştir. Sonra İbn Kesîr, Ya'kûb ve Verş, idgam edilen te harfinin harekesini naklederek hı harfini fetha ile okurlar; Ebû Ca'fer ve Kālûn ise sükûnla okur; ٩٣/a Ebû Amr hı harfinin fethasına revm yapar; geriye kalanlar ise hı harfini kesre ile okumuşlardır.
12805. Metin
وَرُوِّينَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: "لَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ نَشَرَ الرَّجُلَانِ ثَوْبَهُمَا بَيْنَهُمَا فَلَا يَتَبَايَعَانِهِ وَلَا يَطْوِيَانِهِ وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ رَفَعَ الرَّجُلُ (١) أَكْلَتَهُ إِلَى فِيهِ فَلَا يَطْعَمُهَا" (٢) .
Bize rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kıyamet muhakkak öyle bir anda kopacaktır ki iki adam aralarında kumaşlarını açmış olacaklar da ne alışverişi tamamlayabilecekler ne de onu dürebileceklerdir. Kıyamet muhakkak öyle bir anda kopacaktır ki adam (١) lokmasını ağzına kaldırmış olacak da onu yiyemeyecektir" (٢).
12806. Metin
{فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ (٥٠) وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ (٥١) قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ (٥٢) إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (٥٣) }
{فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ (٥٠) وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ (٥١) قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ (٥٢) إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ (٥٣) } “Artık ne bir vasiyette bulunabilirler ne de ailelerine dönebilirler. Sûra üflenmiştir; bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden Rablerine doğru koşup gitmektedirler. 'Eyvah bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? İşte bu, Rahmân'ın vaad ettiği şeydir ve elçiler doğru söylemiştir' derler. Sadece tek bir çığlık olmuştur; bir de bakarsın ki onların hepsi toplanıp huzurumuza getirilmişlerdir.”
12807. Metin
قَوْلُهُ ﷿ {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً} أَيْ: لَا يَقْدِرُونَ عَلَى الْإِيصَاءِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: عَجِلُوا عَنِ الْوَصِيَّةِ فَمَاتُوا {وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ} يَنْقَلِبُونَ، وَالْمَعْنَى أَنَّ السَّاعَةَ لَا تُمْهِلُهُمْ لِشَيْءٍ. {وَنُفِخَ فِي الصُّورِ} وَهِيَ النَّفْخَةُ الْأَخِيرَةُ نَفْخَةُ الْبَعْثِ، وَبَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ أَرْبَعُونَ سَنَةً {فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ} يَعْنِي: الْقُبُورُ وَاحِدُهَا: جَدَثٌ {إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ} يَخْرُجُونَ مِنَ الْقُبُورِ أَحْيَاءً، وَمِنْهُ قِيلَ لِلْوَلَدِ: نَسْلٌ لِخُرُوجِهِ مِنْ بَطْنِ أمه.
Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın: {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً} “Artık ne bir vasiyette bulunabilirler” kavli; yani vasiyet etmeye güç yetiremezler. Mukâtil dedi ki: Vasiyet etmeye vakit bulamadan ansızın öldüler. {وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ} “ne de ailelerine dönebilirler”; geri dönebilirler. Anlamı şudur: Kıyamet onlara hiçbir şey için mühlet vermez. {وَنُفِخَ فِي الصُّورِ} “Sûra üflenmiştir”; bu, son üfleyiş olan diriliş üflemesidir. İki üfleme arasında kırk yıl vardır. {فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ} “bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden”; ecdâs kabirlerdir, tekili cedestir (جَدَث). {إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ} “Rablerine doğru koşup gitmektedirler”; kabirlerden diri olarak çıkarlar. Çocuğa da annesinin karnından çıktığı için nesil (نَسْل) denilmiştir.
12808. Metin
{قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا} قَالَ أَبَيُّ بْنُ كَعْبٍ، وَابْنُ عَبَّاسٍ، وَقَتَادَةُ: إِنَّمَا يَقُولُونَ هَذَا لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَرْفَعُ عَنْهُمُ الْعَذَابَ بَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ فَيَرْقُدُونَ فَإِذَا بُعِثُوا بَعْدَ النَّفْخَةِ الْأَخِيرَةِ وَعَايَنُوا الْقِيَامَةَ دَعَوْا بِالْوَيْلِ (٣) .
{قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا} “'Eyvah bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı?' derler”. Übey b. Ka'b, İbn Abbâs ve Katâde dediler ki: Onlar bunu ancak, Allah Teâlâ iki üfleme arasında onlardan azabı kaldıracağı ve uyuyacakları için söylerler. Son üflemeden sonra diriltilip kıyameti gözleriyle gördüklerinde helak ve azap dilerler (eyvah derler) (٣).
12809. Metin
وَقَالَ أَهْلُ الْمَعَانِي: إِنَّ الْكُفَّارَ إِذَا عَايَنُوا جَهَنَّمَ وَأَنْوَاعَ عَذَابِهَا صَارَ عَذَابُ الْقَبْرِ فِي جَنْبِهَا كَالنَّوْمِ، فَقَالُوا: يَا وَيْلَنَا (٤) مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا؟ ثُمَّ قَالُوا: {هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ} [أَقَرُّوا حِينَ لَمْ يَنْفَعْهُمُ الْإِقْرَارُ. وَقِيلَ: قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ لَهُمْ: "هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ"] (٥) .
Ehl-i meânî dediler ki: Kâfirler cehennemi ve onun azap çeşitlerini gördüklerinde, kabir azabı onun yanında uyku gibi kalır; böylece: "Eyvah bize! (٤) Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı?" derler. Sonra şöyle derler: {هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ} “'İşte bu, Rahmân'ın vaad ettiği şeydir ve elçiler doğru söylemiştir'”. [İtirafın kendilerine fayda vermeyeceği bir vakitte itiraf ettiler. Denildi ki melekler onlara: "İşte bu, Rahmân'ın vaad ettiği şeydir ve elçiler doğru söylemiştir" dediler] (٥).
12810. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ: يَقُولُ الْكُفَّارُ: "مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا"؟ فَيَقُولُ الْمُؤْمِنُونَ: "هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ". {إِنْ كَانَتْ} مَا كَانَتْ {إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً} يَعْنِي: النَّفْخَةَ الْآخِرَةَ {فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ} .
Mücâhid dedi ki: Kâfirler: “Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı?” derler; müminler de: “İşte bu, Rahmân'ın vaad ettiği şeydir ve elçiler doğru söylemiştir” derler. {إِنْ كَانَتْ} [Yani] başka bir şey değil, {إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً} “yalnızca tek bir çığlıktan ibarettir”; yani son sûr üflemesidir. {فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ} “Bir de bakarsın ki onların hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilmişlerdir”.
12811. Metin
{فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٥٤) }
{فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٥٤) } “Bugün hiçbir kimseye en ufak bir haksızlık yapılmaz ve siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını görürsünüz.”
12812. Metin
{إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ (٥٥) هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِئُونَ (٥٦) لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ (٥٧) سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ (٥٨) }
{إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ (٥٥) هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِئُونَ (٥٦) لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ (٥٧) سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ (٥٨) } “Şüphesiz bugün cennetlikler bir meşguliyet içinde zevk ve sefa sürmektedirler. Kendileri ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yaslanmışlardır. Orada onlar için meyveler vardır ve istedikleri her şey onlarındır. Çok merhametli bir Rabden bir söz olarak 'Selâm' vardır.”