13411. Metin
سُورَةُ الزُّمَرِ
ZÜMER SURESİ
13412. Metin
مَكِّيَّةٌ إِلَّا قوله {قل يا عبادي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ} الْآيَةَ (١) . بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
{قل يا عبادي الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ} “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!” ayeti (¬١) müstesna, Mekkîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
13413. Metin
{تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ (٢) أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ (٣) }
{تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ (٢) أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ (٣) } “Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah katındandır. (1) Şüphesiz bu Kitab'ı sana hak olarak indirdik; öyleyse dini yalnız O'na has kılarak Allah'a kulluk et! (2) Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır! O'ndan başka dostlar edinenler: ‘Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler. Şüphesiz Allah, aralarında ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında hükmünü verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı ve son derece nankör olan kimseyi doğru yola iletmez. (3)”
13414. Metin
{تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ} [أَيْ: هَذَا تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ. وَقِيلَ: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ] (٢) مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ: {مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ} أَيْ: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ لَا مِنْ غَيْرِهِ.
{تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ} “Bu Kitab'ın indirilişi Allah katındandır” [yani: Bu, Kitab'ın Allah katından indirilişidir. Bir görüşe göre de: {تَنْزِيلُ الْكِتَابِ}] (¬٢) mübteda (özne), haberi (yüklemi) ise: {مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ} “Azîz ve Hakîm olan Allah katındandır” ifadesidir; yani: Kitab'ın indirilişi başkasından değil, sadece Allah'tandır.
13415. Metin
{إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ} قَالَ مُقَاتِلٌ: لَمْ نُنْزِلْهُ بَاطِلًا لِغَيْرِ شَيْءٍ، {فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ} الطَّاعَةَ.
{إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ} “Şüphesiz bu Kitab'ı sana hak olarak indirdik”. Mukâtil şöyle demiştir: Onu boş yere, sebepsiz indirmedik. {فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ} “Öyleyse dini yalnız O'na has kılarak Allah'a kulluk et!”, yani itaati [yalnız O'na has kılarak].
13416. Metin
{أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ} قَالَ قَتَادَةُ: شَهَادَةُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَقِيلَ: [لَا يَسْتَحِقُّ الدِّينَ الْخَالِصَ إِلَّا اللَّهُ وَقِيلَ: الدِّينُ الْخَالِصُ مِنَ الشَّرَكِ هُوَ لِلَّهِ] (٣) .
{أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ} “Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır!”. Katâde: ‘Lâ ilâhe illallâh’ şehadetidir, demiştir. Şöyle de denilmiştir: [Halis dine ancak Allah layıktır. Yine şöyle de denilmiştir: Şirkten arınmış halis din Allah'a aittir] (¬٣).
13417. Metin
{وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ} أَيْ: مِنْ دُونِ اللَّهِ، {أَوْلِيَاءَ} يَعْنِي: الْأَصْنَامَ، {مَا نَعْبُدُهُمْ} أَيْ قَالُوا: مَا نَعْبُدُهُمْ، {إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى} وَكَذَلِكَ قَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ، وَابْنُ عَبَّاسٍ.
{وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ} “O'ndan başkasını... edinenler” yani Allah'tan başkasını, {أَوْلِيَاءَ} “dostlar [edinenler]”, yani putları [ve şöyle diyenler]: {مَا نَعْبُدُهُمْ} “Biz onlara ibadet etmiyoruz” yani [onlar]: “Biz onlara ibadet etmiyoruz {إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى} sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye [ibadet ediyoruz]” dediler. İbn Mes'ûd ve İbn Abbâs da [bu ayeti] böyle okumuşlardır.
13418. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: وَذَلِكَ أَنَّهُمْ إِذَا قِيلَ لَهُمْ: مَنْ رَبُّكُمْ، وَمَنْ خَلَقَكُمْ، ومن خلق السموات وَالْأَرْضَ؟ قَالُوا: اللَّهُ، فَيُقَالُ لَهُمْ: فَمَا مَعْنَى عِبَادَتِكُمُ الْأَوْثَانَ؟ قَالُوا: لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى، أَيْ: قُرْبَى، وَهُوَ اسْمٌ أُقِيمَ فِي مَقَامِ الْمَصْدَرِ: كَأَنَّهُ قَالَ: إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ تَقْرِيبًا وَيَشْفَعُوا لَنَا عِنْدَ اللَّهِ، {إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ} يَوْمَ الْقِيَامَةِ {فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} مِنْ أَمْرِ الدِّينِ {إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ} لَا يُرْشِدُ لِدِينِهِ مَنْ كَذَبَ فَقَالَ: إِنَّ الْآلِهَةَ تَشْفَعُ وَكَفَى بِاتِّخَاذِ الْآلِهَةِ دُونَهُ كَذِبًا [وَكُفْرًا] (١)
Katâde şöyle dedi: Bunun sebebi şudur; onlara: ‘Rabbiniz kimdir, sizi kim yarattı, gökleri ve yeri kim yarattı?’ denildiğinde, ‘Allah’ derler. Onlara: ‘Öyleyse putlara tapmanızın anlamı nedir?’ denilince de: ‘Bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye’ derler; Zülfâ (زُلْفَى), yakınlık demektir. Bu, mastar yerine geçmiş bir isimdir; sanki şöyle demiştir: ‘Sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar ve Allah katında bize şefaatçi olsunlar diye.’ {إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ} “Şüphesiz Allah aralarında hüküm verecektir” kıyamet gününde, {فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında”, yani din konusunda. {إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ} “Muhakkak ki Allah, yalancı ve son derece nankör olan kimseyi doğru yola iletmez”; ‘ilahlar şefaat eder’ diyerek yalan söyleyen ve O'ndan başka ilahlar edinmekle yalan [ve küfür] (¬١) bakımından aşırıya giden kimseyi Kendi dinine iletmez.
13419. Metin
{لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (٤) خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ (٥) }
{لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (٤) خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ (٥) }1 “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O, Bir ve mutlak galip olan Allah'tır. (4) Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıp örtüyor. Güneş'i ve Ay'ı [hizmete] boyun eğdirdi. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. (5)”
13420. Metin
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ (٦) }
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ (٦) } “Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur; mülk yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz? (6)”
13421. Metin
{لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى} لَاخْتَارَ، {مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ} يَعْنِي: الْمَلَائِكَةَ، كَمَا قَالَ: "لَوْ أَرَدْنَا أَنْ نَتَّخِذَ لَهْوًا لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا" (الْأَنْبِيَاءِ -١٧) ثُمَّ نَزَّهَ نَفْسَهُ فَقَالَ: {سُبْحَانَهُ} تَنْزِيهًا لَهُ عَنْ ذَلِكَ، وَعَمَّا لَا يَلِيقُ بِطَهَارَتِهِ، {هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} .
{لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى} “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi seçerdi”, yani seçip ayırırdı, {مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ} “yarattıklarından dilediğini”, yani melekleri; nitekim şöyle buyurmuştur: "Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik" (el-Enbiyâ-17). Sonra Kendisini tenzih ederek şöyle buyurdu: {سُبْحَانَهُ} “O yücedir”, bundan ve O'nun kudsiyetine yakışmayan şeylerden O'nu tenzih etmek için; {هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} “O, Tek ve Kahhâr olan Allah'tır”.
13422. Metin
{خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ} قَالَ قَتَادَةُ: يُغْشِي هَذَا هَذَا، كَمَا قَالَ: "يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ" (الْأَعْرَافِ-٥٤) وَقِيلَ: يُدْخِلُ أَحَدَهُمَا عَلَى الْآخَرِ كَمَا قَالَ: "يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ" (الْحَجِّ-٦١) .
{خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ} “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıp örtüyor”. Katâde: Bunu buna bürüyüp örter, nitekim şöyle buyurmuştur: "Geceyi gündüze bürüyüp örter" (el-A‘râf-54). Şöyle de denilmiştir: Birini diğerine girdirir; nitekim: "Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar" (el-Hac-61) buyurmuştur.
13423. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ، وَالْكَلْبِيُّ: يُنْقِصُ مِنَ اللَّيْلِ فَيَزِيدُ فِي النَّهَارِ، وَيُنْقِصُ مِنَ النَّهَارِ فَيَزِيدُ فِي اللَّيْلِ، فَمَا نَقَصَ مِنَ اللَّيْلِ دَخَلَ فِي النَّهَارِ، وَمَا نَقَصَ مِنَ النَّهَارِ دَخَلَ فِي اللَّيْلِ، وَمُنْتَهَى النُّقْصَانِ تِسْعُ سَاعَاتٍ، وَمُنْتَهَى الزِّيَادَةِ خَمْسَ عَشْرَةَ سَاعَةً، وَأَصْلُ التَّكْوِيرِ اللَّفُّ وَالْجَمْعُ، وَمِنْهُ: كَوَّرَ الْعِمَامَةَ. {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ} .
Hasan ve Kelbî şöyle demiştir: Geceden eksiltir, gündüze katar; gündüzden eksiltir, geceye katar. Geceden ne eksilirse gündüze girer, gündüzden ne eksilirse geceye girer. En fazla kısalma dokuz saat, en fazla uzama on beş saattir. Tekvîr (تَكْوِير) kelimesinin aslı sarmak ve toplamaktır; sarığı sarmak anlamındaki ‘Kevvera’l-ımâme’ ifadesi de bundandır. {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ} “Güneşi ve ayı da boyun eğdirdi; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Dikkat edin, O çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır!”.
13424. Metin
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ} ١٠٥/أيَعْنِي: آدَمَ، {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا} يَعْنِي حَوَّاءَ، {وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ} مَعْنَى الْإِنْزَالِ هَاهُنَا: الْإِحْدَاثُ وَالْإِنْشَاءُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآتِكُمْ" (الْأَعْرَافِ-٢٦) .
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ} “Sizi tek bir nefisten yarattı” 105/a yani Âdem'den, {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا} “sonra ondan eşini var etti” yani Havva'yı, {وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ} “ve sizin için hayvanlardan indirdi”. Buradaki indirme (inzâl) manası, icat edip var etmektir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Size avret yerlerinizi örtecek bir elbise indirdik" (el-A‘râf-26).
13425. Metin
وَقِيلَ: إِنَّهُ أَنْزَلَ الْمَاءَ الَّذِي هُوَ سَبَبُ نَبَاتِ الْقُطْنِ الَّذِي يَكُونُ مِنْهُ اللِّبَاسُ، وَسَبَبُ النَّبَاتِ الَّذِي تَبْقَى بِهِ الْأَنْعَامُ.
Bir görüşe göre de: Elbisenin yapıldığı pamuğun yetişmesine vesile olan ve hayvanların beslenip hayatta kaldığı bitkilerin sebebi olan suyu indirdi, [demektir].
13426. Metin
وَقِيلَ: "وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ" جَعَلَهَا لَكُمْ نُزُلًا وَرِزْقًا. {ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ} أَصْنَافٍ، تَفْسِيرُهَا فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ (١) {يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ} نُطْفَةً ثُمَّ عَلَقَةً ثُمَّ مُضْغَةً، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا" (نُوحٍ-١٤) {فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: ظُلْمَةُ الْبَطْنِ، وَظُلْمَةُ الرَّحِمِ، وَظُلْمَةُ الْمَشِيمَةِ (٢) {ذَلِكُمُ اللَّهُ} الَّذِي خَلَقَ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ، {رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ} عَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ بَعْدَ هَذَا الْبَيَانِ.
Şöyle de denilmiştir: “Sizin için hayvanlardan indirdi”, yani onları sizin için bir azık ve rızık kıldı. {ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ} “sekiz çift”, yani tür; bunların tefsiri En‘âm Suresi'ndedir (¬١). {يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ} “Sizi annelerinizin karınlarında yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmaktadır”; nutfe, sonra alaka, sonra mudga halinde, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Halbuki O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır" (Nûh-14). {فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ} “üç karanlık içinde”. İbn Abbâs şöyle demiştir: Karın karanlığı, rahim karanlığı ve döl yatağı (meşime) karanlığı (¬٢). {ذَلِكُمُ اللَّهُ} “İşte bu Allah'tır” bu şeyleri yaratan, {رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ} “Rabbinizdir; mülk yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” bu apaçık beyandan sonra hak yoldan nasıl çevriliyorsunuz?
13427. Metin
{إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٧) وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (٨) }
{إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٧) وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (٨) } “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah size muhtaç değildir. O, kulları için inkâra rıza göstermez. Eğer şükrederseniz, sizden razı olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir; O da size yapmış olduklarınızı haber verecektir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. (7) İnsana bir zarar dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rabbine dua eder. Sonra ona Kendi katından bir nimet bahşettiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur ve O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşar. De ki: İnkârınla birazcık yaşayıp faydalan! Muhakkak ki sen cehennemliklerdensin! (8)”
13428. Metin
{إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالسُّدِّيُّ: لَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ الْكُفْرَ، وَهُمُ الَّذِينَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ" (الْحِجْرِ-٤٢) فَيَكُونُ عَامًّا فِي اللَّفْظِ خَاصًّا فِي الْمَعْنَى، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ" (الْإِنْسَانِ-٦) يُرِيدُ بَعْضَ الْعِبَادِ، وَأَجْرَاهُ قَوْمٌ عَلَى الْعُمُومِ، وَقَالُوا: لَا يَرْضَى لِأَحَدٍ مِنْ عِبَادِهِ الْكُفْرَ.
{إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ} “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah size muhtaç değildir. O, kulları için inkâra rıza göstermez”. İbn Abbâs ve Süddî şöyle demiştir: Mümin kulları için küfre razı olmaz; bunlar Allah Teâlâ'nın: "Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur" (el-Hicr-42) buyurduğu kimselerdir. Böylece lafızda genel, manada ise özel olur; tıpkı Yüce Allah'ın: "Allah'ın kullarının içtiği bir pınar" (el-İnsân-6) ayetinde kullardan bir kısmını kastettiği gibi. Bir grup ise bu ifadeyi genellik üzere bırakmış ve şöyle demiştir: O, kullarından hiçbir kimse için küfre razı olmaz.
13429. Metin
وَمَعْنَى الْآيَةِ: لَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ. يُرْوَى ذَلِكَ عَنْ قَتَادَةَ، وَهُوَ قَوْلُ السَّلَفِ، قَالُوا: كُفْرُ الْكَافِرِ غَيْرُ مَرْضِيٍّ لِلَّهِ ﷿، وَإِنْ كَانَ بِإِرَادَتِهِ. {وَإِنْ تَشْكُرُوا} تُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَتُطِيعُوهُ، {يَرْضَهُ لَكُمْ} فَيُثِيبُكُمْ عَلَيْهِ. قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو: "يَرْضَهْ لَكُمْ" سَاكِنَةُ الْهَاءِ، وَيَخْتَلِسُهَا أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَعَاصِمٌ وَحَمْزَةُ، وَالْبَاقُونَ بِالْإِشْبَاعِ {وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} .
Ayetin manası: Kullarının Kendisini inkâr etmelerine razı olmaz, demektir. Bu görüş Katâde'den rivayet edilmiştir ve selefin kavlidir; onlar şöyle demişlerdir: Kâfirin küfrü, her ne kadar O'nun iradesiyle vuku bulsa da Allah [azze ve celle]'nin razı olduğu bir şey değildir. {وَإِنْ تَشْكُرُوا} “Eğer şükrederseniz”, Rabbinize iman edip O'na itaat ederseniz, {يَرْضَهُ لَكُمْ} “sizden razı olur”, size bunun mükâfatını verir. Ebû Amr bu kelimeyi he harfini sakin kılarak "yerzah leküm" şeklinde okumuştur; Medine ehli, Âsım ve Hamza ihtilas ile (kısaltarak) okur; diğerleri ise işbâ ile (uzatarak) okumuştur. {وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir; O da size yapmış olduklarınızı haber verecektir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir”.
13430. Metin
{وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ} رَاجِعًا إِلَيْهِ مُسْتَغِيثًا بِهِ، {ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ} أَعْطَاهُ نِعْمَةً مِنْهُ، {نَسِيَ} تَرَكَ {مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ} أَيْ: نَسِيَ الضُّرَّ الَّذِي
{وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ}1 “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rabbine yalvarır”; O'na dönerek ve O'ndan yardım dileyerek [dua eder]. {ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ} “Sonra [Rabbi] ona Kendi katından bir nimet lütfettiğinde”, ona Kendi katından bir nimet verdiğinde, {نَسِيَ} “unutur”, [yani] terk eder, {مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ}2 “daha önce O'na dua ettiği şeyi”; yani [insan], ... zararı unutur
13431. Metin
كَانَ يَدْعُو اللَّهَ إِلَى كَشْفِهِ، {وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا} يَعْنِي: الْأَوْثَانَ، {لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ} لِيَزِلَّ عَنْ دِينِ اللَّهِ.
Onun kaldırılması için Allah'a yalvarıp dua ettiği [zararı unutur], {وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا} “ve Allah'a eşler koşar” yani putları [ortak koşar], {لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ} “O'nun yolundan saptırmak için”, Allah'ın dininden kayması/kaydırması için.
13432. Metin
{قُلْ} لِهَذَا الْكَافِرِ: {تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا} فِي الدُّنْيَا إِلَى أَجَلِكَ، {إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ} قِيلَ: نَزَلَتْ فِي عُتْبَةَ بْنِ رَبِيعَةَ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: [نَزَلَتْ] (١) فِي أَبِي حُذَيْفَةَ بْنِ الْمُغِيرَةِ الْمَخْزُومِيِّ. وَقِيلَ: عَامٌّ فِي كُلِّ كَافِرٍ (٢) .
{قُلْ} “De ki” bu kâfire: {تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا} “İnkârınla birazcık yaşayıp faydalan!” dünyada eceline kadar, {إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ} “Muhakkak ki sen cehennemliklerdensin!”. Bu ayetin Utbe b. Rebîa hakkında indiği söylenmiştir; Mukâtil ise Ebû Huzeyfe b. el-Mugîre el-Mahzûmî hakkında [indiğini] (¬١) söylemiştir. Her kâfir için genel olduğu da söylenmiştir (¬٢).
13433. Metin
{أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ (٩) }
{أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ (٩) } “Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini uman gibi midir? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri ibret alır. (9)”
13434. Metin
{أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَنَافِعٌ وَحَمْزَةُ: "أَمَنْ" بِتَخْفِيفِ الْمِيمِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِتَشْدِيدِهَا، فَمَنْ شَدَّدَ فَلَهُ وَجْهَانِ:
{أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ} “Yoksa o, ibadet eden [gibi midir?]”. İbn Kesîr, Nâfi‘ ve Hamza, mim harfini şeddesiz olarak “E-men” (أَمَنْ) şeklinde okumuştur; diğerleri ise şeddeli okumuştur. Şeddeli okuyana göre iki vecih vardır:
13435. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنْ تَكُونَ الْمِيمُ فِي "أَمْ" صِلَةً، فَيَكُونُ مَعْنَى الْكَلَامِ اسْتِفْهَامًا وَجَوَابُهُ مَحْذُوفًا مَجَازُهُ: أَمَّنَ هُوَ قَانِتٌ كَمَنْ هُوَ غَيْرُ قَانِتٍ؟ كَقَوْلِهِ: "أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ" (الزُّمَرِ-٢٢) يَعْنِي كَمَنْ لَمْ يَشْرَحْ صَدْرَهُ.
Birincisi: “Em”deki mim sıla (fazlalık/pekiştirme) olur; bu durumda sözün anlamı soru ve cevabı hazfedilmiş olur, takdiri: “İbadet eden kimse, ibadet etmeyen kimse gibi midir?” şeklindedir. Tıpkı: “Allah'ın göğsünü İslam'a açtığı kimse...” (ez-Zümer-22) ayetinde olduğu gibi; yani göğsünü açmadığı kimse gibi midir?
13436. Metin
وَالْوَجْهُ الْآخَرُ: أَنَّهُ عَطَفَ عَلَى الِاسْتِفْهَامِ، مَجَازُهُ: الَّذِي جَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا خَيْرٌ أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ؟ وَمَنْ قَرَأَ بِالتَّخْفِيفِ فَهُوَ أَلِفُ اسْتِفْهَامٍ دَخَلَتْ عَلَى مَنْ، مَعْنَاهُ: أَهَذَا كَالَّذِي جَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا؟
Diğer vecih ise: Soru üzerine atıftır; takdiri: “Allah'a eşler koşan kimse mi daha hayırlıdır, yoksa ibadet eden kimse mi?” şeklindedir. Şeddesiz okuyan kimseye göre ise, bu “men”in üzerine dahil olmuş soru elifidir; manası: “Şu kimse, Allah'a eşler koşan kimse gibi midir?” demektir.
13437. Metin
وَقِيلَ: الْأَلِفُ فِي "أَمَنْ" بِمَعْنَى حَرْفِ النِّدَاءِ، تَقْدِيرُهُ: يَا مَنْ هُوَ قَانِتٌ، وَالْعَرَبُ تُنَادِي بِالْأَلِفِ كَمَا تُنَادِي بِالْيَاءِ، فَتَقُولُ: أَبَنِي فَلَانٍ وَيَا بَنِي فُلَانٍ، فَيَكُونُ مَعْنَى الْآيَةِ: قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ، يَا مَنْ هُوَ قَانِتٌ {آنَاءَ اللَّيْلِ} إِنَّكَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ.
Şöyle de denilmiştir: “E-men”deki elif nida harfi anlamındadır; takdiri: “Ey ibadet eden kişi!” şeklindedir. Araplar nida için ‘yâ’ kullandıkları gibi ‘elif’ de kullanırlar ve ‘E benî fülân’ veya ‘Yâ benî fülân’ derler. Bu durumda ayetin manası: “De ki: İnkârınla birazcık faydalan, muhakkak ki sen cehennemliklerdensin. Ey {آنَاءَ اللَّيْلِ} ‘gece saatlerinde’ ibadet eden kişi, şüphesiz sen cennet ehlindensin!” şeklinde olur; bunu İbn Abbâs söylemiştir.
13438. Metin
وَفِي رِوَايَةِ عَطَاءٍ: نَزَلَتْ فِي أَبِي بَكْرٍ الصَّدِيقِ (٣) .
Atâ'nın rivayetinde ise: Bu ayet Ebû Bekir es-Sıddîk hakkında inmiştir (¬٣).
13439. Metin
وَقَالَ الضَّحَّاكُ: نَزَلَتْ فِي أَبِي بَكْرٍ وَعُمْرَ ﵄ ٤ .
Dahhâk ise şöyle demiştir: [Bu ayet] Ebû Bekir ve Ömer radıyallâhu anhümâ hakkında inmiştir.4
13440. Metin
وَعَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي عُثْمَانَ (١) .
İbn Ömer'den ise Osman hakkında indiği rivayet edilmiştir (¬١).
13441. Metin
وَعَنِ الْكَلْبِيِّ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي ابْنِ مَسْعُودٍ وَعَمَّارٍ وَسَلْمَانَ.
Kelbî'den ise İbn Mes‘ûd, Ammâr ve Selmân hakkında indiği rivayet edilmiştir.
13442. Metin
وَالْقَانِتُ: الْمُقِيمُ عَلَى الطَّاعَةِ. قَالَ ابْنُ عُمَرَ: "الْقُنُوتُ": قِرَاءَةُ الْقُرْآنِ وَطُولُ الْقِيَامِ، و"آناء اللَّيْلِ": سَاعَاتُهُ، {سَاجِدًا وَقَائِمًا} يَعْنِي: فِي الصَّلَاةِ، {يَحْذَرُ الْآخِرَةَ} يَخَافُ الْآخِرَةَ، {وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ} يَعْنِي: كَمَنْ لَا يَفْعَلُ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ، {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} قِيلَ: "الَّذِينَ يعلمون" عمار، و"الذين لَا يَعْلَمُونَ": أَبُو حُذَيْفَةَ الْمَخْزُومِيُّ، {إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ} .
Kânit (الْقَانِتُ), itaate devam eden kimsedir. İbn Ömer: “Kunût, Kur'an okumak ve kıyamı uzatmaktır; ânâü'l-leyl (آناء اللَّيْلِ) ise gecenin saatleridir” demiştir. {سَاجِدًا وَقَائِمًا} “secde ederek ve kıyamda durarak”, yani namazda; {يَحْذَرُ الْآخِرَةَ} “ahiretten sakınan”, ahiretten korkan; {وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ} “ve Rabbinin rahmetini uman”, yani bunlardan hiçbirini yapmayan kimse gibi midir? {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”. ‘Bilenler’in Ammâr, ‘bilmeyenler’in ise Ebû Huzeyfe el-Mahzûmî olduğu söylenmiştir. {إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ} “Ancak akıl sahipleri ibret alır”.
13443. Metin
{قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ (١٠) }
{قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ (١٠) } “De ki: Ey iman eden kullarım! Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara bir iyilik vardır. Allah'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsızca ödenecektir. (10)”
13444. Metin
{قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ} بِطَاعَتِهِ وَاجْتِنَابِ مَعْصِيَتِهِ، {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا} أَيْ: آمَنُوا وَأَحْسَنُوا الْعَمَلَ، {حَسَنَةٌ} يَعْنِي: الْجَنَّةَ، قَالَهُ مُقَاتِلٌ. وَقَالَ الْسُّدِّيُّ: فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ يَعْنِي: الصِّحَّةَ وَالْعَافِيَةَ، {وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي ارْتَحِلُوا مِنْ مَكَّةَ. وَفِيهِ حَثٌّ عَلَى الْهِجْرَةِ مِنَ الْبَلَدِ الَّذِي يَظْهَرُ فِيهِ الْمَعَاصِي.
{قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ} “De ki: Ey iman eden kullarım! Rabbinizden sakının” O'na itaat ederek ve O'na isyandan kaçınarak. {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا} “Bu dünyada iyilik yapanlara”, yani iman edip salih amel işleyenlere, {حَسَنَةٌ} “bir iyilik vardır”, yani cennet vardır; bunu Mukâtil söylemiştir. Süddî ise şöyle demiştir: ‘Bu dünyada iyilik vardır’, yani sağlık ve afiyet [vardır]. {وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ} “Allah'ın arzı geniştir”. İbn Abbâs: Yani Mekke'den hicret edin, demiştir. Bunda günahların açıkça işlendiği memleketten hicret etmeye teşvik vardır.
13445. Metin
وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي مُهَاجِرِي الْحَبَشَةِ.
Habeşistan muhacirleri hakkında indiği de söylenmiştir.
13446. Metin
وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: مَنْ أُمِرَ بِالْمَعَاصِي فَلْيَهْرَبْ. {إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} الَّذِينَ صَبَرُوا عَلَى دِينِهِمْ فَلَمْ يَتْرُكُوهُ لِلْأَذَى.
Saîd b. Cübeyr: Kendisine günah emredilen kimse kaçsın, demiştir. {إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsızca ödenecektir”, dinleri uğrunda sabredip eziyet sebebiyle onu terk etmeyenlere.
13447. Metin
وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي جَعْفَرِ بْنِ أَبِي طَالِبٍ وَأَصْحَابِهِ، حَيْثُ لَمْ يَتْرُكُوا دِينَهُمْ لَمَّا اشْتَدَّ بِهِمُ الْبَلَاءُ وَصَبَرُوا وَهَاجَرُوا (٢) .
Ca‘fer b. Ebî Tâlib ve arkadaşları hakkında indiği söylenmiştir; zira onlar başlarına gelen bela şiddetlenince dinlerini bırakmadılar, sabrettiler ve hicret ettiler (¬٢).
13448. Metin
قَالَ عَلِيٌّ ﵁: كُلُّ مُطِيعٍ يُكَالُ لَهُ كَيْلًا وَيُوزَنُ لَهُ وَزْنًا إِلَّا الصَّابِرُونَ، فَإِنَّهُ يُحْثَى لَهُمْ حَثْيًا (٣) .
Ali [radıyallâhu anh] şöyle demiştir: Her itaatkâr kimse için [mükâfat] ölçekle ölçülür ve tartıyla tartılır, sabredenler müstesna; çünkü onlara avuç avuç, bolca verilir (¬٣).
13449. Metin
وَيُرْوَى: "يُؤْتَى بِأَهْلِ الْبَلَاءِ فَلَا يُنْصَبُ لَهُمْ مِيزَانٌ وَلَا يُنْشَرُ لَهُمْ دِيوَانٌ، وَيُصَبُّ عَلَيْهِمُ الْأَجْرُ صَبًّا بِغَيْرِ حِسَابٍ" ٤ . قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: (إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ) حَتَّى يَتَمَنَّى أَهْلُ الْعَافِيَةِ فِي الدُّنْيَا أَنَّ أَجْسَادَهُمْ تُقْرَضُ بِالْمَقَارِيضِ مِمَّا يَذْهَبُ بِهِ أَهْلُ الْبَلَاءِ مِنَ الْفَضْلِ.
Şöyle rivayet edilir: «يُؤْتَى بِأَهْلِ الْبَلَاءِ فَلَا يُنْصَبُ لَهُمْ مِيزَانٌ وَلَا يُنْشَرُ لَهُمْ دِيوَانٌ، وَيُصَبُّ عَلَيْهِمُ الْأَجْرُ صَبًّا بِغَيْرِ حِسَابٍ» «Bela ehli getirilir; kendileri için ne bir terazi kurulur ne de bir divan (amel defteri) açılır; mükâfatları üzerlerine hesapsızca dökülür» 4. Allah Teâlâ: {إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} “Sabredenlere mükâfatları ancak hesapsız ödenecektir” buyurmuştur. Öyle ki dünyada afiyet içinde olanlar, bela ehlinin elde ettiği bu lütuftan dolayı [dünyadayken] bedenlerinin makaslarla doğranmış olmasını temenni ederler.
13450. Metin
{قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ (١١) وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ (١٢) قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٣) قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي (١٤) فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١٥) لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ (١٦) وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِي (١٧) }
{قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ (١١) وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ (١٢) قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٣) قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي (١٤) فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١٥) لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ (١٦) وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِي (١٧) } “De ki: Şüphesiz ben, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum. (11) Ve ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum. (12) De ki: Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım. (13) De ki: Ben dinimi yalnız O'na has kılarak ancak Allah'a kulluk ederim. (14) Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin! De ki: Asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini hüsrana uğratanlardır. Dikkat edin, apaçık hüsran işte budur! (15) Onların üstlerinde ateşten kat kat örtüler, altlarında da kat kat örtüler vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur: Ey kullarım, Benden sakının! (16) Tâğût'a kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! (17)”
13451. Metin
{قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ} مُخْلِصًا لَهُ التَّوْحِيدَ لَا أُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا.
{قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ} “De ki: Şüphesiz ben, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum”; tevhidi yalnız O'na has kılarak, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayarak.
13452. Metin
{وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ} مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ.
{وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ} “Ve ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum” bu ümmetten.
13453. Metin
{قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي} وَعَبَدْتُ غَيْرَهُ، {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} وَهَذَا حِينَ دُعِيَ إِلَى دِينِ آبَائِهِ.
{قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي} “De ki: Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem” ve O'ndan başkasına kulluk edersem “korkarım”, {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “büyük bir günün azabından”. Bu, atalarının dinine davet edildiği zaman söylenmiştir.
13454. Metin
{قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ} أَمْرُ تَوْبِيخٍ وَتَهْدِيدٍ، كَقَوْلِهِ: "اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ" (فُصِّلَتْ-٤٠) {قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ} أَزْوَاجَهُمْ وَخَدَمَهُمْ، {يَوْمَ الْقِيَامَةِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَذَلِكَ أَنَّ اللَّهَ جَعَلَ لِكُلِّ إِنْسَانٍ مَنْزِلًا فِي الْجَنَّةِ وَأَهْلًا فَمَنْ عَمِلَ بِطَاعَةِ اللَّهِ كَانَ ذَلِكَ الْمَنْزِلُ وَالْأَهْلُ لَهُ، وَمَنْ عَمِلَ بِمَعْصِيَةِ اللَّهِ دَخَلَ النَّارَ، وَكَانَ ذَلِكَ الْمَنْزِلُ وَالْأَهْلُ لِغَيْرِهِ مِمَّنْ عَمِلَ بِطَاعَةِ اللَّهِ (١) . وَقِيلَ: خُسْرَانُ النَّفْسِ بِدُخُولِ النَّارِ، وَخُسْرَانُ الْأَهْلِ بِأَنْ يُفَرَّقَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ أَهْلِهِ، {أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} .
{قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ} “De ki: Ben dinimi yalnız O'na has kılarak ancak Allah'a kulluk ederim. Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!”. Bu, azarlama ve tehdit bildiren bir emirdir; tıpkı: "Dilediğinizi yapın!" (Fussilet-40) buyruğu gibi. {قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ} “De ki: Asıl hüsrana uğrayanlar, kendilerini ve ailelerini hüsrana uğratanlardır”, yani eşlerini ve hizmetçilerini, {يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “kıyamet gününde”. İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunun sebebi şudur; Allah her insan için cennette bir konak ve bir aile var etmiştir. Kim Allah'a itaat ederek amel işlerse o konak ve aile onun olur. Kim de Allah'a isyan ederek amel işlerse cehenneme girer ve o konak ile aile, Allah'a itaatle amel eden başkalarına verilir (¬١). Bir görüşe göre de: Nefsin hüsranı cehenneme girmesiyle, ailenin hüsranı ise kendisiyle ailesinin arasının ayrılmasıyla olur. {أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} “Dikkat edin, apaçık hüsran işte budur!”.
13455. Metin
{لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ} أَطْبَاقُ سُرَادِقَاتٍ مِنَ النَّارِ وَدُخَّانِهَا، {وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ} فِرَاشٌ وَمِهَادٌ مِنْ نَارٍ إِلَى أَنْ يَنْتَهِيَ إِلَى الْقَعْرِ، وَسَمَّى الْأَسْفَلَ ظُلَلًا لِأَنَّهَا ظُلَلٌ لِمَنْ تَحْتِهُمْ نَظِيرُهَا قَوْلُهُ ﷿: "لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ" (الْأَعْرَافِ-٤١) .
{لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ} “Onların üstlerinde ateşten kat kat örtüler vardır”, ateşten ve onun dumanından tabakalar halinde çadırlar/gölgelikler; {وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ} “altlarında da kat kat örtüler [vardır]”, dibe ulaşıncaya kadar ateşten döşek ve sergiler. Alt tarafı da örtüler (zulel) olarak isimlendirdi; çünkü bunlar da onların altındakiler için örtüdür. Bunun bir benzeri Yüce Allah'ın şu kavlidir: "Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de örtüler vardır" (el-A‘râf-41).
13456. Metin
{ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ} .
{ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ} “İşte Allah, kullarını bununla korkutur: Ey kullarım, Benden sakının!”.
13457. Metin
{وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ} الأوثان ١٠٥/ب {أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ} رَجَعُوا إِلَى عِبَادَةِ اللَّهِ، {لَهُمُ الْبُشْرَى} فِي الدُّنْيَا وَالْجَنَّةُ فِي الْعُقْبَى {فَبَشِّرْ عِبَادِ} .
{وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ} “Tâğût'tan kaçınanlar”, putlardan 105/b {أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ} “onlara kulluk etmekten [kaçınan] ve Allah'a yönelenler”, Allah'a kulluğa dönenler, {لَهُمُ الْبُشْرَى} “onlara müjde vardır” dünyada [müjde], ahirette ise cennet vardır. {فَبَشِّرْ عِبَادِ} “Öyleyse kullarımı müjdele!”.
13458. Metin
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ (١٨) أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ (١٩) لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ (٢٠) }
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ (١٨) أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ (١٩) لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ (٢٠) } “Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir. (18) Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, ateşte olanı sen mi kurtaracaksın? (19) Fakat Rablerinden sakınanlar için üst üste inşa edilmiş, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz. (20)”
13459. Metin
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ} الْقُرْآنَ،
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ} “Onlar ki sözü dinlerler” Kur'an'ı,1
13460. Metin
{فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ} قَالَ الْسُّدِّيُّ: أَحْسُنُ مَا يُؤْمَرُونَ فَيَعْمَلُونَ بِهِ. وَقِيلَ: هُوَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى ذَكَرَ فِي الْقُرْآنِ الِانْتِصَارَ مِنَ الظَّالِمِ وَذَكَرَ الْعَفْوَ، وَالْعَفْوُ أَحْسَنُ الْأَمْرَيْنِ. وَقِيلَ: ذَكَرَ الْعَزَائِمَ وَالرُّخَصَ فَيَتَّبِعُونَ الْأَحْسَنَ وَهُوَ الْعَزَائِمُ. وَقِيلَ: يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ وَغَيْرَ الْقُرْآنِ فَيَتَّبِعُونَ الْقُرْآنَ.
{فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ} “ve en güzeline uyarlar”. Süddî şöyle demiştir: Kendilerine emredilenlerin en güzeline uyup onunla amel ederler. Şöyle de denilmiştir: Allah Teâlâ Kur'an'da zalimden hakkı almayı da zikretmiştir, affetmeyi de zikretmiştir; af ise iki durumun daha güzel olanıdır. Şöyle de denilmiştir: Azimetleri ve ruhsatları zikretmiştir, onlar en güzel olana yani azimetlere uyarlar. Bir görüşe göre de: Kur'an'ı ve Kur'an dışındaki şeyleri dinlerler de Kur'an'a uyarlar.
13461. Metin
وَقَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: آمَنَ أَبُو بَكْرٍ بِالنَّبِيِّ ﷺ فَجَاءَهُ عُثْمَانُ، وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ، وَطَلْحَةُ، وَالزُّبَيْرُ، وَسَعْدُ بْنُ أَبِي وَقَّاصٍ، وَسَعِيدُ بْنُ زَيْدٍ، فَسَأَلُوهُ فَأَخْبَرَهُمْ بِإِيمَانِهِ فَآمَنُوا، فَنَزَلَتْ فيهم (١) : "فبشر عباد الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ" وَكُلُّهُ حَسَنٌ. {أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ} .
Atâ, İbn Abbâs'tan nakletti: Ebû Bekir, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman etti; bunun üzerine Osman, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Sa‘d b. Ebî Vakkâs ve Saîd b. Zeyd ona gelip sordular. O da onlara iman ettiğini haber verdi, onlar da iman ettiler. Bunun üzerine onlar hakkında (١) : "Kullarımı müjdele! Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar" ayeti indi. [O sözün] hepsi güzeldir. {أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ} “İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.”.
13462. Metin
وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: نَزَلَتْ "وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ" الْآيَتَانِ، فِي ثَلَاثَةِ نَفَرٍ كَانُوا فِي الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ: زَيْدِ بْنِ عَمْرِو بن نفيل، وأبو ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ، وَسَلْمَانَ الْفَارِسِيِّ (٢) . وَالْأَحْسَنُ: قَوْلُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ.
İbn Zeyd şöyle dedi: "Tâğût'tan kaçınanlar..." şeklindeki iki ayet, Câhiliye döneminde "Lâ ilâhe illallâh" diyen üç kişi hakkında indi: Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân-ı Fârisî (٢). En güzeli ise "Lâ ilâhe illallâh" sözüdür.
13463. Metin
{أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: مَنْ سَبَقَ فِي عِلْمِ اللَّهِ أَنَّهُ مِنْ أَهْلِ النَّارِ. وَقِيلَ: كَلِمَةُ الْعَذَابِ [قَوْلُهُ: "لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ"، وَقِيلَ:] (٣) قَوْلُهُ: "هَؤُلَاءِ فِي النَّارِ وَلَا أُبَالِي" (٤) . {أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ} أَيْ: لَا تَقْدِرُ عَلَيْهِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يُرِيدُ أَبَا لَهَبٍ وَوَلَدَهُ.
{أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ} “Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse”. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: Allah'ın ilminde cehennemlik olduğu önceden geçmiş olan kimse. Şöyle de denilmiştir: Azap kelimesi, [O'nun: "Andolsun cehennemi dolduracağım" sözüdür. Şöyle de denilmiştir:] (٣) O'nun: "Bunlar ateşte [olacak], aldırmam" sözüdür (٤). {أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” yani: Buna güç yetiremezsin. İbn Abbâs: "Ebû Leheb ve çocuğunu kastetmektedir" dedi.
13464. Metin
{لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ} أَيْ: مَنَازِلُ فِي الْجَنَّةِ رَفِيعَةٌ، وَفَوْقَهَا مَنَازِلُ أَرْفَعُ مِنْهَا، {تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ} أَيْ: وَعَدَهُمُ اللَّهُ تِلْكَ الْغُرَفَ وَالْمَنَازِلَ وَعْدًا لَا يُخْلِفُهُ.
{لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ} “Fakat Rablerinden sakınanlar için üst üste bina edilmiş, üzerlerinde kat kat köşkler vardır”, yani cennette yüksek konaklar ve onların üzerinde de kendilerinden daha yüksek konaklar vardır. {تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ} “Altlarından ırmaklar akar. [Bu,] Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz”, yani Allah onlara bu köşkleri ve konakları asla dönmeyeceği bir vaat ile vadetmiştir.
13465. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنِي عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنِي مَالِكٌ عَنْ صَفْوَانَ بْنِ سَلِيمٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ يَتَرَاءَوْنَ أَهْلَ الْغُرَفِ مِنْ فَوْقِهِمْ كَمَا تَتَرَاءَوْنَ الْكَوْكَبَ الدُّرِّيَّ الْغَابِرَ فِي الْأُفُقِ مِنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لِتُفَاضُلِ مَا بَيْنَهُمْ"، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ تِلْكَ مَنَازِلُ الْأَنْبِيَاءِ لَا يَبْلُغُهَا غَيْرُهُمْ، قَالَ: "بَلَى، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، رِجَالٌ آمَنُوا بِاللَّهِ وَصَدَّقُوا الْمُرْسَلِينَ" (١) .
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bana Abdülazîz b. Abdillâh anlattı, bana Mâlik, Safvân b. Süleym'den, o Atâ b. Yesâr'dan, o Ebû Saîd el-Hudrî'den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Şüphesiz cennet ehli, aralarındaki fazilet farkından ötürü, doğu veya batı ufkunda batmakta olan parlak yıldızı gördüğünüz gibi üstlerindeki köşk ehlini görürler." Dediler ki: "Ey Allah'ın Resûlü, bunlar başkalarının ulaşamayacağı peygamber konakları mıdır?" Şöyle buyurdu: "Hayır, canım elinde olana yemin ederim ki [onlar], Allah'a iman edip peygamberleri tasdik eden adamlardır" (١).
13466. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ (٢١) }
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ (٢١)} “Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu yerdeki kaynaklara akıttı. Sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler çıkarır; sonra o kurur da sen onu sapsarı görürsün; sonra da onu bir çerçöp yapar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir ibret ve öğüt vardır. (21)”1
13467. Metin
{أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٢) }
{أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٢) } “Allah'ın göğsünü İslâm'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzerinde olan kimse [kalbi mühürlü gibi midir]? Kalpleri Allah'ın zikrine karşı katılaşmış olanların vay haline! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler. (22)”
13468. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ} أَدْخَلَ ذَلِكَ الْمَاءَ، {يَنَابِيعَ} عُيُونًا وَرَكَايَا (١) {فِي الْأَرْضِ} قَالَ الشَّعْبِيُّ: كُلُّ مَاءٍ فِي الْأَرْضِ فَمِنَ السَّمَاءِ نَزَلَ، {ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ} أَيْ: بِالْمَاءِ {زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ} أَحْمَرُ وَأَصْفَرُ وَأَخْضَرُ، {ثُمَّ يَهِيجُ} يَيْبَسُ {فَتَرَاهُ} بُعْدَ خُضْرَتِهِ وَنَضْرَتِهِ، {مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا} فُتَاتًا مُتَكَسِّرًا، {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ} .
Yüce Allah'ın kavli: {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ} “Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu akıttı”, o suyu girdirdi, {يَنَابِيعَ} “kaynaklara”, pınarlara ve kuyulara (١), {فِي الْأَرْضِ} “yerdeki”. Şa‘bî şöyle demiştir: Yeryüzündeki her su gökten inmiştir. {ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ} “Sonra onunla çıkarır”, yani su ile, {زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ} “türlü türlü renklerde ekinler”, kırmızı, sarı ve yeşil. {ثُمَّ يَهِيجُ} “Sonra o ekin kurur”, kurur, {فَتَرَاهُ} “sen onu görürsün”, yeşilliğinden ve tazeliğinden sonra, {مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا} “sapsarı; sonra da onu bir çöpe çevirir”, kırılıp ufalanmış çöpe, {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ} “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir ibret vardır”.
13469. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ} وَسَّعَهُ لِقَبُولِ الْحَقِّ، {فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ} لَيْسَ كَمَنْ أَقْسَى اللَّهُ قَلْبَهُ.
Yüce Allah'ın kavli: {أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ} “Allah'ın göğsünü İslâm'a açtığı kimse”, hakkı kabul etmesi için onu genişlettiği, {فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ} “böylece Rabbinden bir nur üzerinde olan kimse”, Allah'ın kalbini katılaştırdığı kimse gibi değildir.
13470. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا ابْنُ فَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ يَزِيدَ الْمَوْصِلِيُّ بِبَغْدَادَ، حَدَّثَنَا أَبُو فَرْوَةَ وَاسْمُهُ يَزِيدُ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنِي أَبِي عَنْ أَبِيهِ، حَدَّثَنَا زَيْدُ بْنُ أَبِي أُنَيْسَةَ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مُرَّةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْحَارِثِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: تَلَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: (أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ) قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ انْشِرَاحُ صَدْرِهِ؟
Bize Ebû Saîd Ahmed b. İbrâhîm eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk Ahmed b. Muhammed b. İbrâhîm es-Sa‘lebî haber verdi, bize İbn Fencüveyh haber verdi, bize Abdullah b. Muhammed b. Şeybe anlattı, bize Bağdat'ta Ebû Ca‘fer Muhammed b. el-Hasan b. Yezîd el-Mavsılî anlattı, bize Ebû Ferve -ki adı Yezîd b. Muhammed'dir- anlattı, bana babam babasından (dedemden) anlattı, bize Zeyd b. Ebî Üneyse, Amr b. Mürre'den, [o] Abdullah b. el-Hâris'ten, [o da] Abdullah b. Mes‘ûd'dan [şöyle] rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem {أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ} “Allah'ın göğsünü İslâm'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzerinde olan kimse [inkârcı gibi midir?]” [ayetini] okudu. Biz: “Ey Allah'ın Resûlü! [Kişinin] göğsünün açılması nasıldır?” dedik.
13471. Metin
قَالَ: "إِذَا دَخَلَ النُّورُ الْقَلْبَ انْشَرَحَ وَانْفَسَحَ" قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ فَمَا عَلَامَةُ ذَلِكَ؟ قَالَ: "الْإِنَابَةُ إِلَى دَارِ الْخُلُودِ، وَالتَّجَافِي عَنْ دَارِ الْغُرُورِ، وَالتَّأَهُّبُ لِلْمَوْتِ قَبْلَ نُزُولِ الْمَوْتِ" (١) .
Şöyle buyurdu: "Nur kalbe girdiği zaman o [göğüs] açılır ve genişler." Biz: "Ey Allah'ın Resûlü! Bunun alameti nedir?" dedik. Şöyle buyurdu: "Ebediyet yurduna yönelmek, aldatıcı yurttan uzak durmak ve ölüm gelmeden önce ölüm için hazırlık yapmaktır" (١).
13472. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} قَالَ مَالِكُ بْنُ دِينَارٍ: مَا ضُرِبَ عَبْدٌ بِعُقُوبَةٍ أَعْظَمَ مِنْ قَسْوَةِ قَلْبٍ، وَمَا غَضِبَ اللَّهُ ﷿ عَلَى قَوْمٍ إِلَّا نَزَعَ مِنْهُمُ الرَّحْمَةَ (٢) .
Yüce Allah'ın kavli: {فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “Kalpleri Allah'ın zikrine karşı katılaşmış olanların vay haline! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”. Mâlik b. Dînâr şöyle demiştir: Bir kula kalp katılığı kadar büyük bir ceza verilmemiştir; Allah azze ve celle bir topluluğa gazap ettiğinde mutlaka onlardan merhameti çekip alır (٢).
13473. Metin
{اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٢٣) }
{اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٢٣) } “Allah, sözün en güzelini; ayetleri birbiriyle uyumlu, ikişerli (tekrarlanan) bir kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların bundan derileri ürperir; sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar. İşte bu, Allah'ın hidayetidir ki dilediğini onunla doğru yola iletir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz. (23)”
13474. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا} يُشْبِهُ بَعْضُهُ بَعْضًا فِي الْحُسْنِ، وَيُصَدِّقُ بَعْضُهُ بَعْضًا لَيْسَ فِيهِ تَنَاقُضٌ وَلَا اخْتِلَافٌ. {مَثَانِيَ} يُثَنَّى فِيهِ ذِكْرُ الْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ، وَالْأَمْرِ وَالنَّهْيِ، وَالْأَخْبَارِ وَالْأَحْكَامِ، {تَقْشَعِرُّ} تَضْطَرِبُ وَتَشْمَئِزُّ، {مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} وَالِاقْشِعْرَارُ تَغَيُّرٌ فِي جَلْدِ الْإِنْسَانِ عِنْدَ الْوَجَلِ وَالْخَوْفِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ مِنَ الْجُلُودِ الْقُلُوبُ، أَيْ: قُلُوبُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ، {ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} أَيْ: لِذِكْرِ اللَّهِ، أَيْ: إِذَا ذُكِرَتْ آيَاتُ الْعَذَابِ اقْشَعَرَّتْ جُلُودُ الْخَائِفِينَ لِلَّهِ، وَإِذَا ذُكِرَتْ آيَاتُ الرَّحْمَةِ لَانَتْ وَسَكَنَتْ قُلُوبُهُمْ، كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ" (الرَّعْدِ-٢٨) .
Yüce Allah'ın kavli: {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا} “Allah, sözün en güzelini; ayetleri birbiriyle uyumlu bir kitap halinde indirdi”, güzellikte birbirine benzeyen, birbirini doğrulayan; içinde hiçbir çelişki ve tutarsızlık bulunmayan [bir kitap]. {مَثَانِيَ} “ikişerli (tekrarlanan)”, içinde vaat ve tehdit, emir ve nehiy, haberler ve hükümler tekrar edilir. {تَقْشَعِرُّ} “ürperir”, sarsılır ve irkilir, {مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} “bundan Rablerinden korkanların derileri”. Ürperme (ikşi‘râr), korku ve endişe anında insanın derisinde meydana gelen değişimdir. Derilerden maksadın kalpler olduğu da söylenmiştir; yani Rablerinden korkanların kalpleri [ürperir]. {ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} “Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar”, yani Allah'ın zikri sebebiyle; yani azap ayetleri zikredildiğinde Allah'tan korkanların derileri ürperir, rahmet ayetleri zikredildiğinde ise kalpleri yumuşar ve sükûnet bulur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur" (er-Ra‘d-28).
13475. Metin
وَحَقِيقَةُ الْمَعْنَى: أَنَّ قُلُوبَهُمْ تَقْشَعِرُّ مِنَ الْخَوْفِ، وَتَلِينَ عِنْدَ الرَّجَاءِ.
Anlamın hakikati şudur: Kalpleri korkudan ürperir, ümit anında ise yumuşar.
13476. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيٍّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبُدُوسِ بْنِ كَامِلٍ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ عَبْدِ الْحَمِيدِ الْحِمَّانِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ مُحَمَّدٍ عَنْ يَزِيدَ بْنِ الْهَادِ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ التَّيْمِيِّ، عَنْ أُمِّ كُلْثُومٍ بِنْتِ الْعَبَّاسِ، عَنِ الْعَبَّاسِ بْنِ عَبَدِ الْمَطْلَبِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِذَا اقْشَعَرَّ جِلْدُ الْعَبْدِ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ تَحَاتَّتْ عَنْهُ ذُنُوبُهُ كَمَا يَتَحَاتُّ عَنِ الشَّجَرَةِ الْيَابِسَةِ وَرَقُهَا" ٣ .
Bize Ebû Saîd eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa‘lebî haber verdi, bana el-Hüseyn b. Muhammed haber verdi, bize Mûsâ b. Muhammed b. Alî anlattı, bize Muhammed b. Abdûs b. Kâmil anlattı, bize Yahyâ b. Abdilhamîd el-Himmânî anlattı, bize Abdülazîz b. Muhammed, Yezîd b. el-Hâd'dan, o Muhammed b. İbrâhîm et-Teymî'den, o Ümmü Külsûm bint el-Abbâs'tan, o da el-Abbâs b. Abdilmuttalib'den [şöyle] rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «إِذَا اقْشَعَرَّ جِلْدُ الْعَبْدِ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ تَحَاتَّتْ عَنْهُ ذُنُوبُهُ كَمَا يَتَحَاتُّ عَنِ الشَّجَرَةِ الْيَابِسَةِ وَرَقُهَا» «Kulun derisi Allah korkusundan ürperdiği zaman, kuru bir ağacın yapraklarının döküldüğü gibi günahları ondan dökülüp gider.» 3
13477. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ جَعْفَرِ بْنِ حَمْدَانَ، حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْحَاقَ الْأَنْصَارِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُعَاوِيَةَ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ بْنُ سَعْدٍ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْهَادِ بِهَذَا الْإِسْنَادِ، وَقَالَ: "إِذَا اقْشَعَرَّ جِلْدُ الْعَبْدِ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ حَرَّمَهُ اللَّهُ عَلَى النَّارِ" (١) .
Bize Ebû Saîd eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa‘lebî haber verdi, bana el-Hüseyn b. Muhammed haber verdi, bize Ahmed b. Ca‘fer b. Hamdân anlattı, bize Mûsâ b. İshâk el-Ensârî anlattı, bize Muhammed b. Muâviye anlattı, bize Leys b. Sa‘d anlattı, bize Yezîd b. Abdillâh b. el-Hâd bu isnadla anlattı ve şöyle dedi: "Kulun derisi Allah korkusundan ürperdiği zaman Allah onu cehenneme haram kılar" (١).
13478. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: هَذَا نَعْتُ أَوْلِيَاءِ اللَّهِ نَعَتَهُمُ اللَّهُ بِأَنَّ تَقَشْعُرَ جُلُودِهِمْ وَتَطَمْئُنَ قُلُوبِهِمْ بِذِكْرِ اللَّهِ، وَلَمْ يَنْعَتْهُمْ بِذَهَابِ عُقُولِهِمْ وَالْغَشَيَانِ عَلَيْهِمْ، إِنَّمَا ذَلِكَ فِي أَهْلِ الْبِدَعِ، وَهُوَ مِنَ الشَّيْطَانِ.
Katâde şöyle dedi: Bu, Allah'ın veli kullarının vasfıdır. Allah onları derilerinin ürpermesi ve kalplerinin Allah'ın zikriyle sükûnet bulması ile nitelemiştir; onları akıllarının gitmesi ve bayılmaları ile nitelememiştir. Bu durum ancak bidat ehlinde olur ve şeytandandır.
13479. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ فَنْجَوَيْهِ، ثَنَا ابْنُ شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا حَمْدَانُ بْنُ دَاوُدَ، حَدَّثَنَا سَلَمَةُ بْنُ شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا خَلَفُ بْنُ سَلَمَةَ، حَدَّثَنَا هُشَيْمٌ عَنْ حُصَيْنٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ: قُلْتُ لِجَدَّتِي أَسْمَاءَ بِنْتِ أَبِي بَكْرٍ: كيف كان ١٠٦/أأَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ يَفْعَلُونَ إِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ؟ قَالَتْ: كَانُوا كَمَا نَعَتَهُمُ اللَّهُ ﷿ تَدْمَعُ أَعْيُنُهُمْ وَتَقْشَعِرُّ جُلُودُهُمْ، قَالَ فَقُلْتُ لَهَا: إِنَّ نَاسًا الْيَوْمَ إِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ خَرَّ أَحَدُهُمْ مُغْشِيًّا عَلَيْهِ، فَقَالَتْ: أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ (٢) .
Bize Ebû Saîd eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa‘lebî haber verdi, bize el-Hüseyn b. Muhammed b. Fencüveyh haber verdi, bize İbn Şeybe anlattı, bize Hamdân b. Dâvûd anlattı, bize Seleme b. Şeybe anlattı, bize Halef b. Seleme anlattı, bize Hüşeym, Husayn'dan, o da Abdullâh b. Urve b. ez-Zübeyr'den şöyle anlattı: Ninem Esmâ bint Ebî Bekir'e: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in 106/a sahabeleri kendilerine Kur'an okunduğunda ne yaparlardı?" dedim. Dedi ki: "Onlar Allah azze ve celle'nin nitelediği gibiydiler; gözleri yaşarır, derileri ürperirdi." [Abdullâh] dedi ki: Ben ona: "Bugün bazı insanlar kendilerine Kur'an okunduğunda bayılıp yere düşüyorlar" dedim. Bunun üzerine o: "Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım" dedi (٢).
13480. Metin
وَبِهِ عَنْ [سُلَيْمَانَ بْنِ] (٣) سَلَمَةَ ثَنَا يَحْيَى بْنُ يَحْيَى، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْجُمَحِيُّ أَنَا ابْنُ عُمَرَ: مَرَّ بِرَجُلٍ مِنْ أَهْلِ الْعِرَاقِ سَاقِطًا فَقَالَ: مَا بَالُ هَذَا؟ قَالُوا: إِنَّهُ إِذَا قُرِئَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ أَوْ سَمِعَ ذِكْرَ اللَّهِ سَقَطَ، قَالَ ابْنُ عُمَرَ: إِنَّا لِنَخْشَى اللَّهَ وَمَا نَسْقُطُ!
Aynı isnadla [Süleymân b.] (٣) Seleme'den, bize Yahyâ b. Yahyâ anlattı, bize Saîd b. Abdirrahmân el-Cumehî haber verdi, bize İbn Ömer [anlattı]: O, Irak halkından bayılıp düşmüş bir adama rastladı da: "Bunun nesi var?" dedi. "Kendisine Kur'an okunduğunda veya Allah'ın zikrini duyduğunda düşüp bayılıyor" dediler. İbn Ömer şöyle dedi: "Biz de elbette Allah'tan korkuyoruz ama düşüp bayılmıyoruz!"
13481. Metin
وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ: إِنَّ الشَّيْطَانَ لَيَدْخُلُ فِي جَوْفِ أَحَدِهِمْ، مَا كَانَ هَذَا صَنِيعَ أَصْحَابِ مُحَمَّدٍ ﷺ (٤) .
İbn Ömer şöyle dedi: "Şüphesiz şeytan onların içine giriyor. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in sahabelerinin yaptığı bu değildi" (٤).
13482. Metin
وَذُكِرَ عَنِ ابْنِ سِيرِينَ: الَّذِينَ يُصْرَعُونَ إِذْ قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ؟ [فَقَالَ: بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ أَنْ يَقْعُدَ أَحَدُهُمْ عَلَى ظَهْرِ بَيْتٍ بَاسِطًا رِجْلَيْهِ ثُمَّ يُقْرَأُ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ] (٥) مِنْ أَوَّلِهِ إِلَى آخِرِهِ، فَإِنْ رَمَى بِنَفْسِهِ فَهُوَ صَادِقٌ (٦) .
İbn Sîrîn'e, kendilerine Kur'an okunduğunda bayılıp yere düşenler zikredildi. [Bunun üzerine o şöyle dedi: Bizimle onlar arasındaki ölçü, birinin bir evin damına ayaklarını sarkıtıp oturması, sonra da kendisine baştan] (٥) sona Kur'an okunmasıdır; şayet kendini aşağı atarsa o zaman doğrudur (٦).
13483. Metin
{ذَلِكَ} يَعْنِي: أَحْسَنَ الْحَدِيثِ، {هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} .
{ذَلِكَ} “İşte bu” yani sözün en güzeli [olan Kur'an], {هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “Allah'ın hidayetidir; O'nunla dilediğini doğru yola iletir. Allah kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek kimse yoktur.”
13484. Metin
{أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ (٢٤) كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ (٢٥) فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٢٦) وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٧) قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (٢٨) }
{أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ (٢٤) كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ (٢٥) فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٢٦) وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٧) قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (٢٨) } “Kıyamet gününde azabın en kötüsünden yüzüyle korunan kimse [güven içinde olan gibi midir]? Zalimlere: 'Kazanmakta olduğunuz şeyleri tadın!' denilir. (24) Onlardan öncekiler de yalanladı da farkında olmadıkları bir yerden onlara azap geldi. (25) Bu yüzden Allah onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı; ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi! (26) Andolsun, düşünüp öğüt alsınlar diye bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik. (27) Korunsunlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'an olarak [indirdik]. (28)”
13485. Metin
{أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ} أَيْ: شِدَّتَهُ، {يَوْمَ الْقِيَامَةِ} قَالَ مُجَاهِدٌ: يُجَرُّ عَلَى وَجْهِهِ فِي النَّارِ. وَقَالَ عَطَاءٌ: يُرْمَى بِهِ فِي النَّارِ مَنْكُوسًا فَأَوَّلُ شَيْءٍ مِنْهُ تَمَسُّهُ النَّارُ وَجْهُهُ. قَالَ مُقَاتِلٌ: هُوَ أَنَّ الْكَافِرَ يُرْمَى بِهِ فِي النَّارِ مَغْلُولَةً يَدَاهُ إِلَى عُنُقِهِ، وَفِي عُنُقِهِ صَخْرَةٌ مِثْلُ جَبَلٍ عَظِيمٍ مِنَ الْكِبْرِيتِ، فَتَشْتَعِلُ النَّارُ فِي الْحَجَرِ، وَهُوَ مُعَلَّقٌ فِي عُنُقِهِ فَخَرَّ وَوَهَجُهَا عَلَى وَجْهِهِ لَا يَطِيقُ دَفْعَهَا عَنْ وَجْهِهِ، لِلْأَغْلَالِ الَّتِي فِي عُنُقِهِ وَيَدِهِ (١) .
{أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ} “Azabın en kötüsünden yüzüyle korunan kimse”, yani onun şiddetinden [yüzüyle korunan kimse], {يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “kıyamet gününde”. Mücâhid: "Ateşte yüzüstü sürüklenir" dedi. Atâ şöyle dedi: Ateşe baş aşağı atılır da ateşe ilk değen yeri yüzü olur. Mukâtil şöyle dedi: Bu, kâfirin elleri boynuna zincirlenmiş ve boynunda kükürtten büyük bir dağ gibi bir kaya olduğu halde ateşe atılmasıdır; boynuna asılı olan taşta ateş tutuşur ve onun sıcağı ve alevi yüzüne dökülür; boynundaki ve elindeki zincirler yüzünden onu yüzünden savmaya güç yetiremez (١).
13486. Metin
وَمَجَازُ الْآيَةِ: أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ كَمَنْ هُوَ آمِنٌ مِنَ الْعَذَابِ؟
Ayetin takdiri şöyledir: Azabın en kötüsünden yüzüyle korunan kimse, azaptan güvende olan kimse gibi midir?
13487. Metin
{وَقِيلَ} يَعْنِي: تَقُولُ الْخَزَنَةُ، {لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ} أَيْ: وَبَالَهُ.
{وَقِيلَ} “denilir”, yani [cehennem] bekçileri derler, {لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ} “zalimlere: 'Kazanmakta olduğunuz şeyleri tadın!'”, yani cezasını [tadın].
13488. Metin
{كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} مِنْ قَبْلِ كُفَّارِ مَكَّةَ كَذَّبُوا الرُّسُلَ، {فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} يَعْنِي: وَهُمْ آمِنُونَ غَافِلُونَ مِنَ الْعَذَابِ.
{كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “Onlardan öncekiler de yalanladı”, Mekke kâfirlerinden öncekiler peygamberleri yalanladılar, {فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ} “da farkında olmadıkları bir yerden onlara azap geldi”, yani onlar azaptan emin ve habersizken [geldi].
13489. Metin
{فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ} الْعَذَابَ وَالْهَوَانَ، {فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} .
{فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ} “Bu yüzden Allah onlara rezilliği tattırdı”, azabı ve alçalmayı, {فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} “dünya hayatında; ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”.
13490. Metin
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} يَتَّعِظُونَ.
{وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “Andolsun, düşünüp öğüt alsınlar diye bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik”, öğüt alsınlar diye.
13491. Metin
{قُرْآنًا عَرَبِيًّا} نُصِبَ عَلَى الْحَالِ، {غَيْرَ ذِي عِوَجٍ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: غَيْرُ مُخْتَلِفٍ. قَالَ مُجَاهِدٌ: غَيْرُ ذِي لَبْسٍ. قَالَ الْسُّدِّيُّ: غَيْرُ مَخْلُوقٍ. وَيُرْوَى ذَلِكَ عَنْ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ، وَحُكِيَ عَنْ سُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ عَنْ سَبْعِينَ مِنَ التَّابِعَيْنِ أَنَّ الْقُرْآنَ لَيْسَ بِخَالِقٍ وَلَا مَخْلُوقٍ ٢ {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} الْكَفْرَ وَالتَّكْذِيبَ بِهِ.
{قُرْآنًا عَرَبِيًّا} “Arapça bir Kur'an olarak”, hâl (durum belirteci) olduğu için mansub kılınmıştır. {غَيْرَ ذِي عِوَجٍ} “hiçbir eğriliği olmayan”. İbn Abbâs: "[İçinde] çelişki bulunmayan" demiştir. Mücâhid: "Şüphe ve karışıklığı olmayan" demiştir. es-Süddî: "Yaratılmamış olan" demiştir. 1 Bu [görüş], Mâlik b. Enes'ten de rivayet edilmiştir. Süfyân b. Uyeyne'den ise Tâbiîn'den yetmiş kişinin Kur'an'ın ne yaratan ne de yaratılmış olduğunu söyledikleri nakledilmiştir. 2 {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} “Umulur ki sakınırlar”, [yani] inkârdan ve onu yalanlamaktan [sakınırlar].
13492. Metin
{ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٢٩) إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ (٣٠) ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ (٣١) }
{ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٢٩) إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ (٣٠) ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ (٣١) } “Allah bir misal verdi: Birbiriyle geçimsiz ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnızca bir adama teslim olmuş (bağlı) bir adam. Durumları bir olur mu? Hamd Allah'a mahsustur; fakat onların çoğu bilmezler. (29) Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. (30) Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız. (31)”
13493. Metin
{ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا} قَالَ الْكِسَائِيُّ: نُصِبَ رَجُلًا لِأَنَّهُ تَفْسِيرٌ لِلْمَثَلِ، {فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ} مُتَنَازِعُونَ مُخْتَلِفُونَ سَيِّئَةٌ أَخْلَاقُهُمْ، يُقَالُ: رَجُلٌ شَكِسٌ شَرِسٌ، إذا كان سيء الْخُلُقِ، مُخَالِفًا لِلنَّاسِ، لَا يَرْضَى بِالْإِنْصَافِ، {وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ} قَرَأَ أَهْلُ مَكَّةَ وَالْبَصْرَةِ: "سَالِمًا" بِالْأَلِفِ أَيْ: خَالِصًا لَهُ لَا شَرِيكَ وَلَا مُنَازِعَ لَهُ فِيهِ، [وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "سَلَمًا" بِفَتْحِ اللَّامِ مِنْ غَيْرِ أَلِفٍ، وَهُوَ الَّذِي لَا يُنَازَعُ فِيهِ] (١) مِنْ قَوْلِهِمْ: هُوَ لَكَ سَلَمٌ، أَيْ: مُسَلَّمٌ لَا مُنَازِعَ لَكَ فِيهِ. {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} هَذَا مَثَلٌ ضَرَبَهُ اللَّهُ ﷿ لِلْكَافِرِ الَّذِي يَعْبُدُ آلِهَةً شَتَّى، وَالْمُؤْمِنُ الَّذِي لَا يَعْبُدُ إِلَّا اللَّهَ الْوَاحِدَ، وَهَذَا اسْتِفْهَامُ إِنْكَارٍ أَيْ: لَا يَسْتَوِيَانِ، ثُمَّ قَالَ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} أَيْ: لِلَّهِ الْحَمْدُ كُلُّهُ دُونَ غَيْرِهِ مِنَ الْمَعْبُودِينَ. {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} مَا يَصِيرُونَ إِلَيْهِ وَالْمُرَادُ بِالْأَكْثَرِ الْكُلُّ.
{ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا} “Allah bir misal verdi: bir adam”. Kisâî şöyle demiştir: "Adam" kelimesi misalin açıklaması olduğu için mansubdur. {فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ} “birbiriyle geçimsiz ortakların sahip olduğu”, çekişen, ihtilaflı, ahlakları kötü olan. Bir kimse huysuz, insanlara muhalif ve adalete razı olmadığında "hırçın, geçimsiz adam" denir. {وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ} “ve yalnızca bir adama teslim olmuş bir adam”. Mekke ve Basra ehli elif ile "sâlimen" şeklinde okumuşlardır; yani onun için halis olan, onda ortağı ve çekişeni bulunmayan [adam demektir]. [Diğerleri ise elifsiz, lâm'ın fethasıyla "selemen" şeklinde okumuşlardır; bu da kendisinde çekişme olmayan kimsedir] (١). Bu, Arapların: "O senin için teslim edilmiştir (selemdir)", yani kendisinde seninle çekişen kimse bulunmayıp tamamen sana bırakılmıştır sözündendir. {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} “Durumları bir olur mu?”. Bu, Allah azze ve celle'nin türlü türlü ilahlara tapan kâfir ile yalnızca bir olan Allah'a tapan mümin için verdiği bir misaldir. Bu, inkârî soru olup "bir olmazlar" demektir. Sonra şöyle buyurdu: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah'a mahsustur”, yani hamdün tamamı diğer ilahlara değil, sadece Allah'a aittir. {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “fakat onların çoğu bilmezler”, neye varacaklarını bilmezler. Çoğunluktan maksat hepsidir.
13494. Metin
{إِنَّكَ مَيِّتٌ} أَيْ: سَتَمُوتُ، {وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ} أَيْ: سَيَمُوتُونَ، قَالَ الْفَرَّاءُ وَالْكِسَائِيُّ: الْمَيِّتُ -بِالتَّشْدِيدِ-مَنْ لَمْ يَمُتْ وَسَيَمُوتُ، الْمَيْتُ -بِالتَّخْفِيفِ-مَنْ فَارَقَهُ الرُّوحُ، وَلِذَلِكَ لَمْ يُخَفَّفْ هَاهُنَا.
{إِنَّكَ مَيِّتٌ} “Şüphesiz sen de öleceksin”, yani ileride öleceksin, {وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ} “onlar da ölecekler”, yani ileride ölecekler. Ferrâ ve Kisâî şöyle demişlerdir: Şeddeli "meyyit" henüz ölmemiş fakat ölecek olan kimsedir; şeddesiz "meyt" ise ruhu bedeninden ayrılmış olandır. Bu sebeple burada şeddesiz okunmamıştır.
13495. Metin
{ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: يَعْنِي: الْمُحِقَّ وَالْمُبْطِلَ، وَالظَّالِمَ وَالْمَظْلُومَ.
{ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ} “Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.”. İbn Abbâs: "Yani haklı ile haksız, zalim ile mazlum [davalaşacaktır]" dedi.
13496. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا ابْنُ فَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا ابْنُ مَالِكٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ حَنْبَلٍ، حَدَّثَنِي أَبِي، حَدَّثَنَا ابْنُ نُمَيْرٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ يَعْنِي ابْنَ عَمْرٍو عَنْ يَحْيَى بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ حَاطِبٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ، عَنِ الزُّبَيْرِ بْنِ الْعَوَّامِ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ "ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ" قَالَ الزُّبَيْرُ: أَيْ رَسُولَ اللَّهِ أَيُكَرَّرُ عَلَيْنَا مَا كَانَ بَيْنَنَا فِي الدُّنْيَا مَعَ خَوَاصِّ الذُّنُوبِ؟ قَالَ: "نَعَمْ لَيُكَرَّرَنَّ عَلَيْكُمْ حَتَّى يُؤَدَّى إِلَى كُلِّ ذِي حَقِّ حَقَّهِ" قَالَ الزُّبَيْرُ: وَاللَّهِ إِنَّ الْأَمْرَ لَشَدِيدٌ ٢
Bize Ebû Saîd eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa‘lebî haber verdi, bize İbn Fencüveyh haber verdi, bize İbn Mâlik rivayet etti, bize İbn Hanbel rivayet etti, bana babam rivayet etti, bize İbn Nümeyr rivayet etti, bize Muhammed -yani İbn Amr-1 Yahyâ b. Abdirrahmân b. Hâtıb'dan, [o] Abdullâh b. ez-Zübeyr'den, [o da] ez-Zübeyr b. el-Avvâm'dan [şöyle] rivayet etti: Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'e {ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ} “Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız” [ayeti] indiğinde Zübeyr: "Ey Allâh'ın Resûlü! Dünyada aramızda geçen şeyler, özel günahlarla birlikte bize tekrar edilecek (karşımıza çıkarılacak) mı?" dedi. [Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Evet, her hak sahibine hakkı teslim edilinceye kadar mutlaka size tekrar edilecektir» buyurdu. Zübeyr: "Allâh'a yemin olsun ki bu iş gerçekten pek çetindir!" dedi.2
13497. Metin
وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ: عِشْنَا بُرْهَةً مِنَ الدَّهْرِ وَكُنَّا نَرَى أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ أُنْزِلَتْ فِينَا وَفِي أَهْلِ الْكِتَابَيْنِ "ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ" قُلْنَا: كَيْفَ نَخْتَصِمُ وَدِينُنَا وَكِتَابُنَا وَاحِدٌ؟ حَتَّى رَأَيْتُ بَعْضَنَا يَضْرِبُ وُجُوهَ بَعْضٍ بِالسَّيْفِ، فَعَرَفْتُ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِينَا (١) .
İbn Ömer şöyle dedi: Bir zaman yaşadık ve bu ayetin -"Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız"- bizimle iki kitap ehli hakkında indiğini sanırdık. "Dinimiz bir, Kitabımız birken nasıl davalaşırız?" derdik. Nihayet bazımızın bazımızın yüzüne kılıçla vurduğunu gördüğümde anladım ki bu ayet bizim hakkımızda inmiştir (١).
13498. Metin
وَعَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ فِي هَذِهِ الْآيَةِ قَالَ: كُنَّا نَقُولُ رَبُّنَا وَاحِدٌ وَدِينُنَا وَاحِدٌ وَنَبِيُّنَا وَاحِدٌ فَمَا هَذِهِ الْخُصُومَةُ؟ فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ صِفِّينَ وَشَدَّ بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ بِالسُّيُوفِ قُلْنَا: نَعَمْ هُوَ هَذَا (٢) .
Ebû Saîd el-Hudrî'den bu ayet hakkında şöyle dediği rivayet edildi: Biz; "Rabbimiz bir, dinimiz bir, Peygamberimiz bir; bu çekişme de neyin nesi?" derdik. Sıffîn günü olup da bazımız bazımıza kılıçlarla saldırınca; "Evet, işte buymuş!" dedik (٢).
13499. Metin
وَعَنْ إِبْرَاهِيمَ قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ: "ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ" قَالُوا: كَيْفَ نَخْتَصِمُ وَنَحْنُ إِخْوَانٌ؟ فَلَمَّا قُتِلَ عُثْمَانُ قَالُوا: هَذِهِ خُصُومَتُنَا (٣) ?
İbrâhîm'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: "Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız" ayeti indiğinde: "Biz kardeş olduğumuz halde nasıl davalaşırız?" dediler. Osman öldürülünce: "İşte davamız budur" dediler (٣).
13500. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَبِي شُرَيْحٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ الْبَغَوِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي ذِئْبٍ، عَنْ سَعِيدٍ الْمَقْبُرِيِّ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "مَنْ كَانَتْ لِأَخِيهِ عِنْدَهُ مَظْلَمَةٌ مِنْ عِرْضٍ أَوْ مَالٍ فَلْيَتَحَلَّلَهُ الْيَوْمَ قَبْلَ أَنْ يُؤْخَذَ مِنْهُ يَوْمَ لَا دِينَارَ وَلَا دِرْهَمَ، فَإِنْ كَانَ لَهُ عَمَلٌ صَالِحٌ أُخِذَ مِنْهُ بِقَدْرِ مَظْلَمَتِهِ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ أُخِذَ مِنْ سَيِّئَاتِهِ فَجُعِلَتْ عَلَيْهِ" (٤) .
Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Ebî Şüreyh haber verdi, bize Ebü'l-Kâsım Abdullâh b. Muhammed b. Abdilazîz el-Begavî haber verdi, bize Alî b. el-Ca‘d anlattı, bize İbn Ebî Zi'b, Saîd el-Makburî'den, o Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Kimin üzerinde kardeşinin ırzına veya malına dair bir kul hakkı varsa, dinar ve dirhemin bulunmayacağı gün gelip de ondan alınmadan önce bugün ondan helallik alsın. Eğer salih ameli varsa zulmü nispetinde ondan alınır; şayet [salih ameli] yoksa [haksızlığa uğrayanın] kötülüklerinden alınır ve onun üzerine yüklenir" (٤).
13501. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ الْفَضْلِ الْخَرَقِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ الطَّيْسَفُونِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ الْجَوْهَرِيُّ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَلِيٍّ الْكُشْمِهِينِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ حُجْرٍ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ جَعْفَرٍ، عَنِ الْعَلَاءِ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: "أَتُدْرُونَ مَنِ الْمُفْلِسُ"؟ قَالُوا: الْمُفْلِسُ فِينَا مَنْ لَا دِرْهَمَ لَهُ وَلَا مَتَاعَ، قَالَ: "إِنَّ الْمُفْلِسَ مِنْ أُمَّتِي مَنْ يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِصَلَاةٍ وَصِيَامٍ وَزَكَاةٍ، وَكَانَ قَدْ شَتَمَ هَذَا، وَقَذَفَ هَذَا، وَأَكَلَ مَالَ هَذَا، وَسَفَكَ دَمَ هَذَا، وَضَرَبَ هَذَا، فَيَقْضِي هَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ وَهَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ، [قَالَ: فَإِنْ فَنِيَتْ حَسَنَاتُهُ] ٥ قَبْلَ أَنْ يَقْضِيَ مَا عَلَيْهِ أُخِذَ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطُرِحَتْ عَلَيْهِ ثُمَّ طُرِحَ فِي النَّارِ" ٦ .
Bize Ebû Abdillâh Muhammed b. el-Fadl el-Harakî haber verdi, bize Ebü'l-Hasen et-Taysefûnî haber verdi, bize Abdullâh b. Ömer el-Cevherî haber verdi, bize Ahmed b. Alî el-Küşmîhenî anlattı, bize Alî b. Hucr anlattı, bize İsmâîl b. Ca‘fer, el-Alâ’dan, o babasından, o da Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Müflisin kim olduğunu bilir misiniz?» Sahâbîler: "Bize göre müflis, hiçbir dirhemi ve malı olmayan kimsedir" dediler. [Bunun üzerine] şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki ümmetimden müflis olan kimse, kıyamet gününe namaz, oruç ve zekâtla gelen; ancak şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüş olan kimsedir. Bunun üzerine şuna onun iyiliklerinden verilir, buna da onun iyiliklerinden verilir. [Buyurdu ki: Şayet üzerindeki kul hakları ödenmeden önce iyilikleri tükenirse]5 onların günahlarından alınır da onun üzerine yüklenir; sonra da o cehennem ateşine atılır.»6
13502. Metin
{فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ إِذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِرِينَ (٣٢) وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (٣٣) لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ (٣٤) لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٣٥) أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِنْ دُونِهِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٣٦) }
{فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ إِذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِرِينَ (٣٢) وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (٣٣) لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ (٣٤) لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٣٥) أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِنْ دُونِهِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٣٦) } “Allah'a karşı yalan uyduran ve kendisine gelen doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde bir yer mi yok? (32) Doğruyu getiren ve onu tasdik edenlere gelince, işte onlar sakınanların ta kendileridir. (33) Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükâfatıdır. (34) Ta ki Allah, onların yaptıkları en kötü şeyleri örtsün ve yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlarını versin. (35) Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz. (36)”
13503. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ} فَزَعْمَ أَنَّ لَهُ وَلَدًا وَشَرِيكًا، {وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ} بِالْقُرْآنِ، {إِذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى} مَنْزِلٌ وَمَقَامٌ، {لِلْكَافِرِينَ} اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى التَّقْرِيرِ.
Yüce Allah'ın kavli: {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”, O'nun çocuğu ve ortağı olduğunu iddia eden kimseden; {وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ} “ve doğruyu yalanlayandan”, Kur'an'ı [yalanlayandan], {إِذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى} “kendisine geldiğinde? Cehennemde bir yer yok mudur”, konak ve makam, {لِلْكَافِرِينَ} “kâfirler için”. Bu, takrîr (onaylatma) anlamında bir soru cümlesidir.
13504. Metin
{وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ} ١٠٦/ب قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: "وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ" يَعْنِي رَسُولَ اللَّهِ ﷺ جَاءَ بِلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ "وَصَدَّقَ بِهِ" الرَّسُولُ أَيْضًا بَلَّغَهُ إِلَى الْخَلْقِ. وَقَالَ الْسُّدِّيُّ: "وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ" جِبْرِيلُ جَاءَ بِالْقُرْآنِ، "وَصَدَّقَ بِهِ" مُحَمَّدٌ ﷺ تَلَقَّاهُ بِالْقَبُولِ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَأَبُو الْعَالِيَةِ: "وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ" رَسُولُ اللَّهِ ﷺ "وَصَدَّقَ بِهِ" أَبُو بَكْرٍ ﵁. وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ: "وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ" رَسُولُ اللَّهِ ﷺ "وَصَدَّقَ بِهِ" هُمُ الْمُؤْمِنُونَ، لِقَوْلِهِ ﷿: {أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ} وَقَالَ عَطَاءٌ: "وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ" الْأَنْبِيَاءُ "وَصَدَّقَ بِهِ" الْأَتْبَاعُ، وَحِينَئِذٍ يَكُونُ الَّذِي بِمَعْنَى: الَّذِينَ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا" (الْبَقَرَةِ-١٧) ثُمَّ قَالَ: "ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ" (الْبَقَرَةِ-١٧) وَقَالَ الْحَسَنُ: هُمُ الْمُؤْمِنُونَ صَدَّقُوا بِهِ فِي الدُّنْيَا وَجَاءُوا بِهِ فِي الْآخِرَةِ. وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ: وَالَّذِينَ جَاءُوا بِالصِّدْقِ وَصَدَّقُوا بِهِ. {أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ} .
{وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ} 106/b İbn Abbâs: "'Doğruyu getiren', yani 'Lâ ilâhe illallâh'ı getiren Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; 'onu tasdik eden' de onu mahlukata tebliğ eden yine Resûlullah'tır" dedi. Süddî: "'Doğruyu getiren' Kur'an'ı getiren Cibrîl'dir; 'onu tasdik eden' ise onu kabulle karşılayan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir" dedi. Kelbî ve Ebü'l-Âliye: "'Doğruyu getiren' Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; 'onu tasdik eden' ise Ebû Bekir radıyallâhu anh'tır" dediler. Katâde ve Mukâtil: "'Doğruyu getiren' Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; 'onu tasdik eden' ise müminlerdir; zira Yüce Allah: {أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ} 'İşte onlar sakınanların ta kendileridir' buyurmuştur" dediler. Atâ: "'Doğruyu getirenler' peygamberlerdir; 'onu tasdik edenler' ise tâbilerdir" dedi; bu takdirde tekil olan 'ellezî' çoğul olan 'ellezîne' anlamındadır; nitekim Allah Teâlâ'nın: "Onların misali, bir ateş yakan kimsenin (ellezî) misali gibidir" (el-Bakara-17) deyip sonra "Allah onların nurlarını giderdi" (el-Bakara-17) buyurduğu gibidir. Hasan: "Onlar dünyada onu tasdik eden ve ahirette de onunla gelen müminlerdir" dedi. Abdullâh b. Mes‘ûd'un kıraatinde ise: "Doğruyu getirenler ve onu tasdik edenler..." şeklindedir. {أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ} “İşte onlar sakınanların ta kendileridir.”.
13505. Metin
{لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا} يَسْتُرُهَا عَلَيْهِمْ بِالْمَغْفِرَةِ، {وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} قَالَ مُقَاتِلٌ: يَجْزِيهِمْ بِالْمَحَاسِنِ مِنْ أَعْمَالِهِمْ وَلَا يَجْزِيهِمْ بِالْمَسَاوِئِ.
{لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا} “Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükâfatıdır. Ta ki Allah, onların yaptıkları en kötü şeyleri örtsün”, mağfiret ile üzerlerini örtsün, {وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} “ve yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlarını versin”. Mukâtil şöyle dedi: Onlara amellerinin güzellikleriyle karşılık verir, kötülükleriyle karşılık vermez.
13506. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ} ؟ يَعْنِي: مُحَمَّدًا ﷺ، وَقَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "عِبَادَهُ" بِالْجَمْعِ يَعْنِي: الْأَنْبِيَاءَ ﵈، قَصَدَهُمْ قَوْمُهُمْ بِالسُّوءِ كَمَا قَالَ: "وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ" (غَافِرٍ-٥) فَكَفَاهُمُ اللَّهُ شَرَّ مَنْ عَادَاهُمْ، {وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِنْ دُونِهِ} وَذَلِكَ أَنَّهُمْ خَوَّفُوا النَّبِيَّ ﷺ مَعَرَّةَ الْأَوْثَانِ. وَقَالُوا: لَتَكُفَّنَّ عَنْ شَتْمِ آلِهَتِنَا أَوْ لَيُصِيبَنَّكَ مِنْهُمْ خَبَلٌ أَوْ جُنُونٌ {وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} .
Yüce Allah'ın kavli: {أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ} “Allah kuluna kâfi değil midir?”, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e. Ebû Ca‘fer, Hamza ve Kisâî çoğul olarak "ibâdehu" (kullarına) şeklinde okumuşlardır; yani peygamberler aleyhimüsselâm'a. Kavimleri onlara kötülük yapmayı kastetmişti; nitekim: "Her ümmet kendi peygamberini yakalamaya azmetti" (Gâfir-5) buyurmuştur; Allah da onlara düşmanlık edenlerin şerrine karşı onlara kâfi gelmiştir. {وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِنْ دُونِهِ} “Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar”; bu da onların Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i putların çarpmasıyla korkutmaları sebebiyledir. "İlahlarımıza sövmekten vazgeçeceksin, yoksa onlar seni delirtir veya aklını başından alır" demişlerdi. {وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “Allah kimi saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz.”.
13507. Metin
{وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّ أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ (٣٧) وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ (٣٨) قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣٩) مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (٤٠) }
{وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّ أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ (٣٧) وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ (٣٨) قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٣٩) مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ (٤٠) } “Allah kime de hidayet verirse onu saptıracak yoktur. Allah mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir? (37) Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan mutlaka 'Allah' diyeceklerdir. De ki: 'Gördünüz mü Allah'tan başka yalvardıklarınızı? Şayet Allah bana bir zarar vermek dilese, onlar O'nun vereceği zararı giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilese, onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi?' De ki: 'Allah bana yeter! Tevekkül edenler ancak O'na tevekkül ederler.' (38) De ki: 'Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; ben de yapmaktayım. Yakında bileceksiniz: (39) Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve üzerine sürekli bir azabın kime ineceğini!' (40)”
13508. Metin
{إِنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ فَمَنِ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٤١) اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٤٢) }
{إِنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ فَمَنِ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٤١) اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٤٢) } “Şüphesiz Biz bu Kitab'ı insanlar için sana hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. (41) Allah, canları ölümleri anında alır; ölmeyenleri de uykularında [alır]. Sonra hakkında ölüm hükmü verdiği kimseninkini tutar, diğerini ise belirlenmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ibretler vardır. (42)”
13509. Metin
{وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّ أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ} مَنِيعٌ فِي مُلْكِهِ، مُنْتَقِمٌ مِنْ أَعْدَائِهِ. {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ من خلق السموات وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ} بِشِدَّةٍ وَبَلَاءٍ، {هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ} بِنِعْمَةٍ وَبَرَكَةٍ، {هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ} قَرَأَ أَهْلُ الْبَصْرَةِ: "كَاشِفَاتٌ" وَ"مُمْسِكَاتٌ" بِالتَّنْوِينِ، "ضُرَّهُ" "وَرَحْمَتَهُ" بِنَصْبِ الرَّاءِ وَالتَّاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِلَا تَنْوِينٍ وَجَرِّ الرَّاءِ وَالتَّاءِ عَلَى الْإِضَافَةِ، قَالَ مُقَاتِلٌ: فَسَأَلَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ عَنْ ذَلِكَ فَسَكَتُوا، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى لِرَسُولِهِ ﷺ: {قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ} (١) ، ثِقَتِي بِهِ وَاعْتِمَادِي عَلَيْهِ، {عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ} يَثِقُ بِهِ الْوَاثِقُونَ.
{وَمَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّ أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ} “Allah kime de hidayet verirse onu saptıracak yoktur. Allah mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?”, mülkünde üstündür, düşmanlarından intikam alıcıdır. {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ من خلق السموات وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ} “Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan mutlaka 'Allah' diyeceklerdir. De ki: 'Gördünüz mü Allah'tan başka yalvardıklarınızı? Şayet Allah bana bir zarar vermek dilese'”, bir şiddet ve bela vermek dilese, {هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ} “onlar O'nun vereceği zararı giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilese”, bir nimet ve bereket dilese, {هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ} “onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi?”. Basra ehli "kâşifâtün" ve "mümsikâtün" kelimelerini tenvinle, "durrahû" ve "rahmetehû" kelimelerini ise râ ve tâ harflerinin nasbı ile okumuşlardır. Diğerleri ise tenvinsiz ve izâfet sebebiyle râ ve tâ harflerinin cerri ile okumuşlardır. Mukâtil şöyle dedi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara bunu sordu, onlar da sustular. Bunun üzerine Allah Teâlâ Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurdu: {قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ} (١) “De ki: 'Allah bana yeter!'”, O'na güvenirim ve O'na dayanırım. {عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ} “Tevekkül edenler ancak O'na tevekkül ederler.”, güvenenler ancak O'na güvenirler.
13510. Metin
{قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ} أَيْ: يَنْزِلُ عَلَيْهِ عَذَابٌ دَائِمٌ.
{قُلْ يَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّي عَامِلٌ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُقِيمٌ} “De ki: 'Ey kavmim! Elinizden geleni yapın; ben de yapmaktayım. Yakında bileceksiniz: Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve üzerine sürekli bir azabın kime ineceğini!'”, yani üzerine daimi bir azap inecek olan kimseyi.