13833. Metin
سُورَةُ الشُّورَى مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
ŞÛRÂ SÛRESİ MEKKÎDİR (١) RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLAH'IN ADIYLA
13834. Metin
{حم (١) عسق (٢) كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) }
{حم (١) عسق (٢) كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) } “Hâ-mîm. Ayn-sîn-kāf. Azîz ve Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.”
13835. Metin
{حم عسق} سُئِلَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: لِمَ يُقَطَّعُ حم عسق وَلَمْ يُقَطَّعْ كهيعص؟ فَقَالَ: لِأَنَّهَا سُورَةٌ أَوَائِلُهَا حم، فَجَرَتْ مَجْرَى نَظَائِرِهَا، فَكَانَ "حم" مبتدأ و"عسق" خَبَرَهُ، وَلِأَنَّهُمَا عُدَّا آيَتَيْنِ، وَأَخَوَاتُهَا مثل: "كهيعص" و"المص" و"المر" عُدَّتْ آيَةً وَاحِدَةً.
{حم عسق} “Hâ-mîm. Ayn-sîn-kāf.” Hüseyin b. el-Fadl'a: "Hâ-mîm Ayn-sîn-kāf niçin ayrı yazılıp [iki ayet yapıldı da] Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd ayrı yazılmadı?" diye soruldu. O da şöyle dedi: "Çünkü bu, başı Hâ-mîm olan bir sûredir ve benzerlerinin seyrinde cereyan etmiştir. Böylece 'Hâ-mîm' mübteda (özne), 'Ayn-sîn-kāf' ise onun haberi (yüklemi) olmuştur. Bir de bu ikisi iki ayet sayılmıştır; oysa 'Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd', 'Elif-lâm-mîm-sâd' ve 'Elif-lâm-mîm-râ' gibi benzerleri tek bir ayet sayılmıştır."
13836. Metin
وَقِيلَ: لِأَنَّ أَهْلَ التَّأْوِيلِ لَمْ يَخْتَلِفُوا فِي "كهيعص" وَأَخَوَاتِهَا أَنَّهَا حُرُوفُ التَّهَجِّي لَا غَيْرَ، وَاخْتَلَفُوا فِي "حم" فَأَخْرَجَهَا بَعْضُهُمْ مِنْ حَيِّزِ الْحُرُوفِ وَجَعَلَهَا فِعْلًا وَقَالَ: مَعْنَاهَا حَمَّ أَيْ: قَضَى مَا هُوَ كَائِنٌ. (٢)
Şöyle de denilmiştir: Çünkü tevil ehli, "Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd" ve benzerlerinin yalnızca hece harfleri olduğu hususunda ihtilaf etmemişlerdir. Fakat "Hâ-mîm" hakkında ihtilaf etmişler, bazısı onu harf olma alanından çıkarıp bir fiil kılmış ve: "Bunun manası hamme (حَمَّ), yani [Allah] olacak olanı takdir edip hükme bağladı demektir" demiştir. (٢)
13837. Metin
وَرَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَنَّهُ قَالَ: ح حِلْمُهُ، م مَجْدُهُ، ع عِلْمُهُ، س سَنَاؤُهُ، ق قُدْرَتُهُ، أَقْسَمَ اللَّهُ بِهَا.
İkrime, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hâ (ح) O'nun hilmi, Mîm (م) mecdi/şanı, Ayn (ع) ilmi, Sîn (س) senâsı/yüceliği, Kāf (ق) ise kudretidir; Allah bunlara yemin etmiştir."
13838. Metin
وَقَالَ شَهْرُ بْنُ حَوْشَبٍ وَعَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ: ح حَرْبٌ يَعِزُّ فِيهَا الذَّلِيلُ وَيَذِلُّ فِيهَا الْعَزِيزَ مِنْ قُرَيْشٍ، م مُلْكٌ يَتَحَوَّلُ مِنْ قَوْمٍ إِلَى قَوْمٍ، ع عَدُوٌّ لِقُرَيْشٍ يقصدهم، س سيء، يَكُونُ فِيهِمْ، ق قُدْرَةُ اللَّهِ النَّافِذَةُ فِي خَلْقِهِ.
Şehr b. Havşeb ve Atâ b. Ebî Rebâh ise şöyle demişlerdir: Hâ (ح), Kureyş'in zelil olanının onda aziz olduğu, aziz olanının ise onda zelil kılındığı bir harptir (حَرْب). Mîm (م), bir kavimden başka bir kavme intikal eden mülktür (مُلْك). Ayn (ع), Kureyş'i hedef alan bir düşmandır (عَدُوّ). Sîn (س), aralarında vuku bulacak kötü bir durumdur (سَيْء). Kāf (ق) ise Allah'ın mahlukatı üzerinde geçerli olan kudretidir (قُدْرَة).
13839. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَنَّهُ قَالَ: لَيْسَ مِنْ نَبِيٍّ صَاحِبِ كِتَابٍ إِلَّا وَقَدْ أُوحِيَتْ إِلَيْهِ "حم عسق". (١) فَلِذَلِكَ قَالَ:
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kitap sahibi hiçbir peygamber yoktur ki ona 'Hâ-mîm Ayn-sîn-kāf' vahyedilmiş olmasın." (١) İşte bundan dolayı [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur:
13840. Metin
{كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ} . {كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ "يُوحَى" بِفَتْحِ الْحَاءِ وَحُجَّتُهُ قَوْلُهُ: "وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ" (الزُّمَرِ-٦٥) ، فَعَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ قَوْلُهُ، {اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} [تَبْيِينٌ لِلْفَاعِلِ كَأَنَّهُ قِيلَ: مَنْ يُوحِي؟ فَقِيلَ: اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ] . (٢)
{كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ} “İşte böylece sana vahyeder.” {كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ} “İşte böylece sana vahyeder” [ifadesini] İbn Kesîr, hâ harfinin fethasıyla "yûhâ" (vahyolunur) şeklinde okumuştur. Onun delili: "Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu" (Zümer, 65) ayetidir. Bu kıraate göre O'nun: {اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “Azîz ve Hakîm olan Allah” sözü [failin beyanıdır; sanki 'Kimin tarafından vahyolunur?' denilmiş de 'Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından' denilmiştir]. (٢)
13841. Metin
وَقَرَأَ الْآخَرُونَ "يُوحِي" بِكَسْرِ الْحَاءِ، إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ.
Diğerleri ise hâ harfinin kesresiyle "yûhî" (vahyeder) şeklinde okumuşlardır: "Sana ve senden öncekilere Azîz ve Hakîm olan Allah vahyeder."
13842. Metin
قَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: يُرِيدُ أَخْبَارَ الْغَيْبِ.
Atâ, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan: "Gayb haberlerini kastetmektedir" dediğini nakletti.
13843. Metin
{لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤) تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) }
{لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤) تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) } “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, çok yücedir, çok büyüktür. Neredeyse gökler üstlerinden çatlayıp yarılacaklar. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerdekiler için mağfiret dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. O'ndan başka veliler edinenlere gelince, Allah onları gözetlemektedir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin. İşte böylece sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki şehirlerin anasını (Mekke'yi) ve onun çevresindekileri uyarasın ve hakkında hiçbir şüphe olmayan toplanma günüyle uyarasın. Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir.”
13844. Metin
{لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ} أَيْ: كُلُّ وَاحِدَةٍ منها تتفطر ١١٤/ب فَوْقَ الَّتِي تَلِيهَا مِنْ قَوْلِ الْمُشْرِكِينَ: "اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدَا" نَظِيرُهُ فِي سُورَةِ مَرْيَمَ: "وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئًا إدا تكاد السموات يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ" (مَرْيَمَ ٨٨-٩٠) . {وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ} مِنَ الْمُؤْمِنِينَ، {أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} .
{لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ} “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, çok yücedir, çok büyüktür. Neredeyse gökler üstlerinden çatlayıp yarılacaklar” yani müşriklerin: "Allah çocuk edindi" sözünden ötürü onların her biri ١١٤/b altındakinin üstünden çatlayıp yarılacaktır. Bunun benzeri Meryem sûresinde geçen: "'Rahmân çocuk edindi' dediler. Andolsun siz çok çirkin bir şey ortaya attınız. Neredeyse gökler bundan çatlayıp yarılacak..." (Meryem, 88-90) ayetidir. {وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ} “Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerdekiler için mağfiret dilerler” [yani yerdeki] müminler için [mağfiret dilerler]. {أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ} “İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
13845. Metin
{وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ} يَحْفَظُ أَعْمَالَهُمْ وَيُحْصِيهَا عَلَيْهِمْ لِيُجَازِيَهُمْ بِهَا، {وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ} لَمْ يُوَكِّلْكَ اللَّهُ بِهِمْ حَتَّى تُؤْخَذَ بِهِمْ.
{وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَولِيَاءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ} “O'ndan başka veliler edinenlere gelince, Allah onları gözetlemektedir” O, kendilerini cezalandırmak için amellerini korur ve onlar aleyhine sayıp döker. {وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ} “Sen onların üzerinde bir vekil değilsin” Allah, onlardan ötürü sorumlu tutulasın diye seni onların üzerine vekil kılmamıştır.
13846. Metin
{وَكَذَلِكَ} مِثْلَ مَا ذَكَرْنَا، {أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى} مَكَّةَ، يَعْنِي: أَهْلَهَا، {وَمَنْ حَوْلَهَا} يَعْنِي قُرَى الْأَرْضِ كُلَّهَا، {وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ} أَيْ: تُنْذِرُهُمْ بِيَوْمِ الْجَمْعِ وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ يَجْمَعُ اللَّهُ الْأَوَّلِينَ والآخرين وأهل السموات وَأَهْلَ الْأَرْضِينَ {لَا رَيْبَ فِيهِ} لَا شَكَّ
{وَكَذَلِكَ} “İşte böylece” zikrettiğimiz gibi, {أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى} “şehirlerin anasını uyarman için sana Arapça bir Kur'an vahyettik” [Şehirlerin anasından maksat] Mekke'dir, yani onun halkıdır. {وَمَنْ حَوْلَهَا} “ve onun çevresindekileri de”1 yani bütün yeryüzü beldelerini [uyarman için], {وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ} “ve toplanma gününü uyarman için” yani onları toplanma günü ile uyarasın diye. O da kıyamet günüdür; Allah öncekileri, sonrakileri, gök ehlini ve yer ehlini2 toplar. {لَا رَيْبَ فِيهِ} “hakkında hiçbir şüphe olmayan” hiçbir şüphe [yoktur]
13847. Metin
فِي الْجَمْعِ أَنَّهُ كَائِنٌ ثُمَّ بَعْدَ الْجَمْعِ يَتَفَرَّقُونَ. {فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ} .
o toplanmanın gerçekleşeceğinde. Sonra toplanmanın ardından fırkalara ayrılırlar: {فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ} “Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir.”
13848. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو مَنْصُورٍ الْخَشْمَاذِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْأَصَمُّ، حَدَّثَنَا أَبُو عُثْمَانَ سَعِيدُ بْنُ عُثْمَانَ التَّنُوخِيُّ، حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ بَكْرٍ، حَدَّثَنِي سَعِيدُ بْنُ عُثْمَانَ عَنْ أَبِي الزَّاهِرِ، حَدَّثَنَا جَرِيرُ بْنُ كُرَيْبٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ، قَالَ الثَّعْلَبِيُّ: وَأَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ فَنْجَوَيْهِ الدِّينَوَرِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ مَالِكٍ الْقَطِيعِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ، حَدَّثَنِي أَبِي، حَدَّثَنَا هَاشِمُ بْنُ الْقَاسِمِ، حَدَّثَنَا لَيْثٌ، حَدَّثَنِي أَبُو قُبَيْلٍ الْمُعَافِرِيُّ عَنْ شُفَيٍّ الْأَصْبَحِيِّ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ: خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ ذَاتَ يَوْمٍ قَابِضًا عَلَى كَفَّيْهِ وَمَعَهُ كِتَابَانِ، فَقَالَ: "أَتُدْرُونَ مَا هَذَانِ الْكِتَابَانِ؟ " قُلْنَا: لَا يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَقَالَ: "لِلَّذِي فِي يَدِهِ الْيُمْنَى: هَذَا كِتَابٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ فِيهِ أَسْمَاءُ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَأَسْمَاءُ آبَائِهِمْ وَعَشَائِرِهِمْ وَعِدَّتُهُمْ قَبْلَ أَنْ يَسْتَقِرُّوا نُطَفًا فِي الْأَصْلَابِ، وَقَبْلَ أَنْ يَسْتَقِرُّوا نُطَفًا فِي الْأَرْحَامِ إِذْ هُمْ فِي الطِّينَةِ مُنْجَدِلُونَ فَلَيْسَ بِزَائِدٍ فِيهِمْ وَلَا نَاقِصٍ مِنْهُمْ، إِجْمَالٌ مِنَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، [ثُمَّ قَالَ لِلَّذِي فِي يَسَارِهِ: هَذَا كِتَابٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ فِيهِ أَسْمَاءُ أَهْلِ النَّارِ وَأَسْمَاءُ آبَائِهِمْ وَعَشَائِرِهِمْ وَعِدَّتُهُمْ قَبْلَ أَنْ يَسْتَقِرُّوا نُطَفًا فِي الْأَصْلَابِ، وَقَبْلَ أَنْ يَسْتَقِرُّوا نُطَفًا فِي الْأَرْحَامِ إِذْ هُمْ فِي الطِّينَةِ مُنْجَدِلُونَ، فَلَيْسَ بِزَائِدٍ فِيهِمْ وَلَا بِنَاقِصٍ مِنْهُمْ، إِجْمَالٌ مِنَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ] (١) ، فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرٍو: فَفِيمَ الْعَمَلُ إذًا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ: "اعْمَلُوا وَسَدِّدُوا وَقَارِبُوا، فَإِنَّ صَاحِبَ الْجَنَّةِ يُخْتَمُ لَهُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَإِنْ عَمِلَ أَيَّ عَمَلٍ، وَإِنَّ صَاحِبَ النَّارِ يُخْتَمُ لَهُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ وَإِنْ عَمِلَ أَيَّ عَمَلٍ، ثُمَّ قَالَ: "فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ" فَضْلٌ مِنَ اللَّهِ، "وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ"، عَدْلٌ مِنَ اللَّهِ ﷿". (٢)
Bize Ebû Saîd Ahmed b. İbrâhîm eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa'lebî haber verdi, bize Ebû Mansûr el-Haşmâzî anlattı, bize Ebü'l-Abbâs el-Esam anlattı, bize Ebû Osmân Saîd b. Osmân et-Tenûhî anlattı, bize Bişr b. Bekr anlattı, bana Saîd b. Osmân, Ebü'z-Zâhir'den anlattı, bize Cerîr b. Küreyb, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan anlattı; Sa'lebî dedi ki: Bize Ebû Abdillâh b. Fencüveyh ed-Dîneverî de haber verdi, bize Ebû Bekr b. Mâlik el-Katîî anlattı, bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, bana babam anlattı, bize Hâşim b. el-Kâsım anlattı, bize Leys anlattı, bana Ebû Kabîl el-Muâfirî, Şüfey el-Asbahî'den anlattı, o da Abdullah b. Amr'dan nakletti; o şöyle dedi: Resûlullah ﷺ bir gün iki avucunu yummuş ve yanında iki kitap olduğu halde yanımıza çıktı ve: "Bu iki kitabın ne olduğunu biliyor musunuz?" buyurdu. Biz: "Hayır, ey Allah'ın Resûlü" dedik. Sağ elindekine işaretle: "Bu, Âlemlerin Rabbi'nden bir kitaptır; içinde cennet ehlinin isimleri, babalarının ve kabilelerinin isimleri ve onlar bellerde nutfe olarak yerleşmeden, rahimlerde nutfe olarak yerleşmeden önce, henüz çamur halindeyken yazılmış sayıları vardır. Artık onlara ne bir kimse eklenir ne de onlardan bir kimse eksilir. Bu, Allah'tan kıyamet gününe kadar kesinleşmiş bir icmâldir (toplu hükümdür)" buyurdu. [Sonra sol elindekine işaretle şöyle buyurdu: "Bu da Âlemlerin Rabbi'nden bir kitaptır; içinde cehennem ehlinin isimleri, babalarının ve kabilelerinin isimleri ve onlar bellerde nutfe olarak yerleşmeden, rahimlerde nutfe olarak yerleşmeden önce, henüz çamur halindeyken yazılmış sayıları vardır. Artık onlara ne bir kimse eklenir ne de onlardan bir kimse eksilir. Bu, Allah'tan kıyamet gününe kadar kesinleşmiş bir icmâldir (toplu hükümdür)"] (١). Bunun üzerine Abdullah b. Amr: "O halde ey Allah'ın Resûlü, amel neyedir?" dedi. Resûlullah: "Amel edin, istikamet üzere olun ve [doğruya] yaklaşın! Çünkü cennetlik olan kimsenin [ömrü], ne amel işlemiş olursa olsun, cennet ehlinin ameliyle son bulur. Cehennemlik olan kimsenin [ömrü] de ne amel işlemiş olursa olsun, cehennem ehlinin ameliyle son bulur." Sonra şöyle buyurdu: "'Bir grup cennette' olması Allah'ın bir lütfudur, 'bir grup da çılgın alevli cehennemde' olması ise Azîz ve Celîl olan Allah'ın adaletidir." (٢)
13849. Metin
{وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٨) }
{وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٨) } “Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onların ne bir velisi ne de bir yardımcısı vardır.”
13850. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: عَلَى دِينٍ وَاحِدٍ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: عَلَى مِلَّةِ الْإِسْلَامِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى" (الْأَنْعَامِ-٣٥) ، {وَلَكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ} فِي دِينِ الْإِسْلَامِ، {وَالظَّالِمُونَ} الْكَافِرُونَ، {مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ} يَدْفَعُ عَنْهُمُ الْعَذَابَ، {وَلَا نَصِيرٍ} يَمْنَعُهُمْ مِنَ النَّارِ.
Yüce Allah'ın: {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً} “Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı” kavli hakkında İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: “Tek bir din üzere [yapardı]” dedi. Mukâtil ise: “Yüce Allah'ın: {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى} “Eğer Allah dileseydi onları hidayet üzere toplardı” (el-En'âm, 35)1 kavlinde olduğu gibi İslâm milleti/dini üzere [yapardı]” dedi. {وَلَكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ} “Fakat O, dilediğini rahmetine sokar”, yani İslâm dinine; {وَالظَّالِمُونَ} “Zalimler”, yani kâfirler; {مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ} “onların hiçbir velisi yoktur”, kendilerinden azabı defedecek; {وَلَا نَصِيرٍ} “ve hiçbir yardımcıları da yoktur”2, onları ateşten koruyacak.
13851. Metin
{أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) }
{أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) } “Yoksa O'ndan başka veliler mi edindiler? Oysa Veli yalnız Allah'tır. O, ölüleri diriltir ve O, her şeye kadirdir. Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim olan Allah'tır; O'na tevekkül ettim ve O'na yönelirim.”
13852. Metin
{فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢) شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) }
{فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢) شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) } “Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da çiftler var etti. Sizi bu şekilde üretip çoğaltır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de daraltır. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir. Dinden, Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya vasiyet ettiğimizi sizin için bir şeriat kıldı: 'Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.' Onları çağırdığın şey müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve O'na yöneleni doğru yola eriştirir.”
13853. Metin
{أَمِ اتَّخَذُوا} [بَلِ اتَّخَذُوا، أَيْ: الْكَافِرُونَ] (١) ، {مِنْ دُونِهِ} [أَيْ: مِنْ دُونِ اللَّهِ] (٢) ، {أَوْلِيَاءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ} [قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄] (٣) : وَلِيُّكَ يَا مُحَمَّدُ وَوَلِيُّ مَنِ اتَّبَعَكَ، {وَهُوَ يُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} .
{أَمِ اتَّخَذُوا} “Yoksa edindiler mi?” [Aksine edindiler, yani kâfirler edindiler] (١), {مِنْ دُونِهِ} “O'ndan başka” [yani Allah'tan başka] (٢), {أَوْلِيَاءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ} “veliler [mi edindiler]? Oysa Veli yalnız Allah'tır” [İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ dedi ki] (٣): Ey Muhammed, senin velin ve sana tâbi olanların velisidir. {وَهُوَ يُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “O, ölüleri diriltir ve O, her şeye kadirdir.”
13854. Metin
{وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ} مِنْ أَمْرِ الدِّينِ، {فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ} يَقْضِي فِيهِ وَيَحْكُمُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِالْفَصْلِ الَّذِي يُزِيلُ الرَّيْبَ، {ذَلِكُمُ اللَّهُ} الَّذِي يَحْكُمُ بَيْنَ الْمُخْتَلِفِينَ هُوَ، {رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} .
{وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ} “Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey” din işinden [olup da ihtilaf ettiğiniz], {فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ} “onun hükmü Allah'a aittir” kıyamet gününde şüpheyi gideren kesin hükümle O aranızda hükmeder ve karar verir. {ذَلِكُمُ اللَّهُ} “İşte bu Allah” ihtilaf edenler arasında hüküm veren O Allah, {رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} “benim Rabbimdir; O'na tevekkül ettim ve O'na yönelirim.”
13855. Metin
{فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا} مِنْ مِثْلِ خَلْقِكُمْ حَلَائِلَ، قِيلَ: إِنَّمَا قَالَ "مِنْ أَنْفُسِكُمْ" لِأَنَّهُ خَلَقَ حَوَّاءَ مِنْ ضِلْعِ آدَمَ. {وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا} أَصْنَافًا ذُكُورًا وَإِنَاثًا، {يَذْرَؤُكُمْ} يَخْلُقُكُمْ، {فِيهِ} أَيْ: فِي الرَّحِمِ. وَقِيلَ: فِي الْبَطْنِ. وَقِيلَ: عَلَى هَذَا الْوَجْهِ مِنَ الْخِلْقَةِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: نَسَلًا بَعْدَ نَسْلٍ مِنَ النَّاسِ وَالْأَنْعَامِ. وَقِيلَ: "فِي"، بِمَعْنَى الْبَاءِ، أَيْ: يَذْرَؤُكُمْ بِهِ. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ يُكَثِّرُكُمْ بِالتَّزْوِيجِ. {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} "مِثْلُ" صِلَةٌ، أَيْ: لَيْسَ هُوَ كَشَيْءٍ، فَأَدْخَلَ الْمِثْلَ لِلتَّوْكِيدِ، كَقَوْلِهِ: "فَإِنْ آمَنُوا بِمِثْلِ مَا آمَنْتُمْ بِهِ" (الْبَقَرَةِ-١٣٧) ، وَقِيلَ: الْكَافُ صِلَةٌ، مَجَازُهُ: لَيْسَ مِثْلَهُ شَيْءٌ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: لَيْسَ لَهُ نَظِيرٌ. {وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} .
{فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا} “Gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendinizden eşler var etti” sizin yaratılışınız gibi kadın eşler kıldı. 'Kendinizden' demesi Havvâ'yı Âdem'in kaburga kemiğinden yaratmasındandır da denilmiştir. {وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا} “Hayvanlardan da çiftler [var etti]” erkekli dişili sınıflar [kıldı]. {يَذْرَؤُكُمْ} “Sizi üretip çoğaltır” sizi yaratır, {فِيهِ} “onda” yani rahimde. Karında da denilmiştir. Yaratılışın bu şeklinde de denilmiştir. Mücâhid: "İnsanlardan ve hayvanlardan nesil ardına nesil olarak" demiştir. Buradaki "fî" (فِي) harfinin bâ (ب) anlamında olduğu, yani 'onun vesilesiyle sizi çoğaltır' demek olduğu da söylenmiştir. Evlilik yoluyla sizi çoğaltır manasında olduğu da söylenmiştir. {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” Burada 'misl' (مِثْلُ) fazladır (sıladır); yani 'O hiçbir şey gibi değildir' demektir. Nitekim: "Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse" (Bakara, 137) ayetinde olduğu gibi pekiştirme için 'misl' kelimesi dahil edilmiştir. Kâf harfinin sıla olduğu ve mecazının 'O'nun benzeri bir şey yoktur' demek olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: "O'nun dengi/benzeri yoktur" demiştir. {وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} “O, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
13856. Metin
{لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} مَفَاتِيحُ الرِّزْقِ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ. قَالَ الْكَلْبِيُّ: الْمَطَرُ وَالنَّبَاتُ. {يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} لِأَنَّ مَفَاتِيحَ الرِّزْقِ بِيَدِهِ، {إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} .
{لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur” göklerdeki ve yerdeki rızık anahtarları [O'nundur]. Kelbî: "Yağmur ve bitkilerdir" dedi. {يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} “Rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de daraltır” çünkü rızık anahtarları O'nun elindedir. {إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
13857. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ} بَيَّنَ وَسَنَّ لَكُمْ، {مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا} وَهُوَ أَوَّلُ أَنْبِيَاءِ الشَّرِيعَةِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: أَوْصَيْنَاكَ وَإِيَّاهُ يَا مُحَمَّدُ دِينًا وَاحِدًا. {وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ} مِنْ
Azîz ve Celîl olan Allah'ın şu buyruğudur:1 {شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ} “Dinden sizin için bir şeriat belirledi (yol kıldı)” [yani] sizin için açıkladı ve yol olarak koydu; {مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا} “Nûh'a vasiyet ettiğini” ki o, şeriat peygamberlerinin ilkidir.2 Mücâhid şöyle dedi: "[Ey Muhammed!] Sana ve ona tek bir din vasiyet ettik."3 {وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ} “Sana vahyettiğimizi de”
13858. Metin
الْقُرْآنِ وَشَرَائِعِ الْإِسْلَامِ، {وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى} وَاخْتَلَفُوا فِي وَجْهِ الْآيَةِ: فَقَالَ قَتَادَةُ: تَحْلِيلُ الْحَلَالِ وَتَحْرِيمُ الْحَرَامِ. وَقَالَ الْحَكَمُ: تَحْرِيمُ الْأُمَّهَاتِ وَالْبَنَاتِ وَالْأَخَوَاتِ.
Kur'an'dan ve İslâm şeriatlerinden [vahyettiğimizi], {وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى} “İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya vasiyet ettiğimizi”. Ayetin hangi hususta olduğu konusunda ihtilaf ettiler: Katâde: "Helalin helal, haramın haram kılınmasıdır" dedi. Hakem ise: "Annelerin, kızların ve kız kardeşlerin haram kılınmasıdır" dedi.
13859. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: لَمْ يَبْعَثِ اللَّهُ نَبِيًّا إِلَّا وَصَّاهُ بِإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَالْإِقْرَارِ لِلَّهِ بِالطَّاعَةِ لَهُ، فَذَلِكَ دِينُهُ الَّذِي شَرَعَ لَهُمْ.
Mücâhid şöyle dedi: "Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki ona namazı kılmayı, zekâtı vermeyi ve Allah'a itaat etmeyi ikrar etmeyi vasiyet etmiş olmasın. İşte onlar için şeriat kıldığı dini budur."
13860. Metin
وَقِيلَ: هُوَ التَّوْحِيدُ وَالْبَرَاءَةُ مِنَ الشِّرْكِ. (١) وَقِيلَ: هُوَ مَا ذَكَرَ مِنْ بَعْدِ، وَهُوَ قَوْلُهُ: {أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ} بَعَثَ اللَّهُ الْأَنْبِيَاءَ كُلَّهُمْ بِإِقَامَةِ الدِّينِ وَالْأُلْفَةِ وَالْجَمَاعَةِ وَتَرْكِ الْفُرْقَةِ وَالْمُخَالَفَةِ.
Bunun tevhid ve şirkten berî olmak olduğu da söylenmiştir. (١) Bundan sonra zikredilen husus olduğu da söylenmiştir ki o da: {أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ} “'Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin'” buyruğudur. Allah peygamberlerin hepsini dini ikame etmek, kaynaşmak, birlik olmak, ayrılığı ve muhalefeti terk etmek ile göndermiştir.
13861. Metin
{كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ} مِنَ التَّوْحِيدِ وَرَفْضِ الْأَوْثَانِ ثُمَّ قَالَ: {اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ} يَصْطَفِي إِلَيْهِ (٢) مِنْ عِبَادِهِ مَنْ يَشَاءُ، {وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ} يُقْبِلُ إِلَى طَاعَتِهِ.
{كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ} “Onları çağırdığın şey müşriklere ağır geldi” yani tevhid ve putları terk etme daveti. Sonra şöyle buyurdu: {اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ} “Allah dilediğini kendine seçer” kullarından dilediğini kendine seçip ayırır (٢), {وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ} “ve O'na yöneleni doğru yola eriştirir” O'na itaate yönelen kimseyi.
13862. Metin
{وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤) فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) }
{وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤) فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) } “Aralarındaki azgınlık ve kıskançlık yüzünden, kendilerine ilim geldikten sonra ancak ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirli bir süreye kadar ertelenmiş bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar ise ondan derin bir şüphe içindedirler. İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her kitaba iman ettim ve aranızda adaleti sağlamakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda bir çekişme yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş yalnız O'nadır.'”
13863. Metin
{وَمَا تَفَرَّقُوا} يَعْنِي أَهْلَ الْأَدْيَانِ الْمُخْتَلِفَةِ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يَعْنِي أَهْلَ الْكِتَابِ كَمَا ذَكَرَ فِي سُورَةِ الْمُنْفَكِّينَ. {إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ} بِأَنَّ الْفُرْقَةَ ضَلَالَةٌ وَلَكِنَّهُمْ فَعَلُوا ذَلِكَ، {بَغْيًا بَيْنَهُمْ} أَيْ: لِلْبَغْيِ، قَالَ عَطَاءٌ: يَعْنِي بَغْيًا بَيْنَهُمْ عَلَى مُحَمَّدٍ ﷺ، {وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ} فِي تَأْخِيرِ الْعَذَابِ عَنْهُمْ، {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} بَيْنَ مَنْ آمَنَ وَكَفَرَ، يَعْنِي أَنْزَلَ الْعَذَابَ بِالْمُكَذِّبِينَ فِي الدُّنْيَا، {وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ} يعني ١١٥/أالْيَهُودَ وَالنَّصَارَى، {مِنْ بَعْدِهِمْ} مِنْ بَعْدِ أَنْبِيَائِهِمْ، وَقِيلَ: مِنْ بَعْدِ الْأُمَمِ الْخَالِيَةِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: مَعْنَاهُ مِنْ قَبْلِهِمْ أَيْ: مِنْ قَبْلِ مُشْرِكِي مَكَّةَ. {لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ} أَيْ: مَنَّ مُحَمَّدٍ ﷺ.
{وَمَا تَفَرَّقُوا} “Ayrılığa düşmediler” yani farklı dinlerin mensupları. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: "Beyyine sûresinde zikredildiği gibi Ehl-i Kitap kastedilmektedir" demiştir. {إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ} “ancak kendilerine ilim geldikten sonra [ayrılığa düştüler]” ayrılığın sapıklık olduğuna dair ilim geldikten sonra; fakat bunu {بَغْيًا بَيْنَهُمْ} “aralarındaki azgınlık ve haset yüzünden” yaptılar. Atâ: "Yani Muhammed ﷺ'e karşı aralarındaki haset yüzünden yaptılar" demiştir. {وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ} “Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı” azabın kendilerinden ertelenmesine dair, {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “belirli bir süreye kadar” ki o da kıyamet günüdür, {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} “aralarında mutlaka hüküm verilirdi” iman eden ile inkâr eden arasında; yani dünyada yalanlayanlara azap indirilirdi. {وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ} “Onlar ise Kitab'a vâris kılınanlar” yani ١١٥/a Yahudiler ve Hristiyanlar, {مِنْ بَعْدِهِمْ} “onlardan sonra” peygamberlerinden sonra; geçmiş ümmetlerden sonra da denilmiştir. Katâde ise: "Bunun manası onlardan önce, yani Mekke müşriklerinden öncedir" demiştir. {لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ} “ondan derin bir şüphe içindedirler” yani Muhammed ﷺ hakkında.
13864. Metin
{فَلِذَلِكَ فَادْعُ} أَيْ: فَإِلَى ذَلِكَ كَمَا يُقَالُ دَعَوْتُ إِلَى فُلَانٍ وَلِفُلَانٍ، وَذَلِكَ إِشَارَةٌ إِلَى مَا وَصَّى بِهِ الْأَنْبِيَاءَ مِنَ التَّوْحِيدِ، {وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ} اثْبُتْ عَلَى الدِّينِ الَّذِي أُمِرْتَ بِهِ،
{فَلِذَلِكَ فَادْعُ} “İşte bunun için sen [tevhide] davet et” yani: buna [davet et]. Nitekim Arapçada “falan kişiye davet ettim” ve “falan kişi için davet ettim” denilir.1 Buradaki “bunun için” (fe-li-zâlike) ifadesi, peygamberlere emredilen tevhide işarettir. {وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ} “ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emrolunduğun din2 üzere sebat et,
13865. Metin
{وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ} أَيْ: آمَنْتُ بِكُتُبِ اللَّهِ كُلِّهَا، {وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ} [أَنْ أَعْدِلَ بَيْنَكُمْ] ١ ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: أُمِرْتُ أَنْ لَا أَحِيفَ عَلَيْكُمْ بِأَكْثَرَ مِمَّا افْتَرَضَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ مِنَ الْأَحْكَامِ. وَقِيلَ: لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمْ فِي جَمِيعِ الْأَحْوَالِ وَالْأَشْيَاءِ، {اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ} يَعْنِي: إِلَهُنَا وَاحِدٌ، وَإِنِ اخْتَلَفَتْ أَعْمَالُنَا، فَكَلٌّ يُجَازَى بِعَمَلِهِ، {لَا حُجَّةَ} لَا خُصُومَةَ، {بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ} نَسَخَتْهَا آيَةُ الْقِتَالِ ٢ ، فَإِذَا لَمْ يُؤْمَرْ بِالْقِتَالِ وَأُمِرَ بِالدَّعْوَةِ لَمْ يَكُنْ بَيْنَهُ وَبَيْنَ مَنْ لَا يُجِيبُ خُصُومَةٌ، {اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا} فِي الْمَعَادِ لِفَصْلِ الْقَضَاءِ، {وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ} .
{وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ} “Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım” yani: Allah'ın kitaplarının tamamına inandım. {وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ} “ve aranızda adaleti sağlamakla emrolundum” [aranızda adalet etmekle]1. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "Allah'ın size farz kıldığı hükümlerden fazlasıyla size haksızlık etmemekle emrolundum." Şöyle de denilmiştir: Bütün durumlarda ve hususlarda aranızda adaleti sağlamakla [emrolundum]. {اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ} “Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir” yani: İlahımız birdir; amellerimiz farklı olsa da herkes kendi ameliyle karşılık görecektir. {لَا حُجَّةَ} “Hiçbir tartışma yoktur” hiçbir çekişme yoktur {بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ} “bizimle sizin aranızda”. Bu hükmü savaş ayeti neshetmiştir.2 Henüz savaşla emrolunmayıp sadece tebliğ ve davetle emrolunduğu dönemde, kendisi ile davete icabet etmeyen kimse arasında bir çekişme bulunmuyordu. {اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا} “Allah hepimizi bir araya toplayacaktır” hükmü ayırıp karara bağlamak için ahirette [bir araya getirecektir], {وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “ve dönüş yalnızca O'nadır”.
13866. Metin
{وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (١٦) اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (١٨) }
{وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (١٦) اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (١٨) } “O'na icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışıp duranların delilleri Rableri katında boştur; onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için şiddetli bir azap vardır. Kitab'ı ve mizanı hak ile indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır? Ona inanmayanlar onun acele gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korku ve ürperti duyarlar ve onun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışıp şüphe edenler, derin bir sapıklık içindedirler.”
13867. Metin
{وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ} يُخَاصِمُونَ فِي دِينِ اللَّهِ تَعَالَى نَبِيَّهُ ﷺ. وَقَالَ قَتَادَةُ: هُمُ الْيَهُودُ قَالُوا: كِتَابُنَا قَبْلَ كِتَابِكُمْ، وَنَبِيُّنَا قَبْلَ نَبِيِّكُمْ، فَنَحْنُ خَيْرٌ مِنْكُمْ، فَهَذِهِ خُصُومَتُهُمْ. ١ {مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ} [أَيْ: اسْتَجَابَ لَهُ] ٢ النَّاسُ فَأَسْلَمُوا وَدَخَلُوا فِي دِينِهِ لِظُهُورِ مُعْجِزَتِهِ، {حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ} خُصُومَتُهُمْ بَاطِلَةٌ، {عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} فِي الْآخِرَةِ. {اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ} قَالَ قَتَادَةُ، وَمُجَاهِدٌ، وَمُقَاتِلٌ: سُمِّيَ الْعَدْلُ مِيزَانًا لِأَنَّ الْمِيزَانَ آلَةُ الْإِنْصَافِ وَالتَّسْوِيَةِ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِالْوَفَاءِ، وَنَهَى عَنِ الْبَخْسِ {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ} وَلَمْ يَقُلْ قَرِيبَةً لِأَنَّ تَأْنِيثَهَا غَيْرُ حَقِيقِيٍّ، وَمَجَازُهُ: الْوَقْتُ. وَقَالَ الْكِسَائِيُّ: إِتْيَانُهَا قَرِيبٌ. قَالَ مُقَاتِلٌ: ذَكَرَ النَّبِيُّ ﷺ السَّاعَةَ وَعِنْدَهُ قَوْمٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ، قَالُوا تَكْذِيبًا: مَتَى تَكُونُ السَّاعَةُ؟ فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ: {يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا} ظَنًّا مِنْهُمْ أَنَّهَا غَيْرُ آتِيَةٍ، {وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ} أَيْ: خَائِفُونَ، {مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ} أَنَّهَا آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا،
{وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ} “Allah hakkında tartışanlar” Allah Teâlâ'nın dini hususunda O'nun Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem ile çekişirler. Katâde şöyle demiştir: Onlar Yahudilerdir; "Bizim kitabımız sizin kitabınızdan, peygamberimiz de sizin peygamberinizden öncedir; dolayısıyla biz sizden daha hayırlıyız" dediler. İşte onların çekişmesi buydu.1 {مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ} “O'na icabet edildikten sonra” mucizesinin açıkça ortaya çıkması sebebiyle insanlar ona icabet edip [Müslüman olduktan]2 ve dinine girdikten sonra, {حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ} “onların delilleri boştur (hükümsüzdür)” çekişmeleri bâtıldır, {عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “Rableri katında. Onların üzerine bir gazap ve kendileri için şiddetli bir azap vardır” ahirette. {اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ} “Kitabı ve mizanı (ölçüyü/adaleti) hak ile indiren Allah'tır”. Katâde, Mücâhid ve Mukātil şöyle demişlerdir: Adalete mizan adı verilmiştir; çünkü terazi, insaf ve denkleştirmenin aletidir. İbn Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle demiştir: Allah Teâlâ [ölçü ve tartıya] riayet etmeyi emretmiş, eksik tartmayı ise yasaklamıştır. {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ} “Ne bilirsin, belki de o saat yakındır”. [Arapçada lafzen] 'karîbeh' (قَرِيبَةً) dememiştir; zira [saat kelimesinin] müennesliği hakiki değildir, mecazi karşılığı ise "el-vakt" (zaman) demektir. Kisâî ise: "Onun gelişi yakındır" demiştir. Mukātil şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kıyameti andı. O sırada yanında müşriklerden bir topluluk bulunuyordu; yalanlama gayesiyle: "Kıyamet ne zaman kopacak?" dediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: {يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا} “Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler” onun hiç gelmeyeceğini zannettikleri için. {وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ} “İman edenler ise ondan ürperti/korku içindedirler” yani korkarlar, {مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ} “ve onun gerçek olduğunu bilirler” yani onun şüphesiz geleceğini bilirler,
13868. Metin
{أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ} يُخَاصِمُونَ، وَقِيلَ: تَدْخُلُهُمُ الْمِرْيَةُ وَالشَّكُّ، {فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ}
{أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ} “İyi bilin ki tartışıp duranlar” çekişenler; şüphe ve tereddüde düşenler de denilmiştir, {فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ} “kıyamet saati hakkında, derin bir sapıklık içindedirler.”
13869. Metin
{اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠) }
{اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠) } “Allah kullarına çok lütufkârdır; dilediğini rızıklandırır. O, çok kuvvetlidir, mutlak galiptir. Kim ahiret kazancını (ekimini) isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da ondan veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.”
13870. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: حَفِيٌّ بِهِمْ. قَالَ عِكْرِمَةُ: بَارٌّ بِهِمْ. قَالَ الْسُّدِّيُّ: رَفِيقٌ. قَالَ مُقَاتِلٌ: لَطِيفٌ بِالْبَرِّ وَالْفَاجِرِ حَيْثُ لَمْ يُهْلِكْهُمْ جُوعًا بِمَعَاصِيهِمْ، يَدُلُّ عَلَيْهِ: قَوْلُهُ "يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ" (الْبَقَرَةِ-٢١٢) ، وَكُلُّ مَنْ رَزَقَهُ اللَّهُ مِنْ مُؤْمِنٍ وَكَافِرٍ وَذِي رُوحٍ فَهُوَ مِمَّنْ يَشَاءُ اللَّهُ أَنْ يَرْزُقَهُ. قَالَ جَعْفَرٌ الصَّادِقُ: اللُّطْفُ فِي الرِّزْقِ مِنْ وَجْهَيْنِ: أَحَدِهِمَا: أَنَّهُ جَعَلَ رِزْقَكَ مِنَ الطَّيِّبَاتِ، وَالثَّانِي: أَنَّهُ لَمْ يَدْفَعْهُ إِلَيْكَ بِمَرَّةٍ وَاحِدَةٍ. (١) {وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ} . {مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ} الْحَرْثُ فِي اللُّغَةِ: الْكَسْبُ، يَعْنِي: مَنْ كَانَ يُرِيدُ بِعَمَلِهِ الْآخِرَةَ، {نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ} بِالتَّضْعِيفِ بِالْوَاحِدِ عَشَرَةً إِلَى مَا شَاءَ اللَّهُ مِنَ الزِّيَادَةِ، {وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا} يُرِيدُ بِعَمَلِهِ الدُّنْيَا، {نُؤْتِهِ مِنْهَا} قَالَ قَتَادَةُ: أَيْ: نُؤْتِهِ بِقَدْرِ مَا قَسَمَ اللَّهُ لَهُ، كَمَا قَالَ: "عَجَّلْنَا لَهُ فِيهَا مَا نَشَاءُ لِمَنْ نُرِيدُ" (الْإِسْرَاءِ-١٨) . {وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ} لِأَنَّهُ لَمْ يَعْمَلْ لِلْآخِرَةِ.
Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ} “Allah kullarına çok lütufkârdır” sözü hakkında İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: "Onlara karşı çok şefkatlidir" dedi. İkrime: "Onlara karşı çok iyilik sahibidir" dedi. Süddî: "Çok merhametlidir/yumuşaktır" dedi. Mukātil: "İtaatkâr olana da günahkâr olana da lütufkârdır; zira onları günahları sebebiyle açlıkla helak etmemiştir" dedi. Buna: "Dilediğini rızıklandırır" (Bakara, 212) ayeti delalet etmektedir. Allah'ın rızıklandırdığı mümin, kâfir ve canlı her varlık, Allah'ın rızıklandırmayı dilediği kimselerdendir. Câfer-i Sâdık şöyle demiştir: Rızıktaki lütuf iki yöndendir: Birincisi, senin rızkını temiz ve helal şeylerden kılmasıdır; ikincisi de onu sana bir defada toptan vermemesidir. (١) {وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ} “O, çok kuvvetlidir, mutlak galiptir.” {مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ} “Kim ahiret kazancını isterse” Lügatte hars (حَرْث), kazanç demektir; yani kim ameliyle ahireti isterse, {نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ} “onun kazancını artırırız” bire on ve Allah'ın dilediği fazlalığa kadar kat kat artırmak suretiyle [artırırız]. {وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا} “Kim de dünya kazancını isterse” ameliyle dünyayı dilerse, {نُؤْتِهِ مِنْهَا} “ona da ondan veririz” Katâde dedi ki: Yani Allah'ın onun için takdir ettiği miktar kadar ona veririz; nitekim O: "Biz dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada çarçabuk veririz" (İsrâ, 18) buyurmuştur. {وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ} “fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur” çünkü o ahiret için amel işlememiştir.
13871. Metin
أَخْبَرَنَا الْإِمَامُ أَبُو عَلِيٍّ الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْقَاضِي، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ الزِّيَادِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَامِدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى بْنِ بِلَالٍ، حَدَّثَنَا أَبُو الْأَزْهَرِ أَحْمَدُ بْنُ مَنِيعٍ الْعَبْدِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ الْفِرْيَابِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ عَنِ الْمُغِيرَةِ عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "بُشِّرَتْ هَذِهِ الْأُمَّةُ بِالسَّنَا وَالرِّفْعَةِ وَالنَّصْرِ وَالتَّمْكِينِ فِي الْأَرْضِ، فَمَنْ عَمِلَ مِنْهُمْ عَمَلَ الْآخِرَةِ لِلدُّنْيَا لَمْ يَكُنْ لَهُ فِي الْآخِرَةِ نَصِيبٌ" ٢ .
İmam Ebû Ali el-Hüseyn b. Muhammed el-Kādî bize bildirdi, Ebû Tâhir ez-Ziyâdî bize bildirdi, Ebû Hâmid Ahmed b. Muhammed b. Yahyâ b. Bilâl bize bildirdi, Ebü’l-Ezher Ahmed b. Menî‘ el-Abdî bize rivayet etti, Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî bize rivayet etti, Süfyân, Mugīre’den, o Ebu’l-Âliye’den, o da Übey b. Ka‘b’dan rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Bu ümmet; aydınlık (yücelik), mertebe yüksekliği, zafer ve yeryüzünde hâkimiyet ile müjdelenmiştir. Onlardan kim ahiret amelini dünya için işlerse, onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.» 2
13872. Metin
{أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢١) تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) }
{أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢١) تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) } “Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine ihdas eden ortakları mı var? Eğer kesin ayrım sözü olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır. Kazandıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.”
13873. Metin
{ذَلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣) }
{ذَلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣) } “İşte Allah'ın, iman edip salih ameller işleyen kullarına müjdelediği budur. De ki: 'Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.' Kim bir güzellik kazanırsa, onun bu güzelliğini kat kat artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını bolca verendir.”
13874. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ} يَعْنِي كُفَّارَ مَكَّةَ، يَقُولُ: أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ سَنُّوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ؟
Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ} “Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine ihdas eden ortakları mı var?” sözüyle Mekke kâfirlerini kastetmektedir; yani 'Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri kendilerine kural koyan ilahları mı var?' buyurmaktadır.
13875. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: شَرَعُوا لَهُمْ دِينًا غَيْرَ دِينِ الْإِسْلَامِ.
İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: "Onlara İslâm dininden başka bir din ihdas ettiler" dedi.
13876. Metin
{وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ} لَوْلَا أَنَّ اللَّهَ حَكَمَ فِي كَلِمَةِ الْفَصْلِ بَيْنَ الْخَلْقِ بِتَأْخِيرِ الْعَذَابِ عَنْهُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، حَيْثُ قَالَ: "بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ" (الْقَمَرِ-٤٦) ، {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} لَفَرَغَ مِنْ عَذَابِ الَّذِينَ يُكَذِّبُونَكَ فِي الدُّنْيَا، {وَإِنَّ الظَّالِمِينَ} الْمُشْرِكِينَ، {لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} فِي الْآخِرَةِ.
{وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ} “Eğer kesin ayrım sözü olmasaydı” eğer Allah: "Asıl onların buluşma zamanı kıyamet saatidir" (Kamer, 46) buyurarak yaratıklar arasındaki hüküm ayrımında azabın onlardan kıyamet gününe ertelenmesine hükmetmiş olmasaydı, {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} “aralarında mutlaka hüküm verilirdi” dünyada seni yalanlayanların azabı derhal bitirilirdi. {وَإِنَّ الظَّالِمِينَ} “Şüphesiz zalimler için” yani müşrikler için, {لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “can yakıcı bir azap vardır” ahirette.
13877. Metin
{تَرَى الظَّالِمِينَ} الْمُشْرِكِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، {مُشْفِقِينَ} وَجِلِينَ، {مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ} جَزَاءُ كَسْبِهِمْ وَاقِعٌ بِهِمْ، {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ} .
{تَرَى الظَّالِمِينَ} “Zalimleri görürsün” kıyamet gününde müşrikleri görürsün, {مُشْفِقِينَ} “korkudan titreyenler olarak” dehşete düşmüş kimseler olarak, {مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ} “kazandıkları şeyler başlarına gelirken” kazandıklarının cezası başlarına gelirken [görürsün]. {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ} “İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.”
13878. Metin
{ذَلِكَ الَّذِي} ذَكَرْتُ مِنْ نَعِيمِ الْجَنَّةِ، {يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} فَإِنَّهُمْ أَهْلُهُ، {قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى} .
{ذَلِكَ الَّذِي} “İşte bu” cennet nimetlerinden zikrettiğim şeyler, {يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “Allah'ın, iman edip salih ameller işleyen kullarına müjdelediği [şeydir]” çünkü onlar buna layıktır. {قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى} “De ki: 'Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum.'”
13879. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ عَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ مَيْسَرَةَ قال: سمعت طاووسًا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ-﵄-أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ: "إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى"، قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: قُرْبَى آلِ مُحَمَّدٍ ﷺ، فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: عَجِلْتَ، إِنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمْ يَكُنْ بَطْنٌ مِنْ قُرَيْشٍ إِلَّا كَانَ لَهُ فِيهِمْ قَرَابَةٌ، فَقَالَ: إِلَّا أَنْ تَصِلُوا مَا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ مِنَ الْقَرَابَةِ. (١)
Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Muhammed b. Ca'fer anlattı, bize Şu'be, Abdülmelik b. Meysere'den anlattı; o şöyle dedi: Tâvûs'un İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan naklettiğini duydum; ona: "Akrabalık sevgisi müstesna" sözü soruldu. Saîd b. Cübeyr: "Muhammed ﷺ'in âlinin (ailesinin) akrabalığıdır" dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: "Acele ettin; doğrusu Peygamber ﷺ'in Kureyş'ten kendisinde bir akrabalık bağı bulunmayan hiçbir kolu yoktu. Dolayısıyla O: 'Benimle sizin aranızdaki akrabalık bağını gözetmenizden başka [bir şey istemiyorum]' buyurdu" dedi. (١)
13880. Metin
وَكَذَلِكَ روى الشعبي وطاووس عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄، قَالَ: "إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى"
Aynı şekilde Şa'bî ve Tâvûs da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet etmişlerdir; o, {إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى} “Akrabalık sevgisi müstesna”1 [ifadesi hakkında] şöyle demiştir:
13881. Metin
يَعْنِي: أَنْ تحفظوا قرابتي وتودوتي وَتَصِلُوا رَحِمِي. (١) وَإِلَيْهِ ذَهَبَ مُجَاهِدٌ، وَقَتَادَةُ، وَعِكْرِمَةُ، وَمُقَاتِلٌ، وَالسُّدِّيُّ، وَالضَّحَّاكُ، ﵃.
akrabalığımı gözetmeniz, bana sevgi göstermeniz ve sıla-i rahim yapmanız demektir." (١) Mücâhid, Katâde, İkrime, Mukātil, Süddî ve Dahhâk radıyallâhu anhüm de bu görüşe varmışlardır.
13882. Metin
وَقَالَ عِكْرِمَةُ: لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَى مَا أَدْعُوكُمْ إِلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا أَنْ تَحْفَظُونِي فِي قَرَابَتِي بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ (٢) ، وَلَيْسَ كَمَا يَقُولُ الْكَذَّابُونَ.
İkrime de şöyle dedi: "Sizi davet ettiğim şey karşılığında sizden, benimle sizin aranızdaki akrabalık hakkımı gözetmenizden başka hiçbir ücret istemiyorum (٢); yalancıların iddia ettiği gibi değildir."
13883. Metin
وَرَوَى ابْنُ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي مَعْنَى الْآيَةِ: إِلَّا أَنْ تَوَدُّوا اللَّهَ وَتَتَقَرَّبُوا إِلَيْهِ بِطَاعَتِهِ (٣) ، وَهَذَا قَوْلُ الْحَسَنِ، قَالَ: هُوَ الْقُرْبَى إِلَى اللَّهِ، يَقُولُ: إِلَّا التَّقَرُّبَ إِلَى اللَّهِ وَالتَّوَدُّدَ إِلَيْهِ بِالطَّاعَةِ وَالْعَمَلِ الصَّالِحِ.
İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den, o da İbn Abbâs'tan ayetin anlamı hakkında şöyle rivayet etmiştir: "Allah'ı sevmeniz ve O'na itaatiyle yakınlaşmanız müstesna." (٣) Bu aynı zamanda Hasan['ın] görüşüdür; o şöyle demiştir: "O, Allah'a olan yakınlıktır; yani itaat ve salih amel ile Allah'a yaklaşmak ve O'na sevgi beslemek [müstesna] demektedir."
13884. Metin
وَقَالَ بَعْضُهُمْ: مَعْنَاهُ إِلَّا أن تودوا ١١٥/ب قَرَابَتِي وَعِتْرَتِي وَتَحْفَظُونِي فِيهِمْ، وَهُوَ قَوْلُ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَعَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ.
Bazıları da şöyle demiştir: "Bunun anlamı, benim yakınlarımı ve soyumu sevmeniz, onlar hakkında beni gözetmeniz [müstesna] demektir." Bu da Saîd b. Cübeyr ve Amr b. Şuayb'ın görüşüdür.
13885. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي قَرَابَتِهِ قِيلَ: هُمْ فَاطِمَةُ وَعَلِيٌّ وَأَبْنَاؤُهُمَا، وَفِيهِمْ نَزَلَ: "إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ" (الْأَحْزَابِ-٣٣) .
Onun akrabaları konusunda ihtilaf etmişlerdir. Denildi ki: "Onlar Fâtıma, Ali ve her ikisinin çocuklarıdır." Haklarında: "Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden yalnızca kusuru gidermek ister" (Ahzâb, 33) ayeti inmiştir.
13886. Metin
وَرُوِّينَا عَنْ يَزِيدَ بْنِ حَيَّانَ عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ: "إِنِّي تَارِكٌ فِيكُمُ الثَّقَلَيْنِ كِتَابَ اللَّهِ وَأَهْلَ بَيْتِي أُذَكِّرُكُمُ اللَّهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي"، قِيلَ لِزَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ: مَنْ أَهْلُ بَيْتِهِ؟ قَالَ: هُمْ آلُ عَلِيٍّ وَآلُ عَقِيلٍ وَآلُ جَعْفَرٍ وَآلُ عَبَّاسٍ. (٤)
Bize Yezîd b. Hayyân'dan, onun da Zeyd b. Erkam'dan naklettiğine göre Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: "Ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beyt'im. Ehl-i Beyt'im hakkında size Allah'ı hatırlatırım." Zeyd b. Erkam'a: "Ehl-i Beyt'i kimlerdir?" diye soruldu. O da: "Onlar Âl-i Ali, Âl-i Akīl, Âl-i Ca'fer ve Âl-i Abbâs'tır" dedi. (٤)
13887. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ الْوَهَّابِ، حَدَّثَنَا خَالِدٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ عَنْ وَاقِدٍ قَالَ: سَمِعْتُ أَبِي يُحَدِّثُ عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنْ أَبِي بَكْرٍ قَالَ: ارْقُبُوا مُحَمَّدًا فِي أَهْلِ بَيْتِهِ. (٥)
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize Abdullâh b. Abdilvehhâb anlattı, bize Hâlid anlattı, bize Şu'be, Vâkıd'dan anlattı; o şöyle dedi: Babamın İbn Ömer'den, onun da Ebû Bekir'den naklettiğini işittim; o şöyle demiştir: "Muhammed['in hakkını] Ehl-i Beyt'i hususunda gözetiniz." (٥)
13888. Metin
وَقِيلَ: هُمُ الَّذِينَ تَحْرُمُ عَلَيْهِمُ الصَّدَقَةُ مِنْ أَقَارِبِهِ وَيُقَسَّمُ فِيهِمُ الْخُمْسُ، وَهُمْ بَنُو هَاشِمٍ، وَبَنُو الْمُطَّلِبِ، الَّذِينَ لَمْ يَتَفَرَّقُوا فِي جَاهِلِيَّةٍ وَلَا فِي إِسْلَامٍ. (٦)
Denildi ki: Onlar, kendilerine sadaka haram kılınan ve humus (ganimetin beşte biri) aralarında paylaştırılan akrabalarıdır; onlar da Câhiliye ve İslâm döneminde hiçbir şekilde birbirinden ayrılmamış olan Benî Hâşim ve Benî el-Muttalib'dir. (٦)
13889. Metin
وَقَالَ قَوْمٌ: هَذِهِ الْآيَةُ مَنْسُوخَةٌ وَإِنَّمَا نَزَلَتْ بِمَكَّةَ، وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ فَأَمَرَهُمْ فِيهَا بِمَوَدَّةِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَصِلَةِ رَحِمِهِ ٧ ، فَلَمَّا هَاجَرَ إِلَى الْمَدِينَةِ وَآوَاهُ
Bir topluluk da şöyle dedi: Bu ayet mensuhtur (hükmü kaldırılmıştır) ve sırf Mekke'de inmiştir. Müşrikler Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e eziyet ediyorlardı. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi ve bu [ayette] onlara Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i sevmeyi ve onun akrabalık bağını gözetmeyi emretti7. [Resûlullah] Medine'ye hicret edip [halkı] kendisini barındırınca...
13890. Metin
الْأَنْصَارُ وَنَصَرُوهُ أَحَبَّ اللَّهُ ﷿ أَنْ يُلْحِقَهُ بِإِخْوَانِهِ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ ﵈ حَيْثُ قالوا: "وما أسئلكم عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ" (الشُّعَرَاءِ-١٠٩) فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: "قُلْ مَا سَأَلَتْكُمْ مِنْ أَجْرٍ فَهُوَ لَكُمْ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللَّهِ"، فَهِيَ مَنْسُوخَةٌ بِهَذِهِ الْآيَةِ، وَبِقَوْلِهِ: "قل ما أسئلكم عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ" (الزُّمَرِ-٨٦) ، وَغَيْرِهَا مِنَ الْآيَاتِ. وَإِلَى هَذَا ذَهَبَ الضَّحَّاكُ بْنُ مُزَاحِمٍ، وَالْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ.
Ensar kendisini barındırıp yardım edince, Allah azze ve celle onu peygamber kardeşlerine aleyhimüsselâm ilhak etmeyi diledi ki onlar: "Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir" (Şuarâ, 109) demişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: "De ki: 'Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o sizin olsun. Benim ecrim ancak Allah'a aittir'" [ayetini] indirdi. Dolayısıyla bu ayet, bu ayetle ve O'nun: "De ki: 'Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir şey uyduranlardan da değilim'" (Sâd, 86) sözüyle ve diğer ayetlerle mensuhtur." Dahhâk b. Müzâhim ve el-Huseyn b. el-Fadl bu görüşe varmışlardır.
13891. Metin
وَهَذَا قَوْلٌ غَيْرُ مَرْضِيٍّ؛ لِأَنَّ مَوَدَّةَ النَّبِيِّ ﷺ وَكَفَّ الْأَذَى عَنْهُ وَمَوَدَّةَ أَقَارِبِهِ، وَالتَّقَرُّبَ إِلَى اللَّهِ بِالطَّاعَةِ، وَالْعَمَلِ الصَّالِحِ مِنْ فَرَائِضِ الدِّينِ، وَهَذِهِ أَقَاوِيلُ السَّلَفِ فِي مَعْنَى الْآيَةِ، فَلَا يَجُوزُ الْمَصِيرُ إِلَى نَسْخِ شَيْءٍ مِنْ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ.
Bu ise kabul görmeyen bir görüştür; çünkü Peygamber ﷺ'i sevmek, ona eziyet etmekten el çekmek, onun akrabalarını sevmek, itaat ve salih amel ile Allah'a yakınlaşmak dinin farzlarındandır. Ayetin anlamı hususunda selefin sözleri de bunlardır. Dolayısıyla bu sayılan şeylerden herhangi birinin neshedildiğine hükmetmek caiz değildir.
13892. Metin
وَقَوْلُهُ: "إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى"، لَيْسَ بِاسْتِثْنَاءٍ مُتَّصِلٍ بِالْأَوَّلِ حَتَّى يَكُونَ ذَلِكَ أَجْرًا فِي مُقَابَلَةِ أَدَاءِ الرِّسَالَةِ، بَلْ هُوَ مُنْقَطِعٌ، وَمَعْنَاهُ: وَلَكِنِّي أُذَكِّرُكُمُ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَأُذَكِّرُكُمْ قَرَابَتِي مِنْكُمْ، كَمَا رُوِّينَا فِي حَدِيثِ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ: "أُذَكِّرُكُمُ اللَّهَ فِي أَهْلِ بَيْتِي".
O'nun: "Akrabalık sevgisi müstesna" sözü, peygamberlik tebliğinin karşılığı olan bir ücret olsun diye bir önceki ifadeye bitişik bir istisna (istisnâ-i muttasıl) değildir; bilakis o munkatıdır (istisnâ-i munkatı'). Anlamı ise şudur: Fakat ben size akrabalık sevgisini hatırlatıyorum ve sizinle olan akrabalık bağımı hatırlatıyorum; nitekim Zeyd b. Erkam hadisinde rivayet ettiğimiz üzere: "Size Ehl-i Beyt'im hakkında Allah'ı hatırlatırım" buyurmuştur.
13893. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا} أَيْ: مَنْ يَزِدْ (١) طَاعَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا بِالتَّضْعِيفِ، {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} لِلذُّنُوبِ، {شَكُورٍ} لِلْقَلِيلِ حَتَّى يُضَاعِفَهَا.
Allah azze ve celle'nin: {وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا} “Kim bir iyilik kazanırsa, onun için bunda güzelliği artırırız” sözü; yani kim bir itaati artırırsa (١), [sevabını] kat kat vermek suretiyle onda onun için güzelliği artırırız, demektir. {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah bağışlayandır” günahları, {شَكُورٍ} “şükrün karşılığını verendir” az amele karşı, öyle ki onu kat kat artırır.
13894. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِنْ يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٢٤) }
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِنْ يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٢٤)} “Yoksa 'Allah'a karşı yalan uydurdu' mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
13895. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ} بَلْ يَقُولُونَ يَعْنِي: كُفَّارَ مَكَّةَ، {افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِنْ يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ} قَالَ مُجَاهِدٌ: يَرْبُطُ عَلَى قَلْبِكَ بِالصَّبْرِ حَتَّى لَا يَشُقَّ عَلَيْكَ أَذَاهُمْ، وَقَوْلُهُمْ إِنَّهُ مُفْتَرٍ، قَالَ قَتَادَةُ: يَعْنِي يَطْبَعُ عَلَى قَلْبِكَ فَيُنْسِيكَ الْقُرْآنَ وَمَا أَتَاكَ، فَأَخْبَرَهُمْ أَنَّهُ لَوِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ لَفَعَلَ بِهِ مَا أَخْبَرَ عَنْهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: {وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ} قَالَ الْكِسَائِيُّ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ مَجَازُهُ: وَاللَّهُ يَمْحُو الْبَاطِلَ. وَهُوَ فِي مَحَلِّ رَفْعٍ، وَلَكِنَّهُ حَذَفَ مِنْهُ الْوَاوَ فِي الْمُصْحَفِ عَلَى اللَّفْظِ كَمَا حُذِفَتْ مِنْ قَوْلِهِ: "وَيَدْعُ الإنسان" (الإسراء-١١) و"سندع الزَّبَانِيَةَ" (الْعَلَقِ-١٨) ، أَخْبَرَ أَنَّ مَا يَقُولُونَهُ بَاطِلٌ يَمْحُوهُ اللَّهُ، {وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ} أَيِ: الْإِسْلَامَ بِمَا أَنْزَلَ مِنْ كِتَابِهِ، وَقَدْ فَعَلَ اللَّهُ ذَلِكَ فَمَحَا بَاطِلَهُمْ وَأَعْلَى كَلِمَةَ الْإِسْلَامِ، {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا نَزَلَتْ: "قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى"، وَقَعَ فِي قُلُوبِ قَوْمٍ مِنْهَا شَيْءٌ وَقَالُوا يُرِيدُ أَنْ يَحُثَّنَا عَلَى أَقَارِبِهِ مِنْ بَعْدِهِ، فَنَزَلَ جِبْرِيلُ فَأَخْبَرَهُ أَنَّهُمُ اتَّهَمُوهُ وَأَنْزَلَ هَذِهِ الْآيَةَ، فَقَالَ الْقَوْمُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ فَإِنَّا نَشْهَدُ أَنَّكَ صَادِقٌ؟ فَنَزَلَ:
{أَمْ يَقُولُونَ} “Yoksa ... diyorlar mı?” Bilakis Mekke kâfirlerini kastederek, diyorlar, {افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِنْ يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ} “'Allah'a karşı yalan uydurdu'. Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler”. Mücâhid: "Onların eziyetleri ve onun bir iftiracı olduğu yönündeki sözleri sana ağır gelmesin diye kalbini sabırla bağlar" dedi. Katâde ise: "Yani kalbini mühürler de sana Kur'an'ı ve sana geleni unutturur" dedi. Böylece onlara, eğer Allah'a karşı yalan uydurmuş olsaydı, bu ayette haber verdiği şeyi ona yapacağını bildirmiştir. Sonra [yeni bir cümleye] başlayarak şöyle buyurdu: {وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ} “Allah batılı yok eder”. Kisâî şöyle demiştir: "Burada takdim ve tehir vardır, mecazi yapısı şöyledir: 'Allah batılı yok eder (vav ile)'. Bu ifade merfû konumundadır; fakat O'nun: 'İnsan dua eder' (İsrâ, 11) ve 'Zebanileri çağıracağız' (Alak, 18) ayetlerinde [vav harfinin] hazfedildiği gibi telaffuza binaen Mushaf'ta ondan vav hazfedilmiştir." Söyledikleri şeyin Allah'ın sileceği bir batıl olduğunu haber vermiştir. {وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ} “ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir” yani indirdiği Kitabı ile İslâm'ı [gerçekleştirir]. Allah bunu gerçekten yapmış, onların batılını silmiş ve İslâm'ın kelimesini yüceltmiştir. {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” İbn Abbâs dedi ki: "'De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum' ayeti inince, bir topluluğun kalbine bundan dolayı bir şüphe düştü ve 'Kendisinden sonra bizi akrabalarına sahip çıkmaya teşvik etmek istiyor' dediler. Bunun üzerine Cibrîl indi, onların kendisini itham ettiklerini haber verdi ve bu ayeti indirdi. O topluluk ise: 'Ey Allah'ın Resûlü, biz şahidiz ki sen doğrusun' dediler. Bunun üzerine şu ayet indi:
13896. Metin
{وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ} .
{وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ} “Kullarından tövbeyi kabul eden O'dur.”1
13897. Metin
{وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ (٢٥) }
{وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ (٢٥)} “Kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilen O'dur.”
13898. Metin
{وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ} (١) قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يُرِيدُ أَوْلِيَاءَهُ وَأَهْلَ طَاعَتِهِ، قِيلَ التَّوْبَةُ تَرْكُ الْمَعَاصِيَ نِيَّةً وَفِعْلًا وَالْإِقْبَالُ عَلَى الطَّاعَةِ نِيَّةً وَفِعْلًا قَالَ سَهْلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ: التَّوْبَةُ الِانْتِقَالُ مِنَ الْأَحْوَالِ الْمَذْمُومَةِ إِلَى الْأَحْوَالِ الْمَحْمُودَةِ. {وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ} إِذَا تَابُوا.
{وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ} “Kullarından tövbeyi kabul eden O'dur” (١). İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: "Dostlarını ve itaat ehlini kastetmektedir" dedi. Tövbenin niyet ve eylem olarak günahları terk etmek, niyet ve eylem olarak da itaate yönelmek olduğu söylenmiştir. Sehl b. Abdillâh: "Tövbe, yerilmiş hallerden övülmüş hallere geçmektir" demiştir. {وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ} “ve kötülükleri affeder” tövbe ettikleri takdirde.
13899. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ مُحَمَّدُ بْنُ سَمْعَانَ، حَدَّثَنَا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَبْدِ الْجَبَّارِ الرَّيَّانِيُّ، أَخْبَرَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجُوَيْهِ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ حَمَّادٍ، حَدَّثَنَا أَبُو عَوَانَةَ عَنْ سُلَيْمَانَ عَنِ الْأَعْمَشِ عَنْ عُمَارَةَ بْنِ عُمَيْرٍ عَنِ الْحَارِثِ بْنِ سُوِيدٍ قَالَ: دَخَلْتُ عَلَى عَبْدِ اللَّهِ أَعُودُهُ، فَقَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: "لَلَّهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ مِنْ رَجُلٍ، أَظُنُّهُ قَالَ: [فِي بَرِّيَّةٍ] (٢) مُهْلِكَةٍ مَعَهُ رَاحِلَتُهُ عَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ، فَنَزَلَ فَنَامَ فَاسْتَيْقَظَ وَقَدْ ضَلَّتْ (٣) رَاحِلَتُهُ، فَطَافَ عَلَيْهَا حَتَّى أَدْرَكَهُ الْعَطَشُ، فَقَالَ: أَرْجِعُ إِلَى حَيْثُ كَانَتْ رَاحِلَتِي فَأَمُوتُ عَلَيْهِ، فَرَجَعَ فَأَغْفَى فَاسْتَيْقَظَ فَإِذْ هُوَ بِهَا عِنْدَهُ عَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ". (٤)
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr Muhammed b. Sem'ân haber verdi, bize Ebû Ca'fer Muhammed b. Ahmed b. Abdilcebbâr er-Reyyânî anlattı, bize Humeyd b. Zenceveyh haber verdi, bize Yahyâ b. Hammâd anlattı, bize Ebû Avâne, Süleymân'dan, o el-A'meş'ten, o Umâre b. Umeyr'den, o el-Hâris b. Süveyd'den anlattı; o şöyle dedi: Kendisini hasta ziyaretinde bulunmak üzere Abdullah'ın yanına girdim; o şöyle dedi: Resûlullah ﷺ'in şöyle buyurduğunu işittim: "Allah'ın, kulunun tövbesine sevinmesi, -sanırım şöyle dedi:- yiyeceği ve içeceği üzerinde olan bineğiyle birlikte helak edici [bir çölde] (٢) bulunan, [bir yerde] konaklayıp uyuyan, uyandığında ise bineği kaybolmuş (٣) olan, susuzluk kendisine ulaşıncaya dek onu arayıp dolaşan, sonra da: 'Bineğimin olduğu yere döneyim de orada öleyim' diyen, geri dönüp içi geçen, uyandığında bir de ne görsün, yiyeceği ve içeceği üzerinde olduğu halde bineği yanında duran kimseden daha fazladır." (٤)
13900. Metin
أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبَدِ الْقَاهِرِ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْغَافِرِ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى الْجُلُودِيُّ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ الْحَجَّاجِ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الصَّبَاحِ وَزُهَيْرُ بْنُ حَرْبٍ قَالَا حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ يُونُسَ، حَدَّثَنَا عِكْرِمَةُ بْنُ عَمَّارٍ، حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ، حَدَّثَنِي أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ وَهُوَ عَمُّهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَلَّهُ أَشَدُّ فَرَحًا بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ حِينَ يَتُوبُ إِلَيْهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كَانَ عَلَى رَاحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فَلَاةٍ، فَانْفَلَتَتْ مِنْهُ وَعَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ، فَأَيِسَ مِنْهَا فَأَتَى شَجَرَةً فَاضْطَجَعَ فِي ظِلِّهَا، وَقَدْ أَيِسَ مِنْ رَاحِلَتِهِ، فَبَيْنَمَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ هُوَ بِهَا قَائِمَةً عِنْدَهُ، فَأَخَذَ بِخِطَامِهَا ثُمَّ قَالَ مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ: اللَّهُمَّ أَنْتَ عَبْدِي وَأَنَا رَبُّكَ، أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ". (٥)
Bize İsmâîl b. Abdilkāhir haber verdi, bize Abdülgāfir b. Muhammed haber verdi, bize Muhammed b. Îsâ el-Cülûdî haber verdi, bize İbrâhîm b. Muhammed b. Süfyân anlattı, bize Müslim b. el-Haccâc anlattı, bize Muhammed b. es-Sabbâh ve Züheyr b. Harb anlattılar, dediler ki: Bize Ömer b. Yûnus anlattı, bize İkrime b. Ammâr anlattı, bize İshâk b. Ebî Talha anlattı, bana amcası olan Enes b. Mâlik anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah ﷺ şöyle buyurdu: "Kulunun kendisine tövbe ettiği zamanki tövbesine Allah'ın sevinci, sizden birinizin ıssız bir arazide üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesi üzerindeyken devesini elinden kaçırması, ondan ümidini kesip bir ağacın yanına gelerek devesinden ümidini kesmiş vaziyette onun gölgesine uzanması; o bu haldeyken birdenbire devesini yanında ayakta dikilmiş bulması, yularından tutup aşırı sevinçten dolayı: 'Allah'ım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim' demesinden daha fazladır. Aşırı sevinçten dolayı yanılmıştır." (٥)
13901. Metin
{وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ} فَيَمْحُوهَا إِذَا تَابُوا. {وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ "تَفْعَلُونَ" بِالتَّاءِ، وَقَالُوا: هُوَ خِطَابٌ لِلْمُشْرِكِينَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْيَاءِ لِأَنَّهُ بَيْنَ خَبَرَيْنِ عَنْ قَوْمٍ، فَقَالَ: قَبْلَهُ عَنْ عِبَادِهِ، وَبَعْدَهُ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ.
{وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ}1 “ve kötülükleri affeder”, yani tövbe ettiklerinde onları siler.2 {وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ}3 “ve ne yaptıklarınızı bilir.”4 Hamza, Kisâî ve Hafs, “تَفْعَلُونَ” kelimesini te (ت) harfiyle [muhatap sîgasıyla] okumuşlar ve bunun müşriklere yönelik bir hitap olduğunu söylemişlerdir. Diğer [kıraat imamları] ise [gaip sîgası olarak] ye (ي) harfiyle okumuşlardır; çünkü bu [ifade], bir topluluk hakkında verilen iki haber arasında yer almaktadır. Zira [Cenâb-ı Hak] bundan önce {عَنْ عِبَادِهِ} “kullarından”, bundan sonra da {وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ} “ve onlara lütfundan fazlasını verir” buyurmuştur.5
13902. Metin
{وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (٢٦) وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ (٢٧) }
{وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (٢٦) وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ (٢٧)} “İman edip salih ameller işleyenlerin duasını kabul eder ve onlara lütfundan fazlasını verir. Kâfirlere gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Eğer Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”
13903. Metin
{وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا} ١١٦/أ [أَيْ: وَيُجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا] (١) ، {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} إِذَا دَعَوْهُ، وَقَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: وَيُثِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا. {وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ} سِوَى ثَوَابِ أَعْمَالِهِمْ تَفَضُّلًا مِنْهُ. قَالَ أَبُو صَالِحٍ عَنْهُ: يُشَفِّعُهُمْ فِي إِخْوَانِهِمْ، وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ. قَالَ: فِي إِخْوَانِ إِخْوَانِهِمْ.
{وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا} [yani: iman edenlerin duasını kabul eder] (١), {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “ve salih ameller işleyenlerin” O'na dua ettiklerinde. Atâ, İbn Abbâs'tan: "İman edenleri mükâfatlandırır" dediğini rivayet etmiştir. {وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ} “ve onlara lütfundan fazlasını verir” Kendi lütfundan olarak amellerinin sevabından ayrı olarak [fazlasını verir]. Ebû Sâlih ondan naklen: "Onları kardeşleri hakkında şefaatçi kılar ve onlara lütfundan artırır" dedi ve: "Kardeşlerinin kardeşleri hakkında [da şefaatçi kılar]" diye ekledi.
13904. Metin
{وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} .
{وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “Kâfirlere gelince, onlar için çetin bir azap vardır.”
13905. Metin
{وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ} قَالَ خَبَّابُ بْنُ الْأَرَتِّ: فِينَا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، وَذَلِكَ أَنَّا نَظَرْنَا إِلَى أَمْوَالِ بَنِي قُرَيْظَةَ وَبَنِي النَّضِيرِ وَبَنِي قَيْنُقَاعَ فَتَمَنَّيْنَاهَا فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ هَذِهِ الْآيَةَ (٢) "وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ" وَسَّعَ اللَّهُ الرِّزْقَ {لِعِبَادِهِ} {لَبَغَوْا} لَطَغَوْا وَعَتَوْا، {فِي الْأَرْضِ} .
{وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ} “Eğer Allah kullarına rızkı bol bol verseydi”. Habbâb b. el-Erett dedi ki: "Bu ayet bizim hakkımızda indi; şöyle ki biz Benî Kurayza, Benî en-Nadîr ve Benî Kaynukā'ın mallarına bakıp onlara imrendik, bunun üzerine Allah azze ve celle bu ayeti indirdi (٢): 'Eğer Allah rızkı bol bol verseydi', Allah rızkı genişletseydi, {لِعِبَادِهِ} “kullarına”, {لَبَغَوْا} “azgınlık ederlerdi” haddi aşar ve taşkınlık ederlerdi, {فِي الْأَرْضِ} “yeryüzünde”.
13906. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بَغْيُهُمْ طَلَبُهُمْ مَنْزِلَةً بَعْدَ مَنْزِلَةٍ وَمَرْكَبًا بَعْدَ مَرْكَبٍ وَمَلْبَسًا بَعْدَ مَلْبَسٍ. {وَلَكِنْ يُنَزِّلُ} أَرْزَاقَهُمْ {بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ} كَمَا يَشَاءُ نَظَرًا مِنْهُ لِعِبَادِهِ، {إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ} .
İbn Abbâs dedi ki: "Onların azgınlığı, mertebe üstüne mertebe, binek üstüne binek, elbise üstüne elbise istemeleridir." {وَلَكِنْ يُنَزِّلُ} “Fakat indirir” rızıklarını {بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ} “dilediği ölçüde” kullarını gözeterek dilediği şekilde [indirir]. {إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”
13907. Metin
أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو عُمَرَ بَكْرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْمُزَنِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ حَفِيدُ الْعَبَّاسِ بْنِ حَمْزَةَ، حَدَّثَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ الْبَجَلِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ سَعِيدٍ الدِّمَشْقِيُّ، حَدَّثَنَا صَدَقَةُ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا هِشَامٌ الْكِنَانِيُّ عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ ﵁ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ عَنْ جِبْرِيلَ عَنِ اللَّهِ ﷿ قَالَ: "يَقُولُ اللَّهُ ﷿ مَنْ أَهَانَ لِي وَلِيًّا فَقَدْ بَارَزَنِي بِالْمُحَارَبَةِ، وَإِنِّي لَأَغْضَبُ لِأَوْلِيَائِي كَمَا يَغْضَبُ اللَّيْثُ الْحَرْدُ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي الْمُؤْمِنُ بِمِثْلِ أَدَاءِ مَا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي الْمُؤْمِنُ يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ لَهُ سَمْعًا وَبَصَرًا وَلِسَانًا وَيَدًا وَمُؤَيِّدًا، إِنْ دَعَانِي أَجَبْتُهُ، وَإِنْ سَأَلَنِي أَعْطَيْتُهُ، وَمَا تَرَدَّدْتُ فِي شَيْءٍ أَنَا فَاعِلُهُ تَرَدُّدِي فِي قَبْضِ رُوحِ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ يَكْرَهُ الْمَوْتَ، وَأَنَا أَكْرَهُ مَسَاءَتَهُ وَلَا بُدَّ لَهُ مِنْهُ، وَإِنَّ مِنْ عِبَادِي الْمُؤْمِنِينَ لَمَنْ يَسْأَلُنِي الْبَابَ مِنَ الْعِبَادَةِ فَأَكُفُّهُ عَنْهُ أَنْ لَا يَدْخُلَهُ عَجَبٌ فَيُفْسِدُهُ ذَلِكَ، وَإِنَّ مِنْ عِبَادِي الْمُؤْمِنِينَ لَمَنْ لَا يُصْلِحُ إِيمَانَهُ إِلَّا الْغِنَى وَلَوْ أَفْقَرْتُهُ لَأَفْسَدَهُ ذَلِكَ، وَإِنَّ مِنْ عِبَادِي الْمُؤْمِنِينَ لَمَنْ لَا يُصْلِحُ إِيمَانَهُ إِلَّا الْفَقْرُ وَلَوْ أَغْنَيْتُهُ لِأَفْسَدَهُ ذَلِكَ، وَإِنَّ مِنْ عِبَادِي الْمُؤْمِنِينَ لَمَنْ لَا يُصْلِحُ إِيمَانَهُ إِلَّا الصِّحَّةُ
Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebû Ömer Bekr b. Muhammed el-Müzenî haber verdi, bize el-Abbâs b. Hamza'nın torunu Ebû Bekr Muhammed b. Abdillâh anlattı, bize el-Hüseyin b. el-Fadl el-Becelî anlattı, bize Ebû Hafs Ömer b. Saîd ed-Dımaşkī anlattı, bize Sadaka, Abdullâh'tan anlattı1, bize Hişâm el-Kinânî, Enes b. Mâlik'ten radıyallâhu anh, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem, o da Cibrîl'den, o da Allah azze ve celle'den rivayet etti ki O şöyle buyurmuştur: «Allah azze ve celle şöyle buyurur: Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, bana karşı savaş açmış olur. Ben, öfkeli bir arslanın kızdığı gibi veli kullarım için gazaplanırım. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmesi gibi [başka] hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, nihayet ben onu severim. Onu sevdiğim zaman da onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli ve destekçisi olurum. Bana dua ederse icabet ederim, benden isterse veririm. Ölümü kerih gören mümin kulumun ruhunu kabzetmekteki tereddüdüm gibi, yapacağım hiçbir şeyde tereddüt etmedim; zira ben onun incinmesini kerih görürüm, fakat bundan [ölümden] onun için bir kaçış da yoktur. Şüphesiz mümin kullarımdan öylesi vardır ki, benden ibadetten bir kapı [nasip] diler de, içine ucb (kendini beğenme) girip onu ifsat etmesin diye kendisini ondan alıkoyarım. Yine mümin kullarımdan öylesi vardır ki, onun imanını ancak zenginlik ıslah eder; şayet onu fakir kılsaydım bu onu ifsat ederdi. Mümin kullarımdan öylesi vardır ki, onun imanını ancak fakirlik ıslah eder; şayet onu zengin kılsaydım bu onu ifsat ederdi. Yine mümin kullarımdan öylesi vardır ki, onun imanını ancak sıhhat ıslah eder2...»
13908. Metin
وَلَوْ أَسْقَمْتُهُ لَأَفْسَدَهُ ذَلِكَ، وَإِنَّ مِنْ عِبَادِي الْمُؤْمِنِينَ لَمَنْ لَا يُصْلِحُ إِيمَانَهُ إِلَّا السَّقَمُ وَلَوْ أَصْحَحْتُهُ لَأَفْسَدَهُ ذَلِكَ، إِنِّي أُدَبِّرُ أَمْرَ عِبَادِي بِعِلْمِي بِقُلُوبِهِمْ إِنِّي عَلِيمٌ خَبِيرٌ". (١)
şayet onu hasta etsem bu onu ifsat eder. Mümin kullarımdan öylesi vardır ki, onun imanını ancak hastalık ıslah eder; şayet ona sıhhat versem bu onu ifsat eder. Şüphesiz ben kullarımın kalplerini bilmem sebebiyle onların işini çekip çeviririm. Muhakkak ki ben her şeyi bilenim, her şeyden haberdarım.'" (١)
13909. Metin
{وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (٢٨) وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ (٢٩) وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ (٣٠) }
{وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (٢٨) وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ (٢٩) وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ (٣٠)} “O, onlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. O, dosttur, övgüye layık olandır. Gökleri, yeri ve bu ikisinde yaydığı canlıları yaratması O'nun delillerindendir. O, dilediği zaman onları toplamaya da hakkıyla kādirdir. Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin kazandığı şeyler yüzündendir; O birçoğunu da affeder.”
13910. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ} الْمَطَرَ، {مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا} يَعْنِي: مِنْ بَعْدِ مَا يَئِسَ النَّاسُ مِنْهُ، وَذَلِكَ أَدْعَى لَهُمْ إِلَى الشُّكْرِ، قَالَ مُقَاتِلٌ: حَبَسَ اللَّهُ الْمَطَرَ عَنْ أَهْلِ مَكَّةَ سَبْعَ سِنِينَ حَتَّى قَنِطُوا، ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ الْمَطَرَ فَذَكَّرَهُمُ اللَّهُ نِعْمَتَهُ، {وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ} يَبْسُطُ مَطَرَهُ، كَمَا قَالَ: "وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًى بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ". (الْأَعْرَافِ-٧٥) {وَهُوَ الْوَلِيُّ} لِأَهْلِ طَاعَتِهِ، {الْحَمِيدُ} عِنْدَ خَلْقِهِ.
Allah azze ve celle'nin: {وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ} “O, yağmuru indirendir”, {مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا} “onlar ümitlerini kestikten sonra” yani insanlar ondan ümidi kestikten sonra; bu da onları şükretmeye daha çok sevk edicidir. Mukātil dedi ki: "Allah, Mekke ehlinden ümitlerini kesinceye kadar yedi yıl yağmuru kesti; sonra Allah yağmuru indirdi ve Allah onlara nimetini hatırlattı." {وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ} “ve rahmetini yayandır” O'nun: 'Rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O'dur' (A'râf, 57) dediği gibi yağmurunu yayar. {وَهُوَ الْوَلِيُّ} “O, dosttur” itaat ehli için, {الْحَمِيدُ} “övgüye layık olandır” yarattıkları katında.
13911. Metin
{وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ} يَعْنِي: يَوْمَ الْقِيَامَةِ.
{وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ} “Gökleri, yeri ve bu ikisinde yaydığı canlıları yaratması O'nun delillerindendir. O, dilediği zaman onları toplamaya da hakkıyla kādirdir” yani kıyamet günü.
13912. Metin
{وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ "بِمَا كَسَبَتْ" بِغَيْرِ فَاءٍ، وَكَذَلِكَ هُوَ فِي مَصَاحِفِهِمْ، فَمَنْ حَذَفَ الْفَاءَ جَعَلَ "مَا" فِي أَوَّلِ الْآيَةِ بِمَعْنَى الَّذِي أَصَابَكُمْ بِمَا كسبت أيديكم. {وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ} قَالَ الْحَسَنُ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ مَا مِنْ خَدْشِ عُودٍ وَلَا عَثْرَةِ قَدَمٍ، وَلَا اخْتِلَاجِ عِرْقٍ إِلَّا بِذَنْبٍ، وَمَا يَعْفُو اللَّهُ عَنْهُ أَكْثَرُ". (٢)
{وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ} “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin kazandığı şeyler yüzündendir”. Medine ve Şam ehli [kıraat imamları], fe harfi olmaksızın "bi-mâ kesebet" şeklinde okumuşlardır; onların mushaflarında da böyledir. Fe harfini atan kimse ayetin başındaki "mâ"yı, "Başınıza gelen şey, ellerinizin kazandığı yüzündendir" anlamında el-lezî mânâsına hamletmiştir. {وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ} “ve birçoğunu da affeder.” Hasan dedi ki: "Bu ayet indiğinde Resûlullah ﷺ şöyle buyurdu: 'Muhammed'in nefsi elinde olana yemin ederim ki, hiçbir ağaç çiziği, ayak tökezlemesi ve damar atması (seğirmesi) yoktur ki bir günahtan ötürü olmasın. Allah'ın affettiği ise daha çoktur.'" (٢)
13913. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ الشُّرَيْحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنِي أَبُو عَبْدِ اللَّهِ بْنُ فَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ مَالِكٍ الْقَطِيعِيُّ، حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ مُوسَى الْأَسَدِيُّ، حَدَّثَنَا خَلَفُ بْنُ الْوَلِيدِ، حَدَّثَنَا مَرْوَانُ بْنُ مُعَاوِيَةَ، أَخْبَرَنِي الْأَزْهَرُ بْنُ رَاشِدٍ الْبَاهِلِيُّ عَنِ الْخَضِرِ بْنِ الْقَوَّاسِ الْبَجَلِيِّ عَنْ أَبِي سُخَيْلَةَ قَالَ:
Bize Ebû Saîd eş-Şüreyhî haber verdi, bize Ebû İshâk es-Sa‘lebî haber verdi, bana Ebû Abdillâh b. Fenceveyh haber verdi, bize Ebû Bekr b. Mâlik el-Katîî rivayet etti, bize Bişr b. Mûsâ el-Esedî rivayet etti, bize Halef b. el-Velîd rivayet etti, bize Mervân b. Muâviye rivayet etti, bana el-Ezher b. Râşid el-Bâhilî, el-Hadır b. el-Kavvâs el-Becelî’den, o da Ebû Suhayle’den bildirdi; o şöyle dedi:12
13914. Metin
قَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ: أَلَا أُخْبِرُكُمْ بِأَفْضَلِ آيَةٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ ﷿ حَدَّثَنَا بِهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ؟ "وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كسبت أيديكم ويعفوا عَنْ كَثِيرٍ"، قَالَ: وَسَأُفَسِّرُهَا لَكَ يَا عَلِيُّ: "مَا أَصَابَكُمْ مِنْ مَرَضٍ أَوْ عُقُوبَةٍ أَوْ بَلَاءٍ فِي الدُّنْيَا فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ، وَاللَّهُ ﷿ أَكْرَمُ مِنْ أَنْ يُثَنِّيَ عَلَيْهِمُ الْعُقُوبَةَ فِي الْآخِرَةِ، وَمَا عَفَا اللَّهُ عَنْكُمْ فِي الدُّنْيَا فَاللَّهُ أَحْلَمُ مِنْ أَنْ يَعُودَ بَعْدَ عَفْوِهِ". (١)
Ali b. Ebî Tâlib dedi ki: "Size Resûlullah ﷺ'in bize anlattığı, Allah azze ve celle'nin Kitabı'ndaki en faziletli ayeti haber vereyim mi? 'Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin kazandığı şeyler yüzündendir; O birçoğunu da affeder' ayetidir." Dedi ki: "Resûlullah şöyle buyurdu: 'Bunu sana tefsir edeceğim ey Ali! Dünyada başınıza gelen herhangi bir hastalık, ceza veya bela ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah azze ve celle ahirette onlara cezayı tekrarlamaktan daha kerem sahibidir. Dünyada Allah'ın sizden affettiği şeylere gelince; Allah affettikten sonra [cezalandırmaya] dönmekten daha halîmdir.'" (١)
13915. Metin
قَالَ عِكْرِمَةُ: مَا مِنْ نَكْبَةٍ أَصَابَتْ عَبْدًا فَمَا فَوْقَهَا إِلَّا بِذَنْبٍ لَمْ يَكُنِ اللَّهُ لِيَغْفِرَ لَهُ إِلَّا بِهَا، أَوْ دَرَجَةٍ لَمْ يَكُنِ اللَّهُ لِيُبَلِّغَهَا إِلَّا بِهَا.
İkrime dedi ki: "Bir kula isabet eden hiçbir felaket veya onun üzerindeki bir musibet yoktur ki, Allah'ın ancak onunla bağışlayacağı bir günah veya ancak onunla ulaştıracağı bir derece sebebiyle olmasın."
13916. Metin
{وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٣١) }
{وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٣١)} “Siz yeryüzünde [Allah'ı] âciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır. (31)”1
13917. Metin
{وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِي فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٣٢) إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣٣) أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ (٣٤) وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٥) }
{وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِي فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٣٢) إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣٣) أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ (٣٤) وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٥)} “Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nun delillerindendir. Eğer dilerse rüzgârı durdurur da suyun yüzünde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için deliller vardır. Yahut yaptıklarından ötürü onları batırır, birçoğunu da affeder. Ayetlerimiz hakkında tartışıp duranlar, kendileri için kaçacak hiçbir yer olmadığını bilsinler.”
13918. Metin
{وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ} بِفَائِتِينَ، {فِي الْأَرْضِ} هَرَبًا يَعْنِي لا تعجزونني حيث ما كُنْتُمْ وَلَا تَسْبِقُونَنِي، {وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ} .
{وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ} “Siz âciz bırakacak değilsiniz” kurtulup kaçacak değilsiniz, {فِي الْأَرْضِ} “yeryüzünde” kaçarak; yani nerede olursanız olun beni âciz bırakamaz ve benden öne geçemezsiniz. {وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ} “Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır.”
13919. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِي} يَعْنِي: السُّفُنَ، وَاحِدَتُهَا جَارِيَةٌ وَهِيَ السَّائِرَةُ، {فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ} أَيِ: الْجِبَالِ، [قَالَ مُجَاهِدٌ: الْقُصُورُ، وَاحِدُهَا عَلَمٌ] (١) ، وَقَالَ الْخَلِيلُ بْنُ أَحْمَدَ: كُلُّ شَيْءٍ مُرْتَفِعٌ عِنْدَ الْعَرَبِ فَهُوَ عَلَمٌ.
Allah azze ve celle'nin: {وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِي} “akıp gidenler de O'nun delillerindendir” yani gemilerdir; tekili cariyedir ve seyreden gemi demektir, {فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ} “denizde dağlar gibi” [Mücâhid: "Köşkler gibidir; tekili alem'dir" dedi] (١). Halîl b. Ahmed şöyle demiştir: "Araplara göre yüksek olan her şey alemdir."
13920. Metin
{إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ} الَّتِي تُجْرِيهَا، {فَيَظْلَلْنَ} يَعْنِي: الْجَوَارِيَ، {رَوَاكِدَ} ثَوَابِتَ، {عَلَى ظَهْرِهِ} عَلَى ظَهْرِ الْبَحْرِ لَا تَجْرِي، {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} أَيْ: لِكُلِّ مُؤْمِنٍ لِأَنَّ صِفَةَ الْمُؤْمِنِ الصَّبْرُ فِي الشِّدَّةِ وَالشُّكْرُ فِي الرَّخَاءِ.
{إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ} “Eğer dilerse rüzgârı durdurur” onları yürüten [rüzgârı], {فَيَظْلَلْنَ} “kalıverirler” yani akıp giden gemiler, {رَوَاكِدَ} “hareketsiz” sabit olarak, {عَلَى ظَهْرِهِ} “suyun yüzünde” denizin üzerinde akıp gitmez bir halde [kalıverirler]. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} “Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için deliller vardır” yani her mümin için; çünkü müminin vasfı darlıkta sabır, bollukta şükürdür.
13921. Metin
{أَوْ يُوبِقْهُنَّ} يُهْلِكْهُنَّ وَيُغْرِقْهُنَّ، {بِمَا كَسَبُوا} أَيْ: بِمَا كَسَبَتْ رُكْبَانُهَا مِنَ الذُّنُوبِ، {وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ} مِنْ ذُنُوبِهِمْ [فَلَا يُعَاقِبُ عَلَيْهَا] (٢) .
{أَوْ يُوبِقْهُنَّ} “Yahut onları batırır” onları helak eder ve suda boğar, {بِمَا كَسَبُوا} “yaptıklarından ötürü” yani binenlerin kazandığı günahlardan ötürü, {وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ} “birçoğunu da affeder” günahlarından birçoğunu [böylece onlar yüzünden cezalandırmaz] (٢).
13922. Metin
{وَيَعْلَمَ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ: "وَيَعْلَمُ" بِرَفْعِ الْمِيمِ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ كَقَوْلِهِ ﷿ فِي سُورَةِ بَرَاءَةَ: "وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ" (التَّوْبَةِ-١٥) ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنَّصْبِ عَلَى الصَّرْفِ، وَالْجَزْمُ
{وَيَعْلَمَ} “Ve bilsin[ler diye]” Medine ve Şam ehli, istînâf (yeni bir başlangıç) üzere mîm harfinin dammesiyle "وَيَعْلَمُ" şeklinde okumuştur; tıpkı Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın Berâe Suresi'ndeki: “Allah dilediğinin tövbesini kabul eder” (et-Tevbe 9/15) kavlinde olduğu gibi. Diğer [kıraat imamları] ise sarf sebebiyle nasb ile okumuşlardır. Cezm ise...
13923. Metin
إِذَا صُرِفَ عَنْهُ مَعْطُوفُهُ نُصِبَ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ" (آلِ عِمْرَانَ-١٤٢) ، صُرِفَ مَنْ حَالِ الْجَزْمِ إِلَى النَّصْبِ اسْتِخْفَافًا وَكَرَاهِيَةً لِتَوَالِي الْجَزْمِ. {الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ} أَيْ: يَعْلَمُ الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِالْقُرْآنِ إِذَا صَارُوا إِلَى اللَّهِ بَعْدَ الْبَعْثِ أَنْ لَا مَهْرَبَ لَهُمْ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ.
matufundan sarf edildiğinde mansub olur. Bu da tıpkı Teâlâ'nın: "ve sabredenleri bilsin" (Âl-i İmrân, 142) sözü gibidir; peş peşe cezm gelmesinin ağırlığından kaçınmak ve hafifletmek amacıyla cezm durumundan nasb durumuna sarf edilmiştir. {الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ} “Ayetlerimiz hakkında tartışıp duranlar, kendileri için kaçacak hiçbir yer olmadığını [bilsinler].” Yani Kur'an'ı yalanlayanlar, yeniden diriltildikten sonra Allah'ın huzuruna vardıklarında, Allah'ın azabından kendileri için kaçacak hiçbir yer olmadığını bilirler.
13924. Metin
{فَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٣٦) وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ (٣٧) وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (٣٨) وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ (٣٩) }
{فَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٣٦) وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ (٣٧) وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (٣٨) وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ (٣٩)} “Size verilen herhangi bir şey dünya hayatının geçimliğidir. Allah katında olan ise iman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha süreklidir. Onlar büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar; öfkelendikleri zaman da bağışlarlar. Onlar Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı kılarlar; onların işleri kendi aralarında danışma iledir ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler. Onlar bir haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşarak haklarını alırlar.”
13925. Metin
{فَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ} [مِنْ رِيَاشِ الدُّنْيَا] (١) ، {فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} لَيْسَ مِنْ زَادِ الْمَعَادِ، {وَمَا عِنْدَ اللَّهِ} [مِنَ الثَّوَابِ] (٢) ، {خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} فِيهِ بَيَانُ أَنَّ الْمُؤْمِنَ وَالْكَافِرَ يَسْتَوِيَانِ فِي أَنَّ الدُّنْيَا مَتَاعٌ قَلِيلٌ لَهُمَا يَتَمَتَّعَانِ بِهَا فَإِذَا صَارَا إِلَى الْآخِرَةِ كَانَ مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ لِلْمُؤْمِنِ.
{فَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ} [dünya süsünden] (١), {فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “dünya hayatının geçimliğidir” ahiret azığı değildir. {وَمَا عِنْدَ اللَّهِ} [sevaptan yana olanlar] (٢), {خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} “iman edip Rablerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha süreklidir.” Bunda, dünyanın her ikisinin de kendisinden faydalandığı az bir geçimlik olması hususunda mümin ile kâfirin eşit olduğuna, ahirete intikal ettiklerinde ise Allah katındakinin mümin için daha hayırlı olduğuna dair bir açıklama vardır.
13926. Metin
{وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "كَبِيرَ الْإِثْمِ" عَلَى الْوَاحِدِ هَاهُنَا، وَفِي سُورَةِ النَّجْمِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "كَبَائِرَ" بِالْجَمْعِ، وَقَدْ ذَكَرْنَا مَعْنَى الْكَبَائِرِ فِي سُورَةِ النِّسَاءِ (٣) {وَالْفَوَاحِشَ} قَالَ الْسُّدِّيُّ: يَعْنِي الزِّنَا. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَمُقَاتِلٌ: مَا يُوجِبُ الْحَدَّ. {وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ} يَحْلُمُونَ وَيَكْظِمُونَ الغيظ ويتجاوزون. ١١٦/ب
{وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ} “Onlar büyük günahlardan kaçınırlar”. Hamza ve Kisâî burada ve Necm sûresinde tekil olarak "kebîre'l-ism" şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul olarak "kebâir" şeklinde okudular. Kebâir'in (büyük günahların) anlamını Nisâ sûresinde zikretmiştik (٣). {وَالْفَوَاحِشَ} “ve hayâsızlıklardan”. Süddî: "Yani zinadır" dedi. Mücâhid ve Mukātil ise: "Haddi (şer'î cezayı) gerektiren şeylerdir" dediler. {وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ} “öfkelendikleri zaman da bağışlarlar” hilm gösterirler, öfkelerini yutarlar ve kusurları görmezden gelirler.
13927. Metin
{وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ} أَجَابُوهُ إِلَى مَا دَعَاهُمْ إِلَيْهِ مِنْ طَاعَتِهِ، {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ} يَتَشَاوَرُونَ فِيمَا يَبْدُو لَهُمْ وَلَا يَعْجَلُونَ {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} .
{وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ} “Onlar Rablerinin çağrısına icabet ederler” O'nun kendilerini davet ettiği itaatine icabet ederler, {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ} “namazı kılarlar; onların işleri kendi aralarında danışma iledir” akıllarına gelen konularda birbirleriyle istişare ederler ve acele etmezler, {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} “ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler.”
13928. Metin
{وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ} الظُّلْمُ وَالْعُدْوَانُ، {هُمْ يَنْتَصِرُونَ} يَنْتَقِمُونَ مِنْ ظَالِمِيهِمْ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَعْتَدُوا. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: جَعَلَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ صِنْفَيْنِ: صِنْفٌ يَعْفُونَ عَنْ ظَالِمِيهِمْ فَبَدَأَ بِذِكْرِهِمْ، وَهُوَ قَوْلُهُ: "وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ"، وَصِنْفٌ يَنْتَصِرُونَ مِنْ ظَالِمِيهِمْ، وَهُمُ الَّذِينَ ذُكِرُوا فِي هَذِهِ الْآيَةِ.
{وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ} “Onlar ... haksızlığa uğradıkları zaman” zulme ve tecavüze [uğradıklarında], {هُمْ يَنْتَصِرُونَ} “yardımlaşarak haklarını alırlar” haddi aşmaksızın kendilerine zulmedenlerden intikamlarını/haklarını alırlar. İbn Zeyd dedi ki: "Allah müminleri iki sınıfa ayırmıştır: Bir sınıf kendilerine zulmedenleri affeder ki söze onları anarak başlamıştır; O'nun: 'öfkelendikleri zaman da bağışlarlar' sözü budur. Diğer bir sınıf ise kendilerine zulmedenlerden haklarını alırlar ki onlar da bu ayette zikredilenlerdir."
13929. Metin
قَالَ إِبْرَاهِيمُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: كَانُوا يَكْرَهُونَ أَنْ يَسْتَذِلُّوا فَإِذَا قَدَرُوا عَفَوْا.
İbrâhîm bu ayet hakkında şöyle dedi: "Onlar alçaltılmayı çirkin görürlerdi; güç yetirdiklerinde ise affederlerdi."
13930. Metin
قَالَ عَطَاءٌ: هُمُ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ أَخْرَجَهُمُ الْكُفَّارُ مِنْ مَكَّةَ وَبَغَوْا عَلَيْهِمْ، ثُمَّ مَكَّنَهُمُ اللَّهُ فِي الْأَرْضِ حَتَّى انْتَصَرُوا مِمَّنْ ظَلَمَهُمْ ٤ .
Atâ şöyle dedi: "Onlar, kâfirlerin Mekke'den çıkardığı ve kendilerine haksızlık ettiği, daha sonra da Allah'ın yeryüzünde kendilerine imkân verip nihayet kendilerine zulmedenlerden haklarını/intikamlarını aldıkları müminlerdir." 4
13931. Metin
{وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (٤٠) وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُولَئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ (٤١) إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٤٢) وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ (٤٣) }
{وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (٤٠) وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُولَئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ (٤١) إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٤٢) وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ (٤٣)} “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah'a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez. Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, işte onların aleyhine bir yol yoktur. Sorumluluk yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapanlar aleyhinedir. İşte onlar için elem verici bir azap vardır. Kim de sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu azmedilmeye değer işlerdendir.”
13932. Metin
ثُمَّ ذَكَرَ اللَّهُ الِانْتِصَارَ فَقَالَ: {وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا} [سَمَّى الْجَزَاءَ سَيِّئَةً] (١) وَإِنْ لَمْ تَكُنْ سَيِّئَةً لِتَشَابُهِهِمَا فِي الصُّورَةِ. قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي الْقِصَاصَ فِي الْجِرَاحَاتِ وَالدِّمَاءِ. (٢)
Sonra Allah hakkını almayı zikrederek şöyle buyurdu: {وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا} “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür” surette birbirine benzedikleri için kötülük olmadığı halde [karşılığa kötülük adını verdi] (١). Mukātil: "Yaralamalarda ve kan davalarında kısası kastetmektedir" dedi. (٢)