13956. Metin
سُورَةُ الزُّخْرُفِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Zuhruf Suresi Mekkîdir. (1) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
13957. Metin
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٣) وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ (٤) }
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٣) وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ (٤) } “Hâ-mîm. (1) Apaçık Kitab'a andolsun ki, (2) akıl erdiresiniz diye biz onu Arapça bir Kur'an kıldık. (3) Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfûz'da) çok yücedir, hikmet doludur. (4)”
13958. Metin
{حم} {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} أَقْسَمَ بِالْكِتَابِ الَّذِي أَبَانَ طَرِيقَ الْهُدَى مِنْ طَرِيقِ الضَّلَالَةِ، وَأَبَانَ مَا تَحْتَاجُ إِلَيْهِ الْأُمَّةُ مِنَ الشَّرِيعَةِ.
{حم} “Hâ-mîm.” {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Apaçık Kitab'a andolsun.” Hidayet yolunu sapıklık yolundan ayıran ve ümmetin ihtiyaç duyduğu şeriatı açıklayan kitaba yemin etti.
13959. Metin
{إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} قَوْلُهُ: "جَعَلْنَاهُ" أَيْ: صَيَّرْنَا قِرَاءَةَ هَذَا الْكِتَابَ عَرَبِيًّا. وَقِيلَ: بَيَّنَّاهُ. وَقِيلَ: سَمَّيْنَاهُ. وَقِيلَ: وَصَفْنَاهُ، يُقَالُ: جَعَلَ فُلَانٌ زَيْدًا أَعْلَمَ النَّاسِ، أَيْ وَصَفَهُ، هَذَا كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا" (الزُّخْرُفِ-١٩) وَقَوْلُهُ: "جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ" (الْحِجْرِ-٩١) ، وَقَالَ: "أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ" (التَّوْبَةِ-١٩) ، كُلُّهَا بِمَعْنَى الْوَصْفِ وَالتَّسْمِيَةِ.
{إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “Akıl erdiresiniz diye biz onu Arapça bir Kur'an kıldık.” O'nun “kıldık” (cealnâhu) sözü; yani bu kitabın okunuşunu Arapça kıldık/yaptık demektir. Şöyle de denilmiştir: Onu açıkladık. Şöyle de denilmiştir: Onu [böyle] isimlendirdik. Şöyle de denilmiştir: Onu [böyle] niteledik. Nitekim: "Falanca kimse Zeyd'i insanların en bilgilisi kıldı" denir, yani onu böyle niteledi demektir. Bu, Yüce Allah'ın şu sözleri gibidir: "Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi kıldılar (saydılar)" (Zuhruf: 19), "Kur'an'ı parça parça kıldılar (böldüler)" (Hicr: 91) ve "Hacılara su vermeyi ... bir mi tuttunuz (kıldınız)?" (Tevbe: 19). Bunların hepsi niteleme ve isimlendirme anlamındadır.
13960. Metin
{وَإِنَّهُ} يَعْنِي الْقُرْآنَ، {فِي أُمِّ الْكِتَابِ} فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ. قَالَ قَتَادَةُ: "أُمُّ الْكِتَابِ": أَصْلُ الْكِتَابِ، وَأُمُّ كُلِّ شَيْءٍ: أَصْلُهُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللَّهُ الْقَلَمُ فَأَمَرَهُ أَنْ يَكْتُبَ بِمَا يُرِيدُ أَنْ يَخْلُقَ، فَالْكِتَابُ عِنْدَهُ، ٢ ثُمَّ قَرَأَ "وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا"، فَالْقُرْآنُ مُثَبَّتٌ عِنْدَ اللَّهِ فِي اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ كَمَا قَالَ: "بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ" (الْبُرُوجِ-٢١) . {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} قَالَ قَتَادَةُ: يُخْبِرُ عَنْ مَنْزِلَتِهِ وَشَرَفِهِ، أَيْ: إِنْ كَذَّبْتُمْ بِالْقُرْآنِ يَا أَهْلَ مَكَّةَ فَإِنَّهُ عِنْدَنَا لَعَلِيٌّ رَفِيعٌ شَرِيفٌ مُحْكَمٌ مِنَ الْبَاطِلِ.
{وَإِنَّهُ} “Şüphesiz o” yani Kur'an, {فِي أُمِّ الْكِتَابِ} “Ana Kitap'tadır” [yani] Levh-i Mahfûz'dadır. Katâde şöyle demiştir: “Ümmü'l-Kitâb (Ana Kitap), kitabın aslıdır; her şeyin 'ümm'ü (anası), onun aslı/esasıdır.” İbn Abbâs şöyle demiştir: “Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir; ona yaratmayı dilediği şeyleri yazmasını emretti. Böylece o kitap O'nun katındadır.2” Sonra: “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap'tadır” [ayetini] okudu. Dolayısıyla Kur'an, Nitekim O'nun: {بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ} “Hayır, o şerefli bir Kur'an'dır; Levh-i Mahfûz'dadır” (Burûc-21) buyurduğu gibi Allah katında Levh-i Mahfûz'da sabittir. {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “Elbette çok yücedir, hikmet doludur.” Katâde şöyle demiştir: [Allah], onun mertebesini ve şerefini haber vermektedir; yani: “Ey Mekke halkı! Eğer siz Kur'an'ı yalanlasanız bile, şüphesiz o Bizim katımızda çok yücedir, pek şereflidir ve batıldan korunup muhkem kılınmıştır.”
13961. Metin
{أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ (٥) وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ (٦) وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٧) فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ (٨) وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ (٩) }
{أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ (٥) وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ (٦) وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٧) فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ (٨) وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ (٩) } “Siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye o Zikri (Kur'an'ı) sizden büsbütün çekip alalım mı? (5) Biz önceki milletlere de nice peygamberler gönderdik. (6) Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar. (7) Biz onlardan daha çetin güç ve kuvvete sahip olanları helak ettik. Öncekilerin misali geçti. (8) Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Onları mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen [Allah] yarattı' derler. (9)”
13962. Metin
{أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} يُقَالُ: ضَرَبْتُ عَنْهُ وَأَضْرَبْتُ عَنْهُ إِذَا تَرَكْتُهُ وأمسكت عنه، و"الصفح" مَصْدَرُ قَوْلِهِمْ صَفَحْتَ عَنْهُ إِذَا أَعْرَضْتَ عَنْهُ، وَذَلِكَ بِأَنْ تُوَلِّيَهُ صَفْحَةَ وَجْهِكَ [وَعُنُقِكَ] (١) ، وَالْمُرَادُ بِالذِّكْرِ الْقُرْآنُ. وَمَعْنَاهُ: أَفَنَتْرُكُ عَنْكُمُ الْوَحْيَ وَنُمْسِكُ عَنْ إِنْزَالِ الْقُرْآنِ فَلَا نَأْمُرُكُمْ [وَلَا نَنْهَاكُمْ] (٢) مِنْ أَجْلِ أَنَّكُمْ أَسْرَفْتُمْ فِي كُفْرِكُمْ وَتَرَكْتُمُ الْإِيمَانَ؟ اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى الْإِنْكَارِ، أَيْ: لَا نَفْعَلُ ذَلِكَ، وَهَذَا قَوْلُ قَتَادَةَ وَجَمَاعَةٍ.
{أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden o Zikri büsbütün çekip alalım mı?” Bir şeyi terk edip ondan el çektiğinde [Arapçada] Darabtu anhu ve Adrabtu anhu denir. "Safh" (صَفْح) ise birinden yüz çevirdiğinde söylenen Safehte anhu ifadesinin masdarıdır; bu da yüzünün [ve boynunun] (1) yan tarafını ona dönmendir. Zikir ile kastedilen Kur'an'dır. Anlamı şudur: Siz küfrünüzde haddi aştınız ve imanı terk ettiniz diye vahyi sizden geri çekip Kur'an'ı indirmekten vazgeçelim de size ne emredelim [ne de sizi yasaklayalım] mı? (2) Bu, inkâr (red) anlamında bir soru (istifham)dır; yani: Bunu yapmayız demektir. Bu, Katâde ve bir topluluğun görüşüdür.
13963. Metin
قَالَ قَتَادَةُ: وَاللَّهِ لَوْ كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ رُفِعَ حِينَ رَدَّهُ أَوَائِلُ هَذِهِ الْأُمَّةِ لَهَلَكُوا، وَلَكِنَّ اللَّهَ عَادَ عَلَيْهِمْ بِعَائِدَتِهِ وَرَحْمَتِهِ، فَكَرَّرَهُ عَلَيْهِمْ عِشْرِينَ سَنَةً أَوْ مَا شَاءَ اللَّهُ. (٣)
Katâde şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki, eğer bu ümmetin ilkleri onu geri çevirdiğinde bu Kur'an kaldırılsaydı helak olurlardı; fakat Allah lütfu ve merhametiyle onlara tekrar yöneldi ve yirmi yıl boyunca yahut Allah'ın dilediği kadar bir süre onu onlara tekrar tekrar indirdi. (3)
13964. Metin
وَقِيلَ: مَعْنَاهُ: أَفَنُضْرِبُ عَنْكُمْ بِتَذْكِيرِنَا إِيَّاكُمْ صَافِحِينَ مُعْرِضِينَ.
Şöyle de denilmiştir: Anlamı; size öğüt vermeyi bırakıp sizden tamamen yüz mü çevirelim?
13965. Metin
قَالَ الْكِسَائِيُّ: أَفَنَطْوِي عَنْكُمُ الذِّكْرَ طَيًّا فَلَا تُدْعَوْنَ وَلَا تُوعَظُونَ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: أَفَنَتْرُكُكُمْ سُدًى لَا نَأْمُرُكُمْ وَلَا نَنْهَاكُمْ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَالسُّدِّيُّ: أَفَنُعْرِضُ عَنْكُمْ وَنَتْرُكُكُمْ فَلَا نُعَاقِبَكُمْ عَلَى كُفْرِكُمْ. (٤) {أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "إِنْ كُنْتُمْ" بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ، عَلَى مَعْنَى: إِذْ كُنْتُمْ، كَقَوْلِهِ: "وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ" (آلِ عِمْرَانَ-١٣٩) ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْفَتْحِ، عَلَى مَعْنَى: لِأَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ [مُشْرِكِينَ] (٥) .
Kisâî şöyle demiştir: Zikri sizden tamamen dürüp kaldıralım da ne davet edilesiniz ne de size vaaz edilsin mi? Kelbî şöyle demiştir: Sizi başıboş bırakıp ne bir şey emredelim ne de bir şey yasaklayalım mı? Mücâhid ve Süddî ise şöyle demiştir: Sizden yüz çevirip sizi bırakalım da inkârınızdan ötürü sizi cezalandırmayalım mı? (4) {أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ} “Siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye”. Medine ehli ile Hamza ve Kisâî, "çünkü siz idiniz/mademki sizsiniz" anlamında hemzenin kesresiyle "in küntüm" (إِنْ كُنْتُمْ) şeklinde okumuşlardır; bu, Allah'ın "Eğer inanıyorsanız en üstün olan sizsiniz" (Âl-i İmrân: 139) sözü gibidir. Diğerleri ise "haddi aşan [müşrik] bir kavim olduğunuz için" (5) anlamında hemzenin fethasıyla okumuşlardır.
13966. Metin
{وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ وَمَا يَأْتِيهِمْ} أَيْ وَمَا كَانَ يَأْتِيهِمْ، {مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} كَاسْتِهْزَاءِ قَوْمِكَ بِكَ، يُعَزِّي نَبِيَّهُ ﷺ.
{وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ وَمَا يَأْتِيهِمْ} “Biz önceki milletlere de nice peygamberler gönderdik. Onlara gelmezdi ki” yani onlara gelmiş olmasın, {مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “hiçbir peygamber ki onunla alay etmiş olmasınlar.” Kavminin seninle alay ettiği gibi. [Allah Teâlâ böylece] Peygamberi'ni sallallâhu aleyhi ve sellem teselli etmektedir.
13967. Metin
{فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا} أَيْ أَقْوَى مِنْ قَوْمِكَ، يَعْنِي الْأَوَّلِينَ الَّذِينَ أُهْلِكُوا بِتَكْذِيبِ الرُّسُلِ، {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ} أَيْ صِفَتُهُمْ وَسُنَّتُهُمْ وَعُقُوبَتُهُمْ، فَعَاقِبَةُ هَؤُلَاءِ كَذَلِكَ فِي الْإِهْلَاكِ.
{فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا} “Biz onlardan daha çetin güç ve kuvvete sahip olanları helak ettik” yani senin kavminden daha güçlü olanları, elçileri yalanlamaları sebebiyle helak edilmiş önceki milletleri kastetmektedir. {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ} “Öncekilerin misali geçti” yani onların sıfatı, başlarına gelen sünnetullah ve cezaları geçti; dolayısıyla bunların akıbeti de helak edilme hususunda böyledir.
13968. Metin
{وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ} أَيْ سَأَلْتَ قَوْمَكَ،
{وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ} “Andolsun ki onlara sorsan” yani kavmine sorsan,
13969. Metin
{مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ} أَقَرُّوا بِأَنَّ اللَّهَ خَالِقُهَا، وَأَقَرُّوا بِعِزِّهِ وَعِلْمِهِ ثُمَّ عَبَدُوا غَيْرَهُ وَأَنْكَرُوا قُدْرَتَهُ عَلَى الْبَعْثِ لِفَرْطِ جَهْلِهِمْ. إِلَى هَاهُنَا تَمَّ الْإِخْبَارُ عَنْهُمْ.
{مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ} “'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye [sorsan], mutlaka 'Onları mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen [Allah] yarattı' derler.” Allah'ın onları yaratan olduğunu ikrar ettiler, O'nun izzetini ve ilmini de kabul ettiler; sonra da aşırı cehaletleri sebebiyle O'ndan başkasına ibadet ettiler ve O'nun yeniden diriltmeye olan kudretini inkâr ettiler. Onlar hakkındaki haber verme buraya kadardır.
13970. Metin
{الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٠) }
{الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٠) } “O, yeryüzünü sizin için bir beşik yapan ve doğru gidesiniz diye orada size yollar açandır. (10)”
13971. Metin
{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١١) وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ (١٢) لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ (١٤) }
{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١١) وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ (١٢) لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ (١٤) } “O, gökten bir ölçüye göre su indirendir. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik; işte siz de böyle çıkarılacaksınız. (11) O, bütün çiftleri yaratan, sizin için bineceğiniz gemileri ve hayvanları var edendir. (12) Tâ ki onların sırtına kurulasınız, sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp şöyle diyesiniz: 'Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. (13) Ve şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz.' (14)”
13972. Metin
ثُمَّ ابْتَدَأَ دَالًّا عَلَى نَفْسِهِ بِصُنْعِهِ فَقَالَ: {الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} إِلَى مَقَاصِدِكُمْ فِي أَسْفَارِكُمْ.
Sonra kendi sanatıyla bizzat Zâtına delil getirerek şöyle buyurdu: {الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} “O, yeryüzünü sizin için bir beşik yapan ve yolunuzu bulasınız diye orada size yollar açandır” yolculuklarınızda hedeflerinize ulaşasınız diye.
13973. Metin
{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ} أَيْ بِقَدْرِ حَاجَتِكُمْ إِلَيْهِ لَا كَمَا أَنْزَلَ عَلَى قَوْمِ نُوحٍ بِغَيْرِ قَدْرٍ حَتَّى أَهْلَكَهُمْ. {فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ} أَيْ كَمَا أَحْيَيْنَا هَذِهِ الْبَلْدَةَ [الْمَيْتَةَ] (١) بِالْمَطَرِ كَذَلِكَ، {تُخْرَجُونَ} مِنْ قُبُورِكُمْ أَحْيَاءً.
{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ} “O, gökten bir ölçüye göre su indirendir” yani Nûh kavmine ölçüsüzce indirip onları helak ettiği gibi değil, sizin ona olan ihtiyacınız ölçüsünce. {فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ} “Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik; işte böylece” yani yağmurla bu [ölü] (1) beldeyi dirilttiğimiz gibi, {تُخْرَجُونَ} “çıkarılacaksınız” kabirlerinizden diri olarak [çıkarılacaksınız].
13974. Metin
{وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ} أَيِ الْأَصْنَافَ {كُلَّهَا} {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ} فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ.
{وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ} “O, çiftleri yaratan” yani bütün sınıfları ve türleri {كُلَّهَا} “hepsini [yaratandır]” {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ} “ve sizin için bineceğiniz gemileri ve hayvanları var edendir” karada ve denizde.
13975. Metin
{لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ} ذَكَرَ الْكِنَايَةِ لِأَنَّهُ رَدَّهَا إِلَى "مَا". {ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ} بِتَسْخِيرِ الْمَرَاكِبِ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ، {وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا} ذَلَّلَ لَنَا هَذَا، {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} مُطِيقِينَ، وَقِيلَ: ضَابِطِينَ.
{لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ} “Onların sırtına kurulasınız diye”; zamiri "mâ" (ما) kelimesine döndürdüğü için müzekker getirmiştir. {ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ} “Sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anasınız” karada ve denizde binekleri hizmetinize vermesiyle olan nimetini, {وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا} “ve: 'Bunu bizim hizmetimize veren her türlü noksanlıktan münezzehtir' diyesiniz” bunu bizim için boyun eğdiren, {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi” muktedir olamazdık; zapt edemezdik de denilmiştir.
13976. Metin
{وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} لَمُنْصَرِفُونَ فِي الْمَعَادِ.
{وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} “Ve şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” âhirette O'na dönecek olanlarız.
13977. Metin
أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحُسَيْنِ عَلِيُّ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بِشْرَانَ، أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّفَّارُ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مَنْصُورٍ الرَّمَادِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، أَخْبَرَنِي عَلِيُّ بْنُ رَبِيعَةَ أَنَّهُ شَهِدَ عَلِيًّا ﵁ حِينَ رَكِبَ فَلَمَّا وَضَعَ رِجْلَهُ فِي الرِّكَابِ قَالَ: بِسْمِ اللَّهِ، فَلَمَّا اسْتَوَى قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ، ثُمَّ قَالَ: سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا
Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebu’l-Hüseyin Ali b. Muhammed b. Abdillâh b. Bişrân haber verdi, bize İsmâil b. Muhammed es-Saffâr haber verdi, bize Ahmed b. Mansûr er-Remâdî haber verdi, bize Abdürrezzâk rivayet etti, bize Ma‘mer, Ebû İshâk’tan haber verdi; [o da şöyle dedi]: Bana Ali b. Rabîa, Ali radıyallâhu anh [bineğine] binerken bizzat yanında bulunduğunu, ayağını üzengiye koyduğunda: «Bismillâh» dediğini, [bineğin üzerine] kurulup yerleşince: «Elhamdülillâh» dediğini, sonra da: «Bunu bizim hizmetimize boyun eğdiren Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir; yoksa biz...1» dediğini haber verdi.
13978. Metin
كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ، ثُمَّ حَمِدَ ثَلَاثًا وَكَبَّرَ ثَلَاثًا، ثُمَّ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي إِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ، ثُمَّ ضَحِكَ، فَقَالَ: مَا يُضْحِكُكَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ؟ قَالَ: رَأَيْتُ رسول الله ﷺ ١١٧/ب فَعَلَ مَا فَعَلْتُ، وَقَالَ مِثْلَ مَا قُلْتُ، ثُمَّ ضَحِكَ، فَقُلْنَا: مَا يُضْحِكُكَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ؟ قَالَ: "الْعَبْدُ"، أَوْ قَالَ: "عَجِبْتُ لِلْعَبْدِ إِذَا قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي إِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ، يَعْلَمُ أَنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا هُوَ". (١)
bizim buna gücümüz yetmezdi ve şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz." Sonra üç defa hamt etti ve üç defa tekbir getirdi; sonra da: "Allah'tan başka ilah yoktur, ben kendime zulmettim, beni bağışla; çünkü günahları ancak Sen bağışlarsın" dedi ve gülümsedi. Kendisine: "Seni ne güldürdü ey Müminlerin Emiri?" denildi. Dedi ki: Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem 117/b benim yaptığım gibi yaparken ve söylediğimin benzerini söylerken gördüm, sonra gülümsedi. Biz: "Seni ne güldürdü ey Allah'ın Nebîsi?" dedik. Şöyle buyurdu: "Kul", yahut şöyle buyurdu: "Kul: 'Allah'tan başka ilah yoktur, ben kendime zulmettim, beni bağışla; çünkü günahları ancak Sen bağışlarsın' dediğinde, günahları ancak O'nun bağışlayacağını bilmesine hayret ettim." (1)
13979. Metin
{وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ (١٥) أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ (١٦) وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ (١٧) أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ (١٨) }
{وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ (١٥) أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ (١٦) وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ (١٧) أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ (١٨) } “Kulları arasından O'na bir cüz (ortak ve çocuk) isnat ettiler. Doğrusu insan apaçık bir nankördür. (15) Yoksa O, yarattıklarından kızları Kendine aldı da oğulları size mi seçip ayırdı? (16) Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği [kız çocuğu] ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir, öfkeden yutkunup durur. (17) Yoksa süs içinde yetiştirilip de mücadelede meramını açıkça anlatamayanı mı [Allah'a layık görüyorlar]? (18)”
13980. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا} أَيْ نَصِيبًا وَبَعْضًا وَهُوَ قَوْلُهُمْ: الْمَلَائِكَةُ بَنَاتُ اللَّهِ، وَمَعْنَى الْجَعْلِ-هَاهُنَا-الْحُكْمُ بِالشَّيْءِ وَالْقَوْلُ، كَمَا تَقُولُ: جَعَلْتُ زَيْدًا أَفْضَلَ النَّاسِ، أَيْ وَصَفْتُهُ وَحَكَمْتُ بِهِ، {إِنَّ الْإِنْسَانَ} يَعْنِي الْكَافِرَ، {لَكَفُورٌ} جَحُودٌ لِنِعَمِ اللَّهِ، {مُبِينٌ} ظَاهِرُ الْكُفْرَانِ.
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu sözü: {وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا} “Kulları arasından O'na bir cüz isnat ettiler” yani pay ve bir parça [kıldılar]. Bu da onların: "Melekler Allah'ın kızlarıdır" demeleridir. Buradaki "kılma" (ca'l) anlamı, bir şeye hükmetmek ve söylemektir; nitekim "Zeyd'i insanların en faziletlisi kıldım" dediğinde onu öyle nitelemiş ve öyle hükmetmiş olursun. {إِنَّ الْإِنْسَانَ} “Doğrusu insan” yani kâfir, {لَكَفُورٌ} “pek nankördür” Allah'ın nimetlerini inkâr edendir, {مُبِينٌ} “apaçıktır” küfrü açık olandır.
13981. Metin
{أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ} هَذَا اسْتِفْهَامُ تَوْبِيخٍ وَإِنْكَارٍ، يَقُولُ: اتَّخَذَ رَبُّكُمْ لِنَفْسِهِ الْبَنَاتِ، {وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ} ؟ كقوله: "فأصفاكم رَبُّكُمْ بِالْبَنِينَ" (الْإِسْرَاءِ-٤٠) .
{أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ} “Yoksa O, yarattıklarından kızları Kendine aldı” Bu, kınama ve inkâr içeren bir sorudur. Şöyle buyurmaktadır: Rabbiniz Kendisine kızları aldı da, {وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ} “oğulları size mi seçip ayırdı?” Tıpkı O'nun: "Rabbiniz oğulları size seçip ayırdı da..." (İsrâ: 40) buyruğu gibi.
13982. Metin
{وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا} بِمَا جَعَلَ لِلَّهِ شَبَهًا، وَذَلِكَ أَنَّ وَلَدَ كُلِّ شَيْءٍ يُشْبِهُهُ، يَعْنِي إِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالْبَنَاتِ كَمَا ذُكِرَ فِي سُورَةِ النَّحْلِ: "وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالْأُنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ"، (النَّحْلِ-٥٨) مِنَ الْحُزْنِ وَالْغَيْظِ.
{وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا} “Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği misal ile müjdelendiği zaman” yani Allah'a benzer kıldığı şeyle; zira her şeyin çocuğu kendisine benzer, yani onlardan biri kız çocuklarıyla müjdelendiği zaman, tıpkı Nahl Suresi'nde zikredildiği gibi: "Onlardan biri kız çocuğu ile müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilir, öfkeden yutkunup durur" (Nahl: 58) kederden ve öfkeden ötürü.
13983. Metin
{أَوَمَنْ يُنَشَّأُ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ: "يُنَشَّأُ" بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ النُّونِ وَتَشْدِيدِ الشِّينِ، أَيْ يُرَبَّى، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الْيَاءِ وَسُكُونِ النُّونِ وَتَخْفِيفِ الشِّينِ، أَيْ يَنْبُتُ وَيَكْبُرُ، {فِي الْحِلْيَةِ} فِي الزِّينَةِ يَعْنِي النِّسَاءَ، {وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ} فِي الْمُخَاصَمَةِ غَيْرُ مُبِينٍ لِلْحُجَّةِ
{أَوَمَنْ يُنَشَّأُ} “Yoksa süs içinde yetiştirilip de...” Hamza, el-Kisâî ve Hafs, yâ harfinin zammesi, nûn harfinin fethası ve şîn harfinin şeddesiyle "yüneşşe'u" (يُنَشَّأُ) şeklinde, yani "yetiştirilir / terbiye edilir" manasında okumuşlardır. Diğer [kıraat imamları] ise yâ harfinin fethası, nûn harfinin sükûnu ve şîn harfinin şeddesiz haliyle [yenşe'u şeklinde], yani "yetişir, büyür" manasında okumuşlardır. {فِي الْحِلْيَةِ} “süs içinde” ziynet içinde; yani kadınları [kastetmektedir]. {وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ} “ve o, tartışmada açık ve net olamayanı mı?” yani tartışma anında delilini açıkça ortaya koyamayanı mı [Allah'a isnat ediyorlar?]1
13984. Metin
مِنْ ضَعْفِهِنَّ وَسَفَهِهِنَّ، قَالَ قَتَادَةُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: قَلَّمَا تَتَكَلَّمُ امْرَأَةٌ فَتُرِيدُ أَنْ تَتَكَلَّمَ بِحُجَّتِهَا إِلَّا تَكَلَّمَتْ بِالْحُجَّةِ عَلَيْهَا. (١)
onların zayıflığı ve akıl noksanlığındandır. Katâde bu ayet hakkında şöyle demiştir: Bir kadın kendi lehine delil getirmek isteyerek pek az konuşur ki aleyhine delil getirmiş olmasın. (1)
13985. Metin
وَفِي مَحَلِّ "مَنْ" ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ: الرَّفْعُ عَلَى الِابْتِدَاءِ، وَالنَّصْبُ عَلَى الإضمار، مجازه: أو من ينشؤ فِي الْحِلْيَةِ يَجْعَلُونَهُ بَنَاتِ اللَّهِ، وَالْخَفْضُ رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: "مِمَّا يَخْلُقُ"، وَقَوْلِهِ: "بِمَا ضَرَبَ".
"Men" (مَنْ) kelimesinin [i'rabtaki] mahallinde üç vecih vardır: Mübteda olarak merfû olması; takdir edilen bir fiille mensûb olması ki mecazı (açılımı): Süs içinde yetişeni Allah'ın kızları mı kılıyorlar? demektir; ve "yarattıklarından" ile "isnat ettiği misal ile" sözlerine atfen mecrûr olmasıdır.
13986. Metin
{وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ (١٩) وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ (٢٠) أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ (٢١) }
{وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ (١٩) وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ (٢٠) أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ (٢١) } “Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve hesaba çekileceklerdir! (19) Bir de dediler ki: 'Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık.' Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur; onlar sadece yalan uyduruyorlar. (20) Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar? (21)”
13987. Metin
{وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ، وَأَبُو عَمْرٍو: "عِبَادُ الرَّحْمَنِ" بِالْبَاءِ وَالْأَلِفِ بَعْدَهَا وَرَفْعِ الدَّالِّ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "بَلْ عِبَادٌ مُكَرَمُونَ" (الْأَنْبِيَاءِ-٢٦) ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "عِنْدَ الرَّحْمَنِ" بِالنُّونِ وَنَصْبِ الدَّالِ عَلَى الظَّرْفِ، وَتَصْدِيقُهُ قَوْلُهُ ﷿: "إِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ" (الْأَعْرَافِ-٢٠٦) الْآيَةَ، {أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ عَلَى مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ، وَلِينِ الْهَمْزَةِ الثَّانِيَةِ بَعْدَ هَمْزَةِ الِاسْتِفْهَامِ، أَيْ: أَحَضَرُوا خَلْقَهُمْ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الشِّينِ أَيْ أَحَضَرُوا خَلْقَهُمْ حِينَ خُلِقُوا، وَهَذَا كَقَوْلِهِ: "أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ" (الصَّافَّاتِ-١٥٠) ، {سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ} عَلَى الْمَلَائِكَةِ أَنَّهُمْ بَنَاتُ اللَّهِ، {وَيُسْأَلُونَ} عَنْهَا.
{وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا} “Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi saydılar.” Kûfe ehli ile Ebû Amr, Yüce Allah'ın: "Bilakis onlar ikram olunmuş kullardır" (Enbiyâ: 26) sözünde olduğu gibi bâ ve sonrasında elif ile dâl'ın zammesiyle "ibâdü'r-Rahmân" (عِبَادُ الرَّحْمَنِ) şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise nûn ile ve dâl'ın zarfiyet üzere fethasıyla "inde'r-Rahmân" (عِنْدَ الرَّحْمَنِ) şeklinde okumuşlardır; bunun doğrulaması Aziz ve Celil olan Allah'ın: "Şüphesiz Rabbinin katında olanlar..." (A'râf: 206) ayetidir. {أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ} “Onların yaratılışına şahit mi oldular?” Medine ehli meçhul fiil kalıbında ve istifham hemzesinden sonraki ikinci hemzenin teshili ile [eşühidû şeklinde] okumuştur; yani yaratılışlarında hazır mı bulunduruldular demektir. Diğerleri ise şîn harfinin fethasıyla okumuştur, yani onlar yaratıldıklarında yaratılışlarında hazır mı bulundular demektir. Bu, O'nun: "Yoksa melekleri dişi olarak yarattık da onlar şahit miydiler?" (Sâffât: 150) buyruğu gibidir. {سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ} “Onların bu şahitlikleri yazılacaktır” meleklerin Allah'ın kızları olduğuna dair olanları, {وَيُسْأَلُونَ} “ve hesaba çekileceklerdir” bundan dolayı.
13988. Metin
قَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: لَمَّا قَالُوا هَذَا الْقَوْلَ سَأَلَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ فَقَالَ: "مَا يُدْرِيكُمْ أَنَّهُمْ إِنَاثٌ؟ " قَالُوا: سَمِعْنَا مِنْ آبَائِنَا وَنَحْنُ نَشْهَدُ أَنَّهُمْ لَمْ يَكْذِبُوا، (٢) فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "ستكتب شهادتهم ويسئلون"، عَنْهَا فِي الْآخِرَةِ.
Kelbî ve Mukâtil şöyle demiştir: Onlar bu sözü söyleyince Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara sorup şöyle buyurdu: "Onların dişi olduğunu nereden biliyorsunuz?" Onlar: "Babalarımızdan duyduk ve onların yalan söylemediğine şahitlik ederiz" dediler. (2) Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: "Onların bu şahitlikleri yazılacak ve hesaba çekileceklerdir", âhirette bundan ötürü.
13989. Metin
{وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ} يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ، قَالَهُ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ وَالْكَلْبِيُّ، قَالَ مُجَاهِدٌ: يَعْنِي الْأَوْثَانَ، وَإِنَّمَا لَمْ يُعَجِّلْ عُقُوبَتَنَا عَلَى عِبَادَتِنَا إِيَّاهَا لِرِضَاهُ مِنَّا بِعِبَادَتِهَا. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ} فِيمَا يَقُولُونَ {إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ} مَا هُمْ إِلَّا كَاذِبُونَ فِي قَوْلِهِمْ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى رَضِيَ مِنَّا بِعِبَادَتِهَا، وَقِيلَ: إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ، فِي قَوْلِهِمْ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ إِنَاثٌ وَإِنَّهُمْ بَنَاتُ اللَّهِ.
{وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ} “Ve dediler ki: 'Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık'” yani meleklere; bunu Katâde, Mukâtil ve Kelbî söylemiştir. Mücâhid ise putları kastettiklerini söylemiştir. Onlara ibadet etmemizden ötürü cezamızı hemen vermemesi, bizim onlara ibadetimizden razı olduğu içindir [demişlerdir]. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ} “Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur” söyledikleri şeyde, {إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ} “onlar sadece yalan söylüyorlar”; Allah Teâlâ'nın onlara ibadet etmemizden razı olduğu yönündeki sözlerinde sadece yalancıdırlar. Şöyle de denilmiştir: Onlar sadece meleklerin dişi ve Allah'ın kızları olduğu sözlerinde yalan uydurmaktadırlar.
13990. Metin
{أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ} أَيْ مِنْ قَبْلِ الْقُرْآنِ بِأَنْ يَعْبُدُوا غَيْرَ اللَّهِ، {فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ}
{أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ} “Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de” yani Kur’an’dan önce Allah’tan başkasına kulluk etmelerine dair [bir kitap verdik de], {فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ} “onlar buna mı sarılmaktadırlar?”
13991. Metin
{بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ (٢٢) }
{بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ (٢٢) } “Hayır, dediler ki: 'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izinden giderek doğruyu buluruz.' (22)”
13992. Metin
{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ (٢٣) قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (٢٤) فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (٢٥) وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ (٢٦) إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ (٢٧) وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢٨) }
{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ (٢٣) قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (٢٤) فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (٢٥) وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ (٢٦) إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ (٢٧) وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢٨) } “İşte böyle! Senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık ileri gelenleri: 'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine uymaktayız' dediler. (23) [Uyarıcı peygamber]: 'Size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?' dedi. Onlar da: 'Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz' dediler. (24) Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların akıbeti nasıl oldu! (25) Hani İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti: 'Gerçekten ben sizin taptıklarınızdan uzağım; (26) ancak beni yaratan müstesnadır; şüphesiz O bana doğru yolu gösterecektir.' (27) O, bu sözü ardından geleceklere devamlı kalacak bir kelime yaptı; umulur ki [tevhide] dönerler. (28)”
13993. Metin
{بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ} عَلَى دِينٍ وَمِلَّةٍ، قَالَ مُجَاهِدٌ: عَلَى إِمَامٍ {وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ} جَعَلُوا أَنْفُسَهُمْ بِاتِّبَاعِ آبَائِهِمْ مُهْتَدِينَ.
{بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ} “Hayır, dediler ki: 'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk'” bir din ve millet üzerinde bulduk. Mücâhid: bir önder üzerinde demiştir. {وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ} “ve biz de onların izinden giderek doğruyu buluruz.” Babalarına uymakla kendilerini doğru yolda saydılar.
13994. Metin
{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا} أَغْنِيَاؤُهَا وَرُؤَسَاؤُهَا، {إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ} بِهِمْ.
{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا} “İşte böyle! Senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın şımarık ileri gelenleri” zenginleri ve reisleri, {إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ} “'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine uymaktayız' [dediler]” onlara uymaktayız.
13995. Metin
{قُلْ} قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَفْصٌ: "قَالَ" عَلَى الْخَبَرِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ "قُلْ" عَلَى الْأَمْرِ، {أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ} قَرَأَ أَبُو جَعْفَرٍ: "جِئْنَاكُمْ" عَلَى الْجَمْعِ، وَالْآخَرُونَ "جِئْتُكُمْ" عَلَى الْوَاحِدِ، {بِأَهْدَى} بِدِينٍ أَصْوَبَ، {مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ} قَالَ الزَّجَّاجُ: قُلْ لَهُمْ [يَا مُحَمَّدُ] : (١) أَتَتَّبِعُونَ مَا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ وَإِنْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِنْهُ؟ فَأَبَوْا أَنْ يَقْبَلُوا، وَ {قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} .
{قُلْ} “De ki:”; İbn Âmir ve Hafs haber sîgasıyla "Kâle" (قَالَ) şeklinde okumuşlardır; diğerleri ise emir sîgasıyla "Kul" (قُلْ) şeklinde okumuşlardır. {أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ} “Size getirmiş olsam da mı?”; Ebû Ca'fer çoğul olarak "ci'nâküm" (جِئْنَاكُمْ) şeklinde, diğerleri ise tekil olarak "ci'tüküm" (جِئْتُكُمْ) şeklinde okumuşlardır. {بِأَهْدَى} “daha doğrusunu” daha doğru bir dini, {مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ} “babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden”. Zeccâc şöyle demiştir: Onlara de ki [ey Muhammed]: (1) Size ondan daha doğrusunu getirmiş olsam da yine babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeye mi uyacaksınız? Onlar kabul etmekten kaçındılar ve {قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} “'Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz' dediler.”
13996. Metin
{فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} .
{فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların akıbeti nasıl oldu!”
13997. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ} أَيْ بَرِيءٌ، وَلَا يُثَنَّى الْبَرَاءُ وَلَا يُجْمَعُ وَلَا يُؤَنَّثُ لِأَنَّهُ مَصْدَرٌ وُضِعَ مَوْضِعَ النَّعْتِ. {مِمَّا تَعْبُدُونَ} . {إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي} خَلَقَنِي {فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ} يُرْشِدُنِي لِدِينِهِ.
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu sözü: {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ} “Hani İbrahim babasına ve kavmine: 'Gerçekten ben uzağım' demişti” yani beriyim; berâ' (بَرَاءٌ) kelimesi sıfat yerine geçmiş bir masdar olduğu için tesniye, cemi ve müennes yapılmaz. {مِمَّا تَعْبُدُونَ} “taptıklarınızdan.” {إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي} “ancak beni yaratan müstesnadır” beni yaratan O'dur, {فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ} “şüphesiz O bana doğru yolu gösterecektir” beni Kendi dinine iletecektir.
13998. Metin
{وَجَعَلَهَا} يَعْنِي هَذِهِ الْكَلِمَةَ، {كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ} قَالَ مُجَاهِدٌ وقَتَادَةُ: يَعْنِي كَلِمَةَ التَّوْحِيدِ، وَهِيَ "لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ" كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ فِي ذُرِّيَّتِهِ. قَالَ قَتَادَةُ: لَا يَزَالُ فِي ذُرِّيَّتِهِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ وَيُوَحِّدُهُ. وَقَالَ الْقُرَظِيُّ: يَعْنِي: وَجَعَلَ وَصِيَّةَ إِبْرَاهِيمَ الَّتِي أَوْصَى بِهَا بَنِيهِ بَاقِيَةً فِي نَسْلِهِ وَذُرِّيَّتِهِ،
{وَجَعَلَهَا} “Ve onu kıldı” yani bu kelimeyi, {كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ} “ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz [yaptı].” Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: Yani tevhid kelimesini -ki o 'Lâ ilâhe illallâh'tır- ardından gelecekler arasında, zürriyetinde kalıcı bir söz [kıldı]. Katâde dedi ki: Zürriyetinde Allah'a kulluk eden ve O'nu birleyen kimseler var olmaya devam edecektir. el-Kurazî ise şöyle demiştir: Yani İbrahim'in oğullarına yaptığı vasiyetini neslinde ve zürriyetinde kalıcı kıldı1,
13999. Metin
وَهُوَ قَوْلُهُ ﷿: "وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ" (الْبَقَرَةِ-١٣٢) .
bu da Aziz ve Celil olan Allah'ın şu sözüdür: "İbrahim bunu oğullarına da vasiyet etti" (Bakara: 132).
14000. Metin
وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: يَعْنِي قَوْلَهُ: "أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ" (الْبَقَرَةِ-١٣١) ، وَقَرَأَ: "هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ" (الْحَجِّ-٧٨) .
İbn Zeyd ise onun: "Âlemlerin Rabbine teslim oldum" (Bakara: 131) sözünü kastettiğini söylemiş ve: "O sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi" (Hac: 78) ayetini okumuştur.
14001. Metin
{لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} لَعَلَّ أَهْلَ مَكَّةَ يَتَّبِعُونَ هَذَا الدِّينَ وَيَرْجِعُونَ عَمَّا هُمْ عَلَيْهِ إِلَى دِينِ إِبْرَاهِيمَ. وَقَالَ السُّدِّيُّ: لَعَلَّهُمْ يَتُوبُونَ وَيَرْجِعُونَ إِلَى طَاعَةِ اللَّهِ ﷿.
{لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “umulur ki dönerler” umulur ki Mekke ehli bu dine uyar ve üzerinde bulundukları durumdan İbrahim'in dinine dönerler. Süddî ise şöyle demiştir: Umulur ki tövbe eder ve Aziz ve Celil olan Allah'a itaate dönerler.
14002. Metin
{بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ (٢٩) وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ (٣٠) وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ (٣١) أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَةُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (٣٢) وَلَوْلَا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ (٣٣) }
{بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ (٢٩) وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ (٣٠) وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ (٣١) أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَةُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (٣٢) وَلَوْلَا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ (٣٣) } “Doğrusu bunları da atalarını da kendilerine hak ve apaçık bir elçi gelinceye kadar yaşatıp faydalandırdım. (29) Kendilerine hak geldiğinde ise: 'Bu bir sihirdir ve biz onu inkâr ediyoruz' dediler. (30) Ve dediler ki: 'Bu Kur'an şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?' (31) Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık ve bir kısmı diğerini iş gördürücü edinsin diye kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (32) Eğer insanlar tek bir [küfür] ümmeti olacak olmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerine çıkacakları merdivenler yapardık. (33)”
14003. Metin
{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ (٣٤) وَزُخْرُفًا وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ (٣٥) }
{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ (٣٤) وَزُخْرُفًا وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ (٣٥) } “Ve evlerine kapılar ve üzerlerine yaslanacakları koltuklar [yapardık]. (34) Ve [nice] süsler [verirdik]. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici menfaatidir. Âhiret ise Rabbinin katında sakınanlar/müttakiler içindir. (35)”
14004. Metin
{بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ} يَعْنِي: الْمُشْرِكِينَ فِي الدُّنْيَا، وَلَمْ أُعَاجِلْهُمْ بِالْعُقُوبَةِ عَلَى الْكُفْرِ، {حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ} يَعْنِي الْقُرْآنُ، وَقَالَ الضَّحَّاكُ: الْإِسْلَامُ. {وَرَسُولٌ مُبِينٌ} يُبَيِّنُ لَهُمُ الْأَحْكَامَ وَهُوَ مُحَمَّدٌ ﷺ، وَكَانَ من حق هذ الْإِنْعَامِ أَنْ يُطِيعُوهُ، فَلَمْ يَفْعَلُوا، وَعَصَوْا.
{بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ} “Doğrusu bunları da atalarını da yaşatıp faydalandırdım” yani müşrikleri dünyada faydalandırdım ve küfürlerinden dolayı cezalarını hemen vermedim, {حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ} “kendilerine hak gelinceye kadar” yani Kur'an; Dahhâk ise İslâm demiştir. {وَرَسُولٌ مُبِينٌ} “ve apaçık bir elçi” onlara hükümleri açıklayan, o da Muhammed'dir sallallâhu aleyhi ve sellem. Bu nimetin hakkı ona itaat etmeleri iken onlar bunu yapmadılar ve isyan ettiler.
14005. Metin
وَهُوَ قَوْلُهُ ﷿: {وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ} يَعْنِي الْقُرْآنُ، {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ} . {وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} يَعْنُونَ الْوَلِيدَ بْنَ الْمُغِيرَةِ مِنْ مَكَّةَ، وَعُرْوَةَ بْنَ مَسْعُودٍ الثَّقَفِيَّ بِالطَّائِفِ، قَالَهُ قَتَادَةُ.
Nitekim Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğu böyledir: {وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ} “Kendilerine hak geldiğinde” yani Kur'an, {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ} “'Bu bir sihirdir ve biz onu inkâr ediyoruz' dediler.” {وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} “Ve dediler ki: 'Bu Kur'an şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?'” Mekke'den Velîd b. Mugīre'yi, Tâif'ten de Urve b. Mes'ûd es-Sekafî'yi kastediyorlardı; bunu Katâde söylemiştir.
14006. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: عُتْبَةُ بْنُ رَبِيعَةَ مِنْ مَكَّةَ، وَابْنُ عَبْدِ يَالَيْلَ الثَّقَفِيُّ مِنَ الطَّائِفِ.
Mücâhid ise şöyle demiştir: Mekke'den Utbe b. Rebîa, Tâif'ten de İbn Abdi Yâlîl es-Sekafî'dir.
14007. Metin
وَقِيلَ: الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ مِنْ مَكَّةَ، وَمِنَ الطَّائِفِ: حَبِيبُ بْنُ عَمْرِو بْنِ عُمَيْرٍ الثَّقَفِيُّ. وَيُرْوَى هَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا. (١) قَالَ اللَّهُ تَعَالَى:
Şöyle de denilmiştir: Mekke'den Velîd b. el-Mugīre, Tâif'ten ise Habîb b. Amr b. Umeyr es-Sekafî'dir. Bu rivayet İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâ'dan nakledilir. (١) Yüce Allah şöyle buyurdu:
14008. Metin
{أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ} يَعْنِي النُّبُوَّةَ، قال مقاتل ١١٨/أيَقُولُ: بِأَيْدِيهِمْ مَفَاتِيحُ الرِّسَالَةِ فيضعونها حيث شاؤوا؟ ثُمَّ قَالَ:
{أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ} “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” yani peygamberliği. Mukātil [118/a] şöyle demiştir: Peygamberliğin anahtarları onların ellerinde mi ki onu diledikleri yere koysunlar? Sonra şöyle buyurdu:
14009. Metin
{نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} فَجَعَلْنَا هَذَا غَنِيًّا وَهَذَا فَقَيرًا وَهَذَا مَلِكًا
{نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık” böylece şunu zengin, bunu fakir, şunu hükümdar
14010. Metin
وَهَذَا مَمْلُوكًا، فَكَمَا فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ كَمَا شِئْنَا، كَذَلِكَ اصْطَفَيْنَا بِالرِّسَالَةِ مَنْ شِئْنَا.
bunu da köle kıldık. Dilediğimiz şekilde rızık hususunda kimini kimine üstün kıldığımız gibi, peygamberlik için de dilediğimizi seçtik.
14011. Metin
{وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ} بِالْغِنَى وَالْمَالِ، {لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا} لِيَسْتَخْدِمَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فَيُسَخِّرُ الْأَغْنِيَاءُ بِأَمْوَالِهِمُ الْأُجَرَاءَ الْفُقَرَاءَ بِالْعَمَلِ، فَيَكُونُ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ سَبَبَ الْمَعَاشِ، هَذَا بِمَالِهِ، وَهَذَا بِأَعْمَالِهِ، فَيَلْتَئِمُ قِوَامُ أَمْرِ الْعَالَمِ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ: يَمْلِكُ بَعْضُهُمْ بِمَالِهِمْ بَعْضًا بِالْعُبُودِيَّةِ وَالْمِلْكِ. {وَرَحْمَةُ رَبِّكَ} [يَعْنِي الْجَنَّةَ] (١) ، {خَيْرٌ} لِلْمُؤْمِنِينَ، {مِمَّا يَجْمَعُونَ} مِمَّا يَجْمَعُ الْكُفَّارُ مِنَ الْأَمْوَالِ.
{وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ} “ve kimini kimine derecelerle üstün kıldık” zenginlik ve mal ile, {لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا} “bir kısmı diğerini iş gördürücü edinsin diye” yani bir kısmı diğerini istihdam etsin; böylece zenginler mallarıyla fakir işçileri çalıştırıp iş gördürsünler, biri diğerinin geçim sebebi olsun; bu malıyla, diğeri ise emeğiyle katkıda bulunsun da böylece âlemin nizamı sağlansın. Katâde ve Dahhâk ise şöyle demiştir: Bir kısmı mallarıyla diğerine kölelik ve mülkiyet yoluyla sahip olsun. {وَرَحْمَةُ رَبِّكَ} “Rabbinin rahmeti” [yani cennet], {خَيْرٌ} “daha hayırlıdır” müminler için, {مِمَّا يَجْمَعُونَ} “onların toplayıp biriktirdiklerinden” kâfirlerin topladıkları mallardan.
14012. Metin
{وَلَوْلَا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً} أَيْ: لَوْلَا أَنْ يَصِيرُوا كُلُّهُمْ كُفَّارًا فَيَجْتَمِعُونَ عَلَى الْكُفْرِ، {لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ} قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ، وَأَبُو جَعْفَرٍ، وَأَبُو عَمْرٍو: "سَقْفًا" بِفَتْحِ السِّينِ وَسُكُونِ الْقَافِ عَلَى الْوَاحِدِ، وَمَعْنَاهُ الْجَمْعُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ" (النَّحْلِ-٢٦) ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِضَمِّ السِّينِ وَالْقَافِ عَلَى الْجَمْعِ، وَهِيَ جَمْعُ "سَقْفٍ" مِثْلُ: رَهْنٍ وَرُهُنٍ، قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: وَلَا ثَالِثَ لَهُمَا. وَقِيلَ: هُوَ جَمْعُ سَقِيفٍ. وَقِيلَ: جَمْعُ سُقُوفٍ جَمْعُ الْجَمْعِ. {وَمَعَارِجَ} مَصَاعِدَ وَدَرَجًا مِنْ فِضَّةٍ، {عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ} يَعْلُونَ وَيَرْتَقُونَ، يُقَالُ: ظَهَرْتُ عَلَى السَّطْحِ إِذَا عَلَوْتُهُ.
{وَلَوْلَا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً} “Eğer insanlar tek bir ümmet olacak olmasaydı” yani hepsi kâfir olup küfür üzere birleşecek olmasalardı, {لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ} “Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar yapardık” İbn Kesîr, Ebû Ca'fer ve Ebû Amr, tekil olarak sin harfinin fethası ve kāf harfinin sükûnu ile "sekfen" (سَقْفًا) şeklinde okumuşlardır; anlamı ise çoğuldur; nitekim Yüce Allah'ın: “Tavan tepelerinden üzerlerine çöktü” (en-Nahl, 26) buyruğunda olduğu gibidir. Diğer kıraat imamları ise çoğul olarak sin ve kāf harflerinin dammesiyle okumuşlardır ki bu da "sefn" (سَقْف) kelimesinin çoğuludur; tıpkı rehn (رَهْن) ve rühün (رُهُن) gibi. Ebû Ubeyde: "Bunların üçüncüsü yoktur" demiştir. Sekīf (سَقِيف) kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Sükūf (سُقُوف) kelimesinin çoğulunun çoğulu (cem'u'l-cem') olduğu da söylenmiştir. {وَمَعَارِجَ} “ve merdivenler” gümüşten basamaklar ve merdivenler, {عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ} “üzerlerine çıkacakları” üzerine yükselip tırmanacakları. Çatının üzerine çıktığımda [Arapçada] zahartü ale's-sath (ظَهَرْتُ عَلَى السَّطْحِ) denilir.
14013. Metin
{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا} مِنْ فِضَّةٍ، {وَسُرُرًا} أَيْ: وَجَعَلْنَا لَهُمْ سُرُرًا مِنْ فِضَّةٍ، {عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ} .
{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا} “Ve evlerine kapılar” gümüşten, {وَسُرُرًا} “ve koltuklar” yani onlar için gümüşten koltuklar [yapardık], {عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ} “üzerlerine yaslanacakları”.
14014. Metin
{وَزُخْرُفًا} أَيْ وَجَعَلْنَا مَعَ ذَلِكَ لَهُمْ زُخْرُفًا وَهُوَ الذَّهَبُ، نَظِيرُهُ: "أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ" (الْإِسْرَاءِ-٩٣) ، {وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} قَرَأَ حَمْزَةُ وَعَاصِمٌ: "لَمَّا" بِالتَّشْدِيدِ عَلَى مَعْنَى: وَمَا كُلُّ ذَلِكَ إِلَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَكَانَ: "لَمَّا" بِمَعْنَى إِلَّا وَخَفَّفَهُ الْآخَرُونَ عَلَى مَعْنَى: وَكُلُّ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا، فَيَكُونُ: "إن" للابتداء، و"ما" صِلَةٌ، يُرِيدُ: إِنَّ هَذَا كُلَّهُ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا يَزُولُ وَيَذْهَبُ، {وَالْآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ} خَاصَّةً يَعْنِي الْجَنَّةَ.
{وَزُخْرُفًا} “Ve [nice] süsler” yani bununla birlikte onlara altın da verirdik; bunun benzeri: “Yahut altından bir evin olsun” (el-İsrâ, 93) ayetidir. {وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici menfaatidir” Hamza ve Âsım, şeddeli olarak "lemmâ" (لَمَّا) şeklinde okumuşlardır ki anlamı: "Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici menfaatinden ibarettir" demektir; bu durumda "lemmâ", "illâ" anlamındadır. Diğer kıraat imamları ise şeddesiz okumuşlardır ki anlamı: "Bütün bunlar dünya hayatının menfaatidir" demektir. Bu durumda "in" (إن) başlangıç içindir, "mâ" (ما) ise sıladır (pekiştirme edatıdır); yani: Bütün bunlar dünya hayatının yok olup gidecek geçici menfaatidir, demektir. {وَالْآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ} “Âhiret ise Rabbinin katında sakınanlar/müttakiler içindir” sadece onlara mahsustur, yani cennet.
14015. Metin
أَخْبَرَنَا الْإِمَامُ أَبُو عَلِيٍّ الْحُسَيْنُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْقَاضِي، أَخْبَرَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ هَارُونَ
Bize İmam Ebû Alî el-Hüseyn b. Muhammed el-Kâdî haber verdi, bize Ebu'l-Abbâs Abdullah b. Muhammed b. Hârûn1
14016. Metin
الطَّيْسَفُونِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ التُّرَابِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عُمَرَ بْنِ بَسْطَامٍ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ سَيَّارٍ الْقُرَشِيُّ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ يُونُسَ أَبُو مُسْلِمٍ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ مَنْظُورٍ، عَنْ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَزِنُ عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا سَقَى كَافِرًا مِنْهَا قَطْرَةَ مَاءٍ". (١)
et-Taysefûnî haber verdi, bize Ebu'l-Hasan Muhammed b. Ahmed et-Türâbî haber verdi, bize Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed b. Ömer b. Bastâm haber verdi, bize Ahmed b. Seyyâr el-Kureşî haber verdi, bize Abdurrahman b. Yûnus Ebû Müslim rivayet etti, bize Ebû Bekr b. Manzûr, Ebû Hâzim'den, o da Sehl b. Sa'd'dan rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Eğer dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, ondan hiçbir kâfire bir yudum su bile içirmezdi." (١)
14017. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي تَوْبَةَ، أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ الْحَارِثِ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يَعْقُوبَ الْكِسَائِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْخَلَّالُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ، عَنْ [مُجَالِدِ] (٢) بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ قَيْسِ بْنِ أَبِي حَازِمٍ، عَنِ الْمُسْتَوْرِدِ ابن شَدَّادٍ أَخِي بَنِي فِهْرٍ قَالَ: كُنْتُ فِي الرَّكْبِ الَّذِينَ وَقَفُوا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ عَلَى السَّخْلَةِ الْمَيِّتَةِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَتَرَوْنَ هَذِهِ هَانَتْ عَلَى أَهْلِهَا حِينَ أَلْقَوْهَا"؟ قَالُوا: مِنْ هَوَانِهَا أَلْقَوْهَا، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "فَالدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللَّهِ مِنْ هَذِهِ عَلَى أَهْلِهَا". (٣)
Bize Ebû Bekr Muhammed b. Abdillâh b. Ebî Tevbe haber verdi, bize Ebû Tâhir Muhammed b. Ahmed b. el-Hâris haber verdi, bize Muhammed b. Ya'kūb el-Kisâî haber verdi, bize Abdullah haber verdi, bize Muhammed b. İbrâhîm b. Abdillâh el-Hallâl haber verdi, bize Abdullah b. el-Mübârek, Mücâlid b. Saîd'den, o Kays b. Ebî Hâzim'den, o da Benî Fihr'in kardeşi el-Müstevrid b. Şeddâd'dan haber verdi; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte ölü bir kuzu yavrusunun başında duran süvari grubunun içindeydim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Sahiplerinin bunu attıkları sırada gözlerinde ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz?" buyurdu. "Değersizliğinden dolayı onu attılar" dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Dünya, Allah katında, bunun sahipleri yanındaki değersizliğinden çok daha değersizdir" buyurdu. (٣)
14018. Metin
{وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (٣٦) وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٧) }
{وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (٣٦) وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٧) } “Kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz; artık o, onun yoldaşı olur. (36) Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkoyarlar da bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. (37)”
14019. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ} أَيْ يُعْرِضُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ فَلَمْ يَخَفْ عِقَابَهُ، وَلَمْ يَرْجُ ثَوَابَهُ، يُقَالُ: عَشَوْتُ إِلَى النَّارِ أَعُشْو عَشْوًا، إِذَا قَصَدْتُهَا مُهْتَدِيًا بِهَا، وَعَشَوْتُ عَنْهَا: أَعْرَضْتُ عَنْهَا، كَمَا يَقُولُ: عَدَلْتُ إِلَى فُلَانٍ، وَعَدَلْتُ عَنْهُ، وَمِلْتُ إِلَيْهِ، وَمِلْتُ عَنْهُ. قَالَ الْقُرَظِيُّ (٤) : يُوَلِّي ظَهْرَهُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ وَهُوَ الْقُرْآنُ. قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْأَخْفَشُ: يَظْلِمُ بِصَرْفِ بَصَرِهِ عَنْهُ. قَالَ الْخَلِيلُ بْنُ أَحْمَدَ: أَصْلُ الْعَشْوِ النَّظَرُ بِبَصَرٍ ضَعِيفٍ. وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ: "وَمَنْ يَعْشَ" بِفَتْحِ الشِّينِ أَيْ يَعْمَ، يُقَالُ عَشَى يَعْشَى عَشًا إِذَا عَمِيَ فَهُوَ أَعْشَى، وَامْرَأَةٌ عَشْوَاءُ. {نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا} قَرَأَ يَعْقُوبُ: "يُقَيِّضْ" بِالْيَاءِ، وَالْبَاقُونَ بِالنُّونِ، نُسَبِّبُ لَهُ شَيْطَانًا وَنَضُمُّهُ إِلَيْهِ وَنُسَلِّطُهُ عَلَيْهِ. {فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ} لَا يُفَارِقُهُ، يُزَيِّنُ لَهُ الْعَمَى وَيُخَيِّلُ إِلَيْهِ أَنَّهُ عَلَى الْهُدَى.
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğu: {وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ} “Kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse” yani Rahmân'ın zikrinden yüz çevirir, O'nun azabından korkmaz ve mükâfatını ummazsa. [Arapçada] Bir kimse ateşi kılavuz edinerek ona yöneldiğinde aşevtü ile'n-nâri a'şû aşven (عَشَوْتُ إِلَى النَّارِ أَعُشْو عَشْوًا), ondan yüz çevirdiğinde ise aşevtü anhâ (عَشَوْتُ عَنْهَا) denilir; nitekim adeltü ilâ fülânin (عدلتُ إلى فلان) / filana yöneldim ve adeltü anh (عدلتُ عنه) / ondan yüz çevirdim; miltü ileyh (ملتُ إليه) / ona meylettim ve miltü anh (ملتُ عنه) / ondan yüz çevirdim denmesi gibidir. el-Kurazî (٤) şöyle demiştir: Rahmân'ın zikrinden -ki o Kur'an'dır- arkasını döner. Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş şöyle demiştir: Gözünü ondan çevirerek zulmeder (karanlıkta kalır). Halîl b. Ahmed şöyle demiştir: Aşv kelimesinin aslı, zayıf bir görüşle bakmaktır. İbn Abbâs ise şîn harfinin fethasıyla "ve men ya'şe" (وَمَنْ يَعْشَ) şeklinde okumuştur ki bu da kör olur demektir; nitekim bir kimse körleştiğinde aşi ye'şâ aşen (عَشَى يَعْشَى عَشًا) denilir; erkeğe a'şâ (أَعْشَى), kadına da aşvâ (عَشْوَاءُ) denir. {نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا} “biz ona bir şeytan musallat ederiz” Ya'kūb yâ harfiyle "yukayyid" (يُقَيِّضْ), diğerleri ise nûn harfiyle okumuştur; yani onun başına bir şeytan sebep kılarız, onu ona katarız ve onu ona musallat ederiz. {فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ} “artık o, onun yoldaşı olur” ondan hiç ayrılmaz; ona körlüğü süsler ve ona doğru yolda olduğunu hayal ettirir.
14020. Metin
{وَإِنَّهُمْ} يَعْنِي الشَّيَاطِينَ، {لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ} أَيْ لَيَمْنَعُونَهُمْ عَنِ الْهُدَى وَجَمَعَ
{وَإِنَّهُمْ} “Şüphesiz onlar” yani şeytanlar, {لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ} “onları yoldan alıkoyarlar” yani onları hidayetten menederler. [Allah Teâlâ burada] zamiri çoğul getirmiştir [çünkü...]
14021. Metin
الْكِنَايَةَ لِأَنَّ قَوْلَهُ: "وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا" فِي مَذْهَبٍ جَمْعٌ وَإِنْ كَانَ اللَّفْظُ عَلَى الْوَاحِدِ، {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} وَيَحْسَبُ كُفَّارُ بَنِي آدَمَ أَنَّهُمْ عَلَى الْهُدَى.
“Kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz” ifadesi, lafzen tekil olsa da mana itibariyle çoğuldur. {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} “ve kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar” Âdemoğlunun kâfirleri kendilerinin hidayet üzere olduklarını zannederler.
14022. Metin
{حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ (٣٨) وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٩) أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٤٠) فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ (٤١) }
{حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ (٣٨) وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٩) أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٤٠) فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ (٤١) } “Nihayet bize geldiğinde [yoldaşına]: 'Keşke benimle senin aranda iki doğu arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü bir yoldaşmışsın!' der. (38) [Onlara denir ki:] 'Bugün [bu pişmanlık] size asla fayda vermez; çünkü zulmettiniz, muhakkak ki siz azapta ortaksınız.' (39) Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanı sen mi doğru yola ileteceksin? (40) Ya biz seni [vefat ettirip] götürürüz de muhakkak onlardan intikam alırız. (41)”
14023. Metin
{حَتَّى إِذَا جَاءَنَا} قَرَأَ أَهْلُ الْعِرَاقِ غَيْرَ أَبِي بَكْرٍ: "جَاءَنَا" عَلَى الْوَاحِدِ يَعْنُونَ الْكَافِرَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: جَاءَانَا، عَلَى التَّثْنِيَةِ يَعْنُونَ الْكَافِرَ وَقَرِينَهُ، جُعِلَا فِي سِلْسِلَةٍ وَاحِدَةٍ. {قَالَ} الْكَافِرُ لِقَرِينِهِ الشَّيْطَانِ: {يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ} أَيْ بُعْدَ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ فَغَلَبَ اسْمُ أَحَدِهِمَا عَلَى الْآخَرِ كَمَا يُقَالُ لِلشَّمْسِ وَالْقَمَرِ: الْقَمَرَانِ، وَلِأَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ: الْعُمَرَانِ. وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْمَشْرِقَيْنِ مَشْرِقَ الصَّيْفِ وَمَشْرِقَ الشِّتَاءِ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ، {فَبِئْسَ الْقَرِينُ} قَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ: إِذَا بُعِثَ الْكَافِرُ زُوِّجَ بِقَرِينِهِ مِنَ الشَّيَاطِينِ فَلَا يُفَارِقُهُ حَتَّى يَصِيرَ إِلَى النَّارِ. (١)
{حَتَّى إِذَا جَاءَنَا} “Nihayet bize geldiğinde” Ebû Bekr dışındaki Irak ehli kâfiri kastederek tekil olarak "câenâ" (جَاءَنَا) şeklinde okumuşlardır; diğerleri ise tesniye (ikil) olarak kâfir ile onun tek bir zincire vurulan yoldaşını kastederek "câânâ" (جَاءَانَا) şeklinde okumuşlardır. {قَالَ} “der” kâfir, şeytan olan yoldaşına: {يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ} “Keşke benimle senin aranda iki doğu arası kadar uzaklık olsaydı!” yani doğu ile batı arasındaki uzaklık olsaydı; güneş ile aya "iki ay" (el-Kamerân / الْقَمَرَانِ), Ebû Bekr ve Ömer'e "iki Ömer" (el-Ömerân / الْعُمَرَانِ) denildiği gibi birinin adı diğerine galip kılınmıştır. "İki doğu" ile yazın doğduğu yer ile kışın doğduğu yerin kastedildiği de söylenmiştir, ancak birincisi daha doğrudur. {فَبِئْسَ الْقَرِينُ} “Ne kötü bir yoldaşmışsın!” Ebû Saîd el-Hudrî şöyle demiştir: Kâfir diriltildiğinde şeytanlardan olan yoldaşıyla eşleştirilir ve cehenneme girinceye kadar ondan ayrılmaz. (١)
14024. Metin
{وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ} فِي الْآخِرَةِ، {إِذْ ظَلَمْتُمْ} أَشْرَكْتُمْ فِي الدُّنْيَا، {أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} يَعْنِي لَا يَنْفَعُكُمُ الِاشْتِرَاكُ فِي الْعَذَابِ وَلَا يُخَفِّفُ الِاشْتِرَاكُ عَنْكُمْ شَيْئًا مِنَ الْعَذَابِ، لِأَنَّ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنَ الْكُفَّارِ وَالشَّيَاطِينِ الْحَظَّ الْأَوْفَرَ مِنَ الْعَذَابِ. وَقَالَ مُقَاتِلٌ: لَنْ يَنْفَعَكُمُ الِاعْتِذَارُ وَالنَّدَمُ الْيَوْمَ فَأَنْتُمْ وَقُرَنَاؤُكُمُ الْيَوْمَ مُشْتَرِكُونَ فِي الْعَذَابِ كَمَا كُنْتُمْ مُشْتَرِكِينَ فِي الدُّنْيَا [فِي الْكُفْرِ] . (٢)
{وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ} “Bugün size asla fayda vermez” âhirette, {إِذْ ظَلَمْتُمْ} “çünkü zulmettiniz” dünyada şirk koştunuz, {أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} “muhakkak ki siz azapta ortaksınız” Yani azaptaki ortaklık size fayda vermez ve bu ortaklık sizden azabın hiçbir şeyini hafifletmez; zira kâfirlerin ve şeytanların her biri azaptan en bol payı alacaktır. Mukātil şöyle demiştir: Bugün mazeret beyan etmek ve pişmanlık size asla fayda vermeyecektir; siz ve yoldaşlarınız dünyada [küfürde] ortak olduğunuz gibi bugün de azapta ortaksınız. (٢)
14025. Metin
{أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} يَعْنِي الْكَافِرِينَ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ لَا يُؤْمِنُونَ.
{أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanı sen mi doğru yola ileteceksin?” yani üzerlerine azap sözü hak olmuş ve iman etmeyecek olan kâfirleri.
14026. Metin
{فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ} بِأَنْ نُمِيتَكَ قَبْلَ أَنْ نُعَذِّبَهُمْ، {فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ} بِالْقَتْلِ بَعْدَكَ.
{فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ} “Ya biz seni [vefat ettirip] götürürüz” onlara azap etmeden önce seni vefat ettiririz, {فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ} “de muhakkak onlardan intikam alırız” senden sonra [onları] öldürerek.
14027. Metin
{أَوْ نُرِيَنَّكَ} فِي حَيَاتِكَ، {الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ} مِنَ الْعَذَابِ، {فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ} قَادِرُونَ، مَتَى شِئْنَا عَذَّبْنَاهُمْ، وَأَرَادَ بِهِ مُشْرِكِي مَكَّةَ انْتَقَمَ مِنْهُمْ يَوْمَ بَدْرٍ، هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ، وَقَالَ الْحَسَنُ وَقَتَادَةُ: عَنَى بِهِ أَهْلَ الْإِسْلَامِ مِنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَقَدْ كَانَ بَعْدَ النَّبِيِّ
{أَوْ نُرِيَنَّكَ} “Yahut sana gösteririz” [henüz sen] hayatta iken, {الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ} “onlara vadettiğimiz şeyi” azaptan [olanı], {فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ} “şüphesiz biz onlara güç yetirenleriz” muktediriz; dilediğimiz vakit onlara azap ederiz. [Cenâb-ı Hak] bununla Mekke müşriklerini kastetmiştir ki Bedir gününde onlardan intikam almıştır. Müfessirlerin çoğunun görüşü budur. Hasan ve Katâde ise şöyle demiştir1: [Allah Teâlâ] bununla Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinden İslam ehlini kastetmiştir2. Gerçekten de Peygamber...
14028. Metin
صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نِقْمَةٌ شَدِيدَةٌ فِي أُمَّتِهِ، فَأَكْرَمَ اللَّهُ نَبِيَّهُ وَذَهَبَ بِهِ وَلَمْ يُرِهْ فِي أُمَّتِهِ إلا الذي ١١٨/ب يَقَرُّ عَيْنَهُ، وَأَبْقَى النِّقْمَةَ بَعْدَهُ. وَرُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ أُرِيَ مَا يُصِيبُ أُمَّتَهُ بَعْدَهُ فَمَا رُئِيَ ضَاحِكًا مُنْبَسِطًا حَتَّى قَبَضَهُ اللَّهُ. (١)
sallallâhu aleyhi ve sellem sonra ümmetinde şiddetli bir intikam (fitne ve ceza) meydana gelmiştir. Allah Peygamberi'ne ikramda bulunup onu [vefat ettirerek] yanına almış ve ümmeti hakkında ona sadece gözünü [118/b] aydın kılacak şeyleri göstermiş, intikamı ise ondan sonraya bırakmıştır. Rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kendisinden sonra ümmetinin başına gelecekler gösterilmiş, bundan sonra Allah onun ruhunu kabzedinceye kadar gülerken ve neşeli görülmemiştir. (١)
14029. Metin
{أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ (٤٢) فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤٣) وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ (٤٤) وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ (٤٥) }
{أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ (٤٢) فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤٣) وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ (٤٤) وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ (٤٥) } “Yahut onlara vaat ettiğimiz şeyi sana gösteririz; çünkü biz onlara güç yetirenleriz. (42) Öyleyse sana vahyolunana sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerindesin. (43) Doğrusu o [Kur'an], senin için de kavmin için de bir şereftir/öğüttür ve ileride hesaba çekileceksiniz. (44) Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar kılmış mıyız? (45)”
14030. Metin
{فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} .
{فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} “Öyleyse sana vahyolunana sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerindesin.”
14031. Metin
{وَإِنَّهُ} يَعْنِي الْقُرْآنَ، {لَذِكْرٌ لَكَ} لَشَرَفٌ لَكَ، {وَلِقَوْمِكَ} مِنْ قُرَيْشٍ، نَظِيرُهُ: "لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ" (الْأَنْبِيَاءِ-١٠) ، أَيْ شَرَفِكُمْ، {وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ} عَنْ حَقِّهِ وَأَدَاءِ شُكْرِهِ، رَوَى الضَّحَّاكُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ إِذَا سُئِلَ لِمَنْ هَذَا الْأَمْرُ بَعْدَكَ؟ لَمْ يُخْبِرْ بِشَيْءٍ حَتَّى نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، فَكَانَ بَعْدَ ذَلِكَ إِذَا سُئِلَ لِمَنْ هَذَا؟ قَالَ: لِقُرَيْشٍ. (٢)
{وَإِنَّهُ} “Doğrusu o” yani Kur'an, {لَذِكْرٌ لَكَ} “senin için bir şereftir”, {وَلِقَوْمِكَ} “ve kavmin için” Kureyş'ten olan; benzeri: “Andolsun size öyle bir kitap indirdik ki onda sizin şerefiniz/öğüdünüz vardır” (el-Enbiyâ, 10) ayetidir, yani şerefiniz vardır. {وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ} “ve ileride hesaba çekileceksiniz” onun hakkından ve şükrünü eda etmekten. Dahhâk, İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "Senden sonra bu iş (hilafet) kime aittir?" diye sorulduğunda, bu ayet inene kadar hiçbir şey bildirmezdi. Bundan sonra kendisine: "Bu kime aittir?" diye sorulduğunda: "Kureyş'e aittir" derdi. (٢)
14032. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ شُرَيْحٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ الْبَغَوِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ، أَخْبَرَنَا عَاصِمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ زَيْدٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَا يَزَالُ هَذَا الْأَمْرُ فِي قُرَيْشٍ مَا بَقِيَ اثْنَانِ". (٣)
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Abdurrahman b. Şüreyh haber verdi, bize Ebu'l-Kāsım el-Begavî haber verdi, bize Ali b. el-Ca'd rivayet etti, bize Âsım b. Muhammed b. Zeyd babasından, o da İbn Ömer'den haber verdi; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İki kişi kaldığı sürece bu iş Kureyş'te kalmaya devam edecektir." (٣)
14033. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدُ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ عَنِ الزُّهْرِيِّ قَالَ: كَانَ مُحَمَّدُ بْنُ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعَمٍ يُحَدِّثُ عَنْ مُعَاوِيَةَ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: "إِنَّ هَذَا الْأَمْرَ فِي قُرَيْشٍ لَا يُعَادِيهِمْ أَحَدٌ إِلَّا كَبَّهُ اللَّهُ عَلَى وَجْهِهِ مَا أَقَامُوا الدِّينَ". (٤)
Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Ebu'l-Yemân rivayet etti, bize Şuayb, Zührî'den haber verdi; o dedi ki: Muhammed b. Cübeyr b. Mut'ım, Muâviye'den şöyle rivayet ediyordu: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: "Dini ayakta tuttukları sürece bu iş Kureyş'tedir; onlara düşmanlık eden kim olursa olsun Allah onu yüzüstü yere serer." (٤)
14034. Metin
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الْقَوْمُ هُمُ الْعَرَبُ، فَالْقُرْآنُ لَهُمْ شَرَفٌ إِذْ نَزَلَ بِلُغَتِهِمْ، ثُمَّ يَخْتَصُّ بِذَلِكَ الشَّرَفِ الْأَخَصَّ فَالْأَخَصَّ مِنَ الْعَرَبِ، حَتَّى يَكُونَ [الْأَكْثَرُ لِقُرَيْشٍ وَلِبَنِي هَاشِمٍ.
Mücâhid ise şöyle demiştir: Kavim, Araplardır; kendi dilleriyle indiği için Kur'an onlar için bir şereftir; sonra Araplardan en yakın olanlara doğru bu şeref özelleşir, nihayet [en büyük pay Kureyş'in ve Hâşimoğulları'nın olur.
14035. Metin
وَقِيلَ: "ذِكْرُ ذَلِكَ": شَرَفٌ لَكَ بِمَا أَعْطَاكَ مِنَ الْحِكْمَةِ، "وَلِقَوْمِكَ" الْمُؤْمِنِينَ بِمَا
Şöyle de denilmiştir: "Onun zikri", sana bahşettiği hikmet sebebiyle senin için bir şereftir; "ve kavmin" olan müminler için de...
14036. Metin
هُدَاهُمُ] (١) اللَّهُ به، "وسوف تسئلون" عَنِ الْقُرْآنِ وَعَمَّا يَلْزَمُكُمْ مِنَ الْقِيَامِ بِحَقِّهِ.
Allah'ın onları hidayete erdirmesi] (١) sebebiyle [bir şereftir]. "Ve ileride hesaba çekileceksiniz" Kur'an'dan ve onun hakkını yerine getirme hususunda üzerinize düşenlerden.
14037. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} اخْتَلَفُوا فِي هَؤُلَاءِ الْمَسْئُولِينَ:
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğu: {وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} “Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar kılmış mıyız?” Kendilerine soru sorulacak bu kimseler hakkında ihtilaf etmişlerdir:
14038. Metin
قَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: لَمَّا أُسْرِيَ بِالنَّبِيِّ ﷺ بَعَثَ اللَّهُ لَهُ آدَمَ وَوَلَدَهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ، فَأَذَّنَ جِبْرِيلُ ثُمَّ أَقَامَ، وَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ تَقَدَّمْ فَصَلِّ بِهِمْ، فَلَمَّا فَرَغَ مِنَ الصَّلَاةِ قَالَ لَهُ جِبْرِيلُ: سَلْ يَا مُحَمَّدُ "مَنْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا"، الْآيَةَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَا أَسْأَلُ فَقَدِ اكْتَفَيْتُ"، وَهَذَا قَوْلُ الزُّهْرِيِّ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَابْنِ زَيْدٍ، قَالُوا: جَمَعَ اللَّهُ لَهُ الْمُرْسَلِينَ لَيْلَةَ أُسَرِيَ بِهِ وأمره أن يسئلهم فَلَمْ يَشُكَّ وَلَمْ يَسْأَلْ. (٢)
Atâ, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etti: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem İsrâ'ya çıkarıldığında Allah, Âdem'i ve onun peygamber olan çocuklarını onun için diriltip gönderdi. Cebrâil ezan okudu, sonra kamet getirdi ve: "Ey Muhammed! Öne geç ve onlara namaz kıldır" dedi. Namazı bitirince Cebrâil ona: "Ey Muhammed! 'Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor' ayetini [sor]" dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Sormam, kesin olarak biliyorum (şüphem yoktur)" buyurdu. Bu, Zührî, Saîd b. Cübeyr ve İbn Zeyd'in görüşüdür; onlar şöyle demişlerdir: Allah, İsrâ gecesinde peygamberleri onun için bir araya getirdi ve onlara sormasını emretti; o ise şüphe etmedi ve sormadı. (٢)
14039. Metin
وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: سَلْ مُؤْمِنِي أَهْلِ الْكِتَابِ الَّذِينَ أَرْسَلْتُ إِلَيْهِمُ الْأَنْبِيَاءَ هَلْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ إِلَّا بِالتَّوْحِيدِ؟ (٣) وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي سَائِرِ الرِّوَايَاتِ، وَمُجَاهِدٍ وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ وَالسُّدِّيِّ وَالْحَسَنِ وَالْمُقَاتِلِيِّينَ. يَدُلُّ عَلَيْهِ قِرَاءَةُ عَبْدِ الله وأبيّ: "واسئل الَّذِينَ أَرْسَلَنَا إِلَيْهِمْ قَبْلَكَ رُسُلَنَا"، وَمَعْنَى الْأَمْرِ بِالسُّؤَالِ التَّقْرِيرُ لِمُشْرِكِي قُرَيْشٍ أَنَّهُ لَمْ يَأْتِ رَسُولٌ وَلَا كِتَابٌ بِعِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ ﷿.
Müfessirlerin çoğu ise şöyle demiştir: Kendilerine peygamberler gönderdiğim Ehl-i Kitap'ın müminlerine sor, peygamberler onlara tevhidden başka bir şeyle gelmişler mi? (٣) İbn Abbâs'ın diğer rivayetlerdeki görüşü de budur; Mücâhid, Katâde, Dahhâk, Süddî, Hasan ve iki Mukātil'in görüşü de bu doğrultudadır. Abdullah [b. Mes'ûd] ve Übeyy'in: "Kendilerine senden önce elçilerimizi gönderdiğimiz kimselere sor" şeklindeki kıraati de buna delalet eder. Sorma emrinin manası, Kureyş müşriklerine hiçbir elçinin ve hiçbir kitabın Aziz ve Celil olan Allah'tan başkasına ibadetle gelmediğini ikrar ettirmektir (takrîrdir).
14040. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٦) فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِآيَاتِنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ (٤٧) }
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٤٦) فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِآيَاتِنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ (٤٧) } “Andolsun biz Mûsâ'yı ayetlerimizle/mucizelerimizle Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik de o: 'Şüphesiz ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi. (46) Onlara ayetlerimizle gelince hemen bunlara gülüveriyorlardı. (47)”
14041. Metin
{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٤٨) وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ (٤٩) }
{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٤٨) وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ (٤٩) } “Onlara gösterdiğimiz her bir ayet/mucize mutlaka diğerinden daha büyüktü. Belki dönerler diye onları azapla yakaladık. (48) Ve dediler ki: 'Ey büyücü! Sendeki ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et; şüphesiz biz artık doğru yola gireceğiz.' (49)”
14042. Metin
قَوْلُهُ ﷿: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِآيَاتِنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ} اسْتِهْزَاءٌ.
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğu: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِآيَاتِنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ} “Andolsun biz Mûsâ'yı ayetlerimizle Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik de o: 'Şüphesiz ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi. Onlara ayetlerimizle gelince hemen bunlara gülüverdiler.” Alay ederek.
14043. Metin
{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا} قَرِينَتِهَا وَصَاحِبَتِهَا الَّتِي كَانَتْ قَبْلَهَا، {وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ} بِالسِّنِينَ وَالطُّوفَانِ وَالْجَرَادِ وَالْقُمَّلِ وَالضَّفَادِعِ وَالدَّمِ وَالطَّمْسِ، فَكَانَتْ هَذِهِ دَلَالَاتٍ لِمُوسَى، وَعَذَابًا لَهُمْ، فَكَانَتْ كُلُّ وَاحِدَةٍ أَكْبَرَ مِنَ الَّتِي قَبْلَهَا، {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} عَنْ كُفْرِهِمْ.
{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَةٍ إِلَّا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا} “Onlara gösterdiğimiz her bir ayet/mucize mutlaka diğerinden daha büyüktü” yani benzerinden ve kendisinden önce geçen eşinden. {وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ} “Ve onları azapla yakaladık” kıtlık yılları, tufan, çekirgeler, haşereler, kurbağalar, kan ve şekil bozulması (tams) ile. Bunlar Mûsâ için deliller, onlar için ise azaptı; her biri kendisinden öncekinden daha büyüktü, {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “belki dönerler diye” küfürlerinden.
14044. Metin
{وَقَالُوا} لِمُوسَى لَمَّا عَايَنُوا الْعَذَابَ، {يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ} يَا أَيُّهَا الْعَالِمُ الْكَامِلُ الْحَاذِقُ، وَإِنَّمَا قَالُوا هَذَا تَوْقِيرًا وَتَعْظِيمًا لَهُ، لِأَنَّ السِّحْرَ عِنْدَهُمْ كَانَ عِلْمًا عَظِيمًا وَصِفَةً مَمْدُوحَةً، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ
{وَقَالُوا} “Ve dediler ki” azabı gördüklerinde Mûsâ'ya, {يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ} “Ey büyücü!” ey kâmil, mahir âlim! Bunu ona saygı ve tazim göstermek için söylediler; çünkü sihir onların nezdinde büyük bir ilim ve övülen bir sıfattı. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası,
14045. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِي غَلَبَنَا بِسِحْرِهِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: خَاطَبُوهُ بِهِ لِمَا تَقَدَّمَ لَهُ عِنْدَهُمْ مِنَ التَّسْمِيَةِ بِالسَّاحِرِ. {ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ} أَيْ بِمَا أَخْبَرْتَنَا مِنْ عَهْدِهِ إِلَيْكَ إِنْ آمَنَّا كَشَفَ عَنَّا الْعَذَابَ فَاسْأَلْهُ يَكْشِفُ عَنَّا الْعَذَابَ، {إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ} مُؤْمِنُونَ، فَدَعَا مُوسَى فَكَشَفَ عَنْهُمْ فَلَمْ يُؤْمِنُوا، فَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿:
"Ey sihriyle bize galip gelen!" demektir. Zeccâc ise şöyle demiştir: Daha önceden onu büyücü olarak isimlendirdikleri için ona böyle hitap ettiler. {ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ} “Sendeki ahdi hürmetine bizim için Rabbine dua et” yani bize bildirdiğin, iman ettiğimiz takdirde bizden azabı kaldıracağına dair O'nun sana olan ahdi gereğince bizden azabı kaldırmasını O'ndan iste. {إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ} “şüphesiz biz artık doğru yola gireceğiz” iman edeceğiz. Mûsâ dua etti ve Allah azabı onlardan kaldırdı; fakat iman etmediler. İşte Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğu bunu anlatmaktadır:
14046. Metin
{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ (٥٠) وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (٥١) أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (٥٢) فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ (٥٣) فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (٥٤) }
{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ (٥٠) وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ (٥١) أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ (٥٢) فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ (٥٣) فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (٥٤) } “Fakat biz onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler. (50) Firavun kavmine seslenip dedi ki: 'Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?' (51) 'Yoksa ben, şu zavallı ve nerede ise meramını anlatamayan adamdan daha hayırlı değil miyim?' (52) 'Ona altından bilezikler atılmalı veya onunla birlikte peş peşe dizilmiş melekler gelmeli değil miydi?' (53) Böylece kavmini küçümsedi/küçümseyip aldattı, onlar da ona itaat ettiler; doğrusu onlar yoldan çıkmış/fâsık bir kavimdi. (54)”
14047. Metin
{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ} يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ وَيُصِرُّونَ عَلَى كُفْرِهِمْ.
{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ} “Fakat biz onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler” ahitlerini bozdular ve küfürlerinde ısrar ettiler.
14048. Metin
{وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ} أَنْهَارُ النِّيلِ، {تَجْرِي مِنْ تَحْتِي} مِنْ تَحْتِ قُصُورِي، وَقَالَ قَتَادَةُ: تَجْرِي بَيْنَ يَدِي فِي جِنَانِي وَبَسَاتِينِي. وَقَالَ الْحَسَنُ: بِأَمْرِي. {أَفَلَا تُبْصِرُونَ} عَظَمَتِي وَشِدَّةَ مُلْكِي.
{وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ} “Firavun kavmine seslenip dedi ki: 'Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu nehirler benim değil mi?” Nil nehirleri, {تَجْرِي مِنْ تَحْتِي} “altımdan akan” saraylarımın altından akan. Katâde: "Benim önümde, bahçelerimde ve bostanlarımda akar" demiştir. Hasan ise: "Benim emrimle [akar]" demiştir. {أَفَلَا تُبْصِرُونَ} “Görmüyor musunuz?” benim büyüklüğümü ve mülkümün gücünü.
14049. Metin
{أَمْ أَنَا خَيْرٌ} بَلْ أَنَا خَيْرٌ، "أَمْ" بِمَعْنَى "بَلْ"، وَلَيْسَ بِحَرْفِ عَطْفٍ عَلَى قَوْلِ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ، وَقَالَ الْفَرَّاءُ: الْوَقْفُ عَلَى قَوْلِهِ: "أَمْ"، وَفِيهِ إِضْمَارٌ، مَجَازُهُ: أَفَلَا تُبْصِرُونَ أَمْ [تُبْصِرُونَ] (١) ، ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: أَنَا خَيْرٌ، {مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ} ضَعِيفٌ حَقِيرٌ يَعْنِي مُوسَى، قَوْلُهُ: {وَلَا يَكَادُ يُبِينُ} يُفْصِحُ بِكَلَامِهِ لِلُثْغَتِهِ الَّتِي فِي لِسَانِهِ.
{أَمْ أَنَا خَيْرٌ} “Yoksa ben daha hayırlı değil miyim?” Bilakis ben daha hayırlıyım; müfessirlerin çoğunun görüşüne göre "em" (أَمْ), "bel" (بَلْ / bilakis) anlamındadır ve atıf harfi değildir. Ferrâ ise şöyle demiştir: Vakıf (durak) "em" (أَمْ) kelimesi üzerindedir ve burada gizli bir ifade vardır; takdiri şöyledir: "Görmüyor musunuz yoksa görüyor musunuz?" Sonra yeniden başlayarak: "Ben daha hayırlıyım" demiştir. {مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ} “şu zavallı adamdan” zayıf ve hakir olan, yani Mûsâ'dan. {وَلَا يَكَادُ يُبِينُ} “ve nerede ise meramını anlatamayan” dilindeki pelteklik sebebiyle sözünü açıkça ifade edemeyen [adamdan].
14050. Metin
{فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ} إِنْ كَانَ صَادِقًا، {أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ} قَرَأَ حَفْصٌ وَيَعْقُوبُ "أَسْوِرَةٌ" جَمَعَ سِوَارٍ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ "أَسَاوِرَةٌ" عَلَى جَمْعِ الْأَسْوِرَةِ، وَهِيَ جَمْعُ الْجَمْعِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: كَانُوا إِذَا سَوَّدُوا رَجُلًا سَوَّرُوهُ بِسِوَارٍ وَطَوَّقُوهُ بِطَوْقٍ مِنْ ذَهَبٍ يَكُونُ ذَلِكَ دَلَالَةً لِسِيَادَتِهِ، فَقَالَ فِرْعَوْنُ: هَلَّا أَلْقَى رَبُّ مُوسَى عَلَيْهِ أَسْوِرَةً مِنْ ذَهَبٍ إِنْ كَانَ سَيِّدًا تَجِبُ عَلَيْنَا طَاعَتُهُ. {أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ} مُتَتَابِعِينَ يُقَارِنُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا يَشْهَدُونَ لَهُ بِصِدْقِهِ وَيُعِينُونَهُ عَلَى أَمْرِهِ.
{فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ} “Ona atılmalı değil miydi?” eğer doğru söylüyorsa, {أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ} “altından bilezikler” Hafs ve Ya'kūb "esviretün" (أَسْوِرَةٌ) şeklinde sivâr (سِوَار) kelimesinin çoğulu olarak okumuşlardır; diğerleri ise esvirenin çoğulu olan "esâviretün" (أَسَاوِرَةٌ) şeklinde çoğulun çoğulu olarak okumuşlardır. Mücâhid şöyle demiştir: Onlar bir adamı efendi (lider) yaptıklarında ona altın bilezik takarlar ve altın gerdanlık geçirirlerdi; bu onun liderliğinin göstergesi olurdu. Firavun şöyle dedi: "Mûsâ eğer kendisine itaat etmemiz gereken bir efendi ise Rabbi ona altından bilezikler atsaydı ya!" {أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلَائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ} “Veya onunla birlikte peş peşe dizilmiş melekler gelmeli değil miydi?” birbirini takip eden, onun doğruluğuna şahitlik eden ve işinde ona yardım eden.
14051. Metin
قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ} أَيِ اسْتَخَفَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ الْقِبْطَ، أَيْ وَجَدَهُمْ جُهَّالًا. وَقِيلَ: حَمَلَهُمْ عَلَى الْخِفَّةِ وَالْجَهْلِ. يُقَالُ: اسْتَخَفَّهُ عَنْ رَأْيِهِ، إِذَا حَمَلَهُ عَلَى الْجَهْلِ وَأَزَالَهُ عَنِ الصَّوَابِ،
Allah Teâlâ şöyle buyurdu:1 {فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ} “Böylece kavmini hafife aldı/küçümsedi” Yani Firavun, Kıptîler olan kavmini hafife aldı; yani onları cahil buldu. Bir görüşe göre: Onları hafifliğe ve cehalete sevk etti. [Bir kimse] birini cehalete sevk edip doğrudan saptırdığı zaman [Arapçada]: İstehaffehû an re’yihî (اسْتَخَفَّهُ عَنْ رَأْيِهِ / onu görüşünden saptırıp aldattı) denir.
14052. Metin
{فَأَطَاعُوهُ} عَلَى تَكْذِيبِ مُوسَى، {إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} .
{فَأَطَاعُوهُ} “onlar da ona itaat ettiler” Mûsâ'yı yalanlama hususunda, {إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} “doğrusu onlar yoldan çıkmış/fâsık bir kavimdi.”
14053. Metin
{فَلَمَّا آسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ (٥٥) فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ (٥٦) وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ (٥٧) وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ (٥٨) }
{فَلَمَّا آسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ (٥٥) فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ (٥٦) وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ (٥٧) وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ (٥٨) } “Bizi gazaplandırınca onlardan intikam aldık ve hepsini birden suda boğduk. (55) Onları sonradan gelenler için bir geçmiş/öncü ve ibret vesilesi kıldık. (56) Meryem oğlu [Îsâ] bir misal olarak verilince, bir de bakarsın kavmin bundan ötürü bağırıp çağırıyor/yüz çeviriyor. (57) Ve dediler ki: 'Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı yoksa o mu?' Bunu sana sırf bir tartışma olsun diye söylediler; bilakis onlar kavgacı/hasım bir topluluktur. (58)”
14054. Metin
{فَلَمَّا آسَفُونَا} أَغْضَبُونَا، {انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ} . {فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا} قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ "سُلُفًا" بِضَمِّ السِّينِ وَاللَّامِ، قَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ جَمْعُ سَلِيفٍ مِنْ سَلُفَ بِضَمِّ اللَّامِ يُسْلِفُ، أَيْ تَقَدَّمَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ السِّينِ وَاللَّامِ عَلَى جَمْعِ السَّالِفِ، مِثْلُ: حارس وحرس ١١٩/أوَخَادِمٍ وَخَدَمٍ، وَرَاصِدٍ وَرَصَدٍ، وَهُمَا جَمِيعًا الْمَاضُونَ الْمُتَقَدِّمُونَ مِنَ الْأُمَمِ، يُقَالُ: سَلُفَ يُسْلِفُ، إِذَا تَقَدَّمَ وَالسَّلَفُ مَنْ تَقَدَّمَ مِنَ الْآبَاءِ، فَجَعَلْنَاهُمْ مُتَقَدِّمِينَ لِيَتَّعِظَ بِهِمُ الْآخَرُونَ. {وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ} عِبْرَةً وَعِظَةً لِمَنْ بَقِيَ بَعْدَهُمْ. وَقِيلَ: سَلَفًا لِكُفَّارِ هَذِهِ الْأُمَّةِ إِلَى النَّارِ وَمَثَلًا لِمَنْ يَجِيءُ بَعْدَهُمْ.
{فَلَمَّا آسَفُونَا} “Bizi gazaplandırınca” bizi öfkelendirince, {انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ} “onlardan intikam aldık ve hepsini birden suda boğduk.” {فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا} “Onları bir geçmiş/öncü kıldık” Hamza ve el-Kisâî, sîn ve lâm harflerinin dammesiyle "sülüfen" (سُلُفًا) şeklinde okumuşlardır; Ferrâ şöyle demiştir: Bu, öne geçti anlamındaki sellefe/yüslifü (سَلُفَ يُسْلِفُ) fiilinden gelip selîf (سَلِيف) kelimesinin çoğuludur. Diğerleri ise sîn ve lâm harflerinin fethasıyla sâlif (سَالِف) kelimesinin çoğulu olarak okumuşlardır; tıpkı [119/a] hâris-hares (حارس وحرس), hâdim-hadem (خادم وخدم) ve râsıd-rasad (راصد ورصد) gibi. Bunların her ikisi de geçmiş ümmetler anlamına gelir. Bir kimse öne geçtiğinde selefe/yeslüfü (سَلُفَ يُسْلِفُ) denir ve selef, geçmiş atalardır; böylece sonrakiler onlardan ibret alsın diye onları önden gidenler kıldık. {وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ} “ve sonradan gelenler için bir ibret vesilesi [kıldık]” kendilerinden sonra kalanlar için bir ibret ve öğüt. Şöyle de denilmiştir: Bu ümmetin kâfirleri için cehenneme giden öncüler ve kendilerinden sonra gelenler için bir ibret kıldık.
14055. Metin
{وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: إِنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي مُجَادَلَةِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزَّبْعَرِيِّ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ فِي شَأْنِ عِيسَى ﵇، لَمَّا نَزَلَ قَوْلُهُ ﷿: "إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ" (الْأَنْبِيَاءِ-٩٨) ، وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي سُورَةِ الْأَنْبِيَاءِ ﵈. (١) {إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالشَّامِ وَالْكِسَائِيُّ: "يَصُدُّونَ" بِضَمِّ الصَّادِ، أَيْ يُعْرِضُونَ، نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: "يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًا"، (النِّسَاءِ-٦١) وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِكَسْرِ الصَّادِ.
{وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا} “Meryem oğlu [Îsâ] bir misal olarak verilince” İbn Abbâs ve müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Bu ayet, Aziz ve Celil olan Allah'ın: “Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennem yakıtısınız” (el-Enbiyâ, 98) buyruğu indiğinde, Abdullah b. ez-Ziba'râ'nın Îsâ aleyhisselâm hakkında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile tartışması üzerine inmiştir; biz bunu Enbiyâ sûresinde aleyhimüsselâm zikretmiştik. (١) {إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ} “bir de bakarsın kavmin bundan ötürü bağırıp çağırıyor/yüz çeviriyor” Medine ehli, Şam ehli ve el-Kisâî, sâd harfinin dammesiyle "yasuddûne" (يَصُدُّونَ) şeklinde okumuşlardır ki "yüz çevirirler" demektir; bunun benzeri Yüce Allah'ın: “Senden büsbütün yüz çevirirler” (en-Nisâ, 61) ayetidir. Diğerleri ise sâd harfinin kesresiyle [yasiddûne] okumuşlardır.