Muhammed

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14393. Metin

سُورَةُ مُحَمَّدٍ مَدَنِيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Muhammed Suresi Medenîdir (1). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

14394. Metin

{الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ (١) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ (٢) ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ (٣) }

{الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ (١) وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ (٢) ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ (٣) } “İnkâr edenlerin ve Allah'ın yolundan alıkoyanların amellerini [Allah] boşa çıkarmıştır. (1) İman edip salih ameller işleyenlerin ve Muhammed'e indirilene -ki o Rablerinden gelen haktır- inananların ise günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir. (2) Bu, inkâr edenlerin bâtıla uymaları, iman edenlerin ise Rablerinden gelen hakka uymaları sebebiyledir. İşte Allah insanlara kendi durumlarını böyle misallerle anlatır. (3)”

14395. Metin

{الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ} أَبْطَلَهَا فَلَمْ يَقْبَلْهَا [وَأَرَادَ بِالْأَعْمَالِ مَا فَعَلُوا مِنْ إِطْعَامِ الطَّعَامِ وَصِلَةِ الْأَرْحَامِ] (٢) قَالَ الضَّحَّاكُ: أَبْطَلَ كَيْدَهُمْ وَمَكْرَهُمْ بِالنَّبِيِّ ﷺ، وَجَعَلَ الدَّائِرَةَ عَلَيْهِمْ (٣) .

{الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ} “İnkâr edenlerin ve Allah'ın yolundan alıkoyanların amellerini [Allah] boşa çıkarmıştır”; onları iptal etmiş ve kabul etmemiştir. [Amellerden kasıt; onların yemek yedirmek ve akrabalık bağlarını gözetmek türünden yaptıkları şeylerdir] (2). Dahhâk şöyle demiştir: Onların Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem kurdukları hile ve tuzakları boşa çıkardı ve felaketi onların başına getirdi (3).

14396. Metin

{وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ} قَالَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ: يَعْنِي لَمْ يُخَالِفُوهُ فِي شَيْءٍ {وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: "الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا": مُشْرِكُو مَكَّةَ، "وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ": الْأَنْصَارُ. {كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ} حَالَهُمْ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا: عَصَمَهُمْ أَيَّامَ حَيَاتِهِمْ، يَعْنِي أَنَّ هَذَا الْإِصْلَاحَ يَعُودُ إِلَى إِصْلَاحِ أَعْمَالِهِمْ حَتَّى لَا يَعْصُوا.

{وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَآمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلَى مُحَمَّدٍ} “İman edip salih ameller işleyenlerin ve Muhammed'e indirilene inananların...” Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir: Yani ona hiçbir konuda muhalefet etmediler. {وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ} “-ki o Rablerinden gelen haktır-”. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: “İnkâr edenler ve alıkoyanlar” Mekke müşrikleridir; “İman edip salih ameller işleyenler” ise Ensâr'dır. {كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَأَصْلَحَ بَالَهُمْ} “...günahlarını örtmüş ve hallerini düzeltmiştir”; durumlarını [düzeltmiştir]. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Hayatları boyunca onları [günahtan] korumuştur; yani bu ıslah ediş, günah işlememeleri için amellerinin ıslahına dönüktür.

14397. Metin

{ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ} الشَّيْطَانَ، {وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ} يَعْنِي الْقُرْآنَ {كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ} أَشْكَالَهُمْ، قَالَ الزَّجَّاجُ: كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ أَمْثَالَ حَسَنَاتِ الْمُؤْمِنِينَ، وَإِضْلَالِ أَعْمَالِ الْكَافِرِينَ.

{ذَلِكَ بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ} “Bu, inkâr edenlerin bâtıla uymaları...”; [yani] şeytana [uymaları], {وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ} “...ve iman edenlerin de Rablerinden gelen hakka uymuş olmalarındandır”; yani Kur'an'a [uymalarındandır]. {كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ لِلنَّاسِ أَمْثَالَهُمْ} “İşte Allah insanlara durumlarını böylece misallerle anlatır”; hallerini [böylece açıklar]. Zeccâc şöyle demiştir: “İşte Allah, müminlerin iyiliklerinin misallerini ve kâfirlerin amellerinin boşa çıkarılışını böylece açıklar.”

14398. Metin

{فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَ أَعْمَالَهُمْ (٤) }

{فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا ذَلِكَ وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِنْ لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَ أَعْمَالَهُمْ (٤) } “İnkâr edenlerle [savaşta] karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün gelip sindirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (onları esir alın). Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız. Ta ki savaş ağırlıklarını indirsin (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için [böyle emretti]. Allah yolunda öldürülenlerin amellerini ise [Allah] asla boşa çıkarmayacaktır. (4)”

14399. Metin

{فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ} نَصْبٌ عَلَى الْإِغْرَاءِ، أَيْ فَاضْرِبُوا رِقَابَهُمْ يَعْنِي أَعْنَاقَهُمْ. {حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ} بَالَغْتُمْ فِي الْقَتْلِ وَقَهَرْتُمُوهُمْ، {فَشُدُّوا الْوَثَاقَ} يَعْنِي فِي الْأَسْرِ حَتَّى لَا يُفْلِتُوا مِنْكُمْ، وَالْأَسْرُ يَكُونُ بَعْدَ الْمُبَالَغَةِ فِي الْقَتْلِ، كَمَا قَالَ: "مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ" (الْأَنْفَالِ-٦٧) ، {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً} يَعْنِي: بَعْدَ أَنْ تَأْسِرُوهُمْ فَإِمَّا أَنْ تَمُنُّوا عَلَيْهِمْ مَنًّا بِإِطْلَاقِهِمْ مِنْ غَيْرِ عِوَضٍ، وَإِمَّا أَنْ تُفَادُوهُمْ فِدَاءً.

{فَإِذَا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ} “İnkâr edenlerle [savaşta] karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun”; teşvik (iğrâ) üzere mansubdur, yani onların boyunlarını vurun. {حَتَّى إِذَا أَثْخَنْتُمُوهُمْ} “Nihayet onlara üstün gelip sindirdiğinizde”; öldürmede ileri gidip onları kahrettiğinizde, {فَشُدُّوا الْوَثَاقَ} “bağı sıkı bağlayın”; yani elinizden kaçamasınlar diye esir alın. Esir alma işi, ancak öldürmede ileri gittikten sonra olur; nitekim [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde ağır basıp zafer kazanmadıkça hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz” (el-Enfâl-67). {فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً} “Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız”; yani onları esir aldıktan sonra, ya bir karşılık olmaksızın serbest bırakarak onlara lütufta bulunursunuz ya da fidye karşılığı salıverirsiniz.

14400. Metin

وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي حُكْمِ هَذِهِ الْآيَةِ، فَقَالَ قَوْمٌ: هِيَ مَنْسُوخَةٌ بِقَوْلِهِ: "فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ" (الأنفال-٥٧) ، وبقوله: "اقتلوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ" (التَّوْبَةِ-٥) . وَإِلَى هَذَا الْقَوْلِ ذَهَبَ قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ وَابْنُ جُرَيْجٍ، وَهُوَ قَوْلُ الْأَوْزَاعِيِّ وَأَصْحَابِ الرَّأْيِ، قَالُوا: لَا يَجُوزُ الْمَنُّ عَلَى مَنْ وَقَعَ فِي الْأَسْرِ مِنَ الْكُفَّارِ وَلَا الْفِدَاءُ.

Âlimler bu ayetin hükmü konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bir topluluk şöyle demiştir: Bu ayet, “Eğer onları savaşta yakalarsan, arkalarındakileri de ürkütecek şekilde kendilerini dağıt” (el-Enfâl-57) ve “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” (et-Tevbe-5) kavliyle mensuhtur (hükmü kaldırılmıştır). Katâde, Dahhâk, Süddî ve İbn Cüreyc bu görüşe gitmişlerdir. Evzâî ve rey ehlinin (fıkıhçıların) görüşü de budur; onlar: “Kâfirlerden esir düşen kimseye karşılıksız salıverme de fidye ile bırakma da caiz değildir” demişlerdir.

14401. Metin

وَذَهَبَ آخَرُونَ إِلَى أَنَّ الْآيَةَ مُحْكَمَةٌ، وَالْإِمَامُ بِالْخِيَارِ فِي الرِّجَالِ الْعَاقِلِينَ مِنَ الْكُفَّارِ إِذَا وَقَعُوا فِي الْأَسْرِ بَيْنَ أَنْ يَقْتُلَهُمْ أَوْ يَسْتَرِقَّهُمْ أَوْ يَمُنَّ عَلَيْهِمْ، فَيُطْلِقُهُمْ بِلَا عِوَضٍ أَوْ يُفَادِيهِمْ بِالْمَالِ، أَوْ بأسارى المسلمين، ١٢٦/ب وَإِلَيْهِ ذَهَبَ ابْنُ عُمَرَ، وَبِهِ قَالَ الْحَسَنُ، وَعَطَاءٌ، وَأَكْثَرُ الصَّحَابَةِ وَالْعُلَمَاءِ، وَهُوَ قَوْلُ الثَّوْرِيِّ، وَالشَّافِعِيِّ، وَأَحْمَدَ وَإِسْحَاقَ.

Diğerleri ise ayetin muhkem olduğu görüşüne varmışlardır. [Buna göre] devlet başkanı, kâfirlerden esir düşen akıl baliğ erkekler hakkında onları öldürmek, köleleştirmek, karşılıksız salıvermek suretiyle lütufta bulunmak, mal karşılığı fidye almak veya Müslüman esirlerle takas etmek arasında serbesttir. 126/b İbn Ömer bu görüşe varmıştır; Hasan[-ı Basrî], Atâ, sahabe ve âlimlerin çoğu da bunu söylemiştir. Sevrî, Şâfiî, Ahmed ve İshâk'ın görüşü de budur.

14402. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا كَثُرَ الْمُسْلِمُونَ وَاشْتَدَّ سُلْطَانُهُمْ أَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ فِي الْأُسَارَى: "فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً".

İbn Abbâs şöyle demiştir: Müslümanlar çoğalıp hâkimiyetleri güçlenince Allah Azze ve Celle esirler hakkında: “Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız” [ayetini] indirdi.

14403. Metin

وَهَذَا هُوَ الْأَصَحُّ وَالِاخْتِيَارُ، لِأَنَّهُ عَمِلَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْخُلَفَاءُ بَعْدَهُ:

En sahih ve tercih edilen görüş de budur; zira Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ondan sonraki halifeler bununla amel etmişlerdir:

14404. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، [حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ] ١ حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِي سَعِيدٍ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ: بَعَثَ النَّبِيُّ ﷺ خَيْلًا قِبَلَ نَجْدٍ، فَجَاءَتْ بِرَجُلٍ مِنْ بَنِي حَنِيفَةَ يُقَالُ لَهُ: ثُمَامَةُ بْنُ أُثَالٍ، فَرَبَطُوهُ بِسَارِيَةٍ [مِنْ سَوَارِي] . ٢ الْمَسْجِدِ، فَخَرَجَ إِلَيْهِ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَالَ: مَا عِنْدَكَ يَا ثُمَامَةُ؟ فَقَالَ: عِنْدِي خَيْرٌ يَا مُحَمَّدُ إِنْ تَقْتُلْ تَقْتُلْ ذَا دَمٍ، وَإِنْ تُنْعِمْ تُنْعِمْ عَلَى شَاكِرٍ، وَإِنْ كُنْتَ

Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî bildirdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî bildirdi, bize Muhammed b. Yûsuf rivayet etti, [bize Muhammed b. İsmâîl rivayet etti, bize Abdullâh b. Yûsuf rivayet etti]1, bize Leys rivayet etti, bize Saîd b. Ebî Saîd rivayet etti; o Ebû Hureyre'yi [radıyallâhu anh] şöyle derken işitmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Necid tarafına bir süvari birliği gönderdi. [Birlik], Benî Hanîfe'den kendisine Sümâme b. Üsâl denilen bir adamı [esir olarak] getirdi ve onu mescidin [direklerinden]2 bir direğe bağladılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun yanına çıkıp: «Ey Sümâme, yanında ne var (ne düşünüyorsun)?» buyurdu. O da: «İyilik var ey Muhammed! Eğer öldürürsen kan sahibi birini öldürmüş olursun. Eğer iyilik edip bağışlarsan şükreden birine iyilik etmiş olursun. Şayet sen...» dedi.

14405. Metin

تُرِيدُ الْمَالَ فَسَلْ تُعْطَ مِنْهُ مَا شِئْتَ، حَتَّى كَانَ الْغَدُ، فَقَالَ لَهُ: مَا عِنْدَكَ يَا ثُمَامَةُ؟ فَقَالَ: عِنْدِي مَا قُلْتُ لَكَ إِنْ تُنْعِمْ تُنْعِمْ عَلَى شَاكِرٍ، [وَإِنْ تَقْتُلْ تَقْتُلْ ذَا دَمٍ، وَإِنْ كُنْتَ تُرِيدُ الْمَالَ سَلْ تُعْطَ] (١) فَتَرَكَهُ حَتَّى كَانَ بَعْدَ الْغَدِ، فَقَالَ لَهُ: مَا عِنْدَكَ يَا ثُمَامَةُ؟ فَقَالَ: عِنْدِي مَا قُلْتُ لَكَ، فَقَالَ: "أَطْلِقُوا ثُمَامَةَ"، فَانْطَلَقَ إِلَى نَخْلٍ قَرِيبٍ مِنَ الْمَسْجِدِ فَاغْتَسَلَ، ثُمَّ دَخَلَ الْمَسْجِدَ، فَقَالَ: أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، يَا مُحَمَّدُ وَاللَّهِ مَا كَانَ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ وَجْهٌ أَبْغَضَ إِلَيَّ مِنْ وَجْهِكَ، فَقَدْ أَصْبَحَ وَجْهُكَ أَحَبَّ الْوُجُوهِ إِلَيَّ، وَاللَّهِ مَا كَانَ مِنْ دِينٍ أَبْغَضَ إِلَيَّ مِنْ دِينِكَ، فَأَصْبَحَ دِينُكَ أَحَبَّ الدِّينِ إِلَيَّ، وَاللَّهِ مَا كَانَ مِنْ بَلَدٍ أَبْغَضَ إِلَيَّ مِنْ بَلَدِكَ فَأَصْبَحَ بَلَدُكَ أَحَبَّ الْبِلَادِ إِلَيَّ، وَإِنَّ خَيْلَكَ أَخَذَتْنِي وَأَنَا أُرِيدُ الْعُمْرَةَ، فَمَاذَا تَرَى؟ فَبَشَّرَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَأَمَرَهُ أَنْ يَعْتَمِرَ، فَلَمَّا قَدِمَ مَكَّةَ قَالَ لَهُ قَائِلٌ: أَصَبَوْتَ؟ فَقَالَ: لَا وَلَكِنْ أَسْلَمَتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَلَا وَاللَّهِ لَا يَأْتِيكُمْ مِنَ الْيَمَامَةِ حَبَّةُ حِنْطَةٍ حَتَّى يَأْذَنَ فِيهَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ. (٢)

mal istiyorsan iste, dilediğin kadar verilsin.” Ertesi gün olunca ona: “Yanında ne var ey Sümâme?” dedi. O da: “Sana söylediğim şey var; eğer iyilik edersen şükreden birine iyilik edersin, [eğer öldürürsen kan sahibi birini öldürürsün, eğer mal istiyorsan iste verilsin]” (1) dedi. Onu bıraktı, daha sonraki gün olunca yine ona: “Yanında ne var ey Sümâme?” dedi. O da: “Sana söylediğim şey var” dedi. Bunun üzerine [Peygamber]: “Sümâme'yi serbest bırakın” buyurdu. Sümâme mescide yakın bir hurmalığa gitti, yıkandı, sonra mescide girdi ve: “Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh (Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir). Ey Muhammed! Vallahi yeryüzünde senin yüzünden daha çok nefret ettiğim bir yüz yoktu, şimdi ise senin yüzün bana yüzlerin en sevimlisi oldu. Vallahi senin dininden daha çok nefret ettiğim bir din yoktu, şimdi ise senin dinin bana dinlerin en sevimlisi oldu. Vallahi senin memleketinden daha çok nefret ettiğim bir memleket yoktu, şimdi ise senin memleketin bana memleketlerin en sevimlisi oldu. Senin süvarilerin beni ben umre yapmak isterken yakaladılar; ne dersin?” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu müjdeledi ve umre yapmasını emretti. Mekke'ye vardığında biri ona: “Dinden mi çıktın?” dedi. O da: “Hayır, bilakis Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Müslüman oldum. Hayır, vallahi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem izin vermedikçe Yemâme'den size tek bir buğday tanesi dahi gelmeyecektir” dedi. (2)

14406. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْخَطِيبُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ أَحْمَدَ الْخَلَّالُ، حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ الْأَصَمُّ، أَخْبَرَنَا الرَّبِيعُ، أَخْبَرَنَا الشَّافِعِيُّ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ بْنُ عَبْدِ الْمَجِيدِ الثَّقَفِيُّ، عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ أَبِي قِلَابَةَ، عَنْ أَبِي الْمُهَلَّبِ، عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ قَالَ: أَسَرَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ رَجُلًا مِنْ بَنِي عَقِيلٍ فَأَوْثَقُوهُ، وَكَانَتْ ثَقِيفٌ قَدْ أَسَرَتْ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ، فَفَدَاهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ بِالرَّجُلَيْنِ اللَّذَيْنِ أَسَرَتْهُمَا ثَقِيفٌ. (٣)

Bize Abdülvehhâb b. Muhammed el-Hatîb bildirdi, bize Abdülazîz b. Ahmed el-Hallâl bildirdi, bize Ebu'l-Abbâs el-Esam rivayet etti, bize Rebî' bildirdi, bize Şâfiî bildirdi, bize Abdülvehhâb b. Abdilmecîd es-Sekafî rivayet etti, Eyyûb'dan, o Ebû Kılâbe'den, o Ebu'l-Mühelleb'den, o İmrân b. Husayn'dan şöyle dediğini nakletti: Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ashabı Âkiloğulları'ndan bir adamı esir alıp bağladılar. Sakîf [kabilesi] de Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ashabından iki adamı esir almıştı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem o adamı Sakîf'in esir aldığı iki adama karşılık fidye olarak verdi (takas etti). (3)

14407. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا} أَيْ أَثْقَالَهَا وَأَحْمَالَهَا، يَعْنِي حَتَّى تَضَعَ أَهْلُ الْحَرْبِ السِّلَاحَ، فَيُمْسِكُوا عَنِ الْحَرْبِ.

Allah Azze ve Celle'nin: {حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا} “Ta ki savaş ağırlıklarını indirsin” kavli; yani ağırlıklarını ve yüklerini [indirinceye kadar demektir]. Yani savaş ehli silahı bırakıp savaştan el çekinceye kadar.

14408. Metin

وَأَصْلُ "الْوِزْرِ": مَا يَحْتَمِلُ الْإِنْسَانُ، فَسَمَّى الْأَسْلِحَةَ أَوْزَارًا لِأَنَّهَا تُحْمَلُ.

Vizr (الْوِزْر) kelimesinin aslı insanın taşıdığı yüktür; silahlar da taşındığı için onlara evzâr (أَوْزَار) denilmiştir.

14409. Metin

وَقِيلَ: "الْحَرْبُ" هُمُ الْمُحَارِبُونَ، كَالشُّرْبِ وَالرَّكْبِ.

Şöyle de denilmiştir: Harb (الْحَرْبُ), şürb ve rakb [kelimelerinde olduğu gibi çoğul manasında olup] bizzat savaşanlardır.

14410. Metin

وَقِيلَ: "الْأَوْزَارُ" الْآثَامُ، وَمَعْنَاهُ حَتَّى يَضَعَ الْمُحَارِبُونَ آثَامَهَا، بِأَنْ يَتُوبُوا مِنْ كَفْرِهِمْ فَيُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ.

Şöyle de denilmiştir: Evzâr (الْأَوْزَارُ) günahlardır; manası da savaşanlar küfürlerinden tövbe edip Allah'a ve Resulü'ne iman ederek savaşın günahlarını bırakıncaya kadar [demektir].

14411. Metin

وَقِيلَ: حَتَّى تَضَعَ حَرْبُكُمْ وَقِتَالُكُمْ أَوْزَارَ الْمُشْرِكِينَ وَقَبَائِحَ أَعْمَالِهِمْ بِأَنْ يُسْلِمُوا، وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَثْخِنُوا الْمُشْرِكِينَ بِالْقَتْلِ وَالْأَسْرِ حَتَّى يَدْخُلَ أَهْلُ الْمِلَلِ كُلِّهَا فِي الْإِسْلَامِ، وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلَّهِ فَلَا

Şöyle de denilmiştir: [Onlar] Müslüman olmak suretiyle sizin savaşınız ve mücadeleniz müşriklerin günahlarını ve çirkin amellerini sonlandırıncaya kadar.1 Ayetin manası şudur: Bütün dinlerin mensupları İslâm'a girinceye ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar müşrikleri öldürerek ve esir alarak2 sindirip etkisiz hâle getirin3 ki artık...

14412. Metin

يَكُونُ بَعْدَهُ جِهَادٌ وَلَا قِتَالٌ، وَذَلِكَ عِنْدَ نُزُولِ عِيسَى بن مَرْيَمَ ﵉، وَجَاءَ فِي الْحَدِيثِ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: "الْجِهَادُ مَاضٍ مُنْذُ بَعَثَنِي اللَّهُ إِلَى أَنْ يُقَاتِلَ آخِرُ أُمَّتِي الدَّجَّالَ". (١)

ondan sonra artık ne cihad ne de savaş kalsın. Bu da Meryem oğlu İsa aleyhisselâm indiği vakittir. Nitekim Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem gelen hadiste şöyle buyrulmuştur: “Cihad, Allah beni gönderdiğinden itibaren ümmetimin sonuncusu Deccâl ile savaşıncaya kadar devam edecektir.” (1)

14413. Metin

وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: حَتَّى يُسْلِمُوا أَوْ يُسَالِمُوا.

Kelbî şöyle demiştir: Müslüman oluncaya veya barış yapıncaya kadar.

14414. Metin

وَقَالَ الْفَرَّاءُ: حَتَّى لَا يَبْقَى إِلَّا مُسْلِمٌ أَوْ مُسَالِمٌ.

Ferrâ şöyle demiştir: Ortada Müslüman olandan veya barış yapandan başkası kalmayıncaya kadar.

14415. Metin

{ذَلِكَ} الَّذِي ذَكَرْتُ وَبَيَّنْتُ مِنْ حُكْمِ الْكُفَّارِ، {وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ} فَأَهْلَكَهُمْ وَكَفَاكُمْ أَمْرَهُمْ بِغَيْرِ قِتَالٍ، {وَلَكِنْ} أَمَرَكُمْ بِالْقِتَالِ، {لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ} فَيَصِيرُ مَنْ قُتِلَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى الثَّوَابِ وَمَنْ قَتَلَ مِنَ الْكَافِرِينَ إِلَى الْعَذَابِ، {وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ} قَرَأَ أَهْلُ الْبَصْرَةِ وَحَفْصٌ: "قُتِلُوا" بِضَمِّ الْقَافِ وَكَسْرِ التَّاءِ خَفِيفٌ، يَعْنِي الشُّهَدَاءَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "قَاتَلُوا" بِالْأَلْفِ مِنَ الْمُقَاتَلَةِ، وَهُمُ الْمُجَاهِدُونَ، {فَلَنْ يُضِلَ أَعْمَالَهُمْ} قَالَ قَتَادَةُ: ذُكِرَ لَنَا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ يَوْمَ أُحُدٍ، وَقَدْ فَشَتْ فِي الْمُسْلِمِينَ الْجِرَاحَاتُ وَالْقَتْلُ. (٢)

{ذَلِكَ} “İşte böyle”; kâfirlerin hükmüne dair zikredip açıkladığım şeydir. {وَلَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ} “eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı”; onları helak eder ve savaşsız da onların hakkından gelip size yeterdi, {وَلَكِنْ} “fakat” size savaşmayı emretti, {لِيَبْلُوَ بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ} “sizi birbirinizle denemek için”; böylece müminlerden öldürülen sevaba, kâfirlerden öldüren ise azaba gidecektir. {وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ} “Allah yolunda öldürülenlerin...”; Basra ehli ile Hafs kâf harfinin ötresi, tâ harfinin esresi ve şeddesiz olarak “Kutilû” şeklinde okumuşlardır ki şehitler demektir. Diğerleri ise mukatele kökünden elif ile “Kâtelû” şeklinde okumuşlardır ki onlar da mücahidlerdir. {فَلَنْ يُضِلَ أَعْمَالَهُمْ} “...amellerini ise [Allah] asla boşa çıkarmayacaktır”. Katâde şöyle demiştir: Bize nakledildiğine göre bu ayet, Uhud günü Müslümanlar arasında yaralanmalar ve ölümler çoğaldığında indirilmiştir. (2)

14416. Metin

{سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ (٥) وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ (٦) }

{سَيَهْدِيهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ (٥) وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ (٦) } “Onları doğru yola iletecek, durumlarını düzeltecek (5) ve kendilerine tanıttığı cennete onları koyacaktır. (6)”

14417. Metin

{سَيَهْدِيهِمْ} أَيَّامَ حَيَاتِهِمْ فِي الدُّنْيَا إِلَى أَرْشَدِ الْأُمُورِ، وَفِي الْآخِرَةِ إِلَى الدَّرَجَاتِ، {وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ} يُرْضِي خُصَمَاءَهُمْ وَيَقْبَلُ أَعْمَالَهُمْ.

{سَيَهْدِيهِمْ} “Onları doğru yola iletecek”; dünyadaki hayat günlerinde en doğru işlere, ahirette ise derecelere [iletecektir]. {وَيُصْلِحُ بَالَهُمْ} “durumlarını düzeltecek”; hasımlarını razı edecek ve amellerini kabul edecektir.

14418. Metin

{وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ} أَيْ بَيَّنَ لَهُمْ مَنَازِلَهُمْ فِي الْجَنَّةِ حَتَّى يَهْتَدُوا إِلَى مساكنهم لا يخطؤون ولا يَسْتَدِلُّونَ عَلَيْهَا أَحَدًا كَأَنَّهُمْ سُكَّانُهَا مُنْذُ خُلِقُوا، فَيَكُونُ الْمُؤْمِنُ أَهْدَى إِلَى دَرَجَتِهِ، وَزَوْجَتِهِ وَخَدَمِهِ مِنْهُ إِلَى مَنْزِلِهِ وَأَهْلِهِ فِي الدُّنْيَا، هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ.

{وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ} “ve kendilerine tanıttığı cennete onları koyacaktır”; yani cennetteki konaklarını onlara açıklamıştır; öyle ki meskenlerini şaşırmaksızın bulurlar, sanki yaratıldıklarından beri oranın sakinleriymiş gibi kimseye orayı sormazlar. Mümin [cennetteki] derecesini, eşini ve hizmetçilerini dünyadaki evinden ve ailesinden daha iyi bilir. Müfessirlerin çoğunun görüşü budur.

14419. Metin

وَرَوَى عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: "عَرَّفَهَا لَهُمْ" أَيْ طَيَّبَهَا لَهُمْ، مِنَ الْعَرْفِ، وَهُوَ الرِّيحُ الطَّيِّبَةُ، وَطَعَامٌ

Atâ’nın İbn Abbâs’tan rivayet ettiğine göre1: {عَرَّفَهَا لَهُمْ} “[cenneti] onlara tanıttı”, hoş koku anlamına gelen el-Arf (الْعَرْف) kelimesinden türemiş olarak; [cenneti] onlar için hoş kokulu kıldı demektir2. Nitekim bir yiyeceğin...

14420. Metin

مُعَرَّفٌ أَيْ: مُطَيَّبٌ. (١)

muarraf (مُعَرَّفٌ) olması, kokulandırılmış olması demektir. (1)

14421. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ (٧) وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ (٨) ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ (٩) أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا (١٠) ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ (١١) }

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ (٧) وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ (٨) ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ (٩) أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا (١٠) ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ (١١) } “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar (7). İnkâr edenlere gelince, yıkım/hüsran onlara olsun! [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır (8). Bu, Allah'ın indirdiğini kerih görmeleri (hoşlanmamaları) sebebiyledir; bu yüzden [Allah da] onların amellerini heba etmiştir (9). Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları yerle bir etmiştir; o kâfirlere de bunların benzeri vardır (10). Bu, Allah'ın iman edenlerin mevlâsı (koruyucusu) olması ve kâfirlerin ise hiçbir mevlâsının bulunmaması sebebiyledir (11).”1

14422. Metin

{إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ (١٢) }

{إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ (١٢) } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise [dünyada] zevklenirler ve hayvanların yediği gibi yerler; onların barınağı ateştir. (12)”

14423. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ} أَيْ دِينَهُ وَرَسُولَهُ، {يَنْصُرْكُمْ} عَلَى عَدُوِّكُمْ، {وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ} عِنْدَ الْقِتَالِ.

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ} “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz”; yani O'nun dinine ve elçisine, {يَنْصُرْكُمْ} “O da size yardım eder”; düşmanınıza karşı, {وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ} “ve ayaklarınızı sağlam tutar”; savaş anında.

14424. Metin

{وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بُعْدًا لَهُمْ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: سُقُوطًا لَهُمْ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: خَيْبَةً لَهُمْ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ: شَقَاءً لَهُمْ. قَالَ الْفَرَّاءُ: هُوَ نَصْبٌ عَلَى الْمَصْدَرِ، عَلَى سَبِيلِ الدُّعَاءِ. وَقِيلَ: فِي الدُّنْيَا الْعَثْرَةُ، وَفِي الْآخِرَةِ التَّرَدِّي فِي النَّارِ. وَيُقَالُ لِلْعَاثِرِ: تَعْسًا إِذَا لَمْ يُرِيدُوا قِيَامَهُ، وَضِدُّهُ لَعًا إِذَا أَرَادُوا قِيَامَهُ (١) ، {وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ} لِأَنَّهَا كَانَتْ فِي طَاعَةِ الشَّيْطَانِ.

{وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ} “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara olsun!”; İbn Abbâs: Onlara uzaklık (helak) olsun, demiştir. Ebu'l-Âliye: Onlara düşüş olsun, demiştir. Dahhâk: Onlara hüsran olsun, demiştir. İbn Zeyd: Onlara bedbahtlık olsun, demiştir. Ferrâ şöyle demiştir: Bu, dua kabilinden olmak üzere mastar olarak mansubdur. Dünyada tökezleme, ahirette ise ateşe yuvarlanmadır, denilmiştir. Tökezleyen bir kimsenin kalkmasını istemedikleri vakit ona ‘ta‘sen’ (تَعْسًا / yıkılasın) denir; kalkmasını istediklerinde ise bunun zıddı olarak ‘lean’ (لَعًا / kalkasın) denir (1). {وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ} “[Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır”; çünkü onlar şeytana itaat yolundaydı.

14425. Metin

{ذَلِكَ} التَّعْسُ وَالْإِضْلَالُ، {بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ} .

{ذَلِكَ} “Bu”; yıkım ve boşa çıkarılış, {بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ} “Allah'ın indirdiğini beğenmemelerinden ötürüdür; Allah da onların amellerini heba etmiştir”.

14426. Metin

ثُمَّ خَوَّفَ الْكُفَّارَ فَقَالَ: {أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} أَيْ أَهْلَكَهُمْ، {وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا} إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا، يَتَوَعَّدُ مُشْرِكِي مَكَّةَ.

Sonra kâfirleri korkutarak şöyle buyurdu: {أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Allah onları yerle bir etti”; yani onları helak etti. {وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا} “O kâfirlere de benzerleri vardır”; eğer iman etmezlerse [onların da başına gelecektir]. Mekke müşriklerini tehdit etmektedir.

14427. Metin

{ذَلِكَ} الَّذِي ذَكَرْتُ، {بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا} وَلِيُّهُمْ وَنَاصِرُهُمْ، {وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ} ١٢٧/ألَا نَاصِرَ لَهُمْ. ثُمَّ ذَكَرَ مَآلَ الْفَرِيقَيْنِ فَقَالَ:

{ذَلِكَ} “Bu”; zikrettiğim husus, {بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا} “Allah'ın iman edenlerin mevlası olması... sebebiyledir”; onların dostu ve yardımcısıdır, {وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ} “kâfirlerin ise hiçbir mevlasının olmaması [sebebiyledir]” 127/a onların yardımcısı yoktur. Sonra iki fırkanın varacağı yeri zikrederek şöyle buyurdu:

14428. Metin

{إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ} فِي الدُّنْيَا، {وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ} لَيْسَ لَهُمْ هِمَّةً إِلَّا بُطُونُهُمْ وَفُرُوجُهُمْ، وَهُمْ لَاهُونَ سَاهُونَ عَمَّا فِي غَدٍ، قِيلَ: الْمُؤْمِنُ فِي الدُّنْيَا يَتَزَوَّدُ، وَالْمُنَافِقُ يَتَزَيَّنُ، وَالْكَافِرُ يَتَمَتَّعُ، {وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ} .

{إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ} “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İnkâr edenler ise zevklenip geçinirler”; dünyada, {وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ} “ve hayvanların yediği gibi yerler”; onların karınları ve cinsel arzularından başka hiçbir gayeleri yoktur; yarın [kıyamette] başlarına geleceklerden yana gaflet ve unutkanlık içindedirler. Şöyle denilmiştir: Mümin dünyada azık edinir, münafık süslenir, kâfir ise [sadece] zevklenip faydalanır. {وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ} “Ateş ise onlar için bir barınaktır”.1

14429. Metin

{وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ (١٣) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ (١٤) مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ (١٥) }

{وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ أَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ (١٣) أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ (١٤) مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ (١٥) } “Seni yurdundan çıkaran kentten daha kuvvetli nice kentler vardı ki, biz onları helak ettik de kendilerine bir yardımcı bulunmadı. (13) Rabbinden açık bir delil üzere bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler gibi midir? (14) Takva sahiplerine vaad olunan cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmamış sudan ırmaklar, tadı değişmemiş sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada onlar için her türlü meyveden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. [Bu nimetler içindeki kimse], ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça etsin diye kaynar su içirilen kimse gibi midir? (15)”

14430. Metin

{وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ} أَيْ أَخْرَجَكَ أَهْلُهَا، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَمْ رِجَالٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ؟ يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: {أَهْلَكْنَاهُمْ} وَلَمْ يَقُلْ: أَهْلَكْنَاهَا، {فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْغَارِ الْتَفَتَ إِلَى مَكَّةَ وَقَالَ: "أَنْتِ أَحَبُّ بِلَادِ اللَّهِ إِلَى اللَّهِ وَأَحَبُّ بِلَادِ اللَّهِ إِلَيَّ وَلَوْ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ لَمْ يُخْرِجُونِي لَمْ أَخْرُجْ مِنْكِ" فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ (١) .

{وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّتِي أَخْرَجَتْكَ} “Seni yurdundan çıkaran kentten daha kuvvetli nice kentler vardı ki...”; yani seni halkı çıkardı. İbn Abbâs şöyle demiştir: Mekke halkından daha güçlü nice adamlar vardı; buna [ayetin devamındaki] {أَهْلَكْنَاهُمْ} “onları helak ettik” kavli delalet etmektedir, “onayı helak ettik” dememiştir. {فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ} “kendilerine bir yardımcı bulunmadı”. İbn Abbâs şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'den mağaraya doğru çıktığında Mekke'ye dönüp baktı ve: “Sen Allah'ın beldeleri içinde Allah'a en sevimli olanı ve bana da Allah'ın beldeleri içinde en sevimli olanısın. Eğer müşrikler beni çıkarmasaydı senden çıkmazdım” dedi. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi (1).

14431. Metin

{أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ} يَقِينٍ مِنْ دِينِهِ، مُحَمَّدٌ وَالْمُؤْمِنُونَ، {كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ} يَعْنِي عِبَادَةَ الْأَوْثَانِ، وَهُمْ أَبُو جَهْلٍ وَالْمُشْرِكُونَ.

{أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ} “Rabbinden açık bir delil üzere bulunan kimse...”; dininden kesin bir bilgi (yakîn) üzere olan Muhammed ve müminler, {كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ} “...kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına uyan kimseler gibi midir?”; yani putlara tapanlar gibi midir ki bunlar da Ebû Cehil ve müşriklerdir.

14432. Metin

{مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ} أَيْ صِفَتُهَا، {فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ} آجِنٍ مُتَغَيِّرٍ مُنْتِنٍ، قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ "أَسِنٍ" بِالْقَصْرِ، وَالْآخَرُونَ بِالْمَدِّ، وَهُمَا لُغَتَانِ يُقَالُ: أَسِنَ الْمَاءُ يَأْسَنُ أَسَنًا، وَأَجِنَ يَأْجُنُ، أُسُونًا وَأُجُونًا، إِذَا تَغَّيرَ، {وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ} [لَذِيذَةٌ] (٢) ، {لِلشَّارِبِينَ} لَمْ تُدَنِّسْهَا الْأَرْجُلُ وَلَمْ تُدَنِّسْهَا الْأَيْدِي، {وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى} .

{مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ} “Takva sahiplerine vaad olunan cennetin durumu...”; yani sıfatı, {فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ} “Orada bozulmamış sudan ırmaklar... vardır”; kokuşmamış, değişmemiş ve pis kokmamış. İbn Kesîr “esinin” (أَسِنٍ) şeklinde kasr ile (kısa), diğerleri ise med ile (uzun) okumuşlardır. Bunlar iki lehçedir; su değiştiğinde ‘esine’l-mâu ye’senü esenen’ ve ‘ecine ye’cünü üsûnen ve ucûnen’ denir. {وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ} [lezzetli] (2), {لِلشَّارِبِينَ} “...tadı değişmemiş sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar”; ona ayaklar basmamış ve eller değmemiştir. {وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى} “ve süzme baldan ırmaklar vardır”.

14433. Metin

أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ الْقَاهِرِ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْغَافِرِ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عِيسَى الْجُلُودِيُّ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سُفْيَانَ، حَدَّثَنَا مُسْلِمُ بْنُ الْحَجَّاجِ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، أَخْبَرَنَا أَبُو أُسَامَةَ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ نَمِيرٍ وَعَلِيُّ بْنُ مُسْهِرٍ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، عَنْ خُبَيْبِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ حَفْصِ بْنِ عَاصِمٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "سَيْحَانُ وَجَيْحَانُ وَالنِّيلُ وَالْفُرَاتُ كُلٌّ مِنْ أَنْهَارِ الْجَنَّةِ". (٣)

Bize İsmâil b. Abdilkâhir bildirdi, bize Abdülgâfir b. Muhammed bildirdi, bize Muhammed b. Îsâ el-Cülûdî bildirdi, bize İbrâhîm b. Muhammed b. Süfyân rivayet etti, bize Müslim b. el-Haccâc rivayet etti, bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti, bize Ebû Üsâme, Abdullâh b. Nümeyr ve Ali b. Müshir bildirdi, Ubeydullâh b. Ömer'den, Hubeyb b. Abdirrahmân'dan, Hafs b. Âsım'dan, Ebû Hüreyre'den naklettiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat; hepsi cennet ırmaklarındandır.” (3)

14434. Metin

قَالَ كَعْبُ الْأَحْبَارِ: نَهْرُ دِجْلَةَ نَهْرُ مَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَنَهْرُ الْفُرَاتِ نَهْرُ لَبَنِهِمْ، وَنَهْرُ مِصْرَ نَهْرُ

Ka‘b el-Ahbâr şöyle demiştir: “Dicle nehri cennet ehlinin su ırmağı, Fırat nehri onların süt ırmağı, Mısır nehri [Nil] ise onların...

14435. Metin

خَمْرِهِمْ، وَنَهْرُ سَيْحَانَ نَهْرُ عَسَلِهِمْ، وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ الْأَرْبَعَةُ تَخْرُجُ مِنْ نَهْرِ الْكَوْثَرِ. (١)

şarap ırmaklarıdır; Seyhan nehri de bal ırmaklarıdır. Bu dört nehir Kevser nehrinden çıkmaktadır. (1)

14436. Metin

{وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ} أَيْ مَنْ كَانَ فِي هَذَا النَّعِيمِ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ، {وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا} شَدِيدَ الْحَرِّ تُسَعَّرُ عَلَيْهِمْ جَهَنَّمُ مُنْذُ خُلِقَتْ إِذَا أُدْنِيَ مِنْهُمْ شَوَى وُجُوهَهُمْ ووقعت فروة رؤوسهم فَإِذَا شَرِبُوهُ، {فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ} فَخَرَجَتْ مِنْ أَدْبَارِهِمْ، وَالْأَمْعَاءُ جَمِيعُ مَا فِي الْبَطْنِ مِنَ الْحَوَايَا وَاحِدُهَا مِعًى.

{وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ} “Orada onlar için her türlü meyveden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. [Bu nimetler içindeki kimse], ateşte ebedî kalan... kimse gibi midir?”; yani bu nimetler içinde olan kimse ateşte ebedî kalan gibi midir? {وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا} “ve [kendilerine] kaynar su içirilen”; son derece sıcak, yaratıldığından beri üzerlerine cehennem kızdırılmıştır; kendilerine yaklaştırıldığında yüzlerini kavurur ve başlarının derisi düşer, onu içtiklerinde ise; {فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ} “bağırsaklarını parça parça etsin”; dübürlerinden dışarı çıkar. Em'â (الْأَمْعَاءُ), karındaki bütün bağırsaklardır, tekili mi'an (مِعًى) kelimesidir.

14437. Metin

{وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ (١٦) وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ (١٧) فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ (١٨) }

{وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ آنِفًا أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ (١٦) وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ (١٧) فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ (١٨) } “Onlardan seni dinleyenler de vardır. Nihayet senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara: ‘Az önce ne dedi?’ derler. İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği ve hevalarına uymuş kimselerdir. (16) Doğru yolu bulanlara gelince, [Allah] onların hidayetini artırmış ve sakınmalarını sağlamıştır. (17) Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun alametleri gelmiştir. Artık o kendilerine geldiği zaman öğüt almaları onlara ne fayda verir? (18)”

14438. Metin

{وَمِنْهُمْ} يَعْنِي مِنْ هَؤُلَاءِ الْكُفَّارِ، {مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} وَهْمُ الْمُنَافِقُونَ، يَسْتَمِعُونَ قَوْلَكَ فَلَا يَعُونَهُ وَلَا يَفْهَمُونَهُ، تَهَاوُنًا بِهِ وَتَغَافُلًا {حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ} يَعْنِي فَإِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ، {قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ} مِنَ الصَّحَابَةِ: {مَاذَا قَالَ} مُحَمَّدٌ، {آنِفًا} ؟ يَعْنِي الْآنَ، هُوَ مِنَ الِائْتِنَافِ وَيُقَالُ: ائْتَنَفْتُ الْأَمْرَ أَيِ ابْتَدَأْتُهُ وَأُنْفُ الشَّيْءِ أَوَّلُهُ.

{وَمِنْهُمْ} “Onlardan...”; yani bu kâfirlerden, {مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} “seni dinleyenler de vardır”; onlar münafıklardır. Senin sözünü dinlerler fakat onu küçümseyerek ve aldırmayarak kavramazlar ve anlamazlar. {حَتَّى إِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ} “Nihayet senin yanından çıktıkları zaman”; yani senin yanından çıktıklarında, {قَالُوا لِلَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ} “kendilerine ilim verilmiş olanlara... derler”; ashabdan olanlara: {مَاذَا قَالَ} “ne dedi?”; Muhammed {آنِفًا} “Az önce”; yani şimdi ne dedi? Bu, istinâf kökündendir. ‘İ'tenefter-ramra’ (işe yeniden başladım) denir; bir şeyin enf'i (أُنْفُ) ise onun başı (ilki) demektir.

14439. Metin

قَالَ مُقَاتِلٌ: وَذَلِكَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَخْطُبُ وَيَعِيبُ الْمُنَافِقِينَ، فَإِذَا خَرَجُوا مِنَ الْمَسْجِدِ سَأَلُوا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ اسْتِهْزَاءً: مَاذَا قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ؟

Mukâtil şöyle demiştir: Bu durum, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hutbe irad edip münafıkları kınadığı vakit oluyordu; mescitten çıktıklarında alay ederek Abdullah b. Mes'ûd'a: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ne dedi?” diye sorarlardı.

14440. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَقَدْ سُئِلَتْ فِيمَنْ سُئِلَ. (٢)

İbn Abbâs: “Kendilerine sorulanlar arasında bana da sorulmuştu” demiştir. (2)

14441. Metin

{أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ} فِلْمْ يُؤْمِنُوا، {وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ} فِي الْكُفْرِ وَالنِّفَاقِ.

{أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ} “İşte onlar, Allah'ın kalplerini mühürlediği... kimselerdir”; dolayısıyla iman etmezler, {وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ} “ve hevalarına uymuş [kimselerdir]”; küfür ve nifak konusunda.

14442. Metin

{وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا} يَعْنِي الْمُؤْمِنِينَ، {زَادَهُمْ} مَا قَالَ الرَّسُولُ ﷺ، {هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ} وَفَّقَهُمْ لِلْعَمَلِ بِمَا أَمَرَهُمْ بِهِ، وَهُوَ التَّقْوَى، قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: وَآتَاهُمْ ثَوَابَ تَقْوَاهُمْ. {فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً}

{وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا} “Doğru yolu bulanlara gelince”; yani müminleri [kastetmektedir], {زَادَهُمْ} Resûl'ün sallallâhu aleyhi ve sellem söyledikleri [onların], {هُدًى وَآتَاهُمْ تَقْوَاهُمْ} “hidayetlerini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir”; kendilerine emrettiği şeyleri uygulamaya onları muvaffak kılmıştır ki o da takvadır. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: “Onlara takvalarının sevabını vermiştir.”1 {فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً} “Onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı bekliyorlar?”2

14443. Metin

أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدٍ الدَّاوُدِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مُوسَى بْنِ الصَّلْتِ، حَدَّثَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الْهَاشِمِيُّ، حَدَّثَنَا الْحُسَيْنُ بْنُ الْحَسَنِ، حَدَّثَنَا ابْنُ الْمُبَارَكِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرُ بْنُ رَاشِدٍ، عَمَّنْ سَمِعَ الْمَقْبُرِيَّ يُحَدِّثُ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: "مَا يَنْتَظِرُ أَحَدُكُمْ مِنَ الدُّنْيَا إِلَّا غِنًى مُطْغِيًا، أَوْ فَقْرًا مُنْسِيًا، أَوْ مَرَضًا مُفْسِدًا، أَوْ هَرَمًا مُفَنِّدًا، أَوْ مَوْتًا مُجْهِزًا، أَوِ الدَّجَّالَ فَالدَّجَّالُ شَرُّ غَائِبٍ يُنْتَظَرُ، أَوِ السَّاعَةُ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ". (١)

Bize Ebu'l-Hasen Abdurrahman b. Muhammed ed-Dâvûdî haber verdi, bize Ebu'l-Hasen Ahmed b. Muhammed b. Mûsâ b. es-Salt haber verdi, bize Ebû İshak el-Hâşimî anlattı, bize el-Hüseyn b. el-Hasen anlattı, bize İbnü'l-Mübârek anlattı, bize Ma'mer b. Râşid, el-Makburî'yi Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem naklederken işiten kimseden haber verdi; [Peygamber] şöyle buyurdu: "Sizden biriniz dünyadan azdıran zenginlikten, unutturan fakirlikten, ifsat eden hastalıktan, bunaklık veren ihtiyarlıktan, ansızın gelen ölümden ya da Deccal'den başkasını mı bekliyor? Ki Deccal, beklenen en şerli gaybdır. Yoksa kıyameti mi [bekliyor]? Kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır." (¬١)

14444. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا} أَيْ أَمَارَاتُهَا وَعَلَامَاتُهَا، وَاحِدُهَا: شَرْطٌ، وَكَانَ النَّبِيُّ ﷺ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ.

Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: {فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا} “Şüphesiz onun alametleri gelmiştir” sözü; yani emareleri ve işaretleri [gelmiştir]. Bunun tekili 'şarat'tır (شَرْطٌ). Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de kıyametin alametlerindendi.

14445. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ الْمِقْدَامِ، حَدَّثَنَا فَضْلُ بْنُ سُلَيْمَانَ، حَدَّثَنَا أَبُو حَازِمٍ، حَدَّثَنَا سَهْلُ بْنُ سَعْدٍ قَالَ: رَأَيْتُ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ بِأُصْبُعَيْهِ هَكَذَا، بِالْوُسْطَى وَالَّتِي تَلِي الْإِبْهَامَ: "بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ". (٢)

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Ahmed b. el-Mikdâm anlattı, bize Fadl b. Süleyman anlattı, bize Ebû Hâzim anlattı, bize Sehl b. Sa'd anlattı: Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem iki parmağıyla, orta parmağı ile başparmağın yanındaki parmağıyla şöyle yaparken gördüm: "Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik." (¬٢)

14446. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا حَفْصُ بْنُ عُمَرٍ الْحَوْضِيُّ، حَدَّثَنَا هُشَامٌ، عَنْ قَتَادَةَ، عَنْ أَنَسٍ قَالَ: لَأُحَدِّثَنَّكُمْ بِحَدِيثٍ سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ لَا يُحَدِّثَنَّكُمْ بِهِ أَحَدٌ غَيْرِي، سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: "إِنَّ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ أَنْ يُرْفَعَ الْعِلْمُ، وَيَكْثُرَ الْجَهْلُ، وَيَكْثُرَ الزِّنَا، وَيَكْثُرَ شُرْبُ الْخَمْرِ، وَيَقِلَّ الرِّجَالُ وَيَكْثُرُ النِّسَاءُ، حَتَّى يَكُونَ لِخَمْسِينَ امْرَأَةٍ الْقَيِّمُ الْوَاحِدُ". (٣)

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Hafs b. Ömer el-Havdî anlattı, bize Hişâm, Katâde'den, o da Enes'ten anlattı; [Enes] dedi ki: Size Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem işittiğim, benden başka kimsenin size anlatmayacağı bir hadis rivayet edeceğim. Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: "Şüphesiz ilmin kaldırılması, cehaletin çoğalması, zinanın yayılması, içki içilmesinin artması, erkeklerin azalıp kadınların çoğalması öyle ki elli kadına tek bir bakan (gözeten) olması, kıyamet alametlerindendir." (¬٣)

14447. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ سِنَانَ، حَدَّثَنَا فُلَيْحٌ، حَدَّثَنِي هِلَالُ بْنُ عَلِيٍّ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ: بَيْنَمَا النَّبِيُّ ﷺ فِي مَجْلِسٍ يُحَدِّثُ الْقَوْمَ إِذْ جَاءَهُ أَعْرَابِيٌّ فَقَالَ: مَتَى السَّاعَةُ؟ فَمَضَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُحَدِّثُ، فقال بعض ١٢٧/ب الْقَوْمِ: سَمِعَ مَا قَالَ فَكَرِهَ مَا قَالَ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: بَلْ لَمْ يَسْمَعْ، حَتَّى إِذَا قَضَى حَدِيثَهُ، قَالَ: "أَيْنَ السَّائِلُ عَنِ السَّاعَةِ؟ " قَالَ: هَا أَنَا يَا رَسُولَ

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Naîmî haber verdi, bize Muhammed b. Yûsuf haber verdi, bize Muhammed b. İsmâil anlattı, bize Muhammed b. Sinân anlattı, bize Fuleyh anlattı, bana Hilâl b. Alî, Atâ b. Yesâr'dan, o da Ebû Hüreyre'den radıyallâhu anh anlattı; [Ebû Hüreyre] dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir mecliste topluluğa [söz] anlatırken bir bedevi gelip: «Kıyamet ne zaman?» dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem anlatmaya devam etti. Topluluktan bazıları: «[Bedevinin] söylediğini işitti fakat söylediğinden hoşlanmadı» dedi. Bazıları da: «Bilakis işitmedi» dedi. Nihayet sözünü bitirdiğinde: «Kıyameti soran nerede?» buyurdu. [Bedevi]: «İşte buradayım ey Allah'ın

14448. Metin

اللَّهِ، قَالَ: "إِذَا ضُيِّعَتِ الْأَمَانَةُ فَانْتَظَرِ السَّاعَةَ". قَالَ: كَيْفَ إِضَاعَتُهَا؟ قَالَ: "إِذَا وُسِّدَ الْأَمْرُ إِلَى غَيْرِ أَهْلِهِ فَانْتَظَرِ السَّاعَةَ". (١)

dedi. Şöyle buyurdu: "Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle." [Bedevi]: “Onun zayi edilmesi nasıldır?” dedi. [Peygamber]: "İş ehli olmayana verildiği zaman kıyameti bekle" buyurdu. (¬١)

14449. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ} فَمِنْ أَيْنَ لَهُمُ التَّذَكُّرُ وَالِاتِّعَاظُ وَالتَّوْبَةُ إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ؟ نَظِيرُهُ: "يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسَانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى" (الْفَجْرِ-٢٣) .

Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: {فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ} “Artık o kendilerine geldiği zaman öğüt almaları onlara ne fayda verir?” sözü; kıyamet kendilerine geldiği vakit hatırlayıp ibret almaları ve tövbe etmeleri onlar için nereden mümkün olsun? Bunun benzeri şudur: "O gün insan hatırlar, fakat hatırlamanın ona ne faydası var?" (el-Fecr, 23).

14450. Metin

{فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ (١٩) }

{فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ (١٩) } “Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur; hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. Allah, dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir. (19)”

14451. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ} قِيلَ: الْخِطَابُ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ وَالْمُرَادُ بِهِ غَيْرُهُ، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ فَاثْبُتْ عَلَيْهِ. وَقَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: فَازْدَدْ عِلْمًا عَلَى عِلْمِكَ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ وَابْنُ عُيَيْنَةَ: هُوَ مُتَّصِلٌ بِمَا قَبْلَهُ مَعْنَاهُ: إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا مَلْجَأَ وَلَا مَفْزَعَ عِنْدَ قِيَامِهَا إِلَّا إِلَى اللَّهِ. وَقِيلَ: فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، أَنَّ الْمَمَالِكَ تَبْطُلُ عِنْدَ قِيَامِهَا، فَلَا مُلْكَ وَلَا حُكْمَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلَّهِ، {وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ} أَمْرٌ بِالِاسْتِغْفَارِ مَعَ أَنَّهُ مَغْفُورٌ لَهُ لِتَسْتَنَّ بِهِ أُمَّتُهُ.

Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: {فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ} “Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur” sözü; hitabın Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem olduğu, kastedilenin ise başkası olduğu söylenmiştir. Anlamının: “Bunun üzerinde sebat et” olduğu da söylenmiştir. El-Hüseyn b. el-Fadl: “İlminin üzerine ilim artır” demiştir. Ebu'l-Âliye ve İbn Uyeyne şöyle demişlerdir: Bu, öncekiyle bağlantılıdır; anlamı şudur: Kıyamet onlara geldiğinde, onun kopuşu anında Allah'tan başka bir sığınak ve dayanak olmadığını bil. Şöyle de denilmiştir: Bil ki Allah'tan başka ilah yoktur; kıyamet koptuğunda hükümranlıklar son bulur, Allah'tan başka hiç kimsenin mülkü ve hükmü kalmaz. {وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ} “kendi günahın için bağışlanma dile”; bağışlanmış olmasına rağmen bu, ümmetinin kendisini örnek alması için yapılmış bir istiğfar emridir.

14452. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمَلِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مَنْصُورٍ السَّمْعَانِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو جَعْفَرٍ الرَّيَّانِيُّ، حَدَّثَنَا حُمَيْدُ بْنُ زَنْجَوَيْهِ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حَرْبٍ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، عَنْ ثَابِتٍ، عَنْ أَبِي بُرْدَةَ، عَنِ الْأَغَرِّ الْمُزْنِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّهُ لَيُغَانُ عَلَى قَلْبِي، وَإِنِّي لِأَسْتَغْفِرُ اللَّهَ فِي كُلِّ يَوْمٍ مِائَةَ مَرَّةٍ". (٢)

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Ebû Mansûr es-Sem'ânî haber verdi, bize Ebû Ca'fer er-Reyyânî haber verdi, bize Humeyd b. Zenceveyh anlattı, bize Süleyman b. Harb anlattı, bize Hammâd b. Zeyd, Sâbit'ten, o Ebû Bürde'den, o da el-Eğarr el-Müzenî'den anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki kalbime bir perde çekilir (ağırlık çöker) ve ben her gün muhakkak Allah'tan yüz defa bağışlanma dilerim." (¬٢)

14453. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} هَذَا إِكْرَامٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِهَذِهِ الْأُمَّةِ حَيْثُ أَمَرَ نَبِيَّهُمْ ﷺ أَنْ يَسْتَغْفِرَ لِذُنُوبِهِمْ وَهُوَ الشَّفِيعُ الْمُجَابُ فِيهِمْ، {وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالضَّحَّاكُ: "مُتَقَلَّبَكُمْ" مُتَصَرَّفُكُمْ [وَمُنْتَشَرُكُمْ فِي أَعْمَالِكُمْ فِي الدُّنْيَا، "وَمَثْوَاكُمْ" مَصِيرُكُمْ فِي الْآخِرَةِ إِلَى الْجَنَّةِ أَوْ إِلَى النَّارِ.

Aziz ve Celil olan [Allah]'ın: {وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} “ve mümin erkekler ile mümin kadınlar için [bağışlanma dile]” sözü; bu, Allah Teâlâ'nın peygamberlerine sallallâhu aleyhi ve sellem onların günahları için bağışlanma dilemesini emretmesi suretiyle bu ümmete bir ikramıdır ki o, haklarında şefaati kabul olunan şefaatçidir. {وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ} “Allah, dönüp dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.” İbn Abbâs ve ed-Dahhâk şöyle demiştir: "Dönüp dolaştığınız yer (مُتَقَلَّبَكُمْ)", [dünyada işleriniz için] hareket ettiğiniz ve dağıldığınız yerdir; "duracağınız yer (مَثْوَاكُمْ)" ise ahirette Cennet'e veya Cehennem'e olan varış yerinizdir.

14454. Metin

وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَابْنُ جَرِيرٍ: "مُتَقَلَّبَكُمْ" مُنْصَرَفُكُمْ] ٣ لِأَشْغَالِكُمْ بِالنَّهَارِ، "وَمَثْوَاكُمْ" مَأْوَاكُمْ إِلَى مَضَاجِعِكُمْ بِاللَّيْلِ.

Mukâtil ve İbn Cerîr ise şöyle demiştir: "[Dönüp dolaştığınız yer (مُتَقَلَّبَكُمْ)], gündüz işleriniz için yönelip dağılmanızdır]3; 'duracağınız yer (وَمَثْوَاكُمْ)' ise geceleyin yataklarınıza çekilip sığınmanızdır."

14455. Metin

وَقَالَ عِكْرِمَةُ: "مُتَقَلَّبَكُمْ" مِنْ أَصْلَابِ الْآبَاءِ إِلَى أَرْحَامِ الْأُمَّهَاتِ. "وَمَثْوَاكُمْ" مَقَامُكُمْ فِي الْأَرْضِ.

İkrime: "Dönüp dolaştığınız yer (مُتَقَلَّبَكُمْ)", babaların sulbünden annelerin rahimlerinedir; "duracağınız yer (مَثْوَاكُمْ)" ise yeryüzündeki yerleşim yerinizdir, demiştir.

14456. Metin

وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: "مُتَقَلَّبَكُمْ" مِنْ ظَهْرٍ إِلَى بَطْنٍ، "وَمَثْوَاكُمْ" مَقَامُكُمْ فِي الْقُبُورِ.

İbn Keysân: "Dönüp dolaştığınız yer (مُتَقَلَّبَكُمْ)", bir sırttan bir karna geçiştir; "duracağınız yer (مَثْوَاكُمْ)" ise kabirlerdeki ikamet yerinizdir, demiştir.

14457. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ عَالِمٌ بِجَمِيعِ أَحْوَالِكُمْ فَلَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ مِنْهَا.

Anlam şudur: O, sizin bütün durumlarınızı bilmektedir, dolayısıyla bunlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

14458. Metin

{وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ (٢٠) طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ (٢١) }

{وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ (٢٠) طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ (٢١) } “İman edenler: 'Keşke bir sure indirilseydi!' derler. Fakat hükmü açık bir sure indirilip de içinde savaş anılınca kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına düşmüş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara lâyık olan da budur! (20) İtaat ve güzel sözdür. İş ciddileştiğinde eğer Allah'a sadakat gösterselerdi, kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. (21)”

14459. Metin

{وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا} حِرْصًا مِنْهُمْ عَلَى الْجِهَادِ: {لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ} تَأْمُرُنَا بِالْجِهَادِ، {فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ} قَالَ قَتَادَةُ: كُلُّ سُورَةٍ ذُكِرَ فِيهَا الْجِهَادُ فَهِيَ مُحَكَّمَةٌ، وَهِيَ أَشَدُّ الْقُرْآنِ عَلَى الْمُنَافِقِينَ، {رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} يَعْنِي الْمُنَافِقِينَ، {يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ} شَزَرًا بِتَحْدِيقٍ شَدِيدٍ، كَرَاهِيَةً مِنْهُمْ لِلْجِهَادِ وَجُبْنًا عَنْ لِقَاءِ الْعَدُوِّ، {نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ} كَمَا يَنْظُرُ الشَّاخِصُ بَصَرُهُ عِنْدَ الْمَوْتِ، {فَأَوْلَى لَهُمْ} وَعِيدٌ وَتَهْدِيدٌ، وَمَعْنَى قَوْلِهِمْ فِي التَّهْدِيدِ: "أَوْلَى لَكَ" أَيْ: وَلِيَكَ وَقَارَبَكَ مَا تَكْرَهُ.

{وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenler... derler”; cihada olan arzularından dolayı: {لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ} “Keşke... bir sure indirilseydi!”; bize cihadı emreden. {فَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ} “Fakat hükmü açık bir sure indirilip de içinde savaş anılınca”; Katâde: “İçinde cihad anılan her sure muhkemdir ve Kur'an'ın münafıklara en ağır gelen kısmıdır” demiştir. {رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} “kalplerinde hastalık bulunanların... görürsün”; yani münafıkların, {يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ} “sana baktıklarını”; cihattan hoşlanmadıkları ve düşmanla karşılaşmaktan korktukları için dik dik ve şiddetli bir bakışla, {نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ} “ölüm baygınlığına düşmüş kimsenin bakışı gibi”; ölüm anında gözü dikilip donakalmış kimsenin baktığı gibi. {فَأَوْلَى لَهُمْ} “Onlara lâyık olan da budur!”; bu bir tehdit ve uyarıdır. Arapların tehdit ifadesinde kullandıkları: “Evlâ leke (أَوْلَى لَكَ)” sözünün anlamı: “Hoşlanmadığın şey sana yaklaştı ve yakındır” demektir.

14460. Metin

ثُمَّ قَالَ: {طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ} وَهَذَا ابْتِدَاءٌ مَحْذُوفُ الْخَبَرِ، تَقْدِيرُهُ: طَاعَةٌ، وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ أَمْثَلُ، أَيْ لَوْ أَطَاعُوا وَقَالُوا قَوْلًا مَعْرُوفًا كَانَ أَمْثَلُ وَأَحْسَنُ.

Sonra şöyle buyurdu: {طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ} “İtaat ve güzel sözdür”; bu, haberi hazfedilmiş bir mübtedadır; takdiri: “İtaat ve güzel bir söz daha uygundur” şeklindedir. Yani itaat edip güzel bir söz söyleselerdi daha uygun ve daha hayırlı olurdu.

14461. Metin

وَقِيلَ: مَجَازُهُ: يَقُولُ هَؤُلَاءِ الْمُنَافِقُونَ قَبْلَ نُزُولِ السُّورَةِ الْمُحْكَمَةِ: طَاعَةٌ، رَفَعَ عَلَى الْحِكَايَةِ أَيْ أَمْرُنَا طَاعَةٌ أَوْ مِنَّا طَاعَةٌ، "وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ": حَسَنٌ.

Şöyle de denilmiştir: Bunun mecazî anlamı: Bu münafıklar, muhkem sure inmeden önce hikâye yoluyla merfû kılınarak: “İşimiz itaattir” veya “Bizden beklenen itaattir” derler. “Güzel söz (وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ)” ise: iyi sözdür.

14462. Metin

وَقِيلَ: هُوَ مُتَّصِلٌ بِمَا قَبْلَهُ، وَاللَّامُ فِي قَوْلِهِ: "لَهُمْ" بِمَعْنَى الْبَاءِ، مَجَازُهُ: فَأَوْلَى بِهِمْ طَاعَةُ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ بِالْإِجَابَةِ، أَيْ لَوْ أَطَاعُوا كَانَتِ الطَّاعَةُ وَالْإِجَابَةُ أَوْلَى بِهِمْ، وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ عَطَاءٍ.

Öncekine bağlı olduğu da söylenmiştir; “Onlara (لَهُمْ)” ifadesindeki lâm harfi bâ (بِ) anlamındadır; mecazî takdiri şöyledir: “Allah'a ve Resulü'ne itaat ile icabet içeren güzel bir söz söylemek onlara daha layıktır”; yani şayet itaat etselerdi itaat ve icabet onlar için daha uygun olurdu. Bu, İbn Abbâs'ın Atâ rivayetindeki görüşünün anlamıdır.

14463. Metin

{فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ} أَيْ جَدَّ الْأَمْرُ وَلَزِمَ فَرْضُ الْقِتَالِ وَصَارَ الْأَمْرُ مَعْزُومًا، {فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ} فِي إِظْهَارِ الْإِيمَانِ وَالطَّاعَةِ، {لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ} وَقِيلَ: جَوَابُ "إِذَا" مَحْذُوفٌ تَقْدِيرُهُ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ نَكَّلُوا وَكَذَّبُوا فِيمَا وَعَدُوا وَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ.

{فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ} “İş ciddileştiğinde”; yani iş ciddiye bindiğinde, savaş farzı kesinleşip iş karara bağlandığında, {فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ} “eğer Allah'a sadakat gösterselerdi”; imanı ve itaati açığa vurma konusunda, {لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ} “kendileri için elbette daha hayırlı olurdu”. Şöyle de denilmiştir: “İzâ (إِذَا)” edatının cevabı mahzuftur; takdiri: “İş kesinleşince geri durdular ve vadettikleri şeyde yalan söylediler; şayet Allah'a sadakat gösterselerdi kendileri için elbette daha hayırlı olurdu” şeklindedir.

14464. Metin

{فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ (٢٢) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ (٢٣) أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا (٢٤) إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَى لَهُمْ (٢٥) }

{فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ (٢٢) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ (٢٣) أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا (٢٤) إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَى لَهُمْ (٢٥) } “Demek siz [yönetimi] ele alırsanız ya da yüz çevirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparacak mısınız? (22) İşte onlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği, bu yüzden sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir. (23) Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var? (24) Şüphesiz kendilerine hidayet belli olduktan sonra gerisingeriye dönenlere şeytan bunu allayıp pullamış ve onları uzun emellere düşürmüştür. (25)”

14465. Metin

{فَهَلْ عَسَيْتُمْ} فَلَعَلَّكُمْ، {إِنْ تَوَلَّيْتُمْ} أَعْرَضْتُمْ عَنِ الْقُرْآنِ وَفَارَقْتُمْ أَحْكَامَهُ، {أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ} تَعُودُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ عَلَيْهِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَتُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ بِالْمَعْصِيَةِ وَالْبَغْيِ وَسَفْكِ الدِّمَاءِ، وَتَرْجِعُوا إِلَى الْفُرْقَةِ بَعْدَ مَا جَمَعَكُمُ اللَّهُ بِالْإِسْلَامِ. {وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ} قَرَأَ يَعْقُوبُ: "وَتَقْطَعُوا" بِفَتْحِ التَّاءِ خَفِيفٌ، والآخرون بالتشديد و"تقطعوا" مِنَ التَّقْطِيعِ، عَلَى التَّكْثِيرِ، لِأَجْلِ الْأَرْحَامِ، قَالَ قَتَادَةُ: كَيْفَ رَأَيْتُمُ الْقَوْمَ حِينَ تَوَلَّوْا عَنْ كِتَابِ اللَّهِ أَلَمْ يَسْفِكُوا الدَّمَ الْحَرَامَ، وَقَطَّعُوا الْأَرْحَامَ، وَعَصَوُا الرَّحْمَنَ؟ وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ مِنَ الْوِلَايَةِ. وَقَالَ الْمُسَيِّبُ بْنُ شَرِيكٍ وَالْفَرَّاءُ: يَقُولُ فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنَّ وُلِّيتُمْ أَمْرَ النَّاسِ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ بِالظُّلْمِ، نَزَلَتْ فِي بَنِي أُمِّيَّةَ وَبَنِي هَاشِمٍ (١) ، يَدُلُّ عَلَيْهِ قِرَاءَةُ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ "تُوُلِّيتُمْ" بِضَمِّ التَّاءِ وَالْوَاوِ وَكَسْرِ اللَّامِ، يَقُولُ: إِنْ وَلَّيْتُكُمْ وُلَاةً جَائِرَةً خَرَجْتُمْ مَعَهُمْ فِي الْفِتْنَةِ وَعَاوَنْتُمُوهُمْ.

{فَهَلْ عَسَيْتُمْ} “Demek siz...”; öyleyse umulur ki sizler, {إِنْ تَوَلَّيْتُمْ} “yüz çevirirseniz”; Kur'an'dan yüz çevirip hükümlerinden ayrılırsanız, {أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ} “yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak [mısınız?]”; Cahiliye'deki halinize dönüp isyan, azgınlık ve kan dökmekle yeryüzünde bozgunculuk yapar ve Allah sizi İslam ile bir araya getirdikten sonra tekrar ayrılığa dönersiniz. {وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ} “ve akrabalık bağlarınızı koparacak [mısınız?]”; Ya'kûb te'nin fethasıyla şeddesiz olarak: “Ve takta'û (وَتَقْطَعُوا)” şeklinde okumuştur. Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır; "tektî' (تَقْطِيع)" kökünden, akrabalık bağlarının çokluğu sebebiyle çokluk bildirmektedir. Katâde: “Allah'ın Kitabı'ndan yüz çevirdiklerinde bu topluluğu nasıl gördünüz? Haram kanı dökmediler mi, akrabalık bağlarını koparmadılar mı ve Rahmân'a isyan etmediler mi?” demiştir. Bazıları: Bu, vilayet (yöneticilik) kökündendir, demiştir. Müseyyeb b. Şerîk ve el-Ferrâ şöyle demiştir: [Allah] şöyle buyurmaktadır: “Şayet insanların işini üstlenip yönetici olursanız zulümle yeryüzünde bozgunculuk mu yapacaksınız?” Bu ayet Ümeyyeoğulları ve Hâşimoğulları hakkında inmiştir (¬١). Ali b. Ebî Tâlib'in te ve vâv'ın dammesi, lâm'ın kesresiyle "Tüvüllîtüm (تُوُلِّيتُمْ)" kıraati de buna delalet eder; yani: “Şayet başınıza zalim yöneticiler tayin edersem, fitnede onlarla birlikte hurûc edip onlara yardım edersiniz.”

14466. Metin

{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ} عَنِ الْحَقِّ.

{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ} “İşte onlar, Allah'ın kendilerini lanetlediği, bu yüzden sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir”; haktan [uzaklaştırarak].

14467. Metin

{أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا} فَلَا تَفْهَمُ مَوَاعِظَ الْقُرْآنِ وَأَحْكَامَهُ، وَ"أَمْ" بِمَعْنَى "بَلْ".

{أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا} “Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?”; dolayısıyla Kur'an'ın öğütlerini ve hükümlerini anlamıyorlar. “Em (أَمْ)” burada “Bel (بَلْ - bilakis)” anlamındadır.

14468. Metin

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الثَّعْلَبِيُّ، أَنْبَأَنِي عَقِيلُ بْنُ مُحَمَّدٍ، أَخْبَرَنَا الْمُعَافَى بْنُ زَكَرِيَّا، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَرِيرٍ، حَدَّثَنَا بِشْرٌ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، حَدَّثَنَا هِشَامُ بْنُ عُرْوَةَ عَنْ أَبِيهِ قَالَ: تَلَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا" فَقَالَ شَابٌّ مِنْ أَهْلِ الْيَمَنِ: بَلْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا حَتَّى يَكُونَ اللَّهُ يَفْتَحُهَا أَوْ يُفَرِّجُهَا، فَمَا زَالَ الشَّابُّ فِي نَفْسِ عُمَرَ حَتَّى وَلِيَ فَاسْتَعَانَ بِهِ. (٢)

Bize Ahmed b. İbrâhim eş-Şerîhî haber verdi, bize Ebû İshak es-Sa'lebî haber verdi, bana Akîl b. Muhammed bildirdi, bize el-Muâfâ b. Zekeriyyâ haber verdi, bize Muhammed b. Cerîr haber verdi, bize Bişr anlattı, bize Hammâd b. Zeyd anlattı, bize Hişâm b. Urve babasından anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?" ayetini okudu. Yemen halkından bir genç: “Bilakis, kalpler üzerinde kilitleri vardır; tâ ki Allah onları açana veya genişletene kadar” dedi. Bu genç, Ömer'in zihninde yer etti; öyle ki halife olunca ondan yardım istedi (onu görevlendirdi). (¬٢)

14469. Metin

{إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِمْ} رَجَعُوا كُفَّارًا، {مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى} قَالَ قَتَادَةُ: هُمْ كُفَّارُ أَهْلِ الكتاب كفروا ١٢٨/أبِمُحَمَّدٍ ﷺ بَعْدَ مَا عَرَفُوهُ وَوَجَدُوا نَعْتَهُ فِي كِتَابِهِمْ.

{إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِهِمْ} “Şüphesiz arkalarına dönenler”1; kâfirliğe geri döndüler, {مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى} “kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra”. Katâde şöyle demiştir: “Onlar, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i tanıdıktan ve niteliğini kendi kitaplarında bulduktan sonra inkâr eden Ehl-i kitâbın kâfirleridir.”2

14470. Metin

وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَالضَّحَّاكُ، وَالسُّدِّيُّ: هُمُ الْمُنَافِقُونَ (١) .

İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve es-Süddî ise: “Onlar münafıklardır” demiştir (¬١).

14471. Metin

{الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ} زَيَّنَ لَهُمُ الْقَبِيحَ، {وَأَمْلَى لَهُمْ} قَرَأَ أَهْلُ الْبَصْرَةِ بِضَمِّ الْأَلْفِ وَكَسْرِ اللَّامِ وَفَتْحِ الْيَاءِ عَلَى مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ، وَقَرَأَ مُجَاهِدٌ بِإِرْسَالِ (٢) الْيَاءِ عَلَى وَجْهِ الْخَبَرِ مِنَ اللَّهِ ﷿ عَنْ نَفْسِهِ أَنَّهُ يَفْعَلُ ذَلِكَ، وَتُرْوَى هَذِهِ الْقِرَاءَةُ عَنْ يَعْقُوبَ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ: "وَأَمْلَى لَهُمْ" بِفَتْحِ الْأَلِفِ، أَيْ: وَأَمْلَى الشَّيْطَانُ لَهُمْ، مَدَّ لَهُمْ فِي الْأَمَلِ.

{الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ} “şeytan bunu onlara allayıp pullamış”; çirkin olanı onlara süslemiştir, {وَأَمْلَى لَهُمْ} “ve onları uzun emellere düşürmüştür”. Basra ehli, meçhul fiil kalıbında elifin dammesi, lâm'ın kesresi ve yâ'nın fethasıyla okumuştur. Mücâhid ise bunu yapanın kendisi olduğunu Aziz ve Celil olan Allah'tan bir haber kipi olarak yâ harfiyle ("ve ümlî lehüm" şeklinde) (¬٢) okumuştur; bu kıraat Ya'kûb'dan da rivayet edilmiştir. Diğerleri ise elifin fethasıyla: "Ve emlâ lehüm (وَأَمْلَى لَهُمْ)" şeklinde okumuşlardır; yani şeytan onlara süre tanımış, emellerini uzatmıştır.

14472. Metin

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ (٢٦) فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ (٢٧) ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ (٢٨) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ (٢٩) }

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ (٢٦) فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ (٢٧) ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ (٢٨) أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ (٢٩) } “Bu, onların Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayan kimselere: ‘Bazı hususlarda size itaat edeceğiz’ demelerindendir. Oysa Allah onların gizlediklerini bilir. (26) Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken halleri nice olacak! (27) Bu, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin peşine düşmeleri ve O'nun rızasından hoşlanmamaları sebebiyledir; bu yüzden [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır. (28) Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın onların kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı sandılar? (29)”

14473. Metin

{وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ (٣٠) }

{وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ (٣٠) } “Eğer dileseydik, onları sana muhakkak gösterirdik de sen onları simalarından tanırdın. Andolsun ki sen onları konuşma üsluplarından da tanırsın. Allah ise amellerinizi bilir. (30)”

14474. Metin

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ} يَعْنِي الْمُنَافِقِينَ أَوِ الْيَهُودَ، {قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ} وَهْمُ الْمُشْرِكُونَ، {سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ} فِي التَّعَاوُنِ عَلَى عَدَاوَةِ مُحَمَّدٍ ﷺ وَالْقُعُودِ عَنِ الْجِهَادِ، وَكَانُوا يَقُولُونَهُ سِرًّا فَأَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ، {وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ} قَرَأَ أَهْلُ الْكُوفَةِ غَيْرَ أَبِي بَكْرٍ: بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ، عَلَى الْمَصْدَرِ، وَالْبَاقُونَ بِفَتْحِهَا عَلَى جَمْعِ السِّرِّ.

{ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ} “Bu, onların...”; yani münafıkların veya Yahudilerin, {قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ} “Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara... demelerindendir”; onlar da müşriklerdir: {سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ} “Bazı hususlarda size itaat edeceğiz”; Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanlıkta yardımlaşma ve cihattan geri durma konusunda. Bunu gizlice söylüyorlardı, Allah Teâlâ da durumlarını haber verdi: {وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ} “Allah ise onların gizlediklerini bilir.” Ebû Bekr hariç Kûfe ehli, masdar olarak hemzenin kesresiyle ("isrârahüm"); diğerleri ise "sır" kelimesinin çoğulu olarak hemzenin fethasıyla ("esrârahüm") okumuştur.

14475. Metin

{فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ ذَلِكَ} الضَّرْبُ، {بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بِمَا كَتَمُوا مِنَ التَّوْرَاةِ وَكَفَرُوا بِمُحَمَّدٍ ﷺ، {وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ} كَرِهُوا مَا فِيهِ رِضْوَانُ اللَّهِ، وَهُوَ الطَّاعَةُ وَالْإِيمَانُ. {فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ} .

{فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ ذَلِكَ} “Melekler, yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını aldıkları zaman halleri nice olacak? Bu” darp, {بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ} “Allah'ı gazaplandıran şeylerin peşine düşmeleri... yüzündendir”. İbn Abbâs: Tevrat'tan gizledikleri ve Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem inkâr ettikleri şeyler sebebiyle, demiştir. {وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ} “ve O'nun rızasından hoşlanmamaları [yüzündendir]”; Allah'ın rızasının bulunduğu şeyden ki o da itaat ve imandır, hoşlanmadılar. {فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ} “Bu yüzden [Allah] onların amellerini boşa çıkarmıştır.”

14476. Metin

{أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} يَعْنِي الْمُنَافِقِينَ، {أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ} لَنْ يُظْهِرَ أَحْقَادَهُمْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ فَيُبْدِيهَا حَتَّى يَعْرِفُوا نِفَاقَهُمْ، وَاحِدُهَا: "ضِغْنٌ"، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: حَسَدُهُمْ.

{أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} “Yoksa kalplerinde hastalık olanlar... mı sandılar?”; yani münafıklar, {أَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ} “Allah'ın onların kinlerini asla meydana çıkarmayacağını”; müminlere olan kinlerini açığa çıkarmayacağını, nifaklarını bilinsin diye ortaya sermeyeceğini mi sandılar? Tekili "dıgn (ضِغْنٌ)" kelimesidir. İbn Abbâs: Onların hasetleridir, demiştir.

14477. Metin

{وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ} أَيْ لَأَعْلَمْنَاكَهُمْ وَعَرَّفْنَاكَهُمْ، {فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ} بِعَلَامَتِهِمْ،

{وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ} “Eğer dileseydik, onları sana muhakkak gösterirdik”; yani sana bildirir ve onları sana tanıtırdık, {فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمَاهُمْ} “de sen onları simalarından tanırdın”; alametlerinden,

14478. Metin

قَالَ الزَّجَّاجُ: الْمَعْنَى: لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا عَلَى الْمُنَافِقِينَ عَلَامَةً تَعْرِفُهُمْ بِهَا.

Ez-Zeccâc şöyle demiştir: Anlam şudur: Eğer dileseydik münafıkların üzerine onları kendileriyle tanıyacağın bir işaret koyardık.

14479. Metin

قَالَ أَنَسٌ: مَا خَفِيَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ بَعْدَ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ شَيْءٌ مِنَ الْمُنَافِقِينَ، كَانَ يَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ (١) .

Enes dedi ki: Bu ayet indikten sonra münafıklardan hiçbir kimse Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gizli kalmadı; onları simalarından tanıyordu (¬١).

14480. Metin

{وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ} فِي مَعْنَاهُ وَمَقْصِدِهِ.

{وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ} “Andolsun ki sen onları konuşma üsluplarından da tanırsın”; sözün anlamından ve maksadından.

14481. Metin

"وَاللَّحْنُ": وَجْهَانِ صَوَابٌ وَخَطَأٌ، فَالْفِعْلُ مِنَ الصَّوَابِ: لَحِنَ يَلْحَنُ لَحْنًا فَهُوَ لَحِنٌ إِذَا فَطِنَ لِلشَّيْءِ، وَمِنْهُ قَوْلُ النَّبِيِّ ﷺ: "وَلَعَلَّ بَعْضَكُمْ أَنْ يَكُونَ أَلْحَنَ بِحُجَّتِهِ مِنْ بَعْضٍ". (٢)

"Lahn (اللَّحْنُ)" iki türlüdür: Doğru olan ve hatalı olan. Doğru olandan türeyen fiil: 'Lahine yelhanu lahnen' (لَحِنَ يَلْحَنُ لَحْنًا) şeklindedir; kişi bir şeyi kavrayıp anlayış gösterdiğinde 'lahin' (لَحِنٌ) denir. Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem: "Olabilir ki bazınız delilini getirmede diğerinden daha zeki/becerikli (elhan) olabilir" sözü de bu kabildendir. (¬٢)

14482. Metin

وَالْفِعْلُ مِنَ الْخَطَأِ لَحَنَ يَلْحَنُ لَحْنًا فَهُوَ لَاحِنٌ. وَالْأَصْلُ فِيهِ: إِزَالَةُ الْكَلَامِ عَنْ جِهَتِهِ.

Hata olandan türeyen fiil ise: 'Lahane yelhanu lahnen' (لَحَنَ يَلْحَنُ لَحْنًا) şeklindedir; faili 'lâhin'dir (لَاحِنٌ). Bu kelimenin asıl anlamı ise: Sözü kendi yönünden (amacından) saptırmaktır.

14483. Metin

وَالْمَعْنَى: إِنَّكَ تَعْرِفُهُمْ فِيمَا يُعَرِّضُونَ بِهِ مِنْ تَهْجِينِ أَمْرِكَ وَأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ وَالِاسْتِهْزَاءِ بِهِمْ، فَكَانَ بَعْدَ هَذَا لَا يَتَكَلَّمُ مُنَافِقٌ عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ إِلَّا عَرَفَهُ بِقَوْلِهِ، وَيَسْتَدِلُّ بِفَحْوَى كَلَامِهِ عَلَى فَسَادِ دَخِيلَتِهِ.

Anlam şudur: Sen onları senin durumunu ve Müslümanların durumunu çirkin göstermek ve onlarla alay etmek için yaptıkları imalardan tanırsın. Bundan sonra Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem yanında konuşan her münafığı, sözünden ötürü tanır ve sözünün akışından onun iç dünyasının bozukluğunu anlardı.

14484. Metin

{وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ} .

{وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ} “Allah ise amellerinizi bilir.”

14485. Metin

{وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ (٣١) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ (٣٢) }

{وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ (٣١) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ (٣٢) } “Andolsun, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinceye ve haberlerinizi sınayıncaya kadar sizi mutlaka imtihan edeceğiz. (31) Şüphesiz inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet belli olduktan sonra Resul'e karşı gelenler, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. O, onların amellerini boşa çıkaracaktır. (32)”

14486. Metin

{وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ} وَلِنُعَامِلَنَّكُمْ مُعَامَلَةَ الْمُخْتَبِرِ بِأَنْ نَأْمُرَكُمْ بِالْجِهَادِ وَالْقِتَالِ، {حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ} أَيْ: عِلْمَ الْوُجُودِ، يُرِيدُ: حَتَّى يَتَبَيَّنَ الْمُجَاهِدُ وَالصَّابِرُ عَلَى دِينِهِ مِنْ غَيْرِهِ، {وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ} أَيْ نُظْهِرُهَا وَنَكْشِفُهَا بِإِبَاءِ مَنْ يَأْبَى الْقِتَالَ، وَلَا يَصْبِرُ عَلَى الْجِهَادِ.

{وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ} “sizi mutlaka imtihan edeceğiz”; size cihadı ve savaşı emrederek imtihan eden kimsenin muamelesiyle muamele edeceğiz, {حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ} “içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinceye... kadar”; yani vuku bulma ilmiyle; cihad edenin ve dininde sabredenin başkalarından ayırt edilmesi murat edilmektedir, {وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ} “ve haberlerinizi sınayıncaya [kadar]”; savaştan çekinen ve cihada sabretmeyen kimsenin kaçınmasıyla onları ortaya çıkarıp açığa vuracağız.

14487. Metin

وَقَرَأَ أَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ: "وَلَيَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى يَعْلَمَ"، وَيَبْلُو بِالْيَاءِ فِيهِنَّ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: ["وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ"، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنُّونِ فِيهِنَّ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى] (٣) "وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ"، وَقَرَأَ يَعْقُوبُ: "وَنَبْلُوا" سَاكِنَةَ الْوَاوِ، رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: "وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ" وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالْفَتْحِ رَدًّا عَلَى قَوْلِهِ: "حَتَّى نَعْلَمَ".

Âsım'dan rivayetle Ebû Bekr: Allah Teâlâ'nın: [“Allah ise amellerinizi bilir” buyruğundan ötürü hepsini yâ harfiyle: "Ve leyeblüvenneküm hattâ ya'leme" ve "yeblüve" şeklinde okumuştur. Diğerleri ise Allah Teâlâ'nın] (¬٣) “Eğer dileseydik, onları sana muhakkak gösterirdik” buyruğundan ötürü hepsini nûn harfiyle okumuştur. Ya'kûb: "Ve nebliyenneküm" sözüne atfen vâv'ın sükûnu ile: "Ve neblû (وَنَبْلُوا)" okumuş; diğerleri ise: "Hattâ na'leme" sözüne atfen fetha ile okumuştur.

14488. Metin

{إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا} إِنَّمَا يَضُرُّونَ أَنْفُسَهُمْ، {وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ} فَلَا يَرَوْنَ لَهَا ثَوَابًا فِي الْآخِرَةِ،

{إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَشَاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى لَنْ يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئًا} “Şüphesiz inkâr edenler, Allah’ın yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler.” [Onlar] ancak kendilerine zarar verirler. {وَسَيُحْبِطُ أَعْمَالَهُمْ} “Ve [Allah] onların amellerini boşa çıkaracaktır.” Artık ahirette o [ameller] için hiçbir sevap göremezler.

14489. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: هُمُ الْمُطْعِمُونَ يَوْمَ بَدْرٍ، نَظِيرُهُا قَوْلُهُ ﷿: "إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ" (الْأَنْفَالِ-٣٦) الْآيَةَ.

İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: Onlar Bedir günü [müşrik ordusuna] yemek yedirenlerdir, demiştir. Bunun benzeri Aziz ve Celil olan [Allah]'ın şu sözüdür: "Şüphesiz inkâr edenler mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar..." (el-Enfâl, 36) ayeti.

14490. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ (٣٣) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ (٣٤) فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ (٣٥) إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلَا يَسْأَلْكُمْ أَمْوَالَكُمْ (٣٦) }

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ (٣٣) إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ (٣٤) فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ أَعْمَالَكُمْ (٣٥) إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَإِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ أُجُورَكُمْ وَلَا يَسْأَلْكُمْ أَمْوَالَكُمْ (٣٦) } “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın. (33) Şüphesiz inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar, sonra da kâfir olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır. (34) Sakın gevşemeyin ve siz üstün durumda iken barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir ve O, amellerinizi asla zayi etmeyecektir. (35) Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız, O size mükâfatlarınızı verir ve sizden mallarınızı [tamamen vermenizi] istemez. (36)”

14491. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ} قَالَ عَطَاءٌ: بِالشَّكِّ وَالنِّفَاقِ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: بِالرِّيَاءِ وَالسُّمْعَةِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: بِالْمَعَاصِي وَالْكَبَائِرِ.

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ} “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın”; Atâ: Şüphe ve nifakla, demiştir. El-Kelbî: Riyâ ve gösterişle, demiştir. El-Hasan ise: Günahlar ve büyük günahlarla, demiştir.

14492. Metin

وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: كَانَ أَصْحَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ يَرَوْنَ أَنَّهُ لَا يَضُرُّ مَعَ الْإِخْلَاصِ ذَنْبٌ كَمَا لَا يَنْفَعُ مَعَ الشِّرْكِ عَمَلٌ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فَخَافُوا الْكَبَائِرَ بَعْدَهُ أَنْ تُحْبِطَ الْأَعْمَالَ. (١)

Ebu'l-Âliye şöyle demiştir: Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ashabı, şirkle birlikte hiçbir amelin fayda vermediği gibi, ihlasla birlikte hiçbir günahın zarar vermeyeceği görüşündeydi. Bunun üzerine bu ayet indi ve bundan sonra büyük günahların amelleri boşa çıkarmasından korktular. (¬١)

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.