15383. Metin
سُورَةُ الرَّحْمَنِ مَكِّيَّةٌ (١) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Rahmân Suresi Mekkîdir (¬١). Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
15384. Metin
{الرَّحْمَنُ (١) عَلَّمَ الْقُرْآنَ (٢) خَلَقَ الْإِنْسَانَ (٣) عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (٤) }
{الرَّحْمَنُ (١) عَلَّمَ الْقُرْآنَ (٢) خَلَقَ الْإِنْسَانَ (٣) عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (٤) } “Rahmân (1) Kur'an'ı öğretti (2) İnsanı yarattı (3) Ona beyânı (açıklamayı) öğretti (4).”
15385. Metin
{الرَّحْمَنُ} قِيلَ: نَزَلَتْ حِينَ قَالُوا: وَمَا الرَّحْمَنُ؟ (٢) . وَقِيلَ: هُوَ جَوَابٌ لِأَهْلِ مَكَّةَ حِينَ قالوا: إنما يعمله بَشَرٌ.
{الرَّحْمَنُ} “Rahmân” Denildi ki: “Rahmân da nedir?” (¬٢) dedikleri vakit indi. Şöyle de denildi: Bu, Mekke ehline, “Onu ancak bir insan öğretiyor” dedikleri vakit verilmiş bir cevaptır.
15386. Metin
{عَلَّمَ الْقُرْآنَ} قَالَ الْكَلْبِيُّ: عَلَّمَ الْقُرْآنَ مُحَمَّدًا. وَقِيلَ: "عَلَّمَ الْقُرْآنَ" يَسَّرَهُ لِلذِّكْرِ.
{عَلَّمَ الْقُرْآنَ} “Kur'an'ı öğretti” Kelbî şöyle dedi: Kur'an'ı Muhammed'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] öğretti. Şöyle de denildi: "Kur'an'ı öğretti", [yani] onu düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdı.
15387. Metin
{خَلَقَ الْإِنْسَانَ} يَعْنِي آدَمَ ﵇، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وقَتَادَةُ. {عَلَّمَهُ الْبَيَانَ} أَسْمَاءَ كُلِّ شَيْءٍ، وَقِيلَ:عَلَّمَهُ اللُّغَاتِ كُلَّهَا، وَكَانَ آدَمُ يَتَكَلَّمُ بِسَبْعِمِائَةِ [أَلْفِ] (٣) لُغَةٍ أَفْضَلُهَا الْعَرَبِيَّةُ.
{خَلَقَ الْإِنْسَانَ} “İnsanı yarattı” yani Âdem'i aleyhisselâm; bunu İbn Abbâs ve Katâde söylemiştir. {عَلَّمَهُ الْبَيَانَ} “Ona açıklamayı öğretti” her şeyin isimlerini [öğretti]. Şöyle de denildi: Ona dillerin tamamını öğretti; Âdem yedi yüz [bin] (¬٣) dil konuşuyordu, bunların en faziletlisi ise Arapça idi.
15388. Metin
وَقَالَ الْآخَرُونَ: "الْإِنْسَانُ" اسْمُ جِنْسٍ، وَأَرَادَ بِهِ جَمِيعَ النَّاسِ "عَلَّمَهُ الْبَيَانَ" النُّطْقَ وَالْكِتَابَةَ وَالْفَهْمَ وَالْإِفْهَامَ، حَتَّى عَرَفَ مَا يَقُولُ وَمَا يُقَالُ لَهُ. هَذَا قَوْلُ أَبِي الْعَالِيَةِ وَابْنِ زَيْدٍ وَالْحَسَنِ.
Diğerleri ise şöyle dedi: "el-İnsân" bir cins ismidir ve bununla bütün insanları kastetmiştir; "ona beyânı öğretti", [yani] konuşmayı, yazmayı, anlamayı ve anlatmayı [öğretti], öyle ki ne söylediğini ve kendisine ne söylendiğini bildi. Bu, Ebu'l-Âliye, İbn Zeyd ve el-Hasan'ın görüşüdür.
15389. Metin
وَقَالَ السُّدِّيُّ: عَلَّمَ كُلَّ قَوْمٍ لِسَانَهُمُ الَّذِي يَتَكَلَّمُونَ بِهِ.
es-Süddî de şöyle dedi: Her kavme konuştukları kendi dillerini öğretti.
15390. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: "خَلَقَ الْإِنْسَانَ" يَعْنِي: مُحَمَّدًا ﷺ "عَلَّمَهُ الْبَيَانَ" يَعْنِي بَيَانَ مَا كَانَ وَمَا يَكُونُ لِأَنَّهُ كَانَ يُبِينُ [عَنِ] ٤ الْأَوَّلِينَ وَالْآخَرِينَ وَعَنْ يَوْمِ الدِّينِ.
İbn Keysân şöyle dedi: "İnsanı yarattı", yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i [kastetmektedir]. "Ona beyânı öğretti", yani olmuş ve olacak şeylerin beyanını [öğretti]; çünkü o, öncekilerden4, sonrakilerden ve din gününden [haber verip] açıklamaktaydı.
15391. Metin
{الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ (٥) وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (٦) وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ (٧) أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (٨) وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (٩) وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ (١٠) فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ (١١) }
{الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ (٥) وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (٦) وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ (٧) أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (٨) وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (٩) وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ (١٠) فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ (١١) } “Güneş ve ay bir hesap iledir (5) Gövdesiz bitkiler (veya yıldızlar) ve ağaçlar secde ederler (6) Göğü yükseltti ve mizanı (ölçü ve adaleti) koydu (7) Ki ölçüde taşkınlık ve haksızlık etmeyesiniz (8) Tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve terazide eksiklik yapmayın (9) Yeri de yaratılmışlar için koydu (10) Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır (11).”
15392. Metin
{الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ} ، قَالَ مُجَاهِدٌ: كَحُسْبَانِ الرَّحَى. وَقَالَ غَيْرُهُ:أَيْ يَجْرِيَانِ بِحِسَابٍ وَمَنَازِلَ لَا يَعْدُوَانِهَا، قَالَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وقَتَادَةُ. وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ وَابْنُ كَيْسَانَ: يَعْنِي بِهِمَا تُحْسَبُ الْأَوْقَاتُ وَالْآجَالُ لَوْلَا اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لَمْ يَدْرِ أَحَدٌ كَيْفَ يَحْسِبُ شَيْئًا. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: يَجْرِيَانِ بِقَدَرٍ، وَالْحُسْبَانُ يَكُونُ مَصْدَرُ حَسَبْتُ حِسَابًا وَحُسْبَانًا، مِثْلُ الْغُفْرَانِ وَالْكُفْرَانِ، وَالرُّجْحَانِ وَالنُّقْصَانِ، وَقَدْ يَكُونُ جَمْعُ الْحِسَابِ كَالشُّبْهَانِ وَالرُّكْبَانِ.
{الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ} “Güneş ve ay bir hesap iledir” Mücâhid: “Değirmen taşının dönmesi gibi” dedi. Başkası ise şöyle dedi: Yani aşamayacakları bir hesap ve menzillerle akıp giderler; bunu İbn Abbâs ve Katâde söylemiştir. İbn Zeyd ve İbn Keysân ise şöyle demiştir: Yani vakitler ve eceller bu ikisiyle hesaplanır; gece, gündüz, güneş ve ay olmasaydı hiç kimse bir şeyi nasıl hesaplayacağını bilemezdi. ed-Dahhâk şöyle dedi: Bir takdirle akıp giderler. Hüsban (حُسْبَان), “hasibtü hisâben ve husbânen” şeklinde mastar olur; gufrân, küfrân, rüchân ve noksân gibi. Bazen de şübhan ve rükbân gibi hisâb kelimesinin çoğulu da olabilir.
15393. Metin
{وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ} ، النَّجْمُ مَا لَيْسَ لَهُ سَاقٌ مِنَ النَّبَاتِ، وَالشَّجَرُ مَا لَهُ سَاقٌ يَبْقَى فِي الشِّتَاءِ، وَسُجُودُهُمَا سُجُودُ ظِلِّهِمَا كَمَا قَالَ:"يَتَفَيَّؤُ ظِلَالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ" (النَّحْلِ-٤٨) قَالَ مُجَاهِدٌ: النَّجْمُ هُوَ الْكَوْكَبُ وَسُجُودُهُ طُلُوعُهُ.
{وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ} “Gövdesiz bitkiler ve ağaçlar secde ederler” en-Necm, bitkilerden gövdesi olmayan şeydir. eş-Şecer ise kışın kalan gövdesi olan şeydir. Bu ikisinin secdesi gölgelerinin secdesidir; nitekim şöyle buyurmuştur: "يَتَفَيَّؤُ ظِلَالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ" “Gölgeleri sağdan ve soldan Allah'a secde ederek döner” (Nahl: 48). Mücâhid: "en-Necm yıldızdır, onun secdesi de doğuşudur" demiştir.
15394. Metin
{وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا} ، فَوْقَ الْأَرْضِ، {وَوَضَعَ الْمِيزَانَ} ، قَالَ مُجَاهِدٌ: أَرَادَ بِالْمِيزَانِ الْعَدْلَ. الْمَعْنَى: أَنَّهُ أَمَرَ بِالْعَدْلِ يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: {أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ} ، أَيْ لَا تُجَاوِزُوا الْعَدْلَ. وَقَالَ الْحَسَنُ وقَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ: أَرَادَ بِهِ الَّذِي يُوزَنُ بِهِ لِيُوصَلَ بِهِ إِلَى الْإِنْصَافِ وَالِانْتِصَافِ، وَأَصْلُ الْوَزْنِ التَّقْدِيرُ "أَلَّا تَطْغَوْا" يَعْنِي لِئَلَّا تَمِيلُوا وَتَظْلِمُوا وَتُجَاوِزُوا الْحَقَّ فِي الْمِيزَانِ.
{وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا} “Göğü yükseltti” yerin üstüne, {وَوَضَعَ الْمِيزَانَ} “ve mizanı koydu”. Mücâhid şöyle dedi: Mizan ile adaleti kastetmiştir. Anlamı: O adaleti emretti; buna Yüce Allah'ın: {أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ} “Ki tartıda taşkınlık yapmayasınız” yani adaleti aşmayasınız buyruğu delalet eder. el-Hasan, Katâde ve ed-Dahhâk şöyle dediler: Bununla kendisiyle tartılan aleti kastetti ki onunla insafa ve hakkı almaya ulaşılsın. Tartmanın (vezn) aslı takdirdir (ölçmektir). "Ki taşkınlık yapmayasınız", yani mizanda haktan sapmayasınız, zulmetmeyesiniz ve hakkı aşmayasınız demektir.
15395. Metin
{وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ} ، بِالْعَدْلِ، وَقَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ وَعَطَاءٌ: مَعْنَاهُ أَقِيمُوا لِسَانَ الْمِيزَانِ بِالْعَدْلِ. قَالَ ابْنُ عُيَيْنَةَ: الْإِقَامَةُ بِالْيَدِ وَالْقِسْطُ بِالْقَلْبِ، {وَلَا تُخْسِرُوا} ، وَلَا تَنْقُصُوا {الْمِيزَانَ} ، وَلَا تُطَفِّفُوا فِي الْكَيْلِ وَالْوَزْنِ.
{وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ} “Tartıyı adaletle dosdoğru yapın” adaletle. Ebu'd-Derdâ ve Atâ şöyle dediler: Bunun anlamı, terazinin dilini adaletle doğrultun demektir. İbn Uyeyne şöyle dedi: Doğrultma elle, adalet ise kalpledir. {وَلَا تُخْسِرُوا} “ve eksiklik yapmayın” eksiltmeyin, {الْمِيزَانَ} “ölçü ve tartıda” ölçekte ve tartıda eksik ölçüp tartmayın.
15396. Metin
{وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ} ، لِلْخَلْقِ الَّذِينَ بَثَّهُمْ فِيهَا.
{وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ} “Yeri de yaratılmışlar için koydu” onda yaydığı mahlûkat için.
15397. Metin
{فِيهَا فَاكِهَةٌ} ، يَعْنِي: أَنْوَاعَ الْفَوَاكِهِ، قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: يَعْنِي مَا يَتَفَكَّهُونَ بِهِ مِنَ النِّعَمِ الَّتِي لَا تُحْصَى، {وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ} ، الْأَوْعِيَةُ الَّتِي يَكُونُ فِيهَا الثَّمَرُ لِأَنَّ ثَمَرَ النَّخْلِ يَكُونُ فِي غِلَافٍ مَا لَمْ يَنْشَقَّ، وَاحِدُهَا كِمٌّ، وَكُلُّ مَا سَتَرَ شَيْئًا فَهُوَ كِمٌّ وَكِمَّةٌ، وَمِنْهُ كُمُّ الْقَمِيصِ، وَيُقَالُ لِلْقَلَنْسُوَةِ كُمَّةٌ، قَالَ الضَّحَّاكُ: "ذَاتُ الْأَكْمَامِ" أَيْ ذَاتُ الْغُلُفِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: أَكْمَامُهَا: لَفِيفُهَا. [وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ:
{فِيهَا فَاكِهَةٌ} “Orada meyve vardır” yani meyve çeşitleri. İbn Keysân şöyle dedi: Yani sayılamayacak nimetlerden keyifle yararlandıkları şeylerdir. {وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ} “ve tomurcuklu hurma ağaçları” içinde meyvenin bulunduğu kaplardır; çünkü hurmanın meyvesi yarılmadığı sürece bir kılıf içindedir. Tekili kimm (كِمٌّ)dir; bir şeyi örten her şeye kimm ve kimme denir, gömlek koluna da (kumm) buradan denilmiştir; takkeye de kimme denir. ed-Dahhâk şöyle dedi: "Zâtü'l-ekmâm", yani kılıflı olanlar demektir. el-Hasan ise: Ekmâmı, [meyveyi saran] sargılarıdır, dedi. [İbn Zeyd de şöyle dedi:
15398. Metin
هُوَ الطَّلْعُ قَبْلَ أَنْ يَنْشَقَّ] (١) .
O, yarılmadan önceki tomurcuktur] (¬١).
15399. Metin
{وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ (١٢) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٣) }
{وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ (١٢) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٣) } “Yapraklı/kabuklu taneler ve hoş kokulu bitkiler (veya rızık) vardır (12) O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (13)”
15400. Metin
{وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ} ، أَرَادَ بِالْحَبِّ جَمِيعَ الْحُبُوبِ الَّتِي تُحْرَثُ فِي الْأَرْضِ قَالَ مُجَاهِدٌ: هُوَ وَرَقُ الزَّرْعِ. قَالَ ابْنُ كَيْسَانَ: "الْعَصْفُ "وَرَقُ كُلِّ شَيْءٍ يَخْرُجُ مِنْهُ الْحَبُّ، يَبْدُو أَوَّلًا وَرَقًا وَهُوَ الْعَصْفُ ثُمَّ يَكُونُ سُوقًا، ثُمَّ يُحْدِثُ اللَّهُ فِيهِ أَكْمَامًا ثُمَّ يُحْدِثُ فِي الْأَكْمَامِ الْحَبَّ.وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ الْوَالِبِيِّ: هُوَ التِّبْنُ. وَهُوَ قَوْلُ الضَّحَّاكِ وَقَتَادَةَ. وَقَالَ عَطِيَّةُ عَنْهُ:هُوَ وَرَقُ الزَّرْعِ الْأَخْضَرِ إذا قطع رؤوسه وَيَبِسَ، نَظِيرُهُ: "كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ" (الْفِيلِ-٥) .
{وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ} “Yapraklı taneler” Dane ile yeryüzünde ekilen bütün daneleri kastetmiştir. Mücâhid: “O, ekinin yaprağıdır” dedi. İbn Keysân şöyle dedi: "el-Asf", içinden tane çıkan her şeyin yaprağıdır; önce yaprak olarak belirir ki o asftır, sonra sap olur, sonra Allah onda kılıflar yaratır, sonra kılıfların içinde daneyi yaratır. İbn Abbâs el-Vâlibî rivayetinde: “O samandır” demiştir ki bu, ed-Dahhâk ve Katâde'nin de görüşüdür. Atiyye ondan şöyle rivayet etmiştir: O, başakları kesilip kuruduğu zamanki ekinin yeşil yaprağıdır. Bunun benzeri: "كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ" “Yenmiş ekin yaprağı gibi” (Fîl: 5) ayetidir.
15401. Metin
{وَالرَّيْحَانُ} ، هُوَ الرِّزْقُ فِي قَوْلِ الْأَكْثَرِينَ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كُلُّ رَيْحَانٍ فِي الْقُرْآنِ فَهُوَ رِزْقٌ. وَقَالَ الْحَسَنُ وَابْنُ زَيْدٍ هُوَ رَيْحَانُكُمُ الَّذِي يُشَمُّ، قَالَ الضَّحَّاكُ: "الْعَصْفُ":هُوَ التِّبْنُ. وَ"الرَّيْحَانُ" ثَمَرَتُهُ.
{وَالرَّيْحَانُ} “ve hoş kokulu bitki / rızık” Çoğunluğun görüşüne göre rızıktır. İbn Abbâs şöyle demiştir: Kur'an'daki her reyhân rızıktır. el-Hasan ve İbn Zeyd ise: O, kokladığınız reyhandır, dediler. ed-Dahhâk: "el-Asf" samandır, "er-Reyhân" ise onun meyvesidir (ürünüdür), dedi.
15402. Metin
وَقِرَاءَةُ الْعَامَّةِ: "وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ"، كُلُّهَا مَرْفُوعَاتٌ بِالرَّدِّ عَلَى الْفَاكِهَةِ. وَقَرَأَ ابْنُ عامر "والحب ذو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانَ" بِنَصْبِ الْبَاءِ وَالنُّونِ وَذَا بِالْأَلِفِ عَلَى مَعْنَى: خَلَقَ الْإِنْسَانَ وَخَلَقَ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ. وَقَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ" وَالرَّيْحَانِ" بِالْجَرِّ عَطْفًا عَلَى الْعَصْفِ فَذَكَرَ قُوتَ النَّاسِ وَالْأَنْعَامِ، ثم خاطب ١٤٧/ب الْجِنَّ وَالْإِنْسَ فَقَالَ:
Cumhurun kıraati: "وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ" şeklindedir; fâkihe kelimesine atfedilerek hepsi merfudur. İbn Âmir ise: "İnsanı yarattı ve bu şeyleri yarattı" manası üzere ba ve nun harflerinin fethasıyla ve zâ (ذَا) yı elifle "وَالْحَبَّ ذَا الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانَ" şeklinde okumuştur. Hamza ve el-Kisâî ise el-asf kelimesine atfederek cer ile "وَالرَّيْحَانِ" şeklinde okumuşlardır. Böylece insanların ve hayvanların azığını zikretti, sonra cinlere ve insanlara hitap ederek şöyle buyurdu:
15403. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} ، أَيُّهَا الثَّقَلَانِ، يُرِيدُ مِنْ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ الْمَذْكُورَةِ. وَكَرَّرَ هَذِهِ الْآيَةَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ تَقْرِيرًا لِلنِّعْمَةِ وَتَأْكِيدًا فِي التَّذْكِيرِ بِهَا عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ فِي الْإِبْلَاغِ وَالْإِشْبَاعِ، يُعَدِّدُ عَلَى الْخَلْقِ آلَاءَهُ وَيَفْصِلُ بَيْنَ كُلِّ نِعْمَتَيْنِ بِمَا يُنَبِّهُهُمْ عَلَيْهَا، كَقَوْلِ الرِّجْلِ لِمَنْ أَحْسَنَ إِلَيْهِ وَتَابَعَ عَلَيْهِ بِالْأَيَادِي وَهُوَ يُنْكِرُهَا وَيَكْفُرُهَا: أَلَمْ تَكُنْ فَقِيرًا فَأَغْنَيْتُكَ أَفَتُنْكِرُ هَذَا؟ أَلَمْ تَكُنْ عُرْيَانًا فَكَسَوْتُكَ أَفَتُنْكِرُ هَذَا؟ أَلَمْ تَكُ خَامِلًا؟ فَعَزَّزْتُكَ أَفَتُنْكِرُ هَذَا؟ وَمِثْلُ هَذَا التِّكْرَارِ شَائِعٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ حَسَنٌ تَقْرِيرًا.
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” Ey iki topluluk (insanlar ve cinler)! Bu zikredilen şeylerden [hangisini] kastetmektedir. Arapların tebliğde ve sözü pekiştirmedeki âdetleri üzere, nimeti ikrar ettirmek ve onu hatırlatmayı teyit etmek için bu ayeti bu surede tekrarlamıştır. Mahlûkatına nimetlerini saymakta ve her iki nimet arasını onları uyaracak bir ifadeyle ayırmaktadır; tıpkı kendisine iyilik ettiği, ardı ardına lütuflarda bulunduğu halde bunları inkâr edip nankörlük eden kimseye bir kişinin şöyle demesi gibi: “Sen fakir değil miydin, seni zengin ettim, bunu inkâr mı ediyorsun? Sen çıplak değil miydin, seni giydirdim, bunu inkâr mı ediyorsun? Sen tanınmayan biri değil miydin? Seni üstün kıldım, bunu inkâr mı ediyorsun?” Böylesi bir tekrar Arapların kelamında yaygındır ve [muhataba] ikrar ettirmek için güzeldir.
15404. Metin
وَقِيلَ: خَاطَبَ بِلَفْظِ التَّثْنِيَةِ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ تُخَاطِبُ الْوَاحِدَ بِلَفْظِ التَّثْنِيَةِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ" (ق-٢٤) .
Şöyle de denildi: Arapların tekil şahsa tesniye (ikil) lafzıyla hitap etme âdeti üzere tesniye lafzıyla hitap etmiştir; nitekim Yüce Allah'ın: "أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ" “[Siz ikiniz] cehenneme atın” (Kâf: 24) buyruğu gibidir.
15405. Metin
وَرُوِيَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ الْمُنْكَدِرِ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ: قَرَأَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ سُورَةَ الرَّحْمَنِ حَتَّى خَتَمَهَا، ثُمَّ قَالَ:"مَا لِي أَرَاكُمْ سُكُوتًا لَلْجِنُّ، [كَانُوا] ٢ أَحْسَنَ مِنْكُمْ رَدًّا، مَا قَرَأْتُ عَلَيْهِمْ هَذِهِ
Muhammed b. el-Münkedir'den, [o da] Câbir b. Abdillâh'tan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize Rahmân Suresi'ni sonuna kadar okudu, ardından şöyle buyurdu: «Bana ne oluyor ki sizi suskun görüyorum! Yemin olsun ki cinler [idiler], 1 sizden daha güzel karşılık veriyorlardı. Onlara bu
15406. Metin
الْآيَةَ مَرَّةً "فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ" إِلَّا قَالُوا: وَلَا بِشَيْءٍ مِنْ نِعَمِكَ رَبَّنَا نُكَذِّبُ، فَلَكَ الْحَمْدُ" (١) .
ayeti, 'Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?' ayetini her okuduğumda mutlaka şöyle diyorlardı: 'Rabbimiz, Senin hiçbir nimetini yalanlamıyoruz; hamd Sana mahsustur'” (¬١).
15407. Metin
{خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (١٤) وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ (١٥) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٦) }
{خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (١٤) وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ (١٥) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٦) } “İnsanı pişmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yarattı (14). Cânnı (cinleri) da dumansız, saf bir ateş alevinden yarattı (15). O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (16)”
15408. Metin
{رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ (١٧) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٨) مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ (١٩) بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (٢٠) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢١) }
{رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ (١٧) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٨) مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ (١٩) بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (٢٠) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢١) } “O, iki doğunun da Rabbi, iki batının da Rabbidir (17) O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (18) Birbirine kavuşsunlar diye iki denizi salıverdi (19) Aralarında bir engel vardır, birbirinin sınırını aşamazlar (20) O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (21)”
15409. Metin
{خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ} .
{خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ} “İnsanı pişmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yarattı.”
15410. Metin
{وَخَلَقَ الْجَانَّ} وَهُوَ أَبُو الْجِنِّ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هُوَ إِبْلِيسُ، {مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ} وَهُوَ الصَّافِي مِنْ لَهَبِ النَّارِ الَّذِي لَا دُخَانَ فِيهِ. قَالَ مُجَاهِدٌ: وَهُوَ مَا اخْتَلَطَ بَعْضُهُ بِبَعْضٍ مِنَ اللَّهَبِ الْأَحْمَرِ وَالْأَصْفَرِ وَالْأَخْضَرِ الَّذِي يَعْلُو النَّارَ إِذَا أُوقِدَتْ، مِنْ قَوْلِهِمْ: مَرَجَ أَمْرُ الْقَوْمِ، إِذَا اخْتَلَطَ.
{وَخَلَقَ الْجَانَّ} “Cini de yarattı” o cinlerin atasıdır. ed-Dahhâk ise: O İblis'tir, dedi. {مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ} “yalın bir ateş alevinden” o da ateşin dumansız saf alevidir. Mücâhid şöyle dedi: Ateş yakıldığında onun üstüne çıkan kırmızı, sarı ve yeşil alevlerin birbirine karışmış olanıdır; bu da onların: “Topluluğun işi karıştı (merece)” sözünden gelir.
15411. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ} مَشْرِقِ الصَّيْفِ وَمَشْرِقِ الشِّتَاءِ. {وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ} مَغْرِبِ الصَّيْفِ وَمَغْرِبِ الشِّتَاءِ. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? İki doğunun Rabbidir” yaz doğusu ile kış doğusunun. {وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ} “ve iki batının Rabbidir” yaz batısı ile kış batısının. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15412. Metin
{مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ} الْعَذْبَ وَالْمَالِحَ أَرْسَلَهُمَا وَخَلَّاهُمَا {يَلْتَقِيَانِ} .
{مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ} “İki denizi salıverdi” tatlı ve tuzlu [denizi]; onları saldı ve serbest bıraktı {يَلْتَقِيَانِ} “birbirine kavuşurlar”.
15413. Metin
{بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ} حَاجِزٌ مِنْ قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى، {لَا يَبْغِيَانِ} لَا يَخْتَلِطَانِ وَلَا يَتَغَيَّرَانِ وَلَا يَبْغِي أَحَدُهُمَا عَلَى صَاحِبِهِ.وَقَالَ قَتَادَةُ: لَا يَطْغَيَانِ عَلَى النَّاسِ بِالْغَرَقِ. وَقَالَ الْحَسَنُ: "مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ" بَحْرَ الرُّومِ وَبَحْرَ الْهِنْدِ، وَأَنْتُمُ الْحَاجِزُ بَيْنَهُمَا. وَعَنْ قَتَادَةَ أَيْضًا: بَحْرُ فَارِسٍ وَبَحْرُ الرُّومِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ يَعْنِي الْجَزَائِرَ. قَالَ مُجَاهِدٌ وَالضَّحَّاكُ: بَحْرُ السَّمَاءِ وَبَحْرُ الْأَرْضِ يَلْتَقِيَانِ كُلَّ عَامٍ {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ} “Aralarında bir engel vardır” Yüce Allah'ın kudretinden bir engel; {لَا يَبْغِيَانِ} “birbirinin sınırını aşamazlar” birbirine karışmazlar, değişmezler ve biri diğerine tecavüz etmez. Katâde şöyle dedi: İnsanları boğarak taşkınlık yapmazlar. el-Hasan: "İki denizi salıverdi", Rum denizi (Akdeniz) ve Hint denizidir; siz de aralarındaki engelsiniz, dedi. Yine Katâde'den: Fars denizi ve Rum denizidir, aralarında engel vardır yani adalar, demiştir. Mücâhid ve ed-Dahhâk şöyle dediler: Göğün denizi ve yerin denizidir, her yıl karşılaşırlar. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15414. Metin
{يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ (٢٢) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٣) وَلَهُ الْجَوَارِي الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٢٤) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٥) كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (٢٦) وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (٢٧) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٨) }
{يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ (٢٢) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٣) وَلَهُ الْجَوَارِي الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٢٤) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٥) كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (٢٦) وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (٢٧) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٨) } “İkisinden de inci ve mercan çıkar (22) O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (23) Denizde dağlar gibi yükselen gemiler de O'nundur (24) O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (25) Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır (26) Ancak celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi (Zâtı) bâki kalacaktır (27) O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (28)”
15415. Metin
{يَخْرُجُ مِنْهُمَا} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَالْبَصْرَةِ: "يُخْرَجُ" بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ الرَّاءِ، وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الْيَاءِ وَضَمِّ الرَّاءِ، {اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ} وَإِنَّمَا يَخْرُجُ مِنَ الْمَالِحِ دُونَ الْعَذْبِ وَهَذَا جَائِزٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ أَنْ يَذْكُرَ شَيْئَانِ ثُمَّ يَخُصُّ أَحَدَهُمَا بِفِعْلٍ، كَمَا قَالَ ﷿: "يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ" (الْأَنْعَامِ -١٣٠) . وَكَانَتِ الرُّسُلُ مِنَ الْإِنْسِ دُونَ الْجِنِّ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ يَخْرُجُ مِنْ مَاءِ السَّمَاءِ وَمَاءِ الْبَحْرِ. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: إِذَا أَمْطَرْتِ السَّمَاءُ فَتَحَتِ الْأَصْدَافُ أَفْوَاهَهَا فَحَيْثُمَا وَقَعَتْ قَطْرَةٌ كَانَتْ لُؤْلُؤَةً، وَاللُّؤْلُؤَةُ: مَا عَظُمَ مِنَ الدُّرِّ، وَالْمَرْجَانُ: صِغَارُهَا. وَقَالَ مُقَاتِلٌ وَمُجَاهِدٌ عَلَى الضِّدِّ مِنْ هَذَا. وَقِيلَ: "الْمَرْجَانُ" الْخَرَزُ الْأَحْمَرُ. وَقَالَ عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ: هُوَ الْيُسْرُ (١) . {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{يَخْرُجُ مِنْهُمَا} “İkisinden çıkar” Medine ve Basra ehli, ya harfinin zammesi ve ra harfinin fethasıyla "يُخْرَجُ" (çıkarılır) şeklinde okumuştur; diğerleri ise ya harfinin fethası ve ra harfinin zammesiyle [yehrücü] şeklinde okumuştur. {اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ} “inci ve mercan”. Bunlar tatlı olandan değil ancak tuzlu olandan çıkar. Arap kelamında iki şeyin zikredilip sonra bir fiilin bunlardan birine tahsis edilmesi caizdir; nitekim Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurmuştur: "يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ" “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size peygamberler gelmedi mi?” (En'âm: 130). Oysa elçiler cinlerden değil sadece insanlardandır. Bazıları da şöyle demiştir: Göğün suyundan ve denizin suyundan çıkar. İbn Cüreyc dedi ki: Gök yağmur yağdırdığında istiridyeler ağızlarını açar, bir damla nereye düşerse inci olur; inci (lü'lü'), incinin büyük olanıdır; mercan ise küçükleridir. Mukâtil ve Mücâhid ise bunun tam aksini söylemişlerdir. Denildi ki: "Mercan" kırmızı boncuktur. Atâ el-Horasânî ise: O, siyah mercandır (el-yüsr) (¬١) demiştir. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15416. Metin
{وَلَهُ الْجَوَارِي} السُّفُنُ الْكِبَارُ، {الْمُنْشَآتُ} قَرَأَ حَمْزَةُ وَأَبُو بَكْرٍ: "الْمُنْشِئَاتُ" بِكَسْرِ الشِّينِ، أَيِ: الْمُنْشِئَاتُ لِلسَّيْرِ [يَعْنِي اللَّاتِي ابْتَدَأْنَ وَأَنْشَأْنَ السَّيْرَ] (٢) . وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِفَتْحِ الشِّينِ أَيِ الْمَرْفُوعَاتُ، وَهِيَ الَّتِي رُفِعَ خَشَبُهَا بَعْضُهَا عَلَى بَعْضٍ. وَقِيلَ: هِيَ مَا رُفِعَ قَلْعُهُ مِنَ السُّفُنِ وَأَمَّا مَا لَمْ يُرْفَعْ قَلْعُهُ فَلَيْسَ مِنَ الْمُنْشِئَاتِ. وَقِيلَ الْمَخْلُوقَاتُ الْمُسَخَّرَاتُ، {فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ} كَالْجِبَالِ جَمْعُ عَلَمٍ وَهُوَ الْجَبَلُ الطَّوِيلُ، شَبَّهَ السُّفُنَ فِي الْبَحْرِ، بِالْجِبَالِ فِي الْبَرِّ {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{وَلَهُ الْجَوَارِي} “O'nundur akıp giden gemiler” büyük gemiler; {الْمُنْشَآتُ} “inşa edilmiş / yükselen” Hamza ve Ebû Bekr, şîn harfinin kesresiyle "الْمُنْشِئَاتُ" okumuştur; yani seyri başlatanlar [yani seyre başlayan ve seyrini sürdürenler] (¬٢) demektir. Diğerleri ise şîn harfinin fethasıyla okumuştur; yani yükseltilmişler demektir ki onlar tahtaları üst üste yükseltilmiş olanlardır. Şöyle de denildi: Onlar yelkeni kaldırılmış gemilerdir; yelkeni kaldırılmamış olanlar ise münşeât sayılmaz. Şöyle de denildi: Yaratılmış ve boyun eğdirilmiş olanlardır. {فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ} “denizde dağlar gibi” dağlar gibi; alem (عَلَم) kelimesinin çoğuludur, o da yüksek dağ demektir. Denizdeki gemileri karadaki dağlara benzetmiştir. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15417. Metin
{كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا} أَيْ عَلَى الْأَرْضِ مِنْ حَيَوَانٍ فَإِنَّهُ هَالِكٌ {فَانٍ} .
{كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا} “Onun üzerindeki herkes” yani yer üzerindeki her canlı mutlaka helak olucudur {فَانٍ} “yok olacaktır”.
15418. Metin
{وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ} ، ذُو الْعَظَمَةِ وَالْكِبْرِيَاءِ {وَالْإِكْرَامِ} ، أَيْ مُكْرِمُ أَنْبِيَائِهِ وَأَوْلِيَائِهِ بِلُطْفِهِ مَعَ جَلَالِهِ وَعَظَمَتِهِ. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ} “Celâl sahibi Rabbinin vechi bâki kalacaktır” azamet ve kibriyâ sahibi {وَالْإِكْرَامِ} “ve ikram sahibi” yani celâli ve azametiyle birlikte lütfuyla peygamberlerine ve veli kullarına ikram eden [Rabbin]. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15419. Metin
{يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (٢٩) }
{يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (٢٩) } “Göklerde ve yerde bulunan herkes O'ndan ister. O, her an bir iştedir (29).”
15420. Metin
{يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} ، مِنْ مَلَكٍ وَإِنْسٍ وَجِنٍّ. وَقَالَ قَتَادَةُ: لَا يَسْتَغْنِي عَنْهُ أَهْلُ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ. قَالَ ابْنُ عباس: فأهل السموات يَسْأَلُونَهُ الْمَغْفِرَةَ وَأَهْلُ الْأَرْضِ يَسْأَلُونَهُ الرَّحْمَةَ [وَالرِّزْقَ وَالتَّوْبَةَ وَالْمَغْفِرَةَ] ٣ وَقَالَ مُقَاتِلٌ: يُسْأَلُهُ أَهْلُ الْأَرْضِ الرِّزْقَ
{يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerde ve yerde bulunan herkes O'ndan ister”; meleklerden, insanlardan ve cinlerden [olan herkes]. Katâde şöyle demiştir: “Gök ve yer ehli O'ndan müstağni olamaz.” İbn Abbâs [şöyle] demiştir: “Gök ehli O'ndan mağfiret diler, yer ehli ise O'ndan rahmet [ve rızık, tövbe ile mağfiret]3 diler.” Mukâtil de şöyle demiştir: “Yer ehli O'ndan rızık
15421. Metin
وَالْمَغْفِرَةَ وَتَسْأَلُهُ الْمَلَائِكَةُ أَيْضًا لَهُمُ الرِّزْقَ وَالْمَغْفِرَةَ.
ve mağfiret diler; melekler de onlar için O'ndan rızık ve mağfiret diler, dedi.
15422. Metin
{كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ} ، قَالَ مُقَاتِلٌ: نَزَلَتْ فِي الْيَهُودِ حِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يَقْضِي يَوْمَ السَّبْتَ شَيْئًا (١) .
{كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ} “O, her gün/an bir iştedir” Mukâtil şöyle dedi: Yahudiler, “Allah cumartesi günü hiçbir şeye hükmetmez” dediklerinde indi (¬١).
15423. Metin
قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: مِنْ شَأْنِهِ أَنْ يُحْيِيَ وَيُمِيتَ، وَيَرْزُقَ، وَيُعِزَّ قَوْمًا، وَيُذِلَّ قَوْمًا، وَيَشْفِيَ مَرِيضًا، وَيَفُكَّ عَانِيًا وَيُفَرِّجَ مَكْرُوبًا، وَيُجِيبَ دَاعِيًا، وَيُعْطِيَ سَائِلًا وَيَغْفِرَ ذَنْبًا إِلَى مَا لَا يُحْصَى مِنْ أَفْعَالِهِ وَأَحْدَاثِهِ فِي خَلْقِهِ مَا يَشَاءُ.
Müfessirler şöyle dediler: O'nun işi; diriltmek, öldürmek, rızıklandırmak, bir topluluğu aziz kılmak, bir topluluğu zelil kılmak, hastaya şifa vermek, esiri kurtarmak, darda kalana ferahlık vermek, dua edene icabet etmek, isteyene vermek ve günahı bağışlamaktır; ve yarattıkları arasında dilediği sayılamayacak kadar fiil ve hadiseler O'nun şânındandır.
15424. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الشَّرِيحِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ إِبْرَاهِيمَ الثَّعْلَبِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَبْدُوسَ الْمُزَكِّي -إِمْلَاءً-أَخْبَرَنَا أَبُو حَامِدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى الْبَزَّازُ، أَخْبَرَنَا يَحْيَى بْنُ الرَّبِيعِ الْمَكِّيُّ، أَخْبَرَنَا سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَمْزَةَ الثُّمَالِيُّ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: إِنَّ مِمَّا خَلَقَ اللَّهُ ﷿ لَوْحًا مِنْ دُرَّةٍ بَيْضَاءَ، دَفَّتَاهُ يَاقُوتَةٌ حَمْرَاءُ، قَلَمُهُ نُورٌ وَكِتَابُهُ نُورٌ، يَنْظُرُ اللَّهُ ﷿ فِيهِ كل يوم ثلاث مائة وَسِتِّينَ نَظْرَةً، يَخْلُقُ وَيَرْزُقُ وَيُحْيِي وَيُمِيتُ وَيُعِزُّ وَيُذِلُّ وَيَفْعَلُ مَا يَشَاءُ فَذَلِكَ قَوْلُهُ: "كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ" (٢) .
Bize Ebû Saîd Ahmed b. İbrâhîm eş-Şerîhî haber verdi, bize Ahmed b. Muhammed b. İbrâhîm es-Sa'lebî haber verdi, bize Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Abdûs el-Müzekkî -yazdırarak- haber verdi, bize Ebû Hâmid Ahmed b. Muhammed b. Yahyâ el-Bezzâz haber verdi, bize Yahyâ b. er-Rebî' el-Mekkî haber verdi, bize Süfyân b. Uyeyne haber verdi, bize Ebû Hamza es-Sümâlî, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan rivayetle haber verdi ki o şöyle demiştir: Yüce Allah'ın yarattığı şeyler arasında beyaz inciden bir Levh vardır; onun iki kapağı kırmızı yakuttandır, kalemi nur, yazısı nurdur. Yüce Allah ona her gün üç yüz altmış defa nazar eder; yaratır, rızık verir, diriltir, öldürür, aziz kılar, zelil kılar ve dilediğini yapar. İşte O'nun: “Her gün O bir iştedir” (¬٢) buyruğu budur.
15425. Metin
قَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: الدَّهْرُ كُلُّهُ عِنْدَ اللَّهِ يَوْمَانِ أَحَدُهُمَا مُدَّةُ أَيَّامِ الدُّنْيَا وَالْآخَرُ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، فَالشَّأْنُ الَّذِي هُوَ فِيهِ الْيَوْمُ الَّذِي هُوَ مُدَّةُ الدُّنْيَا: الْإِخْبَارُ بِالْأَمْرِ وَالنَّهْيِ وَالْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ، وَالْإِعْطَاءِ وَالْمَنْعِ، وَشَأْنُ يَوْمِ الْقِيَامَةِ: الْجَزَاءُ وَالْحِسَابُ، وَالثَّوَابُ وَالْعِقَابُ (٣) .
Süfyân b. Uyeyne şöyle dedi: Allah katında zamanın tamamı iki gündür: Biri dünya günlerinin süresi, diğeri ise kıyamet günüdür. Dünya süresi olan günde O'nun içinde bulunduğu iş: Emri, nehyi, diriltmeyi, öldürmeyi, vermeyi ve engellemeyi bildirmektir. Kıyamet gününün işi ise: Karşılık verme, hesap görme, mükâfat ve cezadır (¬٣).
15426. Metin
وَقِيلَ: شَأْنُهُ جَلَّ ذِكْرُهُ أَنَّهُ يُخْرِجُ فِي كُلِّ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ ثَلَاثَةَ عَسَاكِرَ، عَسْكَرًا مِنْ أَصْلَابِ الْآبَاءِ إِلَى أَرْحَامِ الْأُمَّهَاتِ، وَعَسْكَرًا مِنَ الْأَرْحَامِ إِلَى الدُّنْيَا، وَعَسْكَرًا مِنَ الدُّنْيَا إِلَى الْقُبُورِ، ثُمَّ يَرْتَحِلُونَ جَمِيعًا إِلَى اللَّهِ ﷿.
Şöyle de denilmiştir: Zikri yüce olan [Allah'ın] şânı (işi); her gün ve gece üç ordu çıkarmasıdır: Bir ordu babaların sulblerinden annelerin rahimlerine, bir ordu rahimlerden dünyaya, bir ordu da dünyadan kabirlere [çıkar]. Sonra hepsi birden azîz ve celîl olan Allah'a göç ederler.
15427. Metin
قَالَ الْحُسَيْنُ بْنُ الْفَضْلِ: هُوَ سَوْقُ الْمَقَادِيرِ إِلَى الْمَوَاقِيتِ (١) . وَقَالَ أَبُو سُلَيْمَانَ الدَّارَانِيُّ فِي هَذِهِ الْآيَةِ: كُلُّ يَوْمٍ لَهُ إِلَى الْعَبِيدِ بر جديد ١٤٨/أ.
Hüseyin b. el-Fadl şöyle dedi: O, takdir edilenleri vakitlerine sevk etmektir (¬١). Ebû Süleymân ed-Dârânî bu ayet hakkında şöyle dedi: Her gün O'nun kullarına yeni bir ihsanı vardır.
15428. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٠) سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلَانِ (٣١) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٢) يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (٣٣) }
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٠) سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَا الثَّقَلَانِ (٣١) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٢) يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (٣٣) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (30) Ey iki ağırlık (insanlar ve cinler)! Yakında sizin [hesabınız] için vakit ayıracağız (31) O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (32) Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, haydi geçin! Fakat üstün bir güç (ve hüccet) olmadıkça geçemezsiniz (33).”
15429. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ سَنَفْرُغُ لَكُمْ} ، قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: سَيَفْرُغُ بِالْيَاءِ لِقَوْلِهِ: "يَسْأَلُهُ من في السموات وَالْأَرْضِ"، "وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ" "وَلَهُ الْجَوَارِ" فَأَتْبَعَ الْخَبَرَ.
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ سَنَفْرُغُ لَكُمْ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? Sizin için vakit ayıracağız” Hamza ve el-Kisâî, “Göklerde ve yerde olanlar O'ndan ister”, “Rabbinin vechi bâki kalır” ve “O'nundur akıp giden gemiler” buyruklarından dolayı üçüncü şahıs (haber) kipine uyarak yâ harfiyle "سَيَفْرُغُ" (vakit ayıracak) okumuşlardır.
15430. Metin
وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنُّونِ، وَلَيْسَ الْمُرَادُ مِنْهُ الْفَرَاغُ عَنْ شُغْلٍ، لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يَشْغَلُهُ شَأْنٌ عَنْ شَأْنٍ، وَلَكِنَّهُ وَعِيدٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى [لِلْخَلْقِ] (٢) بِالْمُحَاسَبَةِ، كَقَوْلِ الْقَائِلِ: لَأَتَفَرَّغَنَّ لَكَ، وَمَا بِهِ شُغْلٌ، وَهَذَا قَوْلُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالضَّحَّاكُ وَإِنَّمَا حَسُنَ هَذَا الْفَرَاغُ لِسَبْقِ ذِكْرِ الشَّأْنِ.
Diğerleri ise nûn ile okumuşlardır. Bundan murat bir meşguliyetten boşa çıkmak değildir; zira Yüce Allah'ı bir iş diğer bir işten alıkoymaz. Fakat bu, Yüce Allah'tan hesaba çekme konusunda [mahlûkata] (¬٢) bir tehdittir; tıpkı bir meşguliyeti olmayan kişinin [birisine]: “Seninle ilgileneceğim” demesi gibidir. Bu, İbn Abbâs ve ed-Dahhâk'ın görüşüdür. Bu ferağ (boşalma) ifadesi ancak daha önce şân (iş) zikredildiği için güzel olmuştur.
15431. Metin
وَقَالَ آخَرُونَ: مَعْنَاهُ: سَنَقْصِدُكُمْ بَعْدَ التَّرْكَ وَالْإِمْهَالِ وَنَأْخُذُ فِي أَمْرِكُمْ، كَقَوْلِ الْقَائِلِ لِلَّذِي لَا شُغْلَ لَهُ: قَدْ فَرَغْتَ لِي. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّ اللَّهَ وَعَدَ أَهْلَ التَّقْوَى وَأَوْعَدَ أَهْلَ الْفُجُورِ، ثُمَّ قَالَ: سَنَفْرُغُ لَكُمْ مِمَّا وَعَدْنَاكُمْ وَأَخْبَرَنَاكُمْ، فَنُحَاسِبُكُمْ وَنُجَازِيكُمْ وَنُنْجِزُ لَكُمْ مَا وَعَدْنَاكُمْ، فَيُتِمُّ ذَلِكَ وَيَفْرُغُ مِنْهُ، وَإِلَى هَذَا ذَهَبَ الْحَسَنُ وَمُقَاتِلٌ.
Başkaları ise şöyle dedi: Anlamı şudur: Bırakma ve mühlet vermeden sonra size yöneleceğiz ve işinizi ele alacağız; tıpkı hiçbir meşguliyeti olmayan kimseye, “Benim için boşaldın/vakit ayırdın” denmesi gibi. Bazıları da şöyle dedi: Allah takva ehline vaadde bulundu, facirleri de tehdit etti. Sonra şöyle buyurdu: Size vaad ettiğimiz ve haber verdiğimiz şeyleri yerine getirmek için vakit ayıracağız; sizi hesaba çekeceğiz, karşılığınızı vereceğiz ve size vadettiklerimizi gerçekleştireceğiz, böylece onu tamamlayıp bitirecektir. el-Hasan ve Mukâtil bu görüşe meyletmiştir.
15432. Metin
{أَيُّهَا الثَّقَلَانِ} ، أَيِ الْجِنُّ وَالْإِنْسُ، سُمِّيَا ثَقَلَيْنِ لِأَنَّهُمَا ثِقَلٌ عَلَى الْأَرْضِ أَحْيَاءً وَأَمْوَاتًا، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا"، (الزَّلْزَلَةِ-٢) وَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْمَعَانِي: كُلُّ شَيْءٍ لَهُ قَدْرٌ وَوَزْنٌ يُنَافَسُ فِيهِ فَهُوَ ثِقَلٌ، قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: "إِنِّي تَارِكٌ فِيكُمُ الثَّقَلَيْنِ كِتَابَ اللَّهِ وَعِتْرَتِي" (٣) فَجَعَلَهُمَا ثَقَلَيْنِ إِعْظَامًا لِقَدْرِهِمَا.
{أَيُّهَا الثَّقَلَانِ} “Ey iki ağırlık!” yani cinler ve insanlar. Diriyken de ölüyken de yeryüzünde bir ağırlık oldukları için bu ikisine sekalân (iki ağırlık) adı verilmiştir; nitekim Yüce Allah: “Ve yer ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman” (Zilzâl: 2) buyurmuştur. Mana âlimlerinden bazıları şöyle demiştir: Kendisine rağbet edilen kıymetli ve değerli her şey bir ağırlıktır (sıkldir). Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ben size iki paha biçilmez ağırlık (sekaleyn) bırakıyorum: Allah'ın Kitabı ve ıtretim (Ehl-i Beyt'im)” (¬٣) buyurmuş ve kadirlerini yüceltmek amacıyla onları sekaleyn kılmıştır.
15433. Metin
وَقَالَ جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ الصَّادِقُ: سُمِّيَ الْجِنُّ وَالْإِنْسُ ثَقَلَيْنِ لِأَنَّهُمَا مُثْقَلَانِ بِالذُّنُوبِ {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
Câfer b. Muhammed es-Sâdık şöyle demiştir: Cinlere ve insanlara sekalân (iki ağırlık) adı verilmiştir; çünkü onlar günahlarla ağırlaşmışlardır. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15434. Metin
{يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا} ، أَيْ تَجُوزُوا وَتَخْرُجُوا،
{يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا}1 “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa”2, yani [sınırları] aşıp geçmeye ve çıkmaya3,
15435. Metin
{مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} أَيْ مِنْ جَوَانِبِهِمَا وَأَطْرَافِهِمَا، {فَانْفُذُوا} مَعْنَاهُ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَهْرُبُوا مِنَ الْمَوْتِ بِالْخُرُوجِ من أقطار السموات وَالْأَرْضِ: فَاهْرُبُوا وَاخْرُجُوا مِنْهَا. [وَالْمَعْنَى] (١) حَيْثُمَا كُنْتُمْ أَدْرَكَكُمُ الْمَوْتُ، كَمَا قَالَ جَلَّ ذِكْرُهُ: "أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ"، (النِّسَاءِ-٧٨) وَقِيلَ: يُقَالُ لَهُمْ هَذَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تجوزوا أطراف السموات وَالْأَرْضِ فَتُعْجِزُوا رَبَّكُمْ حَتَّى لَا يَقْدِرَ عَلَيْكُمْ فَجُوزُوا، {لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ} أَيْ: بِمُلْكٍ، وَقِيلَ بِحُجَّةٍ، وَالسُّلْطَانُ: الْقُوَّةُ الَّتِي يَتَسَلَّطُ بِهَا عَلَى الْأَمْرِ، فَالْمُلْكُ وَالْقُدْرَةُ وَالْحُجَّةُ كُلُّهَا سُلْطَانٌ، يُرِيدُ حَيْثُمَا تَوَجَّهْتُمْ كُنْتُمْ فِي مُلْكِي وَسُلْطَانِي. وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: مَعْنَاهُ: إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَعْلَمُوا ما في السموات وَالْأَرْضِ فَاعْلَمُوا وَلَنْ تَعْلَمُوهُ إِلَّا بِسُلْطَانٍ أَيْ بِبَيِّنَةٍ مِنَ اللَّهِ ﷿ (٢) . وَقِيلَ قَوْلُهُ: "إِلَّا بِسُلْطَانٍ" أَيْ إِلَّا إِلَى سُلْطَانٍ كَقَوْلِهِ: "وَقَدْ أَحْسَنَ بِي" (يُوسُفَ-١٠٠) أَيْ إِلَيَّ.
{مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerin ve yerin bucaklarından”, yani onların taraflarından ve uçlarından, {فَانْفُذُوا} “geçin gidin!” Bunun anlamı şudur: Eğer göklerin ve yerin bucaklarından çıkarak ölümden kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın ve oralardan çıkın! [Mana şudur:] (¬١) Nerede olursanız olun ölüm size yetişecektir; nitekim O'nun şânı yücedir, şöyle buyurmuştur: “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır” (Nisâ: 78). Denildi ki: Bu onlara kıyamet günü söylenir: Eğer göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçmeye, böylece Rabbinizi aciz bırakıp O'nun size güç yetiremeyeceği bir duruma gelmeye gücünüz yetiyorsa geçin gidin! {لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ} “Büyük bir güç (ve yetki) olmadıkça geçemezsiniz”, yani bir mülk/hükümranlık olmadan; [bir görüşe göre de] bir delil/hüccet olmadan [geçemezsiniz]. Sultan (سُلْطَان): Bir işe hâkim ve üstün olmayı sağlayan güç demektir. Dolayısıyla mülk, kudret ve hüccetin hepsi sultandır. Şunu murat etmektedir: Nereye yönelirseniz yönelin, benim mülkümde ve hükümranlığım altındasınız. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Anlamı şudur: Göklerde ve yerde olanı bilmeye gücünüz yetiyorsa bilin; halbuki bir sultan, yani Azîz ve Celîl olan Allah'tan açık bir delil olmadıkça onu asla bilemezsiniz (¬٢). Şöyle de denilmiştir: “İllâ bi-sultân” (إِلَّا بِسُلْطَانٍ) sözü, tıpkı “ve bana iyilik etti” (Yûsuf: 100) ayetindeki “bî” (بِي) harf-i cerrinin “ileyye” (إِلَيَّ) [bana] anlamına gelmesi gibi, “ancak bir sultana/hükümranlığa” (إِلَّا إِلَى سُلْطَانٍ) demektir.
15436. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٤) يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ (٣٥) }
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٤) يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ (٣٥) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (34) Üzerinize ateşten dumansız bir alev ve erimiş bakır (veya duman) gönderilir de kurtulamazsınız (35).”
15437. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} ، وَفِي الْخَبَرِ: يُحَاطُ عَلَى الْخَلْقِ بِالْمَلَائِكَةِ وَبِلِسَانٍ مِنْ نَارٍ ثُمَّ يُنَادَوْنَ {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا} الْآيَةَ فَذَلِكَ قَوْلُهُ ﷿:
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” Rivayette [şöyle gelmiştir]: Mahlûkat meleklerle ve ateşten bir dille kuşatılır, sonra kendilerine: {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا} “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer gücünüz yetiyorsa geçip gitmeye...” ayetiyle seslenilir. İşte Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın şu buyruğu budur:
15438. Metin
{يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ} . {يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ} ، قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ: بِكَسْرِ الشِّينِ وَالْآخَرُونَ بِضَمِّهَا، وَهُمَا لُغَتَانِ، مِثْلَ صِوَارٍ مِنَ الْبَقَرِ وَصُوَارٍ. وَهُوَ اللَّهِيبُ الَّذِي لَا دُخَانَ فِيهِ هَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ هُوَ اللَّهَبُ الْأَخْضَرُ الْمُنْقَطِعُ مِنَ النَّارِ، {وَنُحَاسٌ} ، قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو "وَنُحَاسٍ" بِجَرُّ السِّينِ عَطْفًا عَلَى النَّارِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ بِرَفْعِهَا عَطْفًا عَلَى الشُّوَاظِ.
{يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ} “Üzerinize ateşten bir alev gönderilir”. {يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ} “Üzerinize ateşten bir alev gönderilir” ayetini İbn Kesîr şîn harfinin kesresiyle (Şivâz), diğerleri ise dammesiyle (Şuvâz) okumuştur; bunlar, sığır sürüsü anlamına gelen "sıvâr" (صِوَار) ve "suvâr" (صُوَار) gibi iki ayrı lehçedir. Bu, içinde duman bulunmayan alevdir; müfessirlerin çoğunun görüşü budur. Mücâhid: “O, ateşten kopup gelen yeşil alevdir” demiştir. {وَنُحَاسٌ} “ve erimiş bakır (veya duman)” buyruğunu İbn Kesîr ve Ebû Amr, "en-nâr" kelimesine atıfla sîn harfinin cerriyle “ve nuhâsin” (وَنُحَاسٍ) şeklinde okumuş; diğerleri ise "eş-şuvâz" kelimesine atıfla ref' ile okumuşlardır.
15439. Metin
قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالْكَلْبِيُّ: "النُّحَاسُ": الدُّخَانُ وَهُوَ رِوَايَةُ عَطَاءٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
Saîd b. Cübeyr ve el-Kelbî şöyle demiştir: “en-Nuhâs” (النُّحَاسُ), duman demektir; bu, Atâ'nın İbn Abbâs'tan yaptığı rivayettir.
15440. Metin
وَمَعْنَى الرَّفْعِ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ، وَيُرْسَلُ نُحَاسٌ، أَيْ يُرْسَلُ هَذَا مَرَّةً وَهَذَا مَرَّةً، وَيَجُوزُ أَنْ يُرْسَلَا مَعًا مِنْ غَيْرِ أَنْ يَمْتَزِجَ أَحَدُهُمَا بِالْآخَرِ، وَمَنْ كَسَرَ بِالْعَطْفِ عَلَى النَّارِ يَكُونُ ضَعِيفًا؛ لِأَنَّهُ لَا يَكُونُ شُوَاظٌ مِنْ نُحَاسٍ، فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ تَقْدِيرُهُ: شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَشَيْءٌ مِنْ نُحَاسٍ، عَلَى أَنَّهُ حُكِيَ أَنَّ الشُّوَاظَ لَا يَكُونُ مِنَ النَّارِ وَالدُّخَانِ جَمِيعًا.
Merfû okunuşun (ötreli kıraatin) anlamı şöyledir: 'Üzerinize bir alev gönderilir ve bakır/duman gönderilir'1; yani bir defasında bu, bir defasında da şu gönderilir. Biri diğerine karışmaksızın her ikisinin birlikte gönderilmesi de caizdir (mümkündür). 'Ateş' (en-nâr) kelimesine atfederek mecrûr (kesreli) okuyan kimsenin [kıraati/görüşü] ise zayıftır; zira bakırdan alev olmaz. Bu durumda ifadenin takdiri 'ateşten bir alev ve bakırdan bir şey' şeklinde olabilir; nitekim şuvâzın (alevin) aynı anda hem ateşten hem de dumandan olamayacağı nakledilmiştir.2
15441. Metin
قَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: النُّحَاسُ هُوَ الصُّفْرُ الْمُذَابُ يصب على رؤوسهم، وَهُوَ رِوَايَةُ الْعَوْفِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ: هُوَ الْمُهْلُ.
Mücâhid ve Katâde şöyle demiştir: Nuhâs, başlarına dökülen erimiş sarı bakırdır; bu, el-Avfî'nin İbn Abbâs'tan yaptığı rivayettir. Abdullah b. Mes'ûd ise: “O, erimiş madendir (mühl)” demiştir.
15442. Metin
{فَلَا تَنْتَصِرَانِ} ، أَيْ فَلَا تَمْتَنِعَانِ مِنَ اللَّهِ وَلَا يَكُونُ لَكُمْ نَاصِرٌ مِنْهُ.
{فَلَا تَنْتَصِرَانِ} “kurtulamazsınız”, yani Allah'tan [gelecek azaba] mani olamazsınız ve O'na karşı size yardım eden bir kimse de bulunmaz.
15443. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٦) فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ (٣٧) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٨) فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ (٣٩) }
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٦) فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ (٣٧) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٨) فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ (٣٩) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (36) Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül haline geldiği zaman (37), O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (38) İşte o gün insana da cine de günahından sorulmaz (39).”
15444. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} {فَإِذَا انْشَقَّتِ} ، [انْفَرَجَتِ] (١) {السَّمَاءُ} ، فَصَارَتْ أَبْوَابًا لِنُزُولِ الْمَلَائِكَةِ {فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ} ، أَيْ كَلَوْنِ الْفَرَسِ الْوَرِدِ، وَهُوَ الْأَبْيَضُ الَّذِي يَضْرِبُ إِلَى الْحُمْرَةِ وَالصُّفْرَةِ، قَالَ قَتَادَةُ: إِنَّهَا الْيَوْمَ خَضْرَاءُ، وَيَكُونُ لَهَا يَوْمَئِذٍ لَوْنٌ آخَرُ يَضْرِبُ إِلَى الْحُمْرَةِ.
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” {فَإِذَا انْشَقَّتِ} [ayrılıp yarıldığı] (¬١) {السَّمَاءُ} “Gök yarılıp”, meleklerin inmesi için kapı kapı olduğu, {فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ} “erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül haline geldiği zaman”, yani kırmızı ata (el-verid) benzeyen bir renkte olduğu zaman; o da kırmızılığa ve sarılığa çalan beyaz renktir. Katâde şöyle demiştir: O bugün yeşildir (mavidir), o gün ise kırmızılığa çalan başka bir rengi olacaktır.
15445. Metin
وَقِيلَ: إِنَّهَا تَتَلَوَّنُ أَلْوَانًا يَوْمَئِذٍ كَلَوْنِ الْفَرَسِ الْوَرِدِ يَكُونُ فِي الرَّبِيعِ أَصْفَرَ وَفِي أَوَّلِ الشِّتَاءِ أَحْمَرَ فَإِذَا اشْتَدَّ الشِّتَاءُ كَانَ أَغْبَرَ فَشَبَّهَ السَّمَاءَ فِي تَلَوُّنِهَا عِنْدَ انْشِقَاقِهَا بِهَذَا الْفَرَسِ فِي تَلَوُّنِهِ.
Şöyle de denilmiştir: Gökyüzü o gün, ilkbaharda sarı, kışın başında kırmızı, kış şiddetlendiğinde ise boz renge dönen al atın rengi gibi türlü renklere bürünür. Böylece gökyüzünü yarıldığı andaki renk değiştirmesi bakımından bu atın renk değiştirmesine benzetmiştir.
15446. Metin
{كَالدِّهَانِ} ، جَمْعُ دُهْنٍ. شَبَّهَ تَلَوُّنَ السَّمَاءِ بِتَلَوُّنِ الْوَرْدِ مِنَ الْخَيْلِ، وَشَبَّهَ الْوَرْدَةَ فِي اخْتِلَافِ أَلْوَانِهَا بِالدُّهْنِ وَاخْتِلَافِ أَلْوَانِهِ، وَهُوَ قَوْلُ الضَّحَّاكِ وَمُجَاهِدٍ وَقَتَادَةَ وَالرَّبِيعِ.
{كَالدِّهَانِ} “Erimiş yağ gibi”, dühn (دُهْن) kelimesinin çoğuludur. Göğün renk değiştirmesini atların al renginin değişmesine benzetmiş, renklerinin çeşitliliği bakımından bu gülü de yağın ve onun değişik renklerinin haline benzetmiştir. Bu; ed-Dahhâk, Mücâhid, Katâde ve er-Rebî'in görüşüdür.
15447. Metin
وَقَالَ عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ: "كَالدِّهَانِ" كَعَصِيرِ الزَّيْتِ يَتَلَوَّنُ فِي السَّاعَةِ أَلْوَانًا.
Atâ b. Ebî Rebâh: “'ed-Dihân gibi' ifadesi, bir an içinde türlü renklere bürünen zeytinyağı tortusu/özü gibidir” demiştir.
15448. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ: كَدُهْنِ الْوَرْدِ الصَّافِي. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: تَصِيرُ السَّمَاءُ كَالدُّهْنِ الذَّائِبِ وَذَلِكَ حِينَ يُصِيبُهَا حَرُّ جَهَنَّمَ.
Mukâtil: “Saf gül yağı gibi” demiştir. İbn Cüreyc ise şöyle demiştir: Gökyüzü erimiş yağ gibi olur; bu da cehennemin harareti ona ulaştığı zamandır.
15449. Metin
وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: كَالدِّهَانِ أَيْ كَالْأَدِيمِ الْأَحْمَرِ وَجَمْعُهُ أَدْهِنَةٌ وَدُهُنٌ {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} . {فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ} ، قَالَ الْحَسَنُ وقتادة: لا يسئلون عَنْ ذُنُوبِهِمْ لِتُعْلَمَ مِنْ جِهَتِهِمْ، لِأَنَّ اللَّهَ ﷿ عَلِمَهَا مِنْهُمْ، وَكَتَبَتِ الْمَلَائِكَةُ عَلَيْهِمْ، وَهِيَ رِوَايَةُ الْعَوْفِيِّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ٢ .
Kelbî şöyle demiştir: “ed-Dihân gibi, yani kırmızı deri gibi [olur]; bunun çoğulu edhine ve dühündür.” { فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ } “Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” { فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ } “İşte o gün ne insana ne cine günahı sorulmaz.” Hasan ve Katâde1 şöyle demişlerdir: “Kendilerinden [bilgi] öğrenilmek amacıyla günahları onlara sorulmaz; çünkü Allah azze ve celle onların günahlarını zaten bilmektedir ve melekler de bunları onların aleyhine yazmıştır.” Bu, Avfî’nin İbn Abbâs’tan rivayetidir.2
15450. Metin
وَعَنْهُ أَيْضًا: لَا تَسْأَلُ الْمَلَائِكَةُ الْمُجْرِمِينَ لِأَنَّهُمْ يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ. دَلِيلُهُ: مَا بَعْدَهُ، وَهَذَا قَوْلُ مُجَاهِدٌ (١) .
Yine ondan rivayet edildiğine göre: Melekler günahkârlara sormazlar; çünkü onları simalarından tanırlar. Bunun delili bir sonraki ayettir; bu, Mücâhid'in görüşüdür (¬١).
15451. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي الْجَمْعِ بَيْنَ هَذِهِ الْآيَةِ وَبَيْنَ قوله: "فوربك لنسئلنهم أَجْمَعِينَ"، (الْحِجْرِ -٩٢) ، قَالَ: لَا يَسْأَلُهُمْ هَلْ عَمِلْتُمْ كَذَا وَكَذَا؟ لِأَنَّهُ أَعْلَمُ بِذَلِكَ مِنْهُمْ، وَلَكِنْ يَسْأَلُهُمْ لِمَ عَمِلْتُمْ كَذَا وَكَذَا؟
İbn Abbâs'tan bu ayet ile “Rabbine andolsun ki onların hepsine mutlaka soracağız” (Hicr: 92) ayetinin arasını cem etme hususunda şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlara “Şunu şunu yaptınız mı?” diye sormaz; çünkü O bunu onlardan daha iyi bilmektedir. Fakat onlara “Şunu şunu niçin yaptınız?” diye sorar.
15452. Metin
وَعَنْ عِكْرِمَةَ أَنَّهُ قَالَ: إِنَّهَا مَوَاطِنُ، يَسْأَلُ فِي بَعْضِهَا وَلَا يَسْأَلُ فِي بَعْضِهَا.
İkrime'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunlar farklı duraklardır (mevâkıf); bazılarında sorulur, bazılarında ise sorulmaz.
15453. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا: لَا يُسْأَلُونَ سُؤَالَ شَفَقَةٍ وَرَحْمَةٍ وَإِنَّمَا يُسْأَلُونَ سُؤَالَ تَقْرِيعٍ وَتَوْبِيخٍ.
Yine İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Onlara şefkat ve merhamet sorusu sorulmaz; onlara ancak azarlama ve kınama sorusu sorulur.
15454. Metin
وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: لَا يُسْأَلُ غَيْرُ الْمُجْرِمِ عَنْ ذَنْبِ الْمُجْرِمِ (٢) .
Ebu'l-Âliye ise şöyle demiştir: Günahkâr olmayana, günahkârın günahı sorulmaz (¬٢).
15455. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٠)
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٠)} “O halde [ey cinler ve insan topluluğu,] Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (40)”
15456. Metin
{يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ (٤١) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٢) هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ (٤٣) يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ (٤٤) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٥) }
{يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ (٤١) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٢) هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ (٤٣) يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ (٤٤) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٥) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (40) Suçlular simalarından tanınır da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar (41). O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (42) İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir (43). Onlar onunla kaynar su arasında dönüp dolaşırlar (44). O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (45).”
15457. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} {يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ} ، وَهُوَ سَوَادُ الْوُجُوهِ وَزُرْقَةُ الْعُيُونِ، كَمَا قَالَ جَلَّ ذِكْرُهُ: "يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ"، (آلِ عِمْرَانَ-١٠٦) {فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ} ، تُجْعَلُ الْأَقْدَامُ مَضْمُومَةً إِلَى النَّوَاصِي مِنْ خَلْفٍ وَيُلْقَوْنَ فِي النَّارِ، {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” {يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ} “Suçlular simalarından tanınır”; bu da yüzlerin kararması ve gözlerin gövermesidir (mavi-mor olmasıdır); nitekim O'nun şânı yücedir, şöyle buyurmuştur: “O gün birtakım yüzler ağarır, birtakım yüzler kararır” (Âl-i İmrân: 106). {فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ} “da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar”; ayaklar arkadan perçemlere bağlanır ve ateşe atılırlar. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15458. Metin
ثُمَّ يُقَالُ لَهُمْ: {هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ} المشركون ١٤٨/ب {يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ} قَدِ انْتَهَى حَرُّهُ. قَالَ الزَّجَّاجُ: أَنَى يَأْنَى فَهُوَ آنٌ إِذَا انْتَهَى فِي النُّضْجِ، وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ يَسْعَوْنَ بَيْنَ الْجَحِيمِ وَالْحَمِيمِ فَإِذَا اسْتَغَاثُوا مِنْ حَرِّ النَّارِ جُعِلَ عَذَابُهُمُ الْحَمِيمَ الْآنِيَ الَّذِي صَارَ كَالْمُهْلِ، وَهُوَ قَوْلُهُ "وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ"، (الْكَهْفِ-٢٩) وَقَالَ كَعْبُ الْأَحْبَارِ: "آنٍ" وَادٍ مِنْ أَوْدِيَةِ جَهَنَّمَ يَجْتَمِعُ فِيهِ صَدِيدُ أَهْلِ النَّارِ فَيُنْطَلَقُ بِهِمْ فِي الْأَغْلَالِ فَيُغْمَسُونَ فِي ذَلِكَ الْوَادِي حَتَّى تَنْخَلِعَ أَوْصَالُهُمْ، ثُمَّ يَخْرُجُونَ مِنْهُ وَقَدْ أَحْدَثَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُمْ خَلْقًا جَدِيدًا فَيُلْقَوْنَ فِي النَّارِ (١) وَذَلِكَ قَوْلُهُ: "يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ".
Sonra onlara şöyle denilir: {هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ} “İşte bu, suçluların” yani müşriklerin “yalanladığı cehennemdir” 148/b {يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ} “Onlar onunla kaynar su arasında dönüp dolaşırlar”; [bu suyun] sıcağı son noktaya ulaşmıştır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: “Enâ, ye'nî, fehuve ânin” (أَنَى يَأْنَى فَهُوَ آنٌ) fiili, pişmede son hadde vardığı zaman kullanılır. Mana şudur: Onlar cehennem ile kaynar su arasında koştururlar; ateşin hararetinden feryat edip yardım istediklerinde, onların azabı erimiş maden gibi olan son derece kaynar su (hamîm-i ânî) kılınır. İşte O'nun: “Eğer yardım isterlerse, erimiş maden gibi bir su ile kendilerine yardım edilir” (Kehf: 29) buyruğu budur. Kâ'bü'l-Ahbâr şöyle demiştir: “Ân” (آنٍ), cehennem vadilerinden bir vadidir ki orada cehennem ehlinin irini toplanır. Onlar bukağılar içinde oraya götürülür ve eklemleri birbirinden ayrılıncaya kadar o vadiye daldırılırlar. Sonra Yüce Allah onlar için yeni bir beden yaratmış olarak oradan çıkarılırlar ve ateşe atılırlar (¬١). İşte O'nun: “Onlar onunla kaynar su arasında dönüp dolaşırlar” buyruğu budur.
15459. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} وَكُلُّ مَا ذَكَرَ اللَّهُ تَعَالَى مِنْ قَوْلِهِ: "كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فان" إلى
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” Yüce Allah'ın: “Yer üzerindeki her şey fanidir (yok olucudur)” buyruğundan itibaren1
15460. Metin
ههنا مَوَاعِظُ وَزَوَاجِرُ وَتَخْوِيفٌ. وَكُلُّ ذَلِكَ نِعْمَةٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى، لِأَنَّهَا تَزْجُرُ عَنِ الْمَعَاصِي وَلِذَلِكَ خَتَمَ كُلَّ آيَةٍ بِقَوْلِهِ: {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
buraya kadar zikrettiği her şey öğütler, sakındırmalar ve korkutmalardır. Bunların hepsi Yüce Allah'tan birer nimettir; çünkü günahlardan alıkoymaktadır. İşte bu sebeple her ayeti: {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” buyruğu ile noktalamıştır.
15461. Metin
{وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ (٤٦) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٧) }
{وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ (٤٦) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٧) } “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır (46). O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (47)”
15462. Metin
ثُمَّ ذَكَرَ مَا أَعَدَّهُ لِمَنِ اتَّقَاهُ وَخَافَهُ فَقَالَ: {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ} أَيْ: مَقَامَهُ بَيْنَ يَدَيْ رَبِّهِ لِلْحِسَابِ فَتَرَكَ الْمَعْصِيَةَ وَالشَّهْوَةَ. وَقِيلَ: قِيَامُ رَبِّهِ عَلَيْهِ، بَيَانُهُ قَوْلُهُ: "أَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ عَلَى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ" (الرَّعْدِ-٣٣) ، وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ وَمُجَاهِدٌ: هُوَ الَّذِي يَهُمُّ بِالْمَعْصِيَةِ فَيَذْكُرُ اللَّهَ فَيَدَعَهَا مِنْ مَخَافَةِ اللَّهِ (١) . {جَنَّتَانِ} ، قَالَ مُقَاتِلٌ: جَنَّةُ عَدْنٍ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ (٢) . قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيٍّ التِّرْمِذِيُّ: جَنَّةٌ لِخَوْفِهِ رَبَّهُ وَجَنَّةٌ لِتَرْكِهِ شَهْوَتَهُ (٣) .
Sonra Kendisinden sakınan ve korkan kimseler için hazırladıklarını zikrederek şöyle buyurdu: {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ} “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye”, yani hesap için Rabbinin huzurunda durmaktan korkup günahı ve şehveti terk eden kimseye. Şöyle de denilmiştir: Rabbinin kendisini görüp gözetmesinden korkan kimsedir; bunun açıklaması: “Her nefsin kazandığı üzerinde kâim olan (onu görüp gözeten) Allah değil midir?” (Ra'd: 33) ayetidir. İbrâhim ve Mücâhid şöyle demiştir: Bu, günah işlemeye niyetlenen, fakat Allah'ı hatırlayıp Allah korkusundan onu terk eden kimsedir (¬١). {جَنَّتَانِ} “iki cennet vardır”. Mukâtil: “Adn cenneti ve Naîm cenneti” demiştir (¬٢). Muhammed b. Alî et-Tirmizî şöyle demiştir: Biri Rabbinden korktuğu için, diğeri ise şehvetini terk ettiği içindir (¬٣).
15463. Metin
قَالَ الضَّحَّاكُ: هَذَا لِمَنْ رَاقَبَ اللَّهَ فِي السِّرِّ وَالْعَلَانِيَةِ بِعِلْمِهِ مَا عَرَضَ لَهُ مِنْ مُحَرَّمٍ تَرَكَهُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَمَا عَمِلَ مِنْ خَيْرٍ أَفْضَى بِهِ إِلَى اللَّهِ، لَا يُحِبُّ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ أَحَدٌ.
ed-Dahhâk şöyle demiştir: Bu, gizlide ve açıkta Allah'ı murakabe eden kimsedir; karşısına haram bir şey çıktığında onu Allah korkusundan terk ettiğini, işlediği hayrı da başkasının görmesini istemeyerek yalnızca Allah'a arz ettiğini bilmesi iledir.
15464. Metin
وَقَالَ قَتَادَةُ: إِنَّ الْمُؤْمِنِينَ خَافُوا ذَلِكَ الْمَقَامَ فَعَمِلُوا لِلَّهِ وَدَأَبُوا بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ (٤) .
Katâde ise şöyle demiştir: Müminler o makamdan (huzurda durmaktan) korktular da Allah için amel ettiler ve gece gündüz durup dinlenmeden gayret gösterdiler (¬٤).
15465. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ الْحُسَيْنِ الْقُرَشِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو مُسْلِمٍ غَالِبُ بْنُ عَلِيٍّ الرَّازِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ بْنِ يُونُسَ، أَخْبَرَنَا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى بْنِ عِيسَى الْحُلْوَانِيُّ، وَأَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدٍ الْهَمْدَانِيُّ، أَخْبَرَنَا هَاشِمُ بْنُ الْقَاسِمِ عَنْ أَبِي عَقِيلٍ هُوَ الثَّقَفِيُّ عَنْ يَزِيدَ بْنِ سِنَانَ سَمِعْتُ [بُكَيْرَ] (٥) بْنَ فَيْرُوزَ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ ﵁ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "مَنْ خَافَ أَدْلَجَ وَمَنْ أَدْلَجَ بَلَغَ الْمَنْزِلَ، أَلَا إِنَّ سِلْعَةَ اللَّهِ غَالِيَةٌ، أَلَا إِنَّ سِلْعَةَ اللَّهِ الْجَنَّةُ" (٦) .
Bize Ebu'l-Hasan Ali b. el-Hüseyin el-Kureşî haber verdi, bize Ebû Müslim Gâlib b. Ali er-Râzî haber verdi, bize Ebû Bekir Muhammed b. İbrâhim b. Yûnus anlattı, bize Ebû Ca'fer Muhammed b. Mûsâ b. Îsâ el-Hulvânî haber verdi; (diğer bir senetle) bize Muhammed b. Ubeyd el-Hemdânî haber verdi, bize Hâşim b. el-Kâsım, Ebû Akîl es-Sekafî'den, o Yezîd b. Sinân'dan naklen haber verdi: [Bükeyr] (¬٥) b. Feyrûz'u şöyle derken işittim: Ebû Hureyre radıyallâhu anh'ı şöyle derken işittim: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Korkan kimse gece erkenden yola çıkar; gece erkenden yola çıkan da menzile varır. Dikkat edin, Allah'ın metaı pahalıdır! Dikkat edin, Allah'ın metaı cennettir!” (¬٦)
15466. Metin
أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ الْفَضْلِ الْخَرَقِيُّ، أَخْبَرَنَا أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الطَّيْسَفُونِيُّ،
Bize Ebû Abdillâh Muhammed b. el-Fadl el-Harakî haber verdi, bize Ebu'l-Hasan Ali b. Abdillâh et-Taysefûnî haber verdi,
15467. Metin
أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ الْجَوْهَرِيُّ، أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَلِيٍّ الْكُشْمِهَينِيُّ، أَخْبَرَنَا عَلِيُّ بْنُ حُجْرٍ، أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ جَعْفَرٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي حَرْمَلَةَ مَوْلَى حُوَيْطِبِ بْنِ عَبْدِ الْعُزَّى عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ ﵁ أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُصُّ عَلَى الْمِنْبَرِ وَهُوَ يَقُولُ: "وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ" قُلْتُ: وَإِنْ زَنَى وَإِنْ سَرَقَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ" فَقُلْتُ الثَّانِيَةَ: وَإِنْ زَنَى وَإِنْ سَرَقَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ". فَقُلْتُ الثَّالِثَةَ: وَإِنْ زَنَى وَإِنْ سَرَقَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: "وَإِنْ زَنَى وَإِنْ سَرَقَ عَلَى رَغْمِ أَنْفِ أَبِي الدَّرْدَاءِ" (١) .
Bize Abdullah b. Ömer el-Cevherî haber verdi, bize Ahmed b. Ali el-Küşmîhenî haber verdi, bize Ali b. Hucr haber verdi, bize İsmâil b. Ca'fer, Huveytıb b. Abdiluzzâ'nın azatlısı Muhammed b. Ebî Harmele'den, o Atâ b. Yesâr'dan, o da Ebü'd-Derdâ radıyallâhu anh'tan haber verdi ki o, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i minberde vaaz ederken işitmiştir; şöyle buyuruyordu: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır.” Dedim ki: Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı ey Allah'ın Resûlü? Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır” buyurdu. İkinci kez dedim ki: Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı ey Allah'ın Resûlü? Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır” buyurdu. Üçüncü kez dedim ki: Zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da mı ey Allah'ın Resûlü? Şöyle buyurdu: “Ebü'd-Derdâ'nın burnu sürtülse de, zina etmiş ve hırsızlık yapmış olsa da [ona iki cennet vardır]” (¬١).
15468. Metin
{ذَوَاتَا أَفْنَانٍ (٤٨) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٩) فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ (٥٠) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥١) فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ (٥٢) }
{ذَوَاتَا أَفْنَانٍ (٤٨) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٩) فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ (٥٠) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥١) فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ (٥٢) } “İkisi de çeşit çeşit dallara (ve meyvelere) sahiptir (48). O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (49) İkisinde de akıp giden iki pınar vardır (50). O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (51) İkisinde de her meyveden iki çift vardır (52).”
15469. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} ثُمَّ وَصَفَ الْجَنَّتَيْنِ فَقَالَ:
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” Sonra o iki cenneti vasfederek şöyle buyurdu:
15470. Metin
{ذَوَاتَا أَفْنَانٍ} ، أَغْصَانٍ، وَاحِدُهَا فَنَنٌ، وَهُوَ الْغُصْنُ الْمُسْتَقِيمُ طُولًا. وَهَذَا قَوْلُ مُجَاهِدٍ وَعِكْرِمَةَ وَالْكَلْبِيِّ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: ظِلُّ الْأَغْصَانِ عَلَى الْحِيطَانِ. قَالَ الْحَسَنُ: ذَوَاتَا ظِلَالٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَلْوَانٌ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَالضَّحَّاكُ: أَلْوَانُ الْفَاكِهَةِ، وَاحِدُهَا فَنٌّ مِنْ قَوْلِهِمْ أَفْنَنَ فُلَانٌ فِي حَدِيثِهِ إِذَا أَخَذَ فِي فُنُونٍ مِنْهُ وَضُرُوبٍ. وَجَمَعَ عَطَاءٌ بَيْنَ الْقَوْلَيْنِ فَقَالَ: فِي كُلِّ غُصْنٍ فُنُونٌ مِنَ الْفَاكِهَةِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: ذَوَاتَا فَضْلٍ وَسَعَةٍ عَلَى مَا سِوَاهُمَا {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{ذَوَاتَا أَفْنَانٍ} “Çeşit çeşit dallara sahiptir”; [efnân] dallar demektir; tekili fenendir (فَنَن), o da boylu boyunca dümdüz uzanan daldır. Bu; Mücâhid, İkrime ve el-Kelbî'nin görüşüdür. İkrime: “Dalların duvarlar üzerindeki gölgesidir” demiştir. el-Hasan: “Gölge sahibidirler” demiştir. İbn Abbâs: “Çeşitlerdir” demiştir. Saîd b. Cübeyr ve ed-Dahhâk şöyle demiştir: “Meyve çeşitleridir”; tekili fenndir (فَنّ). Bu, bir kimsenin sözünde türlü çeşitlere ve kısımlara girmesi durumunda kullanılan “filanca konuşmasında çeşitlilik yaptı (efnene)” tabirinden gelir. Atâ iki görüşü birleştirerek: “Her dalda türlü çeşit meyveler vardır” demiştir. Katâde ise: “Diğerlerine göre üstünlük ve genişlik sahibidirler” demiştir. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15471. Metin
{فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ} ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بِالْكَرَامَةِ وَالزِّيَادَةِ عَلَى أَهْلِ الْجَنَّةِ. قَالَ الْحَسَنُ: تَجْرِيَانِ بِالْمَاءِ الزُّلَالِ، إِحْدَاهُمَا التَّسْنِيمُ وَالْأُخْرَى السَّلْسَبِيلُ. وَقَالَ عَطِيَّةُ: إِحْدَاهُمَا مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَالْأُخْرَى مَنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ} “İkisinde de akıp giden iki pınar vardır”. İbn Abbâs: “Cennet ehline ikram ve fazlalıkla [akarlar]” demiştir. el-Hasan: “Tatlı ve berrak su ile akarlar; biri Tesnîm, diğeri Selsebîl'dir” demiştir. Atiyye ise: “Biri bozulmayan sudan, diğeri ise içenlere lezzet veren şaraptandır” demiştir. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15472. Metin
{فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ} صِنْفَانِ وَنَوْعَانِ قِيلَ: مَعْنَاهُ: إِنَّ فِيهِمَا مِنْ كُلِّ مَا يُتَفَكَّهُ
{فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ} “İkisinde de her meyveden iki çift (çeşit) vardır”; iki sınıf ve iki türdür. Şöyle denilmiştir: Bunun anlamı, ikisinde tadına varılan her şeyden 1
15473. Metin
بِهِ ضَرْبَيْنِ رَطْبًا وَيَابِسًا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَا فِي الدُّنْيَا ثَمَرَةٌ حُلْوَةٌ وَلَا مُرَّةٌ إِلَّا وَهِيَ فِي الْجَنَّةِ حَتَّى الْحَنْظَلُ إِلَّا أَنَّهُ حُلْوٌ (١) .
yaş ve kuru olmak üzere iki tür bulunmasıdır. İbn Abbâs şöyle demiştir: Dünyadaki tatlı ya da acı hiçbir meyve yoktur ki cennette bulunmasın; hatta ebucehil karpuzu (hantal) bile vardır, ancak o tatlıdır (¬١).
15474. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥٣) مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ (٥٤) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥٥) فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ (٥٦) }
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥٣) مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ (٥٤) فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٥٥) فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ (٥٦) } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (53) Astarları kalın ipekten döşeklere yaslanırlar. İki cennetin meyveleri de kolayca erişilecek yakınlıktadır (54). O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? (55) Oralarda bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş öyle güzeller vardır ki, bunlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur (56).”
15475. Metin
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15476. Metin
{مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ} ، جَمْعُ فِرَاشٍ، {بَطَائِنُهَا} ، جَمْعُ بِطَانَةٍ، وَهِيَ الَّتِي تَحْتَ الظِّهَارَةِ. وَقَالَ الزَّجَّاجُ: وَهِيَ مِمَّا يَلِي الْأَرْضَ. {مِنْ إِسْتَبْرَقٍ} وَهُوَ مَا غَلُظَ مِنَ الدِّيبَاجِ. قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَأَبُو هُرَيْرَةَ: هَذِهِ الْبَطَائِنُ فَمَا ظَنَّكُمْ بِالظَّوَاهِرِ (٢) ؟ وَقِيلَ لِسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ: الْبَطَائِنُ مِنْ إِسْتَبْرَقٍ، فَمَا الظَّوَاهِرُ؟ قَالَ: هَذَا مِمَّا قَالَ اللَّهُ ﷿: "فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ" (السَّجْدَةِ -١٧) (٣) وَعَنْهُ أَيْضًا قَالَ: بَطَائِنُهَا مِنْ إِسْتَبْرَقٍ فَظَوَاهِرُهَا مِنْ نُورٍ جَامِدٍ (٤) . وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَصَفَ الْبَطَائِنَ وَتَرَكَ الظَّوَاهِرَ لِأَنَّهُ لَيْسَ فِي الْأَرْضِ أَحَدٌ يَعْرِفُ مَا الظَّوَاهِرُ (٥) .
{مُتَّكِئِينَ عَلَى فُرُشٍ} “Döşeklere yaslanırlar”, fürüş firâş (فِرَاش) kelimesinin çoğuludur. {بَطَائِنُهَا} “astarları”, bitâne (بِطَانَة) kelimesinin çoğuludur; o da yüzün (zıhâre) altında kalandır. ez-Zeccâc ise: “Yere bakan tarafıdır” demiştir. {مِنْ إِسْتَبْرَقٍ} “kalın ipektendir”; istebrak, ipeğin (dîbâc) kalın olanıdır. İbn Mes'ûd ve Ebû Hureyre şöyle demişlerdir: “Astarlar böyle ise yüzleri hakkında ne düşünürsünüz?” (¬٢) Saîd b. Cübeyr'e: “Astarları istebrak ise yüzleri nedir?” diye sorulduğunda şöyle demiştir: “Bu, Azîz ve Celîl olan Allah'ın: 'Hiçbir nefis, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez' (Secde: 17) (¬٣) buyurduğu şeylerdendir.” Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Astarları istebrak, yüzleri ise katılaşmış nurdandır” (¬٤). İbn Abbâs da şöyle demiştir: “Astarları vasfetti, yüzlerini ise bıraktı; çünkü yeryüzünde yüzlerinin ne olduğunu bilecek hiç kimse yoktur” (¬٥).
15477. Metin
{وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ} ، الْجَنَى مَا يُجْتَنَى مِنَ الثِّمَارِ، يُرِيدُ: ثَمَرُهَا دَانٍ قَرِيبٌ يَنَالُهُ الْقَائِمُ وَالْقَاعِدُ وَالنَّائِمُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: تَدْنُو الشَّجَرَةُ حَتَّى يَجْتَنِيَهَا وَلِيُّ اللَّهِ، إِنْ شَاءَ قَائِمًا وَإِنْ شَاءَ قَاعِدًا (٦) . قَالَ قَتَادَةُ: لَا يَرُدُّ أَيْدِيَهُمْ عَنْهَا بُعْدٌ وَلَا شَوْكٌ. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} .
{وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ} “İki cennetin meyveleri de yakındır”; el-cenâ (الْجَنَى), meyvelerden toplanan şeydir. Kastedilen şudur: Meyvesi yakın olup ayaktaki de oturan da yatan da ona erişir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Ağaç, Allah'ın dostu ister ayakta ister otururken onu toplayabilsin diye iyice yaklaşır (¬٦). Katâde ise: “Uzaklık ve diken onların ellerini ondan alıkoymaz” demiştir. {فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”
15478. Metin
{فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ} غَاضَّاتُ الْأَعْيُنِ، قَصَرْنَ طَرْفَهُنَّ عَلَى أَزْوَاجِهِنَّ لَا يَنْظُرْنَ إِلَى غَيْرِهِمْ. وَلَا يُرِدْنَ غَيْرَهُمْ. قَالَ ابْنُ زَيْدٍ: تَقُولُ لِزَوْجِهَا: وَعِزَّةِ رَبِّي مَا أَرَى فِي الْجَنَّةِ شَيْئًا أَحْسَنَ مِنْكَ، فَالْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي جَعَلَكَ زَوْجِي وَجَعَلَنِي زَوْجَتَكَ ٧ . {لَمْ يَطْمِثْهُنَّ} لَمْ يُجَامِعْهُنَّ وَلِمَ [يَفْتَرِعْهُنَّ] ٨
{فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ} “Orada bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş güzeller vardır”; [yani] gözlerini [başkalarından] sakınan, bakışlarını sadece eşlerine hasredip onlardan başkasına bakmayan ve onlardan başkasını istemeyen [kadınlardır]. İbn Zeyd şöyle demiştir: [Onlardan biri] eşine şöyle der: “Rabbimin izzetine andolsun ki, cennette senden daha güzel bir şey görmüyorum. Seni bana eş kılan, beni de sana eş yapan Allah'a hamdolsun.” 7 {لَمْ يَطْمِثْهُنَّ} “Onlara dokunmamıştır”; [yani] onlarla cinsel ilişkide bulunmamış ve bekâretlerini bozmamıştır 8.
15479. Metin
وَأَصْلُهُ مِنَ الطَّمْثِ، وَهُوَ الدَّمُ وَمِنْهُ قِيلَ لِلْحَائِضِ: طَامِثٌ، كَأَنَّهُ قَالَ: لَمْ تُدْمِهِنَّ بِالْجِمَاعِ، {إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ} ، قَالَ الزَّجَّاجُ: فِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْجِنِّيَّ يَغْشَى كما يغشى ١٤٩/أالْإِنْسِيُّ. قَالَ مُجَاهِدٌ: إِذَا جَامِعَ الرَّجُلُ وَلَمْ يُسَمِّ انْطَوَى الْجَانُّ عَلَى إِحْلِيلِهِ فَجَامَعَ مَعَهُ (١) .
Bu kelimenin aslı "tams" (الطَّمْث) kökünden gelir ki bu da kandır; nitekim hayız gören kadına da "tâmis" (طَامِث) denir. Sanki şöyle demektedir: Cinsel ilişki ile kanatılmamışlardır. {إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ} “onlardan önce ne bir insan ne de bir cin [dokunmuştur]”. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Bu ayette, insanın ilişkiye girdiği gibi cinnin de ilişkiye girdiğine delil vardır 149/a. Mücâhid şöyle demiştir: Kişi besmele çekmeden cinsel ilişkiye girdiğinde cin onun tenasül uzvuna sarılır ve onunla birlikte ilişkide bulunur (¬١).
15480. Metin
قَالَ مُقَاتِلٌ فِي قَوْلِهِ: {لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ} ، لِأَنَّهُنَّ خُلِقْنَ فِي الْجَنَّةِ. فَعَلَى قَوْلِهِ: هَؤُلَاءِ مِنْ حُورِ الْجَنَّةِ.
Mukâtil: {لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ} “onlardan önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Çünkü onlar cennette yaratılmışlardır. Bu görüşe göre onlar cennetin hurilerindendir.
15481. Metin
وَقَالَ الشَّعْبِيُّ: هُنَّ مِنْ نِسَاءِ الدُّنْيَا لَمْ يُمْسَسْنَ مُنْذُ أُنْشِئْنَ خَلْقًا، وَهُوَ قَوْلُ الْكَلْبِيِّ (٢) يعني: لم يجامعن فِي هَذَا الْخَلْقِ الَّذِي أُنْشِئْنَ فِيهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ.
eş-Şa'bî ise şöyle demiştir: Onlar dünya kadınlarındandır; yeniden yaratıldıklarından beri onlara dokunulmamıştır. Bu, el-Kelbî'nin de görüşüdür (¬٢); yani bu yeni yaratılışları içinde kendileriyle ne bir insan ne de bir cin ilişkiye girmemiştir.
15482. Metin
وَقَرَأَ طَلْحَةُ بْنُ مُصَرِّفٍ: "لَا يَطْمُثْهُنَّ" بِضَمِّ الْمِيمِ فِيهِمَا.
Talha b. Musarrif her ikisinde de mîm harfinin dammesiyle “lâ yatmushunne” (لَا يَطْمُثْهُنَّ) şeklinde okumuştur.