A'râf

Begavî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

4638. Metin

سُورَةُ الْأَعْرَافِ

A'RÂF SURESİ

4639. Metin

{المص (١) كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٣) وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ (٤) }

{المص (١) كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٣) وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ (٤) } “Elif. Lâm. Mîm. Sâd. (1) [Bu], kendisiyle uyarman ve müminlere bir öğüt olması için sana indirilen bir kitaptır; bundan dolayı göğsünde bir darlık olmasın. (2) Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka velilerin peşinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! (3) Nice memleketler var ki biz onları helak ettik; azabımız onlara geceleyin yahut gündüz uykusundayken geliverdi. (4)”

4640. Metin

سورة الأعراف

A'râf Suresi

4641. Metin

مَكِّيَّةٌ كُلُّهَا إِلَّا خَمْسَ آيَاتٍ، أَوَّلُهَا "وَاسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ التي كانت" ١٢٨/أ

İlk [ayeti] "Onlara o kasabayı sor..." olan beş ayet müstesna tamamı Mekkîdir. 128/a

4642. Metin

{المص}

{المص} “Elif. Lâm. Mîm. Sâd.”

4643. Metin

{كِتَابٌ} أَيْ: هَذَا كِتَابٌ، {أُنْزِلَ إِلَيْكَ} وَهُوَ الْقُرْآنُ، {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} قَالَ مُجَاهِدٌ: شَكٌّ، فَالْخِطَابُ لِلرَّسُولِ ﷺ وَالْمُرَادُ بِهِ الْأُمَّةُ. وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: حَرَجٌ أَيْ ضِيقٌ، مَعْنَاهُ لَا يَضِيقُ صَدْرُكَ بِالْإِبْلَاغِ وَتَأْدِيَةِ مَا أُرْسِلْتَ بِهِ، {لِتُنْذِرَ بِهِ} أَيْ: كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ لِتُنْذِرَ بِهِ، {وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} أَيْ: عِظَةٌ لَهُمْ، وَهُوَ رَفْعٌ، مَرْدُودٌ عَلَى الْكِتَابِ.

{كِتَابٌ} “[Bu] bir kitaptır” yani: Bu bir kitaptır, {أُنْزِلَ إِلَيْكَ} “sana indirilen” ki o Kur'an'dır, {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} “bundan dolayı göğsünde bir darlık olmasın”. Mücâhid: "[Buradaki hareç] şüphedir; hitap Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) yönelik olup kastedilen ümmettir" demiştir. Ebu'l-Âliye ise şöyle demiştir: Hareç, darlık demektir. Manası; tebliğ etmek ve gönderildiğin şeyi yerine getirmek konusunda göğsün daralmasın. {لِتُنْذِرَ بِهِ} “onunla uyarman için” yani: Kendisiyle uyarman için sana indirilen bir kitaptır. {وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} “ve müminlere bir öğüt [olması için]” yani: Onlar için bir vaazdır. Bu [kelime] merfûdur, 'kitap' kelimesine atfedilmiştir.

4644. Metin

{اتَّبِعُوا} أَيْ: وَقُلْ لَهُمُ اتَّبِعُوا: {مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} أَيْ: لَا تَتَّخِذُوا غَيْرَهُ أَوْلِيَاءَ تُطِيعُونَهُمْ فِي مَعْصِيَةِ اللَّهِ تَعَالَى، {قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} تَتَّعِظُونَ، وَقَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ: " يَتَذَكَّرُونَ " بِالْيَاءِ وَالتَّاءِ.

{اتَّبِعُوا} “Uyun” yani: Onlara 'Uyun' de. {مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} “Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka velilerin peşinden gitmeyin” yani: Allah Teâlâ'ya isyanda kendilerine itaat edeceğiniz O'ndan başka veliler edinmeyin. {قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} “Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” [yani] ibret alıyorsunuz. İbn Âmir ise [bu kelimeyi] yâ ve tâ ile "yetzezkkerûn" şeklinde okumuştur.

4645. Metin

{وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا} بِالْعَذَابِ، {وَكَمْ} لِلتَّكْثِيرِ وَ"رُبَّ" لِلتَّقْلِيلِ، {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا}

{وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا} “Nice memleketler var ki biz onları helak ettik” azap ile. {وَكَمْ} “nice” çokluk ifade eder, "rubbe" ise azlık ifade eder. {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا} “azabımız onlara geliverdi”

4646. Metin

عَذَابُنَا، {بَيَاتًا} لَيْلًا {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} مِنَ الْقَيْلُولَةِ، تَقْدِيرُهُ: فَجَاءَهَا بَأْسُنَا لَيْلًا وَهُمْ نَائِمُونَ، أَوْ نَهَارًا وَهُمْ قَائِلُونَ، أَيْ نَائِمُونَ ظَهِيرَةً، وَالْقَيْلُولَةُ الِاسْتِرَاحَةُ نِصْفَ النَّهَارِ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ مَعَهَا نَوْمٌ. وَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّهُمْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا وَهُمْ غَيْرُ مُتَوَقِّعِينَ لَهُ إِمَّا لَيْلًا أَوْ نَهَارًا. قَالَ الزَّجَّاجُ: وَ"أَوْ" لِتَصْرِيفِ الْعَذَابِ، مَرَّةً لَيْلًا وَمَرَّةً نَهَارًا، وَقِيلَ: مَعْنَاهُ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى مَنْ أَهْلَكْنَاهُمْ لَيْلًا وَمِنْهُمْ مَنْ أَهْلَكْنَاهُمْ نَهَارًا.

[Yani] azabımız. {بَيَاتًا} “geceleyin” yani gece vakti, {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} “yahut gündüz uykusundayken” [ifadesi] kaylûleden gelir. Takdiri şöyledir: Azabımız onlara geceleyin onlar uyurken yahut gündüzün onlar kaylûle yaparken, yani öğle uykusunda iken geldi. Kaylûle (قَيْلُولَة); beraberinde uyku olmasa bile gün ortasında dinlenmektir. Ayetin manası şudur: Azabımız onlara, hiç beklemedikleri bir anda ya gece ya da gündüz gelmiştir. Zeccâc: "'Ev' (veya/yahut) azabın çeşitliliğini bildirmek içindir; bir kısmı gece, bir kısmı gündüz [helak edilmiştir]" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunun manası; o belde halkından öyleleri vardır ki onları gece helak ettik, öyleleri de vardır ki onları gündüz helak ettik.

4647. Metin

فَإِنْ قِيلَ: مَا مَعْنَى أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا؟ فَكَيْفَ يَكُونُ مَجِيءُ الْبَأْسِ بَعْدَ الْهَلَاكِ؟ قِيلَ: مَعْنَى قَوْلِهِ: "أَهْلَكْنَا" أَيْ: حَكَمْنَا بِإِهْلَاكِهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا. وَقِيلَ: فَجَاءَهَا بَأْسُنَا هُوَ بَيَانُ قَوْلِهِ "أَهْلَكْنَاهَا" مِثْلَ قَوْلِ الْقَائِلِ: أَعْطَيْتَنِي فَأَحْسَنْتَ إِلَيَّ، لَا فَرْقَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ قَوْلِهِ: أَحْسَنْتَ إِلَيَّ فَأَعْطَيْتَنِي، فَيَكُونُ أَحَدُهُمَا بَدَلًا مِنَ الْآخَرِ.

Eğer: "Onları helak ettik de azabımız onlara geldi ifadesinin anlamı nedir? Helaktan sonra azabın gelmesi nasıl olur?" denilirse, şöyle denir: "Helak ettik" sözünün anlamı; onların helakine hükmettik, ardından da azabımız onlara geldi demektir. Şöyle de denilmiştir: "Azabımız onlara geldi" ifadesi, "onları helak ettik" ifadesinin açıklamasıdır. Tıpkı bir kimsenin: "Bana verdin de bana iyilik ettin" demesi gibidir; bununla "Bana iyilik ettin de bana verdin" demesi arasında bir fark yoktur. Dolayısıyla biri diğerinin bedeli (açıklaması) olur.

4648. Metin

{فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٥) فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ (٦) فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ (٧) وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٨) }

{فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٥) فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ (٦) فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ (٧) وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٨) } “Azabımız onlara geldiğinde çağrıları/feryatları: 'Gerçekten biz zalimlermişiz!' demekten başka bir şey olmadı. (5) Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız ve elbette gönderilen peygamberlere de soracağız. (6) Ve elbette onlara [yaptıklarını] bir ilimle anlatacağız; biz [onlardan] habersiz/uzak da değildik. (7) O gün tartı haktır. Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (8)”

4649. Metin

{فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ} أَيْ: قَوْلُهُمْ وَدُعَاؤُهُمْ وَتَضَرُّعُهُمْ، وَالدَّعْوَى تَكُونُ بِمَعْنَى الِادِّعَاءِ وَبِمَعْنَى الدُّعَاءِ، قَالَ سِيبَوَيْهِ: تَقُولُ الْعَرَبُ اللَّهُمَّ أَشْرِكْنَا فِي صَالِحِ دَعْوَى الْمُسْلِمِينَ أَيْ فِي دُعَائِهِمْ، {إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا} عَذَابُنَا، {إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} مَعْنَاهُ لَمْ يَقْدِرُوا عَلَى رَدِّ الْعَذَابِ، وَكَانَ حَاصِلَ أَمْرِهِمُ الِاعْتِرَافُ بِالْجِنَايَةِ حِينَ لَا يَنْفَعُ الِاعْتِرَافُ.

{فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ} “Onların feryatları olmadı” yani: Sözleri, duaları ve yalvarışları [olmadı]. Da'vâ (دَعْوَى), iddia anlamında olduğu gibi dua anlamına da gelir. Sîbeveyh şöyle demiştir: Araplar: "Allah'ım! Bizi Müslümanların salih da'vâsına (duasına) ortak kıl" derler; yani dualarına. {إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا} “azabımız onlara geldiğinde” [yani] azabımız [geldiğinde], {إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} “ancak 'Gerçekten biz zalimlermişiz!' dediler”. Manası; azabı geri çevirmeye güç yetiremediler ve durumlarının neticesi, itirafın fayda vermediği o anda suçlarını itiraf etmek oldu.

4650. Metin

{فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} يَعْنِي: الْأُمَمَ عَنْ إِجَابَتِهِمُ الرُّسُلَ، وَهَذَا سُؤَالُ تَوْبِيخٍ لَا سُؤَالُ اسْتِعْلَامٍ، يَعْنِي: لَنَسْأَلُهُمْ عَمَّا عَمِلُوا فِيمَا بَلَّغَتْهُمُ الرُّسُلُ، {وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ} عَنِ الْإِبْلَاغِ.

{فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} “Elbette kendilerine [peygamber] gönderilenlere soracağız” yani: Ümmetlere, peygamberlere verdikleri karşılığı [soracağız]. Bu, bilgi edinme sorusu değil, kınama ve azarlama sorusudur; yani peygamberlerin kendilerine tebliğ ettikleri şeyler konusunda ne amel işlediklerini onlara mutlaka soracağız. {وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ} “ve elbette gönderilen peygamberlere de soracağız” tebliğ edip etmediklerini.

4651. Metin

{فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ} أَيْ: لَنُخْبِرَنَّهُمْ عَنْ عِلْمٍ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يَنْطِقُ عَلَيْهِمْ كِتَابُ أَعْمَالِهِمْ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: (هَذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ) . (الْجَاثِيَةِ، ٢٩) ، {وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ} عَنِ الرُّسُلِ فِيمَا بَلَّغُوا، وَعَنِ الْأُمَمِ فِيمَا أَجَابُوا.

{فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ} “Ve elbette onlara bir ilimle anlatacağız” yani: Onlara bir ilim üzere haber vereceğiz. İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ) şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın: {هَذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ} “İşte kitabımız, size karşı hakkı söylüyor” (Câsiye, 29) buyurduğu gibi, amel defterleri aleyhlerine konuşacaktır. {وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ} “ve biz [onlardan] uzak da değildik” peygamberlerin tebliğ ettiklerinden ve ümmetlerin verdikleri cevaplardan [habersiz ve uzak değildik].

4652. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ} يَعْنِي: يَوْمَ السُّؤَالِ، قَالَ مُجَاهِدٌ: مَعْنَاهُ وَالْقَضَاءُ يَوْمَئِذٍ الْعَدْلُ. وَقَالَ الْأَكْثَرُونَ: أَرَادَ بِهِ وَزْنَ الْأَعْمَالِ بِالْمِيزَانِ، وَذَاكَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَنْصِبُ مِيزَانًا لَهُ لِسَانٌ وَكِفَّتَانِ كُلُّ كِفَّةٍ بِقَدْرِ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ.

Allah Azze ve Celle'nin: {وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ} “O gün tartı haktır” ayeti; yani soru gününde demektir. Mücâhid şöyle demiştir: Bunun manası; "O gün hüküm adalettir" demektir. Çoğunluk ise şöyle demiştir: Bununla amellerin mizan ile tartılması kastedilmiştir. Bu da Allah Teâlâ'nın bir dili ve iki kefesi olan ve her bir kefesi doğu ile batı arası kadar olan bir mizan kurmasıyla gerçekleşir.

4653. Metin

وَاخْتَلَفُوا فِي كَيْفِيَّةِ الْوَزْنِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: تُوزَنُ صَحَائِفُ الْأَعْمَالِ: وَرُوِّينَا: "أَنَّ رَجُلًا يُنْشَرُ عَلَيْهِ تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ سِجِلًّا كُلُّ سِجِلٍّ مَدَّ الْبَصَرِ، فَيُخْرَجُ لَهُ بِطَاقَةٌ فِيهَا شَهَادَةُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، فَتُوضَعُ السِّجِلَّاتُ فِي كِفَّةٍ، وَالْبِطَاقَةُ فِي كِفَّةٍ، فَطَاشَتِ السِّجِلَّاتُ وَثَقُلَتِ الْبِطَاقَةُ" (١) .

Tartının keyfiyeti konusunda ihtilaf ettiler. Bazıları şöyle dedi: Amel sahifeleri tartılır. Bize rivayet edildiğine göre: "Bir adamın önüne her biri göz alabildiğine uzanan doksan dokuz amel defteri açılır. Sonra onun için içinde 'Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh' yazılı bir kart (bi-tâka) çıkarılır. Defterler bir kefeye, kart da diğer kefeye konur; defterler hafif kalıp havaya kalkar, kart ise ağır basar."(¬١)

4654. Metin

وَقِيلَ: تُوزَنُ الْأَشْخَاصُ، وَرُوِّينَا عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: "لَيَأْتِي الرَّجُلُ الْعَظِيمُ السَّمِينُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَلَا يَزِنُ عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ" (٢) .

Şöyle de denilmiştir: Şahıslar tartılır. Resûlullah'tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü iri yarı, şişman bir adam gelir de Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar bile ağırlığı olmaz."(¬٢)

4655. Metin

وَقِيلَ: تُوزَنُ الْأَعْمَالُ، رُوِيَ ذَلِكَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فَيُؤْتَى بِالْأَعْمَالِ الْحَسَنَةِ عَلَى صُورَةٍ حَسَنَةٍ وَبِالْأَعْمَالِ السَّيِّئَةِ عَلَى صُورَةٍ قَبِيحَةٍ فَتُوضَعُ فِي الْمِيزَانِ، وَالْحِكْمَةُ فِي وَزْنِ الْأَعْمَالِ امْتِحَانُ اللَّهِ عِبَادَهُ بِالْإِيمَانِ فِي الدُّنْيَا وَإِقَامَةُ الْحُجَّةِ عَلَيْهِمْ فِي الْعُقْبَى، {فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ} قَالَ مُجَاهِدٌ: حَسَنَاتُهُ، {فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ}

Şöyle de denilmiştir: Ameller tartılır. Bu, İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir; güzel ameller güzel bir surette, kötü ameller de çirkin bir surette getirilip mizana konur. Amellerin tartılmasındaki hikmet, Allah'ın dünyada kullarını iman ile imtihan etmesi ve ahirette de onların aleyhine delil ikame etmesidir. {فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ} “Artık kimin tartıları ağır gelirse”; Mücâhid: "[Yani] sevapları [ağır gelirse]" demiştir. {فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir”.

4656. Metin

{وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ (٩) وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (١٠) وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ (١١) }

{وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ (٩) وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (١٠) وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ (١١) } “Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana uğratanlardır. (9) Andolsun, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada geçimlikler var ettik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! (10) Andolsun, sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: 'Âdem'e secde edin!' dedik. İblis hariç hepsi secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (11)”

4657. Metin

{قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (١٢) }

{قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (١٢) } “[Allah] buyurdu: 'Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan neydi?' [İblis] dedi: 'Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.' (12)”

4658. Metin

{وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ} يَجْحَدُونَ، قَالَ أَبُو بَكْرٍ ﵁ حِينَ حَضَرَهُ الْمَوْتُ فِي وَصِيَّتِهِ لِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁: إِنَّمَا ثَقُلَتْ مَوَازِينُ مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِاتِّبَاعِهِمُ الْحَقَّ فِي الدُّنْيَا، وَثِقَلِهِ عَلَيْهِمْ، وَحَقٌّ لِمِيزَانٍ يُوضَعُ فِيهِ الْحَقُّ غَدًا أَنْ يَكُونَ ثَقِيلًا وَإِنَّمَا خَفَّتْ مَوَازِينُ مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِاتِّبَاعِهِمُ الْبَاطِلَ فِي

{وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ} “Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana uğratanlardır” [yani] inkâr etmeleri sebebiyle. Ebu Bekir (radıyallâhu anh) vefatı yaklaştığında Ömer b. el-Hattâb'a (radıyallâhu anh) vasiyetinde şöyle demiştir: "Kıyamet günü terazisi ağır gelenlerin terazileri, ancak dünyada hakka uymaları ve hakkın onlara ağır gelmesi sebebiyle ağır basmıştır. Yarın içine hak konulan bir terazinin ağır gelmesi pek tabiidir. Kıyamet günü terazisi hafif gelenlerin terazileri ise ancak dünyada batıla uymaları ve

4659. Metin

الدُّنْيَا، وَخِفَّتِهِ عَلَيْهِمْ، وَحَقٌّ لِمِيزَانٍ يُوضَعُ فِيهِ الْبَاطِلُ غَدًا أَنْ يَكُونَ خَفِيفًا.

batılın onlara hafif gelmesi sebebiyle hafif kalmıştır. Yarın içine batıl konulan bir terazinin hafif kalması da pek tabiidir."

4660. Metin

فَإِنْ قِيلَ: قَدْ قَالَ: "مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ" ذُكِرَ بِلَفْظِ الْجَمْعِ، وَالْمِيزَانُ وَاحِدٌ؟ قِيلَ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ لَفْظُهُ جَمْعًا وَمَعْنَاهُ وَاحِدٌ كَقَوْلِهِ: "يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ"، وَقِيلَ: لِكُلِّ عَبْدٍ مِيزَانٌ، وَقِيلَ: الْأَصْلُ مِيزَانٌ وَاحِدٌ عَظِيمٌ، وَلِكُلِّ عَبْدٍ فِيهِ مِيزَانٌ مُعَلَّقٌ بِهِ، وَقِيلَ جَمَعَهُ: لِأَنَّ الْمِيزَانَ يَشْتَمِلُ عَلَى الْكِفَّتَيْنِ وَالشَّاهِدَيْنِ وَاللِّسَانِ، وَلَا يَتِمُّ الْوَزْنُ إِلَّا بِاجْتِمَاعِهَا.

Eğer: "'Kimin terazileri ağır gelirse' buyurarak çoğul lafızla zikretti, halbuki mizan tektir?" denilirse, şöyle denir: "Ey peygamberler!" ifadesinde olduğu gibi lafzın çoğul olup mananın tekil olması caizdir. Şöyle de denilmiştir: Her kulun bir mizanı vardır. Şöyle de denilmiştir: Asıl olan büyük tek bir mizandır ve her kulun onda kendisine bağlı bir terazisi vardır. Çoğul yapılmasının sebebi olarak şöyle de denilmiştir: Çünkü mizan iki kefeyi, iki ibreyi/şahidi ve dili kapsar; tartı ise ancak bunların bir araya gelmesiyle tamamlanır.

4661. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْأَرْضِ} أَيْ: مَكَّنَّاكُمْ وَالْمُرَادُ مِنَ التَّمْكِينِ التَّمْلِيكُ وَالْقُدْرَةُ، {وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ} أَيْ: أَسْبَابًا تَعِيشُونَ بِهَا أَيَّامَ حَيَاتِكُمْ مِنَ التِّجَارَاتِ وَالْمَكَاسِبِ وَالْمَآكِلِ وَالْمُشَارِبِ وَالْمُعَايِشُ جَمْعُ الْمَعِيشَةِ، {قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ} فِيمَا صَنَعْتُ إِلَيْكُمْ.

Allah Teâlâ'nın: {وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الْأَرْضِ} “Doğrusu sizi yeryüzünde yerleştirdik” ayeti; yani sizi iktidar kıldık. Temkinden kasıt, mülk sahibi kılmak ve güç yetirmektir. {وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ} “ve orada size geçimlikler var ettik” yani: Ticaretler, kazançlar, yiyecekler ve içeceklerden hayatınız boyunca geçineceğiniz sebepler kıldık. 'Meâyiş' (مَعَايِش) kelimesi, 'maîşet'in (مَعِيشَة) çoğuludur. {قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ} “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” size yaptığım bu ihsanlara karşı.

4662. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: خَلَقْنَاكُمْ، أَيْ: أُصُولَكُمْ وَآبَاءَكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ فِي أَرْحَامِ أُمَّهَاتِكُمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ وَالضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ: أَمَّا "خَلَقْنَاكُمْ" فَآدَمُ، وَأَمَّا "صَوَّرْنَاكُمْ" فَذُرِّيَّتُهُ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ فِي خَلَقْنَاكُمْ: آدَمُ، ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ فِي ظَهْرِ آدَمَ بِلَفْظِ الْجَمْعِ، لِأَنَّهُ أَبُو الْبَشَرِ فَفِي خَلْقِهِ خَلْقُ مَنْ يَخْرُجُ مِنْ صُلْبِهِ، وَقِيلَ: خَلَقْنَاكُمْ فِي ظَهْرِ آدَمَ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ يَوْمَ الْمِيثَاقِ حِينَ أَخْرَجَكُمْ كَالذَّرِّ. وَقَالَ عِكْرِمَةُ: خَلَقْنَاكُمْ فِي أَصْلَابِ الرِّجَالِ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ فِي أَرْحَامِ النِّسَاءِ. وَقَالَ يَمَانٌ: خَلَقَ الْإِنْسَانَ فِي الرَّحِمِ ثُمَّ صَوَّرَهُ وَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَأَصَابِعَهُ. وَقِيلَ: الْكُلُّ آدَمُ خَلَقَهُ وَصَوَّرَهُ وَ"ثُمَّ" بِمَعْنَى الْوَاوِ.

Allah Azze ve Celle'nin: {وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ} “Andolsun ki sizi yarattık, sonra size şekil verdik” ayeti hakkında İbn Abbâs: "'Sizi yarattık' yani köklerinizi ve atalarınızı yarattık, sonra annelerinizin rahimlerinde size şekil verdik" demiştir. Katâde, Dahhâk ve Süddî ise: "'Sizi yarattık' ifadesi Âdem'i, 'sonra size şekil verdik' ifadesi ise onun zürriyetini ifade eder" demişlerdir. Mücâhid 'sizi yarattık' hakkında: "Âdem'dir, sonra Âdem'in sırtında size şekil verdik" demiştir; çoğul lafızla söylenmiştir çünkü o insanlığın atasıdır, dolayısıyla onun yaratılışında sulbünden çıkacak olanların da yaratılışı vardır. Şöyle de denilmiştir: Sizi Âdem'in sırtında yarattık, sonra sizi zerreler gibi çıkardığımız mîsâk gününde size şekil verdik. İkrime: "Sizi erkeklerin sulbünde yarattık, sonra kadınların rahimlerinde size şekil verdik" demiştir. Yemân ise: "İnsanı rahimde yarattı, sonra ona şekil verdi ve kulağını, gözünü, parmaklarını yarıp belirginleştirdi" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Hepsi Âdem'dir; onu yarattı ve ona şekil verdi, buradaki 'sümme' (ثُمَّ) ise 'vâv' (bağlacı) anlamındadır.

4663. Metin

{ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ} فَإِنْ قِيلَ: الْأَمْرُ بِسُجُودِ الْمَلَائِكَةِ كَانَ قَبْلَ خَلْقِ بَنِي آدَمَ، فَمَا وَجْهُ قَوْلِهِ "ثُمَّ قُلْنَا" وَثُمَّ لِلتَّرْتِيبِ وَلِلتَّرَاخِي؟ قِيلَ: عَلَى قَوْلِ مَنْ يَصْرِفُ الْخَلْقَ وَالتَّصْوِيرَ إِلَى آدَمَ وَحْدَهُ يَسْتَقِيمُ هَذَا الْكَلَامُ، أَمَّا عَلَى قَوْلِ مَنْ يَصْرِفُهُ إِلَى الذُّرِّيَّةِ: فَعَنْهُ أَجْوِبَةٌ:

{ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ} “sonra da meleklere: 'Âdem'e secde edin!' dedik”. Eğer: "Meleklere secde emri Âdemoğullarının yaratılışından önceydi, öyleyse 'sümme' (sonra) kelimesi tertip ve gecikme (terâhî) ifade ettiği halde 'sonra dedik' buyurmasının izahı nedir?" denilirse, şöyle denir: Yaratmayı ve şekil vermeyi yalnızca Âdem'e hamletmiş olanların görüşüne göre bu söz gayet açıktır. Fakat bunu zürriyete hamletmiş olanların görüşüne göre ise buna birkaç cevap verilmiştir:

4664. Metin

أَحَدُهَا "ثُمَّ" بِمَعْنَى الْوَاوِ، أَيْ: وَقُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ، فَلَا تَكُونُ لِلتَّرْتِيبِ وَالتَّعْقِيبِ.

Birincisi: 'Sümme' (ثُمَّ) vâv (bağlacı) anlamındadır; yani "ve meleklere dedik" manasında olup sıralama ve peş peşelik bildirmez.

4665. Metin

وَقِيلَ: أَرَادَ "ثُمَّ" أُخْبِرُكُمْ أَنَا قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا.

Şöyle de denilmiştir: [Mana] "Sonra size bildiriyorum ki biz meleklere secde edin dedik" şeklindedir.

4666. Metin

وَقِيلَ: فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ تَقْدِيرُهُ وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ، يَعْنِي: آدَمَ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ.

Şöyle de denilmiştir: Ayette takdim ve tehir vardır; takdiri şöyledir: "Andolsun ki sizi yarattık -yani Âdem'i-, sonra meleklere secde edin dedik, sonra da size şekil verdik."

4667. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَسَجَدُوا} يَعْنِي الْمَلَائِكَةَ، {إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ} لِآدَمَ.

Allah Teâlâ'nın: {فَسَجَدُوا} “hepsi secde ettiler” yani melekler; {إِلَّا إِبْلِيسَ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ} “İblis hariç, o secde edenlerden olmadı” Âdem'e [secde edenlerden olmadı].

4668. Metin

{قَالَ} اللَّهُ تَعَالَى يَا إِبْلِيسُ: {مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ} أَيْ: وَمَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ

{قَالَ} “[Allah] buyurdu” Allah Teâlâ: Ey İblis! {مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ} “Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan neydi?” yani: Secde etmene ne engel oldu?

4669. Metin

وَ"لَا" زَائِدَةٌ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: "وَحَرَامٌ عَلَى قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَنَّهُمْ لا يرجعون" ١٢٨/ب (الْأَنْبِيَاءِ، ٩٥) . {قَالَ} إِبْلِيسُ مُجِيبًا {أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ} لِأَنَّكَ {خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ} وَالنَّارُ خَيْرٌ وَأَنْوَرُ مِنَ الطِّينِ.

Buradaki 'lâ' (لَا) zâiddir (pekiştirme içindir); tıpkı Allah Teâlâ'nın: "Helak ettiğimiz bir memlekete artık haramdır ki onlar dönmezler" (Enbiyâ, 95) 128/b ayetinde olduğu gibi. {قَالَ} “[İblis] dedi” İblis cevap vererek: {أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ} “Ben ondan daha hayırlıyım” çünkü sen {خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ} “beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın”. Ateş ise çamurdan daha hayırlı ve daha nurludur.

4670. Metin

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَوَّلُ مَنْ قَاسَ إِبْلِيسُ فَأَخْطَأَ الْقِيَاسَ، فَمَنْ قَاسَ الدِّينَ بِشَيْءٍ مِنْ رَأْيِهِ قَرَنَهُ اللَّهُ مَعَ إِبْلِيسَ.

İbn Abbâs şöyle demiştir: İlk kıyas yapan İblis'tir ve kıyasta hata etmiştir. Kim dini kendi şahsi görüşünden bir şeyle kıyaslarsa, Allah onu İblis ile bir araya koyar.

4671. Metin

قَالَ ابْنُ سِيرِينَ: مَا عُبِدَتِ الشَّمْسُ إِلَّا بِالْقِيَاسِ.

İbn Sîrîn şöyle demiştir: Güneşe ancak kıyas sebebiyle tapılmıştır.

4672. Metin

قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ جَرِيرٍ: ظَنَّ الْخَبِيثُ أَنَّ النَّارَ خَيْرٌ مِنَ الطِّينِ وَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ الْفَضْلَ لِمَنْ جَعَلَ اللَّهُ لَهُ الْفَضْلَ، وَقَدْ فَضَّلَ اللَّهُ الطِّينَ عَلَى النَّارِ مِنْ وُجُوهٍ مِنْهَا: أَنَّ مِنْ جَوْهَرِ الطِّينِ الرَّزَانَةُ وَالْوَقَارُ وَالْحِلْمُ وَالصَّبْرُ وَهُوَ الدَّاعِي لِآدَمَ بَعْدَ السَّعَادَةِ الَّتِي سَبَقَتْ لَهُ إِلَى التَّوْبَةِ وَالتَّوَاضُعِ وَالتَّضَرُّعِ فَأَوْرَثَهُ الِاجْتِبَاءَ وَالتَّوْبَةَ وَالْهِدَايَةَ، وَمِنْ جَوْهَرِ النَّارِ الْخِفَّةُ وَالطَّيْشُ وَالْحِدَّةُ وَالِارْتِفَاعُ وَهُوَ الدَّاعِي لِإِبْلِيسَ بَعْدَ الشَّقَاوَةِ الَّتِي سَبَقَتْ لَهُ إِلَى الِاسْتِكْبَارِ وَالْإِصْرَارِ، فَأَوْرَثَهُ اللَّعْنَةَ وَالشَّقَاوَةَ، وَلِأَنَّ الطِّينَ سَبَبُ جَمْعِ الْأَشْيَاءِ وَالنَّارَ سَبَبُ تَفَرُّقِهَا وَلِأَنَّ التُّرَابَ سَبَبُ الْحَيَاةِ، فَإِنَّ حَيَاةَ الْأَشْجَارِ وَالنَّبَاتِ بِهِ، وَالنَّارُ سَبَبُ الْهَلَاكِ.

Muhammed b. Cerîr [et-Taberî] şöyle demiştir: O habîs varlık, ateşin çamurdan daha üstün olduğunu sandı; fakat üstünlüğün Allah'ın kendisine üstünlük verdiği kimseye ait olduğunu bilemedi. Allah çamuru ateşe birkaç yönden üstün kılmıştır. Bunlardan biri şudur: Çamurun cevherinde (özünde) ağırbaşlılık, vakar, hilim ve sabır vardır; nitekim Âdem için önceden takdir edilmiş olan saadetten sonra onu tövbeye, tevazuya ve yakarışa sevk eden de bu olmuştur. Böylece bu ona seçilmeyi, tövbeyi ve hidayeti miras bırakmıştır. Ateşin cevherinde ise hafiflik, acelecilik/düşüncesizlik, hiddet ve yükselme arzusu vardır; nitekim İblis için önceden takdir edilmiş olan bedbahtlıktan sonra onu kibre ve ısrara sevk eden de bu olmuştur. Böylece bu ona laneti ve şekaveti miras bırakmıştır. Ayrıca çamur eşyayı bir arada tutma sebebidir, ateş ise dağıtma sebebidir. Yine toprak hayat sebebidir; çünkü ağaçların ve bitkilerin hayatı onunladır, ateş ise helak sebebidir.

4673. Metin

{قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَنْ تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ (١٣) قَالَ أَنْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (١٤) قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ (١٥) قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ (١٦) ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ (١٧) }

{قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَنْ تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ (١٣) قَالَ أَنْظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (١٤) قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ (١٥) قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ (١٦) ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ (١٧) } “[Allah] buyurdu: 'Öyleyse oradan in! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, şüphesiz sen alçaklardansın!' (13) [İblis] dedi: 'Onların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.' (14) [Allah] buyurdu: 'Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin.' (15) [İblis] dedi: 'Beni azdırmana karşılık, andolsun ki ben de onlar için senin dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. (16) Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın.' (17)”

4674. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا} أَيْ: مِنَ الْجَنَّةِ، وَقِيلَ: مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ وَكَانَ لَهُ مُلْكُ الْأَرْضِ فَأَخْرَجَهُ مِنْهَا إِلَى جَزَائِرِ الْبَحْرِ وَعَرْشُهُ فِي الْبَحْرِ الْأَخْضَرِ، فَلَا يَدْخُلُ الْأَرْضَ إِلَّا خَائِفًا عَلَى هَيْئَةِ السَّارِقِ مِثْلَ شَيْخٍ عَلَيْهِ أَطْمَارٌ يَرُوعُ فِيهَا حَتَّى يَخْرُجَ مِنْهَا.

Allah Teâlâ'nın: {قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا} “[Allah] buyurdu: 'Öyleyse oradan in!'” ayeti; yani cennetten [in]. Gökten yere [in] de denilmiştir. Yeryüzünün hâkimiyeti onun elindeydi; Allah onu oradan çıkarıp deniz adalarına sürdü ve onun tahtı Yeşil Deniz'dedir (el-Bahru'l-Ahdar). Artık yeryüzüne ancak hırsız kılığında, üzerinde yırtık pırtık elbiseler bulunan, oradan çıkıncaya kadar korku ve tedirginlik içinde dolaşan yaşlı bir adam gibi korkarak girebilir.

4675. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {فَمَا يَكُونُ لَكَ أَنْ تَتَكَبَّرَ} بِمُخَالَفَةِ الْأَمْرِ، {فِيهَا} أَيْ: فِي الْجَنَّةِ، فَلَا يَنْبَغِي أَنْ يَسْكُنَ فِي الْجَنَّةِ وَلَا السَّمَاءِ مُتَكَبِّرٌ مُخَالِفٌ لأمر الله تعال: {فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ} مِنَ الْأَذِلَّاءِ، وَالصَّغَارُ: الذُّلُّ وَالْمَهَانَةُ.

Allah Teâlâ'nın: {فَمَا يَكُونُ لَكَ أَنْ تَتَكَبَّرَ} “büyüklük taslamak senin haddin değildir” emre muhalefet ederek [kibirlenmek], {فِيهَا} “orada” yani cennette. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın emrine muhalif kibirli bir kimsenin ne cennette ne de gökte ikamet etmesi uygun olmaz. {فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ} “Çık, şüphesiz sen alçaklardansın!” [yani] zelillerdensin. Sagâr (صَغَار), zillet ve aşağılık demektir.

4676. Metin

{قَالَ} إِبْلِيسُ عِنْدَ ذَلِكَ، {أَنْظِرْنِي} أَخِّرْنِي وَأَمْهِلْنِي فَلَا تُمِتْنِي، {إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ} مِنْ قُبُورِهِمْ وَهُوَ النَّفْخَةُ الْأَخِيرَةُ عِنْدَ قِيَامِ السَّاعَةِ، أَرَادَ الْخَبِيثُ أَنْ لَا يَذُوقَ الْمَوْتَ.

{قَالَ} “[İblis] dedi” bunun üzerine İblis [şöyle dedi]: {أَنْظِرْنِي} “bana mühlet ver” beni ertele, bana süre tanı da beni öldürme, {إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ} “onların diriltilecekleri güne kadar” kabirlerinden [diriltilecekleri güne kadar]; ki bu da kıyametin kopması anındaki son sûr üflemesidir. O habîs, ölümü hiç tatmamayı murad etmiştir.

4677. Metin

{قَالَ} اللَّهُ تَعَالَى، {إِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ} الْمُؤَخَّرِينَ، وَبَيَّنَ مُدَّةَ النَّظَرِ وَالْمُهْلَةِ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ فَقَالَ: (إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ) ، (الْحِجْرِ، ٣٨) ، وَهُوَ النَّفْخَةُ الْأُولَى حِينَ يَمُوتُ الْخَلْقُ كُلُّهُمْ.

{قَالَ} “[Allah] buyurdu” Allah Teâlâ: {إِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ} “Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin” [yani] ertelenenlerdensin. Mühletin ve sürenin miktarını başka bir yerde açıklayarak şöyle buyurmuştur: {إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ} “Bilinen vaktin gününe kadar” (Hicr, 38); bu da bütün mahlukatın öleceği birinci sûr üflemesidir.

4678. Metin

{قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي} اخْتَلَفُوا فِي "مَا" قِيلَ: هُوَ اسْتِفْهَامٌ يَعْنِي فَبِأَيِّ شَيْءٍ أَغْوَيْتَنِي؟ ثُمَّ ابْتَدَأَ فَقَالَ: {لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ} وَقِيلَ: "مَا" الْجَزَاءُ، أَيْ: لِأَجْلِ أَنَّكَ أَغْوَيْتَنِي لَأَحْقِدَنَّ لَهُمْ. وَقِيلَ: هُوَ "مَا" الْمَصْدَرِيَّةُ مَوْضِعُ الْقَسَمِ تَقْدِيرُهُ: فَبِإِغْوَائِكَ إِيَّايَ لَأَقْعَدْنَ لَهُمْ، كَقَوْلِهِ "بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي" (يَسٍ، ٢٧) ، يَعْنِي: لِغُفْرَانِ رَبِّي.

{قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي} “[İblis] dedi: 'Beni azdırmana karşılık...'”. Buradaki 'mâ' (مَا) edatı hakkında ihtilaf ettiler. Şöyle denilmiştir: O istifhamdır (sorudur); yani: "Hangi şey sebebiyle beni azdırdın?" demektir. Sonra yeni bir cümleye başlayarak: {لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ} “andolsun ki onlar için oturacağım” demiştir. Şöyle de denilmiştir: 'Mâ' ceza (şart/sebep) bildirir; yani: "Beni saptırdığın için ben de onlara kin güdeceğim" demektir. Şöyle de denilmiştir: O, yemin makamındaki mastariyye olan 'mâ'dır; takdiri: "Beni saptırmana yemin olsun ki onlar için oturacağım" şeklindedir; tıpkı "Rabbimin beni bağışlaması sebebiyle" (Yâsîn, 27) yani Rabbimin mağfiretinden dolayı sözünde olduğu gibi.

4679. Metin

وَالْمَعْنَى بِقُدْرَتِكَ عَلَيَّ وَنَفَاذِ سُلْطَانِكَ فِيَّ. وَقَالَ ابْنُ الأنباري: أي فيما أَوْقَعْتَ فِي قَلْبِي مِنَ الْغَيِّ الَّذِي كَانَ سَبَبَ هُبُوطِي مِنَ السَّمَاءِ، أَغْوَيْتَنِي: أَضْلَلْتَنِي عَنِ الْهُدَى. وَقِيلَ: أَهْلَكْتَنِي، وَقِيلَ: خَيَّبْتَنِي، {لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ} أَيْ: لَأَجْلِسَنَّ لِبَنِي آدَمَ عَلَى طَرِيقِكِ الْقَوِيمِ وَهُوَ الْإِسْلَامُ.

Manası: Bana olan kudretin ve benim üzerimdeki hükmünün geçerliliği hakkı için demektir. İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: "Gökten inmeme sebep olan o azgınlığı kalbime düşürmen sebebiyle" demektir. 'Ağveytenî' (أَغْوَيْتَنِي): Beni hidayetten saptırdın demektir. Beni helak ettin, yahut beni mahrum bıraktın da denilmiştir. {لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ} “onlar için senin dosdoğru yolunun üzerine oturacağım” yani: Âdemoğullarına engel olmak için senin dosdoğru yolunun üzerine ki o İslam'dır, mutlaka oturacağım.

4680. Metin

{ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ} قَالَ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَلْحَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ أَيْ مِنْ قِبَلِ الْآخِرَةِ فَأُشَكِّكُهُمْ فِيهَا، {وَمِنْ خَلْفِهِمْ} أُرَغِّبُهُمْ فِي دُنْيَاهُمْ، {وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ} أُشْبِهُ عَلَيْهِمْ أَمْرَ دِينِهِمْ. {وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ} أُشَهِّي لَهُمُ الْمَعَاصِي، وَرَوَى عَطِيَّةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: {مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ} مِنْ قِبَلِ دُنْيَاهُمْ، يَعْنِي أُزَيِّنُهَا فِي قُلُوبِهِمْ، {وَمِنْ خَلْفِهِمْ} مِنْ قِبَلِ الْآخِرَةِ فَأَقُولُ: لَا بَعْثَ، وَلَا نُشُورَ، وَلَا جَنَّةَ، وَلَا نَارَ، {وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ} مِنْ قِبَلِ حَسَنَاتِهِمْ، {وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ} مِنْ قِبَلِ سَيِّئَاتِهِمْ.

{ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ} “Sonra elbette onlara önlerinden sokulacağım”. Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: "Önlerinden; yani ahiret cihetinden gelip onları ahiret hakkında şüpheye düşüreceğim. {وَمِنْ خَلْفِهِمْ} “arkalarından” onları dünyalarına rağbet ettireceğim. {وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ} “sağlarından” dinleri hususunda zihinlerini karıştırıp şüpheye düşüreceğim. {وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ} “ve sollarından” onlara günahları arzulandıracağım." Atiyye ise İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: {مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ} “önlerinden” dünyaları cihetinden; yani dünyayı kalplerinde süsleyeceğim. {وَمِنْ خَلْفِهِمْ} “arkalarından” ahiret cihetinden; nitekim: 'Ne dirilme, ne toplanma, ne cennet, ne de cehennem var' diyeceğim. {وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ} “sağlarından” iyilikleri cihetinden, {وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ} “ve sollarından” kötülükleri cihetinden.

4681. Metin

وَقَالَ الْحَكَمُ: مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ: مِنْ قِبَلِ الدُّنْيَا يُزَيِّنُهَا لَهُمْ، وَمِنْ خَلْفِهِمْ: مِنْ قِبَلِ الْآخِرَةِ يُثَبِّطُهُمْ عَنْهَا، وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ: مِنْ قِبَلِ الْحَقِّ يَصُدُّهُمْ عَنْهُ، وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ: مِنْ قِبَلِ الْبَاطِلِ يُزَيِّنُهُ لَهُمْ. وَقَالَ قَتَادَةُ: أَتَاهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ فَأَخْبَرَهُمْ أَنَّهُ لَا بَعْثَ وَلَا جَنَّةَ وَلَا نَارَ، وَمِنْ خَلْفِهِمْ: مِنْ أُمُورِ الدُّنْيَا يُزَيِّنُهَا لَهُمْ وَيَدْعُوهُمْ إِلَيْهَا، وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ: مِنْ قِبَلِ حَسَنَاتِهِمْ بَطَّأَهُمْ عَنْهَا، وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ: زَيَّنَ لَهُمُ السَّيِّئَاتِ وَالْمَعَاصِيَ وَدَعَاهُمْ إِلَيْهَا أَتَاكَ يَا ابْنَ آدَمَ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ غَيْرَ أَنَّهُ لَمْ يَأْتِكَ مِنْ فَوْقِكَ لَمْ يَسْتَطِعْ أَنْ يَحُولَ بَيْنَكَ وَبَيْنَ رَحْمَةِ اللَّهِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ: مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ مِنْ حَيْثُ يُبْصِرُونَ، وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ حَيْثُ لَا يُبْصِرُونَ. وَقَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ: مَعْنَى قَوْلِهِ حَيْثُ لَا يُبْصِرُونَ أَيْ لَا يُخْطِئُونَ وَحَيْثُ لَا يُبْصِرُونَ أَيْ لَا يَعْلَمُونَ أَنَّهُمْ يُخْطِئُونَ.

Hakem şöyle demiştir: Önlerinden; dünyayı onlara süsleyerek dünya cihetinden. Arkalarından; onları ahiretten alıkoyarak ahiret cihetinden. Sağlarından; onları haktan menederek hak cihetinden. Sollarından; batılı onlara süsleyerek batıl cihetinden. Katâde şöyle demiştir: Onlara önlerinden geldi ve ne dirilişin, ne cennetin, ne de cehennemin olduğunu söyledi. Arkalarından; dünya işlerini onlara süsleyip onları dünyaya çağırdı. Sağlarından; iyilikleri hususunda onları yavaşlattı. Sollarından ise onlara kötülükleri ve günahları süsleyip onları günaha davet etti. [Şeytan] sana ey Âdemoğlu her yönden geldi, ancak üstünden gelemedi; çünkü seninle Allah'ın rahmeti arasına girmeye güç yetiremedi. Mücâhid şöyle demiştir: Önlerinden ve sağlarından; görebildikleri cihetlerden. Arkalarından ve sollarından ise göremedikleri cihetlerden. İbn Cüreyc ise şöyle demiştir: "Göremedikleri cihetlerden" sözünün manası; hata yapmadıkları cihetten ve "göremedikleri" sözü de hata yaptıklarını bilmedikleri cihettendir.

4682. Metin

{وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ} مُؤْمِنِينَ، فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ عَلِمَ الْخَبِيثُ ذَلِكَ؟ قِيلَ: قَالَهُ ظَنًّا فَأَصَابَ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى "وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ" (سَبَأٍ، ٢٠) .

{وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ} “ve sen onların çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın” [yani] müminler [olarak bulamayacaksın]. Eğer: "O habîs varlık bunu nasıl bildi?" denilirse, şöyle denir: Bunu bir zan olarak söyledi ve isabet etti. Nitekim Allah Teâlâ: "Andolsun İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı" (Sebe', 20) buyurmuştur.

4683. Metin

{قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا مَدْحُورًا لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ (١٨) وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ (١٩) فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ (٢٠) وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ (٢١) }

{قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا مَدْحُورًا لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ (١٨) وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ (١٩) فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ (٢٠) وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ (٢١) } “[Allah] buyurdu: 'Kınanmış ve kovulmuş olarak oradan çık! Onlardan kim sana uyarsa, andolsun ki cehennemi hepinizle dolduracağım! (18) Ve ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, dilediğiniz yerden yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz.' (19) Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açığa çıkarmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi: 'Rabbiniz bu ağacı size sırf iki melek olmayasınız yahut ebedi kalanlardan olmayasınız diye yasakladı.' (20) Ve onlara: 'Şüphesiz ben sizin için kesinlikle öğüt verenlerdenim' diye yemin etti. (21)”

4684. Metin

{قَالَ} اللَّهُ تَعَالَى لِإِبْلِيسَ، {اخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا مَدْحُورًا} أَيْ: مَعِيبًا، وَالذَّيْمُ وَالذَّأْمُ أَشَدُّ الْعَيْبِ، يُقَالُ: ذَأَمَهُ يَذْأَمُهُ ذَأْمًا فَهُوَ مَذْءُومٌ وَذَامَهُ يَذِيمُهُ ذَامًّا فَهُوَ مَذِيمٌ، مِثْلَ سَارَ يَسِيرُ سَيْرًا، وَالْمَدْحُورُ: الْمُبْعَدُ الْمَطْرُودُ، يُقَالُ: دَحَرَهُ يَدْحَرُهُ دَحْرًا إِذَا أَبْعَدَهُ وَطَرَدَهُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: مَذْءُومًا أَيْ مَمْقُوتًا. وَقَالَ قَتَادَةُ: مَذْءُومًا مَدْحُورًا: أَيْ لَعِينًا مَنْفِيًّا. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: مَذْءُومًا، مَدْحُورًا: مَقْصِيًّا مِنَ الْجَنَّةِ وَمِنْ كُلِّ خَيْرٍ. {لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ} مِنْ بَنِي آدَمَ، {لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ} اللَّامُ لَامُ الْقَسَمِ، {مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ} أَيْ: مِنْكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِكَ وَمِنْ كُفَّارِ ذُرِّيَّةِ آدَمَ أَجْمَعِينَ.

{قَالَ} “[Allah] buyurdu” Allah Teâlâ İblis'e: {اخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا مَدْحُورًا} “Kınanmış ve kovulmuş olarak oradan çık!” yani: Ayıplanmış olarak. Zeym (ذَيْم) ve ze'm (ذَأْم), ayıbın en şiddetlisidir. Zeeme-yez'emü-ze'men denir ki o mez'ûmdur (kınanmıştır); tıpkı sâre-yesîru-seyran dendiği gibi zâme-yezîmü-zâmmen denir ki o mezîmdir (kınanmıştır). Medhûr (مَدْحُور) ise uzaklaştırılmış ve kovulmuş olandır; deharahû-yedharuhû-dahran denir, yani onu uzaklaştırıp kovduğunda. İbn Abbâs: "Mez'ûmen; yani nefret edilmiş/buğzedilmiş olarak" demiştir. Katâde: "Mez'ûmen medhûren; lanetlenmiş ve sürülmüş olarak" demiştir. Kelbî ise: "Mez'ûmen medhûren; cennetten ve her türlü hayırdan uzaklaştırılmış olarak" demiştir. {لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ} “Onlardan kim sana uyarsa” Âdemoğullarından; {لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ} “andolsun ki cehennemi dolduracağım” buradaki lâm yemin lâmıdır, {مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ} “hepinizle” yani: Senden, senin zürriyetinden ve Âdem'in zürriyetinin kâfir olanlarından hep birlikte.

4685. Metin

{فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ} أَيْ: إِلَيْهِمَا، وَالْوَسْوَسَةُ: حَدِيثٌ يُلْقِيهِ الشَّيْطَانُ فِي قَلْبِ الْإِنْسَانِ {لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا} أَيْ: أَظْهَرَ لَهُمَا مَا غُطِّيَ وَسُتِرَ عَنْهُمَا مِنْ عَوْرَاتِهِمَا، قِيلَ: اللَّامُ فِيهِ لَامُ الْعَاقِبَةِ وَذَلِكَ أَنَّ إِبْلِيسَ لَمْ يُوَسْوِسْ بِهَذَا وَلَكِنْ كَانَ عَاقِبَةَ أَمْرِهِمْ ذَلِكَ، وَهُوَ ظُهُورُ عَوْرَتِهِمَا، كقوله تعالى: "فالتقطته آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا" (الْقَصَصِ، ٨) ، ثُمَّ بَيَّنَ الْوَسْوَسَةَ فَقَالَ: {وَقَالَ} يَعْنِي: إِبْلِيسُ لِآدَمَ وَحَوَّاءَ {مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ} يَعْنِي: لِئَلَّا تَكُونَا، كَرَاهِيَةَ أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ مِنَ الْمَلَائِكَةِ يَعْلَمَانِ الْخَيْرَ وَالشَّرَّ، {أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ} مِنَ الْبَاقِينَ الَّذِينَ لَا يَمُوتُونَ كَمَا قَالَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ: "هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلَى" (طه، ١٢٠) .

{فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ} “Derken şeytan onlara vesvese verdi” yani onlara fısıldadı. Vesvese (وَسْوَسَة); şeytanın insanın kalbine attığı gizli sözdür. {لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا} “kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açığa çıkarmak için” yani: Avret yerlerinden kendilerine örtülüp gizlenen şeyleri onlara açığa çıkardı. Denildi ki: Buradaki lâm akıbet lâmıdır; çünkü İblis bunu açıkça söyleyerek vesvese vermemiş, fakat işlerinin sonu avret yerlerinin açılması olmuştur; nitekim Allah Teâlâ: "Nihayet Firavun ailesi onu kendilerine bir düşman ve bir hüzün olsun diye bulup aldı" (Kasas, 8) buyurmuştur. Sonra [Allah] vesveseyi açıklayarak şöyle buyurdu: {وَقَالَ} “ve dedi” yani İblis Âdem ile Havva'ya dedi ki: {مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ} “Rabbiniz bu ağacı size sırf iki melek olmayasınız diye yasakladı” yani: İki melek olmayasınız diye, hayrı ve şerri bilen meleklerden iki melek olmanızı istemediğinden dolayı [yasakladı], {أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ} “yahut ebedi kalanlardan olmayasınız diye” ölmeyen, baki kalanlardan olmayasınız diye; nitekim başka bir yerde şöyle buyurmuştur: "Sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi?" (Tâhâ, 120).

4686. Metin

{وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ} أَيْ: وَأَقْسَمَ وَحَلَفَ لَهُمَا وَهَذَا مِنَ الْمُفَاعَلَةِ الَّتِي تَخْتَصُّ بِالْوَاحِدِ، قَالَ قَتَادَةُ: حَلَفَ لَهُمَا بِاللَّهِ حَتَّى خَدَعَهُمَا، وَقَدْ يُخْدَعُ الْمُؤْمِنُ بِاللَّهِ، فَقَالَ: إِنِّي خُلِقْتُ قَبْلَكُمَا وَأَنَا أَعْلَمُ مِنْكُمَا فَاتَّبِعَانِي أُرْشِدْكُمَا، وَإِبْلِيسُ أَوَّلُ مَنْ حَلَفَ بِاللَّهِ كَاذِبًا، فَلَمَّا حَلَفَ ظَنَّ

{وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ} “Ve onlara: 'Şüphesiz ben sizin için kesinlikle öğüt verenlerdenim' diye yemin etti” yani: Onlara yemin edip and içti. Bu, tek kişi için kullanılan 'mufâale' (مُفَاعَلَة) kalıbındandır. Katâde şöyle demiştir: Onları kandırıncaya kadar Allah'a yemin etti; nitekim mümin Allah adına kandırılabilir. Şöyle dedi: "Şüphesiz ben sizden önce yaratıldım ve sizden daha çok şey bilirim; bana uyun ki sizi doğruya ileteyim." İblis, Allah adına yalan yere yemin eden ilk kimsedir. O yemin edince zannetti ki

4687. Metin

آدَمُ أَنَّ أَحَدًا لَا يَحْلِفُ بِاللَّهِ كَاذِبًا، فَاغْتَرَّ بِهِ.

Âdem hiç kimsenin Allah adına yalan yere yemin etmeyeceğini sandı ve ona aldandı.

4688. Metin

{فَدَلَّاهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ (٢٢) }

{فَدَلَّاهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ (٢٢)} “Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: 'Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim ve şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?' diye seslendi.”

4689. Metin

{فَدَلَّاهُمَا بِغُرُورٍ} أَيْ: خَدَعَهُمَا، يُقَالُ: مَا زَالَ فُلَانٌ يُدَلِّي لِفُلَانٍ بِغُرُورٍ، يَعْنِي: مَا زَالَ يَخْدَعُهُ وَيُكَلِّمُهُ بِزُخْرُفٍ بَاطِلٍ مِنَ الْقَوْلِ.

{فَدَلَّاهُمَا بِغُرُورٍ} “Böylece onları aldatarak düşürdü” yani onları aldattı. [Araplar arasında] 'Falanca kişi filancayı aldatıp durdu' denilir ki bu, 'Onu kandırmaya ve süslü bâtıl sözlerle onunla konuşmaya devam etti' demektir.

4690. Metin

وَقِيلَ: حَطَّهُمَا مِنْ مَنْزِلَةِ الطَّاعَةِ إِلَى حَالَةِ الْمَعْصِيَةِ، وَلَا يَكُونُ التَّدَلِّي إِلَّا مِنْ عُلُوٍّ إِلَى أَسْفَلَ، وَالتَّدْلِيَةُ: إِرْسَالُ الدَّلْوِ فِي الْبِئْرِ، يُقَالُ: تَدَلَّى بِنَفْسِهِ وَدَلَّى غَيْرَهُ، قَالَ الْأَزْهَرِيُّ: أَصْلُهُ: تَدْلِيَةُ الْعَطْشَانِ الْبِئْرَ لِيُرْوَى مِنَ الْمَاءِ وَلَا يجد الماء ١٢٨/ب فَيَكُونُ مُدَلًّى بِغُرُورٍ، وَالْغُرُورُ: إِظْهَارُ النُّصْحِ مَعَ إِبْطَانِ الْغِشِّ.

Denildi ki: Onları itaat derecesinden isyan hâline indirdi. Tedellî (تَدَلِّي) ancak yukarıdan aşağıya doğru olur. Tedliye (تَدْلِيَة) ise kovayı kuyuya salmaktır. [Arapçada] 'Kendisi sarktı' (تَدَلَّى بِنَفْسِهِ) ve 'Başkası sarkıttı' (دَلَّى غَيْرَهُ) denir. Ezherî şöyle demiştir: Bunun aslı, susayan kimsenin sudan kanmak için kuyuya sarkıtılması, fakat su bulamamasıdır 128/b; bu durumda aldatılarak sarkıtılmış (müdellâ bi-ğurûr) olur. Gurûr (غُرُور) ise, içinde hile gizleyip dışarıdan nasihat ediyor gibi görünmektir.

4691. Metin

{فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا} قَالَ الْكَلْبِيُّ: فَلَمَّا أَكَلَا مِنْهَا، وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَنَّهُ قَالَ: قَبْلَ أَنِ ازْدَرَدَا أَخَذَتْهُمَا الْعُقُوبَةُ، وَالْعُقُوبَةُ أَنْ "بَدَتْ" ظَهَرَتْ لَهُمَا "سَوْآتُهُمَا" عَوْرَاتُهُمَا، وَتَهَافَتَ عَنْهُمَا لِبَاسُهُمَا حَتَّى أَبْصَرَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُ مِنْ عَوْرَةِ صَاحِبِهِ، وَكَانَا لَا يَرَيَانِ ذَلِكَ. قَالَ وَهْبٌ: كَانَ لِبَاسُهُمَا مِنَ النُّورِ. وَقَالَ قَتَادَةُ: كَانَ ظُفُرًا أَلْبَسَهُمَا اللَّهُ مِنَ الظُّفُرِ لِبَاسًا فَلَمَّا وَقَعَا فِي الذَّنْبِ بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا فَاسْتَحَيَا، {وَطَفِقَا} أَقْبَلَا وَجَعَلَا {يَخْصِفَانِ} يُرَقِّعَانِ وَيَلْزَقَانِ وَيَصِلَانِ، {عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ} وَهُوَ وَرَقُ التِّينِ حَتَّى صَارَ كَهَيْئَةِ الثَّوْبِ.

{فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا} “Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü”. Kelbî şöyle demiştir: Ondan yedikleri zaman. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan ise şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yutmalarından önce ceza onları yakaladı; ceza ise "belirdi" yani onlara göründü, "avret yerleri" yani mahrem yerleri açığa çıktı ve elbiseleri üzerlerinden döküldü; öyle ki her biri arkadaşının kendisinden gizlenmiş olan avret yerini gördü, oysa daha önce bunu görmüyorlardı. Vehb: 'Elbiseleri nurdandı' demiştir. Katâde ise: 'Tırnaktandı; Allah onlara tırnaktan bir elbise giydirmişti. Günaha düştüklerinde avret yerleri onlara göründü de utandılar' demiştir. {وَطَفِقَا} “ve başladılar” yöneldiler ve başladılar, {يَخْصِفَانِ} “örtmeye” yamamaya, yapıştırmaya ve eklemeye [başladılar], {عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ} “cennet yapraklarından üzerlerine” bu incir yaprağıydı, öyle ki elbise şeklini aldı.

4692. Metin

قَالَ الزَّجَّاجُ: يَجْعَلَانِ وَرَقَةً عَلَى وَرَقَةٍ لِيَسْتُرَا سَوْآتِهِمَا، وَرُوِيَ عَنْ أَبِيِّ بْنِ كَعْبٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ "كَانَ آدَمُ رَجُلًا طِوَالًا كَأَنَّهُ نَخْلَةٌ سُحُوقٌ (١) كَثِيرُ شَعْرِ الرَّأْسِ، فَلَمَّا وَقَعَ فِي الْخَطِيئَةِ بَدَتْ لَهُ سَوْأَتُهُ، وَكَانَ لَا يَرَاهَا فَانْطَلَقَ هَارِبًا فِي الْجَنَّةِ، فَعَرَضَتْ لَهُ شَجَرَةٌ مِنْ شَجَرِ الْجَنَّةِ فَحَبَسَتْهُ بِشَعْرِهِ، فَقَالَ لَهَا: أَرْسِلِينِي، قَالَتْ: لَسْتُ بِمُرْسِلَتِكَ، فَنَادَاهُ رَبُّهُ: يَا آدَمُ أَمِنِّي تَفِرُّ؟ قَالَ: لَا يَا رَبِّ، وَلَكِنِ اسْتَحْيَيْتُكَ" (٢) .

Zeccâc şöyle demiştir: Avret yerlerini örtmek için yaprak üstüne yaprak koyuyorlardı. Übey b. Ka'b'dan, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Âdem uzun boylu bir adamdı, sanki uzun bir hurma ağacı gibiydi (١), saçları çoktu. Günaha düştüğünde avret yeri kendisine göründü; oysa onu görmezdi. Cennette kaçmaya başladı; derken cennet ağaçlarından bir ağaç karşısına çıkıp onu saçından tuttu. Âdem ona: 'Beni bırak!' dedi. Ağaç: 'Seni bırakacak değilim' dedi. Rabbi ona: 'Ey Âdem, benden mi kaçıyorsun?' diye seslendi. Âdem: 'Hayır ya Rabbi, fakat Senden utandım' dedi” (٢).

4693. Metin

{وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ} يَعْنِي: الْأَكْلَ مِنْهَا، {وَأَقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ}

{وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ} “Rableri onlara: «Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim?» diye seslendi”. Yani: Ondan yemeyi [yasaklamamış mıydım], {وَأَقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ} “«ve size şeytanın apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?»”.

4694. Metin

أَيْ: بَيِّنُ الْعَدَاوَةِ، قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ قَيْسٍ: نَادَاهُ رَبُّهُ يَا آدَمُ أَكَلْتَ مِنْهَا وَقَدْ نَهَيْتُكَ؟ قَالَ: رَبِّ أَطْعَمَتْنِي حَوَّاءُ، قَالَ لِحَوَّاءَ: لِمَ أَطْعَمْتِيهِ؟ قَالَتْ: أَمَرَتْنِي الْحَيَّةُ، قَالَ لِلْحَيَّةِ: لِمَ أَمَرْتِيهَا؟ قَالَتْ: أَمَرَنِي إِبْلِيسُ، فَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: أَمَّا أَنْتِ يَا حَوَّاءُ فَكَمَا أَدْمَيْتِ الشَّجَرَةَ فَتَدْمِينَ كُلَّ شَهْرٍ، وَأَمَّا أَنْتِ يَا حَيَّةُ فَأَقْطَعُ قَوَائِمَكِ فَتَمْشِينَ عَلَى بَطْنِكِ وَوَجْهِكِ، وَسَيَشْدَخُ رَأْسَكِ مَنْ لَقِيَكِ، وَأَمَّا أَنْتَ يَا إِبْلِيسُ فَمَلْعُونٌ مَدْحُورٌ ١ .

Yani: Düşmanlığı apaçık olandır. Muhammed b. Kays şöyle demiştir: Rabbi ona: “Ey Âdem! Ben seni menettiğim halde ondan yedin mi?” diye seslendi. [Âdem]: “Rabbim, bana Havva yedirdi” dedi. [Rabbi] Havva'ya: “Ona niçin yedirdin?” buyurdu. [Havva]: “Bana yılan emretti” dedi. [Rabbi] yılana: “Ona niçin emrettin?” buyurdu. [Yılan]: “Bana İblis emretti” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Sana gelince ey Havva! Ağacı kanattığın gibi sen de her ay kanayacaksın. Sana gelince ey yılan! Ayaklarını keseceğim, karnın ve yüzün üzerinde yürüyeceksin; seninle karşılaşan herkes başını ezecek. Sana gelince ey İblis! Sen lânetlenmiş ve kovulmuş birisin.”1

4695. Metin

{قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٢٣) قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ (٢٤) قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ (٢٥) يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ (٢٦) }

{قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٢٣) قَالَ اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ (٢٤) قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ (٢٥) يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ (٢٦)} “Dediler ki: 'Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen elbette hüsrana uğrayanlardan oluruz.' [Allah] buyurdu: 'Birbirinize düşman olarak inin! Yeryüzünde sizin için bir süreye kadar bir yerleşim yeri ve geçimlik vardır.' Buyurdu: 'Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.' Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek bir giysi ve süs [elbisesi] indirdik. Takva elbisesi ise, işte o daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir; umulur ki düşünüp öğüt alırlar.”

4696. Metin

{قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ} يَعْنِي فِي الْأَرْضِ تَعِيشُونَ، {وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ} أَيْ: مِنَ الْأَرْضِ تُخْرَجُونَ مِنْ قُبُورِكُمْ لِلْبَعْثِ، قَرَأَ ابْنُ عَامِرٍ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: {تَخْرُجُونَ} بِفَتْحِ التَّاءِ هَاهُنَا وَفِي الزُّخْرُفِ، وَافَقَ يَعْقُوبُ هَاهُنَا وَزَادَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: "وَكَذَلِكَ تَخْرُجُونَ" فِي أَوَّلِ الرُّومِ، وَالْبَاقُونَ بِضَمِّ التَّاءِ وَفَتْحِ الرَّاءِ فِيهِنَّ.

{قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ} “Buyurdu: 'Orada yaşayacaksınız” yani yeryüzünde yaşayacaksınız, {وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ} “orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.'” yani yeryüzünden, kabirlerinizden diriliş için çıkarılacaksınız. İbn Âmir, Hamza ve Kisâî burada ve Zuhruf suresinde {تَخْرُجُونَ} kelimesini te harfinin fethasıyla okudular; Ya'kûb burada onlara uydu, Hamza ve Kisâî Rûm suresinin başındaki "ve ke-zâlike tahrucûn" ayetini de eklediler. Diğer kıraat imamları ise hepsinde te harfinin dammesi ve ra harfinin fethasıyla [tuhracûn şeklinde] okudular.

4697. Metin

{يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ} أَيْ: خَلَقْنَا لَكُمْ {لِبَاسًا} وَقِيلَ: إِنَّمَا قَالَ: "أَنْزَلْنَا" لِأَنَّ اللِّبَاسَ إِنَّمَا يَكُونُ مِنْ نَبَاتِ الْأَرْضِ، وَالنَّبَاتُ يَكُونُ بِمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ، فَمَعْنَى قَوْلِهِ: {أَنْزَلْنَا} أَيْ: أَنْزَلْنَا أَسْبَابَهُ. وَقِيلَ: كُلُّ بَرَكَاتِ الْأَرْضِ مَنْسُوبَةٌ إِلَى بَرَكَاتِ السَّمَاءِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: "وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ" (سُورَةِ الْحَدِيدِ، ٢٥) ، وَإِنَّمَا يُسْتَخْرَجُ الْحَدِيدُ مِنَ الْأَرْضِ.

{يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ} “Ey Âdemoğulları! Size indirdik” yani sizin için yarattık {لِبَاسًا} “bir giysi”. Denildi ki: 'İndirdik' buyurmasının sebebi, elbisenin ancak yerdeki bitkilerden olması ve bitkinin de gökten inen şeyle meydana gelmesidir; dolayısıyla {أَنْزَلْنَا} “indirdik” sözünün manası, 'Onun sebeplerini indirdik' demektir. Yine denildi ki: Yeryüzünün bütün bereketleri gökyüzünün bereketlerine nispet edilir; nitekim Allah Teâlâ: "Ve demiri indirdik" (Hadîd, 25) buyurmuştur, oysa demir ancak yerden çıkarılır.

4698. Metin

وَسَبَبُ نُزُولِ هَذِهِ الْآيَةِ: أَنَّهُمْ كَانُوا فِي الْجَاهِلِيَّةِ يَطُوفُونَ بِالْبَيْتِ عُرَاةً، وَيَقُولُونَ: لَا نَطُوفُ فِي

Bu ayetin nüzul sebebi şudur: Onlar Câhiliye döneminde Beyt'i çıplak olarak tavaf eder ve şöyle derlerdi: 'İçinde

4699. Metin

ثِيَابٍ عَصَيْنَا اللَّهَ فِيهَا، فَكَانَ الرِّجَالُ يَطُوفُونَ بِالنَّهَارِ وَالنِّسَاءُ بِاللَّيْلِ عُرَاةً.

Allah'a isyan ettiğimiz elbiselerle tavaf etmeyiz.' Böylece erkekler gündüz, kadınlar ise geceleyin çıplak tavaf ederlerdi.

4700. Metin

وَقَالَ قَتَادَةُ: كَانَتِ الْمَرْأَةُ تَطُوفُ وَتَضَعُ يَدَهَا عَلَى فَرْجِهَا وَتَقُولُ: الْيَوْمَ يَبْدُو بَعْضُهُ أَوْ كُلُّهُ ... وَمَا بَدَا مِنْهُ فَلَا أُحِلُّهُ

Katâde şöyle demiştir: Kadın tavaf eder, elini avret yerine koyar ve şöyle derdi: 'Bugün onun bir kısmı veya tamamı görünür... Ondan görünen kısmı ise helal kılmam.'

4701. Metin

فَأَمَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ بِالسَّتْرِ فَقَالَ: {قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآتِكُمْ} (١) يَسْتُرُ عَوْرَاتِكُمْ، وَاحِدَتُهَا سَوْأَةٌ، سُمِّيَتْ بِهَا لِأَنَّهُ يَسُوءُ صَاحِبَهَا انْكِشَافُهَا، فَلَا تَطُوفُوا عُرَاةً، {وَرِيشًا} يَعْنِي: مَالًا فِي قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَالضَّحَّاكِ وَالسُّدِّيِّ: يُقَالُ: تَرَيَّشَ الرَّجُلُ إِذَا تَمَوَّلَ، وَقِيلَ: الرِّيشُ الْجَمَالُ، أَيْ: مَا يَتَجَمَّلُونَ بِهِ مِنَ الثِّيَابِ، وَقِيلَ: هُوَ اللِّبَاسُ.

Bunun üzerine Allah Sübhânehu örtünmeyi emredip şöyle buyurdu: {قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآتِكُمْ} (١) “Size avret yerlerinizi örtecek bir giysi... indirdik” avret yerlerinizi örtecek; bunun tekili sev'edir (سَوْأَة). Açığa çıkması sahibini üzdüğü (yesûu) için bu şekilde isimlendirilmiştir; yani çıplak tavaf etmeyiniz. {وَرِيشًا} “ve bir süs [elbisesi]” yani İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk ve Süddî'nin kavlinde mal demektir. [Arapçada] zenginleştiği zaman 'adam mal mülk sahibi oldu' (تَرَيَّشَ الرَّجُلُ) denir. Rîş'in güzellik olduğu da söylenmiştir; yani elbiselerden kendisiyle süslendikleri şeydir. Bunun bizzat elbise olduğu da söylenmiştir.

4702. Metin

{وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ} قَرَأَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ وَابْنُ عَامِرٍ وَالْكِسَائِيُّ " وَلِبَاسَ " بِنَصْبِ السِّينِ عَطْفًا عَلَى قَوْلِهِ {لِبَاسًا} وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالرَّفْعِ عَلَى الِابْتِدَاءِ وَخَبَرُهُ {خَيْرٌ} وَجَعَلُوا {ذَلِكَ} صِلَةً فِي الْكَلَامِ، وَلِذَلِكَ قَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ وَأُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ {وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ}

{وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ} “Takva elbisesi ise, işte o daha hayırlıdır.” Medine ehli, İbn Âmir ve Kisâî {لِبَاسًا} sözüne atıfla sin harfinin fethasıyla 've libâse' şeklinde okudular. Diğerleri ise mübteda (özne) olarak damme ile okudular, haberi (yüklemi) de {خَيْرٌ} kelimesidir; {ذَلِكَ} kelimesini de söz içinde sıla kıldılar. Bu sebeple İbn Mes'ûd ve Übey b. Ka'b {وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ} şeklinde okumuşlardır.

4703. Metin

وَاخْتَلَفُوا فِي {وَلِبَاسُ التَّقْوَى} قَالَ قَتَادَةُ وَالسُّدِّيُّ: لِبَاسُ التَّقْوَى هُوَ الْإِيمَانُ. وَقَالَ الْحَسَنُ: هُوَ الْحَيَاءُ لِأَنَّهُ يَبْعَثُ عَلَى التَّقْوَى.

{وَلِبَاسُ التَّقْوَى} “Takva elbisesi” hakkında ihtilaf ettiler. Katâde ve Süddî: 'Takva elbisesi imandır' dediler. Hasan ise: 'Hâyâdır, çünkü o takvaya sevk eder' dedi.

4704. Metin

وَقَالَ عَطِيَّةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: هُوَ الْعَمَلُ الصَّالِحُ. وَعَنْ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ، أَنَّهُ قَالَ: السَّمْتُ الْحَسَنُ.

Atiyye, İbn Abbâs'tan naklen: 'O, salih ameldir' dedi. Osman b. Affân'dan ise: 'Güzel ahlak ve tavırdır' dediği rivayet edilmiştir.

4705. Metin

وَقَالَ عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ: لِبَاسُ التَّقْوَى خَشْيَةُ اللَّهِ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: هُوَ الْعَفَافُ. وَالْمَعْنَى: لِبَاسُ التَّقْوَى خَيْرٌ لِصَاحِبِهِ إِذَا أَخَذَ بِهِ مِمَّا خَلَقَ لَهُ مِنَ اللِّبَاسِ لِلتَّجَمُّلِ.

Urve b. Zübeyr: 'Takva elbisesi Allah korkusudur' dedi. Kelbî ise: 'İffettir' dedi. Manası şudur: Takva elbisesini kuşandığı takdirde o, süslenmek için yaratılan elbiseden sahibi için daha hayırlıdır.

4706. Metin

وَقَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: لِبَاسُ التَّقْوَى هُوَ اللِّبَاسُ الْأَوَّلُ وَإِنَّمَا أَعَادَهُ إِخْبَارًا أَنَّ سَتْرَ الْعَوْرَةِ خَيْرٌ مِنَ التَّعَرِّي فِي الطَّوَافِ.

İbnü'l-Enbârî şöyle demiştir: Takva elbisesi ilk elbisedir; tavafta çıplak olmaktansa avret yerini örtmenin daha hayırlı olduğunu bildirmek için onu tekrar etmiştir.

4707. Metin

وَقَالَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ: لِبَاسُ التَّقْوَى الْآلَاتُ الَّتِي يُتَّقَى بِهَا فِي الْحَرْبِ كَالدِّرْعِ وَالْمِغْفَرِ وَالسَّاعِدِ وَالسَّاقَيْنِ.

Zeyd b. Ali şöyle demiştir: Takva elbisesi; zırh, miğfer, kolluk ve dizlik gibi savaşta kendisiyle korunulan aletlerdir.

4708. Metin

وَقِيلَ: لِبَاسُ التَّقْوَى هُوَ الصُّوفُ وَالثِّيَابُ الْخَشِنَةُ الَّتِي يَلْبَسُهَا أَهْلُ الْوَرَعِ. {ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ}

Şöyle de denilmiştir: Takva elbisesi, vera (şüphelilerden sakınma) ehlinin giydiği yün ve kaba elbiselerdir.1 {ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ} “İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir; umulur ki düşünüp öğüt alırlar.”

4709. Metin

{يَا بَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٧) وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٢٨) قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ (٢٩) }

{يَا بَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ (٢٧) وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٢٨) قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ (٢٩)} “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı avret yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların dostları kıldık. Onlar bir hayasızlık yaptıkları zaman: 'Babalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti' derler. De ki: 'Şüphesiz Allah hayasızlığı emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?' De ki: 'Rabbim adaleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi [O'na] doğrultun ve dini yalnız O'na has kılarak O'na dua edin. Sizi ilk yarattığı gibi [yine O'na] döneceksiniz.'”

4710. Metin

{يَا بَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ} لَا يُضِلَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ، {كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ} أَيْ: كَمَا فَتَنَ أَبَوَيْكُمْ آدَمَ وَحَوَّاءَ فَأَخْرَجَهُمَا، {مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا} لِيَرَى كُلٌّ وَاحِدٍ سَوْأَةَ الْآخَرِ، {إِنَّهُ يَرَاكُمْ} يَعْنِي أَنَّ الشَّيْطَانَ يَرَاكُمْ يَا بَنِي آدَمَ، {هُوَ وَقَبِيلُهُ} جُنُودُهُ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: هُوَ وَوَلَدُهُ. وَقَالَ قَتَادَةُ: قَبِيلُهُ: الْجِنُّ وَالشَّيَاطِينُ، {مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ} قَالَ مَالِكُ بْنُ دِينَارٍ: إِنَّ عَدُوًّا يَرَاكَ وَلَا تَرَاهُ لَشَدِيدُ الْخُصُومَةِ وَالْمُؤْنَةِ إِلَّا مَنْ عَصَمَ اللَّهُ، {إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ} قُرَنَاءَ وَأَعْوَانًا، {لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ} وَقَالَ الزَّجَّاجُ: سُلْطَانُهُمْ عَلَيْهِمْ يَزِيدُونَ فِي غَيِّهِمْ كَمَا قَالَ: (أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزًّا) [مَرْيَمَ-٨٣] .

{يَا بَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ} “Ey Âdemoğulları! Şeytan... sizi de fitneye düşürmesin” şeytan sizi saptırmasın, {كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ} “ana babanızı... çıkardığı gibi” yani ana babanız Âdem ve Havva'yı fitneye düşürüp çıkardığı gibi, {مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا} “avret yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten” her biri diğerinin avret yerini görsün diye [soyarak], {إِنَّهُ يَرَاكُمْ} “Çünkü o... sizi görür” yani ey Âdemoğulları, şeytan sizi görür, {هُوَ وَقَبِيلُهُ} “o ve kabilesi” ordusu. İbn Abbâs: 'O ve çocukları' demiştir. Katâde ise: 'Kabilesi cinler ve şeytanlardır' demiştir, {مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ} “sizin onları göremeyeceğiniz yerden”. Mâlik b. Dînâr şöyle demiştir: 'Seni gören fakat senin kendisini göremediğin bir düşman, Allah'ın koruduğu kimse müstesna, kesinlikle mücadelesi ve külfeti pek çetin bir düşmandır.' {إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ} “Şüphesiz biz şeytanları... dostları kıldık” yoldaşlar ve yardımcılar [kıldık], {لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ} “inanmayanların”. Zeccâc şöyle demiştir: Onlar üzerindeki otoriteleridir; nitekim: (Görmedin mi biz şeytanları kâfirlerin üzerine saldık, onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar) [Meryem, 83] buyrulduğu gibi onların azgınlıklarını artırırlar.

4711. Metin

{وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٌ: هِيَ طَوَافُهُمْ بِالْبَيْتِ عُرَاةً. وَقَالَ عَطَاءٌ: الشِّرْكُ وَالْفَاحِشَةُ، اسْمٌ لِكُلِّ فِعْلٍ قَبِيحٍ بَلَغَ النِّهَايَةَ فِي الْقُبْحِ. {قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا} وَفِيهِ إِضْمَارٌ مَعْنَاهُ: وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً فَنُهُوا عَنْهَا قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا. قِيلَ: وَمَنْ أَيْنَ أَخَذَ آبَاؤُكُمْ؟ قَالُوا: {وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ}

{وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً} “Onlar bir hayasızlık yaptıkları zaman”. İbn Abbâs ve Mücâhid: 'Bu, onların Beyt'i çıplak tavaf etmeleridir' dediler. Atâ ise: 'Şirktir' dedi. Fâhişe, çirkinlikte son noktaya ulaşan her kötü fiilin adıdır. {قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا} “'Babalarımızı bunun üzerinde bulduk' derler”. Burada gizli bir söz vardır, manası şudur: Onlar bir hayasızlık yapıp da bundan menedildiklerinde 'Babalarımızı bunun üzerinde bulduk' dediler. Onlara: 'Peki babalarınız bunu nereden aldı?' denilince şöyle dediler: {وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ} “'Allah da bize bunu emretti.' De ki: 'Şüphesiz Allah hayasızlığı emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?'”

4712. Metin

{قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: بِلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَقَالَ الضَّحَّاكُ: بِالتَّوْحِيدِ. وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَالسُّدِّيُّ: بِالْعَدْلِ. {وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ} قَالَ مُجَاهِدٌ وَالسُّدِّيُّ: يَعْنِي وَجِّهُوا وُجُوهَكُمْ حَيْثُ مَا كُنْتُمْ فِي الصَّلَاةِ إِلَى الْكَعْبَةِ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: إِذَا حَضَرَتِ الصَّلَاةُ وَأَنْتُمْ عِنْدَ مَسْجِدٍ فَصَلُّوا فِيهِ وَلَا يَقُولَنَّ أَحَدَكُمْ أُصَلِّي فِي مَسْجِدِي. وَقِيلَ: مَعْنَاهُ اجْعَلُوا سُجُودَكُمْ لِلَّهِ خَالِصًا، {وَادْعُوهُ} وَاعْبُدُوهُ، {مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ} الطَّاعَةَ وَالْعِبَادَةَ، {كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى بَدَأَ خَلْقَ بَنِي آدَمَ مؤمنا وكافرا ١٢٩/أكَمَا قَالَ: "هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ" (التَّغَابُنِ، ٢) ، ثُمَّ يُعِيدُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَمَا خَلَقَهُمْ مُؤْمِنًا وَكَافِرًا. قَالَ مُجَاهِدٌ: يُبْعَثُونَ عَلَى مَا مَاتُوا عَلَيْهِ.

{قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ} “De ki: 'Rabbim adaleti emretti.'” İbn Abbâs: 'Lâ ilâhe illallâh ile' demiştir. Dahhâk: 'Tevhid ile' demiştir. Mücâhid ve Süddî ise: 'Adalet ile' dediler. {وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ} “Her mescitte yüzlerinizi [O'na] doğrultun”. Mücâhid ve Süddî şöyle dediler: Yani namazda nerede olursanız olun yüzlerinizi Kâbe'ye çevirin. Dahhâk ise: 'Namaz vakti geldiğinde bir mescidin yanında iseniz orada namaz kılın; hiçbiriniz "kendi mescidimde kılarım" demesin' demiştir. Bunun manasının 'Secdenizi sırf Allah için yapın' olduğu da söylenmiştir. {وَادْعُوهُ} “ve O'na dua edin” ve O'na ibadet edin, {مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ} “dini yalnız O'na has kılarak” itaati ve ibadeti [has kılarak], {كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ} “Sizi ilk yarattığı gibi [yine O'na] döneceksiniz.” İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah Teâlâ Âdemoğullarını ilk olarak mümin ve kâfir olarak yarattı 129/a; nitekim: "Sizi yaratan O'dur; böyleyken kiminiz kâfirdir, kiminiz de mümin" (Teğâbün, 2) buyurmuştur. Sonra kıyamet gününde onları yarattığı gibi mümin ve kâfir olarak iade edecektir. Mücâhid: 'Ne üzere öldülerse o hâlde diriltilirler' demiştir.

4713. Metin

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّالِحِيُّ حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى الصَّيْرَفِيُّ أَنْبَأَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الصَّفَّارُ حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عِيسَى الْبِرْتِيُّ حَدَّثَنَا أَبُو حُذَيْفَةَ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ عَنِ الْأَعْمَشِ عَنْ أَبِي سُفْيَانَ عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ، الْمُؤْمِنُ عَلَى إِيمَانِهِ وَالْكَافِرُ عَلَى كُفْرِهِ" (١) .

Bize Ahmed b. Abdillâh es-Sâlihî haber verdi, bize Ebû Saîd Muhammed b. Mûsâ es-Sayrafî anlattı, bize Muhammed b. Abdillâh es-Saffâr bildirdi, bize Ahmed b. Muhammed b. Îsâ el-Birtî anlattı, bize Ebû Huzeyfe anlattı, bize Süfyân es-Sevrî, A'meş'ten, o Ebû Süfyân'dan, o da Câbir b. Abdillâh'tan anlattı; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kul ne üzere öldüyse o hâlde diriltilir; mümin imanı üzere, kâfir de küfrü üzere” (١).

4714. Metin

وَقَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: عَادُوا عَلَى عَمَلِهِ فِيهِمْ. قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: كَمَا كَتَبَ عَلَيْكُمْ تَكُونُونَ.

Ebü'l-Âliye: 'Onlar hakkındaki ameline (hükmüne) döndüler' dedi. Saîd b. Cübeyr ise: 'Hakkınızda nasıl yazdıysa öyle olursunuz' dedi.

4715. Metin

قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ كَعْبٍ: مَنِ ابْتَدَأَ اللَّهُ خَلْقَهُ عَلَى الشَّقَاوَةِ صَارَ إِلَيْهَا وَإِنْ عَمِلَ أَهْلِ السَّعَادَةِ، كَمَا أَنَّ إِبْلِيسَ كَانَ يَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ السَّعَادَةِ ثُمَّ صَارَ إِلَى الشقاوة، ومن ابتداء خَلْقَهُ عَلَى السَّعَادَةِ صَارَ إِلَيْهَا وَإِنَّ عَمِلَ بِعَمَلِ أَهْلِ الشَّقَاءَ، وَكَمَا أَنَّ السَّحَرَةَ كَانَتْ تَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الشَّقَاوَةِ فَصَارُوا إِلَى السَّعَادَةِ.

Muhammed b. Ka'b şöyle demiştir: Allah'ın yaratılışını şekavet (bedbahtlık) üzere başlattığı kimse, saadet ehlinin amelini işlese bile ona varır; nitekim İblis saadet ehlinin amelini işliyordu, sonra şekavete vardı. Yaratılışını saadet üzere başlattığı kimse de, şakilerin amelini işlese bile ona varır; nitekim sihirbazlar şekavet ehlinin amelini işliyorlardı, sonra saadete vardılar.

4716. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ الْمُلَيْحِيُّ أَنْبَأَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَبِي شُرَيْحٍ أَنْبَأَنَا أَبُو الْقَاسِمِ الْبَغَوِيُّ ثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ حَدَّثَنَا أَبُو غَسَّانَ عَنْ أَبِي حَازِمٍ قَالَ: سَمِعْتُ سَهْلَ بْنَ سَعْدٍ يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ الْعَبْدَ يَعْمَلُ فِيمَا يَرَى النَّاسُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَإِنَّهُ مِنْ أَهْلِ النَّارِ، وَإِنَّهُ لِيَعْمَلُ فِيمَا يَرَى النَّاسُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ وَإِنَّهُ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَإِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالْخَوَاتِيمِ" (٢) .

Bize Abdülvâhid el-Melîhî haber verdi, bize Abdurrahman b. Ebî Şüreyh bildirdi, bize Ebü'l-Kāsım el-Begavî bildirdi, bize Ali b. el-Ca'd anlattı, bize Ebû Gassân, Ebû Hâzim'den anlattı; o şöyle demiştir: Sehl b. Sa'd'ı şöyle derken işittim: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz kul, insanların gördüğü kadarıyla cennet ehlinin amelini işler, oysa o cehennem ehlindendir. Yine o, insanların gördüğü kadarıyla cehennem ehlinin amelini işler, oysa o cennet ehlindendir. Ameller ancak sonlarına göredir” (٢).

4717. Metin

وَقَالَ الْحَسَنُ وَمُجَاهِدٌ: كَمَا بَدَأَكُمْ وَخَلَقَكُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَمْ تَكُونُوا شَيْئًا، كَذَلِكَ تَعُودُونَ أَحْيَاءً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: "كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ" (الْأَنْبِيَاءِ، ١٠٤) ، قَالَ قَتَادَةُ: بَدَأَهُمْ مِنَ

Hasan [el-Basrî] ve Mücâhid şöyle dediler: Dünyada siz hiçbir şey değilken sizi ilk başta var edip yarattığı gibi, kıyamet gününde de yine [öylece] diri olarak döneceksiniz; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ } “İlk yaratmaya nasıl başladıysak onu öylece tekrarlarız.” (el-Enbiyâ, 104). Katâde şöyle demiştir: Onları

4718. Metin

التُّرَابِ وَإِلَى التُّرَابِ يَعُودُونَ، نَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: "مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ" (طَهَ، ٥٥) .

topraktan başlattı ve yine toprağa döneceklerdir; bunun benzeri Allah Teâlâ'nın: "Sizi ondan yarattık ve yine ona döndürürüz" (Tâhâ, 55) kavlidir.

4719. Metin

{فَرِيقًا هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٠) }

{فَرِيقًا هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٠)} “Bir grubu hidayete erdirdi, bir gruba da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları dostlar edindiler ve kendilerini doğru yolda sanıyorlar.”

4720. Metin

{يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (٣١) قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٣٢) }

{يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (٣١) قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ (٣٢)} “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının; yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez. De ki: 'Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve rızıktan temiz şeyleri kim haram kıldı?' De ki: 'Onlar dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet gününde ise yalnızca onlara mahsustur.' İşte biz bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız.”

4721. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {فَرِيقًا هَدَى} أَيْ هَدَاهُمُ اللَّهُ، {وَفَرِيقًا حَقَّ} وَجَبَ {عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ} أَيْ: بِالْإِرَادَةِ السَّابِقَةِ، {إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} فِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْكَافِرَ الَّذِي يَظُنُّ أَنَّهُ فِي دِينِهِ عَلَى الْحَقِّ وَالْجَاحِدَ وَالْمُعَانِدَ سَوَاءٌ.

Allah Azze ve Celle'nin: {فَرِيقًا هَدَى} “Bir grubu hidayete erdirdi” yani Allah onları hidayete erdirdi, {وَفَرِيقًا حَقَّ} “bir gruba da... hak oldu” vacip oldu {عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ} “sapıklık” yani önceki irade ile [vacip oldu], {إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} “Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları dostlar edindiler ve kendilerini doğru yolda sanıyorlar.” kavli. Bunda, dininde hak üzere olduğunu zanneden kâfir ile inkârcı ve inatçının aynı olduğuna dair delil vardır.

4722. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: {يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ} قَالَ أَهْلُ التَّفْسِيرِ: كَانَتْ بَنُو عَامِرٍ يَطُوفُونَ بِالْبَيْتِ عُرَاةً، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: "يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ"، يَعْنِي الثِّيَابَ. قَالَ مُجَاهِدٌ: مَا يُوَارِي عَوْرَتَكَ وَلَوْ عَبَاءَةٌ.

Allah Teâlâ'nın: {يَا بَنِي آدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ} “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının” kavli. Tefsir ehli şöyle dedi: Âmirliler Beyt'i çıplak tavaf ediyorlardı; bunun üzerine Allah Azze ve Celle: "Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının" yani elbiselerinizi [giyin] ayetini indirdi. Mücâhid: 'Bir aba bile olsa avret yerini örten şeydir' demiştir.

4723. Metin

قَالَ الْكَلْبِيُّ: الزِّينَةُ مَا يُوَارِي الْعَوْرَةَ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ لِطَوَافٍ أَوْ صَلَاةٍ.

Kelbî şöyle demiştir: Ziynet; tavaf veya namaz için her mescidin yanında avret yerini örten şeydir.

4724. Metin

{وَكُلُوا وَاشْرَبُوا} قَالَ الْكَلْبِيُّ: كَانَتْ بَنُو عَامِرٍ لَا يَأْكُلُونَ فِي أَيَّامِ حَجِّهِمْ مِنَ الطَّعَامِ إِلَّا قُوتًا وَلَا يَأْكُلُونَ دَسَمًا، يُعَظِّمُونَ بِذَلِكَ حَجَّهُمْ، فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: نَحْنُ أَحَقُّ أَنْ نَفْعَلَ ذَلِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿: "وَكُلُوا" يَعْنِي اللَّحْمَ وَالدَّسَمَ "وَاشْرَبُوا" اللَّبَنَ (١) {وَلَا تُسْرِفُوا} بِتَحْرِيمِ مَا أَحِلَّ اللَّهُ لَكُمْ مِنَ اللَّحْمِ وَالدَّسَمِ، {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ} الَّذِينَ يَفْعَلُونَ ذَلِكَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كُلْ مَا شِئْتَ وَالْبَسْ مَا شِئْتَ مَا أَخْطَأَتْكَ خَصْلَتَانِ سَرَفٌ وَمَخِيلَةٌ. قَالَ عَلِيُّ بْنُ الْحُسَيْنِ بْنِ وَاقَدٍ: قَدْ جَمَعَ اللَّهُ الطِّبَّ كُلَّهُ فِي نِصْفِ آيَةٍ فَقَالَ: "كلوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا".

{وَكُلُوا وَاشْرَبُوا} “yiyin, için”. Kelbî şöyle demiştir: Âmirliler hac günlerinde azıktan başka bir yemek yemezler ve haclarını yüceltmek amacıyla yağlı yemek yemezlerdi. Müslümanlar: 'Ey Allah'ın Resûlü, bunu yapmaya biz daha layığız' dediler. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle: "Ve yiyin" yani eti ve yağı, "ve için" sütü (١), {وَلَا تُسْرِفُوا} “fakat israf etmeyin” Allah'ın size helal kıldığı et ve yağı haram kılarak [haddi aşmayın], {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ} “çünkü O, israf edenleri sevmez.” yani bunu yapanları [sevmez] ayetini indirdi. İbn Abbâs şöyle demiştir: 'İki haslet; israf ve kibir seni yanıltmadığı sürece dilediğini ye ve dilediğini giy.' Ali b. el-Hüseyin b. Vâkıd şöyle demiştir: 'Allah tıbbın tamamını yarım ayette toplamış ve: "Yiyin, için fakat israf etmeyin" buyurmuştur.'

4725. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ} يَعْنِي لِبْسَ الثِّيَابِ فِي الطَّوَافِ، {وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ} يَعْنِي اللَّحْمَ وَالدَّسَمَ فِي أَيَّامِ الْحَجِّ.

Allah Azze ve Celle'nin: {قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ} “De ki: 'Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti... kim haram kıldı?'” yani tavafta elbise giymeyi, {وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ} “ve rızıktan temiz şeyleri” yani hac günlerinde eti ve yağı [kim haram kıldı?] kavli.

4726. Metin

وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ: وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ مَا حَرَّمَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ مِنَ الْبَحَائِرِ وَالسَّوَائِبِ.

İbn Abbâs ve Katâde'den nakledildiğine göre: Rızıktan temiz şeyler, Câhiliye ehlinin haram kıldığı bahîre ve sâibelerdir.

4727. Metin

{قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ} فِيهِ حَذْفٌ تَقْدِيرُهُ: هِيَ لِلَّذِينِ آمَنُوا وَلِلْمُشْرِكِينَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَإِنَّ أَهْلَ الشِّرْكِ يُشَارِكُونَ الْمُؤْمِنِينَ فِي طَيِّبَاتِ الدُّنْيَا، وَهِيَ فِي الْآخِرَةِ خَالِصَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ لَا حَظَّ لِلْمُشْرِكِينَ فِيهَا.

{قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “De ki: 'Onlar dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet gününde ise yalnızca onlara mahsustur.'” Burada bir hazif (gizli mana) vardır, takdiri şöyledir: Onlar dünya hayatında iman edenler ve müşrikler içindir; zira şirk ehli dünyadaki temiz şeylerde müminlere ortak olurlar, ahirette ise onlar müşriklerin hiçbir payı olmaksızın sırf müminlere aittir.

4728. Metin

وَقِيلَ: هِيَ خَالِصَةٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ التَّنْغِيصِ وَالْغَمِّ لِلْمُؤْمِنِينَ، فَإِنَّهَا لَهُمْ فِي الدُّنْيَا مَعَ التَّنْغِيصِ وَالْغَمِّ.

Denildi ki: Onlar kıyamet gününde müminler için keder ve tasadan arınmış (hâlis)tır; zira dünyada onlar için keder ve tasa ile birliktedir.

4729. Metin

قَرَأَ نَافِعٌ {خَالِصَةٌ} رَفْعٌ، أَيْ: قُلْ هِيَ لِلَّذِينِ آمَنُوا مُشْتَرِكِينَ فِي الدُّنْيَا، وَهِيَ فِي الْآخِرَةِ خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِلْمُؤْمِنِينَ. وَقَرَأَ الْآخَرُونَ بِالنَّصْبِ عَلَى الْقَطْعِ، {كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ}

Nâfi‘ {خَالِصَةٌ} kelimesini ref (ötre) ile okumuştur; yani: "De ki: Onlar dünyada [müşriklerle] ortaklaşa olarak iman edenler içindir ve ahirette kıyamet gününde sadece müminlere mahsustur." Diğer [kıraat imamları] ise kat‘ (hâl) üzere nasb (üstün) ile okumuşlardır. {كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “İşte Biz, bilen bir kavim için ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklarız.”1

4730. Metin

{قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٣٣) وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (٣٤) يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٣٥) }

{قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٣٣) وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (٣٤) يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٣٥)} “De ki: 'Rabbim ancak açığıyla gizlisiyle hayasızlıkları, günahı, haksız yere taşkınlık etmeyi, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.' Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an geri kalırlar ne de öne geçerler. Ey Âdemoğulları! Size içinizden ayetlerimi anlatan elçiler geldiğinde, kim sakınır ve [durumunu] düzeltirse onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.”

4731. Metin

{قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ} يَعْنِي: الطَّوَافُ عُرَاةً {مَا ظَهَرَ} طَوَافُ الرِّجَالِ بِالنَّهَارِ {وَمَا بَطَنَ} طَوَافُ النِّسَاءِ بِاللَّيْلِ. وَقِيلَ: هُوَ الزِّنَا سِرًّا وَعَلَانِيَةً.

{قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ} “De ki: 'Rabbim ancak açığıyla gizlisiyle hayasızlıkları... haram kılmıştır'” yani çıplak tavaf etmeyi; {مَا ظَهَرَ} “açığı” erkeklerin gündüz tavafı, {وَمَا بَطَنَ} “gizlisi” kadınların gece tavafıdır. Bunun gizli ve açık zina olduğu da söylenmiştir.

4732. Metin

أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ أَحْمَدَ الْمُلَيْحِيُّ أَنْبَأَنَا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ النَّعِيمِيُّ أَنْبَأَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْمَاعِيلَ حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ حَرْبٍ حَدَّثَنَا شُعْبَةُ عَنْ عَمْرِو بْنِ مَرَّةَ عَنْ أَبِي وَائِلٍ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ قُلْتُ: أَنْتَ سَمِعْتَ هَذَا مِنْ عَبْدِ اللَّهِ؟ قَالَ: نَعَمْ، فَرَفَعَهُ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: "لَا أَحَدَ أَغْيَرُ مِنَ اللَّهِ، فَلِذَلِكَ حَرَّمَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ، وَلَا أَحَدَ أَحَبُّ إِلَيْهِ الْمَدْحُ مِنَ اللَّهِ فَلِذَلِكَ مَدَحَ نَفْسَهُ" (١) .

Bize Abdülvâhid b. Ahmed el-Melîhî haber verdi, bize Ahmed b. Abdillâh en-Nuaymî bildirdi, bize Muhammed b. Yûsuf anlattı, bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize Süleymân b. Harb anlattı, bize Şu'be, Amr b. Mürre'den, o Ebû Vâil'den, o da Abdullâh'tan anlattı; [Amr] dedi ki: 'Bunu bizzat Abdullâh'tan mı işittin?' dedim. O: 'Evet' dedi ve merfû olarak nakletti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah'tan daha kıskanç hiç kimse yoktur; bu sebeple açığıyla gizlisiyle hayasızlıkları haram kılmıştır. Kendisine övgü Allah'tan daha sevimli olan hiç kimse de yoktur; bu sebeple Kendisini övmüştür” (١).

4733. Metin

قَوْلُهُ ﷿: {وَالْإِثْمَ} يَعْنِي: الذَّنْبَ وَالْمَعْصِيَةَ. وَقَالَ الضَّحَّاكُ: الذَّنْبُ الَّذِي لَا حَدَّ فِيهِ. قَالَ الْحَسَنُ: الْإِثْمُ: الْخَمْرُ. قَالَ الشَّاعِرُ: شَرِبْتُ الْإِثْمَ حَتَّى ضَلَّ عَقْلِي ... كَذَاكَ الْإِثْمُ تَذْهَبُ بِالْعُقُولِ

Allah Azze ve Celle'nin: {وَالْإِثْمَ} “günahı” yani günahı ve isyanı. Dahhâk: 'Haddi (belirli cezası) olmayan günah' dedi. Hasan: 'İsm (günah) şaraptır' dedi. Şair şöyle demiştir: 'Şarabı içtim öyle ki aklım gitti... İşte böyledir günah (şarap), akılları giderir.'

4734. Metin

{وَالْبَغْيَ} الظُّلْمَ وَالْكِبْرَ، {بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا} حُجَّةً وَبُرْهَانًا، {وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ} فِي تَحْرِيمِ الْحَرْثِ وَالْأَنْعَامِ، فِي قَوْلِ مُقَاتِلٍ. وَقَالَ غَيْرُهُ: هُوَ عَامٌّ فِي تَحْرِيمِ الْقَوْلِ فِي الدِّينِ مِنْ غَيْرِ يَقِينٍ.

{وَالْبَغْيَ} “taşkınlık etmeyi” zulmü ve kibri, {بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا} “haksız yere... hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı” hüccet ve bürhan [indirmediği şeyi], {وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ} “ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi [haram kılmıştır].” Mukātil'in kavlinde bu, ekinleri ve hayvanları haram kılma hususundadır. Başkası ise: Bu, dinde kesin bilgi olmaksızın söz söylemenin haram kılınmasında geneldir, demiştir.

4735. Metin

{وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ} مُدَّةٌ، وَأَكْلٌ وَشُرْبٌ. وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَعَطَاءٌ وَالْحُسْنُ: يَعْنِي وَقْتًا لِنُزُولِ الْعَذَابِ بِهِمْ، {فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ} وَانْقَطَعَ أَكْلُهُمْ، {لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} أَيْ: وَلَا يَتَقَدَّمُونَ. وَذَلِكَ حِينَ سَأَلُوا الْعَذَابَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ.

{وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ} “Her ümmetin bir eceli vardır.” bir süresi, yiyeceği ve içeceği [vardır]. İbn Abbâs, Atâ ve Hasan: 'Yani üzerlerine azabın inmesi için bir vakit vardır' dediler. {فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ} “Ecelleri geldiği zaman” ve rızıkları kesildiği zaman, {لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} “ne bir an geri kalırlar ne de öne geçerler.” yani öne de alınmazlar. Bu, onlar azabı istedikleri zaman olmuştur ve Allah bu ayeti indirmiştir.

4736. Metin

قوله تعالى: {يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ} أَيْ: أَنْ يَأْتِيَكُمْ. قِيلَ: أَرَادَ جَمِيعَ الرُّسُلِ.

Allâh Teâlâ'nın: {يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ} “Ey Âdemoğulları! Size içinizden peygamberler gelir de...” sözü; yani 'size gelirse' demektir. [Bununla] bütün peygamberleri kastettiği söylenmiştir.1

4737. Metin

وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَرَادَ بِقَوْلِهِ: {يَا بَنِي آدَمَ} مُشْرِكِي الْعَرَبِ وَبِالرُّسُلِ مُحَمَّدًا ﷺ وَحْدَهُ، {يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي} قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فَرَائِضِي وَأَحْكَامِي، {فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ} أَيْ: اتَّقَى الشِّرْكَ وَأَصْلَحَ عَمَلَهُ. وَقِيلَ: أَخْلَصَ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ رَبِّهِ {فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} إِذَا خَافَ النَّاسُ، {وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} أَيْ: إِذَا حَزِنُوا.

Mukātil şöyle demiştir: {يَا بَنِي آدَمَ} “Ey Âdemoğulları” sözüyle Arap müşriklerini, elçiler ile de sadece Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastetmiştir. {يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي} “ayetlerimi anlatan” İbn Abbâs: 'Farzlarımı ve hükümlerimi' demiştir. {فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ} “kim sakınır ve [durumunu] düzeltirse” yani şirkten sakınır ve amelini düzeltirse. Rabbi ile kendi arasını ihlaslı kılarsa, diye de söylenmiştir. {فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} “onlara hiçbir korku yoktur” insanlar korktuğu zaman, {وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} “ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” yani onlar üzüldükleri zaman.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.