5170. Metin
سورة الرعد مكية وهي ثلاث وأربعون آية كوفي وخمس وأربعون آية شامي
Ra'd Suresi Mekkîdir; Kûfe [ekolü] sayımına göre kırk üç ayet, Şam [ekolü] sayımına göre ise kırk beş ayettir.
5171. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
5172. Metin
الرعد (١ _ ٣)
er-Ra'd (1-3)
5173. Metin
المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)
{المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ} “Elif-lâm-mîm-râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Rabbinden sana indirilen haktır; fakat insanların çoğu inanmazlar.” (1)
5174. Metin
{المر} أنا الله أعلم وأرى عن ابن عباس ﵄ {تلك} اشارة إلى آيات السورة {آيات الكتاب} أريد بالكتاب السورة أي تلك الآيات آيات السورة الكاملة العجيبة في بابها {والذي أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ} أي القرآن كله {الحق} خبر والذي {ولكن أَكْثَرَ الناس لاَ يُؤْمِنُونَ} فيقولون تقوَّله محمد
{المر} İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) [rivayet edildiğine göre]: “Ben Allah'ım, bilirim ve görürüm” [demektir]. {تِلْكَ} Surenin ayetlerine bir işarettir. {آيَاتُ الْكِتَابِ} Kitap ile sure kastedilmiştir. Yani: O ayetler, kendi alanında mükemmel ve harikulade olan surenin ayetleridir. {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ} yani Kur'an'ın tamamı, {الْحَقُّ} [lafzı] {وَالَّذِي} [kelimesinin] haberidir. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ} derler ki: “Bunu Muhammed kendiliğinden uydurdu.”
5175. Metin
اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)
{اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ} “Görmekte olduğunuz gökleri direksiz yükselten, sonra arşa istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. O, işi düzenler; Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için ayetleri açıklar.” (2)
5176. Metin
ثم ذكر ما يوجب الإيمان فقال {الله الذي رَفَعَ السماوات} أي خلقها مرفوعة لا أن تكون موضوعة فرفعها والله مبتدأ والخبر الذي رفع السموات {بِغَيْرِ عَمَدٍ} حال وهو جمع عماد أو عمود {ترونها} الضمير يعود الى السموات أي ترونها كذلك فلا حاجة إلى البيان أو إلى عمد فيكون في موضع جر على أنه صفة لعمد أي بغير عمد مرئية {ثُمَّ استوى عَلَى العرش} استولى بالاقتدار ونفوذ السلطان {وَسَخَّرَ الشمس والقمر} لمنافع عباده ومصالح بلاده {كُلٌّ يَجْرِي لأَِجَلٍ مُّسَمًّى} وهو انقضاء الدنيا {يُدَبِّرُ الأمر} أمر ملكوته وربوبيته {يُفَصّلُ الآيات} يبين آياته في كتبه المنزلة {لَعَلَّكُمْ بِلِقَآءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ} لعلكم توقنون بأن هذا المدبر والمفصل لا بد لكم من الرجوع اليه
Sonra [Allah Teâlâ], imanı gerektiren hususları zikrederek şöyle buyurdu: {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ} Yani onları aşağıda konulmuş vaziyette değil de yükseltilmiş olarak yarattı; dolayısıyla onları yükseltmiştir. {اللَّهُ} lafzı mübteda (özne), haberi ise {الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ} ifadesidir. {بِغَيْرِ عَمَدٍ} haldir. 'Amed' (عَمَدٍ), 'imâd' (عماد) veya 'amûd' (عمود) kelimelerinin çoğuludur. {تَرَوْنَهَا} Zamir göklere dönmektedir; yani siz onları böyle görmektesiniz, bu yüzden bir açıklamaya hacet yoktur. Yahut zamir 'amed' (direkler) kelimesine döner; bu durumda 'amed' kelimesinin sıfatı olarak cer mahallinde olur, yani 'gördüğünüz herhangi bir direk olmaksızın' demektir. {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} Kudret ve hâkimiyetinin geçerliliği ile hükümran oldu. {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} Kullarının menfaatleri ve beldelerinin maslahatları için boyun eğdirdi. {كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى} Bu da dünyanın son bulmasıdır. {يُدَبِّرُ الْأَمْرَ} Mülkünün ve rubûbiyyetinin işini düzenler. {يُفَصِّلُ الْآيَاتِ} İndirdiği kitaplarındaki ayetlerini açıklar. {لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ} Bu düzenleyen ve açıklayan [Yaratıcı'ya] dönmenizin kaçınılmaz olduğuna kesin olarak inanmanız için.
5177. Metin
وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٣)
{وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “Yeri yayıp döşeyen, onda sarsılmaz dağlar ve ırmaklar kılan, her türlü meyveden onda ikişer çift yaratan O'dur. Geceyi gündüzün üzerine örter. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır.” (3)
5178. Metin
{وَهُوَ الذي مَدَّ الأرض} بسطها {وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ} جبالاً ثوابت {وأنهارا} جارية {وَمِن كُلِّ الثمرات جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثنين} أي الأسود والأبيض والحلو والحامض والصغير والكبير وما أشبه ذلك {يغشي الليل النَّهارَ} يلبسه مكانه فيصير أسود مظلماً بعد ما كان أبيض منيراً يغشِّي حمزة وعلي وأبو بكر {إِنَّ فِي ذلك لآيات لّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} فيعلمون أن لها صانعا عليما
{وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ} Onu yayıp döşedi. {وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ} Sabit dağlar kıldı. {وَأَنْهَارًا} Akan ırmaklar [kıldı]. {وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} Yani siyah ve beyaz, tatlı ve ekşi, küçük ve büyük ve bunlara benzer [ikişer çift kıldı]. {يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ} Onun yerine onu giydirir; böylece gündüz, aydınlık ve beyaz iken sonrasında siyah ve karanlık hale gelir. Hamza, Ali ve Ebû Bekr [bu kelimeyi] 'yuğaşşî' (يُغَشِّي) şeklinde [şeddeli] okumuşlardır. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} Böylece bunlar için her şeyi bilen bir yaratıcının olduğunu bilirler;
5179. Metin
الرعد (٤ _ ٦)
er-Ra'd (4-6)
5180. Metin
حكيما قادرا
hikmet sahibi ve güç yetiren [bir yaratıcı olduğunu anlarlar].
5181. Metin
وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٤)
{وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki hepsi aynı su ile sulanır. Ancak yemede bazısını bazısına üstün kılarız. Şüphesiz bunda akleden bir kavim için ayetler vardır.” (4)
5182. Metin
{وَفِي الأرض قِطَعٌ متجاورات} بقاع مختلفة مع كونها متجاورة متلاصقة طيبة إلى سبخة وكريمة إلى زهيدة وصلبة إلى رخوة وذلك دليل على قادر مدبر مريد موقع لأفعاله على وجه دون وجه {وجنات} معطوفة على قطع {مِّنْ أعناب وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صنوان وَغَيْرُ صنوان} بالرفع مكي وبصري وحفص عطف على قطع غيرهم بالجر بالعطف على أعناب والصنوان جمع صنو وهي النخلة لها رأسان وأصلها واحد وعن حفص بضم الصاد وهما لغتان {يسقى بِمَاءٍ واحد} وبالياء عاصم وشامي {وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا على بَعْضٍ} وبالياء حمزة وعلي {فِي الأكل} في الثمر وبسكون الكاف نافع ومكي {إِنَّ فِي ذلك لآيات لّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} عن الحسن مثل اختلاف القلوب في آثارها وأنوارها وأسرارها باختلاف القطع في أنهارها وأزهارها وثمارها
{وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} Birbirine komşu ve bitişik olmalarına rağmen farklı toprak parçaları vardır; verimli olanı çorak olanın yanında, kıymetli olanı değersiz olanın yanında, sert olanı yumuşak olanın yanındadır. Bu da fiillerini belli bir şekilde var eden, dileyen, düzenleyen ve güç yetiren bir Yaratıcı'nın varlığına delildir. {وَجَنَّاتٌ} [kelimesi] {قِطَعٌ} kelimesine matuftur. {مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ} Mekkî, Basrî ve Hafs [kıraatinde], {قِطَعٌ} kelimesine matuf olarak merfû (ötreli) okunmuştur. Diğerleri ise {أَعْنَابٍ} kelimesine matuf olarak mecrûr (kesreli) okumuşlardır. 'Sınvân' (صِنْوَانٌ), tekili 'sınv' (صنو) olan bir kelimedir; bu da tek bir kökten çıkan iki gövdeli hurma ağacı demektir. Hafs'tan sâd harfinin ötresiyle de rivayet edilmiştir, her ikisi de birer lehçedir. {يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ} Âsım ve Şâmî 'yâ' (يُسْقَى) ile okumuştur. {وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ} Hamza ve Ali 'yâ' (يُفَضِّلُ) ile okumuştur. {فِي الْأُكُلِ} Yani meyvesinde. Nâfi ve Mekkî kâf harfinin sükûnu ile [okumuştur]. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} Hasan'dan [rivayet edildiğine göre]: Kalplerin eserleri, nurları ve sırları bakımından farklılık göstermesi; toprak parçalarının nehirleri, çiçekleri ve meyveleri bakımından farklılık göstermesine benzer.
5183. Metin
وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ أَإِذَا كُنَّا تُرَابًا أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٥)
{وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ أَإِذَا كُنَّا تُرَابًا أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “Eğer şaşacaksan, asıl şaşılacak olan onların: 'Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?' sözleridir. İşte onlar, Rablerini inkâr edenlerdir. İşte onlar, boyunlarında tasmalar bulunanlardır ve işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (5)
5184. Metin
{وَإِن تَعْجَبْ} يا محمد من قولهم في إنكار البعث {فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ}
{وَإِنْ تَعْجَبْ} [Ey Muhammed!] Onların dirilişi inkâr eden sözlerine şaşacaksan, {فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ}
5185. Metin
خبر ومبتدأ أي فقولهم حقيق بأن يتعجب منه لأن من قدر على انشاء ما عدد عليك كانت الإعادة أهون شيء عليه وأيسره فكان إنكارهم أعجوبة من الأعاجيب {أئذا كنا ترابا أئنا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} في محل الرفع بدل من قولهم قرأ عاصم وحمزة كل واحد بهمزتين {أولئك الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ} أولئك الكافرون المتمادون في كفرهم {وأولئك الأغلال فِي أعناقهم} وصف لهم بالإصرار أو من جملة الوعيد {وأولئك أصحاب النار هُمْ فِيهَا خالدون} دل تكرار أولئك على تعظيم الأمر
Haber ve mübtedadır. Yani: Onların bu sözü gerçekten şaşılmaya layıktır. Çünkü sana sayıp dökülen bunca şeyi ilk başta yaratmaya gücü yeten için, onu yeniden var etmek en kolay ve en zahmetsiz şeydir. Dolayısıyla onların inkârı şaşılacak şeylerin en büyüğü olmuştur. {أَإِذَا كُنَّا تُرَابًا أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} [cümlesi] ref mahallinde olup 'kavluhum' sözünden bedeldir. Âsım ve Hamza her iki kelimeyi de ikişer hemze ile okumuştur. {أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ} İşte onlar, küfürlerinde haddi aşan inkârcılardır. {وَأُولَئِكَ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ} Bu ifade onların [küfürde] ısrarcı olmalarının bir nitelendirilmesidir yahut tehdit cümlelerindendir. {وَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} 'Ülâike' (أولئك) ism-i işaretinin tekrar edilmesi, meselenin vahametine ve büyüklüğüne delalet eder.
5186. Metin
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُ وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ (٦)
{وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُ وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ} “Senden iyilikten önce kötülüğü çarçabuk isterler. Oysa onlardan önce ibret verici cezalar gelip geçmiştir. Şüphesiz Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için mağfiret sahibidir ve şüphesiz Rabbinin cezalandırması da pek çetindir.” (6)
5187. Metin
{َويسْتَعْجِلُونَكَ بالسيئة قَبْلَ الحسنة} بالنقمة قبل العافية وذلك أنهم سألوا رسول الله ﷺ أن يأتيهم بالعذاب استهزاء منهم بإنذاره {وَقَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِمُ المثلات} أي عقوبات أمثالهم من المكذبين فما لهم لم يعتبروا بها فلا يستهزءوا والمثلة العقوبة لما بين العقاب والمعاقب عليه من المماثلة وجزاء سيئة سيئة مثلها {وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لّلنَّاسِ على ظُلْمِهِمْ} أي مع ظلمهم أنفسهم بالذنوب ومحله الحال أي ظالمين لأنفسهم قال السدي يعني المؤمنين وهي أرجى آية في كتاب الله حيث ذكر المغفرة مع الظلم وهو بدون التوبة فإن التوبة تزيلها وترفعها {وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ العقاب} على
{وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ} Afiyetten önce azabı [çarçabuk isterler]. Çünkü onlar, Resûlullah'tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun uyarılarıyla alay ederek kendilerine azabı getirmesini istemişlerdi. {وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُ} Yani kendileri gibi yalanlayanların cezalandırılmaları [gelip geçmiştir]. Onlara ne oluyor da bunlardan ibret alıp alay etmekten vazgeçmiyorlar? Mesule (مَثُلَة); ceza ile cezaya sebep olan suç arasındaki benzerlikten ötürü 'ceza' demektir; zira bir kötülüğün karşılığı, onun benzeri bir kötülüktür. {وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ} Yani günahlarla kendi nefislerine zulmetmelerine rağmen. Mahalli haldir; yani kendi nefislerine zulmeder oldukları halde. Süddî şöyle demiştir: “Müminleri kastetmektedir; bu ayet Allah'ın Kitabı'ndaki en ümit verici ayettir; zira mağfiret, tövbesiz olarak zulümle birlikte zikredilmiştir. Çünkü tövbe zâtı itibarıyla günahı ortadan kaldırır ve yok eder.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ}
5188. Metin
الرعد (٧ _ ١٠)
er-Ra'd (7-10)
5189. Metin
الكافرين أو هما جميعاً في المؤمنين لكنه معلق بالمشيئة فيهما أي يغفر لمن يشاء ويعذب من يشاء
Kâfirlere karşı [cezalandırması pek çetindir]. Yahut her iki hüküm de müminler hakkındadır; fakat her ikisinde de meşîete (Allah'ın dilemesine) bağlıdır; yani dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder.
5190. Metin
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ (٧)
{وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} “İnkâr edenler: 'Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?' derler. Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir yol gösterici vardır.” (7)
5191. Metin
{ويقول الذين كفروا لولا أنزل عليه اية مّن رَّبِّهِ} لم يعتدوا بالآيات المنزلة على رسول الله ﷺ عناداً فاقترحوا نحو آيات موسى وعيسى من انقلاب العصاحية واحياء الموتى فقيل لرسول الله ﷺ {إِنَّمَا أَنتَ مُنذِرُ} إنما أنت رجل أرسلت منذراً مخوفاً لهم من سوء العاقبة وناصحاً كغيرك من الرسل
{وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) indirilen ayetleri inatlarından ötürü hesaba katmadılar da Mûsâ ve Îsâ'nın; asanın yılana dönüşmesi ve ölülerin diriltilmesi gibi mucizelerini talep ettiler. Bunun üzerine Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyruldu: {إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ} Sen ancak diğer elçiler gibi kötü akıbetten korkutucu ve nasihat edici bir uyarıcı olarak gönderilmiş bir adamsın.
5192. Metin
وما عليك إلا الإتيان ما يصح به أنك رسول منذر وصحة ذلك حاصلة بأي آية كانت والآيات كلها سواء في حصول صحة الدعوى بها {وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} من الأنبياء يهديهم إلى الدين ويدعوهم إلى الله بآية خص بها لا بما يريدون ويتحكمون
Sana düşen, ancak senin bir uyarıcı peygamber olduğunu doğrulayacak delili getirmektir. Bu doğruluk ise herhangi bir mucize ile de gerçekleşir; zira iddiayı doğrulamada bütün mucizeler eşittir. {وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} Peygamberlerden bir hidayet rehberi vardır ki, onları dine ulaştırır ve onların istedikleri ve dayattıklarıyla değil, kendisine has kılınan mucize ile Allah'a davet eder.
5193. Metin
اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى وَمَا تَغِيضُ الْأَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ (٨)
{اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى وَمَا تَغِيضُ الْأَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ} “Allah her dişinin ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. O'nun katında her şey bir ölçü iledir.” (8)
5194. Metin
{الله يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أنثى وَمَا تَغِيضُ الأرحام وَمَا تَزْدَادُ} ما في هذه المواضع الثلاثة موصولة أي يعلم ما تحمله من الولد على أي حال هو من ذكورة وأنوثة وتمام وخداج وحسن وقبح وطول وقصر وغير ذلك وما تغيضه الأرحام أي ويعلم ما تنقصه يقال غاض الماء وغضته أنا وما تزداده والمراد عدد الولد فإنها تشتمل على واحد واثنين وثلاثا وأربعة أو جسد الولد فإنه يكون تاماً ومخدجاً أو مدة الولادة فإنها تكون أقل من تسعة أشهر وأزيد عليها إلى سنتين عندنا وإلى أربع عند الشافعي وإلى خمس عند مالك أو مصدرية اي يعلم حمل كل أثنى ويعلم غيض الأرحام وازديادها {وَكُلُّ شَيْءٍ عِندَهُ بمقدار} بقدر وحد لا يجاوزه ولا ينقص عنه لقوله إِنَّا كُلَّ شَيْء خلقناه بقدر
{اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى وَمَا تَغِيضُ الْأَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ} Bu üç yerdeki 'mâ' (ما) edatları ism-i mevsûldür. Yani: Anne karnındaki çocuğun erkeklik, dişilik, tamlık, eksiklik, güzellik, çirkinlik, uzunluk, kısalık ve benzeri hangi halde olduğunu bilir. Rahimlerin neyi eksilttiğini yani neyi noksan bıraktığını bilir. Nitekim 'suyu eksildi' (غاض الماء) ve 'ben onu eksilttim' (غضته أنا) denir. Rahimlerin neyi artırdığını da [bilir]. Bununla kastedilen; çocuk sayısıdır, zira rahim bir, iki, üç veya dört çocuğu içerebilir. Yahut çocuğun bedenidir; zira tam da olabilir, eksik uzuvlu da olabilir. Yahut doğum süresidir; zira dokuz aydan daha az da olabilir veya biz Hanefîlere göre iki yıla, Şâfiî'ye göre dört yıla, Mâlik'e göre ise beş yıla kadar daha fazla da olabilir. Yahut 'mâ' masdariyyedir; yani her dişinin gebeliğini, rahimlerin noksanlaşmasını ve artmasını bilir [demektir]. {وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ} {إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ} “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” ayeti gereğince; aşılmayan ve eksiltilmeyen belirli bir miktar ve sınır iledir.
5195. Metin
عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ (٩)
{عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ} “O, gaybı da görünen âlemi de bilendir; çok büyüktür, yüceler yücesidir.” (9)
5196. Metin
{عالم الغيب} ما غاب عن الخلق {والشهادة} ما شاهدوه {الكبير} العظيم الشأن الذي كل شيء دونه {المتعال} المستعلي على كل شيء بقدرته أو الذي كبر عن صفات المخلوقين وتعالى عنها وبالياء في الحالين مكي
{عَالِمُ الْغَيْبِ} Yaratılanlardan gizli olanı, {وَالشَّهَادَةِ} onların gördüklerini [bilendir]. {الْكَبِيرُ} Şânı pek yüce olandır ki, O'nun dışındaki her şey O'ndan aşağıdadır. {الْمُتَعَالِ} Kudretiyle her şeyin üzerinde olandır yahut yaratılmışların sıfatlarından yüce ve münezzeh olandır. Mekkî [kıraatinde] her iki durumda da (vasl ve vakf hallerinde) 'yâ' ile (الْمُتَعَالِي) okunmuştur.
5197. Metin
سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ (١٠)
{سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ} “Sizden sözü gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizlenen ile gündüzün serbestçe gezen O'nun ilminde birdir.” (10)
5198. Metin
{سَوَاء مِّنْكُمْ مَّنْ أَسَرَّ القول وَمَنْ جَهَرَ بِهِ} أي في علمه {وَمَنْ هو مستخفٍ بالليل} متوارٍ {وَسَارِبٌ بالنهار} ذاهب في سربه أي في طريقه
{سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ} Yani O'nun ilminde [birdir]. {وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ} Gizlenen [demektir]. {وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ} Kendi yolunda yani rotasında yürüyüp giden [demektir].
5199. Metin
ووجهه يقال سرب في الأرض سروبا وسارب عطف على من هو مستخف لا على مستخف أو على مستخف غير أن من في معنى الاثنين
Ve yönünde [yürüyüp giden kimsedir]. 'Yeryüzünde yürüyüp gitti' (سرب في الأرض سروبا) denir. 'Sârib' (سَارِبٌ) kelimesi 'müstehfın' (مُسْتَخْفٍ) üzerine değil, 'men hüve müstehfın' (مَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ) ifadesine matuftur; yahut 'men' kelimesinin iki kişiyi kapsayan anlamından dolayı 'müstehfın' üzerine matuftur.
5200. Metin
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ (١١)
{لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ} “Onun önünden ve arkasından izleyenleri vardır; onu Allah'ın emriyle gözetirler. Şüphesiz bir topluluk kendi nefislerindekini değiştirmedikçe Allah onlardakini değiştirmez. Allah bir topluluğa bir kötülük dilediği zaman artık onun geri çevrilmesi yoktur. Onlar için O'ndan başka bir koruyucu da yoktur.” (11)
5201. Metin
والضمير في {لَهُ} مردود على من كأنه قيل لمن أسر ومن جهر ومن استخفى ومن سرب {معقبات} جماعات من الملائكة تعتقب في حفظه والأصل معتقبات فأدغمت التاء في القاف أو هو مفعلات من عقبه إذا جاء على عقبه لأن
{لَهُ} ifadesindeki zamir 'men' (kimse) kelimesine racidir. Sanki şöyle denilmiştir: Gizleyen, açığa vuran, saklanan ve serbestçe dolaşan kimse için... {مُعَقِّبَاتٌ} Onu korumada nöbetleşe birbirini takip eden melekler topluluğudur. Aslı 'mu'tekibât' (معتقبات) olup tâ harfi kāf harfine idgam edilmiştir. Yahut 'ardından geldi' anlamındaki 'akkabehû' (عقبه) fiilinden türemiş 'muf'ılât' kalıbındadır; çünkü
5202. Metin
الرعد (١١ _ ١٣)
er-Ra'd (11-13)
5203. Metin
بعضهم يعقب بعضاً أو لأنهم يعقبون ما يتكلم به فيكتبونه {مّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ} أي قدامه ووراءه {يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ الله} هما صفتان جميعاً وليس من أمر الله بصلة للحفظ كأنه قيل له معقبات من أمر الله أو يحفظونه من أجل أمر الله أي من أجل أن الله تعالى أمرهم بحفظه أو يحفظونه من بأس الله ونقمته إذا أذنب بدعائهم له {إِنَّ اللَّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ} من العافية والنعمة {حتى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنفُسِهِمْ} من الحال الجميلة بكثرة المعاصي {وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءاً} عذاباً {فَلاَ مَرَدَّ لَهُ} فلا يدفعه شيء {وَمَا لَهُمْ مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ} من دون الله ممن يلي أمرهم ويدفع عنهم
onların bir kısmı diğerinin ardınca gelir. Yahut konuştuklarını takip edip yazdıkları için böyle denilmiştir. {مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ} Yani önünden ve arkasından. {يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ} Bu iki ifade de sıfattır; 'min emrillâh' ifadesi hıfzın sılası (bağlantısı) değildir. Sanki: 'Onun için Allah'ın emrinden olan takipçiler vardır' veya 'Allah Teâlâ onu korumalarını emrettiği için onu korurlar' veya 'günah işlediğinde ona dua ederek onu Allah'ın azabından ve cezasından korurlar' denilmiştir. {إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ} Afiyet ve nimetten yana [onlarda olanı], {حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ} günahların çokluğuyla güzel hallerini [değiştirmedikçe değiştirmez]. {وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا} Bir azap [dilediğinde], {فَلَا مَرَدَّ لَهُ} artık onu hiçbir şey geri çeviremez. {وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ} Allah'tan başka onların işlerini üstlenecek ve [azabı] onlardan savacak hiçbir koruyucu ve yardımcı yoktur.
5204. Metin
هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ (١٢)
{هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ} “Korku ve ümit vermek üzere size şimşeği gösteren ve ağır yüklü bulutları meydana getiren O'dur.” (12)
5205. Metin
{هُوَ الذي يُرِيكُمُ البرق خَوْفًا وَطَمَعًا} انتصبا على الحال من البرق كأنه في نفسه خوف وطمع أو على ذا خوف وذا طمع أو من المخاطبين أي خائفين وطامعين والمعنى يخاف من وقوع الصواعق عند لمع البرق ويطمع في الغيث قال أبو الطيب
{هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا} [Bu iki lafız] şimşekten hal olarak mansub olmuşlardır; sanki şimşeğin bizzat kendisi korku ve ümittir yahut 'korku sahibi ve ümit sahibi olarak' manasındadır. Veyahut muhataplardan haldir; yani 'korkanlar ve ümit edenler olarak' demektir. Mana ise şudur: Şimşeğin çakması esnasında yıldırımların düşmesinden korkulur ve yağmurun gelmesi ümit edilir. Ebü't-Tayyib şöyle demiştir:
5206. Metin
فتى كالسحاب الجون يخشى ويرتجي ... يرجّى الحيا منه وتخشى الصواعق
“Kara bir bulut gibi bir yiğittir; hem korkulur hem umulur... Ondan hayat [bahşeden yağmur] beklenir, yıldırımlarından ise korkulur.”
5207. Metin
أو يخاف المطر من له فيه ضرر كالمسافر ومن له بيت يكف ومن البلاد ما لا ينتفع أهله بالمطر كأهل مصر ويطمع فيه من له نفع فيه {وينشئ السحاب} هو اسم جنس والواحدة سحابة {الثقال} بالماء وهو جمع ثقيلة تقول سحابة ثقيلة وسحاب ثقال
Yahut yolcu gibi veyahut tavanı akan bir evi bulunan kimse gibi yağmurun kendisine zarar verdiği kişi ondan korkar. Mısır halkı gibi halkı yağmurdan faydalanmayan beldeler de böyledir. Kendisine faydası olan kimse ise onu umar. {وَيُنْشِئُ السَّحَابَ} 'Sehâb' cins ismidir, tekili 'sehâbe'dir. {الثِّقَالَ} Su ile ağırlaşmış bulutlar [demektir]. 'Sakīletün' (ثقيلة) kelimesinin çoğuludur; 'ağır bulut' (سحابة ثقيلة) ve 'ağır bulutlar' (سحاب ثقال) dersin.
5208. Metin
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلَائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللَّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ (١٣)
{وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلَائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ وَهُمْ يُجادِلُونَ فِي اللَّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ} “Gök gürültüsü O'nu hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbih ederler. O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele edip dururlar. Oysa O'nun tuzağı/azabı pek çetindir.” (13)
5209. Metin
{ويسبح الرعد بحمده} قيل يسبح سامعوا الرعد من العباد الراجين للمطر أي يصيحون بسبحان الله والحمد لله وعن النبي ﷺ أنه قال الرعد ملك موكل بالسحاب معه مخاريق من نار يسوق بها السحاب والصوت الذي يسمع زجره السحاب حتى ينتهي إلى حيث أمر {والملائكة مِنْ خِيفَتِهِ} ويسبح الملائكة من هيبته وإجلاله {وَيُرْسِلُ الصواعق فَيُصِيبُ بِهَا مَن يَشَاء} الصاعقة نار تسقط من السماء لما ذكر علمه النافذ في كل شيء واستواء الظاهر والخفي عنده وما دل على قدرته الباهرة ووحدانيته قال {وَهُمْ يجادلون فِي الله} يعنى الذين كذبوا رسول الله صلى اله عليه وسلم يجادلون في الله حيث ينكرون على رسوله ما يصفه به من القدرة على البعث وإعادة الخلائق بقولهم من يحيى العظام وهي رميم ويردون الواحدنية باتخاذ الشركاء ويجعلونه بعض الأجسام بقولها الملائكة بنات الله أو الواو للحال أي فيصيب بها من يشاء في حال جدالهم وذلك ان أريد أخا لبيد بن ربيعة العامري قال لرسول الله ﷺ حين وفد عليه مع عامر بن الطفيل قاصدين قتله فرمى الله عامراً بغدة كغدة البعير وموت في بيت سلولية
{وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ} Denildi ki: Yağmuru ümit eden kullardan gök gürültüsünü işitenler tesbih eder; yani 'Sübhânallâh ve bi-hamdihî' diye haykırırlar. Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: “Gök gürültüsü, bulutlara müekkel bir melektir; yanında bulutları sevk ettiği ateşten kamçılar vardır. İşitilen o ses ise, emredildiği yere varıncaya kadar bulutları sürmesidir.” {وَالْمَلَائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ} Melekler de O'nun heybet ve azametinden dolayı tesbih ederler. {وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ} Yıldırım, gökten düşen ateştir. [Allah Teâlâ] her şeye nüfuz eden ilmini, O'nun katında gizli ve açığın bir olduğunu, üstün kudretine ve birliğine delalet eden hususları zikredince şöyle buyurdu: {وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللَّهِ} Yani Resûlullah'ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayanlar; {مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ} “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyerek onun Allah'a nispet ettiği diriltme ve yaratılmışları yeniden var etme kudretini inkâr etmek suretiyle Allah hakkında mücadele ederler; ortaklar edinerek tevhidi reddederler ve 'Melekler Allah'ın kızlarıdır' diyerek O'nu cisimlerin bir parçası kılarlar. Yahut buradaki 'vâv' hal içindir; yani onlar tartışıp dururlarken dilediğine yıldırımı isabet ettirir. Bunun sebebi şudur: Lebîd b. Rebîa el-Âmirî'nin kardeşi Erbed, Âmir b. Tufeyl ile birlikte Resûlullah'ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) öldürmek kastıyla onun yanına bir heyetle geldiğinde şöyle demişti... Bunun üzerine Allah, Âmir'e deve uru gibi bir ur musallat etti ve o Selûllü bir kadının evinde öldü;
5210. Metin
الرعد (١٣ _ ١٦)
er-Ra'd (13-16)
5211. Metin
وأرسل على أربد صاعقة فقتله أخبرني عن ربنا أمن نحاس هو
Erbed'in üzerine de bir yıldırım gönderip onu helak etti. [Erbed:] “Bana Rabbimizden haber ver; o bakırdan mıdır,
5212. Metin
أم من حديد {وَهُوَ شَدِيدُ المحال} أي المماحلة وهي شدة المماكرة والمكايدة ومنه تمحل لكذا إذا تكلف لاستعمال الحيلة واجتهد فيه ومحل فلان اذا كادوه سعى به إلى السلطان والمعنى أنه شديد المكر والكيد لأعدائه يأتيهم بالهلكة من حيث لا يحتسبون
yoksa demirden midir?” demişti. {وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ} Yani 'el-mümâhale'dir; bu da şiddetli tuzak kurmak ve hile ile karşılık vermektir. Bir kimse bir şey için hile kullanmaya yeltendiğinde ve bu hususta çaba sarf ettiğinde 'temehhale li-kezâ' (تمحل لكذا) denir. Bir kimseye tuzak kurduklarında ve onu sultana şikâyet ederek aleyhinde koşturduklarında 'mahale fülânün' (محل فلان) denir. Anlamı şudur: O, düşmanlarına karşı tuzağı ve cezalandırması pek çetin olandır; helaki onlara hiç beklemedikleri yerden getirir.
5213. Metin
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ إِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ (١٤)
{لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ إِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ} “Hak olan davet yalnız O'nadır. O'ndan başka yalvardıkları ise onlara hiçbir şekilde karşılık veremezler. Onların durumu, ancak suyun ağzına ulaşması için iki avucunu suya doğru açan kimse gibidir; oysa o asla ona ulaşacak değildir. Kâfirlerin duası/yalvarışı sapıklıktan ve boşa gitmekten başka bir şey değildir.” (14)
5214. Metin
{لَهُ دَعْوَةُ الحق} أضيفت إلى الحق الذي هو ضد الباطل للدلالة على أن الدعوة ملابسة للحق وأنها بمعزل من الباطل والمعنى أن الله سبحانه يدعى فيستجيب الدعوة ويعطي الداعي سؤله فكانت دعوة ملابسة للحق لكونه حقيقاً بأنه يوجه إليه الدعاء لما في دعوته من الجدوى والنفع بخلاف ما لا ينفع ولا يجدى دعاءه واتصال شديد المحال له ودعوة الحق بما قبله على قصة أربد ظاهر لأن إصابته بالصاعقة محال من الله ومكر به من حيث لم يشعر وقد دعا رسول الله ﷺ عليه وعلى صاحبه بقوله اللهم اخسفهما بما شئت فأجيب فيهما فكانت الدعوة دعوة حق وعلى الأول وعيد للكفرة على مجادلتهم رسول الله ﷺ بحلول محاله بهم وإجابة دعوة رسول الله ﷺ فيهم إن دعا عليهم {والذين يَدْعُونَ} والآلهة الذين يدعوهم الكفار {مِن دُونِهِ} من دون الله {لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ} من طلباتهم {إِلاَّ كباسط كَفَّيْهِ إِلَى الماء لِيَبْلُغَ فَاهُ} استثناء من المصدر أي من الاستجابة التي دل عليها لا يستجيبون لأن الفعل بحروفه يدل على المصدر وبصيغته على الزمان وبالضرورة على المكان والحال فجاز استثناء كل منها من الفعل فصار التقدير لا يستجيبون استجابة إلا استجابة كاستجابة باسط كفيه إلى الماء أي كاستجابة الماء لمن بسط كفيه إليه يطلب منه أن يبلغ فاه الماء جماد لا يشعر ببسط كفيه ولا بعطشه وحاجته إليه ولا يقدر أن
{لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ} Bu davetin hakla iç içe olduğunu ve batıldan tamamen uzak olduğunu göstermek için batılın zıddı olan 'hak'ka izafe edilmiştir. Anlamı şudur: Allah Teâlâ'ya dua edilir; O da duaya icabet eder ve dua edene istediğini verir. Böylece O'na yapılan dua, fayda ve menfaat içerdiği için O'na yöneltilmeye layık olması hasebiyle hakla muttasıf bir dua olmuştur; fayda ve yarar sağlamayan şeylere yapılan duanın aksine. {شَدِيدُ الْمِحَالِ} ve {لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ} ifadelerinin kendinden önceki Erbed kıssası ile bağlantısı açıktır; zira Erbed'e yıldırım isabet etmesi Allah'ın bir azabı ve hiç farkında olmadığı bir yönden ona kurduğu tuzaktır. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun ve arkadaşının aleyhine: “Allah'ım, dilediğin şekilde o ikisinin hakkından gel” diye dua etmişti ve haklarında bu dua kabul olunmuştu; böylece bu dua bir hak davet olmuştur. İlk yoruma göre ise bu, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile mücadele etmelerine karşılık kâfirlere yönelik bir tehdittir; başlarına gelecek çetin azapla ve eğer Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) aleyhlerine dua ederse duasının kabul olmasıyla [tehdit edilmektedirler]. {وَالَّذِينَ يَدْعُونَ} Kâfirlerin yalvardığı sahte ilahlar, {مِنْ دُونِهِ} Allah'tan başka [yalvardıkları], {لَا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ} onların taleplerinden hiçbirine karşılık veremezler. {إِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ} Mastardan yapılan bir istisnadır; yani 'lâ yestecîbûne' ifadesinin delalet ettiği icabetten yapılan istisnadır. Çünkü fiil, harfleriyle mastara, kalıbıyla zamana ve zorunlu olarak da mekâna ve hale delalet eder; bu yüzden bunların her birinin fiilden istisnası caizdir. Dolayısıyla takdir şöyle olur: “Suya iki avucunu açanın icabeti gibi bir icabet müstesna, hiçbir icabetle karşılık veremezler.” Yani ağzına ulaşmasını talep ederek iki avucunu suya doğru açan kimseye suyun karşılık vermesi gibi. Zira su, cansız bir varlıktır; avuçların açıldığını hissetmez, onun susuzluğunu ve kendisine olan ihtiyacını bilmez;
5215. Metin
يجيب دعاءه ويبلغ فاه وكذلك ما يدعونه جماد لا يحس بدعائهم ولا يستطيع إجابتهم ولا يقدر على نفعهم واللام في ليبلغ متعلق بباسط كفيه {وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ} وما الماء ببالغ فاه {وَمَا دُعَاءُ الكافرين إِلاَّ فِي ضلال} في ضياع لا منفعة فيه لأنهم إن دعوا الله لم يجبهم وإن دعوا الأصنام لم تستطع إجابتهم
onun duasına icabet edip ağzına ulaşmaya güç yetiremez. İşte onların yalvardıkları putlar da böyledir; dualarını hissetmeyen, onlara icabet edemeyen ve kendilerine hiçbir fayda sağlamaya gücü yetmeyen cansız varlıklardır. 'Li-yebluğa'daki 'lâm' edatı, 'bâsıtı keffeyh' (iki avucunu açan) ifadesine mütealliktir. {وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ} Su onun ağzına asla ulaşacak değildir. {وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلَّا فِي ضَلَالٍ} Hiçbir faydası olmayan bir zayiat içindedir. Çünkü onlar Allah'a dua etseler O onlara icabet etmez, putlara dua etseler onlar zaten icabet etmeye güç yetiremezler.
5216. Metin
وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ (١٥)
{وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ} “Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez Allah'a secde ederler.” (15)
5217. Metin
{وَللَّهِ يَسْجُدُ مَن فِي السماوات والأرض} سجود تعبد وانقياد {طَوْعاً} حال يعني الملائكة والمؤمنين {وَكَرْهًا} يعني المنافقين والكافرين في حال الشدة والضيق {وظلالهم} معطوف على من جمع ظل {بالغدو} جمع غداة كقن وقناة {والآصال} جمع أصل جمع أصيل قيل ظل كل شيء يسجد لله بالغدو والآصال وظل الكافر يسجد كرهاً وهو كاره وظل المؤمن يسجد طوعاً وهو طائع
{وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} İbadet ve boyun eğme secdesiyle secde ederler. {طَوْعًا} Haldir; melekleri ve müminleri kasteder. {وَكَرْهًا} Şiddet ve darlık anlarındaki münafıkları ve kâfirleri kasteder. {وَظِلَالُهُمْ} [kelimesi] {مَنْ} lafzına matuftur; 'zıll' kelimesinin çoğuludur. {بِالْغُدُوِّ} 'Gadât' kelimesinin çoğuludur; 'kın' ve 'kınât' gibi. {وَالْآصَالِ} 'Asîl' kelimesinin çoğulu olan 'âsâl'ın çoğuludur. Denildi ki: Her şeyin gölgesi sabah ve akşam Allah'a secde eder. Kâfirin gölgesi, kendisi istemediği halde zorla secde eder; müminin gölgesi ise kendisi itaatkâr olduğu halde isteyerek secde eder.
5218. Metin
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (١٦)
{قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} “De ki: 'Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?' De ki: 'Allah'tır.' De ki: 'Öyleyse O'nu bırakıp da kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?' De ki: 'Kör ile gören bir olur mu hiç? Yahut karanlıklar ile aydınlık bir olur mu?' Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: 'Her şeyin yaratıcısı Allah'tır. O tektir, kahredicidir.'” (16)
5219. Metin
{قُلْ مَن رَّبُّ السماوات والأرض قُلِ الله} حكاية لاعترافهم لأنه إذا قال لهم من رب السموات والأرض
{قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ} Onların ikrarlarının bir hikâyesidir. Çünkü onlara 'Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?' dediğinde...
5220. Metin
الرعد (١٦ _ ١٧)
er-Ra'd (16-17)
5221. Metin
لم يكن لهم بد من أن يقولوا الله دليله قراءة ابن مسعود وأبي قالوا الله أو هو تلقين أي فإن لم يجيبوا فلقنهم فإنه لا جواب إلا هذا {قُلْ أفاتخذتم مّن دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} أبعد أن علمتموه رب السموات والأرض اتخذتم من دونه آلهة {لاَ يَمْلِكُونَ لأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرّاً} لا يستطيعون لأنفسهم أن ينفعوها أو يدفعوا ضرراً عنها فكيف يستطيعونه لغيرهم وقد آثرتموهم على الخالق الرازق المثيب المعاقب فما أبين ضلالتكم {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأعمى والبصير} أي الكافر والمؤمن أو من يبصر شيئاً ومن لا يخفى عليه شيء {أَمْ هَلْ تَسْتَوِى الظلمات والنور} ملل الكفر والإيمان يستوي كوفي غير حفص {أَمْ جَعَلُواْ لله شركاء} بل اجعلوا ومعنى الهمزة الإنكار {خَلَقُواْ كَخَلْقِهِ} خلقوا مثل خلقه وهو صفة لشركاء أي أنهم لم يتخذوا لله شركاء خالقين قد خلقوا مثل خلق الله {فَتَشَابَهَ الخلق عَلَيْهِمْ} فاشتبه
...'Allah' demekten başka çareleri kalmaz. Bunun delili İbn Mes'ûd ve Übeyy'in [kıraatindeki] 'Onlar: Allah, dediler' şeklindeki kıraattir. Yahut bu bir telkindir; yani şayet cevap vermezlerse sen onlara telkin et, çünkü bundan başka cevap yoktur. {قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} “De ki: O'nun göklerin ve yerin Rabbi olduğunu bildikten sonra, O'nu bırakıp da ilahlar mı edindiniz?” {لَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا} “Kendilerine ne bir fayda sağlamaya ne de bir zararı savmaya güçleri yetmez.” Kendi nefislerine dahi bunu yapamazken başkaları için nasıl yapabilsinler? Üstelik siz onları Yaratıcı, Rızık verici, Mükâfatlandırıcı ve Cezalandırıcı [olan Allah'a] tercih ettiniz. Sapıklığınız ne kadar da açıktır! {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ} Yani kâfir ile mümin yahut hiçbir şey görmeyen ile kendisine hiçbir şey gizli kalmayan bir olur mu? {أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ} “Yoksa karanlıklar ile aydınlık bir olur mu?” [Karanlıklar ve aydınlıktan maksat] küfür ve iman fırkalarıdır. 'Yestevî' [lafzı], Hafs dışındaki Kûfelilerce [müzekker olarak] okunmuştur. {أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ} “Yoksa Allah'a ortaklar mı kıldılar?” Bilakis ortaklar kıldılar; buradaki hemzenin anlamı inkârdır. {خَلَقُوا كَخَلْقِهِ} O'nun yaratması gibi yarattılar. Bu, 'şürekâ' kelimesinin sıfatıdır; yani onlar Allah'a, Allah'ın yaratması gibi yaratmış olan yaratıcı ortaklar edinmediler ki, {فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ} “bu yaratma kendilerince birbirine benzer görünsün...”
5222. Metin
عليهم مخلوق الله بمخلوق الشركاء حتى يقولوا قدر هؤلاء على الخلق كما قدر الله عليه فاستحقوا العبادة فنتخذهم له شركاء ونعبدهم كما يعبد ولكنهم اتخذوا له شركاء عاجزين لا يقدرون على ما يقدر عليه الخلق فضلاً أن يقدروا على ما يقدر عليه الخالق {قُلِ الله خالق كُلّ شَيْءٍ} أي خالق الأجسام والأعراض لا خالق غير الله ولا يستقيم أن يكون له شريك في الخلق فلا يكون له شريك في العبادة ومن قال إن الله لم يخلق أفعال الخلق وهم خلقوها فتشابه الخلق على قولهم {وَهُوَ الواحد} المتوحد بالربوبية {القهار} لا يغالب وما عداه مربوب ومقهور
...ve Allah'ın yarattığı ile bu ortakların yarattığı birbirine karışsın da 'Allah yaratmaya güç yetirdiği gibi bunlar da yaratmaya güç yetirdi, dolayısıyla ibadete hak kazandılar; biz de onları Allah'a ortak koşup O'na ibadet edildiği gibi bunlara da ibadet edelim' desinler. Aksine onlar, yaratılmışların güç yetirdiğine dahi güç yetiremeyen, nerede kaldı ki Yaratıcının güç yetirdiğine güç yetirebilecek aciz varlıkları O'na ortak koştular. {قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ} “De ki: Her şeyin yaratıcısı Allah'tır.” Yani cisimlerin ve arazların yaratıcısıdır; Allah'tan başka hiçbir yaratıcı yoktur. Yaratmada O'nun bir ortağının bulunması mümkün olmadığı gibi ibadette de O'nun hiçbir ortağı olamaz. 'Allah kulların fiillerini yaratmadı, onları kullar yarattı' diyen kimsenin sözüne göre yaratma birbirine karışmış olur. {وَهُوَ الْوَاحِدُ} Rablikte tek olandır. {الْقَهَّارُ} Asla mağlup edilemeyendir; O'nun dışındaki her şey ise terbiye edilen (kul) ve kahredilendir.
5223. Metin
أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَاءَ حِلْيَةٍ أَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ (١٧)
{أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَاءَ حِلْيَةٍ أَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ} “O, gökten bir su indirdi de vadiler kendi miktarlarınca dolup aktı. Sel de üzerine çıkan bir köpük yüklenip götürdü. Bir süs veya bir eşya yapmak arzusuyla ateşte erittikleri şeylerden de bunun gibi bir köpük çıkar. İşte Allah hak ile batılı böyle misallendirir. Köpüğe gelince, atılıp gider. İnsanlara fayda veren ise yerde kalır. İşte Allah böyle misaller verir.” (17)
5224. Metin
{أَنَزلَ} أي الواحد القهار وهو الله سبحانه {مِّنَ السماء} من السحاب {مَآءً} مطراً {فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌ} جمع واد وهو الموضع الذي يسيل فيه الماء بكثرة وإنما نكر لأن المطر لا يأتي إلا على طريق المناوبة بين البقاع فيسيل بعض {بِقَدَرِهَا} بمقدارها الذي علم الله أنه نافع للممطور عليهم غير ضار {فاحتمل السيل} أي رفع {زَبَدًا} هو ما علا وجه الماء من الرغوة والمعنى علاه زبد {رَّابِيًا} منتفخاً مرتفعاً على وجه السيل {وَمِمَّا يوقدون عليه} وبالياء كوفي غير أبي بكر ومن لابتداء الغاية أي ومنه ينشأ زبد مثل زبد الماء أو للتبعيض أي وبعضه زبد {فِي النار} حال من الضمير في عليه أي ومما توقدون عليه ثابتاً في النار {ابتغاء حِلْيَةٍ} مبتغين حلية فهو مصدر في موضع الحال من توقدون {أَوْ متاع} من الحديد والنحاس والرصاص يتخذ منها الأواني وما يتمتع به في
{أَنْزَلَ} Yani Vâhid ve Kahhâr olan Allah Sübhânehû indirdi. {مِنَ السَّمَاءِ} Buluttan. {مَاءً} Yağmur [indirdi]. {فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌ} 'Vâdî'nin çoğuludur; suyun çokça aktığı yerdir. Nekre getirilmesi, yağmurun yeryüzü parçaları arasında nöbetleşe inmesinden dolayıdır; bu sebeple bazı vadiler akar. {بِقَدَرِهَا} Allah'ın yağmur yağdırılanlar için faydalı olup zarar vermeyeceğini bildiği miktarınca [aktı]. {فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ} Yani [sel] kaldırdı. {زَبَدًا} Suyun yüzeyine çıkan köpüktür; manası selin üzerine köpük çıktı demektir. {رَابِيًا} Selin yüzeyinde kabaran ve yükselen [köpük]. {وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ} Ebû Bekr dışındaki Kûfelilerce 'yâ' ile [yûkıdûne şeklinde] okunmuştur. 'Min' edatı gaye başlangıcı içindir; yani suyun köpüğü gibi bir köpük de ondan meydana gelir. Yahut teb'îz (kısmîlik) içindir; yani bir kısmı köpüktür. {فِي النَّارِ} 'Aleyhi'deki zamirden haldir; yani ateşte sabit kalarak üzerine körükleyip yaktığınız şeylerden... {ابْتِغَاءَ حِلْيَةٍ} 'Süs eşyası talep ederek' demektir; 'tûkıdûne' fiilinden hal konumunda olan bir masdardır. {أَوْ مَتَاعٍ} Demir, bakır ve kurşun gibi şeylerden [süs veya eşya arayarak]; bunlardan kaplar ve...
5225. Metin
الرعد (١٧ _ ١٨)
er-Ra'd (17-18)
5226. Metin
الحضر والسفر وهو معطوف على حلية أي زينة من الذهب والفضة {زَبَدٌ} خبث وهو مبتدأ {مثله} نعت له ومما توقدون
...hazarda (yerleşik hayatta) ve seferde yararlanılan şeyler yapılır. Bu, 'hilye' (süs) kelimesine matuftur; yani altın ve gümüşten bir süs [ararlar]. {زَبَدٌ} Cüruftur, bu mübtedadır. {مِثْلُهُ} Onun sıfatıdır. 'Ve mimmâ tûkıdûne' ise...
5227. Metin
خبر له أي لهذه الفلزّات إذا أغليت زبد مثل زبد الماء {كذلك يَضْرِبُ الله الحق والباطل} أي مثل الحق والباطل {فَأَمَّا الزبد فَيَذْهَبُ جُفَاءً} حال أي متلاشياً وهو ما تقذفه القدر عند الغليان والبحر عند الطغيان والجفء الرمى وجفوت الرجل صرعته {وَأَمَّا مَا يَنفَعُ الناس} من الماء والحلي والأواني {فَيَمْكُثُ فِي الأرض} فيثبت الماء في العيون والآبار والحبوب والثمار وكذلك الجواهر تبقى في الأرض مدة طويلة {كذلك يَضْرِبُ الله الأمثال} ليظهر الحق من الباطل قيل هذا مثل ضربه الله للحق وأهله والباطل وحزبه فمثل الحق وأهله بالماء الذي ينزل من السماء فتسيل به أودية الناس فيحيون به وينفعهم بأنواع المنافع وبالفلز الذي ينتفعون به في صوغ الحلي منه واتخاذ الأواني والآلات المختلفات وذلك ماكث في الأرض باقٍ بقاء ظاهراً يثبت الماء في منافعه وكذلك الجواهر تبقى أزمنة متطاولة وشبه الباطل في سرعة اضمحلاله ووشك زواله بزبد السيل الذي يرمي به وبزبد الفلز الذي يطفو فوقه إذا أذيب قال الجمهور وهذا مثل قوله الله تعالى للقرآن والقلوب والحق والباطل فالماء القرآن نزل لحياة الجنان كالماء للابدان والأودية للقلوب ومعنى بقدرها بقدر سعة القلب وضيقه والزبد هو أجس النفس ووساوس الشيطان والماء الصافي المنتفع به مثل الحق فكما يذهب الزبد باطلاً ويبقى صفو الماء كذلك تذهب هواجس النفس ووساوس الشيطان ويبقى الحق كما هو وأما حلية الذهب والفضة فمثل للأحوال السنية والأخلاق الزكية وأما متاع الحديد والنحاس والرصاص فمثل للأعمال الممدة بالإخلاص المعدة للخلاص فإن الأعمال جالبة للثواب دافعة للعقاب كما أن تلك الجواهر بعضها أداة النفع للكسب وبعضها آلة الدفع في الحرب وأما الزبد فالرياء والخلل والملل والكسل
...onun haberidir. Yani eritildiklerinde bu madenlerin de suyun köpüğü gibi bir köpüğü (cürufu) olur. {كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ} Yani hakkın ve batılın misalini [böyle verir]. {فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً} Haldir; yani yok olup giderek. O, kaynadığında tencerenin, taştığında da denizin dışarı attığı şeydir. Cef' (الجفء), atmak demektir; 'Cefevtü'r-racüle' (جفوت الرجل), 'adamı yere serdim' demektir. {وَأَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ} Su, süs eşyası ve kap kacak gibi [faydalı şeyler]. {فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ} Su pınarlarda, kuyularda, danelerde ve meyvelerde kalır; aynı şekilde madenler de yeryüzünde uzun süre kalır. {كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ} Hak batıldan ayrılsın diye [böyle misaller verir]. Denildi ki: Bu, Allah'ın hak ve ehli ile batıl ve taraftarları için verdiği bir misaldir. Hakkı ve ehlini, gökten inip insanların vadilerinde akan, onunla hayat buldukları ve çeşitli menfaatler elde ettikleri suya; ayrıca süs eşyası dökmek, çeşitli kaplar ve aletler yapmak suretiyle faydalandıkları madene benzetmiştir. Bunlar yerde kalıcıdır, açık bir kalıcılıkla devam eder; su menfaatleriyle sabit kalır, aynı şekilde madenler de uzun zamanlar boyunca kalır. Batılı ise çabuk yok oluşu ve hemen zail oluşu bakımından, selin atıp fırlattığı köpüğe ve eritildiğinde madenin üzerine çıkan köpüğe (cürufa) benzetmiştir. Cumhur dedi ki: Bu, Allah Teâlâ'nın Kur'an, kalpler, hak ve batıl için verdiği bir misaldir. Su Kur'an'dır; bedenlerin hayatı için su olduğu gibi, kalplerin hayatı için inmiştir. Vadiler kalplerdir. 'Kendi miktarınca' ifadesinin anlamı ise kalbin genişliği ve darlığı kadardır. Köpük, nefsin vesveseleri ve şeytanın kuruntularıdır. Kendisinden faydalanılan berrak su ise hakkın misalidir. Köpük batıl olup gidip suyun berraklığı kaldığı gibi, nefsin kuruntuları ve şeytanın vesveseleri de öylece gider ve hak olduğu gibi kalır. Altın ve gümüş süs eşyası ise yüce hallerin ve temiz ahlakın misalidir. Demir, bakır ve kurşun eşyalar ise ihlasla desteklenmiş ve kurtuluşa hazırlanmış amellerin misalidir. Zira bu madenlerin bir kısmı kazanç için menfaat aracı, bir kısmı da savaşta savunma aleti olduğu gibi, ameller de sevabı celbedici ve azabı savıcıdır. Köpük ise riya, gevşeklik, bıkkınlık ve tembelliktir.
5228. Metin
لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ (١٨)
{لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ} “Rablerinin çağrısına uyanlar için en güzel mükâfat vardır. O'na icabet etmeyenlere gelince, yeryüzünde bulunanların tamamı ve bir katı daha kendilerinin olsa, kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi. İşte onlar için kötü bir hesap vardır. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü bir yataktır!” (18)
5229. Metin
واللام في {لِلَّذِينَ استجابوا} أي أجابوا متعلقة بيضرب اي
{لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا} yani icabet ettiler [kelimesindeki] 'lâm' harfi 'yadribu' fiiline mütealliktir; yani...
5230. Metin
كذلك يضرب اله أمثال للمؤمنين الذين استجابوا {لربهم الحسنى} هي صفة لمصدر استجابوا أي استجابوا الاستجابة الحسنى {والذين لم يستجيبوا له} اي وللكافرين الذين لم يستجيوا أي هما مثلاً الفريقين وقوله {لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَّا فِي الأرض جَمِيعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لاَفْتَدَوْاْ بِهِ} كلام مبتدأ في ذكر ما أعد لغير المستجيبين أي لو ملكوا أموال الدنيا وملكوا معها مثلها لبذلوه ليدفعوا عن أنفسهم عذاب الله والوجه أن الكلام قد تم على الأمثال وما بعده كلام مستأنف والحسنى مبتدأ خبره للذين استجابوا والمعنى لهم المثوبة الحسنى وهي الجنة والذين يستجيبوا مبتدأ خبره لو مع ما في حيزه {أولئك لَهُمْ سُوءُ الحساب}
...'İşte Allah, icabet eden müminlere de böyle misaller verir' [demektir]. {لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى} [ifadesindeki 'el-Hüsnâ'], 'istecâbû' fiilinin masdarının sıfatıdır; yani 'en güzel icabetle icabet ettiler' demektir. {وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ} Yani 'icabet etmeyen kâfirlere de...' [demektir]. Yani bu ikisi iki grubun misalidir. {لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ} sözü ise icabet etmeyenler için hazırlanan şeylerin zikrindeki yeni bir cümledir; yani dünya mallarına ve onunla beraber bir misline daha sahip olsalardı, Allah'ın azabını kendilerinden savmak için onu feda ederlerdi. Tercih edilen görüşe göre söz misaller üzerinde tamamlanmış, sonrası ise yeni başlayan (müste'nef) bir cümledir; 'el-Hüsnâ' mübteda, haberi ise 'lillezîne'stecebû'dur. Manası: 'Onlar için en güzel mükâfat, yani cennet vardır' demektir. 'Vellezîne lem yestecîbû' ise mübtedadır; haberi ise 'lev' ve onun alanındaki ifadelerdir. {أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ}
5231. Metin
المناقشة فيه في الحديث من نوقش الحساب عذب {ومأواهم جهنم} ومرجعهم بعد المحاسبة النار {وَبِئْسَ المهاد} المكان الممهد والمذموم محذوف أي جهنم
Hesabın en ince ayrıntısına kadar sorgulanmasıdır. Hadiste şöyle buyrulmuştur: 'Kimin hesabı inceden inceye sorgulanırsa azaba uğrar.' {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ} Hesaptan sonra dönecekleri yer ateştir. {وَبِئْسَ الْمِهَادُ} Döşenen mekân ne kötüdür! Yerilen şey (mahzûf mahsus bi'z-zem) hazfedilmiştir, yani 'cehennem'dir.
5232. Metin
أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ (١٩)
{أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ} “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri ibret alır.” (19)
5233. Metin
دخلت همزة الإنكار على الفاء في {أَفَمَن يَعْلَمُ} لإنكار أن تقع شبهة ما بعد ضرب من المثل في أن حال من علم {أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَبِّكَ الحق} فاستجاب بمعزل من حال الجاهل الذي لم يستبصر فيستجيب وهو المراد بقوله {كَمَنْ هُوَ أعمى} كبعد ما بين الزبد والماء والخبث والإبريز {إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الألباب} أي الذين عملوا على قضايا عقولهم فنظروا واستبصروا
{أَفَمَنْ يَعْلَمُ} ifadesindeki inkâr hemzesi 'fâ' harfi üzerine girmiştir; bu, böyle bir misal verildikten sonra, {أَنَّمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ} “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu” bilip de icabet eden kimsenin durumunun, basiretle bakmayıp icabet etmeyen cahilin durumundan tamamen ayrı olduğu hususunda herhangi bir şüphenin varlığını inkâr etmek içindir. {كَمَنْ هُوَ أَعْمَى} sözüyle kastedilen de budur; bu iki durumun uzaklığı köpük ile suyun, cüruf ile saf altının arasındaki uzaklık gibidir. {إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ} Yani akıllarının gereğince amel edip bakan ve basiretle kavrayan kimselerdir.
5234. Metin
الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ (٢٠)
{الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ} “Onlar, Allah'ın ahdini yerine getiren ve antlaşmayı bozmayanlardır.” (20)
5235. Metin
{الذين يوفون بعهد الله} مبتدأ والخبر أولئك لهم عقبى الدار كقوله والذين ينقضون عهد الله أولئك لهم اللعنة وقيل هو صفة لأولي الألباب والأول أوجه وعهد الله ما عقدوه على أنفسهم من الشهادة بربوبيته وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبّكُمْ قَالُواْ بلى
{الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ} mübtedadır; haberi ise {أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ} ifadesidir; tıpkı 'Allah'ın ahdini bozanlar var ya, işte lanet onlaradır' ayetinde olduğu gibi. 'Ulû'l-elbâb'ın sıfatı olduğu da söylenmiştir; ancak birinci görüş daha tercihe şayandır. 'Allah'ın ahdi', {وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى} “Onları kendilerine şahit tuttu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? 'Evet' dediler” ayetinde olduğu gibi O'nun Rabliğini ikrar ederek nefisleri üzerine bağladıkları sözdür.
5236. Metin
{وَلاَ يِنقُضُونَ الميثاق} ما أوثقوه على أنفسهم وقبلوه من الإيمان بالله وغيره من المواثيق بينهم وبين الله وبين العباد تعميم بعد تخصيص
{وَلَا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ} Allah'a iman hususunda kendi nefislerine bağladıkları ve kabul ettikleri şeyleri ve Allah ile aralarındaki veya kullar ile aralarındaki diğer antlaşmaları [bozmazlar]. Bu, tahsisten (özelden) sonra tamimdir (genele geçiştir).
5237. Metin
وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ (٢١)
{وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ} “Onlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan çekinirler.” (21)
5238. Metin
{والذين يَصِلُونَ مَا أَمَرَ الله بِهِ أَن يُوصَلَ} من الأَرحام والقرابات ويدخل فيه وصل قرابة رسول الله ﷺ وقرابة المؤمنين الثابتة بسبب الإيمان إنما المؤمنون إخوة بالإحسان إليهم على حسب الطاقة ونصرتهم والذب عنهم والشفقة عليهم وإفشاء السلام عليهم وعيادة مرضاهم ومنه مراعاة حق الأَصحاب والخدم والجيران والرفقاء في السفر {وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} أي وعيده كله {وَيَخَافُونَ سُوءَ الحِسَابِ} خصوصاً فيحاسبون أنفسهم قبل أن يحاسبوا
{وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ} Sıla-i rahim ve akrabalık bağlarıdır. Güç nispetinde onlara ihsanda bulunmak, yardım etmek, onları savunmak, onlara şefkat göstermek, aralarında selamı yaymak ve hastalarını ziyaret etmek suretiyle Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in akrabalarıyla ve “Müminler ancak kardeştir” ayetine istinaden iman sebebiyle sabit olan müminlerin akrabalığıyla irtibatı sürdürmek de buna dâhildir. Dostların, hizmetçilerin, komşuların ve yol arkadaşlarının hakkını gözetmek de bu kabildendir. {وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} Yani O'nun bütün tehditlerinden sakınırlar. {وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ} Özellikle [kötü hesaptan korkarlar]; bu yüzden hesaba çekilmeden önce kendi nefislerini hesaba çekerler.
5239. Metin
وَالَّذِينَ صَبَرُوا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ (٢٢)
{وَالَّذِينَ صَبَرُوا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ} “Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve aşikâr infak edenler ve kötülüğü iyilikle savanlar var ya; işte yurdun güzel sonu onlaradır.” (22)
5240. Metin
{والذين صبروا} مطلق فيما يصبر عليه من المصائب في النفوس والأَموال ومشاق التكاليف {ابتغاء وجه الله} لا ليقال ما أصبره وأحمله للنوازل وأوقره عند الزلازل ولا لئلا يعاب في الجزع {وأقاموا الصلاة} داوموا على إقامتها {وأنفقوا من ما رَزَقْنَاهُمْ} أي من الحلال وإن كان الحرام رزقاً عندنا {سِرّا وَعَلاَنِيَةً} يتناول النوافل لأَنها في السر أفضل والفرائض لأَن المجاهرة بها افضل نفيا للتهمة {ويدرؤون بالحسنة السيئة} ويدفعون بالحسن من الكلام ما يرد عليهم من سيء غيرهم وإذا حرموا أعطوا وإذا ظلموا عفوا وإذا قطعوا أو صلوا وإذا أذنبوا تابوا وإذا هربوا أنابوا وإذا رأوا منكراً أمروا بتغييره فهذه ثمانية أعمال تشير إلى ثمانية أبواب الجنة {أولئك لَهُمْ عقبى الدار} عاقبة الدنيا وهي الجنة لأَنها
{وَالَّذِينَ صَبَرُوا} Cana ve mala gelen musibetlere ve mükellefiyetlerin meşakkatlerine sabır konusunda mutlaktır (geneldir). {ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ} 'Ne kadar da sabırlı, felaketlere karşı ne kadar dayanıklı ve sarsıntılar karşısında ne kadar vakar sahibi!' denilsin diye veya sızlanıp şikâyet ettiği için ayıplanmasın diye değil, [sırf Allah rızası için sabrederler]. {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ} Namazı ikame etmeye devam ettiler. {وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} Yani helalden [infak ettiler]; her ne kadar haram da bize göre rızık sayılsa bile. {سِرًّا وَعَلَانِيَةً} Nafileleri kapsar, zira onlar gizlide daha faziletlidir; ayrıca farzları da kapsar, zira töhmeti bertaraf etmek için onları açıkça eda etmek daha faziletlidir. {وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ} Başkalarından kendilerine gelen kötü söze karşı güzel sözle karşılık verirler; mahrum bırakıldıklarında verirler, haksızlığa uğradıklarında affederler, kendileriyle bağ koparıldığında birleştirirler, günah işlediklerinde tövbe ederler, [haktan] uzaklaştıklarında geri dönerler ve bir münker gördüklerinde onun değiştirilmesini emrederler. İşte bunlar cennetin sekiz kapısına işaret eden sekiz ameldir. {أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ} Dünyanın akıbeti [onlaradır], o da cennettir. Çünkü o...
5241. Metin
الرعد (٢٣ _ ٢٧)
er-Ra'd (23-27)
5242. Metin
التي أرادها الله أن تكون عاقبة الدنيا ومرجع اهلها
...Allah'ın, dünyanın akıbeti ve ehlinin dönüş yeri olmasını irade buyurduğu yerdir.
5243. Metin
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلَائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ (٢٣)
{جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلَائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ} “O yurt, Adn cennetleridir; oraya onlar ile atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlar girerler. Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar.” (23)
5244. Metin
{جنات عَدْنٍ} بدل من عقبى الدار {يَدْخُلُونَهَا ومن صلح} أي آمن {من آبائهم وأزواجهم وذرياتهم} وقرىء صلح والفتح أفصح ومن في محل
{جَنَّاتُ عَدْنٍ} 'Ukbe'd-dâr'dan bedeldir. {يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ} Yani iman edenler [girer]. {مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ} 'Saluha' [şeklinde lâm'ın zammı ile de] okunmuştur; fetha ile [okunması] daha fasihtir. 'Men' kelimesi...
5245. Metin
الرفع بالعطف على الضمير في يدخلونها وساغ ذلك وإن لم يؤكد لأَن الضمير المفعول صار فاصلاً وأجاز الزجاج أن يكون مفعولاً معه ووصفهم بالصلاح ليعلم أن الأَنساب لا تنفع بنفسها والمراد أبو كل واحد منهم فكانه قيل آبائهم وأمهاتهم {والملائكة يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مّن كُلِّ بَابٍ} في قدر كل يوم وليلة ثلاث مرات بالهدايا وبشارات الرضا
...'yedhulûnehâ'daki zamire atıfla ref mahallindedir. Pekiştirilmediği (tekit edilmediği) halde buna cevaz verilmiştir; çünkü mef'ûl zamiri fasıla olmuştur. Zeccâc ise onun mef'ûlün meah olmasını caiz görmüştür. Kendilerini salah (dürüstlük/iman) ile nitelemesi, soyların tek başına fayda vermeyeceğinin bilinmesi içindir. Maksat, her birinin babası ve annesidir; sanki 'babaları ve anneleri' denilmiş gibidir. {وَالْمَلَائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ} Hediyeler ve rıza müjdeleriyle her gece ve gündüz miktarında üçer defa [yanlarına girerler].
5246. Metin
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ (٢٤)
{سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ} “'Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Yurdun sonu ne güzeldir!' derler.” (24)
5247. Metin
{سلام عَلَيْكُمُ} في موضع الحال إذ المعنى قائلين سلام عليكم أو مسلمين {بِمَا صَبَرْتُمْ} متعلق بمحذوف تقديره هذا بما صبرتم أي هذا الثواب بسبب صبركم عن الشهوات أو على أمر الله أو بسلام أي نسلم عليكم ونكرمكم بصبركم والأَول أوجه {فَنِعْمَ عقبى الدار} الجنات
{سَلَامٌ عَلَيْكُمْ} Hal konumundadır; zira mana, 'Size selam olsun diyerek' veya 'selam vererek' demektir. {بِمَا صَبَرْتُمْ} Mahzûf bir kelimeye mütealliktir; takdiri: 'Bu, sabretmeniz sebebiyledir' şeklindedir. Yani 'Bu mükâfat, şehevî arzulardan uzak durmaya veya Allah'ın emrine sabretmeniz sebebiyledir' demektir. Yahut 'selâm' lafzına mütealliktir; yani 'sabrettiğiniz için size selam verir ve ikram ederiz' demektir; ancak birinci görüş daha tercihe şayandır. {فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ} [Bu güzel akıbet] cennetlerdir.
5248. Metin
وَالَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ (٢٥)
{وَالَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ} “Allah'a verdikleri sözü pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar var ya; işte lanet onlaradır ve yurdun kötüsü de onlaradır.” (25)
5249. Metin
{والذين يَنقُضُونَ عَهْدَ الله مِن بَعْدِ ميثاقه} من بعد ما أوثقوه به من الاعتراف والقبول {وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ الله بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الأرض} بالكفر والظلم {أولئك لَهُمُ اللعنة} الإبعاد من الرحمة {وَلَهُمْ سُوءُ الدار} يحتمل أن يراد سوء عاقبة الدنيا لأنه في مقابلة عقبى الدار وأن يراد بالدار جهنم وبسوئها عذابها
{وَالَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ} İkrar ve kabul ile onu pekiştirdikten sonra... {وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ} Küfür ve zulüm ile... {أُولَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ} Rahmetten uzaklaştırılmaktır. {وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ} 'Ukbe'd-dâr'ın karşılığında zikredildiği için dünyanın kötü akıbeti olması muhtemel olduğu gibi, 'dâr'dan cehennemin ve onun kötülüğünden de azabının kastedilmiş olması da muhtemeldir.
5250. Metin
اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَفَرِحُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا مَتَاعٌ (٢٦)
{اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَفَرِحُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا مَتَاعٌ} “Allah rızkı dilediğine bolca verir, dilediğine de daraltır. Onlar ise dünya hayatıyla sevindiler. Oysa dünya hayatı, ahiretin yanında geçici bir menfaatten ibarettir.” (26)
5251. Metin
{الله يَبْسُطُ الرزق لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقَدِرُ} أي ويضيق لمن يشاء والمعنى الله وحده هو يبسط الرزق ويقدر دون غيره {وَفَرِحُواْ بالحياة الدنيا} بما بسط لهم من الدنيا فرح بطر وأشر لا فرح سرور بفضل الله وإنعامه عليهم ولم يقابلوه بالشكر حتى يؤجروا بنعيم الآخرة {وَمَا الحياة الدنيا فِي الآخرة إِلاَّ متاع} وخفي عليهم أن نعيم الدنيا في جنب نعيم الآخرة ليس إلا شيئاً نزراً يتمتع به كعجلة الراكب وهو ما يتعجله من تميرات أو شربة سويق
{اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} Yani dilediğine daraltır. Manası: Başkası değil, yalnızca Allah rızkı bollaştırır ve daraltır. {وَفَرِحُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} Dünyadan kendilerine bolca verilen şeylerle şımarıklık ve azgınlık sevinciyle sevindiler; yoksa Allah'ın lütfu ve nimetiyle sevinme sevinciyle değil. Ahiret nimetiyle mükâfatlandırılmaları için de buna şükürle karşılık vermediler. {وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا مَتَاعٌ} Ahiret nimetinin yanında dünya nimetinin, yolcunun aceleyle yediği birkaç hurma veya içtiği bir yudum kavut gibi kendisinden faydalanılan pek az ve önemsiz bir şeyden ibaret olduğu kendilerine gizli kaldı.
5252. Metin
وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ (٢٧)
{وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ} “İnkâr edenler: 'Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?' derler. De ki: 'Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.'” (27)
5253. Metin
{ويقول الذين كفروا لولا أنزل عليه اية مّن رَّبّهِ} أي الآية المقترحة {قُلْ إِنَّ الله يُضِلُّ مَن يَشَاء} باقتراح الآيات بعد ظهور المعجزات {وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ} ويرشد إلى دينه من رجع إليه بقلبه
{وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} Yani [kendi] teklif ettikleri mucize [indirilmeli değil miydi?]. {قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ} Mucizeler ortaya çıktıktan sonra mucize teklif etmeleri sebebiyle dilediğini saptırır. {وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ} Kalbiyle O'na dönen kimseyi de Kendi dinine iletir.
5254. Metin
الرعد (٢٨ _ ٣١)
er-Ra'd (28-31)
5255. Metin
الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ (٢٨)
{الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ} “Onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle huzura erenlerdir. Dikkat edin, kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur.” (28)
5256. Metin
{الذين آمنوا} هم الذين أو محله النصب بدل مِن مِن {وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ} تسكن {بِذِكْرِ الله} على الدوام أو بالقرآن أو بوعده {أَلاَ بِذِكْرِ الله تَطْمَئِنُّ القلوب} بسبب ذكره تطمئن قلوب المؤمنين
{الَّذِينَ آمَنُوا} Onlar o kimselerdir; yahut 'men' lafzından bedel olarak nasb mahallindedir. {وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ} [Kalpleri] sükûna erer. {بِذِكْرِ اللَّهِ} Sürekli olarak [Allah'ı anmakla] yahut Kur'an ile yahut O'nun vaadiyle. {أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ} O'nu zikretmek sebebiyle müminlerin kalpleri huzur bulur.
5257. Metin
الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ (٢٩)
{الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ} “İman edip salih ameller işleyenler var ya, ne mutlu onlara ve güzel varış yeri de onlaradır!” (29)
5258. Metin
{الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} مبتدأ {طوبى لَهُمْ} خبره وهو مصدر من طاب كبشرى ومعنى طوبى لك أصبت خيراً وطيباً ومحلها النصب أو الرفع كقولك طيباً لك وطيب لك وسلاماً لك وسلام لك واللام في لهم للبيان مثلها في سقيالك والواو في طوبى منقلبة عن ياء لضمة ما قبلها كموقز والقراءة في {وحسن مآب} مرجع بالرفع والنصب تدل على محليها
{الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} mübtedadır. {طُوبَى لَهُمْ} onun haberidir; 'büşrâ' gibi 'tâbe' fiilinden türemiş bir masdardır. 'Tûbâ leke' ifadesinin anlamı 'hayıra ve güzelliğe eriştin' demektir. 'Tayyiben leke / tayyibün leke' ve 'selâmen leke / selâmün leke' denildiği gibi nasb veya ref mahallindedir. 'Lehüm'deki 'lâm' harfi, 'sakyen leke'deki gibi beyan içindir. 'Tûbâ'daki 'vâv', kendisinden önceki harfin zammesinden dolayı 'yâ' harfinden dönüşmüştür; 'mûkız' gibi. Dönüş yeri manasına gelen {وَحُسْنُ مَآبٍ} lafzının ref ve nasb ile okunması, bu iki irab mahalline delalet eder.
5259. Metin
كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَا أُمَمٌ لِتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ قُلْ هُوَ رَبِّي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ مَتَابِ (٣٠)
{كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَا أُمَمٌ لِتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ قُلْ هُوَ رَبِّي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ مَتَابِ} “İşte böylece seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar ise Rahmân'ı inkâr ediyorlar. De ki: 'O benim Rabbimdir; O'ndan başka ilah yoktur. Yalnızca O'na tevekkül ettim ve tevbem de O'nadır.'” (30)
5260. Metin
{كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ} مثل ذلك الإرسال أرسلناك إرسالاً له شأن وفضل على سائر الإرسالات ثم فسر كيف أرسله فقال {فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهَا أُمَمٌ} أي أرسلناك في أمة قد تقدمتها أمم كثيرة فهي آخر الأمم وأنت خاتم الأنبياء {لّتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الذى أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ} لتقرأ عليهم الكتاب العظيم الذي أوحينا إليك {وَهُمْ يَكْفُرُونَ} وحال هؤلاء أنهم يكفرون {بالرحمن} بالبليغ الرحمة الذي وسعت رحمته كل شيء {قل هو ربي} رب كل شيء {لاَ إله إِلاَّ هُوَ} أي هو ربي الواحد المتعالي عن الشركاء {عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ} في نصرتي
{كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ} İşte böylesi bir gönderiş gibi seni, diğer tüm peygamberlik gönderişlerine üstünlüğü ve şanı olan bir gönderişle gönderdik. Sonra onu nasıl gönderdiğini açıklayarak şöyle buyurdu: {فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَا أُمَمٌ} Yani seni, kendisinden önce pek çok ümmetin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik; bu ümmet son ümmet, sen de peygamberlerin sonuncususun. {لِتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ} Sana vahyettiğimiz o yüce Kitab'ı onlara okuyasın diye. {وَهُمْ يَكْفُرُونَ} Bunların hali ise inkâr etmeleridir. {بِالرَّحْمَنِ} Rahmeti her şeyi kuşatan, rahmeti sonsuz olanı [inkâr ederler]. {قُلْ هُوَ رَبِّي} Her şeyin Rabbidir. {لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} Yani O, ortaklardan münezzeh olan tek Rabbimdir. {عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ} Bana yardım etmesi konusunda...
5261. Metin
عليكم {وَإِلَيْهِ مَتَابِ} مرجعي فيثيبنى على مصابرتكم متابى وعقابي ومآبي في الحالين يعقوب
...size karşı [O'na tevekkül ettim]. {وَإِلَيْهِ مَتَابِ} Dönüşüm O'nadır; sizin eziyetlerinize sabretmeme karşılık beni mükâfatlandırır. 'Metâbî', 'ıkâbî' ve 'meâbî' kelimelerini Ya'kûb her iki halde de [vakıf ve vasılda 'yâ' ile] okumuştur.
5262. Metin
وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْأَرْضُ أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى بَلْ لِلَّهِ الْأَمْرُ جَمِيعًا أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِنْ دَارِهِمْ حَتَّى يَأْتِيَ وَعْدُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ (٣١)
{وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْأَرْضُ أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى بَلْ لِلَّهِ الْأَمْرُ جَمِيعًا أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِنْ دَارِهِمْ حَتَّى يَأْتِيَ وَعْدُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ} “Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü veya yeryüzünün parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı [o yine bu Kur'an olurdu]. Bilakis bütün emir ve hüküm Allah'a aittir. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları elbette doğru yola eriştirirdi? İnkâr edenlere gelince, Allah'ın vaadi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı başlarına ansızın büyük bir bela gelmeye yahut yurtlarının yakınına inmeye devam edecektir. Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz.” (31)
5263. Metin
{وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيّرَتْ بِهِ الجبال} عن مقارِّها {أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الأرض} حتى تتصدع وتتزايل قطعاً {أَوْ كُلِّمَ بِهِ الموتى} فتسمع وتجيب لكان هذا القرآن لكونه غاية في التذكير ونهاية في الإنذار والتخويف فجواب لو محذوف أو معناه ولو أن قرآناً وقع به تسيير الجبال وتقطيع الأَرض وتكليم الموتى وتنبيئهم لما آمنوا به ولما تنبهوا عليه كقوله ولو أننا نزلنا اليهم الملائكة الآية {بَل للَّهِ الأمر جَمِيعًا} بل لله القدرة على كل شيء وهو قادر على الآيات التي اقترحوها {أفلم ييأس الذين آمنوا} أفلم يعلم وهي لغة قوم من النخع وقيل إنما استعمل اليأس بمعنى العلم لتضمنه معناه لأَن اليائس عن الشيء عالم بأنه لا يكون كما استعمل النسيان في معنى الترك لتضمن ذلك دليله قراءة علي ﵁ أفلم يتبين وقيل إنما كتبه الكاتب وهو ناعس مستوي السنات وهذه والله فرية ما فيها مرية {أَن لَّوْ يَشَاءُ الله لَهَدَى الناس جَمِيعًا وَلاَ يَزَالُ الذين كَفَرُواْ تُصِيبُهُم بما صنعوا}
{وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ} Yerlerinden oynatılsaydı, {أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْأَرْضُ} yarılıp parça parça ayrılsaydı, {أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى} onlar da işitip cevap verselerdi, hatırlatma ve öğütte zirve, uyarı ve korkutmada son derece tesirli olduğu için o mutlaka bu Kur'an olurdu. Dolayısıyla 'lev'in cevabı mahzûftur. Yahut manası: Şayet kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı, ölülerin konuşturulduğu ve uyarıldığı bir kitap olsaydı bile, yine de ona iman etmez ve uyanmazlardı; tıpkı “Eğer biz onlara melekleri indirseydik...” ayetinde olduğu gibi. {بَلْ لِلَّهِ الْأَمْرُ جَمِيعًا} Bilakis her şeye dair kudret Allah'a aittir; O, onların teklif ettikleri mucizelere de kadirdir. {أَفَلَمْ يَيْأَسِ الَّذِينَ آمَنُوا} Bilmediler mi? Bu, Nahâ kabilesinden bir topluluğun lehçesidir. Denildi ki: 'Yeis' lafzı, ilim anlamını içerdiği için bu manada kullanılmıştır; zira bir şeyden ümidini kesen kimse, onun gerçekleşmeyeceğini kesin olarak bilendir; tıpkı terk anlamını içerdiği için 'nisyan' lafzının kullanılması gibi. Bunun delili Hz. Ali radıyallâhu anh'ın 'E-fe-lem yetebeyyen' (أفلم يتبين) şeklindeki kıraatidir. Kâtibin bunu uykulu ve hafif uyku basmış haldeyken yazdığı da söylenmiştir; ancak Allah'a yemin olsun ki bu, içinde hiçbir şüphe olmayan bir iftiradır! {أَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا}
5264. Metin
من كفرهم وسوء أعمالهم {قَارِعَةٌ} داهية تقرعهم بما يحل الله بهم في كل وقت من صنوف البلايا والمصائب في نفوسهم وأولادهم وأموالهم {أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مّن دَارِهِمْ} أو تحل القارعة قريباً منهم فيفزعون ويتطاير عليهم شررها ويتعدى إليهم شرورها {حتى يَأْتِيَ وَعْدُ الله} أي موتهم أو القيامة أو ولا يزال كفار مكة تصيبهم بما صنعوا برسول الله من العداوة والتكذيب قارعة لأن جيش رسول الله يغير حول مكة ويختطف منهم أو
...küfürleri ve kötü amelleri yüzünden... {قَارِعَةٌ} Allah'ın canlarında, evlatlarında ve mallarında her an başlarına indirdiği türlü türlü bela ve musibetlerle onları çarpan büyük bir felaket [gelmeye devam edecektir]. {أَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِنْ دَارِهِمْ} Yahut o büyük felaket yurtlarının yakınına iner de dehşete kapılırlar, kıvılcımları üzerlerine saçılır ve şerleri onlara sirayet eder. {حَتَّى يَأْتِيَ وَعْدُ اللَّهِ} Yani ölümleri yahut kıyamet [gelinceye kadar]. Yahut Mekke kâfirlerine, Resûlullah'a karşı yaptıkları düşmanlık ve yalanlama sebebiyle başlarına ansızın bir bela gelmeye devam edecektir; zira Resûlullah'ın ordusu Mekke etrafına akınlar düzenlemekte ve onlardan yakalamaktaydı; yahut...
5265. Metin
تحل أنت يا محمد قريباً من دارهم بجيشك يوم الحديبية حتى يأتي وعد الله أي فتح مكة {إِنَّ الله لاَ يُخْلِفُ الميعاد} أي لا خلف في موعده
...sen ey Muhammed, Hudeybiye günü ordunla onların yurdunun yakınına inersin; ta ki Allah'ın vaadi, yani Mekke'nin fethi gelinceye kadar. {إِنَّ اللَّهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ} Yani O'nun vaadinde asla cayma yoktur.
5266. Metin
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَأَمْلَيْتُ لِلَّذِينَ كَفَرُوا ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ (٣٢)
{وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَأَمْلَيْتُ لِلَّذِينَ كَفَرُوا ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ} “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ben de o inkâr edenlere mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Cezalandırmam nasılmış [gördüler]!” (32)
5267. Metin
{ولقد استهزئ بِرُسُلٍ مّن قَبْلِكَ فَأَمْلَيْتُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ} الإملاء الإمهال وأن يترك ملاوة من الزمان في خفض وأمن {ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ} وهذا وعيد لهم وجواب عن اقتراحهم الآيات على رسول الله استهزاءً به وتسلية له
{وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَأَمْلَيْتُ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} İmlâ; mühlet vermek ve bir müddet refah ve güven içinde bırakılmaktır. {ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ} Bu, onlara bir tehdit ve Resûlullah ile alay etmek maksadıyla mucize teklif etmelerine bir cevap, ayrıca peygambere bir tesellidir.
5268. Metin
أَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ عَلَى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَجَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ قُلْ سَمُّوهُمْ أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْأَرْضِ أَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّبِيلِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٣٣)
{أَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ عَلَى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَجَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ قُلْ سَمُّوهُمْ أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْأَرْضِ أَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّبِيلِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “Her nefsin kazandığını gözetip duran Allah [böyle olmayan gibi midir]? Onlar ise Allah'a ortaklar koştular. De ki: 'Onları adlandırın bakalım! Yoksa siz O'na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz, yahut boş bir laf mı ediyorsunuz?' Doğrusu inkâr edenlere hile ve tuzakları süslü gösterildi ve yoldan alıkondular. Allah kimi saptırırsa artık ona hidayet edecek yoktur.” (33)
5269. Metin
{أَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ} احتجاج عليهم في إشراكهم بالله يعني أفالله الذي هو رقيب {على كُلّ نَفْسٍ} صالحة أو طالحة {بِمَا كَسَبَتْ} يعلم خيره وشره ويعد لكل جزاءه كمن ليس كذلك ثم استأنف فقال {وَجَعَلُواْ للَّهِ شُرَكَاء} أي الأصنام {قُلْ سَمُّوهُمْ} أي سموهم له من هم ونبؤه بأسمائهم ثم قال {أَمْ تُنَبّئُونَهُ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِى الأرض} على أم المنقطعة أي بل اتنبؤنه بشركاء لا يعلمهم في الأرض وهو العالم بما في السموات والأرض فاذا لم يعلمهم على أنهم ليسوا بشيء والمراد نفي أن يكون له شركاء {أَم بظاهر مّنَ القول} بل أتسمونهم شركاء بظاهر من القول من غير أن يكون لذلك حقيقة كقوله ذلك قَوْلُهُم بأفواههم ما تعبدون من دونه إلا أسماء سميتوها {بَلْ زُيّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ مَكْرُهُمْ} كيدهم للإسلام بشركهم {وَصُدُّواْ عَنِ السبيل} عن سبيل الله بضم الصاد كوفي وبفتحها غيرهم ومعناه وصدوا المسلمين عن سبيل الله {وَمَن يُضْلِلِ الله فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} من أحد يقدر على هدايته
{أَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ} Allah'a ortak koşmaları konusunda onlara karşı bir hüccettir; yani salih olsun fâcir olsun {عَلَى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ} “her nefsin kazandığı üzerinde” gözetici olan, onun hayrını ve şerrini bilip herkese karşılığını hazırlayan Allah, böyle olmayan gibi midir? Sonra yeni bir söze başlayarak şöyle buyurdu: {وَجَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ} Yani putları [ortak koştular]. {قُلْ سَمُّوهُمْ} Yani 'Onların kim olduklarını O'na ismen belirtin ve isimlerini O'na bildirin' [de]. Sonra şöyle buyurdu: {أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْأَرْضِ} Münkatı 'em' (edatı) üzeredir; yani 'Yoksa göklerde ve yerde olanı hakkıyla bildiği halde, O'nun yeryüzünde bilmediği ortakları mı O'na haber veriyorsunuz?' Eğer O onları bilmiyorsa, bu onların hiçbir şey olmadıklarını gösterir; maksat O'nun ortaklarının bulunmadığını nefyetmektir. {أَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِ} 'Yoksa hiçbir hakikati olmaksızın sadece lafın zahiriyle (kuru bir sözle) mi onlara ortak adını veriyorsunuz?' Tıpkı “Bu onların ağızlarıyla söyledikleri sözdür” ve “Siz O'nu bırakıp ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere tapıyorsunuz” ayetlerinde olduğu gibi. {بَلْ زُيّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ} Şirk koşmak suretiyle İslam'a kurdukları tuzakları... {وَصُدُّوا عَنِ السَّبِيلِ} Allah'ın yolundan [alıkondular]. 'Sad' harfinin zammesiyle [sudû şeklinde] Kûfelilerce okunmuştur; diğerleri ise fetha ile [saddû şeklinde] okumuşlardır ve manası: 'Müslümanları Allah'ın yolundan alıkoydular' demektir. {وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} Onu doğru yola iletmeye güç yetirecek hiç kimse yoktur.