5300. Metin
سورة إبراهيم ﵇ مكية اثنتان وخمسون آية
İbrâhîm Suresi -aleyhisselâm- Mekkîdir ve elli iki ayettir.
5301. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
5302. Metin
إبراهيم (١)
İbrâhîm (1)
5303. Metin
الر كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (١)
{الر كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ (١)} “Elif. Lâm. Râ. Bu, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd olanın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
5304. Metin
{آلر كِتَابٌ} هو خبر مبتدأ محذوف أي هذا كتاب يعني السورة والجملة التي هي {أنزلناه إِلَيْكَ} في موضع الرفع صفة للنكرة {لِتُخْرِجَ الناس} بدعائك إياهم {مِنَ الظلمات إِلَى النور} من الضلالة إلى الهدى {بِإِذْنِ رَبّهِمْ} بتيسيره وتسهيله مستعار من الإذن الذي هو تسهيل الحجاب
{الر كِتَابٌ} ifadesi, mahzûf (düşmüş) bir mübtedanın haberidir; yani "Bu, kitaptır" demektir ve sûreyi kastetmektedir. {أنزلناه إِلَيْكَ} cümlesi ise merfû konumunda olup belirsiz ismin (kitâb kelimesinin) sıfatıdır. {لِتُخْرِجَ الناس} onları davet ederek çıkarman içindir. {مِنَ الظلمات إِلَى النور} sapıklıktan hidayete. {بِإِذْنِ رَبّهِمْ} O'nun kolaylaştırması ve imkân vermesiyle demektir. Bu, engelin kaldırılması ve yolun açılması anlamındaki izin (إِذْن) kelimesinden istiare edilmiştir.
5305. Metin
إبراهيم (١ _ ٥)
İbrâhîm (1 - 5)
5306. Metin
وذلك ما يمنحهم من التوفيق {إلى صراط} بدل من النور بتكرير العامل {العزيز} الغالب بالانتقام {الحميد} المحمود على الإنعام
Bu da onlara lütfettiği tevfîk (başarı)tır. {إلى صراط} amilin tekrarlanmasıyla {النور} kelimesinden bedeldir. {العزيز} intikamıyla galip gelen demektir. {الحميد} nimetlerinden dolayı övülendir.
5307. Metin
اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ (٢)
{اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ (٢)} “O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli bir azaptan ötürü vay kâfirlerin hâline!”
5308. Metin
{الله} بالرفع مدني وشامي على هو الله وبالجر وغيرهما على أنه عطف بيان للعزيز الحميد {الذى لَهُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض} خلقاً وملكاً ولما ذكر الخارجين من ظلمات الكفر إلى نور الإيمان توعد الكافرين بالويل وهو نقيض الوأل وهو النجاة وهو اسم معنى كالهلاك فقال {وَوَيْلٌ للكافرين مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ} وهو مبتدأ وخبر وصفة
{الله} kelimesi, Medine ve Şam kıraatinde "O Allah'tır" takdiriyle merfû (ötreli) okunmuştur. Diğer kıraatlerde ise el-Azîz el-Hamîd isimlerinin atf-ı beyânı olarak mecrûr (esreli) okunmuştur. {الذى لَهُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض} yaratma ve mülkiyet bakımından demektir. [Cenâb-ı Hak], küfrün karanlıklarından imanın nuruna çıkanları zikredince, kâfirleri 'veyl' ile tehdit etti. Veyl, kurtuluş manasındaki ve'l (الوأل) kelimesinin zıddıdır; helak gibi bir mana ismidir. Şöyle buyurdu: {وَوَيْلٌ للكافرين مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ} Bu [cümle]; mübteda, haber ve sıfattan oluşmaktadır.
5309. Metin
الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (٣)
{الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (٣)} “Onlar, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah'ın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. İşte onlar, derin bir sapıklık içindedirler.”
5310. Metin
{الذين يَسْتَحِبُّونَ} يختارون ويؤثرون {الحياة الدنيا عَلَى الأخرة وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ الله} عن دينه {وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا} يطلبون لسبيل الله زيغا واعوجاجاً والأصل ويبغون لها فحذف الجار وأوصل الفعل الذين مبتدأ خبره {أُوْلَئِكَ فِى ضلال بَعِيدٍ} عن الحق ووصف الضلال بالبعد من
{الذين يَسْتَحِبُّونَ} seçerler ve üstün tutarlar. {الحياة الدنيا عَلَى الأخرة وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ الله} O'nun dininden [alıkoyarlar]. {وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا} Allah'ın yolu için sapma ve eğrilik isterler. Aslı "وَيَبْغُونَ لَهَا" (onun için isterler) şeklindedir; harf-i cer hazfedilmiş ve fiil doğrudan mef'ûle bağlanmıştır. {الذين} mübtedadır, haberi ise {أُوْلَئِكَ فِى ضلال بَعِيدٍ} ifadesidir; haktan [uzak demektir]. Sapıklığın uzaklıkla nitelenmesi
5311. Metin
الإسناد المجازى والبعد في الحقيقة للضال لأنه هو الذي يتباعد عن طريق الحق فوصف به فعله كما تقول جد جده أو مجرور صفة للكافرين أو منصوب على الذم أو مرفوع على أعنى الذين أو هم الذين
mecâz-ı aklî kabilindendir. Uzaklık hakikatte sapan kimseye aittir; zira hak yolundan uzaklaşan bizzat kendisidir. Tıpkı "gayreti ciddileşti" (جَدَّ جِدُّهُ) denilmesinde olduğu gibi, fiili failin vasfıyla nitelenmiştir. Ya da {الذين} ifadesi el-kâfirîn kelimesinin sıfatı olarak mecrûr, zem (yerme) üzere mansûb veya "onları kastediyorum" yahut "onlar şunlardır" takdiriyle merfûdur.
5312. Metin
وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٤)
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٤)} “Biz her peygamberi, kendilerine açıklasın diye ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, Azîzdir, Hakîmdir.”
5313. Metin
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ} إلا متكلماً بلغتهم {لِيُبَيّنَ لَهُمْ} ما هو مبعوث به وله فلا يكون لهم حجة على الله ولا يقولون له لم نفهم ما خوطبنا به فإن قلت إن رسولنا ﷺ بعث إلى الناس جميعاً بقوله قُلْ يا أَيُّهَا الناس إِنّى رَسُولُ الله إِلَيْكُمْ جَمِيعًا بل إلى الثقلين وهم على ألسنة مختلفة فإن لم تكن للعرب حجة فلغيرهم الحجة قلت لا يخلو إما إن ينزل بجميع الألسنة أو بواحد منها فلا حاجة إلى نزوله بجميع الألسنة لأن الترجمة تنوب عن ذلك وتكفي التطويل فتعين أن ينزل بلسان واحد وكان لسان قومه أولى بالتعيين لأنهم أقرب إليه ولأنه أبعد من التحريف والتبديل {فَيُضِلُّ الله مَن يَشَاء} من آثر سبب الضلالة {وَيَهْدِى مَن يَشَاءُ} من آثر سبب الاهتداء {وَهُوَ العزيز} فلا يغالب على مشيئته {الحكيم} فلا يخذل إلا أهل الخذلان
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ} Ancak onların diliyle konuşur halde [gönderdik]. {لِيُبَيّنَ لَهُمْ} Kendisiyle ve kendisi için gönderildiği şeyleri [açıklasın diye]. Böylece onların Allah'a karşı bir mazeretleri kalmaz ve O'na: "Bize hitap edilen şeyi anlamadık" diyemezler. Eğer: "Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem: {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا} 'De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah'ın elçisiyim' ayetinin gereğince bütün insanlara, hatta dilleri farklı olan iki cemaate (insanlara ve cinlere) gönderilmiştir; bu durumda Arapların mazereti olmasa bile diğerlerinin mazereti olur" dersen, derim ki: [Vahiy] ya bütün dillerde inecekti ya da tek bir dilde. Bütün dillerde inmesine gerek yoktur; zira tercüme bu görevi görür ve gereksiz uzatmayı önler. Böylece tek bir dilde inmesi zorunlu oldu. Kavminin dili ise belirlenmeye daha layıktı; zira onlar kendisine en yakın olanlardı ve bu dil tahrif ve değiştirmeden daha uzaktı. {فَيُضِلُّ الله مَن يَشَاء} Sapıklık sebebini tercih eden kimseyi [saptırır]. {وَيَهْدِى مَن يَشَاءُ} Doğru yolu bulma sebebini tercih eden kimseyi [hidayete erdirir]. {وَهُوَ العزيز} Dilemesine karşı galip gelinemez. {الحكيم} Ancak yüzüstü bırakılmayı hak edenleri yüzüstü bırakır.
5314. Metin
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٥)
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٥)} “Andolsun ki Mûsâ'yı, 'Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat' diye mucizelerimizle gönderdik. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.”
5315. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا موسى بآياتنا} التسع {أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ} بأن أخرج أو أي أخرج لأن الإرسال فيه معنى القول كأنه قيل أرسلناه وقلنا له أخرج قومك {مِنَ الظلمات إِلَى النور وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ الله} وأنذرهم بوقائعه التي وقعت على الأمم قبلهم قوم نوح وعاد وثمود ومنه أيام العرب لحروبها وملاحمها أو بأيام الإنعام حيث ظلل عليهم الغمام وأنزل عليهم المن والسلوى
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا موسى بآياتنا} Dokuz mucizemizle [gönderdik]. {أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ} [Kavmini] çıkar diye veya yani çıkar; çünkü gönderme eylemi söz manasını içerir. Sanki: "Onu gönderdik ve ona: 'Kavmini çıkar' dedik" denilmiş gibidir. {مِنَ الظلمات إِلَى النور وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ الله} Onlardan önceki Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin başına gelen olaylarla onları uyar. Savaşları ve destanları için kullanılan "Eyyâmü'l-Arab" (Arapların günleri) tabiri de bundandır. Yahut üzerlerine bulutların gölgelik kılındığı, kendilerine kudret helvası ve bıldırcın indirildiği,
5316. Metin
إبراهيم (٥ _ ٩)
İbrâhîm (5 - 9)
5317. Metin
وفلق لهم البحر {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّكُلّ صَبَّارٍ} على البلايا {شَكُورٍ} على العطايا كأنه قال لكل مؤمن إذ الإيمان نصفان نصف صبر ونصف شكر
ve onlar için denizin yarıldığı nimet günleriyle [onlara hatırlat]. {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّكُلّ صَبَّارٍ} Belalara karşı [çok sabreden], {شَكُورٍ} İhsanlara karşı [çok şükreden herkese ibretler vardır]. Sanki 'her mümin için' demiştir; zira iman iki yarımdır: yarısı sabır, yarısı şükürdür.
5318. Metin
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلَاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ (٦)
{وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلَاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ (٦)} “Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: 'Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O, sizi azabın en kötüsüne uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtarmıştı. Bunda Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.'”
5319. Metin
{وإذ قال موسى لقومه اذكروا نعمة الله عليكم إذ أنجاكم من آل فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوء العذاب} إذ ظرف للنعمة بمعنى الإنعام اي انعامه عليكم إذ ذلك الوقت أو بدل اشتمال من نعمة الله أي اذكروا وقت إنجائكم {وَيُذَبّحُونَ أَبْنَاءكُمْ} ذكر في البقرة يذبحون وفي الأعراف يقتلون بلا واو وهنا مع الواو والحاصل أن التذبيح حيث طرح الواو جعل تفسيراً للعذاب وبياناً له وحيث أثبت الواو جعل التذبيح من حيث إنه زاد على جنس العذاب كأنه جنس آخر {وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ وَفِى ذلكم بَلاء مِّن رَّبّكُمْ عَظِيمٌ} الإشارة إلى العذاب والبلاء المحنة أو إلى الإنجاء والبلاء النعمة ونبلوكم بالشر والخير فتنة
{وإذ قال موسى لقومه اذكروا نعمة الله عليكم إذ أنجاكم من آل فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوء العذاب} Buradaki {إذ} ifadesi, nimet (ihsan) manasındaki en-ni'me kelimesinin zarfıdır; yani 'O vakitteki O'nun size olan ihsanı' demektir. Yahut Allah'ın nimetinden bedel-i iştimaldir; yani 'Kurtarıldığınız vakti hatırlayın' demektir. {وَيُذَبّحُونَ أَبْنَاءكُمْ} Bu ifade Bakara sûresinde vav harfi olmaksızın 'boğazlıyorlar' ({يُذَبِّحُونَ}), A'râf sûresinde 'öldürüyorlar' ({يُقَتِّلُونَ}) şeklinde, burada ise vav ile zikredilmiştir. Netice şudur: Vav'ın atıldığı yerlerde boğazlama, azabın bir tefsiri ve beyanı kılınmıştır. Vav'ın sabit tutulduğu yerde ise boğazlama, genel azap türüne ziyade kılındığı cihetle sanki başka bir türmüş gibi değerlendirilmiştir. {وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ وَفِى ذلكم بَلاء مِّن رَّبّكُمْ عَظِيمٌ} İşaret azaba yöneliktir ve belâ, mihnet/sıkıntı demektir; yahut kurtarılmaya yöneliktir ve belâ, nimet demektir; nitekim [ayette]: 'Sizi şer ve hayır ile sınarız' buyrulmuştur.
5320. Metin
وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ (٧)
{وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ (٧)} “Hani Rabbiniz şöyle bildirmişti: 'Andolsun, eğer şükrederseniz size [nimetimi] muhakkak artırırım; ama nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.'”
5321. Metin
{وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ} أي آذن ونظير تأذن وآذن توعد وأوعد ولا بد في تفعل من زيادة معنى ليس في أفعل كأنه قيل وإذ آذن ربكم إيذاناً بليغاً تنتفي عنده الشكوك والشبه وهو من جملة ما قال موسى لقومه وانتصابه للعطف على نعمة الله عليكم كأنه قيل وإذ قال موسى لقومه اذكروا نعمة الله عليكم واذكروا حين تأذن ربكم والمعنى وإذ تأذن ربكم فقال {لَئِن شَكَرْتُمْ} يا بني إسرائيل ما خولتكم من نعمة الإنجاء وغيرها {لأَزِيدَنَّكُمْ} نعمة إلى نعمة فالشكر قيد الموجود وصيد المفقود وقيل إذا سمعت النعمة نعمه الشكر تأهبت للمزيد وقال ابن عباس ﵄ لئن شكرتم بالجد في الطاعة لأزيدنكم بالجد في المثوبة {وَلَئِن كَفَرْتُمْ} ما أنعمت به عليكم {إِنَّ عَذَابِى لَشَدِيدٌ} لمن كفر نعمتي أما في الدنيا فسلب النعمة وأما في العقبى فتوالى النقم
{وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ} Yani bildirdi (âzene). Te'ezzene ve âzene kalıplarının benzeri, teva'ade ve eva'ade (tehdit etti) kelimeleridir. Tefa''ale babında, ef'ale babında bulunmayan bir mana fazlalığı mutlaka bulunur. Sanki: 'Hani Rabbiniz, kendisinde hiçbir şüphe ve tereddüt kalmayacak şekilde kuvvetli bir bildiriyle bildirmişti' denilmiştir. Bu da Mûsâ'nın kavmine söyledikleri cümlesindendir. Nasb durumu ise {نعمة الله عليكم} üzerine atıftan ötürüdür; sanki: 'Hani Mûsâ kavmine: Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ve Rabbinizin bildirdiği vakti hatırlayın' denilmiştir. Anlamı şudur: Rabbiniz bildirip şöyle dedi: {لَئِن شَكَرْتُمْ} Ey İsrâiloğulları, kurtulma ve diğer hususlarda size bağışladığım şeylere [şükrederseniz], {لأَزِيدَنَّكُمْ} nimet üstüne nimet [artırırım]. Şükür, mevcut olanın bağı, kayıp olanın avıdır. Denildi ki: Nimet, şükrün 'nimet' dediğini işitince artmaya hazırlanır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: 'Eğer itaatte gayret göstererek şükrederseniz, mükâfatta gayret göstererek kesinlikle artırırım.' {وَلَئِن كَفَرْتُمْ} Size verdiğim nimetlere nankörlük ederseniz, {إِنَّ عَذَابِى لَشَدِيدٌ} Nimetimi inkâr eden için [azabım pek şiddetlidir]. Dünyada nimetin çekilip alınması, ahirette ise cezaların peş peşe gelmesidir.
5322. Metin
وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ (٨)
{وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ (٨)} “Mûsâ dedi ki: 'Eğer siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi inkâr etseniz, şüphesiz Allah ganîdir, hamîddir.'”
5323. Metin
{وَقَالَ مُوسَى إِن تَكْفُرُواْ أَنتُمْ} يا بني إسرائيل {وَمَن فِى الأرض جَمِيعاً} والناس كلهم {فَإِنَّ الله لَغَنِىٌّ} عن شكركم {حَمِيدٌ} وإن لم يحمده الحامدون وأنم ضررتم أنفسكم حيث حرمتموها الخير الذي لا بد لكم منه
{وَقَالَ مُوسَى إِن تَكْفُرُواْ أَنتُمْ} Ey İsrâiloğulları! {وَمَن فِى الأرض جَمِيعاً} ve insanların tamamı [inkâr etse], {فَإِنَّ الله لَغَنِىٌّ} Şükrünüzden müstağnidir. {حَمِيدٌ} Övenler O'nu övmese de O övgüye layıktır. Siz ancak kendinize zarar vermiş olursunuz; zira muhtaç olduğunuz hayırdan kendinizi mahrum bırakmış bulunmaktasınız.
5324. Metin
أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوا إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ (٩)
{أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوا إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ (٩)} “Sizden öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberi size gelmedi mi? Onları Allah'tan başkası bilmez. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti de onlar ellerini ağızlarına götürmüşler ve: 'Biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ettik ve doğrusu bizi çağırdığınız şeyden derin bir şüphe içindeyiz' demişlerdi.”
5325. Metin
{أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الذين مِن قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ} من كلام موسى لقومه أو ابتداء خطاب لأهل عصر محمد ﵇ {والذين مِن بَعْدِهِمْ لاَ يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ الله} جملة من مبتدأ وخبر وقعت اعتراضاً أو عطف الذين من بعدهم على قوم نوح ولا
{أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الذين مِن قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ} Mûsâ'nın kendi kavmine hitabındandır yahut Muhammed -aleyhisselâm- dönemindekilere hitaben yeni bir başlangıçtır. {والذين مِن بَعْدِهِمْ لاَ يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ الله} İtiraz cümlesi (ara cümle) olarak gelmiş mübteda ve haberden oluşan bir cümledir; yahut {الذين مِن بَعْدِهِمْ} ifadesi {قَوْمِ نُوحٍ} üzerine matuftur ve
5326. Metin
إبراهيم (٩ _ ١١)
İbrâhîm (9 - 11)
5327. Metin
يعلمهم إلا الله اعتراض والمعنى أنهم من الكثرة بحيث لا يعلم عددهم إلا الله وعن ابن عباس ﵄ بين عدنان وإسماعيل ثلاثون أباً لا يعرفون ورُوى أنه ﵇ قال عند نزول هذه الآية كذب النسابون {جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بالبينات} بالمعجزات {فَرَدُّواْ أَيْدِيَهُمْ فِى أَفْوَاهِهِمْ} الضميران يعودان إلى الكفرة أي أخذوا أناملهم بأسنانهم تعجباً أو عضوا عليها تغيظاً أو الثاني يعود إلى الأنبياء أي رد القوم أيديهم في أفواه الرسل كيلا يتكلموا بما أرسلوا به {وَقَالُواْ إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِى شَكّ مّمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ} من الإيمان بالله والتوحيد {مُرِيبٍ} موقع في الريبة
{لاَ يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ الله} ifadesi itiraz cümlesidir. Mana şudur: Onlar o kadar çokturlar ki sayılarını ancak Allah bilir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [şöyle rivayet edilmiştir]: "Adnan ile İsmâil arasında bilinmeyen otuz ata vardır." Rivayet edildiğine göre Peygamber -aleyhisselâm- bu ayet indiğinde: "Nesepçiler yalan söyledi" buyurmuştur. {جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بالبينات} Mucizelerle [geldiler]. {فَرَدُّواْ أَيْدِيَهُمْ فِى أَفْوَاهِهِمْ} İki zamir de kâfirlere döner; yani şaşkınlıktan parmaklarını dişlediler yahut öfkelerinden ısırdılar demektir. Ya da ikinci zamir peygamberlere döner; yani kavim, gönderildikleri şeyleri konuşmasınlar diye ellerini elçilerin ağızlarına koydular demektir. {وَقَالُواْ إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِى شَكّ مّمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ} Allah'a iman ve tevhidden [bizi davet ettiğiniz şeyden]. {مُرِيبٍ} Şüpheye düşüren [bir şüphe içindeyiz].
5328. Metin
قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٠)
{قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٠)} “Peygamberleri dedi ki: 'Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe? O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelemek için sizi çağırıyor.' Onlar dediler ki: 'Siz de bizim gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz. Bizi atalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin.'”
5329. Metin
{قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِى الله شَكٌّ} أدخلت همزة الإنكار على الظرف لأن الكلام ليس في الشك إنما هو في المشكوك فيه وأنه لا يحتمل الشك لظهور الأدلة وهو جواب قولهم وإنا لفي شك {فاطر السماوات والأرض يَدْعُوكُمْ} إِلَى الإيمان {لِيَغْفِرَ لَكُمْ مّن ذُنُوبِكُمْ} إِذا آمنتم ولم تجيء مع من إلا في خطاب الكافرين كقوله واتقوه وَأَطِيعُونِ يغفر لكم من ذنوبكم يا قومنا أجيبوا داعى الله وآمنوا به يغفر لكم من ذنوبكم وقال في خطاب المؤمنين هَلْ أَدُلُّكمْ على تجارة إلى أن قال يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وغير ذلك مما يعرف بالاستقرار وكان ذلك للتفرقة بين الخطابين ولئلا يسوي بين الفريقين في الميعاد {وَيُؤَخّرَكُمْ إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} إلى وقت قد سماه وبين مقداره {قَالُواْ} أي القوم {إِنْ أَنتُمْ} ما أنتم {إِلاَّ بَشَرٌ مّثْلُنَا} لا فضل بيننا وبينكم ولا فضل لكم علينا فلم تخصون بالنبوة دوننا {تُرِيدُونَ أَن تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آباؤنا} والأصنام {فَأْتُونَا بسلطان مُّبِينٍ} بحجة بينة وقد جاءتهم رسلهم بالبينات وإنما أرادوا بالسلطان المبين آية قد اقترحوها تعنتاً ولجاجا
{قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِى الله شَكٌّ} “Elçileri dedi ki: ‘Allah hakkında bir şüphe mi var?’” İnkâr hemzesi zarfın başına getirilmiştir; çünkü söz şüphenin kendisi hakkında değil, hakkında şüphe duyulan [Allah] hakkındadır ve delillerin apaçıklığından ötürü O'nun hakkında şüpheye yer yoktur. Bu, onların “Biz şüphe içindeyiz” sözlerine bir cevaptır. {فاطر السماوات والأرض يَدْعُوكُمْ} “Gökleri ve yeri yaratan [O Allah], sizi çağırıyor” imana, {لِيَغْفِرَ لَكُمْ مّن ذُنُوبِكُمْ} “günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak” iman ettiğiniz takdirde. [Bağışlama vaadinde] {مِنْ} edatı sadece kâfirlere yönelik hitapta gelmiştir; nitekim [Nûh suresinde] {وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ * يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ} “O'ndan sakının ve bana itaat edin ki günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın” [ve Ahkâf suresinde] {يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ} “Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun ve O'na iman edin ki günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın” buyrulmuştur. Müminlere yönelik hitapta ise: {هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ تِجَارَةٍ} “Size bir ticaret göstereyim mi...” buyurup ardından {يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ} “Günahlarınızı bağışlar” demiş ve istikrâ (tümevarım) yoluyla bilinen diğer benzer ifadeler yer almıştır. Bu durum, iki hitap arasını ayırmak ve [ilahi] vaatte iki zümreyi bir tutmamak içindir. {وَيُؤَخّرَكُمْ إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} “ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelesin.” İsmini belirleyip miktarını açıkladığı bir vakte kadar. {قَالُواْ} “Dediler ki:” yani kavim [dedi ki]: {إِنْ أَنتُمْ} “Siz” değilsiniz {إِلاَّ بَشَرٌ مّثْلُنَا} “bizim gibi bir beşerden başkası [değilsiniz].” Bizimle sizin aranızda bir üstünlük farkı yoktur ve sizin bize bir üstünlüğünüz de yoktur; öyleyse niçin bize değil de sadece size peygamberlik verildi? {تُرِيدُونَ أَن تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آباؤنا} “Siz bizi atalarımızın tapmakta olduklarından çevirmek istiyorsunuz” putlardan [çevirmek istiyorsunuz], {فَأْتُونَا بسلطان مُّبِينٍ} “Öyleyse bize apaçık bir delil getirin!” Açık bir delil [getirin]. Oysa elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi; ancak onlar apaçık delilden maksat olarak inat ve dikbaşlılık sebebiyle kendi teklif ettikleri bir mucizeyi kastediyorlardı.
5331. Metin
قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١١)
{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١١)} “Peygamberleri onlara dedi ki: 'Biz de ancak sizin gibi birer insanız; fakat Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmadan size bir delil getirmemiz bizim haddimize değildir. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.'”
5332. Metin
{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مثلكم} تسليم لقولهم إنهم بشر مثلهم {ولكن الله يَمُنُّ على مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ} بالإيمان والنبوة كما منّ علينا {وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُمْ بسلطان إِلاَّ بِإِذْنِ الله} جواب لقولهم فأتونا بسلطان مبين والمعنى أن الإتيان بالآية التي قد قد اقترحتموها لبس إلينا ولا في استطاعتنا وإنما هو أمر يتعلق بمشيئة الله تعالى {وَعَلَى الله فَلْيَتَوَكَّلِ المؤمنون} أمر منهم للمؤمنين كافة
{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلاَّ بَشَرٌ مثلكم} Onların 'kendileri gibi birer insan oldukları' yönündeki sözlerini ikrar etmektir. {ولكن الله يَمُنُّ على مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ} Bize lütfettiği gibi iman ve peygamberlikle lütufta bulunur. {وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُمْ بسلطان إِلاَّ بِإِذْنِ الله} 'Bize apaçık bir delil getirin' sözlerine cevaptır. Anlamı şudur: Teklif edip durduğunuz mucizeyi getirmek bizim elimizde ve takatimizde değildir; bu ancak Allah Teâlâ'nın dilemesine bağlı bir iştir. {وَعَلَى الله فَلْيَتَوَكَّلِ المؤمنون} Bütün müminlere yönelik bir tevekkül emridir.
5333. Metin
إبراهيم (١٢ _ ١٧)
İbrâhîm (12 - 17)
5334. Metin
بالتوكل وقصدوا به أنفسهم قصداً أولياً كأنهم قالوا ومن حقنا أن نتوكل على الله في الصبر على معاندتكم ومعاداتكم وإيذائكم ألا ترى إلى قوله
Tevekkülü emretmişler ve bununla öncelikle kendilerini kastetmişlerdir; sanki şöyle demişlerdir: İnadınıza, düşmanlığınıza ve eziyetlerinize sabretme konusunda Allah'a tevekkül etmek bizim de hakkımızdır. Baksana O'nun şu buyruğuna:
5335. Metin
وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ (١٢)
{وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ (١٢)} “Bize yollarımızı göstermişken Allah'a ne diye tevekkül etmeyelim? Bize verdiğiniz eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.”
5336. Metin
{وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى الله} معناه وأي عذر لنا في ألا نتوكل عليه {وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا}
{وَمَا لَنَا أَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى الله} Manası: O'na tevekkül etmememiz için bizim ne mazeretimiz olabilir? {وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا}
5337. Metin
وقد فعل بنا ما يوجب توكلنا عليه وهو التوفيق لهداية كل منا سبيله الذي يجب عليه سلوكه في الدين قال أبو تراب التوكل طرح البدن في العبودية وتعلق القلب بالربوبية والشكر عندالعطاء والصبر عند البلاء {وَلَنَصْبِرَنَّ على مَا آذَيْتُمُونَا} جواب قسم مضمر أي حلفوا على الصبر على أذاهم وأن لا يمسكوا عن دعائهم {وَعَلَى الله فَلْيَتَوَكَّلِ المتوكلون} أي فليثبت المتوكلون على توكلهم حتى لا يكون تكرار
O'na tevekkül etmemizi gerektiren şeyi bize yapmış, yani her birimize dinde tutması gereken yolunu gösterme muvaffakiyetini vermiştir. Ebû Türâb şöyle demiştir: 'Tevekkül; bedeni kulluğa atmak, kalbi rubûbiyyete bağlamak, verildiğinde şükretmek ve bela anında sabretmektir.' {وَلَنَصْبِرَنَّ على مَا آذَيْتُمُونَا} Gizli bir yeminin cevabıdır; yani eziyetlerine sabredeceklerine ve davetlerinden vazgeçmeyeceklerine yemin ettiler. {وَعَلَى الله فَلْيَتَوَكَّلِ المتوكلون} Yani bir tekrar olmaması için: Tevekkül edenler tevekküllerinde sebat etsinler [demektir].
5338. Metin
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ (١٣)
{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ (١٣)} “İnkâr edenler peygamberlerine dediler ki: 'Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!' Rableri de onlara: 'Zalimleri mutlaka helak edeceğiz!' diye vahyetti.”
5339. Metin
{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ لِرُسُلِهِمْ} سبْلنا لرسْلهم أبو عمرو {لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِّنْ أَرْضِنَا} من ديارنا {أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا} أي ليكونن أحد الأمرين إخراجكم أو عودكم وحلفوا على ذلك والعود بمعنى الصيرورة وهو كثير في كلام العرب أو خاطبوا به كل رسول ومن آمن معه فغلبوا في الخطاب الجماعة على الواحد {فأوحى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظالمين} القول مضمر أو أجرى الإيحاء مجرى القول لأنه ضرب منه
{وَقَالَ الذين كَفَرُواْ لِرُسُلِهِمْ} Ebû Amr سُبُلَنَا ve لِرُسُلِهِمْ kelimelerini [sin ve sâd harflerinin sükûnuyla] سُبْلَنَا ve لِرُسْلِهِمْ şeklinde okumuştur. {لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِّنْ أَرْضِنَا} Diyarımızdan [çıkaracağız]. {أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا} Yani iki durumdan biri kesinlikle gerçekleşecektir: Ya çıkarılmanız ya da dönmeniz. Bunun üzerine yemin ettiler. Avdet (العود), 'olmak/dönüşmek' (الصَّيْرُورَة) manasındadır ve Arap kelamında çokça geçer. Yahut bu sözle her peygambere ve onunla birlikte iman edenlere hitap etmişler ve hitapta çoğulu tekile galip kılmışlardır. {فأوحى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظالمين} 'Kavl' (söz) takdir edilmiştir veya vahiy sözün bir türü olduğu için söz konumuna getirilmiştir.
5340. Metin
وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ (١٤)
{وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ (١٤)} “Ve onlardan sonra o yurda mutlaka sizi yerleştireceğiz. Bu, huzurumda durmaktan korkan ve tehdidimden sakınan kimseler içindir.”
5341. Metin
{وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأرض مِن بَعْدِهِمْ} أي أرض الظالمين وديارهم في الحديث من آذى جاره ورثه الله داره {ذلك} الإهلاك والإسكان أي ذلك الأمر حق {لِمَنْ خَافَ مَقَامِي} موقفي وهو موقف الحساب أو المقام مقحم أو خاف قيامي عليه بالعلم كقوله أَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ على كل نفس بما كسبت والمعنى أن ذلك حق للمتقين {وَخَافَ وَعِيدِ} عذابي وبالياء يعقوب
{وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأرض مِن بَعْدِهِمْ} Yani zalimlerin yurduna ve diyarlarına [yerleştireceğiz]. Hadiste şöyle buyrulmuştur: 'Kim komşusuna eziyet ederse Allah onun evini başkasına miras bırakır.' {ذلك} helak etmek ve yerleştirmek; yani bu iş haktır. {لِمَنْ خَافَ مَقَامِي} Huzurumu; yani hesap yerini [korkan kimse içindir]. Yahut makam kelimesi fazlalıktır (tekit içindir); ya da {أَفَمَنْ هُوَ قَائِمٌ عَلَى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ} ayetinde olduğu gibi 'O'nun ilmiyle kendisini gözetmesinden korkan' manasındadır. Anlam: Bu mükâfat takva sahiplerinin hakkıdır. {وَخَافَ وَعِيدِ} Azabımdan korkan [içindir]. Ya'kūb kıraatinde ye harfiyle ({وَعِيدِي}) okunmuştur.
5342. Metin
وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (١٥)
{وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ (١٥)} “[Peygamberler] fetih istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğradı.”
5343. Metin
{واستفتحوا} واستنصروا الله على أعدائهم وهو معطوف على أوحى إليهم {وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ} وخسر كل متكبر بطر {عَنِيدٍ} مجانب للحق معناه فنصروا وظفروا وأفلحوا وخاب كل جبار عنيد وهم قومهم وقيل الضمير لكفار ومعناه واستفتح الكفار على الرسل ظناً منهم بأنهم على الحق والرسل على الباطل وخاب كل جبار عنيد منهم ولم يفلح باستفتاحه
{واستفتحوا} Düşmanlarına karşı Allah'tan yardım ve zafer dilediler. Bu ifade {أوحى إليهم} cümlesine matuftur. {وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ} Büyüklük taslayan ve şımaran herkes hüsrana uğradı. {عَنِيدٍ} Haktan sapan demektir. Anlamı şudur: Yardım gördüler, zafere ulaştılar, kurtuldular ve her inatçı zorba -ki onlar kendi kavimleridir- hüsrana uğradı. Denildi ki zamir kâfirlere aittir; manası: Kâfirler, kendilerinin hak, peygamberlerin ise batıl üzere olduklarını sanarak peygamberlere karşı fetih ve hüküm istediler. Onlardan her inatçı zorba hüsrana uğradı ve fetih istemesiyle bir kurtuluşa eremedi.
5344. Metin
مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ (١٦)
{مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ (١٦)} “Ardından da cehennem vardır ve ona irinli sudan içirilecektir.”
5345. Metin
{مِّن وَرَآئِهِ} من بين يديه {جَهَنَّمُ} وهذا وصف حاله وهو في الدنيا لأنه مرصد لجهنم فكأنها بين يديه وهو على شفيرها أو وصف حاله في الآخرة حيث يبعث ويوقف {ويسقى} معطوف على محذوف تقديره من ورائه جهنم يلقى فيها ما يلقى ويسقى {مِن مَّاءٍ صَدِيدٍ} ما يسيل من جلود اهل النار وصديد عطف بيان الماء لأنه مبهم فبين بقوله صديد
{مِّن وَرَآئِهِ} Önünde [demektir]. {جَهَنَّمُ} Bu, onun dünyadaki halinin vasfıdır; çünkü o cehennem için gözetlenmektedir, cehennem sanki önündedir ve o onun kenarındadır. Yahut diriltilip durdurulduğu ahiretteki halinin vasfıdır. {ويسقى} mahzûf bir fiile matuftur; takdiri: 'Önünde cehennem vardır, orada göreceğini görür ve içirilir' şeklindedir. {مِن مَّاءٍ صَدِيدٍ} Cehennemliklerin derilerinden akan şeydir. Sadîd kelimesi mâ' (su) kelimesinin atf-ı beyânıdır; çünkü kapalıdır, sadîd denilerek açıklanmıştır.
5346. Metin
يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُسِيغُهُ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَائِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ (١٧)
{يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُسِيغُهُ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَائِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ (١٧)} “Onu yutmaya çalışır fakat boğazından kolayca geçiremez. Ölüm ona her taraftan gelir de o bir türlü ölmez. Arkasından da çetin bir azap vardır.”
5347. Metin
{يَتَجَرَّعُهُ} يشربه جرعة جرعة {وَلاَ يَكَادُ يُسِيغُهُ}
{يَتَجَرَّعُهُ} Onu yudum yudum içer. {وَلاَ يَكَادُ يُسِيغُهُ}
5348. Metin
ولا يقارب أن يسيغه فكيف تكون الإساغة كقوله لم يكد يراها أي لم يقرب من رؤيتها فكيف يراها {وَيَأْتِيهِ الموت مِن كُلِّ مَكَانٍ} أي أسباب الموت من كل جهة أو من كل مكان من جسده وهذا لفظيع لما يصيبه من الآلام أي لو كان ثمة موت لكان كل واحد منها مهلكاً {وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ} لأنه لو مات لاستراح {وَمِن وَرَائِهِ} ومن بين يديه {عَذَابٌ غَلِيظٌ} أي في كل وقت يستقبله يتلقى عذاباً أشد مما قبله وأغلظ وعن الفضيل هو قطع الأنفاس وحبسها في الأجساد
Boğazından geçirmeye yaklaşamaz bile; nerede kaldı ki kolayca geçirsin! Tıpkı: 'Onu neredeyse göremeyecekti' yani görmeye bile yaklaşamadı, nerede kaldı ki görsün denilmesi gibidir. {وَيَأْتِيهِ الموت مِن كُلِّ مَكَانٍ} Yani ölüm sebepleri her yönden yahut bedeninin her bir yerinden gelir. Çektiği acıların dehşetinden ötürü bu ifade kullanılmıştır; yani şayet ölüm olsaydı, o sebeplerin her biri helak edici olurdu. {وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ} Çünkü ölseydi rahatlardı. {وَمِن وَرَائِهِ} Önünde ise {عَذَابٌ غَلِيظٌ} Çetin bir azap vardır; yani karşılayacağı her vakitte öncekinden daha şiddetli ve daha çetin bir azapla karşılaşır. Fudayl'dan rivayetle: Bu, nefeslerin kesilip bedenlerde hapsedilmesidir.
5349. Metin
مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلَى شَيْءٍ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (١٨)
{مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلَى شَيْءٍ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (١٨)} “Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte derin sapıklık budur.”
5350. Metin
{مَثَلُ الذين} مبتدأ محذوف الخبر أي فيما يتلى عليكم مثل الذين {كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ} والمثل مستعار للصفة التي فيها غرابة وقوله {أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ} جملة
{مَثَلُ الذين} haberi mahzûf bir mübtedadır (öznedir); yani 'Size okunanlar arasında {كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ} [Rablerini inkâr edenlerin durumu da vardır]' demektir. Mesel (örnek/durum) kelimesi, içinde gariplik bulunan sıfat (nitelik) için istiare yoluyla kullanılmıştır. {أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ} sözü ise bir cümledir,
5351. Metin
مستأنفة على تقدير سؤال سائل يقول كيف مثلهم فقيل أعمالهم كرماد {اشتدت بِهِ الريح} الرياح مدني {فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ} جعل العصف لليوم وهو لما فيه وهو الريح كقولك يوم ماطر وأعمال الكفرة المكارم التي كانت لهم من صلة الأرحام وعتق الرقاب وفداء الأسرى وعقر الإبل للأضياف وغير ذلك شبهها في حبوطها لبنائها على غير أساس وهو الإيمان بالله تعالى برماد طيرته الريح العاصف {لاَّ يَقْدِرُونَ} يوم القيامة {مِمَّا كَسَبُواْ} من أعمالهم {على شَيْءٍ} أي لا يرون له أثراً من ثواب كما لا يقدر من الرماد المطير في الريح على شيء {ذلك هُوَ الضلال البعيد} إشارة إلى بعد ضلالهم عن طريق الحق أو عن الثواب
Bu, 'Onların durumu nasıldır?' diyen birinin sorusu varsayılarak getirilmiş bir istînâf (başlangıç) cümlesidir ve 'Onların amelleri kül gibidir' denilmiştir. {اشتدت بِهِ الريح} [Medine kıraatinde] {الرياح} şeklindedir. {فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ} Fırtına vasfı güne verilmiştir; oysa bu durum günün içindeki şeye, yani rüzgâra aittir; tıpkı 'yağmurlu gün' denilmesi gibidir. İnkârcıların amelleri; akrabayı gözetmek, köle azat etmek, esirleri fidye ile kurtarmak, misafirler için deve kesmek ve benzeri yaptıkları güzel işlerdir. Yüce Allah'a iman gibi sağlam bir temele dayanmadığı için bu amellerin boşa gitmesini, şiddetli rüzgârın savurduğu bir küle benzetmiştir. {لاَّ يَقْدِرُونَ} Kıyamet gününde muktedir olamazlar; {مِمَّا كَسَبُواْ} yaptıkları amellerden, {على شَيْءٍ} hiçbir şeye; yani rüzgârda savrulan külden hiçbir şey elde tutulamadığı gibi, amellerinden de hiçbir sevap eseri göremezler. {ذلك هُوَ الضلال البعيد} Onların sapıklığının hak yoldan yahut sevaptan ne kadar uzak olduğuna bir işarettir.
5352. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٩)
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٩)} “Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Dilerse sizi yok eder ve yepyeni bir yaratılmış getirir.”
5353. Metin
{أَلَمْ تَرَ} ألم تعلم الخطاب لكل أحد {أَنَّ الله خَلَقَ السماوات والأرض} خالق مضافاً حمزة وعلي {بالحق} بالحكمة والأمر العظيم ولم يخلقها عبثاً {إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جديد} اي هو قارد على أن يعدم الناس ويخلق مكانهم خلقاً آخر على شكلهم أو على خلاف شكلهم إعلاماً بأنه قادر على إعدام الموجود وإيجاد المعدوم
{أَلَمْ تَرَ} Bilmedin mi? Hitap herkese yöneliktir. {أَنَّ الله خَلَقَ السماوات والأرض} Hamza ve Ali [el-Kisâî] izâfet ile [خَالِقُ السَّمَاوَاتِ] şeklinde okumuştur. {بالحق} Hikmetle ve büyük bir gaye ile [yarattı], onları boş yere yaratmadı. {إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جديد} Yani O, insanları yok etmeye ve onların yerine kendi suretlerinde veya başka bir surette başka bir yaratılmış getirmeye kādirdir. Bu, mevcut olanı yok etmeye ve yok olanı var etmeye kādir olduğunu bildirmektedir.
5354. Metin
وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (٢٠)
{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (٢٠)} “Bu, Allah'a asla güç değildir.”
5355. Metin
{وَمَا ذلك عَلَى الله بِعَزِيزٍ} بمتعذر
{وَمَا ذلك عَلَى الله بِعَزِيزٍ} İmkânsız [ve güç] değildir.
5356. Metin
وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ قَالُوا لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ (٢١)
{وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ قَالُوا لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ (٢١)} “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar. Zayıflar büyüklük taslayanlara derler ki: 'Biz size uymuştuk. Şimdi siz Allah'ın azabından zerre kadar bir şeyi bizden savabilir misiniz?' Onlar da şöyle derler: 'Eğer Allah bizi doğru yola iletseydi biz de sizi doğru yola iletirdik. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; bizim için kaçacak hiçbir yer yoktur.'”
5357. Metin
{وَبَرَزُواْ لِلَّهِ جَمِيعًا} ويبرزون يوم القيامة وإنما جيء به بلفظ الماضي لأن ما أخبر به ﷿ لصدقه كأنه قد كان ووجد ونحوه وَنَادَى أصحاب الجنة ونادى أصحاب النار وغير ذلك ومعنى بروزهم لله والله تعالى لا يتوارى عنه شيء حتى يبرز له أنهم كانوا يستترون من العيون عند ارتكاب الفواحش ويظنون أن ذلك خاف على الله فإذا كان يوم القيامة انكشفوا الله عند أنفسهم وعلموا أن الله لا تخفى عليه خافية أو خرجوا من قبورهم فبرزوا لحساب الله وحكمه {فَقَالَ الضعفاء} في الرأي وهم السفلة والا تباع وكتب
{وَبَرَزُواْ لِلَّهِ جَمِيعًا} “[Kıyamet gününde] hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar.” Yani kıyamet gününde ortaya çıkarlar. [Fiilin] geçmiş zaman lafzıyla getirilmesi, azîz ve celîl olan Allah'ın haber verdiği şeyin kesin doğruluğundan ötürü sanki olmuş ve gerçekleşmiş gibi kabul edilmesindendir. [Nitekim] {وَنَادَى أصحاب الجنة} “Cennet ehli seslendi” ve {ونادى أصحاب النار} “Cehennem ehli seslendi” [ayetleri] ve benzerleri de böyledir. Allah Teâlâ’dan hiçbir şey gizlenemeyeceği ve O’na karşı hiçbir şey saklanamayacağı halde onların Allah’ın huzuruna çıkmalarının (burûz) anlamı şudur: Onlar çirkin işleri işlerken gözlerden saklanıyor ve bunun Allah’a gizli kaldığını sanıyorlardı. Kıyamet günü geldiğinde ise kendi nefisleri nezdinde Allah’a karşı açığa çıkmış ve Allah’a hiçbir gizlinin saklı kalmayacağını anlamışlardır; ya da kabirlerinden çıkıp Allah’ın hesabı ve hükmü için meydana çıkmışlardır. {فَقَالَ الضعفاء} “[Bunun üzerine] zayıflar dedi ki:” Yani akıl ve görüş bakımından zayıf olanlar; ki bunlar ayak takımı ve tâbilerdir. [Mushaf'ta] yazılmıştır...
5359. Metin
إبراهيم (٢١ _ ٢٢)
İbrâhîm (21-22)
5360. Metin
الضعفاء بواو قبل الهمزة على لفظ من يفخم الألف قبل الهمزة فيميلها إلى الواو {لِلَّذِينَ استكبروا} وهم السادة والرؤساء الذين استغووهم وصدوهم عن الاستماع إلى الأنبياء وأتباعهم {إِنَّا كنا لكم تبعا} تابعبن جمع تابع على تبع كخادم وخدم وغائب وغيب أو ذوى تبع والتبع والاتباع يقال تبعه تبعاً {فَهَلْ أَنتُمْ مُّغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ الله مِن شَيْءٍ} فهل تقدرون على دفع شيء مما نحن فيه ومن الأولى للتبين والثانية للتبعيض كأنه قيل فهل أنتم مغنون عنا بعض الشيء الذي هو عذاب الله أو هما للتبعيض أي فهل أنتم مغنون عنا بعض شيء هو بعض عذاب الله ولما كان قول الضعفاء توبيخاً لهم وعتاباً على استغوائهم لأنهم علموا أنهم لا يقدرون على الإغناء عنهم {قَالُواْ} لهم مجيبين معتذرين {لَوْ هَدَانَا الله لَهَدَيْنَاكُمْ} أي لو هدانا الله إلى الإيمان في الدنيا لهديناكم إليه أي لو هدانا الله طريق النجاة من العذاب لهديناكم أي لأغنينا عنكم وسلكنا بكم طريق النجاة كما سلكنا بكم طريق الهلكة {سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا} مستويان علينا الجزع والصبر والهمزة وأم للتسوية روى أنهم يقولون في النار تعالوا نجزع فيجزعون خمسمائة عام فلا ينفعهم الجزع فيقولون تعالوا نصبر فيصبرون خمسمائة عام فلا ينفعهم الصبر ثم يقولون سواء علينا أجزعنا أم صبرنا واتصاله بما قبله من حيث إن عتابهم لهم كان جزعا مم هم فيه فقالوا لهم سواء علينا أجزعنا أم صبرنا يريدون أنفسهم وإياهم لاجتماعهم في اعقاب الصلالة التي كانوا مجتمعين فيها يقولون ما هذا الجزع والتوبيخ ولا فائدة في الجزع كما لا فائدة في الصبر {مَا لَنَا مِن مَّحِيصٍ} منجى ومهرب جزعنا أم صبرنا ويجوز أن يكون هذا من كلام الضعفاء والمستكبرين جميعا
ed-Duafâ (الضعفاء) kelimesi, hemzeden önceki elifi kalınlaştırıp (tefhim yapıp) vava meylederek telaffuz edenlerin lafzına uygun olarak hemzeden önce bir vav ile yazılmıştır. {لِلَّذِينَ استكبروا} Onlar, kendilerini saptıran ve peygamberleri dinlemekten ve onlara uymaktan alıkoyan efendiler ve önderlerdir. {إِنَّا كنا لكم تبعا} Tâbi olanlardık; tıpkı hâdim-hadem ve gāib-gayb gibi tâbi kelimesinin çoğulu teba'dır; yahut 'tebâat (tâbi olma) sahipleri' demektir. Teba' ve ittibâ' aynı köktendir; 'ona tâbi oldu' denilir. {فَهَلْ أَنتُمْ مُّغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ الله مِن شَيْءٍ} İçinde bulunduğumuz şeyden bir kısmını bizden savmaya gücünüz yeter mi? Birinci 'min' beyân (açıklama), ikincisi teb'îz (kısmiyet) içindir; sanki 'Allah'ın azabı olan şeyin bir kısmını bizden savabilir misiniz?' denilmiştir; yahut her ikisi de teb'îz içindir; yani 'Allah'ın azabının bir kısmı olan bir şeyi bizden savabilir misiniz?' Zayıfların bu sözü, onların kendilerinden azabı savamayacaklarını bildikleri halde kendilerini saptırdıkları için onlara bir azarlama ve kınama olunca, {قَالُواْ} [önderler] onlara cevap verip mazeret beyan ederek şöyle dediler: {لَوْ هَدَانَا الله لَهَدَيْنَاكُمْ} Yani 'Şayet dünyada Allah bizi imana iletseydi biz de sizi ona iletirdik' yahut 'Eğer Allah bizi azaptan kurtuluş yoluna iletseydi biz de sizi iletir, yani sizden azabı savar ve sizi helak yoluna soktuğumuz gibi kurtuluş yoluna da sokardık.' {سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا} Sızlanmak da sabretmek de bizim için birdir. Hemze ve em harfleri tesviye (eşitlik) içindir. Rivayet edilir ki onlar cehennemde: 'Gelin sızlanalım' derler; beş yüz yıl sızlanırlar fakat sızlanmaları fayda vermez. Sonra: 'Gelin sabredelim' derler; beş yüz yıl sabrederler fakat sabırları da fayda vermez. Sonra şöyle derler: 'Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir.' Bu sözün öncekiyle irtibatı şuradandır: Zayıfların önderleri kınamaları, içinde bulundukları durumdan ötürü bir sızlanmaydı; onlar da hem kendilerini hem de onları kastederek -çünkü dünyada birleştikleri sapıklığın cezasında da bir aradadırlar- 'Sızlansak da sabretsek de bizim için birdir' dediler. Yani: 'Bu sızlanma ve kınama da nedir? Sabretmede bir fayda olmadığı gibi sızlanmada da bir fayda yoktur.' {مَا لَنَا مِن مَّحِيصٍ} Sızlansak da sabretsek de kaçacak ve sığınacak bir kurtuluş yerimiz yoktur. Bunun hem zayıfların hem de büyüklük taslayanların ortak sözü olması da mümkündür.
5361. Metin
وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢٢)
{وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢٢)} “İş bitirilince şeytan der ki: 'Şüphesiz Allah size gerçeği vadetti. Ben de size vadettim ama size yalancı çıktım. Zaten benim sizin üzerinizde bir hâkimiyetim yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Doğrusu ben, daha önce beni [Allah'a] ortak koşmanızı da inkâr etmiştim. Şüphesiz zalimler için elem dolu bir azap vardır.'”
5362. Metin
{وَقَالَ الشيطان لَمَّا قُضِيَ الأمر} حكم بالجنة والنار لأهليهما وفرغ
{وَقَالَ الشيطان لَمَّا قُضِيَ الأمر} Cennet ve cehennem ehli için hüküm verilip tamamlandığında ve hesap bitirilip
5363. Metin
من الحساب ودخل أهل الجنة الجنة وأهل النار النار ورُوي أن الشيطان يقوم عند ذلك خطيباً على منبر من نار فيقول لأهل النار {إِنَّ الله وَعَدَكُمْ وَعْدَ الحق} وهو البعث والجزاء على الأعمال فوفى لكم بما وعدكم {وَوَعَدتُّكُمْ} بأن لا بعث ولا حساب ولا جزاء {فَأَخْلَفْتُكُمْ} كذبتكم {وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مّن سلطان} من تسلط واقتدار {إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ} لكني إلى الضلالة بوسوستي وتزييني والاستثناء منقطع لأن دعاء لبس من جنس السلطان {فاستجبتم لي} فأسرعتم إجابتي {فَلاَ تَلُومُونِي} لأن من تجرد للعداوة الا يلام إذا دعا إلى أمر قبيح مع أن الرحمن قد قال لكم لا يفتنكم الشيطان كما أخرج أبويكم من الجنة
cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdiğinde [bunu söyler]. Rivayet edildiğine göre şeytan o vakit ateşten bir minber üzerine çıkıp hatip olur ve cehennem ehline şöyle der: {إِنَّ الله وَعَدَكُمْ وَعْدَ الحق} Bu da diriliş ve amellere karşılık mükâfat/cezadır; Allah size vadettiği şeyi yerine getirdi. {وَوَعَدتُّكُمْ} Ben ise size yeniden dirilme, hesap ve ceza olmayacağını vadettim. {فَأَخْلَفْتُكُمْ} Size yalan söyledim. {وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مّن سلطان} Hiçbir hâkimiyet ve zorlayıcı gücüm yoktu, {إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ} fakat vesvesemle ve süslü göstermemle sizi sapıklığa çağırdım. Buradaki istisna munkatıdır; çünkü çağırmak, hâkimiyet ve zorlama türünden değildir. {فاستجبتم لي} Siz de hemen davetime icabet ettiniz. {فَلاَ تَلُومُونِي} Çünkü düşmanlığı apaçık ortada olan kimse çirkin bir şeye çağırdığında kınanmaz; üstelik Rahmân size: 'Şeytan ana babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin' buyurmuşken!
5364. Metin
إبراهيم (٢٢ _ ٢٤)
İbrâhîm (22-24)
5365. Metin
{وَلُومُواْ أَنفُسَكُمْ} حيث اتبعتموني بلا حجة ولا برهان وقول المعتزلة هذا دليل على أن الإنسان هو الذي يختار الشقاوة أو السعادة ويحصلها لنفسه وليس من الله إلا التمكين ولا من الشيطان إلا التزيين باطل لقوله لو هدانا الله اي إلى الايمان لهدينا كم كما مر {مَّا أَنَاْ بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ} لا ينجي بعضنا بعضاً من عذاب الله ولا يغيثه والا صراخ الإغاثة بمصرخيِّ حمزة اتباعاً للخاء غيره بفتح الياء لئلا تجتمع الكسرة واليآن بعد كسرتين وهو جمع مصرخ فالياء الأولى ياء الجمع والثانية ضمير المتكلم {إِنّي كَفَرْتُ بِمَا أشركتمون} وبالياء بصرى وما مصدرية {من قبل} متعلق بأشركتمونى أي كفرت اليوم بإشراككم إياي مع الله من قبل هذا اليوم أي في الدنيا كقوله ويوم القيامة يكفرون بشرككم ومعنى كفره بإشراكهم إياه تبرؤه منه واستنكاره له كقوله أَنَاْ بَرَاء مّنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله كَفَرْنَا بِكُمْ أو من قبل متعلق بكفرت وما موصولة أي كفرت من قبل حين أبيت السجود لآدم بالذي اشركتمونيه وهو الله ﷿ تقول أشركني فلان أي جعلني له شريكاً ومعنى إشراكهم الشيطان يالله طاعتهم له فيما كان يزينه لهم من عبادة الأوثان وهذا
{وَلُومُواْ أَنفُسَكُمْ} Çünkü hiçbir delil ve hüccet olmaksızın bana uydunuz. Mûtezile'nin: 'Bu, insanın bedbahtlığı veya saadeti bizzat kendisinin seçip kazandığına, Allah'tan sadece imkân verme, şeytandan ise sadece süsleme olduğuna delildir' şeklindeki sözü bâtıldır; zira daha önce geçtiği üzere 'Allah bizi -yani imana- iletseydi biz de sizi iletirdik' buyrulmuştur. {مَّا أَنَاْ بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ} Hiçbirimiz diğerini Allah'ın azabından kurtaramaz ve ona yardım edemez. Isrâh (إصراخ) imdada yetişmek demektir. Hamza, hâ harfine uyum sağlamak üzere [بِمُصْرِخِيِّ] şeklinde esre ile okumuştur; diğerleri ise iki esreden sonra bir esre ve iki yâ harfi yan yana gelmesin diye yâ harfinin fethasıyla [بِمُصْرِخِيَّ] okumuştur. Bu kelime 'musrıh' kelimesinin çoğuludur; birinci yâ çoğul yâ'sı, ikincisi mütekellim zamiridir. {إِنّي كَفَرْتُ بِمَا أشركتمون} Basra kıraatinde yâ iledir [أَشْرَكْتُمُونِي]. Mâ harfi masdariyyedir. {من قبل} [ifadesi] 'eşraktümûnî' fiiline müteallıktır; yani 'Bu günden önce, yani dünyada beni Allah'a ortak koşmanızı bugün inkâr ettim' demektir; nitekim: 'Kıyamet gününde sizin ortak koşmanızı inkâr ederler' buyrulmuştur. Şeytanın onların kendisini ortak koşmalarını inkâr etmesinin anlamı; bundan teberrî etmesi ve bunu reddetmesidir; tıpkı: 'Biz sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız, sizi inkâr ettik' denilmesi gibi. Yahut 'min kablu', 'kefartü' fiiline müteallıktır ve mâ mevsûledir; yani: 'Âdem'e secde etmekten kaçındığımda, beni Kendisine ortak kıldığınız Zât'ı -ki O, aziz ve celil olan Allah'tır- daha önce inkâr etmiştim.' Arapçada 'Filan beni ortak kıldı' yani 'Beni kendine ortak yaptı' denir. Onların şeytanı Allah'a ortak kılmalarının manası ise, putlara tapma konusunda onların gözünde süslediği şeylerde ona itaat etmeleridir. Ve bu,
5366. Metin
آخر قول الشيطان وقوله {إِنَّ الظالمين لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} قول الله ﷿ وقيل هو من تمام كلام ابليس وإنما حكى الله ﷿ ما سيقوله في ذلك الوقت ليكون لطفاً للسامعين
şeytanın sözünün sonudur. {إِنَّ الظالمين لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} sözü ise aziz ve celil olan Allah'ın kelâmıdır; İblis'in sözünün tamamı olduğu da söylenmiştir. Aziz ve celil olan Allah'ın, onun o vakitte söyleyeceği şeyleri aktarması ise dinleyenler için bir lütuf ve öğüt olsun diyedir.
5367. Metin
وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ (٢٣)
{وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ (٢٣)} “İman edip salih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Orada onların selamlaşmaları 'selâm'dır.”
5368. Metin
{وأدخل الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار خالدين فِيهَا} عطف على برزوا {بِإِذْنِ رَبّهِمْ} متعلق بأدخل أي أدخلتهم الملائكة الجنة بإذن الله وأمره {تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سلام} هو تسليم بعضهم على بعض في الجنة أو تسليم الملائكة عليهم
{وأدخل الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار خالدين فِيهَا} [وَبَرَزُوا] fiiline matuftur. {بِإِذْنِ رَبّهِمْ} [ifadesi] 'üdhıle' fiiline müteallıktır; yani melekler onları Allah'ın izni ve emriyle cennete girdirmişlerdir. {تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سلام} Cennette birbirlerine selam vermeleri yahut meleklerin onlara selam vermesidir.
5369. Metin
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ (٢٤)
{أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ (٢٤)} “Görmedin mi Allah nasıl bir misal verdi? Güzel bir kelime, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”
5370. Metin
{أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ الله مَثَلاً} أي وصفه وبينه {كَلِمَةً طَيّبَةً} نصب بمضمر أي جعل كلمة طيبة {كَشَجَرةٍ طَيّبَةٍ} وهو تفسير لقوله ضرب الله مثلا نحو سرف الأمير زيداً كساه حلة وحمله على فرس أو انتصب مثلا وكلمة يضرب أي ضرب كلمة طيبة مثلاً يعني جعلها مثلاً ثم قال كشجرة طيبة على أنها خبر مبتدأ محذوف أي هي كشجرة طيبة {أَصْلُهَا ثَابِتٌ} أي في الأرض ضارب بعروقه فيها {وَفَرْعُهَا} وأعلاها ورأسها {فِي السماء} والكلمة الطيبة كلمة التوحيد أصلها تصديق بالجنان وفرعها إقرار باللسان وأكلها عمل الأركان وكما أن الشجرة شجرة وإن لم تكن حاملاً فالمؤمن مؤمن وإن لم يكن عاملاً ولكن الأشجار لا تراد إلا للثمار فما أقوات النار إلا من الأشجار إذا اعتادت الإخفار في عهد الاثمار والشجرة كل
{أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ الله مَثَلاً} Yani nasıl vasfetti ve açıkladı? {كَلِمَةً طَيّبَةً} Gizli bir fiille mansubdur; yani 'Güzel bir kelimeyi kıldı...' {كَشَجَرةٍ طَيّبَةٍ} [Güzel bir ağaç gibi kıldı]. Bu, 'Allah bir misal verdi' sözünün açıklamasıdır; tıpkı 'Emir Zeyd'e ikramda bulundu; ona bir hil'at giydirdi ve ata bindirdi' denilmesi gibidir. Yahut 'meselen' ve 'kelimeten' kelimeleri 'darabe' fiiliyle mansubdur; yani 'Güzel kelimeyi bir misal kıldı' manasındadır; sonra da mahzûf bir mübtedanın haberi olarak 'O, güzel bir ağaç gibidir' manasında {كَشَجَرةٍ طَيّبَةٍ} buyrulmuştur. {أَصْلُهَا ثَابِتٌ} Yani kökleri yerde sağlamca tutunmuştur. {وَفَرْعُهَا} Üst kısmı ve tepesi ise {فِي السماء} Göktedir. Güzel kelime, tevhid kelimesidir; kökü kalple tasdik, dalı dille ikrar, meyvesi ise azalarla ameldir. Ağaç meyve vermese de nasıl ağaç sayılıyorsa, mümin de amel işlemese bile mümindir. Fakat ağaçlar sadece meyve versinler diye istenir; meyve verme vaktinde ürün vermemeyi alışkanlık haline getiren ağaçlar ise ancak ateşin yakıtı olur. Ağaç ise her türlü
5371. Metin
إبراهيم (٢٥ _ ٢٨)
İbrâhîm (25-28)
5372. Metin
شجرة مثمرة طيبة الثمار كالنخلة وشجرة التين ونحو ذلك والجمهور على أنها النخلة فعن ابن عمر ان رسول الله ﷺ قال ذات يوم إن الله تعالى ضرب مثل المؤمن شجرة فأخبروني ما هي فوقع الناس في شجر البوادي وكنت صبياً فوقع في قلبي أنها النخلة فهبت
hurma ve incir ağacı gibi meyveli ve meyvesi güzel olan her ağaçtır. Cumhurun görüşüne göre ise o hurma ağacıdır. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Resûlullah *sallallâhu aleyhi ve sellem* bir gün şöyle buyurdu: 'Şüphesiz Allah Teâlâ müminin durumunu bir ağaca benzetti. Söyleyin bana, o hangi ağaçtır?' İnsanlar çöl ağaçlarını saymaya başladılar. Ben ise o zaman bir çocuktum, içime onun hurma ağacı olduğu doğdu fakat
5373. Metin
رسول الله ﷺ أن أقولها وأنا أصغر القوم فقال رسول الله ﷺ ألا أنها النغلة فقال عمر يا بني لو كنت قلتها لكانت أحب إلي من حمر النعم
topluluğun en küçüğü olduğum için Resûlullah'tan *sallallâhu aleyhi ve sellem* çekindim de söyleyemedim. Bunun üzerine Resûlullah *sallallâhu aleyhi ve sellem*: 'Haberiniz olsun, o hurma ağacıdır' buyurdu. [Babam] Ömer de: 'Yavrucuğum! Onu söyleseydin, bu bana kızıl develerden daha sevimli olurdu' dedi.
5374. Metin
تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٥)
{تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٥)} “Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah, düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara böyle misaller verir.”
5375. Metin
{تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ} تعطي ثمرها كل وقت وقته الله لا
{تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ} Meyvesini, Allah'ın meyve vermesi için belirlediği her vakitte
5376. Metin
ثمارها {بِإِذْنِ رَبّهَا} بتيسير خالقها وتكوينه {وَيَضْرِبُ الله الأمثال لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} لأن في ضرب الأمثال زيادة إفهام وتذكير وتصوير للمعاني
verir. {بِإِذْنِ رَبّهَا} Yaratıcısının kolaylaştırması ve var etmesiyle [verir]. {وَيَضْرِبُ الله الأمثال لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} Zira misal getirmede daha fazla anlatma, hatırlatma ve manaları zihinde somutlaştırma vardır.
5377. Metin
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ (٢٦)
{وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ (٢٦)} “Kötü bir kelimenin durumu ise, yerin üstünden kökünden sökülmüş, kararı (tutunacak yeri) olmayan kötü bir ağaç gibidir.”
5378. Metin
{وَمَثلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ} هي كلمة الكفر {كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ} هي كل شجرة لا يطيب ثمرها وفي الحديث أنها شجرة الحنظل {اجتثت مِن فوق الأرض} استؤصلت جثتها وحقيقة الاجتثات أخذ الجثة كلها وهو في مقابلة أصلها ثابت {مَا لَهَا مِن قَرَارٍ} أي استقرار يقال قر الشيء قرارا كقولك ثبت ثباتا شبه بها القول الذي لم يعضد بحجة فهو داحض غير ثابت
{وَمَثلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ} Küfür kelimesidir. {كَشَجَرةٍ خَبِيثَةٍ} Meyvesi hoş olmayan her ağaçtır; hadiste onun ebûcehil karpuzu ağacı (hanzal) olduğu bildirilmiştir. {اجتثت مِن فوق الأرض} Gövdesi kökünden sökülmüştür. İctisâs (kökünden sökme) kelimesinin asıl manası gövdenin tamamını kökünden alıp koparmaktır; bu, [önceki ayetteki] 'kökü sabit' ifadesinin zıddıdır. {مَا لَهَا مِن قَرَارٍ} Yani tutunup duracağı bir kararı yoktur. Tıpkı 'Sebete sebâten' denildiği gibi, 'Karra eş-şey'ü karâran' denir. Delille desteklenmeyen, dolayısıyla tutarsız ve geçersiz olan söz buna benzetilmiştir.
5379. Metin
يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (٢٧)
{يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ (٢٧)} “Allah, iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sabit sözle sağlamlaştırır. Allah zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.”
5380. Metin
{يثبت الله الذين آمنوا} أي يديمهم عليه {بالقول الثابت} هو قول لا إله إلا الله محمد رسول الله {في الحياة الدنيا} حتى إذا فتنوا في دينهم لم يزلوا كما ثبت الذين فتنهم أصحاب الأخدود وغير ذلك {وَفِي الآخرة} الجمهور على أن المراد به في القبر بتلقين الجواب وتمكين الصواب فعن البراء أن رسول الله ﷺ ذكر قبض روح المؤمن فقال ثم تعاد روحه في جسده فيأتيه ملكان فيجلسانه في قبره فيقولان له من ربك وما دينك ومن نبيك فيقول ربي الله وديني الإسلام ونبيى محمد ﷺ فينادي مناد من السماء أن صدق عبدي فذلك قوله يثبت الله الذين آمنوا بالقول الثابت ثم يقول
{يثبت الله الذين آمنوا} Yani onları bunun üzerinde dâim kılar. {بالقول الثابت} O, 'Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh' sözüdür. {في الحياة الدنيا} Öyle ki dinleri konusunda fitneye uğratılsalar bile sarsılmazlar; nitekim Ashâb-ı Uhdûd'un ve başkalarının fitneye uğrattığı kimselerin sebat ettiği gibi. {وَفِي الآخرة} Cumhurun görüşüne göre bundan kasıt kabirdedir; doğru cevabın telkin edilmesi ve isabetli sözün kolaylaştırılması iledir. Berâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah *sallallâhu aleyhi ve sellem* müminin ruhunun kabzedilmesini zikredip şöyle buyurdu: 'Sonra ruhu bedenine iade edilir; iki melek gelip onu kabrinde oturturlar ve ona: 'Rabbin kim, dinin ne ve peygamberin kim?' derler. O da: 'Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim ise Muhammed'dir *sallallâhu aleyhi ve sellem*' der. Bunun üzerine gökten bir münâdi şöyle seslenir: 'Kulum doğru söyledi!' İşte bu, 'Allah, iman edenleri sabit sözle sağlamlaştırır' ayetidir. Sonra
5381. Metin
الملكان عشت سعيداً ومت حميداً نم نومة العروس {وَيُضِلُّ الله الظالمين} فلا يثبتهم على القول الثابت في مواقف الفتن ونزل أقدامهم أول شيء وهم في الآخرة أضل وأزل {وَيَفْعَلُ الله مَا يَشَاء} فلا اعتراض عليه في تثبيت المؤمنين وإضلال الظالمين
iki melek şöyle der: 'Mesut yaşadın, övgüye değer öldün. Yeni gelinin uykusu gibi uyu.' {وَيُضِلُّ الله الظالمين} Fitne zamanlarında onları sabit söz üzere sebatkâr kılmaz; ilk başta ayakları kayar, ahirette ise daha çok sapmış ve daha çok ayakları kaymış durumdadırlar. {وَيَفْعَلُ الله مَا يَشَاء} Müminleri sebatkâr kılmasında ve zalimleri saptırmasında O'na hiçbir itiraz olunamaz.
5382. Metin
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ (٢٨)
{أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ (٢٨)} “Allah'ın nimetini inkâra çevirenleri ve kavimlerini helak yurduna sürükleyenleri görmedin mi?”
5383. Metin
{ألم تر إلى الذين بدلوا نعمة الله} أي شكر نعمة الله {كُفْراً} لأن شكرها الذي وجب عليهم وضعوا مكانه كفراً فكأنهم غيروا الشكر إلى الكفر وبدلوه تبديلاً وهم أهل مكة اكرمهم بمحمد ﵇ فكفروا نعمة الله بدل ما لزمهم من الشكر {وَأَحَلُّواْ قَوْمَهُمْ} الذين تابعوهم على الكفر {دار البوار}
{ألم تر إلى الذين بدلوا نعمة الله} Yani Allah'ın nimetine şükrü, {كُفْراً} İnkâra çevirdiler; zira üzerlerine vacip olan nimetin şükrü yerine küfrü koydular; sanki şükrü küfre dönüştürmüş ve büsbütün değiştirmiş oldular. Bunlar Mekke halkıdır; Allah onları Muhammed *aleyhisselâm* ile şereflendirdi, onlar ise üzerlerine gereken şükür yerine Allah'ın nimetini inkâr ettiler. {وَأَحَلُّواْ قَوْمَهُمْ} Küfürde kendilerine tâbi olan kavimlerini indirdiler; {دار البوار}
5384. Metin
إبراهيم (٢٩ _ ٣٤)
İbrâhîm (29-34)
5385. Metin
دار الهلاك
Helak yurduna.
5386. Metin
جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا وَبِئْسَ الْقَرَارُ (٢٩)
{جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا وَبِئْسَ الْقَرَارُ (٢٩)} “O cehennemdir; oraya girerler. Ne kötü bir duraktır!”
5387. Metin
{جَهَنَّمَ} عطف بيان {يَصْلَوْنَهَا} يدخلونها {وَبِئْسَ القرار} وبئس المقر جهنم
{جَهَنَّمَ} Atf-ı beyândır. {يَصْلَوْنَهَا} Oraya girerler. {وَبِئْسَ القرار} Cehennem ne kötü bir karargâhtır!
5388. Metin
وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعُوا فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ (٣٠)
{وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعُوا فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ (٣٠)} “O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler koştular. De ki: 'Eğlenip yararlanın! Şüphesiz varacağınız yer ateştir.'”
5389. Metin
{وَجَعَلُواْ للَّهِ أَندَادًا} أمثالا في العبادة أو في التسمية {لّيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِهِ} وبفتح الياء مكي وأبو عمرو {قُلْ تَمَتَّعُواْ} في الدنيا والمراد به الخذلان والتخلية قال ذو النون التمتع أن يقضي العبد ما استطاع من شهوته {فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النار} مرجعكم اليها
{وَجَعَلُواْ للَّهِ أَندَادًا} İbadette veya isimlendirmede benzerler [kıldılar]. {لّيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِهِ} Mekke ve Ebû Amr kıraatlerinde yâ harfinin fethasıyla [لِيَضِلُّوا] okunmuştur. {قُلْ تَمَتَّعُواْ} Dünyada yararlanın; bundan maksat yardımsız bırakılma ve kendi haline terk edilmedir. Zünnûn şöyle demiştir: 'Temettu' (yararlanma), kulun gücü yettiğince şehvetini tatmin etmesidir.' {فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النار} Dönüşünüz orayadır.
5390. Metin
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ فِيهِ وَلَا خِلَالٌ (٣١)
{قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ فِيهِ وَلَا خِلَالٌ (٣١)} “İman eden kullarıma söyle: Namazı dosdoğru kılsınlar; hiçbir alışverişin ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık infak etsinler.”
5391. Metin
{قل لعبادي الذين آمنوا} خصهم بالإضافة إليه تشريفاً وبسكون الياء شامي وحمزة وعلي والأعشى {يُقِيمُواْ الصلاة وَيُنْفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} المقول محذوف لأن قل تقتضي مقولاً وهو أقيموا وتقديره قل لهم أقيموا الصلاة وأتفقوا يقيموا الصلاة وينفقوا وقيل إنه أمر وهو المقول
{قل لعبادي الذين آمنوا} Bir şeref bahşetmek üzere onları Kendisine izâfe etmiştir. Şam kıraatinde, Hamza, Ali [el-Kisâî] ve el-A'meş'te yâ harfinin sükûnuyladır [لِعِبَادِيْ]. {يُقِيمُواْ الصلاة وَيُنْفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} Söylenen söz (makūl) mahzûftur; zira 'kul' (söyle/de) fiili söylenen bir sözü gerektirir, o da 'akīmû' (kılın) lafzıdır. Takdiri: 'Onlara 'namazı kılın ve infak edin' de; [böyle dersen] namazı kılarlar ve infak ederler' şeklindedir. Bunun bir emir olup bizzat söylenen söz (makūl) olduğu da söylenmiştir.
5392. Metin
والتقدير ليقيموا ولينفقوا فحذف اللام لدلالة قل عليه ولو قيل يقيموا الصلاة وينفقوا ابتداء بحذف اللام لم يجز {سِرّاً وَعَلاَنِيَةً} انتصبا على الحال أي ذوي سر وعلانية يعني مسرين ومعلنين أو على الظرف أي وقتي سر وعلانية أو على المصدر أي إنفاق سر وإنفاق علانية والمعنى إخفاء التطوع وإعلان الواجب {مّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خلال} أي لا انتفاع فيه بمبايعة ولا مخالة والخلال المخالة وإنما ينتفع فيه بالإنفاق لوجه الله بفتحهما مكي وبصري والباقون بالرفع والتنوين
Takdiri 'liyukīmû ve liyünfikû' (kılsınlar ve infak etsinler) şeklindedir; 'kul' emrinin ona delalet etmesinden ötürü [emir] lâm'ı hazfedilmiştir. Eğer en baştan lâm hazfedilerek 'yukīmû's-salâte ve yünfikū' denseydi câiz olmazdı. {سِرّاً وَعَلاَنِيَةً} Hâl olarak mansubdurlar; yani 'gizlilik ve açıklık sahibi olarak', yani 'gizlice ve açıkça' demektir; yahut zarf olarak mansubdurlar; yani 'gizlilik ve açıklık vakitlerinde'; yahut masdar olarak mansubdurlar; yani 'gizli infak ve açık infak ile'. Anlamı ise nafileyi gizlemek, farzı ise aşikâr yapmaktır. {مّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خلال} Yani içinde ne bir alışverişten ne de bir dostluktan fayda sağlanamayan bir gün... Hılâl (خلال), muhâllet (dostluk) demektir. O günde ancak Allah rızası için yapılan infaktan fayda görülür. Mekke ve Basra kıraatlerinde her ikisinin fethasıyla [لَا بَيْعَ فِيهِ وَلَا خِلَالَ], diğerlerinde ise ref' ve tenvin ile [لَا بَيْعٌ فِيهِ وَلَا خِلَالٌ] okunmuştur.
5393. Metin
اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْأَنْهَارَ (٣٢)
{اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْأَنْهَارَ (٣٢)} “Allah O'dur ki gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirip onunla sizin için rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı. Kendi emriyle denizde akıp gitmesi için gemileri ve nehirleri sizin hizmetinize verdi.”
5394. Metin
{الله} مبتدأ {الذي خَلَقَ السماوات والأرض} خبره {وَأَنزَلَ مِنَ السماء مَاءً} من السحاب مطراً {فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثمرات رِزْقاً لَّكُمْ} من الثمرات بيان للرزق أي أخرج به رزقاً هو ثمرات أو من الثمرات مفعول أخرج ورزقا حال من المفعول
{الله} Mübtedadır (öznedir). {الذي خَلَقَ السماوات والأرض} Onun haberidir (yüklemidir). {وَأَنزَلَ مِنَ السماء مَاءً} Buluttan yağmur [indirdi]. {فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثمرات رِزْقاً لَّكُمْ} 'Mine's-semerât' rızkın beyânıdır (açıklamasıdır); yani 'Onunla meyvelerden ibaret bir rızık çıkardı' demektir. Yahut 'mine's-semerât', 'ahreca' fiilinin mef'ûlüdür; 'rızkan' ise mef'ûlün hâlidir.
5395. Metin
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ (٣٣)
{وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ (٣٣)} “Sürekli hareket halinde olan güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize sundu.”
5396. Metin
{وَسَخَّرَ لَكُمُ الفلك لِتَجْرِيَ فِى البحر بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأنهار وَسَخَّر لَكُمُ الشمس والقمر دَائِبَينِ} دائمين وهو حال من الشمس والقمر أي يدأبان في سيرهما وإنارتهما ودرئهما الظلمات وإصلاحهما ما يصلحان من الأرض والأبدان والنبات {وسخر لكم الليل والنهار} يتعاقبان خلفة لمعاشكم وسباتكم
{وَسَخَّرَ لَكُمُ الفلك لِتَجْرِيَ فِى البحر بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأنهار وَسَخَّر لَكُمُ الشمس والقمر دَائِبَينِ} Süreklidirler; güneş ve aydan hâldir. Yani hareketlerinde, aydınlatmalarında, karanlıkları savmalarında ve yeryüzünü, bedenleri ve bitkileri ıslah etmelerinde kesintisiz devam ederler. {وسخر لكم الليل والنهار} Geçiminiz ve dinlenmeniz için birbiri ardınca gelirler.
5397. Metin
وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ (٣٤)
{وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ (٣٤)} “O, Kendisinden dilediğiniz her şeyden size verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışsanız onu sayıp bitiremezsiniz. Gerçekten insan çok zalimdir, çok nankördür.”
5398. Metin
{وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ} من للتبعيض أي آتاكم بعض جميع ما سألتموه أو وآتاكم من كل شيء سألتموه وما لم تسألوه فما موصولة والجملة صفة لها وحذفت الجملة الثانية لأن الباقي يدل على
{وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ} 'Min' teb'îz (kısmiyet) içindir; yani 'İstediğiniz her şeyin bir kısmını size verdi' yahut 'İstediğiniz ve istemediğiniz her şeyden size verdi' demektir. Mâ harfi mevsûledir, cümle ise onun sıfatıdır; geride kalan ona delalet ettiği için ikinci cümle hazfedilmiştir,
5399. Metin
إبراهيم (٣٤ _ ٣٧)
İbrâhîm (34-37)
5400. Metin
المحذوف كقوله سرابيل تقيكم الحر من كل عن أبي عمرو وما سألتموه نفي ومحله النصب على الحال أي آتاكم من جميع ذلك غير سائليه أو ما موصولة أي وآتاكم من كل ذلك
Tıpkı {سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ} [Sizi sıcaktan koruyan elbiseler] kavlinde olduğu gibi [ikinci kısım hazfedilmiştir]. Ebû Amr'dan rivayet edildiğine göre {مِن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ} ifadesinde 'mâ' nefy (olumsuzluk) içindir ve hâl olarak mansûbtur; yani 'Siz O'ndan istemediğiniz halde bütün bunlardan size verdi' demektir. Yahut 'mâ' mevsûledir; yani 'Bütün bunlardan
5401. Metin
ما احتجتم إليه فكأنكم سألتموه أو طلبتموه بلسان الحال {وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ الله لاَ تُحْصُوهَا} لا تطيقوا عدها وبلوغ آخرها هذا إذا أرادوا أن يعدوها على الإجمال وأما التفصيل فلا يعلمه إلا الله {إن الإنسان لظلوم} يظلم النعمة بإغفال شكرها {كَفَّارٌ} شديد الكفران لها أو ظلوم في الشدة يشكو ويجزع كفار في النعمة يجمع ويمنع والإنسان للجنس فيتناول الإخبار بالظلم والكفران من يوجدان منه
ihtiyaç duyduğunuz şeyleri size verdi; dolayısıyla sanki siz O'ndan istemiş veya hâl diliyle talep etmiş gibi oldunuz' demektir. {وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَةَ الله لاَ تُحْصُوهَا} Onu saymaya ve sonuna ulaşmaya güç yetiremezsiniz. Bu, [nimetleri] icmâlî (toptan) olarak saymak istedikleri takdirdedir; tafsilatına gelince, onu Allah'tan başkası bilemez. {إِنَّ الإِنسَانَ لَظَلُومٌ} Şükrünü ihmal ederek nimete haksızlık eder. {كَفَّارٌ} Ona karşı nankörlüğü çok şiddetlidir. Yahut darlıkta çok zalimdir; şikâyet eder, feryat figan eyler; nimette ise çok nankördür; [malı] biriktirir ve [infaktan] meneder. 'İnsan' cins içindir; dolayısıyla zulüm ve nankörlük haberi, kendisinden bu iki durum sadır olan herkesi kapsar.