Kehf

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

6320. Metin

الكهف (٤ - ١)

el-Kehf (1 - 4)

6321. Metin

سورة الكهف مكية وهي مائة وإحدى عشرة آية بصرى وعشر آيات كوفي

Kehf Suresi Mekkîdir; Basra sayımına göre yüz on bir, Kûfe sayımına göre ise yüz on ayettir.

6322. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

6323. Metin

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا (١)

{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا } “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a mahsustur.” (1)

6324. Metin

{الحمد لِلَّهِ الذى أَنْزَلَ على عَبْدِهِ} محمد ﷺ {الكتاب} القرآن لقن الله عباده وفقهم كيف يثنون عليه ويحمدونه على أجزل نعمائه عليهم وهي نعمة الإسلام وما أنزل على محمد ﷺ من الكتاب الذي هو سبب نجاتهم {وَلَمْ يجعل له عوجا} أي شيئا من العوج والعوج في المعاني كالعوج في الأعيان يقال في رأيه عوج وفي عصاه عوج والمراد نفي الاختلاف والتناقض عن معانيه وخروج شيء منه من الحكمة

{ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ } “Kuluna indiren Allah'a hamdolsun”, yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e, { الْكِتَابَ } “Kitab'ı”, yani Kur'an'ı. Allah kullarına, üzerlerindeki nimetlerin en büyüğü olan İslâm nimeti ve kendilerinin kurtuluş sebebi olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilen Kitap sebebiyle Kendisine nasıl senâda bulunup hamdedeceklerini telkin etmiş ve buna muvaffak kılmıştır. { وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا } “ve onda hiçbir eğrilik kılmamıştır”, yani hiçbir çarpıklık bırakmamıştır. Mânâlardaki ivec (eğrilik), somut varlıklardaki ivec (eğrilik) gibidir; nitekim 'onun görüşünde ivec (eğrilik) var' ve 'onun asasında ivec (eğrilik) var' denir. Buradaki maksat, onun mânâlarından her türlü ihtilaf ve tenakuzun (çelişkinin) ile hikmet dışı herhangi bir şeyin bulunmasının nefyedilmesidir.

6325. Metin

قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا (٢)

{ قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا } “Dosdoğru [bir Kitap olarak indirdi]; Kendi katından şiddetli bir azapla uyarmak ve salih ameller işleyen müminlere, kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu müjdelemek için.” (2)

6326. Metin

{قَيِّماً} مستقيماً وانتصابه بمضمر وتقديره جعله قيماً لأنه إذا نفى عنه العوج فقد أثبت له الاستقامة وفائدة الجمع بين نفي العوج وإثبات الاستقامة وفي أحدهما غنى عن الآخر التأكيد فرب مستقيم مشهود له بالاستقامة ولا يخلو من أدنى عوج عند التصفح أو قيماً على سائر الكتب مصدقا لها شاهداً بصحتها {لّيُنذِرَ} أنذر متعدٍ إلى مفعولين كقوله إنا أنذرناكم عذابا قريبا فاقتصر على أحدهما وأصله لينذر الذين كفروا {بَأْسًا} عذاباً {شَدِيداً} وإنما اقتصر على أحد مفعولي أنذر لأن المنذر به هو المسوق إليه فاقتصر عليه {مِن لَّدُنْهُ} صادراً من عنده {وَيُبَشّرُ المؤمنين الذين يَعْمَلُونَ الصالحات أَنَّ لَهُمْ} أي بأن لهم {أَجْرًا حَسَنًا} أي الجنة ويبشر حمزه على

{ قَيِّمًا } “Dosdoğru”, yani istikamet üzeredir. Nasb hali takdirî bir fiil iledir; takdiri [onu dosdoğru kıldı] şeklindedir. Çünkü ondan eğriliği nefyedince, onun için doğruluğu ispat etmiş olur. Eğriliğin nefyedilmesi ile doğruluğun ispat edilmesinin bir arada zikredilmesinin faydası -ki biri diğerinin yerini tutabilir- tekit içindir. Zira doğruluğuna şahitlik edilen nice doğru vardır ki, dikkatle incelendiğinde en ufak bir eğrilikten uzak kalmaz. Ya da diğer kitaplar üzerinde onları doğrulayıcı ve sıhhatlerine şahitlik edici [bir Kitap olarak indirdi]. { لِيُنْذِرَ } “Uyarmak için”; “enzera” fiili iki mef'ûl alan bir fiildir; nitekim { إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا } “Biz sizi yakın bir azap ile uyardık” ayetinde olduğu gibidir. Burada ise mef'ûllerden biriyle yetinilmiştir; aslı 'inkâr edenleri uyarmak için'dir. { بَأْسًا } “bir azap”, { شَدِيدًا } “şiddetli”. 'Enzera' fiilinin iki mef'ûlünden birisiyle yetinilmesinin sebebi, kendisiyle uyarılan şeyin asıl kastedilen gaye olmasıdır; bu yüzden onunla yetinilmiştir. { مِنْ لَدُنْهُ } “Kendi katından”, yani O'nun nezdinden sadır olan [bir azapla]. { وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ } “ve salih ameller işleyen müminlere müjdelemek için”, yani kendileri için olduğuna dair, { أَجْرًا حَسَنًا } “güzel bir mükâfat”, yani cenneti. “Ve yübeşşiru” kelimesini Hamza ve Ali [el-Kisâî]...

6327. Metin

مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا (٣)

{ مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا } “Orada ebedî olarak kalıcıdırlar.” (3)

6328. Metin

{مَّاكِثِينَ} حال من هم في لهم {فِيهِ} في الأجر وهو الجنة {أَبَدًا}

{ مَاكِثِينَ } “Kalıcıdırlar”; 'lehüm'deki zamirden hâldir. { فِيهِ } “Orada”, yani mükâfatta ki o cennettir, { أَبَدًا } “ebedî olarak”.

6329. Metin

وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا (٤)

{ وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا } “Ve ‘Allah çocuk edindi’ diyenleri de uyarmak için.” (4)

6330. Metin

{وَيُنْذِرَ الذين قَالُواْ اتخذ الله وَلَدًا} ذكر المنذرين دون المنذر به بعكس الأول استغناء بتقديم ذكره

{ وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا } “Ve ‘Allah çocuk edindi’ diyenleri uyarmak için”; birincisinin aksine burada kendisiyle uyarılan şey zikredilmeyip uyarılanlar zikredilmiştir, zira önceden geçmiş olması sebebiyle buna gerek duyulmamıştır.

6331. Metin

مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا (٥)

{ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا } “Bu hususta ne kendilerinin bir bilgisi vardır ne de atalarının! Ağızlarından çıkan söz ne büyük oldu! Onlar sadece yalan söylüyorlar.” (5)

6332. Metin

{مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ} أي بالولد أو باتخاذه يعني أن قولهم هذا لم يصدر عن علم ولكن عن جهل مفرط فإن قلت إتخاذ الله ولداً في نفسه محال فكيف قيل مالهم به من علم قلت معناه مالهم به من علم لأنه ليس مما يعلم لاستحالته وانتفاء العلم

{ مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ } “Bu hususta onların bir bilgisi yoktur”; yani çocuk veya çocuk edinme hususunda. Yani onların bu sözü bir bilgiden değil, aşırı bir cehaletten kaynaklanmıştır. Eğer 'Allah'ın çocuk edinmesi bizâtihi imkânsızdır, o halde nasıl ‘onların bu hususta bilgisi yoktur’ denilmiştir?' dersen; derim ki: Bunun mânâsı, onların bu hususta bir bilgisi yoktur, çünkü bu imkânsız olduğu için bilinebilecek şeylerden değildir. Bir şeye dair bilginin bulunmayışı...

6333. Metin

الكهف (١٠ - ٥)

el-Kehf (5 - 10)

6334. Metin

بالشيء إما للجهل بالطريق الموصل إليه أو لأنه في نفسه محال {ولا لآبائهم} المقلدين {كَبُرَتْ كَلِمَةً} نصب على التمييز وفيه معنى التعجب كانه قيل ما أكبره كلمة والضمير في كبرت يرجع إلى قولهم اتخذ الله ولدا وسميت كلمة كما يسمون القصيدة بها {تخرج من أفواههم} صفة لكلمة تفيد استعظاماً لاجترائهم على النطق بها وإخراجها من أفواههم فإن كثيراً مما يوسوسه الشيطان في قلوب الناس من المنكرات لايتما لكون أن يتفوهوا به بل يكظمون عليه فكيف بمثل هذا المنكر {إِن يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِبًا} ما يقولون ذلك إلا كذباً هو صفة لمصدر محذوف أي قولاً كذباً

...ya ona ulaştıran yolun bilinmemesinden ya da onun bizâtihi imkânsız olmasındandır. { وَلَا لِآبَائِهِمْ } “Ne de atalarının”, yani taklit ettikleri kimselerin. { كَبُرَتْ كَلِمَةً } “Söz olarak ne büyük oldu!”; 'kelimeten' kelimesi temyiz olarak mansubdur ve taaccüb mânâsı içerir; sanki 'söz olarak ne büyüktür!' denilmiştir. 'Keburat' fiilindeki zamir, onların 'Allah çocuk edindi' sözüne döner. Kasideye de 'kelime' denildiği gibi bu söze de kelime denilmiştir. { تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ } “Ağızlarından çıkan”; 'kelime' kelimesinin sıfatı olup, onu telaffuz etmeye ve ağızlarından çıkarmaya cüret etmelerinin büyüklüğünü ifade eder. Zira şeytanın insanların kalplerine vesvese verdiği çirkin şeylerin çoğunu dillerine getirmeye güç yetiremezler, aksine onu içlerinde tutarlar. Hal böyleyken böyle büyük bir münker nasıl söylenebilir! { إِن يَقُولُونَ إِلاَّ كَذِبًا } “Onlar ancak yalan söylerler”; yani onlar bunu sadece bir yalan olarak söylerler. Bu ifade, hazfedilmiş bir masdarın sıfatıdır; yani 'yalan bir söz' demektir.

6335. Metin

فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا (٦)

{ فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا } “Demek onlar bu söze inanmazlarsa, arkalarından üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin!” (6)

6336. Metin

{فلعلك باخع نفسك} قاتل نفسك {على آثارهم} أي آثار الكفار شبهه وإياهم حين تولوا عنه ولم يؤمنوا به وما تداخله من الأسف على توليهم برجل فارقه أحبته فهو يتساقط حسرات على آثارهم ويبخع نفسه وجداً من الأسف على توليهم برجل فارقه أحبته فهو يتساقط حسرات على آثارهم ويبخع نفسه وجداً عليهم وتلهفا على فراقهم {إِن لَّمْ يُؤْمِنُواْ بهذا الحديث} بالقرآن {أَسَفاً} مفعول لهُ أي لفرط الحزن والأسف المبالغة في الحزن والغضب

{ فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ } “Neredeyse kendini helâk edeceksin”, yani nefsini öldüreceksin. { عَلَى آثَارِهِمْ } “Onların arkalarından”, yani kâfirlerin arkasından. Onlar kendisinden yüz çevirip iman etmediklerinde ve yüz çevirmelerinden ötürü içine düşen keder hususunda onu ve onları, sevdikleri kendisinden ayrılmış, bu yüzden arkalarından hasretler çekip kahrolan ve onların yüz çevirmesine duyduğu kederden, onlara duyduğu şiddetli sevgiden ve ayrılıklarına yandığından kendini helak eden bir adama benzetmiştir. { إِن لَّمْ يُؤْمِنُواْ بِهَذَا الْحَدِيثِ } “Eğer bu söze inanmazlarsa”, yani Kur'an'a. { أَسَفًا } “üzüntüden”; mef'ûlün leh'tir, yani aşırı hüzünden ötürüdür. Esef (أَسَف), hüzün ve öfkede aşırıya kaçmaktır.

6337. Metin

إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا (٧)

{ إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Biz yeryüzündeki şeyleri, hangisinin amel bakımından daha güzel olduğunu sınayalım diye ona bir süs yaptık.” (7)

6338. Metin

{إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الأرض زِينَةً لَّهَا} أي ما يصلح أن يكون زينة لها

{ إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَّهَا } “Biz yeryüzündeki şeyleri ona bir süs kıldık”; yani ona süs olmaya elverişli olan şeyleri...

6339. Metin

ولأهلها من زخارف الدنيا وما يستحسن منها {لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُم أَحْسَنُ عَمَلاً} وحسن العمل الزهد فيها وترك الاغترار بها

...ve dünya ziynetlerinden, onda güzel görünen şeylerden yeryüzü ehline [süs kıldık]. { لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُم أَحْسَنُ عَمَلاً } “Hangisinin amel bakımından daha güzel olduğunu sınayalım diye”; amelin güzelliği ise dünyada zühd sahibi olmak ve ona aldanmayı terk etmektir.

6340. Metin

وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا (٨)

{ وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا } “Ve şüphesiz biz onun üzerindekileri kupkuru bir toprak haline getireceğiz.” (8)

6341. Metin

ثم زهد في الميل إليها بقوله {وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا} من هذه الزينة {صَعِيداً} أرضاً ملساء {جُرُزاً} يابساً لا نبات فيها بعد أن كانت خضراء معشبة والمعنى نعيدها بعد عمارتها خراباً بإماتة الحيوان وتجفيف النبات والأشجار وغير ذلك

Sonra şu buyruğuyla ona meyletmekten sakındırmıştır: { وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا } “Ve şüphesiz biz onun üzerindekileri yapıcıyız”, yani bu süsleri; { صَعِيدًا } “bir toprak”, yani dümdüz bir yer; { جُرُزًا } “kupkuru”, yeşil ve otlu iken üzerinde hiç bitki kalmayan kuru bir hale getireceğiz. Mânâ şudur: Hayvanları öldürerek, bitkileri ve ağaçları kurutarak ve benzeri yollarla, imar edildikten sonra onu tekrar harabeye çeviririz.

6342. Metin

أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا (٩)

{ أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا } “Yoksa sen, Kehf ve Rakîm ehlinin ayetlerimizden şaşılacak bir şey olduklarını mı sandın?” (9)

6343. Metin

ولما ذكر من الآيات الكلية تزيين الأرض بما خلق فوقها من الأجناس التي لا حصر لها وإزالة ذلك كله كأن لم يكن قال {أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أصحاب الكهف والرقيم} يعني أن ذلك أعظم من قصة أصحاف الكهف وإبقاء حياتهم مدة طويلة والكهف الغار الواسع في الجبل والرقيم اسم كلبهم أو قريتهم أو اسم كتاب كتب في شأنهم أو اسم الجبل الذي فيه الكهف {كَانُواْ من آياتنا عَجَبًا} أي كانوا آية عجباً من آياتنا وصفاً بالمصدر أو على ذات عجب

Küllî ayetlerden olan, yeryüzünün üzerinde yaratılan sayısız cinslerle süslenmesini ve sanki hiç olmamış gibi bütün bunların ortadan kaldırılmasını zikredince şöyle buyurdu: { أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ } “Yoksa sen Kehf ve Rakîm ehlinin... olduğunu mu sandın?”; yani bu durum, Ashâb-ı Kehf kıssasından ve onların hayatlarının uzun süre devam ettirilmesinden daha büyüktür. Kehf, dağdaki geniş mağaradır. Rakîm ise köpeklerinin adı, ya da köylerinin adı, ya da durumları hakkında yazılan kitabın adı, yahut içinde mağaranın bulunduğu dağın adıdır. { كَانُواْ مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا } “Ayetlerimizden şaşılacak bir şey idiler”; yani ayetlerimizden şaşılacak bir ayet idiler; bu masdarla yapılmış bir nitelemedir ya da 'şaşılacak bir vasfa sahip' mânâsındadır.

6344. Metin

إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا (١٠)

{ إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا } “Hani o gençler mağaraya sığınmışlar ve: ‘Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve şu işimizde bize doğruyu göster/bizi başarıya ulaştır’ demişlerdi.” (10)

6345. Metin

{إِذْ} أي اذكر إذ {أَوَى الفتية إِلَى الكهف فقالوا ربنا آتنا مِن لَّدُنكَ رحمةً} أي رحمة من خزائن رحمتك وهي المغفرة والرزق والأمن من الأعداء {وهيئ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا} أي الذي نحن عليه من مفارقة الكفار {رَشَدًا} حتى نكون بسببه راشدين مهتدين

{ إِذْ } Yani hatırla o vakti ki; { أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً } “O gençler mağaraya sığınmışlar ve: ‘Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver’ demişlerdi”; yani rahmet hazinelerinden bir rahmet ki o da mağfiret, rızık ve düşmanlardan emin olmaktır. { وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا } “Ve işimizden bize hazırla/sağla”, yani kâfirlerden ayrılmak şeklinde içinde bulunduğumuz durumdan, { رَشَدًا } “doğru bir yol”, ta ki onun sebebiyle doğru yolda ve hidayet üzere olalım.

6346. Metin

الكهف (١٥ - ١٠)

el-Kehf (10 - 15)

6347. Metin

أو اجعل أمرنا رشداً كله كقولك رأيت منك أسداً أو يسر لنا طريق رضاك

Veya [bunun mânâsı] tıpkı 'senden bir aslan gördüm' sözün gibi, işimizin tamamını doğruluk/isabet kıl demektir; ya da 'bize rızana ulaştıracak yolu kolaylaştır' [demektir].

6348. Metin

فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا (١١)

{ فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا } “Bunun üzerine mağarada onların kulaklarına nice yıllar boyunca [bir perde] vurduk.” (11)

6349. Metin

{فضربنا على آذانهم فِى الكهف} أي ضربنا عليها حجاباً من النوم يعني أنمناهم إنامة ثقيلة لا تنبههم فيها الأصوات فحدف المفعول الذي هو الحجاب {سِنِينَ عَدَدًا} ذوات عدد فهو صفة لسنين قال الزجاج أي تعد عدداً لكثرتها لأن القليل يعلم مقداره من غير عدد فإذا كثر عُدَّ فأما

{ فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ } “Bunun üzerine mağarada onların kulaklarına vurduk”; yani kulakları üzerine uykudan bir perde vurduk. Yani seslerin kendilerini uyandıramayacağı ağır bir uykuyla onları uyuttuk. Böylece 'hicâb' (perde) olan mef'ûl hazfedilmiştir. { سِنِينَ عَدَدًا } “Nice yıllar”, yani sayılı yıllar; bu 'sinîn' (yıllar) kelimesinin sıfatıdır. Zeccâc şöyle demiştir: Çokluğundan ötürü teker teker sayılan demektir; çünkü az olan şeyin miktarı sayılmadan bilinir, çok olunca ise sayılır. Şu ifadeye gelince:

6350. Metin

دارهم معدودة فهي على القلة لأنهم كانوا يعدون القليل ويزنون الكثير

“Sayılı dirhemler” ifadesi ise azlık anlamındadır; zira onlar az olanı sayar, çok olanı ise tartarlardı.

6351. Metin

ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا (١٢)

{ ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا } “Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim diye onları uyandırdık.” (12)

6352. Metin

{ثُمَّ بعثناهم} أيقظناهم من النوم {لِنَعْلَمَ أَيُّ الحزبين} المتخلفين منهم في مدة لبثهم لأنهم لما انتبهوا اختلفوا في ذلك وذلك قوله قَالَ قَائِلٌ مّنْهُمْ كَم لَبِثْتُمْ قَالُواْ لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُواْ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ وكان الذين قالوا ربكم أعلم بما لبثتم هم الذين علموا أن لبثهم قد تطاول أو أي الحزبين المختلفين من غيرهم {أحصى لما لبثوا أمدا} غاية وأحصى فعل ماض وأمدا ظرف لأحصى أو مفعول به والفعل الماضي خبر المبتدأ وهو أي والمبتدا مع خبره سد مسد مفعولي نعلم والمعنى أيهم ضبط أمداً لأوقات لبثهم وأحاط علماً بأمد لبثهم ومن قال أحصى أفعل من الإحصاء وهو العد فقد زل لأن بناءه من غير الثلاثي المجرد ليس بقياس وإنما قال لنعلم مع أنه تعالى لم يزل عالماً بذلك لأن المراد ما تعلق به العلم من ظهور الأمر لهم ليزدادوا إيماناً واعتباراً وليكون لطفاً لمؤمني زمانهم وآية بينة لكفاره أو المراد لنعلم اختلافهما موجوداً كما علنماه قبل وجوده

{ ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ } “Sonra onları uyandırdık”, uykularından kaldırdık; { لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ } “iki gruptan hangisinin [daha iyi hesap ettiğini] bilelim diye”; yani kaldıkları süre hususunda onlardan ihtilafa düşen iki fırkadan. Çünkü uyandıklarında bu konuda ihtilaf ettiler; nitekim O'nun şu buyruğu böyledir: { قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْmٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ } “İçlerinden biri: ‘Ne kadar kaldınız?’ dedi. ‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık’ dediler. [Diğerleri de]: ‘Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir’ dediler.” ‘Rabbiniz ne kadar kaldığınızı daha iyi bilir’ diyenler, kalış sürelerinin çok uzadığını anlayan kimselerdi. Ya da [iki gruptan kasıt] onların dışındaki ihtilaf eden iki fırkadır. { أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا } “kaldıkları süreyi [hesap ettiğini]”; 'emed' gaye/süre demektir. 'Ahsâ' mazi bir fiildir; 'emeden' kelimesi 'ahsâ' için zarf veya mef'ûlün bihtir. Mazi fiil, mübteda olan 'eyyü'nün haberidir; mübteda ile haberi ise 'na'leme' fiilinin iki mef'ûlünün yerine geçmiştir. Mânâ şudur: Onlardan hangisi kaldıkları vakitlerin süresini tam tespit etmiş ve kalış sürelerini hakkıyla bilmiştir? ‘Ahsâ’ kelimesinin saymak mânâsındaki ihsâ’dan türemiş ef'al [kalıbında ism-i tafdîl] olduğunu söyleyen kimse yanılmıştır; çünkü sülâsî mücerred dışındaki fiillerden bu kalıbın yapılması kıyasa uygun değildir. Allah Teâlâ bunu ezelden beri bilmesine rağmen { لِنَعْلَمَ } “bilelim diye” buyurmasının sebebi; maksadın, ilmin taalluk ettiği şeyin onlar için açığa çıkması, böylece iman ve ibretlerinin artması, kendi zamanlarındaki müminler için bir lütuf ve kâfirleri için apaçık bir mucize olmasıdır. Ya da maksat, o ikisinin ihtilafını var olmadan önce bildiğimiz gibi, fiilen var olmuş olarak bilelim [demektir].

6353. Metin

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى (١٣)

{ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى } “Biz sana onların haberlerini dosdoğru anlatıyoruz. Şüphesiz onlar Rablerine inanmış gençlerdi; biz de onların hidayetini artırdık.” (13)

6354. Metin

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نبَأَهُم بالحق} بالصدق {إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ} جمع فتى والفتوة بذل الندى وكف الأذى وترك الشكوى واجتناب المحارم واستعمال المكارم وقيل الفتى من لا يدعي قبل الفعل ولا يزكي نفسه بعد الفعل {آمنوا بِرَبّهِمْ وزدناهم هُدًى} يقينا وكانوا من خواص دقيانوس قد قذف الله في قلوبهم الإيمان وخاف بعضهم بعضاً وقالوا ليخل اثنان اثنان منا فيظهر كلاهما ما يضمر لصاحبه ففعلوا فحصل اتفاقهم على الإيمان

{ نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ } “Biz sana onların haberlerini hak ile anlatıyoruz”, yani doğrulukla. { إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ } “Şüphesiz onlar gençlerdi”; 'fitye', 'fetâ'nın çoğuludur. Fütüvvet (gençlik/yiğitlik); cömertlikte bulunmak, eziyet vermekten kaçınmak, şikâyeti terk etmek, haramlardan sakınmak ve güzel ahlâkı tatbik etmektir. Şöyle de denilmiştir: Yiğit (fetâ), eylemden önce iddiada bulunmayan ve eylemden sonra da kendini temize çıkarmayan kimsedir. { آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى } “Rablerine iman ettiler ve biz de onların hidayetlerini artırdık”, yani yakînlerini. Onlar Decius'un (Dıkyânûs) yakın adamlarındandı; Allah kalplerine imanı yerleştirmişti. Birbirlerinden çekiniyorlardı ve: 'İçimizden ikişer kişi baş başa kalsın ve her biri arkadaşına içinde gizlediğini açsın' dediler; böyle yaptılar ve iman üzerinde birleştiler.

6355. Metin

وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا (١٤)

{ وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا } “Onların kalplerini pekiştirmiştik. Hani onlar ayağa kalkıp: ‘Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başkasına ilâh diye asla yalvarmayız; yoksa andolsun ki haktan uzak ve saçma bir söz söylemiş oluruz’ demişlerdi.” (14)

6356. Metin

{وَرَبَطْنَا على قُلُوبِهِمْ} وقويناها بالصبر على هجران الأوطان والفرار بالدين إلى بعض الغيران وجسرناهم على القيام بكلمة الحق والتظاهر بالإسلام {إِذْ قَامُواْ} بين يدي الجبار وهو دقيانوس من غير مبالاة به حين

{ وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ } “Onların kalplerini pekiştirdik”; yurtları terk etmeye, din uğruna mağaralara kaçmaya sabırla onları güçlendirdik; hak sözü ikrar etmeye ve İslâm'ı açıkça ortaya koymaya onları cesaretlendirdik. { إِذْ قَامُوا } “Hani ayağa kalktıklarında”; zorbaya, yani Decius'a (Dıkyânûs) hiç aldırmadan onun huzurunda dikildiklerinde; o kendilerini...

6357. Metin

عاتبهم على ترك عبادة الأصنام {فَقَالُواْ رَبُّنَا رَبُّ السماوات والأرض} مفتخرين {لَن نَّدْعُوَاْ مِن دونه إلها} ولئن سيماهم آلهة {لَّقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا} قولاً ذا شطط وهو الإفراط في الظلم والإبعاد فيه من شط يشط ويشط إذا بعد

...putlara tapmayı terk ettikleri için azarladığı zaman, { فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } “‘Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir’ dediler”, [bununla] iftihar ederek. { لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا } “O'ndan başkasına asla ilâh diye yalvarmayız”; eğer onları ilâh diye adlandıracak olursak { لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا } “o zaman andolsun ki haddi aşan bir söz söylemiş oluruz”, yani haddi aşan bir söz söylemiş oluruz. Şetat (شَطَط), zulümde aşırıya kaçmak ve haktan alabildiğine uzaklaşmaktır; nitekim uzaklaştığı zaman kullanılan 'şatta yeşuttu / yeşıttu' fiilinden gelir.

6358. Metin

هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا (١٥)

{ هَؤُلَاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا } “Şu bizim kavmimiz, O'ndan başka ilâhlar edindiler. Onlara dair açık bir delil getirseler ya! Allah'a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” (15)

6359. Metin

{هَؤُلاء} مبتدأ {قَوْمُنَا} عطف بيان {اتخذوا مِن دونه آلهة} خير وهو اخبار في معنى الإنكار

{ هَؤُلَاءِ } “Şunlar” mübtedadır; { قَوْمُنَا } “kavmimiz” atf-ı beyândır; { اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً } “O'ndan başka ilâhlar edindiler” haberdir; bu, inkâr mânâsı taşıyan bir ihbardır.

6360. Metin

الكهف (١٧ - ١٥)

el-Kehf (15 - 17)

6361. Metin

{لَّوْلاَ يَأْتُونَ عَلَيْهِم} هلا يأتون على عبادتهم فحذف المضاف {بسلطان بَيّنٍ} بحجة ظاهرة وهو تبكيت لأن الإتيان بالسلطان على عبادة الأوثان محال {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افترى عَلَى الله كَذِبًا} بنسبة الشريك إليه

{ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ } “Onlara getirseler ya!”, yani onların ibadetine dair getirseler ya; burada muzâf hazfedilmiştir. { بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ } “açık bir delil ile”, yani apaçık bir hüccet ile; bu bir azarlama ve susturmadır, zira putlara tapma konusunda delil getirmek imkânsızdır. { فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا } “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?”, yani O'na ortak isnat ederek.

6362. Metin

وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا (١٦)

{ وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا } “‘Mademki onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden yaysın ve işinizde size bir kolaylık ve fayda hazırlasın.’” (16)

6363. Metin

{وإذ اعتزلتموهم} خطاب من بعضهم لبعض حيث صممت عزيمتهم على الفرار بدينهم {وَمَا يَعْبُدُونَ} نصب عطف على الضمير أي وإذا اعتزلتموهم واعتزلتم معبوديهم {إِلاَّ الله} استثناء متصل لأنهم كانوا يقرون بالخالق ويشركون معه غيره كأهل مكة أو منقطع أي وإذا اعتزلتم الكفار والأصنام التي يعبدونها من دون الله أو هو كلام معترض إخبار من الله تعالى عن الفتية أنهم لم يعبدوا غير الله {فَأْوُواْ إِلَى الكهف} صيروا إليه واجعلوا الكهف مأواكم {يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مّن رَّحْمَتِهِ} من رزقه {ويهيئ لَكُمْ مّنْ أَمْرِكُمْ مّرْفَقًا} مَرفقاً مدني وشامي وهو ما يرتفق به أي ينتفع وإنما قالوا ذلك ثقة بفضل الله وقوة في رجائهم لتوكلهم عليه ونصوع يقينهم أو أخبرهم به نبي في عصرهم

{ وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ } “Mademki onlardan ayrıldınız”; dinleriyle kaçma kararları kesinleştiğinde birbirlerine hitabıdır. { وَمَا يَعْبُدُونَ } “ve taptıklarından”; mansubdur, zamire matuftur; yani mademki onlardan ayrıldınız ve onların taptıklarından da ayrıldınız. { إِلَّا اللَّهَ } “Allah'tan başka”; muttasıl istisnadır, çünkü onlar Mekkeliler gibi Yaratıcı'yı ikrar ediyor ve başkasını O'na ortak koşuyorlardı; ya da munkatı istisnadır, yani mademki kâfirlerden ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız [demektir]. Yahut bu bir ara cümledir; Allah Teâlâ'nın gençlerin Allah'tan başkasına tapmadıklarına dair bir haberidir. { فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ } “O halde mağaraya sığının”; oraya yönelin ve mağarayı kendinize sığınak yapın. { يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ } “Rabbiniz size rahmetinden yaysın”, yani rızkından. { وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرْفَقًا } “Ve işinizden size bir fayda ve kolaylık hazırlasın”; Medine ve Şam kıraatinde 'merfika' şeklinde [mim fethalı] okunmuştur. Bu, kendisinden faydalanılan, yani yararlanılan şeydir. Bunu sadece Allah'ın lütfuna duydukları güven, O'na tevekküllerinden kaynaklanan ümitlerinin kuvveti ve yakînlerinin berraklığı sebebiyle söylemişlerdir; ya da kendi çağlarındaki bir peygamber bunu kendilerine bildirmiştir.

6364. Metin

وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا (١٧)

{ وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا } “Görürsün ki güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına meyleder, battığı zaman da onları sol taraftan makaslayıp geçer [onlara dokunmaz]; onlar ise mağaranın geniş bir yerindedirler. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan odur; kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” (17)

6365. Metin

{وترى الشمس إذا طلعت تزاور} بتخفيف الزاي كوفي تزور شامي تزواور غيرهم وأصله تتزاور فخفف بإدغام التاء في الزاي أو حذفها والكل من الزور وهو الميل ومنه زاره إذا مال إليه

{ وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ } “Görürsün ki güneş doğduğu zaman meyleder”; Kûfe kıraatinde 'ze' harfinin tahfifi ile [tezâveru], Şam kıraatinde [tezverru], diğerlerinde ise [tezzâveru] şeklinde okunmuştur. Aslı 'tetezâveru'dur; te'nin ze'ye idğam edilmesiyle veya hazfiyle hafifletilmiştir. Hepsi de meyil mânâsına gelen 'zevr' kökünden gelir. Nitekim birine yönelip meylettiğinde 'zârahu' denir.

6366. Metin

والزور الميل عن الصدق {عَن كَهْفِهِمْ} أي تميل عنه ولا يقع شعاعها عليهم {ذَاتَ اليمين} جهة اليمين وحقيقتها الجهة المسماة باليمين {وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ} تقطعهم أي تتركهم وتعدل عنهم {ذَاتَ الشمال وَهُمْ فِى فَجْوَةٍ مّنْهُ} في متسع من الكهف والمعنى أنهم في ظل نهارهم كله لا تصيبهم الشمس في طلوعها ولا غروبها مع أنهم في مكان واسع منفتح معرض لإصابة الشمس لولا أن الله يحجبها عنهم وقيل منفسح من غارهم ينالهم فيه روح الهواء وبرد النسيم ولا يحسون كرب الغار {ذلك مِنْ آيات الله} أي ماصنعه الله بهم من إزورار الشمس وقرضها طالعة وغاربة آية من آيات الله يعني أن ما كان في ذلك السمت تصيبه الشمس ولا تصيبهم اختصاصاً لهم بالكرامة وقيل باب الكهف شمالي مستقبل لبنات نعش فهم في مقنأة أبداً ومعنى ذلك من آيات الله أن شأنهم وحديثهم من آيات الله {مَن يَهْدِ الله فَهُوَ المهتد} مثل ما مر في سبحان وهو ثناء عليهم بأنهم جاهدوا في الله وأسلموا له وجوههم فأرشدهم إلى نيل تلك الكرامة السنية {وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيّا مُّرْشِدًا} أي من أضله فلا هادي له

Zevr, doğrudan sapmaktır. { عَنْ كَهْفِهِمْ } “Mağaralarından”; yani ondan meyleder ve ışığı onların üzerine düşmez. { ذَاتَ الْيَمِينِ } “Sağ tarafa”; sağ yönüne ki hakikati sağ diye isimlendirilen yöndür. { وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ } “Battığı zaman da onları makaslayıp geçer”; onları kesip geçer, yani onları terk edip onlardan sapar; { ذَاتَ الشِّمَالِ } “sol tarafa”. { وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ } “Onlar ise onun geniş bir yerindedirler”; mağaranın geniş bir yerinde. Mânâ şudur: Onlar bütün gündüzleri boyunca gölgededirler; güneş ne doğarken ne de batarken onlara vurur. Halbuki eğer Allah engellemeseydi, güneşin vurmasına elverişli geniş ve açık bir mekândadırlar. Şöyle de denilmiştir: Mağaralarının öyle geniş bir yerindedirler ki, orada havanın ferahlığı ve rüzgârın serinliği kendilerine ulaşır, mağaranın basıklığını hissetmezler. { ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ } “Bu, Allah'ın ayetlerindendir”; yani Allah'ın doğarken ve batarken güneşi onlardan meylettirip uzaklaştırmak suretiyle onlara yaptığı bu muamele, Allah'ın ayetlerinden bir ayettir. Yani o hizada olan her şeye güneş vururken, kendilerine bir ikram olarak güneşin onlara vurmamasıdır. Şöyle de denilmiştir: Mağaranın kapısı kuzeye, Büyük Ayı takım yıldızına bakmaktadır; dolayısıyla sürekli gölgededirler. ‘Bu Allah'ın ayetlerindendir’ ifadesinin mânâsı, onların durumu ve kıssası Allah'ın ayetlerindendir demektir. { مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ } “Allah kime hidayet ederse doğru yolu bulan odur”; İsra Suresi'nde geçtiği gibidir. Bu, onların Allah uğrunda cihad edip yüzlerini O'na teslim ettiklerine, O'nun da kendilerini bu yüce keramete erdirdiğine dair bir övgüdür. { وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا } “Kimi de saptırırsa artık onun için doğru yolu gösterici bir dost bulamazsın”; yani kimi saptırırsa onun için bir yol gösterici yoktur.

6367. Metin

وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا (١٨)

{ وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا } “Kendileri uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa ve sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görseydin mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve için onlardan korkuyla dolardı.” (18)

6368. Metin

{وتحسبهم} بفتح السين شامي

{ وَتَحْسَبُهُمْ } Şam kıraatinde sîn harfinin fethasıyla [ve tahsebühüm] okunmuştur.

6369. Metin

(الكهف (١٩ - ١٨)

el-Kehf (18 - 19)

6370. Metin

وحمزة وعاصم غير الأعش وهو خطاب لكل أحد {أَيْقَاظًا} جمع يقظ {وَهُمْ رُقُودٌ} نيام قيل عيونهم مفتحة وهم نيام فيحسبهم الناظر لذلك أيقاظاً {وَنُقَلّبُهُمْ ذَاتَ اليمين وَذَاتَ الشمال} قيل لهم تقلّبتان في السنة وقيل تقلبة واحدة في يوم عاشوراء

[Kıraat imamlarından] Hamza ve A'meş rivayeti hariç Âsım da [böyle okumuştur]. Bu, herkese yönelik bir hitaptır. { أَيْقَاظًا } [kelimesi], ‘yakız’ (uyanık) kelimesinin çoğuludur. { وَهُمْ رُقُودٌ } Uykudadırlar. Gözlerinin açık olduğu, kendilerinin ise uykuda oldukları, bakan kimsenin bundan dolayı onları uyanık sandığı söylenmiştir. { وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ } “Onları sağa ve sola çeviriyorduk.” Yılda iki kez çevrildikleri söylenmiştir; Aşure gününde yılda bir kez çevrildikleri de söylenmiştir.

6371. Metin

{وَكَلْبُهُمْ باسط ذِرَاعَيْهِ} حكاية حال ماضية لأن اسم الفاعل لا يعمل إذا كان في معنى المضي {بالوصيد} بالفناء أبو بالعتبة {لَوِ اطلعت عَلَيْهِمْ} لو أشرفت عليهم فنظرت إليهم {لَوْلَّيْتَ مِنْهُمْ} لأعرضت عنهم وهربت منهم {فِرَاراً} منصوب على المصدر لأن معنى وليت منهم فررت منهم {ولملئت منهم} وبتشديد اللام حجازي للمبالغة {رُعْبًا} تمييز وبضم العين شامي وعلي وهو الخوف الذي يرعب الصدر أي يملأه وذلك لما ألبسهم الله من الهيبة أو لطول أظفارهم وشعورهم وعظم أجرامهم وعن معاوية أنه غزا الروم فمر بالكهف فقال أريد أن أدخل فقال ابن عباس ﵄ لقد قيل لمن هو خير منك لوليت منهم فراراً فدخلت جماعة بأمره فأحرقتهم ريح

{ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ } Geçmiş bir durumun hikâye edilmesidir (hikâye-i hâl-i mâziyedir); çünkü ism-i fâil geçmiş zaman anlamı taşıdığında amel etmez. { بِالْوَصِيدِ } Avluda veya eşikte demektir. { لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ } Onları görüp baksaydın, { لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ } onlardan yüz çevirip kaçardın. { فِرَارًا } Mef'ûl-i mutlak (mastar) olarak mansubdur; çünkü ‘onlardan yüz çevirdin’ ifadesinin mânâsı ‘onlardan kaçtın’ demektir. { وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ } Hicaz kıraatinde mübalağa için lâm harfinin şeddesiyle [ve lümülli'te] okunmuştur. { رُعْبًا } Temyizdir; Şam kıraatinde ve Ali'nin [kıraatinde] ayn harfinin dammesiyle [ru'uben] okunmuştur. Bu, göğsü dehşete düşüren, yani korkuyla dolduran şeydir. Bu da Allah'ın onlara giydirdiği heybetten veya tırnak ve saçlarının uzunluğundan, bedenlerinin iriliğinden kaynaklanmaktadır. Muâviye'den rivayet edildiğine göre o, Rum gazvesine çıkıp mağaranın yanından geçmiş ve ‘İçeri girmek istiyorum’ demiştir. Bunun üzerine İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: ‘Senden daha hayırlı olan kimseye: «Mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın» denilmiştir’ demiştir. Sonra Muâviye'nin emriyle bir grup içeri girmiş, fakat bir rüzgâr onları yakmıştır.

6372. Metin

وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا (١٩)

{ وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا } “Böylece, aralarında birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: «Ne kadar kaldınız?» dedi. «Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık» dediler. [Diğerleri de:] «Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise ondan size bir rızık getirsin. Dikkatli ve nazik davransın, sakın sizi hiç kimseye sezdirmesin» dediler.” (19)

6373. Metin

{وكذلك بعثناهم} وكما أنمناهم تلك النومة كذلك أيقظناهم إظهاراً للقدرة على الإنامة والبعث جميعاً {لِيَتَسَاءلُوا بَيْنَهُمْ} ليسأل بعضهم بعضاً ويتعرفوا حالهم وما صنع الله بهم فيعتبروا ويستدلوا على عظم قدرة الله ويزدادوا يقيناً ويشكروا ما أنعم الله به عليهم {قَالَ قَائِلٌ مّنْهُمْ} رئيسهم {كَمْ لَبِثْتُمْ} كم مدة لبثكم {قَالُواْ لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ} جواب مبني على غالب الظن وفيه دليل على جواز الاجتهاد والقول بالظن الغالب {قَالُواْ رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ} بمدة لبثكم إنكار عليهم من بعضهم كأنهم قد علموا بالأدلة أو بإلهام أن المدة متطاولة وأن مقدارها لا يعلمه إلا الله ورُوي أنهم دخلوا الكهف غدوة وكان انتباههم بعد الزوال فظنوا أنهم في يومهم فلما نظروا إلى طوال أظفارهم وأشعارهم قالوا ذلك وقد استدل ابن عباس ﵁ على أن الصحيح أن عددهم سبعة لأنه قد قال في الآية قال قائل منهم كم لبثتم وهذا واحد وقالوا في جوابه لبثنا يوماً أو بعض يوم وهو جمع وأقله ثلاثة ثم قال ربكم أعلم بما لبثتم وهذا

{ وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ } Onları o şekilde uyuttuğumuz gibi, hem uyutmaya hem de diriltmeye olan kudretimizi göstermek üzere onları öylece uyandırdık. { لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ } Birbirlerine sorsunlar, durumlarını ve Allah'ın kendilerine ne yaptığını öğrensinler; böylece ibret alsınlar, Allah'ın kudretinin büyüklüğüne delil bulsunlar, yakînlerini artırsınlar ve Allah'ın kendilerine lütfettiği nimetlere şükretsinler diye [uyandırdık]. { قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ } [yani] reisleri, { كَمْ لَبِثْتُمْ } ‘Kalış süreniz ne kadardır?’ [dedi]. { قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ } Bu, galip zanna dayalı bir cevaptır. Bunda içtihadın ve galip zan ile hüküm vermenin caiz olduğuna delil vardır. { قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ } ‘Kalış sürenizi [Rabbiniz daha iyi bilir]’. Bu, bazılarının diğerlerine bir itirazıdır; sanki delillerle veya ilhamla sürenin çok uzadığını ve miktarını ancak Allah'ın bileceğini anlamış gibidirler. Rivayet edildiğine göre onlar mağaraya sabahleyin girmişlerdi, uyanışları ise zeval vaktinden (öğleden) sonra olmuştu. Bu yüzden aynı günün içinde olduklarını sandılar; fakat tırnaklarının ve saçlarının uzadığını görünce böyle dediler. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ, sayılarının yedi olmasının doğru olduğuna şu şekilde delil getirmiştir: Çünkü ayette: «İçlerinden biri dedi ki: Ne kadar kaldınız?» buyrulmuştur; bu bir kişidir. Cevabında: «Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldık dediler» buyrulmuştur; bu bir çoğuldur ve en azı üçtür. Sonra: «Rabbiniz ne kadar kaldığınızı daha iyi bilir dediler» buyrulmuştur; bu da

6374. Metin

قول جمع آخرين فصاروا سبعة {فابعثوا أَحَدَكُمْ} كأنهم قالوا ربكم أعلم بذلك لا طريق لكم إلى علمه فخذوا في شيء آخر مما يهمكم فابعثوا أحدكم أي تمليخا {بِوَرِقِكُمْ} هي الفضة مضروبة كانت أو غير مضروبة وبسكون الراء أبو عمرو وحمزة وأبو بكر {هذه إلى المدينة} هي طرسوس وحملهم الورق عند فرارهم دليل على أن حمل النفقة وما يصلح للمسافر هو رأي المتوكلين على الله دون المتكلين على الاتفاقات وعلى ما في أوعية

başka bir topluluğun sözüdür; böylece yedi kişi olmuşlardır. { فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ } Sanki şöyle demişlerdir: Bunu Rabbiniz daha iyi bilir, bunu bilmenize bir yol yoktur; siz kendinizi ilgilendiren başka bir işe bakın ve birinizi, yani Temlîhâ'yı gönderin. { بِوَرِقِكُمْ } [Varık], basılmış olsun veya olmasın gümüştür. Ebû Amr, Hamza ve Ebû Bekir râ harfinin sükûnuyla [bi-verki-küm] okumuşlardır. { هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ } [Şehir], Tarsus'tur. Kaçarlarken yanlarında gümüş para taşımaları; nafaka ve yolcuya yarayacak şeyleri taşımanın, tesadüflere ve insanların kaplarındaki

6375. Metin

الكهف (٢١ - ١٩)

el-Kehf (19 - 21)

6376. Metin

القوم من النفقات وعن بعض العلماء أنه كان شديد الحنين إلى بيت الله ويقول ما لهذا السفر إلا شيئان شد المحميان والتوكل على الرحمن {فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا} أي أهلها فحذف كما في واسئل القرية واي مبتدأ وخبره {أزكى} أحل وأطيب وأكثر وأرخص {طَعَامًا} تمييز {فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ} وليتكلف اللطف فيما يباشره من أمر المبايعة حتى لا يغبن أو في أمر التخفي حتى لا يعرف {وَلاَ يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا} ولا يفعلن ما يؤدي إلى الشعر بنا من غير قصد منه فسمى ذلك إشعاراً منه بهم لأنه سبب فيه

harçlıklara bel bağlayanların değil, bizzat Allah'a tevekkül edenlerin tutumu olduğuna delildir. Bazı âlimlerden rivayet edildiğine göre o, Beytullâh'a karşı pek derin bir iştiyak duyar ve: ‘Bu yolculuk için iki şeyden başkası gerekmez: Devenin iki tarafındaki denkleri sağlam bağlamak ve Rahmân'a tevekkül etmek’ derdi. { فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا } Yani [şehrin] halkından hangisi [daha temiz yiyeceğe sahipse]. «Köye sor» ayetinde olduğu gibi [ehl/halk kelimesi] hazfedilmiştir. ‘Eyyü’ mübteda, haberi ise { أَزْكَى } ‘daha helal, daha temiz, daha bol ve daha ucuz’ [kelimesidir]. { طَعَامًا } Temyizdir. { فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ } Alışveriş işinde aldanmamak için veya tanınmamak amacıyla gizlenme konusunda son derece ince ve dikkatli davransın. { وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا } Kendisi kastetmeksizin bizim fark edilmemize yol açacak hiçbir şey yapmasın. Buna sebep olduğu için, bu durumu ‘onları sezdirmek’ olarak isimlendirmiştir.

6377. Metin

إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا (٢٠)

{ إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا } “Çünkü onlar size vâkıf olurlarsa ya sizi taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler. O takdirde de asla kurtuluşa eremezsiniz.” (20)

6378. Metin

والضمير في {أَنَّهُمْ} راجع إلى الأهل المقدر في أيها {إِن يَظْهَرُواْ عَلَيْكُمْ} يطلعوا عليكم {يَرْجُمُوكُمْ} يقتلوكم أخبث القتلة {أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِى مِلَّتِهِمْ} بالإكراه والعود بمعنى الصيرورة كثير في كلامهم {وَلَن تُفْلِحُواْ إِذًا أَبَدًا} إذاً يدل على الشرط أي ولن تفلحوا إن دخلتم في دينهم أبداً

{ إِنَّهُمْ } ifadesindeki zamir, ‘eyyühâ’ [ifadesinde] takdir edilen ‘ehl’ (halk) kelimesine döner. { إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ } Sizi fark ederlerse, { يَرْجُمُوكُمْ } sizi en çirkin şekilde öldürürler, { أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ } yahut zorla [kendi dinlerine döndürürler]. [Arapça] kelamda ‘avd’ (dönmek) fiilinin ‘sayrûret’ (olmak/dönüşmek) mânâsında kullanılması çoktur. { وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا } ‘İzen’ kelimesi şart ifade eder; yani: ‘Eğer onların dinine girerseniz asla kurtuluşa eremezsiniz’ demektir.

6379. Metin

وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا (٢١)

{ وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا } “Böylece, Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmadığını bilsinler diye onları [insanlara] bildirdik. O sırada onlar, kendi aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: «Üzerlerine bir bina yapın; Rableri onları daha iyi bilir.» Onların işine galip gelenler ise: «Mutlaka üzerlerine bir mescid yapacağız» dediler.” (21)

6380. Metin

{وكذلك أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ} وكما أنمناهم وبعثناهم لما في ذلك من الحكمة أطلعنا عليهم {لِيَعْلَمُواْ} أي الذين أطلعناهم على حالهم {أَنَّ وَعْدَ الله} وهو البعث {حق} كأن لأن حالهم في نومهم وانتباههم بعدها

{ وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ } Onları uyuttuğumuz ve uyandırdığımız gibi —ki bunda nice hikmet vardır— [insanları] onlardan haberdar kıldık. { لِيَعْلَمُوا } Yani durumlarından haberdar ettiğimiz kimseler bilsinler diye; { أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ } —ki o da yeniden diriliştir (ba's)— { حَقٌّ } haktır. Zira onların uyumaları ve ardından uyanmaları,

6381. Metin

كحال من يموت ثم يبعث {وَأَنَّ الساعة لاَ رَيْبَ فِيهَا} فإنهم يستدلون بأمرهم على صحة البعث {إذ يتنازعون} متعلق باعثرنا أي أعثرناهم عليهم حين يتنازع أهل ذلك الزمان {بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ} أمر دينهم ويختلفون في حقيقة البعث فكان بعضهم يقول تبعت الأرواح دون الأجساد وبعضم يقول تبعث الأجساد مع الأرواح ليرتفع الخلاف وليتبين أن الأجساد تبعث حية حساسة فيها أرواحها كما كانت قبل الموت {فَقَالُواْ} حين توفى الله أصحاب الكهف {ابنوا عَلَيْهِمْ بنيانا} أي على باب كهفهم لئلا يتطرق إليهم الناس ضناً بتربتهم ومحافظة عليها كما حفظت تربة رسول الله ﷺ بالحظيرة {رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ} من كلام المتنازعين كأنهم تذاكروا أمرهم وتناقلوا الكلام في أنسابهم وأحوالهم ومدة لبثهم فلما لم يهتدوا إلى حقيقة ذلك قالوا ربهم أعلم بهم أو من كلام الله ﷿ ردا لقول الخائضين في {قَالَ الذين غَلَبُواْ على أَمْرِهِمْ} من المسلمين وملكهم وكانوا أولى بهم وبالبناء عليهم {لَنَتَّخِذَنَّ} باب الكهف {مَّسْجِدًا} يصلي فيه المسلمون ويتبركون بمكانهم روى ان أهل الانجيل

ölen ve sonra diriltilen kimsenin durumu gibidir. { وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا } “ve kıyametin gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmadığını [bilsinler diye].” Çünkü onlar, bunların durumundan yeniden dirilmenin gerçekliğine delil çıkarırlar. { إِذْ يَتَنَازَعُونَ } [ifadesi] ‘a'sernâ’ fiiline mütealliktir; yani o dönemin insanları kendi aralarında tartıştıkları sırada onları haberdar ettik demektir. { بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ } Dinlerinin durumunu [tartışıyorlardı] ve dirilişin mahiyeti hakkında ihtilaf ediyorlardı. Bazıları: ‘Ruhlar cesetler olmaksızın diriltilir’ diyor, bazıları da: ‘Cesetler ruhlarla birlikte diriltilir’ diyordu. İhtilaf ortadan kalksın ve cesetlerin tıpkı ölümden önceki gibi canlı, hisseden ve içinde ruhları bulunan halde diriltileceği açıklığa kavuşsun diye [böyle yapıldı]. { فَقَالُوا } Allah Ashâb-ı Kehf'in canını aldığı zaman dediler ki: { ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا } Yani mezarlarına hürmeten ve onu korumak için —tıpkı Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'in kabrinin hücre ile korunduğu gibi— insanların oraya girmesini engellemek üzere mağaralarının kapısına bir bina yapın. { رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ } Bu, tartışanların sözüdür; sanki onların durumunu müzakere etmişler, nesepleri, halleri ve kaldıkları süre hakkında konuşmuşlar; fakat bunun hakikatine ulaşamayınca ‘Rableri onları daha iyi bilir’ demişlerdir. Yahut bu, [Ashâb-ı Kehf hakkında] ileri geri konuşanların sözünü reddetmek üzere Allah Azze ve Celle'nin kelamıdır. { قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ } Müslümanlardan ve onların hükümdarından olanlar —ki onlara ve üzerlerine bina yapmaya en layık olanlar bunlardı— dediler ki: { لَنَتَّخِذَنَّ } Mağaranın kapısında [mutlaka yapacağız], { مَسْجِدًا } Müslümanların içinde namaz kılacağı ve onların mekânıyla teberrük edeceği bir mescid. Rivayet edildiğine göre İncil ehli arasında

6382. Metin

الكهف (٢٢)

el-Kehf (22)

6383. Metin

عظمت فيهم الخطايا وطغت ملوكهم حتى عبدوا الأصنام وأكرهوا على عبادتها وممن شدد في ذلك دقيانوس فأراد فتية من أشراف قومه على الشرك وتوعدهم بالقتل فأبوا إلا الثبات على الإيمان والتصلب فيه ثم هربوا إلى الكهف ومروا بكلب فتبعهم فطردوا فأنطقه الله تعالى فقال ما تريدون مني إني أحب أحباء الله فناموا وأنا أحرسكم وقيل مرواً براعٍ معه كلب فتبعهم على دينهم ودخلوا الكهف فضرب الله على آذانهم وقبل أن يبعثهم الله مَلِكَ مدينتهم رجل صالح مؤمن وقد اختلف أهل مملكته في البعث معترفين وجاحدين فدخل الملك بيته وأغلق بابه ولبس مسحاً وجلس على رماد وسأل ربه أن يبين لهم الحق فألقى الله في نفس رجل من رعيانهم فهدم ما سد به فم الكهف ليتخذه حظيرة لغنمه ولما دخل المدينة من بعثوه لابتياع الطعام وأخرج الورق وكان من ضرب

günahlar büyümüş, kralları azgınlaşıp putlara tapmış ve insanları da putlara tapmaya zorlamışlardı. Bu konuda en katı olanlardan biri de Dekyanus idi. O, kavminin ileri gelenlerinden bir grup genci şirke zorlamış ve onları ölümle tehdit etmişti. Onlar ise imanda sebat etmek ve dinlerine sımsıkı sarılmaktan başka bir şeyi kabul etmediler; sonra mağaraya kaçtılar. Yolda bir köpeğe rastladılar, köpek de peşlerine takıldı. Onu kovdular; fakat Allah Teâlâ köpeği konuşturdu ve köpek: ‘Benden ne istiyorsunuz? Ben Allah'ın sevdiklerini severim. Siz uyuyun, ben sizi korurum’ dedi. Yanında köpeği olan bir çobana rastladıkları, çobanın da dinlerinde onlara tâbi olduğu söylenmiştir. Mağaraya girdiler ve Allah onların kulaklarına vurdu (onları uyuttu). Allah onları uyandırmadan önce, şehirlerine salih ve mümin bir adam kral olmuştu. Krallığının halkı ise kabul edenler ve inkâr edenler olmak üzere yeniden diriliş konusunda ihtilafa düşmüştü. Bunun üzerine kral evine girdi, kapısını kapattı, kıldan bir çul giydi, kül üzerine oturdu ve Rabbinden onlara hakkı açıklamasını diledi. Allah da o beldenin çobanlarından birinin içine bir istek düşürdü; o da koyunlarına ağıl yapmak üzere mağaranın ağzına örülen duvarı yıktı. Yiyecek satın almak için gönderdikleri kişi şehre girip gümüş parayı çıkardığında —ki bu para

6384. Metin

دقيانوس اتهموه بأنه وجد كنزاً فذهبوا به إلى الملك فقص عليه القصة فانطلق الملك وأهل المدينة معه وأبصروهم وحمدوا الله على الآية الدالة على البعث ثم قالت الفتية للملك نستودعك الله ونعيذك به من شر الجن والإنس ثم رجعوا إلى مضاجعهم وتوفى الله أنفسهم فألقى الملك عليهم ثيابه وأمر فجعل لكل واحد تابوت من ذهب فرآهم في المنام كارهين للذهب فجعلها من الساج وبنى على باب الكهف مسجدا

Dekyanus'un bastırdığı paralardandı— define bulduğu gerekçesiyle onu suçladılar. Onu krala götürdüler; o da kıssayı krala anlattı. Bunun üzerine kral ve şehir halkı onunla birlikte gitti, onları gördüler ve dirilişe delalet eden bu ayet (mucize) sebebiyle Allah'a hamdettiler. Sonra o gençler krala: ‘Seni Allah'a emanet ediyor, cinlerin ve insanların şerrinden O'na sığındırıyoruz’ dediler. Ardından yattıkları yerlere döndüler ve Allah onların canlarını aldı. Kral üzerlerine kendi elbiselerini örttü ve her biri için altından bir tabut yapılmasını emretti. Rüyasında onların altından hoşlanmadıklarını görünce tabutları abanoz ağacından yaptırdı ve mağaranın kapısına bir mescid inşa etti.

6385. Metin

سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا (٢٢)

{ سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا } “«Üçtürler, dördüncüleri köpekleridir» diyecekler; «Beştirler, altıncıları köpekleridir» diyecekler. [Bunlar] gaybı taşlamaktır (karanlığa taş atmaktır). «Yedidirler, sekizincileri köpekleridir» diyecekler. De ki: «Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir; onları pek az kimseden başkası bilmez.» Artık onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında münakaşa etme ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.” (22)

6386. Metin

{سَيَقُولُونَ ثلاثة رَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماً بالغيب وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ} الضمير في سيقولون لمن خاض في قصتهم في زمن رسول الله ﷺ من المؤمنين وأهل الكتاب سألوا رسول الله ﷺ عنهم فأخر الجواب إلى أن يوحى إليه فيهم فنزلت إخباراً بما سيجري بينهم من اختلافهم في عددهم وأن المصيب منهم من يقول سبعة وثامنهم كلبهم ويُروى أن السيد والعاقب وأصحابهما من أهل نجران كانوا عند النبي ﷺ فجرى ذكر أصحاب الكهف فقال السيد وكان يعقوبيا كانوا ثلاثة رابعهم كلبهم وقال العاقب وكان نسطوريا كانوا خمسة سادسهم كلبهم وقال المسلمون كانوا سبعة وثامنهم كلبهم فحفق الله قول المسلمين وإنما عرفوا ذلك بإخبار رسول الله ﷺ وبما ذكرنا من قبل وعن علي ﵁ هم سبعة نفر أسماؤهم بمليخا ومكشلينا ومشليينا هؤلاء أصحاب يمين الملك وكان عن بساره مرنوش ودبرنوش وشاذنوش وكان يستشير هؤلاء الستة في أمره والسابع الراعي الذي وافقهم حين هربوا من ملكهم دقيانوس واسم مدينتهم أفسوس واسم كلبهم قطمير وسين الاستقبال وإن دخل في الأول دون الآخرين فهما داخلان في حكم السين كقولك قد أكرم وأنعم تريد معنى التوقع في الفعلين جميعاً أو أريد بيفعل

{ سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ } ‘Seyeḳûlûne’ kelimesindeki zamir, Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde onların kıssası hakkında konuşan müminlere ve Ehl-i Kitab'a aittir. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'e onlar hakkında soru sormuşlar, o da kendilerine dair vahiy gelene kadar cevabı ertelemişti. Bunun üzerine aralarında sayıları hususunda vuku bulacak ihtilafı ve içlerinden isabet edenin ‘Yedidirler, sekizincileri köpekleridir’ diyen kimse olduğunu haber vermek üzere bu ayet inmiştir. Rivayet edildiğine göre Necran ehlinden Seyyid ve Âkıb ile arkadaşları Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanındaydılar. Ashâb-ı Kehf'in bahsi geçti; Ya'kûbî olan Seyyid: ‘Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi’ dedi. Nastûrî olan Âkıb: ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi’ dedi. Müslümanlar ise: ‘Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi’ dediler. Allah Teâlâ Müslümanların sözünü doğruladı. Müslümanlar bunu ancak Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'in bildirmesiyle ve daha önce zikrettiğimiz şeyle bilmişlerdi. Hz. Ali radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre onlar yedi kişidir; isimleri: Yemlîhâ, Mekşelînâ ve Meşlînâ'dır; bunlar kralın sağ tarafındaki adamlarıydı. Sol tarafında ise Mernûş, Debernûş ve Şâzenûş vardı. Kral işlerinde bu altı kişiye danışırdı. Yedincisi ise kralları Dekyanus'tan kaçtıkları sırada kendilerine katılan çobandır. Şehirlerinin adı Efes (Efsûs), köpeklerinin adı ise Kıtmir'dir. İstikbal bildiren ‘sîn’ harfi (gelecek zaman eki) sadece ilk fiile girip diğerlerine girmemiş olsa da diğer ikisi de sîn harfinin hükmüne dâhildir. Nitekim senin: ‘İkramda bulundu ve lütufta bulundu’ derken her iki fiilde de tevakku' mânâsını kastetmen gibidir. Yahut muzari fiille

6387. Metin

معنى الاستقبال الذي هو صالح له ثلاثة خبر متبدأ محذوف أي هم ثلاثة وكذلك خمسة وسبعة ورابعهم كلبهم جملة من مبتدأ وخبر واقعة صفة لثلاثة وكذلك سادسهم كلبهم وثامنهم كلبهم رجما

onun elverişli olduğu gelecek zaman mânâsı kastedilmiştir. ‘Selâsetün’ (üçtürler) kelimesi mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani ‘onlar üçtür’ demektir. ‘Hamsetün’ (beştirler) ve ‘seb'atün’ (yedidirler) kelimeleri de böyledir. ‘Ve râbiuhum kelbuhum’ mübteda ve haberden oluşan bir cümle olup ‘selâsetün’ kelimesinin sıfatı konumundadır; ‘ve sâdisuhum kelbuhum’ ile ‘ve sâminuhum kelbuhum’ da böyledir. ‘Racmen’ [kelimesi ise],

6388. Metin

الكهف (٢٤ - ٢٢)

el-Kehf (22 - 24)

6389. Metin

بالغيب رمياً بالخبر الخفي وإتيانا به كقوله ويقذفون بالغيب أي يأتون به أووضع الرجم موضع الظن مكانه قيل ظنا بالغيب لأنهم أكثروا أن يقولوا رجم بالظن مكان قولهم ظن حتى لم يبق عندهم فرق بين العبارتين والواو الداخلة على الجملة الثالثة هي الواو التي تدخل على الجملة الواقعة صفة للنكرة كما تدخل على الواقعة حالاً عن المعرفة في قولك جاءني رجل ومعه آخر ومررت بزيد وفي يده سيف وفائدتها توكيد لصوق الصفة بالموصوف والدلالة على أن اتصافه بها أمر ثابت مستقر وهذه الواو التي آذنت بأن الذين قالوا سبعة وثامنهم كلبهم قالوه عن ثبات علم ولم يرجموا بالظن كما رجم غيرهم دليله أن الله تعالى أتبع القولين الأولين قوله رجماً بالغيب وأتبع القول الثالث قوله {قُل رَّبّى أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِم} أي قل ربي أعلم بعدّتهم وقد أخبركم بها بقوله سبعة وثامنهم كلبهم {مَّا يعلمهم إلا قليل} قال ابن عباس ﵄ أنا من ذلك القليل وقيل إلا قليل من أهل الكتاب والضمير في سيقولون على هذا الأهل الكتاب خاصة أي سيقولون أهل الكتاب فيهم كذا وكذا ولا علم بذلك إلا في قليل منهم وأكثرهم على ظن وتخمين {فَلاَ تُمَارِ فِيهِمْ} فلا تجادل أهل الكتاب في شأن أصحاب الكهف {إِلاَّ مراء ظاهرا} إلا جد الا ظاهراً غير متعمق فيه وهو أن تقص عليهم ما أوحى الله إليك فحسب ولا تزيد من غير تجهيل لهم أو بمشهد من الناس ليظهر صدقك {وَلاَ تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مّنْهُمْ أَحَداً} ولا تسأل أحداً منهم عن قصتهم سؤال متعنت له حتى يقول شيئاً فترده عليه وتزيف ما عنده ولا سؤال مسترشد لأن الله تعالى قد ارشد بأن أوحى إليك قصتهم

‘bilinmeyen bir haberi gelişi güzel atmak ve ortaya koymak’ demektir; nitekim { وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ } ‘gaybı taşlarlar (karanlığa taş atarlar)’ ayeti de [aynı şekilde] ‘onu ortaya atarlar’ demektir. Yahut ‘recm’ kelimesi ‘zan’ yerine konulmuştur; ‘zan’ yerine ‘gaybı zan ile taşlamak’ tabirini çokça kullandıkları için bu iki ifade arasında bir fark kalmamıştır. Üçüncü cümlenin başına gelen ‘vâv’ ise, tıpkı marife bir kelimenin hâli olan cümlenin başına geldiği gibi, nekire bir kelimenin sıfatı olan cümlenin başına gelen vâvdır. Nitekim: ‘Bana bir adam geldi ve yanında başkası vardı’ ile ‘Zeyd'e uğradım ve elinde bir kılıç vardı’ ifadelerinde olduğu gibidir. Bunun faydası, sıfatın mevsûfa bitişikliğini pekiştirmek ve bu sıfatla nitelenmenin sabit ve yerleşik bir durum olduğunu göstermektir. İşte bu vâv, ‘Yedidirler, sekizincileri köpekleridir’ diyenlerin bunu sağlam bir bilgiye dayanarak söylediklerini ve diğerleri gibi karanlığa taş atmadıklarını bildiren vâvdır. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın ilk iki sözün peşinden { رَجْمًا بِالْغَيْبِ } ‘karanlığa taş atarak’ buyurması, üçüncü sözün peşinden ise: { قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ } “De ki: «Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir»” buyurmasıdır. Yani ‘De ki: Rabbim onların sayısını daha iyi bilir ve «yedidirler, sekizincileri köpekleridir» buyurarak bunu size bildirmiştir’ demektir. { مَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ } “Onları pek az kimseden başkası bilmez.” İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ: ‘Ben o az kişiden biriyim’ demiştir. ‘Ehl-i Kitap'tan pek az kimse müstesna’ şeklinde de açıklanmıştır. Bu takdirde ‘seyeḳûlûne’ fiilindeki zamir sadece Ehl-i Kitab'a ait olur; yani ‘Ehl-i Kitap onlar hakkında şöyle şöyle diyeceklerdir; halbuki onların pek azı müstesna bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, çoğunluğu ise zan ve tahminde bulunmaktadır’ demek olur. { فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ } Ashâb-ı Kehf hakkında Ehl-i Kitap ile tartışma, { إِلَّا مِرَاءً ظَاهِرًا } derinleşmeksizin sadece yüzeysel bir tartışma yap. Bu da onları cahillikle itham etmeksizin yalnızca Allah'ın sana vahyettiğini onlara anlatman ve fazlasını söylememendir; yahut doğruluğun ortaya çıksın diye insanların huzurunda [tartışmandır]. { وَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا } Onların kıssası hakkında, bir şey söylesin de onu reddedip görüşünü çürütesin diye ne zorlayıcı/hasmane bir soru sor ne de yol gösterilmesini isteyen bir soru sor; zira Allah Teâlâ sana onların kıssasını vahyederek zaten doğru yolu göstermiştir.

6390. Metin

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا (٢٣)

{ وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا } “Hiçbir şey hakkında: «Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım» deme.” (23)

6391. Metin

{ولا تقولن لشيء} لأجل سيء تعزم عليه {إِنّى فَاعِلٌ ذلك} الشيء

{ وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ } Azmettiğin bir şey sebebiyle, { إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ } ‘Ben o şeyi yapacağım’ [deme].

6392. Metin

{غَداً} أي فيما يستقبل من الزمان ولم يرد الغد خاصة

{ غَدًا } Yani gelecekte [yapacağım deme]; sadece ertesi günü kastetmemiştir.

6393. Metin

إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا (٢٤)

{ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا } “Ancak «Allah dilerse» [de]. Unuttuğun zaman Rabbini an ve: «Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru bir yola iletir» de.” (24)

6394. Metin

{إِلاَّ أَن يَشَاء الله} أن تقوله بأن يأذن لك فيه أو ولا تقولنه إلا بأن يشاء الله أي إلا بمشيئته وهو في موضع الحال أي إلا ملتبساً بمشيئة الله قائلاً إن شاء الله وقال الزجاج معناه ولا تقولن إني أفعل ذلك إلا بمشيئة الله تعالى لأن قول القائل أنا أفعل ذلك إن شاء الله معناه لا أفعله إلا بمشيئة الله وهذا نهى نهي تأديب من الله لنبيه حين قالت اليهود لقريش سلوه عن الروح وعن أصحاب الكهف وذي القرنين فسألوه فقال ائتوني غداً أخبركم ولم يستثن فأبطأ عليه الوحي حتى شق عليه {واذكر ربك} أي مشيئتة ربك وقل إن شاء الله {إِذَا نَسِيتَ} إذا فرط منك نسيان لذلك والمعنى إذا نسيت كلمة الاستثناء ثم تنبهت عليها فتداركها بالذكر عن الحسن ما دام في مجلس الذكر وعن ابن عباس ﵄ ولو بعد سنة وهذا محمول على تدارك التبرك بالاستثناء فأما الاستثناء المغير حكماً فلا يصح إلا متصلاً وحُكي أنه بلغ المنصور أن أبا حنيفة

{ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ } Sana izin vermesi suretiyle bunu söylemeni Allah'ın dilemesi [hali müstesna]; yahut ‘Bunu ancak Allah dilerse söyle’, yani ancak O'nun meşîetiyle [söyle] demektir. Bu ifade hâl konumundadır; yani ‘İnşâallâh diyerek, Allah'ın dilemesine bağlamış olarak söyle’ demektir. Zeccâc şöyle demiştir: Bunun mânâsı: «Allah Teâlâ'nın dilemesi olmadıkça bunu yapacağım deme» demektir; çünkü kişinin: «İnşâallâh bunu yapacağım» demesi, «bunu ancak Allah'ın dilemesiyle yaparım» demektir. Bu yasaklama, Yahudilerin Kureyş'e: «Ona Ruh'tan, Ashâb-ı Kehf'ten ve Zülkarneyn'den sorun» demeleri üzerine Kureyş'in gelip Peygamber'e sorması ve onun da istisna yapmadan (inşâallâh demeden): «Yarın bana gelin, size haber vereyim» demesi üzerine Allah'tan Peygamberi'ne yönelik bir edep eğitimidir (nehy-i te'dibdir). Bu sebeple vahiy gecikmiş, hatta bu durum ona çok ağır gelmişti. { وَاذْكُرْ رَبَّكَ } Yani Rabbinin meşîetini hatırla ve «İnşâallâh» de. { إِذَا نَسِيتَ } Bunu söylemeyi unuttuğun zaman. Mânâ şudur: İstisna kelimesini (inşâallâh demeyi) unutur da sonradan hatırlarsan, onu zikrederek telafi et. Hasan[-ı Basrî]'den: ‘O zikir meclisinde bulunduğu müddetçe’; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan ise: ‘Bir sene sonra bile olsa [telafi etsin]’ rivayeti gelmiştir. Bu, istisna ile teberrükte bulunmayı telafi etmeye hamledilir. Bir hükmü değiştiren istisnaya gelince, o ancak [söze] bitişik olursa geçerlidir. Rivayet edildiğine göre [Halife] Mansûr'a, Ebû Hanîfe

6395. Metin

الكهف (٢٧ - ٢٤)

el-Kehf (24 - 27)

6396. Metin

﵀ خالف ابن عباس ﵄ في الاستثناء المنفصل فاستحضره لينكر عليه فقال له أبو حنيفة هذا يرجع عليك إنك تأخذ البيعة بالأيمان أفترضى أن يخرجوا من عندك فيستثنوا فيخرجوا عليك فاستحسن كلامه وأمر الطاعن فيه بإخراجه من عنده أو معناه واذكر ربك بالتسبيح والاستغفار إذا نسيت كلمة الاستثناء تشديداً في البعث على الاهتمام بها أو صلاة نسيتها إذا ذكرتها أو إذا نسيت شيئاً فاذكره ليذكرك المنسي {وَقُلْ عسى أَن يهدين رَبّى لأَِقْرَبَ مِنْ هذا رَشَدًا} يعني إذا نسيت شيئاً فاذكر ربك وذكر ربك عند نسيانه أن تقول عسى ربي أن يهديني لشيء آخر بدل هذا المنسي أقرب منه رشداً وأدنى خيراً ومنفعه أن يهدين إن ترن أن يؤتين أن تعلمن مكى في الحالين ووافقه أبو عمرو ومدني في الوصل

rahimehullâh'ın munfasıl (aradan zaman geçtikten sonra yapılan) istisna konusunda İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'ya muhalefet ettiği haberi ulaşmış; Mansûr da ona itiraz etmek için huzuruna çağırmıştı. Bunun üzerine Ebû Hanîfe ona şöyle dedi: ‘Bu senin aleyhine döner; sen insanlardan yeminle biat alıyorsun. Onların senin yanından çıkıp sonra istisna yapmalarına (inşâallâh diyerek yemini bozmalarına) ve sana isyan etmelerine razı olur musun?’ Mansûr onun bu sözünü çok beğendi ve onu karalayan kişinin huzurundan çıkarılmasını emretti. Yahut [ayetin] mânâsı şudur: İstisna kelimesine özen göstermeye teşvik etmek maksadıyla, istisna kelimesini unuttuğunda tesbih ve istiğfar ile Rabbini an. Yahut ‘unuttuğun bir namazı hatırladığın zaman kıl’ demektir. Yahut ‘bir şeyi unuttuğun zaman O'nu an ki, unuttuğun şeyi sana hatırlatsın’ demektir. { وَقُلْ عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا } Yani bir şeyi unuttuğun zaman Rabbini an; bir şeyi unuttuğunda Rabbini anman ise: «Umarım Rabbim beni bu unutulan şeyin yerine doğruya daha yakın, hayır ve fayda bakımından daha üstün başka bir şeye iletir» demendir. ‘En yehdiyeni’, ‘in terani’, ‘en yü'tiyeni’, ‘en tüallimeni’ [kelimelerindeki yâ harfini] İbn Kesîr her iki durumda da (vakıf ve vasılda) [yâ ile okumuştur]. Ebû Amr ve Medine kıraati vasıl halinde ona muvafakat etmiştir.

6397. Metin

وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا (٢٥)

{ وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا } “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz [yıl] da ilave ettiler.” (25)

6398. Metin

{وَلَبِثُواْ فِى كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِاْئَةِ سِنِينَ} يريد لبثهم فيه أحياء مضروباً على آذانهم هذه المدة وهو بيان لما أجمل في قوله فضربنا عل آذانهم في الكهف سنين عدداً وسنين عطف بيان لثلثمائة ثلثمائة سنين بالإضافة حمزة وعليّ على وضع الجمع موضع الواحد في التمييز كقوله بالأخسرين أعمالا {وازدادوا تِسْعًا} أي تسع سنين لدلالة ما قبله عليه وتسعا مفعول به لأن زاد تقتضي مفعولين فازداد يقتضي مفعولاً واحداً

{ وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِنِينَ } Onların bu süre boyunca kulaklarına vurulmuş (uyutulmuş) halde canlı olarak orada kalışlarını kastetmektedir. Bu, «Biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar vurduk» ayetindeki mücmel (özet) ifadenin açıklamasıdır. ‘Sinîne’ kelimesi ‘selâsi mietin’ ifadesinin atf-ı beyânıdır. Hamza ve Ali [el-Kisâî], temyizde tekil yerine çoğulun konulması esasına göre —tıpkı «ameller bakımından en çok hüsrana uğrayanlar» ayetinde olduğu gibi— izafetle [selâse mieti sinîn şeklinde] okumuşlardır. { وَازْدَادُوا تِسْعًا } Yani önceki ifadenin delaletiyle dokuz yıl [ilave ettiler]. ‘Tis'an’ mef'ûlün bihtir; çünkü ‘zâde’ fiili iki mef'ûl gerektirirken, ‘izdâde’ fiili tek bir mef'ûl gerektirir.

6399. Metin

قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا (٢٦)

{ قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا } “De ki: «Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görür, ne güzel işitir! Onların O'ndan başka hiçbir dostu yoktur. O, kendi hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.»” (26)

6400. Metin

{قُلِ الله أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواْ} أي هو أعلم من الذين اختلفوا فيهم بمدة لبثهم الحق ما أخبرك به أو هو حكاية لكلام أهل الكتاب وقل الله أعلم رد عليهم والجمهور على أن هذا والحق ما أخبرك به أو هو حكاية لكلام أهل الكتاب وقل الله أعلم رد عليهم هور على أن هذا إخبار من الله ﷾ أنهم لبثوا في كهفهم كذا مدة {لَهُ غَيْبُ السماوات والأرض} ذكر اختصاصه بعلم ما غاب في السموات والأرض وخفي فيها من أحوال أهلها {أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ} أي وأسمع به والمعنى ما أبصره بكل موجود وما أسمعه لكل مسموع {ما لهم} لأهل السموات والأرض {مّن دُونِهِ مِن وَلِىّ} من متول لأمورهم {وَلاَ يُشْرِكُ فِى حُكْمِهِ} في قضائه {أَحَدًا} منهم ولا تشرك على النهي شامي كانوا يقولون له ائت بقرآن غير هذا أو بدله فقيل له

{ قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا } Yani O, haklarında ihtilaf edenlerden onların kalış süresini daha iyi bilir; hak olan, sana haber verdiği şeydir. Yahut bu, Ehl-i Kitab'ın sözünün bir hikâyesi olup «De ki: Allah daha iyi bilir» ifadesi onlara bir reddiyedir. Cumhur ise bunun, onların mağaralarında şu kadar süre kaldıklarına dair Allah Azze ve Celle'den bir haber olduğu görüşündedir. { لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } Göklerde ve yerde gayb olan, ehlinin hallerinden gizli kalan şeylerin ilminin O'na mahsus olduğunu zikretmiştir. { أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ } Yani «ve esmi' bihî» takdirindedir. Mânâ şudur: O, var olan her şeyi ne mükemmel görür ve işitilen her şeyi ne mükemmel işitir! { مَا لَهُمْ } Göklerin ve yerin ehline, { مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ } O'ndan başka işlerini üstlenen hiçbir dost [yoktur]. { وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ } Hükmünde/kazasında [hiç kimseyi ortak etmez]. { أَحَدًا } Onlardan [hiç kimseyi ortak etmez]. Şam kıraatinde nehiy olarak [ve lâ tüşrik / ortak koşma şeklinde] okunmuştur. Müşrikler ona: «Bundan başka bir Kur'an getir yahut onu değiştir» diyorlardı; bunun üzerine ona şöyle denildi:

6401. Metin

وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا (٢٧)

{ وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا } “Rabbinin Kitabı'ndan sana vahyolunanı oku. O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. O'ndan başka sığınacak bir melce de asla bulamazsın.” (27)

6402. Metin

{واتل مَا أُوْحِىَ إِلَيْكَ مِن كتاب رَبّكَ} أي من القرآن ولا تسمع لما يهذون به من طلب التبديل فإنه {لاَ مُبَدّلَ لكلماته} أي لا يقدر أحد على تبديلها أو تغييرها إنما يقدر على ذلك هو وحده {ولن تجد من دونه ملتحدا} ملجأ تعدل إليه إن هممت بذلك

{ وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَ } Yani Kur'an'dan [vahyolunanı oku] ve değiştirme talebi hususunda onların hezeyanlarına kulak asma. Zira { لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ } O'nun kelimelerini değiştirmeye veya tahrif etmeye hiç kimsenin gücü yetmez; buna ancak O'nun tek başına gücü yeter. { وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا } Eğer böyle bir şeye meyledersen O'ndan başka yönelebileceğin bir sığınak [bulamazsın].

6403. Metin

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا (٢٨)

{ وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا } “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenlerle birlikte nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, hevasına uymuş ve işi taşkınlık olmuş kimseye boyun eğme.” (28)

6404. Metin

ولما قال قوم من رؤساء الكفرة لرسول الله ﷺ نحِّ هؤلاء الموالي وهم صهيب وعمار وخباب وسلمان وغيرهم من فقراء المسلمين

Kâfirlerin reislerinden bir grup Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'e: «Şu azatlı köleleri —ki bunlar Süheyb, Ammâr, Habbâb, Selmân ve diğer fakir Müslümanlardır—

6405. Metin

حتى نجالسك نزل {واصبر نَفْسَكَ مَعَ الذين يَدْعُونَ رَبَّهُم}

yanından uzaklaştır ki seninle oturalım» dediklerinde: { وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ } ayeti indi.

6406. Metin

واحبسها معهم وثبتها {بالغداة والعشى} دائبين على الدعاء في كل وقت أو بالغداة لطلب التوفيق والتيسير والعشي لطلب عفو التقصير أو هما صلاة الفجر والعصر بالغُدوة شامي {يُرِيدُونَ وَجْهَهُ} رضا الله {وَلاَ تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ} ولا تجاوز عداه إذا جاوزه وعدى بعن لنضمن عدا معنى نبا في قولك نبت عنه عينه وفائدة التضمين إعطاء مجموع معنيين وذلك أقوى من اعطاء معنى فذ {تُرِيدُ زِينَةَ الحياة الدنيا} في موضع الحال {وَلاَ تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا} من جعلنا قلبه غافلاً عن الذكر وهو دليل لنا على أنه تعالى خالق أفعال العباد {واتبع هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا} مجاوزاً عن الحق

Onlarla beraber nefsini tut ve sabitle. { بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ } Her vakit aralıksız dua edenler olarak; yahut sabahleyin muvaffakiyet ve kolaylık istemek, akşamleyin ise kusurların affını dilemek üzere [dua ederler]; yahut bunlar sabah ve ikindi namazlarıdır. Şam kıraatinde [bil-gudveti şeklinde] damme ile okunmuştur. { يُرِيدُونَ وَجْهَهُ } Allah'ın rızasını [dileyerek]. { وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ } Onları aşıp geçmesin. ‘Adâhu’ fiili, bir şeyi aşıp geçtiğinde kullanılır. ‘An’ harf-i cerri ile geçişli kılınması ise ‘adâ’ fiilinin, ‘gözü ondan uzaklaştı/yüz çevirdi’ anlamındaki ‘nebâ’ fiilinin mânâsını tazammun etmesi (içermesi) sebebiyledir. Tazammunun faydası, iki mânânın toplamını vermesidir; bu da tek bir mânâyı vermekten daha kuvvetlidir. { تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا } Hâl konumundadır. { وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا } Kalbini zikirden gafil kıldığımız kimseye [itaat etme]. Bu, Allah Teâlâ'nın kulların fiillerinin yaratıcısı olduğuna dair bizim için bir delildir. { وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا } Haktan uzaklaşmış, haddi aşmış [olan kimseye uyma].

6407. Metin

وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا (٢٩)

{ وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا } “De ki: «Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.» Şüphesiz biz zalimler için, duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırladık. Eğer yardım dilerlerse, yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir ve o [ateş] ne fena bir barınaktır!” (29)

6408. Metin

{وَقُلِ الحق مِن رَّبّكُمْ} أي الإسلام أو القرآن والحق خبر مبتدأ محذوف أي هو {فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ} أي جاء الحق وزاحت العلل فلم يبق إلا اختياركم لأنفسكم ما شئتم من الأخذ في طريق النجاة أو في طريق الهلاك وجئ بلفظ الأمر والتخيير لأنه لما مكن من اختيار أيهما شاء فكأنه مخير مأمور بأن يتخير ما شاء من النجدين ثم ذكر جزاء من اختيار الكفر فقال إِنَّا أَعْتَدْنَا هيأنا للظالمين للكافرين فقيد بالسباق كما تركت حقيقة الأمر والتخيير بالسياق وهو قوله إنا أعتدنا للظالمين نارا أحاطبهم سُرَادِقُهَا شبه ما يحيط بهم من النار بالسرا دق وهي الحجرة التي تكون حول الفسطاط أو هو دخان يحيط بالكفار قبل دخولهم النار أو هو حائط من نار يطيف بهم وَإِن يَسْتَغِيثُواْ من العطش يُغَاثُواْ بِمَاء كالمهل هو دردي الزيت أو ما بِئْسَ الشراب

{ وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ } Yani İslâm veya Kur'an [Rabbinizdendir]. ‘El-Hakku’ mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani ‘o [haktır]’ demektir. { فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ } Yani hak gelmiş, mazeretler ortadan kalkmıştır; artık geriye sadece kurtuluş yolunu veya helak yolunu tutma hususunda kendiniz için dilediğinizi seçmeniz kalmıştır. İfade emir ve muhayyerlik (seçme hakkı verme) lafzıyla getirilmiştir; çünkü insan dilediğini seçme imkânına sahip kılınınca, sanki muhayyer bırakılmış ve iki yoldan dilediğini seçmekle emrolunmuş gibi olmuştur. Sonra küfrü seçenin cezasını zikrederek: «Şüphesiz biz hazırladık» yani hazırlayıp var ettik buyurmuştur. «Zalimler için» yani kâfirler için [hazırladık]. Nasıl ki emir ve muhayyerliğin hakikati bağlam (siyak) sebebiyle terk edilmişse, burada da önceki ifadelere (sibak) göre kayıtlanmıştır. İşte bu da: «Şüphesiz biz zalimler için, duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırladık» kavlidir. Onları kuşatan ateşi ‘sürâdık’a benzetmiştir; sürâdık ise çadırın etrafını çevreleyen bölmedir/duvardır. Yahut kâfirler ateşe girmeden önce onları kuşatan bir dumandır; yahut onları çevreleyen ateşten bir duvardır. «Eğer susuzluktan dolayı yardım isterlerse, erimiş maden gibi bir su ile kendilerine yardım edilir.» [Muhl], zeytinyağının tortusu veya erimiş madendir. «O ne kötü içecektir»

6409. Metin

ذلك وَسَاءتْ النار مُرْتَفَقًا متكأ من الرفق وهذه لمشاكلة قوله وحسنت مرتفقا وإلا فلا ارتفاق لأهل النار

o [içecek]! { وَسَاءَتْ } yani o ateş, { مُرْتَفَقًا } [rifk kökünden gelen] dayanılacak bir yer/dayanak olarak ne kötüdür! Bu ifade: «Ne güzel dayanılacak yerdir» ayetiyle bir müşâkele (ifade uyumu) içindir; aksi halde cehennem ehli için hiçbir rahatlık/dayanılacak yer yoktur.

6410. Metin

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا (٣٠)

{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere gelince; elbette biz, güzel amel yapanın mükâfatını zayi etmeyiz.” (30)

6411. Metin

وبين جزاء من اختار الإيمان فقال {إِنَّ الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات إِنَّا لاَ نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أحسن عملا

İmanı seçenin mükâfatını da açıklayarak şöyle buyurdu: { إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لَا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلًا } “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere gelince; elbette biz, güzel amel yapanın mükâfatını zayi etmeyiz.”

6412. Metin

أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا (٣١)

{ أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا } “İşte onlara, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler; ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve orada tahtlar üzerine kurulurlar. O ne güzel mükâfattır ve o [cennet] ne güzel bir barınaktır!” (31)

6413. Metin

{أُوْلَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ} كلام مستأنف بيان للأجر المبهم ولك أن تجعل إنَّا لا نضيع وأولئك خبرين معاً والمراد من أحسن منهم عملاً كقولك السمن منوان بدرهم أو لأن من أحسن عملا والذين آمنوا أو عملوا الصالحات ينتظمهما معنى واحد فأقام

{ أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ } İsti'nâf cümlesi olup kapalı bırakılan ecri açıklamaktadır. ‘İnnâ lâ nudîu’ ile ‘ülâike’ cümlelerini birlikte iki haber yapman da mümkündür. Kastedilen: ‘Onlardan güzel amel işleyen kimse’ demektir; nitekim senin: ‘Yağ, iki batmanı bir dirhemedir’ demen gibidir. Yahut ‘güzel amel işleyen kimse’ ifadesi ile ‘iman edip salih amel işleyenler’ ifadesini tek bir mânâ birleştirdiği için,

6414. Metin

الكهف (٣٣ - ٣١)

el-Kehf (31 - 33)

6415. Metin

من أحسن مقام الضمير {تَجْرِى مِن تَحْتِهِمُ الأنهار يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ} من للإبتداء وتنكير أساور وهي جمع أسورة التي هي جمع سوار لإبهام أمرها في الحسن مّن ذَهَبٍ من للتبيين وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مّن سندس مارق من الديباج وَإِسْتَبْرَقٍ ما غلظ منه أي يجمعون بين النوعين مُّتَّكِئِينَ فِيهَا على الأرائك خص الاتكاء لأنه هيئة المتنعمين والملوك على أسرتهم نِعْمَ الثواب الجنة وَحَسُنَتْ الجنة والأرائك مرتفقا متكأ

zamir yerine ‘men ahsene’ ifadesini koymuştur. { تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ } Buradaki ‘min’ ibtidâiyedir (başlangıç bildirir). ‘Sivâr’ın çoğulu olan ‘esvire’nin çoğulu durumundaki ‘esâvir’ kelimesinin nekire kılınması ise onun güzellikteki akıl almaz derecesini belirtmek içindir. «Altından» ifadesindeki ‘min’ tebyîn (açıklama) içindir. «Ve ince ipekten yeşil elbiseler giyerler.» Sündüs (سُنْدُس), ipeğin ince olanıdır. «Ve kalın ipekten» İstebrak (إِسْتَبْرَق), ipeğin kalın olanıdır; yani her iki çeşidi bir arada giyerler. «Orada tahtlar üzerine kurulurlar.» Dayanıp kurulmayı (ittikâ) özellikle zikretti; çünkü bu, nimet içindeki kimselerin ve tahtlarındaki kralların duruş şeklidir. «O ne güzel mükâfattır» yani cennet! «Ve o ne güzel barınaktır!» Cennet ve tahtlar dayanılacak bir yer olarak ne güzeldir!

6416. Metin

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا (٣٢)

{ وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا } “Onlara iki adamı misal ver: Biz bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında da bir ekinlik bitirmiştik.” (32)

6417. Metin

{واضرب لهُمْ مَّثَلاً رَّجُلَيْنِ} ومثل حال الكافرين والمؤمنين بحال رجلين وكانا أخوين في بني إسرائيل أحدهما كافر اسمه قطروس والآخر مسلم اسمه يهوذا وقيل هما المذكوران في والصافات في قوله قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ ورثا من ابيهما ثمانية آلاف دينار فجعلاهما شطرين فاشترى الكافر أرضاً بألف دينار فقال المؤمن اللهم إن أخي اشترى أرضاً بألف دينار وأنا أشتري منك أرضاً في الجنة بألف فتصدق به ثم بنى أخوه داراً بألف فتصدق به ثم تزوج أخوه امرأة بألف فقال اللهم إني جعلت ألفاً صداقاً للحور ثم اشترى أخوه خدما وستاعا بألف دينار فقال اللهم إني اشتريت منك دار في الجنة بألف فتصدق

{ وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ } Kâfirlerin ve müminlerin durumunu iki adamın durumuyla misallendir. Bunlar İsrâiloğulları'ndan iki kardeşti; biri Katrûs isimli bir kâfir, diğeri ise Yehûzâ isimli bir Müslümandı. Sâffât Suresi'nde: «İçlerinden biri dedi ki: Benim bir yakınım/arkadaşım vardı» ayetinde zikredilenlerin de bunlar olduğu söylenmiştir. Babalarından sekiz bin dinar miras almışlar ve bunu iki eşit parçaya bölmüşlerdi. Kâfir olan bin dinara bir arazi satın aldı; mümin olan ise: ‘Allahım! Kardeşim bin dinara bir arazi satın aldı; ben de bin dinara Senden cennette bir arazi satın alıyorum’ dedi ve parayı tasadduk etti. Sonra kardeşi bin dinara bir ev yaptı; o da [aynı şekilde] tasadduk etti. Sonra kardeşi bin dinara bir kadınla evlendi; o da: ‘Allahım! Ben bin dinarı hûrilerin mehri kıldım’ dedi. Sonra kardeşi bin dinara hizmetçiler ve eşyalar satın aldı; o da: ‘Allahım! Ben Senden bin dinara cennette bir ev satın aldım’ dedi ve tasadduk etti.

6418. Metin

به ثم تزوج أخوه امرأة بألف فقال اللهم إني جعلت ألفاً صداقاً للحور ثم اشترى أخوه خدماً ومتاعاً بألف دينار فقال اللهم إني اشتريت منك الولدان المخلدين بألف فتصدق به ثم أصابته حاجة فجلس لأخيه على طريقه فمر به في حشمه فتعرض له فطرده وويخه على التصديق بماله {جَعَلْنَا لأَِحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أعناب} بساتين من كروم وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وجعلنا النخل محيطاً بالجنتين وهذا مما يؤثره الدهاقين في كرومهم أن يجعلوها مؤزرة بالأشجار المثمرة يقال حفوه إذا أطافوا به وحففته بهم أي جعلتهم حافين حوله وهو متعد إلى مفعول واحد فتزيده الباء مفعولاً ثانياً {وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا} جعلناها أرضاً جامعة للأقوات والفواكه ووصف العمارة بأنها متواصلة متشابكة لم يتوسطها ما يقطعها مع الشكل الحسن والترتيب الأنيق

Sonra kardeşi bin dinara bir kadınla evlendi; o da: ‘Allahım! Ben bin dinarı hûrilerin mehri kıldım’ dedi. Sonra kardeşi bin dinara hizmetçiler ve eşyalar satın aldı; o da: ‘Allahım! Ben Senden bin dinara ebedî kılınmış hizmetçileri (vildân-ı muhalledûn) satın aldım’ dedi ve onu tasadduk etti. Daha sonra müminin başına bir darlık geldi ve kardeşinin yolu üzerine oturdu. Kardeşi maiyetiyle birlikte yanından geçerken mümin onun karşısına çıktı; fakat kardeşi onu kovdu ve malını sadaka olarak dağıttığı için onu azarladı. { جَعَلْنَا لِأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ } [Yani] üzüm bağları [verdik]. { وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ } Hurma ağaçlarını iki bahçeyi kuşatır kıldık. Bu, toprak sahiplerinin bağlarında tercih ettikleri bir durumdur; yani bağların etrafını meyveli ağaçlarla kuşatırlar. Bir şeyin etrafını sardıklarında ‘haffûhu’, ‘ben onları onun etrafına dizdim’ denildiğinde ‘hafeftühü bihim’ denir. Bu fiil tek mef'ûle geçişlidir; ‘bâ’ harf-i cerri ise ona ikinci bir mef'ûl kazandırır. { وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا } Orayı hem temel gıdaları hem de meyveleri toplayan bir arazi kıldık. İmar edilmiş yapıyı; güzel bir şekil ve zarif bir düzenle birlikte, arasına kesen bir şey girmeksizin birbiriyle bitişik ve iç içe geçmiş olarak tavsif etti.

6419. Metin

كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَرًا (٣٣)

{ كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَرًا } “İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, ondan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. Biz de ikisinin arasından bir ırmak fışkırtmıştık.” (33)

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.