6883. Metin
طه (٧ - ١)
Tâhâ (1 - 7)
6884. Metin
سورة طه
Tâhâ Suresi
6885. Metin
سورة طه ﷺ مكية وهي مائة وخمس وثلاثون آية كوفي
Tâhâ Suresi -sallallâhu aleyhi ve sellem- Mekkîdir. Kûfe sayımına göre yüz otuz beş ayettir.
6886. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
6887. Metin
طه (١)
{ طه } “Tâ-Hâ.” (1)
6888. Metin
{طه} فخم الطاء لاستعلائها وأمال الهاء أبو عمرو وأمالهما حمزة وعلي وخلف وأبو بكر وفخمهما على الأصل غيرهم وما رُوي عن مجاهد والحسن والضحاك وعطاء وغيرهم أن معناه يا رجل فإن صح فظاهر وإلا فالحق ما هو المذكور في سورة البقرة
{ طه } Ebû Amr, isti‘lâ (dilin damağa yükselmesi) özelliğinden ötürü Tâ harfini kalın okumuş (tefhîm yapmış), Hâ harfini ise imâleli okumuştur. Hamza, Ali [el-Kisâî], Halef ve Ebû Bekr her iki harfi de imâle ile okumuşlardır. Bunların dışındakiler ise asıl üzere her ikisini de kalın okumuşlardır. Mücâhid, el-Hasen, ed-Dahhâk, Atâ ve diğerlerinden rivayet edilen “bunun anlamı 'Ey adam' demektir” sözü şayet sahih ise mana açıktır; değilse hak olan, Bakara Suresi'nde zikredilmiş olandır.
6889. Metin
مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى (٢)
{ مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى } “Biz bu Kur'an'ı sana meşakkat çekesin diye indirmedik.” (2)
6890. Metin
{ما أنزلنا عليك القرآن} إن جعلت طه تعديداً لأسماء الحروف فهو ابتداء كلام وإن جعلتها اسماً للسورة احتملت أن تكون خبراً عنها وهي في موضع المبتدأ والقرآن ظاهرا وقع موقع المضمر لأنها قرآن وأن يكون جواباً لها وهي قسم {لتشقى} لتتعب لفرط تأسفك عليهم وعلى كفرهم وتحسرك على أن يؤمنوا أو بقيام الليل وأنه روى أنه ﵇ صلى بالليل حت تورمت قدماه فقال له جبريل أبق على نفسك فإن لها عليك حقاً أي ما أنزلناه لتنهك نفسك بالعبادة وما بعثت إلا بالحنيفية السمحة
{ مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ } “Biz bu Kur'an'ı sana indirmedik” ifadesi; şayet Tâhâ harf isimlerinin sayılması kabul edilirse yeni bir söz başlangıcıdır. Eğer surenin ismi kılınırsa, surenin mübteda (özne) ve bu cümlenin de onun haberi (yüklemi) olması muhtemeldir; Kur'an kelimesi ise zâhir bir isim olup, surenin bizzat kendisi Kur'an olduğu için zamir makamında yer almıştır. Yahut bu cümle, kasem (yemin) olan Tâhâ'nın cevabı da olabilir. { لِتَشْقَىٰ } “Meşakkat çekesin diye” yani onlara ve küfürlerine aşırı üzülmen ve iman etmelerine duyduğun derin hasret sebebiyle yahut gece ibadetiyle yorulasın diye [indirmedik]. Nitekim rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm geceleyin ayakları şişinceye kadar namaz kılmış, bunun üzerine Cibrîl ona: “Kendini kolla, zira nefsinin senin üzerinde hakkı vardır” demiştir. Yani 'Biz onu, ibadetle nefsini tüketip yıpratasın diye indirmedik; sen ancak kolaylaştırılmış dosdoğru din (hanîfiyye-i semha) ile gönderildin' demektir.
6891. Metin
إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٣)
{ إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى } “Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olsun diye [indirdik].” (3)
6892. Metin
{إِلاَّ تَذْكِرَةً} استثناء منقطع أي لكن أنزلناه تذكرة أو حال {لّمَن يخشى} لمن يخاف الله أو لمن يؤل أمره إلى الخشية
{ إِلَّا تَذْكِرَةً } “Ancak bir öğüt olsun diye” ifadesi munkatı‘ istisnadır; yani 'Fakat onu bir öğüt olarak indirdik' demektir yahut hâl konumundadır. { لِّمَن يَخْشَىٰ } “Korkan kimse için” yani Allah'tan korkan yahut işinin sonu haşyete (Allah korkusuna) varacak olan kimse için.
6893. Metin
تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى (٤)
{ تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى } “Yeri ve yüce gökleri yaratanın katından peyderpey indirilmiştir.” (4)
6894. Metin
{تَنْزِيلاً} بدل من تَذْكِرَةٌ إذا جعل حالاً ويجوزان ينتصب بنزل مضمرا أو على المدح أو يخشى مفعولا به أي أنزله الله تذكرة لمن يخشى تنزيل الله {مّمَّنْ خَلَق الأرض والسماوات} مِنْ يتعلق بتنزيلا صلة له {العلي} جمع العلياء تأنيث الاعلى ووصف السموات بالعلى دليل ظاهر على عظم قدرة خالقها
{ تَنزِيلًا } “Peyderpey indirilmiştir” ifadesi, tezkirah kelimesi hâl yapıldığı takdirde ondan bedeldir. Gizli bir fiil ile mensûb olması yahut övgü (medih) üzere yahut “yahşâ” fiilinin mef‘ûlün bihi olması da caizdir; yani 'Allah, O'nun tenzilinden korkan kimseye bir öğüt olsun diye onu indirmiştir'. { مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ } “Yeri ve gökleri yaratan katından” ifadesindeki “min”, tenzîlen kelimesine taalluk eden bir sıladır. { الْعُلَى } “Yüceler” ise el-A‘lâ'nın müennesi olan el-Ulyâ kelimesinin çoğuludur. Göklerin yücelik ile nitelenmesi, onları yaratanın kudretinin azametine açık bir delildir.
6895. Metin
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (٥)
{ الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى } “Rahmân Arş'a istivâ etmiştir.” (5)
6896. Metin
{الرحمن} رفع على المدح أي هو الرحمن {عَلَى العرش} خبر مبتدأ محذوف {استوى} استولى عن الزجاج ونبه بذكر العرش وهو أعظم المخلوقات على غيره وقيل لما كان الاستواء على العرش وهو سرير الملك مما يردف الملك جعلوه كناية عن الملك فقالوا استوى فلان على العرش أي ملك وإن لم يقعد على السرير ألبتة وهذا كقولك يد فلان مبسوطة أي جواد وإن لم يكن له يد رأساً والمذهب قول علي ﵁ الاستواء غير مجهول والتكييف غير معقول والإيمان به واجب والسؤال عنه بدعة لأنه تعالى كان ولا مكان فهو على ما كان قبل خلق المكان لم يتغير عما كان
{ الرَّحْمَٰنُ } “Rahmân” kelimesi övgü üzere merfûdur, yani 'O Rahmân'dır'. { عَلَى الْعَرْشِ } “Arş'a” ifadesi hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. { اسْتَوَىٰ } “İstivâ etmiştir” yani Züccâc'dan rivayetle istilâ etmiştir (hükümran olmuştur). Mahlukatın en büyüğü olan Arş'ın zikredilmesiyle diğer varlıklara dikkat çekilmiştir. Denildi ki: Arş'a -ki o mülk tahtıdır- istivâ etmek mülk ile ayrılmaz bir bütün olduğundan, bunu mülkten kinaye kılmışlar ve 'Falanca arşa istivâ etti' yani 'Tahta hiç oturmamış olsa bile hükümdar oldu' demişlerdir. Bu, eli hiç olmasa dahi cömert kişi hakkında 'Falancanın eli açıktır' denilmesine benzer. Mezhep ise Ali radıyallâhu anh'ın şu sözüdür: 'İstivâ meçhul değildir, keyfiyeti akılla kavranamaz, ona iman etmek vacip, onun hakkında [keyfiyet] sormak ise bidattir. Çünkü Yüce Allah mekân yokken de vardı; O, mekânı yaratmadan önce nasıl idiyse şimdi de öyledir, olduğu halden değişmemiştir.'
6897. Metin
لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى (٦)
{ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى } “Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar yalnızca O'nundur.” (6)
6898. Metin
{لَهُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض} خبر ومبتدأ ومعطوف {وَمَا بَيْنَهُمَا} أي ذلك كله ملكه {وَمَا تَحْتَ الثرى} ما تحت سبع الأراضين أو هو الصخرة التي تحت الأرض السابعة
{ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde olanlar O'nundur” cümlesi haber, mübteda ve matuftur. { وَمَا بَيْنَهُمَا } “Ve ikisinin arasında olanlar” yani bütün bunlar O'nun mülküdür. { وَمَا تَحْتَ الثَّرَىٰ } “Ve toprağın altında olanlar” yedi kat yerin altında bulunanlar yahut yedinci kat yerin altındaki kayadır.
6899. Metin
وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (٧)
{ وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى } “Sözü açıkça söylesen de [gizlesen de birdir]; şüphesiz O, gizliyi de ondan daha gizli olanı da bilir.” (7)
6900. Metin
{وإن تجهر بالقول}
{ وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ } “Eğer sözü açıkça söylersen”
6901. Metin
طه (١٤ - ٧)
Tâhâ (7 - 14)
6902. Metin
ترفع صوتك {فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السر} ما أسررته إلى غيرك {وَأَخْفَى} منه وهو ما أخطرته ببالك أو ما أسررته في نفسك وما ستسره فيها
Sesini yükseltirsen [demektir]. { فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ } “Şüphesiz O, gizliyi bilir” yani başkasına gizlice söylediğin şeyi [bilir]. { وَأَخْفَىٰ } “Ve daha gizli olanı” yani ondan daha gizli olanı da bilir ki o da aklından geçirdiğin yahut içinde gizlediğin ve ileride içinde gizleyeceğin şeylerdir.
6903. Metin
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (٨)
{ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى } “Allah ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.” (8)
6904. Metin
{الله لا إله إِلاَّ هُوَ لَهُ الأسماء الحسنى} أي هو واحد بذاته وإن افترقت عبارات صفاته رد لقولهم إنك تدعو آلهة حين سمعوا اسماءه تعالى والحسنى تأنيث الاحسان
{ اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ } “Allah ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur” yani sıfatlarının ifadeleri farklı olsa da O, zatında tektir. Bu, Yüce Allah'ın isimlerini duyduklarında 'Sen birtakım ilahlara dua ediyorsun' diyen [müşriklerin] sözlerine bir reddiyedir. el-Hüsnâ ise el-Ahsen'in müennesidir.
6905. Metin
وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (٩)
{ وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى } “Mûsâ'nın haberi sana ulaştı mı?” (9)
6906. Metin
{وَهَلْ} أي وقد {أَتَاكَ حَدِيثُ موسى} خبره قفاه بقصة موسى ﵇ ليتأسى به في تحمل أعباء النبوة بالصبر على المكاره ولينال الدرجة العليا كما نالها موسى
{ وَهَلْ } “Ve [ulaştı mı?]” yani muhakkak ki { أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَىٰ } “Mûsâ'nın haberi sana geldi”. Hoşa gitmeyen zorluklara sabrederek peygamberliğin ağır yüklerini taşımada ona uysun ve Mûsâ'nın ulaştığı gibi en yüce dereceye ulaşsın diye [sözün] peşinden Mûsâ aleyhisselâm'ın kıssasını getirdi.
6907. Metin
إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠)
{ إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى } “Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: 'Bekleyin, ben bir ateş fark ettim; belki ondan size bir kor getiririm yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum' demişti.” (10)
6908. Metin
{إِذْ رَأَى} ظرف لمضمر أي حين رأى {نَارًا} كان كيت وكيت أو مفعول به لا ذكر رُوي أن موسى ﵇ استأذن شعيباً في الخروج إلى أمه وخرج بأهله فولد له ابن في الطريق في ليلة مظلمة مثلجة وقد ضل الطريق وتفرقت ماشيته ولا ماء عنده وقدح فصلد زنده فرأى عند ذلك ناراً في زعمه وكان نوراً {فَقَالَ لأَِهْلِهِ امكثوا} أقيموا في مكانكم {إِنّى آنَسْتُ} أبصرت {نَارًا} والإيناس رؤية شيء يؤنس به {لعلي آتيكم منها} بنى الأمر على الرجاء لئلا يعد ما ليس يستيقن الوباء به {بقبس} نار مقتبس في رأس عود او فتبلة {أَوْ أَجِدُ عَلَى النار هُدًى} ذوي هدى أو قوماً يهدونني الطريق ومعنى الاستعلاء في عَلَى النار أن أهل النار يستعلون المكان القريب منها
{ إِذْ رَأَىٰ } “Hani görmüştü” ifadesi gizli bir fiilin zarfıdır; yani 'gördüğü vakit' şöyle şöyle oldu demektir, yahut 'hatırla' takdirinde mef‘ûldür. Rivayet edildiğine göre Mûsâ aleyhisselâm annesinin yanına gitmek için Şuayb'dan izin isteyip ailesiyle yola çıktı. Karanlık ve karlı bir gecede yolda bir oğlu dünyaya geldi, yolu kaybetti, davarları dağıldı, yanında su yoktu; çakmak taşını çaktı fakat kıvılcım çıkmadı. İşte o esnada kendi zannınca bir ateş gördü, oysa o bir nurdu. { فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا } “Ailesine dedi ki: Bekleyin” yani yerinizde durun. { إِنِّي آنَسْتُ } “Şüphesiz ben fark ettim / gördüm”. Înas (ايناس), kendisiyle ünsiyet kurulan bir şeyi görmektir. { نَارًا } “Bir ateş”. { لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا } “Belki size ondan getiririm” ifadesinde işi ümide bağlamıştır ki yerine getireceğinden kesin emin olmadığı bir şeyi vadetmiş olmasın. { بِقَبَسٍ } “Bir kor ile” yani bir odun parçası veya fitil ucundaki alınmış ateşle. { أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى } “Yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum” yani yol gösteren kimseler yahut bana yolu tarif edecek bir topluluk [bulurum]. 'Ateşin üzerinde' (عَلَى النار) ifadesindeki üstünlük (isti‘lâ) manası ise ateş ehlinin ona yakın olan mekânda yüksekte bulunmalarından ileri gelir.
6909. Metin
فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى (١١)
{ فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى } “Ateşin yanına varınca kendisine: 'Ey Mûsâ!' diye seslenildi.” (11)
6910. Metin
{فَلَمَّا أتاها} أي النار وجد ناراً بيضاء تتوقد في شجرة خضراء من أسفلها إلى أعلاها وكانت شجرة العناب أو العوسج ولم يجد عندها أحد أو روى أنه كلما طلبها بعدت عنه فإذا تركها قربت فبم منه {نُودِىَ} موسى {يَا موسى}
{ فَلَمَّا أَتَاهَا } “Onun yanına vardığında” yani ateşin yanına vardığında; aşağısından yukarısına kadar yeşil bir ağacın içinde parıldayan beyaz bir ateş buldu. Bu hünnap yahut akasya (avsec) ağacıydı ve yanında hiç kimseyi bulamadı. Rivayet edildiğine göre o ateşe doğru gittikçe ateş ondan uzaklaşıyor, geri durduğunda ise ona yaklaşıyordu. İşte o esnada Mûsâ'ya: { نُودِيَ يَا مُوسَىٰ } “'Ey Mûsâ!' diye seslenildi.”
6911. Metin
إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى (١٢)
{ إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى } “Şüphesiz ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın.” (12)
6912. Metin
{إني} بكسر الهمزة أي نودي فقيل يا موسى إني أولان النداء ضرب من القول فعومل معاملته واماطة الشبهة روى انها لما نودي يا موسى قال مَن المتكلم
{ إِنِّي } “Şüphesiz ben” hemzenin kesresi iledir; yani 'Seslenildi de şöyle denildi: Ey Mûsâ, muhakkak ki Ben...'. Zira nida bir nevi sözdür, bu yüzden söz muamelesi görmüştür. Şüphenin giderilmesi hususunda rivayet edildiğine göre 'Ey Mûsâ!' diye seslenilince Mûsâ: 'Konuşan kimdir?' dedi.
6913. Metin
فقال الله ﷿ أنا ربك فعرف انه كلام الله ﷿ بأنه سمعه من جميع جهاته الست وسمعه بجميع أعضائه {فاخلع نَعْلَيْكَ} انزعهما لتصيب قدميك بركة الوادي المقدس أو لأنها كانت من جلد حمار ميت غير مدبوغ أو لأن الحفوة تواضع لله ومن ثم طاف السلف بالكعبة حافين والقرآن يدل على أن ذلك احترام للبقعة وتعظيم لها فجعلهما والقاهما من وراء الوداي {إِنَّكَ بالواد المقدس} المطهر أو المبارك {طُوًى} حيث كان منوّن شامي وكوفي لأنه اسم علم للوادي وهو بدل منه وغيرهم بغير تنوين بتأويل البقعة وقرأ أبو زيد بكسر الطاء بلا تنوين
Bunun üzerine Allah azze ve celle: 'Ben senin Rabbinim' buyurdu. Mûsâ bu sesi altı cihetin tamamından ve bütün azalarıyla işittiğinden dolayı onun Allah azze ve celle'nin kelamı olduğunu anladı. { فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ } “Pabuçlarını çıkar” yani mukaddes vadinin bereketi ayaklarına değsin diye onları çıkar yahut tabaklanmamış ölü merkep derisinden oldukları için yahut yalınayak olmak Allah'a karşı tevazu göstergesi olduğu için [çıkar]. Nitekim selef bu yüzden Kâbe'yi yalınayak tavaf ederdi. Kur'an ise bunun mekâna saygı ve onu tazim için olduğuna delalet etmektedir. Mûsâ da onları çıkarıp vadinin arkasına attı. { إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ } “Çünkü sen mukaddes vadidesin” arındırılmış yahut mübarek kılınmış [vadidesin]. { طُوًى } “Tuvâ'dasın” kelimesi Şam ve Kûfe kıraatlerinde tenvinlidir; çünkü o vadinin özel ismidir ve ondan bedeldir. Diğerleri ise mekân (buk‘a) teviliyle tenvinsiz okumuşlardır. Ebû Zeyd ise Tâ harfinin kesresiyle ve tenvinsiz okumuştur.
6914. Metin
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى (١٣)
{ وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى } “Ben seni seçtim; artık vahyolunacak şeyleri dinle!” (13)
6915. Metin
{وَأَنَا اخترتك} اصطفيتك للنبوة وإنا اخترناك حمزة {فاستمع لِمَا يُوحَى} إليك للذي يوحى أو للوحي واللام يتعلق باستمع أبو باخترتك
{ وَأَنَا اخْتَرْتُكَ } “Ben seni seçtim” seni peygamberlik için seçtim. Hamza kıraatinde 'Şüphesiz biz seni seçtik' (وَإِنَّا اخْتَرْنَاكَ) şeklindedir. { فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَىٰ } “Artık vahyolunanı dinle” sana vahyolunan şeye yahut vahye kulak ver. Lam harfi 'istemi‘' fiiline yahut 'ihtertüke' fiiline taalluk etmektedir.
6916. Metin
إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي (١٤)
{ إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي } “Şüphesiz ben, evet ben Allah'ım! Benden başka hiçbir ilah yoktur; öyleyse bana kulluk et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl!” (14)
6917. Metin
{إِنَّنِى أَنَا الله لا إله إِلا أَنَاْ فاعبدني}
{ إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي } “Şüphesiz ben, evet ben Allah'ım! Benden başka hiçbir ilah yoktur; öyleyse bana kulluk et”
6918. Metin
وحدني وأطعني {وأقم الصلاة لذكري} لتذكرني فيها لاشتمال الصلاة على الأدكار أو لأني ذكرتها في الكتب وأمرت بها أو لأن أذكرك بالمدح والثناء أو لذكري خاصة لا تشوبه بذكر غيري أو لتكون لي ذاكراً غير ناس أو لأوقات ذكري وهي مواقيت الصلاة لقوله إن الصلاة كانت على المؤمنين كتابا موقوتا وقد حمل على ذكر الصلاة بعد نسيانها وذا يصح بتقدير حذف المضاف أي لذكر صلاتي وهذا دليل على أنه لا فريضة بعد التوحيد أعظم منها
Beni birle ve bana itaat et. { وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي } “Beni anmak için namazı dosdoğru kıl” yani namaz zikirleri kapsadığı için onun içinde beni anasın diye; yahut onu kitaplarda zikredip emrettiğim için; yahut seni övgü ve sena ile anmam için; yahut başka birinin zikrini karıştırmaksızın sadece beni anman için; yahut beni unutan değil, daima anan olasın diye; yahut 'Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır' ayetinden ötürü beni anma vakitleri olan namaz vakitleri için [namazı kıl]. Bu ifade, namazın unutulduktan sonra hatırlanması manasına da hamledilmiştir ki bu, muzafın hazfi takdiriyle 'namazımı hatırlamak için' şeklinde sahih olur. Bu da tevhitten sonra namazdan daha büyük bir farzın bulunmadığına delildir.
6919. Metin
إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى (١٥)
{ إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى } “Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını alsın diye neredeyse onu [kendimden bile] gizleyeceğim.” (15)
6920. Metin
{إن الساعة آتية} لا محالة {أَكَادُ} أريد عن الأخفش وقيل صلة {أُخْفِيهَا} قيل هو من الأضداد أي أظهرها أو أسترها عن العباد فلا أقول هي آتية لإرادتي إخفاءها ولولا ما في الأخبار بإتيانها مع تعمية وقتها من الحكمة وهو أنهم إذا لم يعلموا متى تقوم كانوا على وجل منها
{ إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ } “Kıyamet mutlaka gelecektir” bunda şüphe yoktur. { أَكَادُ } “Neredeyse” Ahfeş'ten nakille 'istiyorum/diliyorum' demektir; sıla (zaid) olduğu da söylenmiştir. { أُخْفِيهَا } “Onu gizleyeceğim” bunun ezdâd (zıt anlamlı kelimeler) kabilinden olduğu, yani 'onu açığa çıkaracağım' veya 'onu gizleme irademden dolayı kullardan saklayacağım ve 'o gelecektir' bile demeyeceğim' manasına geldiği söylenmiştir. Şayet vaktinin gizlenmesiyle birlikte onun geleceğinin haber verilmesindeki hikmet -ki o da ne zaman kopacağını bilmediklerinde her an ondan korku ve teyakkuz halinde olmalarıdır- bulunmasaydı,
6921. Metin
في كل وقت لما اخبرت به {لتجزى} متعلق بآتية {كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تسعى} بسعيها من خير أو شر
onu haber vermezdim. { لِتُجْزَىٰ } “Karşılığını alsın diye” ifadesi “âtiyetün” kelimesine taalluk eder. { كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ } “Herkes peşinde koştuğu şeyin” yani hayır yahut şerden ortaya koyduğu amelin karşılığını.
6922. Metin
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى (١٦)
{ فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى } “Ona inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimse sakın seni ondan alıkoymasın; sonra helak olursun!” (16)
6923. Metin
{فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا} فلا يصرفنك عن العمل للساعة أو عن إقامة الصلاة أو عن الإيمان بالقيامة فالخطاب لموسى والمراد به أمته {مَن لاَّ يُؤْمِنُ بِهَا} لا يصدق بها {واتبع هَوَاهُ} في مخالفة أمره {فتردى} فتهلك
{ فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا } “Sakın seni ondan alıkoymasın” yani kıyamet için amel etmekten yahut namazı kılmaktan veya kıyamete iman etmekten seni vazgeçirmesin. Hitap Mûsâ'yadır, ancak kastedilen onun ümmetidir. { مَن لَّا يُؤْمِنُ بِهَا } “Ona inanmayan kimse” onu tasdik etmeyen [biri]. { وَاتَّبَعَ هَوَاهُ } “Ve hevasına uyan” Allah'ın emrine muhalefet hususunda hevasına uyan kimse. { فَتَرْدَىٰ } “Sonra helak olursun”.
6924. Metin
وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى (١٧)
{ وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى } “Sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” (17)
6925. Metin
{وما تلك بيمينك يا موسى} ما مبتدأ وتلك خبره هي بمعنى هذه وبيمينك حال عمل فيها معنى الإشارة أي قارة أو مأخوذة بيمينك أو تِلْكَ موصول صلته بِيَمِينِكَ والسؤال للتنبيه لتقع المعجزة بها بعد التثبت أو للتوطين لئلا يهول انقلابها حية أو للإيناس ورفع الهيبة للمكالمة
{ وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَىٰ } “Sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” 'mâ' mübteda, 'tilke' ise onun haberidir; bu 'hâzihî' (bu) anlamındadır. 'Biyemînike' ise işaret manasının amil olduğu bir hâldir; yani 'Sağ elinde duran veya sağ elinle tuttuğun bu şey nedir?' demektir. Yahut 'tilke' mevsul olup 'biyemînike' onun sılasıdır. Soru; iyice idrak edildikten sonra onda mucizenin gerçekleşmesi için bir uyarı yahut yılana dönüşmesi onu dehşete düşürmesin diye zihnen alıştırma yapmak yahut ünsiyet kurdurup hitabın heybetini gidermek içindir.
6926. Metin
قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (١٨)
{ قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى } “Mûsâ dedi ki: 'O benim asamdır; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim ve onda benim başka ihtiyaçlarım da vardır.'” (18)
6927. Metin
{قال هي عصاي أتوكأ عَلَيْهَا} أعتمد عليها إذا أعييت أو وقفت على رأس القطيع وعند الطفرة {وَأَهُشُّ بِهَا على غَنَمِى} أخبط ورق الشجر على غنمي لتأكل {ولي فيها} حفص {مآرب} جمع مأربة بالحركات الثلاثة وهي بالحاجة {أخرى} والقياس أخر وإنما قال أخرى رداً إلى الجماعة أو لنسق الآي وكذا الكبرى ولما ذكر بعضها شكراً أجمل الباقي حياء من التطويل أو ليسأل عنها الملك العلام فيزيد في الإكرام والمآرب الأخر أنها كانت تماشيه وتحدثه وتحارب العدو والسباع وتصير رشاء فتطول بطول البئر وتصير شعبتاها دلواً وتكونان شمعتين بالليل وتحمل زاده ويركزها فتثمر ثمرة يشتهيها ويركزها فينبع الماء فإذا رفعها نضب وكانت تقيه الهوام والزيادة على الجواب لتعداد النعم شكراً أو لأنها جواب سؤال آخر لأنه لما قال هِىَ عَصَايَ قيل له ما تصنع بها فأخذ يعدد منافعها
{ قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا } “Dedi ki: O benim asamdır; ona dayanırım” yorulduğumda, sürünün başında durduğumda ve sıçrayıp atlarken ona yaslanırım. { وَأَهُشُّ بِهَا عَلَىٰ غَنَمِي } “Onunla davarlarıma yaprak silkelerim” yesinler diye ağaç yapraklarını davarlarımın üzerine silkelerim. { وَلِيَ فِيهَا } “Ve onda benim vardır” Hafs kıraatindedir. { مَآرِبُ } “İhtiyaçlar” me’rebe kelimesinin çoğuludur, [üç harekeyle de okunur]; ihtiyaç demektir. { أُخْرَىٰ } “Başka [ihtiyaçlar]” kıyasa göre çoğul olarak 'uhar' gelmeliydi; ancak cemaat lafzına raci kılındığı için yahut ayet sonlarının uyumu için 'uhrâ' denilmiştir; 'el-kübrâ' kelimesi de böyledir. Şükür babında bunlardan bazılarını zikredince, sözü uzatmaktan çekindiği için yahut Allâm olan Melik'in ona sorması ve böylece ikramını artırması için geri kalanını icmalen (özetle) söyledi. Diğer ihtiyaçları şunlardı: Asâ onunla birlikte yürür, onunla konuşur, düşmanla ve yırtıcı hayvanlarla savaşırdı; kova ipi olup kuyunun boyu kadar uzar, iki çatalı kova haline gelir, geceleri iki mum gibi ışık saçar, azığını taşır, yere sapladığında canının çektiği meyveyi verir, yere sapladığında su fışkırır ve çıkardığında su kesilirdi, onu zararlı haşerelerden korurdu. Cevabın soruya ilave edilerek uzatılması, şükür gayesiyle nimetleri saymak içindir yahut başka bir sorunun cevabıdır; çünkü 'O benim asamdır' deyince kendisine 'Onunla ne yaparsın?' denilmiş, o da faydalarını saymaya başlamıştır.
6928. Metin
قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى (١٩)
{ قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى } “[Allah] buyurdu: 'Onu yere at, ey Mûsâ!'” (19)
6929. Metin
{قال ألقها يا موسى} اطرح عصاك لتفزع مما تتكئ عليه فلا تسكن إلا بنا وترى فيها كنه ما فيها من المآرب فتعتمد علينا في المطالب
{ قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَىٰ } “Buyurdu: Onu yere at, ey Mûsâ!” Asanı yere bırak ki dayandığın şeyden ürküp sarsılasın da yalnızca Bize güvenip sükûnet bulasın ve ondaki ihtiyaçların asıl mahiyetini görüp isteklerinde yalnızca Bize dayanasın.
6930. Metin
فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى (٢٠)
{ فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى } “Bunun üzerine onu attı; bir de ne görsün, o koşan bir yılan oluvermiş!” (20)
6931. Metin
{فألقاها} فطرحها
{ فَأَلْقَاهَا } “Bunun üzerine onu attı” yani yere bıraktı.
6932. Metin
طه (٢٧ - ٢٠)
Tâhâ (20 - 27)
6933. Metin
{فَإِذَا هِىَ حَيَّةٌ تسعى} تمشي سريعاً قيل انقلبت ثعباناً يبتلع الصخر والشجر فلما رآها تبتلع كل شيء خاف وإنما وصف بالحية هنا وبالثعبان وهو العظيم من الحيات وبالجان وهو الدقيق في غيرها لأن الحية اسم جنس يقع على الذكر والأنثى والصغير والكبير وجاز أن تنقلب حية صفراء دقيقة ثم يتزايد جرمها حتى تصير ثعباناً فأريد بالجان أول حالها وبالثعبان مآلها أو لأنها كانت في عظم الثعبان وسرعة الجان وقيل كان بين لحييها أربعون ذراعاً ولما
{ فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى } “Bir de ne görsün, o koşan bir yılan oluvermiş!” Hızlıca yürüyordu. Kayaları ve ağaçları yutan bir ejderhaya dönüştüğü söylenmiştir; Mûsâ onun her şeyi yuttuğunu görünce korktu. Burada “hayye” (yılan), başka yerde yılanların büyüğü olan “su’bân” (ejderha) ve başka bir yerde de ince/küçük yılan olan “cânn” ile vasfedilmesinin sebebi şudur: Hayye; erkeği, dişisi, küçüğü ve büyüğü için kullanılan bir cins ismidir. Önce ince, sarı bir yılan haline gelip ardından cüssesinin büyüyerek ejderha (su’bân) halini alması caizdir; dolayısıyla “cânn” ile ilk hâli, “su’bân” ile de nihai hâli kastedilmiştir. Yahut su’bânın cüssesinde ve cânnın süratinde olduğu içindir. İki çenesi arasının kırk arşın olduğu da söylenmiştir. Ne zaman ki,
6934. Metin
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (٢١)
{ قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى } “[Allah] buyurdu: 'Tut onu, korkma! Biz onu ilk hâline döndüreceğiz.'” (21)
6935. Metin
{قَالَ} له ربه {خُذْهَا وَلاَ تَخَفْ} بلغ من ذهاب خوفه أن أدخل يده في فمها وأخذ بلحييها {سَنُعِيدُهَا} سنردها {سِيَرتَهَا الأولى} تأنيث الأول والسيرة الحالة التي يكون عليها الإنسان غريزية كانت أو مكتسبة وهي في الأصل فعلة من السير كالركبة من الركوب ثم استعملت بمعنى الحالة والطريقة وانتصبت على الظرف أي سنعيدها في طريقتها الأولى أي في حال ما كانت عصا والمعنى نردها عصاً كما كانت وأرى ذلك موسى عند المخاطبة لئلا يفزع منها إذا انقلبت حية عند فرعون
Rabbi ona { قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ } “Buyurdu: Tut onu, korkma!” Korkusunun tamamen geçmesi öyle bir raddeye vardı ki elini onun ağzına sokup iki çenesinden tuttu. { سَنُعِيدُهَا } “Biz onu döndüreceğiz” onu geri çevireceğiz { سِيرَتَهَا الْأُولَىٰ } “İlk hâline”; “el-ûlâ”, “el-evvel” kelimesinin müennesidir. Sîret; fıtrî olsun kesbî olsun insanın üzerinde bulunduğu hâldir. Aslında 'rukûb'dan 'rikbe' gibi 'seyr' kökünden 'fi'le' veznindedir; sonradan hâl ve yol anlamında kullanılmıştır. Zarf olarak mansub kılınmıştır; yani onu ilk tarzına, asâ olduğu hâline geri çevireceğiz demektir. Manası: Onu eskiden olduğu gibi bir asâya dönüştüreceğiz. Firavun'un yanında yılana dönüştüğünde ondan ürkmesin diye hitap esnasında bunu Mûsâ'ya göstermiştir.
6936. Metin
وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى (٢٢)
{ وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى } “'Bir de elini koynuna sok ki, bir başka mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın.'” (22)
6937. Metin
ثم نبه على آية أخرى فقال {واضمم يَدَكَ إلى جَنَاحِكَ} إلى جنبك تحت العضد وجناحا الإنسان جنباه والأصل المستعار منه جناحا الطائر سميا جناحين لأنه يجنحهما أي يميلهما عند الطيران والمعنى أدخلها تحت عضدك {تَخْرُجْ بَيْضَاء} لها شعاع كشعاع الشمس يغشى البصر {مِنْ غَيْرِ سُوء} برص {آيةً أُخرى} لنبوتك بيضاء وآية حالان معاً ومن غير سوء صلة بيضاء كقولك ابيضت من غير سوء وجازان ينتصب آية بفعل محذوف يتعلق به لام
Sonra başka bir mucizeye dikkat çekerek şöyle buyurdu: { وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ } “Elini kanadına [koynuna] sok” pazunun altına, böğrüne sok. İnsanın iki cenâhı, onun iki yanıdır. Bu kelimenin istiare edildiği asıl yer ise kuşun iki kanadıdır; uçarken onları yana eğip meylettirdiği (yecnahuhumâ) için kanatlara 'cenâhân' denilmiştir. Manası: Elini pazunun altına sok. { تَخْرُجْ بَيْضَاءَ } “Bembeyaz çıksın” gözleri kamaştıran güneş ışığı gibi bir ışığı olduğu hâlde [çıksın]. { مِنْ غَيْرِ سُوءٍ } “Kusursuz” alaca hastalığı olmaksızın, { آيَةً أُخْرَىٰ } “başka bir mucize olarak” peygamberliğine [delil olsun]. 'Beydâe' ve 'âyeten' kelimelerinin her ikisi de hâldir. 'Min gayri sûin' ise, 'kusursuzca beyazlaştı' demen gibi 'beydâe' kelimesinin sılasıdır. 'Âyeten' kelimesinin, gizli bir fiilin mefulü olarak nasb edilmesi ve 'lâm' harf-i cerinin ona taalluk etmesi de caizdir,
6938. Metin
لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى (٢٣)
{ لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى } “Tâ ki sana en büyük mucizelerimizden bir kısmını gösterelim.” (23)
6939. Metin
{لنريك من آياتنا الكبرى} أي خذ هذه الآية أيضاً بعد قلب العصا لنريك بهاتين الآيتين بعض آياتنا الكبرى العظمى أو نريك بهما الكبرى من آياتنا أو المعنى فعلنا ذلك لنريك من آياتنا الكبرى
{ لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى } “Sana en büyük mucizelerimizden bir kısmını gösterelim diye”; yani asânın dönüşmesinden sonra bu mucizeyi de al ki bu iki mucize ile sana en büyük mucizelerimizden bir kısmını gösterelim yahut bu ikisiyle sana ayetlerimizin en büyüğünü gösterelim. Veya anlam şudur: Bunu, sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye yaptık.
6940. Metin
اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (٢٤)
{ اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى } “Firavun'a git, çünkü o pek azdı.” (24)
6941. Metin
{اذهب إلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طغى} جاوز حد العبودية إلى دعوى الربوبية ولما أمره بالذهاب إلى فرعون الطاغي وعرف أنه كلف أمراً عظيماً يحتاج إلى صدر فسيح
{ اذْهَبْ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَىٰ } “Firavun'a git, çünkü o pek azdı” kulluk sınırını aşıp ilahlık iddiasına kalkıştı. Allah ona azgın Firavun'a gitmesini emredince ve Mûsâ da geniş bir göğüs gerektiren büyük bir işle vazifelendirildiğini anlayınca,
6942. Metin
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥)
{ قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي } “[Mûsâ] dedi ki: 'Rabbim! Göğsüme genişlik ver.'” (25)
6943. Metin
{قَالَ رَبّ اشرح لِي صَدْرِى} وسعه ليحتمل الوحي والمشاق وردئ الأخلاق من فرعون وجنده
{ قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي } “Dedi ki: Rabbim! Göğsümü bana genişlet” vahyi, meşakkatleri, Firavun ve ordusunun kötü ahlakını kaldırabilmesi için onu genişlet.
6944. Metin
وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦)
{ وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي } “'İşimi bana kolaylaştır.'” (26)
6945. Metin
{ويسر لي أمري} وسهل ما أمرتني به من تبليغ الرسالة إلى فرعون واشرح لي صدري آكد من اشرح صدري لأنه تكرير للمعنى الواحد من طريقي الاجمالي والتفصيل لأنه بقول اشرح لي ويسر لي علم أن ثمة مشروحاً وميسراً ثم رفع الإبهام بذكر الصدر والأمر
{ وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي } “Ve işimi bana kolaylaştır” peygamberliği Firavun'a tebliğ etme hususunda bana emrettiğin şeyi kolay kıl. { اشْرَحْ لِي صَدْرِي } ifadesi, { اشْرَحْ صَدْرِي } ifadesinden daha tekitlidir; çünkü icmal ve tafsil yollarıyla aynı mananın tekrarıdır. Zira 'işrah lî' (benim için aç/genişlet) ve 'yessir lî' (benim için kolaylaştır) sözüyle orada genişletilecek ve kolaylaştırılacak bir şey olduğu anlaşılmış, sonra sadr (göğüs) ve emir (iş) zikredilerek kapalılık giderilmiştir.
6946. Metin
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي (٢٧)
{ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي } “'Dilimdeki düğümü çöz.'” (27)
6947. Metin
{واحلل} افتح {عُقْدَةً مّن لّسَانِي} وكان في لسانه رتة للجمرة التي وضعها على لسانه في صباه وذلك أن موسى أخذ لحية فرعون ولطمه لطمة شديدة في صغره فأراد قتله فقالت آسية أيها الملك إنه صغير لا يعقل فجعلت في طشت ناراً وفي طشت بواقيت ووضعتهما لدى موسى فقصد البواقيت فامال الملك
{ وَاحْلُلْ } “Çöz” aç { عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي } “dilimdeki düğümü”. Çocukluğunda dilinin üzerine koyduğu kor sebebiyle dilinde bir tutukluk vardı. Şöyle ki; Mûsâ küçüklüğünde Firavun'un sakalından tutup ona şiddetli bir tokat atmıştı. Firavun onu öldürmek isteyince Âsiye: 'Ey hükümdar! O küçüktür, aklı ermez' dedi ve bir leğene ateş, diğer leğene de yakutlar koyarak ikisini Mûsâ'nın önüne bıraktı. Mûsâ yakutlara yönelince melek
6948. Metin
طه (٣٩ - ٢٨)
Tâhâ (28 - 39)
6949. Metin
يده إلى النار فرفع جمرة فوضعها على لسانه فاحترق لسانه فصار لكنة منها وروي أن يداه احترقت واجتهد فرعون في علاجها فلم يبرأ ولما دعاه قال إلى أي رب تدعوني قال إلى الذي أبرأ يدي وقد عجزت عنها وعن لساني صفة لقعدة كأنه قيل عقدة من عقد لساني وهذا يشعر بأنه لم تزل العقدة بكمالها وأكثرهم على ذهاب جميعها
onun elini ateşe doğru çevirdi; o da bir kor alıp dilinin üzerine koydu ve dili yandı; bundan dolayı dilinde bir tutukluk meydana geldi. İki elinin yandığı, Firavun'un onu tedavi etmek için çok uğraştığı fakat iyileşmediği rivayet edilmiştir. Mûsâ onu davet ettiğinde Firavun: 'Beni hangi Rabbe davet ediyorsun?' demiş, o da: 'Senin aciz kaldığın elimi ve dilimi iyileştiren Rabbe' demiştir. 'Min lisânî' ifadesi 'ukdeten' kelimesinin sıfatıdır; sanki 'dilimin düğümlerinden bir düğümü' denilmiştir. Bu da düğümün tamamen kalkmadığını hissettirmektedir; fakat âlimlerin çoğunluğu tamamının gittiği görüşündedir.
6950. Metin
يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨)
{ يَفْقَهُوا قَوْلِي } “'Ki sözümü anlasınlar.'” (28)
6951. Metin
{يَفْقَهُواْ قَوْلِي} عند تبليغ الرسالة
{ يَفْقَهُوا قَوْلِي } “Sözümü anlasınlar” risaleti tebliğ ederken.
6952. Metin
وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي (٢٩)
{ وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي } “'Bana ailemden bir yardımcı ver.'” (29)
6953. Metin
{واجعل لّي وَزِيراً} ظهيراً اعتمد عليه من الوزر الثقل لأنه يتحمل عن الملك أوزاره ومؤنته الوزر والملجأ لأن الملك يعتصم برأيه ويلتجئ إليه في أموره أو معينا من المؤازرة وهي المعاونة فوزيرا مفعول أول لا جعل والثاني {من أهلي} او لي وزيرا مفعولاه
{ وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا } “Ve bana bir yardımcı kıl” kendisine dayanacağım bir arka [ver]. Hükümdarın yüklerini ve masraflarını yüklendiği için ağırlık anlamına gelen 'el-vizr'den veya hükümdar onun görüşüne sığınıp işlerinde ona iltica ettiği için sığınak anlamına gelen 'el-vezer'den yahut yardımlaşma demek olan 'el-müâzere'den türemiş bir yardımcıdır. 'Vezîran' kelimesi 'ic'al' fiilinin birinci mefulüdür; ikincisi ise { مِنْ أَهْلِي } “ailemden” ifadesidir. Yahut 'lî' ve 'vezîran' fiilin iki mefulüdür.
6954. Metin
هَارُونَ أَخِي (٣٠)
{ هَارُونَ أَخِي } “'Kardeşim Hârûn'u.'” (30)
6955. Metin
وقوله {هارون} عطف بيان لوزيرا وقوله {أخي} بل أو عطف بيان أخر ووزيرا وهرون مفعولاه وقدم ثانيهما على أولهما عناية بأمر الوزارة
{ هَارُونَ } “Hârûn'u” sözü 'vezîran' için atf-ı beyandır; { أَخِي } “kardeşim” sözü ise bedel yahut diğer bir atf-ı beyandır. 'Vezîran' ve 'Hârûn' onun iki mefulüdür; vezirlik konusuna verilen ehemmiyetten dolayı ikincisi birincisinin önüne geçirilmiştir.
6956. Metin
اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١)
{ اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي } “'Onunla arkamı kuvvetlendir.'” (31)
6957. Metin
{اشدد به أزري} أقو به ظهري وقيل الأزر القوة
{ اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي } “Onunla arkamı kuvvetlendir” sırtımı onunla güçlendir. 'Ezr' kelimesinin kuvvet anlamına geldiği de söylenmiştir.
6958. Metin
وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢)
{ وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي } “'Onu işime ortak et.'” (32)
6959. Metin
{وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي} اجعله شريكي في النبوة والرسالة واشدد واشركه على حكاية النفس شامي على الجواب والباقون على الدعاء والسؤال
{ وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي } “Ve onu işime ortak et” onu peygamberlik ve risalette bana ortak kıl. 'Uşdud' ve 'eşrik' kelimelerini Şam kıraati nefis hikayesi (birinci tekil şahıs kipiyle cevap olarak) okumuştur; diğer kıraat imamları ise dua ve talep kipiyle okumuşlardır.
6960. Metin
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا (٣٣)
{ كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا } “'Tâ ki Seni çokça tesbih edelim.'” (33)
6961. Metin
{كي نسبحك} نصلي لك وننرهك تسبيحا {كثيرا}
{ كَيْ نُسَبِّحَكَ } “Tâ ki Seni tesbih edelim” Sana namaz kılalım ve Seni tenzih edelim { كَثِيرًا } “çokça” bir tesbih ile.
6962. Metin
وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا (٣٤)
{ وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا } “'Ve Seni çokça analım.'” (34)
6963. Metin
{وَنَذْكُرَكَ كَثِيراً} في الصلوات وخارجها
{ وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا } “Ve Seni çokça analım” namazlarda ve namaz dışında.
6964. Metin
إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (٣٥)
{ إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا } “'Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görendin.'” (35)
6965. Metin
{إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيراً} عالماً بأحوالنا فأجابه الله تعالى حيث
{ إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا } “Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görendin” hallerimizi bilendin. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona icabet ederek şöyle buyurdu:
6966. Metin
قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى (٣٦)
{ قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَى } “[Allah] buyurdu: 'İstediğin sana verildi, ey Mûsâ!'” (36)
6967. Metin
{قال قد أوتيت سؤلك يا موسى} اعطيت مسئولك فالسؤال الطلبة فعل بمعنى مفعول كخبر بمعنى مخبوز سولك بلا همز أبو عمرو
{ قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَىٰ } “Buyurdu: İstediğin sana verildi, ey Mûsâ!” İstediğin şey sana bahşedildi. 'Es-su'l', talep edilen şeydir; pişirilmiş ekmek anlamındaki 'habz' gibi meful anlamında 'fu'l' veznindedir. Ebû Amr, hemzesiz olarak 'sûlek' şeklinde okumuştur.
6968. Metin
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى (٣٧)
{ وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَى } “'Andolsun, Biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk.'” (37)
6969. Metin
{وَلَقَدْ مَنَنَّا} أنعمنا {عَلَيْكَ مَرَّةً} كرة {أخرى} قبل هذه
{ وَلَقَدْ مَنَنَّا } “Andolsun Biz lütufta bulunmuştuk” nimet vermiştik { عَلَيْكَ مَرَّةً } “sana bir defa” bir kez { أُخْرَىٰ } “daha” bundan önce.
6970. Metin
إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى (٣٨)
{ إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّكَ مَا يُوحَى } “'Hani annene vahyolunacak şeyi vahyetmiştik.'” (38)
6971. Metin
ثم فسرها فقال {إِذْ أَوْحَيْنَا إلى أُمّكَ مَا يوحى} إلهاماً أو مناماً حين ولدت وكان فرعون يقتل أمثالك وإذا ظرف لمننا ثم فسر ما يوحى بقوله
Sonra onu açıklayarak şöyle buyurdu: { إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّكَ مَا يُوحَىٰ } “Hani annene vahyolunacak şeyi vahyetmiştik”; sen doğduğunda ve Firavun senin gibileri öldürüyorken ilham yahut rüya yoluyla [bildirmiştik]. 'İz' kelimesi 'menennâ' fiilinin zarfıdır. Sonra vahyolunan şeyi şu sözüyle tefsir etti:
6972. Metin
أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي (٣٩)
{ أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي } “'Onu sandığa koy, sonra onu denize (Nil'e) bırak ki, deniz onu sahile atsın da, hem Bana düşman hem ona düşman olan biri onu alsın. Ve gözetimim altında yetiştirilesin diye senin üzerine Kendimden bir sevgi bıraktım.'” (39)
6973. Metin
{أن اقذفيه} القيه {في التابوت} وان مفسرة لأن الوحي بمعنى القول {فاقذفيه فِى اليم} النيل {فَلْيُلْقِهِ اليم بالساحل} الجانب وسمي ساحلاً لأن الماء يسحله أي يقشره والصيغة أمر ليناسب ما تقدم ومعناه الإخبار أي يلقيه اليم بالساحل {يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لّي وَعَدُوٌّ له} يعني فرعون والضمائر كلها راجعة على موسى ورجوع بعضها إليه وبعضها إلى التابوت يفضي إلى تنابز النظم والمقذوف في البحر والملقى إلى الساحل وإن كان هو التابوت لكن موسى في جوف التابوت رُوي أنها جعلت في التابوت قطنا محلوجا فوضعته فيه وقبرته ثم ألقته في اليم وكان يشرع منه إلى بستان فرعون نهر كبير فبينما هو جالس على رأس بركة مع آسية إذا بالتابوت فأمر به فأخرج ففتح فإذا بصبي أصبح الناس وجها فأحبه فرعون حبا
{ أَنِ اقْذِفِيهِ } “Onu koy” bırak { فِي التَّابُوتِ } “sandığa”; vahiy söz anlamına geldiği için buradaki 'en' harfi tefsiriyedir. { فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ } “Sonra onu denize bırak” yani Nil'e. { فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ } “Deniz onu sahile atsın” yani kıyıya. Su onu sıyırıp aşındırdığı (yeshuluhu) için kıyıya 'sâhil' denilmiştir. Sîga, önceki ifadelere uyması için emir kipindedir; manası ise haberdir, yani 'deniz onu sahile bırakacaktır'. { يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ } “Hem Bana düşman hem ona düşman olan biri onu alsın” yani Firavun. Zamirlerin tamamı Mûsâ'ya racidir; bazılarının ona, bazılarının sandığa döndürülmesi nazmın ahengini bozar. Denize atılan ve sahile bırakılan şey her ne kadar sandık olsa da Mûsâ sandığın içindedir. Rivayet edildiğine göre annesi sandığın içine atılmış pamuk koydu, Mûsâ'yı içine yerleştirip üzerini örttü, sonra onu nehre bıraktı. Nil'den Firavun'un bahçesine büyük bir kanal akıyordu. Firavun havuz başında Âsiye ile otururken birden sandığı gördü, emredip onu çıkarttırdı ve açtı; bir de baktı ki insanların en güzel yüzlü çocuğu duruyor. Firavun onu öyle çok sevdi ki,
6974. Metin
طه (٤٣ - ٣٩)
Tâhâ (39 - 43)
6975. Metin
شديداً فذلك قوله {وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مّنّى} يتعلق مني بالقيت يعني إني أحببتك ومن أحبه الله أحبته القلوب فما رآه أحد إلا أحبه قال قتادة كان في عيني موسى ملاحة ما رآه أحد إلا أحد به {وَلِتُصْنَعَ} معطوف على محذوف تقديره وألقيت عليك محبة لتحب ولتصنع {على عَيْنِى} أي لتربى بمرأى مني وأصله من صنع الفرس أي أحسن القيام عليه يعني أنا مراعيك ومراقبك كما يراعي الرجل الشيء بعينه إذا اعتنى به وَلِتُصْنَعَ بسكون اللام والجزم يزيد على أنه أمر منه
son derece bağlandı. İşte şu ayet bunu ifade etmektedir: { وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي } “Ve senin üzerine Kendimden bir sevgi bıraktım”; 'minnî' ifadesi 'elkaytü' fiiline taalluk eder; yani 'Ben seni sevdim; Allah'ın sevdiğini ise kalpler de sever'. Onu görüp de sevmeyen hiç kimse kalmamıştı. Katâde: 'Mûsâ'nın gözlerinde öyle bir sevimlilik vardı ki onu gören herkes ona tutulurdu' demiştir. { وَلِتُصْنَعَ } “Ve yetiştirilesin diye” ifadesi mahzuf bir kelimeye matuftur; takdiri 'sevilesin ve yetiştirilesin diye üzerine sevgi bıraktım' şeklindedir. { عَلَىٰ عَيْنِي } “Gözetimim altında”; yani Benim gözetimimde terbiye edilesin diye. Bu ifadenin aslı, bir kimsenin atına çok iyi bakması anlamında kullanılan 'sana'a'l-feres' tabirindendir; yani 'bir adam bir şeye ehemmiyet verdiğinde bizzat gözüyle nasıl gözetirse, Ben de seni öyle gözetir ve korurum'. 'Ve li-tusna'' şeklinde lâm'ın sükûnu ve meczum olarak okunması Yezîd'in kıraatidir; bu takdirde O'ndan gelen bir emir olur.
6976. Metin
إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى (٤٠)
{ إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى مَنْ يَكْفُلُهُ فَرَجَعْنَاكَ إِلَى أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَى قَدَرٍ يَا مُوسَى } “'Hani kız kardeşin gidip: Size ona bakacak birini göstereyim mi? diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni tekrar annene kavuşturduk. Sen bir cana kıymıştın da seni o kederden kurtarmıştık ve seni türlü imtihanlarla denemiştik. Bu sebeple Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra da takdir edilmiş bir vakitte [buraya] geldin, ey Mûsâ!'” (40)
6977. Metin
{إِذْ تَمْشِى} بدل من إِذْ أَوْحَيْنَا لأن مشي أخته كان منة عليه {أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ على مَن يَكْفُلُهُ} رُوي أن أخته مريم جاءت متعرفة خبره فصادفهم يطلبون له مرضعة يقبل ثديها وكان لا يقبل ثدي امرأة فقالت
{ إِذْ تَمْشِي } “Hani gidiyordu” ifadesi, { إِذْ أَوْحَيْنَا } ifadesinden bedeldir; çünkü kız kardeşinin yürümesi onun için bir lütuftu. { أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ مَنْ يَكْفُلُهُ } “Kız kardeşin: Size ona bakacak birini göstereyim mi? diyordu”. Rivayet edildiğine göre kız kardeşi Meryem, onun haberini öğrenmek için geldi ve onların Mûsâ'nın memesini kabul edeceği bir sütanne aradıklarına rastladı; Mûsâ ise hiçbir kadının memesini kabul etmiyordu. Bunun üzerine kız kardeşi şöyle dedi:
6978. Metin
هل أدلكم على من يضمه إلى نفسه فيربيه وأرادت بذلك المرضعة الأم وتذكير الفعل للفظ مِنْ فقالوا نعم فجاءت بالأم فقبل ثديها وذلك قوله {فرجعناك} فرددناك {إلى أمك} كما وعدناها بقولنا انا راده اليك {كَى تَقَرَّ عَيْنُها} بلقائك {وَلاَ تَحْزَنْ} على فراقك {وَقَتَلْتَ نَفْساً} قبطياً كافراً {فنجيناك مِنَ الغم} من القود قيل الغم القتل بلغة قريش وقيل اغتم بسبب القتل خوفاً من عقاب الله تعالى ومن اقتصاص فرعون فغفر الله له باستغفاره قَالَ رَبّ إِنّى ظَلَمْتُ نفسي فاغفر لي ونجاه من فرعون بأن ذهب به من مصر إلى مدين {وفتناك فُتُوناً} ابتليناك ابتلاء بإيقاعك في المحن وتخليصك منها والفتون مصدر كالعقود أو جمع فتنة أي فتناك ضروباً من الفتن والفتنة المحنة وكل ما يبتلي الله به عباده فتنة وَنَبْلُوكُم بالشر والخير فِتْنَةً {فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِى أَهْلِ مَدْيَنَ} هي بلدة شعيب ﵇ على ثمان مراحل من مصر قال وهب لبث عند شعيب ثمانياً وعشرين سنة عشر منها مهر لصفوراء وأقام عنده ثمان عشرة سنة بعدها حتى ولد له أولاد {ثم جئت على قدر يا موسى} أي موعد ومقدار الرسالة وهو أربعون سنة
Onu yanına alıp büyütecek birini size göstereyim mi? Bununla sütanne olan öz annesini kastediyordu; fiilin müzekker gelmesi 'men' lafzından dolayıdır. Onlar 'Evet' deyince annesini getirdi ve Mûsâ onun memesini kabul etti. İşte şu ayet bunu anlatmaktadır: { فَرَجَعْنَاكَ } “Böylece seni döndürdük” geri kavuşturduk { إِلَىٰ أُمِّكَ } “annene”, { إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ } “Biz onu sana mutlaka döndüreceğiz” sözümüzle ona vaat ettiğimiz gibi; { كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا } “gözü aydın olsun diye” sana kavuşmakla { وَلَا تَحْزَنَ } “ve üzülmesin” ayrılığına. { وَقَتَلْتَ نَفْسًا } “Ve bir cana kıymıştın” kâfir bir Kıptî'yi [öldürmüştün]. { فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ } “Seni o kederden kurtarmıştık” kısastan [kurtarmıştık]. Kureyş lehçesinde 'el-gam' kelimesinin öldürülmek anlamına geldiği söylenmiştir. Bir görüşe göre de öldürme sebebiyle Allah Teâlâ'nın azabından ve Firavun'un kısas yapmasından korkarak kederlendi; Allah da onun { قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي } “Rabbim! Ben nefsime zulmettim, beni bağışla” diyerek istiğfar etmesiyle onu bağışladı ve onu Mısır'dan Medyen'e götürerek Firavun'dan kurtardı. { وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا } “Ve seni türlü imtihanlarla denemiştik” seni sıkıntılara sokup onlardan kurtararak türlü şekillerde sınadık. 'El-Fütûn', 'el-ukûd' gibi bir masdardır yahut 'fitne'nin çoğuludur; yani seni türlü fitnelerle imtihan ettik demektir. Fitne, mihnettir; Allah'ın kullarını sınadığı her şey bir fitnedir: { وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً } “Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deneriz”. { فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ } “Bu sebeple Medyen halkı arasında yıllarca kaldın”; Medyen, Mısır'a sekiz konak mesafede bulunan Şuayb (aleyhisselam)'ın memleketidir. Vehb şöyle demiştir: 'Şuayb'ın yanında yirmi sekiz yıl kaldı; bunun on yılı Safûrâ'nın mehriydi, on sekiz yılını da çocukları doğuncaya kadar onun yanında kalarak geçirdi.' { ثُمَّ جِئْتَ عَلَىٰ قَدَرٍ يَا مُوسَىٰ } “Sonra da takdir edilmiş bir vakitte geldin, ey Mûsâ!” Yani peygamberlik için belirlenen vakit ve miktarda ki o da kırk yaştır.
6979. Metin
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي (٤١)
{ وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي } “'Ve Seni Kendim için seçtim.'” (41)
6980. Metin
{واصطنعتك لنفسي} اخترتك واصطفيتك لوحيي ورسالتي للتتصرف على إرادتي ومحبتي قال الزجاج اخترتك لأمري وجعلتك القائم بحجتي والمخاطب بيني وبين خلقي كأني أقمت عليهم الحجة وخاطبتهم
{ وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي } “Ve Seni Kendim için seçtim”; iradem ve muhabbetim doğrultusunda hareket etmen üzere seni vahyim ve risaletim için seçip ayırdım. Zeccâc şöyle demiştir: 'Seni emrim için seçtim, hüccetimi ikame eden ve Benimle kullarım arasında hitap eden kıldım; sanki hücceti Ben getirmiş ve onlara bizzat Ben hitap etmişim gibi.'
6981. Metin
اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي (٤٢)
{ اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي } “'Sen ve kardeşin mucizelerimle gidin ve Beni anmakta gevşeklik göstermeyin.'” (42)
6982. Metin
{اذهب أنت وأخوك بآياتي} بمعجزاتي {وَلاَ تَنِيَا} تفترا من الونى وهو الفتور والتقصير {فِى ذِكْرِى} أي اتخذا ذكري جناحاً تطيران به أو
{ اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي } “Sen ve kardeşin mucizelerimle gidin” mucizelerimle, { وَلَا تَنِيَا } “ve gevşeklik göstermeyin” gevşeklik ve kusur anlamına gelen 'el-venâ' kökünden olup gevşemeyin, kusur etmeyin demektir { فِي ذِكْرِي } “Beni anmakta”; yani Beni anmayı kendisiyle uçtuğunuz bir kanat kılın yahut