7507. Metin
الحج (٢ - ١)
el-Hac (1-2)
7508. Metin
سورة الحج مكية وهي ثمان وسبعون اية
Hac Suresi Mekkîdir ve yetmiş sekiz ayettir.
7509. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
7510. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ (١)
{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ } “Ey insanlar! Rabbinizden sakının; çünkü kıyamet vaktinin sarsıntısı cidden büyük bir şeydir.” (1)
7511. Metin
{يا أيها الناس اتقوا رَبَّكُمُ} أمر بني آدم بالتقوى ثم علل وجوبها عليهم بذكر الساعة ووصفها بأهول صفة بقوله {إِنَّ زَلْزَلَةَ الساعة شَىْء عظيم} لينظروا إلى تلك الصفة ببصائرهم ويتصورها بعقولهم حتى يبقوا على أنفسهم ويرحموها من شدائد ذلك اليوم بامتثال ما أمرهم به ربهم من التردي بلباس التقوى الذي يؤمنهم من تلك الأفزاع والزلزلة شدة التحريك والإزعاج وإضافة الزلزلة إلى الساعة إضافة المصدر إلى فاعله كأنها هي التي تزلزل الأرض على المجاز الحكمي أو إلى الظرف لأنها تكون فيها كقوله بل مكر الليل والنهار ووقتها يكون يوم القيامة أو عند طلوع الشمس من مغربها ولا حجة فيها للمعتزلة في تسمية المعدوم شيئاً فإن هذا اسم لها حال وجودها
{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ } “Ey insanlar! Rabbinizden sakının” [ifadesiyle] Âdemoğullarına takvayı emretmiş, sonra da { إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ } “çünkü kıyamet vaktinin sarsıntısı cidden büyük bir şeydir” buyurarak kıyameti anıp onu en dehşetli nitelikle vasıflamak suretiyle takvanın kendilerine farz oluşunun gerekçesini açıklamıştır. Ta ki o niteliğe basiretleriyle baksınlar, akıllarıyla onu tasavvur etsinler ve böylece Rablerinin kendilerine emrettiği, kendilerini bu korkulardan emin kılacak takva elbisesine bürünmeyi yerine getirerek canlarını korusunlar ve o günün şiddetlerinden nefislerine acısınlar. Zelzele (زَلْزَلَة); şiddetli hareket ettirme ve sarsmadır. Zelzelenin kıyamet vaktine (es-Sâat) izafe edilmesi, mecâz-ı hükmî yoluyla sanki yeryüzünü sarsan kıyametin kendisiymiş gibi masdarın failine izafetidir; yahut da { بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ } [ifadesinde] olduğu gibi sarsıntı o vakitte gerçekleşeceği için zarfa izafetidir. Onun vakti kıyamet günü yahut güneşin batıdan doğduğu andır. Bunda, yok olan şeye (ma'dûm) “şey” adını veren Mutezile için bir delil yoktur; zira bu, o vakte var olduğu haldeki bir isimdir.
7512. Metin
يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ (٢)
{ يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ } “Onu gördüğünüz gün, emziren her kadın emzirdiğini unutur; her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir.” (2)
7513. Metin
وانتصب {يَوْمَ تَرَوْنَهَا} أي الزلزلة أو الساعة بقوله {تَذْهَلُ} تغفل والذهول الغفلة {كُلُّ مُرْضِعَةٍ عما أرضعت} عن
{ يَوْمَ تَرَوْنَهَا } “Onu gördüğünüz gün” ifadesi –yani zelzeleyi yahut kıyameti– { تَذْهَلُ } “unutur / gafil kalır” [fiiliyle] mansub olmuştur. Zühûl (الذهول), gaflet demektir. { كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ } “emziren her kadın emzirdiğinden...”
7514. Metin
الحج (٥ - ٢)
el-Hac (2-5)
7515. Metin
أو عن الذي أرضعته وهو الطفل وقيل مرضعة ليدل على أن ذلك الهول حدث وقد ألقمت الرضيع ثديها نزعته عن فيه لما يحلقها من الدهشة
yahut emzirdiği kimseden ki o da çocuktur. Denildi ki: O korkunun meydana geldiği anda emziren kadının memesini bebeğin ağzına vermişken, kapıldığı dehşetten dolayı onu çocuğun ağzından çekip çıkardığını göstermek için “mürdıa” (مرضعة) [şeklinde müenneslik tâ'sı ile] zikredilmiştir.
7516. Metin
إذ المرضعة هي التي في حال الإرضاع ملقمة ثديها الصبي والمرضع التي شأنها أن ترضع وإن لم تباشر الإرضاع في حال وصفها به {وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ} أي حبلى {حِمْلِهَا} ولدها قبل تمامه عن الحس تذهل المرضعة عن ولدها لغير فطام وتضع الحامل ما في بطنها لغير تمام {وَتَرَى الناس} أيه الناظر {سكارى} على التشبيه لما شاهدوا بساط العزة وسلطنة الجبروت وسرادق الكبرياء حتى قال كل نبي نفسي نفسي {وَمَا هُم بسكارى} على التحقيق {ولكن عَذَابَ الله شَدِيدٌ} فخوف عذاب الله هو الذي أذهب عقولهم وطير تمييزهم وردهم في نحو حال من يذهب السكر بعقله وتمييزه وعن الحسن وترى الناس سكارى من الخوف وما هم بسكارى من الشراب سكرى فيهما بالامالة حمة وعلى وهو كعطش في عطشان رُوي أنه نزلت الآيتان ليلاً في غزوة بني المصطلق فقرأهما النبي ﵇ فلم ير أكثر باكياً من تلك الليلة
Çünkü “mürdıa” (المرضعة); fiilen emzirme halinde olan, memesini çocuğun ağzına vermiş kadındır. “Mürdı'” (المرضع) ise onunla vasıflandığı esnada fiilen emzirmese bile emzirme durumunda olan kadındır. { وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ } “Ve her gebe kadın” yani hamile olan { حَمْلَهَا } “yükünü bırakır” vaktinden önce çocuğunu düşürür. Emziren kadın sütten kesme vakti gelmeksizin çocuğundan gafil olur, hamile olan da tamamlanma vakti gelmeksizin karnındakini düşürür. { وَتَرَى النَّاسَ } “Ve insanları görürsün” ey bakan kişi, { سُكَارَى } “sarhoşlar [gibi]”, izzet meydanını, ceberutun saltanatını ve kibriyanın otağını müşahede ettikleri için bir benzetme olarak [böyle denmiştir]; öyle ki her peygamber “Nefsim, nefsim!” der. { وَمَا هُمْ بِسُكَارَى } “Oysa onlar sarhoş değillerdir” gerçek anlamda, { وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ } “fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir.” İşte Allah'ın azap korkusu onların akıllarını başlarından almış, temyiz güçlerini uçurmuş ve onları sarhoşluğun aklını ve temyizini giderdiği kimsenin haline benzer bir duruma sokmuştur. Hasan[-ı Basrî]'den şöyle rivayet edilmiştir: “İnsanları korkudan sarhoş görürsün, içkiden sarhoş değillerdir.” Her iki yerdeki “sükârâ” (سكرى) kelimesi, imale ile Hamza ve Ali [el-Kisâî] kıraatidir; bu da عطشان kelimesinin çoğulunun عطشى gelmesi gibidir. Rivayet edildiğine göre bu iki ayet Benî Mustalik gazvesinde geceleyin inmiş, Peygamber aleyhisselâm da onları okumuştur; o geceden daha çok ağlayanın görüldüğü bir gece olmamıştır.
7517. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ (٣)
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ } “İnsanlardan kimi de vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı halde Allah hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytana uyar.” (3)
7518. Metin
{وَمِنَ الناس مَن يجادل فِى الله} في دين الله في دين الله {بِغَيْرِ عِلْمٍ} حال نزلت في النضر بن الحرث وكان جدلاً يقول الملائكة بنات الله والقرآن أساطير الأولين والله غير قادر على إحياء من بلي أو هي عامة في كل من يخاصم في الدين بالهوى {وَيَتَّبِعْ} في ذلك {كُلَّ شيطان مَّرِيدٍ} عاتٍ مستمر في الشر ولا وقف في مريد لأن ما بعده صفته
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki Allah hakkında tartışır” yani Allah'ın dini hakkında [tartışır], { بِغَيْرِ عِلْمٍ } “bilgisi olmaksızın” [ifadesi] haldir. Nadr b. el-Hâris hakkında inmiştir. O çok tartışan biriydi; meleklerin Allah'ın kızları olduğunu, Kur'an'ın öncekilerin masalları olduğunu ve Allah'ın çürüyüp gitmiş olanı diriltmeye güç yetiremeyeceğini söylerdi. Yahut da bu ayet, hevasına uyarak din hususunda münakaşa eden herkes hakkında geneldir. { وَيَتَّبِعُ } “ve uyar” bu hususta, { كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ } “her azgın şeytana” yani serkeş ve şerde süreklilik gösteren [şeytana]. “Marîd” kelimesi üzerinde vakıf yapılmaz; çünkü sonraki kısım onun sıfatıdır.
7519. Metin
كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ (٤)
{ كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ } “Onun hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, muhakkak ki o, onu saptırır ve alevli ateşin azabına götürür.” (4)
7520. Metin
{كتب عليه} قضى على الشيطان {يُضِلُّهُ} عن سواء السبيل {وَيَهْدِيهِ إلى عَذَابِ السعير} النار قال الزجاج الفاء
{ كُتِبَ عَلَيْهِ } “Onun hakkında yazılmıştır” yani şeytan hakkında hükmedilmiştir: { يُضِلُّهُ } “onu saptırır” dosdoğru yoldan { وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ } “ve onu alevli ateşin azabına götürür” yani cehenneme. ez-Zeccâc dedi ki: [fâ harfi]
7521. Metin
في فإنه للعطف وإن من مكرر للتأكيد ورد عليه أبو علي وقال إن من إن كان للشرط فالفاء دخل لجزاء الشرط وإن كان بمعنى الذي فالفاء دخل على خبر المبتدأ والتقدير فالأمر أنه يضله قال والعطف التأكيد يكون بعد تمام الأول والمعنى كتب على الشيطان إضلال من تولاه وهدايته إلى النار
{ فَأَنَّهُ } ifadesindeki fâ atıf içindir; 'enne' (أن) ise tekit için tekrarlanmıştır. Ebû Ali ise ona karşı çıkarak şöyle demiştir: 'Men' (من) şayet şart için ise fâ şartın cezasına (cevabına) dâhil olmuştur; şayet 'ellezî' (الذي) anlamında ise fâ mübtedanın haberine dâhil olmuştur ve takdiri: 'Durum şudur ki o, onu saptırır' şeklindedir. Dedi ki: Atıf ve tekit birincinin tamamlanmasından sonra olur. Anlamı ise şöyledir: Şeytanın üzerine, kendisini dost edinen kimseyi saptırması ve onu ateşe iletmesi yazılmış (hükmedilmiş)tir.
7522. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٥)
{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ } “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, [bilin ki] biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra biçimi belirlenmiş ve belirlenmemiş bir çiğnem et parçasından yarattık ki size [kudretimizi] açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız; sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, sonra da güçlü çağınıza ulaşasınız diye [sizi büyütürüz]. İçinizden kimi vefat ettirilir, kimi de bildikten sonra hiçbir şey bilmesin diye ömrün en düşkün çağına ulaştırılır. Yeryüzünü de kupkuru görürsün; üzerine suyu indirdiğimizde harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.” (5)
7523. Metin
ثم ألزم الحجة على منكري البعث فقال {يا أيها الناس إِن كُنتُمْ فِى رَيْبٍ مّنَ البعث} يعني إن ارتبتم في البعث فمزيل ريبكم أن تنظروا في بدء خلقكم وقد كنتم في الابتداء قرابا وماء وليس سبب إنكاركم البعث إلا هذا وهو صيرورة الخلق تراباً وماء {فَإِنَّا خلقناكم} أي
Sonra yeniden dirilmeyi inkâr edenlere karşı delili ortaya koyarak şöyle buyurdu: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ } “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz” yani eğer yeniden dirilme konusunda şüpheye düştüyseniz, şüphenizi giderecek şey yaratılışınızın başlangıcına bakmanızdır; zira siz başlangıçta toprak ve su idiniz. Yeniden dirilmeyi inkâr etmenizin sebebi de ancak budur; o da yaratılmışların toprak ve su haline gelmesidir. { فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ } “Muhakkak ki biz sizi yarattık” yani
7524. Metin
الحج (٧ - ٥)
el-Hac (5-7)
7525. Metin
أباكم {مّن تُرَابٍ ثُمَّ} خلقتم {مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ} أي قطعة دم جامدة {ثم من مضغة} أي لحمة صغسيرة قدر ما يمضغ {مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ} المخلقة المسواة الملساء من النقصان والعيب كأن الله ﷿ يخلق المضغ متفاوتة منها ما هو كامل الخلقة أملس من العيوب ومنها ما هو على عكس ذلك فيتبع ذلك التفاوت تفاوت الناس في خلقهم وصورهم وطولهم وقصرهم وتمامهم ونقصانهم وإنما نقلنا كم من حال إلى حال ومن خلقة إلى خلقة {لّنُبَيّنَ لَكُمْ} بهذا التدريج كمال قدرتنا وحكمتنا وأن من قدر على خلق البشر من تراب أولا ثم نطفة ثانياً ولا مناسبة بين التراب والماء وقد ر أن يجعل النطفة علقة والعلقة مضغة والمضغة عظاما قدر على إعادة ما بدأه {وَنُقِرُّ} بالرفع عند غير المفضل مستأنف بعد وقف أي نحن نثبت {فِى الأرحام مَا نَشَاء} ثبوته {إلى أجل مسمى} أي وقت الولادة ومالم نشأ ثبوته أي أسقطته الأرحام {ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ} من الرحم {طِفْلاً} حال وأريد به الجنس فلذا لم يجمع أو أريد به ثم نخرج كل واحد منكم طفلاً {ثُمَّ لِتَبْلُغُواْ} ثم نربيكم لتبلغوا {أَشُدَّكُمْ} كمال عقلكم وقوتكم وهو من ألفاظ الجموع التي لا يستعمل
babanızı { مِنْ تُرَابٍ } “topraktan”, { ثُمَّ } “sonra” siz yaratıldınız { مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ } “bir nutfeden, sonra bir alakadan” yani donmuş bir kan parçasından, { ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ } “sonra bir et parçasından” yani çiğnenecek miktarda küçük bir et parçasından, { مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ } “biçimi belirlenmiş ve belirlenmemiş”. Muhallaka (المخلقة); noksanlık ve kusurdan arındırılmış, düzgün ve pürüzsüz olandır. Sanki Allah Azze ve Celle et parçalarını birbirinden farklı yaratmaktadır: Kimi yaratılışı kusursuz ve ayıplardan uzaktır; kimi de bunun aksinedir. Bu farklılığa bağlı olarak insanların yaratılışlarında, suretlerinde, boylarının uzunluğunda ve kısalığında, tam ve noksan oluşlarında da farklılık meydana gelir. Sizi bir halden diğer bir hale, bir yaratılıştan diğer bir yaratılışa geçirdik ki { لِنُبَيِّنَ لَكُمْ } “size açıkça gösterelim” bu aşamalı yaratılışla kudret ve hikmetimizin kemalini; ve önce insanı topraktan, sonra nutfeden yaratmaya güç yetirenin –ki toprak ile su arasında hiçbir münasebet yoktur–, nutfeyi alaka, alakayı et parçası, et parçasını kemik yapmaya kadir olanın, başlattığı şeyi iade etmeye de güç yetireceğini gösterelim. { وَنُقِرُّ } “Ve tutarız” Mufaddal dışındakilere göre ref' iledir ve vakıftan sonra müste'nef [yeni bir cümle]dir. Yani biz yerleştiririz { فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ } “rahimlerde dilediğimizi” kalmasını dilediğimizi { إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى } “belirlenmiş bir süreye kadar” yani doğum vaktine kadar; kalmasını dilemediğimizi ise rahimler dışarı atar (düşürür). { ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ } “Sonra sizi çıkarırız” rahimden { طِفْلًا } “bebek olarak”. [Tıflan kelimesi] haldir ve cins anlamı kastedildiği için çoğul yapılmamıştır; yahut da “sonra her birinizi bebek olarak çıkarırız” anlamı kastedilmiştir. { ثُمَّ لِتَبْلُغُوا } “Sonra [büyütürüz ki] ulaşasınız diye” yani sonra sizi yetiştiririz ki ulaşasınız diye { أَشُدَّكُمْ } “güçlü çağınıza” aklınızın ve kuvvetinizin kemaline. Bu, tekili kullanılmayan çoğul lafızlardandır.
7526. Metin
لها واحد {وَمِنكُمْ مَّن يتوفى} عند بلوغ الأشد أو قبله أبو بعده {وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إلى أَرْذَلِ العمر} أخسه يعني الهرم والخرف {لِكَيْلاَ يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئاً} أي لكيلا يعلم شيئاً من بعد ما كان يعلمه أو لكيلا يستفيد علماً وينسى ما كان عالماً به ثم ذكر دليلاً آخر على البعث فقال {وَتَرَى الأرض هَامِدَةً} ميتة يابسة {فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الماء اهتزت} تحركت بالنبات {وَرَبَتْ} وانتفخت وربأت حيث كان يزيد ارتفعت {وَأَنبَتَتْ مِن كل زوج} صنف {بهيج} حسن سار للناظرين إليه
{ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى } “İçinizden kimi vefat ettirilir” en güçlü çağına ulaştığında yahut ondan önce veya sonra. { وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ } “Kimi de ömrün en düşkün çağına ulaştırılır” en değersiz çağına yani yaşlılık ve bunaklığa, { لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا } “bildikten sonra hiçbir şey bilmesin diye” yani daha önce bildiği şeylerden sonra hiçbir şey bilmez olsun yahut yeni bir bilgi edinemeyip daha önce bildiklerini de unutsun diye. Sonra yeniden dirilmeye dair başka bir delil zikrederek şöyle buyurdu: { وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً } “Yeryüzünü de kupkuru görürsün” ölü ve çorak. { فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ } “Üzerine suyu indirdiğimizde harekete geçer” bitkilerle kımıldar, { وَرَبَتْ } “ve kabarır” şişer ve yükselir; nitekim artıkça yükselmiştir. { وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ } “ve her çiftten bitirir” her türden { بَهِيجٍ } “güzel” ona bakanları sevindiren hoş [bitkiler].
7527. Metin
ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٦)
{ ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “İşte bunlar, Allah'ın mutlak hak oluşu, ölüleri diriltmesi ve O'nun her şeye kadir olması sebebiyledir.” (6)
7528. Metin
{ذلك} مبتدأ خبره {بِأَنَّ الله هُوَ الحق} أي ذلك الذي ذكرنا من خلق بني آدم وإحياء الأرض مع ما في تضاعيف ذلك من أصناف الحكم حاصل بهذا وهو أن الله هو الحق أي الثابت الوجود {وأنه يحيي الموتى} كما أحيا الأرض {وَأَنَّهُ على كُلّ شيء قدير} قادر
{ ذَلِكَ } “İşte bunlar” mübteda, haberi ise { بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ } “Allah'ın mutlak hak oluşu sebebiyledir” kısmıdır. Yani Âdemoğullarının yaratılışı ve yeryüzünün diriltilmesine dair zikrettiğimiz ve aralarında türlü hikmetler barındıran bu durumlar şununla hâsıldır: Allah Hak olandır yani varlığı sabittir. { وَأَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتَى } “Ve şüphesiz O, ölüleri diriltir” yeryüzünü dirilttiği gibi, { وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “ve şüphesiz O her şeye kadirdir” güç yetirendir.
7529. Metin
وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٧)
{ وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ } “Ve kıyamet kesinlikle gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur; ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir.” (7)
7530. Metin
{وأن الساعة آتية لاَّ رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ الله يَبْعَثُ مَن فِى القبور} أي أنه حكيم لا يخلف الميعاد وقد وعد الساعة
{ وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ } “Ve kıyamet kesinlikle gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur; ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir.” Yani O Hakîm'dir, vaadinden dönmez; kıyameti
7531. Metin
الحج (١٢ - ٨)
el-Hac (8-12)
7532. Metin
والبعث فلا بد أن يفي بما وعد
ve dirilmeyi vadetmiştir, dolayısıyla vaat ettiğini mutlaka yerine getirecektir.
7533. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ (٨)
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ } “İnsanlardan kimi de vardır ki, ne bir bilgiye ne bir rehbere ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır.” (8)
7534. Metin
{وَمِنَ الناس مَن يجادل فِى الله} في صفاته فيصفه ما هو له نزلت في أبي جهل {بِغَيْرِ عِلْمٍ} ضروري {وَلاَ هُدًى} أي استدلال لأنه يهدي إلى المعرفة {وَلاَ كتاب مُّنِيرٍ} أي وحي والعلم للإنسان من أحد هذه الوجوه الثلاثة
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki Allah hakkında tartışır” O'nun sıfatları hakkında [tartışır] ve O'nu O'na ait olmayan şeylerle vasıflar; Ebû Cehil hakkında inmiştir. { بِغَيْرِ عِلْمٍ } “bilgisi olmaksızın” zaruri [bir bilgi olmaksızın], { وَلَا هُدًى } “ne bir rehber olmaksızın” yani delil getirme olmaksızın; zira delil getirmek marifete ulaştırır, { وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ } “ne de aydınlatıcı bir kitap olmaksızın” yani vahiy olmaksızın. İnsan için bilgi bu üç yoldan biriyle hâsıl olur.
7535. Metin
ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ (٩)
{ ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ } “Allah'ın yolundan saptırmak için böbürlenerek boynunu büker. Dünyada ona bir rezillik vardır; kıyamet gününde de ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız.” (9)
7536. Metin
{ثاني عطفه} حال أي لا وياعنقه عن طاعة الله اكبرا وخيلاء
{ ثَانِيَ عِطْفِهِ } “Boynunu bükerek” haldir; yani kibir ve gururundan ötürü boynunu Allah'a itaatten çevirerek demektir.
7537. Metin
وعن الحسن ثاني عطفه بفتح العين أي مانع تعطفه إلى غيره {لِيُضِلَّ} تعليل للمجادلة ليضل مكي وأبو عمرو {عَن سَبِيلِ الله} دينه {لَهُ فِى الدنيا خِزْىٌ} أي القتل يوم بدر {وَنُذِيقُهُ يَوْمَ القيامة عَذَابَ الحريق} أي جمع له عذاب الدارين
Hasan[-ı Basrî]'den “ثَانِيَ عِطْفِهِ” ayın harfinin fethasıyla (عَطْفِهِ) [rivayet edilmiş olup], şefkatini başkasına engelleyen anlamındadır. { لِيُضِلَّ } “Saptırmak için” tartışmanın illetidir (gerekçesidir); Mekkî ve Ebû Amr [kıraatinde] “lîdılle” (لِيَضِلَّ) şeklindedir. { عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah'ın yolundan” dininden [saptırmak için]. { لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ } “Dünyada ona bir rezillik vardır” yani Bedir gününde öldürülmektir. { وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ } “Kıyamet gününde de ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız” yani her iki yurdun azabı onun için bir araya getirilmiştir.
7538. Metin
ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (١٠)
{ ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ } “İşte bu, senin iki elinin önden sundukları sebebiyledir ve şüphesiz Allah kullarına asla zulmedici değildir.” (10)
7539. Metin
{ذلك بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ} أي السبب في عذاب الدارين هو ما قدمت نفسه من الكفر والتكذيب وكنى عنها باليد لأن اليد آلة الكسب {وَأَنَّ الله لَيْسَ بظلام لّلْعَبِيدِ} فلا يأخذ أحداً بغير ذنب ولا بذنب غيره وهو عطف على بما أي وبأن الله وذكر الظلام بلفظ المبالغة لاقترانه بلفظ الجمع وهو العبيد ولأن قليل الظلم منه مع علمه بقبحه واستغنائه كالكثير منها
{ ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ } “İşte bu, iki elinin önden sundukları sebebiyledir” yani iki yurdun azabının sebebi, nefsinin önden göndermiş olduğu inkâr ve yalanlamadır. El, kazanma vasıtası olduğu için nefs el ile kinaye edilmiştir. { وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ } “Ve şüphesiz Allah kullarına asla zulmedici değildir” O hiç kimseyi günahsız yere yahut başkasının günahıyla cezalandırmaz. Bu ifade { بِمَا } üzerine atıftır; yani “ve şüphesiz Allah...” demektir. “Zallâm” (ظَلَّام) kelimesinin mübalağa lafzıyla zikredilmesi, kullar anlamına gelen çoğul lafızla (العبيد) birlikte gelmesindendir ve O'nun zulmün çirkinliğini bilmesi ve ona muhtaç olmaması sebebiyle O'ndan gelecek az bir zulmün kullardan gelecek çok zulüm gibi olmasındandır.
7540. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١١)
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ } “İnsanlardan kimi de vardır ki Allah'a bir kenardan (şüphe ve tereddüt içinde) kulluk eder. Kendisine bir hayır dokunursa onunla huzur bulur; başına bir imtihan gelse yüzüstü döner. O, dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık hüsran budur.” (11)
7541. Metin
{وَمِنَ الناس مَن يَعْبُدُ الله على حَرْفٍ} على طرف من الدين لا في وسطه وقلبه وهذا مثل لكونهم على قلق واضطراب في دينهم لا على سكون وطمأنينة وهو حال أي مضطرباً {فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ} صحة في جسمه وسعة في معيشته {اطمأن} سكن واستقر {بِهِ} بالخير الذي أصابه أو بالدين فعبد الله {وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ} شر وبلاء في جسده وضيق في معيشته {انقلب على وَجْهِهِ} جهته أي ارتد ورجع إلى الكفر كالذي يكون على طرف من العسكر فإن أحس بظفر وغنيمة قر واطمأن وإلا فر وطار على وجهه قالوا نزلت في أعاريب قدموا المدينة مهاجرين وكان أحدهم إذا صح بدنه ونتجت فرسه مهراً سوياً وولدت امرأته غلاماً سوياً وكثر ماله وماشيته قال ما أصبت منذ دخلت في ديني هذا إلا خيراً واطمأن وإن كان الأمر بخلافه قال ما أصبت إلا شراً وانقلب عن دينه {خَسِرَ الدنيا والآخرة} حال وقد مقدرة دليله قراءة روح وزيد خاسر الدنيا والآخرة والخسران في الدنيا بالقتل فيها وفي الآخرة بالخلود في النار
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ } “İnsanlardan kimi de vardır ki Allah'a bir kenardan kulluk eder” yani dinin merkezinde ve kalbinde değil, bir kenarında olarak. Bu, onların dinlerinde sükûn ve huzur içinde değil, endişe ve çalkantı içinde olmalarına bir misaldir; bu da haldir yani “çalkantılı bir şekilde” demektir. { فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ } “Kendisine bir hayır dokunursa” bedeninde sağlık ve geçiminde genişlik [olursa], { اطْمَأَنَّ بِهِ } “onunla huzur bulur” sükûnet ve karara kavuşur, kendisine dokunan hayırla yahut dinle huzur bulup Allah'a ibadet eder. { وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ } “Başına bir imtihan gelse” bedeninde bir kötülük ve bela, geçiminde bir darlık [gelse], { انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ } “yüzüstü döner” yani yönünden döner, irtidat edip inkâra geri döner. Tıpkı ordunun bir kenarında duran kimse gibidir; zafer ve ganimet hissederse durur ve sakinleşir, aksi halde kaçar ve yüzüstü savrulur. Dediler ki: Medine'ye hicret ederek gelen bedeviler hakkında inmiştir. Onlardan birinin bedeni sıhhat bulduğunda, kısrağı kusursuz bir tay doğurduğunda, hanımı kusursuz bir erkek çocuk doğurduğunda, malı ve davarları çoğaldığında: “Bu dinime girdiğimden beri hayırdan başka bir şey görmedim” der ve huzur bulurdu. Durum bunun aksine olduğunda ise: “Şerden başka bir şey görmedim” der ve dininden dönerdi. { خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ } “Dünyayı da ahireti de kaybetmiştir” haldir ve takdir edilmiş bir “kad” (قد) vardır. Bunun delili Ravh ve Zeyd'in “hâsira'd-dünyâ ve'l-âhireh” (خَاسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ) kıraatidir. Dünyadaki kayıp orada öldürülmekle, ahiretteki ise ateşte ebedî kalmakladır.
7542. Metin
{ذلك} أي خسران الدارين {هُوَ الخسران المبين} الظاهر الذي لا يخفى على أحد
{ ذَلِكَ } “İşte bu” yani iki yurdun kaybı, { هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ } “apaçık hüsranın ta kendisidir” hiç kimseye gizli kalmayan aşikâr kayıptır.
7543. Metin
يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ (١٢)
{ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ } “Allah'ı bırakıp kendisine zarar vermeyecek ve fayda sağlamayacak şeylere yalvarır. İşte bu, derin bir sapıklıktır.” (12)
7544. Metin
{يدعو مِن دُونِ الله} يعني الصنم فإنه بعد الردة يفعل كذلك {مَا لاَ يَضُرُّهُ} إن لم يعبده {وَمَا لاَ يَنفَعُهُ} إن عبده {ذلك هو الضلال البعيد} من
{ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Allah'ı bırakıp yalvarır” yani puta [yalvarır], zira o dinden döndükten sonra böyle yapar; { مَا لَا يَضُرُّهُ } “kendisine zarar vermeyecek şeye” şayet ona tapmazsa, { وَمَا لَا يَنْفَعُهُ } “ve fayda sağlamayacak şeye” şayet ona taparsa. { ذَلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ } “İşte bu, derin bir sapıklıktır”
7545. Metin
الحج (١٧ - ١٢)
el-Hac (12-17)
7546. Metin
الصواب
doğrudan çok uzak [bir sapıklıktır].
7547. Metin
يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ (١٣)
{ يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ } “O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarır. Ne kötü bir dost ve ne kötü bir yoldaştır!” (13)
7548. Metin
{يدعو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِن نَّفْعِهِ} والإشكال أنه تعالى نفى الضر والنفع عن الأصنام قبل هذه الآية وأثبتهما لها هنا والجواب أن المعنى إذا فهم ذهب هذا الوهم وذلك أن الله تعالى سفه الكافر بأنه يعبد جماد لا يملك ضراً ولا نفعاً وهو يعتقد فيه أنه ينفعه ثم قال يوم القيامة يقول هذا الكافر بدعاء وصراخ حين يرى استضراره بالأصنام ولا يرى لها أثر الشفاعة لمن ضره أقرب من نفعه {لَبِئْسَ المولى} أي الناصر الصاحب {ولبئس العشير} المصاحب أو كرر يدعو كأنه قال يدعو يدعو من دون الله مالا يضره ومالا ينفعه ثم قال لمن ضره بكونه معبوداً أقرب من نفعه بكونه شفيعاً
{ يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ } “O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarır.” Buradaki müşkillik şudur: Yüce Allah bu ayetten önce putlardan zararı ve faydayı nefyetmiş, burada ise her ikisini de onlara nispet etmiştir. Cevap şudur: Mana anlaşıldığında bu vehim ortadan kalkar; zira Yüce Allah kâfirin, kendisine fayda vereceğine inandığı halde hiçbir zarara ve faydaya malik olmayan cansız bir varlığa tapması sebebiyle ahmaklığını ortaya koymuştur. Sonra bu kâfirin kıyamet gününde putlar sebebiyle zarara uğradığını görüp onlardan hiçbir şefaat eseri görmediğinde feryat ve çığlıkla şöyle diyeceğini bildirmiştir: “Zararı faydasından daha yakın olana yalvarır.” { لَبِئْسَ الْمَوْلَى } “Ne kötü bir yardımcıdır / dosttur” yani arkadaştır, { وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ } “ve ne kötü bir yoldaştır” arkadaştır. Yahut da “yed'û” (يدعو) fiili tekrarlanmıştır; sanki şöyle demiştir: “Allah'ı bırakıp kendisine zarar vermeyecek ve fayda sağlayamayacak şeye yalvarır da yalvarır.” Sonra şöyle demiştir: “Kendisine tapılan olması bakımından zararı, şefaatçi olması bakımından faydasından daha yakın olana...”
7549. Metin
إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ (١٤)
{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (14)
7550. Metin
{إن الله يدخل الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار إِنَّ الله يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ} هذا وعد لمن عبد الله بكل حال لا لمن عبد الله على حرف
{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Bu, Allah'a her halükârda kulluk edenler için bir vaattir; O'na bir kenardan (şüpheyle) kulluk edenler için değil.
7551. Metin
مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ (١٥)
{ مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ } “Kim Allah'ın ona dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe (evinin tavanına) bir ip uzatsın, sonra [kendini asıp nefesini] kessin de baksın; bu tuzağı kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi?” (15)
7552. Metin
{مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ الله فِى الدنيا والآخرة} المعنى أن الله ناصر رسوله في الدنيا والآخرة فمن ظن من أعاديه غير ذلك {فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ} بحبل {إِلَى السماء} إلى سماء بيته {ثُمَّ لْيَقْطَعْ} ثم ليختنق به وسمي الاختناق قطعاً لأن المختنق يقطع نفسه بحبس مجاريه وبكسر اللام بصري وشامي {فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ} أي الذي يغيظه أو ما مصدرية أي غيظه والمعنى فليصور في نفسه أنه إن فعل ذلك هل يذهب نصر الله الذي يغيظه سمي فعله كيداً على سبيل الاستهزاء لأنه لم يكد به محسوده إنما كاديه نفسه والمراد ليس في يده إلا ما ليس بمذهب لما يغيظ
{مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ الله فِى الدنيا والآخرة} “Her kim Allah'ın ona [Resûlüne] dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini sanıyorsa”, [bunun] anlamı şudur: Şüphesiz Allah, Resûlüne dünyada ve ahirette yardım edecektir. Dolayısıyla düşmanlarından her kim bunun aksini sanıyorsa, {فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ} bir iple [uzansın] {إِلَى السماء} evinin tavanına, {ثُمَّ لْيَقْطَعْ} “sonra da [kendini assın]!” Yani onunla kendini boğsun. Kendini boğmaya 'kat' (kesme) denmiştir; çünkü boğulan kimse [nefes] yollarını tıkayarak nefesini keser. Lâm harfinin kesresiyle (ثُمَّ لِيَقْطَعْ) Basralı [Ebû Amr] ve Şamlı [İbn Âmir] okumuştur. {فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ} “Baksın bakalım, kurduğu tuzak öfkelendiği şeyi giderebilecek mi?” Yani kendisini öfkelendiren şeyi [giderebilecek mi?] ya da [buradaki] mâ masdariyyedir, yani "öfkesini [giderebilecek mi?]" demektir. Mana şudur: [O kimse] zihninde canlandırsın ki, şayet bunu yaparsa kendisini öfkelendiren Allah'ın yardımını giderebilir mi? Onun bu fiiline alay yollu "keyd" (tuzak) denmiştir; çünkü o bununla kıskandığı kimseye bir tuzak kurmuş olmamakta, bilakis tuzağı sadece kendi nefsine kurmaktadır. Kastedilen ise şudur: Onun elinde, öfkelendiği şeyi giderecek hiçbir şey yoktur.
7554. Metin
وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ (١٦)
{ وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ } “İşte böylece biz onu apaçık ayetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola iletir.” (16)
7555. Metin
{وكذلك أنزلناه} ومثل ذلك الا نزال أنزل القرآن كله {آيات بينات} واضحات {وَأَنَّ الله يَهْدِى مَن يُرِيدُ} أي ولأن الله يهدي به الذين يعلم أنهم يؤمنون أو يثبت الذين آمنوا ويزيدهم هدى أنزله كذلك مبيّناً
{ وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ } “İşte böylece biz onu indirdik” bu indiriş gibi Kur'an'ın tamamını da indirdik, { آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ } “apaçık ayetler olarak” açık ve net [ayetler olarak]. { وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ } “Ve şüphesiz Allah dilediğini doğru yola iletir.” Yani Allah onunla, iman edeceklerini bildiği kimseleri hidayete erdirdiği yahut iman edenleri sebat ettirip hidayetlerini artırdığı için onu bu şekilde apaçık olarak indirmiştir.
7556. Metin
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (١٧)
{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsîler ve ortak koşanlar var ya; Allah kıyamet günü onların arasını kesinlikle ayıracaktır. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir.” (17)
7557. Metin
{إن الذين آمنوا والذين هَادُواْ والصابئين والنصارى والمجوس والذين أَشْرَكُواْ} قبل الاديان خمسة أربعة للشيطان وواحد للرحمن الصابئون نوع من النصارى فلا تكون ستة {إِنَّ الله يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ القيامة} في الأحوال والأماكن فلا يجازيهم جزاء واحدا ولا يجمعمه في موطن واحد وخبر إن الذين آمنوا إن الله يفصل بينهم كما تقول إن زيداً إن أباه قائم {إِنَّ الله على كُلّ شَىْء شَهِيدٌ} عالم به حافظ له فلينظر كل امرئ معتقده وقوله وفعله
{ إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا } “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsîler ve ortak koşanlar” Dinlerin beş tane olduğu söylenmiştir: Dördü şeytan için, biri Rahmân içindir. Sâbiîler Hristiyanların bir türüdür; bu yüzden [sayı] altı olmaz. { إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ } “Şüphesiz Allah kıyamet günü onların arasını kesinlikle ayıracaktır” haller ve mekânlar bakımından; onları aynı şekilde cezalandırmaz ve tek bir yerde de toplamaz. “İnne'llezîne âmenû”nun haberi, { إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ } “şüphesiz Allah onların arasını ayıracaktır” cümlesidir; tıpkı senin “İnne Zeyden inne ebâhu kâimun” (Şüphesiz Zeyd var ya, şüphesiz babası ayaktadır) demen gibi. { إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ } “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir.” Onu bilir ve onu muhafaza eder. Artık her fert kendi inancına, sözüne ve ameline baksın!
7558. Metin
الحج (٢٢ - ١٨)
Hac (22:18)
7559. Metin
وهو أبلغ وعيد
Bu ise en beliğ tehdittir.
7560. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ (١٨)
{ أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ } “Görmedin mi ki göklerde olanlar, yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hareket eden canlılar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedir? Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa artık onu yüceltecek kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (18)
7561. Metin
{ألم تر} ألم تعلم يا محمد علما يقوم مقام العيان {أَنَّ الله يَسْجُدُ لَهُ مَن فِى السماوات وَمَن فِى الأرض والشمس والقمر والنجوم والجبال والشجر والدواب} قيل إن الكل يسجد له ولكنا لا نقف عليه كما لا نقف على تسبيحها قال الله تعالى وَإِن مّن شَىْء إِلاَّ يُسَبّحُ بِحَمْدَهِ ولكن لا تفقهون تسبيحهم وقيل سمي مطاوعة غير المكلف له فيما يحدث من أفعاله وتسخيره له سجوداً له تشبيهاً لمطاوعته بسجود المكلف الذي كل خضوع دونه {وَكَثِيرٌ مّنَ الناس} أي ويسجد له كثير من الناس سجود طاعة وعبادة أو هو مرفوع على الابتداء ومن الناس صفة له والخبر محذوف وهن مثاب ويدل عليه قوله {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ العذاب} أي وكثير منهم حق عليه العذاب بكفره وإبائه السجود {وَمَن يُهِنِ الله} بالشقاوة {فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ} بالسعادة {إِنَّ الله يَفْعَلُ مَا يَشَاء} من الإكرام والإهانة وغير ذلك وظاهر هذه الآية والتي قبلها ينقض على المعتزلة قولهم لأنهم يقولون شاء أشياء ولم يفعل وهو يقول ما يشاء
{ألم تر} “Görmedin mi?” [Ey Muhammed!] Bizzat gözle görme yerine geçecek bir ilimle bilmedin mi ki, {أَنَّ الله يَسْجُدُ لَهُ مَن فِى السماوات وَمَن فِى الأرض والشمس والقمر والنجوم والجبال والشجر والدواب} “göklerde olanlar, yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve [bütün] canlılar Allah'a secde etmektedirler?” Denildi ki: Hepsi O'na secde eder, fakat onların tesbihlerini kavrayamadığımız gibi [bu secdelerini de] kavrayamayız. Nitekim Yüce Allah: {وَإِن مّن شَىْء إِلاَّ يُسَبّحُ بِحَمْدَهِ ولكن لا تفقهون تسبيحهم} “Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin, fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.” buyurmuştur. Yine denildi ki: Mükellef olmayan varlıkların, Allah'ın yarattığı fiillerinde ve onları boyun eğdirmesinde O'na boyun eğmesi, her türlü boyun eğişin gerisinde kaldığı mükellefin secdesine benzetilerek O'na bir "secde" diye isimlendirilmiştir. {وَكَثِيرٌ مّنَ الناس} “İnsanlardan birçoğu da [secde eder].” Yani insanların birçoğu da O'na itaat ve ibadet secdesiyle secde eder. Ya da bu [ifade], mübteda (özne) olarak merfûdur, {مّنَ الناس} onun sıfatıdır, haber (yüklem) ise hazfedilmiştir [ve takdiri] "sevaba nail olurlar" şeklindedir. Buna şu ayet delalet etmektedir: {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ العذاب} “Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur.” Yani inkârları ve secde etmekten kaçınmaları sebebiyle onların birçoğunun üzerine azap hak olmuştur. {وَمَن يُهِنِ الله} “Allah kimi hor ve hakir kılarsa” bedbahtlıkla [hor kılarsa], {فَمَا لَهُ مِن مُّكْرِمٍ} “artık ona değer veren bulunmaz.” saadet bahşederek [değer veren olmaz]. {إِنَّ الله يَفْعَلُ مَا يَشَاء} “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” İkram etmekten, hor kılmaktan ve diğer hususlardan [dilediğini yapar]. Bu ayetin ve bir önceki ayetin zahiri, Mutezile'nin görüşünü çürütmektedir. Çünkü onlar, "Allah birtakım şeyleri diledi fakat yapmadı" demektedirler; hâlbuki O, dilediğini yaptığını bildirmektedir.
7563. Metin
هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ (١٩)
{ هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ } “İşte şu iki hasım taraf, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. İnkâr edenler için ateşten giysiler biçilmiştir; başlarının üstünden de kaynar su dökülecektir.” (19)
7564. Metin
{هذان خَصْمَانِ} أي فريقان مختصمان فالخصم صفة وصف بها الفريق وقوله {اختصموا} للمعنى وهذان للفظ والمراد المؤمنون والكافرون وقال ابن عباس ﵄ رجع إلى أهل الأديان المذكورة فالمؤمنون وسائر الخمسة خصم {فِى رَبّهِمْ} في دينه وصفاته ثم بين جزاء كل خصم بقوله {فالذين كَفَرُواْ} وهو فصل الخصومة المعنى بقوله إن الله يفصل بينهم يوم القيامة {قُطّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مّن نَّارِ} كأن الله يقدر لهم نيرانا على مقادير جثتهم تشتمل عليه كما نقطع الثياب الملبوسة واختير لفظ الماضي لأنه كائن لا محالة فهو كالثابت المتحقق {يُصَبُّ مِن فَوْقِ رُؤُوسَهُمْ} بكسر الهاء والميم بصري وبضمهما حمزة وعلى منه نقطة على جبال الدنيا لأذابتها
{ هَذَانِ خَصْمَانِ } “İşte şu iki hasım” yani birbiriyle çekişen iki fırkadır. “Hasm”, fırkanın nitelendiği bir sıfattır. { اخْتَصَمُوا } “Tartışmaya girmişlerdir” buyruğu mana içindir, “hâzâni” ise lafız içindir. Kastedilenler müminler ve kâfirlerdir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: [Bu hitap] zikredilen dinlerin mensuplarına racidir; dolayısıyla müminler bir taraf, diğer beş din ise diğer hasım taraftır. { فِي رَبِّهِمْ } “Rableri hakkında” O'nun dini ve sıfatları konusunda [tartışmaya girdiler]. Sonra { فَالَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkâr edenler” buyruğuyla her hasmın cezasını açıkladı ki bu, “Şüphesiz Allah kıyamet günü onların arasını kesinlikle ayıracaktır” buyruğuyla kastedilen davanın fasledilmesidir. { قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ } “Onlar için ateşten giysiler biçilmiştir” sanki Allah, giyilen elbiseleri biçtiğimiz gibi onlar için bedenleri ölçüsünde kendilerini kuşatan ateşler takdir eder. Geçmiş zaman lafzı seçilmiştir; çünkü bu mutlaka gerçekleşecektir, dolayısıyla gerçekleşmiş ve sabit olmuş gibidir. { يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ } “Başlarının üstünden dökülecektir” hâ ve mîm harflerinin kesresiyle [okunuşu] Basra kıraatidir; her ikisinin dammesiyle Hamza ve Ali [kıraatidir]. Ondan bir damla dünya dağlarına konsaydı onları eritirdi.
7565. Metin
يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ (٢٠)
{ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ } “Bununla karınlarında olan şeyler ve derileri eritilecektir.” (20)
7566. Metin
{يُصْهَرُ} يذاب {بِهِ} بالحميم {مَا فِى بُطُونِهِمْ والجلود} أي يذيب أمعاءهم وأحشاءهم كما يذيب جلودهم فيؤثر في الظاهر والباطن
{ يُصْهَرُ } eritilir { بِهِ } o kaynar su ile { مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ } “karınlarında olan şeyler ve derileri” yani derilerini erittiği gibi bağırsaklarını ve iç organlarını da eritir; böylece hem dışa hem içe tesir eder.
7567. Metin
وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ (٢١)
{ وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ } “Ve onlar için demirden kamçılar vardır.” (21)
7568. Metin
{وَلَهُمْ مَّقَامِعُ} سياط مختصة بهم {مِنْ حَدِيدٍ} يضربون بها
{ وَلَهُمْ مَقَامِعُ } “Ve onlar için kamçılar vardır” kendilerine tahsis edilmiş kamçılar, { مِنْ حَدِيدٍ } “demirden” ki onlarla vurulurlar.
7569. Metin
كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ (٢٢)
{ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ } “Oradaki gamdan her çıkmak istediklerinde tekrar oraya döndürülürler ve: 'Tadın yakıcı azabı!' [denir].” (22)
7570. Metin
{كُلَّمَا أَرَادُواْ أَن يَخْرُجُواْ مِنْهَا} من النار {من غم} بدل
{ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا } “Oradan her çıkmak istediklerinde” ateşten, { مِنْ غَمٍّ } “gamdan” بدل
7571. Metin
الحج (٢٥ - ٢٢)
Hac (22:22-25)
7572. Metin
الاشتمال من منها بإعادة الجار أو الأولى لابتداء الغابة والثانية بمعنى من أجل يعني كلما أرادوا الخروج من النار من أجل غم يلحقهم فخرجوا {أُعِيدُواْ فِيهَا} بالمقامع ومعنى الخروج عند الحسن أن النار تضربهم بلهبها فتلقيهم إلى أعلاها فضربوا بالمقامع فهووا فيهما سبعين خريفاً والمراد إعادتهم إلى معظم النار لا أنه ينفصلون عنها بالكلية ثم يعودون إليها {وَذُوقُواْ} أي وقيل لهم ذوقوا {عَذَابَ الحريق} هو الغلبظ من النار المنتشر العظيم الإهلاك
cer edatının tekrarıyla “minhâ”dan bedel-i iştimaldir; yahut birincisi gayenin başlangıcı içindir, ikincisi ise “-den dolayı” anlamındadır. Yani kendilerine ulaşan bir gamdan dolayı ateşten her çıkmak isteyip çıktıklarında { أُعِيدُوا فِيهَا } “tekrar oraya döndürülürler” kamçılarla. Hasan'a göre çıkmanın anlamı şudur: Ateş aleviyle onlara vurup onları en üstüne fırlatır, bunun üzerine kamçılarla vurulurlar ve yetmiş sonbahar boyunca oraya yuvarlanırlar. Kastedilen, onların ateşin ana merkezine döndürülmeleridir; yoksa tamamen ondan ayrılıp sonra tekrar ona dönmeleri değildir. { وَذُوقُوا } “Tadın” yani onlara “Tadın” denilir { عَذَابَ الْحَرِيقِ } “yakıcı azabı” ki o, son derece şiddetli, yayılan ve helaki büyük olan ateştir.
7573. Metin
إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ (٢٣)
{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada altından bilezikler ve inciler takınırlar; oradaki elbiseleri de ipektir.” (23)
7574. Metin
ثم ذكر جزاء الخصم الآخر فقال {إِنَّ الله يدخل الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات جنات تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ} جمع أسورة جمع سوار {مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤاً} بالنصب مدني وعاصم وعلي ويؤتون لؤلؤاً وبالجر غيرهم عطفاً على من ذهب وبترك الهمزة الأولى في كل القرآن أبو بكر وحماد {وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ} ابريسم
Sonra diğer hasım tarafın mükâfatını zikrederek şöyle buyurdu: { إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada bilezikler takınırlar” “esâvir”, “esvire”nin çoğuludur, o da “sivâr”ın (bilezik) çoğuludur; { مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا } “altından ve inci” mansub olarak [okunuşu] Medine ehli, Âsım ve Ali [kıraatidir]; “kendilerine inci verilir” takdirindedir. Diğerleri ise “min zehebin” üzerine atıfla mecrur olarak [okumuşlardır]. Bütün Kur'an'da ilk hemzeyi terk ederek [okuyanlar] Ebû Bekir ve Hammâd'dır. { وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ } “Oradaki elbiseleri de ipektir” saf ipektir.
7575. Metin
وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ (٢٤)
{ وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ } “Onlar hem sözün güzeline iletilmişler hem de övgüye lâyık olan [Allah'ın] yoluna eriştirilmişlerdir.” (24)
7576. Metin
{وَهُدُواْ إِلَى الطيب مِنَ القول وَهُدُواْ إلى صراط الحميد} أي أرشد هؤلاء في الدنيا إلى كلمة التوحيد وإلى صراط الحميد أي الإسلام أو هداهم الله في الآخرة الهمهم أن يقولوا الحمد لله الذي صدقنا وعده وهداهم إلى طريق الجنة والحميد الله المحمود بكل لسان
{ وَهُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْLِ وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ } “Onlar hem sözün güzeline iletilmişler hem de övgüye lâyık olan [Allah'ın] yoluna eriştirilmişlerdir” yani bunlar dünyada tevhid kelimesine ve Hamîd olan [Allah'ın] yoluna, yani İslam'a iletilmişlerdir. Yahut Allah ahirette onları doğru yola iletmiş, onlara “Bize vaadini doğru çıkaran Allah'a hamdolsun” demeyi ilham etmiş ve onları cennetin yoluna eriştirmiştir. el-Hamîd ise her lisan ile övülen Allah'tır.
7577. Metin
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ (٢٥)
{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ } “Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan ve hem orada yerleşik olan hem de dışarıdan gelen insanlar için eşit kıldığımız Mescid-i Haram'dan alıkoyanlar [bilsinler ki]; kim orada zulmederek haktan sapmak isterse, ona elem verici bir azaptan tattırırız.” (25)
7578. Metin
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ الله} أي يمنعون عن الدخول في الإسلام ويصدون حال من فاعل كفروا أي وهم يصدون أي الصدود منهم دائم متسمر كما يقال فلان يحسن إلى الفقراء فإنه يراد
{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Şüphesiz inkâr edenler ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar” yani İslam'a girmekten menedenler. “Ve yasuddûne” fiili, “keferû”nun failinden hâldir; yani “onlar sürekli alıkoymakta iken” demektir; zira alıkoyma onlardan sürekli ve devamlı olarak meydana gelmektedir. Tıpkı “Falan kişi fakirlere iyilik eder” denildiği gibi; zira bununla
7579. Metin
به استمرار وجود الإحسان منه في الحال والاستقبال {والمسجد الحرام} أي ويصدون عن المسجد الحرام والدخول فيه {الذى جعلناه لِلنَّاسِ} مطلقاً من غير فرق بين حاضر وبادٍ فإن أريد بالمسجد الحرام مكة ففيه دليل على أنه لا تباع دور مكة وأن أريد به البيت فالمعنى أنه قلة لجميع الناس سَوَآء بالنصب حفص مفعول ثانٍ لجلناه أي جعلناه مستوياً {العاكف فِيهِ والباد} وغير المقيم بالياء مكي وافقه أبو عمرو في الوصل وغيره بالرفع على أنه خير والمبتدأ مؤخر أي العاكف فيه والباد سواء والجملة مفعول ثان وللناس حال {وَمَن يُرِدْ فِيهِ} في المسجد الحرام {بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ} حالان مترادفان ومفعول يرد متروك ليتناول كل متناول كأنه قال ومن يرد فيه مراداً ما عادلاً عن القصد ظالماً فالإلحاد العدول عن القصد {نُّذِقْهُ مِنْ}
ondan iyiliğin şimdiki zamanda ve gelecekte sürekli olarak var olması kastedilir. { وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ } “Ve Mescid-i Haram'dan” yani Mescid-i Haram'dan ve oraya girmekten alıkoyarlar; { الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ } “o Mescid ki biz onu insanlar için kıldık” yerli ile dışarıdan gelen arasında hiçbir fark gözetmeksizin mutlak olarak. Eğer Mescid-i Haram ile Mekke kastediliyorsa, bunda Mekke evlerinin satılamayacağına bir delil vardır; eğer bununla Kâbe kastediliyorsa mana, onun bütün insanlar için bir kıble olduğudur. Mansub olarak “Sevâen” okunuşu Hafs [kıraatidir]; “cealnâhu”nun ikinci mef'ûlüdür, yani “onu eşit kıldık” demektir. { الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ } “Orada yerleşik olan ve dışarıdan gelen” mukim olmayan [anlamındaki 'el-Bâd' kelimesini] yâ harfi ile Mekke ehli ve vasl halinde Ebû Amr okumuştur; diğerleri ise haber (yüklem) olarak merfû okumuştur, mübteda ise sonraya bırakılmıştır; yani “el-âkifu fîhi ve'l-bâdi sevâun” (Orada yerleşik olan da dışarıdan gelen de eşittir) takdirindedir. Bu cümle ikinci mef'ûldür, “li'n-nâsi” ise hâldir. { وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ } “Kim orada isterse” Mescid-i Haram'da { بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ } “zulmederek haktan sapmak” müteradif iki hâldir. 'Yürid' fiilinin mef'ûlü, şümullü olabilecek her şeyi kapsasın diye zikredilmemiştir; sanki “Kim orada haktan saparak ve zulmederek herhangi bir şeyi murad ederse” demiştir. İlhâd, doğrudan (haktan) sapmaktır. { نُذِقْهُ مِنْ } “Ona tattırırız...”
7580. Metin
{عذاب أليم وإذ بوأنا لإبراهيم مكان البيت أن لا تشرك بي شيئا}
{ عَذَابٍ أَلِيمٍ وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا } “Elem verici bir azaptan. Hani biz İbrahim'e Beyt'in yerini hazırlayıp: 'Bana hiçbir şeyi ortak koşma' [demiştik].”
7581. Metin
عذاب أليم فى الآخرة وخبران محذوف لدلالة جواب الشرط عليه تقديره إن الذين كفروا ويصدون عن المسجد الحرام نذيقهم من عذاب أليم وكل من ارتكب فيه ذنباً فهو كذلك
Ahirette elem verici bir azaptan. “İnne”nin haberi, şartın cevabının ona delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. Takdiri şöyledir: “Şüphesiz inkâr edenlere ve Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara elem verici bir azaptan tattırırız.” Orada herhangi bir günah işleyen herkes de böyledir.
7582. Metin
وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (٢٦)
{ وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ } “Hani biz İbrahim'e Beyt'in yerini hazırlayıp: 'Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû ve secde edenler için Evimi temiz tut' demiştik.” (26)
7583. Metin
{وَإِذْ بَوَّأْنَا لإبراهيم مَكَانَ البيت} واذكر يا محمد حين جعلنا لإبراهيم مكان البيت مباءة أي مرجعاً يرجع إليه للعمارة والعبادة وقد رفع البيت إلى السماء أيام الطوفان وكان من ياقوتة حمراء فأعلم الله إبراهيم مكانه بريح أرسلها فكنست مكان البيت فبناه على أسه القديم {أن} هي المفسرة للقول المقدر أي قائلين له {لاَّ تُشْرِكْ بِي شَيْئاً وَطَهّرْ بَيْتِىَ} من الأصنام والأقذار وبفتح الياء مدني وحفص {لِلطَّائِفِينَ} لمن يطوف به {والقائمين} والمقيمين بمكة {والركع السجود} المصلين جمع راكع وساجد
{ وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ } “Hani biz İbrahim'e Beyt'in yerini hazırlamıştık” [Ey Muhammed!] İbrahim için Beyt'in yerini bir sığınak ve barınak, yani imar ve ibadet için döneceği bir merci kıldığımız vakti hatırla. Kâbe, Tufan günlerinde göğe kaldırılmıştı ve kırmızı bir yakuttandı. Allah, İbrahim'e gönderdiği bir rüzgâr ile onun yerini bildirdi; rüzgâr Beyt'in yerini süpürdü, o da onu eski temeli üzerine inşa etti. { أَنْ } takdir edilen sözü açıklayan tefsiriyye edatıdır; yani ona şöyle diyerek: { لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ } “Bana hiçbir şeyi ortak koşma ve Evimi temiz tut” putlardan ve pisliklerden. Yâ harfinin fethasıyla [okunuşu] Medine ehli ve Hafs [kıraatidir]. { لِلطَّائِفِينَ } “Tavaf edenler için” onu tavaf eden kimseler için, { وَالْقَائِمِينَ } “kıyamda duranlar” Mekke'de mukim olanlar için, { وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ } “rükû ve secde edenler için” namaz kılanlar için; râki' ve sâcid kelimelerinin çoğuludur.
7584. Metin
وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (٢٧)
{ وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ } “İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” (27)
7585. Metin
{وَأَذّن فِى الناس بالحج} ناد فيهم والحج هو القصد البليغ إلى مقصد منيع ورُوي أنه صعد أبا قبيس فقال يا أيها الناس حجوا بيت ربكم فأجاب من قدر له أن يحج من الأصلاب والأرحام بلبيك اللهم لبيك وعن الحسن أنه خطاب لرسول الله ﷺ أمر أن يفعل ذلك في حجة الوداع والأول أظهر وجواب الأمر {يَأْتُوكَ رِجَالاً} مشاة وجمع راجل كقائم وقيام {وعلى كُلّ ضَامِرٍ} حال معطوفة على رجال كأنه قال رجالاً وركباناً والضامر البعير المهزول وقدم الرجال على الركبان اظهارا لفضيلة المشاة كما ورد فى الحديث {يأتين} صفة لكل ضامر لأنه في معنى الجمع وقرأ عبد الله يأتون صفة للرجال والركبان {مِن كُلّ فَجّ} طريق {عَميِقٍ} بعيد قال محمد بن ياسين قال لي شيخ في الطواف من أين أنت فقلت من خراسان قال كم بينكم وبين البيت قلت مسيرة شهرين أو ثلاثة قال فأنتم جيران البيت فقلت أنت من أين جئت قال من مسيرة خمس سنوات وخرجت وأنا شاب فاكتهلت قلت والله هذه الطاعة الجميلة والمحبة الصادقة فقال
{ وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ } “İnsanlar arasında haccı ilan et” aralarında nida et. Hac, erişilmez ve yüce bir maksada tam bir azimle yönelmektir. Rivayet edildiğine göre o, Ebû Kubeys dağına çıkıp: “Ey insanlar! Rabbinizin evini haccediniz!” diye seslendi; sulblerde ve rahimlerde hac yapması takdir edilmiş olanlar: “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk” (Buyur Allahım buyur) diyerek icabet ettiler. Hasan'dan nakledildiğine göre bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaptır; Veda Haccı'nda bunu yapması emredilmiştir; ancak birinci görüş daha açıktır. Emir kipinin cevabı şudur: { يَأْتُوكَ رِجَالًا } “Sana yaya olarak gelsinler” yürüyerek; “râcil” kelimesinin çoğuludur, tıpkı “kâim” ve “kıyâm” gibi. { وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ } “Ve her bir zayıf deve üzerinde” “ricâlen” üzerine matuf bir hâldir; sanki “yayalar ve binekler olarak” demiştir. Dâmir, zayıflamış ve yorulmuş devedir. Hadiste geçtiği üzere yayaların faziletini göstermek amacıyla yayalar bineklerden önce zikredilmiştir. { يَأْتِينَ } “Gelsinler” kelimesi “külli dâmirin” sıfatıdır; zira o mana bakımından çoğuldur. Abdullah [b. Mes'ûd] ise yayaların ve bineklerin sıfatı olarak “ye'tûne” şeklinde okumuştur. { مِنْ كُلِّ فَجٍّ } “Her bir yoldan” geçitten, { عَمِيقٍ } “uzak” mesafeden. Muhammed b. Yâsîn şöyle dedi: Tavafta bir ihtiyar bana: “Nerelisin?” dedi. Ben: “Horasanlıyım” dedim. Dedi ki: “Sizinle Beyt'in arası ne kadardır?” Dedim ki: “İki veya üç aylık yoldur.” Dedi ki: “Siz Beyt'in komşularısınız!” Ben de dedim ki: “Sen nereden geldin?” Dedi ki: “Beş yıllık yoldan; gençken çıktım, artık ihtiyarladım.” Dedim ki: “Vallahi bu pek güzel bir itaat ve samimi bir muhabbettir.” Bunun üzerine o şöyle dedi:
7586. Metin
زر من هويت وإن شطت بك الدار
Sevdiğini ziyaret et, menzilin uzak olsa da,
7587. Metin
وحال من دونه حجب وأستار ... لا يمنعنك بعدٌ عن زيارته
Ve önüne perdeler, örtüler gerilmiş bulunsa da... Uzaklık seni onu ziyaretten alıkoymasın,
7588. Metin
إن المحب لمن يهواه زوّار
Zira seven, sevdiğini muhakkak çokça ziyaret eder.
7589. Metin
لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ (٢٨)
{ لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ } “Kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, darlık içindeki yoksula da yedirin.” (28)
7590. Metin
واللام فى {ليشهدوا} ليحضروا معلق بأذن أو بيأتوك {منافع لَهُمْ} نكرها لأنه أراد منافع مختصة بهذه العبادة دينية ودنيوية لا توجد في غيرها من العبادة وهذا لأن العبادة شرعت للابتلاء بالنفس كالصلاة والصوم أو بالمال كالزكاة وقد اشتمل الحج عليهما مع ما فيه من تحمل الأثقال وركوب الأهوال وخلع الأسباب وقطيعة الأصحاب وهجر البلاد والأوطان وفرقة الأولاد والخلان والتنبيه على ما يستمر عليه إذا انتقل من دار الفناء إلى دار البقاء فالحج
{ لِيَشْهَدُوا } “Şahit olsunlar diye” kelimesindeki lâm harfi, “hazır bulunsunlar diye” manasındadır ve “ezzin”e ya da “ye'tûke”ye müteallıktır. { مَنَافِعَ لَهُمْ } “Kendilerine ait menfaatlere” nekre (belirsiz) kılınmıştır; çünkü bu ibadete has kılınan ve diğer ibadetlerde bulunmayan dinî ve dünyevî menfaatleri murad etmiştir. Bunun sebebi şudur: İbadet, namaz ve oruç gibi bizzat bedenle yahut zekât gibi malla imtihan edilmek üzere meşru kılınmıştır. Hac ise, ağırlıkları yüklenme, korkulara göğüs germe, alışkanlıkları terk etme, dostlardan ayrılma, memleket ve vatanları terk etme, çocuklardan ve sevdiklerden cüda düşme ile birlikte fena yurdundan beka yurduna göçtüğünde başına gelecekleri hatırlatması bakımından bu ikisini de bünyesinde toplamıştır. Dolayısıyla hac,
7591. Metin
الحج (٢٩ - ٢٨)
Hac (22:28-29)
7592. Metin
{ويذكروا اسم الله في أيام معلومات على ما رزقهم من بهيمة الأنعام} إذا دخل البادية لا يتكل فيها إلا على عتاده ولا يأكل إلا من زاده فكذا المرء إذا خرج من شاطئ الحياة وركب
{ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ } “Ve kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah'ın adını ansınlar” İnsan çöle girdiğinde orada azığından başkasına güvenmez ve tedarik ettiğinden başkasını yemez; işte tıpkı bunun gibi insan hayat sahilinden çıkıp
7593. Metin
بحر الوفاة لاينفع وحدته إلا ما سعى في معاشه لمعاده ولا يؤنس وحشته إلا ما كان يأنس به من أوراده وغسل من يحرم وتأهبه ولبسه غير المخيط وتطيبه مرآة لما سيأتي عليه من وضعه على سريره لغسله وتجهيزه مطيباً بالحنوط ملففاً في كفن غير مخيط ثم المحرم يكون أشعث حيران فكذا يوم الحشر يخرج من القبر لهفان ووقوف الحجيج بعرفات آملين رغباً ورهباً سائلين خوفاً وطمعاً وهم من بين مقبول ومخذول كموقف العرصات لاَ تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وسعيد والإفاضة إلى المزدلفة بالمساء هو السوق لفصل القضاء ومنى هو موقف المنى للمذنبين إلى شفاعة الشافعين وحلق الرأس والتنظيف كالخروج من السيئات بالرحمة والتخفيف والبيت الحرم الذي من دخله كان آمناً من الإيذاء والقتال أنموذج لدار السلام التي هي من نزلها بقي سالماً من الفناء والزوال غير أن الجنة حفت بمكاره النفس العادية كما أن الكعبة حفت بمتالف البادية فمرحباً بمن جاوز مهالك البوادي شوقاً إلى اللقاء يوم التنادي {وَيَذْكُرُواْ اسم الله} عند الذبح {فِى أَيَّامٍ معلومات} هي عشر ذي الحجة عند أبى حنيفة ﵀ وآخرها يوم النحر وهو قول ابن عباس رضى الله عنهما وأكثر المفسرين ﵏ وعند صاحبيه هي أيام النحر وهو قول ابن عمر رضى الله عنهما {على مَا رَزَقَهُمْ مّن بَهِيمَةِ الأنعام} أي على ذبحه وهو يؤيد قولهما والبهيمة في كل ذات أربع في البر والبحر فبيتت بالأنعام وهي الإبل والبقر والضأن والمعز {فَكُلُواْ مِنْهَا} من لحومها والأمر للإباحة ويجوز الأكل من هدي التطوع والمتعة والقران لأنه دم نسك فأشبه الأضحية ولا يجوز الأكل من بقية الهدايا {وَأَطْعِمُواْ البائس} الذي أصابه بؤس أي شدة الفقير الذي أضعفه الإعسار
vefat denizine açıldığında da yalnızlığına dünyadayken ahireti için yaptığı amellerden başkası fayda vermez ve ıssızlığına ancak alışık olduğu virdlerinden başkası ünsiyet veremez. İhrama girenin yıkanması, hazırlanması, dikişsiz elbise giymesi ve koku sürünmesi; yıkanması için teneşirine konulmasına, hanût ile kokulanarak hazırlanmasına ve dikişsiz bir kefene sarılmasına bir aynadır. Sonra ihramlı kimse dağınık saçlı ve şaşkın bir haldedir; tıpkı bunun gibi haşir günü de kabrinden mahzun ve endişeli çıkar. Hacıların Arafat'ta rağbet ve dehşet içinde umarak, korku ve ümitle yalvararak, kimi makbul kimi mahrum vaziyette duruşları; { لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ } “O gün O'nun izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz; onlardan kimi bedbaht, kimi de mutludur” ayetinde olduğu gibi mahşer meydanındaki duruşa benzer. Akşam vakti Müzdelife'ye akın etmek, hükmün verilmesi için sevk edilmektir. Mina, şefaatçilerin şefaati için günahkârların arzu ve temenni yeridir. Başın tıraş edilmesi ve temizlik, rahmet ve hafifletme ile günahlardan arınmak gibidir. İçine girenin eziyetten ve savaştan güvende olduğu Mescid-i Haram, içine girenin yokluktan ve zevalden emin kaldığı Dâru's-Selâm'ın (cennetin) bir numunesidir. Ne var ki cennet nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır; tıpkı Kâbe'nin tehlikeli çöllerle kuşatıldığı gibi. Mahşer gününde kavuşma şevkiyle tehlikeli çölleri aşıp gelenlere ne mutlu! { وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ } “Allah'ın adını ansınlar” boğazlama esnasında, { فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ } “belirli günlerde” bu günler Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh'e göre Zilhicce'nin on günüdür ve sonuncusu kurban bayramı günüdür; bu aynı zamanda İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın ve müfessirlerin rahmetullâhi aleyhim çoğunun görüşüdür. İki talebesine (İmameyn) göre ise kurban kesme günleridir; bu da İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'nın görüşüdür. { عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ } “Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine” yani onları boğazlarken; bu da o ikisinin (İmameyn'in) görüşünü destekler. “Behîme”, karada ve denizde dört ayaklı olan her hayvandır; burada deve, sığır, koyun ve keçi olan en'âm ile açıklanmıştır. { فَكُلُوا مِنْهَا } “Artık onlardan yiyin” etlerinden; emir ibaha (mubahlık) içindir. Nafile, temettu ve kıran hedyinden yemek caizdir; çünkü bunlar ibadet kanıdır, dolayısıyla kurbana benzemiştir; diğer hedy çeşitlerinden ise yemek caiz değildir. { وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ } “Darlık içindekine de yedirin” kendisine “be's” yani şiddetli darlık isabet etmiş kimseye, fakirliğin zayıf düşürdüğü yoksula.
7594. Metin
ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ (٢٩)
{ ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ } “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve o Beyt-i Atîk'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler.” (29)
7595. Metin
{ثُمَّ لْيَقْضُواْ تَفَثَهُمْ} ثم ليزيلوا عنهم أدرانهم كذا قاله نفطويه قيل قضاء التفث قص الشارب والأظافر ونتف الإبط والاستحداد
{ ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ } “Sonra kirlerini gidersinler” sonra üzerlerindeki kirleri izale etsinler. Niftaveyh böyle demiştir. Tefesin giderilmesinin bıyıkları ve tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak ve kasık tıraşı olmak olduğu söylenmiştir.
7596. Metin
والتفث الوسخ والمراد قضاء إزالة التفث وقال ابن عمر وابن عباس رضى الله عنهما قضاء التفث مناسك الحج كلها {وَلْيُوفُواْ نُذُورَهُمْ} مواجب حجهم والعرب تقول لكل من خرج عما وجب عليه وفى بنذره وإن لم ينذر أو ما ينذرونه من أعمال البر في حجهم وليوفوا بسكون اللام والتشديد أبو بكر {وَلْيَطَّوَّفُواْ} طواف الزيارة الذي هو ركن الحج ويقع به تمام التحلل اللامات الثلاث ساكنة عند غير ابن عياش وأبي عمرو {بالبيت العتيق} القديم لأنه أول بيت يوضع للناس بناه آدم ثم جدده إبراهيم أو الكريم ومنه عتاق الخيل لكرائمها وعتاق الرقيق لخروجه من ذل العبودية إلى كرم الحرية أو لأنه أعتق من الغرق لأنه رفع زمن الطوفان أو من أيدي الجبابرة كم من جبار سار إليه ليهدمه فمنعه الله أو من أيدي الملاك فلم يملك قط وهو مطاف أهل الغبراء كما أن العرش مطاف أهل السماء فإن الطالب إذا هاجته
Tefes kirdir; kastedilen ise kirin izale edilmesini tamamlamaktır. İbn Ömer ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: “Tefesi gidermek, haccın bütün menâsikidir” demişlerdir. { وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ } “Ve adaklarını yerine getirsinler” haclarının vaciplerini [ifa etsinler]. Araplar, adakta bulunmamış olsa bile üzerine vacip olan bir şeyden çıkan herkes hakkında “Adağını yerine getirdi” derler; yahut hacları esnasında adadıkları hayır amellerini [yerine getirsinler]. Lâm'ın sükûnu ve şedde ile “ve'l-yuvveffû” [okunuşu] Ebû Bekir [kıraatidir]. { وَلْيَطَّوَّفُوا } “Ve tavaf etsinler” haccın rüknü olan ve tam ihramdan çıkışın onunla gerçekleştiği ziyaret tavafını [yapsınlar]. İbn Ayyâş ve Ebû Amr dışındakilere göre üç lâm harfi de sâkindir. { بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ } “O Beyt-i Atîk'i” pek eski [Ev'i]; çünkü o insanlar için konulan ilk evdir, onu Âdem inşa etmiş, sonra İbrahim yenilemiştir; yahut kerîm/şerefli [Ev'i]; nitekim asil atlara “ıtâku'l-hayl”, kölelik zilletinden hürriyet asaletine kavuştuğu için azat edilen köleye de “atîk” denir. Yahut boğulmaktan azat edildiği (kurtarıldığı) için; çünkü o Tufan zamanında kaldırılmıştır; yahut zorbaların elinden azat edildiği için; zira onu yıkmak üzere nice zorba yürüdü de Allah ona engel oldu; yahut mülk edinenlerin elinden [kurtarıldığı için]; zira hiçbir zaman kimsenin mülkü olmamıştır. Ve o, Arş gök ehlinin tavaf yeri olduğu gibi yer ehlinin tavaf yeridir. Şüphesiz talip olan kimseyi
7597. Metin
الحج (٣١ - ٣٠)
Hac (22:30-31)
7598. Metin
{ذلك ومن يعظم حرمات الله فهو خير له عند ربه وأحلت لكم الأنعام} معية الطرب وجذبته جواذب الطلب جعل يقطع مناكب الأرض مراحل ويتخذ مسالك المهالك منازل فإذا عاين البيت لم يزده التسلي به إلا اشتياقاً ولم يفده التشفي باستلام الحجر إلا احتراقاً فيرده الأسف لهفان ويردده اللهف حوله فى الدوران وطواف الزيارة آخره فرائض الحج الثلاث وأولها الإحرام وهو عقد الالتزام يشبه الاعتصام بعروة الإسلام حتى لا يرتفض بارتكاب ما هو محظور فيه ويبقى عقده مع ما يفسده وينافيه كما أن عقد الإسلام لا ينحل بازدحام الآثار وترتفع ألف حوبة بتوبة وثانيا الوقوف بعرفات بسمة الابتهال وصدق الاعتزال عن دفع الاتكال على مراتب الأعمال وشواهد الأحوال
{ ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ } “İşte böyle; kim Allah'ın hürmetlerini yüceltirse bu, Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır. Size hayvanlar helal kılındı” şevk hali sardığında ve talep çekimleri onu cezbettiğinde, yeryüzünün dört bir yanını konak konak aşmaya başlar, helak edici yolları menzil edinir. Beyt'i gördüğünde ise onunla teselli bulmak ancak şevkini artırır; Hacerülesved'i selamlayarak ferahlamak da ancak yangınını alevlendirir. Böylece hasret onu perişan bir vaziyette geri döndürür, yanıp tutuşması ise onu Kâbe etrafında dönüp durmaya sevk eder. Ziyaret tavafı, haccın üç farzının sonuncusudur; ilki ihramdır ki o, bir bağlanma akdidir ve yasaklanan şeylerin işlenmesiyle çözülüp bozulmasın diye İslam'ın kulpuna sımsıkı sarılmaya benzer. İslam akdinin günahların yığılmasıyla çözülmeyip bir tövbe ile bin günahın kalkması gibi, ihram akdi de onu bozan ve zıttı olan şeylerle birlikte yine bâki kalır. İkincisi ise, amellerin mertebelerine ve hallerin şahitlerine güvenmeyi terk edip tam bir yalvarış ve samimi bir yöneliş nişanesiyle Arafat'ta vakfe yapmaktır.
7599. Metin
ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ (٣٠)
{ ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ } “İşte böyle; kim Allah'ın hürmetlerini yüceltirse bu, Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır. Size okunacaklar müstesna, hayvanlar helal kılındı. Artık o pislik putlardan kaçının ve yalan sözden sakının.” (30)
7600. Metin
{ذلك} خبر مبتدأ محذوف أي الأمر ذلك أو تقديره
{ ذَلِكَ } “İşte böyle” mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani “durum böyledir” demektir yahut takdiri
7601. Metin
ليفعلوا ذلك {وَمَن يُعَظّمْ حرمات الله} الحرمة ما لا يحل هنكه وجميع ما كلفه الله ﷿ بهذه الصفة من مناسك الحج وغيرهما فيحتمل أن يكون عاماً في جميع تكاليفه ويحتمل أن يكون خاصاً بما يتعلق بالحج وقيل حرمات الله البيت الحرام والمشعر الحرام والشهر الحرام والبلد الحرام والمسجد الحرام {فَهُوَ} أي التعظيم {خَيْرٌ لَّهُ عِندَ رَبّهِ} ومعنى التعظيم العلم بأنها واجبة المراعاة والحفظ والقيام بمراعاتها {وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الأنعام} أي كلها {إِلاَّ مَا يتلى عَلَيْكُمْ} آية تحريمه وذلك قوله حرمت عليكم الميتة الآية والمعنى أن الله تعالى أحل لكم الأنعام كلها إلا ما بيّن في كتابه فحافظوا على حدوده ولا تحرموا شيئاً مما أحل كتحريم البعض البحيرة ونحوها ولا تحلوا مما حرم كاحلات لهم أكل الموقوذة والميتة وغيرهما ولما حث على تعظيم حرماته أتبعه الأمر باجتناب الأوثان وقول الزور بقوله {فاجتنبوا الرجس مِنَ الأوثان واجتنبوا قَوْلَ الزور} لأن ذلك من أعظم الحرمات واسبقها خطوا ومن الاوثان بيان للرجس مبهم يتناول غير شئ كأنه قيل فاجتنبوا الرجس الذي هو الأوثان وسمى الأوثان رجساً على طريقة التشبيه يعني أنكم تنفرون بطباعكم عن الرجس فعليكم أن تنفروا عنها وجمع بين الشرك وقول الزور أي الكذب والبهتان أو شهادة الزور وهو من الزور وهو الانحراف لأن الشرك من باب الزور إذ المشرك زاعم أن الوثن يحق له العبادة
“şunu yapsınlar” şeklindedir. { وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ } “Kim Allah'ın hürmetlerini yüceltirse” Hurmet, çiğnenmesi helal olmayan şeydir; Allah Azze ve Celle'nin hac menâsiki ve diğer hususlarda mükellef kıldığı her şey bu sıfattadır. Dolayısıyla O'nun bütün mükellefiyetlerini kapsayacak şekilde genel olması da hacla ilgili şeylere has olması da muhtemeldir. Allah'ın hürmetlerinin; Beyt-i Haram, Meş'ar-i Haram, Mescid-i Haram, Haram Ay ve Haram Belde olduğu da söylenmiştir. { فَهُوَ } “İşte bu” yani yüceltmek, { خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ } “Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır.” Yüceltmenin anlamı; onların riayet edilip korunmasının farz olduğunu bilmek ve riayetlerini bizzat yerine getirmektir. { وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ } “Size hayvanlar helal kılındı” yani onların hepsi [helal kılındı], { إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ } “size okunacaklar müstesna” yani haram kılındığına dair ayeti; bu da { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } “Ölmüş hayvan eti size haram kılındı...” ayetidir. Mana şudur: Yüce Allah kitabında beyan ettikleri hariç davarların hepsini size helal kılmıştır; şu halde O'nun sınırlarını koruyun, bazılarının bahîre ve benzerlerini haram kılması gibi O'nun helal kıldığı şeylerden hiçbirini haram kılmayın; nefislerinin vurulup öldürülmüş ve leş olmuş hayvanları yemeyi helal sayması gibi O'nun haram kıldığı şeyleri de helal kılmayın. Allah hürmetlerini yüceltmeye teşvik edince, hemen ardından { فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ } “Artık o pislik putlardan kaçının ve yalan sözden sakının” buyurarak putlardan ve yalan sözden kaçınmayı emretmiştir; çünkü bu, hürmetlerin en büyüklerinden ve en başta gelenlerindendir. “Mine'l-evsân”, birden fazla şeyi kapsayan müphem “er-rics” kelimesinin beyanıdır; sanki “Putlar olan o pislikten sakının” denilmiştir. Putlar benzetme yoluyla pislik (rics) olarak isimlendirilmiştir; yani siz yaratılışınız gereği pislikten nasıl nefret ediyorsanız, putlardan da öyle nefret etmelisiniz. Şirk ile yalan sözü, yani iftira ve yalanı yahut yalancı şahitliği bir arada zikretmiştir. Bu da sapmak anlamına gelen “ez-zûr” kökündendir; çünkü şirk de bir nevi yalandır/sapmadır; zira müşrik, putun ibadete layık olduğunu iddia etmektedir.
7602. Metin
حُنَفَاءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ (٣١)
{ حُنَفَاءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ } “Allah'a yönelen ihlaslı kimseler olarak, O'na ortak koşmaksızın... Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşmüş de kuşlar onu kapışmış yahut rüzgâr onu uzak bir yere savurmuş gibidir.” (31)
7603. Metin
{حُنَفَاء للَّهِ} مسلمين {غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ} حال كحنفاء {وَمَن يُشْرِكْ بالله فَكَأَنَّمَا خَرَّ} سقط {مّنَ السماء} إلى الأرض {فَتَخْطَفُهُ الطير} أي تسلبه بسرعة فتخطّفه أي تتخطفه مدني {أَوْ تَهْوِي بِهِ الريح} أي تسقطه
{ حُنَفَاءَ لِلَّهِ } “Allah'a yönelen ihlaslı kimseler olarak” Müslümanlar olarak, { غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ } “O'na ortak koşmaksızın” 'hunefâe' gibi hâldir. { وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ } “Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o düşmüştür” düşüp yuvarlanmıştır, { مِنَ السَّمَاءِ } “gökten” yere; { فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ } “kuşlar onu kapışır” yani onu süratle kapıp çeker; 'fe-tehattafuhu' yani 'fe-tetahattafuhu' [okunuşu] Medine ehli [kıraatidir]; { أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ } “yahut rüzgâr onu savurur” yani düşürür,
7604. Metin
والهوي السقوط {في مكان سحيق} بعيد يجوز أن
Heviy, düşmektir; { فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ } “uzak bir yere” mesafesi uzak olan bir yere. Bunun
7605. Metin
الحج (٣٥ - ٣٢)
Hac (22:32-35)
7606. Metin
يكون هذا تشبيهاً مركباً ويجوز أن يكون مفرقاً فإن كان تشبيهاً مركباً فكأنه قال من أشرك بالله فقد أهلك نفسه أهلا كاليس بعده بأن صور حاله بصورة حال من خر من السماء فاختطفته الطير فتفرق قطعاً في حواصلها أو عصفت به الريح حتى هوت به في بعض المهالك البعيدة وإن كان مفرقاً فقد شبه الإيمان في علوه بالسماء والذي أشرك بالله بالساقط من السماء والاهواء المردية بالطير المختلفة والشيطان الذي هو يوقعه في الضلال بالريح التي تهوي بما عصفت به في بعض المهاوى المتلفة
mürekkep bir teşbih olması caiz olduğu gibi müferrak (ayrıntılı) bir teşbih olması da caizdir. Eğer mürekkep teşbih ise, sanki şöyle demiştir: “Kim Allah'a ortak koşarsa, onun durumunu gökten düşen, sonra kuşların kapıp kursaklarında parça parça dağıttığı yahut rüzgârın şiddetle esip kendisini uzak helak çukurlarından birine fırlattığı kimsenin haline benzetmek suretiyle nefsini telafisi mümkün olmayan mutlak bir helake sürüklemiştir.” Eğer müferrak teşbih ise; imanı yüceliği bakımından göğe, Allah'a ortak koşan kimseyi gökten düşene, helak edici nefsi hevaları parçalayıcı kuşlara, onu sapıklığa düşüren şeytanı da şiddetli esintisiyle onu helak edici uçurumlara fırlatan rüzgâra benzetmiştir.
7607. Metin
ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ (٣٢)
{ ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ } “Durum böyledir. Kim Allah'ın nişanelerine saygı gösterirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.” (32)
7608. Metin
{ذلك} أي الأمر ذلك {وَمَن يُعَظّمْ شعائر الله} تعظيم الشعائر وهي الهدايا لأنها من معالم الحج أن يختارها عظام الأجرام حساناً سمانا غالية الأثمان {فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى القلوب} أي فإن تعظيمها من أفعال ذوي تقوى القلوب فحذفت هذه المضافات وإنما ذكرت القلوب لأنها مراكز التقوى
{ ذَلِكَ } “Durum böyledir” yani emir/durum böyledir. { وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ } “Kim Allah'ın nişanelerine saygı gösterirse” Şeâir'e -ki onlar haccın alametlerinden oldukları için kurbanlık hayvanlardır- saygı göstermek; onları cüsseli, güzel, besili ve kıymetli olanlardan seçmektir. { فَإِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ } “şüphesiz bu kalplerin takvasındandır” yani şüphesiz onlara saygı göstermek, kalplerinde takva bulunan kimselerin fiillerindendir. Burada bu muzaflar hazfedilmiştir. Kalplerin zikredilmesi ise takvanın merkezi olmalarındandır.