Şuarâ

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

8484. Metin

الشعراء (٤ - ١)

Şuarâ (1-4)

8485. Metin

سورة الشعراء مكية وهي مائتان وعشرون وسبع آيات

Şuarâ Suresi Mekkîdir; iki yüz yirmi yedi ayettir.

8486. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

8487. Metin

طسم (١)

{ طسم } “Tâ-Sîn-Mîm.” (1)

8488. Metin

{طسم} طس ويس وحم ممالة كوفي غير الأعشى والبرجمي وحفص ويظهر النون عند الميم يزيد وحمزة وغيرهما يدغمها

{ طسم } (Tâ-Sîn-Mîm): el-A'şâ, el-Bürcümî ve Hafs hariç Kûfeliler; Tâ-Sîn, Yâ-Sîn ve Hâ-Mîm [harflerini] imâleli okurlar. Yezîd ve Hamza nûn harfini mîm harfinin yanında izhar ile okurlar, onların dışındakiler ise idgam yaparlar.

8489. Metin

تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢)

{ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ } “Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.” (2)

8490. Metin

{تلك آيات الكتاب المبين} الظاهر إعجازه وصحة أنه من عند الله والمراد به السورة أو القرآن والمعنى آيات هذا المؤلف من الحروف المبسوطة تلك آيات الكتاب المبين

{ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ } [Ayetleri], mucizevi yönü ve Allah katından olduğu açık ve belirgin olan [Kitab'ın ayetleridir]. Bununla kastedilen sûre yahut Kur'an'dır. Anlamı ise şudur: [Ayrık] harflerden telif edilmiş olan bu [kelimelerin] ayetleri, apaçık Kitab'ın ayetleridir.

8491. Metin

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٣)

{ لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ } “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini tüketeceksin!” (3)

8492. Metin

{لعلّك باخعٌ} قاتل ولعل للإشفاق {نّفسك} من الحزن يعني أشفق على نفسك أن تقتلها حسرة وحزناً على ما فاتك من إسلام قومك {ألاّ يكونوا مؤمنين} لئلا يؤمنوا أو لا متناع إيمانهم أو خيفة أن لا يؤمنوا

{ لَعَلَّكَ بَاخِعٌ } [Neredeyse] helak edicisin/öldürücüsün demektir. Lealle (لعلّ) şefkat ve endişe bildirmektedir. { نَفْسَكَ } kederden [kendini helak edeceksin]. Yani kavminin İslam'a girmemesinden ötürü duyduğun hasret ve keder sebebiyle canını kıymaktan nefsine acı! { أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ } İman etmiyorlar diye yahut iman etmekten kaçındıkları için veya iman etmeyecekleri endişesiyle [kendini tüketme].

8493. Metin

إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ (٤)

{ إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ } “Dilersek onların üzerine gökten bir mucize indiririz de boyunları ona eğilip kalır.” (4)

8494. Metin

{إن نّشأ} إيمانهم {ننزّل عليهم مّن السّماء آيةً} دلالة واضحة {فظلّت} أي فتظل لأن الجزاء يقع فيه لفظ الماضي في معنى المستقبل تقول إن زرتني أكرمتك أي أكرمك كذا قاله الزجاج {أعناقهم} رؤساؤهم ومقدموهم أو جماعتهم يقال جاءنا عنق من الناس لفوج منهم {لها خاضعين} منقادين وعن ابن عباس رضى الله عنهما نزلت فينا وفي بني أمية فتكون لنا عليهم الدولة

{ إِنْ نَشَأْ } [Eğer] iman etmelerini [dilersek], { نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً } onların üzerine gökten apaçık bir delil indiririz. { فَظَلَّتْ } Yani: [Boyunları ona eğilip kalır]. Çünkü şartın cezasında mazi lafzı gelecek zaman anlamında kullanılır; nitekim 'İn zürtenî ekremtüke' (Beni ziyaret edersen sana ikramda bulunurum/bulunmuş olurum) denir. ez-Zeccâc böyle demiştir. { أَعْنَاقُهُمْ } Boyunları [anlamında olup mecazen] onların reisleri ve önderleri yahut topluluklarıdır. Nitekim bir topluluktan bir bölük kastedilerek 'Bize insanlardan bir unuk (عنق) geldi' denir. { لَهَا خَاضِعِينَ } Boyun eğiciler, itaat ediciler [olurlar]. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [şöyle dediği] rivayet edilmiştir: 'Bu ayet bizim ve Emevîler hakkında indi; böylece üstünlük ve güç onlara karşı bize geçecektir;

8495. Metin

الشعراء (١٣ - ٥)

Şuarâ (5-13)

8496. Metin

فتذل لنا أعناقهم بعد صعوبة ويلحقهم هوان بعد عزة

onların boyunları zorluğun ardından bize boyun eğecek ve izzetin ardından kendilerine zillet erişecektir.'

8497. Metin

وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (٥)

{ وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ } “Rahmân'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.” (5)

8498. Metin

{وما يأتيهم مّن ذكرٍ مّن الرّحمن محدثٍ ألاّ كانوا عنه معرضين} أي وما يجدد لهم الله

{ وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ } Yani Allah onlara vahyinden ne zaman yeni bir

8499. Metin

بوحيه موعظة وتذكيراً إلا جددوا اعراضا عنه وكفروا به

öğüt ve hatırlatma indirse, onlar da mutlaka ondan yüz çevirmeyi yeniler ve onu inkâr ederler.

8500. Metin

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٦)

{ فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ } “Nitekim yalanladılar; fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir.” (6)

8501. Metin

{فقد كذبوا} محمدا ﷺ فيما أتاهم به {فسيأتيهم} فيسعلمون {أنباء} أخبار {ما كانوا به يستهزؤون} وهذا وعيد لهم وإنذار بأنهم سيعلمون إذا مسهم عذاب الله يوم بدر أو يوم القيامة ما الشئ الذى كانوا يستهزءون به وهو القرآن وسيأتيهم أنباؤه وأحواله التي كانت خافية عليهم

{ فَقَدْ كَذَّبُوا } Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kendilerine getirdiği şey hususunda yalanladılar. { فَسَيَأْتِيهِمْ } [Yakında] bileceklerdir. { أَنْبَاءُ } Haberlerini [bilecektirler], { مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ } alay edip durdukları şeyin [haberlerini]. Bu, onlara yönelik bir tehdit ve Bedir gününde yahut kıyamet gününde Allah'ın azabı kendilerine dokunduğunda, alay ettikleri şeyin ne olduğunu —ki o Kur'an'dır— bileceklerine; kendilerine gizli kalan haberlerinin ve durumlarının başlarına geleceğine dair bir uyarıdır.

8502. Metin

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (٧)

{ أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ } “Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik?” (7)

8503. Metin

{أو لم يروا إلى الأرض كم أنبتنا} كم نصب بانبتنا {فيها من كلّ زوجٍ} صنف من النبات {كريمٍ} محمود كثير المنفعة يأكل منه الناس والأنعام كالرجل الكريم الذي نفعه عام وفائدة الجمع بين كلمتي الكثرة والإحاطة أن كلمة كل تدل على الإحاطة بأزواج النبات على سبيل التفصيل وكم تدل على أن هذا المحيط متكاثر مفرط الكثرة وبه نبه هلى كمال قدرته

{ أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا } 'Kem' lafzı 'Enbetnâ' fiiliyle mensubdur. { فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ } Bitkilerden her bir sınıftan, { كَرِيمٍ } övgüye değer, faydası çok, insan ve hayvanların yediği [türden]; tıpkı faydası umumi olan cömert insan gibi. Çokluk ve kuşatma bildiren iki kelimenin birlikte getirilmesindeki fayda şudur: 'Küll' kelimesi bitki türlerini ayrıntılı olarak kuşatmayı ifade eder; 'Kem' kelimesi ise bu kuşatılanın pek çok ve son derece bol olduğuna delalet eder. Bununla O'nun kudretinin kemâline dikkat çekilmiştir.

8504. Metin

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٨)

{ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ } “Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir.” (8)

8505. Metin

{إن في ذلك لآية وما كان أكثرهم مّؤمنين} أي إن في إنبات تلك الأصناف لآية على أن منبتها قادر على إحياء الموتى وقد علم الله أن أكثرهم مطبوع على قلوبهم غير مرجى إيمانهم

{ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ } Yani o sınıfların yetiştirilmesinde, onları yetiştirenin ölüleri diriltmeye kâdir olduğuna dair kesin bir delil vardır. Allah, onların çoğunun kalplerinin mühürlü olduğunu ve iman etmelerinin beklenmediğini bilmiştir.

8506. Metin

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٩)

{ وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ } “Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” (9)

8507. Metin

{وإنّ ربّك لهو العزيز} في انتقامه من الكفرة {الرّحيم} لمن آمن منهم ووحد آية مع الإخبار بكثرتها لأن ذلك مشار به إلى مصدر أنبتنا والمراد أن في كل واحدى من تلك الأزواج لآية أي آية

{ وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ } Kâfirlerden intikam almada mutlak galiptir, { الرَّحِيمُ } onlardan iman edenlere karşı çok merhametlidir. Çokluğu bildirilmiş olmasına rağmen 'Ayet' lafzının tekil getirilmesi, 'Enbetnâ' fiilinin masdarına işaret edilmesindendir. Kastedilen, o türlerin her birinde büyük bir ayet, yani ibret olduğudur.

8508. Metin

وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠)

{ وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ } “Hani Rabbin Mûsâ'ya: 'O zalimler topluluğuna git!' diye seslenmişti.” (10)

8509. Metin

{وإذ} مفعول به أي اذكر إذ {نادى} دعا ربّك موسى أن ائت إن بمعنى أي {القوم الظّالمين} أنفسهم بالكفر وبني إسرائيل بالاستعباد وذبح الأولاد سجل عليهم بالظلم ثم عطف

{ وَإِذْ } mef'ûlün bihtir; yani 'Hatırla o vakti ki', { نَادَى } seslendi Rabbin Mûsâ'ya: 'Git!' [diye]. 'En' (أَنْ), 'Ey' (أَيْ - yani) anlamındadır. { الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ } Küfürle kendilerine, köleleştirme ve çocuklarını boğazlama ile de İsrailoğullarına [zulmeden topluluğa]. Onların aleyhine zulümle hükmetti, sonra atfetti:

8510. Metin

قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ (١١)

{ قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ } “Firavun'un kavmine! Hâlâ sakınmayacaklar mı?” (11)

8511. Metin

{قوم فرعون} عليهم عطف البيان كأن معنى القوم الظالمين وترجمته قوم فرعون وكأنهما عبارتان تعتقبان على مؤدى واحد {ألا يتّقون} أي ائتهم زاجراً فقد آن لهم أن يتقوا وهي كلمة حث وإغراء ويحتمل أنه حال من الضمير فى الظالمين أى يظلموا غير متقين الله وعقابه فأدخلت همزة الإنكار على الحال

{ قَوْمَ فِرْعَوْنَ } Onlar üzerine atf-ı beyandır; sanki 'Zalimler topluluğu' ifadesinin anlamı ve açıklaması 'Firavun'un kavmi'dir ve sanki bu ikisi aynı manayı ifade eden iki ibaredir. { أَلَا يَتَّقُونَ } Yani 'Onlara sakındırıcı olarak git; zira artık sakınma vakitleri gelmiştir'. Bu bir teşvik ve sakındırma ifadesidir. Bu cümlenin 'ez-Zâlimîn'deki zamirden hâl olması da muhtemeldir; yani 'Allah'tan ve O'nun azabından sakınmaksızın zulmederler'. Bu durumda inkâr hemzesi hâlin üzerine dahil edilmiş olur.

8512. Metin

قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ (١٢)

{ قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ } “[Mûsâ] dedi ki: 'Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum.'” (12)

8513. Metin

{قال ربّ إنّي أخاف} الخوف غم يلحق الإنسان لأمر سيقع {أن يكذّبون}

{ قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ } Havf (خوف - korku), meydana gelecek bir işten dolayı insana gelen kederdir. { أَنْ يُكَذِّبُونِ } [Beni yalanlamalarından].

8514. Metin

وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ (١٣)

{ وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ } “Göğsüm daralır, dilim açılmaz. Onun için Hârûn'a da elçilik ver.” (13)

8515. Metin

{ويضيق صدري} بتكذيبهم

{ وَيَضِيقُ صَدْرِي } Beni yalanlamaları sebebiyle [göğsüm daralır];

8516. Metin

الشعراء (١٨ - ١٣)

Şuarâ (13-18)

8517. Metin

إياي مستأنف أو عطف على أخاف {ولا ينطلق لساني} بأن تغلبني الحمية على ما أرى من المحال وأسمع من الجدال وبنصبهما يعقوب عطفاً على يكذبون فالخوف متعلق بهذه الثلاثة على هذا التقدير وبالتكذيب وحده بتقدير الرفع {فأرسل إلى هارون} أي أرسل إليه جبريل واجعله نبياً يعينني على الرسالة وكان هرون بمصر حين بعث موسى نبياً بالشام ولم يكن هذا الالتماس من موسى ﵇ توقفاً في الامتثال بل التماس عون في تبليغ الرسالة وتمهيد العذر في التماس المعين على تنفيذ الأمر ليس بتوقف في امتثال الأمر وكفى بطلب العون دليلاً على التقبل لا على التعلل

müstenefe (yeni başlangıç) cümlesidir veya 'Ahâfü' fiiline matuftur. { وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي } Gördüğüm saçmalıklar ve duyduğum tartışmalar karşısında gayret ve öfkemin beni baskılamasıyla [dilim çözülmez]. Ya'kûb her iki fiili 'Yükezzibûni' fiiline atfederek nasb ile okumuştur; bu takdire göre korku bu üç duruma taalluk eder, ref takdirine göre ise yalnızca yalanlamaya taalluk eder. { فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ } Yani Cebrail'i ona gönder ve peygamberlik vazifesinde bana yardımcı olsun diye onu da peygamber kıl. Mûsâ Şam'da peygamber olarak gönderildiğinde Hârûn Mısır'daydı. Mûsâ aleyhisselâm'ın bu talebi emre itaatte bir tereddüt değil, bilakis tebliğde bir yardım talebidir. Emrin yerine getirilmesinde yardımcı istemek üzere mazeret beyan etmek, emre itaatte bir duraksama değildir. Yardım talep etmek, bahane üretmeye değil, emri kabullenmeye delil olarak yeterlidir.

8518. Metin

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ (١٤)

{ وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ } “Ayrıca onların aleyhime bir suç [iddiaları] var; bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.” (14)

8519. Metin

{ولهم عليّ ذنبٌ} أي تبعة ذنب بقتل القبطي فحذف المضاف أو سمى تبعة الذنب ذنباً كما سمى جزاء السيئة سيئة {فأخاف أن يقتلون} أي يقتلوني به قصاصاً وليس هذا تعللاً أيضاً بل استدفاع للبلية المتوقعة وفرق من أن يقتل قبل أداء الرسالة ولذا وعده بالكلاءة والدفع بكلمة الردع وجمع له الاستجابتين معاً في قوله

{ وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ } Yani Kıptî'nin öldürülmesinden dolayı aleyhimde bir günahın vebali/sorumluluğu vardır. Burada muzâf hazfedilmiştir yahut kötülüğün cezasına kötülük dendiği gibi günahın sonucuna da günah denmiştir. { فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ } Kısas olarak beni onun yüzünden öldürmelerinden [korkuyorum]. Bu da bir bahane değil, beklenen bir belayı defetme isteği ve risaleti tebliğ etmeden önce öldürülme endişesidir. Bu sebeple Allah, koruma ve [tehlikeyi] defetme vaadinde bulunmuş, azarlama/men etme lafzıyla [güvence vermiş] ve şu buyruğunda iki duanın kabulünü birden cem etmiştir:

8520. Metin

قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ (١٥)

{ قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ } “[Allah] buyurdu ki: 'Hayır, asla! İkiniz ayetlerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, [her şeyi] işitmekteyiz.'” (15)

8521. Metin

{قال كلاّ فاذهبا} لأنه استدفعه بلاءهم فوعده الله الدفع بردعه عن الخوف والتمس منه رسالة أخيه فأجابه بقوله اذهبا أي جعلته رسولاً معك فاذهبا وعطف فاذهبا على الفعل الذي يدل عليه كلا كأنه قيل ارتدع يا موسى عما تظن فاذهب أنت وهرون {بأياتنا} مع آياتنا وهي اليد والعصا وغير ذلك {إنّا معكم} أي معكما بالعون والنصرة ومع من أرسلتما إليه بالعلم والقدرة {مّستمعون} خبر لان ومعكم لغو أو هما خبران أي سامعون والاستماع في غير هذا الإصغاء للسماع يقال استمع فلان حديثه أي أصغى إليه ولا يجوز حمله ههنا على ذلك فحمل على السماع

{ قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا } Çünkü Mûsâ onlardan gelecek belayı defetmesini istemişti; Allah da onu korkudan men ederek defetmeyi vaat etti. Kardeşine de risalet verilmesini talep etmişti; ona 'İkiniz gidin' diyerek cevap verdi; yani 'Onu da seninle beraber elçi kıldım, artık ikiniz gidin'. 'Fe-zhebâ' (فاذهبا) ifadesi 'Kellâ'nın delalet ettiği fiile matuftur; sanki şöyle denilmiştir: 'Ey Mûsâ! Zannettiğin şeyden vazgeç, sen ve Hârûn gidin!' { بِآيَاتِنَا } Ayetlerimizle beraber; ki onlar el, asa ve benzerleridir. { إِنَّا مَعَكُمْ } Yani yardım ve zafer ile ikinizle beraberiz; ilim ve kudret ile de kendilerine gönderildiğiniz kimselerle beraberiz. { مُسْتَمِعُونَ } 'İnne'nin haberidir; 'meaküm' ise lağvdır (müteallaktır) veya ikisi birden iki ayrı haberdir. Yani: İşiticileriz. Bu bağlamın dışındaki istimâ' (استماع) dinlemek için kulak vermektir; 'Filan kimse onun sözünü istimâ etti' yani ona kulak verdi denir. Burada bunu bu manaya hamletmek caiz değildir, bu sebeple işitme manasına hamledilmiştir.

8522. Metin

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٦)

{ فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ } “Firavun'a gidin ve deyin ki: 'Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.'” (16)

8523. Metin

{فأتيا فرعون فقولا إنّا رسول ربّ العالمين} لم يثن الرسول كما ثنى في قوله انا رسولا ربك لأن الرسول يكون بمعنى المرسل وبمعنى الرسالة فجعل ثمة بمعنى المرسل فلم يكن بد من تثنيته وجعل هنا بمعنى الرسالة فيستوي فى الوصف به الواحد والتثنية والجمع ولانهما لاتحادهما واتفاقهما على شريعة واحدة كأنهما رسول واحد أو أريد إن كل واحد منا

{ فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ } 'İnnâ resûlâ rabbike' (İkimiz Rabbinin elçileriyiz) ayetinde tesniye (ikil) yapıldığı gibi burada 'resûl' lafzı tesniye yapılmamıştır; çünkü 'resûl' hem gönderilen elçi hem de elçilik/mesaj manasına gelir. Orada gönderilen elçi manasında kullanıldığı için tesniye yapılması kaçınılmaz olmuştur; burada ise risalet manasında kılınmıştır, bu sıfatla vasıflanmada tekil, ikil ve çoğul eşittir. Yahut ikisi tek bir şeriat üzerinde birleşip ittifak ettikleri için sanki tek bir elçi gibidirler; veya 'Her birimiz [âlemlerin Rabbinin elçisiyiz]' manası kastedilmiştir.

8524. Metin

أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ (١٧)

{ أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ } “İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.'” (17)

8525. Metin

{أن أرسل} بمعنى أرسل لتضمن الرسول معنى الإرسال وفيه معنى القول {معنا بني إسرائيل} يريد خلهم يذهبوا معنا إلى فلسطين وكانت مسكنهما فأتيا بابه فلم يؤذن لهما سنة حتى قال البواب إن ههنا إنساناً يزعم أنه رسول رب العالمين فقال ائذن له لعلنا نضحك منه فأديا إليه الرسالة فعرف فرعون موسى فعند ذلك

{ أَنْ أَرْسِلْ } 'Gönder' demektir; zira resûl lafzı gönderme manasını içerir ve onda söz manası da vardır. { مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ } Yani bırak onları, bizimle beraber memleketleri olan Filistin'e gitsinler. Firavun'un kapısına geldiler; kapıcı 'Burada âlemlerin Rabbinin elçisi olduğunu iddia eden bir adam var' deyinceye kadar bir yıl boyunca içeri girmelerine izin verilmedi. [Firavun]: 'İçeri girmesine izin verin, belki onunla alay eder eğleniriz' dedi. Ona risaleti tebliğ ettiler. Firavun Mûsâ'yı tanıdı; işte o vakit:

8526. Metin

قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ (١٨)

{ قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ } “[Firavun] dedi ki: 'Biz seni çocukken aramızda büyütmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?'” (18)

8527. Metin

{قال ألم نربّك فينا وليداً} وإنما حذف فأتيا فرعون فقالا اختصاراً والوليد الصبي لقرب عهده من الولادة أى ألم تكن

{ قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا } 'Firavun'a geldiler ve dediler ki' kısmı kısaltma amacıyla hazfedilmiştir. Velîd (وليد), doğumuna yakınlığından ötürü küçük çocuğa denir. Yani sen

8528. Metin

الشعراء (٢٤ - ١٨)

Şuarâ (18-24)

8529. Metin

صغيراً فربيناك {ولبثت فينا من عمرك سنين} قيل ثلاثين سنة

küçük değil miydin de biz seni büyüttük? { وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ } Otuz yıl [kaldın] denilmiştir.

8530. Metin

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ (١٩)

{ وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ } “Ve yapacağını yaptın; sen nankörlerden/inkârcılardansın!'” (19)

8531. Metin

{وفعلت فعلتك التي فعلت} يعني قتل القبطي فعرض إذ كان ملكاً {وأنت من الكافرين} بنعمتي حيث قتلت خبازي أو كنت على ديننا الذي تسميه كفراً وهذا افتراء منه عليه لأنه معصوم من الكفر وكان يعايشهم بالتقية

{ وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ } Kıptî'nin öldürülmesini kastetmektedir; hükümdar olduğu için üstü kapalı geçiştirmiştir. { وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ } Benim ekmekçimi öldürmekle nimetime nankörlük edenlerdensin yahut senin küfür olarak nitelediğin bizim dinimiz üzereydin. Bu, Firavun'un ona attığı bir iftiradır; çünkü o küfürden korunmuştur (masumdur) ve onların arasında takiyye ile yaşıyordu.

8532. Metin

قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ (٢٠)

{ قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ } “[Mûsâ] dedi ki: 'Onu yaptığım zaman ben henüz yanılanlardandım.'” (20)

8533. Metin

{قال فعلتها إذاً} أي إذ ذاك {وأنا من الضّالّين} الجاهلين بأنها تبلغ القتل والضال عن الشئ هو الذاهب عن معرفته أو الناسين من قوله أن تضل احداهما فتذاكر إحداهما الأخرى فدفع وصف الكفر عن نفسه ووضع الضالين موضع الكافرين واذا جواب وجزاء معاً وهذا الكلام وقع جواباً لفرعون وجزاء له لأن قول فرعون وفعلت فعلتك معناه أنك جازيت نعمتي بما فعلت فقال له موسى نعم

{ قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا } Yani o vakit yaptım, { وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ } onun öldürmeye varacağını bilmeyen cahillerden idim. Bir şeyden dâll (ضال) olan, onu bilmeyen kimsedir; yahut 'Biri yanılırsa diğeri ona hatırlatsın' ayetinde olduğu gibi unutanlardan idim. Böylece küfür sıfatını kendisinden defetmiş ve 'dâllîn'i 'kâfirîn' yerine koymuştur. İzen (إذًا) hem cevap hem de cezadır. Bu söz Firavun'a bir cevap ve bir mukabele olmuştur; zira Firavun'un 'Yapacağını yaptın' sözü, 'Sen benim nimetimin karşılığını bu yaptığınla verdin' manasındaydı. Mûsâ da ona: 'Evet' dedi.

8534. Metin

فعلتها مجازياً لك تسليماً لقوله لأن نعمته كانت جديرة بأن تجازى بنحو ذلك الجزاء

Onun sözünü onaylayarak 'Sana karşılık vermek üzere onu yaptım' [demektir]; çünkü onun nimeti, böylesi bir karşılıkla cezalandırılmaya layıktı.

8535. Metin

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٢١)

{ فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ } “Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Derken Rabbim bana hikmet/hüküm bahşetti ve beni elçilerden kıldı.” (21)

8536. Metin

{ففررت منكم} إلى مدين {لمّا خفتكم} أن تقتلوني وذلك حين قال له مؤمن من آل فرعون إن الملأ يأتمرون بك ليقتلوك فاخرج الآية {فوهب لي ربّي حكماً} نبوة وعلماً فزال عني الجهل والضلالة {وجعلني من المرسلين} من جملة رسله

{ ففررت منكم } Medyen'e [kaçtım], { لمّا خفتكم } beni öldürmenizden [korktuğumda]. Bu da Firavun hanedanından olan bir müminin ona: 'İleri gelenler seni öldürmek için görüşme yapıyorlar, hemen çık git' ayetinde geçen sözü söylediği vakittir. { فوهب لي ربّي حكماً } Nübüvvet ve ilim [bahşetti] de benden cehalet ve sapıklık zail oldu. { وجعلني من المرسلين } Elçilerinin arasından [kıldı].

8537. Metin

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ (٢٢)

{ وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ } “Başıma kaktığın o nimet ise, İsrâiloğullarını köleleştirmiş olmandan ibarettir.” (22)

8538. Metin

{وتلك نعمةٌ تمنّها عليّ أن عبّدتّ بني إسرائيل} كر على امتنانه عليه بالتربية فأبطله من أصله وأبي أن تمسى نعمة لأنها نقمة حيث بين أن حقيقة إنعامه عليه تعبيد بني إسرائيل لأن تعبيدهم وقصدهم بذبح أبنائهم هو السبب في حصوله عنده وتربيته ولو تركهم لرباه أبواه فكأن فرعون امتن على موسى بتعبيد قومه وإخراجه من حجر أبويه إذا حققت وتعبيدهم تذليلهم واتخاذهم عبيدا ووحد الضمير فى تمنها وعبدت وجمع فى منكم وخفتكم لأن الخوف والفرار لم يكونا منه وحده ولكن منه ومن ملته المؤتمرين بقتله بدليل قوله إن الملأ يأتمرون بك ليقتلوك وأما الامتنان فمنه وحده وكذا التعبيد وتلك إشارة إلى خصلة شنعاء مبهمة لا يدري ما هي إلا بتفسيرها ومحل أن عبدت الرفع عطف بيان لتلك أي تعبيدك بني إسرائيل نعمة تمنها علي

{ وتلك نعمةٌ تمنّها عليّ أن عبّدتّ بني إسرائيل } [Firavun'un] kendisini büyütüp yetiştirmekle yaptığı minnetine geri dönüp bunu temelinden iptal etti ve bunun nimet olarak adlandırılmasını reddetti; zira bu bir azaptır. Çünkü ona yaptığı iyiliğin hakikatinin İsrâiloğullarını köleleştirmek olduğunu açıkladı. Zira onların köleleştirilmesi ve oğullarının boğazlanmasının hedeflenmesi, [Mûsâ'nın] onun yanında bulunup büyümesinin sebebi olmuştur. Şayet onları serbest bıraksaydı, onu öz anne babası büyütecekti. Sanki Firavun, meseleyi tetkik ettiğinde, kavmini köleleştirmekle ve onu anne babasının kucağından çıkarmakla Mûsâ'ya minnet etmiş gibi oldu. Onları köleleştirmek (تعبيد), onları zelil kılmak ve köle edinmektir. 'T служunnuhâ' ve 'abbedte' fiillerindeki zamiri tekil kıldı; 'minkum' ve 'hiftukum' ifadelerinde ise çoğul kıldı. Çünkü korku ve kaçış sadece Firavun'dan değil, onu öldürmek için toplanan kavminden de kaynaklanıyordu; nitekim 'İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar' ayeti buna delildir. Minnet etme ise sadece Firavun'dandır, köleleştirme de böyledir. 'Tilke' (تلك), açıklanmadıkça ne olduğu bilinmeyen, müphem ve çirkin bir haslete işarettir. 'En abbedte' (أن عبدت) ifadesinin iraptaki yeri, 'tilke'den atf-ı beyân olarak merfûdur. Yani 'İsrâiloğullarını köleleştirmen, başıma kaktığın bir nimettir' demektir.

8539. Metin

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (٢٣)

{ قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ } “Firavun dedi ki: 'Âlemlerin Rabbi de nedir?'” (23)

8540. Metin

{قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ العالمين} أي إنك تدعي أنك رسول رب العالمين فما صفته لأنك إذا أردت السؤال عن صفة زيد تقول ما زيد تعني أطويل أم قصير أفقيه أم طبيب نص عليه صاحب الكشاف وغيره

{ قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ العالمين } Yani 'Sen âlemlerin Rabbinin elçisi olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse O'nun sıfatı nedir?' demektir. Çünkü Zeyd'in sıfatını sormak istediğinde 'Zeyd nedir (mâ Zeyd)?' dersin; bununla uzun boylu mu yoksa kısa boylu mu, fakih mi yoksa tabip mi olduğunu kastetmiş olursun. Keşşâf sahibi ve başkaları bunu açıkça belirtmiştir.

8541. Metin

قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٢٤)

{ قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ } “[Mûsâ] dedi ki: 'Eğer kesin bir bilgiyle inanıyorsanız, [O] göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.'” (24)

8542. Metin

{قَالَ} موسى مجيباً له على وفق سؤاله {رَبّ السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَآ} أي وما بين الجنسين {إِن كُنتُمْ مُّوقِنِينَ} أي إن كنتم تعرفون الأشياء

{ قَالَ } Mûsâ onun sorusuna uygun şekilde cevap vererek dedi ki: { رَبّ السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَآ } Yani bu iki cinsin arasında bulunanların da [Rabbidir]. { إِن كُنتُمْ مُّوقِنِينَ } Yani eğer şeyleri delille biliyorsanız,

8543. Metin

بالدليل فكفى خلق

delil olarak bu şeylerin yaratılışı yeterlidir.

8544. Metin

الشعراء (٣٠ - ٢٥)

Şuarâ (25-30)

8545. Metin

هذه الأشياء دليلا أو ان يرجى منكم الإيقان الذي يؤدي إليه النظر الصحيح نفعكم هذا الجواب والالم ينفع والإيقان العلم الذي يستفاد بالاستدلال ولذا لا يقال الله موقن

Yahut sizden doğru düşünmenin ulaştıracağı bir kesin inanç (îkan) umuluyorsa bu cevap size fayda verir; aksi takdirde fayda vermez. Îkan (kesin inanç), istidlal (delil getirme) yoluyla elde edilen bilgidir. Bu sebeple Allah hakkında 'mûkın' (kesin bilgi sahibi) denilmez.

8546. Metin

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ (٢٥)

{ قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ } “[Firavun] etrafındakilere: 'İşitmiyor musunuz?' dedi.” (25)

8547. Metin

{قَالَ} أي فرعون {لِمَنْ حَوْلَهُ} من أشراف قومه وهم خمسمائة رجل عليهم الأساور وكانت للملوك خاصة {أَلاَ تَسْتَمِعُونَ} معجباً قومه من جوابه لأنهم يزعمون قدمهما وينكرون حدوثهما وأن لهما رباً فاحتاج موسى إلى أن يستدل بما شاهدوا حدوثه وفناءه فاستدل حيث

{ قَالَ } Yani Firavun, { لِمَنْ حَوْلَهُ } kavminin ileri gelenlerine dedi. Onlar üzerlerinde sadece hükümdarlara mahsus bilezikler bulunan beş yüz adamdı. { أَلاَ تَسْتَمِعُونَ } [Firavun], Mûsâ'nın cevabını kavmine tuhaf ve şaşırtıcı göstererek [böyle dedi]. Çünkü onlar [göklerin ve yerin] kadîm olduğunu iddia ediyor, sonradan yaratılmış (hâdis) olduklarını ve bir Rableri bulunduğunu inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Mûsâ, meydana gelişini ve yok oluşunu bizzat gördükleri şeylerle delil getirmeye ihtiyaç duydu ve şu sözüyle delil getirdi:

8548. Metin

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٢٦)

{ قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ } “[Mûsâ] dedi ki: 'O, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.'” (26)

8549. Metin

{قال ربكم ورب آبائكم الأولين} أي هو خالقكم وخالق آبائكم فإن لم تستدلوا بغيركم فبأنفسكم وإنما قال رَبّ آبائكم لأن فرعون كان يدعي الربوبية على أهل عصره دون من تقدمهم

{ قال ربكم ورب آبائكم الأولين } Yani O, sizin de yaratıcınız, atalarınızın da yaratıcısıdır; eğer kendiniz dışındaki varlıklarla delil çıkaramıyorsanız, bizzat kendinizden delil çıkarın. 'Atalarınızın da Rabbi' demesinin sebebi şudur: Firavun sadece kendi çağdaşları üzerinde rablik iddia ediyor, kendisinden öncekiler üzerinde bunu iddia etmiyordu.

8550. Metin

قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (٢٧)

{ قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ } “[Firavun] dedi ki: 'Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.'” (27)

8551. Metin

{قَالَ} أي فرعون {إِنَّ رَسُولَكُمُ الذى أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ} حيث يزعم أن في الوجود إلهاً غيري وكان فرعون ينكر إلهية غيره

{ قَالَ } Yani Firavun dedi ki: { إِنَّ رَسُولَكُمُ الذى أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ } Çünkü varlıkta benden başka bir ilah olduğunu iddia ediyor. Zira Firavun kendisinden başkasının ilahlığını inkâr ediyordu.

8552. Metin

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (٢٨)

{ قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ } “[Mûsâ] dedi ki: 'Eğer aklınızı kullanıyorsanız O, doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.'” (28)

8553. Metin

{قَالَ رَبُّ المشرق والمغرب وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ} فتستدلون بما أقول فتعرفون ربكم وهذا غاية الإرشاد حيث عمم أولاً بخلق السموات والأرض وما بينهما ثم خصص من العام البيان أنفسهم وآباءهم لأن أقرب المنظور فيه من العاقل نفسه ومن ولد منه وما شاهد من أحواله من وقت ميلاده إلى وقت وفاته ثم خصص المشرق والمغرب لأن طلوع الشمس من أحد الخافقين وغروبها في الآخر على تقدير مستقيم في فصول السنة وحساب مستومن أظهر ما استدل به ولظهوره انتقل إلى الاحتجاج به خليل الرحمن عن الاحتجاج بالأحياء والاماتة على نمرودين كنعان وقيل سأله فرعون عن الماهية جاهلاً عن حقيقة سؤاله فلما أجاب موسى بحقيقة الجواب وقع عنده أن موسى حاد عن الجواب حيث سأله عن الماهية وهو يجيب عن ربوبيته

{ قَالَ رَبُّ المشرق والمغرب وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ } Yani eğer söylediğim şeylerden delil çıkarıp Rabbinizi tanıyacak bir aklınız varsa. Bu, irşadın zirvesidir; zira önce göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışıyla genel bir ifade kullandı. Sonra bu genel ifadeden bizzat kendilerini ve atalarını tahsis edip açıkladı; çünkü akıllı bir kimsenin en yakından gözlemleyebileceği şey kendisi, kendisinden doğduğu kimseler ve doğumundan ölümüne kadar durumlarında müşahede ettiği hâllerdir. Ardından doğuyu ve batıyı tahsis etti; çünkü güneşin mevsimler boyunca şaşmaz bir intizam ve düzgün bir hesapla ufkun bir tarafından doğup diğer tarafından batması, delil getirilebilecek en açık hususlardandır. Bu hususun açıklığından dolayı Halîlürrahmân [İbrâhim de] Nemrud b. Ken'ân'a karşı diriltme ve öldürme ile delil getirmekten bu delile geçmiştir. Şöyle de denilmiştir: Firavun sorusunun mahiyetini bilmeyerek Mûsâ'ya mahiyetten sordu. Mûsâ hakiki cevabı verince, Firavun mahiyeti sorduğu halde Mûsâ O'nun rabliğini

8554. Metin

وآثار صنعه فقال معجباً لهم من جواب موسى ألا تستمعون فعاد موسى إلى مثل قوله الأول فجننه فرعون زاعماً أنه حائد عن الجواب فعاد ثالثاً إلى مثل كلامه الأول مبيناً أن الفرد الحقيقي إنما يعرف بالصفات وأن السؤال عن الماهية محال وإليه الإشارة في قوله تعالى إِنْ كُنتُمْ تَعْقِلُونَ أي إن كان لكم عقل علمكم أنه لا تمكن معرفته إلا بهذا الطريق فلما تحير فرعون ولم يتهيأ له أن يدفع ظهور آثار صنعه

ve sanatının eserlerini anlattığı için Mûsâ'nın cevaptan saptığını zannetti. Bu yüzden Mûsâ'nın cevabını kavmine tuhaf göstererek 'İşitmiyor musunuz?' dedi. Mûsâ ilk sözünün bir benzerine dönünce, Firavun onun cevaptan saptığını iddia ederek onu delilikle itham etti. Mûsâ ise üçüncü kez ilk sözünün bir benzerine dönerek gerçek ve tek olan Zât'ın ancak sıfatlarıyla bilinebileceğini, mahiyetini sormanın ise imkânsız olduğunu açıkladı. Yüce Allah'ın { إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ } buyruğundaki işaret de bunadır; yani eğer bir aklınız varsa, O'nun ancak bu yolla bilinebileceğini size öğretir. Firavun çaresiz kalıp O'nun sanatının eserlerinin apaçıklığını savuşturamayacağını anlayınca:

8555. Metin

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (٢٩)

{ قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ } “[Firavun] dedi ki: 'Eğer benden başka bir ilah edinirsen, seni mutlaka zindandakilerden yaparım!'” (29)

8556. Metin

{قَالَ لَئِنِ اتخذت إلها غَيْرِى} أي غيري إلهاً {لأجْعَلَنَّكَ مِنَ المسجونين} أي لأجعلنك واحداً ممن عرفت حالهم في سجوني وكان من عادته أن يأخذ من يريد سجنه فيطرحه في هوة ذاهبة في الأرض بعيدة العمق فرداً لا يبصر فيها ولا يسمع فكان ذلك أشد من القتل ولو قيل لأسجننك لم يؤد هذا المعنى وإن كان أخصر

{ قَالَ لَئِنِ اتخذت إلها غَيْرِى } Yani benden başkasını ilah [edinirsen], { لأجْعَلَنَّكَ مِنَ المسجونين } 'Zindanlarımdaki durumlarını bildiğin kimselerden biri yaparım.' Firavun'un âdeti, hapsetmek istediği kimseyi yakalayıp yerin derinliklerine inen, çok derin bir çukura tek başına atmasıydı; orada ne bir şey görür ne de bir şey işitirdi. Bu ise öldürülmekten daha şiddetliydi. Şayet 'seni zindana atarım' (لأسجننك) denilseydi, daha kısa olmakla birlikte bu manayı vermezdi.

8557. Metin

قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ (٣٠)

{ قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ } “[Mûsâ] dedi ki: 'Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?'” (30)

8558. Metin

{قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ} الواو للحال دخلت عليها همزة الاستفهام أى أتفعل

{ قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ } Vav (و) hâl içindir, başına istifham hemzesi girmiştir; yani 'Bana bunu yapacak mısın,

8559. Metin

الشعراء (٣٩ - ٣٠)

Şuarâ (30-39)

8560. Metin

بي ذلك ولو جئتك {بِشَىء مُّبِينٍ} أي جائيا بالمعجزة

ben sana { بِشَىء مُّبِينٍ } yani bir mucize getirmiş olsam dahi mi?' [demektir].

8561. Metin

قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣١)

{ قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “[Firavun] dedi ki: 'Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu!'” (31)

8562. Metin

{قَالَ فَأْتِ بِهِ} بالذي يبين صدقك {إِن كُنتَ مِنَ الصادقين} أن لك بينة وجواب الشرط مقدر أي فأحضره

{ قَالَ فَأْتِ بِهِ } Doğruluğunu açıklayacak olan o şeyi getir, { إِن كُنتَ مِنَ الصادقين } bir delilin olduğu konusunda [doğru söyleyenlerdensen]. Şartın cevabı takdir edilmiştir; yani 'öyleyse onu hazırla ve getir' [demektir].

8563. Metin

فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ (٣٢)

{ فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ } “Bunun üzerine [Mûsâ] asasını attı; bir de ne görsünler, o apaçık kocaman bir yılandır!” (32)

8564. Metin

{فألقى عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ} ظاهر الثعبانية لا شئ يشبه الثعبان كما تكون الأشياء المزورة بالشعوذة والسحر روي أن العصا ارتفعت في السماء قدر ميل ثم الخطت مقبلة إلى فرعون وجعلت تقول يا موسى مرني بما شئت ويقول فرعون أسألك بالذي أرسلك إلا أخذتها فأخذها فعادت عصا

{ فألقى عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ } Gözbağcılık ve sihirle sahte olarak yapılan şeyler gibi yılana benzer bir nesne değil, yılanlığı apaçık ortada olan bir yılan oluverdi. Rivayet edildiğine göre asa gökyüzüne doğru bir mil kadar yükseldi, sonra hızla Firavun'a yönelip yöneldi ve: 'Ey Mûsâ! Bana dilediğini emret' demeye başladı. Firavun ise: 'Seni gönderen hakkı için onu tutmanı istiyorum' dedi. [Mûsâ] onu tutunca tekrar asa hâline döndü.

8565. Metin

وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ (٣٣)

{ وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ } “Elini de çıkardı; bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz [parıldayan bir el]!” (33)

8566. Metin

{وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِىَ بَيْضَاء للناظرين} فيه دليل على أن بياضها كان شئ يجتمع النظارة على النظر إليه لخروجه عن العادة وكان بياضها نورياً روي أن

{ وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِىَ بَيْضَاء للناظرين } Bunda, elin beyazlığının âdetin dışına çıkması sebebiyle seyircilerin bakmak için toplandığı bir şey olduğuna delil vardır. Onun beyazlığı nûranî idi. Rivayet edildiğine göre,

8567. Metin

فرعون لما أبصر الآية الأولى قال فهل غيرها فأخرج يده فقال لفرعون ما هذه قال فرعون يدك فأدخلها في إبطه ثم نزعها ولها شعاع يكاد يغشي الأبصار ويسد الأفق

Firavun ilk mucizeyi görünce: 'Başka var mı?' dedi. [Mûsâ] elini çıkarıp Firavun'a: 'Bu nedir?' dedi. Firavun: 'Senin elindir' dedi. Mûsâ onu koltuğunun altına soktu, ardından çıkardı; elden, neredeyse gözleri kamaştıran ve ufku kaplayan bir ışık saçılıyordu.

8568. Metin

قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ (٣٤)

{ قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ } “[Firavun] etrafındaki ileri gelenlere: 'Şüphesiz bu, çok bilgili bir büyücüdür' dedi.” (34)

8569. Metin

{قَالَ} أي فرعون {لِلْمَلإِ حَوْلَهُ} هو منصوب نصبين نصب في اللفظ والعامل فيه ما يقدر في الظرف ونصب في المحل وهو النصب على الحال من الملأ أي كائنين حوله والعامل فيه قال {إِنَّ هذا لساحر عَلِيمٌ} بالسحر ثم أغوى قومه على موسى بقوله

{ قَالَ } Yani Firavun, { لِلْمَلإِ حَوْلَهُ } dedi. Buradaki 'havlehû' lafzı iki yönden mansubdur: Lafzen mansubdur ve amili zarfta takdir edilen şeydir; mahallen mansubdur ki bu da 'el-mele'' lafzından hâl olmasıdır; yani 'etrafında bulunan ileri gelenlere' demektir ve amili 'kâle' fiilidir. { إِنَّ هذا لساحر عَلِيمٌ } Sihir konusunda son derece bilgilidir. Sonra şu sözüyle kavmini Mûsâ'ya karşı kışkırttı:

8570. Metin

يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ (٣٥)

{ يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ } “'Sihriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. O hâlde ne buyurursunuz?'” (35)

8571. Metin

{يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُمْ مّنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا} منصوب لأنه مفعول به من قولك أمرتك الخير {تَأْمُرُونَ} تشيرون في أمره من حبس أو قتل من المؤامرة وهي المشاورة أو من الأمر الذي هو ضد النهي لما تحير فرعون برؤية الآيتين وزل عنه ذكر دعوى الالهية وحط عن منكبيه كبرياء الربوبية وارتعدت فرائضه خوفا طفق يؤامر قومه الذين هم بزعمه عبيده وهو إلههم أو جعلهم آمرين ونفسه مأموراً

{ يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُمْ مّنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا } [Bu lafız], 'Sana hayrı emrettim/tavsiye ettim' sözünde olduğu gibi mef'ûlün bih olduğu için mansubdur. { تَأْمُرُونَ } Hapis veya öldürme hususunda onun hakkında ne işaret edersiniz/tavsiye edersiniz? Bu, istişare anlamına gelen 'müâmere'den veya nehyin zıddı olan 'emir'dendir. Firavun iki mucizeyi görünce şaşkına dönüp ilahlık iddiasını anmayı unuttuğunda, omuzlarından rablik kibri düşüp korkudan eklemleri titrediğinde; kendi zannınca kendisinin köleleri, kendisinin ise onların ilahı olduğu kavmine danışmaya başladı yahut onları emreden, kendisini ise emredilen konumuna getirdi.

8572. Metin

قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ (٣٦)

{ قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ } “Dediler ki: 'Onu ve kardeşini alıkoy/beklet; şehirlere de toplayıcılar gönder.'” (36)

8573. Metin

{قَالُواْ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ} أخر أمرهما ولا تباغت قتلهما خوفاً من الفتنة {وابعث فِى المدائن حاشرين} شرطاً يحشرون السحرة وعارضوا قول فرعون إن هذا لساحر عليم بقولهم

{ قَالُواْ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ } İkisinin işini ertele; fitne çıkması korkusuyla onları hemen alelacele öldürme. { وابعث فِى المدائن حاشرين } Büyücüleri toplayacak kolluk görevlileri gönder. Firavun'un 'Şüphesiz bu, çok bilgili bir büyücüdür' sözüne karşılık şu sözleriyle mukabelede bulundular:

8574. Metin

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ (٣٧)

{ يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ } “'Sana işinin ehli bütün usta büyücüleri getirsinler.'” (37)

8575. Metin

{يَأْتُوكَ بِكُلّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ} فجاءوا بكلمة الإحاطة وصيغة المبالغة ليسكنوا بعض قلقه

{ يَأْتُوكَ بِكُلّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ } Onun endişesini biraz yatıştırmak için genellik bildiren kelimeyi ('küll') ve mübalağa sîgasını ('sehhâr') getirdiler.

8576. Metin

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٣٨)

{ فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ } “Böylece büyücüler, bilinen bir günün belirlenen vaktinde bir araya getirildi.” (38)

8577. Metin

{فَجُمِعَ السحرة لميقات يَوْمٍ مَّعْلُومٍ} أي يوم الزينة وميقاته وقت الضحى لأنه الوقت الذي وقته لهم موسى ﵇ من يوم الزينة في قوله تعالى مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزينة وأن يحشر الناس ضحى والميقات ما وقت به أحد أي حدد من زمان أو مكان ومنه مواقيت الإحرام

{ فَجُمِعَ السحرة لميقات يَوْمٍ مَّعْلُومٍ } Yani bayram günü (yevmü'z-zîne); belirlenen vakit ise kuşluk vaktidir. Çünkü bu, Yüce Allah'ın 'Buluşma vaktimiz bayram günü ve insanların kuşluk vaktinde toplanmasıdır' buyruğunda Mûsâ aleyhisselâm'ın bayram gününden onlar için belirlediği vakittir. Mîkat, bir kimsenin vakit olarak tayin ettiği yani zaman veya mekândan sınırlandırdığı şeydir; ihram mîkatları da bu köktendir.

8578. Metin

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ (٣٩)

{ وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ } “Halka da: 'Siz de toplanır mısınız?' denildi.” (39)

8579. Metin

{وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُمْ مُّجْتَمِعُونَ} أي اجتمعوا وهو استبطاء لهم في الاجتماع والمراد منه استعجالهم

{ وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنتُمْ مُّجْتَمِعُونَ } Yani toplanın! Bu ifade, toplanmalarını yavaş bulmayı ifade eden ve onları acele ettirmeyi amaçlayan bir ifadedir.

8580. Metin

الشعراء (٤٩ - ٤٠)

Şuarâ (40-49)

8581. Metin

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ (٤٠)

{ لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ } “'Umarız ki, eğer üstün gelirlerse büyücülere uyarız.'” (40)

8582. Metin

{لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السحرة} في دينهم {إِن كَانُواْ هُمُ الغالبين} أي غلبوا موسى في دينه وليس غرضهم اتباع السحرة وإنما الغرض الكلي أن لا يتبعوا موسى فساقوا الكلام مساق الكناية لأنهم إذا اتبعوهم لم يكونوا متبعين لموسى

{ لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السحرة } Dinlerinde [onlara uyarız], { إِن كَانُواْ هُمُ الغالبين } yani din konusunda Mûsâ'ya üstün gelirlerse. Onların asıl maksadı büyücülere uymak değildi; asıl ve külli gaye Mûsâ'ya uymamaktı. Sözü kinaye yoluyla söylediler; zira büyücülere uyduklarında Mûsâ'ya uymamış olacaklardı.

8583. Metin

فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ (٤١) قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٤٢)

{ فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ (٤١) قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٤٢) } “Büyücüler gelince Firavun'a: 'Eğer galip gelenler biz olursak bize mutlaka bir mükâfat var mı?' dediler. (41) [Firavun]: 'Evet' dedi, 'üstelik siz o zaman kesinlikle [bana] en yakın kimselerden olacaksınız.'” (42)

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.