51. Metin
البقرة {
Bakara {
52. Metin
سورة البقرة مدنية وهى مائتان وست أو سبع وثمانون آية
Bakara Suresi Medine'de inmiştir; iki yüz seksen altı veya iki yüz seksen yedi ayettir.
53. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
54. Metin
الم (١)
Elif, Lâm, Mîm. (1)
55. Metin
{الم} ونظائرها أسماء مسمياتها الحروف المبسوطة التي منها ركبت الكلم فالقاف تدل على أول حروف قال والألف تدل على أوسط حروف قال واللام تدل على الحرف الأخير منه وكذلك ما أشبهها والدليل على أنها أسماء أن كلاً منها يدل على معنى في نفسه ويتصرف فيها بالإمالة والتفخيم وبالتعريف والتنكير والجمع والتصغير وهي معربة وإنما سكنت سكون زيد وغيره من الأسماء حيث لا يمسها إعراب لفقد مقتضيه وقيل إنها مبنية كالأصوات نحو غاق في حكاية صوت الغراب ثم الجمهور على أنها أسماء السور وقال ابن عباس رضى الله عنهما أقسم الله بهذه الحروف وقال ابن مسعود رضى الله عنه إنها اسم الله الأعظم وقيل إنها من المتشابه الذي لا يعلم تأويله إلا الله وما سميت معجمة إلا لإعجامها وإبهامها وقيل ورود هذه الأسماء على نمط التعديد كالإيقاظ لمن تحدى بالقران وكالتحريك للنظر في أن هذا المتلو عليهم وقد عجزوا عنه من آخرهم كلام منظوم من عين ما ينظمون منه كلامهم ليؤديهم النظر إلى أن يستيقنوا إن لم تتساقط مقدرتهم دونه ولم يظهر عجزهم عن أن
{ الم } ve benzerleri, kelimelerin kendilerinden meydana getirildiği tek tek harflerin (hurûf-ı mebsûta) isimleridir. Nitekim kâf harfi { قال } kelimesinin ilk harfine, elif ortadaki harfine, lâm ise son harfine delalet eder. Benzerleri de böyledir. Bunların isim olduklarının delili; her birinin kendi başına bir manaya delalet etmesi, imâle ve tefhîm (kalınlaştırma), marife (belirli) ve nekire (belirsiz) kılınma, çoğul ve tasğîr (küçültme) yapılabilmeleridir. Bunlar mu'rebtir (sonu değişebilir); ancak bir irap gerektiricisi bulunmadığı için irabın dokunmadığı hallerde Zeyd ve benzeri diğer isimlerin sükûnu gibi sükûn üzere okunmuşlardır. Karga sesini taklit eden "gâk" gibi ses taklitleri (esvât) kabilinden mebni oldukları da söylenmiştir. Âlimlerin çoğunluğu (cumhûr) bunların surelerin isimleri olduğu görüşündedir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "Allah bu harflerle yemin etmiştir." İbn Mes'ûd radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: "Bunlar Allah'ın İsm-i Âzam'ıdır." Bunların, tevilini (yorumunu) Allah'tan başkasının bilemeyeceği müteşâbihattan olduğu da söylenmiştir. Bu harflere "mu'cem" denilmesi, sadece kapalı ve müphem olmalarındandır. Bu isimlerin sayma tarzında getirilmesinin, Kur'an ile meydan okunan kimselere bir uyarı ve kendilerine okunan -ve başından sonuna kadar getirmekte aciz kaldıkları- bu kelamın, kendi sözlerini dizdikleri aynı unsurlardan meydana getirilmiş bir nazım olduğunu düşünmeye sevk etmek kabilinden olduğu da söylenmiştir; ta ki derinlemesine düşünmeleri, onları şayet güçleri yetmez ve acizlikleri ortaya çıkarsa kesin bir kanaate ulaştırsın...
56. Metin
يأتوا بمثله بعد المراجعات المتطاولة وهم أمراء الكلام إلا لأنه ليس من كلام البشر وأنه كلام خالق القوى والقدر وهذا القول من الخلاقة بالقبول بمنزل وقيل إنما وردت السور مصدرة بذلك ليكون أول ما يقرع الأسماع مستقلاً بوجه من الإغراب وتقدمة من دلائل الإعجاز وذلك أن النطق بالحروف أنفسها كانت العرب فيه مستوية الأقدام الأميّون منهم وأهل الكتاب بخلاف النطق بأسامى الحروف
...uzun uzadıya tekrar tekrar denemelerine rağmen onun bir benzerini getirememeleri -ki onlar sözün üstatlarıdır- ancak bu kelamın beşer sözü olmayıp bütün güçlerin ve kudretlerin Yaratıcısının kelamı olmasından ileri gelmektedir. Bu görüş kabule gayet layık ve uygundur. Surelerin bu harflerle başlamasının sebebi olarak şu da söylenmiştir: Kulaklara ilk çarpan şeyin başlı başına bir gariplik (olağanüstülük) taşıması ve i'câz (mucize) delillerinin bir öncülü olması içindir. Zira harflerin kendilerini (seslerini) telaffuz etme konusunda Arap ümmîleri ile Ehl-i Kitap eşit seviyedeydi; harflerin isimlerini telaffuz etmek ise böyle değildi.
57. Metin
فإنه مختص بمن خط وقرأ وخالط أهل الكتاب وتعلم منهم وكان مستعبدا من الأمي التكلم بها استبعاد الخط والتلاوة فكان حكم النطق بذلك مع اشتهار أنه لم يكن ممن اقتبس شيئاً من أهله حكم الأقاصيص المذكورة في القرآن التي لم تكن قريش ومن يضاهيهم في شيء من الإحاطة بها في أن ذلك حاصل له من جهة الوحي وشاهد لصحة نبوته واعلم أن المذكور في الفواتح نصف أسامي حروف المعجم وهي الألف واللام والميم والصاد والراء والكاف والهاء والياء والعين والطاء والسين والحاء والقاف والنون في تسع وعشرين سورة على عدد حروف المعجم وهي مشتملة على أنصاف أجناس الحروف فمن المهموسة نصفها الصاد والكاف والهاء والسين والحاء ومن المجهورة نصفها الألف واللام والميم والراء والعين والطاء والقاف والياء والنون ومن الشديدة نصفها الألف والكاف والطاء والقاف ومن الرخوة نصفها اللام والميم والراء والصاد والهاء والعين والسين والحاء والياء والنون ومن المطبقة نصفها الصاد والطاء ومن المفخمة نصفها الألف واللام والميم والراء والكاف والهاء والعين والسين والحاء والقاف والياءء والنون ومن المستعلية نصفها القاف والصاد والطاء ومن
Zira harflerin isimlerini telaffuz etmek, yazıp okuyan, Ehl-i Kitap ile düşüp kalkan ve onlardan öğrenen kimselere mahsustur. Ümmî bir kimseden bu harf isimlerini telaffuz etmesi, yazı yazması ve kitap okuması ne kadar uzak görülürse o kadar uzak görülürdü. Dolayısıyla onun ehlinden hiçbir şey öğrenmediği meşhur olmakla birlikte bu harfleri telaffuz etmesinin hükmü, Kureyş'in ve benzerlerinin hiçbir şekilde kavrayamadığı Kur'an'da zikredilen kıssaların hükmü gibi olup, bunun ona vahiy yoluyla ulaştığının ve peygamberliğinin doğruluğunun bir şahididir. Bil ki sure başlarında (fevâtih) zikredilen harfler, hece harflerinin (hurûf-ı mu'cem) yarısıdır. Bunlar; elif, lâm, mîm, sâd, râ, kâf, he, ye, ayn, tı, sîn, ha, kaf ve nûn olup, hece harflerinin sayısı olan yirmi dokuz surede yer almaktadır. Bunlar harf türlerinin de yarılarını içermektedir: Mehmûse (fısıltılı) harflerin yarısı sâd, kâf, he, sîn ve ha'dır. Mechûre (açık/tonlu) harflerin yarısı elif, lâm, mîm, râ, ayn, tı, kaf, ye ve nûn'dur. Şedîde (sert) harflerin yarısı elif, kâf, tı ve kaf'tır. Rahve (yumuşak) harflerin yarısı lâm, mîm, râ, sâd, he, ayn, sîn, ha, ye ve nûn'dur. Mutbaka (kapalı) harflerin yarısı sâd ve tı'dır. Müfehhame (kalın) harflerin yarısı elif, lâm, mîm, râ, kâf, he, ayn, sîn, ha, kaf, ye ve nûn'dur. Müste'liye (üst damağa yükselen) harflerin yarısı kaf, sâd ve tı'dır.
58. Metin
المنخفضة نصفها الألف واللام والميم والراء والكاف والهاء والياء والعين والسين والحاء والنون ومن حروف القلقلة نصفها القاف والطاء وغير المذكروة من هذه الأجناس مكثورة بالمذكورة منها وقد علمت أن معظم الشئ ينزل منزلة كله فكأن الله تعالى عدّد على العرب الألفاظ التي منها تراكيب كلامهم إشارة إلى ما مر من التبكيت لهم وإلزام الحجة إياهم وإنما جاءت مفرقة على السور لأن إعادة التنبيه على المتحدى به مؤلفاً منها لا غير أوصل إلى الغرض وكذا كل تكرير ورد في القرآن فالمطلوب منه تمكين المكرر في النفوس وتقريره ولم يجئ على وتيرة واحدة بل اختلفت أعداد حروفها مثل ص وق ون وطه وطس ويس وحم والم والر وطسم والمص والمر وكهيعص وحم عسق فوردت على حرف وحرفين وثلاثة وأربعة وخمسة كعادة افتنانهم في الكلام وكما أن أبنية كلماتهم على حرف وحرفين إلى خمسة أحرف فسلك في الفواتح هذا المسلك والم آية حيث وقعت وكذا المص آية والمر لم تعد آية وكذا الر لم تعد آية فى سورها الخمس وطسم آية فى سورتها وطه ويسس آيتان وطس ليست بآية فى وحم آية فى سورها كلها وحم عسق آيتان وكهعيص آية وص ون وق ثلاثها لم تعد آية وهذا عند الكوفيين ومن عداهم لم يعد شيئاً منها آية وهذا علم
Münhafıda (aşağı inen/ince) harflerin yarısı ise elif, lâm, mîm, râ, kâf, he, ye, ayn, sîn, ha ve nûn'dur. Kalkale harflerinin yarısı da kaf ve tı'dır. Bu türlerden zikredilmeyen harfler, zikredilenlerle karşılanmıştır. Bildiğin üzere bir şeyin çoğu, tamamı hükmündedir. Sanki Allah Teâlâ, daha önce geçen muhatapları susturma ve aleyhlerine delil getirme gayesine işaret ederek, sözlerinin terkiplerini oluşturdukları lafızları Araplara tek tek saymıştır. Bu harflerin surelere dağınık olarak gelmesi ise, kendisiyle meydan okunan şeyin sadece bu harflerden oluştuğuna dair uyarının yinelenmesinin amaca daha iyi ulaştırmasındandır. Nitekim Kur'an'da yer alan her tekrardan maksat, tekrarlanan şeyin nefislerde yerleşmesi ve pekişmesidir. Bu harfler tek bir tarzda gelmemiş, harf sayıları farklılık göstermiştir: { ص }, { ق }, { ن }, { طه }, { طس }, { يس }, { حم }, { الم }, { الر }, { طسم }, { المص }, { المر }, { كهيعص } ve { حم عسق } gibi. Böylece onların sözdeki çeşitlilik alışkanlıklarına uygun olarak bir, iki, üç, dört ve beş harfli olarak gelmiştir. Nitekim kelimelerinin yapıları da bir, iki ve beş harfe kadardır; sure başlarında da bu yol izlenmiştir. { الم } geçtiği her yerde bir ayettir. { المص } da bir ayettir. { المر } bir ayet sayılmamıştır; aynı şekilde { الر } da geçtiği beş surede ayet sayılmamıştır. { طسم } geçtiği iki surede bir ayettir; { طه } ve { يس } ikişer ayettir; { طس } ise ayet değildir. { حم } geçtiği surelerin tamamında bir ayettir. { حم عسق } iki ayettir. { كهيعص } bir ayettir. { ص }, { ن } ve { ق } harflerinin üçü de ayet sayılmamıştır. Bu durum Kûfelilere göredir; onların dışındakiler ise bunlardan hiçbirini bağımsız bir ayet saymamışlardır. Bu husus...
59. Metin
توقيفي لا مجال للقياس فيه كمعرفة السور ويوقف على جميعها وقف التمام إذا حملت على معنى مستقل غير محتاج إلى ما بعده وذلك إذا لم تجعل أسماء للسور ونعق بها كما ينعق بالأصوات أو جعلت وحدها أخبار ابتداء محذوف كقوله الم الله اى هذه الم ثم ابتدأ فقال الله لا إله إلا هو الحى القيوم ولهذه الفواتح محل من الإعراب فيمن جعلها أسماء للسور لأنها عنده كسائر الأسماء الأعلام وهو الرفع على الابتداء أو النصب أو الجر لصحة القسم بها وكونها بمنزلة الله والله على اللغتين ومن لم يجعلها أسماء للسور
...sureleri bilmek gibi kıyasa yer olmayan tevkîfî (vahye dayalı) bir ilimdir. Kendisinden sonrasına muhtaç olmayan müstakil bir manaya hamledildiklerinde, hepsinde tam duruş (vakf-ı tâm) yapılır. Bu da surelere isim kılınmadıklarında ve seslerin ünlenmesi gibi telaffuz edildiklerinde veya { الم * اللَّهُ } ayetinde olduğu gibi mahzuf bir mübtedanın tek başına haberi kılındıklarında geçerlidir; yani "Bu { الم }'dir" denip sonra "Allah, O'ndan başka ilah yoktur, Hayy ve Kayyûm'dur" diye başlanması gibidir. Bu sure başlarını surelerin isimleri kılanlara göre bunların irapta yeri vardır; zira onun nezdinde bunlar diğer alem (özel) isimler gibidir. O da mübteda olarak merfû, yahut kendileriyle yemin edilmesinin caiz olması sebebiyle meftûh (mensûb) ya da mecrûrdur ve iki lehçeye göre "Ahlallâh" ve "Allâh" konumundadır. Bunları sure isimleri kılmayanlara göre ise...
60. Metin
لم يتصور أن يكون لها محل في مذهبه كما لا محل للجملة المبتدأة
...başlangıç cümlesinin irapta yeri olmadığı gibi, kendi mezhebinde bunların da irapta bir yerinin olması düşünülemez.
61. Metin
البقرة (٢)
Bakara (2)
62. Metin
وللمفردات المعدودة
Ve sayılan tekil kelimelerin de [irapta yeri yoktur].
63. Metin
ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ (٢)
İşte o Kitap; onda hiçbir şüphe yoktur; takva sahipleri için bir hidayettir. (2)
64. Metin
{ذلك الكتاب} أي ذلك الكتاب الذي وعد به على لسان موسى وعيسى ﵉ أو ذلك إشارة إلى الم وإنما ذكّر اسم الإشارة والمشار إليه مؤنث وهو السورة لأن الكتاب إن كان خبره كان ذلك في معناه ومسماه مسماه فجاز إجراء حكمه عليه بالتذكير والتأنيث وإن كان صفته فالإشارة به إلى الكتاب صريحاً لأن اسم الإشارة مشار به إلى الجنس الواقع صفة له تقول هند ذلك الإنسان أو ذلك الشخص فعل كذا ووجه تأليف ذلك الكتاب مع الم إن جعلت الم إسماً للسورة أن يكون الم مبتدأ وذلك مبتدأ ثانيا والكتاب خبره والجملة خبر للمبتدأ الأول ومعناه أن ذلك هو الكتاب الكامل كأن ما عداه من الكتب في مقابلته ناقص كما تقول هو الرجل أي الكامل في الرجولية الجامع لما يكون في الرجال من مرضيات الخصال وأن يكون الم خبر مبتدأ محذوف أي هذه الم جملة وذلك الكتاب جملة أخرى وإن جعلت الم بمنزلة الصوت كان ذلك مبتدأ خبره الكتاب أي ذلك الكتاب المنزل هو الكتاب الكامل {لاَ رَيْبَ} لا شك وهو مصدر رابني إذا حصل فيك الريبة وحقيقة الريبة قلق النفس واضطرابها ومنه قوله ﵇ دع ما يريبك إلى مالا يريبك فإن الشك ريبة وإن الصدق طمأنينة أي فإن كون الأمر مشكوكاً فيه مما تقلق له النفس ولا تستقر وكونه صحيحاً صادقاً مما تطمئن له وتسكن ومنه ريب الزمان وهو ما يقلق النفوس ويشخص بالقلوب من نوائبه وإنما نفى الريب على سبيل الاستفراق وقد ارتاب فيه كثير لأن المنفي كونه متعلقاً للريب ومظنة له لأنه من وضوح الدلالة له وسطوع البرهان بحيث لا ينبغي لمرتاب أن يقع فيه لا أن أحداً لا يرتاب وإنما لم يقل لا فيه ريب كما قال لا فيها غول
{ ذلك الكتاب } “İşte o Kitap”; yani Musa ve İsa aleyhimesselâm'ın diliyle vadedilen o kitaptır; yahut { ذلك }, { الم }'e işarettir. İşaret edilen müennes (sure) olduğu halde işaret isminin müzekker getirilmesi; şayet { الكتاب } onun haberi ise, { ذلك } onun anlamında ve müsemması (adlandırılanı) da onun müsemması olduğundan müzekkerlik ve müenneslik hükmünü ona uygulamak caiz olduğundandır. Şayet onun sıfatı ise, işaret doğrudan kitaba yapılmış olur; zira işaret ismi, kendisine sıfat olan cinse işaret eder. Nitekim "Hind, falan şeyi yapan şu insandır veya şu şahıstır" dersin. { الم } sure ismi kılındığında { ذلك الكتاب } ile terkip ediliş şekli şöyledir: { الم } birinci mübteda (özne), { ذلك } ikinci mübteda ve { الكتاب } onun haberi (yüklemi) olur; bu cümle de birinci mübtedanın haberi olur. Manası: "İşte o, tam ve mükemmel kitaptır" demektir; sanki onun dışındaki kitaplar onun karşısında eksik gibidir. Nitekim "O [tam bir] adamdır" dersin; yani adamlıkta kemale ermiş, erkeklerde bulunması beğenilen hasletleri kendisinde toplamış kimsedir. Diğer bir şekil ise { الم } mahzuf bir mübtedanın haberi olur; yani "Bu { الم }'dir" ayrı bir cümle, { ذلك الكتاب } başka bir cümle olur. Şayet { الم } ses kabilinden kılınırsa, { ذلك } mübteda, haberi de { الكتاب } olur; yani "İşte o indirilen Kitap, tam ve mükemmel olan Kitaptır." { لاَ رَيْبَ } “hiçbir şüphe yoktur”; *rayb* (رَيْب), şüphe demektir. Sende kuşku uyandırdığında kullanılan *râbenî* (رابني) fiilinin mastarıdır. Kuşkunun (rîbe) hakikati, nefsin tedirgin olması ve çalkantısıdır. Peygamber aleyhisselâm'ın şu hadisi de bu kabildendir: { دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لَا يَرِيبُكَ فَإِنَّ الشَّكَّ رِيبَةٌ وَإِنَّ الصِّدْقَ طُمَأْنِينَةٌ } “Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene bak. Zira şüphe huzursuzluktur, doğruluk ise sükûnettir.” Yani bir meselenin şüpheli olması, nefsin onunla tedirgin olduğu ve durulmadığı şeylerdendir; sahih ve doğru olması ise nefsin onunla mutmain olduğu ve yatıştığı şeylerdendir. *Raybü'z-zamân* (zamanın felaketleri) tabiri de buradan gelir ki, bu da musibetleriyle nefisleri tedirgin eden ve kalpleri yerinden oynatan şeydir. Birçok kimse onda şüpheye düştüğü halde şüphenin istiğrak (kapsayıcı) yoluyla nefyedilmesi; nefyedilen şeyin, onun şüphenin konusu ve zannın yeri olması sebebiyledir. Zira o, delaletinin açıklığı ve bürhanının parlaklığı bakımından şüphe eden birinin onda şüpheye düşmemesi gereken bir konumdadır; yoksa hiç kimsenin şüphe etmediği anlamına gelmez. { لاَ فِيهَا غَوْلٌ } “Onda hiçbir baş dönmesi/sersemlik yoktur” buyrulduğu gibi burada { لا فيه ريب } denilmemiştir;
65. Metin
لأن المراد في إيلاء الريب حرف النفي نفي الريب عنه وإثبات أنه حق لا باطل كما يزعم الكفار ولو أولى الظرف لقصد إلى ما يعد عن المراد وهو أن كتاباً آخر فيه ريب لافيه كما قصد في قوله تعالى لاَ فِيهَا غول ففيه تفضيل خمر الجنة على خمور الدنيا بأنها لا تغتال العقول كما تغتالها هي والوقف على فيه هو المشهور وعن نافع وعاصم أنهما وقفاً على ريب ولا بد للواقف من أن ينوي خبراً والتقدير لا ريب فيه {فِيهِ هُدًى} فيه بإشباع كل هاء مكى ووافقه حفص فى فيه مهانا وهو الأصل كقولك مررت به ومن عنده وفي داره وكما لا يقال في داره ومن عنده وجب أن لا يقال فيه وقال سيبويه ما قاله مؤد إلى الجمع بين ثلاثة أحرف سواكن الياء قبل الهاء والهاء إذاً الهاء
zira nefiy edatının (lâ) hemen peşinden "rayb" kelimesinin getirilmesinden maksat, kâfirlerin iddia ettiği gibi onda şüphenin bulunmadığını ve onun batıl değil hak olduğunu ispat etmektir. Şayet zarf (fîhi) öne alınsaydı, kastedilen manadan uzaklaşılmış olunurdu ki o da "onda değil de başka bir kitapta şüphe vardır" manası olurdu; tıpkı Allah Teâlâ'nın { لاَ فِيهَا غَوْلٌ } sözünde kastedildiği gibi. Zira orada cennet şarabının, dünya şarapları gibi akılları baştan almadığı belirtilerek onlara üstünlüğü ifade edilmiştir. { فِيهِ } üzerinde durmak meşhurdur; Nâfi ve Âsım'dan ise { رَيْبَ } kelimesinde durdukları rivayet edilmiştir. Orada duran kimsenin zihninde bir haber takdir etmesi gerekir; takdiri ise "Onda hiçbir şüphe yoktur" (lâ raybe fîhi) şeklindedir. { فِيهِ هُدًى } Mekkî (İbn Kesîr) kıraatinde her he zamirini işbâ ile (uzatarak) okumuştur; Hafs da { فِيهِ مُهَانًا } ayetinde ona uymuştur. Asıl olan da budur; nitekim { مررت به } (ona uğradım), { ومن عنده } (onun katından) ve { وفي داره } (onun evinde) dersin. { في داره } ve { من عنده } denilmediği gibi, { فيه } de [uzatılmadan] denilmemesi gerekirdi. Sîbeveyh şöyle demiştir: Onun söylediği, üç sakin harfi bir araya getirmeye götürür: He'den önceki ye ve he; zira he...
66. Metin
المتحركة في كلامهم بمنزلة الساكنة لأن الهاء خفية والخفي قريب من الساكن والياء بعدها والهدى مصدر على فعل كالبكا وهو الدلالة الموصلة إلى البغية بدليل وقوع الضلالة فى مقابلة في قوله أولئك الذين اشتروا الضلالة بالهدى وإنما قيل هدى {لّلْمُتَّقِينَ} والمتقون مهتدون لأنه كقولك للعزيز المكرم أعزك الله وأكرمك تريد طلب الزيادة على ما هو ثابت فيه واستدامته كقوله اهدنا الصراط المستقيم ولأنه سماهم عند مشارفتهم لا كتساء لباس التقوى متقين كقوله ﵇
...kelamlarında harekelense bile sakin hükmündedir; çünkü he harfi hafîdir (gizlidir) ve hafî olan da sakine yakındır; bir de ondan sonraki ye harfidir. *Hüdâ* (هُدًى), *bükâ* (بُكاء) gibi *fa'al* (فَعَل) vezninde bir mastardır; hedefe ulaştıran delalet (rehberlik) demektir. Bunun delili { أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى } “İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın alanlardır” ayetinde sapıklığın onun karşısında yer almasıdır. Müttakiler zaten hidayet bulmuş oldukları halde { لِلْمُتَّقِينَ } “müttakiler için bir hidayettir” buyrulmasının sebebi; değerli ve ikram edilen birine "Allah sana izzet ve ikram versin" demen gibidir ki, bunda onda sabit olan şeyin artmasını ve devamını istemek kastedilir; nitekim { اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ } “Bizi doğru yola ilet” ayetinde de böyledir. Bir diğer sebep de, takva elbisesini giymeye yaklaştıklarında onları müttaki olarak isimlendirmesidir; tıpkı Peygamber aleyhisselâm'ın şu buyruğunda olduğu gibi:
67. Metin
الذين (٣)
Onlar ki (3)
68. Metin
من قتل قتيلاً فله سلبه وقول ابن عباس رضى الله عنهما إذا أراد أحدكم الحج فليعجل فإنه يمرض المريض فسمى المشارف للقتل والمرض قتيلاً ومريضاً ولم يقل هدى للضالين لأنهم فريقان فريق علم بقاءهم على الضلالة وفريق علم أن مصيرهم إلى الهدى وهو هدى لهؤلاء فحسب فلو جئ بالعبارة المفصحة عن ذلك لقيل هدى للصائرين إلى الهدى بعد الضلال فاختصر الكلام بإجرائه على الطريقة التي ذكرنا فقيل هدى للمتقين مع أن فيه تصديراً للسورة التي هي أولى
{ مَنْ قَتَلَ قَتِيلًا فَلَهُ سَلَبُهُ } “Kim birini öldürürse öldürdüğü kimsenin üzerinden çıkanlar onundur” ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın: "Sizden biri hacca gitmek isterse acele etsin; zira hasta hastalanır" sözünde olduğu gibi, öldürülmeye veya hastalanmaya yaklaşan kimseye "öldürülmüş" veya "hasta" denilmiştir. "Sapanlar için hidayettir" denilmemiştir; çünkü onlar iki gruptur: Bir grubun sapıklık üzere kalacağı bilinmiştir, bir grubun ise hidayete ereceği bilinmiştir ve Kur'an yalnızca bunlar için bir hidayettir. Şayet bunu açıkça ifade eden bir lafız getirilseydi, "Sapıklıktan sonra hidayete erecek olanlar için bir hidayettir" denilirdi. Zikrettiğimiz üslup üzere söz kısaltılmış ve { هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ } denilmiştir. Bununla birlikte, iki parlak surenin ilki ve Kur'an'ın zirvesi olan bu surenin başında Allah'ın veli kullarının zikredilmesi de bulunmaktadır.
69. Metin
الزهراوين وسنام القرآن بذكر أولياء الله والمتقى في اللغة اسم فاعل من قولهم وقاه فاتقى ففاؤها واو ولامها ياء وإذا بنيت من ذلك افتعل قلبت الواو تاء وأدغمتها في التاء الأخرى فقلت اتقى والوقاية فرط الصيانة وفي الشريعة من يقي نفسه تعاطى ما يستحق به العقوبة من فعل أو ترك ومحل هدى الرفع لأنه خبر مبتدأ محذوف أو خبر مع لا ريب فيه لذلك أو النصب على الحال من الهاء في فيه والذي هو أرسخ عرقاً فى البلاغة أن يقا إن قوله الم جملة برأسها أو طائفة من حروف المعجم مستقلة بنفسها وذلك الكتاب جملة ثاينة ولا ريب فيه ثالثة وهدى للمتقين رابعة وقد أصيب بترتيبها مفصل البلاغة حيث جئ بها متناسقة هكذا من غير حرف عطف وذلك لمجيئها متآخية آخذاً بعضها بعنق بعض فالثانية متحدة بالأولى معتنقة لها وهلم جر إلى الثالثة والرابعة بيان ذلك أنه نبه أولاً على أنه الكلام المتحدى به ثم أشير إليه بأنه الكتاب المنعوت بغاية الكمال فكان تقرير الجهة التحدي ثم نفى عنه أن يتشبث به طرف من الريب فكان شهادة وتسجيلاً بكماله لأنه لا كمال أكمل مما للحق واليقين ولا نقص أنقص مما للباطل والشبهة وقيل لعالم فيم لذتك قال في حجة تتبختر اتضاحا وفى شبهة تتضاءل افتضاحا ثم أخبر عنه بأنه هدى للمتقين فقرر بذلك كونه يقيناً لا يحوم الشك حوله وحقاً لا يأتيه الباطل من بين يديه ولا من خلفه ثم لم تخل كل واحدة من الأربع بعد أن رتبت هذا الترتيب الأنيق ونظمت هذا النظم الرشيق من نكتة ذات جزالة ففي الأولى الحذف والرمز إلى المطلوب بألطف وجه وفي الثانية ما في التعريف من الفخامة وفي الثالثة ما في تقديم الريب على الظرف وفي الرابعة الحذف ووضع المصدر الذي هو هدى موضع الوصف الذي هو هاد كأن نفسه هداية وإيراده منكراً ففيه إشعار بأنه هدى لا يكتنه كنهه والإيجاز في ذكر المتقين كما مر
*Müttakî* (مُتَّقِي) kelimesi lügatte, Arapların "Onu korudu, o da korundu" (وقاه فاتقى) sözünden türemiş bir ism-i fâildir. Kelimenin fa'ul-fiili vav, lâmü'l-fiili ise ye'dir. Bundan *iftiâl* babı kurduğunda vav harfi te'ye dönüştürülür ve diğer te harfine idgam edilerek *ittekâ* (اتَّقَى) dersin. *Vikāye* (وقاية) ise aşırı derecede korunmaktır. Şeriatta ise müttaki; fiil veya terk suretiyle cezayı hak ettirecek şeyleri yapmaktan nefsini koruyan kimsedir. *Hüdâ* kelimesinin iraptaki yeri ref'tir; zira mahzuf bir mübtedanın haberidir yahut { لا ريب فيه } ile birlikte { ذلك } için haberdir; ya da { فيه } içindeki he zamirinden hâl olarak nasbtır. Belagat açısından en köklü ve sağlam olan görüş şudur: { الم } başlı başına bir cümle veya hece harflerinden müstakil bir gruptur; { ذلك الكتاب } ikinci bir cümle, { لا ريب فيه } üçüncü cümle, { هدى للمتقين } ise dördüncü cümledir. Bunlar atıf harfi olmaksızın birbirini böyle ahenkle takip edecek şekilde getirilerek belagatin tam can damarına isabet edilmiştir. Bu da birbirine kardeş gibi gelip birinin diğerinin boynuna sarılmasındandır. İkinci cümle birinciyle birleşip ona sarılmıştır ve üçüncü ile dördüncüye kadar bu böyle devam eder. Bunun açıklaması şudur: İlkin, onun kendisiyle meydan okunan kelam olduğuna dikkat çekilmiş, sonra onun kemalin nihayetiyle nitelenen bir Kitap olduğuna işaret edilmiştir ki bu meydan okuma yönünün pekiştirilmesidir. Ardından ona herhangi bir şüphenin ilişeceğine dair ihtimal nefyedilmiştir ki bu onun kemaline bir şehadet ve tescildir; çünkü hak ve yakînin kemalinden daha mükemmel bir kemal, batıl ve şüphenin noksanlığından daha noksan bir noksanlık yoktur. Nitekim bir âlime "Lezzetin necededir?" diye sorulduğunda; "Açıklığıyla salınan bir hüccette ve rezilliğiyle küçülen bir şüphededir" demiştir. Daha sonra onun müttakiler için bir hidayet olduğu bildirilmiştir ki böylece onun etrafında şüphe dolaşmayan bir yakîn ve önünden de ardından da batılın kendisine yaklaşamayacağı bir hak olduğu pekiştirilmiştir. Sonra bu dört cümlenin her biri, bu zarif tertip ve akıcı nazım üzere dizildikten sonra, azametli bir nükteden hali kalmamıştır: Birincisinde hazif ve matluba en latif vecihle işaret vardır. İkincisinde marifeliğin (belirliliğin) getirdiği azamet vardır. Üçüncüsünde "rayb"ın zarftan öne geçirilmesindeki nükte vardır. Dördüncüsünde ise hazif ve *hâdî* (hidayet eden) şeklindeki sıfat makamına *hüdâ* (hidayet) mastarının konulması vardır; sanki onun bizzat kendisi hidayettir. Ayrıca nekire kılınmasında hakikatinin tam olarak kavranamayacak derecede bir hidayet olduğuna işaret ve daha önce geçtiği üzere müttakilerin zikrindeki îcâz (özlülük) vardır.
70. Metin
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (٣)
Onlar ki gayba inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (3)
71. Metin
{الذين} في موضع رفع أو نصب على المدح أي هم الذين يؤمنون أو أعني الذين يؤمنون أو هو مبتدأ وخبره أولئك على هدى أو جر على أنه صفة للمتقين وهي صفة واردة بياناً وكشفاً للمتقين كقولك زيد الفقيه المحقق لاشتمالها على ما أسست عليه حال المتقين من الإيمان الذي هو أساس الحسنات والصلاة والصدقة فهما العبادات البدنية والمالية وهما العيار على غيرهما ألا ترى أن النبي ﵇ سمى الصلاة عماد الدين وجعل الفاصل بين الإسلام والكفر ترك الصلاة وسمى الزكاة قنطرة الإسلام فكان من شأنهما استتباع سائر العبادات ولذلك اختصر الكلام بأن استغنى عن عد الطاعات بذكر
{ الذين } kelimesi övgü (medih) üzere merfû veya mensûb konumdadır; yani "Onlar iman edenlerdir" veya "İman edenleri kastediyorum" demektir; yahut mübtedadır ve haberi { أُولَئِكَ عَلَى هُدًى } cümlesidir; ya da { لِلْمُتَّقِينَ } için sıfat olarak mecrûrdur. Bu sıfat, müttakileri açıklamak ve ortaya koymak için gelmiş bir sıfattır; tıpkı "Zeyd, muhakkik fakihtir" demen gibidir. Çünkü bu sıfat; müttakilerin durumunun üzerine bina edildiği, iyiliklerin esası olan imanı, namazı ve sadakayı içermektedir. Bu ikisi ise bedenî ve mâlî ibadetlerdir ve diğer ibadetlerin miyarıdır (ölçüsüdür). Görmez misin ki Peygamber aleyhisselâm namazı dinin direği kılmış, İslam ile küfür arasındaki ayrımı namazın terki yapmış ve zekâtı İslam'ın köprüsü olarak isimlendirmiştir. Dolayısıyla bu iki ibadetin şanı, diğer bütün ibadetleri peşinden sürüklemektir. Bu sebeple taatleri tek tek saymaktan müstağni kalınarak söz kısaltılmış ve...
72. Metin
البقرة (٣ _ ٤)
Bakara (3-4)
73. Metin
ما هو كالعنوان لها مع مافى ذلك من الإفصاح عن فضل هاتين العبادتين أو صفة مسرودة مع المتقين تفيد غير فائدتها كقولك زيد الفقيه المتكلم الطبيب ويكون المراد بالمتقين الذين يجتنبون السيئات {يُؤْمِنُونَ} يصدقون وهو إفعال من الأمن وقولهم آمنه أي صدقه وحقيقته أمنه التكذيب والمخالفة وتعديته بالباء لتضمنه معنى أقر واعترف {بالغيب} بما غاب عنهم مما أنبأهم به النبي ﵇ من أمر البعث والنشور والحساب وغير ذلك فهو بمعنى الغائب تسمية بالمصدر من قولك غاب الشئ غيباً هذا إن جعلته صلة للإيمان وإن جعلته حالاً كان بمعنى الغيبة والخفاء أي يؤمنون غائبين عن المؤمن به وحقيقته متلبسين بالغيب والإيمان الصحيح أن يقر باللسان ويصدق بالجنان والعمل ليس بداخل في الإيمان {وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ} أي يؤدونها فعبر عن الأداء بالإقامة لأن القيام بعض أركانها كما عبر عنه بالقنوت وهو القيام وبالركوع والسجود والتسبيح لوجودها فيها أو أريد بإقامة الصلاة تعديل أركانها من أقام العود إذا قومه والدوام عليها والمحافظة من قامت السوق إذا نفقت لأنه إذا حوفظ عليها كانت كالشئ النافق الذي تتوجه إليه الرغبات
...onların adeta başlığı niteliğinde olan şey zikredilmiştir; bununla birlikte bu iki ibadetin fazileti de açıklanmıştır. Yahut müttakiler ile birlikte ardı ardına sıralanan ve onun sağladığı faydadan başka bir fayda ifade eden bir sıfattır; tıpkı "Zeyd fakih, kelamcı ve doktordur" demen gibi. Bu durumda müttakilerden maksat, kötülüklerden sakınanlar olur. { يُؤْمِنُونَ } “inanırlar/tasdik ederler”; *ef'ale* (إِفْعَال) babından *emn* (أَمْن) kökünden gelir. "Ona inandı/güvendi" (آمنه) sözü, "onu tasdik etti" demektir; hakikati ise onu yalanlamaktan ve ona muhalefet etmekten emin kıldı demektir. Harf-i cer olan be (بِ) ile geçişli kılınması ise ikrar ve itiraf anlamını tazammun etmesindendir (içermesindendir). { بِالْغَيْبِ } “gayba”; Peygamber aleyhisselâm'ın kendilerine haber verdiği yeniden dirilme, mahşer, hesap ve benzeri şeylerden kendilerine gizli kalan şeylere demektir. Bu durumda mastarın ism-i fâil yerine kullanılması kabilinden "gaybda olan" manasındadır; nitekim "bir şey gaip oldu" (غاب الشيء غيبا) denir. Bu, onu imanın sılası (müteallakı) kılman durumundadır. Şayet hâl kılarsan, "gaip olma ve gizlilik" manasında olur; yani inanılan şeyden uzakta ve gaip iken inanırlar demektir, hakikati ise gayb haliyle vasıflanmış olmalarıdır. Sahih olan iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir; amel ise imanın içine dahil değildir. { وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ } “namazı ikame ederler/kılarlar”; yani onu eda ederler. Eda etme fiili "ikame" kelimesiyle ifade edilmiştir; çünkü kıyam (ayakta durmak) onun rükünlerinden biridir; tıpkı namazın içinde bulunmalarından ötürü kunût (kıyam), rükû, secde ve tesbih kelimeleriyle ifade edilmesi gibi. Yahut namazı ikame etmekten maksat; çubuğu düzelttiğinde söylenen "çubuğu doğrulttu" (أقام العود) ifadesinden hareketle rükünlerini tam ve düzgün yapmak, ona devam etmek ve onu muhafaza etmektir; tıpkı revaca girdiğinde söylenen "pazar canlandı/kuruldu" (قامت السوق) sözü gibi. Zira namaz muhafaza edildiğinde, rağbet edilen revaçtaki bir meta gibi olur;
74. Metin
وإذا أضيعت كانت كالشئ الكاسد الذي لا يرغب فيه والصلاة فعلة من صلى كالزكاة من زكى وكتابتها بالواو على لفظ المفخم وحقيقة صلى حرك الصلوين أي الأليتين لأن المصلي يفعل ذلك في ركوعه وسجوده وقيل للداعي مصل تشبيهاً له في تخشعه بالراكع والساجد {وَمِمَّا َرَزَقْنَاهُمْ} أعطيناهم وما بمعنى الذي {يُنفِقُونَ} يتصدقون أدخل من التبعيضية صيانة لهم عن التبذير المنهي عنه وقدم المفعول دلالة على كونه أهم والمراد به الزكاة لاقترانه بالصلاة التي هي أختها أو هى وغيرها من النفقات في سبل الخير لمجيئه مطلقاً وأنفق الشئ وأنفذه إخوان كنفق الشئ ونفد وكل ما جاء مما فاؤه نون وعينه فاء فدال على معنى الخروج والذهاب ودلت الآية على أن الأعمال ليست من الإيمان حيث عطف الصلاة والزكاة على الإيمان والعطف يقتضى المغايره
zayi edildiğinde ise rağbet edilmeyen kesat bir mal gibi olur. *Salât* (صلاة) kelimesi, tıpkı *zekât*ın *zekkâ*dan gelmesi gibi *sallâ* fiilinin *fa'le* (فَعْلَة) vezninde bir ismidir; kalın okunuş lafzına göre vav ile yazılır. *Sallâ*nın hakiki anlamı "iki kalça kemiğini hareket ettirdi" demektir; çünkü namaz kılan kimse rükû ve secdesinde bunu yapar. Dua eden kimseye de rükû ve secde edene huşûundaki benzerliğinden ötürü *musallî* (namaz kılan/dua eden) denilmiştir. { وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ } “kendilerine rızık olarak verdiklerimizden”; kendilerine ihsan ettiğimiz şeylerden demektir. *Mâ* (ما), *ellezî* (الذي) manasındadır. { يُنفِقُونَ } “infak ederler/harcarlar”; sadaka verirler demektir. Nehyedilen israftan ve saçıp savurmaktan onları korumak için teb'îz (kısmîlik) ifade eden *min* (مِنْ) edatı dahil edilmiştir. Mef'ûlün öne alınması, onun daha önemli olduğuna delalet etmek içindir. Namazın kardeşi olan zekât ile birlikte anılması sebebiyle bundan maksat zekâttır; yahut mutlak olarak gelmesi sebebiyle zekât ve hayır yollarındaki diğer harcamalardır. *Enfeka'ş-şey'e* (أنفق الشيء) ile *enfedehû* (أنفذه) kelimeleri, tıpkı *nefeka'ş-şey'ü* (نفق الشيء - tükendi) ile *nefide* (نفد) gibi birbirinin kardeşidir. Fa'ul-fiili nûn, aynü'l-fiili fe olan her kelime çıkış ve gitme manasına delalet eder. Bu ayet, namaz ve zekâtın imana atfedilmiş olması sebebiyle amellerin imandan olmadığına delalet etmiştir; zira atıf başkalığı (muğayereti) gerektirir.
75. Metin
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٤)
Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inananlar ve ahirete de kesin olarak iman edenler onlardır. (4)
76. Metin
{والذين يُؤْمِنُونَ} هم مؤمنو أهل الكتاب كعبد الله بن سلام وأضرابه من الذين آمنوا بكل وحي أنزل من عند الله وأيقنوا بالآخرة إيقاناً زال معه ما كانوا عليه ن أنه لا يدخل الجنة إلا من كان هوداً أو نصارى وأن النار لن تمسهم إلا أياماً معدودات ثم إن عطفتهم على الذين يؤمنون بالغيب دخلوا في جملة المتقين وإن عطفتهم على المتقين لم يدخلوا فكأنه قيل هدى للمتقين وهدى للذين يؤمنون بما أنزل إليك أو المارد به وصف الأولين ووسط العاطف كما يوسط بين الصفات في قولك هو الشجاع والجواد وقوله ... إلى الملك القرم وابن الهمام ... وليث الكتيبة في المزدحم ...
{ والذين يُؤْمِنُونَ } “Ve onlar ki inanırlar”; bunlar Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi Ehl-i Kitap'tan iman eden kimselerdir; onlar Allah katından indirilen her vahye inanmış ve ahirete öyle kesin bir şekilde inanmışlardır ki, bununla cennete sadece yahudi veya hristiyan olanların gireceği ve cehennem ateşinin kendilerine sayılı günler dışında dokunmayacağı şeklindeki önceki inançları ortadan kalkmıştır. Şayet onları { الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ } üzerine atfedersen, müttakiler zümresine dahil olurlar; şayet { لِلْمُتَّقِينَ } üzerine atfedersen dahil olmazlar; sanki "müttakiler için bir hidayettir ve sana indirilene inananlar için bir hidayettir" denilmiş gibi olur. Yahut bundan maksat önceki müminlerin sıfatlandırılmasıdır; tıpkı "O, cesur ve cömerttir" demende veya şairin şu beytinde olduğu gibi sıfatlar arasına atıf harfi girmiştir: ... Yiğit hükümdara ve şerefli lidere ... ... Ve savaş meydanındaki birliğin aslanına ...
77. Metin
والمعنى أنهم الجامعون بين تلك الصفات وهذه {بِمَا أُنزَلَ إِلَيْكَ} يعني القرآن والمراد جميع القرآن لا القدر الذي سبق إنزاله وقت إيمانهم لأن الإيمان بالجميع واجب وإنما عبر عنه بلفظ
Manası: Onlar, hem o sıfatları hem de bu sıfatları kendilerinde toplayan kimselerdir. { بِمَا أُنزَلَ إِلَيْكَ } “sana indirilene”; yani Kur'an'a demektir. Maksat Kur'an'ın tamamıdır, iman ettikleri vakit daha önce indirilmiş olan miktar değildir; çünkü tamamına iman etmek farzdır. Kur'an'ın bir kısmı henüz indirilmesi beklenir durumda olsa da...
78. Metin
البقرة (٤ _ ٦)
Bakara (4-6)
79. Metin
الماضي وان كان بعضه مترقبا تغليبا على ما لم يوجد ولأنه إذا كان بعضه نازلاً وبعضه منتظر النزول
...henüz inmemiş olanlar üzerine galebe yoluyla geçmiş zaman lafzıyla ifade edilmiştir. Ayrıca bir kısmı inmiş ve bir kısmının da inmesi bekleniyorsa...
80. Metin
جعل كأن كله قد نزل {وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ} يعنى سائر الكتب المنزلة على النبيين {وبالآخرة} وهي تأنيث الآخر الذي هو ضد الأول وهي صفة والموصوف محذوف وهو الدار بدليل قوله تلك الدار الآخرة وهي من الصفات الغالبة وكذلك الدنيا وعن نافع أنه خففها بأن حذف الهمزة وألقى حركتها على اللام {هُمْ يُوقِنُونَ} الإيقان إتقان العلم بانتفاء الشك والشبهة عنه
...tamamı inmiş gibi kabul edilir. { وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ } “senden önce indirilenlere”; yani peygamberlere indirilen diğer bütün kitaplara demektir. { وَبِالآخِرَةِ } “ve ahirete de”; *âhir* (son) kelimesinin müennesidir ki *evvel*in (ilk) zıddıdır. Bu bir sıfattır, mevsûfu ise mahzuftur ve o da "yurt" (dâr) kelimesidir; bunun delili { تِلْكَ الدَّارُ الآخِرَةُ } ayetidir. Bu kelime galip sıfatlardandır, *dünya* da böyledir. Nâfi'den hemzeyi hazfedip harekesini lâm'a vererek teshil ile okuduğu rivayet edilmiştir. { هُمْ يُوقِنُونَ } “kesin olarak inanırlar”; *îkān* (إيقان), şüphe ve tereddüdün giderilmesiyle bilginin sağlamlaşması (kesinleşmesi) demektir.
81. Metin
أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (٥)
İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (5)
82. Metin
{أولئك على هُدًى} الجملة في موضع الرفع إن كان الذين يؤمنون بالغيب مبتدأ وإلا فلا محل لها ويجوز أن يجري الموصول الأول على المتقين وأن يرتفع الثاني على الابتداء وأولئك خبره ويجعل اختصاصهم بالهدى والفلاح تعريضاً بأهل الكتاب الذين لا يؤمنون بنبوة رسول الله ﷺ وهم ظانون أنهم على الهدى وطامعون أنهم ينالون الفلاح عند الله ومعنى الاستعلاء في على هدى مثل لتمكنهم من الهدى واستقرارهم عليه وتمسكهم به بحيث شبهت حالهم بحال من اعتلى الشئ وركبه ونحوه هو على الحق وعلى الباطل وقد صرحوا بذلك في قولهم جعل الغواية مركباً وامتطى الجهل واقتعد غارب الهوى ومعنى هدى {مّن رَّبّهِمُ} أي أوتوه من عنده ونكر هدى ليفيد ضرباً مبهماً لا يبلغ كنهه كأنه قيل على أي هدى ونحوه لقد وقعت على لحم أي على لحم عظيم {وأولئك هُمْ المفلحون} أي الظافرون بما طلبوا الناجون عما هربوا فالفلاح درك البغية والمفلح الفائز بالبغية كأنه الذي انفتحت له وجوه الظفر والتركيب دال على معنى الشق والفتح وكذا أخواته في الفاء والعين نحو فلق وفلذ وفلى وجاء بالعطف هنا بخلاف قوله {أولئك كالأنعام بَلْ هُمْ أضل أولئك هم الغافلون} لاختلاف الخبرين المقتضيين للعطف هنا واتحاد الغفلة والتشبيه بالبهائم ثمّ فكانت الثانية مقررة للأولى فهي من العطف بمعزل وهم فصل وفائدته الدلالة على أن الوارد بعده خبر لاصفة والتوكيد وإيجاب أن فائدة المسند ثابتة للمسند إليه دون غيره أو هو مبتدأ
{ أُولَئِكَ عَلَى هُدًى } “İşte onlar bir hidayet üzeredirler”; şayet { الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ } mübteda ise bu cümle ref konumundadır; aksi takdirde irapta yeri yoktur. Birinci ism-i mevsûlün müttakilere sıfat kılınması, ikincisinin ise mübteda olarak merfû kılınıp { أُولَئِكَ } cümlesinin onun haberi olması da caizdir. Hidayet ve kurtuluşun (felâh) onlara tahsis edilmesi, kendilerini hidayet üzere sanan ve Allah katında kurtuluşa ereceklerini uman fakat Resûlullah ﷺ'in peygamberliğine inanmayan Ehl-i Kitap'a üstü kapalı bir dokundurma (ta'rîz) kılınabilir. { عَلَى هُدًى } ifadesindeki istilâ (üzere olma) manası; durumları bir şeye binen ve onun üzerine kurulan kimsenin durumuna benzetilerek, hidayeti elde etmeleri, onun üzerinde sabit kalmaları ve ona sımsıkı tutunmaları için bir temsildir. "O hak üzeredir" veya "batıl üzeredir" ifadeleri de böyledir. Nitekim Araplar açıkça "Sapıklığı binek edindi", "Cehalete bindi" ve "Hevanın sırtına oturdu" demişlerdir. { مِّن رَّبِّهِمْ } “Rablerinden” ifadesinin manası; yani O'nun katından kendilerine verilmiştir demektir. *Hüdâ* kelimesinin nekire getirilmesi, hakikati tam kavranamayacak müphem bir türe işaret etmek içindir; sanki "nasıl yüce bir hidayet üzeredirler!" denilmiş gibidir. Nitekim "Büyük bir ete rastladın" manasında "Ete rastladın" denilir. { وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } “İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir”; yani aradıklarını elde edenler, kaçtıklarından ise kurtulanlardır. Zira *felâh* (فلاح), matluba (hedeflenen şeye) ulaşmaktır; *müflih* (مفلح) ise kendisine zafer yolları açılmış gibi matlubuna kavuşan kimsedir. Kelimenin kök harfleri (f-l-h), yarma ve açma manasına delalet eder; nitekim fa'ul ve aynü'l-fiili aynı olan *felaka* (فلق - yardı), *feleze* (فلذ - kesti) ve *felâ* (فلى - aradı/ayırdı) gibi kardeş kelimeler de böyledir. Burada { أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ } ayetinin aksine atıf harfiyle getirilmiştir; çünkü burada atfı gerektiren iki haber birbirinden farklıdır; orada ise gaflet ile hayvanlara benzetilme birdir (aynı manadadır), dolayısıyla ikinci cümle birinciyi pekiştirmektedir ve atıftan uzaktır. { هُمْ } kelimesi zamîr-i fasldır; faydası ise kendisinden sonra gelenin sıfat değil haber olduğuna delalet etmesi, tekit sağlaması ve müsnedin ifade ettiği hükmün başkasına değil sadece müsnedün ileyhe sabit olduğunu gerektirmesidir; yahut o bir mübtedadır...
83. Metin
والمفلحون خبره والجملة خبر أولئك فانظر كيف كرر الله ﷿ التنبيه على اختصاص المتقين بنيل مالا يناله أحد على طرق شتى وهي ذكر اسم الإشارة وتكريره ففيه تنبيه على أنهم كما ثبت لهم الأثرة بالهدى فهي ثابتة لهم بالفلاح وتعريف المفلحون ففيه دلالة على أن المتقين هم الناس الذين بلغك أنهم يفلحون في الآخرة كما إذا بلغك أن إنسانا قد تاب من أهل بلدك فاسخبرت من هو فقيل زيد التائب أي هو الذي أخبرت بتوبته وتوسيط الفصل بينه وبين أولئك ليبصرك مراتبهم ويرغبك في طلب ما طلبوا وينشطك لتقديم ما قدموا اللهم زينا بلباس التقوى واحشرنا في زمرة من صدرت بذكرهم سورة البقرة لما قدم ذكر أوليائه بصفاتهم المقربة إليه وبيَّن أن الكتاب هدى لهم قفى على أثره بذكر أضدادهم وهو العتاة المردة الذين لا ينفع فيهم الهدى بقوله
...ve { الْمُفْلِحُونَ } onun haberidir, cümle ise { أُولَئِكَ }'nin haberidir. Bakınız, Allah azze ve celle müttakilerin hiç kimsenin elde edemeyeceği şeyleri kazanmadaki hususiyetine çeşitli yollarla nasıl defalarca dikkat çekmiştir: İşaret ismini zikretmek ve onu tekrarlamak; bunda hidayetle seçkin kılındıkları gibi kurtuluşla da seçkin kılındıklarına dikkat çekme vardır. { الْمُفْلِحُونَ } kelimesinin marife getirilmesi; bunda müttakilerin, ahirette kurtuluşa ereceğini duyduğun o kimselerin ta kendileri olduğuna delalet vardır; tıpkı memleketinden birinin tövbe ettiğini işitip onun kim olduğunu sorduğunda sana "Tevbekâr olan Zeyd'dir" denilmesi gibi ki, yani "Tövbe ettiğini işittiğin kişi odur" demektir. Zamîr-i faslın onunla { أُولَئِكَ } arasına yerleştirilmesi ise, onların derecelerini sana göstermek, onların talep ettiğini talep etmeye seni teşvik etmek ve onların önden sunduklarını sunmaya seni gayrete getirmek içindir. Allahım, bizi takva elbisesiyle süsle ve bizi Bakara Suresi'nin başında zikredilen zümreyle birlikte haşreyle! Kendisine yaklaştıran vasıflarıyla dostlarını zikredip Kitab'ın onlar için bir hidayet olduğunu açıkladıktan sonra, hemen peşinden onların zıtlarını, yani hidayetin kendilerine fayda vermediği inatçı ve azgın kimseleri şu sözüyle zikretmiştir:
84. Metin
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (٦)
Şüphesiz inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler. (6)
85. Metin
{إِنَّ الذين كَفَرُواْ} الكفر ستر الحق بالجحود والتركيب دال على الستر ولذا سمي الزراع
{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا } “Şüphesiz inkâr edenler”; küfür, inkâr ederek hakkı örtmektir. Kelimenin kök yapısı örtmeye delalet eder. Bu sebeple çiftçiye...
86. Metin
البقرة (٦ _ ٧)
Bakara (6-7)
87. Metin
كافراوكذا الليل ولم يأت بالعاطف هنا كما في قوله إِنَّ الأبرار لَفِي نَعِيمٍ وَإِنَّ الفجار لفى جحيم لأن الجملة الأولى هنا مسوقة بياناً لذكر الكتاب لا خبراً عن المؤمنين وسيقت الثانية للإخبار عن الكفار بكذا فبين الجملتين تفاوت في المراد وهما على حد لا مجال للعطف فيه وإن كان مبتدأ على تقدير فهو كالجاري عليه والمراد بالذين كفروا أناس بأعيانهم علم الله أنهم لا يؤمنون كأبي جهل وابى لهب وأضرابهما {سواء عليهم أأنذرتهم أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ} بهمزتين كوفي وسواء بمعنى الاستواء وصف به كما يوصف بالمصادر ومنه قوله تعالى إلى كلمة سواء أي مستوية وارتفاعه على أنه خبر لإن وأنذرتهم أم لم تنذرهم مرتفع به على الفاعلية كأنه قيل أن الذين كفورا مستو
...tohumu örttüğü için *kâfir* denilmiştir; geceye de [karanlığıyla her şeyi örttüğü için] böyle denilmiştir. { إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ * وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ } ayetinde olduğu gibi burada atıf harfi getirilmemiştir; çünkü buradaki birinci cümle müminler hakkında bir haber olarak değil Kitab'ın zikrinin bir açıklaması olarak getirilmiştir; ikinci cümle ise kâfirler hakkında şu şekilde haber vermek üzere sevk edilmiştir. Dolayısıyla iki cümlenin kastedilen manası arasında farklılık vardır ve ikisi aralarında atfa yer olmayacak bir durumdadır; bir takdire göre mübteda olsa bile onun üzerinde cari olan gibidir. İnkâr edenlerden maksat, Ebû Cehil, Ebû Leheb ve benzerleri gibi Allah'ın iman etmeyeceklerini bildiği belirli kimselerdir. { سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ } “onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir”; Kûfeliler iki hemze ile okumuştur. *Sevâ'* (سَوَاءٌ), eşitlik (istivâ) manasındadır; mastarlarla nitelendiği gibi bununla da nitelenmiştir. Nitekim Allah Teâlâ'nın { إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ } “eşit/ortak bir kelimeye” yani eşit olan bir kelimeye ayeti de bundandır. Merfû olması { إِنَّ }'nin haberi olmasındandır. { أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ } cümlesi ise onunla fâil olarak merfûdur; sanki "İnkâr edenler için...
88. Metin
عليهم انذارك وعدمه والجملة خبر لإن وإنما جاز الإخبار عن الفعل مع أنه خبر أبداً لأنه من جنس الكلام المهجور فيه جانب اللفظ إلى جانب المعنى والهمزة وأم مجردتان لمعنى الاستواء وقد انسلخ عنهما معنى الاستفهام رأساً قال سيبويه جرى هذا على حرف الاستفهام كما جرى على حرف النداء في قولك اللهم اغفر لنا أيتها العصابة يعني أن هذا جرى على صورة الاستفهام ولا استفهام كما جرى ذلك على صورة النداء ولا نداء والإنذار التخويف من عقاب الله بالزجر عن المعاصي {لاَ يُؤْمِنُونَ} جملة مؤكدة للجملة قبلها أو خبر لإن والجملة قبلها اعتراض أو خبر بعد خبر والحكمة في الإنذار مع العلم بالإصرار إقامة الحجة وليكون الإرسال عاماً وليثاب الرسول
...uyarmanla uyarmaman eşittir" denilmiştir. Cümle { إِنَّ }'nin haberidir. Fiil daima haber olduğu halde onun hakkında haber verilmesinin caiz olması, lafız tarafının mana tarafı lehine terk edildiği söz kabilinden olmasındandır. Hemze ve *em* (أَمْ) edatları eşitlik manası için soyutlanmıştır ve ikisinden de soru manası tamamen sıyrılmıştır. Sîbeveyh şöyle demiştir: "Bu, senin { اللهم اغفر لنا أيتها العصابة } 'Allahım, şu topluluk olan bizleri bağışla' sözündeki nida harfinde cereyan ettiği gibi, soru harfinde de cereyan etmiştir." Yani bu durum, ortada bir nida olmadığı halde nida suretinde cereyan ettiği gibi, ortada bir soru olmadığı halde soru suretinde cereyan etmiştir. *İnzâr* (إنذار), günahlardan sakındırmak suretiyle Allah'ın azabıyla korkutmaktır. { لَا يُؤْمِنُونَ } “iman etmezler”; kendisinden önceki cümleyi pekiştiren bir cümledir veya { إِنَّ }'nin haberidir ve kendisinden önceki cümle ara cümlesidir (i'tirâziyedir), yahut haber üstüne haberdir. İnkârda ısrar edecekleri bilindiği halde uyarmanın hikmeti; delili ortaya koymak (ikāme-i hüccet), peygamber göndermenin umumi olması ve Resûl'ün sevap kazanması içindir.
89. Metin
خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (٧)
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de bir perde vardır ve onlar için büyük bir azap vardır. (7)
90. Metin
{خَتَمَ الله على قُلُوبِهِمْ} قال الزجاج الختم التغطية لأن فى الاستيثاق من الشئ بضرب الخاتم عليه تغطية له لئلا يطلع عليه وقال ابن عباس طبع الله على قلوبهم فلا يعقلون الخير يعني أن الله طبع عليها فجعلها بحيث لا يخرج منها ما فيها من الكفر ولا يدخلها ما ليس فيها من الإيمان وحاصل الختم والطبع خلق الظلمة والضيق في صدر العبد عندنا فلا يؤمن مادامت تلك الظلمة في قلبه وعند المعتزلة أعلام محض على القلوب بما يظهر للملائكة أنهم كفار فيلعنونهم ولا يدعون لهم بخير وقال بعضهم إن إسناد الختم إلى الله تعالى مجاز والخاتم في الحقيقة الكافر إلا أنه تعالى لما كان هو الذى أفدره ومكنه أسند إليه الختم كما يسند الفعل إلى السبب فيقال بنى الأمير المدينة لأن للفعل ملابسات شتى يلابس الفاعل والمفعول به والمصدر والزمان والمكان والمسبب له فإسناده إلى الفاعل حقيقة وقد يسند إلى هذه الأشياء مجازا لمضاهاتا الفاعل في ملابسة الفعل كما يضاهي الرجل الأسد في جرأته فيستعار له إسمه وهذا فرع مسألة خلق الأفعال {وعلى سَمْعِهِمْ} وحد السمع كما وحد البطن فى قوله
{ خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ } “Allah onların kalplerini mühürlemiştir”; Zeccâc şöyle demiştir: "Mühürlemek (hatm) örtmektir; çünkü bir şeye mühür basarak onu sağlama almakta, başkası muttali olmasın diye onu örtmek vardır." İbn Abbas şöyle demiştir: "Allah onların kalplerini damgalamıştır (tab' etmiştir), artık hayrı akledemezler." Yani Allah o kalpleri öyle bir duruma getirmiştir ki, içlerindeki küfür ondan çıkmaz ve içlerinde olmayan iman da ona girmez. Bizim [Ehl-i Sünnet'in] nezdimizde mühürleme ve damgalamanın neticesi; kulun göğsünde karanlık ve darlık yaratmaktır; dolayısıyla o karanlık kalbinde var oldukça iman etmez. Mutezile'ye göre ise bu, meleklerin onların kâfir olduğunu anlamaları, böylece onlara lanet edip onlar için hayır dua etmemeleri amacıyla kalpler üzerine konulan sırf bir işarettir. Bazıları da şöyle demiştir: Mühürlemenin Allah Teâlâ'ya isnadı mecazdır; gerçekte mühürleyen kâfirin kendisidir. Ancak onu buna muktedir kılan ve imkân veren Allah Teâlâ olduğu için, fiilin sebebe isnat edilmesi gibi mühürleme O'na isnat edilmiştir; nitekim "Emir şehri inşa etti" denilir. Zira fiilin çeşitli irtibatları vardır; fâille, mef'ûlle, mastarla, zamanla, mekânla ve o fiilin sebebiyle irtibat kurar. Fiilin fâile isnadı hakikattir; bazen de fiille irtibatında fâile benzediği için mecazi olarak bu şeylere isnat edilir; tıpkı cesaretinde aslana benzeyen adama onun isminin istiare edilmesi gibi. Bu da fiillerin yaratılması (halku'l-ef'âl) meselesinin bir fer'idir. { وَعَلَى سَمْعِهِمْ } “ve kulaklarını”; şairin şu sözünde karnı tekil getirdiği gibi sem'i (işitmeyi) tekil getirmiştir:
91. Metin
البقرة (٧ _ ٨)
Bakara (7-8)
92. Metin
كلوا في بعض بطنكم تعفوا
Karnınızın bir kısmıyla yiyin ki iffetli/ölçülü olasınız
93. Metin
لأمن اللبس ولأن السمع مصدر فى أصله يقال سمعت الشئ سمعاً وسماعاً والمصدر
Karışıklıktan emin olunduğu için ve sem' (işitme) kelimesi aslında mastar olduğu içindir. Nitekim "Bir şeyi işittim" (سمعت الشيء سمعا وسماعا) denilir. Mastar ise...
94. Metin
لا يجمع لأنه اسم جنس يقع على القليل والكثير فلا يحتاج فيه إلى التثنية والجمع فلمح الأصل وقيل المضاف محذوف اى وعلى مواضع سمعهم وقرئ على أسماعهم {وعلى أبصارهم غشاوة} بالرفع خبر ومبتدأ والبصر نور العين وهو ما يبصر به الرائي كما أن البصيرة نور القلب وهي ما به يستبصر ويتأمل وكأنهما جوهران لطيفان خلقهما الله تعالى فيهما آلتين للإبصار والاستبصار والغشاوة الغطاء فعالة من غشاه إذا غطاه وهذا البناء لما يشتمل على الشئ كالعصابة والعمامة والقلادة والأسماع داخلة في حكم الختم لا في حكم التغشية لقوله وَخَتَمَ على سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ على بَصَرِهِ غشاوة ولوقفهم على سمعهم دون قلوبهم ونصب المفضل وحده غشاوة بإضمار جعل وتكرير الجار في قوله وعلى سمعهم دليل على شدة الختم في الموضعين قال الشيخ الإمام أبو منصور بن على ﵀ الكافر لما لم يسمع قول الحق ولم ينظر فى نفسه وغيره من المخلوقات ليرى آثار الحدوث فيعلم أن لا بد له من صانع جعل كأن على بصره وسمعه غشاوة وإن لم يكن ذلك حقيقة وهذا دليل على أن الأسماع عنده داخلة في حكم التغشية والآية حجة لنا على المعتزلة في الأصلح فإنه أخبر أنه ختم على قلوبهم ولا شك أن ترك الختم أصلح لهم {وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ} العذاب مثل النكال بناء ومعنى لأنك تقول أعذب عن الشئ إذا أمسك عنه كما تقول نكل عنه والفرق بين العظيم والكبير أن العظيم يقابل الحقير والكبير يقابل الصغير فكأن العظيم فوق الكبير كما أن الحقير دون الصغير ويستعملان في الجثة والأحداث جميعاً تقول رجل عظيم وكبير تريد جثته أو خطره ومعنى التنكير أن على أبصارهم نوعاً من التغطية غير ما يتعارفه الناس وهو غطاء التعامي عن آيات الله ولهم من بين الآلام العظام نوع عظيم من العذاب لا يعلم كنهه إلا الله
...çoğul yapılmaz; çünkü az ve çok için kullanılan bir cins ismidir, bu yüzden onda tesniye ve ceme ihtiyaç duyulmaz; böylece kelimenin aslı gözetilmiştir. Muzâfın mahzuf olduğu da söylenmiştir; yani "onların işitme yerleri üzerine" demektir. { عَلَى أَسْمَاعِهِمْ } şeklinde de okunmuştur. { وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ } “gözlerinin üzerinde de bir perde vardır”; ref ile haber ve mübtedadır. Basar, gözün nurudur; yani gören kimsenin kendisiyle gördüğü şeydir; tıpkı basîretin kalbin nuru olup onunla kavranıp tefekkür edilmesi gibi. Sanki bunlar, Allah Teâlâ'nın görme ve basiretle idrak etme aleti olarak bu iki organda yarattığı iki latif cevherdir. *Gışâve* (غِشَاوَة), örtü demektir. Bir şeyi örttüğünde söylenen *ğaşşâhu* (غشاه) fiilinden *fiâle* (فِعَالَة) veznindedir; bu kalıp, *ısâbe* (baş bağı), *imâme* (sarık) ve *kılâde* (gerdanlık) gibi bir şeyi bütünüyle kuşatan şeyler için kullanılır. Kulaklar örtme hükmüne değil mühürleme hükmüne dahildir; zira Allah Teâlâ { وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً } “Kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözünün üzerine de bir perde çekmiştir” buyurmuştur; ayrıca kalplerinde değil kulaklarında durmuşlardır (vakf yapmışlardır). Sadece Mufaddal, mahzuf bir *ce'ale* (جعل) fiilini takdir ederek *gışâveten* şeklinde nasb ile okumuştur. { وَعَلَى سَمْعِهِمْ } ifadesinde harf-i cerrin tekrarlanması, her iki organda da mühürlemenin şiddetine delildir. İmam Şeyh Ebû Mansûr b. Ali rahimehullâh şöyle demiştir: "Kâfir, hakkın sözünü dinlemediğinde, yaratılmışlığına dair izleri görüp kendisinin mutlaka bir yaratıcısı olduğunu bilmek için kendi nefsine ve diğer yaratılmışlara bakmadığında; her ne kadar hakikatte böyle olmasa da, sanki gözünün ve kulağının üzerinde bir perde varmış gibi kılınmıştır." Bu da kulakların onun nezdinde örtü hükmüne dahil olduğuna bir delildir. Bu ayet, 'aslah' (kul için en uygun olanı yaratma zorunluluğu) konusunda Mutezile'ye karşı bizim için bir delildir; zira Allah onların kalplerini mühürlediğini haber vermiştir; şüphe yok ki mühürlemeyi terk etmesi onlar için daha uygun (aslah) idi. { وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ } “onlar için büyük bir azap vardır”; *azâb* (عَذَاب), vezin ve mana bakımından *nekâl* (caydırıcı ceza) gibidir; çünkü bir şeyden vazgeçtiğinde söylenen "ondan çekindi/uzak durdu" (نكل عنه) gibi "ondan vazgeçti/alıkoydu" (أعذب عن الشيء) dersin. *Azîm* (büyük/azametli) ile *kebîr* (büyük) arasındaki fark şudur: *Azîm* hakirin (önemsizin/küçüğün), *kebîr* ise sağîrin (küçüğün) karşılığıdır; dolayısıyla hakir sağîrin altında olduğu gibi azîm de kebîrin üstündedir. Her ikisi de cüssede ve hadiselerde kullanılır; cüssesini veya kadrini kastettiğin bir kimseye "azim ve kebir bir adam" dersin. Nekire kılınmasının manası ise; gözlerinin üzerinde insanların bildiğinden farklı bir örtü türü vardır ki o da Allah'ın ayetlerine karşı körleşme örtüsüdür; ayrıca onlar için büyük acılar arasından hakikatini ancak Allah'ın bileceği büyük bir azap türü vardır.
95. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ (٨)
İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler. (8)
96. Metin
{ومن الناس من يقول آمنا بالله وباليوم الأخر} افتتح ﷾ بذكر
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ } “İnsanlardan öyleleri de vardır ki 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' derler”; Allah celle celâlühû [sureye]...
97. Metin
الذين أخلصوا دينهم لله وواطأت فيه قلوبهم ألسنتهم ثم ثنى بالكافرين قلوباً وألسنة ثم ثلث بالمنافقين الذين آمنوا بأفواههم ولم تؤمن قلوبهم وهم أخبث الكفرة لأنهم خلطوا بالكفر استهزاءً وخداعاً ولذا أنزل فيهم إِنَّ المنافقين فِى الدرك الأسفل مِنَ النار وقال مجاهد أربع آيات من أول السورة في نعت المؤمنين وآيتان في ذكر الكافرين وثلاث عشرة آية في المنافقين نعى عليهم فيها نكرهم وخبثهم وسفههم واستجهلهم واستهزأ بهم وتهكم بفعلهم وسجل بطغيانهم عمههم ودعاهم صمابكما عمياً وضرب لهم الأمثال الشنيعة وقصة المنافقين عن آخرها معطوفة على قصة الذين كفروا كما تعطف الجملة على الجملة وأصل ناس أناس حذفت همزته تخفيفاً وحذفها كاللازم مع لام التعريف لا يكاد يقال الأناس
...dinlerini Allah'a halis kılan ve kalpleri dillerine uyan kimseleri zikrederek başladı; sonra kalpleriyle ve dilleriyle kâfir olanları ikinci olarak zikretti; sonra da ağızlarıyla inanıp kalpleri inanmayan münafıkları üçüncü olarak zikretti. Onlar kâfirlerin en habis olanlarıdır; çünkü küfre alay ve aldatmayı katmışlardır. Bu sebeple haklarında { إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ } “Şüphesiz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar” ayeti indirilmiştir. Mücâhid şöyle demiştir: "Surenin başından dört ayet müminlerin niteliği hakkındadır; iki ayet kâfirlerin zikri hakkındadır; on üç ayet ise münafıklar hakkındadır. Bu ayetlerde onların kötülüklerini, habisliklerini ve beyinsizliklerini yüzlerine vurmuş, onları cahil saymış, onlarla alay etmiş, yaptıklarını istihzaya almış, azgınlıkları sebebiyle şaşkınlıklarını tescillemiş, onları sağır, dilsiz ve körler olarak nitelemiş ve haklarında çirkin misaller getirmiştir." Münafıkların kıssası baştan sona, cümlenin cümleye atfedildiği gibi inkâr edenlerin kıssasına atfedilmiştir. *Nâs* (ناس) kelimesinin aslı *ünâs*tır (أناس); hemzesi hafifletme amacıyla hazfedilmiştir ve lâm-ı tarifle birlikte bu hazif adeta zorunlu hale gelmiştir, neredeyse hiç "el-ünâs" denilmez.
98. Metin
البقرة (٨ _ ٩)
Bakara (8-9)
99. Metin
ويشهد لأصله إنسان وأناس وإنس وسموا به لظهورهم وأنهم يؤنسون أي يبصرون كما سمي الجن لاجتنانهم ووزن ناس فعال لأن الزنة على الأصول فإنك تقول وزن قه افعل وليس معك إلا العين وهو من أسماء الجمع ولام التعريف فيه للجنس ومن موصوفة ويقول صغة لها كأنه قيل ومن الناس ناس يقولون كذا وإنما خصوا الإيمان بالله وباليوم الآخر وهو الوقت الذي لا حد له وهو الأبد الدائم الذي لا ينقطع وإنما سمي بالآخر لتأخره عن الأوقات المنقضية أو الوقت المعهود من النشور إلى أن يدخل أهل الجنة الجنة وأهل النار النار لأنهم أوهموا في هذا المقال أنهم أحاطوا بجانبي الإيمان أوله وآخره وهذا لأن حاصل المسائل الاعتقادية يرجع إلى مسائل المبدأ وهي العلم بالصانع وصفاته وأسمائه ومسائل المعاد وهي العلم بالنشور والبعث من القبور والصراط والميزان وسائر أحوال الآخرة وفي تكرير الباء إشارة إلى أنهم ادعوا كل واحد من الإيمانيين على صفة الصحة والاستحكام إنما طابق قوله {وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ} وهو في ذكر شأن الفاعل لا الفعل قولهم آمنا بالله وباليوم الآخر وهو في ذكر شأن الفعل لا الفاعل لأن المراد إنكار ما ادعوه
Kelimenin aslına *insân* (إنسان), *ünâs* (أناس) ve *ins* (إنس) kelimeleri şahittir. Görünür olmaları ve kendilerinin hissedilip görülmesi (yu'nesûn) sebebiyle bu isimle isimlendirilmişlerdir; nitekim cinler de gizli olmaları sebebiyle böyle isimlendirilmiştir. *Nâs* kelimesinin vezni *fe'âl*dir (فَعَال); zira vezin asıl harflere göredir; nitekim [vav ve ye'si düşmüş olan] *kıh* (قِهْ) kelimesinin veznini elinde sadece ayn harfi bulunduğu halde *if'al* (افْعَلْ) olarak söylersin. Bu kelime cemi isimlerindendir; başındaki lâm-ı tarif ise cins içindir. *Men* (مَنْ) kelimesi mevsuftur; *yekûlu* (يقول) fiili ise onun sıfatıdır; sanki "İnsanlardan öyle insanlar vardır ki şöyle söylerler" denilmiş gibidir. Allah'a ve ahiret gününe -ki o sonu olmayan vakittir, hiç kesintiye uğramayan ebedi zamandır; sona eren vakitlerden sonra geldiği için veya dirilişten cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmesine kadar geçen bilinen vakit olduğu için 'ahiret' diye isimlendirilmiştir- imanı özellikle belirtmişlerdir; çünkü bu sözleriyle imanın başı ve sonu olan iki tarafını da kuşattıkları zannını uyandırmak istemişlerdir. Bu da inançla ilgili meselelerin neticesinin mebde (başlangıç) meselelerine -ki o Yaratıcı'yı, O'nun sıfatlarını ve isimlerini bilmektir- ve meâd (sonuç/ahiret) meselelerine -ki o dirilişi, kabirlerden kalkışı, sıratı, mizanı ve ahiretin diğer hallerini bilmektir- dönmesinden ileri gelir. Harf-i cerrin (be) tekrarlanmasında, her iki imanın da sıhhat ve sağlamlık vasfı üzere olduğunu iddia ettiklerine işaret vardır. Onların, failin değil fiilin durumunu belirten "Allah'a ve ahiret gününe inandık" sözlerine, fiilin değil failin durumunu belirten { وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ } “inanmış değillerdir” sözünün uygun düşmesi; onların iddia ettiklerini inkâr etmek...
100. Metin
ونفيه على أبلغ وجه وآكده وهو إخراج ذواتهم من أن تكون طائفة من المؤمنين ونحوه قوله تعالى {يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُواْ من النار وما هم بخارجين منها} فهوأبلغ من قولك وما يخرجون منها وأطلق الإيمان في الثاني بعد تقييده في الأول لأنه يحتمل أن يراد التقييد ويترك لدلالة المذكور عليه ويحتمل أن يراد نفي أصل الإيمان وفي ضمنه نفي المذكور أولاً والآية تنفي قول الكرامية إن الإيمان هو الإقرار باللسان لا غير لأنه نفى عنهم اسم الإيمان مع وجود الإقرار منهم وتؤيد قول أهل السنة إنه إقرار باللسان وتصديق بالجنان ودخلت الباء في خبر ما مؤكدة للنفي لأنه يستدل به السامع على الجحد إذا غفل عن أول الكلام ومن موحد اللفظ فلذا قيل يقول وجمع وماهم بمؤمنين نظراً إلى معناه
...ve en beliğ ve en tekitli bir şekilde bunu nefyetmek içindir ki o da onların şahıslarını müminler zümresinden çıkarmaktır. Allah Teâlâ'nın { يُرِيدُونَ أَن يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنْهَا } “Ateşten çıkmak isterler, oysa onlar oradan çıkacak değillerdir” ayeti de bu kabildendir; bu ifade, "oradan çıkmazlar" (ve mâ yahrucûne minhâ) demenden daha beliğdir. Birincisinde kayıtlandığı halde ikincisinde imanın mutlak bırakılması; kaydın kastedilip daha önce zikredilenin ona delalet etmesi sebebiyle bırakılmış olması ihtimalinden ve asıl imanın nefyedilmesinin kastedilip bunun zımnında ilk zikredilenin de nefyedilmiş olması ihtimalindendir. Bu ayet Küberâmiyye'nin (Kerrâmiyye'nin) "İman, sadece dille ikrardan ibarettir" sözünü çürütmektedir; çünkü dillerinden ikrar sadır olduğu halde onlardan iman ismini nefyetmiştir. Ayrıca Ehl-i Sünnet'in "İman, dille ikrar ve kalple tasdiktir" sözünü teyit etmektedir. *Mâ* edatının haberine dahil olan *be* harfi nefyi tekit etmek içindir; zira dinleyen kimse sözün başından gafil olursa bu harf vasıtasıyla inkâra istidlal eder. *Men* kelimesi lafzen tekildir, bu yüzden [tekil olarak] *yekûlu* denilmiştir; { وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ } ifadesinde ise manasına bakılarak çoğul getirilmiştir.
101. Metin
يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ (٩)
{ يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ } “Onlar Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkına varmazlar.” (Bakara: 9)
102. Metin
{يخادعون الله} أي رسول الله فحذف المضاف كقوله {واسأل القرية} كذا قاله أبو علي ﵀ وغيره أى يظهرون غير مافى أنفسهم فالخداع إظهار غير ما في النفس وقد رفع الله منزلة النبي ﷺ حيث جعل خداعه خداعه وهو كقوله {إِنَّ الذين يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ الله يَدُ الله فوق أيديهم} وقيل معناه يخادعون الله في زعمهم لأنهم يظنون أن الله ممن يصح خداعه وهذا المثال يقع كثيراً لغير اثنين نحو قولك عاقبت اللص وقد قرئ يخدعون الله وهو بيان ليقول أو مستأنف كأنه قيل ولم يدعون الإيمان كاذبين ومامنفعتهم فى ذلك فقيل يخادعون الله ومنفعتهم في ذلك متاركتهم عن المحاربة التي كانت مع من سواهم من الكفار وإجراء أحكام المؤمنين عليهم ونيلهم من الغنائم وغير ذلك قال صاحب الوقوف الوقف لازم على بمؤمنين لأنه لو وصل لصار التقدير وما هم بمؤمينن مخادعين فينتفى الوصف كقولك ما هو برجل كاذب
{ يُخَادِعُونَ اللَّهَ } “Allah'ı aldatmaya çalışırlar”; yani Allah'ın Resulü'nü [aldatmaya çalışırlar]. Tıpkı { وَاسْأَلِ الْقَرْيَةَ } “[Halkı bulunan] şehre sor” ayetinde olduğu gibi [burada da] muzaf (tamlanan) hazfedilmiştir. Ebû Ali [el-Fârisî] rahimehullâh ve başkaları böyle demiştir. Yani içlerinde olanın aksini açığa vururlar. Hüd’a / hile (خداع); insanın içinde olanın aksini açığa vurmasıdır. Allah Teâlâ, Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem yapılan aldatmayı Kendisine yapılmış sayarak onun derecesini yüceltmiştir. Bu durum, { إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ } “Sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir” ayeti gibidir. Şöyle de denilmiştir: Bunun anlamı, kendi zanlarına göre Allah'ı aldatmaya çalışmalarıdır; çünkü onlar Allah'ın aldatılması mümkün olan kimselerden olduğunu sanmaktadırlar. [Mufâale kalıbındaki] bu kullanım, [iki taraf arasında değil] tek taraflı fiiller için de çokça kullanılır; nitekim "Hırsızı cezalandırdım" (عَاقَبْتُ اللِّصَّ) demen gibi. Bu ayet { يَخْدَعُونَ اللَّهَ } şeklinde de okunmuştur. Bu [cümle], { يَقُولُ } fiilinin beyanı (açıklaması) yahut istînâftır (yeni bir başlangıçtır); sanki "Niçin yalan yere iman iddia ediyorlar ve bunda onların menfaati nedir?" denilmiş, buna karşılık "Allah'ı aldatmaya çalışıyorlar; bundaki menfaatleri ise diğer kâfirlerle yapılan savaştan muaf tutulmaları, kendilerine müminlerin hükümlerinin uygulanması ve ganimetlerden pay almaları gibi şeylerdir" denilmiştir. Sahibu'l-Vukûf (vakıf kuralları âlimi) şöyle demiştir: { بِمُؤْمِنِينَ } kelimesi üzerinde durmak (vakıf yapmak) lazımdır; zira vasledilirse (geçilirse) takdir 'aldatıcı oldukları halde iman etmiş değillerdir' (وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ مُخَادِعِينَ) şeklinde olur, bu durumda da tıpkı 'O yalancı bir adam değildir' (مَا هُوَ بِرَجُلٍ كَاذِبٍ) sözünde olduğu gibi sıfat nefyedilmiş olur.
103. Metin
البقرة (٩ _ ١١)
Bakara (9-11)
104. Metin
والمراد نفي الإيمان عنهم وإثبات الخداع لهم ومن جعل يخادعون حالاً من الضمير في يقول والعامل فيها يقول والتقدير يقول آمنا بالله مخادعين أو حالاً من الضمير في بمؤمنين والعامل فيها اسم الفاعل
Kastedilen ise onlardan imanın nefyedilmesi ve aldatmanın onlara isnat edilmesidir. { يُخَادِعُونَ } fiilini { يَقُولُ } içindeki zamirden hâl kılan ve amilini { يَقُولُ } sayan kimseye göre takdir 'aldatıcılar olarak Allah'a inandık derler' şeklindedir. Yahut { بِمُؤْمِنِينَ } içindeki zamirden hâl kılıp amilini ism-i fail kılan kimseye göre
105. Metin
والتقدير وما هم بمؤمنين في حال خداعهم لا يقف والوجه الأول {والذين آمنوا} أي يخادعون رسول الله والمؤمنين بإظهار الإيمان وإضمار الكفر {وَمَا يَخْدَعُونَ إلاَّ أَنفُسَهُمْ} أي وما يعاملون تلك المعالمة المشبهة بمعالمة المخادعين إلا أنفسهم لأن ضررها يلحقهم وحاصل خداعهم وهو العذاب في الآخرة يرجع إليهم فكأنهم خدعوا أنفسهم وما يخادعون أبو عمرو ونافع ومكي للمطابقة وعذر الأولين أن خدع وخادع هنا بمعنى واحد والنفس ذات الشئ وحقيقته ثم قيل للقلب والروح النفس لأن النفس بهما وللدم نفس لأن قوامها بالدم وللماء نفس لفرط حاجتها إليه والمراد بالأنفس ههنا ذواتهم والمعنى بمخادعتهم ذواتهم أن الخداع لاصق بهم لا يعودهم إلى غيرهم {وَمَا يَشْعُرُونَ} أن حاصل خداعهم يرجع إليهم والشعور علم الشئ علم حس من الشعار وهو ثوب يلي الجسد ومشاعر الإنسان حواسه لأنها آلات الشعور والمعنى أن لحوق ضرر ذلك بهم كالمحسوس وهم لتمادي غفلتهم كالذي لا حس له
takdir 'onlar aldatma hallerinde iman etmiş değillerdir' şeklinde olur ve bu durumda [önceki kelimede] durulmaz. Birinci vecih [daha uygundur]. { وَالَّذِينَ آمَنُوا } Yani imanı açığa vurup küfrü gizlemek suretiyle Allah'ın Resulü'nü ve müminleri aldatmaya çalışırlar. { وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ } “Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar”; yani onlar aldatanların muamelesine benzeyen bu muameleyi ancak kendilerine yaparlar. Çünkü bunun zararı kendilerine dokunur ve aldatmalarının neticesi olan ahiret azabı kendilerine döner. Böylece sanki kendilerini aldatmış olurlar. Ebû Amr, Nâfi ve Mekkî [kıraatinde] [önceki fiille] uyum sağlaması için { وَمَا يُخَادِعُونَ } şeklinde [okunmuştur]. İlk kıraati benimseyenlerin gerekçesi ise burada *hadea* (خَدَعَ) ile *hâdea* (خَادَعَ) fiillerinin aynı anlamda olmasıdır. Nefs (نَفْس), bir şeyin zatı ve hakikatidir. Sonra nefs (canlılık) bunlarla sağlandığı için kalbe ve ruha da nefs denilmiştir; nefsin kıvamı kan ile olduğundan kana da nefs denilmiştir; aşırı ihtiyaç duyulduğundan suya da nefs denilmiştir. Buradaki nefislerden maksat ise onların zatlarıdır. Kendilerini aldatmalarının anlamı, aldatmanın kendilerine yapışıp kalması ve başkalarına geçmeyip kendilerine dönmesidir. { وَمَا يَشْعُرُونَ } Aldatmalarının neticesinin kendilerine döneceğinin farkına varmazlar. Şuur (شُعُور); bir şeyi his yoluyla bilmektir. Bu kelime, bedene temas eden giysi demek olan *şiâr* (شِعَار) kökünden gelir. İnsanın duyularına da şuurun vasıtaları oldukları için meşâir (مَشَاعِر) denilmiştir. Mana şudur: Bu zararın onlara dokunması hissedilir bir durum gibidir; fakat onlar gafletlerinin aşırılığından ötürü sanki hiç hissi olmayan kimseler gibidirler.
106. Metin
فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ (١٠)
{ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ } “Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlara can yakıcı bir azap vardır.” (Bakara: 10)
107. Metin
{فِى قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ} أي شك ونفاق لأن الشك تردد بين الأمرين والمنافق متردد في الحديث مثل المنافق كمثل الشاة العاثرة بين الغنمين والمريض متردد بين الحياة والموت ولأن المرض ضد الصحة والفساد يقابل الصحة فصار المرض اسماً لكل فساد والشك والنفاق فساد في القلب {فَزَادَهُمُ الله مَرَضًا} أي ضعفاً عن الانتصار وعجزاً عن الاقتدار وقيل المراد به خلق النفاق في حالة البقاء بخلق أمثاله كما عرف في زيادة الإيمان {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} فعيل بمعنى مفعل أي مؤلم {بِمَا كَانُواْ يَكْذِبُونَ} كوفي أي بكذبهم في قولهم آمنا بالله وباليوم الآخر فما مع الفعل بمعنى
{ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ } “Kalplerinde bir hastalık vardır”; yani şüphe ve nifak vardır. Çünkü şüphe iki durum arasında tereddüt etmektir; nitekim münafık da tereddüt içindedir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Münafığın misali, iki koyun sürüsü arasında bocalayan şaşkın koyun gibidir.” Hasta da hayat ile ölüm arasında tereddüt halindedir. Ayrıca hastalık sıhhatin zıddı, fesat da sıhhatin karşılığı olduğu için hastalık her fesadın adı olmuştur; şüphe ve nifak da kalpteki bir fesattır. { فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا } “Allah da onların hastalığını artırmıştır”; yani zafere ulaşma konusunda zayıflıklarını ve güç yetirme hususunda acizliklerini artırmıştır. Şöyle de denilmiştir: Bundan maksat, imanın artmasında bilindiği üzere, devamlılık halinde nifakın benzerlerini yaratarak nifakı yaratmaktır. { وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ } *Faîl* (فَعِيل) vezninde olup *müf'il* (مُفْعِل) anlamındadır; yani elem verici [bir azaptır]. { بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ } Kûfelilerin kıraatidir; yani 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' sözlerindeki yalanları sebebiyledir. Buradaki *mâ* harfi fiille birlikte
108. Metin
المصدر والكذب الإخبار عن الشيء على خلاف ما هو به يكذبون غيرهم أي بتكذيبهم النبي ﵇ فيما جاء به وقيل هو مبالغة في كذب كما بولغ في صدق فقيل صدق ونظيرهما بان الشيء وبين
masdar anlamındadır. Yalan (kizb); bir şeyi olduğu halin aksine haber vermektir. [Kûfe dışındakilerin kıraatinde ise] { يُكَذِّبُونَ } şeklindedir; yani Peygamber'i aleyhisselâm getirdiği şeylerde yalanlamaları sebebiyledir. Bunun, tıpkı *sadaka* (صَدَقَ) fiilinde mübalağa yapılıp *saddaka* (صَدَّقَ) denmesi gibi *kezebe* (كَذَبَ) fiilinde bir mübalağa olduğu da söylenmiştir; bunların benzeri ise *bâne’ş-şey’ü* (بَانَ الشَّيْءُ) ve *beyyene* (بَيَّنَ) fiilleridir.
109. Metin
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ (١١)
{ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ } “Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde: 'Biz ancak ıslah edicileriz' derler.” (Bakara: 11)
110. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ} معطوف على يكذبون ويجوز أن يعطف على يقول آمنا لأنك لو قلت ومن الناس من إذا قيل لهم {لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأرض} لكان صحيحاً والفساد خروج الشيء عن حال استقامته وكونه منتفعاً به وضده الصلاح وهو الحصول على الحال المستقيمة النافعة والفساد في الأرض هيج الحروب والفتن لأن في ذلك فساد ما في الأرض وانتفاء الاستقامة عن أحوال الناس والزروع والمنافع الدينية والدنيوية وكان فساد المنافقين في الأرض أنهم كانوا يمايلون الكفار وممالئونهم على المسلمين بافشاء أسرارهم إليهم واغرائهم وذلك مما يؤدي إلى هيج الفتن بينهم
{ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ } [ifadesi], { يَكْذِبُونَ } fiiline matuftur; { يَقُولُ آمَنَّا } ifadesine matuf olması da caizdir. Zira 'İnsanlardan öylesi vardır ki onlara... denildiğinde' (وَمِنَ النَّاسِ مَنْ إِذَا قِيلَ لَهُمْ) desen bu da doğru olurdu. { لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ } Fesat (فَسَاد); bir şeyin istikamet ve faydalanılabilir olma halinden çıkmasıdır. Bunun zıddı ise salah (صَلَاح) olup, istikamet üzere ve faydalı bir hale kavuşmaktır. Yeryüzünde fesat çıkarmak, savaşları ve fitneleri kışkırtmaktır. Çünkü bunda yeryüzündeki şeylerin ifsat olması, insanların hallerinden, ekinlerden, dini ve dünyevi menfaatlerden istikametin yok olması vardır. Münafıkların yeryüzündeki fesadı; Müslümanların sırlarını kâfirlere ifşa ederek ve onları kışkırtarak kâfirlere meyletmeleri ve Müslümanlara karşı onlarla yardımlaşmaları idi. Bu da aralarındaki fitnelerin alevlenmesine yol açan şeylerdendir.
111. Metin
البقرة (١١ _ ١٤)
Bakara (11-14)
112. Metin
{قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ} بين المؤمنين والكافرين بالمدارة يعني أن صفة المصلحين خلصت لنا وتمحضت من غير شائبة قادح فيها من وجه من وجوه الفساد لأن إنما لقصر الحكم على شيء أو لقصر الشئ على حكم كقولك إنما ينطلق زيد وإنما زيد كاتب وما كافة لأنها تكفها عن العمل
{ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ } İdare-i maslahat (müdârât) yaparak müminler ile kâfirlerin arasını [ıslah edenleriz dediler]. Yani ıslah edicilik vasfı, fesat cihetlerinden herhangi bir kusur bulaşmaksızın sırf ve katıksız olarak bize aittir [demek istediler]. Zira *innemâ* (إِنَّمَا) edatı, hükmü bir şeye hasretmek (kasr) veya bir şeyi bir hükme hasretmek içindir; nitekim "Zeyd sadece gidendir" (إِنَّمَا يَنْطَلِقُ زَيْدٌ) ve "Zeyd sadece kâtiptir" (إِنَّمَا زَيْدٌ كَاتِبٌ) demen gibidir. Buradaki *mâ* edatı ise [inne'yi] amel etmekten menettiği için kâffedir (كافة).
113. Metin
أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لَا يَشْعُرُونَ (١٢)
{ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لَا يَشْعُرُونَ } “İyi bilin ki asıl fesat çıkaranlar kendileridir, fakat farkında değillerdir.” (Bakara: 12)
114. Metin
{أَلا إِنَّهُمْ هُمُ المفسدون ولكن لاَّ يَشْعُرُونَ} أنهم مفسدون فحذف المفعول للعلم به ألا مركبة من همزة الاستفهام وحرف النفى لاعطاء معنى التنبيه على تحقيق ما بعدها والاستفهام إذا دخل على النفي أفاد تحققاً كقوله تعالى أَلَيْسَ ذَلِكَ بقادر ولكونها في هذا المنصب من التحقيق لا تقع الجملة بعدها الامصدرة بنحو ما يتلقى به القسم وقد رد الله ما ادعوه من الانتظام في جملة المصلحين أبلغ رد وأدله على سخط عظيم والمبالغة فيه
{ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لَا يَشْعُرُونَ } Fesat çıkaranlar olduklarının [farkında değillerdir]; bilindiği için meful hazfedilmiştir. *Elâ* (أَلَا); kendisinden sonra gelen şeyin gerçekleştiğine dikkat çekme manası vermek üzere istifham (soru) hemzesi ile nefy (olumsuzluk) harfinden meydana gelmiş bileşik bir edattır. İstifham, nefye dahil olduğunda tıpkı Allah Teâlâ'nın { أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ } “Bu, [ölüleri diriltmeye] güç yetiren değil midir?” ayetinde olduğu gibi bir tahakkuk (kesinlik) ifade eder. Bu tahakkuk makamında bulunduğu için de kendisinden sonraki cümle ancak kasemin (yeminin) cevabında kullanılan ifadeler gibi [tekitli] olarak başlar. Allah Teâlâ, onların ıslah ediciler zümresine dahil olma iddialarını en beliğ ve büyük bir gazaba en çok delalet eden bir şekilde reddetmiştir. Bu ifadedeki mübalağa,
115. Metin
من جهة الاستئناف وما في ألا وإن من التأكيد وتعريف الخبر وتوسيط الفصل وقوله لا يشعرون
cümlenin istînâf (bağımsız) olmasından, *elâ* ve *inne* edatlarındaki tekitlerden, haberin marife (belirli) kılınmasından, fasl zamirinin (hüm) araya sokulmasından ve { لَا يَشْعُرُونَ } ifadesinden kaynaklanmaktadır.
116. Metin
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ (١٣)
{ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ } “Onlara: 'İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin' denildiğinde: 'Beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?' derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.” (Bakara: 13)
117. Metin
{وإذا قيل لهم آمنوا كما آمن الناس قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السفهاء} نصحوهم من وجهين أحدهما تقبيح ما كانوا عليه لبعده عن الصواب وجره إلى الفساد وثانيهما تبصيرهم الطريق الأسَدَََّ من اتباع ذوي الأحلام فكان من جوابهم أن سفهوهم لتمادي جهلهم وفيه تسلية للعالم مما يلقى من الجهلة وإنما صح اسنادقيل إلى لاتفسدوا وآمنوا مع أن إسناد الفعل إلى الفعل لا يصح لأنه إسناد إلى لفظ الفعل والممتنع إسناد الفعل إلى معنى الفعل فكأنه قيل وإذا قيل لهم هذا القول ومنه زعموا مطية الكذب وما في كما كافة كما في ربما أو مصدرية كما في بِمَا رحبت واللام في الناس للعهد أي كما آمن الرسول ومن معه وهم ناس معهودون أو عبد الله بن سلام وأشياعه أي كما آمن أصحابكم وإخوانكم أو للجنس أي كما آمن الكاملون في الإنسانية أو جعل المؤمنون كأنهم الناس على الحقيقة ومن عداهم كالبهائم والكاف فى كما آمن في موضع النصب لأنه صفة مصدر محذوف أي إيماناً مثل إيمان الناس ومثله كما آمن السفهاء والاستفهام فى أنؤمن للانكار واللام فى السفهاء مشاربها إلى الناس وانما سفهوهم وهم العقلاء المراجيم لأنهم لجهلهم اعتقدوا أن ما هم فيه هو الحق وأن ما عداه باطل ومن ركب متن الباطل كان سفيهاً والسفه سخافة العقل وخفة الحلم {أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السفهاء ولكن لاَّ يَعْلَمُونَ} أنهم هم السفهاء وإنما ذكرهنا لا يعلمون وفيما تقدم لا يشعرون لأنه قد ذكر السفه وهو جهل فكان ذكر العلم معه أحسن طباقاً له ولأن الإيمان يحتاج فيه إلى نظر واستدلال حتى يكتسب الناظر المعرفة أما الفساد في الأرض فأمر مبني
{ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ } Onlara iki açıdan nasihat edilmiştir: Birincisi, üzerinde bulundukları halin doğrudan uzak olması ve fesada sürüklemesi sebebiyle çirkinliğini göstermek; ikincisi ise akıl sahiplerine tâbi olma hususunda kendilerine en doğru yolu göstermektir. Fakat onların cevabı, cehaletlerinin koyuluğu sebebiyle müminleri beyinsizlikle itham etmek oldu. Bunda, cahillerden gördüğü eziyetler karşısında âlim için bir teselli vardır. Fiilin fiile isnadı sahih olmadığı halde { قِيلَ } fiilinin { لَا تُفْسِدُوا } ve { آمِنُوا } ifadelerine isnadı ancak fiilin lafzına isnat olduğu için sahihtir; caiz olmayan ise fiilin fiilin manasına isnat edilmesidir. Sanki 'onlara bu söz söylendiği zaman' denilmiştir; nitekim 'yalanın bineğidir' manasında söylenen *zeamû* (زَعَمُوا) sözü de böyledir. { كَمَا } ifadesindeki *mâ*, tıpkı *rubbemâ* (رُبَّمَا) kelimesinde olduğu gibi kâffedir yahut { بِمَا رَحُبَتْ } ayetinde olduğu gibi masdariyyedir. { النَّاسِ } kelimesindeki elif-lâm ahid içindir; yani 'Resul ve beraberindekilerin iman ettiği gibi' demektir ki onlar bilinen insanlardır; yahut Abdullah b. Selâm ve taraftarlarıdır, yani 'arkadaşlarınızın ve kardeşlerinizin iman ettiği gibi' demektir; yahut cins içindir, yani 'insanlıkta kâmil olanların iman ettiği gibi' demektir; ya da müminler hakiki anlamda insan kılınmış, onların dışındakiler ise hayvanlar gibi sayılmıştır. { كَمَا آمَنَ } ifadesindeki *kâf*, hazfedilmiş bir masdarın sıfatı olduğu için nasb mahallindedir; yani 'insanların imanı gibi bir imanla' takdirindedir; { كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ } ifadesi de böyledir. { أَنُؤْمِنُ } ifadesindeki istifham inkâr içindir. { السُّفَهَاءُ } kelimesindeki elif-lâm ile insanlara işaret edilmektedir. Akıllı ve seçkin kimseler oldukları halde müminleri beyinsizlikle itham etmelerinin sebebi; cehaletlerinden ötürü kendi bulundukları durumun hak, onun dışındakilerin ise batıl olduğuna inanmalarıdır; zira bâtılın sırtına binen kimse sefihtir (beyinsizdir). Seffeh (سَفَه); aklın zayıflığı ve hilmin (sağduyunun) kıtlığıdır. { أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ } Kendilerinin sefihler olduğunu bilmezler. Burada { لَا يَعْلَمُونَ } denilip önceki ayette { لَا يَشْعُرُونَ } denilmesinin sebebi; burada cehalet demek olan sefehin zikredilmiş olması, dolayısıyla ilim lafzının onunla zikredilmesinin daha güzel bir mutabakat (uyum) oluşturmasıdır. Ayrıca iman, bakan kimsenin marifet kazanması için nazar ve istidlale ihtiyaç duyar; yeryüzündeki fesat ise adetlere dayalı bir husus olup
118. Metin
على العادات فهو كالمحسوس والسفهاء خبران وهم فصل أو مبتدأ والسفهاء خبرهم والجملة خبر ان
hissedilir gibidir. *Es-Süfehâü* (السُّفَهَاءُ), *inne*nin haberidir, *hüm* fasl zamiridir yahut mübtedadır, *es-süfehâü* onun haberidir ve bu cümle *inne*nin haberidir.
119. Metin
وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ (١٤)
{ وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ } “İman edenlerle karşılaştıkları zaman: 'İman ettik' derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise: 'Biz şüphesiz sizinleyiz, biz ancak alay etmekteyiz' derler.” (Bakara: 14)
120. Metin
{وإذا لقوا الذين آمنوا قالوا آمنا} وقرأ أبو حنيفة ﵀ وإذا لاقوا يقال لقيته ولاقيته إذا استقبلته قريبا
{ وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا } Ebû Hanîfe rahimehullâh { وَإِذَا لَاقُوا } şeklinde okumuştur. Bir kimseyle yakından karşılaşıldığında *lekîtühû* (لَقِيتُهُ) ve *lâkaytühû* (لَاقَيْتُهُ) denir.
121. Metin
البقرة (١٤ _ ١٦)
Bakara (14-16)
122. Metin
منه الآية الأولى في بيان مذهب المنافقين والترجمة عن نف وهذه في بيان ما كانوا يعملون مع المؤمنين من الاستهزاء بهم ولقائهم بوجوه المصادقين وإيهامهم أنهم معهم {وَإِذَا خَلَوْاْ إلى شياطينهم} خلوت بفلان وإليه إذا انفردت معه وبإلى أبلغ لأن فيه دلالة الابتداء والانتهاء أي إذا خلوا من المؤمنين إلى شياطينهم ويجوز أن يكون من خلا بمعنى وشياطينهم الذين ماثلوا الشياطين في تمردهم وهم اليهود وعن سيبويه أن نون الشياطين أصلية بدليل قولهم تشيطن وعنه أنها زائدة واشتقاقه من شطن إذا بعد لبعده من الصلاح والخبر أو من شاط إذا بطل ومن أسمائه الباطل {قَالُواْ إِنَّا مَعَكُمْ} إنا مصاحبوكم وموافقوكم على دينكم وإنما خاطبوا المؤمنين بالجملة الفعلية وشياطينهم بالإسمية محققة بأن لأنهم في خطابهم مع المؤمنين في ادعاء حدوث الإيمان منهم لا في ادعاء أنهم أو حديون في الإيمان إما لأن أنفسهم لا تساعدهم عليه إذ ليس لهم من عقائدهم باعث ومحرك وإما لأنه لا يروج عنهم لو قالوه على لفظ التأكيد والمبالغة وكيف يطعمون في رواجه وهم بين ظهراني المهاجرين والأنصار وأما خطابهم مع إخوانهم فقد كان عن رغبة وقد كان متقبلاً منهم رائجاً عنهم فكان مظنة للتحقيق ومئنة للتأكيد وقوله {إِنَّمَا نحن مستهزؤون} تأكيد لقوله إنا معكم لأن معناه الثبات على اليهودية وقوله إنما نحن مستهزئون رد للاسلام ودفع له منهم لأن المستهزئ بالشئ
Birinci ayet münafıkların mezhebinin beyanı ve onların nefislerinin tercümesidir; bu ayet ise müminlerle karşılaştıklarında onlarla nasıl alay ettiklerini, kendilerini dostça karşılayıp onlarla beraber oldukları zannını uyandırdıklarını beyan etmektedir. { وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ } Biriyle baş başa kaldığında *halevtü bi-filânin* (خَلَوْتُ بِفُلَانٍ) ve *halevtü ileyhi* (خَلَوْتُ إِلَيْهِ) denir. *İlâ* (إِلَى) ile kullanımı daha beliğdir; çünkü içinde başlama ve varma delaleti vardır; yani 'müminlerden ayrılıp şeytanlarına vardıklarında' demektir. Buradaki *halâ* (خَلَا) fiilinin 'geçip gitmek' manasında olması da caizdir. Onların şeytanları; azgınlıkta şeytanlara benzeyen kimseler olup onlar da Yahudilerdir. Sîbeveyh'ten rivayet edildiğine göre, 'şeytanlaştı' anlamındaki *teşeytane* (تَشَيْطَنَ) sözleri deliliyle *şeyâtîn* kelimesinin nûn harfi aslidir. Yine ondan gelen diğer bir rivayette ise nûn harfinin zait olduğu, kelimenin iyilikten ve hayırdan uzaklaştığı için 'uzaklaştı' anlamındaki *şatane* (شَطَنَ) kökünden veya bâtıl olduğu için 'bâtıl oldu' anlamındaki *şâta* (شَاطَ) kökünden türediği zikredilmiştir; nitekim şeytanın isimlerinden biri de el-Bâtıl'dır. { قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ } 'Biz sizinle beraberiz ve sizin dininiz üzereyiz' [derler]. Müminlere fiil cümlesiyle, şeytanlarına ise *inne* ile tekit edilmiş isim cümlesiyle hitap etmişlerdir; çünkü onlar müminlere hitaplarında kendilerinden yeni bir imanın meydana geldiğini iddia etmekteydiler, yoksa imanda eşsiz ve mükemmel olduklarını değil. Bu da ya inançlarından gelen bir sevk edici ve harekete geçirici bulunmadığı için nefislerinin buna elvermemesinden ya da tekit ve mübalağa lafzıyla söyleseler bile bunun kendilerinden kabul görmeyeceğini bildiklerindendir; nitekim Muhacirler ve Ensar'ın arasında bulunurken bunun kabul göreceğini nasıl umabilirlerdi ki? Kardeşlerine hitapları ise bir rağbet neticesindeydi; onlardan kabul görüyor ve geçerli sayılıyordu. Bu yüzden tahkik edilmeye ve tekit edilmeye son derece uygundu. { إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ } sözleri, { إِنَّا مَعَكُمْ } sözlerinin tekitidir; zira bunun manası Yahudilik üzere sebattır. { إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ } sözleri ise İslam'ı reddetmek ve ondan uzaklaşmaktır; çünkü bir şeyle alay eden
123. Metin
المستخف به منكر له ودافع لكونه معتداً به ودفع نقيض الشيء تأكيد لثباته أو استئناف كأنهم اعترضوا عليهم بقولهم حين قالوا لهم إنا معكم إن كنتم معنا فلم توافقون المؤمنين فقالوا إنما نحن مستهزئون والاستهزاء السخرية والاستخفاف وأصل الباب الخفة من الهزء وهو القتل السريع وهزأ يهزأ مات على المكان
ve onu hafife alan kimse, o şeyi inkâr etmiş ve onun dikkate değer bir şey olmasını reddetmiş olur. Bir şeyin zıddını defetmek ise onun sübutunu tekit eder. Yahut bu söz bir istînâftır; sanki onlara 'Biz sizinleyiz' dediklerinde, şeytanları kendilerine 'Madem bizimlesiniz, öyleyse niçin müminlere muvafakat ediyorsunuz?' diye itiraz etmiş, onlar da 'Biz ancak alay etmekteyiz' demişlerdir. İstehzâ (اسْتِهْزَاء); alay etmek ve hafife almaktır. Bu babın aslı hafiflik demektir ve hızlı öldürme anlamındaki *hez’* (هَزْء) kökünden gelir; *hezee yehzeü* (هَزَأَ يَهْزَأُ) ifadesi ise 'oracıkta öldü' demektir.
124. Metin
اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ (١٥)
{ اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ } “Allah da onlarla alay eder ve onları azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken [mühlet verip] bırakır.” (Bakara: 15)
125. Metin
{الله يستهزئ بِهِمُ} أي يجازيهم على استهزائهم فسمى جزاء الاستهزاء باسمه كقوله تعالى وَجَزَاء سَيّئَةٍ سَيّئَةٌ مثلها فمن اعتدى عليكم فاعتدوا عليه فسمى جزاء السيئة سيئة وجزاء الاعتداء اعتدوا وإن لم يكن الجزاء سيئة واعتداء وهذا لأن الاستهزاء لا يجوز على الله تعالى من حيث الحقيقة لأنه من باب العبث وتعالى عنه قال الزجاج هو الوجه المختار واستئناف قوله الله يستهزىء بهم من غير عطف في غاية الجزالة والفخامة وفيه أن الله تعالى هو الذي يستهزىء بهم الاستهزاء الأبلغ الذي ليس استهزاؤهم إليه باستهزاء لما ينزل بهم من النكال والذل والهوان ولما كانت نكايات الله وبلاياه تنزل عليهم ساعة فساعة قيل الله يستهزىء بهم ولم يقل الله مستهزئ بهم ليكون طبقا لقوله إنما نحن مستهزئون {وَيَمُدُّهُمْ} أي يمهلهم عن الزجاج {فِي طغيانهم} في غلوهم في كفرهم {يَعْمَهُونَ} حال أي يتحيرون ويترددون وهذه الآية حجة على المعتزلة في مسألة الأصلح
{ اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ } Yani onların alay etmelerinin cezasını verir; böylece alayın cezası, tıpkı Allah Teâlâ'nın { وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا } “Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür” ve { فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ } “Kim size saldırırsa siz de ona saldırın” ayetlerinde olduğu gibi kendi ismiyle isimlendirilmiştir. Burada ceza bir kötülük ve haksız bir saldırı olmadığı halde kötülüğün cezasına kötülük, saldırının cezasına da saldırı denilmiştir. Çünkü alay etmek hakikat anlamıyla Allah Teâlâ hakkında caiz değildir; zira o abesle iştigaldir, Allah ise bundan münezzehtir. Zeccâc: 'Tercih edilen görüş budur' demiştir. { اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ } cümlesinin atıfsız olarak istînâf edilmesi son derece fasih ve azametlidir. Bunda, başlarına inecek olan ceza, zillet ve hakaretten ötürü, asıl en beliğ şekilde onlarla alay edenin Allah Teâlâ olduğuna ve onların alayının O'nun alayı yanında bir hiç mesabesinde kaldığına işaret vardır. Allah'ın azapları ve belaları onların üzerine vakit be vakit indiği için, { إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ } sözlerine mukabil olsun diye 'Allah onlarla alay edicidir' (اللَّهُ مُسْتَهْزِئٌ بِهِمْ) denilmemiş, muzari fiille { اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ } denilmiştir. { وَيَمُدُّهُمْ } Zeccâc'a göre; 'onlara mühlet verir' demektir. { فِي طُغْيَانِهِمْ } Küfürlerindeki aşırılıklarında [onlara mühlet verir]. { يَعْمَهُونَ } Hâldir; yani şaşkınlık ve tereddüt içinde bocalarlar. Bu ayet, 'aslah' (en uygun olanı yaratma) meselesinde Mutezile'ye karşı bir delildir.
126. Metin
أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ (١٦)
{ أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ } “İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden ticaretleri kazanç sağlamamış ve kendileri de doğru yolu bulamamışlardır.” (Bakara: 16)
127. Metin
{أولئك} مبتدأ خبره {الذين اشتروا الضلالة بالهدى} أى استبدلوها به واختاروها
{ أُولَئِكَ } Mübtedadır, haberi ise { الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى } ifadesidir; yani sapıklığı hidayete tercih edip onu onun yerine aldılar.
128. Metin
البقرة (١٦ _ ١٧)
Bakara (16-17)
129. Metin
عليه وإنما قال اشتروا الضلالة بالهدى ولم يكونوا على هدى لأنها في قوم آمنوا ثم كفروا أو في اليهود الذين كانوا مؤمنين بمحمد ﷺ فلما جاءهم كفروا به أو جعلوا لتمكنهم منه كأن الهدى قائم فيهم فتركوه بالضلالة وفيه دليل على جواز البيع تعاطياً لأنهم لم يتلفظوا بلفظ الشرا ولكن تركوا الهدى بالضلالة عن اختيارهم وسمي ذلك
Onlar bir hidayet üzere olmadıkları halde 'hidayete karşılık sapıklığı satın aldılar' denilmesinin sebebi; bu ayetin iman edip sonra küfre sapan bir topluluk hakkında yahut Hz. Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem [gelmeden önce] inanan fakat o kendilerine gelince onu inkâr eden Yahudiler hakkında olmasıdır; ya da hidayete güçleri yettiği için sanki hidayet kendilerinde varmış gibi kabul edilip onu sapıklıkla terk etmiş sayılmalarıdır. Bunda teâti (fiili alışveriş) yoluyla bey'in (satışın) caiz olduğuna delil vardır; çünkü onlar satın alma lafzını telaffuz etmediler, ancak kendi ihtiyarlarıyla hidayeti bırakıp sapıklığı aldılar ve bu durum
130. Metin
شراء فصار دليلاً لنا على أن من أخذ شيا من غيره وترك عليه عوضه برضاه فقد اشتراه وإن لم يتكلم به والضلالة الجور عن القصد وفقد الاهتداء يقال ضل منزله فاستعير للذهاب عن الصواب في الدين {فَمَا رَبِحَت تجارتهم} الربح الفضل على رأس المال والتجارة صناعة التاجر وهو الذي يبيع ويشتري للربح وإسناد الربح إلى التجارة من الإسناد المجازي ومعناه فما ربحوا في تجارتهم إذ التجارة لا تربح ولما وقع شراء الضلالة بالهدى مجازاً أتبعه ذكر الربح والتجارة ترشيحاً له كقوله ... ولما رأيت النسر عز ابن دأية ... وعشش في وكريه جاش له صدري ...
satın alma olarak isimlendirildi. Böylece bu, bir kimseden bir şeyi rızasıyla alıp karşılığında bedelini bırakan kimsenin, sözlü olarak konuşmasa bile onu satın almış olduğuna dair bizim için bir delil olmuştur. Dalâlet (ضَلَالَة); doğrudan sapmak ve hidayeti kaybetmektir; nitekim 'evini kaybetti / yolunu şaşırdı' (ضَلَّ مَنْزِلَهُ) denir. Bu kelime, dinde doğrudan sapma anlamında istiare edilmiştir. { فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ } Kazanç (ribh); sermaye üzerindeki fazlalıktır. Ticaret (ticâret); kazanç için alıp satan kimse olan tüccarın mesleğidir. Kazancın ticarete isnadı mecazi bir isnaddır; manası 'ticaretlerinde kazanç elde edemediler' demektir, zira ticaretin kendisi kazanmaz. Sapıklığın hidayet karşılığında satın alınması mecazen zikredilince, bunu kuvvetlendirmek (terşîh) için ardından kâr ve ticaret zikredilmiştir; nitekim şu beyitte olduğu gibi: ...Kartalın kargaya galip geldiğini / Ve onun iki yuvasına tünediğini gördüğümde göğsüm daraldı...
131. Metin
لما شبه الشيب بالنسر والشعر الفاحم بالغراب أتبعه ذكر التعشيش والوكر {وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ} لطرق التجارة كما يكون التجار المتصرفون العالمون بما يربح فيه ويخسر والمعنى أن مطلوب التجار سلامة رأس المال والربح وهؤلاء قد أضاعوهما فرأس مالهم الهدى ولم يبق لهم مع الضلالة وإذا لم يبق لهم إلا الضلالة لم يوصفوا بإصابة الربح وإن ظفروا بالأغراض الدنيوية لأن الضال خاسر ولأنه لا يقال لمن لم يسلم له رأس ماله قد ربح وقيل الذين صفة أولئك وفما ربحت تجارتهم إلى آخر الآية في محل الرفع خبر أولئك
Şair, saçtaki beyazlığı kartala ve simsiyah saçı kargaya benzetince, ardından yuva yapmayı ve tünemeyi zikretmiştir. { وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ } Neyi alıp sattığında kâr ve zarar edeceğini bilen usta tüccarlar gibi ticaretin yollarını bilen kimseler de değillerdi. Mana şudur: Tüccarların gayesi sermayenin korunması ve kâr elde etmektir; bunlar ise her ikisini de zayi etmişlerdir. Zira onların sermayesi hidayet idi; sapıklıkla beraber ellerinde hidayet kalmadı. Ellerinde sapıklıktan başka bir şey kalmayınca da -dünyevi menfaatleri elde etmiş olsalar bile- kâr elde etmekle nitelenemezler; çünkü sapan kimse zarardadır ve sermayesini koruyamayan kimseye de 'kâr etti' denilmez. { الَّذِينَ } kelimesinin { أُولَئِكَ } için sıfat olduğu, { فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ } ifadesinden ayetin sonuna kadar olan kısmın ise ref mahallinde { أُولَئِكَ } kelimesinin haberi olduğu da söylenmiştir.
132. Metin
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ (١٧)
{ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ } “Onların durumu, bir ateş yakan kimsenin haline benzer. Ateş onun çevresini aydınlattığı zaman Allah onların ışığını giderivermiş ve onları göremez bir halde karanlıklar içinde bırakıvermiştir.” (Bakara: 17)
133. Metin
{مّثْلُهُمْ كَمِثْلِِ الذي استوقد نَاراً} لما جاء بحقيقة صفتهم عقبها بضرب المثل زيادة في الكشف وتتميماً للبيان ولضرب الأمثال في إبراز خفيات المعاني ورفع الأستار عن الحقائق تأثير ظاهر ولقد كثر ذلك في الكتب السماوية ومن سور الإنجيل سورة الأمثال والمثل في أصل كلامهم هو المثل وهو النظير يقال مثل ومثل ومثيل كشبه وشبه وشبيه ثم قيل للقول السائر المثل مضربه بمورده مثل ولم يضربوا مثلاً إلا قولاً فيه غرابة ولذا حوفظ عليه فلا يغير وقد استعير المثل للحال أو الصفة أو القصة إذا كان لها شأن وفيها غرابة كأنه قيل حالهم العجيبة الشأن كحال الذي استوقد ناراً وكذلك قوله مَّثَلُ الجنة التى وعد المتقون أي فيما قصصنا
{ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا } Onların vasıflarının hakikatini getirdikten sonra, manayı daha fazla açığa çıkarmak ve beyanı tamamlamak üzere ardından bu meseli getirdi. Zira gizli manaları ortaya çıkarmada ve hakikatlerin üzerindeki perdeleri kaldırmada mesel vurmanın açık bir tesiri vardır. Semavi kitaplarda bu durum çokça yer almıştır; nitekim İncil surelerinden biri de 'Emsâl' (Meseller) suresidir. Mesel (مَثَل), onların asıl kelamında misil (مِثْل) yani denk ve benzer demektir; nitekim *şebeh* (شَبَه), *şibh* (شِبْه) ve *şebîh* (شَبِيه) dendiği gibi *mesel* (مَثَل), *misl* (مِثْل) ve *mesîl* (مَثِيل) de denir. Sonra dillerde dolaşan meşhur söze, söylendiği yere (mevride) uygunluğu sebebiyle mesel denilmiştir. Onlar ancak içinde bir gariplik bulunan sözleri mesel yapmışlardır; bu yüzden korunmuş ve değiştirilmemiştir. Mesel kelimesi, önemli bir durumu ve içinde bir gariplik bulunan hal, vasıf veya kıssa için de istiare yoluyla kullanılmıştır; sanki 'onların şaşılacak durumları, ateş yakan kimsenin durumu gibidir' denilmiştir. Tıpkı { مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ } “Müttakilere vaad olunan cennetin durumu...” ayetinde olduğu gibi; yani sana anlattığımız
134. Metin
عليك من العجائب قصة الجنة العجيبة الشأن ثم أخذ في بيان عجائبها ولله المثل الأعلى أي الوصف الذي له شأن من العظمة والجلالة ووضع الذي موضع الذين كقوله وخضتم كالذى خاضوا فلا يكون تمثيل الجماعة بالواحد أو قصد جنس المستوقدين أو أريد الفوج الذي استوقد ناراً على أن ذوات المنافقين لم يشبهوا بذات المستوقد حتى يلزم منه تشبيه الجماعة بالواحد إنما شبهت قصتهم بقصة المستوقد ومعنى
şaşılacak şeyler arasında, cennetin o hayret verici durumunun kıssası da vardır; sonra onun hayret verici vasıflarını açıklamaya başlamıştır. { وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الْأَعْلَى } “En yüce sıfat Allah'ındır” ayetinde de böyledir; yani azamet ve celalden payı olan yüce vasıf [O'nundur]. Tıpkı { وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُوا } “Siz de onların daldığı gibi daldınız” ayetinde olduğu gibi { الَّذِي } kelimesi { الَّذِينَ } yerine kullanılmıştır; dolayısıyla çoğulun teke benzetilmesi söz konusu değildir. Yahut ateş yakanların cinsi kastedilmiştir ya da ateş yakan topluluk kastedilmiştir. Kaldı ki çoğulun teke benzetilmesi gereksin diye münafıkların zatları ateş yakan kimsenin zatına benzetilmemiştir; sadece onların kıssası ateş yakanın kıssasına benzetilmiştir.
135. Metin
البقرة (١٧ _ ١٨)
Bakara (17-18)
136. Metin
استوقد أوقد ووقود النار سطوعها والنار جوهر لطيف مضى حار محرق واشتقاقها من نار ينور إذا نفر لأن فيها حركة واضطراباً {فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ} الإضاءة فرط الإنارة ومصداقه قوله هُوَ الذي جَعَلَ الشمس ضِيَاء والقمر نُوراً وهي في الآية متعدية ويحتمل أن تكون غير متعدية مسندة إلى ما حوله والتأنيث للحمل على المعنى لأن ما حول المستوقد أماكن وأشياء وجواب فلما {ذَهَبَ الله بِنُورِهِمْ} وهو ظرف زمان والعامل فيه جوابه مثل إذا وما موصولة وحوله نصب على الظرف أو نكرة موصوفة والتقدير فلما أضاءت شيئاً ثابتاً حوله وجمع الضمير وتوحيد للحمل على اللفظ تارة وعلى المعنى أخرى والنور ضوء النار وضوء كل نير ومعنى أذهبه أزاله وجعله ذاهباً ومعنى ذهب به استصحبه ومضى به والمعنى أخذ الله بنورهم وأمسكه وما يمسك فلا مرسل له فكان أبلغ من الإذهاب ولم يقل ذهب الله بضوئهم لقوله فلما أضاءت لأن ذكر النور أبلغ لأن الضوء فيه دلالة على الزيادة والمراد إزالة النور عنهم رأساً ولو قيل ذهب الله بضوئهم لأوهم الذهاب بالزيادة وبقاء ما يسمى نوراً ألا ترى كيف ذكر عقيبه {وَتَرَكَهُمْ فِي ظلمات} والظلمة عرض ينافي النور وكيف جمعها وكيف نكرها وكيف أتبعها ما يدل على أنها ظلمة لا تراءى فيها شبحان وهو قوله {لاَّ يُبْصِرُونَ} وترك بمعنى طرح
*İstevkade* (اسْتَوْقَدَ), ateş yaktı (أَوْقَدَ) demektir. Ateşin vukûdu, onun parıldayıp alevlenmesidir. Ateş; aydınlatıcı, sıcak ve yakıcı latif bir cevherdir. Türeyişi ise hareket edip kaçtığı için 'kaçtı/ürktü' anlamındaki *nâre yenûru* (نَارَ يَنُورُ) kökündendir; zira ateşte hareket ve kıpırdanma vardır. { فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ } İdâe (إِضَاءَة); son derece aydınlatmaktır. Bunun delili Allah Teâlâ'nın { هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا } “Güneşi bir ışık, ayı da bir nur kılan O'dur” ayetidir. Bu fiil ayette müteaddidir (geçişlidir); lâzım (geçişsiz) olup { مَا حَوْلَهُ } ifadesine isnat edilmiş olması da mümkündür. Müennes kılınması ise manaya hamledilmesindendir; çünkü ateş yakanın etrafındaki şeyler mekânlar ve nesnelerdir. { فَلَمَّا } edatının cevabı { ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ } cümlesidir. *Lemmâ* bir zaman zarfıdır ve amili tıpkı *izâ* gibi cevabıdır. *Mâ* ismi mevsuldür; *havlehû* zarf olarak mansubdur yahut mevsuf bir nekredir, takdiri ise 'etrafında sabit olan bir şeyi aydınlattığı zaman' şeklindedir. Zamirin bir yerde çoğul, bir yerde tekil getirilmesi bazen lafza, bazen de manaya hamledilmesindendir. Nur (نُور); ateşin ışığı ve parlayan her şeyin aydınlığıdır. *Ezhebehû* (أَذْهَبَهُ); onu giderdi ve gidici kıldı demektir. *Zehebe bihî* (ذَهَبَ بِهِ) ise onu yanında götürdü ve onunla beraber gitti demektir. Mana şudur: Allah onların nurunu alıp tutmuştur; O'nun tuttuğunu ise salıverecek hiçbir güç yoktur. Bu yüzden bu ifade *izhâb*dan (sadece gidermekten) daha beliğdir. { فَلَمَّا أَضَاءَتْ } buyrulduğu halde 'Allah onların ziyasını giderdi' denilmemiştir; çünkü nurun zikredilmesi daha beliğdir, zira ziyada fazlalık delaleti vardır. Burada kastedilen ise nurun onlardan tamamen giderilmesidir. Şayet 'Allah onların ziyasını giderdi' denilseydi, fazlalığın gittiği fakat nur diye isimlendirilen şeyin baki kaldığı zannı doğardı. Görmez misin ki hemen ardından { وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ } buyurmuştur. Zulmet (ظُلْمَة); nura zıt olan bir arazdır. Bak ki nasıl çoğul yapılmış, nasıl nekre getirilmiş ve ardından içinde iki karaltının dahi birbirini göremediği bir karanlık olduğuna delalet eden { لَا يُبْصِرُونَ } ifadesi getirilmiştir. *Tereke* (تَرَكَ) fiili tek bir mefule bağlandığında 'bıraktı ve terk etti' manasındadır; iki mefule bağlandığında ise 'dönüştürdü' (صَيَّرَ) manasını tazammun eder ve kalb fiilleri gibi amel eder. { وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ } ifadesi de bu kabildendir; aslı 'onlar karanlıklar içindedirler' (هُمْ فِي ظُلُمَاتٍ) cümlesidir, sonra *tereke* dahil olarak her iki cüzü de nasbetmiştir. { لَا يُبْصِرُونَ } fiilinden düşen meful, takdir edilen ve niyet edilen türden değil, tamamen terk edilmiş ve atılmış türdendir; sanki fiil hiç müteaddi değilmiş gibidir. Onların durumu ateş yakan kimsenin durumuna benzetilmiştir; çünkü onlar aydınlanmanın hemen ardından karanlık ve şaşkınlık içine düşmüşlerdir. Evet, münafık her zaman küfür karanlıkları içinde bocalayıp durur; fakat burada kastedilen, dillerinde dolaşan [kelime-i şehadet] vesilesiyle az bir süre faydalandıkları aydınlıktır. Bu kelimenin nuruyla aydınlanmalarının ardında ise kendilerini ebedi azap karanlığına sürükleyen nifak karanlığı vardır. Bu ayetin bir diğer tefsiri de şöyledir: Onlar sapıklığı hidayete karşılık satın almakla nitelendiklerinde, sattıkları hidayetlerini ateş yakanın etrafını aydınlatan ateşe, satın aldıkları sapıklığı ise Allah'ın onların nurunu giderip kendilerini karanlıklar içinde bırakmasına benzetmek üzere bu temsil getirilmiştir. Ateşin nekre getirilmesi ise tazim (büyüklüğünü belirtmek) içindir.
137. Metin
وخلى إذا علق بواحد فإذا علق بشيئين كان مضمناً معنى صير فيجري مجرى أفعال القلوب ومنه وتركهم في ظلمات أصله هم في ظلمات ثم دخل ترك فنصب الجزأين والمفعول الساقط من لا يبصرون من قبيل المتروك المطروح لا من قبيل المقدر المنوي كأن الفعل غير متعدٍ أصلاً وإنما شبهت حالهم بحال المستوقد لأنهم غب الإضاءة وقعوا في ظلمة وحيرة نعم المنافق خابط فى ظلمات الكفر أبدا ولكن المراد ما استضاءوا به قليلاً من الانتفاع بالكلمة المجراة على ألسنتهم ووراء استضاءتهم بنور هذه الكلمة ظلمة النفاق المفضية بهم إلى ظلمة العقاب السرمدي وللآية تفسير آخر وهو أنهم لما وصفوا بأنهم اشتروا الضلالة بالهدى عقب ذلك بهذا التمثيل ليمثل هداهم الذي باعوه بالنار المضيئة ما حول المستوقد والضلالة التي اشتروها بذهاب الله بنورهم وتركه إياهم في الظلمات وتنكير النار للتعظيم
ve tek bir mefule bağlandığında terk etti ve bıraktı manasındadır; iki şeye bağlandığında ise dönüştürdü manasını tazammun eder ve kalb fiilleri gibi geçerli olur. { وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ } ifadesi de böyledir; aslı 'onlar karanlıklar içindedirler' şeklindedir, sonra *tereke* dahil olup her iki cüzü nasbetmiştir. { لَا يُبْصِرُونَ } fiilinden düşen meful, takdir edilen türden değil, tamamen terk edilmiş türdendir; sanki fiil aslında hiç geçişli değilmiş gibidir. Onların durumu ateş yakan kimsenin durumuna benzetilmiştir; çünkü onlar aydınlanmanın ardından karanlık ve şaşkınlık içine düşmüşlerdir. Evet, münafık daima küfür karanlıklarında bocalayıp durur; lâkin burada kastedilen, dillerine aldıkları kelime vesilesiyle azıcık aydınlanmalarıdır. Bu kelimenin nuruyla aydınlanmalarının ardında ise kendilerini ebedi azap karanlığına ulaştıran nifak karanlığı vardır. Ayetin başka bir tefsiri de şöyledir: Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almakla nitelendirildiklerinde, sattıkları hidayetlerini ateş yakanın etrafını aydınlatan ateşe, satın aldıkları sapıklığı ise Allah'ın onların nurunu gidermesine ve onları karanlıklarda bırakmasına benzetmek için bu temsil getirilmiştir. Ateşin nekre kılınması ise tazim içindir.
138. Metin
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ (١٨)
{ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ } “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar [doğru yola] dönemezler.” (Bakara: 18)
139. Metin
{صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ} أي هم صم كانت حواسهم سليمة ولكن لما سدوا عن الإصاخة إلى الحق مسامعهم وأبوا أن ينطقوا به ألسنتهم وان ينظروا ويتبصروا بعيونهم جعلوا كائما إيفت مشاعرهم وطريقته عند علماء البيان طريقة قولهم هم ليوث للشجعان وبحور الاسخياء إلا أن هذا في الصفات وذلك في الأسماء وما في الآية تشبيه بليغ في الأصح لا استعارة لأن المستعار له مذكور وهم المنافقون والاستعارة إنما تطلق حيث يطوى ذكر المستعار له ويجعل الكلام خلواً عنه صالحاً لأن يراد به المنقول عنه والمنقول إليه لولا دلالة الحال أو فحوى الكلام {فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ} لا يعودون إلى الهدى
{ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ } Yani onlar sağırdırlar. Duyuları sağlamdı; fakat kulaklarını hakkı dinlemekten tıkadıkları, dillerini onunla konuşmaktan alıkoydukları, gözleriyle bakıp ibret almaktan kaçındıkları zaman sanki duyuları afet görmüş gibi kılındılar. Beyan âlimleri nezdinde bu üslup, cesurlar için 'onlar aslandır', cömertler için 'onlar denizdir' denilmesi kabilindendir; şu farkla ki bu sıfatlarda, diğeri ise isimlerdedir. Ayetteki ifade en sahih görüşe göre istiare değil teşbih-i beliğdir; çünkü kendisine benzetilen (müsteârün leh) olan münafıklar zikredilmiştir. İstiare ise ancak kendisine benzetilenin zikrinin gizlendiği ve halin delaleti yahut sözün gelişinin tayini olmasaydı hem hakiki hem mecazi manaya yorulmaya elverişli kılınan kelamda söz konusu olur. { فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ } Hidayete geri dönmezler,
140. Metin
البقرة (١٩)
Bakara (19)
141. Metin
بعد أن باعوه أو عن الضلالة بعد أن اشتروها لتنوع الرجوع إلى الشئ وعنه أو أراد أنهم بمنزلة المتحيرين الذين بقوا جامدين في مكانهم لا يبرحون ولا يدرون أيتقدمون أم يتأخرون
onu sattıktan sonra [artık ona dönmezler] yahut sapıklığı satın aldıktan sonra ondan vazgeçmezler; zira rücû (dönüş) hem bir şeye hem de bir şeyden dönüş şeklinde çeşitlilik arz eder. Yahut kastedilen, onların yerlerinde çakılıp kalan, ileri mi gideceklerini yoksa geri mi döneceklerini bilemeyen şaşkınlar mesabesinde olduklarıdır.
142. Metin
أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ (١٩)
{ أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ } “Yahut [onların durumu], gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan bir yağmura [tutulmuş kimselerin hali] gibidir. Yıldırımlardan dolayı ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.” (Bakara: 19)
143. Metin
{أَوْ كَصَيّبٍ مّنَ السماء فِيهِ ظلمات وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ} ثنى الله ﷾ في شأنهم بتمثيل آخر لزيادة الكشف والإضاح شبه المنافق فى التمثيل الأول المستوقد نارا وإظهار الإيمان بالإضاءة وانقطاع انتفاعه بانطفاء النار وهنا شبه دين الإسلام بالصيب لأن القلوب تحيا به حياة الأرض بالمطر وما يتعلق به من شبه الكفار بالظلمات وما فيه من الوعد والوعيد بالرعد والبرق وما يصيبهم من الأفزاع والبلايا من جهة أهل الإسلام بالصواعق والمعنى أو كمثل ذوي صيب فحذف مثل لدلالة العطف عليه وذوي لدلالة يجعلون عليه والمراد كمثل قوم أخذتهم السماء بهذه الصفة فلقوا منها ما لقوا فهذا تشبيه أشياء بأسشياء إلا أنه لم يصرح بذكر المشبهات كما صرح في قوله {وَمَا يَسْتَوِي الأعمى والبصير والذين آمنوا وعملوا الصالحات ولا المسيء} وقول امرئ القيس ... كأن قلوب الطير رطباً ويابسا ... لدى وكرها العناب والحشف البالي ...
{ أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ } Allah Azze ve Celle, meseleyi daha da açığa kavuşturmak ve izah etmek üzere onların durumunu ikinci bir meselle tekrar anlattı. İlk temsilde münafığı ateş yakana, imanı açığa vurmayı aydınlanmaya, faydasının kesilmesini ise ateşin sönmesine benzetmişti. Burada ise İslam dinini sağanak yağmura (sayyib) benzetmiştir; çünkü yeryüzü yağmurla hayat bulduğu gibi kalpler de onunla hayat bulur. Kâfirlerin şüphelerini karanlıklara; dindeki vaad ve vaîdi (müjde ve tehdidi) gök gürültüsü ve şimşeğe; İslam ehlinden kendilerine isabet eden korku ve belaları ise yıldırımlara benzetmiştir. Mana 'yahut sağanak yağmura tutulan kimselerin hali gibidir' takdirindedir; atfın delaleti sebebiyle *mesel* kelimesi, { يَجْعَلُونَ } fiilinin delaleti sebebiyle de *zevi* (sahipleri) kelimesi hazfedilmiştir. Kastedilen, gökten boşanan böylesi bir yağmura yakalanıp ondan çekeceklerini çeken bir topluluğun halidir. Bu, şeylerin şeylere benzetilmesidir; ancak Allah Teâlâ'nın { وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُسِيءُ } “Kör ile gören, iman edip salih amel işleyenler ile kötülük yapan bir olmaz” ayetinde ve İmruü'l-Kays'ın şu beytinde olduğu gibi kendisine benzetilenler açıkça zikredilmemiştir: ...Kuşların taze ve kuru kalpleri sanki / Yuvasının yanında hünnap ve çürük hurma gibidir...
144. Metin
بل جاء به مطوياً ذكره على سنن الاستعارة والصحيح أن التمثيلين من جملة التمثيلات المركبة دون المفرقة لا يتكلف لواحد واحد شيء بقدر شبهه به بيانه أن العرب تأخذ أشياء فرادى معزولاً بعضها من بعض لم يأخذ هذا بحجزة ذاك فتشبهها بنظائرها كما فعل امرئ القيس وتشبه كيفية حاصلة من مجموع أشياء قد تضامنت وتلاصقت حتى عادت شيئاً واحداً بأخرى مثلها كقوله تعالى {مَثَلُ الذين حُمِّلُواْ التوراة ثُمَّ لم يحملوها} الآية فالمراد تشبيه حال اليهود في جهلها بما معها من التوراة بحال الحمار في جهله بما يحمل من أسفار الحكمة وتساوي الحالتين عنده من حمل أسفار الحكمة
Bilakis istiare usulünce zikri gizlenerek getirilmiştir. Doğru olan şudur ki, her iki temsil de tek tek unsurların kendi benzerleriyle eşleştirilmeye çalışılmadığı mürekkep (bütüncül) temsillerdendir, müferrek (ayrık) temsillerden değildir. Bunun açıklaması şudur: Araplar bazen birbirinden bağımsız, birinin diğeriyle irtibatı olmayan şeyleri tek tek alır ve İmruü'l-Kays'ın yaptığı gibi onları benzerlerine teşbih ederler; bazen de birbirine kenetlenip yapışarak tek bir şey haline gelmiş nesneler topluluğundan ortaya çıkan bir heyeti (durumu) benzeri başka bir heyete teşbih ederler. Nitekim Allah Teâlâ'nın { مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا } “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu...” ayetinde olduğu gibi; burada maksat, yanlarındaki Tevrat'ı anlamayan Yahudilerin halini, sırtında taşıdığı hikmet kitaplarını anlamayan eşeğin haline benzetmektir. Hikmet kitaplarını taşımakla
145. Metin
وحمل ما سواها من الأوقار لا يشعر من ذلك إلا بما يمر بدفيه من الكد والتعب وكقوله واضرب لَهُم مثل الحياة الدنيا كما ءانزلنا من السماء فالمراد قلة بقاء زهرة الحياة الدنيا كقلة بقاء الخضر فهو تشبيه كيفية بكيفية فأما أن يراد تشبيه الأفراد بالأفراد غير منوط بعضها ببعض ومصيرة شيئاً واحداً فلا فكذلك لما وصف وقوع المنافقين في ضلالتهم وما خبطوا فيه من الحيرة والدهشة شبهت حيرتهم وشدة الأمر بما يكابد من طفئت ناره بعد أيقادها في ظلمة الليل وكذلك من أخذته السماء في الليلة المظلمة مع رعد وبرق وخوف من الصواعق والتمثيل الثاني أبلغ لأنه أدل على فرط الحيرة وشدة الأمر ولذا أخروهم يتدرجون في مثل هذا من الأهون إلى الأغلظ وعطف احد التمثيلين على الآخر بأولأنها في أصلها لتساوي شيئين فصاعداً في الشك عند البعض ثم استعيرت لمجرد التساوي كقولك جالس الحسن أو ابن سيرين تريد أنهما سيان في استصواب أن يجالسا وقوله تعالى {ولا تطع منهم آثما أو كفورا} أى الآثم والكفور سيان فى وجوب العصاين فكذا هنا معناه أن كيفية قصة المنافقين مشبهة لكيفيتي هاتين القصتين وأن الكيفيتين سواء في استقلال كل واحدة منهما بوجه التمثيل فبأيتهما مثلتها
diğer yükleri taşımak onun nazarında farksızdır; bundan iki böğrüne binen yorgunluk ve zahmetten başka bir şey hissetmez. Yine { وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ } “Onlara dünya hayatının misalini ver: O, gökten indirdiğimiz bir su gibidir” ayetinde olduğu gibi; burada maksat, dünya hayatının güzelliğinin az kalıcılığını bitkilerin az kalıcılığına benzetmektir. Bu, bir heyetin bir heyete teşbihidir. Yoksa birbirinden bağımsız fertlerin tek bir şey haline getirilmeksizin diğer fertlere benzetilmesi kastedilmemiştir. İşte bunun gibi, münafıkların sapıklığa düşüşleri, içine daldıkları şaşkınlık ve dehşet vasfedildiğinde; onların şaşkınlığı ve durumlarının vahameti, gecenin karanlığında yaktıktan sonra ateşi sönen kimsenin çektiği sıkıntılara benzetilmiştir; aynı şekilde karanlık bir gecede gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım korkusuyla yağmura tutulan kimsenin haline benzetilmiştir. İkinci temsil daha beliğdir; çünkü aşırı şaşkınlığa ve durumun şiddetine daha çok delalet eder. Bu sebeple sona bırakılmıştır; zira onlar bu tür durumlarda hafif olandan ağır olana doğru derece derece ilerlerler. İki temsilden birinin diğerine *ev* (أَوْ) edatıyla atfedilmesine gelince; *ev* aslen bazı kimseler nezdinde iki veya daha fazla şeyin şüphede eşit olması içindir, sonra ise sırf eşitlik için istiare edilmiştir; nitekim "Hasan ile yahut İbn Sîrîn ile otur" demen gibi ki bunda her ikisiyle de oturmanın uygunlukta eşit olduğunu kastetmiş olursun. Allah Teâlâ'nın { وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِمًا أَوْ كَفُورًا } “Onlardan hiçbir günahkâra veya nanköre itaat etme” ayeti de böyledir; yani isyankâr ve nankör kimselere isyan etmenin gerekliliği eşittir. İşte burada da mana şudur: Münafıkların durumunun heyeti, bu iki kıssanın heyetine benzemektedir ve her iki heyet de temsil yönünü karşılamada eşittir. Hangisiyle temsil getirirsen getir
146. Metin
البقرة (١٩)
Bakara (19)
147. Metin
فأنت مصيب وإن مثلها بهما جميعاً فكذلك والصيب المطر الذي يصوب أى ينزل ويقع ويقال للسحاب صيب أيضاً وتنكير صيب لأنه نوع من المطر شديد هائل كما نكرت النار في التمثيل الأول والسماء هذه المظلة وعن الحسن أنها موج مكفوف والفائدة في ذكر السماء والصيب لا يكون إلا من السماء أنه جاء بالسماء معرفة فأفاد أنه غمام أخذ بآفاق السماء ونفى أن يكون من سماء أي من أفق واحد من بين سائر الآفاق لأن كل أفق من آفاقها سماء ففي التعريف مبالغة كما في تنكير صيب
isabet etmiş olursun; her ikisiyle birden temsil getirsen yine öyledir. Sayyib (صَيِّب); inen ve yağan yağmurdur. Buluta da sayyib denilir. *Sayyib*in nekre getirilmesi, tıpkı ilk temsilde ateşin nekre getirilmesi gibi, onun şiddetli ve korkunç bir yağmur türü olmasındandır. Semâ (السَّمَاء); bu gölgeliktir (gökkubbedir). Hasan [el-Basrî]'den rivayet edildiğine göre o, havada durdurulmuş bir dalgadır. Yağmur ancak gökten geleceği halde *es-semâ* lafzının zikredilmesindeki fayda; semâyı marife (belirli) getirmesiyle bu bulutun göğün bütün ufuklarını kapladığını ifade etmesi ve diğer ufuklar arasından tek bir ufuktan gelmiş olmasını nefyetmesidir; çünkü göğün her bir ufku da bir semadır. Dolayısıyla marife kılınmasında, tıpkı *sayyib*in nekre kılınmasında olduğu gibi bir mübalağa vardır.
148. Metin
وتركيبه وبنائه وفيه دليل على أن السحاب من السماء ينحدر منها يأخذ ماءه وقيل إنه يأخذ من البحر ويرتفع ظلمات مرفوع بالجار والمجرور لأنه قد قوى لكونه صفة لصيب بخلاف مالو قلت ابتداء فيه ظلمات ففيه خلاف بين الأخفش وسيبويه والرعد الصوت الذي يسمع من السحاب لاصطكاك أجرامه أو ملك يسوق السحاب والبرق الذي يلمع من السحاب من برق الشئ بريقاً إذا لمع والضمير في فيه يعود إلى الصيب فقد جعل الصيب مكاناً للظلمات فإن أريد به السحاب فظلماته إذا كان أسحم مطبقا سحمته وتطبيقه مضموما إليهما ظلمة الليل وأما ظلمات المطر فظلمة تكاثفه بتتابع القطر وظلمة أظلال غمامه مع ظلمة الليل وجعل الصيب مكاناً للرعد والبرق على إرادة السحاب به ظاهر وكذا إن اريد به المطر لأنهما متلبسان به في الجملة ولم يجمع الرعد والبرق لأنهما مصدران في الأصل يقال رعدت السماء رعداً وبرقت برقاً فروعي حكم الأصل بأن ترك جمعهما ونكرت هذه الأشياء لأن المراد أنواع منها كأنه قيل فيه ظلمات داجية ورعد قاصف وبرق خاطف {يجعلون أصابعهم في آذانهم} الضمير لأصحاب الصيب وإن كان محذوفاً كما فى قوله أو هم قائلون لأن المحذوف باقٍ معناه وإن سقط لفظه ولا محل ليجعلون لكونه مستأنفاً لأنه لما ذكر الرعد والبرق على ما يؤذن بالشدة والهول فكأن قائلاً قال فكيف حالهم مع مثل ذلك الرعد فقيل يجعلون أصابعهم في آذانهم ثم قال فكيف حالهم مع مثل ذلك البرق فقال يكاد البرق يخطف أبصارهم وإنما ذكر الأصابع ولم يذكر الانامل ورءوس الأصابع هي التي تجعل في الأذان اتساعاً كقوله فاقطعوا ايديهما والمراد إلى الرسغ ولأن في ذكر الأصابع من المبالغة ما ليس في ذكر الأنامل وإنما لم يذكر الأصبع الخاص الذي تسدّ به الأذن لأن السبابة فعالة من السب فكان
Onun terkibinde ve yapısında [da mübalağa vardır]. Bunda, bulutun gökten indiğine ve suyunu oradan aldığına dair delil vardır; denizden alıp yükseldiği de söylenmiştir. { ظُلُمَاتٌ } kelimesi car-mecrur ile merfudur; çünkü *sayyib*e sıfat olması sebebiyle kuvvet kazanmıştır. Şayet söze doğrudan 'onda karanlıklar vardır' (فِيهِ ظُلُمَاتٌ) diye başlasaydın durum böyle olmazdı ve bunda Ahfeş ile Sîbeveyh arasında ihtilaf bulunurdu. Ra'd (رَعْد); bulut kütlelerinin birbirine çarpmasından dolayı işitilen sestir yahut bulutları sevk eden melektir. Berk (بَرْق); bir şey parıldadığında söylenen *beraka'ş-şey'ü berîkan* (بَرَقَ الشَّيْءُ بَرِيقًا) ifadesinden gelip buluttan çakan ışıktır. { فِيهِ } ifadesindeki zamir *sayyib*e döner; böylece sayyib, karanlıkların mekânı kılınmıştır. Eğer sayyib ile bulut kastedilmişse, onun simsiyah ve ufku kaplayıcı olması halindeki karanlıkları; bu siyahlığı ve kaplayıcılığı ile birlikte gece karanlığının da ona eklenmesidir. Yağmurun karanlıkları ise yağmurun peş peşe inmesiyle oluşan yoğunluk karanlığı, bulutun gölgeleme karanlığı ve bunlarla beraber gece karanlığıdır. Sayyib ile bulut kastedildiğinde onun gök gürültüsü ve şimşeğin mekânı kılınması açıktır; şayet yağmur kastedilmişse yine böyledir, zira bunlar genel olarak onunla iç içedir. Ra'd ve berk kelimeleri aslen masdar oldukları için çoğul yapılmamıştır; nitekim 'gök gürledi' (رَعَدَتِ السَّمَاءُ رَعْدًا) ve 'şimşek çaktı' (بَرَقَتْ بَرْقًا) denir; dolayısıyla asıllarının hükmü gözetilerek çoğul yapılmaları terk edilmiştir. Bu nesneler nekre kılınmıştır, çünkü bunlardan kastedilen özel türlerdir; sanki 'onda zifiri karanlıklar, kulakları sağır eden bir gök gürültüsü ve gözleri alan bir şimşek vardır' denilmiştir. { يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ } Zamir, tıpkı { أَوْ هُمْ قَائِلُونَ } “Yahut gündüz uykusunda iken” ayetinde olduğu gibi, lafzen hazfedilmiş olsa bile yağmura tutulan kimselere aittir; çünkü hazfedilen şey lafzen düşse de mana olarak bakidir. { يَجْعَلُونَ } cümlesi istînâf olduğu için iraptan mahalli yoktur; çünkü gök gürültüsü ve şimşek şiddet ve dehşet hissettirecek şekilde zikredilince sanki birisi 'Böylesi bir gök gürültüsü karşısında onların durumu nedir?' diye sormuş, buna karşılık 'Parmaklarını kulaklarına tıkarlar' denilmiştir. Sonra 'Böylesi bir şimşek karşısında halleri nedir?' denilmiş, buna cevaben de 'Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek' buyrulmuştur. Parmak uçları (enâmil) kulaklara tıkandığı halde genişlik (mecaz) yoluyla parmakların (asâbi') zikredilmesi, tıpkı { فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا } “İkisinin ellerini kesin” ayetinde bileğe kadar olan kısmın kastedilmesi gibidir. Ayrıca parmakların zikredilmesinde, parmak uçlarının zikredilmesinde bulunmayan bir mübalağa vardır. Kulağın tıkandığı özel parmağın (şehadet parmağının) zikredilmeyişi; *sebbâbe* (سَبَّابَة) kelimesinin sövmek (sebb) kökünden türemiş mübalağalı bir kelime olması sebebiyledir; bu yüzden
149. Metin
اجتنابها أولى بآداب القرآن ولم يذكر المسبحة لأنها مستحدثة غير مشهورة {مّنَ الصواعق} متعلق بيجعلون أي
ondan kaçınmak Kur'an'ın edebine daha uygundur. *Müsebbiha* (مُسَبِّحَة) kelimesi ise sonradan ortaya çıkmış ve meşhur olmayan bir lafız olduğu için zikredilmemiştir. { مِنَ الصَّوَاعِقِ } İfadesi { يَجْعَلُونَ } fiiline müteallıktır; yani
150. Metin
من أجل الصواعق يجعلون أصابعهم في آذانهم والصاعقة قصفة رعد تنقض معها شقة نار قالوا تنقدح من السحاب إذا اصطكت أحرامه وهى نار لطيفة جديدة لا تمر بشئ إلاَّ أتت عليه إلاَّ أنها مع حدتها سريعة الخمود يحكى أنها سقطت على نخلة فأحرقت نحو نصفها ثم طفئت ويقال صعقته الصاعقة إذا أهلكته فصعق أي مات إما بشدة الصوت أو بالإحراق {حَذَرَ الموت} مفعول له والموت فساد بنية الحيوان أو
yıldırımlardan dolayı parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Sâika (صَاعِقَة); beraberinde bir ateş parçası inen şiddetli gök gürültüsüdür. Bulut kütleleri birbirine çarptığında buluttan çaktığını söylerler. O, son derece latif ve yakıcı bir ateştir; uğradığı hiçbir şeyi bırakmaz, yok eder; ancak bu şiddetiyle beraber çabuk söner. Anlatıldığına göre bir hurma ağacına düşmüş, yaklaşık yarısını yakmış ve sonra sönmüştür. Yıldırım birini helak ettiğinde *saakathü's-sâikatü* (صَعَقَتْهُ الصَّاعِقَةُ) denir; o da ya sesin şiddetinden ya da yanmaktan dolayı *saika* (صَعِقَ) yani öldü demektir. { حَذَرَ الْمَوْتِ } Mefulün lehdir. Ölüm ise canlının bünyesinin bozulmasıdır yahut