9512. Metin
العنكبوت (٤ - ١)
el-Ankebût (1 - 4)
9513. Metin
سورة العنكبوت مكية وهي تسع وستون آية
Ankebût Suresi Mekkîdir ve altmış dokuz ayettir.
9514. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
9515. Metin
الم (١) أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ (٢)
{ الم (١) أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ (٢) } “Elif. Lâm. Mîm. (1) İnsanlar, «İman ettik» demeleriyle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? (2)”
9516. Metin
{الم أحسب الناس أن يتركوا أن يقولوا امنا وهم لا يُفْتَنُونَ} الحسبان قوة أحد النقيضين على الآخر كالظن بخلاف الشك فهو الوقوف بينمها والعلم فهو القطع على أحدهما ولا يصح تعليقهما لمعاني المفردات ولكن بمضامين الجمل فلو قلت حسبت زيداً وظننت الفرس لم يكن شيئاً حتى تقول حسبت زيداً عالماً وظننت الفرس جواداً لأن قولك زيد عالم والفرس جواد كلام دال على مضمون فإذا أردت الأحبار على ذلك المضمون ثابتاً عندك على وجه الظن لا اليقين أدخلت على شطري الجملة فعل الحسبان حتى يتم لك غرضك والكلام الدال على المضمون الذي يقتضيه الحسبان هنا أن يتركوا أن يقولوا آمنا وهم لا يقتنون وذلك أن تقديره أحسبوا تركهم غير مفتونين لقولهم آمنا فالترك أول مفعولي حسب ولقولهم آمنا هو الخبر وأما غير مفتونين فتتمة الترك لأنه من الترك الذي هو بمعنى التصيير كقول عنترة
{ الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ } “Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar, «İman ettik» demeleriyle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” el-Husbân (الحسبان/sanmak), tıpkı zan gibi iki zıttan birinin diğerine galip gelmesidir; şüphenin aksinedir ki o, ikisi arasında duraksamaktır. İlim ise ikisinden birini kesin olarak kabul etmektir. Bunların müfred lafızların manalarına taalluk etmesi (bağlanması) sahih olmaz, ancak cümlelerin içeriklerine taalluk eder. Şayet sen "Zeyd'i sandım" veya "Atı zannettim" desen, "Zeyd'i âlim sandım" ve "Atı cins zannettim" demedikçe bir anlam ifade etmez. Çünkü "Zeyd âlimdir" ve "At cinstir" sözün bir içeriğe delalet eden kelamdır. Şayet bu içeriğin senin katında kesinlik (yakîn) değil de zan yoluyla sabit olduğunu bildirmek istersen, maksadının tamamlanması için cümlenin iki rüknünün başına husbân fiilini dâhil edersin. Burada husbânın gerektirdiği içeriğe delalet eden kelam { أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ } “«İman ettik» demeleriyle imtihan edilmeden bırakılacaklarını [mı sandılar?]” ifadesidir. Bunun takdiri şöyledir: «İman ettik» demeleri sebebiyle imtihan olunmaksızın terk edileceklerini mi sandılar? Burada terk, hasebe (حسب) fiilinin birinci mef‘ûlüdür; «iman ettik» demeleri sebebiyle ifadesi ise haberdir. İmtihan edilmeksizin ifadesine gelince, bu da terkin tamamlayıcısıdır; zira bu, Antara'nın şu sözünde olduğu gibi "dönüştürmek/kılmak" (tasrîr) anlamındaki terk fiilindendir:
9517. Metin
فتركته جزر السباع يفشنه
"Onu yırtıcı hayvanların parçalayacağı bir et yığını olarak bıraktım (kıldım)"
9518. Metin
ألا ترى أنك قبل المجيء بالحسبا ن تقدران تقول تركهم غير مفتونين لقولهم آمناً على تقدير حاصل ومستقر قيل اللام هو استفهام توبيخ والفتنة الامتحان بشدائد التكليف من مفارقة الأوطان ومجاهدة الأعداء وسائر الطاعات الشاقة وهجر الشهوات وبالفقر والقحط وأنواع المصائب في الأنفس والأموال ومصابرة الكفار على أذاهم وكيدهم وروي أنها نزلت في ناس من أصحاب رسول الله ﷺ قد جزعوا من أذى المشركين أو في عمار بن ياسر وكان يعذب في الله
Görmez misin ki husbân fiilini getirmeden önce, حاصل (hasıl) ve مستقر (müstakar) takdiriyle "Onların 'İman ettik' demeleri sebebiyle imtihan edilmemiş olarak bırakılmaları [söz konusudur]" şeklinde takdir edebilirsin. Denildi ki: [Ayetin başındaki] hemze kınama/azarlama (tevbîh) istifhamıdır. Fitne ise; vatanlardan ayrılmak, düşmanlarla cihat etmek, diğer meşakkatli taatler ve şehvetleri terk etmek gibi ağır tekliflerle; fakirlik, kıtlık, canlarda ve mallarda çeşitli musibetlerle ve kâfirlerin eziyetlerine ve tuzaklarına sabretmekle imtihan edilmektir. Rivayet edildiğine göre bu ayet, müşriklerin eziyetlerinden dolayı feryat eden Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından birtakım kimseler hakkında yahut Allah uğrunda işkence gören Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir.
9519. Metin
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ (٣)
{ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ (٣) } “Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah, elbette doğru olanları bilir ve elbette yalancıları da bilir. (3)”
9520. Metin
{ولقد فتنا} اختبرنا وهو موصول بأحسب أو بلا يفتنون {الذين مِن قَبْلِهِمْ} بأنواع الفتن فمنهم من يوضع المنشار على رأسه فيفرق فرقتين ما يصرفه ذلك عن دينه ومنهم من يمشط بأمشاط الحديد ما يصرفه ذلك عن دينه {فَلَيَعْلَمَنَّ الله} بالامتحان {الذين صَدَقُوا} في الإيمان {وَلَيَعْلَمَنَّ الكاذبين} فيه ومعنى علمه تعالى وهو عالم بذلك فيما لم يزل أن يعلمه موجوداً عند وجوده كما علمه قبل وجوده أنه يوجد والمعنى وليتميزن الصادق منهم من الكاذب قال بن عطاء يتبين صدق العبد من كذبه في أوقات الرخاء والبلاء فمن شكر في أيام الرخاء وصبر في أيام البلاء فهو من الصادقين ومن بطر في أيام الرخاء وجزع في أيام البلاء فهو من الكاذبين
{ وَلَقَدْ فَتَنَّا } “Andolsun ki biz imtihan ettik” yani sınadık; bu ifade { أَحَسِبَ } “sandı mı” veya { لَا يُفْتَنُونَ } “imtihan edilmeyecekler” ifadelerine bağlıdır. { الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } “onlardan öncekileri” çeşitli fitnelerle [sınadık]. Nitekim onlardan kimisinin başına testere konur ve ikiye ayrılırdı da bu durum onu dininden çevirmezdi. Kimisi de demir taraklarla taranırdı da bu onu dininden döndürmezdi. { فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ } “Allah elbette bilecektir” imtihan yoluyla, { الَّذِينَ صَدَقُوا } “doğru olanları” imanda, { وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ } “ve yalancıları da elbette bilecektir” onda [imanda]. Yüce Allah'ın ezelden beri bunu bilen olduğu halde bilmesinin anlamı; var olmadan önce var olacağını bildiği gibi, var olduğu anda da onu var olmuş olarak bilmesidir. Manası: Onlardan doğru olan ile yalancı olan kesinlikle birbirinden ayrışacaktır. İbn Atâ şöyle demiştir: Kulun doğruluğu yalancılığından bolluk ve bela zamanlarında anlaşılır. Kim bolluk günlerinde şükreder, bela günlerinde sabrederse o, doğrulardandır. Kim de bolluk günlerinde şımarır, bela günlerinde feryat edip sızlanırsa o da yalancılardandır.
9521. Metin
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَنْ يَسْبِقُونَا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ (٤)
{ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَنْ يَسْبِقُونَا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ (٤) } “Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! (4)”
9522. Metin
{أم حسب الذين يعملون السيئات أن}
{ أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَنْ } “Yoksa kötülükleri yapanlar ... mı sandılar?”
9523. Metin
أي الشرك والمعاصي {أَن يَسْبِقُونَا} أي يفوتونا يعني أن الجزاء يلحقهم لا محالة واشتمال صلة أن على مسند ومسند إليه سد مفعولين كقوله أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الجنة ويجوزأن يضمن حسب معنى قدر وأم منقطعة ومعنى الإضراب فيها أن هذا الحسبان أبطل من الحسبان الأول لأن ذلك يقدر أنه لا يمتحن لإيمانه وهذا يظن أنه لا يجازى بمساويه وقالوا الأول في المؤمنين وهذا في الكافرين {سَاء مَا يَحْكُمُونَ} ما في موضع رفع على
Yani şirk ve günahları [yapanlar], { أَنْ يَسْبِقُونَا } “bizden kaçıp kurtulacaklarını [mı sandılar?]” yani bizi atlatacaklarını [mı sandılar?]. Yani ceza onları mutlaka bulacaktır. أَن (en) edatının sılasının müsned ve müsnedün ileyhi kapsaması, { أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ } “Yoksa siz cennete gireceğinizi mi sandınız?” ayetinde olduğu gibi iki mef‘ûlün yerini tutmuştur. حَسِبَ (hasebe) fiilinin قَدَّرَ (kaddere/takdir etti) manasını içermesi de caizdir. أَمْ (em) edatı munkatıadır (kesintilidir); buradaki vazgeçme (idrâb) manası şudur: Bu sanı, birinci sanıdan daha batıldır. Çünkü o kimse imanı sebebiyle imtihan edilmeyeceğini takdir etmekte, bu ise kötülükleriyle cezalandırılmayacağını zannetmektedir. Âlimler şöyle demişlerdir: Birincisi müminler hakkındadır, bu ise kâfirler hakkındadır. { سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ } “Ne kötü hüküm veriyorlar!” ayetindeki مَا (mâ),
9524. Metin
معنى ساء الحكم حكمهم أو نصب على معنى ساء حكماً يحكمون والمخصوص بالذنب محذوف أي بئس حكماً يحكمونه حكمهم
"Hüküm olarak hükümleri pek fena oldu" manasında ref mahallindedir veya "Hüküm verdikleri şey ne kötü bir hükümdür" manasında nasb mahallindedir. Zemmedilen şey (el-mahsûsu bi'z-zem) hazfedilmiştir; yani verdikleri hüküm ne kötü bir hükümdür!
9525. Metin
مَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٥)
{ مَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٥) } “Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah'ın belirlediği vakit mutlaka gelecektir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (5)”
9526. Metin
{مَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء الله} أي يأمل ثوابه أو يخاف حسابه فالرجاء يحتملهما {فَإِنَّ أَجَلَ الله} المضروب للثواب والعقاب {لأَتٍ} لا محالة فاليبادر للعمل الصالح الذي يصدق رجاءه ويحقق أمله {وَهُوَ السميع} لما يقوله عباده {العليم} بما يفعلونه فلا يفوته شيء ما وقال الزجاج من للشرط ويرتفع بالابتداء وجواب الشرط فإن أجل الله لات كقولك إن كان زيد الدار فقد صدق الوعد
{ مَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ اللَّهِ } “Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa” yani O'nun sevabını ümit ediyor veya O'nun hesabından korkuyorsa; zira racâ (رجاء) her iki anlamı da ihtiva eder. { فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ } “Bilsin ki Allah'ın belirlediği vakit” sevap ve ceza için tayin edilen süre { لَآتٍ } “mutlaka gelecektir” kaçınılmazdır. O halde ümidini doğrulayacak ve emelini gerçekleştirecek salih amele koşsun. { وَهُوَ السَّمِيعُ } “O, hakkıyla işitendir” kullarının söylediklerini, { الْعَلِيمُ } “hakkıyla bilendir” onların yaptıklarını; böylece O'ndan hiçbir şey kaçmaz. ez-Zeccâc şöyle demiştir: مَنْ (men) şart içindir ve mübteda olarak merfûdur. Şartın cevabı ise { فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لَآتٍ } cümlesidir; tıpkı "Şayet Zeyd evde ise söz kesinlikle doğrulanmıştır" demen gibidir.
9527. Metin
وَمَنْ جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (٦)
{ وَمَنْ جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ (٦) } “Cihat eden, ancak kendisi için cihat etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir. (6)”
9528. Metin
{وَمَن جَاهَدَ} نفسه بالصبر على طاعة الله أو الشيطان بدفع وساوسه أو الكفار {فَإِنَّمَا يجاهد لِنَفْسِهِ} لأن منفعة ذلك ترجع إليها {إِنَّ الله لَغَنِىٌّ عَنِ العالمين} وعن طاعتهم ومجاهدتهم وإنما أمر ونهى رحمة لعباده
{ وَمَنْ جَاهَدَ } “Cihat eden” Allah'a taat hususunda sabrederek nefsiyle yahut vesveselerini defederek şeytanla veya kâfirlerle [cihat eden], { فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ } “ancak kendisi için cihat etmiş olur” çünkü bunun faydası bizzat kendisine döner. { إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ } “Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir” onların itaatlerinden ve cihatlarından da müstağnidir. Emretmesi ve yasaklaması sırf kullarına olan merhametindendir.
9529. Metin
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٧)
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٧) } “İman edip salih ameller işleyenlerin kötülüklerini elbette örteriz ve onları, yaptıklarının en güzeliyle ödüllendiririz. (7)”
9530. Metin
{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات لَنُكَفّرَنَّ عَنْهُمْ سَيّئَاتِهِمْ} أي الشرك والمعاصي بالإيمان والتوبة {وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الذى كَانُواْ يَعْمَلُونَ} أي أحسن جزاء أعمالهم في الإسلام
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ } “İman edip salih ameller işleyenlerin kötülüklerini elbette örteriz” yani şirk ve günahlarını iman ve tövbe ile [örteriz]. { وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Ve onları, yaptıklarının en güzeliyle ödüllendiririz” yani İslam'daki amellerinin en güzel karşılığı ile [ödüllendiririz].
9531. Metin
وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨)
{ وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨) } “Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır; yaptıklarınızı size haber vereceğim. (8)”
9532. Metin
{ووصينا الإنسان بوالديه حسنا} وصى حمكمه حكم أمر في معناه وتصرفه يقال وصيت زيداً بأن يفعل خيراً كما تقول أمرته بأن يفعل ومنه قوله وصى بها ابراهيم بنيه أي وصاهم بكلمة التوحيد وأمرهم بها وقولك وصيت وزيدا بعمر ومعناه وصيته بتعهد عمرو ومراعاته ونحو ذلك وكذلك معنى قوله ووصينا الإنسان بوالديه حسناً ووصيناه بإيتاء والديه حسناً أو بإيلاء والديه حسناً أي فعلاً ذا حسن أو ما هو في ذاته حسن لفرط حسنه كقوله وَقُولُواْ للناس حسنا ويجوز أن يجعل حسناً من باب قولك زيدا بإضمار
{ وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا } “Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik” Vassâ (وصى) fiilinin hükmü, anlamı ve kullanımı bakımından emere (أمر) fiilinin hükmü gibidir. Tıpkı "Ona yapmasını emrettim" dediğin gibi "Zeyd'e hayır yapmasını tavsiye ettim" dersin. { وَوَصَّى بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ } “İbrahim bunu oğullarına tavsiye etti” ayeti de bundandır; yani onlara tevhid kelimesini vasiyet etti ve bunu onlara emretti. "Zeyd'e Amr'ı vasiyet ettim/ısmarladım" sözün ise onunla ilgilenmesini, onu gözetmesini ve benzeri şeyleri tavsiye ettim demektir. { وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا } sözünün manası da böyledir; yani ona ana babasına iyilik yapmasını veya ana babasına güzel davranmasını, yani güzellik sahibi bir fiili yahut son derece güzel olmasından ötürü bizatihi güzellik olan bir şeyi [tavsiye ettik]. Tıpkı { وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا } “İnsanlara güzel söz söyleyin” ayetinde olduğu gibi. حُسْنًا (husnen) kelimesinin,
9533. Metin
اضرب إذا رأيته متهيأ للضرب فتنصبه بإضمار أولهما أو افعل بهما لأن التوصية بهما دالة عليه وما بعده مطابق له كأنه قال قلنا أولهما معروفاً ولا تطعهما في الشرك إذا حملاك عليه وعلى هذا التفسيران وقف على بوالديه وابتدىء حسناً حسن الوقف على التفسير الأول لابد من إضمار القول معناه وقلنا {وَإِن جاهداك} أيها الإنسان {لِتُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ به علم} أي لا علم بإلهيته والمراد بنفي العلم نفي المعلوم كأنه قال لتشرك بي شيئاً لا يصح أن يكون إلهاً {فَلاَ تُطِعْهُمَا} في ذلك فلا طاعة لمخلوق في معصية الخالق
Dövülmeye hazır olduğunu gördüğün vakit takdiri bir اضرب (vur) fiiliyle "Zeyd'e [vur]" demen kabilinden kılınması da caizdir; dolayısıyla onu gizli bir أَوْلِهِمَا (onlara yap) veya اِفْعَلْ بِهِمَا (onlara davran) takdiriyle mansub kılarsın. Çünkü onlar hakkındaki tavsiye buna delalet etmektedir ve sonrası da buna uygundur; sanki şöyle demiştir: Onlara iyilik yapın dedik, fakat sizi şirke zorladıklarında şirke dair onlara itaat etmeyin. Bu tefsire göre بِوَالِدَيْهِ üzerinde durulup حُسْنًا ile başlanması güzel bir durak (vakf-ı hasen) olur. Birinci tefsire göre ise قَوْل (kavl/söz) takdir etmek zorunludur, manası: "Ve dedik ki..." olur. { وَإِنْ جَاهَدَاكَ } “Eğer seninle mücadele ederlerse” ey insan! { لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ } “hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için” yani ilah olduğuna dair bir bilgin olmayan şeyi; bilgiyi nefyetmekten maksat malûmu nefyetmektir. Sanki şöyle demiştir: İlah olması sahih olmayan bir şeyi bana ortak koşman için... { فَلَا تُطِعْهُمَا } “onlara itaat etme” bu hususta. Zira Yaratıcı'ya isyan olan yerde yaratılmışa itaat yoktur.
9534. Metin
العنكبوت (١٢ - ٨)
el-Ankebût (8 - 12)
9535. Metin
{إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ} مرجع من آمن منكم ومن أشرك {فَأُنَبِئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ} فأجازيكم حق جزائكم وفي ذكر المرجع والوعيد تحذير من متابعتهما على الشرك وحث على الثبات والاستقامة في الدين روي أن سعد بن أبي وقاص لما أسلم نذرت أمه أن لا تأكل ولا تشرب حتى يرتد فشكا إلى النبي ﷺ فنزلت هذه الآية والتي في لقمان والتي في الأحقاف
{ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ } “Dönüşünüz banadır” sizden iman edenin de şirk koşanın da dönüşü [banadır]. { فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Yaptıklarınızı size haber vereceğim” böylece size tam karşılığınızı vereceğim. Dönüş yerinin ve tehdidin zikredilmesinde, şirk hususunda ana babaya uymaktan sakındırma ile dinde sebat ve istikamete teşvik vardır. Rivayet edildiğine göre Sa‘d b. Ebî Vakkâs Müslüman olunca, annesi o dininden dönünceye kadar yiyip içmemeye adakta bulundu. O da bu durumu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet etti. Bunun üzerine bu ayet ile Lokmân suresindeki ve Ahkâf suresindeki ayetler indi.
9536. Metin
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ (٩)
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ (٩) } “İman edip salih amel işleyenleri, elbette salihler arasına katarız. (9)”
9537. Metin
{والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} هو مبتدأ والخبر {لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِى الصالحين} في جملتهم والصلاح من أبلغ صفات المؤمنين وهو متمنى الأنبياء ﵈ قال سليمان ﵇ وَأَدْخِلْنِى بِرَحْمَتِكَ فِى عِبَادِكَ الصالحين وقال يوسف ﵇ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِى بالصالحين أو في مدخل الصالحين وهو الجنة ونزلت في المنافقين
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ } “İman edip salih ameller işleyenler” mübtedadır, haberi ise { لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ } “onları elbette salihler arasına katarız” yani onların topluluğu içine [katarız] ifadesidir. Salâh (salihat), müminlerin en beliğ vasıflarındandır ve peygamberlerin aleyhimüsselâm temennisidir. Süleyman aleyhisselâm { وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ } “Ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat” demiş; Yûsuf aleyhisselâm da { تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ } “Benim canımı Müslüman olarak al ve beni salihlere kat” demiştir. Yahut "salihlerin girdikleri yere ki o da cennettir [katarız]" demektir. Bu ayet münafıklar hakkında inmiştir.
9538. Metin
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ (١٠)
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ (١٠) } “İnsanlardan kimi de vardır ki «Allah'a inandık» der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Andolsun ki Rabbinden bir zafer gelirse, mutlaka «Biz de sizinle beraberdik» derler. Allah, âlemlerin göğüslerinde olanı en iyi bilen değil midir? (10)”
9539. Metin
{ومن الناس من يقول آمنا بالله فَإِذَا أُوذِىَ فِى الله} أي إذا مسه أذى من الكفار {جَعَلَ فِتْنَةَ الناس كَعَذَابِ الله} أي
{ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ } “İnsanlardan kimi de vardır ki «Allah'a inandık» der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman” yani kâfirlerden kendisine bir eziyet dokunduğunda { جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ } “insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar” yani
9540. Metin
جزع من ذلك كما يجزع من عذاب الله تعالى {وَلَئِنْ جَاء نَصْرٌ مّن رَّبّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ} أي وإذا نصر الله المؤمنين وغنهم اعترضوهم وقالوا إنا كنا معكم أي متابعين لكم في دينكم ثابتين عليه بثباتكم فأعطونا نصيبنا من الغنم {أَوَ لَيْسَ الله بِأَعْلَمَ بِمَا فِى صُدُورِ العالمين} أي هو أعلم بما في صدور العالمين من العالمين بما في صدورهم ومن ذلك ما في صدور هؤلاء من النفاق وما في صدرو المؤمنين من الإخلاص ثم وعد المؤمنين وأوعد المنافقين بقوله
Yüce Allah'ın azabından feryat ettiği gibi bundan da feryat eder. { وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ } “Andolsun ki Rabbinden bir zafer gelirse, mutlaka «Biz de sizinle beraberdik» derler” yani Allah müminlere yardım edip onları ganimet sahibi kıldığında önlerine çıkıp "Biz sizinle beraberdik; yani dininizde size uymaktaydık ve sizin sebatınızla sebat etmekteydik, o halde ganimetten payımızı bize verin" derler. { أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ } “Allah, âlemlerin göğüslerinde olanı en iyi bilen değil midir?” Yani O, âlemlerin göğüslerinde olanı, onların kendi göğüslerindekini bilmelerinden daha iyi bilir. Bunların göğüslerindeki nifak ile müminlerin göğüslerindeki ihlas da bundandır. Sonra şu sözüyle müminleri müjdelemiş, münafıkları da tehdit etmiştir:
9541. Metin
وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ (١١)
{ وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ (١١) } “Allah, elbette iman edenleri de bilir ve elbette münafıkları da bilir. (11)”
9542. Metin
{وليعلمن الله الذين آمنوا وَلَيَعْلَمَنَّ المنافقين} أي حالهما ظاهرة عند من يملك الجزاء عليهما
{ وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ } “Allah, elbette iman edenleri de bilir ve elbette münafıkları da bilir” yani her ikisinin hali de bunlara karşılık vermeye muktedir olanın katında aşikârdır.
9543. Metin
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١٢)
{ وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١٢) } “İnkâr edenler iman edenlere: «Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim» dediler. Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancıdırlar. (12)”
9544. Metin
{وقال الذين كفروا للذين آمنوا اتبعوا سبيلنا ولنحمل خطاياكم} أموراهم باتباع سبيلهم وهي طريقتهم التي كانوا عليها في دينهم وأمروا أنفسهم بحمل خطاياهم فعطف الأمر على الأمر وأرادوا ليجتمع هذان الأمران في الحصول أن تتبعوا سيبلنا وأن نحمل خطاياكم والمعنى تعليق الحمل بالاتباع أي إن تتبعوا سبيلنا حملنا خطاياكم وهذا قول صناديد قريش كانوا يقولون لمن آمن منهم لا نبعث نحن ولا أنتم فإن كان ذلك فإنا نتحمل عنكم الإثم {وَمَا هُمْ بحاملين مِنْ خطاياهم مّن شَىْء إِنَّهُمْ لكاذبون} لأنهم قالوا ذلك وقلوبهم على
{ وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ } “İnkâr edenler iman edenlere: «Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim» dediler” Onlara kendi yollarına, yani dinlerinde üzerinde bulundukları yola uymalarını emrettiler ve kendilerine de onların günahlarını yüklenmeyi emrettiler; böylece emir emre atfedildi. Vuku bulma hususunda bu iki emrin bir araya gelmesini kastettiler: Yani siz bizim yolumuza uyun, biz de sizin günahlarınızı yüklenelim. Anlam, yüklenmeyi uymaya bağlamaktır; yani "Bizim yolumuza uyarsanız günahlarınızı yükleniriz" demektir. Bu, Kureyş ileri gelenlerinin sözüdür; içlerinden iman edenlere şöyle diyorlardı: "Ne biz diriltileceğiz ne de siz; şayet öyle bir şey olursa günahınızı biz üstleniriz." { وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ } “Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancıdırlar” Çünkü onlar bunu söylerken kalpleri bunun
9545. Metin
العنكبوت (١٧ - ١٣)
el-Ankebût (13 - 17)
9546. Metin
خلافه كالكاذبين الذين يعدون الشيء وفي قلوبهم نية الخلف
Aksineydi; tıpkı bir şeyi vaat ederken kalplerinde cayma niyeti bulunan yalancılar gibi.
9547. Metin
وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَعَ أَثْقَالِهِمْ وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ (١٣)
{ وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَعَ أَثْقَالِهِمْ وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ (١٣) } “Onlar elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice yükleri taşıyacaklar ve uydurdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir. (13)”
9548. Metin
{وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ} أي أثقال أنفسهم يعني أوزارهم بسب كفرهم {وَأَثْقَالاً مَّعَ أَثْقَالِهِمْ} أي أثقالاً أخر غير الخطايا التي ضمنوا للمؤمنين حملها وهي أثقال الذين كانوا سبباً في ضلالهم وهو كما قال لِيَحْمِلُواْ أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ القيامة وَمِنْ أَوْزَارِ الذين يضلونهم بغير علم
{ وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ } “Onlar elbette kendi yüklerini taşıyacaklar” yani küfürleri sebebiyle kendi nefislerinin yüklerini, yani günahlarını [taşıyacaklar], { وَأَثْقَالًا مَعَ أَثْقَالِهِمْ } “ve kendi yükleriyle beraber nice yükleri” yani müminlere yüklenmeyi taahhüt ettikleri günahlardan başka ağırlıkları [taşıyacaklar] ki onlar da sapmalarına sebep oldukları kimselerin yükleridir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibidir: { لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ } “Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını yüklenmeleri için...”
9549. Metin
{وليسألن يَوْمَ القيامة عَمَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ} يختلقون من الأكاذيب والأباطيل
{ وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ } “Ve uydurdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir” uydurdukları yalanlardan ve batıllardan [sorguya çekileceklerdir].
9550. Metin
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ (١٤)
{ وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ (١٤) } “Andolsun ki Nûh'u kendi kavmine gönderdik de o, onların arasında elli yıl hariç bin sene kaldı. Sonunda onlar zulmederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi. (14)”
9551. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً إلى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلاَّ خَمْسِينَ عَاماً} كان عمره ألفاً وخمسين سنة بعث على رأس أربعين ولبث في قومه تسعمائة وخمسين سنة وعاش بعد الطوفان ستين وعن وهب أنه عاش ألفاً وأربعمائة سنة فقال له ملك الموت يا أطول الأنبياء عمراً كيف وجدت الدنيا قال كدار لها بابان دخلت وخرجت ولم يقل تسعمائة وخمسين سنة لأنه لو قيل كذلك لجاز أن يتوهم إطلاق هذا العدد على أكثره وهذا التوهم زائل هنا فكأنه قيل تسعمائة وخمسين سنة كاملة وافية العدد إلا أن ذلك أخصر وأعذب لفظاً وأملأ بالفائدة ولأن القصة سبقت لما ابتلي به نوح ﵇ من أمته وما كابده من طول المصابرة تسلية لنبينا ﵇ فكان ذكر الألف أفخم وأوصل إلى الغرض وجيء بالمميز أولاً بالسنة ثم بالعام لأن تكرارا لفظ واحد في كلام واحد حقيق بالاجتناب في البلاغة {فَأَخَذَهُمُ الطوفان} هو ما أطاف وأحاط بكثرة وغلبة من سيل أو ظلام ليل أو نحوهما {وَهُمْ ظالمون} أنفسهم بالكفر
{ وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلَّا خَمْسِينَ عَامًا } “Andolsun ki Nûh'u kendi kavmine gönderdik de o, onların arasında elli yıl hariç bin sene kaldı” Onun ömrü bin elli yıldı. Kırk yaşının başında peygamber gönderildi, kavmi arasında dokuz yüz elli yıl kaldı ve tufandan sonra altmış yıl yaşadı. Vehb'den ise onun bin dört yüz yıl yaşadığı rivayet edilmiştir. Ölüm meleği ona: "Ey peygamberlerin en uzun ömürlüsü! Dünyayı nasıl buldun?" demiş; o da: "İki kapısı olan bir ev gibi; birinden girdim diğerinden çıktım" demiştir. "Dokuz yüz elli sene" denmedi; çünkü böyle denilseydi bu sayının çoğunluğuna ıtlak edildiği zannı doğabilirdi. Oysa bu zan burada ortadan kalkmıştır; sanki tam ve tastamam sayıca dokuz yüz elli yıl denilmiştir. Şu var ki böylesi daha veciz, lafızca daha tatlı ve fayda bakımından daha dolgundur. Ayrıca kıssa, Peygamberimiz aleyhisselâm'ı teselli etmek amacıyla Nûh aleyhisselâm'ın ümmetinden gördüğü imtihan ve katlandığı uzun sabır için zikredildiğinden, bin sayısının zikri daha azametli ve maksada daha ulaştırıcıdır. Temyîz edici kelime olarak önce sene (سنة), sonra da âm (عام) lafzı getirilmiştir; çünkü tek bir kelamda aynı lafzın tekrarı belagatte kaçınılması gereken bir husustur. { فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ } “Sonunda tufan kendilerini yakalayıverdi” [Tufan], sel veya gece karanlığı ve benzeri şeylerin çokluk ve galebe ile kuşatıp sarmasıdır. { وَهُمْ ظَالِمُونَ } “onlar zulmederlerken” küfür ile kendi nefislerine [zulmederlerken].
9552. Metin
فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ (١٥)
{ فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ (١٥) } “Bunun üzerine onu ve gemi halkını kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık. (15)”
9553. Metin
{فأنجيناه} أي نوحاً {وأصحاب السفينة} وكانوا ثمانية وسبعين نفساً نصفهم ذكور ونصفهم إناث منهم أولاد نوح سام وحام ويافث ونساؤهم {وجعلناها} أي السفينة أو الحادثة أو القصة {آية} عبرة وعظة {للعالمين} يتعظون بها
{ فَأَنْجَيْنَاهُ } “Bunun üzerine onu kurtardık” yani Nûh'u, { وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ } “ve gemi halkını” Onlar yetmiş sekiz kişi idiler; yarısı erkek yarısı kadındı. Nûh'un oğulları Sâm, Hâm, Yâfes ve onların eşleri de bunlardandı. { وَجَعَلْنَاهَا } “ve onu kıldık” yani gemiyi yahut bu hadiseyi veya bu kıssayı [kıldık], { آيَةً } “bir ibret” bir ibret ve öğüt, { لِلْعَالَمِينَ } “âlemlere” ondan ibret alsınlar diye.
9554. Metin
وَإِبْرَاهِيمَ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١٦)
{ وَإِبْرَاهِيمَ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١٦) } “İbrahim'i de [gönderdik]. Hani o kavmine şöyle demişti: «Allah'a kulluk edin ve O'ndan sakının. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (16)”
9555. Metin
{وإبراهيم} نصب بإضمار اذكر وأبدل عنه {إِذْ قَالَ} بدل اشتمال لأن الأحيان تشتمل على ما فيها أو معطوف على نوح أي وأرسلنا ابراهيم أو ظرف لأرسلنا يعني أرسلناه حين بلغ من السن أو العلم مبلغاً صلح فيه لأن يعظ قومه ويأمرهم بالعبادة
{ وَإِبْرَاهِيمَ } “İbrahim'i de” gizli bir اذكر (an) fiiliyle mansubdur ve ondan bedel olarak { إِذْ قَالَ } “Hani o demişti” ifadesi getirilmiştir; bu bedel-i iştimaldir, çünkü vakitler içindekileri kapsar. Yahut Nûh üzerine matuftur; yani "Ve İbrahim'i de gönderdik" demektir. Yahut أرسلنا (gönderdik) fiilinin zarfıdır; yani onu, kavmine vaaz edip onlara ibadeti
9556. Metin
والتقوى وقرأ إبراهيم النخعي وأبو حنيفة ﵄ ابراهيم بالرفع على معنى ومن المرسلين إبراهيم {لِقَوْمِهِ اعبدوا الله واتقوه ذلكم خَيْرٌ لَّكُمْ} من الكفر {إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ} إن كان لكم علم بما هو خير لكم مما هو شر لكم
Ve takvayı emretmeye elverişli bir yaşa veya ilim mertebesine ulaştığı vakit gönderdik. İbrâhim en-Nehaî ve Ebû Hanîfe radıyallâhu anhümâ "Ve peygamberlerden biri de İbrahim'dir" manasında İbrahim lafzını merfû olarak (إبراهيمُ) okumuşlardır. { لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ } “Kavmine: «Allah'a kulluk edin ve O'ndan sakının. Bu sizin için daha hayırlıdır» [demişti]” küfürden [daha hayırlıdır]. { إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ } “Eğer bilirseniz” neyin sizin için hayırlı neyin sizin için şerli olduğuna dair bir bilginiz varsa.
9557. Metin
إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١٧)
{ إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١٧) } “Siz Allah'ı bırakıp ancak birtakım putlara tapıyor ve asılsız yalanlar uyduruyorsunuz. Şüphesiz Allah'ı bırakıp da taptıklarınız sizin için hiçbir rızka mâlik değillerdir. O halde rızkı Allah katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Ancak O'na döndürüleceksiniz. (17)”
9558. Metin
{إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله أوثانا} أصناماً {وتخلقون}
{ إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا } “Siz Allah'ı bırakıp ancak birtakım putlara tapıyorsunuz” heykellere [tapıyorsunuz], { وَتَخْلُقُونَ } “ve uyduruyorsunuz”
9559. Metin
العنكبوت (١٩ - ١٧)
el-Ankebût (17 - 19)
9560. Metin
وتكذبون أو تصنعون وقرأ أبو حذيفة والسلمى ﵄ وتخلّقون من خلق بمعنى التكثير في خلق {إِفْكاً} وقرىء أفكا وهو مصدر نحو كذب ولعب والإفك مخفف منه كالكذب واللعب من أصلهما واختلافهم الإفك تسميتهم الأوثان آلهة وشركاء لله {إِنَّ الذين تَعْبُدُونَ مِن دُونِ الله لاَ يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً} لا يستطيعون أن يرزقوكم شيئاً من الرزق {فابتغوا عِندَ الله الرزق} كله فإنه هو الرزاق وحده لا يرزق غيره {واعبدوه واشكروا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} فاستعدوا للقائه بعبادته والشكر له على أنعمه وبفتح التاء وكسر الجيم يعقوب
Ve yalan söylüyorsunuz yahut imal ediyorsunuz. Ebû Huzeyfe ve es-Sülemî radıyallâhu anhümâ yaratmada çokluk bildiren خلق kökünden hareketle وتخلّقون şeklinde okumuşlardır. { إِفْكًا } “asılsız yalanlar” Bu kelime كَذِب (kizb) ve لَعِب (laib) gibi bir mastar olarak أفكاً şeklinde de okunmuştur. el-İfk (الإفك) ise tıpkı el-kizb ve el-laib lafızlarının asıllarından hafifletilmiş olması gibi bundan hafifletilmiştir. Onların ifk (yalan) uydurmaları, putları ilahlar ve Allah'a ortaklar olarak isimlendirmeleridir. { إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا } “Şüphesiz Allah'ı bırakıp da taptıklarınız sizin için hiçbir rızka mâlik değillerdir” size rızıktan hiçbir şeyi vermeye güç yetiremezler. { فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ } “O halde rızkı Allah katında arayın” rızkın tamamını; çünkü Rezzâk olan yalnızca O'dur, O'ndan başkası rızık veremez. { وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ } “O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Ancak O'na döndürüleceksiniz” O halde O'na ibadet ederek ve nimetlerine şükrederek O'na kavuşmaya hazırlanın. Ya'kûb te harfinin fethası ve cim harfinin kesrasıyla تَرْجِعُونَ şeklinde okumuştur.
9561. Metin
وَإِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (١٨)
{ وَإِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (١٨) } “Eğer siz yalanlarsanız, bilin ki sizden önceki ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen ise apaçık bir tebliğden başkası değildir. (18)”
9562. Metin
{وَإِن تُكَذّبُواْ فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مّن قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرسول إِلاَّ البلاغ المبين} أي وإن تكذبوني فلا تضروني بتكذيبكم فإن الرسل قبلي قد كذبتهم أممهم وما ضروهم وإنما ضروا أنفسهم حيث حل بهم العذاب بسبب تكذيبهم وأما الرسول فقد تم أمره حيث بلغ البلاغ المبين الذي زال معه الشك وهو اقترانه بآيات الله ومعجزاته أو وإن كنت مكذباً فيما بينكم فلي في سائر الأنبياء اسوة حيث كذبوا وعلى الوسول أن يبلغ وما عليه أن يصدق ولا يكذب وهذه الآية والآيات التي بعدها إلى قوله فما كان جواب قومه
{ وَإِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ } “Eğer siz yalanlarsanız, bilin ki sizden önceki ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen ise apaçık bir tebliğden başkası değildir” Yani şayet beni yalanlarsanız yalanlamanızla bana zarar veremezsiniz; zira benden önceki peygamberleri de ümmetleri yalanlamıştı ve onlara zarar verememişlerdi, bilakis yalanlamaları sebebiyle azap başlarına indiğinde ancak kendilerine zarar vermişlerdi. Peygambere gelince, şüpheyi gideren apaçık tebliği –ki o da Allah'ın ayetleri ve mucizeleriyle birlikte olmasıdır– ulaştırdığında onun görevi tamamlanmıştır. Yahut: Şayet ben aranızda yalanlanan biri isem, yalanlanmış olan diğer peygamberlerde benim için bir örnek vardır; peygambere düşen tebliğ etmektir, [insanların] tasdik edip etmemesinden o sorumlu değildir. Bu ayet ve bundan sonra { فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ } “Kavminin cevabı ise... başkası olmadı” buyruğuna kadar gelen ayetlerin,
9563. Metin
محتملة أو تكون من جملة قول إبراهيم ﵇ لقومه والمراد بالأمم قبله قوم شيث وإدريس ونوح وغيرهم وأن تكون آيات وقعت معترضة في شأن رسول الله ﷺ وشأن قريش بين أول قصة إبراهيم وآخرها فإن قلت فالجمل الاعتراضية لا بد لها من اتصال بما وقعت معترضة فيه فلا تقول مكة وزيد قائم خير بلاد الله قلت نعم وبيانه أن إيراد قصة إبراهيم ﵇ ليس إلا إرادة للتنفيس عن رسول الله ﷺ وأن تكون مسلاة له بأن أباه إبراهيم ﵇ كان مبتلى نحو ما ابتلى به من شرك قومه وعبادتهم الأوثان فاعترض بقوله وإن تكذبوا على معنى إنكم يا معشر قريش إن تكذبوا محمداً فقد كذب إبراهيم قومه وكل أمة نبيها لأن قوله فقد كذب أمم من قبلكم لابد من تناوله لأمة إبراهيم وهو كما ترى اعتراض متصل ثم سائر الآيات بعدها من توابعها لكونها ناطقة بالتوحيد ودلائله وهدم الشرك وتوهين قواعده وصفة قدرة الله تعالى وسلطانه ووضوح حجته وبرهانه
İbrâhim aleyhisselâm'ın kavmine söylediği söz cümlesinden olması muhtemeldir; bu takdirde kendisinden önceki ümmetlerden maksat Şît, İdrîs, Nûh ve diğerlerinin kavimleridir. Yahut bu ayetlerin, İbrâhim kıssasının başı ile sonu arasında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Kureyş'in durumu hakkında itirazî (ara cümle) olarak gelmiş olması da muhtemeldir. Şayet: “İtirazî cümlelerin, arasına girdikleri şeyle bir irtibatının bulunması zorunludur; dolayısıyla ‘Mekke –ve Zeyd ayaktadır– Allah'ın beldelerinin en hayırlısıdır’ denilemez” dersen; derim ki: Evet, bunun açıklaması şudur: İbrâhim aleyhisselâm'ın kıssasının getirilmesi, yalnızca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönlünü ferahlatmak ve atası İbrâhim aleyhisselâm'ın da kavminin şirki ve putlara tapmaları konusunda kendisinin sınandığı gibi sınandığını göstermek suretiyle ona bir teselli olması içindir. Dolayısıyla { وَإِنْ تُكَذِّبُوا } “Eğer siz yalanlarsanız” ifadesi; “Ey Kureyş topluluğu! Eğer siz Muhammed'i yalanlarsanız, bilin ki İbrâhim'i de kavmi yalanlamıştı ve her ümmet kendi peygamberini yalanlamıştır” manasında bir itirazî cümle olarak girmiştir. Çünkü { فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ } “bilin ki sizden önceki ümmetler de yalanlamışlardı” buyruğunun mutlaka İbrâhim'in kavmini de kapsaması gerekir. Görüldüğü üzere bu, [bağlamla] irtibatlı bir itirazî cümledir. Bundan sonraki diğer ayetler de tevhidi ve delillerini dile getirmesi, şirki yıkıp dayanaklarını zayıflatması, Allah Teâlâ'nın kudret ve hâkimiyetini, hüccet ve bürhanının apaçıklığını nitelemesi bakımından onun tamamlayıcı unsurlarındandır.
9564. Metin
أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (١٩)
{ أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (١٩) } “Görmediler mi Allah yaratmayı nasıl başlatıyor, sonra onu nasıl tekrarlıyor? Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır. (19)”
9565. Metin
{أَوَ لَمْ يَرَوْاْ} وبالتاء كوفي غير حفص {كيف يبدئ الله الخلق} أي قدروا ذلك وعلموه وقوله {ثُمَّ يُعِيدُهُ} ليس بمعطوف على يبدىء
{ أَوَلَمْ يَرَوْا } “Görmediler mi” Hafs dışındaki Kûfeliler bunu te ile [أَوَلَمْ تَرَوْا şeklinde] okumuşlardır. { كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ } “Allah yaratmayı nasıl başlatıyor” yani bunu takdir edip bilmediler mi? O'nun { ثُمَّ يُعِيدُهُ } “sonra onu nasıl tekrarlıyor” buyruğu { يُبْدِئُ } “başlatıyor” fiiline matuf değildir;
9566. Metin
العنكبوت (٢٤ - ١٩)
el-Ankebût (19 - 24)
9567. Metin
وليست الرؤية واقعة عليه وإنما هو إخبار على حياله بالإعادة بعد الموت كما وقع النظر في قوله كَيْفَ بَدَأَ الخلق ثُمَّ الله ينشىء النشأة الآخرة على البدء دون الإنشاء بل هو معطوف على جملة قوله أو لم يروا كيف يبدىء الله الخلق {إِنَّ ذلك} أي الإعادة {عَلَى الله يَسِيرٌ} سهل
Görme [fiili] de onun üzerine vaki olmamıştır. Bilakis bu, tıpkı { كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ } “yaratmayı nasıl başlattı, sonra Allah diğer yaratılışı da gerçekleştirecektir” kavlinde bakışın ikinci yaratılışa değil ilk yaratılışa vaki olması gibi, ölümden sonraki diriltme hakkında müstakil bir haberdir. Aksine bu, { أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ } “Görmediler mi Allah yaratmayı nasıl başlatıyor” cümlesine matuftur. { إِنَّ ذَلِكَ } “Şüphesiz bu” yani yeniden diriltme { عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ } “Allah'a pek kolaydır” pek basittir.
9568. Metin
قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢٠)
{ قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢٠) } “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da yaratmayı nasıl başlattığına bir bakın. Sonra Allah son yaratılışı da gerçekleştirecektir. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir. (20)”
9569. Metin
{قُلْ} يا محمد وإن كان من كلام إبراهيم فتقديره وأوحينا إليه أن قل {سِيرُواْ فِى الأرض فانظروا كَيْفَ بَدَأَ الخلق} على كثرتهم واختلاف أحوالهم لتعرفوا عجائب فطرة الله لمشاهدة وبدأ وأبدأ بمعنى {ثم الله ينشئ النشأة الآخرة} أي البعث وبالمد حيث كان مكي وأبو عمرو وهذا
{ قُلْ } “De ki” Ey Muhammed! Şayet bu İbrâhim'in sözü ise takdiri: “Biz ona ‘De ki’ diye vahyettik” şeklindedir. { سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ } “Yeryüzünde gezip dolaşın da yaratmayı nasıl başlattığına bir bakın” çokluklarına ve durumlarının farklılığına rağmen [nasıl yarattığına bakın] ki bizzat gözlemleyerek Allah'ın yaratışındaki harikaları bilesiniz. بَدَأَ ve أَبْدَأَ aynı manadadır. { ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ } “Sonra Allah son yaratılışı da gerçekleştirecektir” yani yeniden diriltmeyi [gerçekleştirecektir]. Mekkî ve Ebû Amr bu kelimeyi [النَّشَاءَةَ şeklinde] her geçtiği yerde med ile okumuştur. Bu,
9570. Metin
دليل على أنهما نشأتان وأن كل واحدة منهما إنشاء أي ابتداء واختراع وإخراج من العدم إلى الوجود غير أن الآخرة لأن الكلام معهم وقع في الإعادة فلما قررهم في الإبداء بأنه من الله احتج عليهم بأن الإعادة إنشاء مثل الإبداء فإذا لم يعجزه الإبداء وجب أن لا يعجزه الإعادة فكأنه قال ثم ذلك الذي أنشأ النشأة الأولى هو الذي ينشيء النشأة الآخرة فللتنبيه على هذا المعنى أبرز اسمه وأوقعه مبتدأ {إِنَّ الله على كُلِّ شَىْء قَدِيرٌ} قادر
onların iki yaratılış olduğuna ve her birinin bir inşâ yani yoktan var etme, icat etme ve yokluktan varlığa çıkarma olduğuna delildir. Şu kadar var ki ahiret [vurgulanmıştır]; zira onlarla olan hitap yeniden diriltme hususunda cereyan etmiştir. Onlara ilk yaratmanın Allah'tan olduğunu ikrar ettirince, yeniden diriltmenin de tıpkı ilk yaratma gibi bir inşâ olduğu hususunda aleyhlerine delil getirdi. İlk yaratma O'nu aciz bırakmadığına göre yeniden diriltmenin de O'nu aciz bırakmaması gerekir. Sanki şöyle buyurmuştur: “Sonra ilk yaratılışı vareden O zât, son yaratılışı da varedendir.” İşte bu manaya dikkat çekmek için O'nun ismini açıkça zikretmiş ve onu mübteda (özne) kılmıştır. { إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir” mutlak güç sahibidir.
9571. Metin
يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ (٢١)
{ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ (٢١) } “O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O'na döndürüleceksiniz. (21)”
9572. Metin
{يُعَذّبُ مَن يَشَاء} بالخذلان {وَيَرْحَمُ مَن يَشَاء} بالهداية أو بالحرص والقناعة أو بسوء الخلق وحسنة أو الاعراض عن الله وبالإقبال عليه أو بمتابعة البدع وبملازمة السنة {وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ} تردون وترجعون
{ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ } “O, dilediğine azap eder” yardımsız bırakarak, { وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ } “dilediğine de merhamet eder” hidayet vererek; yahut hırs ve kanaatle; yahut kötü ahlak ve güzel ahlakla; yahut Allah'tan yüz çevirme ve O'na yönelme ile; yahut bidatlere uyma ve sünnete sarılma ile [azap eder veya merhamet eder]. { وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ } “Ancak O'na döndürüleceksiniz” çevrilecek ve döndürüleceksiniz.
9573. Metin
وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٢٢)
{ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٢٢) } “Siz yerde de gökte de [O'nu] aciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır. (22)”
9574. Metin
{وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ} ربكم أي لا تفوتونه إن هربتم من حكمه وقضائه {فِى الأرض} الفسيحة {وَلاَ فِى السماء} التي هي أفسح منها وأبسط لو كنتم فيها {وَمَا لَكُم مّن دُونِ الله مِن وَلِيّ} يتولى أموركم {وَلاَ نَصِيرٍ} ولا ناصر يمنعكم من عذابي
{ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ } “Siz [O'nu] aciz bırakacak değilsiniz” Rabbinizi [aciz bırakamazsınız], yani O'nun hükmünden ve kazasından kaçacak olsanız O'ndan kurtulup O'nu atlatamazsınız; geniş { فِي الْأَرْضِ } “yerde” de [kaçamazsınız], şayet içinde olsaydınız oradan daha geniş ve daha engin olan { وَلَا فِي السَّمَاءِ } “gökte de” [kaçamazsınız]. { وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ } “Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz” işlerinizi üstlenecek bir veliniz { وَلَا نَصِيرٍ } “ne de bir yardımcınız vardır” sizi azabımdan koruyacak bir yardımcınız [vardır].
9575. Metin
وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَلِقَائِهِ أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢٣)
{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَلِقَائِهِ أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢٣) } “Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için elem dolu bir azap vardır. (23)”
9576. Metin
{والذين كفروا بآيات الله} بدلائله على وحدانيته وكتبه ومعجزاته {وَلِقَائِهِ أُوْلَئِكَ يَئِسُواْ مِن رَّحْمَتِى} جنتي {وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عذاب أليم}
{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ } “Allah'ın ayetlerini inkâr edenler var ya” O'nun birliğine dair delillerini, kitaplarını ve mucizelerini [inkâr edenler], { وَلِقَائِهِ أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي } “ve O'na kavuşmayı [inkâr edenler var ya], işte onlar benim rahmetimden” cennetimden { أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي } “ümitlerini kesmişlerdir” { وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ } “ve onlar için elem dolu bir azap vardır”
9577. Metin
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنْجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٢٤)
{ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنْجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٢٤) } “Kavminin cevabı ise: «Onu öldürün yahut yakın!» demekten başkası olmadı. Fakat Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için ibretler vardır. (24)”
9578. Metin
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ} قوم إبراهيم حين دعاهم إلى الإيمان {إِلاَّ أَن قَالُواْ اقتلوه أَوْ حَرّقُوهُ} قال بعضهم لبعض أو قاله واحد منهم وكان الباقون راضين فكانوا جميعاً في حكم القائلين فاتفقوا تحريقه {فَأَنْجَاهُ الله مِنَ النار} حين قذفوه فيها {إِنَّ فِى ذَلِكَ} فيما فعلوا به وفعلنا {لآيات لقوم يؤمنون}
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ} “Kavminin cevabı ise...” [İbrahim] kendilerini imana davet ettiğinde İbrahim'in kavminin [cevabı], {إِلاَّ أَن قَالُواْ اقتلوه أَوْ حَرّقُوهُ} “...sadece: 'Onu öldürün yahut yakın!' demek oldu.” [Bunu] bazısı bazısına söyledi veya içlerinden biri söyledi de geride kalanlar razı oldu; böylece hepsi söyleyenler hükmünde bulundu ve onu yakma hususunda ittifak ettiler. {فَأَنْجَاهُ الله مِنَ النار} “Bunun üzerine Allah onu ateşten kurtardı.” onu içine attıklarında. {إِنَّ فِى ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda,” onların ona yaptıklarında ve bizim yaptığımızda {لآيات لقوم يؤمنون} “inanan bir topluluk için elbette ayetler vardır.”
9580. Metin
العنكبوت (٢٨ - ٢٤)
el-Ankebût (24 - 28)
9581. Metin
روي أنه لم ينتفع في ذلك اليوم بالنار يعني يوم ألقي إبراهيم في النار وذلك لذهاب حرها
Rivayet edildiğine göre o gün ateşten hiçbir fayda sağlanamamıştır; yani İbrâhim'in ateşe atıldığı gün sıcağının gitmesi sebebiyle [böyle olmuştur].
9582. Metin
وَقَالَ إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٢٥)
{ وَقَالَ إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٢٥) } “[İbrâhim] dedi ki: Siz sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edecek, kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınağınız ateştir ve sizin için hiçbir yardımcı da yoktur. (25)”
9583. Metin
{قال} إبراهيم لقومه {إِنَّمَا اتخذتم مّن دُونِ الله أوثانا مَّوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الحياة الدنيا} حمزة وحفص مودةً بينكم مدني وشامي وحماد ويحيي وخلف مودة بينكم مكي وبصري وعلي مودةٌ بينكم الشمني والبرجمي النصب على وجهين على التعليل أي لتتوادوا بينكم وتتواصلوا لاجتماعكم على عبادتها واتفاقكم عليها كما يتفق الناس على مذهب فيكون ذلك سبب تجابهم وأن يكون مفعولاً ثانياً كقوله اتخذ إلهه هواه وما كافة أي اتخذتم الأوثان سبب المودة بينكم على تقدير حذف المضاف أو اتخذتموها مودة بينكم أي مودودة بينكم كقوله وَمِنَ الناس مَن يَتَّخِذُ مِن دون الله أنداداً يحبونهم كحب الله وفي الرفع وجهان أن يكولا خبرا لأن ما موصولة وأن يكون خبر مبتدأ محذوف أي مودة بينكم والمعنى أن الأوثان مودة بينكم أي مودودة أو سبب مودة ومن أضاف المودة جعل بينكم اسماً لا ظرفاً كقوله شهادة بينكم ومن نوّن مودة ونصب بينكم فعلى الظرف {ثُمَّ يَوْمَ القيامة يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ} تتبرأ الأصنام من عابديها {وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضاً} أي يوم القيامة يقوم بينكم التلاعن فيلعن الأتباع القادة {وَمَأْوَاكُمُ النار} أي مأوى العابد والمعبود والتابع والمتبوع {وَمَا لَكُمْ مّن ناصرين} ثمة
{ قَالَ } “[İbrâhim] dedi ki” İbrâhim kavmine: { إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا } “Siz sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz” Hamza ve Hafs مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ [tenvinsiz nasb ve tamlama ile]; Medineliler, Şâmî, Hammâd, Yahyâ ve Halef مَوَدَّةً بَيْنَكُمْ [tenvinli nasb ve beyne fethasıyla]; Mekkî, Basrî ve Ali مَوَدَّةُ بَيْنِكُمْ [tenvinsiz merfû ve tamlama ile]; eş-Şemennî ve el-Bürcümî ise مَوَدَّةٌ بَيْنَكُمْ [tenvinli merfû ve beyne fethasıyla] okumuşlardır. Nasb iki veçhe dayanır: Biri gerekçe bildirmektir (mefulün lieclih); yani insanların bir mezhep üzerinde birleşip bunun onların sevgisine vesile olması gibi, siz de onlara tapınmada birleşmeniz ve onda uyuşmanız sebebiyle aranızda sevişesiniz ve kaynaşasınız diye edindiniz. İkincisi ise [اتَّخَذَ fiilinin] ikinci mefulü olmasıdır; tıpkı { اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ } “Hevasını ilah edinen” kavlinde olduğu gibi. Bu takdirde مَا كافّة (amelden alıkoyan) edattır; yani muzâfın takdiriyle “Putları aranızdaki sevginin sebebi edindiniz” yahut “Onları aranızda sevilen şeyler kıldınız” demektir; nitekim { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ } “İnsanlardan kimi de Allah'tan başka eşler edinir de onları Allah'ı sever gibi severler” buyrulmuştur. Ref' okuyuşunda da iki veçih vardır: Birincisi, مَا mevsul kabul edilerek إِنَّ'nin haberi olmasıdır; ikincisi ise mahzuf bir mübtedanın haberi olmasıdır; yani “O aranızda bir sevgidir” takdirindedir. Mana şudur: Putlar aranızda sevilen şeylerdir yahut bir sevgi sebebidir. مَوَدَّة lafzını izafet eden kimse بَيْنَكُمْ lafzını { شَهَادَةُ بَيْنِكُمْ } “Aranızdaki şahitlik” kavlinde olduğu gibi zarf değil isim yapmıştır. مَوَدَّةً lafzını tenvinli ve بَيْنَكُمْ lafzını mensub okuyan kimse ise onu zarf kabul etmiştir. { ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ } “Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edecek” putlar kendilerine tapanlardan teberrî edip uzaklaşacaktır. { وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا } “kiminiz kiminize lânet edecektir” Yani kıyamet gününde aranızda lânetleşme meydana gelecek ve tâbiler önderlere lânet edecektir. { وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ } “Barınağınız ateştir” yani tapanın ve tapılanın, tâbi olanın ve tâbi olunanın barınağı [ateştir]. { وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ } “ve sizin için hiçbir yardımcı da yoktur” orada [hiçbir yardımcınız bulunmayacaktır].
9584. Metin
فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٦)
{ فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٦) } “Bunun üzerine Lût ona iman etti ve: «Şüphesiz ben Rabbime hicret edeceğim. Muhakkak ki O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir» dedi. (26)”
9585. Metin
{فآمن لَهُ} لإبراهيم ﵇ {لُوطٌ} هو ابن أخي إبراهيم وهو أول من آمن له حين رأى النار لم تحرقه {وَقَالَ} إبراهيم
{ فَآمَنَ لَهُ } “Bunun üzerine ona iman etti” İbrâhim aleyhisselâm'a [iman etti], { لُوطٌ } “Lût” O, İbrâhim'in kardeşinin oğludur; ateşin onu yakmadığını gördüğünde ona ilk iman eden kişidir. { وَقَالَ } “ve [İbrâhim] dedi ki”
9586. Metin
{إِنّى مُهَاجِرٌ} من كوثى وهي من سواد الكوفة إلى حران ثم منها إلى فلسطين وهي من برية الشام ومن ثم قالوا الكل نبي هجرة ولإبراهيم هجرتان وكان معه في هجرته لوط وسارة وقد تزوجها إبراهيم {إلى رَبّى} إلى حيث أمرني ربي بالهجرة إليه {إِنَّهُ هُوَ العزيز} الذي يمنعني من أعدائي {الحكيم} الذي لا يأمرني إلا بما هو خير
{ إِنِّي مُهَاجِرٌ } “Şüphesiz ben hicret edeceğim” Kûfe kırsalından olan Kûsâ'dan Harran'a, oradan da Şam çölünden olan Filistin'e [hicret edeceğim]. Bu sebepten dolayı “Her peygamberin bir hicreti, İbrâhim'in ise iki hicreti vardır” demişlerdir. Hicretinde Lût ve İbrâhim'in evlenmiş olduğu Sâre de onunla beraberdi. { إِلَى رَبِّي } “Rabbime” Rabbimin bana hicret etmemi emrettiği yere [hicret edeceğim]. { إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ } “Muhakkak ki O, mutlak güç sahibidir” beni düşmanlarımdan koruyandır, { الْحَكِيمُ } “hüküm ve hikmet sahibidir” bana ancak hayırlı olanı emreder.
9587. Metin
وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ (٢٧)
{ وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ (٢٧) } “Biz ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık. Peygamberliği ve kitabı onun zürriyetine verdik. Dünyada ona mükâfatını verdik. Şüphesiz o ahirette de salihlerdendir. (27)”
9588. Metin
{وَوَهَبْنَا لَهُ إسحاق} ولداً {وَيَعْقُوبَ} ولد ولد ولم يذكر اسمعيل لشهرته {وَجَعَلْنَا فِى ذُرّيَّتِهِ النبوة} أي في ذرية إبراهيم فإنه شجرة الأنبياء {والكتاب} والمراد به الجنس يعني التوراة والإنجيل والزبور والفرقان {وآتيناه} أي إبراهيم {أَجْرُهُ} الثناء الحسن والصلاة عليه إلى آخر الدهر ومحبة أهل الملل له أو هو بقاء ضيافته عند قبره وليس ذلك لغيره {فِى الدنيا} فيه دليل على أنه تعالى قد يعطي الأجر في الدنيا {وَإِنَّهُ فِى الآخرة لَمِنَ الصالحين} أي من أهل الجنة عن الحسن
{ وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ } “Biz ona İshak'ı bağışladık” evlat olarak, { وَيَعْقُوبَ } “ve Yakub'u” torun olarak [bağışladık]. İsmail meşhur olduğu için zikredilmemiştir. { وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ } “Peygamberliği onun zürriyetine verdik” yani İbrâhim'in soyuna [verdik]; zira o peygamberlerin ağacı/köküdür. { وَالْكِتَابَ } “ve kitabı [onun zürriyetine verdik]” Bundan maksat cins isimdir; yani Tevrat, İncil, Zebûr ve Furkân'dır. { وَآتَيْنَاهُ } “ve ona verdik” yani İbrâhim'e [verdik], { أَجْرَهُ } “mükâfatını” güzel övgüyü, kıyamete kadar kendisine salât edilmesini ve din mensuplarının ona olan sevgisini [verdik]; yahut kabrinin yanında misafir ağırlama geleneğinin devam etmesidir ki bu başkası için söz konusu değildir. { فِي الدُّنْيَا } “Dünyada” Bunda, Allah Teâlâ'nın mükâfatı dünyada da verebileceğine delil vardır. { وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ } “Şüphesiz o ahirette de salihlerdendir” Hasan[-ı Basrî]'den rivayete göre; cennet ehlindendir.
9589. Metin
وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ (٢٨)
{ وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ (٢٨) } “Lût'u da [gönderdik]. Hani o kavmine şöyle demişti: «Gerçekten siz, sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı o çirkin hayâsızlığı yapıyorsunuz!» (28)”
9590. Metin
{وَلُوطاً} أي واذكر لوطاً {إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إنكم لتأتون الفاحشة} الفعلة البالغة
{ وَلُوطًا } “Lût'u da” yani Lût'u da an, { إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ } “Hani o kavmine şöyle demişti: Gerçekten siz o çirkin hayâsızlığı yapıyorsunuz” son derece ileri derecedeki fiili [yapıyorsunuz];
9591. Metin
العنكبوت (٣٣ - ٢٨)
el-Ankebût (28 - 33)
9592. Metin
في القبح وهي اللواطة {مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مّن العالمين} جملة مستأنفة مقررة لفاحشة تلك الفعلة كأن قائلاً قال لم كانت فاحشة فقيل لأن أحداً قبلهم لم يقدم عليها قالوا لم ينزل ذكر على ذكر قبل قوم لوط
çirkinlikteki [o fiil], livâtadır. { مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ } “Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı” Bu, o fiilin son derece çirkin olduğunu pekiştiren yeni bir cümledir (müste'nefe); sanki birisi “O niçin pek çirkin bir hayâsızlık oldu?” demiş de, “Çünkü onlardan önce hiç kimse buna cüret etmemiştir” denilmiştir. Şöyle demişlerdir: Lût kavminden önce hiçbir erkek başka bir erkeğin üzerine çıkmamıştır.
9593. Metin
أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنْكَرَ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٩)
{ أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنْكَرَ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٩) } “«Siz gerçekten erkeklere yaklaşacak, yolu kesecek ve toplantılarınızda o çirkin işleri yapacak mısınız?» Kavminin cevabı ise sadece: «Eğer doğrulardan isen, bize Allah'ın azabını getir!» demeleri oldu. (29)”
9594. Metin
{أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرجال وَتَقْطَعُونَ السبيل} بالقتل وأخذ المال كما هو عمل قطاع الطريق وقيل اعتراضهم السابلة بالفاحشة {وَتَأْتُونَ فِى نَادِيكُمُ} مجلسكم ولا يقال للمجلس ناد إلا مادام فيه أهله {المنكر} أي المضارطة والمجامعة والسباب والفحش في المزاح والحذف بالحصى
{ أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ } “Siz gerçekten erkeklere yaklaşacak, yolu kesecek misiniz?” Yol kesicilerin yaptığı gibi öldürmek ve malı almak suretiyle [yolu kesmek]; yoldan geçenlerin önünü o hayâsızlıkla kestikleri de söylenmiştir. { وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ } “ve meclislerinizde yapacak mısınız?” meclisinizde [yapacak mısınız]. Bir meclise ancak içinde oturanlar bulunduğu müddetçe “nâdî” (toplantı yeri) denir. { الْمُنْكَرَ } “o çirkin işleri” yani sesli yellenmek, cima etmek, sövüşmek, şakalaşmada aşırı çirkinleşmek, insanlara çakıl taşı atmak,
9595. Metin
ومضغ العلك والفرقعة والسواك بين الناس {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلاَّ أَن قَالُواْ ائتنا بِعَذَابِ الله إِن كُنتَ مِنَ الصادقين} فيما تعدنا من نزول العذاب إنكم أئنكم شامي وحفص وهو الموجود في الإمام وكل واحدة بهمزتين كوفي غير حفص آينكم آينكم بهمزة ممدودة بعدها ياء مكسورة أو عمرو أينكم أينكم بهمزة مقصورة بعدها ياء مكسورة مكي ونافع غير قالون وسهل ويعقوب غير زيد
sakız çiğnemek, parmak çıtlatmak ve insanların arasında misvak kullanmak [gibi münkerleri yapacak mısınız?]. { فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “Kavminin cevabı ise sadece: «Eğer doğrulardan isen, bize Allah'ın azabını getir!» demeleri oldu” bize vadettiğin azabın inmesi hususunda [doğru sözlü isen]. Şâmî ve Hafs [iki yerde de] إِنَّكُمْ ve أَئِنَّكُمْ şeklinde okumuştur; İmâm Mushaf'ında bulunan da budur. Hafs dışındaki Kûfeliler her iki kelimeyi de iki hemze ile [أَئِنَّكُمْ أَئِنَّكُمْ şeklinde] okumuşlardır. Ebû Amr medli bir hemze ve ardından kesreli ye ile [آئِنَّكُمْ آئِنَّكُمْ şeklinde] okumuştur. Mekkî, Kālûn dışındaki Nâfi', Sehl ve Zeyd dışındaki Ya'kūb ise kasrlı hemze ve ardından kesreli ye ile [أَيِنَّكُمْ أَيِنَّكُمْ şeklinde] okumuşlardır.
9596. Metin
قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ (٣٠)
{ قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ (٣٠) } “[Lût]: «Rabbim! Bozguncu kavme karşı bana yardım et!» dedi. (30)”
9597. Metin
{قَالَ رَبّ انصرنى} بإنزال العذاب {عَلَى القوم المفسدين} كانوا يفسدون الناس بحملهم على ما كانوا عليه من المعاصي والفواحش
{ قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي } “[Lût]: «Rabbim! Bana yardım et!» dedi” azap indirerek [yardım et], { عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ } “bozguncu kavme karşı” Onlar, insanları içinde bulundukları günahlara ve hayâsızlıklara sevk ederek onları ifsâd ediyorlardı.
9598. Metin
وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا إِنَّا مُهْلِكُو أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَ (٣١)
{ وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا إِنَّا مُهْلِكُو أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَ (٣١) } “Elçilerimiz İbrâhim'e müjdeyi getirdiklerinde: «Biz bu memleketin halkını helâk edeceğiz; çünkü oranın halkı gerçekten zalim kimselerdir» dediler. (31)”
9599. Metin
{وَلَمَّا جَاءتْ رُسُلُنَا إبراهيم بالبشرى} بالبشارة لإبراهيم بالولد والنافلة يعني إسحق ويعقوب {قَالُواْ إِنَّآ مُهْلِكُو أَهْلِ هذه القرية} إضافة مهلكوا لم تفد تعريفاً لأنها بمعنى الاستقبال والقرية سدوم التي قيل فيها أجور من قاضي سدوم وهذه القرية تشعر بأنها قريبة من موضع إبراهيم ﵇ قالوا إنها كانت على مسيرة يوم وليلة من موضع إبراهيم ﵇ {إِنَّ أَهْلَهَا كَانُواْ ظالمين} أي الظلم قد استمر منهم في الأيام السالفة وهم عليه مصرون وظلمهم كفرهم وأنواع معاصيهم
{ وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى } “Elçilerimiz İbrâhim'e müjdeyi getirdiklerinde” İbrâhim'e evlat ve torun, yani İshak ve Yakub müjdesini [getirdiklerinde], { قَالُوا إِنَّا مُهْلِكُو أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ } “«Biz bu memleketin halkını helâk edeceğiz» dediler” مُهْلِكُو kelimesinin tamlaması belirlilik (marifelik) kazandırmaz; çünkü gelecek zaman manasındadır. Memleket ise, hakkında “Sedûm kadısından daha zalim” denilen Sedûm'dur. { هَذِهِ الْقَرْيَةِ } “bu memleketin” ifadesi, oranın İbrâhim aleyhisselâm'ın bulunduğu yere yakın olduğunu hissettirmektedir; nitekim oranın İbrâhim aleyhisselâm'ın mekânına bir gün bir gecelik mesafede olduğunu söylemişlerdir. { إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَ } “çünkü oranın halkı gerçekten zalim kimselerdir” Yani zulüm geçmiş günlerden beri onlarda süreklilik arz etmiş ve onda ısrar etmektedirler. Onların zulmü ise inkârları ve çeşitli günahlarıdır.
9600. Metin
قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطًا قَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَنْ فِيهَا لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ (٣٢)
{ قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطًا قَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَنْ فِيهَا لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ (٣٢) } “[İbrâhim]: «Ama orada Lût var!» dedi. Onlar dediler ki: «Biz orada kimin olduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve karısı hariç ailesini mutlaka kurtaracağız. Karısı ise geride kalanlardan olacaktır.» (32)”
9601. Metin
{قَالَ} إبراهيم {إِنَّ فِيهَا لُوطاً} أي أتهلكونهم وفيهم من هو بريء من الظلم وهو لوط {قَالُواْ} أي الملائكة {نَّحْنُ أَعْلَمُ} منك {بِمَن فِيهَا لَنُنَجّيَنَّهُ} لننجينه يعقوب وكوفي غير عاصم
{ قَالَ } “[İbrâhim] dedi ki” İbrâhim: { إِنَّ فِيهَا لُوطًا } “«Ama orada Lût var!»” yani içlerinde zulümden uzak biri, yani Lût varken onları helâk mı edeceksiniz? { قَالُوا } “Dediler ki” yani melekler: { نَحْنُ أَعْلَمُ } “«Biz çok iyi biliyoruz»” senden daha iyi biliyoruz { بِمَنْ فِيهَا } “orada kimin olduğunu” { لَنُنَجِّيَنَّهُ } “«Onu mutlaka kurtaracağız»” Ya'kūb ve Âsım dışındaki Kûfeliler bunu [şeddesiz olarak لَنُنْجِيَنَّهُ şeklinde] okumuşlardır.
9602. Metin
{وَأَهْلَهُ إِلاَّ امرأته كَانَتْ مِنَ الغابرين} الباقين في العذاب ثم أخبر عن مسيرة الملائكة إلى لوط بعد مفارقتهم ابراهيم يقوله
{ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ } “ve karısı hariç ailesini [mutlaka kurtaracağız]. Karısı ise geride kalanlardan olacaktır” azapta kalanlardan [olacaktır]. Sonra [Allah Teâlâ], meleklerin İbrâhim'den ayrıldıktan sonra Lût'a gidişini şu buyruğuyla haber vermiştir:
9603. Metin
وَلَمَّا أَنْ جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلَّا امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ (٣٣)
{ وَلَمَّا أَنْ جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلَّا امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ (٣٣) } “Elçilerimiz Lût'a gelince, onlar yüzünden fenalaştı ve onlardan dolayı içi daraldı. [Melekler] dediler ki: «Korkma ve üzülme! Karın hariç, seni ve aileni kesinlikle kurtaracağız. Karın ise geride kalanlardan olacaktır.» (33)”
9604. Metin
{وَلَمَّا أَن جَاءتْ رُسُلُنَا لُوطاً سِىء بِهِمْ} ساءه مجيئهم وأن صلة أكدت وجود الفعلين مرتباً أحدهما على الآخر كأنهما وجدا في جزء واحد من الزمان كأنه قيل كما أحسن بمجيئهم فاجأته المساءة من غير ريث خيفة عليهم من قومه أن يتناولوهم
{ وَلَمَّا أَنْ جَاءَتْ رُسُلُنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ } “Elçilerimiz Lût'a gelince, onlar yüzünden fenalaştı” onların gelişi onu üzdü. Buradaki أَنْ zâid bir edattır; sanki her iki fiil zamanın tek bir parçasında meydana gelmiş gibi, iki eylemin birbirini peşi sıra takip ettiğini pekiştirmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: Onların gelişini fark eder etmez, kavminin onlara
9605. Metin
العنكبوت (٣٨ - ٣٣)
el-Ankebût (33 - 38)
9606. Metin
بالفجور سِىء بِهِمْ مدني وشامي وعلي {وَضَاقَ بهم ذرعا} وضاق بشأنهم ويتدبير أمرهم ذرعه أي طاقته وقد جعلوا ضيق الذرع والذراع عبارة عن فقد الطاقة كما قالوا رحب الذرع إذا كان مطيقاً والأصل فيه أن الرجل إذا طالت ذراعه نال ما لا يناله القصير الذراع فضرب ذلك مثلاً في العجز والمقدرة وهو نصب على التمييز {وَقَالُواْ لاَ تَخَفْ وَلاَ تَحْزَنْ إِنَّا مُنَجُّوكَ} وبالتخفيف مكي وكوفي غير حفص {وَأَهْلَكَ} الكاف في محل الجر ونصب أهللك بفعل محذوف أي وننجي أهلك {إِلاَّ امرأتك كَانَتْ مِنَ الغابرين}
fücurla yaklaşmasından onlar adına duyduğu endişe sebebiyle hiç gecikmeksizin derhal içine bir fenalık çöktü. سِيءَ بِهِمْ Medineliler, Şâmî ve Ali tarafından [işmam ile] okunmuştur. { وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا } “ve onlardan dolayı içi daraldı” Onların durumu ve işlerini çekip çevirme hususunda gücü daraldı, takati tükendi. ضيق الذرع ve ضيق الذراع (kol/adım darlığı) tabirini gücün tükenmesinden kinaye kılmışlardır; nitekim gücü yeten kimse için de “kolu/adımı geniş” (rahbu'z-zer') derler. Bunun aslı şudur: İnsanın kolu uzun olduğunda, kolu kısa olanın erişemediği şeye erişir; böylece bu durum acziyet ve kudret için darb-ı mesel yapılmıştır. Bu kelime [ذَرْعًا] temyiz olarak mensubdur. { وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ إِنَّا مُنَجُّوكَ } “[Melekler] dediler ki: «Korkma ve üzülme! Seni kesinlikle kurtaracağız»” Mekkî ve Hafs dışındaki Kûfeliler bunu şeddesiz [مُنْجُوكَ şeklinde] okumuşlardır. { وَأَهْلَكَ } “ve aileni [kurtaracağız]” Kâf harfi cer mahallindedir; أَهْلَكَ kelimesinin nasbı ise mahzuf bir fiilledir; yani “ve aileni de kurtaracağız” takdirindedir. { إِلَّا امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ } “«Karın hariç. Karın ise geride kalanlardan olacaktır»”
9607. Metin
إِنَّا مُنْزِلُونَ عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ (٣٤)
{ إِنَّا مُنْزِلُونَ عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ (٣٤) } “«Biz, yoldan çıkmalarına karşılık bu memleket halkının üzerine gökten feci bir azap indireceğiz.» (34)”
9608. Metin
{إِنَّا مُنزِلُونَ} منزلّون شامي {على أَهْلِ هذه القرية رِجْزاً} عذاباً {مّنَ السماء بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ} بفسقهم وخروجهم عن طاعة الله ورسوله
{ إِنَّا مُنْزِلُونَ } “«Biz indireceğiz»” Şâmî bunu şeddeli olarak [مُنَزِّلُونَ şeklinde] okumuştur. { عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا } “bu memleket halkının üzerine feci bir azap [indireceğiz]” { مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ } “gökten, yoldan çıkmalarına karşılık” fıskları, Allah'a ve Resûlüne itaatten çıkmaları sebebiyle.
9609. Metin
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٣٥)
{ وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٣٥) } “Andolsun ki biz, aklını kullanan bir kavim için ondan apaçık bir ibret nişanesi bıraktık. (35)”
9610. Metin
{وَلَقَد تَّرَكْنَا مِنْهَا} من القرية {آيةً بَيّنَةً} هي آثار منازلهم الخربة وقيل الماء الأسود على وجه الأرض {لقوم} يتعلق بتركنا أو ببينة {يعقلون}
{ وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا } “Andolsun ki biz ondan bıraktık” o memleketten { آيَةً بَيِّنَةً } “apaçık bir ibret nişanesi [bıraktık]” Bu, onların harabeye dönmüş evlerinin kalıntılarıdır; yeryüzündeki kara su olduğu da söylenmiştir. { لِقَوْمٍ } “bir kavim için” ifadesi تَرَكْنَا fiiline veya بَيِّنَةً lafzına mütealliktir. { يَعْقِلُونَ } “aklını kullanan”
9611. Metin
وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْآخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (٣٦)
{ وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْآخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ (٣٦) } “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı [gönderdik]. O şöyle dedi: «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, ahiret gününü umun ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın!» (36)”
9612. Metin
{وإلى مَدْيَنَ} وأرسلنا إلى مدين {أخاهم شُعَيْباً فقال يا قوم اعبدوا الله وارجوا اليوم الآخر} وافعلوا ما ترجون به الثواب في العاقبة أو خافوه {وَلاَ تَعْثَوْاْ فِى الأرض مُفْسِدِينَ} قاصدين الفساد
{وإلى مَدْيَنَ} “Medyen'e de” [yani] Medyen'e gönderdik {أخاهم شُعَيْباً فقال يا قوم اعبدوا الله وارجوا اليوم الآخر} “kardeşleri Şuayb'ı. O da: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin ve ahiret gününü umun” ve akıbette sevap umacağınız şeyleri yapın veya ondan korkun {وَلاَ تَعْثَوْاْ فِى الأرض مُفْسِدِينَ} “ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak taşkınlık etmeyin” bozgunculuğu kastederek [hareket etmeyin].