10443. Metin
فاطر (١)
Fâtır (1)
10444. Metin
سورة الملائكة مكية وهى خمس واربعون آية
Melâike Suresi Mekkîdir ve kırk beş ayettir.
10445. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
10446. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)
{الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)} “Hamd; gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüpheshesiz Allah, her şeye hakkıyla kadirdir.”
10447. Metin
{الحمد للَّهِ} حمد ذاته تعليماً وتعظيماً {فَاطِرِ السماوات} مبتدئها ومبتدعها قال ابن عباس رضى الله عنهما ما كنت أدري معنى الفاطر حتى اختصم إليّ أعرابيان في بئر فقال أحدهما أنا فطرتها أي ابتدأتها {والأرض جَاعِلِ الملائكة رُسُلاً} إلى عباده {أُوْلِى} ذوي اسم جمع لذو وهو بدل من رسلا أونعت له {أَجْنِحَةٍ} جمع جناح {مثنى وثلاث وَرُبَاعَ} صفات لأجنحة وإنما لم تنصرف لتكرر العدل فيها وذلك أنها عدلت عن ألفاظ الأعداد عن صيغ
{الحمد للَّهِ} [kullara] öğretmek ve [kendi zatını] yüceltmek gayesiyle kendi zatını övmüştür. {فَاطِرِ السماوات} [Gökleri] ilkin ve örneksiz yaratan demektir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: 'Bir kuyu hakkında iki bedevi yanımda davalaşıncaya kadar Fâtır (فاطر) kelimesinin manasını bilmiyordum. Onlardan biri: «Ben onu fâtır ettim (فطرتها)» yani «Onu ilk ben kazıp başlattım» dedi.' {والأرض جَاعِلِ الملائكة رُسُلاً} kullarına elçiler kılan. {أُوْلِى} sahipleri [demektir]. 'Zû'nun (ذو) ismi cemidir. {رُسُلاً} kelimesinden bedel yahut onun sıfatıdır. {أَجْنِحَةٍ} 'cenâh'ın (جناح) çoğuludur. {مثنى وثلاث وَرُبَاعَ} kelimeleri {أَجْنِحَةٍ} için sıfattırlar. Bunların gayrimunsarif (tenvinsiz) olmaları ise kendilerinde adlın (sapmanın) tekrarlanmasından dolayıdır; zira bunlar sayı lafızlarından, [başka] kalıplardan
10448. Metin
فاطر (٤ - ١)
Fâtır (1-4)
10449. Metin
إلى صيغ أخرخ كما عدل عمر عن عامر وعن تكرير إلى غير تكرير وقيل للعدل والوصف والتعويل عليه والمعنى أن الملائكة طائفة أجنحتهم اثنان اثنان أي لكل واحد منهم جناحان وطائفة أجنحتهم ثلاثة ثلاثة ولعل الثالث يكون في وسط الظهر بين الجناحين يمدهما بقوة وطائفة أجنحتهم أربعة أربعة {يَزِيدُ فِى الخلق} أي يزيد في خلق الأجنحة وغيره {مَا يَشَآءُ} وقيل هو الوجه الحسن والصوت الحسن والشعر الحسن والخط الحسن والملاحة في العينين والآية مطلقة تتناول كل زيادة في الخلق من طول قامة واعتدال صورة وتمام في الأعضاء وقوة في البطش وحصافة في العقل وجزالة في الرأي وذلاقة في اللسان ومحبة في قلوب المؤمنين وما أشبه ذلك {إِنَّ الله على كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ} قادر
başka kalıplara dönüştürülmüştür; tıpkı 'Ömer'in 'Âmir'den dönüştürülmesi gibi. Ve tekrardan tekrarsızlığa dönüştürülmüştür. [Gayrimunsarifliğin] adl ve sıfat [sebebiyle] olduğu da söylenmiştir ki güvenilen [görüş] budur. Anlamı şudur: Meleklerden bir zümrenin kanatları ikişer ikişerdir; yani her birinin iki kanadı vardır. Bir zümrenin kanatları üçer üçerdir; belki de üçüncüsü, diğer iki kanada kuvvet vermek üzere sırtın ortasındadır. Bir zümrenin kanatları da dörder dörderdir. {يَزِيدُ فِى الخلق} yani kanatların yaratılışında ve başkalarında artırır {مَا يَشَآءُ} dilediğini. Bunun güzel yüz, güzel ses, güzel saç, güzel yazı ve gözlerdeki sevimlilik olduğu da söylenmiştir. Ayet mutlak olup yaratılıştaki her fazlalığı kapsar; boy uzunluğu, suretin düzgünlüğü, azaların tamlığı, yakalama/tutma gücü, akılda sağlamlık, görüşte isabet, lisanda akıcılık, müminlerin kalplerinde sevgi ve benzeri hususlar [buna dahildir]. {إِنَّ الله على كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ} gücü yetendir.
10450. Metin
مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢)
{مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢)} “Allah'ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutacak/engelleyecek kimse yoktur. O'nun tuttuğunu/engellediğini de O'ndan sonra salıverecek yoktur. O; Azîz'dir, Hakîm'dir.”
10451. Metin
{مَّا يَفْتَحِ الله لِلنَّاسِ مِن رَّحْمَةٍ} نكرت الرحمة للإشاعة والإبهام كأنه قال من أية رحمة رزق أو مطر أو صحة أو غير ذلك {فَلاَ مُمْسِكَ لَهَا} فلا أحد يقدر على إمساكها وحبسها واستعير الفتح للإطلاق والارسال ألاترى إلى قوله {وَمَا يُمْسِكُ} يمنع ويحبس {فَلاَ مُرْسِلَ لَهُ} مطلق له {مِن بَعْدِهِ} من بعد أمساكه وأنت الضمير الراجع إلى الاسم المتضمن معنى الشرط على معنى الرحمة ثم ذكره حملاً على اللفظ المرجع إليه إذلا تأنيث فيه لأن الأول فسر بالرحمة فحسن اتباع الضمير التفسير ولم يفسر الثاني فترك على أصل التذكير وعن معاذ مرفوعاً لا نزال يد الله مبسوطة على هذه الأمة مالم يرفق خيارهم بشرارهم ويعظم برهم فاجرهم وتعن قراؤهم أمراءهم على معصية الله فإذا فعلوا ذلك نزع الله يده عنهم {وَهُوَ العزيز} الغالب القادر على الإرسال والإمساك {الحكيم} الذي يرسل ويمسك ما تقتضي الحكمة إرساله وإمساكه
{مَّا يَفْتَحِ الله لِلنَّاسِ مِن رَّحْمَةٍ} rahmet kelimesi yaygınlık ve kapalılık ifade etmesi için belirsiz (nekre) kılınmıştır. Sanki: 'Rızık, yağmur, sıhhat yahut başka şeylerden herhangi bir rahmet...' buyurmuş gibidir. {فَلاَ مُمْسِكَ لَهَا} onu tutmaya ve hapsetmeye kimsenin gücü yetmez. 'Açmak' (el-feth), serbest bırakmak ve göndermek manasında istiare edilmiştir. Görmez misin O'nun: {وَمَا يُمْسِكُ} meneder ve hapsederse {فَلاَ مُرسِلَ لَهُ} onu salıverecek yoktur {مِن بَعْدِهِ} O'nun tutmasından sonra [buyurduğunu]. Şart manasını içeren isme dönen zamir, [ilk cümlede] 'rahmet'in manasına göre müennes kılınmış, sonra [ikinci cümlede] merci lafza hamledilerek müzekker getirilmiştir; zira onda lafzen müenneslik yoktur. Çünkü birincisi 'rahmet' ile tefsir edilmiştir ve zamirin tefsire uyması güzel görülmüştür; ikincisi ise tefsir edilmemiş, müzekkerlik aslı üzere bırakılmıştır. Muâz'dan radıyallâhu anh merfû olarak [rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur]: 'Hayırlıları şerlilerine yumuşak davranmadıkça, iyileri günahkârlarını yüceltmedikçe ve kurrâları Allah'a isyan hususunda yöneticilerine yardım etmedikçe Allah'ın eli bu ümmetin üzerinden eksik olmaz. Bunu yaptıkları vakit Allah elini onların üzerinden çeker.' {وَهُوَ العزيز} göndermeye ve tutmaya kadir olan mutlak galiptir {الحكيم} hikmetin göndermeyi yahut tutmayı gerektirdiği şeyi gönderen ve tutandır.
10452. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ (٣)
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ (٣)} “Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah'tan başka, sizi gökten ve yerden rızıklandıracak bir yaratıcı var mı? O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse nasıl [haktan] çevriliyorsunuz?”
10453. Metin
{يا أيها الناس اذكروا} باللسان والقلب {نعمة الله عَلَيْكُمْ} وهي التي تقدمت من بسط الأرض كالمهاد ورفع السماء بلا عماد وإرسال الرسل لبيان السبيل دعوة إليه وزلفة لديه والزيادة في الخلق وفتح أبواب الرزق ثم نبه على رأس النعم وهو اتحاد المنعم بقوله {هَلْ مِنْ خالق غَيْرُ الله} برفع غَيْرُ على الوصف لأن خالق مبتدأ خبره محذوف أي لكم وبالجر علي وحمزة على الوصف لفظاً {يَرْزُقُكُمْ} يجوز أن يكون مستأنفاً ويجوز أن يكون صفة لخالق {مِّنَ السمآء} بالمطر {والأرض} بأنواع النبات {لآ إله إِلاَّ هُوَ} جملة مفصولة لا محل لها {فأنى تُؤْفَكُونَ} فبأي وجه تصرفون عن التوحيد إلى الشرك
{يا أيها الناس اذكروا} dille ve kalple [hatırlayın] {نعمة الله عَلَيْكُمْ} üzerinizdeki [nimetini]. Bu [nimet], yeryüzünü beşik gibi sermek, göğü direksiz yükseltmek, O'na bir davet ve O'nun katında bir yakınlık vesilesi olarak yolu açıklamak üzere peygamberler göndermek, yaratılışı artırmak ve rızık kapılarını açmak şeklinde daha önce geçen nimetlerdir. Sonra {هَلْ مِنْ خالق غَيْرُ الله} buyurarak nimetlerin başı olan 'Nimet Veren'in birliğine dikkat çekmiştir. {غَيْرُ} kelimesi sıfat olarak merfû okunmuştur; çünkü {خالق} mübtedadır, haberi ise hazfedilmiştir, yani 'sizin için [bir yaratıcı var mı?]' demektir. Ali ve Hamza ise lafza sıfat yaparak mecrûr okumuşlardır. {يَرْزُقُكُمْ} cümlesinin müste'nefe (yeni bir başlangıç cümlesi) olması caiz olduğu gibi {خالق} kelimesine sıfat olması da caizdir. {مِّنَ السمآء} yağmurla {والأرض} bitki çeşitleriyle. {لآ إله إِلاَّ هُوَ} iraptan mahalli olmayan fasıla cümlesidir. {فأنى تُؤْفَكُونَ} tevhidden şirke hangi cihetle döndürülüyorsunuz?
10454. Metin
وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (٤)
{وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (٤)} “Eğer seni yalanlarlarsa, bil ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür.”
10455. Metin
{وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ} نعى به على قريش سوء تلقيهم لآيات الله وتكذيبهم بها
{وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ} Bu [ifadeyle], Kureyş'in Allah'ın ayetlerini kötü karşılamasını ve onları yalanlamasını kınamıştır.
10456. Metin
فاطر (٨ - ٤)
Fâtır (4-8)
10457. Metin
وسلى رسوله بأن له في الأنبياء قبله أسوة ولهذا نكر رُسُل أي رسل ذوو عدد كثير وأولو آيات ونذر وأهل اعمار طوال وأصحاب صبر وعزم لأنه أسلى له وتقدير الكلام وإن يكذبوك فتأس بتكذيب الرسل من قبلك لأن الجزاء يتعقب الشرط ولو أجرى على الظاهر يكوو سابقاً عليه ووضع فَقَدْ كُذّبَتْ رُسُلٌ مّن قبلك موضع فتأس استغناء بالسبب عن السبب أى بالتكذيب عن التأسي {وَإِلَى الله تُرْجَعُ الأمور} كلام يشتمل على الوعد والوعيد من رجوع الأمور إلى حكمه ومجازاة المكذّب والمكذّب بما يستحقانه ترجع بفتح التاء شامي وحمزة وعلي ويعقوب وخلف وسهل
Ve kendisinden önceki peygamberlerde onun için bir örnek bulunduğunu bildirerek Resûlünü teselli etmiştir. Bu sebeple {رُسُلٌ} kelimesi belirsiz (nekre) kılınmıştır; yani [bunlar] çok sayıda, ayetler ve uyarılar sahibi, uzun ömürlü, sabır ve azim sahibi peygamberlerdir. Zira bu, onun için daha teselli edicidir. Kelamın takdiri şöyledir: 'Eğer seni yalanlarlarsa, senden önceki peygamberlerin yalanlanmasıyla teselli bul.' Çünkü ceza şartı takip eder; şayet zahir üzere bırakılsaydı şarttan önce olmuş olurdu. Sebeple teselli bulmaktan müstağni kalarak {فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ} ifadesi 'teselli bul' makamına konmuştur; yani yalanlanma [zikri] teselli bulma yerine geçmiştir. {وَإِلَى الله تُرْجَعُ الأمور} İşlerin O'nun hükmüne dönmesini, yalanlayan ile yalanlanan kimseye hak ettikleri karşılığın verilmesini içeren bir vaad ve tehdit kelamıdır. {تُرْجَعُ} kelimesini Şâmî, Hamza, Ali, Ya'kûb, Halef ve Sehl 'tâ' harfinin fethasıyla (terciu) okumuşlardır.
10458. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ (٥)
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ (٥)} “Ey insanlar! Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın o çok aldatıcı [şeytan] da Allah ile sizi kandırmasın.”
10459. Metin
{يا أيها الناس إِنَّ وَعْدَ الله} بالبعث والجزاء {حَقٌّ} كائن {فلا تغرنكم الحياة الدنيا} فلا تجدعنكم الدنيا ولا يذهلنكم التمتع بها والتلذذ بمنافعها عن العمل للآخرة وطلب ما عند الله {وَلاَ يَغُرَّنَّكُم بالله الغرور} أي الشيطان فإنه يمنِّيكم الأمانيّ الكاذبة ويقول إن الله غني عن عبادتك وعن تكذيبك
{يا أيها الناس إِنَّ وَعْدَ الله} yeniden dirilme ve karşılık hakkındaki Allah'ın vaadi {حَقٌّ} mutlaka gerçekleşecektir. {فلا تغرنكم الحياة الدنيا} Dünya sizi aldatmasın; ondan faydalanmak ve menfaatlerinden lezzet almak sizi ahiret için amel etmekten ve Allah katındakini talep etmekten alıkoymasın. {وَلاَ يَغُرَّنَّكُم بالله الغرور} yani şeytan [sizi kandırmasın]. Zira o size yalan kuruntular fısıldar ve: 'Allah senin ibadetine de seni cezalandırmaya da muhtaç değildir' der.
10460. Metin
إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ (٦)
{إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ (٦)} “Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır; öyleyse siz de onu düşman tutun. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olsunlar diye çağırır.”
10461. Metin
{إِنَّ الشيطان لَكُمْ عَدُوٌّ} ظاهر العداوة فعل بأبيكم ما فعل وأنتم تعاملونه معاملة من لا علم له بأحواله {فاتخذوه عَدُوّاً} في عقائدكم وأفعالكم ولا يوجَدنّ منكم إلا ما يدل على معاداته في سركم وجهركم ثم لخص سر أمره وخطأ من اتبعه بأن غرضه الذي يؤمه في دعوة شيعته هو أن يوردهم مورد الهلاك بقوله {إنما يدعو حِزْبَهُ لِيَكُونُواْ مِنْ أصحاب السعير} ثم كشف الغطاء فبنى الأمر كله على الإيمان وتركه فقال
{إِنَّ الشيطان لَكُمْ عَدُوٌّ} düşmanlığı apaçıktır; atan соблюда babanıza yaptığını yaptı, siz ise ona onun hallerinden habersiz kimsenin muamelesiyle muamele ediyorsunuz. {فاتخذوه عَدُوّاً} inançlarınızda ve amellerinizde [onu düşman edinin]; gizlinizde ve açığınızda sizden ancak ona düşmanlığı gösteren şeyler bulunsun. Sonra onun durumunun sırrını ve ona uyanın hatasını özetleyerek; kendi taraftarlarını çağırmadaki asıl gayesinin onları helak yerine sokmak olduğunu bildirmiş ve: {إنما يدعو حِزْبَهُ لِيَكُونُواْ مِنْ أصحاب السعير} buyurmuştur. Sonra perdeyi kaldırıp bütün işi iman etmeye ve onu terk etmeye bağlayarak şöyle buyurmuştur:
10462. Metin
الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (٧)
{الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (٧)} “İnkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”
10463. Metin
{الذين كَفَرُواْ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} أي فمن أجابه حين دعاه فله عذاب شديد لأنه صار من حزبه
{الذين كَفَرُواْ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} Yani şeytan kendilerini çağırdığında ona icabet eden kimse için şiddetli bir azap vardır; zira o, onun fırkasından
10464. Metin
أى اتباعه {والذين آمنوا وعملوا الصالحات} ولم يجيبوه ولم يصيروا من حزبه بل عادوه {لَهُمْ مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} لكبر جهادهم ولما ذكر الفريقين قال لنبيه عليه السلام
yani taraftarlarından olmuştur. {والذين آمنوا وعملوا الصالحات} ona icabet etmeyip onun hizbinden olmayan, bilakis ona düşmanlık edenler için ise; {لَهُمْ مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} cihadlarının büyüklüğü sebebiyle bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. İki fırkayı zikredince Peygamberine aleyhisselâm şöyle buyurdu:
10465. Metin
أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (٨)
{أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (٨)} “Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse [hidayete eren gibi midir]? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. Artık onlar için duyduğun hasretlerle/üzüntülerle kendini helak etme! Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.”
10466. Metin
{أفمن زين له سوء عمله فرآه حَسَناً} بتزيين الشيطان كمن لم يزين له فكأن رسول الله ﷺ قال لا فقال {فَإِنَّ الله يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَآءُ فَلاَ تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حسرات} وذكر الزجاج أن المعنى أفمن زين له سوء عمله ذهبت نفسك عليه حسرة فحرف الجواب لدلالة فَلاَ تَذْهَبْ نَفْسُكَ عليه أو أفمن زين له سوء عمله كمن هداه الله فحذف لدلالة فَإِنَّ الله يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء عليه فَلاَ تَذْهَبْ نَفْسُكَ يزيد أى لاتهلكها حسرات مفعول له يعنى
{أفمن زين له سوء عمله فرآه حَسَناً} şeytanın süslemesiyle [kötü amelini güzel gören kimse], kendisine süslü gösterilmeyen kimse gibi midir? Sanki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Hayır' demiş de bunun üzerine şöyle buyurmuştur: {فَإِنَّ الله يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَآءُ فَلاَ تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حسرات} Zeccâc mananın şöyle olduğunu zikretmiştir: 'Kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse için mi canın hasretle gidecek?' {فَلاَ تَذْهَبْ نَفْسُكَ} ifadesinin delaletinden ötürü cevap hazfedilmiştir. Yahut: 'Kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse, Allah'ın hidayet ettiği kimse gibi midir?' demektir ve {فَإِنَّ الله يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء} ifadesinin delaletinden ötürü hazfedilmiştir. {فَلاَ تَذْهَبْ نَفْسُكَ} Yezîd'e göre yani 'canını helak etme' demektir. {حسرات} mef'ûlün leh'tir; yani
10467. Metin
فاطر (١٠ - ٨)
Fâtır (8-10)
10468. Metin
فلا تهلك نفسك للحسرات وعليهم صلة تَذْهَبْ كما تقول هلك عليه حباً ومات عليه حزناً ولا يجوز أن يتعلق بحسرات لأن المصدر لا تتقدم عليه صلته {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ} وعيد لهم بالعقاب على سوء صنيعهم
hasretler sebebiyle nefsini helak etme demektir. {عَلَيْهِمْ} lafzı, 'aşktan helak oldu' ve 'üzüntüden öldü' ifadelerinde olduğu gibi {تَذْهَبْ} fiilinin sılasıdır (bağlantısıdır). Masdarın sılası masdarın önüne geçemeyeceğinden dolayı bunun {حسرات} lafzına taalluk etmesi caiz değildir. {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ} kötü fiillerine karşı onlara azapla yapılan bir tehdittir.
10469. Metin
وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ (٩)
{وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ (٩)} “Rüzgârları gönderip de bir bulut kaldıran Allah'tır. Derken biz onu ölü bir beldeye sevk ettik de onunla ölümünden sonra yeryüzüne can verdik. İşte yeniden diriliş de böyledir.”
10470. Metin
{والله الذي أرسل الرياح} ارياح مكي وحمزة وعلي {فَتُثِيرُ سحابا فَسُقْنَاهُ إلى بَلَدٍ مَّيِّتٍ} بالتشديد مدني وحمزة وعلي وحفص بالتخفيف غيرهم {فَأَحْيَيْنَا بِهِ} بالمطر لتقدم ذكره ضمناً {الأرض بَعْدَ مَوْتِهَا} يبسها وإنما قيل فَتُثِيرُ لتحكي الحال التي تقع فيها إثارة الرياح السحاب وتستحضر تلك الصورة الدالة على القدرة الربانية وهكذا يفعلون بفعل فيه نوع تمييز وخصوصية بحال تستغرب وكذلك سوق السحاب إلى البلد الميت وإحياء الأرض بالمطر بعد موتها لما كان من الدليل على القدرة الباهرة قيل فسقنا وأحياينا معدولا بهما عن لفظ العيبة إلى ما هو أدخل في الاختصاص وأدل عليه {كَذَلِكَ النشور} الكاف في محل الرفع أى مثل احياء الموات نشور
{والله الذي أرسل الرياح} Mekkî, Hamza ve Ali [tekil olarak] 'er-rîh' (الريح) okumuşlardır. {فَتُثِيرُ سحابا فَسُقْنَاهُ إلى بَلَدٍ مَّيِّتٍ} Medenî, Hamza, Ali ve Hafs şeddeli (meyyitin), diğerleri şeddesiz (meytin) okumuşlardır. {فَأَحْيَيْنَا بِهِ} zımnen önceden geçtiği için yağmurla [hayat verdik] {الأرض بَعْدَ مَوْتِهَا} kurumasından sonra. {فَتُثِيرُ} ifadesinin [muzâri] getirilmesi, rüzgârların bulutu kaldırdığı anı hikâye etmek ve Rabbin kudretine delalet eden o sureti göz önüne getirmek içindir. Garipsenen bir durumla bir nevi temayüz ve hususiyet arz eden fiillerde böyle yaparlar. Aynı şekilde bulutun ölü beldeye sevk edilmesi ve yeryüzünün ölümünden sonra yağmurla diriltilmesi de göz alıcı kudretin delillerinden olduğu için, gaib lafzından ihtisasa daha dahil ve ona daha çok delalet eden lafza dönülerek {فسقنا} (sevk ettik) ve {أحيينا} (hayat verdik) denilmiştir. {كَذَلِكَ النشور} Kâf harfi ref mahallindedir; yani ölülerin diriltilmesi de ölü toprağın diriltilmesi gibidir.
10471. Metin
الأموات قيل يحيي الله اخلق بماء يرسله من تحت العرش كمني الرجال تنبت منه أجساد الخلق
Şöyle denilmiştir: Allah, yaratılmışları Arş'ın altından erkeklerin menisi gibi göndereceği bir su ile diriltir; mahlukatın bedenleri ondan biter.
10472. Metin
مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُولَئِكَ هُوَ يَبُورُ (١٠)
{مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُولَئِكَ هُوَ يَبُورُ (١٠)} “Kim izzet istiyorsa [bilsin ki] izzet bütünüyle Allah'ındır. Güzel kelimeler ancak O'na yükselir; salih ameli de O yükseltir. Kötülükleri tuzak kuranlar için şiddetli bir azap vardır. İşte onların kurdukları tuzak boşa çıkar.”
10473. Metin
{مَن كَانَ يُرِيدُ العزة فَلِلَّهِ العزة جَمِيعاً} أي العزة كلها مختصة بالله عزة الدنيا وعزة الآخرة وكان الكافرون يتعززون بالأصنام كما قال وآتخذو من دون الله آلهة ليكونوالهم عزا والذين آمنوا بألسنتهم من غير مواطأة قلوبهم كانوا يتعززون بالمشركين كما قال الذين يَتَّخِذُونَ الكافرين أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ المؤمنين أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ العزة فان العزة لله جميعا فبين أن لا عزة إلا بالله والمعنى فليطلبها عند الله فوضع قوله لِلَّهِ العزة جَمِيعاً موضعه استغناء عنه به لدلالته عليه لأن الشيء لا يطلب إلا عند صاحبه ومالكه ونظيره قولك من أراد النصيحة فهي عند الأبرار تريد فليطلبها عندهم إلا أنك أقمت ما يدل عليه مقامه وفي الحديث إن ربكم يقول كل يوم أنا العزيز فمن أراد عز الدارين فليطع العزيز ثم عرف أن ما يطلب به العزة هو الإيمان والعمل الصالح بقوله {إِلَيْهِ يَصْعَدُ الكلم الطيب والعمل الصالح يَرْفَعُهُ} ومعنى قوله إِلَيْهِ إلى محل القبول والرضا وكل ما اتصف بالقبول وصف بالرفعة والصعود أو إلى حيث لا ينفذ فيه إلا حكمه والكلم الطيب كلمات التوحيد أي لا إله إلا الله وكان القياس الطيبة ولكن كل جمع ليس بينه وبين واحده إلا التاء يذكر ويؤنث والعمل الصالح العبادة الخالصة يعني والعمل الصالح يرفعه الكلم الطيب فالرافع الكلم والمرفوع العمل لأنه لا يقبل عمل إلا من موحد وقيل الرافع الله والمرفوع العمل أي العمل الصالح يرفعه الله وفيه إشارة إلى أن العمل يتوفق على الرفع والكلم الطيب يصعد بنفسه وقيل العمل الصالح يرفع
{مَن كَانَ يُرِيدُ العزة فَلِلَّهِ العزة جَمِيعاً} Yani dünya izzeti de ahiret izzeti de tamamıyla Allah'a aittir. Kâfirler, O'nun: 'Kendilerine bir izzet olsunlar diye Allah'tan başka ilahlar edindiler' buyurduğu gibi putlarla izzet arıyorlardı. Kalpleri uyuşmaksızın dilleriyle iman edenler ise, O'nun: 'Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki izzet bütünüyle Allah'ındır' buyurduğu gibi müşriklerle izzet arıyorlardı. Böylece izzetin ancak Allah katında olduğunu açıkladı. Mana şudur: 'O halde izzeti Allah katında arasın.' Şey ancak sahibinin ve malikinin yanında aranacağı için; {لِلَّهِ العزة جَمِيعاً} sözü, kendisine delaleti sebebiyle o talebin yerine konmuştur. Bunun benzeri senin: 'Kim nasihat istiyorsa o, iyilerin yanındadır' sözündür; 'Onu onların yanında arasın' demek istersin, ne var ki ona delalet eden ifadeyi onun yerine koymuşsundur. Hadiste şöyle buyrulur: 'Rabbiniz her gün şöyle buyurur: Ben Azîz'im; iki cihanın izzetini isteyen Azîz'e itaat etsin.' Sonra izzetin kendisiyle talep edildiği şeyin iman ve salih amel olduğunu şu buyruğuyla bildirdi: {إِلَيْهِ يَصْعَدُ الكلم الطيب والعمل الصالح يَرْفَعُهُ} {إِلَيْهِ} ifadesinin manası; kabul ve rıza makamınadır. Kabul ile vasıflanan her şey, yücelik ve yükselmek ile vasıflanır; yahut ancak O'nun hükmünün geçerli olduğu yere [yükselir]. {الكلم الطيب} tevhid kelimeleridir, yani 'Lâ ilâhe illallâh'tır. Kural gereği 'et-tayyibe' (الْطَّيِّبَةُ) denilmesi gerekirdi; fakat tekili ile çoğulu arasında sadece 'tâ' harfi bulunan her çoğul hem müzekker hem müennes kılınabilir. {والعمل الصالح} ihlaslı ibadettir. Yani; salih ameli güzel kelime yükseltir. Bu durumda yükselten güzel kelime, yükseltilen ise ameldir; zira muvahhid kimseden başkasının ameli kabul edilmez. Yükseltenin Allah, yükseltilenin amel olduğu da söylenmiştir; yani salih ameli Allah yükseltir. Bunda amelin yükseltilmeye bağlı olduğuna, güzel kelimenin ise bizzat kendisinin yükseldiğine bir işaret vardır. Salih amelin
10474. Metin
فاطر (١٢ - ١٠)
Fâtır (10-12)
10475. Metin
العامل ويشرفه أي من أراد العزة فليعمل عملاً صالحاً فإنه هو الذي يرفع العبد {والذين يَمْكُرُونَ السيئات} هي صفة لمصدر محذوف أى
amel edeni yükselttiği ve onu şereflendirdiği de söylenmiştir; yani kim izzet istiyorsa salih amel işlesin, çünkü kulu yükselten odur. {والذين يَمْكُرُونَ السيئات} hazfedilmiş bir masdarın sıfatıdır, yani
10476. Metin
المكرات السيآت لأن مكر فعل غير متعدٍ لا يقال مكر فلان عمله والمراد مكر قريش به ﵇ حين اجتمعوا في دار الندوة كما قال الله تعالى وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الذين كفروا ليثبتوك الآية {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} في الآخرة {وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ} مبتدأ {هُوَ} فصل {يَبُورُ} خبر أي ومكر أولئك الذين مكروا هو خاصة يبور أي يفسد ويبطل دون مكر الله بهم حين أخرجهم من مكة وقتلهم وأثبتهم في قليب بدر فجمع عليهم مكراتهم جميعا وحقق فيهم قوله تعالى وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ الله والله خَيْرُ الماكرين وقوله ولا يحيق المكر السىء إلا بأهله
'kötü tuzaklar kuranlar' demektir; zira 'mekr' geçişsiz bir fiildir, 'falan kimse amelini tuzak kurdu' denmez. Kastedilen, Allah Teâlâ'nın: 'Hani inkâr edenler seni tutuklamak için tuzak kuruyorlardı...' ayetinde buyurduğu gibi, Dârü'n-Nedve'de toplandıklarında Kureyş'in Peygamber'e aleyhisselâm kurduğu tuzaktır. {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} ahirette [şiddetli bir azap vardır]. {وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ} mübtedadır. {هُوَ} fasıl zamiridir. {يَبُورُ} haberdir; yani tuzak kuran o kimselerin tuzağı özellikle helak olur, batıl ve boşa çıkar; fakat Allah'ın onları Mekke'den çıkarıp öldürdüğü ve Bedir kuyusuna attığı zamanki tuzağı öyle değildir. Böylece onların bütün tuzaklarını başlarına geçirmiş ve haklarında Allah Teâlâ'nın: 'Onlar tuzak kurarlar, Allah da tuzak kurar. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır' ve 'Kötü tuzak ancak sahibini kuşatır' buyruklarını gerçekleştirmiştir.
10477. Metin
وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (١١)
{وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (١١)} “Allah sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı. Sonra da sizi çiftler kıldı. O'nun ilmi olmaksızın hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlının ömrünün uzatılması da ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır.”
10478. Metin
{والله خَلَقَكُمْ} أي أباكم {مّن تُرَابٍ ثُمَّ} أنشأكم {مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أزواجا} أصنافاً أو ذكراناً وإناثاً {وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أنثى وَلاَ تَضَعُ إِلاَّ بِعِلْمِهِ} هو في موضع الحال أى إلا معلومة له {وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ} أي وما يعمر من أحد وإنما سماه معمراً بما هو صائر إليه {وَلاَ يُنقَصُ مِنْ عمره إلا في كتاب} يعنى الوح أو صحيفة الإنسان ولا ينقص زيد فإن قلت الإنسان إما معمر أي طويل العمر أو منقوص العمر أي قصيره فأما أن يتعاقب عليه التعمير وخلافه فمحال فكيف صح قوله وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلاَ يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ قلت هذا من الكلام المتسامح فيه ثقة في تأويله بأفهام السامعين واتكالاً على تسديدهم معناه بعقولهم وأنه لا يلتبس عليهم إحالة الطول والقصر في عمر واحد وعليه كلام الناس يقولون لا يثيب الله عبدا ولا يعاقيه إلا بحق أو تأويل الآية أنه يكتب في الصحيفة عمره كذا كذا سنة ثم يكتب في أسفل ذلك ذهب يوم ذهب يومان حتى يأتى على آخر فذلك نقصان عمره وعن قتادة المعمر من يبلغ ستين سنة والمنقوص من عمره من يموت قبل ستين سنة {إِنَّ ذلك} أي إحصاءه أو زيادة العمر ونقصانه {عَلَى الله يسير} سهل
{والله خَلَقَكُمْ} yani babanızı [yarattı] {مّن تُرَابٍ ثُمَّ} sonra sizi var etti {مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أزواجا} sınıflar yahut erkekler ve dişiler [kıldı]. {وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أنثى وَلاَ تَضَعُ إِلاَّ بِعِلْمِهِ} hal makamındadır; yani ancak O'nun tarafından bilinmiş olarak [gebe kalır ve doğurur]. {وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ} hiçbir kimsenin ömrü uzatılmaz; gelecekte olacağı hale göre onu 'ömrü uzatılan' (muammer) diye isimlendirmiştir. {وَلاَ يُنقَصُ مِنْ عمره إلا في كتاب} yani Levh-i Mahfuz'da yahut insanın amel defterindedir; bir başkasının ömrü de kısaltılmaz. Eğer: 'İnsan ya ömrü uzatılan yani uzun ömürlü olandır ya da ömrü kısaltılan yani kısa ömürlü olandır; aynı şahıs üzerinde ömrün uzaması ve zıddının peş peşe gelmesi ise imkânsızdır. O halde {وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ} sözü nasıl doğru olur?' dersen, derim ki: Bu, tevilinde dinleyenlerin anlayışına güvenilen ve manasını akıllarıyla doğrultacaklarına, tek bir ömürde uzunluk ile kısalığın [aynı anda] toplanmasının imkânsızlığının onlara kapalı kalmayacağına itimat edilen müsamahalı kelam türündendir. İnsanların sözü de bu kabildendir; 'Allah bir kula mükâfat vermez ve onu cezalandırmaz; ancak hak ile yapar' derler [yani ikisi farklı şahıslardır]. Yahut ayetin tevili şöyledir: Sahifeye onun ömrü 'şu kadar şu kadar yıl' diye yazılır, sonra bunun altına 'bir gün gitti, iki gün gitti' diye yazılır, nihayet sonuna gelinir; işte bu, onun ömrünün eksilmesidir. Katâde'den [şöyle rivayet edilmiştir]: Ömrü uzatılan, altmış yaşına ulaşandır; ömründen eksiltilen ise altmış yaşından önce ölendir. {إِنَّ ذلك} yani bunu kaydetmek yahut ömrün artırılıp eksiltilmesi {عَلَى الله يسير} kolaydır.
10479. Metin
وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢)
{وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢)} “İki deniz bir olmaz; şu tatlıdır, susuzluğu keser, içimi kolaydır; şu da tuzludur, acıdır. Bununla beraber her birinden taze et yersiniz ve takınacağınız bir süs eşyası çıkarırsınız. O'nun lütfundan [rızık] aramanız ve şükretmeniz için gemilerin onda suyu yara yara gittiğini görürsün.”
10480. Metin
{وَمَا يَسْتَوِى البحران هذا} أي أحدهما {عَذْبٌ فُرَاتٌ} شديد العذوبة وقيل هو الذي يكسر العطش {سائغ شرابه} مرى وسهل الانحدار لعذوبته وبه يرتفع شرّابه {وهذا مِلْحٌ أُجَاجٌ} شديد الملوحة وقيل هو الذى يحرق بلموحته {وَمِن كُلِّ} ومن كل واحد منهما {تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِيّاً} وهو السمك {وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا} وهى
{وَمَا يَسْتَوِى البحران هذا} yani ikisinden biri {عَذْبٌ فُرَاتٌ} son derece tatlıdır; susuzluğu kıran [su] olduğu da söylenmiştir. {سائغ شرابه} tatlılığından ötürü içimi afiyetli ve boğazdan geçişi kolaydır. Bununla içenin içimi kolaylaşır. {وهذا مِلْحٌ أُجَاجٌ} son derece tuzludur; tuzluluğundan ötürü yakan [su] olduğu da söylenmiştir. {وَمِن كُلِّ} ve her birinden {تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِيّاً} taze et ki o da balıktır {وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا} takındığınız süs eşyası ki o da
10481. Metin
فاطر (١٥ - ١٢)
Fâtır (12-15)
10482. Metin
الؤلؤ والمرجان {وَتَرَى الفلك فِيهِ} في كل {مَوَاخِرَ} شواقّ للماء بجريها يقال مخرت السفينة الماء أى شقته وهى ماخرة {لِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ} من فضل الله ولم يجر له ذكر في الآية ولكن فيما قبلها ولولم يجر لم يشكل لدلالة المعنى عليه {وَلَعَلَّكُمْ تشكرون} الله على ماآتاكم من فضله ضرب البحرين العذب والملح مثلين للمؤمن والكافر ثم قال على سبيل الاستطراد في صفة البحرين وما علّق بهما من نعمته وعطائه ويحتمل غير طريقة الاستطراد وهو أن يشبه الجنسين بالبحرين ثم يفضّل البحر الأجاج على الكافر بأنه قد شارك العذب في منافع من السمك واللؤلؤ وجري الفلك فيه والكافر خلو من النفع فهو في طريقة قوله تعالى ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مّن بَعْدِ ذلك فَهِىَ كالحجارة أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً ثم قال وَإِنَّ مِنَ الحجارة لما يتفجر منهالانهار وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الماء وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خشية الله
inci ve mercandır. {وَتَرَى الفلك فِيهِ} her birinde {مَوَاخِرَ} akışıyla suyu yaran [gemiler görürsün]. 'Gemi suyu yardı' denilir; yani onu yarmıştır, kendisi de 'mâhire'dir (yaran). {لِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ} Allah'ın lütfundan [arayasınız diye]. Ayette [lafzen Allah'ın] adı geçmemiştir ancak öncesinde geçmiştir; geçmemiş olsaydı bile mananın delaletinden ötürü müphem kalmazdı. {وَلَعَلَّكُمْ تشكرون} size lütfundan verdiklerine karşılık Allah'a şükredesiniz diye. Tatlı ve tuzlu iki denizi mümin ile kâfir için mesel kıldı. Sonra istitrad (konu dışı bir faydaya geçiş) yoluyla iki denizin sıfatını ve onlara bağladığı nimetini ve ihsanını zikretti. İstitrad dışı bir yol da muhtemeldir; o da iki cinsi iki denize benzetmesi, sonra tuzlu denizi kâfire üstün tutmasıdır; zira [tuzlu deniz] balık, inci ve gemilerin onda akıp gitmesi gibi menfaatlerde tatlı denize ortak olmuştur; kâfir ise menfaatten tamamen yoksundur. Bu durum Allah Teâlâ'nın: 'Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi yahut daha da katıdır' buyurduktan sonra: 'Çünkü taşlardan öylesi vardır ki içinden nehirler kaynar; öylesi vardır ki yarılır da ondan su çıkar; öylesi de vardır ki Allah korkusundan aşağı yuvarlanır' buyurması kabilindendir.
10483. Metin
يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍ (١٣)
{يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍ (١٣)} “Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Güneşi ve ayı emre amade kılmıştır. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte bunları yapan Rabbiniz Allah'tır; mülk O'nundur. O'ndan başka yalvardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir.”
10484. Metin
{يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل} يدخل من ساعات أحدهما في الآخر حتى يصير الزائد منهما خمس عشرة ساعة والناقص تسعا {وسخر الشمس والقمر} أى ذال أضواء صوره لاستواء سيره {كُلٌّ يَجْرِى لأَِجَلٍ مُّسَمًّى} أي يوم القيامة ينقطع جريهما {ذلكم} مبتدأ {الله رَبُّكُمْ لَهُ الملك} أخبار مترادفة أو الله ربكم خبر ان وله الملك جملة مبتدأة
{يولج الليل في النهار ويولج النهار في الليل} İkisinden birinin saatlerini diğerine katar; nihayet ikisinden uzun olanı on beş saat, kısa olanı ise dokuz saat olur. {وسخر الشمس والقمر} yani seyirlerinin düzgünlüğü için onların suretlerinin ışıklarını boyun eğdirmiştir. {كُلٌّ يَجْرِى لأَِجَلٍ مُّسَمًّى} yani kıyamet gününe kadar; o gün seyirleri kesilir. {ذلكم} mübtedadır. {الله رَبُّكُمْ لَهُ الملك} peş peşe gelen haberlerdir; yahut {الله ربكم} iki haberdir, {وله الملك} ise müstakil bir cümledir,
10485. Metin
واقعة في قران قوله {والذين تَدْعُونَ مِن دُونِهِ} يعني الأصنام التي تعبدونها من دون الله يدعون قتيبة {مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ} هي القشرة الرقيقة الملتفة على النواة
{والذين تَدْعُونَ مِن دُونِهِ} sözünün mukabilinde yer almıştır; yani Allah'tan başka ibadet ettiğiniz putlardır. Kuteybe [bu fiili] 'yed'ûne' (يدعون) [gaib olarak] okumuştur. {مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ} hurma çekirdeğini saran ince zardır.
10486. Metin
إِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ (١٤)
{إِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ (١٤)} “Onları çağırırsanız duanızı işitmezler. İşitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin [onları Allah'a] ortak koşmanızı inkâr ederler. Her şeyden haberdar olan [Allah] gibi sana hiç kimse haber veremez.”
10487. Metin
{إِن تَدْعُوهُمْ} أي الأصنام {لاَ يَسْمَعُواْ دُعَآءَكُمْ} لأنهم جماد {وَلَوْ سَمِعُواْ} على سبيل الفرض {ما استجابوا لكم} لأنهم لا يدعون لهم من الإلهية ويتبرءون منها {وَيَوْمَ القيامة يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ} بإشراككم لهم وعبادتكم إياهم ويقولون ما كنتم إيانا تعبدون {وَلاَ يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خبير} ولا ينبئك أيها المفترون بأسباب الغرور كما ينبئك الله الخبير بخبايا الأمور وتحقيقه ولا يخبرك بالأمر مخبر هو مثل خبير عالم به يريدان الخبير بالأمر وحده هو الذي يخبرك بالحقيقة دون سائر المخبرين به والمعنى أن هذا الذي أخبرتكم به من حال الأوثان هو الحق لانى خبير بما أخبرت به
{إِن تَدْعُوهُمْ} yani putları [çağırırsanız] {لاَ يَسْمَعُواْ دُعَآءَكُمْ} çünkü onlar cansız varlıklardır. {وَلَوْ سَمِعُواْ} faraza [işitselerdi bile] {ما استجابوا لكم} size cevap veremezlerdi; çünkü onlar kendileri için ilahlık iddia etmezler ve bundan teberrî ederler. {وَيَوْمَ القيامة يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ} onları ortak koşmanızı ve onlara ibadet etmenizi inkâr ederler ve: 'Siz bize tapmıyordunuz' derler. {وَلاَ يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خبير} Ey aldanma sebeplerine kapılanlar! İşlerin gizliliklerinden haberdar olan Habîr Allah'ın sana haber verdiği gibi kimse sana haber veremez. İşin hakikati şudur: O işi bilen haberdar bir kimse gibi sana hiçbir haberci haber veremez; yani o meseleyi hakkıyla bilen kimsedir ki diğer habercilerden farklı olarak sana hakikati haber verir. Manası şudur: Putların durumuna dair size haber verdiğim bu şey haktır; çünkü Ben haber verdiğim şeyi hakkıyla bilmekteyim.
10488. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (١٥)
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (١٥)} “Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaç olanlarsınız. Allah ise, zengin/muhtaç olmayan ve her türlü övgüye layık olandır.”
10489. Metin
{يا أيها الناس أَنتُمُ الفقرآء إِلَى الله} قال ذو النون الخلق محتاجون إليه
{يا أيها الناس أَنتُمُ الفقرآء إِلَى الله} Zü'n-Nûn şöyle demiştir: Mahlukat her nefeste, her hatırada ve her anda O'na muhtaçtır;
10490. Metin
فاطر (١٨ - ١٥)
Fâtır (15-18)
10491. Metin
في كل نفس وخطرة ولحظة وكيف لا ووجودهم به وبقاؤهم به {والله هُوَ الغنى} عن الاشياء أو جمع {الحميد} المحمود بكل لسان ولم يسمهم بالفقراء للتحقير بل للتعريض على الاستغناء ولهذا وصف نفسه بالغني الذي هو مطعم الأغنياء وذكر الحميد ليدل به على أنه الغني النافع بغناه خلقه والجواد المنعم عليهم إذ ليس كل غني نافعاً بغناه إلا إذا كان الغني جواداً منعماً وإذا جاد وأنعم حمده المنعم عليهم قال سهل لما خلق الله الخلق حكم لنفسه بالغنى ولهم بالفقر فمن ادعى الغنى حجب عن الله ومن أظهر فقره أوصله فقره إليه فينبغي للعبد أن يكون مفتقراً بالسر إليه ومنقطعاً عن الغير إليه حتى تكون عبوديته محضة فالعبودية هي الذل
nasıl olmasın ki varlıkları da O'nunladır, bekaları da O'nunladır. {والله هُوَ الغنى} eşyadan müstağni olandır yahut hepsinden [müstağnidir]. {الحميد} her lisanla övülendir. Onları küçümsemek için değil, kendi zenginliğini hissettirmek için 'fakirler' olarak nitelemiştir. Bu yüzden zatını, zenginleri doyuran 'Ganî' olarak vasıflamıştır. Zenginliğiyle mahlukatına fayda sağlayan, onlara nimetler bahşeden cömert olduğunu göstermek için de 'Hamîd' ismini zikretmiştir; zira zengin cömert ve nimet verici olmadıkça zenginliğiyle fayda sağlamaz. Cömertlik gösterip nimet verince de nimet verilenler O'na hamdeder. Sehl şöyle demiştir: 'Allah mahlukatı yarattığında kendi zatı için zenginliğe, onlar için ise fakirliğe hükmetti. Kim zenginlik iddia ederse Allah'tan perdelenir; kim de fakirliğini izhar ederse fakirliği onu O'na ulaştırır. O halde kula düşen, kulluğunun katıksız olması için iç dünyasında O'na muhtaç olması ve başkalarından kesilip O'na yönelmesidir.' Kulluk zillet
10492. Metin
والخضوع وعلامته أن لا يسأل من أحد وقال الواسطي من استغنى بالله لا يفتقر ومن تعزز بالله لا يذل وقال الحسين على مقدار افتقار العبد إلى الله يكون غنياً بالله وكلما ازداد افتقاراً ازداد غنى وقال يحيى الفقر خير للعبد من الغنى لأن المذلة في الفقر والكبر في الغنى والرجوع إلى الله بالتواضع والذلة خير من الرجوع إليه بتكثير الأعمال وقيل صفة الأولياء ثلاثة الثقة بالله في كل شيء والفقر إليه في كل شيء والرجوع إليه من كل شيء وقال الشبلي الفقر يجر البلاء وبلاؤه كله عز
ve boyun eğiştir; alameti ise kimseden bir şey istememektir. Vâsıtî şöyle demiştir: 'Allah ile zengin olan fakirleşmez, Allah ile izzet bulan zelil olmaz.' el-Hüseyn şöyle demiştir: 'Kulun Allah'a olan ihtiyacı ölçüsünde Allah ile zengin olur; ihtiyacı arttıkça zenginliği de artar.' Yahyâ şöyle demiştir: 'Fakirlik kul için zenginlikten daha hayırlıdır; zira fakirlikte tevazu, zenginlikte ise kibir vardır. Tevazu ve tezellül ile Allah'a dönmek, amelleri çoğaltarak O'na dönmekten daha hayırlıdır.' Evliyanın vasfının üç olduğu söylenmiştir: Her şeyde Allah'a güvenmek, her şeyde O'na muhtaç olmak ve her şeyden O'na dönmek. Şiblî ise şöyle demiştir: 'Fakirlik belayı çeker, onun belasının tamamı ise izzettir.'
10493. Metin
إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٦)
{إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٦)} “Eğer dilerse sizi yok eder ve yeni bir yaratılış getirir.”
10494. Metin
{إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ} كلكم إلى العدم فإن غناه بذاته لابكم في القدم {وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ} وهو بدون حمدكم حميد
{إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ} “Eğer dilerse sizi yok eder” [yani] hepinizi yokluğa gönderir. Çünkü O'nun zenginliği ezelde sizinle değil, zâtıyladır. {وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ} “ve yeni bir yaratılış getirir.” O, sizin hamdiniz olmaksızın da övgüye layıktır (Hamîd'dir).
10495. Metin
وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (١٧)
{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (١٧)} “Bu da Allah'a güç bir şey değildir.”
10496. Metin
{وَمَا ذلك} الأنشاء والإفناء {عَلَى الله بِعَزِيزٍ} بممتنع وعن ابن عباس يخلق بعدكم من يعبده لا يشرك به شيئاً
{وَمَا ذلك} “Bu da” yani [yeniden] var etmek ve yok etmek {عَلَى الله بِعَزِيزٍ} “Allah'a güç/imkânsız bir şey değildir.” İbn Abbâs'tan [şöyle rivayet edilmiştir]: “Sizden sonra O'na hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet edecek kimseler yaratır.”
10497. Metin
وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ (١٨)
{وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ (١٨)} “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü ağır basan biri yükünü taşımaya çağırsa, akraba bile olsa ondan hiçbir şey taşınmaz. Sen ancak görmedikleri halde Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş ancak Allah'adır.”
10498. Metin
{وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى} ولا تحمل نفس آثمة إثم نفس أخرى والوزر والوقر أخوان ووزر الشيء إذا حمله والوازرة صفة للنفس والمعنى أن كل نفس يوم القيامة لا تحمل إلا وزرها الذي اقترفته لا تؤاخذ نفس بذنب نفس كما تأخذ جبابرة الدنيا الولي بالولي والجار بالجار وإنما قيل وازرة ولم يقل ولا تزر نفس وزر أخرى لأن المعنى أن النفوس الوازرات لا ترى منهن واحدة إلا حاملة وزرها لا وزر غيرها وقوله ليحملن أثقالهم وأثقالا مع أثقالهم وارد في الضالين المضلين فإنهم يحملون أثقال إضلال الناس مع أثقال ضلالهم وذلك كله أوزارهم ما فيها شيء من وزر غيرهم ألا ترى كيف كذبهم الله تعالى في قولهم اتبعوا سبيلنا ولنحمل خطاياكم بقوله وماهم بحاملين من خطاياهم من شىء {وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ} أي نفس مثقلة بالذنوب أحداً {إلى حِمْلِهَا} ثقلها أي ذنوبها ليتحمل عنها بعض ذلك
{وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى} “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” Günahkâr bir can başka bir canın günahını taşımaz. Vizr (وِزْر) ile vıkr (وِقْر) kardeştir (yakın anlamlıdır); bir şeyi yüklendiğinde 'vezere' (وَزَرَ) denir. Vâzire (وَازِرَة) ise nefsin sıfatıdır. Manası şudur: Kıyamet günü her nefis ancak kendi işlediği günahı yüklenir; dünya zorbalarının akrabayı akraba yüzünden, komşuyu komşu yüzünden sorumlu tuttuğu gibi, bir nefis başka bir nefsin günahıyla hesaba çekilmez. 'Hiçbir nefis diğerinin günahını yüklenmez' denmeyip de 'vâzire' denilmesinin sebebi; günahkâr nefislerden hiçbirinin başkasının günahını değil, sadece kendi günahını taşırken görüleceği manasını vurgulamaktır. {لَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالًا مَّعَ أَثْقَالِهِمْ} “Kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de mutlaka taşıyacaklardır” ayeti ise sapıp saptıranlar hakkında inmiştir; çünkü onlar kendi sapkınlıklarının yükleriyle birlikte insanları saptırmanın yüklerini de taşırlar. Bütün bunlar onların kendi günahlarıdır, içlerinde başkasının günahından hiçbir şey yoktur. Görmez misin, Allah Teâlâ onların {اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} “Bizim yolumuza uyun, günahlarınızı biz yüklenelim” sözlerini {وَمَا هُم بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُم مِّن شَيْءٍ} “Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şey taşıyacak değillerdir” buyurarak nasıl yalanlamıştır! {وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ} “Yükü ağır basan biri çağırsa” yani günahlarla ağırlaşmış bir nefis bir kimseyi {إلى حِمْلِهَا} “yüküne” yani ağırlığına/günahlarına, bir kısmını kendisinden yüklensin diye [çağırsa],
10499. Metin
{لاَ يُحْمَلْ مِنْهُ شَىْءٌ وَلَوْ كَانَ} أي المدعو وهو مفهوم من قوله وَإِن تَدْعُ {ذَا قربى} ذا قرابة قريبة كأب أو ولد أو أخ والفرق بين معنى قوله وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى ومعنى وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إلى حِمْلِهَا لاَ يُحْمَلْ مِنْهُ شَىْء أن الأول دال على عدل الله في حكمه وأن لا يؤاخذ نفساً بغير ذنبها والثاني في بيان أنه لا غياث يومئذ لمن استغاث حتى ان نفسا قد أثقلتها الأوزار لو دعت إلى أن يخفف بعض وقرها لم تجب ولم تغث وإن كان
{لاَ يُحْمَلْ مِنْهُ شَىْءٌ وَلَوْ كَانَ} “ondan hiçbir şey taşınmaz, olsa bile” yani çağrılan kimse -ki bu {وَإِن تَدْعُ} “[çağırsa]” ifadesinden anlaşılmaktadır- {ذَا قربى} “akraba bile [olsa]” baba, evlat veya kardeş gibi yakın bir akraba bile olsa. {وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى} “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ifadesinin anlamı ile {وَإِن تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إلى حِمْلِهَا لاَ يُحْمَلْ مِنْهُ شَىْء} “Yükü ağır basan biri yükünü taşımaya çağırsa ondan hiçbir şey taşınmaz” ifadesinin anlamı arasındaki fark şudur: İlki, Allah'ın hükmündeki adaletine ve hiçbir nefsi başkasının günahıyla cezalandırmayacağına delalet eder; ikincisi ise o gün yardım dileyene hiçbir yardımcının bulunmayacağını, öyle ki günahların ağırlaştırdığı bir nefis yükünün biraz hafifletilmesi için çağrıda bulunsa, çağrılan kimse
10500. Metin
فاطر (٢٥ - ١٨)
Fâtır (18-25)
10501. Metin
المدعو بعض قرابتها {إِنَّمَا تُنذِرُ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} أي إنما ينتفع بإنذارك هؤلاء {بالغيب} حال من الفاعل أو المفعول أي يخشون ربهم غائبين عن عذابه أو يخشون عذابه غائباً عنهم وقيل بالغيب في السر حيث لا اطلاع للغير عليه {وأقاموا الصلاة} في مواقيتها {وَمَن تزكى} تطهر بفعل الطاعات وترك المعاصي {فَإِنَّمَا يتزكى لِنَفْسِهِ} وهو اعتراض مؤكد لخشيتهم وإقامتهم الصلاة لأنهما من جملة التزكي {وإلى الله المصير} المرجع وهو وعد للمتزكى بالثواب
yakın akrabalarından biri olsa dahi icabet edilmeyeceğini ve yardım olunmayacağını beyan eder. {إِنَّمَا تُنذِرُ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} “Sen ancak Rablerinden korkanları uyarırsın” yani senin uyarından ancak bunlar faydalanır. {بالغيب} “görmedikleri halde” fâilden veya mef'ûlden hâldir; yani Rablerinin azabını henüz görmemişken O'ndan korkarlar veya azap kendilerinden gayb halinde iken korkarlar. 'Bi'l-gayb' ifadesinin, başkalarının muttali olamayacağı gizli hallerde/tenhada [korkarlar] anlamına geldiği de söylenmiştir. {وأقاموا الصلاة} “ve namazı dosdoğru kılarlar” vaktinde kılarlar. {وَمَن تزكى} “Kim arınırsa” itaatleri yapıp günahları terk ederek temizlenirse {فَإِنَّمَا يتزكى لِنَفْسِهِ} “ancak kendisi için arınır.” Bu, onların korkularını ve namaz kılmalarını pekiştiren bir ara cümledir (itiraziyye); zira bunlar da arınmanın birer parçasıdır. {وإلى الله المصير} “Dönüş ancak Allah'adır” varılacak yer O'dur. Bu, arınan kimseye sevap vaadidir.
10502. Metin
وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ (١٩)
{وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ (١٩)} “Kör ile gören bir olmaz.”
10503. Metin
{وَمَا يَسْتَوِى الأعمى والبصير} مثل للكافر والمؤمن أو للجاهل والعالم
{وَمَا يَسْتَوِى الأعمى والبصير} “Kör ile gören bir olmaz” ifadesi kâfir ile mümin veya cahil ile âlim için bir meseldir.
10504. Metin
وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ (٢٠)
{وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ (٢٠)} “Karanlıklar ile aydınlık da [bir olmaz].”
10505. Metin
{وَلاَ الظلمات} مثل للكفر {وَلاَ النور} للإيمان
{وَلاَ الظلمات} “karanlıklar da” küfür için, {وَلاَ النور} “aydınlık da” iman için bir meseldir.
10506. Metin
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ (٢١)
{وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ (٢١)} “Gölge ile yakıcı sıcaklık da [bir olmaz].”
10507. Metin
{وَلاَ الظل وَلاَ الحرور} الحق والباطل أو الجنة والنار والحرور الريح الحار كالسموم إلا أن السموم تكون بالنهار والحرور بالليل والنهار عن الفراء
{وَلاَ الظل وَلاَ الحرور} “gölge ile yakıcı sıcaklık da” hak ile batıl yahut cennet ile cehennemdir. Harûr (الْحَرُورُ), semûm gibi sıcak rüzgardır; ancak Ferrâ'dan rivayet edildiğine göre semûm gündüz olur, harûr ise hem gece hem gündüz olur.
10508. Metin
وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاءُ وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٢٢)
{وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاءُ وَلَا الْأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٢٢)} “Diriler ile ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Sen ise kabirlerde olanlara işittiremezsin.”
10509. Metin
{وما يستوي الأحياء ولا الأموات} مثل الذين دخلوا في الإسلام والذين لم يدخلوا فيه وزيادة لا لتأكيد معنى النفي والفرق بين هذه الواوات أن بعضها ضمت شفعاً إلى شفع وبعضها وتراً إلى وتر {إِنَّ الله يُسْمِعُ مَن يَشَآءُ وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِى القبور} يعني أنه قد علم من يدخل في الإسلام ممن لا يدخل
{وما يستوي الأحياء ولا الأموات} “Diriler ile ölüler de bir olmaz” ifadesi İslâm'a girenler ile girmeyenler için bir meseldir. Buradaki {لاَ} fazlalığı olumsuzluk anlamını pekiştirmek içindir. Bu vav harfleri arasındaki fark, bazısının çifti çifte, bazısının ise teki teke bağlamış olmasıdır. {إِنَّ الله يُسْمِعُ مَن يَشَآءُ وَمَا أَنتَ بِمُسْمِعٍ مَّن فِى القبور} “Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Sen ise kabirlerde olanlara işittiremezsin” yani Allah İslâm'a girecek olan ile girmeyecek olanı bilmiştir;
10510. Metin
فيه فيهدي من يشاء هدايته وأما أنت فخفي عليك أمرهم فلذلك تحرص على إسلام قوم مخذولين حبه الكفار بالموتى حيث لا ينتفعون بمسموعهم
böylece hidayetini dilediği kimseyi hidayete erdirir. Sana gelince, onların durumu sana gizli kalmıştır; bu sebeple hüsrana uğramış bir topluluğun İslâm'a girmesi için hırs gösteriyorsun. [Allah] kâfirleri, işittiklerinden faydalanamadıkları için ölülere benzetmiştir.
10511. Metin
إِنْ أَنْتَ إِلَّا نَذِيرٌ (٢٣)
{إِنْ أَنْتَ إِلَّا نَذِيرٌ (٢٣)} “Sen ancak bir uyarıcısın.”
10512. Metin
{إِنْ أَنتَ إِلاَّ نَذِيرٌ} أي ما عليك إلا أن تبلغ وتنذر فإن كان المنذر ممن يسمع الإنذار نفع وإن كان من المصرين فلا عليك
{إِنْ أَنتَ إِلاَّ نَذِيرٌ} “Sen ancak bir uyarıcısın” yani senin görevin yalnızca tebliğ etmek ve uyarmaktır. Eğer uyarılan kimse uyarıya kulak verenlerden ise [uyarı] fayda verir; şayet [küfürde] ısrar edenlerden ise sana bir sorumluluk yoktur.
10513. Metin
إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ (٢٤)
{إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ (٢٤)} “Şüphesiz biz seni hak ile bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.”
10514. Metin
{إِنَّا أرسلناك بالحق} حال من أحد الضميرين يعني محقاً أو محقين أو صفة للمصدر أي إرسالاً مصحوباً بالحق {بَشِيراً} بالوعد {وَنَذِيرًا} بالوعيد {وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ} وما من أمة قبل أمتك والأمة الجماعة الكثيرة وجد عليه أمة من الناس ويقال لأهل كل عصر أمة والمراد هنا أهل العصر وقد كانت آثار الذارة باقية فيما بين عيسى ومحمد ﵉ فلم تخل تلك الأمم من نذير وحين اندرست آثار نذارة عيسى ﵇ بعث محمد ﵇ {إِلاَّ خَلاَ} مضى {فِيهَا نذير} يخوفهم وخاصة الطغيان وسوء عاقبة الكفران واكتفى بالنذير عن البشير فى آخر الآية بعد ما ذكرهما لأن النذارة مشفوعة بالبشارة فدل ذكر النذارة على ذكر البشارة
{إِنَّا أرسلناك بالحق} “Şüphesiz biz seni hak ile gönderdik” iki zamirden birinin hâlidir; yani [sen] hak üzere olarak yahut [biz] hak üzere olarak [gönderdik] demektir, ya da masdarın sıfatıdır; yani hak ile birlikte olan bir gönderişle [gönderdik]. {بَشِيراً} “müjdeci olarak” [sevap] vaadiyle, {وَنَذِيرًا} “ve uyarıcı olarak” azap tehdidiyle. {وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ} “Hiçbir ümmet yoktur ki” yani senin ümmetinden önce hiçbir ümmet yoktur ki... Ümmet kalabalık topluluktur; [nitekim ayette] {وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِّنَ النَّاسِ} “onun başında insanlardan bir topluluk buldu” buyrulmuştur. Her çağın insanına da ümmet denir, burada kastedilen de çağın ehlidir. Îsâ ile Muhammed (aleyhimesselâm) arasında uyarıcılık izleri baki kalmıştı, dolayısıyla o ümmetler uyarıcısız kalmamıştı. Îsâ'nın (aleyhisselâm) uyarısının izleri silinince de Muhammed (aleyhisselâm) gönderildi. {إِلاَّ خَلاَ} “gelip geçmiş olmasın” [yani] geçmiştir {فِيهَا نذير} “içlerinde bir uyarıcı”; onları azgınlığın ve inkârın kötü akıbetinden korkutur. Ayetin sonunda ikisini zikrettikten sonra müjdeci yerine sadece uyarıcıyla yetinilmiştir; çünkü uyarma müjdelemeyle iç içedir, dolayısıyla uyarmanın zikri müjdenin de zikrine delalet eder.
10515. Metin
وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ (٢٥)
{وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ (٢٥)} “Eğer seni yalanlarlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi.”
10516. Metin
{وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ}
{وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ} “Eğer seni yalanlarlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı”
10517. Metin
فاطر (٢٨ - ٢٥)
Fâtır (25-28)
10518. Metin
رسلهم {جاءتهم رسلهم} حال وقد مضمرة {بالبينات} بالمعجزات {وبالزبر} وبالصحف {وبالكتاب المنير} أى التوراة والانجيل والزبور لما كانت هذه الأشياء في جنسهم أسند المجيء بها إليهم إسناداً مطلقاً وإن كان بعضها في جميعهم وهي البينات وبعضها في بعضهم وهي الزبر والكتاب وفيه مسلاة لرسول الله صلى الله عليه وسلم
[onlar da] peygamberlerini [yalanlamışlardı]. {جاءتهم رسلهم} “peygamberleri onlara gelmişti” takdir edilmiş bir 'kad' (قَدْ) ile hâldir. {بالبينات} “apaçık delillerle” mucizelerle, {وبالزبر} “ve sahifelerle” sahifelerle {وبالكتاب المنير} “ve aydınlatıcı kitapla” yani Tevrat, İncil ve Zebur ile [gelmişlerdi]. Bu hususlar peygamberlerin cinsinde bulunduğu için, bunlarla gelmek hepsine mutlak olarak isnat edilmiştir; her ne kadar bir kısmı hepsinde bulunsa -ki bunlar açık mucizelerdir-, bir kısmı da bazısında bulunsa -ki bunlar sahifeler ve kitaptır-. Bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir teselli vardır.
10519. Metin
ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (٢٦)
{ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (٢٦)} “Sonra inkâr edenleri yakalayıverdim. Benim inkârım/cezalandırmam nasıl oldu!”
10520. Metin
{ثُمَّ أَخَذْتُ} عاقبت {الذين كَفَرُواْ} بأنواع العقوبة {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} إنكاري عليهم وتعذيبي لهم
{ثُمَّ أَخَذْتُ} “Sonra yakaladım” cezalandırdım {الذين كَفَرُواْ} “inkâr edenleri” çeşitli cezalarla. {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} “Benim inkârım/cezalandırmam nasıl oldu!” onlara karşı inkârım ve azabım.
10521. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ (٢٧)
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ (٢٧)} “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı, çeşit çeşit renklerde yollar ve simsiyah yollar [yarattık].”
10522. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أَنزَلَ مِنَ السمآء مَآءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ} بالماء {ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهَا} أجناسها من الرمان والتفاح والتين والعنب وغيرها مما لا يحصر أو هيآتها من الحمرة والصفرة والخضرة ونحوها {وَمِنَ الجبال جدد} طرق مختلفة اللون جمع جدة كمدة ومدد {بِيضٌ وَحُمْرٌ مُّخْتَلِفٌ ألوانها وَغَرَابِيبُ سُودٌ} جمع غربيب وهو تأكيد للأسود يقال أسود غربيب وهو الذي أبعد في السواد وأغرب فيه ومنه الغراب وكان من حق التأكيد أن يتبع المؤكد كقولك أصفر فاقع إلا أنه ضمر المؤكد قبله والذي بعده تفسير للمضمر وإنما يفعل ذلك لزيادة التوكيد حيث يدل على المعنى الواحد من طريقي الإظهار والإضمار جميعاً ولا بد من تقدير حذف المضاف في قوله وَمِنَ الجبال جُدَدٌ أي ومن الجبال ذو جدد بيض وحمر وسود حتى يؤل إلى قولك ومن الجبال مختلف ألوانه كما قال ثمرات مختلفاً ألوانها
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أَنزَلَ مِنَ السمآء مَآءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ} “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de onunla” yani suyla “çıkardık” {ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهَا} “renkleri çeşit çeşit meyveler” yani nar, elma, incir, üzüm gibi sayılamayacak türlerini yahut kırmızı, sarı, yeşil ve benzeri suretlerini/renklerini [çıkardık]. {وَمِنَ الجبال جدد} “Dağlardan da yollar” farklı renkte yollar [yarattık]. Cüded (جُدَدٌ), müddet ve müded (مُدَد) gibi cüddenin (جُدَّة) çoğuludur. {بِيضٌ وَحُمْرٌ مُّخْتَلِفٌ ألوانها وَغَرَابِيبُ سُودٌ} “beyaz, kırmızı, renkleri çeşit çeşit ve simsiyah [yollar]”. Garâbîb (غَرَابِيبُ), garbîb (غِرْبِيب) kelimesinin çoğuludur ve siyah kelimesini pekiştiren bir ifadedir. Simsiyah, siyahlıkta aşırı giden şey için 'esvedü garbîb' (أَسْوَدُ غِرْبِيبٌ) denir; karga (gurâb) da bu köktendir. Pekiştirmenin kuralı, 'asfaru fâkı'' (أَصْفَرُ فَاقِعٌ - sapsarı) örneğinde olduğu gibi tekit edilen kelimeden sonra gelmesidir; ancak burada tekit edilen kelime önce gizlenmiş (zamir yapılmış), sonraki ise gizlenenin tefsiri olmuştur. Bu, tek bir manayı hem açık hem de gizli yolla göstererek tekit derecesini artırmak için yapılır. {وَمِنَ الجبال جدد} “Dağlardan da yollar” sözünde bir muzafın hazfedildiğini takdir etmek gerekir; yani “dağlardan da beyaz, kırmızı ve siyah yollara sahip olanlar vardır” takdirindedir. Böylece {ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهَا} “renkleri çeşit çeşit meyveler” dediği gibi, “dağlardan da renkleri çeşit çeşit olanlar vardır” anlamına döner.
10523. Metin
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ (٢٨)
{وَمَنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ (٢٨)} “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da böylece renkleri farklı olanlar vardır. Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler hakkıyla korkar. Şüphesiz Allah Azîz'dir, Gafûr'dur.”
10524. Metin
{وَمِنَ الناس والدوآب والأنعام مُخْتَلِفٌ ألوانه} يعني ومنهم بعض مختلف ألوانه {كذلك} أي كاختلاف الثمرات والجبال ولما قال أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أَنزَلَ مِنَ السماء مَاء وعدد آيات الله وأعلام قدرته وآثار صنعته وما خلق من الفطر المختلفة الأجناس وما يستدل به عليه وعلى صفاته ابتع ذلك {إنما يخشى الله من عباده العلماء} أي العلماء به الذين علموه بصفاته فعظموه ومن ازداد علماً به ازداد منه خوفاً ومن كان علمه به أقل كان آمن وفي الحديث أعلمكم بالله أشدكم له خشية وتقديم اسم الله تعالى وتأخير العلماء يؤذن ان معناه ان الذين يخشون من عباده العلماء دون غيرهم ولو عكس لكان المعنى أنهم لا يخشون إلا الله كقوله ولا يخشون
{وَمِنَ الناس والدوآب والأنعام مُخْتَلِفٌ ألوانه} “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri farklı olanlar vardır” yani onlardan da renkleri farklı bir kısım vardır. {كذلك} “böylece” yani meyvelerin ve dağların farklılığı gibi. {أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أَنزَلَ مِنَ السماء مَاء} “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi...” buyurup Allah'ın ayetlerini, kudretinin alametlerini, sanatının eserlerini, yarattığı farklı türlerdeki yaratılışları ve O'na ve sıfatlarına delalet eden şeyleri saydıktan sonra bunu {إنما يخشى الله من عباده العلماء} “Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar” ifadesiyle takip ettirdi. Yani O'nu sıfatlarıyla bilip O'nu tazim eden âlimler korkar. O'na dair ilmi artanın O'ndan korkusu da artar; O'na dair ilmi az olan ise daha çok güvende hisseder. Hadiste [şöyle] buyrulmuştur: “Allah'ı en iyi bileniniz, O'ndan en çok korkanınızdır.” Lafza-i Celâl'in öne alınıp 'el-ulemâ' kelimesinin sonraya bırakılması, mananın “kulları arasından sadece âlimlerin O'ndan korktuğu, başkalarının korkmadığı” anlamına geldiğini bildirir. Şayet aksi olsaydı mana, {وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ} “Allah'tan başka kimseden korkmazlar” ayetinde olduğu gibi “onlar Allah'tan başkasından korkmazlar” şeklinde olurdu.
10525. Metin
أحدا إلا الله وبينهما تغاير ففي الأول بيان أن الخاشين هم العلماء وفي الثاني بيان أن المخشي منه هو الله تعالى وقرأ أبو حنيفة وابن عبد العزيز وابن سرين رضى الله عنهم إِنَّمَا يَخْشَى الله مِنْ عِبَادِهِ العلماء والخشية في هذه القراءة استعارة والمعنى إنما يعظم
Bu ikisi arasında fark vardır: Birincisinde korkanların âlimler olduğu, ikincisinde ise kendisinden korkulanın Allah Teâlâ olduğu beyan edilmektedir. Ebû Hanîfe, [Ömer] b. Abdülazîz ve İbn Sîrîn radıyallâhu anhüm {إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ} ayetini [lafza-i celâli ref, ulemâyı nasb ile {إِنَّمَا يَخْشَى اللهُ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءَ}] okumuşlardır. Bu kıraatte haşyet istiaredir; mana ise, “Allah kulları arasından ancak
10526. Metin
فاطر (٣٢ - ٢٨)
Fâtır (28-32)
10527. Metin
الله من عباده العلماء {إِنَّ الله عَزِيزٌ غَفُورٌ} تعليل لوجوب الخشية لدلالته على عقوبة العصاة وقهرهم وإثابة أهل الطاعة والعفو عنهم والمعاقب المنيب حقه أن يخشى
âlimleri yüceltir/tazim eder” şeklindedir. {إِنَّ الله عَزِيزٌ غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah Azîz'dir, Gafûr'dur” ifadesi, asileri cezalandırmaya ve kahretmeye, itaat ehline sevap vermeye ve onları bağışlamaya delalet ettiği için haşyetin gerekliliğinin illetidir. Cezalandıran ve bağışlayan zâtın hakkı korkulmaktır.
10528. Metin
إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ (٢٩)
{إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ (٢٩)} “Şüphesiz Allah'ın Kitabı'nı okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler, asla kesada uğramayacak bir ticaret umarlar.”
10529. Metin
{إِنَّ الذين يَتْلُونَ كتاب الله} يداومون على تلاوة القرآن {وأقاموا الصلاة وأنفقوا من ما رَزَقْنَاهُمْ سِرّاً وَعَلاَنِيَةً} أي مسرين النفل ومعلنين الفرض يعنى لا يقتنعون بتلاوته على حلاوة العمل به {يرجون} خبران {تجارةً} هي طلب الثواب بالطاعة لَّن {تَبُورَ} لن تكسد يعني تجارة ينتفى عنها الكساد وتنفق عند الله
{إِنَّ الذين يَتْلُونَ كتاب الله} “Şüphesiz Allah'ın Kitabı'nı okuyanlar” Kur'an tilavetine devam ederler. {وأقاموا الصلاة وأنفقوا من ما رَزَقْنَاهُمْ سِرّاً وَعَلاَنِيَةً} “ve namazı dosdoğru kılanlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden gizli ve açık infak edenler” yani nafileyi gizleyip farzı açıkça vererek [infak ederler]. Yani onunla amel etmenin tatlılığı sebebiyle sadece tilavetiyle yetinmezler. {يرجون} “umarlar” inne'nin haberidir. {تجارةً} “bir ticaret” itaat ile sevap talebidir. {لَّن تَبُورَ} “asla kesada uğramayacak” yani kesada uğraması imkânsız olan ve Allah katında geçerli olan bir ticaret [umarlar].
10530. Metin
لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ (٣٠)
{لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ (٣٠)} “Çünkü Allah onlara mükâfatlarını tam olarak verecek ve lütfundan onlara artıracaktır. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını bolca verendir.”
10531. Metin
{ليوفيهم} متعلق بلن تَبُورَ أي ليوفيهم بنفاقها عنده أُجُورَهُمْ ثواب أعمالهم {وَيَزِيدَهُم مّن فَضْلِهِ} بتفسيح القبور أو بتشفيعهم فيمن أحسن إليهم أو بتضعيف حسناتهم أو بتحقيق وعد لقائه أو يَرْجُونَ في موضع الحال أي راجين واللام في لِيُوَفّيَهُمْ تتعلق بيتلون وما بعده أى فعلوا جيمع ذلك من التلاوة وإقامة الصلاة والإنفاق لهذا الغرض وخبران إِنَّهُ {غَفُورٌ} لفرطاتهم {شَكُورٍ} أي غفورٌ لهم شكور لأعمالهم أي يعطي الجزيل على العمل القليل
{ليوفيهم} “onlara tam olarak vermesi için” {لَّن تَبُورَ} ifadesine bağlıdır; yani O'nun katında bu ticaretin geçerliliği sebebiyle onlara {أُجُورَهُمْ} amellerinin sevaplarını tam olarak ödemesi için [bağlıdır]. {وَيَزِيدَهُم مّن فَضْلِهِ} “ve lütfundan onlara artırması için” kabirleri genişleterek veya kendilerine iyilik edenlere şefaatçi kılarak yahut hasenatlarını kat kat artırarak veya rü'yetullâh vaadini gerçekleştirerek [lütfundan artırır]. Yahut {يَرْجُونَ} hâl makamındadır, yani “umarak” demektir; {لِيُوَفّيَهُمْ} başındaki lâm harfi ise {يَتْلُونَ} ve sonrasına bağlıdır; yani tilavet, namaz kılma ve infak etme gibi bütün bu amelleri bu gaye için yapmışlardır. [Diğer bir ihtimalle] 'inne'nin haberidir. Şüphesiz O, {غَفُورٌ} “çok bağışlayandır” onların kusurlarını [bağışlar], {شَكُورٍ} “şükrün karşılığını bolca verendir” yani onlara karşı çok bağışlayıcı, amellerine karşı çok şükredicidir; az amele çok mükâfat verir.
10532. Metin
وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ إِنَّ اللَّهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ (٣١)
{وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ إِنَّ اللَّهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ (٣١)} “Kitaptan sana vahyettiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak haktır. Şüphesiz Allah kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”
10533. Metin
{والذي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الكتاب} أي القرآن ومن التبين {هُوَ الحق مُصَدّقاً} حال مؤكدة لأن الحق لا ينفعك عن هذا التصديق {لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}
{والذي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ مِنَ الكتاب} “Kitaptan sana vahyettiğimiz” yani Kur'an; [buradaki] 'min' (مِنَ) beyan içindir. {هُوَ الحق مُصَدّقاً} “haktır, doğrulayıcı olarak” tekit edici hâldir; çünkü hak olan şey bu doğrulamadan ayrı düşünülemez. {لّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} “kendinden öncekileri”
10534. Metin
لما تقدمه من الكتب {إِنَّ الله بِعِبَادِهِ} {لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ} فعلمك وأبصر أحوالك ورآك أهلاً لأن يوحي إليك مثل هذا الكتاب المعجز الذي هو عبار على سائر الكتب
kendinden önceki kitapları [doğrulayıcıdır]. {إِنَّ الله بِعِبَادِهِ} {لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ} “Şüphesiz Allah kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.” Seni bilmiş, hallerini görmüş ve diğer kitaplara hâkim/ölçü olan böyle mucizevi bir Kitab'ı sana vahyetmeye seni ehil görmüştür.
10535. Metin
ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٣٢)
{ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٣٢)} “Sonra Kitab'ı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur.”
10536. Metin
{ثُمَّ أَوْرَثْنَا الكتاب} أي أوحينا إليك القرآن ثم أو رثناه من بعدك أي حكمنا بتوريثه {الذين اصطفينا مِنْ عِبَادِنَا} وهم أمته من الصحابة والتابعين وتابعيهم ومن بعدهم إلى يوم القيامة لأن اصطفاهم على سائر الأمم وجعلهم أمة وسطاً ليكونوا شهداء على الناس واختصهم بكرامة الإنتماء إلى أفضل رسله ثم رتبهم على مراتب فقال {فَمِنْهُمْ ظالم لّنَفْسِهِ} وهو المرجأ لأمر الله {وَمِنْهُمْ مُّقْتَصِدٌ} هو الذي خلط عملاً صالحا وآخر سيا {وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بالخيرات} وهذا التأويل يوافق التنزيل فإنه تعالى قال والسابقون الأولون مِنَ المهاجرين الآية وقال بعده وآخرون اعترفوا بذنوبهم الآية وقال بعده وآخرون مرجون لأمر الله الآية والحديث فقد روى عن عمر رضى الله عنه أنه قال على المنبر بعد قراءة هذه الآية قال رسول الله ﷺ سابقنا سابق ومقتصدنا ناج وظالمنا
{ثُمَّ أَوْرَثْنَا الكتاب} “Sonra Kitab'ı miras kıldık” yani sana Kur'an'ı vahyettik, sonra senden sonrakilere onu miras kıldık, yani miras verilmesine hükmettik: {الذين اصطفينا مِنْ عِبَادِنَا} “kullarımızdan seçtiklerimize”. Bunlar ashaptan, tâbiînden, tebe-i tâbiînden ve kıyamete kadar onlardan sonra gelenlerden oluşan onun ümmetidir; zira Allah onları diğer ümmetlere üstün kılarak seçmiş, insanlara şahit olmaları için onları vasat bir ümmet yapmış ve elçilerinin en faziletlisine mensup olma şerefiyle onları mümtaz kılmıştır. Sonra onları derecelere ayırarak şöyle buyurmuştur: {فَمِنْهُمْ ظالم لّنَفْسِهِ} “Onlardan kimi nefsine zulmedendir” bu, işi Allah'ın emrine bırakılan kimsedir. {وَمِنْهُمْ مُّقْتَصِدٌ} “kimi orta yoldadır” o, iyi amelle kötü ameli birbirine karıştıran kimsedir. {وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بالخيرات} “kimi de hayırlarda öne geçendir.” Bu tevil indirilen Kur'an'a uygundur; nitekim Allah Teâlâ: {وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ} “[İslâm'a girmede] ilk öne geçen muhacirler...” ayetini zikretmiş, ardından {وَآخَرُونَ اعْتَرَفُوا بِذُنُوبِهِمْ} “Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler...” ayetini buyurmuş, peşinden de {وَآخَرُونَ مُرْجَوْنَ لِأَمْرِ اللَّهِ} “Diğerleri ise Allah'ın emrine bırakılmışlardır...” ayetini buyurmuştur. Hadise de [uygundur]; nitekim Ömer radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre o, bu ayeti okuduktan sonra minberde şöyle demiştir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Öne geçenimiz öne geçendir, orta yolda olanımız kurtulmuştur, [nefsine] zulmedenimiz ise
10537. Metin
فاطر (٣٥ - ٣٢)
Fâtır (32-35)
10538. Metin
مغفور له ﵇ السابق يدخل الجنة بغير حساب والمقتصد يحاسب حساباً يسيراً ثم يدخل الجنة وأما الظالم نفسه فيحبس حتى يظن أنه لا ينجو ثم تناله الرحمة فيدخل الجنة رواه أبو الدراداء والأثر فعن ابن عباس رضى الله عنهما السابق المخلص والمقتصد المرائي والظالم الكافر بالنعمة غير الجاحد لها لأنه حكم الثلاثة بدخول الجنة
bağışlanmıştır’ buyurdu.” [Ebû'd-Derdâ'dan rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur]: “Öne geçen cennete hesapsız girer; orta yolda olan kolay bir hesaba çekilir, sonra cennete girer; nefsine zulmeden ise kurtulamayacağını zannedinceye kadar hapsedilir, sonra ona rahmet ulaşır ve cennete girer.” Bunu Ebû'd-Derdâ rivayet etmiştir. Sahabe sözüne gelince; İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan [şöyle rivayet edilmiştir]: “Öne geçen ihlaslı olandır, orta yolda olan riyakârdır, [nefsine] zulmeden ise nimeti inkâr etmeksizin nankörlük edendir; çünkü her üç grubun da cennete gireceğine hükmedilmiştir.”
10539. Metin
وقول السلف فقد قال الربيع بن أنس الظالم صاحب الكبائر والمقتصد صاحب الصغائر والسابق المجتنب لهما وقال الحسن البصري الظالم من رجحت سيأته والسابق من رجحت حسناته والمقتصد من استورت حسناته وسيأته وسئل أبو سيف ﵀ عن هذه الآية فقال كلهم مؤمنون وأما صفة الكفار فبعد هذا وهو قوله والذين كَفَرُواْ لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ وأما الطبقات الثلاث فهم الذين اصطفى من عباده فإنه قال فَمِنْهُمْ وَمِنْهُمُ وَمِنْهُمُ والكل راجع إلى قوله الذين اصطفينا مِنْ عِبَادِنَا وهم أهل الإيمان وعليه الجمهور وإنما قدم الظالم للإيذان بكثرتهم وأن المقتصدين قليل بالإضافة إليهم والسابقون أقل من القليل وقال ابن عطاء إنما قدم الظالم لئلا بيأس من فضله وقيل إنما قدمه ليعرّفه أن ذنبه لا يبعده من ربه وقيل إن أول الأحوال معصية ثم توبة ثم استقامة وقال سهل السابق العلم والمقتصد المتعلم والظالم الجاهل وقال أيضاً السابق الذي اشتغل بمعاده والمقتصد الذي اشتغل بمعاشه ومعاده والظالم الذي اشتغل بمعاشه عن معاده وقيل الظالم الذي يعبده على الغفلة والعادة والمقتصد الذي يعبده على الرغبة والرهبة والسابق الذي يعبده على الهيبة والاستحقاق وقيل الظالم من أخذ الدنيا حلالا كانت او حرامار المقتصدين يجتهدان لا يأخذها إلا من حلال والسابق من أعرض عنها جملة وقيل الظالم طالب الدنيا والمقتصد طالب العقبي والسابق طالب المولى {بِإِذُنِ الله} بأمره أو بعلمه أو بتوفيقه {ذلك} أي إيراث الكتاب {هُوَ الفضل الكبير}
Selefin sözüne gelince; Rebî' b. Enes şöyle demiştir: “[Nefsine] zulmeden büyük günah sahibidir, orta yolda olan küçük günah sahibidir, öne geçen ise ikisinden de sakınandır.” Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: “[Nefsine] zulmeden kötülükleri ağır basan, öne geçen iyilikleri ağır basan, orta yolda olan ise iyilikleriyle kötülükleri eşit olandır.” Ebû Seyf'e [Ebû Saîd'e] rahimehullâh bu ayet sorulunca şöyle demiştir: “Hepsi mümindir. Kâfirlerin sıfatı ise bundan sonradır; o da {وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ} “İnkâr edenler için ise cehennem ateşi vardır” ayetidir. Bu üç tabaka ise Allah'ın kulları arasından seçtikleridir; zira {فَمِنْهُمْ} “onlardan kimi...”, {وَمِنْهُم} “onlardan kimi...”, {وَمِنْهُم} “onlardan kimi...” buyurmuştur ve hepsi de {الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا} “kullarımızdan seçtiklerimiz” ifadesine dönmektedir ki onlar iman ehlidir. Âlimlerin cumhuru da bu görüştedir. [Nefsine] zulmedenin öne alınması, onların çokluğunu, onlara kıyasla orta yoldakilerin az olduğunu, öne geçenlerin ise azdan da az olduğunu bildirmek içindir.” İbn Atâ şöyle demiştir: “Zulmedenin öne alınması O'nun lütfundan ümitsizliğe düşmesin diyedir.” Şöyle de denilmiştir: “Günahının kendisini Rabbinden uzaklaştırmayacağını ona bildirmek için öne alınmıştır.” Şöyle de denilmiştir: “Hallerin ilki günahtır, sonra tövbedir, sonra da istikamettir.” Sehl şöyle demiştir: “Öne geçen âlimdir, orta yoldaki öğrenendir (müteallim), zulmeden ise cahildir.” Yine şöyle demiştir: “Öne geçen ahiretiyle meşgul olan, orta yoldaki dünyalığı ve ahiretiyle meşgul olan, zulmeden ise dünyalığı sebebiyle ahiretinden gafil olandır.” Şöyle de denilmiştir: “Zulmeden gafletle ve alışkanlıkla ibadet eden, orta yoldaki rağbet ve korkuyla ibadet eden, öne geçen ise heybet ve hak ediş şuuruyla ibadet edendir.” Şöyle de denilmiştir: “Zulmeden helal haram demeden dünyayı alan, orta yoldaki sadece helalden almaya gayret eden, öne geçen ise dünyadan büsbütün yüz çevirendir.” Şöyle de denilmiştir: “Zulmeden dünyayı talep eden, orta yoldaki ahireti talep eden, öne geçen ise Mevlâ'yı talep edendir.” {بِإِذْنِ الله} “Allah'ın izniyle” O'nun emriyle yahut ilmiyle yahut tevfikiyle. {ذلك} “İşte bu” yani Kitab'ın miras bırakılması {هُوَ الفضل الكبير} “büyük lütfun ta kendisidir.”
10540. Metin
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ (٣٣)
{جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ (٣٣)} “[Onlar] Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir.”
10541. Metin
{جنات عدن} خبر ثان لذلك أو خبر مبتدا محذوف أو مبتدأ أو الخبر {يَدْخُلُونَهَا} أي الفرق الثلاثة يَدْخُلُونَهَا أبو عمرو {يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ} جمع أسورة جمع سوار {مّن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤاً} أي من ذهب مرصع باللؤلؤ ولؤلؤا بالنصب والهمزة نافع وحفص عطفاً على محل من أساور أى يحلون اساور ولؤلؤ {ولباسهم فيها حرير} لما فيه من الذة والزينة
{جنات عدن} “Adn cennetleri” 'zâlike'nin ikinci haberidir yahut mahzuf bir mübtedanın haberidir yahut mübtedadır; haberi ise {يَدْخُلُونَهَا} “oraya girerler” ifadesidir. Yani bu üç grup [oraya girer]. Ebû Amr [bu kelimeyi meçhul olarak] 'yudhalûnehâ' (يُدْخَلُونَهَا) şeklinde okumuştur. {يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ} “orada bileziklerle süslenirler”. Esâvir (أَسَاوِرَ), sivârın (سِوَار) çoğulu olan esvirenin (أَسْوِرَة) çoğuludur. {مّن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤاً} “altından ve inciden” yani inciyle süslenmiş altından. Nâfi ve Hafs, {مِنْ أَسَاوِرَ} mahalline atıfla nasb ve hemze ile 've lü'lüen' (وَلُؤْلُؤاً) okumuşlardır; yani “bilezikler ve inciler takınırlar” demektir. {ولباسهم فيها حرير} “Oradaki elbiseleri de ipektir” onda bulunan lezzet ve zinet sebebiyle [ipektir].
10542. Metin
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ (٣٤)
{وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ (٣٤)} “Ve derler ki: ‘Bizden hüznü gideren Allah'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını bolca verendir.’”