11395. Metin
سورة الزمر مكية وهى خمس وسبعون آية
Zümer Suresi Mekkîdir ve yetmiş beş ayettir.
11396. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11397. Metin
تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١)
{ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } “[Bu] Kitab'ın indirilişi, mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır.” (1)
11398. Metin
{تَنزِيلُ الكتاب} أي القرآن مبتدأ خبره {مِنَ الله} أى نزل من عند الله أو خبر مبتدأ محذوف والجار صلة التنزيل أو غير صلة بل هو خبر بعد خبر أو خبر مبتدإ محذوف تقديره هذا تنزيل الكتاب هذا من الله {العزيز} في سلطانه {الحكيم} في تدبيره
{ تَنزِيلُ الكتاب } yani Kur'an, mübtedadır (öznedir); haberi (yüklemi) ise { مِنَ الله } ifadesidir. Yani Allah katından indirilmiştir. Yahut [bu terkip] mahzuf bir mübtedanın haberidir; harf-i cer ile mecrûru ise "Tenzîl" kelimesinin sılasıdır (bağlantılıdır) yahut sılası olmayıp haber üstüne haberdir. Veya takdiri "Bu, Kitab'ın indirilmesidir; bu Allah'tandır" şeklinde olan mahzuf bir mübtedanın haberidir. O, hükümranlığında { الْعَزِيزِ } mutlak galiptir, tedbirinde { الْحَكِيمِ } hikmet sahibidir.
11399. Metin
إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ (٢)
{ إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ } “Şüphesiz Kitab'ı sana hak ile indirdik. Öyleyse dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk et.” (2)
11400. Metin
{إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الكتاب بالحق} هذا ليس بتكرار
{ إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الكتاب بالحق } “Şüphesiz Kitab'ı sana hak ile indirdik” ifadesi bir tekrar değildir.
11401. Metin
الزمر (٥ - ٢)
ez-Zümer (2 - 5)
11402. Metin
لأن الأول كالعنوان للكتاب والثاني لبيان ما في الكتاب {فاعبد الله مُخْلِصاً} حال {لَّهُ الدين} أي ممحضاً له الدين من الشرك والرياء بالتوحيد وتصفية السر فالدين منصوب بمخلصا وقرىء الدين بالرفع وحق من رفعه أن يقرأ مخلصا
Çünkü birincisi Kitap için bir başlık (unvan) gibidir, ikincisi ise Kitab'ın muhtevasını beyan etmek içindir. { فاعبد الله مُخْلِصاً } “[Öyleyse] Allah'a ihlaslı olarak ibadet et” [kısmındaki muhlis kelimesi] hâldir. { لَّهُ الدين } “dini O'na has kılarak” yani tevhitle ve iç dünyayı arındırmak suretiyle şirkten ve riyadan arındırıp dini sırf O'na tahsis ederek [ibadet et]. "ed-Dîn" kelimesi "muhlisan" ile mansubdur (nesnedir). [Bir kıraatte] "ed-Dîn" kelimesi merfu (özne) olarak da okunmuştur; onu merfu okuyanın "muhlasan" (ihlasa erdirilmiş olarak) okuması gerekir.
11403. Metin
أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ (٣)
{ أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ } “Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka dostlar edinenler: 'Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' [derler]. Şüphesiz Allah, aralarında ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında hükmünü verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı ve nankör olan kimseyi doğru yola iletmez.” (3)
11404. Metin
{أَلاَ لِلَّهِ الدين الخالص} أي هو الذي وجب اختصاصه بأن تخلص له الطاعة من كل شائبة كدر لاطلاعه على الغيوب والأسرار وعن قتادة الدين الخالص شهادة أن لا إله إلا الله وعن الحسن الإسلام {والذين اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَآءَ} أي آلهة وهو مبتدأ محذوف الخبر تقديره والذين
{ أَلاَ لِلَّهِ الدين الخالص } “Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır” yani gaybları ve sırları bildiği için, her türlü bulandırıcılıktan arındırılarak itaatin sadece kendisine has kılınması zorunlu olan O'dur. Katâde'den rivayetle halis din; 'Lâ ilâhe illallâh' şahitliğidir. Hasan[-ı Basrî]'den rivayetle ise İslâm'dır. { والذين اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَآءَ } “O'ndan başka dostlar”, yani ilahlar { edinenler } ifadesi mübtedadır (öznedir); haberi ise mahzuftur. Takdiri; 'putlara tapanlar derler ki:' şeklindedir.
11405. Metin
عبدوا الأصنام يقولون {مَا نَعْبُدُهُمْ إِلاَّ لِيُقَرِّبُونَا إِلَى الله زُلْفَى} مصدر أي تقريباً {إِنَّ الله يَحْكُمُ بينهم} بين المسلمين والمشركين {فيما هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} قيل كان المسلمون إذا قالوا لهم من خلق السموات والأرض قالوا الله فإذا قالوا لهم فما لكم تعبدون الأصنام قالوا ما نعبدهم إلا ليقربونا إلى الله زلفى والمعنى أن الله يحكم يوم القيامة بين المتنازعين من الفريقين {إِنَّ الله لاَ يَهْدِى مَنْ هُوَ كاذب كَفَّارٌ} أي لا يهدي من هو في علمه أنه يختار الكفر يعني لا يوفقه للهدى ولا يعينه وقت اختياره الكفر ولكنه يخذله وكذبهم قولهم في بعض من اتخذوا من دون الله أولياء بنات الله ولذا عقبه محتجاً عليهم بقوله
[Onlar derler ki]: { مَا نَعْبُدُهُمْ إِلاَّ لِيُقَرِّبُونَا إِلَى الله زُلْفَى } “Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” Zülfâ masdardır; yani 'yaklaştırma' demektir. { إِنَّ الله يَحْكُمُ بينهم } “Şüphesiz Allah”, Müslümanlar ile müşriklerin { aralarında hüküm verecektir }, { فيما هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } “hakkında ihtilaf edip durdukları şeylerde”. Şöyle denilmiştir: Müslümanlar onlara 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' dediklerinde, 'Allah' derlerdi. 'Öyleyse putlara niçin tapıyorsunuz?' dediklerinde ise, 'Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' derlerdi. Anlamı şudur: Allah, kıyamet gününde iki taraftan çekişenler arasında hükmünü verecektir. { إِنَّ الله لاَ يَهْدِى مَنْ هُوَ كاذب كَفَّارٌ } “Muhakkak ki Allah, yalancı ve nankör olan kimseyi doğru yola iletmez.” Yani ilminde küfrü seçeceğini bildiği kimseyi hidayete erdirmez; bir diğer ifadeyle küfrü seçtiği vakitte onu hidayete muvaffak kılmaz, ona yardım etmez, bilakis onu yardımsız bırakır. Onların yalanı, Allah'tan başka dost edindikleri bazı varlıklar hakkında 'Allah'ın kızları' demeleridir. Bu sebeple onların aleyhine delil getirerek peşinden şöyle buyurmuştur:
11406. Metin
لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ (٤)
{ لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ } “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O, tek ve mutlak hâkim olan Allah'tır.” (4)
11407. Metin
{لَّوْ أَرَادَ الله أَن يَتَّخِذَ وَلَداً لاصطفى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَآءُ} أي لو جاز اتخاذ الولد على ما تظنون لاختار مما يخلق ما يشاء لا ما تختارون أنتم وتشاؤون {سبحانه} نزه ذاته عن أن يكون له أخذ ما نسبوا إليه من الأولياء والأولاد ودل على ذلك بقوله {هُوَ الله الواحد القهار} يعني أنه واحد متبريء عن انضمام الأعداد متعال عن التجزؤ والولاد قهار غلاب لكل شيء ومن الأشياء آلهتهم فأنى يكون له أولياء وشركاء ثم دل بخلق السموات والأرض وتكوير كل واحد من الملوين على الآخر وتسخير النيرين وجريهما لأجل مسمى وبث الناس على كثرة عددهم من نفس واحدة وخلق الأنعام على أنه واحد لا يشارك قهار لا يغالب بقوله
{ لَّوْ أَرَادَ الله أَن يَتَّخِذَ وَلَداً لاصطفى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَآءُ } “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi.” Yani sizin zannettiğiniz üzere çocuk edinmek caiz olsaydı, sizin seçip dilediğinizi değil, yarattıklarından dilediğini bizzat Kendisi seçerdi. { سبحانه } “O, münezzehtir”; Kendisine nispet ettikleri dostları ve çocukları edinmekten zatını tenzih etmiştir. Şöyle buyurarak da buna delil getirmiştir: { هُوَ الله الواحد القهار } “O, tek ve mutlak hâkim olan Allah'tır.” Yani O; sayıların eklenmesinden beri olan tektir, parçalanmaktan ve doğurmaktan/doğurulmaktan yücedir; her şeye karşı kahhar (mutlak galip) olandır. Bu şeylerden biri de onların ilahlarıdır; öyleyse O'nun nasıl dostları ve ortakları olabilir? Sonra gökleri ve yeri yaratmasıyla, gece ile gündüzün her birini diğerinin üzerine sarmasıyla, güneşi ve ayı emre boyun eğdirip belirlenmiş bir süreye kadar akıtmasıyla, sayıca çokluklarına rağmen insanları tek bir nefisten yaymasıyla ve hayvanları yaratmasıyla O'nun ortak kabul etmeyen bir tek ve mağlup edilemeyen bir kahhar olduğuna şu sözüyle delil getirmiştir:
11408. Metin
خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ (٥)
{ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ } “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı buyruk altına aldı. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. Dikkat edin, O mutlak galiptir, çok bağışlayandır.” (5)
11409. Metin
{خلق السماوات والأرض بالحق يكور الليل على النهار ويكور النهار على الليل} والتكوير اللف واللي يقال كار العمامة على رأسه وكورها
{ خلق السماوات والأرض بالحق يكور الليل على النهار ويكور النهار على الليل } “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor.” Tekvîr (تَكْوِير), dürmek ve sarmak demektir. [Arapçada] 'Sarını başına sardı ve doladı' denilir.
11410. Metin
والمعنى أن كل واحد منهما يغيّب الآخر إذا طرأ عليه فشبه في تغييبه إياه بشيء ظاهر لف عليه ما غيبه عن مطامح الأبصار وأن هذا يكر على هذا كروراً متتابعاً فشبه ذلك بتتابع أكوار العمامة بعضها على أثر بعض {وَسَخَّرَ الشمس والقمر كُلٌّ يَجْرِى لأَجَلٍ مسمى}
Anlamı şudur: İkisinden her biri, diğerinin üzerine geldiğinde onu örtüp gizler. Birini örtüp gizlemesi bakımından bu durum, bakışların odaklandığı yerden gizlemek üzere üzerine bir şey sarılmış olan zahir bir nesneye benzetilmiştir. Biri diğerinin peşi sıra aralıksız dönüp durur; bu da sarığın katlarının birbiri ardınca aralıksız sarılmasına benzetilmiştir. { وَسَخَّرَ الشمس والقمر كُلٌّ يَجْرِى لأَجَلٍ مسمى } “Güneşi ve ayı buyruk altına aldı. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider.”
11411. Metin
أي يوم القيامة {إِلاَّ هُوَ العزيز} الغالب القادر على عقاب من لم يعتبر بتسخير الشمس والقمر فلم يؤمن بمسخرهما {الغفار} لمن فكر واعتبر فآمن بمدبرهما
Yani kıyamet gününe kadar. { إِلاَّ هُوَ العزيز } “Dikkat edin, O mutlak galiptir”; güneş ve ayın buyruk altına alınışından ibret almayıp onları boyun eğdirene iman etmeyenleri cezalandırmaya gücü yeten mutlak galiptir; { الغفار } “çok bağışlayandır”; düşünüp ibret alan ve onları idare edene iman eden kimseler için.
11412. Metin
خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ (٦)
{ خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ } “Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa [geçirerek] yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse nasıl [haktan] çevriliyorsunuz?” (6)
11413. Metin
{خَلَقَكُمْ مِّن نَّفْسٍ واحدة} أي آدم ﵇ {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا} أي حواء من قُصَيراه قيل أخرج ذرية آدم من ظهره كالذر ثم خلق بعد ذلك حواء {وَأَنزَلَ لَكُمْ مِّنَ الأنعام} أي جعل عن الحسن أو خلقها في الجنة مع آدم ﵇ ثم أنزلها أو لأنها لا تعيش إلا بالنبات والنبات لا يقوم إلا بالماء وقد أنزل الماء فكأنه أنزلها {ثمانية أزواج} ذكر وأنثى من الإبل والبقر والضأن والمعز كما بين في سورة الأنعام والزوج اسم لواحد معه آخر فإذا انفرد فهو فرد ووتر {يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أمهاتكم خَلْقاً مِّن بَعْدِ خَلْقٍ} نطفة ثم علقة ثم مضغة ثم إلى تمام الخلق {فِى ظلمات ثلاث} ظلمة البطن والرحم والمشيمة أو ظلمة الصلب والبطن والرحم {ذلكم} الذي هذه مفعولاته هو {الله رَبُّكُمْ لَهُ الملك لا إله إِلاَّ هُوَ فأنى تصرفون} فكيف يعدل بكم عن عبادته إلى عبادة غيره ثم بين أنه غني عنهم بقوله
{ خَلَقَكُمْ مِّن نَّفْسٍ واحدة } “Sizi tek bir nefisten”, yani Âdem aleyhisselâm'dan { yarattı }. { ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا } “Sonra ondan eşini”, yani kısa kaburga kemiğinden Havva'yı { var etti }. Denildi ki: Âdem'in zürriyetini sırtından zerreler gibi çıkardı, sonra bundan sonra Havva'yı yarattı. { وَأَنزَلَ لَكُمْ مِّنَ الأنعام } “Ve sizin için hayvanlardan indirdi”; Hasan[-ı Basrî]'den gelen rivayette yani 'var etti' demektir. Yahut onları Âdem aleyhisselâm ile birlikte cennette yarattı, sonra indirdi. Veya hayvanlar ancak bitkilerle yaşayabildiği, bitkiler de ancak suyla var olabildiği ve Allah da suyu indirdiği için sanki hayvanları indirmiş gibi sayıldı. { ثمانية أزواج } “sekiz çift”; En'âm Suresi'nde açıklandığı üzere deve, sığır, koyun ve keçiden dişi ve erkek olarak [sekiz çifttir]. Zevc (çift), yanında bir başkası bulunan tek için kullanılan bir isimdir; tek kaldığında ise fert ve vitr (tek) olur. { يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أمهاتكم خَلْقاً مِّن بَعْدِ خَلْقٍ } “Sizi annelerinizin karınlarında, bir yaratılışın ardından diğer bir yaratılışla yaratmaktadır”; nutfe, sonra alaka, sonra mudğa ve sonra yaratılışın tamamlanmasına kadar... { فِى ظلمات ثلاث } “üç karanlık içinde”; karın karanlığı, rahim karanlığı ve plasenta (dölyatağı zarı) karanlığı; yahut bel kemiği, karın ve rahim karanlığı. { ذلكم } “İşte bu” fiilleri işleyen zat, { الله رَبُّكُمْ لَهُ الملك لا إله إِلاَّ هُوَ فأنى تصرفون } “Rabbiniz olan Allah'tır. Mülk yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?” Yani O'na ibadetten başkasına ibadete nasıl saptırılıyorsunuz? Sonra O'nun onlara muhtaç olmadığını şu sözüyle beyan etmiştir:
11414. Metin
إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٧)
{ إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ } “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah size muhtaç değildir. Fakat O, kulları için küfre razı olmaz. Şayet şükrederseniz, bunu sizin için beğenip razı olur. Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir; O, yaptıklarınızı size haber verecektir. Muhakkak ki O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” (7)
11415. Metin
{إِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ الله غَنِىٌّ عَنكُمْ} عن إيمانكم وأنتم محتاجون إليه
{ إِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ الله غَنِىٌّ عَنكُمْ } “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah size”, yani sizin imanınıza { muhtaç değildir }. Oysa siz O'na muhtaçsınız.
11416. Metin
لتضرركم بالكفر وانتفاعكم بالإيمان {وَلاَ يرضى لِعِبَادِهِ الكفر} لأن الكفر ليس برضا الله تعالى وإن كان بإرادته {وَإِن تَشْكُرُواْ} فتؤمنوا {يَرْضَهُ لَكُمْ} أي يرض الشكر لكم لأنه سبب فوزكم فيثيبكم عليه الجنة يرضه بضم الهاء والإشباع مكي وعلي يرضه بضم الهاء بدون الإشباع نافع وهشام وعاصم غير يحيى وحماد وغيرهم يرضه {وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى} أي لا يؤاخذ أحد بذنب آخر {ثُمَّ إلى رَبِّكُمْ مَّرْجِعُكُمْ} إلى جزاء ربكم رجوعكم {فَيُنَبّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فيخبركم بأعمالكم ويجازيكم عليها {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} بخفيات القلوب
Çünkü küfürle zarar gören, imanla da yararlanan sizsiniz. { وَلاَ يرضى لِعِبَادِهِ الكفر } “Fakat O, kulları için küfre razı olmaz.” Çünkü O'nun iradesiyle olsa bile küfür, Allah Teâlâ'nın rızasına uygun değildir. { وَإِن تَشْكُرُواْ } “Şayet şükrederseniz”, yani iman ederseniz, { يَرْضَهُ لَكُمْ } “bunu sizin için beğenip razı olur.” Yani şükrü sizin için beğenir; çünkü o, kurtuluşunuzun sebebidir; dolayısıyla bunun karşılığında sizi cennetle mükâfatlandırır. [Âyetteki] 'Yerdahu' kelimesini; Mekkî ve Ali (Kisâî) he harfini ötreli ve işbâ ile (uzatarak), Nâfi', Hişâm ve Yahyâ ile Hammâd dışındaki Âsım he harfini ötreli ve işbâsız olarak okumuşlar, diğerleri ise 'yerdah' şeklinde [cezimli] okumuşlardır. { وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخرى } “Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez.” Yani hiç kimse başkasının günahı sebebiyle cezalandırılmaz. { ثُمَّ إلى رَبِّكُمْ مَّرْجِعُكُمْ } “Sonra dönüşünüz Rabbinizedir”, yani Rabbinizin cezasına/karşılığına dönüşünüzdür. { فَيُنَبّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “O, yaptıklarınızı size haber verecektir”; yani amellerinizi size bildirip onların karşılığını verecektir. { إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور } “Muhakkak ki O, göğüslerin özünü”, kalplerin gizlediklerini { hakkıyla bilendir }.
11417. Metin
وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ (٨)
{ وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ } “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rabbine dua eder. Sonra ona Kendi katından bir nimet bağışladığında, daha önce O'na dua ettiğini unutup O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşar. De ki: 'İnkârınla birazcık yaşayıp eğlen! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.'” (8)
11418. Metin
{وَإِذَا مَسَّ الإنسان} هو أبو جهل أو كل كافر {ضُرٌّ} بلاء وشدة والمس في الأعراض مجاز {دَعَا رَبَّهُ مُنِيباً إِلَيْهِ} راجعاً إلى الله بالدعاء لا يدعو غيره {ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ} أعطاه {نِعْمَةً مِّنْهُ} من الله ﷿ {نَسِىَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِن قَبْلُ} أى
{ وَإِذَا مَسَّ الإنسان } “İnsana”, yani Ebû Cehil'e yahut her bir kâfire { dokunduğu zaman }, { ضُرٌّ } “bir zarar”, yani bir bela ve sıkıntı [dokunduğu zaman]... Arazlarda dokunma (mes) mecazdır. { دَعَا رَبَّهُ مُنِيباً إِلَيْهِ } “O'na yönelerek Rabbine dua eder”; başkasına değil, yalnızca Allah'a dua ile dönerek... { ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ } “Sonra ona bağışladığında”, yani verdiğinde, { نِعْمَةً مِّنْهُ } “Kendi katından”, aziz ve celil olan Allah'tan { bir nimet }, { نَسِىَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِن قَبْلُ } “daha önce O'na dua ettiğini unutup”, yani...
11419. Metin
الزمر (١٠ - ٨)
ez-Zümer (8 - 10)
11420. Metin
نسى ربه الذى كان يتضرع إليه وما بمعنى من كقوله وَمَا خَلَقَ الذكر والانثى أو نسي الضر الذي كان يدعو الله إلى كشفه {وَجَعَلَ لِلَّهِ أَندَاداً} أمثالاً {لِيُضِلَّ} ليضل مكى وأبوعمرو ويعقوب {عَن سَبِيلِهِ} أي الإسلام {قُلْ} يا محمد {تَمَتَّعَ} أمر تهديد {بِكُفْرِكَ قَلِيلاً} أي في الدنيا {إِنَّكَ مِنْ أصحاب النار} من أهلها
Kendisine yalvarıp yakardığı Rabbini unuttu; 'mâ' kelimesi, { وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالأُنثَى } âyetindeki gibi 'men' (kimse/zat) anlamındadır. Yahut Allah'tan giderilmesini dilediği zararı unuttu. { وَجَعَلَ لِلَّهِ أَندَاداً } “Ve Allah'a eşler koştu”, yani benzerler [kıldı], { لِيُضِلَّ } “saptırmak için”. Mekkî, Ebû Amr ve Ya'kûb bunu 'liyadille' (sapsın diye) şeklinde [yâ harfini fethalı] okumuşlardır. { عَن سَبِيلِهِ } “O'nun yolundan”, yani İslâm'dan... { قُلْ } “De ki:” ey Muhammed! { تَمَتَّعَ } “yaşayıp eğlen!” Bu, tehdit bildiren bir emirdir. { بِكُفْرِكَ قَلِيلاً } “inkârınla birazcık”, yani dünyada... { إِنَّكَ مِنْ أصحاب النار } “Şüphesiz sen cehennemliklerdensin”, yani onun ehlindensin.
11421. Metin
أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ (٩)
{ أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ } “Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini uman gibi midir? De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Ancak akıl sahipleri öğüt alır.” (9)
11422. Metin
{أَمَّنْ} قرأ بالتخفيف مكي ونافع وحمزة على إدخال همزة الاستفهام على من وبالتشديد غيرهم على ادخال أم عليه ومن مبتدأ خبره محذوف تقديره أمن {هُوَ قَانِتٌ} كغيره أي أمن هو مطيع كمن هو عاص والقانت المطيع لله وإنما حذف لدلالة الكلام عليه وهو جرى ذكر الكافر قبله وقوله بعده قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الذين يَعْلَمُونَ والذين
{ أَمَّنْ } Mekkî, Nâfi' ve Hamza; istifham (soru) hemzesini 'men' üzerine dâhil ederek tahfif ile (şeddesiz, 'emen') okumuşlardır. Diğerleri ise 'em' edatını 'men' üzerine dâhil ederek teşdid ile ('emmen') okumuşlardır. 'Men' mübtedadır (öznedir); haberi ise mahzuftur. Takdiri: 'Yoksa o { هُوَ قَانِتٌ } [boyun büken kimse], başkası gibi midir?' yani itaatkâr olan kimse, isyankâr olan kimse gibi midir? Kânit (قانت), Allah'a itaat eden kimsedir. [Haberin] hazfedilme sebebi, sözün akışının buna delalet etmesidir; zira öncesinde kâfirin bahsi geçmiş, sonrasında ise { قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الذين يَعْلَمُونَ والذين لاَ يَعْلَمُونَ } “De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?'” buyrulmuştur.
11423. Metin
لاَ يَعْلَمُونَ {آناء الليل} ساعاته {ساجدا وَقَائِماً} حالان من الضمير في قانت {يحذر الآخرة} أى عذاب الآخرة {ويرجو رَحْمَةَ رَبِّهِ} أي الجنة ودلت الآية على أن المؤمن يجب أن يكون بين الخوف والرجاء يرجو رحمته لا عمله ويحذر عقابه لتقصيره في عمله ثم الرجاء إذا جاوز حده يكون أمناً والخوف إذا جاوز حده يكون أياما وقد قال الله تعالى فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ الله إِلاَّ القوم الخاسرون وقال إنه لا ييأس من روح الله إلا القوم الكافرون فيجب أن لا يجاوز أحدهما حده {قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الذين يَعْلَمُونَ والذين لاَ يَعْلَمُونَ} أي يعلمون ويعملون به كأنه جعل من لا يعمل غير عالم وفيه ازدراء عظيم بالذين يقتنون العلوم ثم لا يقنتون ويفتنّون فيها ثم يفتنون بالدنيا فهم عند الله جهله حيث جعل الفانتين هم العلماء أو أريد به التشبيه أي كما لا يستوي العالم والجاهل كذلك لا يستوي المطيع والعاصي {إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الألباب} جمع لب أي إنما يتعظ بوعظ الله أولوا العقول
{ آناء الليل } “gece saatlerinde”, yani onun vakitlerinde... { ساجدا وَقَائِماً } “secde ederek ve ayakta durarak”; 'kânit' kelimesindeki zamirden iki hâldir. { يحذر الآخرة } “ahiretten sakınan”, yani ahiret azabından... { ويرجو رَحْمَةَ رَبِّهِ } “ve Rabbinin rahmetini uman”, yani cenneti... Âyet, müminin korku ile ümit arasında olması gerektiğine delalet etmiştir: Ameline değil O'nun rahmetine ümit bağlar; amelindeki kusur sebebiyle de O'nun azabından sakınır. Sonra ümit sınırını aşarsa 'emniyet' (güvende hissetme), korku sınırını aşarsa 'yeis' (ümitsizlik) olur. Nitekim Allah Teâlâ: 'Hüsrana uğrayanlar topluluğundan başkası Allah'ın tuzağından emin olmaz' ve 'Kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez' buyurmuştur. Dolayısıyla her ikisinin de sınırını aşmaması gerekir. { قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الذين يَعْلَمُونَ والذين لاَ يَعْلَمُونَ } “De ki: 'Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?'” Yani bilip de onunla amel edenler... Sanki amel etmeyeni 'bilmeyen' kılmış gibidir. Bunda, ilimleri elde edip de sonra boyun eğmeyen (itaat etmeyen), ilimlerde derinleşip sonra da dünyaya kapılan kimseler için büyük bir yergi vardır; zira Allah, itaat edenleri 'âlimler' kılmıştır. Yahut bununla teşbih (benzetme) kastedilmiştir; yani âlim ile cahil bir olmadığı gibi, itaat eden ile isyan eden de bir olmaz. { إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ الألباب } “Ancak akıl sahipleri öğüt alır.” Lübb (لب) kelimesinin çoğuludur; yani Allah'ın vaazından ancak akıl sahipleri ibret alır.
11424. Metin
قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ (١٠)
{ قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ } “De ki: 'Ey inanan kullarım! Rabbinizden korkup sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için bir güzellik vardır. Allah'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsızca tastamam verilecektir.'” (10)
11425. Metin
{قل يا عباد الذين آمنوا} بلا ياء عند الأكثر {اتقوا رَبَّكُمُ} بامتثال أوامره واجتناب نواهيه {لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ فِى هذه الدنيا حَسَنَةٌ} أي أطاعوا الله في الدنيا وفى يتعلق بأحسنوا لا بحسنة معناه الذين أحسنوا في هذه الدنيا فلهم حسنة في الآخرة وهي دخول الجنة أي حسنة لا توصف وقد علقه السدى بحسنة ففسر الحسنة بالصحة والعافية ومعنى {وَأَرْضُ الله وَاسِعَةٌ} أي لا عذر للمفرطين في الإحسان البتة حتى إن اعتلوا بأنهم لا يتمكنون في أوطانهم من التوفر على الإحسان قيل لهم فإن أرض الله واسعة وبلاده كثيرة فتحولوا إلى
{ قل يا عباد الذين آمنوا } “De ki: 'Ey inanan kullarım!'” Çoğunluğa göre [yâ عبادِ] yâ'sızdır. { اتقوا رَبَّكُمُ } “Rabbinizden korkup sakının”; O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak... { لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ فِى هذه الدنيا حَسَنَةٌ } “Bu dünyada iyilik yapanlar için bir güzellik vardır”; yani dünyada Allah'a itaat eden kimseler için... 'Dünyada' ifadesi 'hasene'ye değil, 'ahsenu' fiiline taalluk etmektedir (bağlıdır). Anlamı: 'Bu dünyada iyilik yapanlar için ahirette bir hasene (güzellik) vardır ki o da cennete girmektir; yani tarif edilemez bir hasenedir.' Süddî ise bunu 'hasene'ye bağlamış ve haseneyi sıhhat ve afiyet olarak tefsir etmiştir. { وَأَرْضُ الله وَاسِعَةٌ } “Allah'ın arzı geniştir” ifadesinin anlamı şudur: İyilik yapmada gevşeklik gösterenlerin kesinlikle hiçbir mazereti yoktur. Öyle ki memleketlerinde iyilikte bulunmaya tam güç yetiremediklerini mazeret gösterseler, onlara şöyle denilir: 'Şüphesiz Allah'ın arzı geniştir, beldeleri çoktur; öyleyse başka...
11426. Metin
الزمر (١٦ - ١٠)
ez-Zümer (10 - 16)
11427. Metin
بلاد أخر واقتدوا بالأنبياء والصالحين في مهاجرتهم إلى غير بلادهم ليزدادوا إحساناً إلى إحسانهم وطاعة إلى طاعتهم {إِنَّمَا يُوَفَّى الصابرون} على مفارقة أوطانهم وعشائرهم وعلى غيرها من تجرع
beldelere göç edin; iyiliklerine iyilik, itaatlerine itaat katmak için kendi beldelerinin dışına hicret eden peygamberlere ve salih zatlara uyun.' { إِنَّمَا يُوَفَّى الصابرون } “Ancak sabredenlere tastamam verilecektir”; yurtlarından ve akrabalarından ayrılmaya ve bunun dışındaki acıları yudumlamaya,
11428. Metin
الغصص واحتمال البلايا في طاعة الله وازدياد الخير {أَجْرَهُمْ بغير حساب} عن ابن عباس رضى الله عنهما لا يهتدي إليه حساب الحسّاب ولا يعرف وهو حال من الأجر أي موفراً
Allah'a itaat uğrunda ve hayrı artırmada belalara katlanmaya [sabredenlere]... { أَجْرَهُمْ بغير حساب } “mükâfatları hesapsızca”. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayetle: Hesapçıların hesabının kavrayamayacağı ve bilinemeyecek [bir mükâfat verilir]. Bu, 'ecir' kelimesinden hâldir; yani 'bol bol ve eksiksiz olarak' demektir.
11429. Metin
قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ (١١)
{ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ } “De ki: 'Bana, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmem emrolundu.'” (11)
11430. Metin
{قُلْ إِنِّى أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ الله} بأن أعبد الله {مُخْلِصاً لَّهُ الدين} أي أمرت باخلاص الدين
{ قُلْ إِنِّى أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ الله } “De ki: 'Bana Allah'a kulluk etmem emrolundu'”, yani Allah'a ibadet etmem emredildi; { مُخْلِصاً لَّهُ الدين } “dini yalnız O'na has kılarak”, yani dini ihlasla yalnız O'na kılmakla emrolundum.
11431. Metin
وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ (١٢)
{ وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ } “Ve bana, Müslümanların ilki olmam emrolundu.” (12)
11432. Metin
{وَأُمِرْتُ لأَِنْ أَكُونَ أَوَّلَ المسلمين} وأمرت بذلك لأجل أن أكون أول المسلمين أي مقدمهم وسابقهم في الدنيا والآخرة والمعنى أن الإخلاص له السبقة فى الدنيا فمن أخلص كان سابقاً فالأول أمر بالعبادة مع الإخلاص والثاني بالسبق فلاختلاف جهتيهما نزلاً منزلة المختلفين فصح عطف أحدهما على الآخر
{ وَأُمِرْتُ لأَِنْ أَكُونَ أَوَّلَ المسلمين } “Ve bana, Müslümanların ilki olmam emrolundu.” Bana bu, Müslümanların ilki olmam; yani dünyada ve ahirette onların önderi ve öncüsü olmam için emredildi. Anlamı şudur: İhlas, dünyada bir öncelik kazandırır; kim ihlaslı olursa öncü olur. Birincisi ihlas ile beraber ibadet etme emridir, ikincisi ise öncü olma emridir. Cihetleri farklı olduğu için iki farklı şey konumuna inmiş ve birinin diğerine atfedilmesi sahih olmuştur.
11433. Metin
قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٣)
{ قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “De ki: 'Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz ben büyük bir günün azabından korkarım.'” (13)
11434. Metin
{قُلْ إِنّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} لمن دعاك بالرجوع إلى دين آبائك وذلك أن كفار قريش قالوا له ﵇ الاتنظر إلى أبيك وجدك وسادات قومك يعبدون اللات والعزى فنزلت رداً عليهم
{ قُلْ إِنّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “De ki: 'Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz ben büyük bir günün azabından korkarım'” [sözü], seni atalarının dinine dönmeye davet eden kimseye [söylenmiştir]. Şöyle ki Kureyş kâfirleri ona aleyhisselâm: 'Babana, dedene ve kavminin ileri gelenlerine bakmıyor musun; Lât ve Uzzâ'ya tapıyorlar' dediler. Bunun üzerine onlara bir ret olarak bu ayet indi.
11435. Metin
قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي (١٤)
{ قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي } “De ki: 'Ben, dinimi yalnız O'na has kılarak sadece Allah'a kulluk ederim.'” (14)
11436. Metin
{قُلِ الله أَعْبُدُ مُخْلِصاً لَّهُ دِينِى} وهذه الآية إخبار بأنه يخص الله وحده بعبادته مخلصاً له دينه دون غيره والأولى إخبار بأنه مأمور بالعبادة والإخلاص فالكلام أولاً واقع في نفس الفعل وإثباته وثانياً فيما يفعل الفعل لأجله ولذلك رتب عليه قوله
{ قُلِ الله أَعْبُدُ مُخْلِصاً لَّهُ دِينِى } “De ki: 'Ben, dinimi yalnız O'na has kılarak sadece Allah'a kulluk ederim.'” Bu ayet, başkasına değil, dinini yalnız O'na has kılarak kulluğu yalnızca Allah'a tahsis ettiğinin haber verilmesidir. Birincisi ise ibadet ve ihlasla emrolunduğunun haber verilmesidir. Dolayısıyla söz, ilk olarak fiilin kendisi ve onun ispatı hakkındadır; ikinci olarak ise fiilin ne amaçla yapıldığı hakkındadır. Bu sebeple bunun üzerine şu sözü tertip edilmiştir:
11437. Metin
فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ (١٥)
{ فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ } “Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin! De ki: 'Gerçek hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır. Dikkat edin, apaçık hüsran işte tam da budur!'” (15)
11438. Metin
{فاعبدوا مَا شِئْتُمْ مِّن دُونِهِ} وهذا أمر تهديد وقيل له ﵇ إن خالفت دين آبائك فقد خسرت فنزلت {قُلْ إِنَّ الخاسرين} أي الكاملين في الخسران الجامعين لوجوهه وأسبابه {الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُم} بإهلاكها في النار {وَأَهْلِيهِمْ} أي وخسروا أهليهم {يَوْمُ القيامة} لأنهم أضلوهم فصاروا إلى النار ولقد وصف خسرانهم بغاية الفظاعة في قوله {أَلاَ ذَلِكَ هُوَ الخسران المبين} حيث صدر
{ فاعبدوا مَا شِئْتُمْ مِّن دُونِهِ } “Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!” Bu, bir tehdit emridir. Ona aleyhisselâm: 'Atalarının dinine muhalefet edersen muhakkak hüsrana uğrarsın' denildi, bunun üzerine şu ayet indi: { قُلْ إِنَّ الخاسرين } “De ki: 'Şüphesiz hüsrana uğrayanlar'”; yani hüsranda yetkinleşmiş, onun bütün yönlerini ve sebeplerini kendisinde toplamış olanlar; { الذين خَسِرُواْ أَنفُسَهُم } “kendilerini hüsrana uğratanlardır”, onları ateşte helak ederek... { وَأَهْلِيهِمْ } “ve ailelerini”; yani ailelerini de hüsrana uğratanlardır { يَوْمُ القيامة } “kıyamet gününde”. Çünkü onları saptırdılar ve böylece ateşe sürüklendiler. Allah, onların hüsranını son derece korkunç bir şekilde şu buyruğuyla nitelemiştir: { أَلاَ ذَلِكَ هُوَ الخسرan المبين } “Dikkat edin, apaçık hüsran işte tam da budur!” Zira cümleyi...
11439. Metin
الجملة بحرف التنبيه ووسط الفصل بين المبتدأ والخبر وعرف الخسران ونعته بالمبين وذلك لأنهم استبدلوا بالجنة ناراً وبالدرجات دركات
tenbih (dikkat çekme) edatıyla başlatmış, mübteda ile haber arasına fasıl zamirini koymuş, 'el-husrân' kelimesini marife (belirli) yapmış ve onu 'el-mübîn' (apaçık) sıfatıyla nitelemiştir. Çünkü onlar cennete karşılık ateşi, yüksek derecelere karşılık da cehennemin en alt derekelerini (katmanlarını) tercih etmişlerdir.
11440. Metin
لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ (١٦)
{ لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ } “Onların üstlerinde ateşten kat kat örtüler, altlarında da kat kat örtüler vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! Yalnızca Benden korkup sakının.” (16)
11441. Metin
{لَهُمْ مِّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ} أطباق {مِّنَ النار وَمِن تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ} أطباق من النار وهي ظلل لآخرين أي النار محيطة بهم {ذلك الذي} وصف من العذاب أو ذلك الظلل {يُخَوِّفُ الله بِهِ عِبَادَهُ} ليؤمنوا به ويجتنبوا مناهيه {يا عباد فاتقون} ولا تتعرضوا لما يوجب سخطي خوّفهم بالنار ثم حذرهم نفسه
{ لَهُمْ مِّن فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ } “Onların üstlerinde örtüler”, yani kat kat tabakalar { مِّنَ النار وَمِن تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ } “vardır ateşten; altlarında da örtüler”, yani ateşten tabakalar [vardır] ki bunlar başkaları için örtülerdir; yani ateş onları her taraftan kuşatmıştır. { ذلك } Azaptan nitelenen bu durum yahut o örtüler, { يُخَوِّفُ الله بِهِ عِبَادَهُ } “Allah'ın kullarını kendisiyle korkuttuğu şeydir”; O'na iman etsinler ve yasaklarından kaçınsınlar diye... { يا عباد فاتقون } “Ey kullarım! Yalnızca Benden korkup sakının”; gazabımı gerektirecek şeylere kalkışmayın! Onları önce ateşle korkutmuş, sonra da bizzat Kendisinden sakındırmıştır.
11442. Metin
وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ (١٧)
{ وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ } “Tâğûta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!” (17)
11443. Metin
{والذين اجتنبوا الطاغوت}
{ والذين اجتنبوا الطاغوت } “Tâğûttan kaçınanlar”
11444. Metin
الشياطين فعلوت من الطغيان كالملكوت والرحموت إلا أن فيها قلباً بتقديم اللام على العين أطلقت على الشيطان أو الشياطين لكون الطاغوت مصدراً وفيها مبالغات وهي التسمية بالمصدر كأن عين الشيطان طغيان وأن البناء بناء مبالغة فإن الرحموت الرحمة الواسعة والملكوت الملك المبسوط والقلب وهو للاختصاص إذ لا تطلق على غير الشيطان والمراد بها ههنا الجمع وقريء الطواغيت {أَن يَعْبُدُوهَا} بدل الاشتمال من الطاغوت أي عبادتها {وَأَنَابُواْ} رجعوا {إِلَى الله لَهُمُ البشرى} هي البشارة بالثواب تتلقاهم الملائكة عند حضور الموت مبشرين وحين يحشرون {فَبَشِّرْ عِبَادِ}
Şeytanlardır. [Tâğût], melekût ve rahamût gibi tuğyan kökünden 'fa'alût' veznindedir; ancak bunda lâm harfinin ayn harfinin önüne geçirilmesiyle kalb (harf değişimi/yer değiştirmesi) vardır. Tâğût bir masdar olduğu için şeytana yahut şeytanlara ıtlak edilmiştir (isim olarak verilmiştir). Bunda birkaç mübalağa yönü vardır: Birincisi, sanki şeytanın bizzat kendisi tuğyanmış gibi masdarla isimlendirilmesidir. İkincisi kalıbın mübalağa kalıbı olmasıdır; nitekim rahamût geniş merhamet, melekût ise yaygın mülk demektir. Üçüncüsü de kalb (harf takdimi) olup bu da tahsis içindir; zira şeytandan başkasına bu şekilde ıtlak edilmez. Burada onunla kastedilen çoğuldur; 'et-tavâğît' şeklinde de okunmuştur. { أَن يَعْبُدُوهَا } ifadesi 'tâğût' kelimesinden bedel-i iştimaldir (kapsam bedelidir); yani ona ibadet etmekten [kaçınanlar]... { وَأَنَابُواْ } “ve yönelenler”, yani dönenler { إِلَى الله } “Allah'a”; { لَهُمُ البشرى } “onlara müjde vardır”; bu, sevap müjdesidir. Ölüm anında ve haşrolundukları vakitte melekler onları müjdeleyerek karşılarlar. { فَبَشِّرْ عِبَادِ } “Öyleyse kullarımı müjdele!”
11445. Metin
الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ (١٨)
{ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ } “Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.” (18)
11446. Metin
{الذين يَسْتَمِعُونَ القول فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ} هم الذين اجتنبوا وأنابوا وإنما أراد بهم أن يكونوا مع الاجتناب والإنابة على هذه الصفة فوضع الظاهر موضع الضمير أراد أن يكونوا نقاداً في الدين يميزون بين الحسن والأحسن والفاضل والأفضل فإذا اعترضهم أمران واجب وندب اختاروا الواجب وكذا المباح والندب حرصا على ما هو أقرب عند الله وأكثر ثواباً أو يستمعون القرآن وغيره فيتبعون القرآن أو يستمعون أوامر الله فيتبعون أحسنها نحو القصاص والعفو ونحو ذلك أو يستمعون الحديث مع
{ الذين يَسْتَمِعُونَ القول فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ } “Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar”; bunlar, [tâğûttan] kaçınan ve [Allah'a] yönelen kimselerdir. [Allah], onların kaçınma ve yönelme ile birlikte bu vasıfta da olmalarını murad ettiği için zamir yerine açık isim koymuştur (zâhir lafız kullanmıştır). Dinde eleştirmen/mümeyyiz olmalarını, güzel ile daha güzel, faziletli ile daha faziletli olanı birbirinden ayırt etmelerini istemiştir. Nitekim karşılarına vacip ile mendup gibi iki durum çıktığında, Allah katında daha yakın ve mükâfatça daha çok olan şeye düşkünlüklerinden dolayı vacibi seçerler; mübah ile mendup [karşılaştığında da] böyledir. Yahut Kur'an'ı ve başkasını dinlerler de Kur'an'a uyarlar; ya da Allah'ın emirlerini dinlerler de kısas ve af ve benzeri durumlarda olduğu gibi onların en güzeline uyarlar. Yahut bir toplulukla sohbet dinlerler...
11447. Metin
القوم فيه محاسن ومساو فيحدث بأحسن ما سمع ويكف عما سواه {أُوْلَئِكَ الذين هَدَاهُمُ الله وَأُوْلَئِكَ هُمْ أُوْلُواْ الألباب} أي المنتفعون بعقولهم
içinde güzellikler ve kötülükler bulunan bir topluluğun konuşmasını dinlerler de duyduklarının en güzelini anlatırlar, diğerlerinden ise uzak dururlar. { أُوْلَئِكَ الذين هَدَاهُمُ الله وَأُوْلَئِكَ هُمْ أُوْلُواْ الألباب } “İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir”; yani akıllarından istifade edenlerdir.
11448. Metin
أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ (١٩)
{ أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ } “Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseyi [sen mi kurtaracaksın]? Ateşte olan kimseyi sen mi kurtaracaksın?” (19)
11449. Metin
{أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ العذاب أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن فِى النار} أصل الكلام أمن حق عليه كلمة العذاب أى وجب أفانت تنقذه جملة شرطية دخلت عليها همزة الانكار والفاء فاء الجزاء ثم دخلت الفاء التي في أولها للعطف على محذوف تقديره أأنت مالك أمرهم فمن حق عليه كلمة العذاب فأنت تنقذه والهمزة الثانية هي الأولى كررت لتوكيد معنى الانكار ووضع مَن فِى النار موضع الضمير أي تنقذه فالآية على هذا جملة واحدة أو معناه أفمن حق عليه كلمة العذاب ينجو منه أفأنت تنقذه أي لا يقدر أحد أن ينقذ من أضله الله وسبق في علمه أنه من أهل النار
{ أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ العذاب أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن فِى النار } Sözün aslı; "Hakkında azap sözü hak olan -yani vacip olan- kimseyi sen mi kurtaracaksın?" şeklindedir. Başına inkâr hemzesi ile ceza fâ'sı girmiş şart cümlesidir. Sonra en baştaki fâ harfi, "Sen onların işinin sahibi misin ki, hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseyi sen kurtaracaksın?" takdirindeki hazfedilmiş bir ifadeye atıf için dahil olmuştur. İkinci hemze ise inkâr anlamını pekiştirmek için tekrarlanan birinci hemzedir. { مَن فِى النار } (ateşte olanı) ifadesi de zamirin yerine konulmuştur; yani "onu sen mi kurtaracaksın?" [demektir]. Bu takdire göre ayet tek bir cümledir. Yahut anlamı: "Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimse ondan kurtulur mu? Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?" şeklindedir. Yani Allah'ın saptırdığı ve ilminde cehennem ehlinden olduğu geçmiş kimseyi hiç kimse kurtarmaya güç yetiremez.
11450. Metin
لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ (٢٠)
{ لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لَا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ } “Fakat Rablerinden korkup sakınanlar için üst üste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz.” (20)
11451. Metin
{لكن الذين اتقوا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِّن فَوْقِهَا غُرَفٌ} أي لهم منازل في الجنة رفيعة وفوقها منازل أرفع منها يعني للكفار ظلل من النار وللمتقين غرف {مَّبْنِيَّةٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار} أي من تحت منازلها {وَعْدَ الله لاَ يُخْلِفُ الله الميعاد} وعد الله مصدر مؤكد لأن قوله لَهُمْ غُرَفٌ في معنى وعدهم الله ذلك
{ لكن الذين اتقوا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِّن فَوْقِهَا غُرَفٌ } “Fakat Rablerinden korkup sakınanlar için üst üste”, yani onlar için cennette yüksek konaklar ve onların üzerinde de daha yüksek konaklar vardır. Şöyle ki; kâfirler için ateşten kat kat örtüler, takva sahipleri için ise köşkler vardır. { مَّبْنِيَّةٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا الأنهار } “yapılmış, altlarından ırmaklar akan”, yani köşklerinin altından [ırmaklar akan]... { وَعْدَ الله لاَ يُخْلِفُ الله الميعاد } “Bu, Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz.” 'Va'dallâhi' lafzı tekit edici bir masdardır; çünkü { لَهُمْ غُرَفٌ } sözü, "Allah onlara bunu vadetti" anlamındadır.
11452. Metin
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ (٢١)
{ أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ } “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de onu yerdeki kaynaklara akıttı. Sonra onunla türlü renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra o ekin kurur da sen onu sapsarı görürsün. Sonra da onu bir çöpe çevirir. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.” (21)
11453. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أَنزَلَ مِنَ السمآء مَآءً} يعني المطر وقيل كل ماء في الأرض فهو من السماء ينزل منها إلى الصخرة ثم يقسمه الله {فَسَلَكَهُ} فادخله {يَنَابِيعَ فِى الأرض} عيوناً ومسالك ومجاري كالعروق في الأجساد وينابيع نصب على الحال أو على الظرف وفى الأرض صفة لينابيع {ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ} بالماء {زَرْعاً مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهُ}
{ أَلَمْ تَرَ أَنَّ الله أَنزَلَ مِنَ السمآء مَآءً } “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi”; yani yağmur [indirdi]. Yeryüzündeki her suyun gökten olduğu, gökten kayaya indiği, sonra da Allah'ın onu taksim ettiği söylenmiştir. { فَسَلَكَهُ } “onu akıttı”, yani girdirdi; { يَنَابِيعَ فِى الأرض } “yerdeki kaynaklara”, yani bedenlerdeki damarlar gibi pınarlara, yollara ve akıntılara... 'Yenâbî'' kelimesi hâl veya zarf olarak mensuptur; 'fi'l-ardı' ise 'yenâbî'' kelimesinin sıfatıdır. { ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ } “Sonra onunla”, yani su ile { زَرْعاً مُّخْتَلِفاً أَلْوَانُهُ } “türlü renklerde ekinler [çıkarıyor]”
11454. Metin
هيئاته من خضرة وحمرة وصفرة وبياض أو أصنافه من بر وشعير وسمسم وغير ذلك {ثُمَّ يَهِيجُ} يجف {فَتَرَاهُ مُصْفَرّاً} بعد نضارته وحسنه {ثُمَّ يَجْعَلُهُ حطاما} فتاتاً متكسراً
yeşillik, kırmızılık, sarılık ve beyazlık gibi görünüşleri veya buğday, arpa, susam ve benzeri çeşitleri [çıkarır]. { ثُمَّ يَهِيجُ } “Sonra kurur”, kurur; { فَتَرَاهُ مُصْفَرّاً } tazeliğinden ve güzelliğinden sonra “sen onu sapsarı görürsün”. { ثُمَّ يَجْعَلُهُ حطاما } “Sonra da onu bir çöpe çevirir”, yani kırılıp ufalanmış parçalara...
11455. Metin
فالحطام ما تفتت وتكسر من النبت وغيره {إِنَّ فِى ذلك} في إنزال الماء وإخراج الزرع {لذكرى لأُِوْلِى الألباب} لتذكيراً وتنبيهاً على أنه لا بد من صانع حكيم وأن ذلك كائن عن تقدير وتدبير لا عن إهمال وتعطيل
'Hutâm', bitki ve benzeri şeylerden ufalanıp kırılan parçalardır. { إِنَّ فِى ذلك } “Şüphesiz bunda”, yani suyun indirilmesinde ve ekinin çıkarılmasında { لذكرى لأُِوْلِى الألباب } “akıl sahipleri için bir öğüt vardır”; hikmet sahibi bir yaratıcının mutlaka var olduğuna, bunun da başıboşluk ve tesadüf eseri değil, bir takdir ve tedbirle meydana geldiğine dair bir hatırlatma ve uyarı vardır.
11456. Metin
أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢٢)
{ أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ } “Allah'ın, göğsünü İslâm'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzerinde olan kimse [kalbi mühürlü kimse gibi midir]? Kalpleri Allah'ın zikrinden katılaşmış olanların vay haline! İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” (22)
11457. Metin
{أَفَمَن شَرَحَ الله صَدْرَهُ} أي وسع صدره {للإسلام} فاهتدى وسئل رسول الله ﷺ عن الشرح فقال إذا دخل النور القلب انشرح وانفسح فقيل فهل لذلك من علامة قال نعم الإنابة إلى دار الخلود والتجافي عن دار الغرور والاستعداد للموت قبل نزول الموت {فَهُوَ على نُورٍ مِّن رَّبّهِ} بيان وبصيرة والمعنى أفمن شرح الله صدره فاهتدى كمن طبع على قلبه فقسا قلبه فحذف لأن قوله {فَوَيْلٌ للقاسية قُلُوبُهُمْ} يدل عليه {مِّن ذِكْرِ الله} أي من ترك ذكر الله أو من أجل ذكر الله أي إذا ذكر الله عندهم أو آياته ازدادت قلوبهم قساوة كقوله فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إلى رِجْسِهِمْ {أُوْلَئِكَ فِى ضلال مُّبِينٍ} غواية ظاهرة
{ أَفَمَن شَرَحَ الله صَدْرَهُ } “Allah'ın, göğsünü açtığı kimse”, yani genişlettiği; { للإسلام } “İslâm'a”, böylece hidayete erdiği... Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem göğsün açılması sorulduğunda: "Nur kalbe girdiği zaman genişler ve ferahlar" buyurdu. "Bunun bir alameti var mıdır?" denilince de: "Evet, ebediyet yurduna yönelmek, aldanma yurdundan uzaklaşmak ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır" buyurdu. { فَهُوَ على نُورٍ مِّن رَّبّهِ } “böylece Rabbinden bir nur”, yani bir beyan ve basiret “üzerinde olan kimse [kalbi mühürlü gibi midir]?” Anlam şudur: Allah'ın göğsünü açıp da hidayete eren kimse, kalbi mühürlenip katılaşan kimse gibi midir? Bu kısım hazfedilmiştir; zira { فَوَيْلٌ للقاسية قُلُوبُهُمْ } “Kalpleri katılaşmış olanların vay haline!” ifadesi buna delalet etmektedir. { مِّن ذِكْرِ الله } “Allah'ın zikrinden”, yani Allah'ı anmayı terk etmekten veya Allah'ın zikrinden ötürü... Yani yanlarında Allah veya O'nun ayetleri anıldığı zaman, { فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إلى رِجْسِهِمْ } “onların murdarlığına murdarlık katmıştır” ayetinde olduğu gibi kalpleri daha da katılaşır. { أُوْلَئِكَ فِى ضلال مُّبِينٍ } “İşte onlar, apaçık bir sapıklık”, yani belirgin bir dalalet “içindedirler.”
11458. Metin
اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ (٢٣)
{ اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ } “Allah, sözün en güzelini; birbirine benzer, ikişerli/tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir; sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar. İşte bu, Allah'ın hidayetidir ki dilediğini onunla doğru yola iletir. Allah kimi de saptırırsa artık ona hidayet edecek yoktur.” (23)
11459. Metin
{الله نَزَّلَ أَحْسَنَ الحديث} في إيقاع اسم الله مبتدا أو بناء نَزَّلَ عليه تفخيم لأحسن الحديث {كتابا} بدل من أَحْسَنَ الحديث أو حال منه {متشابها} يشبه بعضه بعضاً في الصدق والبيان والوعظ والحكمة والإعجاز وغير ذلك {مَّثانِىَ} نعت كتابا جمع مثنى بمعنى مردد ومكرر لما ثنى من قصصه وأنبائه وأحكامه وأوامره ونواهيه ووعده ووعيده ومواعظه فهو بيان لكونه متشابهاً لأن القصص المكررة وغيرهما لا تكون إلا متشابهة وقيل لأنه يثنّى في التلاوة فلا يمل وإنما جاز وصف الواحد بالجمع لأن الكتاب جملة ذات تفاصيل وتفاصيل الشيء هي جملته ألا تراك
{ الله نَزَّلَ أَحْسَنَ الحديث } “Allah, sözün en güzelini indirmiştir”; Allah isminin mübteda kılınmasında ve { نَزَّلَ } fiilinin ona bağlanmasında sözün en güzeline yönelik bir tazim (yüceltme) vardır. { كتابا } “bir kitap olarak” ifadesi, 'ahsene'l-hadîs'ten bedel veya ondan hâldir. { متشابها } “birbirine benzer”; doğrulukta, beyanda, vaazda, hikmette, i'câzda ve diğer hususlarda birbiriyle benzeşen... { مَّثانِىَ } “ikişerli/tekrarlanan”; 'kitâben' kelimesinin sıfatıdır. 'Mesnâ'nın çoğulu olup tekrarlanan ve yinelenen demektir; zira onun kıssaları, haberleri, hükümleri, emirleri, yasakları, vaadi, tehdidi ve öğütleri tekrarlanmıştır. Bu da onun benzeşen olmasının açıklamasıdır; zira tekrarlanan kıssalar ve diğerleri ancak birbirine benzer şekilde olur. Kur'an'ın tilavet edilirken tekrarlandığı ve hiç bıkkınlık vermediği için böyle denildiği de söylenmiştir. Tekil olan bir şeyin çoğul ile sıfatlanmasının caiz oluşu, kitabın ayrıntıları olan bir bütün olması ve bir şeyin ayrıntılarının da onun bütünü olmasından ileri gelir. Görmez misin ki...
11460. Metin
تقول القرآن أسباع وأخماس وسور وآيات فكذلك تقول أقاصيص وأحكام ومواعظ مكررات أو منصوب على التمييز من متشابها كما تقول رأيت رجلاً حسناً شمائل والمعنى متشابهة مثانية {تَقْشَعِرُّ} تضطرب وتتحرك {مِنْهُ جُلُودُ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} يقال اقشعر الجلد إذا تقبض تقبضاً شديداً والمعنى أنهم إذا سمعوا بالقرآن وبآيات وعيده أصابتهم خشية تقشعر منها جلودهم وفي الحديث إذا اقشعر جلد المؤمن من خشية الله تحاتّت عنا ذنوبه كما يتحات عن الشجرة اليابسة ورقها {ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إلى ذِكْرِ الله} أي إذا ذكرت آيات الرحمة لانت جلودهم وقلوبهم وزال عنها ما كان بها من الخشية والقشعريرة وعدى بالى لتضمنه معنى فعل متعد بالى كأنه قيل اطمأنت إلى ذكر الله لينة غير منقبضة واقتصر على ذكر الله من غير ذكر الرحمة لأن رحمته سبقت غضبه فلا صالة رحمته إذا ذكر الله لم يخطر بالبال إلا كونه رؤوفا رحيما
sen "Kur'an yedide birler, beşte birler, sureler ve ayetlerdir" dersin. Tıpkı bunun gibi "tekrarlanan kıssalar, hükümler ve öğütlerdir" de dersin. Yahut "Güzel huylu bir adam gördüm" der gibi 'müteşâbihen' kelimesinden temyiz olarak mansuptur; bu durumda mana: "kısımları birbirine benzeyen" demektir. { تَقْشَعِرُّ } “ürperir”, sarsılır ve hareketlenir; { مِنْهُ جُلُودُ الذين يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ } “ondan Rablerinden korkanların derileri”. Deri şiddetle büzüştüğü zaman "ikşa'arre'l-cild" denir. Anlam şudur: Onlar Kur'an'ı ve azap tehdidi içeren ayetlerini işittiklerinde, derilerini ürperten bir korkuya kapılırlar. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Müminin derisi Allah korkusundan ürperdiği vakit, tıpkı kuru ağacın yaprakları döküldüğü gibi günahları ondan dökülür." { ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إلى ذِكْرِ الله } “sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar”; yani rahmet ayetleri zikredildiğinde derileri ve kalpleri yumuşar, onlardaki korku ve ürperti kaybolur. [Fiil] 'ilâ' ile geçişli kılınmıştır; çünkü 'ilâ' ile geçişli olan bir fiilin anlamını içermektedir; sanki "büzüşmeksizin yumuşamış olarak Allah'ın zikrine yatıştı" denmiş gibidir. Rahmet zikredilmeksizin sadece Allah'ın zikriyle yetinilmiştir; çünkü O'nun rahmeti gazabını geçmiştir. Dolayısıyla rahmetinin asıllığı sebebiyle Allah anıldığında akla yalnızca O'nun raûf ve rahîm olduğu gelir.
11461. Metin
الزمر (٢٩ - ٢٣)
Zümer (23 - 29)
11462. Metin
وذكرت الجلود وحدها أولاً ثم قرنت بها القلوب ثانياً لأن محل الخشية القلب فكان ذكرها يتضمن ذكر القلوب {ذلك} إشارة إلى الكتاب وهو {هُدَى الله يَهْدِي بِهِ مَن يَشَاءُ} مِنْ عِبَادِهِ وهو من علم منهم اختيار الاهتداء {وَمَن يُضْلِلِ الله} يخلق الضلالة فيه {فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} إلى الحق
Önce sadece deriler zikredilmiş, sonra ikinci olarak kalpler onlara eklenmiştir; çünkü korkunun mahalli kalptir, dolayısıyla derilerin anılması kalplerin de anılmasını kapsamaktadır. { ذلك } “İşte bu”; Kitaba işarettir. O, { هُدَى الله يَهْدِي بِهِ مَن يَشَاءُ } “Allah'ın hidayetidir ki kullarından dilediğini onunla doğru yola iletir”; bu da kendilerinden doğru yolu seçmeyi bildiği kimsedir. { وَمَن يُضْلِلِ الله } “Allah kimi de saptırırsa”, yani içinde dalaleti yaratırsa, { فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ } “artık ona” hakka “hidayet edecek yoktur.”
11463. Metin
أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ (٢٤)
{ أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ } “Kıyamet günü azabın kötüsünden yüzüyle korunan kimse [azaptan emin olan gibi midir]? Zalimlere: 'Kazanmakta olduğunuz şeyleri tadın!' denir.” (24)
11464. Metin
{أَفَمَن يَتَّقِى بِوَجْهِهِ سُوءَ العذاب يَوْمَ القيامة} كمن أمن من العذاب فحذف الخبر كما حذف في نظائره وسوء العذاب شدته ومعناه أن الإنسان إذا لقي مخوفاً من المخاوف استقبله بيده وطلب أن بقى بها وجهه لأنه أعز أعضائه عليه والذي يلقى في النار يلقى مغلولة يداه إلى عنقه فلا يتهيأ له أن يتقي النار إلا بوجهه الذي كان يتقي المخاوف بغيره وقاية له ومحاماة عليه
{ أَفَمَن يَتَّقِى بِوَجْهِهِ سُوءَ العذاب يَوْمَ القيامة } “Kıyamet günü azabın kötüsünden yüzüyle korunan kimse”, azaptan emin olan kimse gibi midir? Benzerlerinde olduğu gibi burada da haber hazfedilmiştir. 'Sûü'l-azâb' azabın şiddetlisidir. Anlamı şudur: İnsan korkutucu bir durumla karşılaştığında onu eliyle karşılar ve kendisi için en değerli uzvu olduğu için yüzünü eliyle korumaya çalışır. Ateşe atılan kimse ise elleri boynuna zincirlenmiş olarak atılır; bu yüzden yüzünü korumak ve savunmak için başka uzuvlarıyla savuşturduğu o korkuları, bu defa sadece yüzüyle savuşturmaktan başka çare bulamaz.
11465. Metin
{وقيل للظالمين} أن تقول لهم خزنة النار {ذُوقُواْ} وبال {مَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ} أي كسبكم
{ وقيل للظالمين } “Ve zalimlere denir”; yani cehennem bekçileri onlara der ki: { ذُوقُواْ } “Tadın”, [yani] vebalini [tadın] { مَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ } “kazanmakta olduğunuz şeylerin”, yani kazancınızın...
11466. Metin
كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ (٢٥)
{ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ } “Onlardan öncekiler de yalanladı; bunun üzerine azap onlara hiç farkında olmadıkları bir yerden geldi.” (25)
11467. Metin
{كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ} من قبل قريش {فأتاهم العذاب مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ} من الجهة التي لا يحتسبون ولا يخطر ببالهم أن الشر يأتيهم منها بينما هم آمنون إذا فوجئوا من مأمنهم
{ كَذَّبَ الذين مِن قَبْلِهِمْ } “Onlardan”, yani Kureyş'ten “öncekiler de yalanladı;” { فأتاهم العذاب مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ } “bunun üzerine azap onlara hiç farkında olmadıkları”, yani hesaba katmadıkları ve kötülüğün oradan geleceğinin akıllarına bile gelmediği bir cihetten geldi. Onlar güven içindeyken, tam da güvendikleri yerden aniden yakalandılar.
11468. Metin
فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٢٦)
{ فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ } “Böylece Allah onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!” (26)
11469. Metin
{فَأَذَاقَهُمُ الله الخزى} الذل والصغار كالمسخ والخسف والقتل والجلاء ونحو ذلك من عذاب الله {فِى الحياة الدنيا وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبْرُ} من عذاب الدنيا {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} لآمنوا
{ فَأَذَاقَهُمُ الله الخزى } “Böylece Allah onlara rezilliği tattırdı”; şekil değiştirme (mesh), yere geçirilme (hasf), öldürülme ve sürgün edilme gibi Allah'ın azabından olan zilleti ve aşağılanmayı [tattırdı], { فِى الحياة الدنيا وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبْرُ } “dünya hayatında. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür”, dünya azabından... { لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ } “Keşke bilselerdi!”, [bilselerdi] iman ederlerdi.
11470. Metin
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (٢٧)
{ وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ } “Andolsun ki Biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik; umulur ki öğüt alıp düşünürler.” (27)
11471. Metin
{ولقد ضربنا لِلنَّاسِ فِي هذا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ لعلهم يتذكرون} ليتعظوا
{ ولقد ضربنا لِلنَّاسِ فِي هذا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ لعلهم يتذكرون } “Andolsun ki Biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik; umulur ki öğüt alıp düşünürler”; ibret alsınlar diye...
11472. Metin
قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ (٢٨)
{ قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ } “Pürüzsüz Arapça bir Kur'an olarak [indirdik]; umulur ki sakınırlar.” (28)
11473. Metin
{قرآنا عَرَبِيّاً} حال مؤكدة كما تقول جاءني زيد رجلاً صالحاً وإنساناً عاقلاً فتذكر رجلاً أو إنساناً توكيداً أو نصب على المدح {غَيْرَ ذِى عِوَجٍ} مستقيماً بريئاً من التناقض والاختلاف ولم يقل مستقيماً للإشعار بأن لا يكون فيه عوج قط وقيل المراد بالعوج الشك {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} الكفر
{ قرآنا عَرَبِيّاً } “Arapça bir Kur'an olarak”; müekked hâldir; nitekim "Zeyd bana salih bir adam ve akıllı bir insan olarak geldi" derken pekiştirme amacıyla "adam" veya "insan" kelimesini zikredersin; yahut övgü üzere mansuptur. { غَيْرَ ذِى عِوَجٍ } “pürüzsüz”; dosdoğru, çelişki ve ihtilaftan uzaktır. Kendisinde asla hiçbir eğrilik bulunmadığını bildirmek için doğrudan "müstakîm (dosdoğru)" denmemiştir. Eğrilikten (ivec) maksadın şüphe olduğu da söylenmiştir. { لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ } “umulur ki sakınırlar”, küfürden [sakınırlar].
11474. Metin
ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٢٩)
{ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ } “Allah bir misal verdi: Birbiriyle geçimsiz birtakım ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Bu ikisi misal bakımından eşit olur mu? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.” (29)
11475. Metin
{ضَرَبَ الله مَثَلاً رَّجُلاً} بدل {فِيهِ شُرَكَآءُ متشاكسون} متنازعون ومختلفون {وَرَجُلاً سَلَماً} مصدر سلم والمعنى ذا سلامة {لِرَجُلٍ} أي ذا خلوص له من الشركة سالماً مكي وأبو عمرو واى خالصاً له {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً} صفة وهو تمييز والمعنى هل تستوي صفتاهما وحالاهما وإنما اقتصر في التمييز على الواحد لبيان الجنس وقريء مثلين {الحمد للَّهِ} الذي لا إله إلا هو {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ} فيشركون به
{ ضَرَبَ الله مَثَلاً رَّجُلاً } “Allah bir adamı misal verdi”; 'raculen' bedeldir. { فِيهِ شُرَكَآءُ متشاكسون } “birbiriyle geçimsiz birtakım ortakların sahip olduğu”; yani çekişen ve anlaşamayan... { وَرَجُلاً سَلَماً } “ve bir adam”; 'selem' kelimesi selâmet kökünden masdardır, anlamı "esenlik sahibi" demektir; { لِرَجُلٍ } “yalnız bir kişiye [bağlı]”, yani ortaklıktan arınmış olarak sadece ona ait olan... Mekkî ve Ebû Amr, "yalnızca ona hâlis kılınmış olarak" anlamında 'sâlimen' şeklinde okumuşlardır. { هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً } “Bu ikisi misal bakımından eşit olur mu?” Sıfat olup temyizdir. Anlamı: "Bu ikisinin sıfatı ve durumu eşit olur mu?" şeklindedir. Temyizde tekille yetinilmesi cinsi beyan etmek içindir; 'meseleyn' (iki misal) şeklinde de okunmuştur. { الحمد للَّهِ } “Hamd Allah'a mahsustur”, Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a... { بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ } “Fakat onların çoğu bilmezler”; bu yüzden O'na ortak koşarlar.
11476. Metin
الزمر (٣٣ - ٣٠)
Zümer (30 - 33)
11477. Metin
غيره مثل الكافر
Başkası: Kâfirin ve...
11478. Metin
ومعبوديه بعبد اشترك فيه شركاء بينهم تنازع واختلاف وكل واحد منهم يدعي أنه عبده فهم يتجاذبونه ويتعاورونه في مهن شتى وهو متحير لا يدري أيهم يرضي بخدمته وعلى أيهم يعتمد في حاجاته وممن يطلب رزقه وممن يلتمس رفقه فهمه شعاع وقلبه أوزاع والمؤمن بعبد له سيد واحد فهّمه واحد وقلبه مجتمع
taptıklarının misalini, aralarında çekişme ve anlaşmazlık bulunan, her biri onun kendi kölesi olduğunu iddia eden ortakların paylaştığı bir köleye benzetmiştir; onlar onu farklı işlerde çekip dururlar ve nöbetleşe kullanırlar. O ise hizmetiyle hangisini memnun edeceğini, ihtiyaçlarında hangisine dayanacağını, rızkını kimden isteyip lütfunu kimden talep edeceğini bilmez bir halde şaşkındır; aklı dağınık, kalbi parça parçadır. Mümini ise sadece tek bir efendisi olan bir köleye benzetmiştir; onun derdi tektir, kalbi ise derli topludur.
11479. Metin
إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ (٣٠)
{ إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ } “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” (30)
11480. Metin
{إِنَّكَ مَيِّتٌ} أي ستموت {وَإِنَّهُمْ مَّيِّتُونَ} وبالتخفيف من حل به الموت قال الخليل أنشد أبو عمرو ... وتسألني تفسير ميت وميّت ... فدونك قد فسرت إن كنت تعقلُ ...
{ إِنَّكَ مَيِّتٌ } “Şüphesiz sen de öleceksin”, yani öleceksin; { وَإِنَّهُمْ مَّيِّتُونَ } “onlar da ölecekler.” Hafifletilerek okunan [meyt ise] ölümü tatmış kimsedir. Halil şöyle demiştir: Ebû Amr şu şiiri okudu: Bana meyyit ile meyt'in tefsirini soruyorsun, İşte al, eğer aklın eriyorsa sana açıkladım:
11481. Metin
... فمن كان ذا روح فذلك ميت ... وما الميت إلا من إلى القبر يحملُ ...
Kim can taşıyorsa o meyyittir (ölecektir), Meyt ise ancak kabre taşınan kimsedir.
11482. Metin
كانوا يتربصون برسول الله ﷺ موته فأخبر أن الموت يعمهم فلا معنى للتربص وشماتة الفاني بالفاني وعن قتادة نعى إلى نبيه نفسه ونعى إليكم أنفسكم أي إنك وإياهم في عداد الموتى لأن ما هو كائن فكأن قد كان
Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ölümünü gözetliyorlardı; Allah da ölümün hepsini kapsayacağını, dolayısıyla bu gözetlemenin ve fâni olanın fâni olana sevinmesinin hiçbir anlamı olmadığını haber verdi. Katâde'den rivayet edildiğine göre: "Peygamberine onun öleceğini bildirdi, size de sizin öleceğinizi bildirdi." Yani: "Şüphesiz sen de onlar da ölüler hükmündesiniz; zira vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir."
11483. Metin
ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ (٣١)
{ ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ } “Sonra şüphesiz siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.” (31)
11484. Metin
{ثُمَّ إِنَّكُمْ} أي إنك وإياهم فغلب ضمير المخاطب على ضمير الغيب {يَوْمَ القيامة عِندَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ} فتحتج أنت عليهم بأنك بلغت فكذبوا واجتهدت في الدعوة فلجّوا في العناد ويعتذرون بمالا طائل تحته تقول الأتباع أطعنا ساداتنا وكبراءنا وتقول السادات أغوتنا الشياطين وآباؤنا الأقدمون قال الصحابة رصى الله عنهم أجمعين ما خصومتنا ونحن إخوان فلما قتل عثمان رضى الله عنه قالوا هذه خصومتنا وعن أبي العالية نزلت في أهل القبلة وذلك في الدماء والمظالم التي بينهم والوجه هو الأوّل ألا ترى إلى قوله
{ ثُمَّ إِنَّكُمْ } “Sonra şüphesiz siz”, yani sen ve onlar; muhatap zamiri gaip zamirine galebe çalmıştır (üstün tutulmuştur); { يَوْمَ القيامة عِندَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ } “kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.” Sen tebliğ ettiğini ama onların yalanladığını, davette çaba gösterdiğini fakat onların inatta direndiğini söyleyerek onlara karşı delil getirirsin. Onlar ise hiçbir faydası olmayan mazeretler ileri sürerler; tâbiler: "Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik" derler, efendiler ise: "Bizi şeytanlar ve geçmiş atalarımız azdırdı" derler. Sahâbe radıyallâhu anhum ecmaîn: "Biz kardeş olduğumuz halde davalaşmamız nedir ki?" dediler. Hazreti Osman radıyallâhu anh şehit edilince: "İşte davalaşmamız budur" dediler. Ebü'l-Âliye'den rivayet edildiğine göre bu ayet kıble ehli hakkında, aralarındaki kan davaları ve haksızlıklar hususunda inmiştir. Ancak doğru olan birinci görüştür; zira şu ayeti görmez misin:
11485. Metin
فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ إِذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِرِينَ (٣٢)
{ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ وَكَذَّبَ بِالصِّدْقِ إِذْ جَاءَهُ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِرِينَ } “Allah'a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde doğruyu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde bir yer mi yok?” (32)
11486. Metin
{فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَبَ علَى الله} وقوله والذى جَاء بالصدق وَصَدَّقَ
{ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن كَذَبَ علَى الله } “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” ayeti ile { والذى جَاء بالصدق وَصَدَّقَ } “Doğruyu getiren ve [onu] tasdik eden...” ayeti...
11487. Metin
بِهِ وما هو إلا بيان وتفسير للدين تكون بينهم الخصومة كَذَبَ علَى الله افترى عليه بإضافة الولد والشريك إليه (وَكَذَّبَ بالصدق) بالأمر الذي هو الصدق بعينه وهو ما جاء به محمد ﷺ (إذ جاءه) فاجأه بالتكذيب لما سمع له من غير وقفة لإعمال روية أو اهتمام بتمييز بين حق وباطل كما يفعل أهل النصفة فيما يسمعون (أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى للكافرين) أي لهؤلاء الذين كذبوا على الله وكذبوا بالصدق وللام في الكافرين إشارة إليهم
aralarında husumet olacak kimselerin açık bir beyanı ve tefsiridir. 'Kezibe alallâh' (Allah'a karşı yalan uydurmak); O'na çocuk ve ortak isnat ederek iftira etmektir. { وَكَذَّبَ بالصدق } “ve doğruyu yalanlayan”; bizzat doğruluğun kendisi olan şeyi, yani Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem getirdiğini... { إذ جاءه } “kendisine geldiğinde”; hak ile batılı birbirinden ayırt etmeye özen göstermeksizin ve insaflı kimselerin işittikleri şeylerde yaptığı gibi etraflıca düşünmek üzere hiç duraksamaksızın işitir işitmez aniden yalanlamaya kalkıştı. { أَلَيْسَ فِى جَهَنَّمَ مَثْوًى للكافرين } “Kâfirler için cehennemde bir yer mi yok?”; yani Allah'a karşı yalan uyduran ve doğruyu yalanlayan bu kimseler için... 'El-Kâfirîn' lafzındaki lâm onlara işarettir.
11488. Metin
وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ (٣٣)
{ وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ } “Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince; işte onlar, takva sahiplerinin ta kendileridir.” (33)
11489. Metin
{والذى جَآءَ بالصدق وَصَدَّقَ بِهِ} هو رسول الله ﷺ جاء بالحق وآمن به وأراد به إياه ومن تبعه كما أراد بموسى إياه وقومه في قوله ولقد آتينا موسى الكتاب لعلهم يهتدون فلذا قال تعالى (أُوْلَئِكَ هُمُ المتقون) وقال الزجاج روى عن علي ﵁ أنه قال والذي جاء بالصدق محمد رسول الله ﷺ والذي صدق به أبو بكر الصديق ﵁ ورُوي أن الذي جاء بالصدق محمد رسول الله ﷺ والذي صدق
{ والذى جَآءَ بالصدق وَصَدَّقَ بِهِ } “Doğruyu getiren ve onu tasdik eden”; o Resûlullah'tır sallallâhu aleyhi ve sellem; hakkı getirmiş ve ona inanmıştır. Bununla hem kendisini hem de ona tâbi olanları kastetmiştir; nitekim { ولقد آتينا موسى الكتاب لعلهم يهتدون } “Andolsun Biz Musa'ya Kitabı verdik ki doğru yolu bulsunlar” ayetinde Musa ile hem kendisini hem de kavmini kastettiği gibi... Bundan dolayı Yüce Allah: { أُوْلَئِكَ هُمُ المتقون } “İşte onlar, takva sahiplerinin ta kendileridir” buyurmuştur. Zeccâc şöyle demiştir: Ali'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Doğruyu getiren, Allah'ın Resûlü Muhammed'dir sallallâhu aleyhi ve sellem; onu tasdik eden ise Ebû Bekir es-Sıddîk'tır radıyallâhu anh." Şöyle de rivayet edilmiştir: "Doğruyu getiren, Allah'ın Resûlü Muhammed'dir sallallâhu aleyhi ve sellem; onu tasdik...
11490. Metin
الزمر (٣٩ - ٣٤)
Zümer (34 - 39)
11491. Metin
به المؤمنون والكل صحيح كذا له قاله والوجه في العربية أن يكون جاء وصدق لفاعل واحد لأن التغاير يستدعي إضمار الذي وذا غير جائز أو إضمار الفاعل من غير تقدم الذكر وذا بعيد
edenler ise müminlerdir." Hepsi de doğrudur; bu söz ona (Zeccâc'a) aittir. Arap dili açısından en uygun vecih, 'câe' (getirdi) ve 'saddaka' (tasdik etti) fiillerinin tek bir fâil için olmasıdır; çünkü [fâillerin] farklı olması, 'ellezî' isminin gizlenmesini (zamir yapılmasını) gerektirir ki bu caiz değildir; yahut önceden zikredilmediği halde bir fâilin gizlenmesini (zamir yapılmasını) gerektirir ki bu da uzaktır.
11492. Metin
لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ (٣٤)
{ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ } “Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte bu, güzel davrananların mükâfatıdır.” (34)
11493. Metin
{لهم ما يشاؤون عِندَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَآءُ المحسنين}
{ لهم ما يشاؤون عِندَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَآءُ المحسنين } “Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte bu, güzel davrananların mükâfatıdır.”
11494. Metin
لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ (٣٥)
{ لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Çünkü Allah, onların yaptıkları en kötü amelleri bile örtecek ve yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlarını verecektir.” (35)