Şûrâ

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11987. Metin

الشورى (٣ - ١)

eş-Şûrâ (1 - 3)

11988. Metin

سورة شوى مكية وهى ثلاث وخمسون اية

Şûrâ Suresi Mekkîdir ve elli üç ayettir.

11989. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

11990. Metin

حم (١) عسق (٢)

{حم} “Hâ-Mîm.” (1) {عسق} “‘Ayn-Sîn-Kāf.” (2)

11991. Metin

فصل {حم} من {عسق} كتابة مخالفا لكهيعص تلفيقا باخواتها ولانه ايتان وكهيعص اية واحدة

{حم} “Hâ-Mîm” ifadesi yazımda {عسق} “‘Ayn-Sîn-Kāf” ifadesinden ayrılmıştır; bu, benzerlerine (diğer Hâ-Mîm surelerine) uydurmak için ve onun iki ayet, Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd'ın ise tek bir ayet olması sebebiyle Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd'dan farklı yapılmıştır.

11992. Metin

كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣)

كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) “Azîz ve Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.” (3)

11993. Metin

{كَذَلِكَ يُوحِى إِلَيْكَ} أي مثل ذلك الوحي أو مثل ذلك الكتاب يوحي إليك {وَإِلَى الذين مِن قَبْلِكَ} وإلى الرسل من قبلك {الله} يعني أن ما تضمنته هذه السورة من المعاني قد أوحى الله إليك مثله في غيرها من السور وأوحاه إلى من قبلك يعني إلى رسله والمعنى أن الله كرر هذه المعانى في القرآن في جميع الكتب السماوية لما فيها من التنبيه البليغ واللطف العظيم لعباده وعن ابن عباس رضى الله عنهما ليس من بني صاحب كتاب الا اوحى اليه بحكم عسق يُوحَى بفتح الحاء مكي ورافع اسم الله على هذه القراءة ما دل عليه يُوحَى كأن قائلاً قال من الموحي فقيل الله {العزيز} الغالب بقهره

{كَذَلِكَ يُوحِى إِلَيْكَ} “İşte böyle vahyeder sana” yani işte o vahiy gibi yahut o kitap gibi sana vahyeder, {وَإِلَى الذين مِن قَبْلِكَ} “ve senden öncekilere” senden önceki elçilere de [vahyeder], {الله} “Allah”. Yani bu surenin ihtiva ettiği manaların bir benzerini Allah diğer surelerde sana vahyettiği gibi senden öncekilere, yani elçilerine de vahyetmiştir. Anlam şudur: Allah, kulları için onda son derece beliğ bir uyarı ve büyük bir lütuf bulunduğu için bu manaları Kur'an'da ve bütün semavi kitaplarda tekrarlamıştır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan şöyle rivayet edilmiştir: “Kitap sahibi hiçbir peygamber yoktur ki ona ‘Ayn-Sîn-Kāf hükmüyle vahyedilmiş olmasın.” Mekkî (İbn Kesîr) kıraatinde hâ harfinin fethasıyla (yûhâ şeklinde) meçhul okunmuştur. Bu kıraate göre “Allah” lafzının merfû oluşu (özne yapılması), “yûhâ” fiilinin delalet ettiği şey sebebiyledir; sanki birisi “Vahyeden kimdir?” diye sormuş da “Allah'tır” denilmiş gibidir. {العزيز} “Azîz” kahredici gücüyle galip olandır,

11994. Metin

الشورى (٧ - ٤)

eş-Şûrâ (4 - 7)

11995. Metin

{الحكيم} المصيب في فعله وقوله

{الحكيم} “Hakîm” fiilinde ve sözünde isabetli olandır.

11996. Metin

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤)

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤) “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. O, çok yücedir, çok büyüktür.” (4)

11997. Metin

{لَّهُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض} ملكاً وملكاً {وَهُوَ العلى} شأنه {العظيم} برهانه

{لَّهُ مَا فِى السماوات وَمَا فِى الأرض} “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur” mülk ve hâkimiyet olarak [O'nundur]. {وَهُوَ العلى} “O, çok yücedir” şanı yücedir, {العظيم} “çok büyüktür” delili büyüktür.

11998. Metin

تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥)

تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) “Gökler neredeyse tepelerinden çatlayacaklar. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerdekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (5)

11999. Metin

{تَكَادُ السماوات} وبالياء نافع وعلي {يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ} يتشققن ينفطرن بصري وأبو بكر ومعناه يكدن ينفطرن من علو شان الله وعطمته يدل عليه مجيئه بعد قوله العلى العظيم وقيل من دعائهم له ولداً كقوله تَكَادُ السموات يتفطرن منه ومعنى مِن فَوْقِهِنَّ أي يبتدىء الانفطار من جهتهن الفوقانية وكان القياس أن يقال ينفطرن من تحتهن من الجهة التي جاءت منها كلمة الكفر لأنها جاءت من الذين تحت السموات ولكنه بولغ في ذلك فجعلت مؤثرة في جهة الفوق كأنه قيل يكدن ينفطرن من الجهة التى فوقهن دع الجهة التى تحتهن وقيل من فوفهن من فوق الأرض فالكناية راجعة إلى الأرض لأنه بمعنى الأرضين وقيل يتشققن لكثرة ما على السموات من الملائكة قال ﵇ أطت السماء اطا وحق لها ان تئط مافيها موضع قدم إلا وعليه ملك قائم أو راكع أو ساجد {والملائكة يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} خضوعاً لما يرون من عظمته {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِى الأرض} أي للمؤمنين منهم كقوله وَيَسْتَغْفِرُونَ الذين امنوا خوفاً عليهم من سطواته أو يوحدون الله وينزهونه عما لا يجوز عليه من الصفات حامدين له على ما أولاهم من ألطافه متعجبين مما رأوا من تعرضهم لسخط الله تعالى ويستغفرون لمؤمنى اهل الارض الذين تبرؤا من تلك الكلمة أو يطلبون إلى ربهم أن يحلم عن أهل الأرض ولا يعاجلهم بالعقاب {أَلاَ إِنَّ الله هُوَ الغفور الرحيم} لهم

{تَكَادُ السماوات} “Gökler neredeyse” Nâfi ve Ali (el-Kisâî) yâ ile (yekâdü şeklinde) okumuştur. {يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ} “tepelerinden çatlayacaklar” yarılırlar. Basrî (Ebû Amr) ve Ebû Bekr (Âsım'dan Şu'be rivayeti) {ينفطرن} şeklinde okumuştur. Bunun anlamı şudur: Gökler, Allah'ın şanının yüceliğinden ve azametinden dolayı neredeyse yarılacaklar. Bunun delili, {العلى العظيم} ifadesinden sonra gelmesidir. Müşriklerin O'na çocuk isnat etmelerinden dolayı olduğu da söylenmiştir; nitekim {تَكَادُ السموات يتفطرن منه} “Bundan dolayı gökler neredeyse çatlayacak” ayetinde böyledir. {مِن فَوْقِهِنَّ} “tepelerinden” ifadesinin anlamı; yarılma, göklerin üst cihetinden başlar demektir. Kıyasa göre küfür sözünün geldiği cihet olan göklerin alt tarafından yarılması gerekirdi, çünkü bu söz göklerin altındakilerden gelmiştir. Fakat bu hususta mübalağa yapılarak üst cihette de etkili kılınmıştır; sanki “Bırak altlarındaki ciheti, tepelerindeki cihetten bile neredeyse yarılacaklar” denilmiştir. “Tepelerinden” ifadesinin “yeryüzünün üstünden” anlamına geldiği de söylenmiştir; bu durumda zamir, çoğul (yerler) anlamında olduğu için yeryüzüne racidir. Göklerdeki meleklerin çokluğundan dolayı yarılacakları da söylenmiştir; [Peygamber] aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Gök gıcırdadı ve gıcırdamak hakkıdır da; onda bir ayak basacak yer yoktur ki üzerinde ayakta duran, rüku eden veya secdeye varan bir melek bulunmasın.” {والملائكة يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} “Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler” O'nun azametinden gördükleri karşısında boyun eğerek [bunu yaparlar], {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِى الأرض} “ve yerdekiler için bağışlanma dilerler” yani onların arasındaki müminler için [bağışlanma dilerler]; nitekim {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenler için bağışlanma dilerler” ayetinde olduğu gibi, O'nun şiddetli azabından onlar adına korktukları için [bunu yaparlar]. Yahut Allah'ı birlerler ve O'na layık olmayan sıfatlardan O'nu tenzih ederler; kendilerine ihsan ettiği lütuflara hamdederler; yerdekilerin Allah Teâlâ'nın gazabına maruz kalmalarına şaşırarak o sözden (şirkten) beri olan yeryüzü müminleri için bağışlanma dilerler. Ya da Rablerinden yeryüzü halkına hilm ile muamele etmesini ve cezayı çarptırmakta acele etmemesini talep ederler. {أَلاَ إِنَّ الله هُوَ الغفور الرحيم} “İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” onlar için böyledir.

12000. Metin

وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦)

وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) “O'ndan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onların üzerinde tam bir gözetleyicidir. Sen onlara vekil değilsin.” (6)

12001. Metin

{والذين اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَآءَ} أي جعلوا له شركاء وأنداداً {الله حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ} رقيب على أقوالهم وأعمالهم لا يفوته منها شيء فيجازيهم عليها {وَمَآ أَنتَ} يا محمد {عَلَيْهِم بوكيل} بموكل عليهم ومفوض إليك أمرهم إنما أنت منذر فحسب

{والذين اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَآءَ} “O'ndan başka dostlar edinenlere gelince” yani O'na ortaklar ve benzerler edinenler [var ya], {الله حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ} “Allah onların üzerinde tam bir gözetleyicidir” onların sözlerini ve amellerini denetleyicidir, onlardan hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz ve onlara karşılığını verir. {وَمَآ أَنتَ} “Sen değilsin” ey Muhammed, {عَلَيْهِم بوكيل} “onlara vekil” onların üzerine görevlendirilmiş ve işleri sana havale edilmiş değilsin; sen ancak bir uyarıcısın.

12002. Metin

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧)

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) “Şehirlerin anasını ve çevresindekileri uyarman ve gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmayan toplanma gününü haber vermen için sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik. Bir grup cennette, bir grup ise çılgın alevli cehennemdedir.” (7)

12003. Metin

{وكذلك} ومثل ذلك {أَوْحَيْنَآ إِلَيْكَ} وذلك إشارة إلى معنى الآية التي قبلها من أن الله رقيب عليهم لا أنت بل أنت منذر لأن هذا المعنى كرره الله في كتابة او هو مفعول به لاوحينا {قرآنا عربيا} حال من المفعول به اي اوحينا إليك وهو قرآن عربي بيّن {لِّتُنذِرَ أُمَّ القرى} أي مكة لأن الأرض دحيت من تحتها او لانها أشرف البقاع والمراد أهل أم القرى {وَمَنْ حَوْلَهَا} من العرب {وَتُنذِرَ يَوْمَ الجمع} يوم القيامة لأن الخلائق تجتمع فيه {لاَ رَيْبَ فِيهِ} اعتراض لا محل له يقال أنذرته كذا وأنذرته بكذا وقد عدي لّتُنذِرَ أُمَّ القرى الى المفعول

{وكذلك} “İşte böyle” ve bunun benzeri şekilde, {أَوْحَيْنَآ إِلَيْكَ} “sana vahyettik”. Bu, önceki ayetin anlamına bir işarettir; yani onların üzerinde gözetleyici olan sen değil Allah'sın, aksine sen sadece bir uyarıcısın; çünkü bu manayı Allah kitabında tekrarlamıştır. Yahut bu ifade, {أَوْحَيْنَآ} fiilinin mefulü bihidir (nesnesidir). {قرآنا عربيا} “Arapça bir Kur'an” ifadesi mefulü bihden haldir; yani sana açık ve anlaşılır Arapça bir Kur'an olduğu halde vahyettik. {لِّتُنذِرَ أُمَّ القرى} “Şehirlerin anasını uyarman için” yani Mekke'yi; çünkü yeryüzü onun altından yayılıp döşenmiştir veya en şerefli mekan olduğu içindir. Kastedilen, şehirlerin anasının halkıdır. {وَمَنْ حَوْلَهَا} “ve çevresindekileri” Araplardan olanları [uyarman için]. {وَتُنذِرَ يَوْمَ الجمع} “ve toplanma gününü haber vermen için” kıyamet gününü [haber vermen için], çünkü yaratılanlar o günde toplanır. {لاَ رَيْبَ فِيهِ} “hakkında hiçbir şüphe bulunmayan” cümlesi, i'rabda mahalli olmayan bir ara cümledir (itirazdır). “Ona şunu ihtar ettim / uyardım” ve “ona şununla ihtar ettim / uyardım” denilir. Nitekim {لِّتُنذِرَ أُمَّ القرى} birinci mefule,

12004. Metin

الشورى (١١ - ٧)

eş-Şûrâ (7 - 11)

12005. Metin

الأول وَتُنذِرَ يَوْمَ الجمع إلى المفعول الثاني {فَرِيقٌ فِى الجنة وَفَرِيقٌ فِى السعير} أي منهم فريق في الجنة ومنهم فريق في السعير والضمير للمجموعين لأن المعنى يوم جمع الخلائق

{وَتُنذِرَ يَوْمَ الجمع} ise ikinci mefule geçiş yapmıştır. {فَرِيقٌ فِى الجنة وَفَرِيقٌ فِى السعير} “Bir grup cennette, bir grup ise çılgın alevli cehennemdedir” yani onlardan bir grup cennette, onlardan bir grup da çılgın alevli cehennemdedir. Zamir toplananlara racidir, çünkü mana yaratılanların toplandığı gündür.

12006. Metin

وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٨)

وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٨) “Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onların ne bir dostu vardır ne de bir yardımcısı.” (8)

12007. Metin

{وَلَوْ شَآءَ الله لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحدة} أي مؤمنين كلهم {ولكن يُدْخِلُ مَن يَشَآءُ فِى رَحْمَتِهِ} أي يكرم من يشاء بالإسلام {والظالمون} والكافرون {مَا لَهُمْ مِّن وَلِىٍّ} شافع {وَلاَ نصير} دافع

{وَلَوْ شَآءَ الله لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحدة} “Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı” yani hepsini mümin yapardı. {ولكن يُدْخِلُ مَن يَشَآءُ فِى رَحْمَتِهِ} “Fakat O, dilediğini rahmetine sokar” yani dilediğini İslam ile şereflendirir. {والظالمون} “Zalimler ise” kafirler ise, {مَا لَهُمْ مِّن وَلِىٍّ} “onların ne bir dostu vardır” şefaatçisi [vardır], {وَلاَ نصير} “ne de bir yardımcısı” [azabı] defedicisi [vardır].

12008. Metin

أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩)

أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) “Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost Allah'tır; O ölüleri diriltir ve O her şeye kadirdir.” (9)

12009. Metin

{أَمِ اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَآءَ فالله هُوَ الولى} الفاء لجواب شرط مقدر كأنه قيل بعد انكار كل ولى سواء إن أرادوا أولياء بحق فالله هو الولي بالحق وهو الذي يجب أن يتولى وحده لاولى سواه {وهو يحيي الموتى وَهُوَ على كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ} فهو الحقيق بأن يتخذ ولياً دون من لا يقدر على شيء

{أَمِ اتخذوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَآءَ فالله هُوَ الولى} “Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost Allah'tır” Fâ harfi, takdir edilen bir şartın cevabıdır; sanki O'ndan başka her dostun reddedilmesinden sonra şöyle denilmiştir: Eğer gerçekten dostlar edinmek istiyorlarsa, hakiki dost Allah'tır ve O, tek başına dost edinilmesi gereken zattır, O'ndan başka dost yoktur. {وهو يحيي الموتى وَهُوَ على كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ} “O ölüleri diriltir ve O her şeye kadirdir”. Hiçbir şeye gücü yetmeyenlerin aksine, dost edinilmeye layık olan yalnız O'dur.

12010. Metin

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠)

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şey hakkında hüküm vermek Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim olan Allah'tır. Yalnız O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yönelirim.” (10)

12011. Metin

{وَمَا اختلفتم فِيهِ مِن شَىْءٍ} حكاية قول رسول الله ﷺ للمؤمنين أي ما خالفتكم فيه الكفار من أهل الكتاب والمشركين فاختلفتم أنتم وهم فيه من أمر من أمور الدين {فَحُكْمُهُ} أي حكم ذلك المختلف فيه مفوض {إِلَى الله} وهو اثبات المحقين فيه من المؤمنين ومعاقبة المبطلين {ذلكم} الحاكم بينكم

{وَمَا اختلفتم فِيهِ مِن شَىْءٍ} “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şey hakkında” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in müminlere hitabının aktarımıdır; yani Ehl-i Kitap'tan ve müşriklerden olan kafirlerin size muhalefet ettiği ve din işlerinden bir hususta sizinle onların ihtilafa düştüğü her şey hakkında demektir. {فَحُكْمُهُ} “hüküm vermek O'na aittir” yani hakkında ihtilaf edilen o konunun hükmü havale edilmiştir {إِلَى الله} “Allah'a”. O da bu hususta hak üzere olan müminleri tescil edip sabit kılmak, batıl üzere olanları ise cezalandırmaktır. {ذلكم} “İşte bu” aranızda hüküm veren,

12012. Metin

{الله رَبِّى عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ} فيه رد كيد أعداء الدين {وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} أرجع في كفاية شرهم وقيل وما وقع بينكم الخلاف فيه من العلوم التي لا تتصل بتكليفكم ولا طريق لكم إلى علمه فقولوا الله أعلم كمعرفة الروح وغيره

{الله رَبِّى عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ} “Rabbim olan Allah'tır. Yalnız O'na tevekkül ettim” din düşmanlarının tuzağını savmada [O'na tevekkül ettim], {وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} “ve yalnız O'na yönelirim” onların şerrini savuşturmada O'na dönerim. Şöyle de denilmiştir: Yükümlülüğünüzle bağlantısı olmayan ve bilmenize de imkan bulunmayan ilimlerden aranızda ihtilaf meydana gelen hususlarda —ruhun mahiyetini bilmek ve benzeri konular gibi— “En doğrusunu Allah bilir” deyiniz.

12013. Metin

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١)

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) “O, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır. Size kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Sizi bu düzen içinde çoğaltıp üretir. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (11)

12014. Metin

{فاطر السماوات والأرض} ارتفاعه على أنه أحد أخبار ذلكم أو خبر مبتدأ محذوف {جَعَلَ لَكُمْ مِّنْ أَنفُسِكُمْ} خلق لكم منن جنسكم من الناس {أزواجا وَمِنَ الأنعام أزواجا} أي وخلق للأنعام أيضاً من أنفسها أزواجاً {يَذْرَؤُكُمْ} يكثركم يقال ذرأ الله الخلق بثهم وكثرهم {فِيهِ} في هذا التدبير وهو أن جعل الناس والأنعام أزواجاً حتى كان بين ذكورهم وإناثهم التوالد والتناسل واختير فِيهِ على به لأنه جعل هذا التدبير كالمنبع والمعدن للبث والتكثير والضمير في يَذْرَؤُكُمْ يرجع إلى المخاطبين والانعام مغلبا في المخاطبون العقلاء على الغيب مما لا يعقل {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ} قيل إن كلمة التشبيه كررت لتأكيد نفي التماثل وتقديره ليس مثله شيء وقيل المثل زيادة وتقديره ليس كهو شىء كقوله تعالى فان امنوا بمثل ما امنتم به وهذا لأن المراد نفي المثلية وإذا لم تجعل الكاف أو المثل زيادة كان إثبات المثل وقيل المراد ليس كذاته شيء لأنهم يقولون مثلك لا يبخل يريدون به نفي البخل عن ذاته ويقصدون المبالغة في ذلك بسلوك طريق الكناية لأنهم إذا نفوه عمن بسد مسدد فقد نفوه

{فاطر السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır” ifadesinin merfû oluşu (ötre okunması), “zâliküm”ün haberlerinden biri yahut mahzuf bir mübtedanın haberi olması sebebiyledir. {جَعَلَ لَكُمْ مِّنْ أَنفُسِكُمْ} “Size kendi cinsinizden yaratmıştır” insan olarak kendi türünüzden sizin için yaratmıştır {أزواجا} “eşler”, {وَمِنَ الأنعام أزواجا} “hayvanlardan da çiftler” yani hayvanlar için de kendi cinslerinden çiftler yaratmıştır. {يَذْرَؤُكُمْ} “sizi çoğaltıp üretir” sayınızı artırır. “Allah mahlukatı zer' etti (ذرأ)” denilir ki onları yayıp çoğalttı demektir. {فِيهِ} “bu düzen içinde” bu tedbir içinde; yani insanları ve hayvanları çiftler kılmış, böylece erkekleri ile dişileri arasında doğum ve üreme gerçekleşmiştir. “Bihi” yerine {فِيهِ} kelimesinin seçilmesi, bu tedbiri yayılma ve çoğalma için bir kaynak ve maden kılmış olmasındandır. {يَذْرَؤُكُمْ} kelimesindeki zamir, akıl sahibi muhatapların akılsız ve gaib olan hayvanlara galip kılınması (tağlîb) suretiyle hem muhataplara hem de hayvanlara racidir. {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ} “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur”. Benzerliği nefyetmeyi pekiştirmek için teşbih edatının tekrarlandığı ve takdirinin “Leyse mislehû şey'ün” (O'nun benzeri bir şey yoktur) olduğu söylenmiştir. “Misil” kelimesinin zait (pekiştirme amaçlı fazlalık) olduğu ve takdirinin {فَإِنْ آمَنُوا بِمِثْلِ مَا آمَنْتُمْ بِهِ} “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse” ayetinde olduğu gibi “Leyse ke-hüve şey'ün” (O'nun gibi bir şey yoktur) şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu böyledir, zira asıl kastedilen benzerliği nefyetmektir; şayet kâf harfi yahut misil kelimesi zait kabul edilmezse, benzerin varlığı ispat edilmiş olur. Kastedilenin “O'nun zatı gibi hiçbir şey yoktur” manası olduğu da söylenmiştir; nitekim Araplar “Senin gibisi cimrilik etmez” derler ve bununla kişinin bizzat kendisinden cimriliği nefyetmeyi kastederler ve kinaye yolunu tutarak bu hususta mübalağayı hedeflerler. Çünkü kişinin yerini tutan kimseden bunu nefyettiklerinde bizzat ondan da nefyetmiş olurlar.

12015. Metin

الشورى (١٤ - ١١)

eş-Şûrâ (11 - 14)

12016. Metin

عنه فإذا علم أنه من باب الكناية لم يقع فرق بين قوله ليس كالله شيء وبين قوله لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْء إلا ما تعطيه الكناية من فائدتها وكانهما عبارتان متعقبتان على معنى واحد وهو نفي المماثلة عن ذاته ونحوه بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ فمعناه بل هو جواد من غير تصور يد ولا بسط لها لأنها وقعت عبارة عن الجود حتى إنهم استعملوها فيمن لا يدله فكذلك استعمل هذا فيمن له مثل ومن لا مثل له {وَهُوَ السميع} لجميع

Bunun kinaye kabilinden olduğu bilindiğinde, kinayenin kazandırdığı nükte dışında “Leyse ke'llâhi şey'ün” (Allah gibi hiçbir şey yoktur) sözü ile {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْء} “O'nun misli gibi hiçbir şey yoktur” sözü arasında bir fark kalmaz. Sanki ikisi tek bir mana —yani zatından benzerliği nefyetmek— üzerine birbiri ardınca gelen iki ifadedir. Bunun benzeri {بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ} “Bilakis O'nun iki eli de açıktır” ayetidir; bunun anlamı, el tasavvuru ve onun açılması söz konusu olmaksızın “Bilakis O son derece cömerttir” demektir. Zira bu ifade cömertlikten kinaye olmuştur; hatta bunu eli olmayan kimseler için bile kullanmışlardır. İşte bunun gibi bu ifade de benzeri olan ve benzeri olmayan kimseler için kullanılmıştır. {وَهُوَ السميع} “O, hakkıyla işitendir” bütün

12017. Metin

المسموعات بلا أذن {البصير} لجميع المرئيات بلا حدقة وكأنه ذكرهما لئلا يتوهم أنه لا صفة له كما لا مثل له

işitilenleri kulak olmaksızın [işitendir], {البصير} “hakkıyla görendir” bütün görülenleri göz bebeği olmaksızın [görendir]. Sanki benzeri olmadığı gibi hiçbir sıfatı da yok zannedilmesin diye bu iki sıfatı zikretmiştir.

12018. Metin

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢)

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢) “Göklerin ve yerin kilitleri / anahtarları O'nundur. Rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (12)

12019. Metin

{لَّهُ مَقَالِيدُ السماوات والأرض} مر في الزمر {يَبْسُطُ الرزق لِمَنْ يَشَآءُ وَيَقَدِرُ} أي يضيق {إِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ}

{لَّهُ مَقَالِيدُ السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur” [açıklaması] Zümer Suresi'nde geçmişti. {يَبْسُطُ الرزق لِمَنْ يَشَآءُ وَيَقَدِرُ} “Rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar” daraltır. {إِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ} “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir”.

12020. Metin

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣)

شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) “O, Nûh'a emrettiği, sana vahyettiğimiz, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya da emrettiğimiz dini sizin için şeriat kıldı: ‘Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.’ Müşriklere, kendilerini çağırdığın şey çok ağır geldi. Allah, dilediğini kendine seçer ve O'na yöneleni doğru yola eriştirir.” (13)

12021. Metin

{شَرَعَ} بين وأظهر {لَكُم مِّنَ الدين مَا وصى بِهِ نُوحاً والذى أَوْحَيْنَآ إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وموسى وعيسى} أي شرع لكم من الدين دين نوح ومحمد وما بينهما من الأنبياء ﵈ ثم فسر المشروع الذي اشترك هؤلاء الأعلام من رسله فيه بقوله {أَنْ أَقِيمُواْ الدين} والمراد إقامة دين الإسلام الذي هو توحيد الله وطاعته والإيمان برسله وكتبه وبيوم الجزاء وسائر ما يكون المرء باقامته مسلما وبم يرد به الشرائع فإنها مختلفة قال الله تعالى لكل جعلنا منكم شرعة ومنهاجا ومحل أَنْ أَقِيمُواْ نصب بدل من مفعول شَرَعَ والمعطوفين عليه أو رفع على الاستئناف كأنه قيل وما ذلك المشروع فقيل هو إقامة الدين {وَلاَ تَتَفَرَّقُواْ فِيهِ} ولا تختلفوا في الدين قال علي رضى الله عنه لا تتفرقوا فالجماعة رحمة والفرقة عذاب {كَبُرَ عَلَى المشركين} عظم عليهم وشق عليهم {مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ} من إقامة دين الله والتوحيد {الله يجتبي} يجلب ويجمع {إِلَيْهِ} إلى الدين بالتوفيق والتسديد {مَن يَشَآءُ وَيَهْدِى إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ} يقبل على طاعته

{شَرَعَ} “Şeriat kıldı” beyan edip açıkladı {لَكُم مِّنَ الدين مَا وصى بِهِ نُوحاً والذى أَوْحَيْنَآ إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وموسى وعيسى} “dinden Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya vasiyet ettiğimizi”; yani sizin için din olarak Nûh'un, Muhammed'in ve aralarındaki peygamberlerin —hepsine selam olsun— dinini şeriat kıldı. Sonra elçilerinden olan bu seçkin zevatın müşterek olduğu şeriat hükmünü şu sözüyle açıkladı: {أَنْ أَقِيمُواْ الدين} “Dini dosdoğru tutun”. Kastedilen, ikamesiyle kişinin Müslüman olduğu Allah'ın tevhidi, O'na itaat, elçilerine, kitaplarına ve ceza gününe iman ile diğer hususlardan ibaret olan İslam dininin ikamesidir; özel şeriatlar kastedilmemiştir, çünkü onlar farklıdır. Nitekim Allah Teâlâ: {لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا} “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik” buyurmuştur. {أَنْ أَقِيمُواْ} ifadesinin i'rabdaki yeri, {شَرَعَ} fiilinin mefulünden ve ona atfedilenlerden bedel olarak mensuptur; yahut istînâf (yeni bir başlangıç cümlesi) olarak merfûdur, sanki “O şeriat kılınan şey nedir?” denilmiş de “Dini dosdoğru tutmaktır” denilmiştir. {وَلاَ تَتَفَرَّقُواْ فِيهِ} “ve onda ayrılığa düşmeyin” dinde ihtilaf etmeyin. Hz. Ali radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Ayrılığa düşmeyin; zira birlik rahmet, ayrılık ise azaptır.” {كَبُرَ عَلَى المشركين} “Müşriklere pek ağır geldi” onlara pek büyük ve zor geldi {مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ} “kendilerini çağırdığın şey” Allah'ın dinini ikame etmekten ve tevhidden [çağırdığın şey]. {الله يجتبي} “Allah seçer” celbedip toplar {إِلَيْهِ} “kendine” muvaffakiyet verip doğrultarak dine [seçer] {مَن يَشَآءُ وَيَهْدِى إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ} “dilediğini ve O'na yöneleni doğru yola eriştirir” O'na itaate yöneleni [eriştirir].

12022. Metin

وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤)

وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤) “Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki haset ve azgınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirlenmiş bir süreye kadar bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar ise onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.” (14)

12023. Metin

{وَمَا تَفَرَّقُواْ} أي أهل الكتاب بعد أنبيائهم {إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَآءَهُمُ العلم} إلا من بعد أن علموا أن الفرقة ضلال وأمر متوعد عليه على ألسنة الأنبياء ﵈ {بَغْياً بَيْنَهُمْ} حسداً وطلباً للرياسة والاستطالة بغير

{وَمَا تَفَرَّقُواْ} “Onlar ayrılığa düşmediler” yani Ehl-i Kitap peygamberlerinden sonra [ayrılığa düşmedi], {إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَآءَهُمُ العلم} “ancak kendilerine ilim geldikten sonra” ancak peygamberlerin —hepsine selam olsun— diliyle ayrılığın bir sapıklık olduğunu ve azapla tehdit edilen bir husus bulunduğunu bildikten sonra [ayrılığa düştüler], {بَغْياً بَيْنَهُمْ} “aralarındaki haset ve azgınlık yüzünden” haset ederek, haksız yere riyaset ve üstünlük taslayarak

12024. Metin

حق {وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} وهي بل الساعة موعدهم {لقضي بينهم} لاهلكوا حين اقترفوا لعظم ما اقترفوا {وَإِنَّ الذين أُورِثُواْ الكتاب مِن بَعْدِهِمْ} هم أهل الكتاب الذين كانوا في عهد رسول الله ﷺ {لَفِى شَكٍّ مِّنْهُ} من كتابهم لا يؤمنون به حق الإيمان {مُرِيبٍ} مدخل في الريبة وقيل وما تفرق اهل

[ayrılığa düştüler]. {وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ إلى أَجَلٍ مُّسَمًّى} “Eğer Rabbinden belirlenmiş bir süreye kadar bir söz geçmiş olmasaydı” ki o da {بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ} “Asıl buluşma vakitleri kıyamettir” sözüdür, {لقضي بينهم} “aralarında mutlaka hüküm verilirdi” işledikleri cürmün büyüklüğü sebebiyle o cürmü işledikleri anda helak edilirlerdi. {وَإِنَّ الذين أُورِثُواْ الكتاب مِن بَعْدِهِمْ} “Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar ise” onlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde bulunan Ehl-i Kitap'tır, {لَفِى شَكٍّ مِّنْهُ} “onun hakkında bir şüphe içindedirler” kendi kitapları hakkında [şüphe içindedirler], ona hakkıyla inanmazlar, {مُرِيبٍ} “derin / şüpheye düşürücü” şüpheye sevk eden [bir şüphe içindedirler]. Şöyle de denilmiştir: Ehl-i

12025. Metin

الشورى (١٧ - ١٥)

eş-Şûrâ (15 - 17)

12026. Metin

الكتاب إلا من بعد ما جاءهم العلم بمبعث رسول الله ﷺ كقوله تعالى وَمَا تَفَرَّقَ الذين أُوتُواْ الكتاب الا من بعد ماجاءتهم البينة وَإِنَّ الذين أُورِثُواْ الكتاب مِن بَعْدِهِمْ هم المشركون أورثوا القرآن من بعد ما اورث اهل الكتاب التوارة والانجيل

Kitap, ancak Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderileceğine dair ilim kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştü; nitekim Allah Teâlâ: {وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ} “Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler” buyurmuştur. {وَإِنَّ الذين أُورِثُواْ الكتاب مِن بَعْدِهِمْ} “Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar ise” ifadesiyle kastedilenler ise müşriklerdir; Ehl-i Kitap'a Tevrat ve İncil miras bırakıldıktan sonra onlara da Kur'an miras bırakılmıştır.

12027. Metin

فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥)

فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) “İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir husus yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş yalnız O'nadır.’” (15)

12028. Metin

{فَلِذَلِكَ} فلأجل ذلك التفرق ولما حدث بسببه من تشعب الكفر شعباً {فادع} إلى الاتفاق والائتلاف على الملة الحنيفية القوية {واستقم} عليها وعلى الدعوة إليها {كَمَا أُمِرْتَ} كما أمرك الله {ولا تتبع أهواءهم} المختلفة الباطلة {وقل آمنت بِمَا أَنزَلَ الله مِن كتاب} بأي كتاب صح أن الله تعالى أنزله يعني الإيمان بجميع الكتب المنزلة لأن المتفرقين آمنوا ببعض وكفروا ببعض كفوله وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ إلى قوله اولئك هم الكافرون حقا {وَأُمِرْتُ لأَِعْدِلَ بَيْنَكُمُ} في الحكم إذا تخاصمتم فتحاكمتم إليّ {الله رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ} أي كلنا عبيده {لنا أعمالنا ولكم أعمالكم} هو كفوله لكم دينكم ولى دين ويجوز أن يكون معناه إنا لا نؤاخذ بأعمالكم وأنتم لا تؤاخذون بأعمالنا {لاَ حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ} أي لا خصومة لأن الحق قد ظهر وصرتم محجوجين به فلا حاجة إلى المحاجة ومعناه لا إيراد حجة بيننا لأن المتحاجين يورد هذا حجته وهذا حجته {الله يَجْمَعُ بَيْنَنَا} يوم القيامة {وإليه المصير} المرجع لفصل لاقضاء فيفصل بيننا وينتقم لنا منكم

{فَلِذَلِكَ} “İşte bunun için” işte o ayrılık yüzünden ve onun sebebiyle küfrün çeşitli fırkalara bölünmesinden ötürü, {فادع} “sen davet et” dosdoğru ve sapasağlam olan Hanîf dininde ittifaka ve birlikteliğe [davet et]. {واستقم} “ve dosdoğru ol” o din üzerinde ve ona davette sebat et, {كَمَا أُمِرْتَ} “emrolunduğun gibi” Allah'ın sana emrettiği gibi. {ولا تتبع أهواءهم} “Onların heveslerine uyma” onların farklı ve batıl hevalarına [uyma]. {وقل آمنت بِمَا أَنزَلَ الله مِن كتاب} “Ve de ki: ‘Ben Allah'ın indirdiği kitaba inandım’” Allah Teâlâ'nın indirdiği sabit olan her kitaba [inandım]; yani indirilmiş bütün kitaplara inanmayı kasteder. Zira fırkalara ayrılanlar bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmişlerdi; nitekim {وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ} “‘Bir kısmına inanır, bir kısmını inkar ederiz’ derler” ayetinden {أُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا} “İşte onlar gerçekten kafirlerin ta kendileridir” ayetine kadar olan kısımda böyledir. {وَأُمِرْتُ لأَِعْدِلَ بَيْنَكُمُ} “ve aranızda adaletle hükmetmekle emrolundum” davalaşıp bana başvurduğunuzda aranızda hüküm verirken [adaletle emrolundum]. {الله رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ} “Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir” yani hepimiz O'nun kullarıyız. {لنا أعمالنا ولكم أعمالكم} “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir” ifadesi, {لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ} “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” ayeti gibidir. Anlamının “Biz sizin amellerinizden dolayı hesaba çekilmeyiz, siz de bizim amellerimizden dolayı hesaba çekilmezsiniz” olması da caizdir. {لاَ حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ} “Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir husus yoktur” yani hiçbir husumet yoktur; çünkü hak apaçık ortaya çıkmıştır ve siz hak karşısında delilsiz kalıp mağlup olmuşsunuzdur, dolayısıyla delil yarışına gerek kalmamıştır. Bunun anlamı, aramızda delil getirme yarışı yoktur demektir; çünkü karşılıklı tartışanlar bu delilini, şu da delilini getirir. {الله يَجْمَعُ بَيْنَنَا} “Allah hepimizi bir araya toplayacaktır” kıyamet gününde [toplayacaktır], {وإليه المصير} “ve dönüş yalnız O'nadır” hükmün verilmesi için dönüş O'nadır; böylece aramızda hükmeder ve bizim için sizden intikam alır.

12029. Metin

وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (١٦)

وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (١٦) “O'na icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri, Rableri katında boştur. Onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için çetin bir azap vardır.” (16)

12030. Metin

{والذين يُحَآجُّونَ فِى الله} يخاصمون في دينه {من بعد ما استجيب له} من بعدما استجاب له الناس ودخلوا في الإسلام ليردوهم إلى دين الجاهلية كقوله وَدَّ كَثِيرٌ مّنْ أَهْلِ الكتاب لَوْ يَرُدُّونَكُم مِن بَعْدِ إيمانكم كفارا كان اليهود والنصارى يقولون للمؤمنين كتابنا قبل كتابكم ونبينا قبل نبيكم فنحن خير منكم واولى بالحق وقيل من بعد فاستجيب لمحمد ﵇ دعاؤه على المشركين يوم بدر {حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ} باطلة وسماها حجة وإن كانت شبهة لزعمهم أنها حجة {عِندَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ} بكفرهم {وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} في الاخرة

{والذين يُحَآجُّونَ فِى الله} “Allah hakkında tartışmaya kalkışanlar” O'nun dini hakkında çekişenler [var ya], {من بعد ما استجيب له} “O'na icabet edildikten sonra” insanlar O'na icabet edip İslam'a girdikten sonra onları cahiliye dinine döndürmek için [tartışanlar]; nitekim {وَدَّ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّارًا} “Kitap ehlinden birçoğu, imanınızdan sonra sizi kafirler olarak geri döndürmeyi çok arzu etti” ayetinde böyledir. Yahudiler ve Hristiyanlar müminlere: “Bizim kitabımız sizin kitabınızdan öncedir, bizim peygamberimiz sizin peygamberinizden öncedir; dolayısıyla biz sizden daha hayırlıyız ve hakka daha layığız” diyorlardı. Bedir günü Muhammed aleyhisselâm'ın müşrikler aleyhindeki duasına icabet edildikten sonra [tartışanlar] olduğu da söylenmiştir. {حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ} “onların delilleri boştur” batıldır; bunun bir delil olduğunu zannettikleri için asılsız bir şüphe olmasına rağmen onu delil (hüccet) diye isimlendirmiştir. {عِندَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ} “Rableri katında; ve onların üzerine bir gazap vardır” inkarları sebebiyle [gazap vardır], {وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “ve onlar için çetin bir azap vardır” ahirette [azap vardır].

12031. Metin

اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧)

اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) “Kitab'ı ve mizanı hak ile indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de o saat pek yakındır!” (17)

12032. Metin

{الله الذى أَنزَلَ الكتاب} أي جنس الكتاب {بالحق} بالصدق أو ملتبساً به {والميزان} والعدل والتسوية ومعنى انزال العدل انه انزل في كتبه المنزلة وقيل هو عين الميزان أنزله في زمن نوح ﵇ {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ الساعة قَرِيبٌ} أي لعل الساعة تقريب منك وانت لا تدرى والمراد مجىء

{الله الذى أَنزَلَ الكتاب} “Kitab'ı indiren Allah'tır” yani kitap cinsini [indirendir], {بالحق} “hak ile” doğrulukla veya ona sarılmış olarak [indirendir], {والميزان} “ve mizanı” adaleti ve dengeyi [indirendir]. Adaletin indirilmesinin anlamı, onun indirdiği kitaplarda indirilmiş olmasıdır. Bunun Nûh aleyhisselâm zamanında indirdiği bizzat terazi olduğu da söylenmiştir. {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ الساعة قَرِيبٌ} “Ne bilirsin, belki de o saat pek yakındır” yani belki de kıyamet sana yakındır da sen bilmezsin; kastedilen, kıyametin kopmasıdır.

12033. Metin

الشورى (٢١ - ١٨)

eş-Şûrâ (18 - 21)

12034. Metin

الساعة والساعة في تاويل لابعث ووجه مناسبة اقتراب الساعة مع إنزال الكتب والميزان أن الساعة يوم الحساب ووضع الموازين بالقسط فكأنه قيل أمركم الله بالعدل والتسوية والعمل بالشرائع فاعملوا بالكتاب والعدل قبل أن يفاجئكم يوم حسابكم ووزن أعمالكم

Kıyamet, ba's (yeniden diriliş) tevilindedir. Kıyametin yakınlığının kitapların ve mizanın indirilmesiyle münasebet yönü şudur: Kıyamet, hesaplaşma ve adalet terazilerinin kurulması günüdür. Sanki şöyle denilmiştir: Allah size adaleti, dengeyi ve şeriatlarla amel etmeyi emretti; öyleyse hesaplaşma ve amellerinizin tartılma günü ansızın gelip çatmadan önce Kitap ve adaletle amel ediniz.

12035. Metin

يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (١٨)

يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (١٨) “Ona inanmayanlar onun acele gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korku ve ürperti duyarlar ve onun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet saati hakkında tartışıp duranlar derin bir sapıklık içindedirler.” (18)

12036. Metin

{يَسْتَعْجِلُ بِهَا الذين لاَ يُؤْمِنُونَ بِهَا} استهزاء {والذين آمنوا مُشْفِقُونَ} خائفون {مِنْهَا} وجلون لهولها {وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الحق} الكائن لا محالة {أَلآ إِنَّ الذين يُمَارُونَ فَى الساعة} المماراة الملاحّة لأن كل واجدة منهما يرى ما عند صاحبه {لَفِى ضلال بَعِيدٍ} عن الحق لأن قيام الساعة غير مستبعد من قدرة الله تعالى وقد دل الكتاب والسنة على وقوعها والعقول تشهد على أنه لا بد من دار جزاء

{يَسْتَعْجِلُ بِهَا الذين لاَ يُؤْمِنُونَ بِهَا} “Ona inanmayanlar onun acele gelmesini isterler” alay ederek [isterler]. {والذين آمنوا مُشْفِقُونَ} “İman edenler ise korku içindedirler” korkarlar {مِنْهَا} “ondan” onun dehşetinden ötürü ürperirler, {وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الحق} “ve onun hak olduğunu bilirler” mutlaka gerçekleşecek olduğunu [bilirler]. {أَلآ إِنَّ الذين يُمَارُونَ فَى الساعة} “İyi bilin ki, kıyamet saati hakkında tartışıp duranlar”. Mümârât (tartışma), inatlaşarak cedelleşmektir; zira taraflardan her biri diğerinin yanındakini görmeye / çürütmeye çalışır. {لَفِى ضلال بَعِيدٍ} “derin bir sapıklık içindedirler” haktan uzak [bir sapıklıktadırlar]. Çünkü kıyametin kopması Allah Teâlâ'nın kudretinden uzak bir şey değildir; Kitap ve Sünnet onun vuku bulacağına delalet etmiş, akıllar da bir ceza yurdunun mutlaka olması gerektiğine şehadet etmiştir.

12037. Metin

اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩)

اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) “Allah kullarına çok lütufkârdır; dilediğini rızıklandırır. O pek kuvvetlidir, çok güçlüdür.” (19)

12038. Metin

{الله لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ} في إيصال المنافع وصرف البلاء من وجه يلطف إدراكه وهو بر بليغ البر بهم قد توصل بره إلى جميعهم وقيل هو من لطف بالغوامض علمه وعظم عن الجرائم حلمه أو من ينشر المناقب ويستر المثالب أو يعفو عمن يهفو أو يعطي العبد فوق الكفاية ويكلفه الطاعة دون الطاعة وعن الجنيد لطف بأوليائه فعرفوه ولو لطف بأعدائه ما جحدوه {يَرْزُقُ مَن يَشَآءُ} أي يوسع رزق من يشاء إذا علم مصلحته فيه في الحديث إن من عبادي المؤمنين من لا يصلح إيمانه إلا الغنى ولو أفقرته لأفسده ذلك وإن من عبادي المؤمنين من لا يصلح إيمانه إلا الفقر ولو أغنيته لأفسده ذلك {وَهُوَ القوى} الباهر القدرة الغالب على كل شيء {العزيز} المنيع الذي لا يغلب

{الله لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ} “Allah kullarına çok lütufkârdır” menfaatleri ulaştırmada ve belaları defetmede akılların kavramaktan aciz kalacağı inceliktedir. O, kullarına karşı son derece iyilik sahibidir; iyiliği onların hepsine ulaşmıştır. Bir görüşe göre O, ilmi gizli şeylere nüfuz edecek kadar latif, hilmi ise günahlardan çok daha büyük olandır. Veyahut güzellikleri yayan, kusurları örten; sürçeni affeden yahut kuluna ihtiyacından fazlasını verip ona gücünün yettiğinden daha az itaati yükleyendir. Cüneyd'den şöyle rivayet edilmiştir: “Dostlarına lütufta bulundu, böylece O'nu tanıdılar. Şayet düşmanlarına da lütufta bulunsaydı, O'nu inkâr etmezlerdi.” {يَرْزُقُ مَن يَشَآءُ} “Dilediğini rızıklandırır” yani onda bir maslahat gördüğünde dilediğinin rızkını genişletir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Mümin kullarımdan öyleleri vardır ki onların imanını ancak zenginlik ıslah eder; şayet onu fakir kılsaydım bu onu ifsat ederdi. Mümin kullarımdan öyleleri de vardır ki onların imanını ancak fakirlik ıslah eder; şayet onu zengin kılsaydım bu onu ifsat ederdi.” {وَهُوَ القوى} “O pek kuvvetlidir” kudreti apaçık üstün olan, her şeye galip gelendir, {العزيز} “çok güçlüdür” asla mağlup edilemeyen mutlak galiptir.

12039. Metin

مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠)

مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠) “Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da bundan veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.” (20)

12040. Metin

{مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الآخرة} سمى ما يعمله العامل مما يبتغي به الفائدة حرثاً مجازاً {نَزِدْ لَهُ فِى حَرْثِهِ} بالتوفيق في عمله أو التضعيف في إحسانه أو بأن ينال به الدنيا والآخرة {وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدنيا} أي من كان عمله للدنيا ولم يؤمن بالآخرة {نُؤْتِهِ مِنْهَا} أي شيئاً منها لأن من للتبعيض وهو رزقه الذي قسم له لا ما يريد ويبتغيه {وَمَا لَهُ فِى الآخرة مِن نَّصِيبٍ} وماله نصيب قط في الآخرة وله في الدنيا نصيب ولم يذكر في عامل الآخرة أن رزقه المقسوم يصل إليه للاستهانة بذلك إلى جنب ما هو بصدده من زكاء عمله وفوزه في المآب

{مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الآخرة} “Kim ahiret kazancını isterse” [ifadesinde], amel edenin kendisiyle fayda umduğu ameli mecazen “hars” (ekin/kazanç) olarak isimlendirilmiştir. {نَزِدْ لَهُ فِى حَرْثِهِ} “onun kazancını artırırız” ameline muvaffakiyet vererek veya iyiliğini kat kat artırarak yahut onun vesilesiyle hem dünyaya hem ahirete kavuşmasını sağlayarak [artırırız]. {وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدنيا} “Kim de dünya kazancını isterse” yani kimin ameli sadece dünya için olur da ahirete inanmazsa, {نُؤْتِهِ مِنْهَا} “ona da bundan veririz” yani ondan bir parça veririz; zira {مِنْ} teb'îz (kısmilik) bildirir. Bu da onun arzulayıp talep ettiği şey değil, kendisi için takdir edilmiş olan rızkıdır. {وَمَا لَهُ فِى الآخرة مِن نَّصِيبٍ} “fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur” onun ahirette kesinlikle hiçbir payı yoktur; dünyada ise payı vardır. Ahiret için çalışan kimsenin takdir edilmiş rızkının kendisine ulaşacağı, amelinin bereketi ve varacağı yerdeki kurtuluşu yanında bunun önemsiz kalmasından ötürü zikredilmemiştir.

12041. Metin

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢١)

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢١) “Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine ihdas eden ortakları mı var? Eğer kesin hüküm sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır.” (21)

12042. Metin

{أم لهم شركاء} قيل هي أم المنقطعة وتقديره بل ألهم شركاء وقيل هي المعادلة لألف الاستفهام وفي الكلام إضمار تقديره أيقبلون ما شرع الله من الدين أم لهم آلهة {شَرَعُواْ لَهُمْ مِّنَ الدين مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ الله}

{أم لهم شركاء} “Yoksa onların ortakları mı var?” Buradaki {أم} lafzının munkatıa (kesinti bildiren) olduğu söylenmiştir; takdiri “Yoksa onların ortakları mı var?” şeklindedir. İstifham elifine muadil olduğu da söylenmiştir. Sözde bir gizli öge (izmar) olup takdiri şöyledir: “Allah'ın dinden koyduğu hükümleri kabul mü ediyorlar, yoksa onların ilahları mı var ki {شَرَعُواْ لَهُمْ مِّنَ الدين مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ الله} kendilerine Allah'ın izin vermediği bir dini ihdas ettiler?”

12043. Metin

أي لم يأمر به {وَلَوْلاَ كَلِمَةُ الفصل} أي القضاء السابق بتأجيل الجزاء أي ولولا العدة بان الفصل يكون يوم

Yani emretmediği [bir şeyi ihdas ettiler]. {وَلَوْلاَ كَلِمَةُ الفصل} “Eğer kesin hüküm sözü olmasaydı” yani cezanın ertelenmesine dair geçmişteki takdir olmasaydı; başka bir deyişle hükmün kıyamet gününde verileceğine dair vaat olmasaydı,

12044. Metin

الشورى (٢٣ - ٢١)

eş-Şûrâ (21 - 23)

12045. Metin

اليم القيامة {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} بين الكافرين والمؤمنين أو لعجلت لهم العقوبة {وَإِنَّ الظالمين لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} وإن المشركين لهم عذاب أليم في الآخرة وإن أخر عنهم في دار الدنيا

kıyamet günü {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} “derhal aralarında hüküm verilirdi” kâfirler ile müminlerin arasında [hüküm verilirdi] veya cezaları çarçabuk verilirdi. {وَإِنَّ الظالمين لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır” şüphesiz müşrikler için dünya yurdunda [azap] ertelense bile ahirette can yakıcı bir azap vardır.

12046. Metin

تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢)

تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) “Zalimlerin, kazandıkları şeyler yüzünden korkudan titrediklerini görürsün; oysa o [korktukları şey] başlarına gelecektir. İman edip salih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.” (22)

12047. Metin

{تَرَى الظالمين} المشركين في الآخرة {مُشْفِقِينَ} خائفين {مِمَّا كَسَبُواْ} من جزاء كفرهم {وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ} نازل بهم لا محالة أشفقوا أو لم يشفقوا {والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات فِى روضات الجنات} كأن روضة جنة المؤمن أطيب بقعة فيها وأنزهها {لَهُم ما يشاؤون عند ربهم} عند نصب بالظرف لا بيشاءون {ذَلِكَ هُوَ الفضل الكبير} على العمل القليل

{تَرَى الظالمين} “Zalimleri görürsün” ahirette müşrikleri [görürsün], {مُشْفِقِينَ} “korkudan titrediklerini” korku içinde olduklarını [görürsün], {مِمَّا كَسَبُواْ} “kazandıkları şeyler yüzünden” inkârlarının cezasından dolayı. {وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ} “oysa o başlarına gelecektir” korksalar da korkmasalar da mutlaka başlarına inecektir. {والذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات فِى روضات الجنات} “İman edip salih ameller işleyenler ise cennet bahçelerindedirler”. Sanki müminin cennet bahçesi, oranın en hoş ve en ferah yeridir. {لَهُم ما يشاؤون عند ربهم} “Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır”. {عند} kelimesi zarf olarak mansuptur, {يشاؤون} fiiliyle mansup değildir. {ذَلِكَ هُوَ الفضل الكبير} “İşte büyük lütuf budur” az amele karşılık [verilen büyük lütuf].

12048. Metin

ذَلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣)

ذَلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣) “İşte bu, Allah'ın iman edip salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: «Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.» Kim bir iyilik kazanırsa, onun için bunda güzelliği artırırız. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bolca verendir.” (23)

12049. Metin

{ذلك} أي الفضل الكبير {الذى يُبَشِّرُ الله} يَبْشُر مكي وأبو عمرو وحمزة وعلي {عِبَادَهُ الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} أي به عباده الذين آمنوا فحذف الجار كفولة واختار موسى قومه ثم حذف الراجع إلى الموصول كقوله أهذا الذى بعث الله رسولا ولما قال المشركون ايبتغى على تبليغ الرسالة أجراً نزل {قُل لاَّ أسألكم عَلَيْهِ} على التبليغ {أَجْراً إِلاَّ المودة فِى القربى} يجوز أن يكون استثناء متصلاً أي لا أسألكم عليه أجراً إلا هذا وهو أن تودوا أهل قرابتي ويجوز أن يكون منقطعا اى لا اسالكم أجراً قط ولكني أسألكم أن تودوا قرابتي الذين هم قرابتكم ولا تؤذوهم ولم يقل إلا مودة القربى أو المودة للقربى لأنهم جعلوا مكانا للمودة ومقرا لها كفولك لي في ال فلان موة ولي فيهم حب شديد تريد أحبهم وهم مكان حبى ومحله وليست في بصلة للمودة كاللام إذا قلت إلا المودة للقربى إنما هى متعلقة بمحذوف تعلق الظرف

{ذلك} “İşte bu” yani büyük lütuf, {الذى يُبَشِّرُ الله} “Allah'ın müjdelediği şeydir”. Mekkî, Ebû Amr, Hamza ve Ali [Kisâî] {يَبْشُرُ} şeklinde okumuşlardır. {عِبَادَهُ الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} “iman edip salih ameller işleyen kullarına” yani onunla müjdelediği; tıpkı {وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ} kavlinde olduğu gibi harf-i cer hazfedilmiş, ardından {أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولًا} kavlinde olduğu gibi ism-i mevsule dönen zamir (âid) hazfedilmiştir. Müşrikler, “Peygamberlik tebliğine karşılık bir ücret mi istiyor?” dediklerinde şu ayet indi: {قُل لاَّ أسألكم عَلَيْهِ} “De ki: Ben buna karşılık sizden istemiyorum” tebliğe karşılık, {أَجْراً إِلاَّ المودة فِى القربى} “akrabalık sevgisinden başka bir ücret”. Bunun muttasıl istisna olması caizdir; yani “Buna karşılık sizden ancak şu ücreti isterim; o da akrabalarıma sevgi göstermenizdir.” Münkatı istisna olması da caizdir; yani “Sizden kesinlikle hiçbir ücret istemiyorum, fakat aramızdaki akrabalık sebebiyle akrabalarıma sevgi göstermenizi ve onlara eziyet etmemenizi istiyorum.” Burada {إِلَّا مَوَدَّةَ الْقُرْبَى} veya {الْمَوَدَّةَ لِلْقُرْبَى} denilmemiştir; çünkü onlar sevginin mahalli ve karargâhı kılınmıştır. Tıpkı “Filan ailesinde benim sevgim var ve onlarda benim şiddetli bir muhabbetim var” sözünde “onları seviyorum, onlar sevgimin yeri ve mahzenidir” kastın gibi. {فِي} harfi, {إِلَّا الْمَوَدَّةَ لِلْقُرْبَى} dendiğindeki lâm gibi meveddetin sılası (bağlacı) değildir; bilakis zarfın müteallakına bağlandığı gibi mahzuf bir müteallaka bağlıdır.

12050. Metin

به في قولك المال في الكيس وتقديره إلا المودة ثابتة في القربى ومتمكنة فيها والقربى مصدر كالزلفى والبشرى بمعنى القرابة والمراد في أهل القربى ورُوي أنه لما نزلت قيل يا رسول الله من قرابتك هؤلاء الذين وجبت علينا مودتهم قال علي وفاطمة وابناهما وقل معناه إلا أن تودوني لقرابتي فيكم ولا تؤذوني ولا تهيجوا علي إذ لم يكن من بطون قريش الا رسول الله وبينهم قرابة وقيل القربى التقرب إلى الله تعالى أي إلا أن تحبوا الله ورسوله في تقربكم إليه بالطاعة والعمل الصالح {وَمَن يَقْتَرِفْ حَسَنَةً} يكتسب طاعة عن السدي أنها المودة في آل رسول الله ﷺ نزلت في ابى بكر رضى الله عنه ومودته فيهم والظاهر العموم في أي حسنة كانت إلا أنها تتناول المودة تناولاً أولياً لذكرها عقيب ذكر المودة في القربى {نَّزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْناً} أي نضاعفها كقوله مَّن ذَا الذى يُقْرِضُ الله قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ له اضعافا كثيرة وقرىء

Tıpkı “Para kesededir” sözünde olduğu gibi. Takdiri: “Akrabalıkta sabit ve yerleşik olan sevgi müstesna” şeklindedir. Kurbâ (الْقُرْبَى), zülfâ (الزُّلْفَى) ve büşrâ (الْبُشْرَى) gibi akrabalık anlamında bir masdardır; kastedilen ise akraba topluluğudur. Rivayet edildiğine göre bu ayet indiğinde, “Ey Allah'ın Resulü! Kendilerini sevmemiz üzerimize farz kılınan bu akrabaların kimlerdir?” denilmiş; o da: “Ali, Fâtıma ve onların iki oğludur” buyurmuştur. Bunun anlamının, “Aramızdaki akrabalık bağı sebebiyle beni sevmeniz, bana eziyet etmemeniz ve bana karşı kışkırtıcılık yapmamanız müstesna” olduğu da söylenmiştir; zira Kureyş kabileleri içinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile akrabalık bağı bulunmayan hiçbir kabile yoktu. Kurbâ lafzının, Allah Teâlâ'ya yakınlaşmak olduğu da söylenmiştir; yani “O'na itaat ve salih amel ile yakınlaşmanız hususunda Allah'ı ve Resulü'nü sevmeniz müstesna.” {وَمَن يَقْتَرِفْ حَسَنَةً} “Kim bir iyilik kazanırsa” bir taat elde ederse. Süddî'den, bunun Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Ehl-i Beyt'ine sevgi olduğu, Ebû Bekir radıyallâhu anh ve onun Ehl-i Beyt'e olan sevgisi hakkında indiği nakledilmiştir. Zahir olan ise hangi hasene olursa olsun umumi olmasıdır; ancak akrabalık sevgisinin hemen peşinden zikredildiği için bu hasene, meveddeti öncelikli olarak kapsar. {نَّزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْناً} “onun için bunda güzelliği artırırız” yani onu kat kat artırırız; tıpkı {مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةً} kavlinde olduğu gibi. Bir kıraatte de

12051. Metin

الشورى (٢٦ - ٢٣)

eş-Şûrâ (23 - 26)

12052. Metin

شكور {حسنا} وهو مصدر كالبشرى والضمير يعود إلى الحسنة أو إلى الجنة {إِنَّ الله غَفُورٌ} لمن أذنب بطوله {شَكُورٌ} لمن أطاع بفضله وقيل قابل للتوبة حامل عليها وقيل الشكور في صفة الله تعالى عبارة عن الاعتداد بالطاعة وتوفية ثوابها والتفضل عن المثاب

{حُسْنًا} “güzellik” şeklinde [tenvinle] okunmuştur; bu da büşrâ (بُشْرَى) gibi bir masdardır. Zamir, haseneye (iyiliğe) yahut cennete döner. {إِنَّ الله غَفُورٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır” lütfuyla günah işleyen kimseyi [bağışlayıcıdır], {شَكُورٌ} “şükrün karşılığını bolca verendir” fazlıyla itaat edenin [karşılığını verendir]. Tövbeyi kabul eden ve ona sevk eden olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın sıfatı olarak Şekûr'un; itaati muteber sayıp mükâfatını tam vermekten ve sevap kazanana fazladan lütufta bulunmaktan ibaret olduğu da söylenmiştir.

12053. Metin

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٢٤)

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٢٤) “Yoksa «Allah'a yalan uydurdu» mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah bâtılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” (24)

12054. Metin

{أَمْ يَقُولُونَ افترى عَلَى الله كَذِباً} أم منقطعة ومعنى الهمزة فيه التوبيخ كأنه قيل اينما لكون أن ينسبوا مثله إلى الافتراء ثم إلى الافتراء على الله الذي هو أعظم الفرى وأفحشها {فَإِن يَشَإِ الله يَخْتِمْ على قَلْبِكَ} قا ل مجاهد أي يربط على قلبك بالصبر على أذاهم وعلى قولهم افترى عَلَى الله كَذِبًا لئلا تدخله مشقة في تكذيبهم {وَيَمْحُ الله الباطل} أي الشرك وهو كلام مبتدأ غير معطوف على يَخْتِمْ لأن محو الباطل غير متعلق بالشرط بل هو وعد مطلق دليله تكرار اسم الله تعالى ورفع وَيُحِقُّ وإنما سقطت الواو في الخط كما سقطت في وَيَدْعُ الإنسان بالشر دُعَاءهُ بالخير وسندع الزبانية على أنها مثبتة في مصحف نافع {وَيُحِقُّ الحق} ويظهر الاسلام ويثبته {بكلماته}

{أَمْ يَقُولُونَ افترى عَلَى الله كَذِباً} “Yoksa «Allah'a yalan uydurdu» mu diyorlar?” {أم} munkatıadır; buradaki hemzenin anlamı azarlamadır (tevbih). Sanki şöyle denilmiştir: “Onun gibisini iftiraya, üstelik iftiraların en büyüğü ve en çirkini olan Allah'a karşı yalan uydurmaya nasıl nispet edebiliyorlar?” {فَإِن يَشَإِ الله يَخْتِمْ على قَلْبِكَ} “Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler”. Mücâhid şöyle demiştir: Yani onların eziyetlerine ve {افترى عَلَى الله كَذِبًا} “Allah'a yalan uydurdu” sözlerine karşı kalbini sabırla bağlar/sağlamlaştırır ki onların yalanlamasından ötürü kalbine bir darlık girmesin. {وَيَمْحُ الله الباطل} “Allah bâtılı yok eder” yani şirki [yok eder]. Bu, {يَخْتِمْ} üzerine matuf olmayan müstakil bir cümledir; zira bâtılın yok edilmesi şarta bağlı değildir, bilakis mutlak bir vaaddir. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın isminin tekrar edilmesi ve {وَيُحِقُّ} kelimesinin merfû olmasıdır. Yazıda vav harfinin düşmesi ise tıpkı {وَيَدْعُ الْإِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءَهُ بِالْخَيْرِ} ve {سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ} ayetlerinde düştüğü gibidir; nitekim Nâfi' Mushafı'nda bu vav sabittir. {وَيُحِقُّ الحق} “Ve hakkı gerçekleştirir” İslam'ı açığa çıkarır ve onu sabit kılar, {بكلماته} “sözleriyle”

12055. Metin

بما أنزل من كتابه على لسان نبيه ﵇ وقد فعل الله ذلك فمحا باطلهم وأظهر الإسلام {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} أي عليم بما في صدرك وصدورهم فيجزى الاجر على حسب ذلك

Peygamberi aleyhisselâm'ın dili üzere indirdiği Kitab'ıyla [gerçekleştirir]. Nitekim Allah bunu yapmış; onların bâtılını yok etmiş ve İslam'ı üstün kılmıştır. {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” yani senin kalbindekini de onların kalplerindekini de bilendir; mükâfatı da buna göre verecektir.

12056. Metin

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ (٢٥)

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ (٢٥) “O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve yaptıklarınızı bilendir.” (25)

12057. Metin

{وَهُوَ الذى يَقْبَلُ التوبة عَنْ عِبَادِهِ} يقال قبلت منه الشيء إذا أخذته منه وجعلته مبدأ قبولي ويقال قبلته عنه أي عزلته عنه وأبنته عنه والتوبة أن يرجع عن القبيح والاحلال بالواجب بالندم عليهما والعزم على أن لا يعود وإن كان لعبد فيه حق لم يكن بد من التقصى على طريقة وقال علي رضى الله عنه هو اسم يقع على ستة معانٍ على الماضي من الذنوب الندامة ولتضييع الفرائض الإعادة ورد المظالم وإذابة النفس في الطاعة كما ربيتها ف المعصية واذاقة النفس مرارة الطاعة كما اذقتها حلاوة المعصية والبكاء يدل كل ضحك ضحكته وعن السدي هو صدق العزيمة على ترك الذنوب والإنابة بالقلب إلى علام الغيوب وعن غيره هو أن لا يجد حلاوة الذنب في القلب عند ذكره وعن سهل هو الانتقال من الأحوال المذمومة إلى الأحوال المحمودة وعن الجنيد هو الإعراض عما دون الله {ويعفو عن السيئات} وهو مادون الشرك يعفو لمن يشاء بلا توبة {وَيَعْلَمُ ما تفعلون} بالتاء كون غير أبي بكر أي من التوبة والمعصية ولا وقف عليه للعطف عليه واتصال المعنى

{وَهُوَ الذى يَقْبَلُ التوبة عَنْ عِبَادِهِ} “O, kullarından tövbeyi kabul edendir”. Bir şeyi bir kimseden aldığında ve onu kabulünün başlangıcı kıldığında “ondan aldım” mânasında {قَبِلْتُ مِنْهُ} denir; “onu ondan ayırdım ve uzaklaştırdım” mânasında ise {قَبِلْتُهُ عَنْهُ} denir. Tövbe; çirkin olandan ve vacibi terk etmekten, her ikisine de pişmanlık duyarak ve bir daha dönmemeye azmederek dönmektir. Şayet bunda bir kul hakkı varsa, onun usulünce telafi edilmesi kaçınılmazdır. Ali radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Tövbe altı manayı kapsayan bir isimdir: Geçmiş günahlara pişmanlık, terk edilen farzları kaza etmek, haksızlıkları iade etmek/helalleşmek, nefsi günahta büyüttüğün gibi itaatte eritmek, nefse günahın tatlılığını tattırdığın gibi itaatin acılığını tattırmak ve güldüğün her gülüşe bedel ağlamaktır.” Süddî'den [nakledildiğine göre tövbe]: “Günahları terk etmeye kesin azmetmek ve kalple Gaybları Bilen'e yönelmektir.” Başkasından ise: “Günah hatırlandığında kalpte onun tatlılığını hissetmemektir.” Sehl'den: “Kötü hallerden övülen hallere geçmektir.” Cüneyd'den: “Allah'tan gayrısından yüz çevirmektir.” {ويعفو عن السيئات} “Ve kötülükleri affeder” yani şirkten aşağı olan günahları, dilediği kimse için tövbesiz de affeder. {وَيَعْلَمُ ما تفعلون} “Ve yaptıklarınızı bilir”. Ebû Bekir dışındakilerce [muhatap sîgasıyla] tâ ile [yani {تَفْعَلُونَ} şeklinde] okunmuştur; yani tövbe ve günahtan [yaptıklarınızı bilir]. Kendisinden sonrasına atfedilmesi ve mânanın irtibatlı olması sebebiyle burada vakıf yapılmaz.

12058. Metin

وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (٢٦)

وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ (٢٦) “İman edip salih ameller işleyenlerin duasını kabul eder ve onlara lütfundan fazlasını verir. Kâfirler için ise şiddetli bir azap vardır.” (26)

12059. Metin

{ويستجيب الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات وَيَزِيدُهُم مِن فَضْلِهِ} أي إذا دعوه استجاب دعاءهم واعطاهم ما طلبوا وزادهم على مطلوبهم واستجاب وأجاب بمعنى والسين في مثله لتوكيد الفعل كقولك تعظم واستعظم والتقدير ويجيب الله الذين آمنوا وقيل معناه ويستجيب للذين فحذف اللام مَنَّ عَليهم بأن يقبل توبتهم اذا تابوا

{ويستجيب الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات وَيَزِيدُهُم مِن فَضْلِهِ} “İman edip salih ameller işleyenlerin duasını kabul eder ve onlara lütfundan fazlasını verir” yani O'na dua ettiklerinde dualarına icabet eder, istediklerini onlara verir ve talep ettiklerinden fazlasını bağışlar. İstecâbe (استجاب) ve ecâbe (أجاب) aynı anlamdadır; böylesi fiillerde sin harfi, taazzame (تعظم) ve ista'zame (استعظم) sözünde olduğu gibi fiili tekit içindir. Cümlenin takdiri: “Allah, iman edenlere icabet eder” şeklindedir. Anlamının: “Onlar için icabet eder” olduğu, tövbe ettiklerinde tövbelerini kabul ederek onlara lütufta bulunduğu için lâm harfinin hazfedildiği de söylenmiştir;

12060. Metin

الشورى (٣٠ - ٢٦)

eş-Şûrâ (26 - 30)

12061. Metin

{شديد}

{شديد} “şiddetli”

12062. Metin

ويعفو عن سيآتهم ويستجيب لهم إذا دعوه ويزيدهم على ما سألوه وعن إبراهيم بن ادهم انه قيل له

ve kötülüklerini affeder, O'na dua ettiklerinde onlara icabet eder ve istediklerinden fazlasını verir. İbrâhim b. Edhem'den rivayet edildiğine göre kendisine şöyle denildi:

12063. Metin

ما بالنا ندعوه فلا نجاب قال لأنه دعاكم فلم تجيبوه {والكافرون لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} في الآخرة

“Bize ne oluyor ki O'na dua ediyoruz da duamız kabul olunmuyor?” O da: “Çünkü O sizi çağırdı, fakat siz O'na icabet etmediniz” dedi. {والكافرون لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “Kâfirler için ise şiddetli bir azap vardır” ahirette [şiddetli bir azap vardır].

12064. Metin

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ (٢٧)

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ (٢٧) “Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.” (27)

12065. Metin

{وَلَوْ بَسَطَ الله الرزق لِعِبَادِهِ} أي لو أغناهم جميعاً {لَبَغَوْاْ فِى الأرض} من البغي وهو الظلم أي لبغي هذا على ذاك وذاك على هذا لأن الغني مبطرة مأشرة وكفى بحال قارون وفرعون عبرة أو من البغي وهو الكبر أي لتكبّروا في الأرض {ولكن يُنَزِّلُ} بالتخفيف مكي وأبو عمرو {بِقَدَرٍ ما يشاء} بتقدير يقال قدره فدرا وقدراً {إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرُ بَصِيرٌ} يعلم أحوالهم فيقدر لهم ما تقتضيه حكمته فيفقر ويغني ويمنع ويعطي ويقبض ويبسط ولو أغناهم جميعاً لبغوا ولو أفقرهم لهلكوا وما ترى من البسط على من يبغي ومن البغي بدون البسط فهو قليل ولا شك أن البغي مع الفقر أقل ومع البسط أكثر وأغلب

{وَلَوْ بَسَطَ الله الرزق لِعِبَادِهِ} “Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi” yani hepsini zengin kılsaydı, {لَبَغَوْاْ فِى الأرض} “yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi”. Bağy (الْبَغْيُ) zulüm demektir; yani bu ona, o da buna zulmederdi; çünkü zenginlik şımartıcı ve azdırıcıdır. Kārûn ve Firavun'un hâli ibret olarak yeter! Veyahut bağy böbürlenmektir; yani yeryüzünde büyüklük taslarlardı. {ولكن يُنَزِّلُ} “Fakat O indirir”. Mekkî ve Ebû Amr şeddesiz ({يُنْزِلُ}) okumuşlardır. {بِقَدَرٍ ما يشاء} “dilediği ölçüde” bir takdir ile [indirir]. Bir şey takdir edildiğinde *kadderahu kaderan ve kadran* (قدّره فدراً وقدراً) denir. {إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرُ بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir” onların hâllerini bilir ve hikmetinin gerektirdiği miktarı onlar için takdir eder; böylece fakirleştirir, zenginleştirir, mahrum eder, verir, daraltır ve genişletir. Şayet hepsini zengin kılsaydı azarlardı; şayet hepsini fakir kılsaydı helak olurlardı. Azgınlık eden kimseye rızkın bol verildiğini ve rızık bollaşmadan da azgınlık yapıldığını görmen ise nadirdir. Şüphe yok ki fakirlikle birlikte azgınlık daha az, bollukla birlikte ise daha çok ve daha yaygındır.

12066. Metin

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (٢٨)

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ (٢٨) “O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. O, gerçek dosttur, her türlü övgüye layık olandır.” (28)

12067. Metin

{وَهُوَ الذى يُنَزِّلُ الغيث} بالتشديد مدني وشامي وعاصم {مِن بَعْدِ مَا قَنَطُواْ} وقرىء قِنطواْ {وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ} أي بركات الغيث ومنافعه وما يحصل به من الخصب وقيل لعمر رضى الله عنه اشتد القحط وقنط الناس فقال مطروا إذا أراد هذه الآية أو أراد رحمته في كل شيء {وَهُوَ الولى} الذي يتولى عباده بإحسانه {الحميد} المحمود على ذلك يحمده أهل طاعته

{وَهُوَ الذى يُنَزِّلُ الغيث} “O, yağmuru indirendir”. Medenî, Şâmî ve Âsım şeddeli [{يُنَزِّلُ}] okumuşlardır. {مِن بَعْدِ مَا قَنَطُواْ} “onlar umutlarını kestikten sonra”. {قَنِطُوا} şeklinde de okunmuştur. {وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ} “ve rahmetini yayandır” yani yağmurun bereketlerini, faydalarını ve onunla hâsıl olan bolluğu [yayandır]. Ömer radıyallâhu anh'a: “Kıtlık şiddetlendi ve insanlar ümitlerini kesti” denildiğinde; “Öyleyse yağmura kavuştular” dedi ve bu ayeti kastetti yahut O'nun her şeydeki rahmetini kastetti. {وَهُوَ الولى} “O, gerçek dosttur” kullarını ihsanıyla görüp gözetendir, {الحميد} “her türlü övgüye layık olandır” buna karşı övülendir; itaat ehli O'na hamdeder.

12068. Metin

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ (٢٩)

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ (٢٩) “Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması O'nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman onları toplamaya da hakkıyla kādirdir.” (29)

12069. Metin

{ومن آياته} أي علامات قدرته {خَلْقُ السماوات والأرض} مع عظمها {وَمَا بَثَّ} فرق وَمَا يجوز أن يكون مرفوعا ومجرورا حملا عل المضاف او المضاف اليه {فيهما} من السموات والأرض {مِن دَابَّةٍ} الدواب تكون في الأرض وحدها لكن يجوز ان ينسب الشى الى جميع الذكور وان كان

{ومن آياته} “O'nun delillerindendir” yani kudretinin işaretlerindendir, {خَلْقُ السماوات والأرض} “gökleri ve yeri yaratması” azametleriyle birlikte [yaratması], {وَمَا بَثَّ} “ve yayıp ürettiği” dağıttığı [canlıları yaratması]. {وَمَا} lafzının muzafa veya muzafun ileyhe hamledilerek merfû veya mecrûr olması caizdir. {فيهما} “bunların içine” göklerin ve yerin içine, {مِن دَابَّةٍ} “canlıları”. Debbeler (yürüyen canlılar) sadece yeryüzünde bulunurlar; ancak bir şey, tek bir parçasına ait olsa bile tamamına nispet edilebilir;

12070. Metin

متلبسا ببعضه كما يقال بنو تميم فيهم شاعر مجيدو انما هو في فخذ من أفخاذهم ومنه قوله تعالى يخرج منهما اللؤلؤ والمرجان وإنما يخرج من الملح ولا يبعد أن يخلق في السموات حيوانات يمشون فيها مشي الأناسي على الأرض أو يكون للملائكة مشي مع الطيران فوصفوا بالدبيب كما وصف به الأناسي {وَهُوَ على جَمْعِهِمْ} يوم القيامة {إِذَا يَشَآءُ قَدِيرٌ} إذا تدخل على المضارع كما تدخل على الماضي قال الله تعالى والليل اذا يغشى

tıpkı “Temîmoğulları içinde usta bir şair vardır” denilmesi gibi; oysa şair onların kollarından sadece birindedir. Allah Teâlâ'nın: {يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ} kavli de bundandır; oysa inci ve mercan sadece tuzlu sudan çıkar. Göklerde, insanların yeryüzünde yürüdüğü gibi yürüyen hayvanların yaratılmış olması veya meleklerin uçmanın yanı sıra yürümelerinin bulunup insanlara dendiği gibi onlara da “debîb” (yürüyenler) vasfının verilmiş olması uzak bir ihtimal değildir. {وَهُوَ على جَمْعِهِمْ} “O, onları toplamaya da” kıyamet gününde [toplamaya], {إِذَا يَشَآءُ قَدِيرٌ} “dilediği zaman hakkıyla kādirdir”. {إِذَا} edatı maziye dahil olduğu gibi muzariye de dahil olur; nitekim Allah Teâlâ: {وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى} buyurmuştur.

12071. Metin

وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ (٣٠)

وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ (٣٠) “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir; O, birçoğunu da affeder.” (30)

12072. Metin

{وَمَآ أصابكم مِّن مُّصِيبَةٍ} غم وألم ومكروه {فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ} أي بجناية كسبتموها عقوبة عليكم بما كسبت بغير الفاء مدتى وشامى على ان ما مبتدأ وبما كَسَبَتْ خبره من غير تضمين معنى الشرط ومن أثبت الفاء فعلى تضمين معنى الشرط وتعلق بهذه الآية من يقول بالتناسخ وقال لو لم يكن للأطفال حالة كانوا عليها قبل هذه الحالة لم تألموا وقلنا الاية

{وَمَآ أصابكم مِّن مُّصِيبَةٍ} “Başınıza gelen herhangi bir musibet” gam, keder ve hoşlanılmayan şey, {فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ} “kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir” yani işlediğiniz bir suçtan ötürü size ceza olaraktır. Medenî ve Şâmî kıraatinde şart manası tazammun etmeksizin {مَا} mübteda ve {بِمَا كَسَبَتْ} onun haberi olmak üzere fâ harfi olmaksızın {بِمَا كَسَبَتْ} şeklinde okunmuştur. Fâ harfini getirenler ise şart manası tazammun ettiği için getirmişlerdir. Tenasüh (ruh göçü) inancında olanlar bu ayete tutunmuş ve “Eğer çocukların bu hâlden önce bulundukları bir hâl olmasaydı acı çekmezlerdi” demişlerdir. Biz de deriz ki: Bu ayet

12073. Metin

الشورى (٣٧ - ٣٠)

eş-Şûrâ (30 - 37)

12074. Metin

مخصوصة المكلفين بالسباق والسياق وهو {ويعفو عَن كَثِيرٍ} أي من الذنوب فلا يعاقب عليه أو عن كثير من الناس فلا يعالجهم بالعقوبة وقال ابن عطاء من لم يعلم أن ما وصل إليه من الفتن والمصائب باكتسابه وان ما عفا عنه ولاه أكثر كان قليل النظر في إحسان ربه إليه وقال محمد بن حامد العبد ملازم للجنايات في كل أوان وجناياته في طاعته اكثر من جناياته في معاصيه لان جنية المعصية من وجه وجناية الطاعة من وجوه والله يطهر عبده من جناياته انواع من المصائب ليخفف عنه أثقاله في القيامة ولولا عفوه ورحمته لهلك في أول خطوة وعن علي رضى الله عنه هذه ارحى آية للمؤمنين في القرآن لأن الكريم إذا عاقب مرة لا يعاقب ثانياً وإذا عفا لا يعود

siyak ve sibak gereği mükelleflere mahsustur. {ويعفو عَن كَثِيرٍ} “O, birçoğunu da affeder” yani günahların birçoğunu [affeder] ve onlardan dolayı cezalandırmaz yahut insanların birçoğunu [affeder] de cezalarını çarçabuk vermez. İbn Atâ şöyle demiştir: “Başına gelen fitne ve musibetlerin kendi kazancı yüzünden olduğunu, Rabbinin affettiği şeylerin ise daha çok olduğunu bilmeyen kimse, Rabbinin kendisine olan ihsanını pek az tefekkür etmiştir.” Muhammed b. Hâmid şöyle demiştir: “Kul her vakit kusur ve cinayetlerle iç içedir; onun itaatindeki cinayetleri/kusurları, günahlarındaki kusurlarından daha çoktur. Çünkü günahın kusuru tek bir yöndendir, itaatin kusuru ise birçok yöndendir. Kıyamette ağırlıklarını hafifletsin diye Allah kulunu kusurlarından türlü musibetlerle arındırır. Eğer O'nun affı ve rahmeti olmasaydı, [kul] daha ilk adımda helak olurdu.” Ali radıyallâhu anh'tan [rivayet edildiğine göre]: “Bu, Kur'an'da müminler için en ümit verici ayettir; zira Kerîm olan bir kere cezalandırdığında ikinci defa cezalandırmaz, affettiğinde ise [o günaha] tekrar dönmez.”

12075. Metin

وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٣١)

وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ (٣١) “Siz yeryüzünde [O'nu] âciz bırakamazsınız. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (31)

12076. Metin

{وَمَآ أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِى الأرض} أي بفائتين ما قضى عليكم من المصائب

{وَمَآ أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِى الأرض} “Siz yeryüzünde [O'nu] âciz bırakamazsınız” yani sizin için takdir edilen musibetlerden kaçıp kurtulamazsınız.

12077. Metin

{وَمَا لَكُم مِّن دُونِ الله مِن وَلِىٍّ} متول بالرحمة {وَلاَ نَصِيرٍ} ناصر يدفع عنكم العذاب إذا حل بكم

{وَمَا لَكُم مِّن دُونِ الله مِن وَلِىٍّ} “Sizin için Allah'tan başka ne bir dost” rahmetiyle sahiplenen [bir dost], {وَلاَ نَصِيرٍ} “ne de bir yardımcı vardır” başınıza geldiğinde azabı sizden savuşturacak bir yardımcı [vardır].

12078. Metin

وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٣٢)

وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٣٢) “Denizde dağlar gibi akıp giden [gemiler] de O'nun delillerindendir.” (32)

12079. Metin

{ومن آياته الجوار} جمع جارية وهي السفينة الجواري في الحالين مكي وسهل ويعقوب وافقهم مدني وأبو عمر وفي الوصل {فِى البحر كالاعلام} كالجبال

{ومن آياته الجوار} “O'nun delillerindendir akıp gidenler”. Cevârî (الْجَوَارِ), gemi mânasındaki *câriye* (جَارِيَة) kelimesinin çoğuludur. Mekkî, Sehl ve Ya'kūb her iki hâlde de (vakıf ve vasılda) {الْجَوَارِي} şeklinde [yâ ile] okumuşlardır; Medenî ve Ebû Amr ise vasıl hâlinde onlara muvafakat etmiştir. {فِى البحر كالاعلام} “denizde dağlar gibi” dağlar gibi [akıp giden gemiler].

12080. Metin

إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣٣)

إِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ (٣٣) “Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da suyun yüzünde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” (33)

12081. Metin

{إِن يَشَأْ يُسْكِنِ الريح} الرياح مدني {فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ} ثوابت لا تجري {على ظَهْرِهِ} على ظهر البحر {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّكُلّ صَبَّارٍ} على بلائه {شَكُورٍ} لنعمائه أي لكل مؤمن مخلص فالإيمان نصفان نصف شكر ونصف صبر أو صبار على طاعته شكور لنعمته

{إِن يَشَأْ يُسْكِنِ الريح} “Eğer O dilerse rüzgârı durdurur”. Medenî çoğul olarak {الرِّيَاحَ} okumuştur. {فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ} “hareketsiz kalıverirler” durur, akıp gitmezler; {على ظَهْرِهِ} “suyun yüzünde” denizin yüzeyinde [dururlar]. {إِنَّ فِى ذلك لآيات لّكُلّ صَبَّارٍ} “Şüphesiz bunda çok sabreden herkes için ibretler vardır” O'nun belasına karşı [çok sabreden], {شَكُورٍ} “çok şükreden” O'nun nimetlerine [çok şükreden]; yani ihlaslı her mümin için. Zira iman iki yarımdır: Yarısı şükür, yarısı sabırdır. Yahut O'nun taatine karşı çok sabreden, nimetine karşı çok şükredendir.

12082. Metin

أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ (٣٤)

أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ (٣٤) “Yahut kazandıkları [günahlar] yüzünden onları helak eder; birçoğunu da affeder.” (34)

12083. Metin

{أَوْ يُوبِقْهُنَّ} يهلكهن فهو عطف على يُسْكِنِ والمعنى إن يشأ يسكن الريح فيركدن أو يعصفها فيغرقن بعصفها {بِمَا كَسَبُواْ} من الذنوب {وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ} منها فلا يجازي عليها وانما العفو في حكم الابباق حيث جزم جزمه لأن المعنى أو إن يشأ يهلك ناساً وينج ناساً على طريق العفو عنهم

{أَوْ يُوبِقْهُنَّ} “Yahut onları helak eder” onları yok eder; bu ifade {يُسْكِنِ} üzerine matuftur. Anlamı şudur: Şayet dilerse rüzgârı durdurur da hareketsiz kalırlar yahut rüzgârı şiddetli estirir de fırtınasıyla onları boğar; {بِمَا كَسَبُواْ} “kazandıkları yüzünden” günahları sebebiyle [helak eder]. {وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ} “birçoğunu da affeder” o günahların birçoğunu affeder de onlardan ötürü cezalandırmaz. Affetmek helak etme hükmünde olduğundan [lafzen] meczum kılınmıştır; çünkü mana şöyledir: Yahut dilerse birtakım insanları helak eder, birtakım insanları da onları affetme yoluyla kurtarır.

12084. Metin

وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٥)

وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٥) “Ayetlerimiz hakkında tartışıp duranlar, kendileri için kaçacak hiçbir yer olmadığını bilsinler diye.” (35)

12085. Metin

{وَيَعْلَمَ} بالنصب عطف على تعليل محذوف تقديره لينتقم منهم ويعلم {الذين يجادلون في آياتنا} اى في ابطالها ودفعها وَيَعْلَمُ مدني وشامي على الاستئناف {مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ} مهرب من عذابه

{وَيَعْلَمَ} “ve bilsinler diye” nasb ile okunmuştur ve mahzuf bir illete matuftur; takdiri: “Onlardan intikam alsın ve bilsinler diye” şeklindedir. {الذين يجادلون في آياتنا} “Ayetlerimiz hakkında tartışıp duranlar” yani onları iptal etmek ve geçersiz kılmak için [tartışanlar]. Medenî ve Şâmî istinaf olarak merfû ({وَيَعْلَمُ}) okumuşlardır. {مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ} “kendileri için kaçacak hiçbir yer olmadığını” O'nun azabından hiçbir kaçış yeri olmadığını [bilsinler].

12086. Metin

فَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٣٦)

فَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٣٦) “Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının geçimliğidir. İman edip yalnızca Rablerine tevekkül edenler için Allah'ın katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (36)

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.