Duhân

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12356. Metin

سورة الدخان تسع وخمسون آية مكية

Duhân Suresi elli dokuz ayettir, Mekkîdir.

12357. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12358. Metin

حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢)

{حم} “Hâ-Mîm.” (1) {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Apaçık Kitab'a andolsun.” (2)

12359. Metin

في الخبر من قرأها ليلة جمعة أصبح مغفوراً له {حم والكتاب المبين} أي القرآن الواو في والكتاب واو القسم إن جعلت حم تعديداً للحروف أو اسماً للسورة مرفوعاً على خبر الابتداء المحذو ف وواو العطف إن كانت حم مقسماً بها وجواب القسم

Rivayette [şöyle] gelmiştir: “Kim cuma gecesi bu sureyi okursa bağışlanmış olarak sabaha erer.” {حم والكتاب المبين} “Hâ-Mîm. Apaçık Kitab'a andolsun.” Yani Kur'an'a [andolsun]. Şayet {حم} harflerin sayılması veya mahzuf mübtedanın haberi olarak merfu kılınmış sure ismi kabul edilirse, {والكتاب} ifadesindeki vâv kasem (yemin) vâvıdır. Şayet {حم} kendisiyle yemin edilen olursa, [bu takdirde] atıf vâvıdır. Kasemin cevabı ise...

12360. Metin

إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤)

{إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik. Gerçekten biz uyarıcılarız.” (3) {فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} “Her hikmetli iş onda ayırt edilir.” (4)

12361. Metin

{إِنَّآ أنزلناه فِى لَيْلَةٍ مباركة} أي ليلة القدر أو ليلة النصف من شعبان وقيل بينها وبين ليلة القدر أربعون ليلة والجمهور على الأول لقوله إِنَّا أنزلناه فِى لَيْلَةِ القدر وقوله شَهْرُ رَمَضَانَ الذى أُنزِلَ فِيهِ القرآن وليلة القدر في أكثر الأقاويل في شهر رمضان ثم قالوا أنزله جملة من اللوح المحفوظ إلى السماء الدنيا ثم نزل به في وقت وقوع الحاجة الى نبيه ﷺ وقيل ابتداء نزوله في ليلة القدر والمباركة الكثيرة الخير لما ينزل فيها من الخير والبركة ويستجاب من الدعاء ولو لم يوجد فيها

{إِنَّآ أنزلناه فِى لَيْلَةٍ مباركة} “Şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.” Yani Kadir Gecesi'nde veya Şaban ayının yarı gecesinde (Berat Gecesi'nde). Onunla Kadir Gecesi arasında kırk gece olduğu da söylenmiştir. Çoğunluk {إِنَّا أنزلناه فِى لَيْلَةِ القدر} “Şüphesiz biz onu Kadir Gecesi'nde indirdik.” ve {شَهْرُ رَمَضَانَ الذى أُنزِلَ فِيهِ القرآن} “Kur'an'ın indirildiği Ramazan ayı...” ayetlerinden dolayı birinci görüştedir. Kadir Gecesi de görüşlerin çoğuna göre Ramazan ayındadır. Sonra şöyle dediler: [Allah] onu Levh-i Mahfûz'dan dünya semasına toptan indirdi; ardından da ihtiyaç vaki oldukça Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem peyderpey indirildi. Nüzulünün başlangıcının Kadir Gecesi'nde olduğu da söylenmiştir. Mübarek; içinde inen hayır ve bereketten, duaların kabul edilmesinden dolayı hayrı çok olandır. Orada sadece...

12362. Metin

إلا إنزال القرآن وحده لكفى به بركة {إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أمر}

...tek başına Kur'an'ın indirilmesi dahi bulunmuş olsaydı, bereket olarak ona yeterdi. {إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ} “Gerçekten biz uyarıcılarız.” {فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أمر} “Onda her iş ayırt edilir...”

12363. Metin

{حكيم} {أمرا من عندنا إنا كنا مرسلين}

{حكيم} “...hikmetli.” {أمرا من عندنا إنا كنا مرسلين} “Katımızdan bir emir olarak. Gerçekten biz gönderenleriz.”

12364. Metin

هما جملتان مستأنفتان ملفوفتان فسر بهما جواب القسم كأنه قيل أنزلناه لأن من شأننا الإنذار والتحذير من العقاب وكان إنزالنا إياه في هذه الليلة خصوصاً لأن إنزال القرآن من الامور الحكيمية وهذه الليلة مفرق كل أمر حكيم ومعنى يُفْرَقُ يفصل ويكتب كل أمر من أرزاق العباد وآجالهم وجميع أمورهم من هذه الليلة إلى ليلة القدر التي تجيء في السنة المقبلة {حَكِيمٍ} ذي حكمة أي مفعول على ما تقتضيه الحكمة وهو من الإسناد المجازي لان الحكم صفة صاحب الأمر على الحقيقة ووصف الأمر به مجازا

Bu iki cümle, kasemin cevabının kendileriyle açıklandığı müste'nef (yeni başlangıç) ve leff edilmiş iki cümledir. Sanki şöyle denilmiştir: Biz onu indirdik, çünkü bizim şanımız uyarmak ve azaptan sakındırmaktır. Onu özellikle bu gecede indirmemiz ise Kur'an'ın indirilmesinin hikmetli işlerden olması ve bu gecenin her hikmetli işin ayırt edildiği [zaman] olması sebebiyledir. {يُفْرَقُ} lafzının anlamı; kulların rızıklarından, ecellerinden ve bütün işlerinden her birinin bu geceden gelecek yılda gelecek olan Kadir Gecesi'ne kadar tafsil edilip yazılmasıdır. {حَكِيمٍ} “hikmetli” yani hikmet sahibi, hikmetin gerektirdiği şekilde yapılmış olandır. Bu, mecaz-ı aklî (isnadî mecaz) türündendir; zira hüküm (hikmet) gerçekte iş sahibinin sıfatıdır, işin onunla vasfedilmesi ise mecazdır.

12365. Metin

أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥)

{أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} “Katımızdan bir emir olarak. Gerçekten biz gönderenleriz.” (5)

12366. Metin

{أَمْراً مِّنْ عِنْدِنَا} نصب على الاختصاص جعل كل أمر جزلاً فخماً بأن وصفه بالحكيم ثم زاده جزالة وفخامة بأن قال أعني بهذا الأمر أمراً حاصلاً من عندنا كما اقتضاه علمنا وتدبيرنا {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} بدل من إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ

{أَمْراً مِّنْ عِنْدِنَا} “Katımızdan bir emir olarak” ifadesi ihtisas üzere mensuptur. [Cenâb-ı Hak] her işi hikmetli kılmakla onu sağlam ve azametli yapmış, ardından da: “Bu emir ile ilmimiz ve tedbirimizin gerektirdiği şekilde katımızdan hâsıl olan bir emri kastediyorum” buyurarak onun sağlamlığını ve azametini artırmıştır. {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} “Gerçekten biz gönderenleriz” ifadesi, {إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ} “Gerçekten biz uyarıcılarız” ifadesinden bedeldir.

12367. Metin

رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦)

{رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} “Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (6)

12368. Metin

{رحمة من ربك} معفول له على معنى انا أنزلنا القرآن لأن من شأننا وعادتنا إرسال الرسل بالكتب إلى عبادنا لأجل الرحمة عليهم او تعليل لقوله امرا من عندنا ورحمة مفعول به وقد وصف الرحمة بالإرسال كما وصفها به في قوله وَمَا يُمْسِكْ فَلاَ مرسل له من بعده والأصل إنا كنا مرسلين رحمة منا فوضع الظاهر موضع الضمير إيذاناً بأن الربوبية تقتضي الرحمة على المربوبين {إِنَّهُ هُوَ السميع} لأقوالهم {العليم} بأحوالهم

{رحمة من ربك} “Rabbinden bir rahmet olarak”; mef'ûlün leh olup “Biz Kur'an'ı indirdik, çünkü kullarımıza rahmet etmek maksadıyla kitaplarla peygamberler göndermek bizim şanımız ve âdetimizdir” manasındadır. Yahut {امرا من عندنا} sözünün gerekçesidir ve {رحمة} mef'ûlün bihtir. {وَمَا يُمْسِكْ فَلاَ مرسل له من بعده} “O'nun tuttuğunu da O'ndan sonra salıverecek yoktur.” ayetinde rahmeti göndermekle vasfettiği gibi burada da onu göndermekle vasfetmiştir. Aslı “إنا كنا مرسلين رحمة منا” (Tarafımızdan bir rahmet gönderenleriz) şeklindedir; fakat rubûbiyetin terbiye edilenlere (kullara) merhameti gerektirdiğini bildirmek amacıyla zamir yerine zahir isim getirilmiştir. {إِنَّهُ هُوَ السميع} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir” sözlerini, {العليم} “hakkıyla bilendir” hallerini.

12369. Metin

رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧)

{رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; eğer kesin bilgiye sahipseniz.” (7)

12370. Metin

{رب} كو فى بدل من رَبَّكَ وغيرهم بالرفع أي هو ربٌ {السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ مُّوقِنِينَ} ومعنى الشرط أنهم كانوا يقرون بأن للسموات والأرض رباً وخالقاً فقيل لهم إن إرسال الرسل وإنزال الكتب رحمة من الرب ثم قيل إن هذا الرب هو السميع العليم الذي

{رب} “Rabbidir” kelimesi Kûfelilere göre {رَبَّكَ} ifadesinden bedeldir; diğer kıraat imamlarına göre ise merfudur, yani “O, {السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ مُّوقِنِينَ} ‘göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; eğer kesin bilgiye sahipseniz’” demektir. Şartın anlamı şudur: Onlar göklerin ve yerin bir Rabbi ve yaratıcısı olduğunu ikrar ediyorlardı. Onlara peygamberler göndermenin ve kitaplar indirmenin Rabbin bir rahmeti olduğu söylendi. Sonra bu Rabbin, hakkıyla işiten ve bilen olduğu bildirildi; O...

12371. Metin

أنتم مقرّون به ومعترفون بأنه رب السموات والأرض وما بينهما إن كان إقراركم عن علم وإيقان كما تقول إن هذا إنعام زيد الذي تسامع الناس بكرمه إن بلغك حديثه وحدثت بقصته

...şayet ikrarınız bir ilim ve yakîne dayanıyorsa, O'nun göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olduğunu ikrar ve itiraf ettiğiniz zattır. Tıpkı: “Eğer haberi sana ulaştıysa ve kıssası sana anlatıldıysa, bu, insanların cömertliğini duyup durduğu Zeyd'in ihsanıdır” demen gibi.

12372. Metin

لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨)

{لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ} “O'ndan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir, önceki atalarınızın da Rabbidir.” (8)

12373. Metin

{لآ إله إِلاَّ هُوَ يُحْيِى وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ} اى هو ربكم {ورب آبائكم الأولين} عطف عليه ثم رد أن يكونوا موقنين بقوله

{لآ إله إِلاَّ هُوَ يُحْيِى وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ} “O'ndan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir”, yani O sizin Rabbinizdir. {ورب آبائكم الأولين} “Ve önceki atalarınızın da Rabbidir” ifadesi ona matuftur. Sonra [Allah Teâlâ] onların yakîn sahibi kimseler oluşunu şu buyruğuyla reddetmiştir:

12374. Metin

بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩)

{بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ} “Aksine onlar şüphe içinde eğlenip durmaktadırlar.” (9)

12375. Metin

{بَلْ هُمْ فِى شَكّ يَلْعَبُونَ} وإن إقرارهم غير صادر عن علم وتيقن بل قول مخلوط بهزؤ ولعب

{بَلْ هُمْ فِى شَكّ يَلْعَبُونَ} “Aksine onlar şüphe içinde eğlenip durmaktadırlar.” Şüphesiz onların ikrarı bir ilim ve kesin bilgiden kaynaklanmamaktadır; aksine alay ve oyunla karışık bir sözdür.

12376. Metin

فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ (١٠)

{فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle.” (10)

12377. Metin

{فارتقب} فانتظر {يَوْمَ تَأْتِى السماء بِدُخَانٍ} يأتي من السماء قبل يوم القيامة يدخل في أسماع الكفرة حتى يكون رأس الواحد كالرأس الحنيذ ويعتري المؤمن منه كهيئة الزكام وتكون الأرض كلها كبيت أوقد فيه ليس فيه خصاص وقيل إن قريشاً لما استعصت على رسول الله ﷺ دعا عليهم فقال اللهم اشدد وطأتك على مضر واجعلها عليهم سنين كسني يوسف فأصابهم الجهد حتى أكلوا الجيف والعلهز وكان الرجل يرى بين السماء والأرض الدخان وكان يحدث الرجل فيسمع كلامه ولا يراه من الدخان {مُّبِينٍ} ظاهر حاله لا يشك أحد في أنه دخان

{فارتقب} “O halde gözetle” yani bekle. {يَوْمَ تَأْتِى السماء بِدُخَانٍ} “Göğün bir duman getireceği günü...” Kıyamet gününden önce gökten gelir, kâfirlerin kulaklarına girer; öyle ki her birinin başı kebap edilmiş koyun kellesi gibi olur; mümine ise ondan nezle gibi bir hâl arız olur ve yeryüzünün tamamı, içinde hiç menfez bulunmayan ve ateş yakılmış bir ev gibi olur. Denildi ki: Kureyş, Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem baş kaldırıp direnince onlara beddua edip: “Allah'ım! Mudar üzerindeki baskını şiddetlendir ve bunu onlar üzerinde Yûsuf'un kıtlık yılları gibi yıllar kıl!” dedi. Bunun üzerine onlara öyle bir kıtlık ve meşakkat isabet etti ki leşleri ve ilhizı (deve tüyü ile kan karışımını) yediler. Kişi gökle yer arasında duman görürdü; adamla konuşur, onun sözünü işitir fakat dumandan dolayı kendisini göremezdi. {مُّبِينٍ} “apaçık”; durumu zahirdir, hiç kimse onun duman olduğunda şüphe etmez.

12378. Metin

يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١١)

{يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “İnsanları bürüyen. Bu, elem dolu bir azaptır.” (11)

12379. Metin

{يَغْشَى الناس} يشملهم ويلبسهم وهو في محل الجر صفة

{يَغْشَى الناس} “İnsanları bürüyen” onları kuşatır ve kaplar. Cer mahallinde sıfattır...

12380. Metin

{هذا عَذَابٌ أَلِيمٌ} {رَبَّنا اكشف عَنَّا العذاب إنا مؤمنون}

{هذا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Bu, elem dolu bir azaptır.” {رَبَّنا اكشف عَنَّا العذاب إنا مؤمنون} “Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz inananlarız.”

12381. Metin

لدخان وقوله {هذا عَذَابٌ أَلِيمٌ}

...dumana [sıfattır]. {هذا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Bu, elem dolu bir azaptır” sözü...

12382. Metin

رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢)

{رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ} “Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz inananlarız.” (12)

12383. Metin

{رَبَّنا اكشف عَنَّا العذاب إِنَّا مْؤْمِنُونَ} أي سنؤمن إن تكشف عنا العذاب منصوب المحل بفعل مضمر وهو يقولون ويقولون منصوب المحل على الحال أي قائلين ذلك

{رَبَّنا اكشف عَنَّا العذاب إِنَّا مْؤْمِنُونَ} “Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz inananlarız” yani şayet bizden azabı kaldırırsan iman edeceğiz, [anlamındadır]. Gizli bir fiil olan “يقولون” (derler) fiiliyle nasb mahallindedir; “يقولون” ise hal olarak nasb mahallindedir, yani bunu diyerek.

12384. Metin

أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤)

{أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ} “Onlar nerede, öğüt almak nerede? Oysa kendilerine apaçık bir peygamber gelmişti.” (13) {ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ} “Sonra ondan yüz çevirdiler ve: ‘Öğretilmiş bir delidir!’ dediler.” (14)

12385. Metin

{أنى لَهُمُ الذكرى} كيف يذكرون ويتعظون ويفون بما وعدوه من الإيمان عند كشف العذاب {وَقَدْ جَآءَهُمْ رَسُولٌ مُّبِينٌ ثُمَّ تَوَلَّوْاْ عَنْهُ وَقَالُواْ مُعَلَّمٌ مَّجْنُونٌ} أي وقد جاءهم ما هو أعظم وأدخل في وجوب الاذّكار من كشف الدخان وهو ما ظهر على رسول الله ﷺ من الآيات والبينات من الكتاب المعجز وغيره فلم يذكروا وتولوا عنه وبهتوه بأن عدّاساً غلاماً أعجمياً لبعض ثقيف هو الذي علمه ونسبوه الى الجنون

{أنى لَهُمُ الذكرى} “Onlar nerede, öğüt almak nerede?” Azap kaldırıldığında vadettikleri imana nasıl sadık kalacaklar, nasıl düşünüp öğüt alacaklar? {وَقَدْ جَآءَهُمْ رَسُولٌ مُّبِينٌ ثُمَّ تَوَلَّوْاْ عَنْهُ وَقَالُواْ مُعَلَّمٌ مَّجْنُونٌ} “Oysa kendilerine apaçık bir peygamber gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: ‘Öğretilmiş bir delidir!’ dediler.” Yani dumanın kaldırılmasından daha büyük ve öğüt almayı gerektirmede daha etkili olan bir şey; mucize kitap ve diğerlerinden ibaret Resûlullah'ta sallallâhu aleyhi ve sellem ortaya çıkan ayetler ve açık deliller kendilerine gelmişti. Buna rağmen öğüt almadılar, ondan yüz çevirdiler ve Sakîf'ten bazısına ait Addâs adlı Arap olmayan bir kölenin ona öğrettiği iftirasında bulunup onu deliliğe nispet ettiler.

12386. Metin

إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ (١٥)

{إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ} “Şüphesiz biz azabı biraz kaldıracağız; gerçekten siz yine döneceksiniz.” (15)

12387. Metin

{إنا كاشفو العذاب قَلِيلاً} زماناً قليلاً أو كشفاً قليلاً {إِنَّكُمْ عَآئِدُونَ} إلى الكفر الذي كنتم فيه أو إلى العذاب

{إنا كاشفو العذاب قَلِيلاً} “Şüphesiz biz azabı biraz kaldıracağız” az bir zaman yahut az bir kaldırma ile. {إِنَّكُمْ عَآئِدُونَ} “Gerçekten siz yine döneceksiniz” içinde bulunduğunuz küfre veya azaba.

12388. Metin

يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)

{يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ} “En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız.” (16)

12389. Metin

{يَوْمَ نَبْطِشُ البطشة الكبرى} هي يوم القيامة أو يوم بدر {إِنَّا مُنتَقِمُونَ} أي ننتقم منهم في ذلك اليوم وانتصاب يَوْمَ نَبْطِشُ باذكروا بما دل عليه إِنَّا مُنتَقِمُونَ وهو ننتقم لا بمنتقمون لأن ما بعد إن لا يعمل فيما قبلها

{يَوْمَ نَبْطِشُ البطشة الكبرى} “En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün” bu, kıyamet günü yahut Bedir günüdür. {إِنَّا مُنتَقِمُونَ} “Şüphesiz biz intikam alıcılarız” yani o gün onlardan intikam alacağız. {يَوْمَ نَبْطِشُ} lafzının mansub oluşu gizli bir “hatırla” [fiiliyledir] veya {إِنَّا مُنتَقِمُونَ} sözünün delalet ettiği “ننتقم” (intikam alırız) fiiliyledir; “منتقمون” lafzıyla değildir; zira “إنّ”den sonra gelen lafız, kendisinden öncekinde amel etmez.

12390. Metin

وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧)

{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} “Andolsun, kendilerinden önce Firavun kavmini de imtihan etmiştik ve onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti.” (17)

12391. Metin

{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ} قبل هؤلاء المشركين أي فعلنا بهم فعل المختبر ليظهر منهم ما كان باطناً قَوْمَ فِرْعَوْنَ {وَجَآءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} على الله وعلى عباده المؤمنين أو كريم في نفسه حسيب نسيب لأن الله تعالى لم يبعث نبياً إلا من سراة قومه وكرامهم

{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ} “Andolsun, kendilerinden önce... imtihan etmiştik” bu müşriklerden önce; yani içlerinde gizli olanın ortaya çıkması için kendilerine sınayan kimsenin fiilini uyguladık: {قَوْمَ فِرْعَوْنَ} Firavun kavmini. {وَجَآءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} “Ve onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti.” Allah katında ve O'nun mümin kulları nezdinde değerli [bir peygamber], yahut bizzat kendisinde şerefli, asil ve soylu [bir peygamber]. Çünkü Allah Teâlâ hiçbir peygamberi kavminin ileri gelenleri ve şereflileri dışından göndermemiştir.

12392. Metin

أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨)

{أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} “‘Allah'ın kullarını bana teslim edin! Şüphesiz ben, sizin için güvenilir bir peygamberim’ [diye].” (18)

12393. Metin

{أَنْ أَدُّوآ إِلَىَّ} هي أن المفسرة لأن مجيء الرسول إلى من بعث إليهم متضمن لمعنى القول لأنه لا يجيئهم الا مبشر اونذيرا وداعيا الى الله او ففة من الثقيلة ومعناه وجاءهم بأن الشأن والحديث أدوا إليَّ سلِّموا إلي {عِبَادَ الله} هو مفعول به وهم بنو إسرائيل يقول أدوهم الى وأرسلوهم معى كقوله ارسل معنا بنى اسرائيل ولا تعذبهم ويجوز أن يكون نداء لهم على معنى ادوا الى عباد الله وما هو واجب لي

{أَنْ أَدُّوآ إِلَىَّ} “Bana teslim edin diye” ifadesindeki {أَنْ}, tefsiriyye edatıdır; zira peygamberin gönderildiği kimselere gelmesi söz manasını içerir. Çünkü o kendilerine ancak müjdeleyici, uyarıcı ve Allah'a çağırıcı olarak gelir. Yahut [şeddesiz] hafifletilmiş en-i muhaffefedir; anlamı ise şöyledir: Onlara durumun ve meselenin “Bana teslim edin” şeklinde olduğu [haberiyle] geldi. “Bana verin/bırakın.” {عِبَادَ الله} “Allah'ın kullarını” ifadesi mef'ûlün bihtir ve onlar İsrâiloğulları'dır. {ارسل معنا بنى اسرائيل ولا تعذبهم} “İsrâiloğullarını bizimle gönder, onlara azap etme!” ayetinde olduğu gibi, “Onları bana teslim edin ve benimle beraber gönderin” demektedir. Onlara bir nida olması da caizdir; bu takdirde anlam: “Ey Allah'ın kulları, bana iman etmeniz, davetime icabet etmeniz ve yoluma uymanız gibi benim üzerinizde vacip olan hakkımı bana eda edin/verin” şeklinde olur.

12394. Metin

عليكم من الإيمان لي وقبول دعوتي واتباع سبيلي وعلل ذلك بقوله {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} أي على رسالتي غير متهم

[...üzerinizde vacip olan hakkımı bana eda edin.] Bunu da: {إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} “Şüphesiz ben, sizin için güvenilir bir peygamberim” sözüyle gerekçelendirmiştir; yani tebliğ ettiğim elçilik vazifemde güvenilirim, töhmet altında değilim.

12395. Metin

وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٩)

{وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “Ve Allah'a karşı ululuk taslamayın. Doğrusu ben size apaçık bir delil getiriyorum.” (19)

12396. Metin

{وَأَن لاَّ تَعْلُواْ عَلَى الله} أن هذه مثل الأولى في وجهيها أي لا تستكبروا على الله بالاستهانة برسوله ووحيه أو لا تستكبروا على نبى الله {إني آتيكم بسلطان مبين} بحجة واصحة تدل على أني نبي

{وَأَن لاَّ تَعْلُواْ عَلَى الله} “Ve Allah'a karşı ululuk taslamayın.” Buradaki {أَنْ}, iki veçhinde de birincisi gibidir. Yani O'nun elçisini ve vahyini hafife alarak Allah'a karşı büyüklük taslamayın yahut Allah'ın peygamberine karşı kibirlenmeyin. {إني آتيكم بسلطان مبين} “Doğrusu ben size apaçık bir delil getiriyorum” peygamber olduğumu gösteren açık bir hüccetle [geliyorum].

12397. Metin

وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠)

{وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ} “Ve ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım.” (20)

12398. Metin

{وَإِنِّى عُذْتُ} مدغم أبو عمرو وحمزة وعلي {بِرَبِّى وَرَبِّكُمْ أَن تَرْجُمُونِ} أن تقتلوني رجماً ومعناه أنه عائذ بربه متكل على أنه يعصمه منهم ومن كيدهم فهو غير مبالٍ بما كانوا يتوعدونه من الرجم والقتل

{وَإِنِّى عُذْتُ} “Ve ben... sığındım”; Ebû Amr, Hamza ve Ali (Kisâî) idğam ile okumuşlardır. {بِرَبِّى وَرَبِّكُمْ أَن تَرْجُمُونِ} “Beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize [sığındım].” Beni taşlayarak öldürmenizden [sığındım]. Bunun manası: O, Rabbine sığınmış, O'nun kendisini onların şerrinden ve tuzağından koruyacağına tevekkül etmiştir; bu sebeple onların kendisini tehdit ettikleri taşlama ve öldürmeye aldırış etmemektedir.

12399. Metin

وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١)

{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ} “Eğer bana inanmazsanız, benden uzak durun.” (21)

12400. Metin

{وَإِن لَّمْ تُؤْمِنُواْ لِى فاعتزلون} أي إن لم تؤمنوا الى فلا موالاة بيني وبين من لا يؤمن فتنحوا عنى او فخلونى كفافا لالى ولا على ولا تتعرضو الى بشركم واذا كم مليس جزاء من دعاكم الى مافيه فلاحكم ذلك ترجمونى فاعتزلوني في الحالتين يعقوب

{وَإِن لَّمْ تُؤْمِنُواْ لِى فاعتزلون} “Eğer bana inanmazsanız, benden uzak durun.” Yani şayet bana iman etmezseniz, artık iman etmeyenle benim aramda bir dostluk yoktur; o halde benden uzak durun yahut beni baş başa bırakın; ne lehime ne aleyhime olun ve kötülüğünüzle, eziyetinizle bana ilişmeyin. Zira sizi içinde kurtuluşunuz bulunan şeye çağıran kimsenin karşılığı bu değildir. Ya'kûb her iki durumda da [vasıl ve vakıf halinde] “ترجموني” ve “فاعتزلوني” şeklinde [yâ ile] okumuştur.

12401. Metin

فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢)

{فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ} “Bunun üzerine Rabbine: ‘Gerçekten bunlar suçlu/günahkâr bir kavimdir’ diye dua etti.” (22)

12402. Metin

{فَدَعَا رَبَّهُ} شاكياً قومه {أَنَّ هَؤُلآءِ قَوْمٌ مُّجْرِمُونَ} بأن هؤلاء أي دعا ربه بذلك قيل كان دعاؤه اللهم عجل لهم ما يستحقونه باجرا مهم وقيل هو قوله رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لّلْقَوْمِ الظالمين وقرىء إِنَّ هَؤُلآء بالكسر على إضمار القول أي فدعا ربه فقال إن هؤلاء

{فَدَعَا رَبَّهُ} “Bunun üzerine Rabbine dua etti” kavmini şikayet ederek: {أَنَّ هَؤُلآءِ قَوْمٌ مُّجْرِمُونَ} “‘Gerçekten bunlar suçlu bir kavimdir’ diye.” Yani Rabbine bu şekilde dua etti. Denildi ki duasının içeriği: “Allah'ım! Cürümleri sebebiyle hak ettikleri cezayı onlara çabucak ver!” şeklinde idi. Bir diğer görüşe göre bu, {رَبَّنا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لّلْقَوْمِ الظالمين} “Rabbimiz! Bizi o zalimler kavmi için bir imtihan vesilesi kılma!” sözüdür. [Sözün başında] gizli bir “dedi” [fiili] takdiriyle {إِنَّ هَؤُلآء} şeklinde kesre ile de okunmuştur; yani Rabbine dua etti ve “Şüphesiz bunlar...” dedi.

12403. Metin

فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣)

{فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} “‘O halde kullarımı geceleyin yürüt; çünkü siz takip edileceksiniz.’” (23)

12404. Metin

{فَأَسْرِ} من أسرى فَأَسْرِ بالوصل حجازي من سرى والقول مضمر بعد الفاء أي فقال أسر {بِعِبَادِى} أي بني إسرائيل {لَيْلاً إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ} أي دبر الله أن تتقدموا ويتبعكم فرعون وجنوده فينجي المتقدمين ويغرق التابعين

{فَأَسْرِ} “Yürüt”; “esrâ” fiilindendir. Hicazlıların kıraatinde ise “serâ” fiilinden hemze-i vasl ile “فَاسْرِ” şeklindedir. Fâ harfinden sonra “dedi” sözü takdir edilmiştir; yani “Kullarımı yürüt” dedi. {بِعِبَادِى} “Kullarımı” yani İsrâiloğulları'nı. {لَيْلاً إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ} “Geceleyin; çünkü siz takip edileceksiniz.” Yani Allah Teâlâ, sizin önden gitmenizi, Firavun ve ordusunun da sizi takip etmesini; böylece önden gidenleri kurtarıp takip edenleri suda boğmayı takdir buyurdu.

12405. Metin

وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤)

{وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ} “Denizi açık/durgun halde bırak; şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur.” (24)

12406. Metin

{واترك البحر رَهْواً} ساكناً أراد موسى ﵇ لما جاوز البحر أن يضربه بعصاه فينطبق فأمر بأن يتركه ساكناً على هيئته قاراً على حاله من انتصاب الماء وكون الطريق ببسالا يضربه بعصاه ولا يغير منه شيئاً ليدخله القبط فإذا حصلوا فيه أطبقه الله عليهم وقيل الرهو الفجوة الواسعة أي اتركه مفتوحاً على حاله منفرجاً {إِنَّهُمْ جُندٌ مُّغْرَقُونَ} بعد خروجكم من البحر وقرىء بالفتح أي لأنهم

{واترك البحر رَهْواً} “Denizi açık/durgun halde bırak;” yani sakin [bırak]. Mûsâ aleyhisselâm denizi geçince asasıyla ona vurmak ve böylece denizin kapanmasını istedi. Fakat suyun dik durması ve yolun kuru kalması şeklindeki durumunu ve heyetini koruyarak sakin bırakması, asasıyla ona vurmaması ve Kıptîlerin oraya girmesi için ondan hiçbir şeyi değiştirmemesi emredildi. Onlar denize girince de Allah denizi onların üzerine kapattı. Denildi ki: 'er-Rehv', geniş yarık/açıklık demektir; yani onu olduğu gibi açık ve yarılmış halde bırak. {إِنَّهُمْ جُندٌ مُّغْرَقُونَ} “şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur” siz denizden çıktıktan sonra. [Hemzenin] fethasıyla {أَنَّهُمْ} şeklinde de okunmuştur; yani 'çünkü onlar...' [demektir].

12407. Metin

كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ (٢٦)

{كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} “Geride nice bahçeler ve pınarlar bıraktılar!” (25) {وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} “Ekinler ve güzel konaklar!” (26)

12408. Metin

{كم} عبارة عن الكثرة منصوب بقوله {كم تَرَكُواْ مِن جنات وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} عبارة عن الكثرة منصوب بقوله {تَرَكُواْ مِن جنات وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} هو ما كان لهم من المنازل الحسنة وقيل المنابر

{كم} “Nice” çokluk ifade eder; {تَرَكُواْ} “bıraktılar” fiiliyle mensuptur. {مِن جنات وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} “bahçeler, pınarlar, ekinler ve güzel makamlar/konaklar”; sahip oldukları güzel meskenlerdir. Minberler olduğu da söylenmiştir.

12409. Metin

وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ (٢٧)

{وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ} “Ve içinde zevk ve sefa sürdükleri nice nimetler!” (27)

12410. Metin

{وَنَعْمَةٍ} تنعم {كَانُواْ فِيهَا فاكهين} متنعمين

{وَنَعْمَةٍ} “Ve [nice] nimet” refah ve bolluk. {كَانُواْ فِيهَا فاكهين} “içinde zevk ve sefa sürdükleri” nimetler içinde zevklenenler [idiler].

12411. Metin

كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ (٢٨)

{كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ} “İşte böyle; biz onları başka bir kavme miras bıraktık.” (28)

12412. Metin

{كذلك} أي الأمر كذلك فالكاف في موضع الرفع لى أنه خبر مبتدأ مضمر {وأورثناها قوما آخرين} ليسوا منهم في شيء من قرابة ولا دين ولاء وهم بنو إسرائيل

{كذلك} “İşte böyle” yani durum böyledir; kâf harfi, gizli bir mübtedanın haberi olması hasebiyle ref mahallindedir. {وأورثناها قوما آخرين} “Ve biz onları başka bir kavme miras bıraktık” akrabalık, din ve vefa/bağlılık bakımından onlarla hiçbir ilgisi olmayan [bir kavme]; onlar da İsrâiloğulları'dır.

12413. Metin

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩)

{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} “Onlara ne gök ağladı ne de yer; kendilerine mühlet de verilmedi.” (29)

12414. Metin

{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السمآء والأرض} لأنهم ماتوا كفاراً والمؤمن إذا مات تبكي عليه السماء والأرض فيبكي على المؤمن من الأرض مصلاه ومن السماء مصعد عمله وعن الحسن أهل السماء والأرض {وَمَا كَانُواْ مُنظَرِينَ} أي لم ينظروا إلى وقت آخر ولم يمهلوا

{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السمآء والأرض} “Onlara ne gök ağladı ne de yer” çünkü onlar kâfir olarak öldüler. Mümin öldüğünde ise gök ve yer ona ağlar; mümin için yerden namaz kıldığı yer, gökten ise amelinin yükseldiği yer ağlar. Hasan[-ı Basrî]'den [nakledildiğine göre ise kast edilen] gök ve yer ehlidir. {وَمَا كَانُواْ مُنظَرِينَ} “Ve kendilerine mühlet de verilmedi” yani başka bir vakte ertelenmediler ve kendilerine mühlet tanınmadı.

12415. Metin

وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ (٣٠)

{وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ} “Andolsun ki biz İsrâiloğulları'nı o alçaltıcı azaptan kurtardık.” (30)

12416. Metin

{ولقد نجينا بني إسرائيل مِنَ العذاب المهين} أي الاستخدام والاستعباد وقتل الأولاد

{ولقد نجينا بني إسرائيل مِنَ العذاب المهين} “Andolsun ki biz İsrâiloğulları'nı o alçaltıcı azaptan kurtardık” yani [hizmetçi gibi] çalıştırılmaktan, köleleştirilmekten ve çocuklarının öldürülmesinden.

12417. Metin

مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١)

{مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ} “Firavun'dan. Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi.” (31)

12418. Metin

{مِن فِرْعَوْنَ} بدل من العذاب المهين بإعادة الجار كأنه نفسه كان عذابا مهينا لأفراط في تعذبيهم وإهانتهم أو خبر مبتدأ محذوف أي ذلك من فرعون {إِنَّهُ كَانَ عَالِياً} متكبراً {مِّنَ المسرفين} خبر ثانٍ أي كان متكبراً مسرفاً

{مِن فِرْعَوْنَ} “Firavun'dan”; cer edatının tekrar edilmesiyle {العذاب المهين} “alçaltıcı azap” ifadesinden bedeldir. Sanki onlara işkence etme ve onları aşağılamadaki aşırılığı sebebiyle bizzat kendisi alçaltıcı bir azap idi. Yahut hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir; yani “Bu [azap], Firavun'dandı”. {إِنَّهُ كَانَ عَالِياً} “Çünkü o, bir zorba idi” kibirli/müstekbir idi. {مِّنَ المسرفين} “haddi aşanlardan” ikinci haberdir; yani kibirli ve haddi aşan biri idi.

12419. Metin

وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ (٣٢)

{وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ} “Andolsun ki biz onları, bir bilgiye dayanarak âlemlerin üzerine seçtik.” (32)

12420. Metin

{وَلَقَدِ اخترناهم} أي بني إسرائيل {على عِلْمٍ} حال من ضمير الفاعل أي عالمين بمكان الخيرة وبأنهم أحقاء بأن يختاروا {عَلَى العالمين} على عالمي زمانهم

{وَلَقَدِ اخترناهم} “Andolsun ki biz onları seçtik” yani İsrâiloğulları'nı {على عِلْمٍ} “bir bilgiye dayanarak”; fâil zamirinden haldir, yani seçilmeye layık olduklarını ve seçilme yerlerini bilerek [seçtik]. {عَلَى العالمين} “âlemlerin üzerine” kendi dönemlerinin âlemleri üzerine.

12421. Metin

وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاءٌ مُبِينٌ (٣٣)

{وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الْآيَاتِ مَا فِيهِ بَلَاءٌ مُبِينٌ} “Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.” (33)

12422. Metin

{وآتيناهم مِنَ الأيات} كفلق البحر وتظليل الغمام وإنزال المن والسلوى وغير ذلك {ما فيه بلاء مبين} نعمة ظاهرة أو اختيار ظاهر لننظر كيف تعملون

{وآتيناهم مِنَ الأيات} “Onlara mucizeler verdik” denizin yarılması, bulutun gölgelik yapması, kudret helvası ile bıldırcının indirilmesi ve benzeri şeyler gibi. {ما فيه بلاء مبين} “içinde apaçık bir imtihan bulunan” aşikâr bir nimet yahut nasıl davranacağınızı görmek için açık bir imtihan [bulunan şeyler].

12423. Metin

إِنَّ هَؤُلَاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤)

{إِنَّ هَؤُلَاءِ لَيَقُولُونَ} “Şüphesiz bunlar şöyle derler:” (34)

12424. Metin

{إِنَّ هَؤُلآءِ} يعني كفار قريش {لَيَقُولُونَ}

{إِنَّ هَؤُلآءِ} “Şüphesiz bunlar” yani Kureyş kâfirleri {لَيَقُولُونَ} “şöyle derler:”

12425. Metin

إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥)

{إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} “‘Bizim ilk ölümümüzden başka bir şey yoktur ve biz yeniden diriltilecek de değiliz.’” (35)

12426. Metin

{إِنْ هِىَ} ما الموتة {إِلاَّ مَوْتَتَنَا الأولى} والإشكال ان الكلام وقع في الحياة الثانية لافى الموت فهلا قيل إن هي إلا حياتنا الأولى وما معنى ذكر الأولى كأنهم وعدوا موتة أخرى حتى جحدوها وأثبتوا الأولى والجواب أنه قيل لهم إنكم تموتون موتة تتعقبها حياة كما تقدمتكم موتة قد تعقبتها حياة وذلك قوله تعالى وَكُنتُمْ أمواتا فأحياكم ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يحييكم فقالوا إن هي إلا موتتنا الأولى يريدون ما الموتة التي من شأنها أن يتعقبها حياة إلا الموتة الأولى فلا فرق إذاً بين هذا وبين قوله إِلاَّ حَيَاتُنَا الدنيا في المعنى ويحتمل أن يكون هذا إنكاراً لما في قوله رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثنتين وَأَحْيَيْتَنَا اثنتين {وَمَا نَحْنُ بِمُنشَرِينَ} بمبعوثين يقال أنشر الله الموتى ونشرهم اذا بعثهم

{إِنْ هِىَ} “[Bu] ölüm değildir {إِلاَّ مَوْتَتَنَا الأولى} bizim ilk ölümümüzden başkası.” Buradaki müşkil şudur: Söz ikinci hayat hakkındadır, ölüm hakkında değildir; o halde neden “Bu, bizim ilk hayatımızdan başka bir şey değildir” denilmedi? Ayrıca “ilk” kelimesinin zikredilmesinin anlamı nedir; sanki kendilerine başka bir ölüm vaad edilmiş de onlar bunu inkâr edip ilkini kabul etmiş gibidirler? Cevap şudur: Onlara, “Sizden önce ardından hayat gelen bir ölüm geçtiği gibi, siz ardından hayat gelecek bir ölümle öleceksiniz” denildi. Nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli böyledir: {وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ} “Siz ölüler idiniz de O sizi diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecektir.” Bunun üzerine onlar: “Bu ancak ilk ölümümüzdür” dediler. Yani “Ardından hayat gelmesi söz konusu olan ölüm, ancak ilk ölümdür” demek istediler. Dolayısıyla anlam bakımından bununla {إِلاَّ حَيَاتُنَا الدُّنْيَا} “ancak dünya hayatımız” sözü arasında bir fark yoktur. Bunun, {رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ} “Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin” ayetindeki durumu inkâr olması da muhtemeldir. {وَمَا نَحْنُ بِمُنشَرِينَ} “ve biz yeniden diriltilecek de değiliz” yani ba's edilecek değiliz. Allah ölüleri dirilttiğinde “أنشر الله الموتى” ve “نشرهم” denir.

12427. Metin

فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٦)

{فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, atalarımızı getirin.’” (36)

12428. Metin

{فأتوا بآبائنا} خطاب الذين كانوا يعدونهم النشور من رسول الله ﷺ والمؤمنين {إِن كُنتُمْ صادقين} أي إن صدقتم فيما تقولون نعجلوا لنا إحياء من مات من آبائنا بسؤالكم ربكم ذلك حتى يكون دليلاً على أن ما تعدونه من قيام الساعة وبعث الموتى حق

{فأتوا بآبائنا} “Atalarımızı getirin”; kendilerine yeniden dirilmeyi vadeden Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve müminlere yönelik bir hitaptır. {إِن كُنتُمْ صادقين} “eğer doğru söyleyenler iseniz”; yani söylediğiniz şeyde doğru iseniz, kıyametin kopması ve ölülerin diriltilmesi konusunda vadettiğiniz şeyin hak olduğuna bir delil teşkil etmesi için, Rabbinizden bunu dileyerek ölmüş olan atalarımızı bizim için hemen diriltin.

12429. Metin

أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧)

{أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ} “Onlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları helâk ettik; çünkü onlar suçlu/günahkâr idiler.” (37)

12430. Metin

{أهم خير} في القوة المنعة {أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ} هو تبع الحميري كان

{أهم خير} “Onlar mı daha hayırlı” güç ve kuvvet bakımından {أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ} “yoksa Tübba' kavmi mi?” O, Himyerli Tübba'dır; kendisi...

12431. Metin

مؤمنا وقومه كافرين وقيل كان نبيا وفى الحديث ما أدرى أكان تبع نبياً أو غير نبي {والذين من قبلهم} مر فوع بالعطف على قَوْمُ تُبَّعٍ {أهلكناهم إِنَّهُمْ كَانُواْ مُجْرِمِينَ} كافرين منكرين للبعث

...mümin idi, kavmi ise kâfir idi. Peygamber olduğu da söylenmiştir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Tübba' peygamber miydi yoksa peygamber değil miydi bilmiyorum.” {والذين من قبلهم} “ve onlardan öncekiler mi?”; {قَوْمُ تُبَّعٍ} ifadesine atıfla merfudur. {أهلكناهم إِنَّهُمْ كَانُواْ مُجْرِمِينَ} “Onları helâk ettik; çünkü onlar suçlu idiler” yani kâfir idiler, ba'sı (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr ediyorlardı.

12432. Metin

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ (٣٨)

{وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.” (38)

12433. Metin

{وَمَا خَلَقْنَا السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَآ} أي وما بين الجنسين {لاَعِبِينَ} حال ولو لم يكن بعث ولا حساب ولا ثواب كان خلق الخلق للقناء خاصة فيكون لعباً

{وَمَا خَلَقْنَا السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَآ} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratmadık” yani bu iki cins arasındakileri {لاَعِبِينَ} “oyun olsun diye”; haldir. Şayet diriliş, hesap ve mükâfat olmasaydı, yaratılmışların yaratılışı sadece yok olmak için olurdu ve bu da bir oyun ve eğlence olurdu.

12434. Metin

مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٩)

{مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Biz onları ancak hak ile yarattık; fakat onların çoğu bilmezler.” (39)

12435. Metin

{مَا خلقناهمآ إِلاَّ بالحق} بالجد ضد اللعب {ولكن أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ} أنه خلق لذلك

{مَا خلقناهمآ إِلاَّ بالحق} “Biz onları ancak hak ile yarattık” yani oyunun zıddı olan ciddiyetle [yarattık]. {ولكن أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ} “Fakat onların çoğu bilmezler” bunun için yaratıldığını.

12436. Metin

إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ (٤٠)

{إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ أَجْمَعِينَ} “Şüphesiz o hüküm/ayrım günü, hepsinin bir arada buluşacağı vakittir.” (40)

12437. Metin

{إِنَّ يَوْمَ الفصل} بين المحق والمبطل وهو يوم القيامة {ميقاتهم أَجْمَعِينَ} وقت موعدهم كلهم

{إِنَّ يَوْمَ الفصل} “Şüphesiz o ayrım günü” haklı ile bâtıl ehlinin arasının ayrılacağı gün olup kıyamet günüdür. {ميقاتهم أَجْمَعِينَ} “hepsinin buluşma vaktidir” hepsinin randevu/buluşma vaktidir.

12438. Metin

يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤١)

{يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ} “O gün hiçbir dostun dostuna hiçbir faydası olmaz ve onlara yardım da edilmez.” (41)

12439. Metin

{يَوْمَ لاَ يُغْنِى مَوْلًى عَن مَّوْلًى شَيْئاً} أيّ ولي كان عن أي ولي كان شيئاً من إغناء أي قليلاً منه {وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ} الضمير للمولى لأنهم في المعنى كثير لتناول اللفظ على الإبهام والشياع كل مولى

{يَوْمَ لاَ يُغْنِى مَوْلًى عَن مَّوْلًى شَيْئاً} “Hiçbir dostun dostuna hiçbir faydası olmadığı gün”; herhangi bir dostun herhangi bir dosta hiçbir şekilde, yani azıcık bile olsa faydası olmaz. {وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ} “ve onlara yardım da edilmez”; zamir mevlâya râcidir; zira lafız kapalılık ve genellik yoluyla bütün mevlâları kapsadığı için anlamca çokluk ifade eder.

12440. Metin

إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٤٢)

{إِلَّا مَنْ رَحِمَ اللَّهُ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesnadır. Şüphesiz O, Azîz'dir, Rahîm'dir.” (42)

12441. Metin

{إِلاَّ مَن رَّحِمَ الله} في محل الرفع على البدل من الواو في يُنصَرُونَ أي لا يمنع من العذاب إلا من رحمة الله {إِنَّهُ هُوَ العزيز} الغالب على أعدائه {الرحيم} لأوليائه

{إِلاَّ مَن رَّحِمَ الله} “Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimse müstesnadır”; {يُنصَرُونَ} kelimesindeki vâv harfinden bedel olarak ref mahallindedir. Yani Allah'ın merhamet ettiği kimseden başkası azaptan kurtarılmaz/korunmaz. {إِنَّهُ هُوَ العزيز} “Şüphesiz O, Azîz'dir” düşmanlarına üstün gelendir {الرحيم} “Rahîm'dir” dostlarına merhamet edendir.

12442. Metin

إِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِ (٤٣)

{إِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِ} “Şüphesiz o zakkum ağacı,” (43)

12443. Metin

{إن شجرة الزقوم} هى على صورة

{إن شجرة الزقوم} “Şüphesiz o zakkum ağacı”; o,...

12444. Metin

{طعام الأثيم} {كالمهل يغلي في البطون}

{طعام الأثيم} “günahkârın yiyeceğidir.” {كالمهل يغلي في البطون} “Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar.”

12445. Metin

شجر الدنيا لكنها في النار والزقوم ثمرها وهو كل طعام ثقيل

...dünya ağaçları suretindedir fakat cehennem ateşindedir. Zakkum ise onun meyvesidir ve o, [yutulması/hazmı] ağır olan her yiyecektir.

12446. Metin

طَعَامُ الْأَثِيمِ (٤٤)

{طَعَامُ الْأَثِيمِ} “Günahkârın yiyeceğidir.” (44)

12447. Metin

{طَعَامُ الأثيم} هو الفاجر الكثير الآثام وعن أبي الدرداء أنه كان يقرىء رجلاً فكان يقول طعام اليتيم فقال قل طعام الفاجر يا هذا وبهذا تستدل على أن إبدال الكلمة مكان الكلمة جائز إذ كانت مؤذيه معناها ومنه اجاز ابو حنيفة رضى الله عنه القراءة بالفارسية بشرط أن يؤدي القارىء المعاني كلها على كمالها من غير أن يخرم منها شيئاً قالوا وهذه الشريطة تشهد أنها اجاز كلا إجازة لأن في كلام العرب خصوصاً في القرآن الذي هو معجز بفصاحته وغرابة نظمه واساليبه من لطائف المعانى والدقائق مالا يستقل بأدائه لسان من فارسية وغيرها ويُروى رجوعه إلى قولهما وعليه الاعتماد

{طَعَامُ الأثيم} “Günahkârın yiyeceğidir”; o, günahı çok olan fâsık/fâcirdir. Ebü’d-Derdâ’dan rivayet edildiğine göre o, bir adama [Kur'an] okutuyordu; adam “طعام اليتيم” (yetimin yiyeceği) diyordu. Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ: “Ey adam! ‘طعام الفاجر’ (fâcirin yiyeceği) de!” dedi. Buradan hareketle, aynı anlamı vermesi halinde bir kelimenin yerine başka bir kelimenin ikame edilmesinin caiz olduğuna delil getirilir. Nitekim Ebû Hanîfe radıyallâhu anh da okuyucunun manaların tamamını eksiksiz olarak ve hiçbir şeyini zedelemeden vermesi şartıyla Farsça okumaya bu sebeple cevaz vermiştir. [Âlimler] dediler ki: Bu şart, aslında onun buna caiz gibi görünen fakat pratikte mümkün olmayan bir cevaz verdiğine şahitlik eder; çünkü Arap kelâmında, özellikle de fesahatiyle, nazmının ve üsluplarının eşsizliğiyle mucize olan Kur'an'da, Farsça ve diğer dillerin tek başına aktarmaya güç yetiremeyeceği latif ve ince manalar vardır. [Ebû Hanîfe'nin] iki talebesinin [İmameyn'in] görüşüne döndüğü de rivayet edilmiştir ve itimat edilen de budur.

12448. Metin

كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ (٤٥)

{كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ} “Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar.” (45)

12449. Metin

{كالمهل} هو دردي الزيت والكاف رفع خبر بعد خبر {يغلي في البطون} وبالياء مكى وحفص فالتاء للشجرة والياء للطعام

{كالمهل} “Erimiş maden gibidir”; zeytinyağının tortusudur. Kâf harfi, haber üstüne haber olarak ref konumundadır. {يغلي في البطون} “Karınlarda kaynar”; Mekkî (İbn Kesîr) ve Hafs yâ ile {يَغْلِي} okumuşlardır; buna göre tâ [ile okunuşta fail] ağaç, yâ ile [okunuşta fail] yiyecektir.

12450. Metin

كَغَلْيِ الْحَمِيمِ (٤٦)

{كَغَلْيِ الْحَمِيمِ} “Kaynar suyun kaynaması gibi.” (46)

12451. Metin

{كَغَلْىِ الحميم} أي الماء الحار الذي انتهى غليانه ومعناه غلياً كغلي الحميم فالكاف منصوب المحل ثم يقل للزبانية

{كَغَلْىِ الحميم} “Kaynar suyun kaynaması gibi”; yani kaynaması son noktaya ulaşmış sıcak su [gibi]. Anlamı “kaynar suyun kaynaması gibi bir kaynama ile” demektir; dolayısıyla kâf harfi nasb mahallindedir. Sonra Zebânîlere şöyle denilir:

12452. Metin

خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ (٤٧)

{خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ} “‘Tutun onu! Yaka paça cehennemin ortasına sürükleyin!’” (47)

12453. Metin

{خُذُوهُ} أي الأثيم {فاعتلوه} فقودوه بعنف وغلظة فاعتلوه مكي ونافع وشامي وسهل ويعقوب {إلى سَوَآءِ الجحيم} إلى وسطها ومعظمها

{خُذُوهُ} “Tutun onu” yani günahkârı {فاعتلوه} “yaka paça sürükleyin” yani onu şiddet ve kabalıkla çekip götürün. Mekkî, Nâfi', Şâmî, Sehl ve Ya'kûb [tâ harfinin kesresiyle] {فَاعْتِلُوهُ} okumuşlardır. {إلى سَوَآءِ الجحيم} “cehennemin ortasına” onun ortasına ve en şiddetli yerine.

12454. Metin

ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ (٤٨)

{ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ} “‘Sonra başının üstüne o kaynar su azabından dökün!’” (48)

12455. Metin

{ثُمَّ صُبُّواْ فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الحميم} المصبوب هو الحميم ل

{ثُمَّ صُبُّواْ فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الحميم} “Sonra başının üstüne o kaynar su azabından dökün”; dökülen şey kaynar sudur...

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.