Nisâ

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

1670. Metin

سورة النساء نزلت بالمدينة آياتها مائة وست وسبعون آية

Nisâ Suresi Medine'de inmiştir; yüz yetmiş altı ayettir.

1671. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

1672. Metin

النساء (١)

en-Nisâ (1)

1673. Metin

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا (١)

{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا } “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini var eden ve her ikisinden pek çok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden sakının. Adını anarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (1)

1674. Metin

{يَا أَيُّهَا الناس} يا بني آدم {اتقوا رَبَّكُمُ الذى خَلَقَكُمْ مّن نَّفْسٍ واحدة} فرعكم من أصل واحد وهو نفس آدم أبيكم {وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا} معطوف على محذوف كأنه قيل من نفس واحدة أنشأها وخلق منها زوجها والمعنى شعبكم من نفس واحدة هذه صفتها وهى أنه صفتها وهي أنه أنشأها من تراب وخلق منها زوجها حواءمن ضلع من أضلاعه {وَبَثَّ مِنْهُمَا} ونشر من آدم وحواء {رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء} كثيرة أي وبث منهما نوعي جنس الإنس وهما الذكور والإناث فوصفها بصفة هي بيان وتفصيل لكيفية خلقهم منها أو على خلقكم والخطاب في يا أيها الناس للذين بعث إليهم رسول الله ﷺ والمعنى خلقكم من نفس آدم وخلق منها أمكم حواء وبث منهما رجالاً كثيراً ونساء غيركم من الأمم الفائتة للحصر فإن قلت الذي تقتضيه جزالة النظم أن يجاء عقيب الأمر بالتقوى بما يدعوا إليها فكيف كان خلقه إياهم من نفس واحدة على التفصيل الذي ذكره داعياً إليها قلت لأن ذلك مما يدل على القدرة العظيمة ومن قدر على نحوه كان قادراً على كل شيء ومن المقدورات عقاب

{ يَا أَيُّهَا الناس } “Ey insanlar!” [yani] ey Âdemoğulları! { اتقوا رَبَّكُمُ الذى خَلَقَكُمْ مّن نَّفْسٍ واحدة } “Sizi tek bir nefisten yaratan Rabbinizden sakının.” [O,] sizi tek bir asıldan dallandırıp türetti ki o da babanız Âdem'in nefsidir. { وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا } “Ondan da eşini var eden” [ifadesi] mahzûf (düşmüş) bir ifadeye atfedilmiştir; sanki: “Onu tek bir nefisten inşa edip meydana getirdi ve ondan da eşini yarattı” denilmiş gibidir. Anlamı ise: Sizi niteliği bu olan tek bir nefisten kısımlara ayırdı [demektir]; o nitelik de onu topraktan var etmiş olması ve eşi Havva'yı da onun kaburga kemiklerinden birinden yaratmış olmasıdır. { وَبَثَّ مِنْهُمَا } “Ve ikisinden türetip yaydı”, Âdem ile Havva'dan yayıp çoğalttı { رِجَالاً كَثِيراً وَنِسَاء } “pek çok erkek ve kadın” yani pek çok kadın [türetti]. Başka bir deyişle, o ikisinden insan türünün iki cinsini, yani erkekleri ve dişileri yayıp çoğalttı. Onu, kendisinden nasıl yaratıldıklarının bir beyanı ve ayrıntısı olan bir sıfatla nitelemiştir; yahut [bu sıfat] “sizin yaratılışınız” üzerine kuruludur. “Ey insanlar” hitabı, Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerine gönderildiği kimseleredir. Anlamı ise: “Sizi Âdem'in nefsinden yarattı, ondan anneniz Havva'yı yarattı ve o ikisinden sizin dışınızdaki geçmiş ümmetlerden sayısız erkek ve kadını türetip yaydı” [şeklindedir]. Eğer: “Nazmın fesahat ve cezaletinin gereği, takva emrinin hemen ardından ona sevk eden bir gerekçenin getirilmesidir. Peki, onları zikrettiği bu tafsilat üzere tek bir nefisten yaratmış olması nasıl takvaya sevk edici olur?” dersen, derim ki: Çünkü bu, [Allah'ın] yüce kudretine delalet eden şeylerdendir. Buna benzer bir şeye gücü yeten kimse her şeye kādirdir. Kâfirlerin ve fasıkların cezalandırılması da bu kudret dahilindedir.

1675. Metin

الكفار والفجار فالنظر فيه يؤدي إلى أن يتقي القادر عليه ويخشى عقابه ولأن يدل

Dolayısıyla bu hususu düşünmek, buna gücü yeten [Rabden] sakınmaya ve O'nun azabından korkmaya sevk eder. Ayrıca [bu yaratılış],

1676. Metin

النساء (١ _ ٣)

en-Nisâ (1-3)

1677. Metin

على النعمة السابغة عليهم فحقهم أن يتقوه في كفرانها قال ﵇ عند نزول الآية خلقت المرأة من الرجل فهمّها في الرجل وخلق الرجل من التراب فهمّه في التراب {واتقوا الله الذى تَسَاءلُونَ بِهِ} والأصل تتساءلون فأدغمت التاء في السين بعد إبدالها سيناً لقرب التاء من السين للهمس تساءلون به بالتخفيف كوفي على حذف التاء الثانية استثقالا لاجتماع التاءين أى يسأل بعصكم بعضا بالله وبالرحم افعل كذا على سبيل الاستعطاف {والأرحام} بالنصب على أنه معطوف على اسم الله تعالى أي واتقوا الأرحام أن تقطعوها أو على موضع الجار والمجرور كقولك مررت بزيد وعمر أو بالجر حمزة على عطف الظاهر على الضمير وهو ضعيف لأن الضمير المتصل كاسمه متصل والجار والمجرور كسئ واحد فأشبه العطف على بعض الكلمة {إِنَّ الله كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً} حافظاً أو عالماً

üzerlerindeki bol ve kuşatıcı nimete delalet eder. Dolayısıyla hakları, o nimeti nankörlükle karşılamaktan sakınmaktır. Aleyhisselâm ayet indiğinde şöyle buyurmuştur: “Kadın erkekten yaratıldı, bu yüzden onun gayesi ve ilgisi erkektir; erkek ise topraktan yaratıldı, bu yüzden onun gayesi ve ilgisi topraktadır.” { واتقوا الله الذى تَسَاءلُونَ بِهِ } “Adını anarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan sakının.” Kelimenin aslı (تَتَسَاءَلُونَ) 'dur; 'te' harfi, 'sin' harfine yakınlığı ve hems (fısıltı) niteliği sebebiyle 'sin'e dönüştürüldükten sonra 'sin' harfine idğam edilmiştir. Kûfe kıraatinde { تَسَاءَلُونَ بِهِ } şeklinde şeddesiz okunmuştur ki bu, iki 'te'nin bir araya gelişindeki ağırlıktan ötürü ikinci 'te'nin hazfedilmesine dayanır. Yani biriniz diğerinizden Allah adına ve akrabalık hakkı için, şefkat ve merhamet celbetme yoluyla “Şunu yap” diye talepte bulunur. { والأرحام } “Ve akrabalık bağlarından [sakının]” ifadesi mensuptur; çünkü Allah Teâlâ'nın ismine matuftur. Yani “Akrabalık bağlarını koparmaktan sakının” demektir. Yahut cer ve mecrûrun mahalline matuftur; tıpkı senin “Zeyd'e ve Amr'a uğradım” demen gibi. Hamza'nın kıraatinde ise mecrûr okunmuştur ki bu, zahir ismin zamire atfedilmesi kabilindendir. Ancak bu zayıf bir görüştür; zira bitişik zamir tıpkı adı gibi [kelimeye] bitişiktir, cer ve mecrûr ise tek bir şey gibidir, dolayısıyla bu durum kelimenin bir cüz'üne atıf yapmaya benzer. { إِنَّ الله كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً } “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde tam bir gözetleyicidir”, yani koruyucudur yahut her şeyi hakkıyla bilendir.

1678. Metin

وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا (٢)

{ وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا } “Yetimlere mallarını verin. Temiz olanı pis olanla değiştirmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, gerçekten büyük bir günahtır.” (2)

1679. Metin

{وآتوا اليتامى أموالهم} يعني الذين ماتت آباؤهم فانفردوا عنهم واليتم الانفراد ومنه الدرة اليتيمة وقيل اليتم في الأناسي من قبل الآباء وفي البهائم من قبل الأمهات وحق هذا الاسم أن يقع على الصغار والكبار لبقاء معنى الانفراد عن الآباء إلا أنه قد غلب أن يسموا به قبل أن يبلغوا مبلغ الرجال فإذا استغنوا بأنفسهم عن كافل وقائم عليهم زال هذا الاسم عنهم وقوله ﵇ لا يتم بعد الحلم تعليم شريعة لا لغة يعني أنه إذا احتلم لم تجر عليه أحكام الصغار والمعنى وآتوا اليتامى أموالهم بعد

{ وآتوا اليتامى أموالهم } “Yetimlere mallarını verin”, yani babaları ölüp de onlardan ayrı ve tek başına kalanlara. Yetm (يُتْم), yalnız ve tek başına kalmak demektir; nitekim eşi benzeri bulunmayan inciye de 'ed-dürretü'l-yetîme' denir. İnsanlarda yetimliğin baba tarafından, hayvanlarda ise anne tarafından olduğu da söylenmiştir. Bu ismin hakkı, babalardan ayrı ve tek kalma manası sürdüğü için küçüklere de büyüklere de verilmesidir; ancak erkeklik çağına ulaşmadan önceki kimselere bu ismin verilmesi galip gelmiştir. Kendilerine bakacak ve onları gözetecek bir vasiden müstağni hale geldiklerinde ise bu isim üzerlerinden kalkar. Aleyhisselâm'ın “Buluğdan sonra yetimlik yoktur” buyruğu, lügat değil şeriat öğretisidir; yani kişi ihtilam olup buluğa erdiğinde artık ona küçüklerin hükümleri uygulanmaz demektir. Anlamı ise: Yetimlere mallarını

1680. Metin

البلوغ وسماهم يتامى لقرب عهدهم إذا بلغوا بالصغر وفيه إشارة إلى أن لا يؤخر دفع أموالهم إليهم عن حد البلوغ أن أونس منهم الرشد وأن يؤتوها قبل أن يزول عنهم اسم اليتامى والصغار {وَلاَ تَتَبَدَّلُواْ الخبيث بالطيب} ولا تستبدلوا الحرام وهو مال اليتامى بالحلال وهو مالكم أو لاتستبدلوا الأمر الخبيث وهو اختزال أموال اليتامى بالأمر الطيب وهو حفظها والتورع عنها والتفعل بمعنى الاستفعال غير عزيز ومنه التعجل بمعنى الاستعجال {وَلاَ تَأْكُلُواْ أموالهم إلى أموالكم} إلى متعلقة بمحذوف وهو في موضع الحال أي مضافة إلى أموالكم المعنى ولا تضموها إليها فى الإنفاق حتى لاتفرقوا بين أموالكم وأموالهم قلة مبالاة بمالا يحل لكم وتسوية بينه وبن الحلال {إنّهُ} إن أكلها {كَانَ حُوباً كَبِيراً} ذنبا عظيما

buluğa erdikten sonra verin [demektir]. Buluğa erdiklerinde, küçüklük dönemlerine olan yakınlıklarından dolayı onlara yetimler demiştir. Bunda, kendilerinde bir olgunlaşma görüldüğü takdirde mallarının kendilerine verilmesinin buluğ sınırından sonraya ertelenmemesine ve henüz yetim ve küçük ismi üzerlerinden kalkmadan mallarının kendilerine verilmesine bir işaret vardır. { وَلاَ تَتَبَدَّلُواْ الخبيث بالطيب } “Temiz olanı pis olanla değiştirmeyin”; haram olan yetim malını, helal olan kendi malınızla değiştirmeyin. Yahut yetim mallarını gasbedip almak gibi kötü ve çirkin bir işi, onları koruyup onlardan sakınmak gibi güzel ve temiz bir işle değiştirmeyin. Tef'îl (تَفَعُّل) kalıbının istif'âl (اِسْتِفْعَال) manasında gelmesi az rastlanan bir durum değildir; nitekim teaccül (تعجّل) kelimesi isti'câl (استعجال: acele istemek) anlamındadır. { وَلاَ تَأْكُلُواْ أموالهم إلى أموالكم } “Onların mallarını kendi mallarınıza [katarak] yemeyin.” 'İlâ' (إلى) harfi mahzûf bir kelimeye taalluk etmekte olup hal konumundadır; yani “mallarınıza eklenmiş olarak” demektir. Manası şudur: Harcamada yetimlerin mallarını kendi mallarınıza katmayın ki, size helal olmayan şeye aldırış etmeyip onu helal olanla bir tutarak kendi mallarınızla onların mallarını birbirinden ayırt etmez hale gelmeyesiniz. { إنّهُ } Şüphesiz bu malları yemek, { كَانَ حُوباً كَبِيراً } “büyük bir günahtır”.

1681. Metin

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا (٣)

{ وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا } “Eğer yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, size helal olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder nikâhlayın. Şayet adaleti gözetemeyeceğinizden endişe ederseniz, bir taneyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Bu, haksızlık edip adaletten sapmamanız için en uygun olanıdır.” (3)

1682. Metin

{وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ} أي لا تعدلوا أقسط أي عدل {فِى اليتامى} يقال للإناث اليتامى كما يقال للذكور وهو جمع يتيمة ويتيم وأما أيتام فجمع يتيم لا غير {فانكحوا مَا طَابَ لَكُمْ} ما حل لكم {من النساء} لأن منهن ما حرم الله

{ وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ } “Eğer adil davranamamaktan korkarsanız”; yani adalet gösterememekten [korkarsanız]. Aksata (أقسط), adaletli oldu demektir. { فِى اليتامى } “Yetimler hakkında”; 'yetâmâ' lafzı erkekler için kullanıldığı gibi kadınlar için de kullanılır; zira hem 'yetîme'nin hem de 'yetîm'in çoğuludur. 'Eytâm' ise sadece 'yetîm'in çoğuludur. { فانكحوا مَا طَابَ لَكُمْ } “Size hoş ve helal olanları nikâhlayın”; yani size helal olanları, { من النساء } “kadınlardan”; çünkü kadınlardan bazısı Allah'ın haram kıldığı kimselerdir,

1683. Metin

النساء (٣ _ ٤)

en-Nisâ (3-4)

1684. Metin

كاللاتى فى آية التحريم وقيل ماذهابا إلى الصفة لأن ما يجئ في صفات من يعقل فكأنه قيل الطيبات من النساء ولأن الإناث من العقلاء يجرين مجرى غير العقلاء ومنه قوله تعالى {أو ما ملكت أيمانكم} قبل كانوا لا يتحرجون من الزنا ويتحرجون من ولاية اليتامى فقيل إن خفتم الجور في حق اليتامى فخافوا الزنا فانكحوا ما حل لكم من النساء ولا تحوموا حول المحرمات اوكانوا يتحرجون من الولاية في أموال اليتامى ولا يتحرجون من الاستكثار من النسار مع أن الجور يقع بينهن إذا كثرن فكأنه قيل إذا تحرجتم من هذا فتحرجوا من ذلك وقيل وإن خفتم أن لا تقسطوا في نكاح اليتامى فانكحوا من البالغات يقال طابت الثمرة

tıpkı tahrim ayetinde geçenler gibi. Bir görüşe göre, sıfata delalet etmesi sebebiyle 'mâ' (ما) lafzı kullanılmıştır; zira 'mâ', akıl sahiplerinin sıfatları için kullanılır. Sanki “kadınların temiz ve helal olanları” denilmiş gibidir. Ayrıca akıl sahibi dişiler kimi durumlarda gayriakil (akılsız) varlıklar gibi değerlendirilir; nitekim Allah Teâlâ'nın { أو ما ملكت أيمانكم } “Yahut sahip olduğunuz cariyeler” kavli de böyledir. Denildi ki: Cahiliye ehli zinadan çekinmez, fakat yetimlerin velayetini almaktan çekinirdi. Bunun üzerine: “Eğer yetimlerin hakkında haksızlık yapmaktan korkuyorsanız, zinadan da korkun; kadınlardan size helal olanları nikâhlayın ve haram olanların etrafında dolaşmayın” denildi. Yahut onlar yetim malları üzerindeki velayetten çekinir, ancak kadınlarla çokça evlenmekten çekinmezlerdi; halbuki kadınlar çoğaldığında aralarında haksızlık vuku bulur. Sanki: “Bundan çekindiğiniz gibi, ondan da çekinin” denilmiştir. Bir diğer görüşe göre: “Şayet yetim kızlarla evlendiğinizde adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, büluğ çağına ermiş diğer kadınlarla evlenin” [demektir]. Nitekim meyve olgunlaştığında 'tâbeti's-semerah' (طابت الثمرة) denir;

1685. Metin

أي أدركت {مثنى وثلاث وَرُبَاعَ} نكرات وإنما منعت الصرف للعدل والوصف وعليه دل كلام سيبويه ومجلهن النصب على الحال من النساء أو مما طاب تقديره فانكحوا الطيات لكم معدودات هذا العدد ثنتين ثنتين وثلاثاً ثلاثا وأربعا أربعا فإن قالت الذي أطلق للناكح في الجمع أن يجمع بين اثنتين أو ثلاث أو أربع فما معنى التكرير في مثنى وثلاث ورباع قلت الخطاب للجميع فوجب التكرير ليصيب كل ناكح يريد الجمع ما أراد من العدد الذي أطلق له كما تقول للجماعة اقتسموا هذا المال وهو ألف درهم درهمين درهمين وثلاثة ثلاثة وأربعة أربعة ولو أفردت لم يكن له معنى وجئ بالواو لتدل على تجويز الجمع بين الفرق ولو جئ بأو مكانها لذهب معنى التجويز {فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ} بين هذه الأعداد {فواحدة} فالزموا أو فاختاروا واحدة {أَوْ مَا مَلَكَتْ أيمانكم} سوّى في اليسر بين الحرة الواحدة وبين الإماء من غير حصر {ذلك} إشارة إلى اختيار الواحدة والتسري {أدنى أَلاَّ تَعُولُواْ} أقرب من أن لا تميلوا أو لا تجوروا يقال علا الميزان عولاً إذا مال وعال الحاكم في حكمه إذا جار ويحكى عن الشافعى ﵀ نه فسر أن لا تعولوا أن لا تكثر عيالكم واعترضوا عليه بأنه يقال أعال يعيل إذا كثر عياله وأجيب بأن يجعل من قولك عال الرجل عياله يعولهم كقولك مانهم يمونهم إذا أنفق عليهم لأن من كثر عياله لزمه أن يعولهم وفي ذلك ما يصعب عليه المحافظة على حدود الورع وكسب الحلال وكلام مثله من أعلام العلم حفيق بالحمل على السداد وأن لا يظن به تحريف تعيلوا إلى تعولوا كأنه سلك في تفسير هذه الكلمة طريقة الكنايات

yani olgunlaştı demektir. { مثنى وثلاث وَرُبَاعَ } “İkişer, üçer ve dörder” kelimeleri nekredir; adl (kalıp değişimi) ve vasıf sebebiyle gayrimunsarıf (tenvinsiz) kılınmışlardır ve Sîbeveyh'in sözü de buna delalet eder. İrabtaki konumları ise kadınlardan veya 'mâ tâbe' ifadesinden hal olarak mansub olmalarıdır. Takdiri şöyledir: “Size helal ve temiz olan kadınları, bu sayı ile sayılmış olarak ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder nikâhlayın.” Şayet: “Nikâhlanacak kişiye birden fazla kadınla evlenmede izin verilen sayı iki, üç veya dörttür; öyleyse mesnâ, sülâse ve rubâ' kelimelerindeki bu tekrarlamanın anlamı nedir?” dersen, derim ki: Hitap bütün insan topluluğunadır; bu sebeple, evlenmek isteyip de birden fazla kadını nikâhlamak arzusunda olan her bir kimsenin kendisine izin verilen sayıya ulaşabilmesi için tekrar zorunlu olmuştur. Nitekim bir topluluğa: “Şu bin dirhem olan parayı ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder aranızda taksim edin” demen gibidir. Eğer tekil olarak getirilseydi bu mana anlaşılmazdı. Ayrıca gruplar arasındaki tercihin caiz olduğunu göstermek için 'vav' getirilmiştir; eğer onun yerine 'ev' (veya) getirilseydi bu cevaz manası kaybolurdu. { فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ } Bu sayılar arasında “adaleti sağlayamamaktan korkarsanız”, { فواحدة } “o vakit bir taneyle [yetinin]”; yani bir taneye bağlanın veya bir taneyi seçin, { أَوْ مَا مَلَكَتْ أيمانكم } “yahut elinizin altındaki cariyelerle [yetinin]”. Kolaylık bakımından tek bir hür kadın ile sınırlama olmaksızın cariyeleri bir tutmuştur. { ذلك } Bu [hüküm], tek kadını seçmeye ve cariye edinmeye bir işarettir. { أدنى أَلاَّ تَعُولُواْ } “Haksızlık etmemenize en yakın olanıdır”; yani meyletmemenize veya zulmetmemenize en uygun olanıdır. Terazi saptığında 'āle'l-mîzânu avlen' (عَالَ الميزان عَوْلاً), hâkim hükmünde zulmettiğinde ise 'āle'l-hâkimu fî hukmihî' (عَالَ الحاكم في حكمه) denir. Şâfiî rahmetullâhi aleyh'ten bu ifadenin “ailenizin çoğalmaması” şeklinde tefsir edildiği rivayet edilmiştir. Ancak bu yoruma, kişinin ailesi çoğaldığında 'e'âle yu'îlü' (أَعَالَ يُعِيلُ) denildiği ileri sürülerek itiraz edilmiştir. Buna şöyle cevap verilmiştir: Bu durum, kişinin ailesine harcama yapması anlamındaki 'āle'r-raculü ıyâlehû ye'ûlühüm' (عَالَ الرجل عياله يعولهم) kullanımından alınmadır; tıpkı 'mânehüm yemûnuhüm' denilmesi gibi. Zira ailesi çoğalan kimsenin onlara bakması (harcama yapması) zorunlu olur ve bu durumda takva sınırlarını korumak ve helal kazanç elde etmek ona zorlaşır. İlim önderlerinden olan onun gibi bir zatın sözü, isabete yorulmaya ve hakkında 'ta'ûlû' kelimesini 'tu'îlû' şeklinde tahrif ettiği zannına kapılmamaya layıktır; sanki o bu kelimenin tefsirinde kinaye yolunu tutmuştur.

1686. Metin

وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا (٤)

{ وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا } “Kadınlara mehirlerini gönül rızasıyla (bir bağış olarak) verin. Şayet onlar kendi arzularıyla mehirden bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle ve rahatça yiyin.” (4)

1687. Metin

{وآتوا النساء صدقاتهن} مهورهن {نِحْلَةً} من نحله كذا إذا أعطاه إياه ووهبه له عن طيبة من نفسه نحلة ونحلاً وانتصابها على المصدر لأن النحلة والإيتاء بمعنلا الإعطاء فكأنه قال وانحلوا النساء صدقاتهن نحلة أي أعطوهن مهورهن عن طيبة أنفسكم أو على الحال من المخاطبين أي

{ وآتوا النساء صدقاتهن } “Kadınlara mehirlerini verin”, { نِحْلَةً } “gönül rızasıyla [verin]”. Bir kimse diğerine içinden gelerek ve gönül hoşluğuyla bir şey verip bağışladığında 'nahalehû kezâ nihleten ve nihlen' (نحله كذا نحلة ونحلاً) denir. Buradaki nasb durumu masdar olmasındandır; çünkü 'nihle' ve 'îtâ' (verme) bağışta bulunma anlamındadır. Sanki: “Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla bağışlayın” denilmiş gibidir; yani mehirlerini gönül rızasıyla kendilerine verin [demektir]. Yahut hitap edilenlerin hali konumundadır; yani,

1688. Metin

آتوهن صدقاتهن ناحلين طيبى النفوس والإعطاء أو من الصدقات أي منحولة معطاة عن طيبة الأنفس وقيل نحلة من الله تعالى عطية من

“onlara mehirlerini içtenlikle, gönül hoşluğuyla ve cömertçe veren kimseler olarak verin” demektir. Veya mehirlerin hali konumundadır; yani “gönül hoşluğuyla bağışlanmış ve hibe edilmiş olarak” [verin]. Bir diğer görüşe göre ise: “Allah Teâlâ'dan bir nihle olarak”, yani O'nun katından bir ihsan ve

1689. Metin

النساء (٤ _ ٦)

en-Nisâ (4-6)

1690. Metin

عنده وتفضلاً منه عليهن وقيل النحلة الملة وفلان ينتحل كذا أي يدين به يعني وآتوهن مهورهن ديانة على أنها مفعول لها والخطاب للأزواج وقيل للأولياء لأنهم كانوا يأخذون مهور بناتهم {فَإِن طِبْنَ لَكُمْ} للأزواج {عَن شيء منه} أى من الصداق اذهو في معنى الصدقات {نَفْساً} تمييز وتوحيدها لأن الغرض بيان الجنس والواحد يدل عليه والمعنى فإن وهبن لكم شيئاً من الصدقات وتجافت عنه نفوسهن طيبات غير مخبثات بما يضطرهن إليه الهبة من شكاسة أخلاقكم وسوء معاشرتكم وفي الآية دليل على ضيق المسلك في ذلك ووجوب الاحتياط حيث بنى الشرط على طيب النفس فقيل فإن طبن لكم عن شيء منه نفساً ولم يقل فإن وهبن لكم إعلاماً بأن المراعي هو تجافي نفسها عن الموهوب طيبة {فَكُلُوهُ} الهاء يعود على شيء {هَنِيئَاً} لا إثم فيه {مَّرِيئاً} لا داء فيه فسرهما النبي ﵇ أو هنيئاً في الدنيا بلا مطالبة مريئا فى العقبى لا تبعة وهما صفتان من هنؤ الطعام ومرؤ إذا كان سائغاً لا تنغيص فيه وهما وصف مصدر أي أكلاً هنيئاً مريئاً أو حال من الضمير أى كلوه وهو هنى مرئ وهذه عبارة عن المبالغة في الإباحة وإزالة التبعة هنياً مرياً بغير همز يزيد وكذا حمزة في الوقف وهمزهما الباقون وعن علي رضى الله عنه إذا اشتكى أحدكم شيئاً فليسأل امرأته ثلاثة دراهم من صداقها ثم ليشتر بها عسلاً فليشر به بماء السماء فيجمع الله له هنيئاً ومريئاً وشفاء ومباركا

kadınlara bir lütuf olarak [verilmiştir]. Nihle'nin 'din/millet' manasına geldiği de söylenmiştir; nitekim 'fülânün yentehilü kezâ' denildiğinde o dine inanıyor demektir. Yani: “Onlara mehirlerini dinin bir gereği olarak verin” [demektir ki], bu takdirde mef'ûlün leh (gerekçe bildiren tümleç) olur. Hitap kocalara yöneliktir; kızlarının mehirlerini aldıkları için velilere yönelik olduğu da söylenmiştir. { فَإِن طِبْنَ لَكُمْ } “Şayet onlar sizin için [gönül rızası gösterirlerse]” yani kocalar için, { عَن شيء منه } “ondan bir şeyi”, yani mehirden bir şeyi; zira tekil olan sadak (صداق) çoğul olan sadukāt (صدقات) manasındadır. { نَفْساً } “Gönül hoşluğuyla” lafzı temyizdir; tekil gelmesi ise maksadın cins bildirmek olması ve tekilin de cinse delalet etmesindendir. Anlamı şudur: Şayet kadınlar mehirlerinden bir kısmını size bağışlarsa ve kötü ahlakınız ile kötü muamelenizin onları bu bağışa mecbur bırakması sebebiyle kalpleri kırılmaksızın, tamamen içten gelerek ve gönül rızasıyla bundan vazgeçerlerse... Ayette, bu konudaki tutumun ne kadar hassas olduğuna ve ihtiyatın gerekliliğine delil vardır; zira şart gönül hoşluğuna bağlanmış ve “Şayet onlar bundan bir kısmını gönül hoşluğuyla bağışlarlarsa” denilmiş, sırf “bağışlarlarsa” denilmemiştir. Bu da gözetilmesi gereken esas şeyin, kadının içinden gelerek ve gönül rızasıyla bağışlanan şeyden vazgeçmesi olduğunu bildirmek içindir. { فَكُلُوهُ } “Onu yiyin”; zamir 'şey' kelimesine döner. { هَنِيئَاً } Günahı olmaksızın, { مَّرِيئاً } hastalığa yol açmaksızın [yiyin]. Peygamber aleyhisselâm bu iki kelimeyi böyle açıklamıştır. Yahut dünyada hesapsız ve talebsiz olarak 'henîen', ahirette ise sorumluluğu ve azabı olmaksızın 'merîen' demektir. Her iki kelime de yiyeceğin boğaza takılmadan, sıkıntı vermeksizin afiyetle yenmesi anlamındaki 'hene'e' (هنؤ) ve 'mera'e' (مرؤ) fiillerinden türemiş sıfatlardır. Bunlar mahzûf masdarın sıfatıdır; yani “afiyet ve kolaylıkla bir yiyişle yiyin” demektir. Yahut zamirden haldir; yani “o afiyetli ve sindirimi kolay olduğu halde yiyin” manasındadır. Bu ifade, mübah kılmanın ve sorumluluğu kaldırmanın mübalağalı bir anlatımıdır. Yezîd kıraatinde ve Hamza'nın vakıf halinde hemzesiz olarak (هنياً مرياً) okunmuş, diğerleri ise hemzeyle okumuştur. Hz. Ali radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir: “Birinizin bir rahatsızlığı olduğunda eşinden mehrinden üç dirhem istesin, sonra onunla bal satın alsın ve onu yağmur suyu ile içsin; böylece Allah onun için hem afiyeti (henîen), hem kolaylığı (merîen), hem şifayı hem de bereketi bir araya getirmiş olur.”

1691. Metin

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا (٥)

{ وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا } “Allah'ın sizin için bir geçim vesilesi kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (savurganlara) vermeyin. Onları bu mallarla rızıklandırın, giydirin ve onlara güzel, tatlı sözler söyleyin.” (5)

1692. Metin

{وَلاَ تُؤْتُواْ السفهاء} المبذرين أموالهم الذين ينفقونها فيما لا ينبغي ولا قدرة لهم على إصلاحها وتثميرها والتصرف فيها والخطاب للأولياء وأضاف إلى الأوليساء أموال السفهاء بقوله {أموالكم} لأنهم يلونها

{ وَلاَ تُؤْتُواْ السفهاء } “Aklı ermezlere vermeyin”; yani mallarını saçıp savuran, harcanmaması gereken yerlere harcayan, malı ıslah etme, nemalandırma ve tasarruf etme yeteneği olmayan kimselere [vermeyin]. Hitap velileredir. { أموالكم } “Mallarınızı” diyerek aklı ermezlerin mallarını velilere nispet etmiştir; zira onlar bu malları yönetmekte

1693. Metin

ويمسكونها {التي جَعَلَ الله لَكُمْ قياما} أي قواماً لأبدائكم ومعاشا لأهلكم وأولادكم فيما بمعنى قياماً نافع وشامي كما جاء عوذا بمعنى عياذا وأصل قيام قوام فجعلت الواو ياء لانكسار ما قبلها وكان السلف يقولون المال سلاح المؤمن ولأن أترك ما لا يحاسبني الله عليه خير من أن أحتاج إلى الناس وعن سفيان وكان له بضاعة يقلبها لولاها لتمندل بى بنوا العباس {وارزقوهم فِيهَا} واجعلوها مكاناً لرزقهم بأن تنجروا فيها وتربحوا حتى تكون نفقتهم من الأرباح لامن صلب المال فيأكلها الإنفاق {واكسوهم وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفاً} قال ابن جريج عدة جميلة إن صلحتم ورشدتم سلمنا إليكم أموالكم وكل ما سكنت إليه النفس الحسنة عقلاً أو شرعاً من قول أو عمل فهو معروف وما أنكرته لقبحه فهو منكر

ve ellerinde tutmaktadırlar. { التي جَعَلَ الله لَكُمْ قياما } “Allah'ın sizin için bir geçim kaynağı kıldığı”; yani bedenleriniz için bir dayanak, aileniz ve çocuklarınız için bir geçim vesilesi kıldığı [malları]. Nâfi' ve Şâm kıraatinde 'kıyâmen' anlamında (قِيَمًا) şeklinde okunmuştur; nitekim 'ıyâzen' anlamında 'ıvezen' gelmesi gibidir. 'Kıyâm' kelimesinin aslı 'kıvâm'dır; kendisinden önceki harfin kesreli olması sebebiyle 'vav' harfi 'ye'ye dönüştürülmüştür. Selef şöyle derdi: “Mal, müminin silahıdır; Allah'ın beni hesaba çekmeyeceği bir mal bırakmam, insanlara muhtaç olmamdan daha hayırlıdır.” Süfyân'dan rivayet edildiğine göre, onun çevirip işlettiği bir miktar ticari malı vardı ve şöyle derdi: “Eğer bu mal olmasaydı Abbâsoğulları beni mendil gibi kullanırdı.” { وارزقوهم فِيهَا } “Onları bu mallarla rızıklandırın”; o malı onlar için bir rızık yeri kılın; şöyle ki onunla ticaret yapıp kâr elde edin, ta ki onların nafakaları anamalın kendisinden değil, kârlardan karşılansın ve harcamalar o malı tüketip bitirmesin. { واكسوهم وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفاً } “Onları giydirin ve onlara güzel, tatlı sözler söyleyin.” İbn Cüreyc der ki: “Eğer ıslah olur ve olgunlaşırsanız mallarınızı size teslim ederiz” şeklinde güzel bir vaadde bulunun. Aklın veya şeriatın güzel kabul ettiği, nefsin yatıştığı her söz veya fiil 'ma'ruf'tur; çirkinliğinden ötürü yadırgadığı şey ise 'münker'dir.

1694. Metin

وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا (٦)

{ وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا } “Yetimleri nikâh çağına gelene kadar deneyin. Eğer kendilerinde bir olgunlaşma görürseniz mallarını hemen kendilerine teslim edin. Büyüyecekler de ellerimizden alacaklar diye o malları israf ile tez elden yemeyin. Zengin olan iffetli davransın (yetim malına el sürmesin); fakir olan ise meşru ölçüde yesin. Mallarını kendilerine teslim ettiğinizde ise onlara karşı şahit tutun. Hesap sorucu olarak Allah yeter!” (6)

1695. Metin

{وابتلوا اليتامى} واختبروا عقولهم وذوقوا أحوالهم ومعرفتهم بالتصرف قبل البلوغ فالابتلاء عندنا أن يدفع إليه ما يتصرف فيه حتى

{ وابتلوا اليتامى } “Yetimleri deneyin”; buluğdan önce onların akıllarını sınayın, durumlarını ve tasarruf kabiliyetlerini tecrübe edin. Bize göre deneme, yetimin eline tasarrufta bulunacağı bir mal verilmesidir; ta ki

1696. Metin

النساء (٦ _ ٧)

en-Nisâ (6-7)

1697. Metin

تتبين حاله فيما يجئ منه وفيه دليل على جواز إذن الصبي العاقل في التجارة {حتى إِذَا بَلَغُواْ النّكَاحَ} أى الحلم لأنه يصلح للنكاح عند ولطلب ما هو مقصود به وهو التولد {فَإنْ آنَسْتُم مِّنْهُمْ} تبينتم {رَشَدًا} هداية في التصرفات وصلاحاً في المعاملات {فادفعوا إِلَيْهِمْ أموالهم} من غير تأخير عن حد البلوغ ونظم هذا الكلام أن ما بعد حتى إلى فادفعوا إِلَيْهِمْ أموالهم جعل غاية للابتلاء وهي حتى التي تقع بعدها الجمل كالتي في قوله حتى ماء دجلة أشكل والجملة الواقعة بعدها جملة شرطية لأن إذا متضمنة معنى الشرط وفعل الشرط

onun neler yapabileceği, kabiliyeti ortaya çıksın. Bunda, temyiz kudretine sahip akıllı çocuğa ticaret yapması için izin verilmesinin caiz olduğuna delil vardır. { حتى إِذَا بَلَغُواْ النّكَاحَ } “Nihayet nikâh çağına vardıklarında”; yani ihtilam çağına eriştiklerinde. Zira kişi bu yaşta evliliğe ve evlilikten maksat olan üremeyi talep etmeye elverişli hale gelir. { فَإنْ آنَسْتُم مِّنْهُمْ } “Eğer onlarda görürseniz”; yani açıkça tespit ederseniz, { رَشَدًا } “bir rüşd (olgunluk)”; tasarruflarda doğruyu bulma ve muamelelerde ıslah kabiliyeti [görürseniz], { فادفعوا إِلَيْهِمْ أموالهم } “mallarını hemen kendilerine teslim edin”, buluğ sınırından öteye geciktirmeksizin. Bu sözün tertibi şöyledir: 'Hattâ'dan itibaren “mallarını hemen kendilerine teslim edin” ifadesine kadar olan kısım, denemenin nihai gayesi kılınmıştır. Bu 'hattâ', sonrasına cümlelerin geldiği türdendir; tıpkı “Hattâ mâü Diclete eşkel” sözündeki gibi. Ondan sonra gelen cümle ise şart cümlesidir; çünkü 'izâ' şart manasını içermektedir ve şart fiili de

1698. Metin

بلغوا النكاح وقوله فإن آنستم منهم رشداً فادفعوا إليهم أموالهم جملة من شرط وجزاء واقعة جواباً للشرط الأول الذي هو إذا بلغوا النكاح فكأنه قيل وابتلوا اليتامى إلى وقت بلوغهم واستحقاقهم دفع أموالهم اليهم شرط إيناس الرشد منهم وتنكير الرشد يفيد أن المراد رشد مخصوص وهو الرشد في التصرف والتجارة أو يفيد التقليل أي طرفاً من الرشد حتى لا ينتظر به تمام الرشد وهو دليل لأبى حنيفة ﵀ في دفع المال عند بلوغ خمس وعشرين سنة {وَلاَ تَأْكُلُوهَا إِسْرَافاً وَبِدَاراً أَن يَكْبَرُواْ} ولا تأكلوها مسرفين ومبادرين كبرهم فاسرافا وبدارا مصدران فى موضع الحال وأن يكبروا فى موضع المصدر منصوب الموضع ببدارا ويجوز أن يكونا مفعولاً لهما أي لإسرافكم ومبادرتكم كبرهم تفرطون في إنفاقها وتقولون ننفق فيما نشتهي قبل أن يكبر اليتامى فينتزعوها من أيدينا {وَمَن كَانَ غَنِيّاً فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَن كَانَ فَقِيراً فَلْيَأْكُلْ بالمعروف} قسم الأمر بين أن يكون الوصي غنياً وبين أن يكون فقيرا فالغنى يستعفف من أكلها أي يحترز من أكل مال اليتيم واستعف أبلغ من عف كأنه طالب زيادة العفة والفقير يأكل قوتاً مقدراً محتاطاً في أكله عن إبراهيم ما سد الجوعة ووارى العورة {فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أموالهم فَأَشْهِدُواْ عَلَيْهِمْ} بأنهم تسلموها وقبضوها دفعاً للتجاحد وتفادياً عن توجه اليمين عليكم عند التخاصم والتناكر {وكفى بالله حَسِيباً} محاسباً فعليكم بالتصادق وإياكم والكاذب أو هو راجع إلى قوله فليأكل بالمعروف أي ولا يسرف فإن الله يحاسبه عليه ويجازيه به وفاعل كفى لفظة الله والباء زائدة وكفى يتعدى إلى مفعولين دليله فسيكفيكهم الله

“nikâh çağına vardıklarında” ifadesidir. { فإن آنستم منهم رشداً فادفعوا إليهم أموالهم } “Eğer kendilerinde bir olgunlaşma görürseniz mallarını hemen kendilerine teslim edin” sözü ise, ilk şart olan “nikâh çağına vardıklarında” ifadesinin cevabı olarak yer alan bir şart ve ceza cümlesidir. Sanki şöyle denilmiştir: “Yetimleri, buluğ çağına ermelerine ve kendilerinde olgunluk görülmesi şartıyla mallarının kendilerine verilmesini hak edecekleri vakte kadar deneyin.” 'Rüşd' kelimesinin nekre (belirsiz) gelmesi, kastedilenin özel bir rüşd olduğunu, yani tasarruf ve ticaretteki olgunluk olduğunu ifade eder; yahut azlığı bildirir; yani tam bir olgunluk beklenmeksizin rüşdden bir pay görülmesi yeterlidir. Bu da Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh'in yirmi beş yaşına ulaşıldığında malın teslim edileceği yönündeki görüşüne bir delildir. { وَلاَ تَأْكُلُوهَا إِسْرَافاً وَبِدَاراً أَن يَكْبَرُواْ } “Büyüyecekler diye o malları israf ile tez elden yemeyin.” Yani israf ediciler ve onların büyümesine acele ediciler olarak onları yemeyin. 'İsrâfen' ve 'bidâren' kelimeleri hal konumunda masdarlardır. 'En yekberû' ifadesi ise masdar konumunda olup 'bidâren' lafzı ile mansubdur. Bu ikisinin mef'ûlün leh (gerekçe bildiren tümleç) olması da caizdir; yani israfınızdan ve onların büyümesinden önce davranma telaşınızdan ötürü onların mallarını harcamada haddi aşıp: “Yetimler büyüyüp de bu malları elimizden almadan önce dilediğimiz gibi harcayalım” dersiniz. { وَمَن كَانَ غَنِيّاً فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَن كَانَ فَقِيراً فَلْيَأْكُلْ بالمعروف } “Zengin olan iffetli davransın; fakir olan ise meşru ölçüde yesin.” Hükmü, vasinin zengin olması ile fakir olması arasında taksim etmiştir. Zengin olan o malı yemekten kaçınır, yani yetim malını yemekten titizlikle sakınır. 'İste'affe' lafzı 'affe'den daha mübalağalıdır; sanki iffetin fazlasını talep etmektedir. Fakir olan ise tedbirli davranarak meşru ölçüde belirli bir azık yer. İbrâhim [en-Nehaî]'den: “Açlığı giderecek ve avret yerini örtecek kadar yer” rivayeti gelmiştir. { فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أموالهم فَأَشْهِدُواْ عَلَيْهِمْ } “Mallarını kendilerine teslim ettiğinizde ise onlara karşı şahit tutun”; inkârı önlemek ve çekişme ya da inkâr anında üzerinize yemin düşmesinden sakınmak için malları teslim aldıklarına dair şahit bulundurun. { وكفى بالله حَسِيباً } “Hesap sorucu olarak Allah yeter!” O her şeyi hesap edendir; öyleyse dürüst davranın ve yalandan sakının. Yahut bu cümle “meşru ölçüde yesin” kavline racidir; yani “israf etmesin, zira Allah onun hesabını sorar ve karşılığını verir” demektir. 'Kefâ' fiilinin faili 'Allah' lafzıdır, başındaki 'be' ise zâiddir (harf-i cerr-i zâid). 'Kefâ' fiili iki mef'ûl alır; nitekim { فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ } ayeti buna delildir.

1699. Metin

لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا (٧)

{ لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا } “Ana-babanın ve akrabaların geride bıraktıklarından erkekler için bir pay vardır; ana-babanın ve akrabaların geride bıraktıklarından -az olsun çok olsun- farz kılınmış bir pay olarak kadınlar için de bir pay vardır.” (7)

1700. Metin

{لّلرّجَالِ نَصيِبٌ مّمَّا تَرَكَ الوالدان والأقربون وَلِلنّسَاءِ نَصِيبٌ مّمَّا تَرَكَ الوالدان والأقربون} هم المتوارثون

{ لّلرّجَالِ نَصيِبٌ مّمَّا تَرَكَ الوالدان والأقربون وَلِلنّسَاءِ نَصِيبٌ مّمَّا تَرَكَ الوالدان والأقربون } “Ana-babanın ve yakın akrabanın geride bıraktıklarından erkekler için bir pay vardır; ana-babanın ve yakın akrabanın geride bıraktıklarından kadınlar için de bir pay vardır” [ifadesinde zikredilenler], birbirine mirasçı olan kimselerdir.

1702. Metin

النساء (٧ _ ١١)

en-Nisâ (7-11)

1703. Metin

من ذوي القرابات دون غيرهم {مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ} بدل مما ترك بتكرير العامل والضمير في منه يعود إلى ما ترك {نصيبا} رنصب على الاختصاص بمعنى أعني نصيباً {مّفروضاً} مقطوعاً لابد لهم من يحوزه روي أن أوس بن ثابت ترك امرأته أم كحة وثلاث بنات فزوى ابنا عمه ميراثه عنهن وكان أهل الجاهلية لا يورثون النساء والأطفال ويقولون لا يرث الامن طاعن بالرماح وحاز الغنيمة فجاءت أم كحة إلى رسول الله ﷺ فشكت فقال إرجعي حتى أنظر ما يحدث الله فنزلت الآية فبعث إليهما لا تفرقا من مال أوس شيئاً فإن الله تعالى قد جعل لهن نصيباً ولم يبين حتى يبين فنزلت يوصيكم الله فأعطى أم كحة الثمن والبنات الثلثين والباقي ابني العم

{ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ } “Az olsun çok olsun”; amilin (harf-i cerrin) tekrarıyla 'mimmâ terake' ifadesinden bedeldir. 'Minhu'daki zamir 'mâ terake'ye racidir. { نصيبا } “Bir pay” kelimesi ihtisas üzere nasb edilmiştir; yani “bir payı kastediyorum” demektir. { مّفروضاً } Kesin olarak belirlenmiş, onu elde etmeleri kaçınılmaz olan [bir paydır]. Rivayet edildiğine göre Evs b. Sâbit, geride hanımı Ümmü Kühhe ile üç kız çocuğu bırakarak vefat etti. İki amcaoğlu ise mirası bu kadınlardan kaçırdı. Zira Cahiliye ehli kadınlara ve çocuklara miras vermez: “Yalnızca mızrak sallayan ve ganimet elde eden kimseler miras alabilir” derlerdi. Bunun üzerine Ümmü Kühhe, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip şikâyette bulundu. [Efendimiz]: “Allah'ın ne hüküm indireceğini görene kadar dön” buyurdu ve bu ayet indi. Bunun üzerine [Efendimiz] o iki adama haber gönderip: “Evs'in malından hiçbir şeyi paylaştırmayın; zira Allah Teâlâ onlar için bir pay takdir etti, ancak henüz beyan etmedi, beyan edene kadar bekleyin” dedi. Ardından { يُوصِيكُمُ اللَّهُ } ayeti nazil oldu; böylece Ümmü Kühhe'ye sekizde bir (1/8), kızlara üçte iki (2/3) verdi, kalanı da iki amcaoğluna pay etti.

1704. Metin

وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُولُو الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا (٨)

{ وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُولُو الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا } “Miras taksiminde mirasçı olmayan akrabalar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa, o mirastan onları da rızıklandırın (bir şeyler verin) ve onlara güzel söz söyleyin.” (8)

1705. Metin

{وإذا حضر القسمة} أي قسمة التركة {أولوا القربى} ممن لا يرث {واليتامى والمساكين} من الأجانب {فارزقوهم} فاعطوهم رمنه {مما ترك الوالدان والأقربون} وهو أمر ندب وهو باقٍ لم ينسخ وقيل كان واجباً في الابتداء ثم نسخ بآية الميراث {وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفاً} عذراً جميلاً وعدة حسنة وقيل القول المعروف أن يقولوا لهم حذوا بارك الله عليكم ويستقلوا ما أعطوهم ولا يمنوا عليهم

{ وإذا حضر القسمة } “Taksimde hazır bulunursa”, yani terekenin taksiminde, { أولوا القربى } mirasçı olmayan “akrabalar”, { واليتامى والمساكين } yabancılardan olan “yetimler ve yoksullar”, { فارزقوهم } “onları rızıklandırın”, yani onlara { مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ } “ana-babanın ve akrabaların bıraktığından” bir şeyler verin. Bu, mendub bir emirdir ve geçerliliği devam etmekte olup neshedilmemiştir. Başlangıçta vacip olduğu, daha sonra ise miras ayetiyle neshedildiği de söylenmiştir. { وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفاً } “Onlara güzel söz söyleyin”; yani güzel bir mazeret beyan edin ve tatlı vaadlerde bulunun. Güzel sözün; onlara “Alın, Allah size bereket versin” demeleri, verdikleri şeyi azımsayıp başlarına kakmamaları olduğu da söylenmiştir.

1706. Metin

وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُوا عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا (٩)

{ وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُوا عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا } “Arkalarında güçsüz ve korunmaya muhtaç çocuklar bıraktıkları takdirde onların akıbetinden endişe duyacak olanlar, [yetimler hakkında da aynı şekilde] korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.” (9)

1707. Metin

{وَلْيَخْشَ الذين لَوْ تَرَكُواْ مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرّيَّةً ضعافا خَافُواْ عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُواّ الله وَلْيَقُولُواْ قَوْلاً سديدا} المراد بهم الأوصاء أمروا بأن يشخوا الله فيخافوا على من في حجورهم من اليتامى فيشفقوا عليهم خوفهم على ذريتهم لو تركوهم ضعافاً وأن يقدروا ذلك في أنفسهم ويصوروه حتى لا يجسروا على خلاف

{ وَلْيَخْشَ الذين لَوْ تَرَكُواْ مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرّيَّةً ضعافا خَافُواْ عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُواّ الله وَلْيَقُولُواْ قَوْلاً سديدا } “Arkalarında güçsüz çocuklar bıraktıkları takdirde onlar için endişe edecek olanlar korkup titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.” Bununla vasiler kastedilmektedir. Onlara Allah'tan korkmaları, böylece kendi gözetimleri altındaki yetimler için de, şayet kendileri geride zayıf çocuklar bıraksalardı onlar adına duyacakları endişe gibi endişe edip şefkat göstermeleri, bunu kendi nefislerinde takdir edip canlandırmaları ve böylece şefkat ve merhametin hilafına davranmaya

1708. Metin

الشفقة والرحمة ولو مع ما فى حيزه صله للذين أي وليخش الذين صفتهم وحالهم أنهم لو شارفوا أن يتركوا خلفهم ذرية ضعافاً وذلك عند احتضارهم خافوا عليهم الضياع بعدهم الذهاب كافلهم وجواب لو خافوا والقول السديد من الأوصياء أن يكلموهم كما يكلمون أولادهم بالأدب الحسن والترحيب ويدعوهم بيا بني ويا ولدي

cüret etmemeleri emredilmiştir. 'Lev' (لَوْ) ve onun dahil olduğu kısım 'ellezîne' için sıladır; yani nitelikleri ve durumları, şayet arkalarında zayıf çocuklar bırakacak olsalardı —ki bu ölüm döşeğinde gerçekleşir— kendilerine bakan kimsenin yok olup gitmesi sebebiyle zayi olmalarından endişe edecek olan kimseler [yetimler hakkında da] korkup titresinler! 'Lev'in cevabı 'hâfû'dur. Vasilerin doğru söz söylemesi (kavlen sedîden) ise; çocuklarına hitap ettikleri gibi yetimlere de güzel bir edeple, güler yüzle ve sıcak bir karşılamayla hitap etmeleri, onlara “yavrucuğum”, “oğulcuğum” diye seslenmeleridir.

1709. Metin

إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا (١٠)

{ إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا } “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar pek yakında alevli bir ateşe gireceklerdir.” (10)

1710. Metin

{إِنَّ الذين يَأْكُلُونَ أموال اليتامى ظُلْماً} ظالمين فهو مصدر في موضع الحال {إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ} ملء بطونهم {نَارًا} أي يأكلون ما يجر إلى النار فكأنه نار روي أنه يبعث آكل مال اليتامى يوم القيامة والدخان يخرج من قبره ومن فيه وأذنيه فيعرف الناس أنه كان يأكل مال اليتيم فى الدنيا {وسيصلون} شامى وأبو بكر أى سيدخلون {سَعِيراً} ناراً من النيران مبهمة الوصف

{ إِنَّ الذين يَأْكُلُونَ أموال اليتامى ظُلْماً } “Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler”; yani zalim oldukları halde; zira 'zulmen' kelimesi hal makamında bir masdardır. { إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ } “Karınlarına ancak [ateş] yerler”, yani karınları dolusu [yerler], { نَارًا } “ateş”; yani onları ateşe sürükleyecek şeyleri yerler, dolayısıyla bu sanki bir ateştir. Rivayet edildiğine göre, yetim malı yiyen kimse kıyamet gününde kabrinden, ağzından ve kulaklarından dumanlar çıkarak diriltilir; böylece insanlar onun dünyada iken yetim malı yediğini anlarlar. { وسيصلون } Şâm ve Ebû Bekir kıraatinde [mechûl olarak] okunmuştur; yani “sokulacaklardır”, { سَعِيراً } “alevli bir ateşe”; cehennem ateşlerinden vasfı müphem, dehşetli bir ateşe.

1711. Metin

يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لَا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا (١١)

{ يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلِأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلِأُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لَا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا } “Allah, çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadının payı kadarını tavsiye (ve emr)eder. Eğer çocuklar ikiden fazla kadın iseler, geride bırakılan malın üçte ikisi onlarındır. Şayet bir tek kadın ise, yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birine bıraktığı maldan altıda bir düşer. Çocuğu olmayıp da ona yalnızca ana-babası mirasçı olursa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasına altıda bir düşer. [Bütün bu taksimat], ölenin yapacağı vasiyetten yahut borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş birer farzdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, tam bir hikmet sahibidir.” (11)

1712. Metin

{يوصيكم الله}

{ يوصيكم الله } “Allah size tavsiye (ve emr)eder”

1713. Metin

النساء (١١)

en-Nisâ (11)

1714. Metin

يعهد إليكم ويأمركم {فِى أولادكم} في شأن ميراثهم وهذا إجمال تفصيله {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِ الأنثيين} أي للذكر منهم أي من أولادكم فحذف الراجع إليه لأنه مفهوم كقولهم السمن منوان بدرهم وبدأ يحظ الذكر ولم يقل للأنثيين مثل حظ الذكر أو للأنثى نصف حظ الذكر لفصله كما ضوعف حظه لذلك ولأنهم كانوا يوريون الذكر دون الإناث وهو السبب لورود الآية فقيل كفى الذكور أن ضوعف لهم نصيب الإناث فلايتمادى في حظهن حتى يحرمن مع إدلائهن من القرابة بمثل ما يدلون به والمراد حال الإجتماع إذا اجتمع الذكر والأنثيان كان له سهمان كما أن لهما سهمين وأما في حال الانفراد فالابن بأخذ المال كله والبنتان تأخذان الثلثين والدليل عليه أنه أتبعه حكم الانفراد بقوله {فَإِن كُنَّ نِسَاءً} أي فإن كانت الأولاد نساء خلصاً يعني بناتاً ليس معهن ابن {فَوْقَ اثنتين} خبر ثانٍ لكان أو صفة لنساء أي نساء زائدات على اثنتين {فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ} أي الميت لأن الآية لما كانت في الميراث علم أن التارك هو الميت {وَإِن كَانَتْ واحدة فَلَهَا النصف} أي وإن كانت المولودة منفردةٌ واحدة مدني على كان التامة والنصب أو فوق لقوله فإن كن نساء فإن فلت قد ذكر حكم البنتين في حال اجتماعهما مع الابن وحكم البنات والبنت في حال الانفراد ولم يذكر حكم البنتين في حال الانفراد فماحكمهما قلت حكمهما مختلف فيه فابن عباس رضى الله عنهما نزلهما منزلة الواحدة لا منزلة الجماعة وغيره من الصحابة رضى الله عنهم أعطوهما حكم الجماعة بمقتضى قوله لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِ الأنثيين وذلك لأن من مات وخلف بنتاً وابناً فالثلث للبنت والثلثان للابن فإذا كان الثلث لبنت واحدة كان الثلثان للبنتين ولأنه قال في آخر السورة إِن امرؤ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ وَهُوَ يَرِثُهَا إِن لَّمْ يَكُنْ لَّهَا وَلَدٌ فَإِن كَانَتَا اثنتين فَلَهُمَا الثلثان مِمَّا تَرَكَ والبنتان أمس رحماً بالميت من الأختين فأوجبوا لهما ما أوجب الله للأختين ولم ينقصوا حظهما عن حظ من هو أبعد منهما ولأن البنت لما وجب لها مع أخيها الثلث كان أحرى أن يجب لها الثلث إذا كانت مع أخت مثلها ويكون لأختها معها مثل ما كان يجب لها أيضاً مع أخيها لو انفردت معه فوجب لهما الثلثان وفي الآية دلالة على أن المال كله للذكر إذا لم يكن معه أنثى لأنه جعل للذكر مثل حظ الأنثيين وقد جعل للأنثى

Size ahdeder ve {فِى أولادكم} “çocuklarınız hakkında” yani onların mirası hususunda emreder. Bu bir icmal (özet) olup açıklaması: {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِ الأنثيين} “erkeğe, iki dişinin payı kadar” [şeklindedir]. Yani onlardan, çocuklarınızdan olan erkeğe [iki dişinin payı kadar vardır]. Kendisine dönen zamir, anlaşıldığı için hazfedilmiştir (düşürülmüştür); tıpkı "Yağın iki batmanı bir dirheme" demeleri gibidir. Erkeğin payıyla başlanmış ve onun fazileti sebebiyle "İki kadına bir erkeğin payı kadar" veya "Bir kadına erkeğin payının yarısı kadar" denmemiştir; zira onun payı da bu sebeple katlanmıştır. Bir de onlar, kadınları bırakıp sadece erkekleri mirasçı yapıyorlardı ve ayetin iniş sebebi de budur. Bu sebeple denildi ki: Erkeklere, kadınların payının iki katı verilmiş olması yeterlidir; artık erkekler gibi aynı akrabalık bağıyla bağlı oldukları halde onların payına da el uzatılıp büsbütün mahrum edilmesinler. Bundan kastedilen, birlikte bulunma halidir; bir erkek ile iki kız bir arada bulunduğunda, iki kızın iki hissesi olduğu gibi erkeğin de iki hissesi olur. Tek başlarına bulunma haline gelince; tek oğul malın tamamını alır, iki kız ise üçte ikisini alır. Bunun delili, tek başına bulunma hükmünü hemen ardından şu sözüyle getirmesidir: {فَإِن كُنَّ نِسَاءً} “Eğer [çocuklar] kadınlar iseler” yani çocuklar sırf kadınlardan ibaret olup yanlarında erkek bulunmayan kızlar iseler, {فَوْقَ اثنتين} “ikiden fazla” [ifadesi] kâne fiilinin ikinci haberi veya nisâ kelimesinin sıfatıdır; yani ikiden fazla olan kadınlar iseler, {فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ} “bıraktığının üçte ikisi onlarındır” yani ölenin bıraktığının. Çünkü ayet miras hakkında olduğundan, bırakanın ölen kimse olduğu bilinmektedir. {وَإِن كَانَتْ واحدة فَلَهَا النصف} “Ve eğer [çocuk] tek [bir kız] ise, yarısı onundur” yani doğan çocuk tek bir tane ise. [Arapça kıraatte] kâne-i tâmme oluşuna göre Medine ehline (Medenî kıraate) göre merfu (vâhideh), yahut "kânet nisâen" kavlinden dolayı mansuptur (vâhidaten). Şayet dersen ki: "İki kızın erkek kardeşle birlikte bulunmaları halindeki hükmünü ve tek başlarına olduklarında çok sayıdaki kızlar ile tek kızın hükmünü zikretti; fakat tek başlarına olduklarında iki kızın hükmünü zikretmedi, o halde bu ikisinin hükmü nedir?" Derim ki: Bu ikisinin hükmü ihtilaflıdır. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ onları çok sayıdaki kızların değil, tek kızın konumuna indirmiştir. Ashab-ı Kirâm'dan radıyallâhu anhüm başkaları ise {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِ الأنثيين} “erkeğe iki dişinin payı kadar” kavlinin gereğince onlara çoğul hükmünü vermişlerdir. Çünkü vefat edip geride bir kız ve bir oğul bırakan kimsenin mirasından üçte biri kıza, üçte ikisi ise oğula aittir. Üçte bir tek bir kıza ait olunca, üçte iki de iki kıza ait olur. Ayrıca surenin sonunda şöyle buyurmuştur: {إِن امرؤ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ وَهُوَ يَرِثُهَا إِن لَّمْ يَكُنْ لَّهَا وَلَدٌ فَإِن كَانَتَا اثنتين فَلَهُمَا الثلثان مِمَّا تَرَكَ} “Eğer bir kimse ölür de çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı onundur. Çocuğu yoksa kendisi de ona mirasçı olur. Eğer onlar iki [kız kardeş] iseler, bıraktığının üçte ikisi onlarındır”. İki kız evlat ise ölene iki kız kardeşten daha yakın bir akrabadır; bu sebeple Allah'ın iki kız kardeşe farz kıldığını iki kız evlada da farz kılmışlar ve onların payını kendilerinden daha uzak olanın payından eksiltmemişlerdir. Hem kız evlat, erkek kardeşiyle birlikte olduğunda üçte bir pay almaya hak kazandığına göre, kendisi gibi bir kız kardeşle birlikte olduğunda üçte bir pay alması daha evladır; kardeşi onunla beraber olduğunda erkek kardeşiyle tek başına kalsaydı hak edeceği miktar kadar pay alacaktır; böylece ikisi için üçte iki vacip olmuştur. Bu ayette, beraberinde kız bulunmadığında malın tamamının erkeğe ait olacağına dair de delil vardır; çünkü erkeğe iki dişinin payı kadar pay verilmiştir...

1716. Metin

النصف إذا كانت منفردة فعلم أن للذكر في حال الانفراد ضعف النصف وهو الكل والضمير في {وَلأَبَوَيْهِ} للميت والمراد الأب والأم إلا أنه غلب الذكر {لِكُلِّ واحد مّنْهُمَا السدس} بدل من لأبويه بتكرير العامل وفائدة هذا البدل أنه لو قيل ولأبويه السدس لكان ظاهره اشتراكهما فيه ولو قيل ولأبويه السدسان لأوهم قسمة السدسين عليهما على التسوية وعلى خلافها ولو قيل

“ve li-külli vâhidin min ebeveyhi's-südüs” denilseydi, pekiştirmenin faydası olan 'mücmelden sonra tafsilat getirme' özelliği kaybolurdu. 'Es-Südüs' mübteda, 'li-ebeveyhi' ise onun haberidir; bedel ise açıklama amacıyla ikisinin arasına girmiştir. Hasan-ı Basrî,

1717. Metin

ولكل واحد من أبويه السدس لذهبت فائدة التأكيد وهو التفصيل بعد الإجمال والسدس مبتدأ خبر لأبويه والبدل متوسط بينهما للبيان وقرأ الحسن

es-Süds, er-Rub', es-Sümn ve es-Süls kelimelerini hafifleterek (sükûn ile) okumuştur. { مِمَّا تَرَكَ إن كان له ولد } “Bıraktığı maldan; eğer çocuğu varsa”; bu lafız erkeği de kadını da kapsar. { فَإِن لَّمْ يَكُنْ لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأُِمّهِ الثلث } “Eğer çocuğu yoksa ve ona yalnız ana-babası mirasçı olursa, anasına üçte bir düşer”; yani bıraktığı maldan [üçte bir düşer]. Manası şudur: “Yalnızca ana-babası vâris olursa”; zira ana-baba karı veya kocadan biriyle birlikte vâris olduğunda anneye terekenin tamamının üçte biri değil, eşin payı çıkarıldıktan sonra kalanın üçte biri düşer. Çünkü baba mirasta anneden daha güçlüdür; nitekim ikisi tek başlarına kaldıklarında babanın annenin payının iki katını alması buna delildir. Şayet anneye malın tamamının üçte biri verilseydi, babanın payı annenin payından daha aşağı düşerdi. Zira bir kadın geride kocasını ve ana-babasını bıraksa; kocaya yarım (1/2), anneye tam üçte bir (1/3) ve geriye kalanı da babaya (1/6) verilse, anne iki pay alırken baba bir pay almış olurdu ve böylece hüküm kadının iki erkeğin payı kadar pay alması şekline dönüşürdü. Hamza ve Ali kıraatinde 'li' harfinin kesresine komşuluğundan dolayı hemzenin kesresiyle (فَلِإِمِّهِ) şeklinde okunmuştur. { فَإِن كَانَ لَهُ } “Eğer onun varsa”, yani ölünün, { إخوة فلأمه السدس } “kardeşleri varsa, anasına altıda bir düşer.” Ölünün iki veya daha fazla erkek ya da kız kardeşi olduğunda annesine altıda bir düşer. Kardeş ise [baba varken] miras alamaz; öz, baba bir veya anne bir kardeşler annenin payını düşürme (hacb) hususunda eşittirler. { مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ } “Bir vasiyetten sonra”; bu ifade sadece peşinden gelen hükme değil, daha önce zikredilen miras taksimlerinin tamamına taalluk eder. Sanki: “Bütün bu payların taksimi vasiyetten sonradır” denilmiştir. { يوصي بها } “Yapacağı [vasiyetten]” ifadesini ve sonrasını İbn Kesîr, İbn Âmir, Hammâd ve Yahyâ 'sad' harfinin fethasıyla [mechûl olarak] okumuşlardır. el-A'meş birinci lafızda, Hafs ise ikinci lafızda 'yûresü' kelimesine komşuluğundan ötürü fetha ile, birinci lafızda ise { يُوصِيكُمُ اللَّهُ } ifadesine komşuluğundan ötürü kesre ile okumuştur. Diğer kıraat imamları ise her iki 'sad' harfini kesre ile okumuşlardır; yani “ölünün yapacağı vasiyet” [demektir]. { أَوْ دَيْنٍ } “Yahut borçtan [sonra]”. Buradaki müşkil mesele şudur: Şeriatta borç vasiyetten önce gelir; fakat tilavette vasiyet borçtan önce zikredilmiştir. Cevap şudur: 'Ev' (أَوْ) edatı sıralama (tertip) bildirmez. Görmez misin ki: “Bana Zeyd veya Amr geldi” dediğinde, anlam “İki adamdan biri geldi” demektir. Dolayısıyla { مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ } kavlindeki takdir: “Bu iki şeyden birinden, yani vasiyet veya borçtan sonra” şeklindedir. Şayet bu lafızla söylenmiş olsaydı,

1718. Metin

النساء (١١)

en-Nisâ (11)

1719. Metin

السدس والربع والثمن والثلث بالتخفيف {مِمَّا تَرَكَ إن كان له ولد} وهو يقع على الذكر والأنثى {فَإِن لَّمْ يَكُنْ لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأُِمّهِ الثلث} أي مما ترك والمعنى وورثه أبواه فحسب لأنه إذا ورثه أبواه مع أحد الزوجين كان للأم ثلث ما يبقى بعد إخراج نصيب الزوج لا ثلث ما ترك لأن الأب أقوى من الأم في الإرث بدليل أن له ضعف حظها إذا خلصا فلو ضرب لها الثلث كملا لأدى إلى حظ نصيبه عن نصيبها فإن امرأة لو تركت زوجاً وأبوين فصار للزوج النصف وللأم الثلث والباقي للأب حازت الأم سهمين والأب سهماً واحداً فينقلب الحكم إلى أن يكون للأنثى مثل حظ الذكرين فلأمه بكسر الهمزة حمزة وعلى لمجاروة كسر اللام {فَإِن كَانَ لَهُ} أي للميت {إخوة فلأمه السدس} إذا كانت للميت اثنان منالاخوة والأخوات فصاعدا فلأمه السد والأخ لا يحجب والأعيان والغلات والأخياف فى حجم الأم سواء {مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ} متعلق بما تقدمه من قسمة المواريث كلها لا بما يليه وخدة كأنه قيل قسمة هذه الأنصباء من بعد وصية {يوصي بها} وما بعده بفتح الصاد مكي وشامي وحماد ويحيى وافق الأعشى في الأولى وحفص في الثانية لمجاورة يورث وكسر الاولى لمجاوة ر يؤصيكم الله البقاون بكسر الصادين أي يوصى بها الميت {أَوْ دَيْنٍ} والإشكال أن الدّين مقدم على الوصية في الشرع وقدمت الوصية على الدين في التلاوة والجواب إن أو لا تدل على الترتيب ألا ترى أنك إذا قلت جاءني زيد أو عمرو كان المعنى جاءني أحد الرجلين فكان التقدير في قوله من بعد وصية يؤصى بها أو دين من بعد أحد هذين الشيئين الوصية أو الدين ولو قيل بهذا اللفظ لم

öncelik veya sonralık manası ifade etmezdi. Vasiyetin öne alınmasının hikmeti ise şudur: Vasiyet, karşılıksız bir bağış olması hasebiyle mirasçıların nefislerine ağır gelir; borç ise öyle değildir, zira onun karşılığı alınmıştır ve alacaklıları da onu talep eder. Bu sebeple vasiyetin yerine getirilmesine teşvik etmek ve onu borca benzetmek amacıyla öne geçirilmiştir. { آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ } “Babalarınız ve oğullarınız”; bu ifade mübtedadır, haberi ise { لَا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا } “hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz” cümlesidir. Yani dünya ve ahirette hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz; nitekim bazen insan babasından, bazen de oğlundan daha çok fayda görür. Dolayısıyla miras taksimini kendi görüşünüze ve arzunuza göre değil, Allah'ın belirlediği farzlar üzere yapın. { فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ } “Allah tarafından farz kılınmış bir pay olarak”; bu ifade 'farada' mahzûf fiilinin masdarı olarak mensubdur. { إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا } “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, tam bir hikmet sahibidir”; yarattıklarının maslahatlarını hakkıyla bilendir, takdir ve taksiminde hikmet sahibidir.

1720. Metin

يدر فيه الترتيب بل يجوز تقديم المؤخر وتأخير المقدم كذا هنا وإنما قدمنا الدين على الوصية بقوله ﵇ ألا إن الدّين قبل الوصية ولأنها تشبه الميراث من حيث إنها صلة بلا عوض فكان إخراجها مما يشق على الورثة وكان أداؤها مظنة للتفريط بخلاف الدين فقدمت على الدين ليسارعوا إلى اخراجها مع الدين {آباؤكم} مبتدأ {وَأَبناؤُكُمْ} عطف عليه والخبر {لاَ تَدْرُونَ} وقوله {أَيُّهُم} مبتدأ خبره {أَقْرَبُ لَكُمْ} والجملة فى موضع نصب بتدرون {نَفْعاً} تمييز والمعنى فرض الله الفرائض على ماهو على حكمة ولو وكل ذلك إليكم لم تعلموا أيهم أنفع لكم فوضعتم أنتم الأموال على غير حكمة والتفاوت في السهام بتفاوت المنافع وأنتم لا تدرون تفاوتها فتولى الله ذلك فضلاً

sıralama bilinmez; bilakis sonrakinin öne alınması ve öncekinin sonraya bırakılması caizdir. İşte burada da böyledir. Biz borcu vasiyetin önüne ancak [Peygamber] aleyhisselâm'ın: “Haberiniz olsun ki borç, vasiyetten öncedir” kavli sebebiyle ve bir de vasiyetin ivazsız (karşılıksız) bir bağış olması hasebiyle mirasa benzemesinden ötürü geçirdik. Zira vasiyetin [terekeden] çıkarılması mirasçılara ağır gelmekte ve onun ödenmesi ihmale açık bir durum arz etmektedir; borç ise böyle değildir. Bu sebeple borçla birlikte onu da hemen çıkarıp versinler diye borcun önüne geçirilmiştir. { آبَاؤُكُمْ } “Babalarınız” lafzı mübtedadır; { وَأَبْنَاؤُكُمْ } “ve oğullarınız” ona matuftur. Haberi ise { لَا تَدْرُونَ } “bilemezsiniz” ifadesidir. { أَيُّهُمْ } “hangisinin” sözü mübteda, haberi { أَقْرَبُ لَكُمْ } “size daha yakın [olduğunu]” cümlesidir. Bu cümle, 'tedrûne' fiiliyle nasb mahallindedir. { نَفْعًا } “fayda bakımından” ifadesi temyizdir. Anlamı şudur: Allah farzları hikmet üzerine olan ne ise ona göre farz kılmıştır. Eğer bu iş size bırakılsaydı, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezdiniz ve malları hikmetsizce paylaştırırdınız. Paylardaki farklılık faydaların farklılığına göredir; siz ise bu farklılığı bilemezsiniz. Bu yüzden Allah bir lütuf olarak

1721. Metin

منه ولم يكلها إلى اجتهادكم لعجزكم عن معرفة المقادير وهذه الجملة اعتراضية مؤكدة لا موضع لها من الاعراب {فريضة} نصيب نصب المصدر المؤكد أي فرض ذلك فرضاً {من الله إن الله كان عليما}

bu işi bizzat üstlenmiş ve miktarları bilmekten aciz olduğunuz için onu sizin ictihadınıza bırakmamıştır. Bu cümle, tekit bildiren ve iraptan mahalli olmayan bir itiraziyye (ara) cümlesidir. { فَرِيضَةً } “bir pay olarak”; tekit masdarı olarak mensubdur, yani: “Bunu kesin bir farz olarak farz kıldı” [demektir]. { مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا } “Allah tarafından [farz kılınmış]. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir”

1722. Metin

النساء (١٢)

en-Nisâ (12)

1723. Metin

بالأشياء قبل خلقها {حكيما} فى كل مافرض وقسم من الموابيث وغيرها

şeyleri yaratılmadan önce hakkıyla bilendir; { حَكِيمًا } “tam bir hikmet sahibidir”, farz kıldığı ve paylaştırdığı miraslarda ve diğer her şeyde hikmet sahibidir.

1724. Metin

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِنْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَا أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَارٍّ وَصِيَّةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ (١٢)

{ وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِنْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَا أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَارٍّ وَصِيَّةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ } “Eğer eşlerinizin çocuğu yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, vasiyet ettikleri vasiyetten veya borçtan sonra geride bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, geride bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Şayet çocuğunuz varsa, vasiyet ettiğiniz vasiyetten veya borçtan sonra geride bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer kendisine vâris olunan bir erkek veya kadının çocuğu ve babası bulunmaz (kelâle olur) da onun bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, bunlardan her birine altıda bir düşer. Bundan daha fazla iseler, (mirasçıları) zarara uğratmaksızın, vasiyet edilen vasiyetten veya borçtan sonra üçte bire ortaktırlar. Bunlar Allah tarafından bir vasiyettir. Allah hakkıyla bilendir, ceza vermede acele etmeyendir.”

1725. Metin

{وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أزواجكم} أي زوجاتكم {إِنْ لَّمْ يَكُنْ لَّهُنَّ وَلَدٌ} أي ابن أو بنت {فَإِن كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ} منكم أو من غيركم {فَلَكُمُ الربع مِمَّا تَرَكْنَ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الربع مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُنْ لَّكُمْ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَكُم وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثمن مِمَّا تَرَكْتُم مِّن بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بها أو دين} والواحد والجماعة سواء في الربع والثمن جعل ميراث الزوج ضعف ميراث الزوجة لدلالة قوله للذكر مثل حظ الأُنثيين {وَإِن كَانَ رَجُلٌ} يعني للميت وهو اسم كان {يُورَثُ} من ورث أى يورث منه وهو صفة لرجل {كلالة} خبر كان أي وإن كان رجل موروث منه كلالة أو يورث خبر كان وكلالة حال من الضمير في يورث والكلالة تطلق على من لم يخلف ولداً ولا والدا وعلى من ليس بولد ولا والد من المخلفين وهو في الأصل مصدر بمعنى الكلال وهو ذهاب القوة من الإعياء {أَو امرأة} عطف على رجل {وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ} أي لأم فإن قلت قد تقدم ذكر الرجل والمرأة فلم أفرد الضمير وذكره قلت أما إفراده فلأن أو لأحد الشيئين وأما تذكيره فلأنه يرجع إلى رجل لأنه مذكره مبدوء به أو يرجع إلى أحدهما وهو مذكر {فَلِكُلِّ واحد مّنْهُمَا السدس فَإِن كَانُواْ أَكْثَرَ مِن ذلك} من واحد {فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثلث} لأنهم يستحقون بقرابة الأم وهي لا ترث أكثر من الثلث ولهذا لا يغضل الذكر منهم على الأنثى {مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يوصى بِهَا أَوْ دَيْنٍ} إنما كررت الوصية لاختلاف الموصين فالأول الوالدان والأولاد والثاني الزوجة والثالث الزوج والرابع الكلالة {غَيْرَ مُضَارٍّ} حال أي يوصي بها وهو غير مضار لورثته وذلك بأن يوصي بزيادة على الثلث أو لوارث {وَصِيَّةً مّنَ الله} مصدر مؤكد أي يوصيكم بذلك وصية {والله عليم} ممن جار أو عدل في وصيته {حَلِيمٌ} على الجائر لا يعاجله بالعقوبة وهذا وعيد فإن قلت فأين ذو الحال فيمن قرأ يوصي بها قلت يضمر يوصي فينتصب عن فاعله لأنه لما قيل يوصي بها علم أن ثمّ موصياً كما كان رِجَالٌ فاعل ما يدل عليه يسبح لأنه لما قيل يُسَبّحُ لَهُ علم أن ثم مسبحاً فأضمر يسبح

{وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أزواجكم} “Eşlerinizin geride bıraktıklarının yarısı sizindir” yani zevcelerinizin, {إِنْ لَّمْ يَكُنْ لَّهُنَّ وَلَدٌ} “şayet onların çocuğu yoksa.” Yani bir erkek veya kız çocukları [yoksa]. {فَإِن كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ} “Şayet onların çocuğu varsa” sizden veya bir başkasından, {فَلَكُمُ الربع مِمَّا تَرَكْنَ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الربع مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُنْ لَّكُمْ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَكُم وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثمن مِمَّا تَرَكْتُم مِّن بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بها أو دين} “yaptıkları vasiyetten veya borçtan sonra geride bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktıklarınızın dörtte biri onlarındır. Şayet sizin bir çocuğunuz varsa, yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır.” Tek [eş] ile birden fazla [eş], dörtte bir ve sekizde bir payda eşittir. {للذكر مثل حظ الأُنثيين} “Erkeğe, iki dişinin payı kadar...” sözünün delaleti sebebiyle kocanın mirası, kadının mirasının iki katı kılınmıştır. {وَإِن كَانَ رَجُلٌ} “Eğer bir adam...” ölen kastedilmektedir ve bu [kelime] kâne’nin ismidir. {يُورَثُ} “kendisine varis olunuyorsa” varise (وَرِثَ) fiilindendir, yani kendisinden miras kalıyorsa demektir ve recul (رَجُل) kelimesinin sıfatıdır. {كلالة} “kelâle olarak” kâne’nin haberidir; yani şayet kendisinden kelâle olarak miras kalınan bir adam olursa demektir. Yahut yüresü (يُورَثُ) kâne’nin haberi, kelâle (كلالة) ise yüresü’deki zamirden haldir. Kelâle, geride ne çocuk ne de anne-baba bırakan kimseye ve geride kalanlardan ne çocuk ne de anne-baba olmayan kimselere denir. Aslında bu kelime, yorgunluktan takatin kesilmesi anlamındaki kelâl (الكلال) mastarındandır. {أَو امرأة} “yahut bir kadına” recul (رَجُل) üzerine matuftur. {وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ} “ve onun bir erkek veya bir kız kardeşi bulunuyorsa” yani anne bir [kardeş]. Şayet: “Erkek ve kadın daha önce anıldığı halde zamir niçin tekil ve müzekker getirilmiştir?” dersen; derim ki: Tekil gelmesi, ev (أَوْ) [edatının] iki şeyden birisi için olmasındandır. Müzekker gelmesi ise recul (رَجُل) kelimesine dönmesindendir; çünkü o müzekkerdir ve onunla başlanmıştır yahut iki şeyden birine dönmesindendir ki o da müzekkerdir. {فَلِكُلِّ واحد مّنْهُمَا السدس فَإِن كَانُواْ أَكْثَرَ مِن ذلك} “bu ikisinden her birine altıda bir düşer. Bundan” yani birden “daha çok iseler,” {فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثلث} “onlar üçte bir hissede ortaktırlar.” Çünkü onlar anne akrabalığı sebebiyle hak sahibi olurlar; anne ise üçte birden fazlasına varis olamaz. Bu yüzden onlardan erkek olan, dişi olana üstün tutulmaz. {مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يوصى بِهَا أَوْ دَيْنٍ} “yapılan vasiyet veya borçtan sonra.” Vasiyetin [ayette] tekrar edilmesi, vasiyet edenlerin farklılığından dolayıdır. Birincisi anne-baba ve çocuklar, ikincisi zevce, üçüncüsü koca, dördüncüsü ise kelâledir. {غَيْرَ مُضَارٍّ} “zarar verici olmaksızın” haldir; yani varislerine zarar vermeksizin vasiyet eder demektir. Bu da üçte birden fazlasını veya bir varise vasiyet etmekle olur. {وَصِيَّةً مّنَ الله} “Bu Allah'tan bir vasiyettir” tekit edici mastardır (mef'ûl-i mutlak); yani [Allah] size bunu bir vasiyet olarak emreder. {والله عليم} “Allah her şeyi bilendir” vasiyetinde haksızlık eden veya adil davranan kimseyi [bilir], {حَلِيمٌ} “hilm sahibidir” haksızlık edene cezasını acele vermez; bu bir tehdittir. Şayet: “Yûsâ bihâ (يوصى بِهَا) şeklinde [mechul] okuyan kıraate göre halin sahibi (zülhâl) nerededir?” dersen; derim ki: Yûsî (يُوصِي) [fiili] takdir edilir ve [gayra mudârrin kelimesi] onun failinden hal olarak nasbedilir. Çünkü yûsâ bihâ (يوصى بِهَا) denildiğinde orada bir vasiyet edenin olduğu bilinmiş olur; nitekim {يُسَبّحُ لَهُ} “O'nu tesbih eder” denildiğinde orada tesbih eden birinin olduğu bilinip yusebbihu (يسبح) fiili takdir edildiğinden ricâlün (رِجَالٌ) kelimesinin yusebbihu fiilinin delalet ettiği şeyin faili olması gibidir.

1727. Metin

واعلم أن الورثة أصناف أصحاب الفرائض وهم

Bil ki vârisler [çeşitli] sınıflardır: [Birincisi] Ashâb-ı Ferâizdir (belirli pay sahipleri); onlar da

1728. Metin

النساء (١٣ _ ١٤)

en-Nisâ (13 - 14)

1729. Metin

الذين لهم سهام مقدرة كالبنت ولها النصف وللأكثر الثلثان وبنت الابن وإن سفلت وهي عند عدم الولد كالبنت ولها مع البنت الصلبية السدس وتسقط بالابن وبنتي الصلب إلا أن يكون معها أو أسفل منها غلام فيعصبها والأخوات لأب وأم وهن عند عدم الولد ولدالابن كالبنات والأخوات لأب وهن كالأخوات لأب وأم عند عدمهن وبصير الفريقان عصبة مع البنت أو بنت الابن ويسقطن بالابن وابنه وإن سفل والأب وبالجد عند أبى حنيفة ﵀ وولد الأم فللواحد السدس وللأكثر الثلث وذكرهم كأنثاهم ويسقطون بالولد وولد الابن وإن سفل والأب والجد والأب وله السدس مع الابن أو ابن الابن وإن سفل ومع البنت أو بنت الابن وإن سفلت السدس والباقي والجد وهو أبو الأب وهو كالأب عند عدمه إلا في رد الأم إلى ثلث ما يبقى والأم ولها السدس مع الولد أو ولد الابن وإن سفل أو الاثنين من الإخوة والأخوات فصاعداً من أي جهة كانا وثلث الكل عند عدمهم وثلث ما يبقى بعد فرض أحد الزوجين في زوج وأبوين أو زوجة وأبوين والجدة ولها السدس وإن كثرت لأم كانت أو لأب والبعدى تحجب بالقربى والكل بالأم والأبويات بالأب والزوج وله الربع مع الولد أو ولد الابن وإن سفل وعند عدمه النصف والزوجة ولها الثمن مع الولد أو ولد الابن وإن سفل وعند عدمه الربع والعصبات وهم الذين يرثون ما بقي من الفرض وأولاهم الابن ثم ابنه وإن سفل ثم الأب ثم أبوه وإن علائم الأخ لأب وأم ثم الأخ لأب ثم ابن الأخ لأب وأم ثم ابن الأخ لأب ثم الأعمام ثم أعمام الأب ثم أعمام الجد ثم المعتق ثم عصبته على الترتيب واللاتي فرضهن النصف والثلثان يصرن عصبة بأخواتهن لا غيرهن وذوو الأرحام وهم الأقارب الذين ليسوا من العصبات ولا من أصحاب الفرائص وترتيبهم كترتيب العصبات

kendileri için belirlenmiş payları olan kimselerdir: Tek olduğunda yarım, birden çok olduklarında üçte iki payı olan kız çocuğu gibi; ne kadar aşağı inerse insin oğul kızı da [böyledir], çocuk bulunmadığında kız çocuğu gibidir, öz kızla beraber olduğunda ise ona altıda bir düşer, öz oğul ve iki öz kız ile sakıt olur (mirastan düşer), meğerki onunla aynı hizada veya daha aşağısında kendisini asabe yapacak bir erkek çocuk bulunsun; ana-baba bir kız kardeşler, çocuk ve oğul çocuğu bulunmadığında kız çocukları gibidirler; baba bir kız kardeşler, ana-baba bir kız kardeşler bulunmadığında onlar gibidirler; bu iki grup kız çocuğuyla veya oğul kızıyla beraber olduklarında asabe olurlar; öz oğul, ne kadar aşağı inerse insin oğul oğlu, baba ve Ebû Hanîfe radıyallâhu anh'a göre dede ile sakıt olurlar; anne bir çocuk(lar) ise bir kişi ise altıda bir, birden fazla iseler üçte bir pay alırlar, erkekleri kadınları gibidir; çocuk, ne kadar aşağı inerse insin oğul çocuğu, baba ve dede ile sakıt olurlar; baba ise oğul veya ne kadar aşağı inerse insin oğul oğlu ile beraber altıda bir alır, kız çocuğu veya ne kadar aşağı inerse insin oğul kızı ile beraber altıda bir artı kalanı alır; dede (babanın babası) ise bulunmadığı zaman baba gibidir, ancak anneyi kalanın üçte birine döndürme meselesi müstesnadır; anne ise çocuk veya ne kadar aşağı inerse insin oğul çocuğu veya hangi taraftan olursa olsun iki ve daha fazla erkek/kız kardeşle beraber altıda bir alır, bunlar bulunmadığında ise terekenin tamamının üçte birini, koca ve ana-baba yahut zevce ve ana-baba meselesinde ise eşlerden birinin farz payı çıkarıldıktan sonra kalanın üçte birini alır; nine ise ister çok olsun, ister anne ister baba tarafından olsun altıda bir alır, uzaktaki yakındaki ile, hepsi anne ile, baba tarafındakiler ise baba ile sakıt olur; koca ise çocuk veya ne kadar aşağı inerse insin oğul çocuğuyla beraber dörtte bir, bulunmadığında ise yarım alır; zevce ise çocuk veya ne kadar aşağı inerse insin oğul çocuğuyla beraber sekizde bir, bulunmadığında ise dörtte bir alır. [İkincisi] Asabelerdir; onlar farz paylardan artanı alan kimselerdir. Mirasta en önceliklileri oğul, sonra ne kadar inerse insin oğlunun oğlu, sonra baba, sonra ne kadar çıkarsa çıksın dede, sonra ana-baba bir erkek kardeş, sonra baba bir erkek kardeş, sonra ana-baba bir erkek kardeşin oğlu, sonra baba bir erkek kardeşin oğlu, sonra amcalar, sonra babanın amcaları, sonra dedenin amcaları, sonra âzâd eden efendi, sonra da sırasıyla onun asabesidir. Farz payı yarım ve üçte iki olan kadınlar, başkalarıyla değil sadece kendi [derecelerindeki] erkek kardeşleriyle asabe olurlar. [Üçüncüsü] Zevi'l-erhâmdır (akrabalar); bunlar ne asabe ne de ashâb-ı ferâizden olmayan akrabalardır ve bunların sıralaması da asabelerin sıralaması gibidir.

1730. Metin

تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (١٣)

{ تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ } “İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, [Allah] onu altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere girdirir. İşte büyük kurtuluş budur.”

1731. Metin

{تِلْكَ} إشارة إلى الأحكام التي ذكرت في باب اليتامى والوصايا والمواريث {حُدُودُ الله} سماها حدوداً لأن الشرائع كالحدود

{ تِلْكَ } “İşte bunlar”; yetimler, vasiyetler ve miraslar konusunda zikredilen hükümlere işarettir. { حُدُودُ اللَّهِ } “Allah'ın sınırlarıdır”; bunlara hudut (sınırlar) denmiştir, zira şeriat hükümleri mükellefler için çizilmiş sınırlar

1732. Metin

المضروبة للمكلفين لا يجوز لهم أن يتجاوزوها {وَمَن يُطِعِ الله وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جنات تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأنهار خالدين فِيهَا وذلك الفوز العظيم}

gibidir, onları aşmaları caiz değildir. { وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ } “Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, [Allah] onu altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere girdirir. İşte büyük kurtuluş budur.”

1733. Metin

وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُهِينٌ (١٤)

{ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُهِينٌ } “Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa, [Allah] onu içinde ebedî kalacağı bir ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.”

1734. Metin

{وَمَن يَعْصِ الله وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نارا خالدا فيها} انتصب خالدين وخالدا على الحال وجمع مرة وأفرد أخرى نظراً إلى معنى ن ولفظها ندخله فيهما مدني وشامي {وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ} لهوانه عند الله ولا تعلق للمعتزلة بالآية فإنها في حق الكفار إذ الكافر هو الذي تعدى الحدود كلها وأما المؤمن العاصي فهو مطيع بالإيمان غير متعدٍ حد التوحيد ولهذا فسر الضحاك المعصية هنا بالشرك وقال الكلبي ومن يعص الله ورسوله بكفره بقسمه المواريث

{ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا } “Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa, [Allah] onu içinde ebedî kalacağı bir ateşe sokar”; 'hâlidîne' ve 'hâliden' lafızları hal olarak mansubdur; 'men' şart edatının anlamına binaen [birincisinde] çoğul, lafzına binaen ise [ikincisinde] tekil getirilmiştir. Medine ve Şam ehli her iki ayette de nûn ile 'nüdhılhu' (نُدْخِلْهُ) okumuşlardır. { وَلَهُ عَذَابٌ مُهِينٌ } “Onun için alçaltıcı bir azap vardır”, Allah katında hor ve hakir görüldüğü için. Mutezile'nin bu ayete tutunacak bir yönü yoktur; zira ayet kâfirler hakkındadır, çünkü sınırların tamamını aşan ancak kâfirdir. Günahkâr mümin ise imanıyla itaatkârdır, tevhid sınırını aşmamıştır. Bu sebeple Dahhâk buradaki isyanı şirk ile tefsir etmiştir. Kelbî ise: “Kim miras taksimini inkâr ederek Allah'a ve Resulüne isyan eder

1735. Metin

النساء (١٥ _ ١٧)

en-Nisâ (15 - 17)

1736. Metin

ويتعد حدوده استحلالاً

ve [hükümleri] helal sayarak O'nun sınırlarını aşarsa” demiştir.

1737. Metin

وَاللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَةً مِنْكُمْ فَإِنْ شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا (١٥)

{ وَاللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَةً مِنْكُمْ فَإِنْ شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا } “Kadınlarınızdan çirkin fiili (zinayı) işleyenlere karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar onları evlerde alıkoyun (hapsedin).”

1738. Metin

ثم خاطب الحكام فقال {واللاتي} هي جمع التي وموضعها رفع بالابتداء {يَأْتِينَ الفاحشة} أي الزنا لزيادتها في القبح على كثير من القبائح يقال أتى الفاحشة وجاءها ورهقها وغشيها بمعنى {مِّن نِّسَائِكُمُ} من للتبعيض والخبر {فاستشهدوا عَلَيْهِنَّ} فاطلبوا الشهادة {أَرْبَعةً مّنْكُمْ} من المؤمنين {فَإِن شَهِدُواْ} بالزنا {فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي البيوت} فاحبسوهن {حتى يَتَوَفَّاهُنَّ الموت} أي ملائكة الموت كقوله الذين تتوفاهم الملائكة أو حتى يأخذهن الموت ويستوفي أرواحهن {أَوْ يَجْعَلَ الله لَهُنَّ} قيل أو بمعنى إلا أن {سبيلا} غيرهذه عن ابن عباس رضى الله عنهما السبيل للبكر جلد مائة وتغريب عام وللثيب الرجم لقوله ﵇ خذوا عنى خذو عني قد

Sonra hâkimlere hitap ederek şöyle buyurdu: { وَاللَّاتِي } “O kadınlar ki”; 'elletî' lafzının çoğuludur ve mübteda olarak ref mahallindedir. { يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ } “çirkin fiili işleyenler”, yani zinayı; zira o, birçok çirkinliğe göre çirkinlikte daha aşırıdır. Arapçada 'fahişeyi yaptı', 'ona geldi', 'ona yaklaştı' ve 'onu bürüdü' ifadeleri aynı anlamda kullanılır. { مِنْ نِسَائِكُمْ } “kadınlarınızdan”; 'min' harf-i cerri teb'îz (kısmîlik) içindir. Mübtedanın haberi şudur: { فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ } “onlara karşı şahit getirin”, yani şahitlik talep edin; { أَرْبَعَةً مِنْكُمْ } “içinizden dört [şahit]”, yani müminlerden. { فَإِنْ شَهِدُوا } “Eğer şahitlik ederlerse”, zina ettiklerine dair; { فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ } “onları evlerde alıkoyun”, yani hapsedin; { حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ } “ölüm onları alıp götürünceye kadar”, yani { الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ } “Meleklerin canlarını alacağı kimseler” kavlinde olduğu gibi ölüm melekleri onları alıncaya kadar yahut bizzat ölüm onları yakalayıp ruhlarını tamamen kabzedinceye kadar. { أَوْ يَجْعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ } “yahut Allah onlara açıncaya kadar”; 'ev' edatının 'illâ en' (ancak şu durum hariç) manasında olduğu söylenmiştir; { سَبِيلًا } “bir yol”, bundan başka bir yol. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre yol: Bekâr için yüz sopa ve bir yıl sürgün, evli (dul/muhsan) için ise recimdir. Zira [Peygamber] aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Benden alınız, benden alınız! Şüphesiz

1739. Metin

جعل الله لهن سبيلاً البكر بالبكر جلد مائة وتغريب عام والثيب بالثيب جلد مائة ورجم بالحجارة

Allah onlara bir yol açmıştır: Bekâr bekârla [zina ettiğinde] yüz sopa ve bir yıl sürgün; evli evliyle [zina ettiğinde] yüz sopa ve taşla recimdir.”

1740. Metin

وَاللَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَآذُوهُمَا فَإِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا إِنَّ اللَّهَ كَانَ تَوَّابًا رَحِيمًا (١٦)

{ وَاللَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَآذُوهُمَا فَإِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا إِنَّ اللَّهَ كَانَ تَوَّابًا رَحِيمًا } “İçinizden o fuhşu işleyenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer tövbe eder ve ıslah olurlarsa, artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir.”

1741. Metin

{واللذان} يريد الزاني والزانية وبتشديد النون مكي {يأتيانها منكم} أى الفاحشة {فآذوهما} بالتوبيخ والتعبير وقولوا لهما أما استحييتما أما خفتما {فإن تابا} عن الفاحشة واصلحا وغيرا الحال {فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمَا} فاقطعوا التوبيخ والمذمة {إِنَّ الله كَانَ تَوَّاباً رَّحِيماً} يقبل توبة التائب ويرحمه قال الحسن أول ما نزل من حد الزنا الأذى ثم الحبس ثم الجلد أو الرجم فكان ترتيب النزول على خلاف ترتيب التلاوة واحاصل أنهما إذا كانا محصنين فحدهما الرجم لا غير وإذا كانا غير محصنين فحدهما الجلد لا غير وإن كان أحد هما محصناً والآخر غير محصن فعلى المحصن منهما الرجم وعلى الآخر الجلد وقال ابن بحر الآية الأولى في السحّاقات والثانية في اللواطين والتي في سورة النور في الزاني والزانية وهو دليل ظاهر لابى حنيفة ﵀ في أنه يعزر في اللواطة ولا يحد وقال مجاهد آية الأذى في اللواطة

{ وَاللَّذَانِ } “O ikisi ki”; zina eden erkek ve kadını kastetmektedir; Mekkî nûn harfini şeddeli (اللَّذَانِّ) okumuştur. { يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ } “içinizden onu işleyenler”, yani o fuhşu [işleyenler]; { فَآذُوهُمَا } “onlara eziyet edin”, azarlamak ve kınamak suretiyle ve onlara: “Utanmadınız mı, korkmadınız mı?” deyin. { فَإِنْ تَابَا } “Eğer tövbe ederlerse”, o fuhuştan; { وَأَصْلَحَا } “ve ıslah olurlarsa”, durumlarını değiştirirlerse; { فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا } “artık onlardan vazgeçin”, kınamayı ve yermeyi kesin. { إِنَّ اللَّهَ كَانَ تَوَّابًا رَحِيمًا } “Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhamet edendir”, tövbe edenin tövbesini kabul eder ve ona merhamet gösterir. Hasan şöyle demiştir: Zina cezası olarak ilk inen eziyet etme, sonra hapsetme, sonra da celde (sopa) veya recim olmuştur; dolayısıyla nüzul sırası tilavet sırasının aksinedir. Özetle şudur: Eğer her ikisi de muhsan (evli) iseler cezaları yalnızca recimdir. Şayet muhsan değillerse cezaları yalnızca celdedir. Biri muhsan diğeri gayrimuhsan ise, muhsan olana recim, diğerine ise celde uygulanır. İbn Bahr şöyle demiştir: Birinci ayet sevici kadınlar (lezbiyenler), ikinci ayet lûtîler (eşcinsel erkekler), Nûr suresindeki ayet ise zina eden kadın ve erkek hakkındadır. Bu, Ebû Hanîfe radıyallâhu anh'ın livâtada hadd (şer'î ceza) değil tazir uygulanacağı görüşü için açık bir delildir. Mücâhid de eziyet ayetinin livâta hakkında olduğunu söylemiştir.

1742. Metin

إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللَّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَرِيبٍ فَأُولَئِكَ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (١٧)

{ إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللَّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَرِيبٍ فَأُولَئِكَ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا } “Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeyerek kötülük işleyip de ardından çok geçmeden tövbe edenlerinkidir. İşte Allah bunların tövbesini kabul eder. Allah hakkıyla bilendir, tam bir hikmet sahibidir.”

1743. Metin

{إِنَّمَا التوبة} هي من تاب الله عليه إذا قبل توبته أي إنما قبولها {عَلَى الله} وليس المراد به الوجوب إذ لا يجب على الله شيء ولكنه تأكيد للوعد يعني أنه يكون لا محالة كالواجب الذي لا يترك {لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السوء} الذنب لسوء عقابه {بِجَهَالَةٍ} في موضع الحال أي يعملون السوء جاهلين سفهاء لأن ارتكاب القبيح مما يدعوا إليه السفه وعن مجاهد من عصى الله فهو جاهل حتى ينزع عن جهالته وقيل جهالته اختياره اللذة الفانية على الباقية وقيل لم يجهل أنه ذنب ولكنه جهل كنه

{ إِنَّمَا التَّوْبَةُ } “Tövbe ancak”; bu, tövbesini kabul ettiğinde 'tâballâhu aleyhi' denmesinden gelir; yani onun kabulü ancak [şöyledir demektir]. { عَلَى اللَّهِ } “Allah'a aittir”; bundan maksat vücubiyet (zorunluluk) değildir, zira Allah'a hiçbir şey vacip olmaz; fakat bu, vaadin pekiştirilmesidir, yani terk edilmeyen vacip gibi kesinlikle vaki olacaktır demektir. { لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوءَ } “kötülük işleyenler içindir”, yani cezasının kötülüğü sebebiyle günah işleyenler [içindir]. { بِجَهَالَةٍ } “bilmeyerek”; hal mevkiindedir, yani cahillik ve sefihlik ederek kötülüğü işlerler; çünkü çirkin fiili işlemek beyinsizliğin sevk ettiği bir şeydir. Mücâhid'den: “Allah'a isyan eden herkes, bu cehaletinden sıyrılıncaya kadar cahildir.” Denildi ki: Onun cehaleti, fani lezzeti baki olana tercih etmesidir. Yine denildi ki: Onun günah olduğunu bilmezlikten gelmemiştir, bilakis

1744. Metin

عقوبته {ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ} من زمان قريب وهو ما

cezasının mahiyetini bilememiştir. { ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَرِيبٍ } “Sonra çok geçmeden tövbe ederler”; yakın bir zamandan, o da

1745. Metin

النساء (١٧ _ ١٩)

en-Nisâ (17 - 19)

1746. Metin

قبل حضرة الموت ألا ترى إلى قوله حتى إذا حضر أحدهم الموت فبين أن وقت ااحتضار هو الوقت الذي لا تقبل فيه التوبة وعن الضحاك كل توبة قبل الموت فهو قريب وعن ابن عباس رضى الله عنهما قبل أن ينظر إلى ملك الموت وعنه ﷺ إن الله تعالى يقبل توبة العبد مالم يغرغر ومن للتبعيض أي يتوبون بعض زمان قريب كأنه سمى ما بين وجود المعصية وبين حضرة الموت زماناً قريباً {فأولئك يَتُوبُ الله عَلَيْهِمْ} عدة بانه بفى ذلك وإعلام بأن الغفران كائن لا محالة {وَكَانَ الله عَلِيماً} بعزمهم على التوبة {حَكِيماً} حكم يكون الندم توبة

ölüm anı gelmeden önceki zamandır. { حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ } “Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman” kavline baksana! Böylece can çekişme vaktinin, tövbenin kabul edilmediği vakit olduğunu açıklamıştır. Dahhâk'tan: “Ölümden önceki her tövbe yakındır.” İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan: “Ölüm meleğini görmeden öncedir.” [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'den: “Şüphesiz Allah Teâlâ, can boğaza gelmedikçe kulun tövbesini kabul eder.” 'Min' (مِنْ) edatı teb'îz içindir; yani yakın bir zamanın bir kısmında tövbe ederler; sanki günahın işlenmesi ile ölümün hazır bulunması arasındaki süreyi yakın bir zaman olarak isimlendirmiştir. { فَأُولَئِكَ يَتُوبُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } “İşte Allah bunların tövbesini kabul eder”; bunu yerine getireceğine dair bir vaat ve mağfiretin muhakkak gerçekleşeceğini bildirmedir. { وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا } “Allah hakkıyla bilendir”, onların tövbe etme azimlerini; { حَكِيمًا } “tam bir hikmet sahibidir”, pişmanlığın tövbe olmasına hükmetmiştir.

1747. Metin

وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (١٨)

{ وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا } “Kötülükleri yapıp duran, nihayet kendilerine ölüm gelip çattığında: 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenlerin tövbesi tövbe değildir. Kâfir olarak ölenlerin [tövbesi de] yoktur. İşte onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.”

1748. Metin

{وَلَيْسَتِ التوبة لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السيئات حتى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الموت قَالَ إِنّي تُبْتُ الآن} أي ولا توبة للذين يذنبون ويسوفون توبتهم إلى أن يزول حال التكليف بحضور أسباب الموت ومعاينة ملك الموت فإن توبة هؤلاء غير مقبولة لانها حالة اضطرار لاحالة اختيار وقبول التوبة ثواب ولا وعديه إلا مختار {وَلاَ الذين يَمُوتُونَ} في موضع جر بالعطف على الذين يعملون السيئات أي ليست التوبة للذين يعملون السيئات ولا للذين يموتون {وَهُمْ كُفَّارٌ} قال سعيد بن جبير الآية الأولى في المؤمنين والوسطى في المنافقين والآخرى في الكافرين وفي بعض المصاحف بلامين وهو مبتدأ خبره {أولئك أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً أَلِيماً} أي هيأنا من العتيد وهو الحاضر أو الأصل أعددنا فقلبت الدال تاء

{ وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ } “Kötülükleri yapıp duran, nihayet kendilerine ölüm gelip çattığında: 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenlerin tövbesi tövbe değildir”; yani günah işleyip, ölüm sebeplerinin hazır bulunması ve ölüm meleğinin müşahede edilmesiyle teklif hali ortadan kalkıncaya kadar tövbelerini erteleyenlerin tövbesi yoktur. Zira bunların tövbesi kabul edilmez; çünkü bu hal ihtiyar (özgür irade) hali değil, ıztırar (mecburiyet) halidir. Tövbenin kabulü bir sevaptır; o ise ancak muhtar (özgür iradesiyle seçen) kimseye vaat edilir. { وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ } “ölenlerin de [yoktur]”; 'ellezîne ya'melûne's-seyyiât' ifadesine atıfla cer mahallindedir; yani kötülük yapanların tövbesi olmadığı gibi, { وَهُمْ كُفَّارٌ } “kâfir oldukları halde” ölenlerin de tövbesi yoktur. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Birinci ayet müminler, ortadaki münafıklar, diğeri ise kâfirler hakkındadır. Bazı mushaflarda iki lâm ile [yazılmıştır]. Bu ifade mübtedadır, haberi ise şudur: { أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا } “İşte onlar için acı bir azap hazırlamışızdır”; yani hazır anlamına gelen 'atîd' (el-atîd) kelimesinden türemiş olup 'hazırladık' demektir; yahut aslı 'a'dednâ' (أَعْدَدْنَا) olup dâl harfi tâ'ya dönüştürülmüştür.

1749. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللَّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا (١٩)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللَّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا } “Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helal değildir. Apaçık bir hayasızlık yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını alıp götürmek için onları sıkıştırmayın (evlenmelerine engel olmayın). Onlarla güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınızsa, olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır kılar.”

1750. Metin

كان الرجل يرث امرأة مورثه بأن يلقي عليها ثوبه فيتزوجها بلا مهر فنزلت {يا أيها الذين آمنوا لا يحل لكم أن ترثوا النساء كرها} أي أن تأخذوهن على سبيل الإرث كما تحاز المواريث وهن كارهات لذلك أو مكرهات كرهات بالفتح من الكراهة وبالضم حمزة وعلي من الإكراه مصدر في موضع الحال من المفعول والتقييد بالكره لا يدل على الجواز عند عدمه لأن تخصيص الشئ بالذكر لا بدل على نفي ما عداه كما في قوله ولا تقتلوا أولادكم خشية املاق وكان الرجل إذا تزوج امرأة ولم تكن من حاجته حبسها مع سوء العشرة لتفتدي منه بمالها وتختلع فقيل {وَلاَ تَعْضُلُوهُنَّ} وهو منصوب عطفا على أن ترثوا ولا لتأكيد النفي أي لا يحل لكم أن ترثوا النساء ولا أن تعضلوهن أو مجزوم بالنهي على الاستئناف فيجوز الوقف حينئذ على كرها والعضل الحبس والتضييق {لِتَذْهَبُواْ بِبَعْضِ مَا آتيتموهن} من المهر واللام متعلقة بتعضلوا {إلا أن يأتين بفاحشة مبينة {

Kişi miras bırakanının karısına elbisesini atarak vâris olur ve onunla mehirsiz evlenirdi; bunun üzerine şu ayet indi: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا } “Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helal değildir”; yani onlar bundan hoşlanmadıkları veya zorlandıkları halde malların miras olarak alınması gibi onları miras yoluyla almanız [helal değildir]. 'Kerhen' (كَرْهًا) lafzı fetha ile hoşnutsuzluk manasına; Hamza ve Ali'nin kıraatinde damme ile 'kürhen' (كُرْهًا) zorlama manasınadır ve mef'ûlden hal mevkiinde masdardır. Zorlama (kerh) ile kayıtlanması, bu durum olmadığında caiz olduğuna delalet etmez; zira bir şeyin zikirle tahsis edilmesi, { وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلَاقٍ } “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin” kavlinde olduğu gibi diğerlerinin nefyine delalet etmez. Kişi bir kadınla evlenip de ona ihtiyacı kalmadığında, kadın kendi malından fidye verip kurtulsun (muhâlaa yapsın) diye kötü muamele ile onu hapsederdi. Bunun üzerine: { وَلَا تَعْضُلُوهُنَّ } “onları sıkıştırmayın” buyruldu. Bu ifade 'en terisû' kavline atıfla mensubdur; 'lâ' ise nefyi tekit içindir, yani: “Kadınlara vâris olmanız da onları sıkıştırmanız da size helal değildir” [demektir]. Yahut istînâf yoluyla nehiy üzere meczumdur; bu durumda 'kerhen' üzerinde vakıf yapmak caiz olur. Adl (el-adl), hapsetmek ve sıkıştırmaktır. { لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ } “Onlara verdiğinizin bir kısmını alıp götürmek için”, yani mehirden; lâm harfi 'ta'dılû' fiiline taalluk etmektedir. { إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ } “Apaçık bir hayasızlık yapmaları müstesna”;

1751. Metin

النساء (١٩ _ ٢١)

en-Nisâ (19 - 21)

1752. Metin

هى النشوز وإيداء الزوج وأهله بالبذاء أي إلا أن يكون سوء العشرة من جهتهن فقد عذرتم في طلب الخلع وعن الحسن الفاحشة الزنا فإن فعلت حل لزوجها أن يسألها الخلع {مُّبَيِّنَةٍ} وبفتح الياء مكى وأبوبكر والاستثناء من أعم عام الظرف أو المفعول له كأنه قيل ولا تعضلوهن في جميع الأوقات إلا وقت أن يأتين بفاحشة أو ولا تعضلوهن لعلة من العلل إلا لأن يأتين بفاحشة وكانوا يسيئون معاشرة النساء فقيل لهم {وَعَاشِرُوهُنَّ بالمعروف} وهو النصفة في المبيت والنفقة والإجمال في القول {فَإِن كَرِهْتُمُوهُنَّ} لقبحهن أو سوء خلقهن {فعسى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئاً وَيَجْعَلَ الله فيه} فى ذلك الشئ أو فى الكره {خيرا كثيرا} ثوبا جزيلاً أو ولداً صالحاً والمعنى فإن كرهتموهن فلا تفارقوهن لكراهة الأنفس وحدها فربما كرهت النفس ما هو أصلح فى

bu hayasızlık serkeşlik (nüşûz) ve kocasına ve ailesine çirkin sözlerle eziyet etmesidir; yani kötü muamele kadınlar tarafından olmadıkça [onları sıkıştırmayın]; şayet onlardan olursa hul' (bedel karşılığı boşanma) talep etmede mazur sayılırsınız. Hasan'dan rivayetle fahişe zinadır; eğer bunu yaparsa kocasının ondan hul' talep etmesi helal olur. { مُبَيِّنَةٍ } Mekkî ve Ebû Bekr yâ harfinin fethasıyla ('mübeyyenetin') okumuşlardır. İstisna, zarfın veya mef'ûlün leh'in en genel halinden yapılmıştır; sanki: “Kadınlar fahişe bir fiil işledikleri vakit hariç, hiçbir vakitte onları sıkıştırmayın” yahut “Fahişe bir fiil işlemeleri hariç, hiçbir gerekçeyle onları sıkıştırmayın” denilmiştir. Onlar kadınlara kötü muamele ediyorlardı; bu yüzden onlara: { وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ } “Onlarla güzelce geçinin” denildi. Bu da geceleme ve nafakada hakkaniyetli davranmak ve sözü güzellikle söylemektir. { فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ } “Şayet onlardan hoşlanmadınızsa”, çirkinliklerinden veya ahlaklarının kötülüğünden ötürü; { فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللَّهُ فِيهِ } “olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda,” yani o şeyde yahut o hoşnutsuzlukta “kılar”, { خَيْرًا كَثِيرًا } “pek çok hayır”, yani bol bir mükâfat veya salih bir evlat [kılar]. Anlam şudur: Eğer onlardan hoşlanmazsanız, sadece nefislerinizin hoşnutsuzluğundan ötürü onlardan ayrılmayın; zira bazen nefis

1753. Metin

الدين وأدلى إلى الخير وأحبت ما هو بضد ذلك ولكن للنظر في أسباب الصلاح وإنما صح قوله {فعسى أَن تَكْرَهُواْ} جزاء للشرط لأن المعنى فإن كرهتموهن فاصبروا عليهن مع الكراهة فلعل لكم فيما تكرهونه خيراً كثيراً ليس فيما تحبونه

dinde en uygun olan ve hayra ulaştıran şeyden hoşlanmaz da bunun zıddı olan şeyi sever; fakat maslahat sebeplerine bakmak gerekir. { فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا } “olabilir ki siz hoşlanmazsınız” kavlinin şartın cezası (cevabı) olması ancak şu takdirle sahih olur: “Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bu hoşnutsuzluğa rağmen onlara sabredin; zira umulur ki hoşlanmadığınız şeyde sizin için sevdiğiniz şeylerde bulunmayan pek çok hayır vardır.”

1754. Metin

وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا (٢٠)

{ وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا } “Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz ve onlardan birine kantarla (mehir) vermiş olsanız bile, ondan hiçbir şeyi geri almayın. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek mi onu geri alacaksınız?”

1755. Metin

وكان الرجل إذا رأى امرأة فأعجبته بهت التي تحته ورماها بفاحشة حتى يلجئها إلى الافتداء منه بما أعطاها فقيل {وَإِنْ أَرَدْتُّمُ استبدال زَوْجٍ مَّكَانَ زَوْجٍ} أي تطليق امرأة وتزوج أخرى {وآتيتم إحداهن} وأعطيتم إحدى الزوجات فالمراد بالزوج الجمع لأن الخطاب لحماعة الرجال {قنطارا} مالا عظيما كما مر فى آل عمران وقال عمر رضى الله عنه على المنبر لا تغالوا بصدقات النساء فقالت امرأة أنتبع قولك أم قول الله وآتيتم إحداهن قنطار فقال عمر كل أحد أعلم من عمر تزوجوا على ماشئتم {فَلاَ تَأْخُذُواْ مِنْهُ} من القنطار {شَيْئاً أَتَأْخُذُونَهُ بهتانا وَإِثْماً مُّبِيناً} أي بيناً والبهتان أن تستقبل الرجل بأمر قبيح تقذفه به وهو برئ منه لأنه يبهت عند ذلك أي يتحير وانتصب بهتاناً على الحال أي باهتين وآثمين

Kişi bir kadını görüp beğendiğinde, nikâhı altındaki kadına iftira atar ve kendisine verdiklerinden fidye verip ayrılmaya onu mecbur bırakmak için ona fahişelik isnat ederdi. Bunun üzerine: { وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ } “Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz”, yani bir kadını boşayıp başkasıyla evlenmek [isterseniz], { وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ } “ve onlardan birine vermiş olsanız”, kadınlardan birine vermiş olsanız —buradaki 'zevc'den kasıt çoğuldur, zira hitap erkekler topluluğunadır— { قِنْطَارًا } “kantarla”, Âl-i İmrân'da geçtiği üzere büyük miktarda mal [vermiş olsanız bile]; Ömer radıyallâhu anh minberde: “Kadınların mehirlerini aşırı yükseltmeyin!” demişti. Bunun üzerine bir kadın: “Biz senin sözüne mi uyacağız yoksa Allah'ın: { وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا } 'Onlardan birine kantarla vermiş olsanız bile' kavline mi?” dedi. Ömer de: “Herkes Ömer'den daha bilgilidir; dilediğiniz miktar üzerine evlenin” dedi. { فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ } “Ondan almayın”, o kantardan; { شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا } “hiçbir şeyi. Ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek mi onu geri alacaksınız?”, yani apaçık bir günah olarak. Bühtan (iftira), bir kimseyi suçsuz olduğu halde çirkin bir şeyle itham ederek yüzüne karşı söylemendir; zira o kimse bu durumda şaşırıp kalır (bâhite/şaşkınlaşır). 'Bühtânen' lafzı hal olarak mensubdur; yani iftiracılar ve günahkârlar olarak mı [yapacaksınız]?

1756. Metin

وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ أَفْضَى بَعْضُكُمْ إِلَى بَعْضٍ وَأَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا (٢١)

{ وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ أَفْضَى بَعْضُكُمْ إِلَى بَعْضٍ وَأَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا } “Birbirinizle baş başa kalıp kaynaşmışken ve onlar sizden kuvvetli bir teminat almışken onu nasıl geri alırsınız?”

1757. Metin

ثم أنكر أخذ المهر بعد الإفضاء فقال {وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ أفضى بَعْضُكُمْ إلى بَعْضٍ} أي خلا بلا حائل ومنه الفضاء والآية حجة لنا في الخلوة الصحيحة أنها تؤكد المهر حيث أنكر الأخذ وعلل بذلك {وَأَخَذْنَ مِنكُم ميثاقا غَلِيظاً} عهداً وثيقاً وهو قول الله تعالى {فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بإحسان} والله تعالى أخذ هذا الميثاق على عباده لأجلهن فهو كأخذهن أو قول النبي عليه السلام

Sonra baş başa kalıp zifaf gerçekleştikten sonra mehrin geri alınmasını kınayarak şöyle buyurdu: { وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ أَفْضَى بَعْضُكُمْ إِلَى بَعْضٍ } “Birbirinizle baş başa kalıp kaynaşmışken onu nasıl geri alırsınız?”; yani engelsiz bir şekilde baş başa kalmışken. 'el-Fadâ' (açık alan/boşluk) kelimesi de buradan gelir. Bu ayet, [mehri] geri almayı reddedip buna gerekçe kılması yönüyle sahih halvetin mehri kesinleştirdiğine dair bizim için bir delildir. { وَأَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا } “Ve onlar sizden kuvvetli bir teminat almışken”, sağlam bir ahit [almışken]. Bu da Allah Teâlâ'nın: { فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بِإِحْسَانٍ } “Ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir” kavlidir. Allah Teâlâ bu teminatı kullarından kadınlar adına almıştır; dolayısıyla bu, kadınların alması gibidir. Yahut Peygamber aleyhisselâm'ın şu kavlidir:

1758. Metin

استوصوا بالنساء خيرا فانهم عوان في أيديكم أخذتموهن بأمانة الله واستحللتم فروجهن بكلمة الله

“Kadınlar hakkında hayır tavsiye edin; zira onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır. Siz onları Allah'ın emanetiyle aldınız ve onların mahremiyetlerini Allah'ın kelimesiyle helal kıldınız.”

1759. Metin

وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًا وَسَاءَ سَبِيلًا (٢٢)

{ وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًا وَسَاءَ سَبِيلًا } “Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Şüphesiz bu bir hayasızlıktır, büyük bir nefrettir ve pek kötü bir yoldur.”

1760. Metin

ولما نزل لا يحل لكم أن ترثوا

{ لَا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا } “Kadınlara zorla vâris olmanız size helal değildir” [ayeti] inince

1761. Metin

النساء (٢٢ _ ٢٣)

en-Nisâ (22 - 23)

1762. Metin

النساء كرها قالوا تركنا هذا لاترثهن كرهاً ولكن نخطبهن فننكحهن برضاهن فقيل لهم {ولا تنكحوا ما نكح آباؤكم مّنَ النساء} وقيل المراد بالنكاح الوطء أي لا تطؤا ما وطئ آباؤكم وفيه تحريم وطء موطوءة الأب بنكاح أو بملك يمين أو بزنا كما هو مذهبنا وعليه كثير من المفسرين ولما قالوا كنا نفعل ذلك فكيف حال ما كان منا قال {إَلاَّ مَا قَدْ سَلَفَ} أي لكن ما قد سلف فإنكم لا تؤاخذون به والاستثناء منقطع عن سيبويه ثم بين صفة هذا العقد في الحال فقال {إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً} بالغة في القبح {وَمَقْتاً} وبغضاً عند الله وعند المؤمنين وناس منهم يمقتونه من ذوي مروآتهم ويسمونه نكاح المقت وكان المولود عليه يقال له المقتى {وَسَاءَ سَبِيلاً} وبئس الطريق طريقاً ذلك

şöyle dediler: “Bunu bıraktık, onlara zorla vâris olmayacağız; fakat onlara talip olup kendi rızalarıyla onlarla nikâhlanacağız.” Bunun üzerine onlara: { وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ } “Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin” denildi. Nikâhtan maksadın cinsel ilişki (vatıy) olduğu da söylenmiştir; yani babalarınızın ilişkide bulunduğu kadınlarla ilişkide bulunmayın. Bunda, bizim mezhebimize ve müfessirlerin çoğuna göre, babanın nikâhla, mülk-i yemîn (câriyelik) ile yahut zina yoluyla ilişkide bulunduğu kadının haram kılınması hükmü vardır. Onlar: “Biz bunu yapıyorduk; bizden geçmişte olanın hali nedir?” deyince, [Allah]: { إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ } “Ancak geçmişte olanlar müstesna” buyurdu; yani geçmişte olanlardan ötürü hesaba çekilmezsiniz. Sîbeveyh'e göre bu istisna münkati'dir. Sonra bu akdin o anki niteliğini beyan ederek şöyle buyurdu: { إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً } “Şüphesiz bu bir hayasızlıktır”, çirkinlikte son noktadır; { وَمَقْتًا } “ve büyük bir nefrettir”, Allah katında ve müminler katında nefret edilen bir şeydir. Câhiliye halkından mürüvvet sahibi bazı kimseler de bundan nefret eder ve ona 'nikâhu'l-makt' (nefret edilen nikâh), bu nikâhtan doğan çocuğa da 'el-maktî' derlerdi. { وَسَاءَ سَبِيلًا } “Ve pek kötü bir yoldur”, bu ne fena bir yoldur!

1763. Metin

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْأَخِ وَبَنَاتُ الْأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبُكُمُ اللَّاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمُ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلَائِلُ أَبْنَائِكُمُ الَّذِينَ مِنْ أَصْلَابِكُمْ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا (٢٣)

{ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْأَخِ وَبَنَاتُ الْأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبُكُمُ اللَّاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمُ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلَائِلُ أَبْنَائِكُمُ الَّذِينَ مِنْ أَصْلَابِكُمْ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا } “Size anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkardeşleriniz, eşlerinizin anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız —eğer onlarla zifafa girmemişseniz size bir günah yoktur— kendi sulbünüzden gelen oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almanız haram kılındı. Ancak geçmişte olanlar müstesna. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

1764. Metin

ولما ذكر في أول السورة نكاح ما طاب أي حل من النساء وذكر بعض ما حرم قبل هذا وهو نساء الآباء ذكر المحرمات الباقيات وهن سبع من النسب وسبع من السبب وبدأ بالنسب فقال {حُرّمَتْ عَلَيْكُمْ أمهاتكم} والمراد تحريم نكاحهن عند البعض وقد ذكرنا المختار في شرح المنار والجدة من قبل الأم أو الأب ملحقة بهن {وبناتكم} وبنات الابن وبنات البنت ملحقات بهن والأصل أن الجمع إذا قوبل بالجمع ينقسم الآحاد على الآحاد فتحرم على كل واحد أمه وبنته

Surenin başında kadınlardan helal olanların nikâhını ve bundan önce de haram kılınanların bir kısmını, yani babaların eşlerini zikrettikten sonra; geriye kalan haramları zikretti. Bunlar yedi nesep ve yedi sebepten (sıhriyet ve süt) ibarettir. Nesep ile başlayarak şöyle buyurdu: { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ } “Size anneleriniz haram kılındı”; bazısına göre maksat onların nikâhlanmasının haram olmasıdır. Şerhu'l-Menâr'da tercih edilen görüşü zikretmiştik. Anne veya baba tarafından olan nine de annelere dâhildir. { وَبَنَاتُكُمْ } “ve kızlarınız”; oğul kızları ve kızın kızları da bunlara dâhildir. Kural şudur ki: Çoğul çoğulun karşısına getirildiğinde fertler fertlere taksim edilir; dolayısıyla herkese kendi annesi ve kendi kızı haram olur.

1765. Metin

{وإخوانكم} لأب وأم أو لأب أو لأم {وعماتكم} من الأوجه الثلاثة {وخالاتكم} كذلك {وَبَنَاتُ الأخ} كذلك {وَبَنَاتُ الأخت} كذلك ثم شرع في السبب فقال {وأمهاتكم اللاتي أَرْضَعْنَكُمْ وأخواتكم مِّنَ الرضاعة} الله تعالى نزل الرضاعة منزلة النسب فسمى المرضعة أما للرضيع والمراضعة أختاً وكذلك زوج المرضعة أبوه وأبواه جداه وأخته عمته وكل ولد ولد له من غير المرضعة قبل الرضاع وبعده فهم أخوته وأخواته لأبيه وأم المرضعة جدته وأختها وأخواته لأبيه وأمه ومن ولدلها من غيره فهم إخوته وأخواته لأم وأصله قوله ﵇ يحرم من الرضاع ما يحرم من النسب {وأمهات نِسَائِكُمْ} وهن محرمات بمجرد العقد {وَرَبَائِبُكُمُ} سمى ولد المرأة من غير زوجها ربيباً وربيبة لأنه يربّهما كما يرب ولده في غالب الأمر ثم اتسع فيه فسميابذلك وإن لم يربهما {اللاتي في حجوركم} قال داود إذا لم تكن في حجره لا تحرم قلنا ذكر الحجر على غلبة الحال دون الشرط وفائدته التعليل للتحريم وأنهن لاحتضانكم لهن أو لكونهن بصدد احتضانكم كأنكم في العقد على بناتهن عاقدون على بناتكم {مّن نِّسَائِكُمُ اللاتي دخلتم بهن}

{ وَأَخَوَاتُكُمْ } “ve kız kardeşleriniz”, ana-baba bir veya baba bir yahut anne bir olsun. { وَعَمَّاتُكُمْ } “ve halalarınız”, bu üç cihetten. { وَخَالَاتُكُمْ } “ve teyzeleriniz”, aynı şekilde. { وَبَنَاتُ الْأَخِ } “ve erkek kardeş kızları”, aynı şekilde. { وَبَنَاتُ الْأُخْتِ } “ve kız kardeş kızları”, aynı şekilde. Sonra sebepten kaynaklananlara başlayarak şöyle buyurdu: { وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ } “Sizi emziren sütanneleriniz ve sütkardeşleriniz”. Allah Teâlâ süt hısımlığını nesep hısımlığı konumuna indirmiş; emziren kadını emzirilen çocuğun annesi, sütkardeşini de onun kız kardeşi olarak isimlendirmiştir. Aynı şekilde emziren kadının kocası onun babası, bu kocanın ana-babası onun dede ve ninesi, kız kardeşi onun halasıdır. O adamın emziren kadından başka kadından doğan emzirme öncesi ve sonrası bütün çocukları, emzirilenin baba bir kardeşleridir. Emziren kadının annesi onun ninesi, kız kardeşi onun teyzesi ve bu kadının başka kocadan doğan çocukları da onun anne bir kardeşleridir. Bunun aslı [Peygamber] aleyhisselâm'ın: “Nesepten haram olan her şey sütten de haram olur” kavlidir. { وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ } “ve eşlerinizin anneleri”; bunlar sadece nikâh akdiyle haram olurlar. { وَرَبَائِبُكُمُ } “ve üvey kızlarınız”; kadının başka kocasından olan erkek ve kız çocuğuna 'rebîb' ve 'rebîbe' denmiştir; çünkü erkek çoğunlukla onları kendi çocuğunu terbiye ettiği gibi terbiye edip büyütür. Sonra bu kullanım genişletilerek onları bizzat terbiye etmemiş olsa bile bu isim verilmiştir. { اللَّاتِي فِي حُجُورِكُمْ } “Himayelerinizde (kucaklarınızda) bulunanlar”; Dâvûd [ez-Zâhirî]: “Eğer himayesinde değilse haram olmaz” demiştir. Biz deriz ki: 'Hicr' (himaye) kaydı bir şart olarak değil, galip olan durumu belirtmek için zikredilmiştir. Bunun faydası tahrimin gerekçesini açıklamaktır; zira onlar sizin kucağınızda büyüttüğünüz yahut büyütme konumunda bulunduğunuz kimselerdir, sanki onların anneleriyle nikâhlanmakla kendi kızlarınızla nikâhlanmış gibi olursunuz. { مِنْ نِسَائِكُمُ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ } “Kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden”;

1766. Metin

متعلق بربائبكم أي الربيبة من المرأة المدخول بها حرام على الرجل حلال له إذا لم يدخل بها والدخول بهن كناية عن الجماع كقولهم بنى عليها وضرب عليها الحجاب أي أدخلتموهن الستر والباء للتعدية واللمس ونحوه يقوم مقام الدخول وقد جعل بعض العلماء اللاى دخلتم بهن وصفاً للنساء المتقدمة والمتأخرة وليس كذلك لأن الوصف الواحد لا يقع على موصوفين مختلفي العامل وهذا لأن النساء

üvey kızlarınız ifadesine taalluk eder; yani zifafa girilmiş kadının kızı erkeğe haramdır; eğer onunla zifafa girmemişse o kız kendisine helaldir. 'Zifafa girmek' (duhûl) tabiri cinsel ilişkiden kinayedir; tıpkı “gerdeğe girdi” ve “üzerine perde çekti” sözleri gibi, yani onları örtünün arkasına aldınız [demektir]. Bâ harfi ta'diye (geçişlilik) içindir. [Şehevî] dokunma ve benzeri haller de duhûl yerine geçer. Bazı âlimler { اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ } ifadesini hem önceki hem de sonraki 'nisâ' lafızlarının sıfatı kılmışlardır. Ancak durum böyle değildir; zira tek bir sıfat amilleri farklı iki mevsufa niteleme olamaz. Çünkü birinci 'nisâ'

1767. Metin

الأولى مجرورة بالإضافة والثانية بمن ولا يجوز أن تقول مررت بنسائك وهربت من نساء زيد الظريفات على أن تكون الظريفات نعتاً لهؤلاء النساء وهؤلاء النساء كذا قال الزجاج وغيره وهذا أولى مما قاله صاحب الكشاف فيه {فَإِن لَّمْ تَكُونُواْ دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ} فلا حرج عليكم فى أن تتزوجزا بناتهن إذا فارقتموهن أومتن {وحلائل أَبْنَائِكُمُ} جمع حليلة وهي الزوجة لأن كل واحد منهما يحل للآخر أو يحل فراش الآخر من الحل أو من الحلول {الذين مِنْ أصلابكم} دون من تبنيتم فقد تزوج رسول الله ﷺ زينب حين فارقها زيد وقال الله تعالى {لِكَىْ لاَ يَكُونَ عَلَى المؤمنين حَرَجٌ فِي أزواج أدعيائهم} وليس هذا لنفي الحرمة عن حليلة الابن من الرضاع {وَأَن تَجْمَعُواْ بَيْنَ الأختين} أي في النكاح وهو في موضع الرفع عطف على المحرمات أي وحرم عليكم الجمع بين الأختين {إَلاَّ مَا قَدْ سَلَفَ} ولكن ما مضى مغفور بدليل قوله {إِنَّ الله كَانَ غفورا رحيما} وعن محمد بن الحسن ﵀ أن أهل الجاهلية كانوا يعرفون هذه المحرمات إلا نكاح امرأة الأب ونكاح الأختين فلذا قال فيهما إلا ما قد سلف

izafetle mecrurdur, ikincisi ise 'min' harf-i cerriyledir. “Senin zarif kadınlarına uğradım ve Zeyd'in zarif kadınlarından kaçtım” cümlesinde 'zarif' sıfatının hem birinci hem ikinci kadınların sıfatı olması caiz değildir; Zeccâc ve başkaları böyle demiştir. Bu izah, Keşşâf sahibinin bu konudaki sözünden daha evladır. { فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ } “Eğer onlarla zifafa girmemişseniz size bir günah yoktur”, yani onlardan ayrıldığınızda veya onlar öldüklerinde kızlarıyla evlenmenizde size bir sakınca yoktur. { وَحَلَائِلُ أَبْنَائِكُمُ } “Ve oğullarınızın eşleri”; 'halîle'nin çoğuludur, o da zevcedir; çünkü her biri diğerine helaldir veya her biri diğerinin yatağına yerleşir (hulûl eder); bu kelime ya 'el-hıll' (helallik) kökünden yahut 'el-hulûl' (yerleşmek) kökünden gelir. { الَّذِينَ مِنْ أَصْلَابِكُمْ } “Kendi sulbünüzden gelenler”, evlat edindikleriniz değil. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Zeyd kendisinden ayrıldığında Zeynep ile evlenmiş ve Allah Teâlâ: { لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ } “Müminlere evlatlıklarının eşleri hususunda bir sıkıntı olmasın diye” buyurmuştur. Bu kayıt, süt oğlunun eşine olan haramlığı kaldırmak için değildir. { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } “ve iki kız kardeşi bir arada almanız”, yani nikâhta bir araya getirmeniz; bu ifade haram kılınanlara atıfla ref mevkiindedir, yani: “İki kız kardeşin arasını birleştirmek de size haram kılındı” [demektir]. { إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ } “Ancak geçmişte olanlar müstesna”, fakat geçmişte kalanlar { إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا } “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” kavlinin delaletiyle bağışlanmıştır. Muhammed b. el-Hasan radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Câhiliye ehli, babanın eşiyle evlenmek ve iki kız kardeşi bir arada nikâhlamak hariç bu haramları biliyorlardı; bundan dolayı bu ikisinde: “Ancak geçmişte olanlar müstesna” buyrulmuştur.

1768. Metin

وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذَلِكُمْ أَنْ تَبْتَغُوا بِأَمْوَالِكُمْ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِهِ مِنْ بَعْدِ الْفَرِيضَةِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا (٢٤)

{ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذَلِكُمْ أَنْ تَبْتَغُوا بِأَمْوَالِكُمْ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِهِ مِنْ بَعْدِ الْفَرِيضَةِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا } “Cariyeleriniz müstesna, evli kadınlar da (size haram kılındı). Bunlar, Allah'ın üzerinize yazdığı hükmüdür. Bunların dışındakileri, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla istemeniz size helal kılındı. Onlardan hangisinden faydalandıysanız, mehirlerini bir farz olarak kendilerine verin. Farz olan miktarı belirledikten sonra karşılıklı anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, tam bir hikmet sahibidir.”

1769. Metin

{والمحصنات مِنَ النساء} أي ذوات الأزواج لأنهن أحصن فروجهن بالتزويج قرأ الكسائي بفتح الصاد هنا وفي سائر القرآن بكسرها وغيره بفتحها في جميع القرآن {إلا ما ملكت أيمانكم} بالسى وزوجها في دار الحرب والمعنى وحرم عليكم نكاح المنكوحات أي اللاتي لهن أزواج إلا ما ملكتموهن بسببهن وإخراجهن بدون أزواجهن لوقوق الفرقة بتباين الدارين لا بالسى فتحل الغنائم بملك اليمين بعد الاستبراء {كتاب الله عَلَيْكُمْ} مصدر مؤكد أي كتب الله ذلك عليكم كتاباً وفرضه فريضة وهو تحريم ما حرم وعطف {وَأُحِلَّ لَكُمْ} على الفعل المضمر الذي نصب كتاب الله أي كتب الله عليكم تحريم ذلك وأحل لكم {مَّا وَرَاء ذلكم} ما سوى المحرمات المذكورة وأحل كوفي غير أبي بكر عطف على حرمت {أَن تَبْتَغُواْ} مفعول له أي بين لكم ما يحل مما يحرم لأن تبتغوا أو بدل مما وراء ذلكم ومفعول

{والمحصنات مِنَ النساء} “Evli kadınlar da [size haram kılındı]” Yani kocalı kadınlar; çünkü onlar evlenmek suretiyle iffetlerini muhafaza altına almışlardır. Kisâî burada sad harfinin fethasıyla [el-Muhsanât], Kur'an'ın geri kalanında ise kesrasıyla [el-Muhsinât] okumuştur. Onun dışındakiler ise Kur'an'ın tamamında fetha ile okumuşlardır. {إلا ما ملكت أيمانكم} “Sahip olduğunuz cariyeler müstesna” [Savaşta] esir alınarak ve kocası dârü'l-harpte iken sahip olunanlar. Anlam şudur: Evli kadınlarla, yani kocası bulunan kadınlarla nikâhlanmak size haram kılındı; ancak esir alınmaları ve kocaları olmaksızın [İslam diyarına] getirilmeleri sebebiyle malik olduklarınız hariçtir. Zira ayrılık, salt esir alınmayla değil, iki ülkenin farklılaşmasıyla (tebâyün-i dâreyn) meydana gelir. Dolayısıyla ganimet olarak alınan kadınlar, istibrâdan (rahimlerinin boş olduğunun anlaşılmasından) sonra mülk-i yemîn (cariye edinme) yoluyla helal olur. {كتاب الله عَلَيْكُمْ} “[Bu,] Allah'ın üzerinize yazdığı bir hükümdür” [ifadesi], tekit edici bir masdardır. Yani: Allah bunu üzerinize kesin bir hüküm olarak yazdı ve farz kıldı; bu da haram kıldığı şeylerin haramlığıdır. {وَأُحِلَّ لَكُمْ} “Ve size helal kılındı” [ifadesi], 'kitâballah' lafzını nasb eden gizli fiile atfedilmiştir. Yani: Allah bunların haram kılınmasını üzerinize yazdı ve size helal kıldı. {مَّا وَرَاء ذلكم} “Bunların dışındakiler” Yani zikredilen bu haramların dışındakiler. Ebû Bekir dışındaki Kûfeliler, {حُرِّمَتْ} fiiline atıfla [ve ahalle şeklinde mazi ve malum kalıbında] okumuşlardır. {أَن تَبْتَغُواْ} “[Mallarınızla] aramanız [için]” ifadesi mef'ûlün leh'tir (gerekçe bildiren tümleç). Yani: Arayasınız diye haram olanlar arasından helal olanları size açıkladı; yahut {مَّا وَرَاء ذلكم} ifadesinden bedeldir ve mef'ulüdür...

1771. Metin

النساء (٢٤ _ ٢٥)

en-Nisâ (24-25)

1772. Metin

تبتغوا مقدر وهو النساء والأجود ألا يقدر {بأموالكم} يعني المهور وفيه دليل على أن النكاح لا يكون إلا بمهر وأنه يجب وإن لم يسم وأن غير المال لا يصلح مهراً وأن القليل لا يصلح مهار إذ الحبة لا تعد مالاً عادة {مُّحْصِنِينَ} في حال كونكم محصنين {غَيْرَ مسافحين} لئلا تضيعوا أموالكم وتفقروا أنفسكم فيما لا يحل لكم فتخسروا دينكم ودنياكم ولا فساد أعظم من الجمع بين الخسرانين والإحصان العفة وتحصين النفس من الوقوع في الحرام والمسافح الزاني ن السفح وهو صب المني {فَمَا استمتعتم بِهِ منهن} فما نكحتموه منهن {فآتوهن أُجُورَهُنَّ} مهورهن لأن المهر ثواب على البضع فما فى معنى النساء ومن للتبعيض أو للبيان ويرجع الضمير إليه على اللفظ في به وعلى المعنى في فآتوهن {فَرِيضَةً} حال من الأجور أي مفروضة أو وضعت موضع إيتاء لأن الإيتاء مفروض أو مصدر مؤكد أي فرض ذلك فريضة {وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِهِ مِن بَعْدِ الفريضة} فيما تحط عنه من المهر أوتهب له من كله أو يزيد لها على مقداره أو فيما تراضيا به من مقام أو فراق {إِنَّ الله كَانَ عَلِيماً} بالأشياء قبل خلقها {حَكِيماً} فيما فرض لهم من عقد النكاح الذي به حفظت الأنساب

takdir edilmiştir ki o da kadınlardır. En uygun olanı ise takdir edilmemesidir. { بِأَمْوَالِكُمْ } “Mallarınızla”, yani mehirlerle [istemeniz]. Bunda, nikâhın ancak mehirle olacağına, mehir belirlenmemiş olsa bile vacip olduğuna, mal olmayan şeyin mehir olmaya elverişli olmadığına ve çok az şeyin de mehir olmaya yaramayacağına delil vardır; zira bir tek buğday tanesi örfen mal sayılmaz. { مُّحْصِنِينَ } “İffetli yaşamak... şartıyla”, yani iffetli kimseler olarak. { غَيْرَ مُسَافِحِينَ } “Zina etmeksizin”; mallarınızı zayi etmeyesiniz ve size helal olmayan hususlarda kendinizi fakir düşürmeyesiniz diye. Aksi takdirde hem dininizi hem de dünyanızı kaybedersiniz; iki hüsranı bir arada toplamaktan daha büyük bir fesat yoktur. İhsan (iffet); harama düşmekten nefsi korumaktır. Müsâfih (müsâfihîn) ise zinakârdır; [bu kelime] meniyi akıtmak manasına gelen sefh (السفح) kökünden gelir. { فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ } “Onlardan hangisinden faydalandıysanız”, yani onlardan hangisiyle nikâhlandıysanız { فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ } “onlara ücretlerini verin”, yani mehirlerini; çünkü mehir, cinsî münasebetin karşılığıdır. Ayetteki 'mâ' (مَا), kadınlar anlamındadır; 'min' (مِنْ) ise teb'îz (kısmîlik) veya beyan içindir. Zamir, lafza göre { بِهِ } şeklinde, manaya göre ise { فَآتُوهُنَّ } şeklinde ona dönmektedir. { فَرِيضَةً } “Bir farz olarak” ifadesi mehirlerden (ecirlerden) haldir; yani 'farz kılınmış olarak' [demektir]. Veya verme fiili farz olduğu için 'îtâ' (verme) makamına konulmuştur ya da tekit edici bir mastardır; yani: “Bunu kesin bir farz olarak farz kıldı” [demektir]. { وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُمْ بِهِ مِن بَعْدِ الْفَرِيضَةِ } “Farz olan miktarı belirledikten sonra karşılıklı anlaştığınız şeyde size bir günah yoktur”; kadının mehirden indirdiği, tamamını bağışladığı veya erkeğin belirlenen miktarın üzerine artırdığı yahut evliliği sürdürme veya ayrılma hususunda karşılıklı rıza gösterdikleri şeylerde [günah yoktur]. { إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا } “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir”; eşyayı yaratmadan önce bilendir, { حَكِيمًا } “tam bir hikmet sahibidir”; neseplerin kendisiyle korunduğu nikâh akdinde onlar için farz kıldığı hükümlerde hikmet sahibidir.

1773. Metin

وقيل إن قوله فما استمتعتم نزلت في المتعة التي كانت ثلاثة أيام حين فتح الله مكة على رسوله ثم نسخت

{ فَمَا اسْتَمْتَعْتُمْ } “Faydalandıysanız” kavlinin, Allah'ın Mekke'yi Resûlü'ne fethettiği zaman üç gün uygulanan ve daha sonra neshedilen mut'a nikâhı hakkında indiği de söylenmiştir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.