Kāf

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12933. Metin

الله الرحمن الرحيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah['ın adıyla].

12934. Metin

{ق والقرآن المجيد} {وعجبوا أن جاءهم منذر منهم}

{ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ} “Kâf. Şanlı ve şerefli Kur'an'a andolsun!” {وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ} “Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar.”

12935. Metin

سورة ق مكية وهى خمس وأربعون آية

Kâf Suresi Mekkîdir ve kırk beş ayettir.

12936. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

12937. Metin

ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ (١) بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ (٢)

{ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ} “Kâf. Şanlı ve şerefli Kur'an'a andolsun!” (1) {بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ} “Aksine, aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o kâfirler: 'Bu şaşılacak bir şeydir!' dediler.” (2)

12938. Metin

الكلام في {ق والقرآن المجيد بل عجبوا} كالكلام في ص والرآن ذى الذكر بل الذين كفروا سوءا بسوءا لالتقائهما في أسلوب واحد والمجيد ذو المجد والشرف على غير ممن الكتب ومن أحاط علماً بمعانيه وعمل بما فيه مجد عند الله وعند الناس وقوله بَلْ عَجِبُواْ أي كفار مكة {أَن جَآءَهُمْ منذر منهم} ان محمد ﷺ إنكار لتعجبهم مما ليس بعجب وهو أن ينذرهم بالمخوف رجل منهم قد عرفوا عدالته وأمانته ومن كان كذلك لم يكن إلا ناصحاً لقومه خائفاً أن ينالهم مكروه وإذا علم ان مخوفا اظلمهم لزمه أن ينذرهم فكيف بما هو غاية المخاوف وإنكار لتعجبهم مما أنذرهم به من البعث مع علمهم

{ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ بَلْ عَجِبُوا} “Kâf. Şanlı ve şerefli Kur'an'a andolsun! Aksine, şaştılar...” ifadesi hakkındaki açıklama; aynı üslupta buluştukları için {ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Sâd. Şeref ve öğüt dolu Kur'an'a andolsun! Aksine inkâr edenler...” ayetindeki açıklama ile birebir aynıdır. el-Mecîd (الْمَجِيدُ), diğer kitaplara üstün gelen şan ve şeref sahibidir. Kim onun manalarını kavrayıp onunla amel ederse, Allah katında da insanlar katında da şerefli ve yüce olur. {بَلْ عَجِبُوا} “Aksine, şaştılar” sözü, yani Mekke kâfirleri, {أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ} “aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine [şaştılar]” [demektir]. [O uyarıcı] Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir. Bu, şaşılacak bir şey olmayan bir duruma şaşırmalarını kınamaktır; zira adaletini ve güvenilirliğini bildikleri, içlerinden bir adamın onları korkunç bir tehlikeye karşı uyarması şaşılacak şey değildir. Böyle olan bir kimse, kavmine ancak nasihat eden ve başlarına kötü bir şey gelmesinden endişelenen biri olur. Korkutucu bir durumun onları kuşattığını bildiğinde onları uyarması gerekiyorsa, korkuların en büyüğü olan [ahiret azabı] konusunda uyarması nasıl gerekmesin? Ayrıca bu, bildikleri halde onları uyardığı yeniden dirilme (ba's) konusuna şaşırmalarını da bir kınamadır;

12939. Metin

بقدرة الله تعالى على خلق السموات والأرض وما بينهما وعلى اختراع كل شيء وإقرارهم بالنشأة الأولى مع شهادة العقل بأنه لا بد من الجزاء ثم عول على أحد الإنكارين بقوله {فَقَالَ الكافرون هذا شَىْءٌ عجيب}

nitekim onlar Allah Teâlâ'nın gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratmaya ve her şeyi yoktan var etmeye kadir olduğunu bilmekte, ilk yaratılışı kabul etmekte ve akıl da karşılığın (cezanın) kaçınılmaz olduğuna şahitlik etmektedir. Sonra {فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ} “O kâfirler: 'Bu şaşılacak bir şeydir!' dediler” buyurarak iki kınamadan birine ağırlık vermiştir.

12940. Metin

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (٣)

{أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı [yeniden dirileceğiz]? Bu, [akıldan ve ihtimalden] uzak bir dönüştür.” (3)

12941. Metin

{أئذا متنا وكنا ترابا} دلالة على تعجبهم من البعث أدخل في الاستبعاد وأحق بالانكار ووضع الكافرون موضع الضمير للشهادة على أنهم في قولهم هذا مقدمون على الكفر العظيم وهذا اشارة الى

{أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا} “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı?” ayeti, onların yeniden dirilmeyi şaşkınlıkla karşılamalarına delalet eder; bu, imkânsız görmeye (istib'âd) daha dâhil ve kınanmaya daha lâyıktır. Zamir yerine “el-kâfirûn” (inkârcılar) isminin açıkça getirilmesi, onların bu sözleriyle büyük bir küfre cüret ettiklerine şahitlik etmek içindir. {هَذَا} “Bu” ifadesi,

12942. Metin

الرجع واذا منصوب بمضمر معناه أحين نموت ونبلى نرجع تنا نافع وعلي وحمزة وحفص {ذلك رَجْعُ بَعِيدٌ} مستبعد مسنكر كفولك هذا قول بعيد أي بعيد من الوهم والعادة ويجوز ان يكون الرجع بمعنى الرجوع وهو الجواب ويكون من كلام الله تعالى استبعاد الانكار هم ما أنذروا به من البعث والوقف على ترابا على هذا حسن وناصب الظرف إذا كان الرجع بمعنى الرجوع ما دل عليه النذر من المنذر به وهو البعث

dönüşe (rec') işarettir. {إِذَا} edatı, gizli bir fiille mansubdur; takdiri: 'Ölüp çürüdüğümüz zaman mı geri döneceğiz?' demektir. Nâfi', Ali, Hamza ve Hafs {ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} “Bu, uzak bir dönüştür” şeklinde okumuşlardır. Yani imkânsız görülen ve çirkin karşılanan [bir dönüştür]; nitekim 'Bu uzak bir sözdür' denildiğinde akıldan ve teamülden uzak olduğu kastedilir. 'Rec'' kelimesinin rücû' (geri dönüş) anlamında olması da caizdir ve bu da cevap cümlesi olur; söz de Allah Teâlâ'nın kelâmı olup, uyarıldıkları dirilişi inkâr etmelerini imkânsız görme [ifadesi] sayılır. Bu takdire göre {تُرَابًا} kelimesi üzerinde vakıf yapmak (durmak) güzeldir. 'Rec'' kelimesi rücû' manasında olduğunda, zarf olan {إِذَا}'yı nasb eden amil, uyarıcının uyardığı şeye yani dirilişe delalet eden manadır.

12943. Metin

قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ (٤)

{قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ} “Şüphesiz toprağın onlardan [bedenlerinden] neyi eksilttiğini bilmişizdir. Katımızda [her şeyi] koruyan bir kitap vardır.” (4)

12944. Metin

{قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنقُصُ الأرض مِنْهُمْ} رد لاستبادهم الرجع لأن من لطف علمه حتى علم ما تنقص من الأرض من أجساد الموتى وتأكله من لحومهم وعظامهم كان قادراً على رجعهم أحياء كما كانوا {وَعِندَنَا كتاب حَفِيظٌ} محفوظ من الشياطين ومن التغير وهو اللوح المحفوظ أو حافظ لما أودعه وكتب فيه

{قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ} “Toprağın onlardan neyi eksilttiğini bilmişizdir” ayeti, onların geri dönüşü imkânsız görmelerine bir reddiyedir. Çünkü ilmi, toprağın ölülerin cesetlerinden neyi eksilttiğini, etlerinden ve kemiklerinden neyi yediğini bilecek kadar ince ve kuşatıcı olan [Allah], onları daha önce oldukları gibi diri olarak geri döndürmeye de elbette kadirdir. {وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ} “Ve katımızda [her şeyi] koruyan bir kitap vardır.” [O kitap], şeytanlardan ve değişmekten korunmuştur ki o da Levh-i Mahfuz'dur; yahut içine emanet edilen ve yazılan her şeyi muhafaza edicidir.

12945. Metin

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ (٥)

{بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ} “Aksine onlar, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Şimdi onlar karmakarışık ve şaşkın bir durum içindedirler.” (5)

12946. Metin

{بَلْ كَذَّبُواْ بالحق لَمَّا جَآءَهُمْ} إضراب أتبع الإضراب الأول للدلالة على أنهم جاءوا بما هو أفظع من تعجبهم وهو التكذيب بالحق الذي هو النبوة الثابتة بالمعجزات في أول وهلة من غير تفكر ولا تدبر {فَهُمْ فِى أَمْرٍ مَّرِيجٍ} مضطرب يقال مرج الخاتم في الإصبع إذا اضطرب من سعته فيقولون تارة شاعر وطوراً ساحر ومرة كاهن لا يثبتون على شيء واحد وقيل الحق القرآن وقيل الإخبار بالبعث ثم دلهم على قدرته على البعث فقال

{بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ} “Aksine onlar, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar.” Bu, ilk vazgeçişin (idrâb) ardından gelen ikinci bir vazgeçiştir; şaşırmalarından daha da çirkin bir şey yaptıklarını, yani mucizelerle sabit olan hakikati (peygamberliği) hiç düşünmeden ve tefekkür etmeden ilk anda yalanladıklarını göstermektedir. {فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ} “Şimdi onlar karmakarışık bir durum içindedirler.” Yani muztarip/çalkantılı haldedirler. Nitekim yüzük parmakta geniş gelip sallandığında 'Yüzük parmakta çalkalandı (merece)' denir. Bir defasında 'şairdir', bir defasında 'büyücüdür', bir keresinde de 'kâhindir' derler; tek bir söz üzerinde sebat etmezler. 'Hak'tan maksadın Kur'an olduğu söylenmiştir; yeniden diriliş haberi olduğu da söylenmiştir. Sonra diriltmeye olan kudretine delil getirerek şöyle buyurdu:

12947. Metin

أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ (٦)

{أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ} “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı; onu nasıl bina ettik, süsledik ve onda hiçbir çatlak/yarık da yoktur?” (6)

12948. Metin

{أَفَلَمْ يَنظُرُوآ} حين كفروا بالبعث {إِلَى السمآء فَوْقَهُمْ} إلى آثار قدرة الله تعالى في خلق العالم {كَيْفَ بنيناها} رفعناها بغير عمد {وزيناها} بالنيرات {وَمَا لَهَا مِن فُرُوجٍ} من فتوق وشقوق أي أنها سليمة من العيوب لافتق فيها ولا صداع ولا خلل

{أَفَلَمْ يَنْظُرُوا} “Bakmazlar mı” dirilişi inkâr ettikleri vakit {إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ} “üstlerindeki göğe”, yani Allah Teâlâ'nın âlemi yaratmadaki kudretinin eserlerine; {كَيْفَ بَنَيْنَاهَا} “onu nasıl bina ettik”, [yani] direksiz yükselttik, {وَزَيَّنَّاهَا} “ve onu süsledik” parlak yıldızlarla, {وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ} “ve onda hiçbir yarık yoktur”, gedikler ve çatlaklar yoktur; yani onda hiçbir yarık, çatlak ve kusur bulunmayıp ayıplardan uzaktır.

12949. Metin

وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (٧)

{وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} “Yeri de yayıp döşedik, içine sabit dağlar yerleştirdik ve onda gönül açıcı her türden [bitkiler] bitirdik.” (7)

12950. Metin

{والأرض مددناها} دحوناها {وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رواسي} جبالاً ثوابت لولا هي لمالت {وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ} صنف {بَهِيجٍ} يبتهج به لحسنه

{وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا} “Yeri de yayıp döşedik”, onu serdik. {وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ} “Ve içine sabit dağlar yerleştirdik”, sarsılmaz dağlar koyduk ki onlar olmasaydı yer sallanırdı. {وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ} “Ve onda her çiftten bitirdik”, her türden, {بَهِيجٍ} “gönül açıcı”, güzelliğinden dolayı sevinç veren [bitkiler bitirdik].

12951. Metin

تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ (٨)

{تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} “[Bütün bunları] Rabbine yönelen her kula bir basiret ve bir ibret (öğüt) olsun diye [yaptık].” (8)

12952. Metin

{تبصرة وذكرى} لتبصر به وتذكر {لِّكُلِّ عَبْدٍ مُّنِيبٍ} راجع إلى ربه مفكر في بدائع خلقه

{تَبْصِرَةً وَذِكْرَى} “Basiret ve öğüt olsun diye”, onunla basiret kazansın ve hatırlasın diye, {لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} “Rabbine yönelen her kul için”, yani Rabbine dönen ve O'nun yaratışındaki eşsiz sanatları düşünen her kul için.

12953. Metin

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ (٩)

{وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ} “Gökten bereketli bir su indirdik; böylece onunla bahçeler ve hasat edilen taneler bitirdik.” (9)

12954. Metin

{وَنَزَّلْنَا مِنَ السمآء مَآءً مباركا} كثير المنافع {فَأَنبَتْنَا بِهِ جنات وَحَبَّ الحصيد} أي

{وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا} “Gökten bereketli bir su indirdik”, faydası bol olan [bir su], {فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ} “böylece onunla bahçeler ve hasat edilen taneler bitirdik.” Yani,

12955. Metin

وحب الزرع الذي من شأنه أن يحصد كالحنط والشعير وغيرهما

buğday, arpa ve benzeri hasat edilmesi adet olan ekin tanelerini [bitirdik].

12956. Metin

وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ (١٠)

{وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ} “Ve salkımları üst üste dizilmiş yüksek hurma ağaçları [bitirdik].” (10)

12957. Metin

{والنخل باسقات} طوالاً في السماء {لَّهَا طَلْعٌ} هو كل ما يطلع من ثمر النخيل {نضيد} منضور بعضه فوق بعض لكثرة الطلع وتراكمه أو لكثرة ما فيه من الثمر

{وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ} “Ve yüksek hurma ağaçları”, göğe doğru uzanan boylu poslu hurmalar [bitirdik]. {لَهَا طَلْعٌ} “Onun tomurcukları vardır”, hurmanın tomurcuğundan çıkan meyvesidir. {نَضِيدٌ} “Üst üste dizilmiş”, tomurcuğun çokluğu ve birikmesi sebebiyle veya içindeki meyvenin bolluğundan dolayı birbiri üzerine dizilmiş [salkımlardır].

12958. Metin

رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ (١١)

{رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ} “Kullara rızık olsun diye [bitirdik]. Biz o [su] ile ölü bir beldeye hayat verdik. İşte [kabirlerden] çıkış da böyledir.” (11)

12959. Metin

{رِّزْقاً لِّلْعِبَادِ} أي أنبتناها رزقاً للعباد لأن الإنبات في معنى الرزق فيكون رِزْقاً مصدراً من غير لفظه أو هو مفعول له أي أنبتناها لرزقهم {وَأَحْيَيْنَا بِهِ} بذلك الماء {بَلْدَةً مَّيْتاً} قد جف نباتها {كذلك الخروج} أي كما حييت هذه البلدة الميتة كذلك تخرجون أحياء بعد موتكم لأن إحياء الموات كإحياء الأموات والكاف في محل الرفع على الابتداء

{رِزْقًا لِلْعِبَادِ} “Kullara rızık olsun diye”, yani onları kullara rızık olarak bitirdik. Zira bitirme eylemi rızık verme anlamını taşır; bu durumda {رِزْقًا} kelimesi lafzından gayrı bir mastar (mef'ûl-i mutlak) olur veya mef'ûlün leh olup anlamı 'onların rızkı için bitirdik' demektir. {وَأَحْيَيْنَا بِهِ} “Ve onunla dirilttik”, o su ile, {بَلْدَةً مَيْتًا} “ölü bir beldeyi”, bitkisi kurumuş olan [yeri]. {كَذَلِكَ الْخُرُوجُ} “İşte çıkış da böyledir.” Yani bu ölü beldenin diriltildiği gibi, siz de öldükten sonra diri olarak [kabirlerinizden] çıkarılacaksınız. Zira cansız toprağın canlandırılması, ölülerin diriltilmesi gibidir. [Ayetin başındaki] Kâf harfi, mübteda (özne) olarak ref mahallindedir.

12960. Metin

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ (١٢)

{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُ} “Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd da yalanladı.” (12)

12961. Metin

{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ} قبل قريش {قَوْمُ نُوحٍ وأصحاب الرس} هو بئر لم تطووهم قوم باليمامة وقبل أصحاب الأخدود {وَثَمُودُ}

{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ} “Onlardan önce yalanladı”, yani Kureyş'ten önce; {قَوْمُ نُوحٍ وَأَصْحَابُ الرَّسِّ} “Nûh kavmi ve Ress halkı”. [Ress], etrafı örülmemiş bir kuyudur; onlar Yemâme'de bir topluluktu. Eshâb-ı Uhdûd olduğu da söylenmiştir. {وَثَمُودُ} “Ve Semûd”,

12962. Metin

وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ (١٣)

{وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَإِخْوَانُ لُوطٍ} “Âd, Firavun ve Lût'un kardeşleri [kavmi] de [yalanladı].” (13)

12963. Metin

{وعاد وفرعون} اراد بفرعون قومه كفوله من فرعون ملئهم لأن المعطوف عليه قوم نوح والمعطوفات جماعات {وإخوان لوط}

{وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ} “Âd ve Firavun”. Firavun ile onun kavmini kastetmiştir; nitekim {مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ} “Firavun'dan ve ileri gelenlerinden” buyurulmuştur. Zira atıf yapılan [ilk öge] Nûh kavmidir ve atfedilenler de topluluklardır. {وَإِخْوَانُ لُوطٍ} “Ve Lût'un kardeşleri”,

12964. Metin

وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ (١٤)

{وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ} “Eyke halkı ve Tübba' kavmi de. Hepsi peygamberleri yalanladı; böylece tehdidim gerçekleşti!” (14)

12965. Metin

{وأصحاب الأيكة} سماهم إخوانه لأن بينهم وبينه نسباً قريباً {وَقَوْمُ تُّبَّعٍ} هو ملك باليمن أسلم ودعا قومه إلى الإسلام فكذبوه وسمي به لكثرة تبعه {كُلٌّ} أي كل واحد منهم {كَذَّبَ الرسل} لأن من كذب رسولاً واحداً فقد كذب جميعهم {فَحَقَّ وَعِيدِ} فوجب وحل وعيدى وفيه تسلية لرسول الله ﷺ وتهديد لهم

{وَأَصْحَابُ الْأَيْكَةِ} “Ve Eyke halkı”. Aralarında yakın bir soy bağı bulunduğu için onları kardeşleri olarak isimlendirmiştir. {وَقَوْمُ تُبَّعٍ} “Ve Tübba' kavmi”. [Tübba'], Yemen'de Müslüman olan ve kavmini İslâm'a davet eden bir kraldı; fakat onlar onu yalanladılar. Ona tâbi olanların çokluğundan ötürü bu isim verilmiştir. {كُلٌّ} “Hepsi”, yani her biri, {كَذَّبَ الرُّسُلَ} “peygamberleri yalanladı”. Zira tek bir peygamberi yalanlayan, hepsini yalanlamış sayılır. {فَحَقَّ وَعِيدِ} “Böylece tehdidim gerçekleşti”, yani azap vaadim vacip oldu ve üzerlerine indi. Bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir teselli, onlar için ise bir tehdit vardır.

12966. Metin

أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ (١٥)

{أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ} “İlk yaratmada acze mi düştük? Hayır, onlar yeni bir yaratılış konusunda şüphe içindedirler.” (15)

12967. Metin

{أفعيينا} عي بالامر اذا يهتد لوجه عمله والهمزة للإنكار

{أَفَعَيِينَا} “Acze mi düştük?” Bir kimse yapacağı işin yöntemini bilemeyip âciz kaldığında 'ayiye bi'l-emr' denir. Başındaki hemze kınama ve inkâr içindir.

12968. Metin

{بالخلق الأول} أي أنا لم نعجز عن الخلق الأول فكيف نعجز عن الثاني والاعتراف بذلك اعتراف بالإعادة {بَلْ هُمْ فِى لَبْسٍ} في خلط وشبهة قد لبس عليهم الشيطان وحيرهم وذلك تسويله إليهم أن إحياء الموتى أمر خارج عن العادة فتركوا لذلك الاستدلال الصحيح وهو أن من قدر على الإنشاء كان على الإعادة أقدر {مِّنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ} بعد الموت وإنما نكر الخلق الجديد ليدل على عظمة شأنه وان حق ما سمع به أن يخاف ويهتم به

{بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ} “İlk yaratılışta”, yani biz ilk yaratılıştan âciz kalmadık ki ikincisinden nasıl âciz kalalım? Bunu itiraf etmek, yeniden yaratmayı da itiraf etmektir. {بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ} “Aksine onlar bir şüphe içindedirler”, bir karışıklık ve kuruntu içindedirler; şeytan onların zihnini karıştırmış ve onları hayrete düşürmüştür. Bu da şeytanın, ölülerin diriltilmesini alışılmışın dışında bir durum gibi göstermesinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden doğru delillendirmeyi terk ettiler ki o da: İlk defa yaratmaya kadir olanın, onu iade edip yeniden diriltmeye daha çok kadir olduğudur. {مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ} “Yeni bir yaratılış konusunda”, ölümden sonraki [yaratılışta]. Yeni yaratılışın belgisiz (nekre) getirilmesi, onun şanının büyüklüğünü ve bunu işiten kimseye düşen görevin ondan korkup önemsemek olduğunu göstermek içindir.

12969. Metin

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (١٦)

{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ} “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (16)

12970. Metin

{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنسان وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ} الوسوسة الصوت الخفي ووسوسة النفس ما يخطر ببال الإنسان ويهجس في ضميره من حديث النفس والباء مثلها في قوله صوت بكذا {وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ} المراد قرب علمه منه {مِنْ حَبْلِ الوريد} هو مثل في فرط القر والوريد عرق في باطن العنق والحبل العرق والإضافة للبيان كقولهم بعير سانية

{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ} “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.” Vesvese gizli sestir. Nefsin vesvesesi ise, insanın hatırına gelen ve içinden geçirdiği iç konuşmalarıdır. Ayetteki 'bâ' harfi, 'falan şeyi fısıldadı/seslendirdi' kullanımındaki gibidir. {وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ} “Biz ona daha yakınız”, murad edilen şey O'nun ilminin insana olan yakınlığıdır. {مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ} “Şah damarından”. Bu, aşırı yakınlık için bir darbımeseldir. Verîd, boynun iç kısmındaki damardır. Habl da damar demektir. İsim tamlaması beyan (açıklama) içindir; nitekim 'saika devesi' denmesi gibidir.

12971. Metin

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ (١٧)

{إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ} “İki alıcı (melek) sağında ve solunda oturmuş [amellerini] kaydederken.” (17)

12972. Metin

{إِذْ يَتَلَقَّى المتلقيان} يعني الملكين الحافظين {عَنِ اليمين وَعَنِ الشمال قَعِيدٌ} التلقي

{إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ} “İki alıcı melek aldığında”, yani iki koruyucu (hafaza) melek; {عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ} “sağında ve solunda oturmuş”. 'Telakkî',

12973. Metin

التلقن بالحفظ والكتابة والقعيد المقاعد كالجليس بمعنى المجالس وتقديره عن اليمين قعيد وعن الشمال قعيد من المتلقيين فترك أحدهما لدلالة الثاني عليه كقوله

koruyup yazarak alma ve kaydetmedir. 'Ka'îd' ise oturan (mukâ'id) demektir; nitekim 'celîs' de beraber oturan (mucâlis) manasındadır. Takdiri: 'İki alıcı melekten sağında bir oturan, solunda da bir oturan vardır' şeklindedir. İkincisi birincisine delalet ettiği için biri zikredilmemiştir; tıpkı şu beyitte olduğu gibi:

12974. Metin

رماني بأمر كنت منه ووالدي بريئاً ومن أجل الطوى رماني

Beni öyle bir işle itham etti ki ben de babam da ondan / Beriydik; sadece susuzluk yüzünden beni itham etti.

12975. Metin

أي رماني بأمر كنت منه بريئاً وكان والدي منه بريئاً واذا منصوب باقرب لما فيه منى يقرب والمعنى إنه لطيف يتوصل علمه إلى خطرات النفس ولا شيء أخفى منه وهو أقرب من الإنسان من كل قريب حين يتلقى الحفيظان ما يتلفظ به إيذاناً بأن استحفاظ الملكين أمر هو غني عنه وكيف لا يستغني عنه وهو مطلع على أخفى الخفيات وانما ذلك الحكمة وهى مافى كتبة الملكين وحفظهما وعرض صحائف العمل يوم القيامة من زيادة لطف له في الانتهاء عن السيئات والرغبة في الحسنات

Yani 'Ben de ondan beriydim, babam da ondan beriydi' demektir. {إِذْ} zarfı, 'yaklaşır' manasını barındırdığı için {أَقْرَبُ} lafzıyla mansubdur. Mana şudur: O Latîf'tir; ilmi, nefsin en gizli düşüncelerine bile ulaşır ve O'ndan daha gizli hiçbir şey yoktur. İki koruyucu melek insanın ağzından çıkanları alıp kaydederken, O insana her yakından daha yakındır. Bu da iki meleğin insanı gözetlemesine Allah'ın muhtaç olmadığını bildirmektedir. En gizli saklıları bilen Allah bundan nasıl müstağni olmasın? Bu sadece bir hikmete mebnidir ki o da; iki meleğin yazmasında, korumasında ve kıyamet gününde amel defterlerinin sergilenmesinde kötülüklerden sakınma ve iyiliklere yönelme hususunda insan için fazladan bir lütuf ve incelik bulunmasıdır.

12976. Metin

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ (١٨)

{مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ} “Ağzından tek bir söz çıkmaz ki yanında hazır bir gözetleyici bulunmasın.” (18)

12977. Metin

{مَّا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ} ما يتكلم به وما يرمي به من فيه {إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ} حافظ {عَتِيدٌ} حاضر ثم قيل يكتبان كل شيء حتى أنينه في مرضه وقيل لا يكتبان إلا ما فيه أجر أو وزر وقيل إن الملكين لا يجتنبانه إلا عند الغائط ولاجماع لما ذكر إنكارهم البعث واحتج عليهم بقدرته وعلمه اعلمهم ان ما انكروه هم لا قوة عن قريب عند موتهم وعند قيام الساعة ونبه على اقتراب ذلك بأن عبر عنه بلفظ الماضى هو قوله

{مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ} “Tek bir söz çıkarmaz ki”, yani konuştuğu ve ağzından attığı hiçbir söz yoktur ki, {إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ} “yanında mutlaka bir gözetleyici bulunmasın”, yani koruyucu melek, {عَتِيدٌ} “hazır bekleyen”. Sonra denildi ki: Hastalığındaki inlemesine varıncaya kadar her şeyi yazarlar. Bir diğer görüşe göre ise: Sadece sevap veya günah olan şeyleri yazarlar. Meleklerin sadece tuvalet ihtiyacı ve cinsel ilişki anında insandan ayrıldıkları da söylenmiştir. Onların yeniden dirilişi inkâr ettiklerini zikredip kudreti ve ilmiyle onlara karşı delil getirince, inkâr ettikleri bu şeyle çok yakında, ölümleri anında ve kıyamet koptuğunda karşılaşacaklarını onlara bildirdi. Bunun pek yakın olduğuna dikkat çekmek için de onu geçmiş zaman lafzıyla ifade ederek şöyle buyurdu:

12978. Metin

وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ (١٩)

{وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحِيدُ} “Ölüm sarhoşluğu hak ile geliverdi. 'İşte senin kaçıp durduğun şey budur!' [denir].” (19)

12979. Metin

{وجاءت سكرة الموت} اى شدته الذاهبة بالفعل ملتبسة {بالحق} أي بحقيقة الأمر أو بالحكمة {ذلك ما كنت منه} الاشار إلى الموت والخطاب للإنسان في قوله وَلَقَدْ خلقنا الانسان على طريق الالتفات {تحيد} تنفرد وتهرب

{وَجَاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ} “Ölüm sarhoşluğu geldi”, yani aklı baştan alan şiddeti gelip çattı; {بِالْحَقِّ} “hak ile”, yani işin hakikatiyle veya hikmetle bir arada [geldi]. {ذَلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ} “İşte senin [kaçtığın] şey budur”. İşaret ölümedir; hitap ise iltifat yoluyla {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ} “Andolsun insanı yarattık” sözündeki insana yöneliktir. {تَحِيدُ} “Kaçıp durduğun”, uzaklaşıp kaçtığın [şeydir].

12980. Metin

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ (٢٠)

{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ} “Ve Sûr'a üflenir. İşte bu, tehdidin [gerçekleşeceği] gündür.” (20)

12981. Metin

{وَنُفِخَ فِى الصور} يعني نفخة البعث {ذَلِكَ يَوْمَ الوعيد} أي وقت ذلك يوم الوعيد على حذف المضاف الاشارة إلى مصدر نفخ

{وَنُفِخَ فِي الصُّورِ} “Ve Sûr'a üflenir”, yani diriliş üflemesi kastedilmektedir. {ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ} “İşte o, tehdit günüdür”, yani 'bunun vakti tehdit günüdür' demektir; muzaf hazfedilmiştir ve işaret 'üfürme' mastarınadır.

12982. Metin

وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ (٢١)

{وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ} “Her nefis, yanında bir sevk edici ve bir de şahit ile gelir.” (21)

12983. Metin

{وَجَآءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَآئِقٌ وَشَهِيدٌ} أي ملكن احدها يسوقه إلى المحشر والآخر يشهد عليه بعمله ومحل مَّعَهَا سَائِقٌ النصب على الحال من كُلٌّ لتعرفه بالإضافة إلى ما هو في حكم المعرفة

{وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ} “Her nefis, yanında bir sevk edici ve bir de şahit ile gelir”; yani iki melek [ile gelir ki], biri onu mahşere sevk eder, diğeri ise ameline şahitlik eder. {مَعَهَا سَائِقٌ} “yanında bir sevk edici [vardır]” [cümlesinin] iraptaki yeri, marife hükmünde olan bir kelimeye tamlanan olması sebebiyle marifelik kazanan {كُلٌّ} “her nefis” lafzından hal olarak mansubdur.

12984. Metin

لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (٢٢)

{لَقَدْ كُنْتَ فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ} “Andolsun sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi biz senin perdeni kaldırdık; artık bugün gözün keskindir.” (22)

12985. Metin

{لَّقَدْ كُنتَ} أي يقال لها لقد كنت {فِى غَفْلَةٍ مِّنْ هذا} النازل بك اليوم {فكشفنا عنك غطاءك} اى فأنزلنا غفلتك بما تشاهد {فبصرك اليوم حديد} جعلت الغلة كأنها غطاء غطي به جسده كله أو غشاوة غطي بها عينيه فهو لا يبصر شيئاً فإذا كان يوم القيامة تيقظ وزالت عنه الغفلة وغطاؤها فيبصر ما لم يبصره من الحق ورجع بصره الكليل عن الإبصار لغفلته حديداً لتيقظه

{لَقَدْ كُنْتَ} “Andolsun sen idin”, yani ona: [Andolsun] sen {فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا} “bundan gaflet içindeydin”, bugün başına gelen bu şeyden [gafildin denilir]. {فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاءَكَ} “Şimdi biz senin perdeni kaldırdık”, yani bizzat gördüğün şeylerle gafletini giderdik. {فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ} “Artık bugün gözün keskindir”. Gaflet, sanki bütün bedeninin örtüldüğü bir örtü veya iki gözünün örtüldüğü bir perde gibi kılınmıştır ki insan hiçbir şey göremez. Kıyamet günü olduğunda ise uyanır; kendisinden gaflet ve örtüsü kalkar, böylece haktan daha önce görmediği şeyleri görür ve gafletinden dolayı görmekten aciz olan gözü uyanıklığı sebebiyle keskinleşir.

12986. Metin

وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ (٢٣)

{وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ} “Yoldaşı der ki: 'İşte yanımdaki [amel defteri] hazırdır.'” (23)

12987. Metin

{وَقَالَ قَرِينُهُ} الجمهور على أنه الملك الكاتب الشهيد عليه {هذا} أي ديوان عمله مجاهد شيطانه الذي قيض له في قوله نُقَيّضْ له شيطانا فهو له

{وَقَالَ قَرِينُهُ} “Yoldaşı der ki”; çoğunluğa göre o, aleyhine şahitlik eden yazıcı melektir. {هَذَا} “İşte bu”, yani amel defteridir. Mücâhid'e göre ise, {نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ} “ona bir şeytan musallat ederiz de o onun yoldaşı olur” sözünde geçtiği üzere kendisine musallat edilen şeytanıdır.

12988. Metin

قرين هذا أي الذي وكلت به {مَا لَدَىَّ عتيد} هذا مبتدأوما فكرة بمعنى شيء والظرف بعده وصف له وكذلك عيد وما وصفتها خبر هذا والتقدير هذا شيء ثابت

Bu, yani 'vazifelendirildiğim kimse' [demektir]. {مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ} “yanımdaki hazır olandır”. {هَذَا} mübtedadır. {مَا} “şey” anlamında nekredir, sonrasındaki zarf ise onun sıfatıdır; aynı şekilde {عَتِيدٌ} da [öyledir]. {مَا} ve sıfatı {هَذَا} lafzının haberidir. Takdiri: 'Bu, yanımda sabit ve hazır bir şeydir' şeklindedir.

12989. Metin

لديّ عتيد ثم يقول الله تعالى

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur:

12990. Metin

أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ (٢٤)

{أَلْقِيَا فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ} “[Ey iki melek!] Atın cehenneme her inatçı nankörü!” (24)

12991. Metin

{أَلْقِيَا} والخطاب للسائق والشهيد أو لمالك وكأن الأصل ألقِ ألقِ فناب ألقيا عن ألق ألق لان الفاعل كالجزء من الفعل فكانت تثنة الفاعل نائبة عن تكرار الفعل وقيل أصله ألقين والألف بدل من النون إجراء للوصل مجرى الوقف دليله قراءة الحسن ألقين {فِى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ} بالنعم والمنعم {عَنِيدٍ} معاند مجانب للحق معاد لأهله

{أَلْقِيَا} “Atın ikiniz”; hitap sevk edici ile şahidedir veya [Cehennem bekçisi] Mâlik'edir. Aslının {أَلْقِ أَلْقِ} “at, at” olduğu, fail fiilin bir parçası gibi kabul edildiğinden failin tesniye (ikil) kılınmasının fiilin tekrarının yerine geçtiği söylenmiştir. Bir görüşe göre ise aslı {أَلْقِيَنْ} olup vasılın (ulamanın) vakıf yerine geçirilmesiyle elif harfi nun harfinden bedel kılınmıştır; bunun delili Hasan[-ı Basrî]'nin {أَلْقِيَنْ} kıraatidir. {فِي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ} “cehenneme her nankörü”, yani nimetleri ve Nimet Veren'i inkâr eden [kimseyi], {عَنِيدٍ} “inatçı”, hakkı kabul etmeyip ondan uzaklaşan ve hak ehline düşmanlık eden [kimseyi].

12992. Metin

مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ (٢٥)

{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرِيبٍ} “Hayra engel olan, haddi aşan, şüpheciyi!” (25)

12993. Metin

{مَّنَّاعٍ لّلْخَيْرِ} كثير المنع للمال عن حقوقه أو مناع لجنس الخير أن يصل إلى اهله {معتد} ظالم متخبط للحق {مُرِيبٍ} شاك في الله وفي دينه

{مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ} “Hayra engel olan”, hakkı olan yerlere malı vermeyi çokça engelleyen veya hayrın cinsinin ehline ulaşmasını engelleyen [kimsedir]. {مُعْتَدٍ} “haddi aşan”, zalim, hakkı çiğneyip geçen [kimsedir]. {مُرِيبٍ} “şüpheci”, Allah ve O'nun dini hakkında şüphe içinde olan [kimsedir].

12994. Metin

الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ (٢٦)

{الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ} “O ki Allah ile beraber başka bir ilah edindi. Artık onu o şiddetli azaba atın!” (26)

12995. Metin

{الذي جعل مع الله إلها آخر} مبتدأ متضمن معنى الشرط خبره {فألقياه فِى العذاب الشديد} أو بدل من كُلَّ كَفَّارٍ فألقياه تكرير للتوكيد ولا يجوز أن يكون صفة لكفار لأن النكرة لا توصف بالموصول

{الَّذِي جَعَلَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ} “Allah ile beraber başka bir ilah edinen kimse” şart anlamı içeren bir mübtedadır; haberi ise {فَأَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّدِيدِ} “artık onu o şiddetli azaba atın” [cümlesidir]. Ya da {كُلَّ كَفَّارٍ} “her nankör” ifadesinden bedeldir; bu durumda {فَأَلْقِيَاهُ} “onu atın” ifadesi pekiştirme için tekrardır. [Bu ifadenin] {كَفَّارٍ} lafzına sıfat olması caiz değildir; çünkü nekre (belirtisiz) bir kelime ismi mevsul ile nitelenemez.

12996. Metin

قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ (٢٧)

{قَالَ قَرِينُهُ رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ} “Yoldaşı der ki: 'Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o zaten derin bir sapıklık içindeydi.'” (27)

12997. Metin

{قَالَ قرِينُهُ} أي شيطانه الذي قرن به وهو شاهد لمجاهد وإنما أخليت هذه الجملة عن الواو دون الأولى لأن الأولى واجب عطفها للدلالة على الجمع بين معناها ومعنى ما قبلها في الحصول أعني مجيء كل نفس مع الملكين وقول قرينه ما قال له واما هذه نهى مستأنفة كما نستأنف الجمل الواقعة في حكاية التقاول كما في مقاولة موسى وفرعون فكأن الكافر قال رب هو أطغاني فقال قرينه {رَبَّنَا مَآ أَطْغَيْتُهُ ولكن كَانَ فِى ضلال بَعِيدٍ} أي ما أوقعته في الطغيان ولكنه طغى واختار الضلالة على الهدى

{قَالَ قَرِينُهُ} “Yoldaşı der ki”; yani ona arkadaş kılınan şeytanı [der ki]. Bu, Mücâhid'in görüşünü desteklemektedir. İlk cümlenin aksine bu cümlenin başında vav (bağlacı) getirilmemiştir; çünkü ilk cümlenin anlamı ile öncesinin anlamının gerçekleşmede bir aradalığını -yani her nefsin iki melekle gelmesi ve yoldaşının ona söylediğini söylemesini- göstermek için ilk cümlenin atfedilmesi vacipti. Bu cümle ise, Mûsâ ile Firavun'un karşılıklı konuşmasında olduğu gibi, karşılıklı konuşmanın hikâye edilmesinde geçen cümlelerin istinaf (yeni başlangıç) kılınması kabilinden müste'nefedir. Sanki kâfir: 'Rabbim, beni o azdırdı!' demiş, bunun üzerine yoldaşı da: {رَبَّنَا مَا أَطْغَيْتُهُ وَلَكِنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ} “Rabbimiz! Onu ben azdırmadım; fakat o zaten derin bir sapıklık içindeydi” demiştir; yani 'Onu tuğyana ben düşürmedim; bilakis kendisi azdı ve hidayete karşı sapıklığı tercih etti' [demiştir].

12998. Metin

قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ (٢٨)

{قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ} “[Allah] buyurur: 'Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdidimi bildirmiştim.'” (28)

12999. Metin

{قَالَ لاَ تَخْتَصِمُواْ} هو استئناف مثل قوله تعالى قَالَ قرِينُهُ كأن قائلاً قال فماذا قال الله فقيل قال لا تختصموا {لَدَىَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بالوعيد}

{قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا} “[Allah] buyurur: Çekişmeyin”; Allah Teâlâ'nın {قَالَ قَرِينُهُ} “Yoldaşı der ki” kavli gibi istinaftır. Sanki biri 'Allah ne buyurdu?' diye sormuş da 'Çekişmeyin buyurdu' denilmiştir: {لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُمْ بِالْوَعِيدِ} “huzurumda; ben size tehdidimi bildirmiştim”.

13000. Metin

أي لا تختصموا في دار الجزاء وموقف الحساب فلا فائدة في اختصامكم ولا طائل تحته وقد أوعدتكم بعذابي على الطغيان في كتبي وعلى ألسنة رسلي فما تركت لكم حجة عليّ والباء في بالوعيد مزيدة كما في قوله وَلاَ تلقوا بايديكم أو معدية على أن قدم مطاوع بمعنى تقدم

Yani: Ceza yurdunda ve hesap yerinde çekişmeyin; zira çekişmenizin hiçbir faydası ve anlamı yoktur. Ben kitaplarımda ve elçilerimin diliyle azgınlığa karşı azabımla sizi tehdit etmiştim, dolayısıyla Bana karşı ileri sürecek hiçbir hüccet bırakmadım. {بِالْوَعِيدِ} lafzındaki bâ (بِ) harf-i ceri, {وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ} “kendi ellerinizle [tehlikeye] atmayın” ayetinde olduğu gibi zâiddir ya da {قَدَّمَ} fiilinin {تَقَدَّمَ} anlamında mutavaat olması esasına göre müteaddî kılmak (geçişli yapmak) içindir.

13001. Metin

مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ (٢٩)

{مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ} “Benim huzurumda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici değilim.” (29)

13002. Metin

{مَا يُبَدَّلُ القول لَدَىَّ} أي لا تطمعوا أن أبدل قولي ووعيدي بإدخال الكفار في النار {وَمَا أَنَاْ بظلام لّلْعَبِيدِ} فلا أعذب عبداً بغير ذنب وقال بظلام على لفظ المبالغة لأنه من قولك هو ظالم لعبده وظلام لعبيده

{مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ} “Benim huzurumda söz değiştirilmez”, yani kâfirleri cehenneme sokma konusundaki sözümü ve tehdidimi değiştireceğimi ummayın. {وَمَا أَنَا بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ} “Ve Ben kullara asla zulmedici değilim”; dolayısıyla hiçbir kula günahı olmaksızın azap etmem. Mübalağa lafzıyla {بِظَلَّامٍ} denilmesinin sebebi; 'o, tek bir kölesine zulmedendir (ظَالِمٌ لِعَبْدِهِ), pek çok kölesine ise çokça zulmedendir (ظَلَّامٌ لِعَبِيدِهِ)' ifadesinden kaynaklanmaktadır.

13003. Metin

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (٣٠)

{يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ} “O gün cehenneme: 'Doldun mu?' deriz; o da: 'Daha var mı?' der.” (30)

13004. Metin

{يوم} نصب بظلام او بمضمر هو اذكر وانذر {يقول} نافع واو بكرى أي يقول الله {لِجَهَنَّمَ هَلِ امتلأت وَتَقُولُ هَلْ مِن مَّزِيدٍ} وهو مصدر كالمجيد أي أنها تقول بعد امتلائها هل من مزيد اى هل تقى فيّ موضع لم يمتليء يعني قد امتلأت أو أنها تستزيد وفيها موضع للمزيد وهذا على تحقيق القول من جهنم وهو غير مستنكر كانطاق الجوارح والسؤال لتوبخ الكفرة لعلمه

{يَوْمَ} “O gün” lafzı {بِظَلَّامٍ} ile veya takdiri 'hatırla' ve 'uyar' olan gizli bir fiille mansubdur. [Kıraatlerde] Nâfi ve Ebû Bekr [şöyle okumuştur]: {يَقُولُ} “der”, yani Allah der; {لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزِيدٍ} “cehenneme: Doldun mu? O da: Daha var mı? der”. Bu [mezîd], 'mecîd' gibi bir mastardır. Yani cehennem dolduktan sonra 'Daha var mı?', yani 'İçimde dolmamış bir yer kaldı mı?' der; bunun anlamı 'tamamen doldum' demektir. Ya da cehennem daha fazlasını istemektedir ve içinde fazlası için yer vardır. Bu, cehennemin bizzat söz söylemesi hakikati üzeredir; organların konuşturulması gibi bu da yadırganacak bir şey değildir. Soru ise kâfirleri azarlamak içindir; çünkü O...

13005. Metin

تعالى بأنها امتلأت أم لا

Teâlâ cehennemin dolup dolmadığını zaten bilmektedir.

13006. Metin

وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ (٣١)

{وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ} “Cennet ise takva sahiplerine uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmıştır.” (31)

13007. Metin

{وَأُزْلِفَتِ الجنة لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ} غير نصب على الظرف أي مكاناً غير بعيد أو على الحال وتذكيره لأنه على زنة المصدر كالصليل والمصادر يستوي في الوصف بها المذكر والمؤنث أو على حذف الموصوف أي شيئاً غيربعيد ومعناه التوكيد كما تقول هو قريب غير بعيد وعزيز غير ذليل

{وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ غَيْرَ بَعِيدٍ} “Cennet ise takva sahiplerine uzak olmayacak şekilde yaklaştırılmıştır”. {غَيْرَ} zarf olarak mansubdur; yani 'uzak olmayan bir mekânda' demektir ya da haldir. Müzekker (eril) kılınması ise mastar kalıbında olmasındandır; nitekim 'salîl' böyledir ve kendisiyle nitelendirme yapıldığında mastarlarda müzekker ile müennes birdir. Ya da mevsufun hazfedilmesiyledir; yani 'uzak olmayan bir şey' demektir. Anlamı ise teyittir (pekiştirmedir); nitekim 'O yakındır, uzak değildir' veya 'izzetlidir, zelil değildir' dersin.

13008. Metin

هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ (٣٢)

{هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ أَوَّابٍ حَفِيظٍ} “İşte size vaad edilen budur; [Allah'a] çokça yönelen ve [O'nun sınırlarını] koruyan herkes içindir.” (32)

13009. Metin

{هذا} مبتدأ وهو إشارة إلى الثواب أو الى مصدر ازلفت {ما توعدون} صفة وبالياء مكى {لكل أواب} رجاع الى ذكره الله خبره {حَفِيظٍ} حافظ لحدوده جاء في الحديث من حافظ على أربع ركعات في اول النهار كان اوابا حفيطا

{هَذَا} “Bu” mübtedadır ve sevaba veya {أُزْلِفَتْ} fiilinin mastarına işarettir. {مَا تُوعَدُونَ} “vaad olunan şeydir” sıfattır; Mekkî [İbn Kesîr] yâ ile [{مَا يُوعَدُونَ} şeklinde] okumuştur. {لِكُلِّ أَوَّابٍ} “[Allah'a] çokça yönelen herkes için”, yani Allah'ın zikrine çokça dönen kimse [için demektir ve] haberdir. {حَفِيظٍ} “[sınırlarını] koruyan”, O'nun sınırlarını koruyan kimsedir. Hadiste şöyle gelmiştir: 'Günün başında dört rekât [namazı] muhafaza eden kimse, çokça tövbe edip yönelen ve koruyan (evvâb ve hafîz) kimsedir.'

13010. Metin

مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ (٣٣)

{مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ} “Görmediği halde Rahmân'dan korkan ve [O'na] yönelmiş bir kalp ile gelen kimseler içindir.” (33)

13011. Metin

{مَّنْ} مجرور المحل بدل من أَوَّاب أو رفع بالابتداء وخبره ادخلوها على تقدير يقال لهم ادخلوها بسلام لأن من في معنى الجمع {خَشِىَ الرحمن} الخشية انزعاج القلب عند ذكر الخطيئة وقرن الخشية اسمه الدال على سعة الرحمة للثناء البليغ على الخاشي وهو خشيته مع علمه أنه الواسع الرحمة كما أثنى عليه بأنه خاشٍ مع ان المختشى منه غائب {بالغيب} حال من المعفول أي خشيه وهو غائب أو صفة لمصدر خشي أي خشيه خشية ملتبسة بالغيب حيث خشي عقابه وهو غائب الحسن إذا أغلق الباب وأرخى الستر {وَجَآءَ بِقَلْبٍ مُّنِيبٍ} راجع إلى الله وقيل بسريرة مرضية وعقيدة صحيحة

{مَنْ} “Kimseler” lafzı irapta mecrur olup {أَوَّابٍ} kelimesinden bedeldir veya mübteda olarak merfûdur ve {مَنْ} çoğul anlamında olduğu için haberi 'onlara esenlikle girin denilir' takdirinde {ادْخُلُوهَا} “oraya girin” [cümlesidir]. {خَشِيَ الرَّحْمَنَ} “Rahmân'dan korkan”; haşyet, günah hatırlandığında kalbin ürpermesidir. Haşyetin rahmetin genişliğine delalet eden isme [er-Rahmân'a] bağlanması, korkan kimseyi beliğ bir şekilde övmek içindir; zira o, O'nun rahmetinin engin olduğunu bilmesine rağmen korkmaktadır. Nitekim kendisinden korkulan zât gaybda (görünmez) olduğu halde korktuğu için de övülmüştür. {بِالْغَيْبِ} “gıyaben / görmediği halde” mef'ûlden haldir; yani O gaybda iken O'ndan korkmuştur. Ya da {خَشِيَ} fiilinin mastarının sıfatıdır; yani O gaybda iken azabından korktuğu cihetle gayb ile iç içe geçmiş bir korkuyla O'ndan korkmuştur. Hasan[-ı Basrî'ye göre]: 'Kapıyı kapattığı ve perdeyi indirdiği vakit [korkan kimsedir].' {وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ} “Ve [O'na] yönelmiş bir kalp ile gelen”, yani Allah'a dönen [bir kalple gelen] demektir. Razı olunmuş bir iç âlem ve sahih bir itikat ile gelen kimse olduğu da söylenmiştir.

13012. Metin

ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ (٣٤)

{ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ} “Oraya esenlikle girin. İşte bu ebediyet günüdür.” (34)

13013. Metin

{ادخلوها بِسَلامٍ} أي سالمين من زوال النعم وحلول النقم {ذلك يَوْمُ الخلود} أي يوم تقدير الخلود كفوله فادخلوها خالدين اى مقدرين الخلود

{ادْخُلُوهَا بِسَلَامٍ} “Oraya esenlikle girin”, yani nimetlerin yok olmasından ve cezaların inmesinden emin olarak [girin]. {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ} “İşte bu ebediyet günüdür”, yani ebediyetin takdir edildiği gündür; nitekim {فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ} “ebedî kalıcılar olarak oraya girin” buyruğunda da 'ebediyeti takdir edilmiş kimseler olarak' demektir.

13014. Metin

لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ (٣٥)

{لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ} “Orada diledikleri her şey onlarındır; katımızda ise daha fazlası vardır.” (35)

13015. Metin

{لهم ما يشاؤون فيها ولدينا مزيد} على ما يشتهون الجمهور على أنه رؤية الله تعالى بلا كيف

{لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ} “Orada diledikleri her şey onlarındır; katımızda ise daha fazlası vardır”, arzuladıklarının da ötesinde [fazlası vardır]. Çoğunluğa göre o, keyfiyetsiz olarak Allah Teâlâ'yı görmektir (rü'yetullâh).

13016. Metin

وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ (٣٦)

{وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ} “Onlardan önce, kendilerinden çok daha güçlü ve diyarlarda delikler açıp köşe bucak dolaşmış nice nesilleri helak ettik. [Onlar için] bir kaçış yeri var mıydı?” (36)

13017. Metin

{وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ} قبل قومك {مِّن قَرْنٍ} من القرون الذين كذبوا رسلهم {هُمْ أَشَدُّ مِنْهُم} من قومك {بَطْشاً} قوة وسطوة {فَنَقَّبُواْ} فخرقوا {فِى البلاد} وطافوا والتنقيب التنقير عن الأمر والبحث والطلب ودخلت الفاء للتسبيب عن قوله هم اشد منهم بشطا أي شدة بطشهم أقدرتهم على التنقيب وقوّتهم عليه ويجوز أن يراد فنقب أهل مكة ة في أسفارهم ومسايرهم في بلاد القرون فهل رأوا لهم محيصاً حتى يؤملوا مثله لأنفسهم ويدل عليه قراءة من قرأ فنقبواعلى الأمر {هَلْ مِن مَّحِيصٍ} مهرب من الله أو من الموت

{وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ} “Onlardan önce nice... helak ettik”, senin kavminden önce; {مِنْ قَرْنٍ} “nesilleri”, peygamberlerini yalanlayan nesillerden [nicelerini]. {هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ} “onlar kendilerinden daha güçlüydü”, yani senin kavminden; {بَطْشًا} “kuvvet ve kudretçe”, güç ve satvet bakımından [üstündü]. {فَنَقَّبُوا} “Delikler açıp aradılar”, delip geçtiler, {فِي الْبِلَادِ} “diyarlarda” ve dolaştılar. Tenkîb (تَنْقِيب); bir meseleyi kurcalamak, araştırmak ve talep etmektir. Baştaki fâ (فَ) harfi, {هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا} “onlar kendilerinden daha güçlüydü” sözünün sebebi olarak girmiştir; yani güçlerinin şiddeti onları beldeleri delip dolaşmaya muktedir kılmış ve buna kuvvet vermiştir. Bununla Mekkelilerin yolculuklarında ve yürüyüşlerinde o nesillerin beldelerini dolaşmaları, böylece kendileri için de benzerini umabilecekleri bir kurtuluş yeri görüp görmediklerinin kastedilmiş olması da caizdir. Bunu, emir sigasıyla {فَنَقِّبُوا} şeklinde okuyanların kıraati de teyit eder. {هَلْ مِنْ مَحِيصٍ} “Bir kaçış yeri var mı?”, Allah'tan yahut ölümden kaçacak bir sığınak [var mı?].

13018. Metin

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ (٣٧)

{إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ} “Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup zihnini toparlayarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır.” (37)

13019. Metin

{إن في ذلك} المذكور {الذكرى} تذكرة وموعظة {لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ}

{إِنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda”, zikredilen bu şeylerde; {لَذِكْرَى} “elbette bir öğüt vardır”, bir hatırlatma ve nasihat [vardır], {لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ} “kalbi olan kimse için”,

13020. Metin

واعٍ لأن من لا يعي قلبه فكأنه لا قلب له {أَوْ أَلْقَى السمع} أصغى إلى المواعظ {وَهُوَ شَهِيدٌ} حاضر بفطنته لأن من لا يحضر ذهنه فكأنه غائب

kavrayan [bir kalbi olan kimse için]. Zira kalbi kavramayan kimse, sanki kalbi yok gibidir. {أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ} “yahut kulak veren”, öğütlere kulak kabartan; {وَهُوَ شَهِيدٌ} “ve kendisi hazır olarak”, anlayışıyla hazır bulunan [kimse için]. Çünkü zihni hazır bulunmayan kimse, sanki orada yok gibidir.

13021. Metin

وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ (٣٨)

{وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ} “Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.” (38)

13022. Metin

{وَلَقَدْ خَلَقْنَا السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِن لُّغُوبٍ} إعياء قيل نزلت في اليهود لعنت تكذيباً لقولهم خلق الله السموات والأرض في ستة

{وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ} “Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı”; [lugûb] bitkinlik ve yorgunluktur. Denildi ki bu ayet, Yahudilerin -lanet olsun- şu sözlerini yalanlamak üzere inmiştir: 'Allah gökleri ve yeri altı...

13023. Metin

أيام أولها الأحد وآخرها الجمعة واستراح يوم السبت واستلقى على العرش وقالوا إن الذي وقع من التشبيه في هذه الأمة إنما وقع من اليهود ومنهم أخذ وأنكر اليهود التربيع في الجلوس وزعموا أنه جلس تلك الجلسة يوم السبت

günde yarattı; ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür. Cumartesi günü ise dinlendi ve Arş'ın üzerine uzandı.' [Âlimler] dediler ki: Bu ümmette meydana gelen teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) sapkınlığı ancak Yahudilerden kaynaklanmış ve onlardan alınmıştır. Nitekim Yahudiler bağdaş kurarak oturmayı reddetmiş ve O'nun cumartesi günü öyle oturduğunu iddia etmişlerdir.

13024. Metin

فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ (٣٩)

{فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ} “Onların söylediklerine sabret; güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et.” (39)

13025. Metin

{فاصبر على مَا يَقُولُونَ} أي على ما يقول اليهود ويأتون به من الكفر والتشبيه أو على ما يقول المشركون في أمر البعث فإن من قدر على خلق العالم قدر على بعثهم والانتقام منهم {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ} حامداً ربك والتسبيح محمول على طاهرة أو على الصلاة فالصلاة {قَبْلَ طُلُوعِ الشمس} القمر {وقبل الغروب} الظهر والعصر

{فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} “Onların söylediklerine sabret”, yani Yahudilerin söyledikleri küfür ve teşbih sözlerine veya müşriklerin diriliş meselesinde söylediklerine [sabret]. Zira âlemi yaratmaya kadir olan, onları diriltmeye ve onlardan intikam almaya da kadirdir. {وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ} “Rabbini hamd ile tesbih et”, Rabbine hamd edici olarak [tesbih et]. Tesbih, zâhirî anlamına veya namaza yorulur. [Namaz kabul edilirse] {قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ} “güneşin doğuşundan önceki” namaz sabah namazı; {وَقَبْلَ الْغُرُوبِ} “batışından önceki” ise öğle ve ikindi namazıdır.

13026. Metin

وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ (٤٠)

{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَأَدْبَارَ السُّجُودِ} “Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından da O'nu tesbih et.” (40)

13027. Metin

{ومن الليل فسبحه} العشا آن أو التهجد {وأدبار السجود} التسبيح في آثار الصلوات والسجود والركوع يعبر بهما عن الصلاة وقيل النوافل بعد المكتوبات أو الوتر بعد العشاء والأدبار جمع دبر وإدبار حجازي وحمزة وخلف من أدبرت الصلاة إذا انقضت وتمت ومعناه وقت انقضاء السجود كقولهم آتيك خفوق النجم

{وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ} “Gecenin bir kısmında da O'nu tesbih et”; iki yatsı namazı (akşam ve yatsı) yahut teheccüd namazıdır. {وَأَدْبَارَ السُّجُودِ} “ve secdelerin ardından”; namazların peşinden yapılan tesbihlerdir. Secde ve rükû lafızlarıyla namaz ifade edilir. Farz namazlardan sonraki nafileler veya yatsıdan sonraki vitir namazı olduğu da söylenmiştir. {الْأَدْبَارُ} kelimesi 'dübür'ün çoğuludur. Hicazî [İbn Kesîr ve Nâfi], Hamza ve Halef {إِدْبَارَ} şeklinde okumuşlardır; bu da namaz sona erip bittiğinde kullanılan 'edberati's-salât' ifadesindendir. Anlamı ise 'secdelerin bitiş vakti' demektir; nitekim Arapların 'yıldızın batışı vaktinde sana gelirim' demesi gibidir.

13028. Metin

وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ (٤١)

{وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ} “Ve çağırıcının yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver!” (41)

13029. Metin

{واستمع} لما أخبرك به من حال يوم القيامة وفى ذاك تهويل وتعظيم لشأن المخبر به وقد وقف يعقوب عليه وانتصب {يَوْمَ يُنَادِ المناد} بما دل عليه ذَلِكَ يَوْمُ الخروج أي يوم ينادي المنادي يخرجون من القبور وقيل تقديره واستمع حديث يوم ينادي المنادي المنادي بالياء في

{وَاسْتَمِعْ} “Kulak ver”, kıyamet gününün sana bildirdiğim haline [kulak ver]. Bunda, haber verilen durumun büyüklüğü ve dehşeti ifade edilmektedir. Ya'kūb bu kelime üzerinde vakfetmiştir. {يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ} “çağırıcının sesleneceği gün” lafzı, {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ} “İşte o, çıkış günüdür” ayetinin delalet ettiği fiil ile mansubdur; yani 'çağırıcı seslendiği gün kabirlerden çıkarlar' demektir. Bir görüşe göre takdiri: 'Çağırıcının sesleneceği günün haberine kulak ver' şeklindedir. {الْمُنَادِي} kelimesi yâ harfi ile

13030. Metin

الحالين مكى وسهل ويعقوب في الوصل مدني وأبو عمرو وغيرهم بغير ياء فيهما والمنادى اسرافيل في الصور وينادي أيتها العظام البالية والأوصال المتقطعة واللحوم المتمزقة والشعور المتفرقة إن الله يأمركن تجتمعن لفصل القضاء وقيل إسرافيل ينفخ وجبريل ينادي بالحشر {مِن مَّكَانٍ قَرِيبٍ} من صخرة بيت المقدس وهي أقرب من الأرض إلى السماء باثني عشر ميلاً وهي وسط الأرض

her iki durumda (vasıl ve vakıfta) Mekkî [İbn Kesîr], Sehl ve Ya'kūb tarafından; vasıl halinde ise Medenî [Nâfi ve Ebû Ca'fer] ve Ebû Amr tarafından okunmuştur. Diğerleri ise her iki durumda da yâ harfi olmaksızın okumuşlardır. Çağırıcı (münâdî), Sûr'a [üfleyen] İsrâfîl'dir ve şöyle seslenir: 'Ey çürümüş kemikler, kopmuş eklemler, parçalanmış etler ve dağılmış saçlar! Şüphesiz Allah, hükmün verilmesi için toplanmanızı emrediyor.' İsrâfîl'in üfleyeceği, Cebrâîl'in ise haşr için çağrıda bulunacağı da söylenmiştir. {مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ} “yakın bir yerden”; Beytü'l-Makdis'in (Kudüs'ün) kayasından [seslenir]. Orası, yeryüzünden göğe on iki mil daha yakındır ve yeryüzünün merkezidir.

13031. Metin

يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ (٤٢)

{يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّ ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ} “O gün o dehşetli sesi hak ile işitirler. İşte bu, [kabirlerden] çıkış günüdür.” (42)

13032. Metin

{يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصيحة} بدل من يَوْمٍ يُنَادِى الصيحة النفخة الثانية {بالحق} متعلق بالصيحة والمراد به البعث والحشر للجزاء {ذلك يَوْمُ الخروج} من القبور

{يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ} “O dehşetli sesi işitecekleri gün” ifadesi, {يَوْمَ يُنَادِي} ifadesinden bedeldir; 'sayha' ikinci üflemedir. {بِالْحَقِّ} “hak ile” lafzı sayha kelimesine mütealliktir; bununla kastedilen ise ceza ve mükâfat için diriliş ve toplanmadır. {ذَلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ} “İşte bu, çıkış günüdür”, kabirlerden [çıkış günüdür].

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.