13425. Metin
سورة القمر خمس وخمسون آية مكية
Kamer Suresi elli beş ayettir, Mekkîdir.
13426. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
13427. Metin
اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (١)
{ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.” (1)
13428. Metin
{اقتربت الساعة} قربت القيامة {وانشق القمر} نصفين وقرىء وَقَدْ انشق أي اقتربت الساعة وقد حصل من آيات اقترابها أن القمر قد انشق كنما تقول أقبل الأمير وقد جاء المبشر بقدومه قال ابن مسعود رضى الله عنه رأيت حراء بين فلقتي القمر وقيل معناه ينق يوم القيامة والجمهور على الاول
{ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ } Kıyamet yaklaştı. { وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } [Ay] iki parçaya yarıldı. “وَقَدْ انْشَقَّ” şeklinde de okunmuştur; yani kıyamet yaklaştı ve onun yaklaşmasının alametlerinden olarak ay yarılmış bulunmaktadır. Nitekim sen, “Müjdeci gelişi haber vermişken emir çıkageldi” dersin. İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh: “Hira dağını ayın iki parçasının arasında gördüm” demiştir. Bunun anlamının, “Kıyamet gününde yarılacaktır” olduğu da söylenmiştir; ancak cumhur birinci görüş üzeredir.
13429. Metin
{وإن يروا آية يعرضوا ويقولوا سحر مستمر}
{ وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve: ‘Sürüp giden bir büyüdür’ derler.”
13430. Metin
وهو المروي في الصحيحين ولا يقال لو انشق لما خفي على أهل الأقطار ولو ظهر عندهم لنقلوه متواتراً لأن الطباع جبلت على نشر العجائب لأنه يجوز أن يحجبه الله عنهم بغيم
Bu [hadise], Sahîhayn'da rivayet edilendir. “Eğer yarılmış olsaydı diğer beldelerin halkına gizli kalmazdı; şayet onların yanında da görünseydi bunu mütevâtir olarak naklederlerdi, çünkü fıtratlar acayip olayları yaymak üzere yaratılmıştır” denilemez. Çünkü Allah'ın, [bu olayı] onlardan bir bulutla perdelemiş olması caizdir.
13431. Metin
وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ (٢)
{ وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve: ‘Sürüp giden bir büyüdür’ derler.” (2)
13432. Metin
{وإن يروا} يعنى اهل مكة {آية} تدل على صدق محمد ﷺ {يُعْرِضُواْ} عن الإيمان به {وَيَقُولُواْ سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ} محكم قوي من المرة القوة أو دائم مطرد أو مار ذاهب يزول ولا يبقى
{ وَإِنْ يَرَوْا } Mekke halkı görürse; { آيَةً } Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğuna delalet eden bir delil [görürlerse], { يُعْرِضُوا } ona iman etmekten yüz çevirirler, { وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } ve: “Kuvvetli, sağlam bir büyüdür” derler. Bu, kuvvet anlamındaki el-mirre (الْمِرَّة) kökündendir. Yahut sürekli, kesintisiz [bir büyü] ya da geçip giden, zail olan ve kalıcı olmayan [bir büyü] demektir.
13433. Metin
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ (٣)
{ وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ } “[Hakkı] yalanladılar ve hevalarına uydular. Halbuki her iş kararlaştırılmış bir sona varacaktır.” (3)
13434. Metin
{وكذبوا} النبى ﷺ {واتبعوا أهواءهم} ومازين لهم لاشيطان من دفع الحق بعد ظهوره {وَكُلُّ أَمْرٍ} وعدهم الله {مُّسْتَقِرٌّ} كائن في وقته وقيل كل ما قدر واقع وقيل كل أمر من أمرهم واقع مستقر
{ وَكَذَّبُوا } Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanladılar. { وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ } Hak ortaya çıktıktan sonra onu geri çevirme hususunda şeytanın kendilerine süslü gösterdiği şeylere [uydular]. { وَكُلُّ أَمْرٍ } Allah'ın kendilerine vadettiği her iş, { مُسْتَقِرٌّ } kendi vaktinde gerçekleşecektir. Takdir edilen her şey vuku bulacaktır, denilmiştir. Onların işlerinden olan her işin gerçekleşip yerli yerine oturacağı da söylenmiştir.
13435. Metin
أي سيثبت ويستقر عند هرو العقاب والثواب
Yani ceza ve mükafat ortaya çıktığında sabit olup karara bağlanacaktır.
13436. Metin
وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الْأَنْبَاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ (٤)
{ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الْأَنْبَاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } “Andolsun, onlara [kötülükten] vazgeçirecek nice haberler gelmiştir.” (4)
13437. Metin
{وَلَقَدْ جَاءهُمْ} أهل مكة {مّنَ الأنباء} من القرآن المودع أنباء القرون الخالية أو أنباء الآخرة وما وصف من عذا الكفار {مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ} ازدجار عن الكفر تقول زجرته وازجرته اى متعته وأصله ازتجر ولكن التاء إذا وقعت بعد زاي ساكنة أبدلت دالاً لأن التاء حرف مهموس والزاي حرف مجهور فأبدل من التاء حرف مجهور وهو الدال لتناسبا وهذا فى آخر كتاب سبيويه
{ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ } Mekke halkına gelmiştir, { مِنَ الْأَنْبَاءِ } Kur'an'dan, geçmiş kavimlerin haberlerini veya ahiret haberlerini ve kâfirlerin azabının vasıflarını içeren haberler [gelmiştir], { مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } küfürden alıkoyucu, caydırıcı şeyler [gelmiştir]. “Onu engelledim, menettim” anlamında “زَجَرْتُهُ وَازْدَجَرْتُهُ” dersin. Aslı “ازتجر” şeklindedir; fakat sakin “zâ” (ز) harfinden sonra “tâ” (ت) geldiğinde “dâl” (د) harfine dönüştürülmüştür. Çünkü “tâ” mehmûs (fısıltılı), “zâ” ise mehcûr (açık/titreşimli) bir harftir. Birbirine uyum sağlasınlar diye “tâ” yerine mehcûr bir harf olan “dâl” getirilmiştir. Bu husus Sîbeveyhî'nin kitabının sonundadır.
13438. Metin
حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ (٥)
{ حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ } “[Bu,] doruk noktasında bir hikmettir. Fakat uyarılar bir fayda vermiyor!” (5)
13439. Metin
{حِكْمَةٌ} بدل من ما أو على هو حكمة {بالغة} نهاية الصواب أو بالغة من اله لايهم {فما تغن النذر} ما نفى ووالنذر جمع نذير وهم الرسل أو المنذر به أو النذر مصدر بمعنى الإنذار
{ حِكْمَةٌ } “mâ” (مَا) kelimesinden bedeldir veya “O [Kur'an] bir hikmettir” takdirindedir. { بَالِغَةٌ } Doğruluğun nihayetine ulaşmış veya Allah'tan onlara ulaşmış [bir hikmettir]. { فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ } Buradaki “mâ” (مَا) nefy (olumsuzluk) içindir. “en-Nüzur” (النُّذُر) ise nezîr (نَذِير) kelimesinin çoğuludur; bunlar peygamberlerdir ya da kendisiyle uyarılan şeylerdir. Veyahut “en-Nüzur”, inzar (uyarma) anlamında bir mastardır.
13440. Metin
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُكُرٍ (٦)
{ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُكُرٍ } “O halde onlardan yüz çevir. O gün çağırıcı, görülmedik, korkunç bir şeye çağırır.” (6)
13441. Metin
{فتول عنهم} لعلمك ان الانذا رلا يغنى فيهم نصب {يوم يدع الداع} بيخرجون أو بإضمار اذكر الداعى إلى الداعى سهل ويعقوب ومكي فيهما وافق مدني وأبو عمرو في لاوصل ومن أسقط الياء اكتفى بالكسرة عنها وحذف الواو تنكره النفوس لأنها لم تعهد بمثلة وهو هول يوم قيامة نكر بالتخفيف مكى
{ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ } Uyarının onlara fayda vermeyeceğini bildiğin için [yüz çevir]. { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ } ibaresinin nasbı, “çıkarlar” fiiliyle veya “o çağırıcının çağırdığı günü hatırla” takdiri iledir. “ed-Dâî” (الدَّاعِ) kelimesini Sehl, Ya‘kûb ve İbn Kesîr her iki durumda da [yâ ile] okumuştur; Medenî ve Ebû Amr vasl (geçiş) halinde onlara muvafakat etmiştir. “Yâ” harfini düşüren kimse, ona bedel olarak kesre ile yetinmiştir. [Ayrıca يدع lafzındaki] vâv harfi [yazıda] hazfedilmiştir. [O çağrılan şey] nefislerin yadırgayacağı bir şeydir; çünkü benzerine aşina değildirler, o da kıyamet gününün dehşetidir. “Nükür” (نُكُر) kelimesi İbn Kesîr tarafından tahfif ile [nükr olarak] okunmuştur.
13442. Metin
خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ (٧)
{ خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ } “Gözleri zilletle öne eğilmiş olarak, sanki etrafa yayılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.” (7)
13443. Metin
{خشعا أبصارهم} عراقي غير عاصمٍ وهو حال من الخارجين وهو فعل للأبصار وذكر كما تقول يخشع أبصارهم غيرهم خشعاً على يخشعن أبصارهم وهي لغة من يقول اكلونى البراغيب ويجوز أن يكون في خُشَّعاً ضميرهم وتقع أبصارهم بدلاً عنه وخشوع الأبصار كناية عن الزلة لان تذلك الزليل وعزة العزيز تظهر ان في عيونهما {يَخْرُجُونَ مِنَ الأجداث} من
{ خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ } Âsım dışındaki Iraklılar [bu şekilde okumuştur]. Bu, çıkanların hâlidir (hâl ögesidir); fiil ise gözlere aittir ve “Gözleri huşû duyar” denildiği gibi müzekker kılınmıştır. Başkaları ise “يَخْشَعْنَ أَبْصَارُهُمْ” kuralı üzere [çoğul olarak] “خُشَّعًا” şeklinde okumuştur ki bu, “Beni pireler yedi” diyenlerin lügatidir. “Huşşa‘an” (خُشَّعًا) kelimesinde onlara ait zamirin bulunması ve “ebsâruhum” (أَبْصَارُهُمْ) kelimesinin ondan bedel olması da caizdir. Gözlerin huşû içinde olması zilletten kinayedir; zira zelilin zilleti de azizin izzeti de gözlerinde belirir. { يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ } [Kabirlerden]...
13444. Metin
القبور {كأنهم جراد منتشر} في كثرتهم وتفرقم في كل جهة والجراد مثل في الكثرة والتمرج يقال في الجيش الكثير المائج بعضه في بعض جاءوا كالجراد
...kabirlerden [çıkarlar]. { كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ } Çokluklarında ve her bir tarafa dağılmalarında [çekirgeler gibidirler]. Çekirge, çokluk ve dalgalanmada darbımeseldir; birbirine karışarak dalgalanan çok kalabalık ordu hakkında “Çekirge gibi geldiler” denilir.
13445. Metin
مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ (٨)
{ مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ } “Çağırıcıya doğru koşarak... Kâfirler: ‘Bu çok zorlu bir gün!’ derler.” (8)
13446. Metin
{مُّهْطِعِينَ إِلَى الداع} مسرعين مادي أعناقهم إليه {يَقُولُ الكافرون هذا يَوْمٌ عَسِرٌ} صعب
{ مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ } Boyunlarını ona doğru uzatıp aceleyle koşanlar olarak [çıkarlar]. { يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ } Zorlu,
13447. Metin
شديد
şiddetli [bir gündür].
13448. Metin
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ (٩)
{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ } “Onlardan önce Nûh kavmi de yalanlamıştı; kulumuzu yalanladılar ve: ‘O bir delidir’ dediler ve o tartaklanıp engellendi.” (9)
13449. Metin
{كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ} قبل أهل مكة {قَوْمُ نُوحٍ فكذبوا عبدنا} نوحا ﵇ معنى تكرار التكذيب أنهم كذبوه تكذيباً على عقب تكذيب كلما مضى منهم قرن مكذب تبعه قرن مكذب أو كذبت قوم نوح الرسل فكذبوا عبدنا أي لما كانوا مكذبين بالرسل جاحدين للنبوة رأساً كذبوا نوحاً لأنه من جملة الرسل {وَقَالُواْ مَجْنُونٌ} أي هو مجنون {وازدجر} زجر عن أداء الرسالة بالشتم وهدد بالقتل او هو من جملة الرسل {وَقَالُواْ مَجْنُونٌ} أي هو مجنون {وازدجر} الجن وتخبطته وذهب بلبه
{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ } Mekke halkından önce, { قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا } kulumuz Nûh aleyhisselâm'ı [yalanlamıştı]. Yalanlamanın tekrar edilmesinin anlamı şudur: Onlar peş peşe yalanladılar; yalanlayan her bir nesil geçtikçe onu yalanlayan başka bir nesil takip etti. Yahut Nûh kavmi peygamberleri yalanladı da [özel olarak] kulumuzu yalanladılar; yani onlar peygamberleri yalanlayıp peygamberliği kökten inkâr edince, peygamberler zümresinden olduğu için Nûh'u da yalanladılar. { وَقَالُوا مَجْنُونٌ } Yani o bir delidir [dediler]. { وَازْدُجِرَ } Sövülerek risaleti tebliğden alıkonuldu ve ölümle tehdit edildi. Yahut o peygamberler zümresindendir; { وَقَالُوا مَجْنُونٌ } yani o bir delidir [dediler]; { وَازْدُجِرَ } cinler onu çarptı, aklını başından aldı [anlamındadır].
13450. Metin
فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ (١٠)
{ فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ } “Bunun üzerine Rabbine: ‘Şüphesiz ben yenik düştüm, artık intikamımı al!’ diye dua etti.” (10)
13451. Metin
{فدعا ربه أني} اى بأنى {مغلوب} غلبى قومى فلم يسمعوا منى ولتستحم اليأس من إجابتهم لي {فانتصر} فانتقم لي منهم بعذاب تبعثه عليهم
{ فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي } Yani: Şöyle diyerek [dua etti]: { مَغْلُوبٌ } Kavmim bana galip geldi, sözümü dinlemediler ve onların bana icabet etmelerinden ümidimi tamamen kestim; { فَانْتَصِرْ } üzerlerine göndereceğin bir azap ile benim adıma onlardan intikamımı al.
13452. Metin
فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ (١١)
{ فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ } “Biz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık.” (11)
13453. Metin
{فَفَتَحْنَا أبواب السماء} فَفَتَحْنَا شامي ويزيد وسهل ويعقوب {بِمَاء مُّنْهَمِرٍ} منصب في كثرة وتتابع لم ينقطع أربعين يوماً
{ فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ } Şâmî, Yezîd, Sehl ve Ya‘kûb şedde ile “فَفَتَّحْنَا” okumuştur. { بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ } Kırk gün boyunca hiç kesilmeden gürül gürül ve peş peşe dökülen [bir su ile].
13454. Metin
وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ (١٢)
{ وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ } “Yeri de pınarlar halinde fışkırttık; derken sular takdir edilmiş bir iş üzere birleşti.” (12)
13455. Metin
{وفجرنا الأرض عيونا} {فَالْتَقَى الماء} أي مياه السماء والأرض وقرىء الماآن اى النوعان من الماء السماوى ولارضى {على أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ} على حال قدرها الله كيف شاء أو على أمر قد قدر في اللوح المحفوظ أنه يكون وهو هلاك قوم نوح بالطوفان
{ وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا } { فَالْتَقَى الْمَاءُ } Yani göğün ve yerin suları [birleşti]. “الْمَاءَانِ” şeklinde tesniye olarak da okunmuştur; yani semavî ve arzî olan iki su türü [birleşti]. { عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ } Allah'ın dilediği gibi takdir ettiği bir hal üzere yahut Levh-i Mahfûz'da vuku bulacağı takdir edilmiş olan bir iş üzere [birleşti] ki bu, Nûh kavminin tufanla helak edilmesidir.
13456. Metin
وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ (١٣)
{ وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ } “Biz onu da levhalar ve çivilerle yapılmış [gemiye] bindirdik.” (13)
13457. Metin
{وحملناه على ذات ألواح ودسر} اراد السفنية وهي من الصفات التي تقوم مقام الموصوفات فتنوب منابها وتؤدي مؤداها بحيث لا يفصل بينها وبينها ونحوه ولكن قميص مسرودة من حديدً أراد ولكن قميصي درع الا ترى انك لو جمعت بين لاسفينة وبينن هذه السفة لم يصلح وهذا من فصح الكلام وبديعه والدسر جمع دسار وهو المسمار فعال من دسره اذ ادفعه لأنه يدسر به منفذه
{ وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ } Gemiyi kastetmiştir. Bu, nitelenenin yerine geçip onun makamına kaim olan ve onun ifadesini tam olarak veren sıfatlardandır; öyle ki nitelenen ile arasına ayrılık girmez. Bunun bir benzeri, “Lakin gömleğim demirden örülmüştür” sözüdür ki [şair] “Lakin gömleğim zırhtır” demek istemiştir. Görmez misin ki gemi kelimesi ile bu sıfatı bir araya getirsen uygun düşmezdi. Bu, sözün en fasihinden ve en bediî olanındandır. “ed-Düsür” (الدُّسُر) kelimesi “disâr” (دِسَار) kelimesinin çoğuludur; o da çividir. Bir şeyi ittiğin zaman kullanılan “deserahu” (دَسَرَهُ) fiilinden “fa‘âl” (فَعَال) veznindedir; çünkü o, girdiği yarığı itip pekiştirir.
13458. Metin
تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ (١٤)
{ تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ } “İnkâr edilmiş olana bir mükâfat olarak [gemi] gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.” (14)
13459. Metin
{تجري بأعيننا} بمرأى منا او بجمظنا أو بِأَعْيُنِنَا حال من الضمير في تَجْرِى أي محفوظة بنا {جَزَاء} مفعول له لما قدم من فتح ابواب السماء وا بعده اى فعلنا ذلك جزءا {لمن كان كفر} هو نوح ﵇ وجعله مكفوراً لأن النبي نعمة من الله ورحمة قال الله تعالى وماا ارسلناك الا رحمة لللعالمين فكان نوح نعمة مكفورة
{ تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا } Gözetimimiz altında yahut korumamızla [akıp gidiyordu]; veya “bi-a‘yuninâ” (بِأَعْيُنِنَا), “tecrî” fiilindeki zamirden hâl konumundadır; yani tarafımızdan korunmuş olarak [akıp gidiyordu]. { جَزَاءً } Daha önce geçen gök kapılarının açılması ve sonrasındaki fiiller için mef‘ûlün lehdir; yani bunu bir ceza/mükâfat olsun diye yaptık. { لِمَنْ كَانَ كُفِرَ } O, Nûh aleyhisselâm'dır. Nankörlük edilen/inkâr edilen kılınmıştır; çünkü peygamber Allah'tan bir nimet ve bir rahmettir. Allah Teâlâ: { وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ } “Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik” buyurmuştur. Dolayısıyla Nûh, nankörlük edilmiş bir nimetti.
13460. Metin
وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٥)
{ وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun ki biz onu bir ibret olarak bıraktık; peki ibret alıp düşünen var mı?” (15)
13461. Metin
{ولقد تركناها} اى السفينة اوالفعلة اى جعلناها {آية} يعتبر بها وعن قتادة ابقاها الله ارض الجزيرة وقيل على الجودي دهراً طويلاً حتى نظر اليها اوائل هذه الاله {فهل من مدكر} متعظ بتعظ ويتعبر وأصله مذتكر بالذال والتاء ولكن التاء أبدلت منها الذال والذال والدال والذال من موضع فأدغمت الذال في الدال
{ وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا } Yani gemiyi yahut o hadiseyi bıraktık; yani onu kıldık: { آيَةً } Kendisinden ibret alınacak bir delil [kıldık]. Katâde'den [rivayet edildiğine göre], Allah onu el-Cezîre toprağında bırakmıştır. Bu ümmetin öncülerinin onu bizzat görmesine kadar Cûdî [dağı] üzerinde uzun bir müddet kaldığı da söylenmiştir. { فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } Öğüt alan, düşünüp ibret alan kimse var mı? Aslı zâl ve tâ ile “مُذْتَكِرٌ” şeklindedir; ancak “tâ” harfi “dâl”a dönüştürülmüş; “zâl” ve “dâl” aynı mahreçten olduğu için de “zâl”, “dâl” harfine idğam edilmiştir.
13462. Metin
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (١٦)
{ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } “Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!” (16)
13463. Metin
{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} جمع نذير وهو الإنذار ونذري يعقوب فيهما وافقه سهل في الوصل غيرهما بغير ياء على هذا الاختلاف ما بعده إلى آخر السورة
{ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } [Nüzur], “nezîr” kelimesinin çoğuludur ve uyarılar demektir. Ya‘kûb her iki yerde de “نُذُرِي” şeklinde [yâ ile] okumuştur; vasl (geçiş) halinde Sehl de ona muvafakat etmiştir. Bu ikisi dışındakiler ise yâ harfi olmadan [okumuşlardır]. Surenin sonuna kadar bundan sonraki yerlerde de ihtilaf bu minval üzeredir.
13464. Metin
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (١٧)
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık; peki ibret alıp düşünen var mı?” (17)
13465. Metin
{ولقد يسرنا القرآن للذكر} سهلناه للاذكار والاتعاظ
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ } Hatırlamak ve öğüt almak için onu kolaylaştırdık;
13466. Metin
{فهل من مدكر} {كذبت عاد فكيف كان عذابي ونذر}
{ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Peki ibret alıp düşünen var mı?” { كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } “Âd kavmi de yalanladı; nasılmış benim azabım ve uyarılarım!”
13467. Metin
بأن شحناه
onu doldurarak...
13468. Metin
بالمواعظ الشافية وصرفنا فيه من لاوعد ولاوعيد {فهل من مدكر} متظ يتعظ وقيل ولق سهلناه للحفظ وأعنا عليه من أراد حفظه فهل من طالب لحفظه ليعان عليه يروى أن كتب أهل الأديان نحو التوراة والإنجيل والزبور لا يتلوها اهلها الا نظروا ولا يحفظونها ظاهراً كالقرآن
...şifa verici vaazlarla doldurmamız ve onda vaat ve tehditleri türlü şekillerde açıklamamız suretiyle [kolaylaştırdık]. { فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } Öğüt alıp düşünen var mı? Ezberlenmesi için onu kolaylaştırdık ve onu ezberlemek isteyene yardım ettik; ona yardım edilsin diye onu ezberlemeyi talep eden var mı? diye de açıklanmıştır. Rivayet edildiğine göre Tevrat, İncil ve Zebur gibi diğer din ehlinin kitaplarını sahipleri ancak yüzünden bakarak okurlar, Kur'an gibi ezberden okuyamazlar.
13469. Metin
كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (١٨)
{ كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } “Âd [kavmi de] yalanladı; nasılmış benim azabım ve uyarılarım!” (18)
13470. Metin
{كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ} أي وانذار اتى لهم بالعذاب قبل نزوله او وانذار انى في تعذيبهم لمن بعدهم
{ كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } Yani inmesinden önce azapla ilgili onlara olan uyarım nasılmış? Yahut onları cezalandırmamda kendilerinden sonrakilere olan uyarım nasılmış?
13471. Metin
إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ (١٩)
{ إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ } “Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik.” (19)
13472. Metin
{إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً} باردة أو شديدة الصوت {فِى يَوْمِ نَحْسٍ} شؤم {مُّسْتَمِرٌّ} دائم الشر فقد استمر عليهم حتى أهلكهم وكان في أربعاء في آخر الشهر
{ إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا } Soğuk veya son derece gürültülü bir rüzgâr [gönderdik]. { فِي يَوْمِ نَحْسٍ } Uğursuz [bir günde]. { مُسْتَمِرٍّ } Şerri sürekli olan; nitekim onları helak edinceye kadar üzerlerinde sürmüştür; o gün ayın son çarşambası idi.
13473. Metin
تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ (٢٠)
{ تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ } “İnsanları, sanki köklerinden sökülmüş hurma kütükleriymiş gibi koparıp atıyordu.” (20)
13474. Metin
{تَنزِعُ الناس} تقلعهم عن أماكنهم وكانوا يصطفون آخذاً بعضهم بأيدي بعض ويتداخلون في الشعاب ويحفرون الحفر فيندسون فيها فتنزعهم وتكبهم وتدق رقابهم {كأنهم أعجاز نخل منقعر} اصول نخل منقلغ عن مغارسه وشبهوا باعجاز النخل لان لاريح كانت تقطع بؤسهم فتبقى اجسادا بلا رؤس فيتساقطون على الارض امواتا هم جثث طوال كأنهم أعجاز نخل وهي أصولها بلا فروع وذكر صفة نخل على اللفظ ولو حملها على المعنى لأنث كما قال كأنها اعجاز نخل خاوية
{ تَنْزِعُ النَّاسَ } İnsanları yerlerinden söküp atıyordu. Onlar birbirlerinin ellerinden tutarak saf bağlıyor, dağ yollarına giriyor ve çukurlar kazıp içlerine gizleniyorlardı; fakat rüzgâr onları söküp alıyor, yüzüstü yere çarpıyor ve boyunlarını kırıyordu. { كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ } Dikili oldukları yerlerden kökleri sökülmüş hurma kütükleri gibi [oldular]. Hurma kütüklerine benzetildiler; çünkü rüzgâr onların başlarını koparıyor, başsız gövdeler halinde kalıyorlardı. Böylece sanki dalsız gövdelerden ibaret hurma kütükleri gibi uzun cüsseler halinde yere cansız seriliyorlardı. [Ayet-i kerimede] lafza riayetle “nahl” (hurma) kelimesinin sıfatı müzekker kılınmıştır; şayet manaya hamledilseydi { كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ } ayetinde olduğu gibi müennes kılınırdı.
13475. Metin
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (٢١)
{ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } “Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!” (21)
13476. Metin
{فكيف كان عذابي ونذر}
{ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } “Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!”
13477. Metin
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٢٢)
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mu?” (22)
13478. Metin
{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ}
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mu?”
13479. Metin
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ (٢٣)
{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ } “Semûd [kavmi de] uyarıları yalanladı.” (23)
13480. Metin
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بالنذر}
{ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ } “Semûd [kavmi de] uyarıları yalanladı.”
13481. Metin
فَقَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ (٢٤)
{ فَقَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ } “Dediler ki: 'Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içinde kalmış oluruz.'” (24)
13482. Metin
{فَقَالُواْ أَبَشَراً مّنَّا واحدا} انتصب بَشَرًا بفعل يفسره {نَّتَّبِعُهُ} تقديره أنتبع بشراً منا واحداً {إِنَّا إِذاً لَّفِى ضلال وَسُعُرٍ} كأن يقول ان لم تتبعونى كنتم في ظلال عن الحق وسعر ونيران جمع سعير فعكسوا عليه فقالوا ان اتبعناك كنا كما تقول وقيل الضلال الخطأ والبعد عن الصواب والسعر الجنون وقولهم أبشرا انكارا لأن يتبعوا
{ فَقَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا } “Dediler ki: 'Bizden bir insana mı...?'” Ayette geçen “beşeran” (بَشَرًا) lafzı, { نَتَّبِعُهُ } “ona uyacağız” fiilinin tefsir ettiği [mahzuf] bir fiil ile mansub olmuştur; takdiri: “Bizden bir tek insana mı uyacağız?” şeklindedir. { إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ } “O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içinde kalmış oluruz.” [Salih aleyhisselam] onlara: “Eğer bana uymazsanız haktan sapmış, alevli ateşler ve cehennemler içinde kalmış olursunuz” der gibiydi; “suur” (سُعُر) ise “saîr” (سعير) kelimesinin çoğuludur. Onlar da bunu tersine çevirerek: “Eğer sana uyarsak dediğin gibi oluruz” dediler. “Dalâl”ın (ضلال) hata ve doğrudan uzaklaşmak, “suur”un (سعر) ise delilik olduğu da söylenmiştir. Onların { أَبَشَرًا } “Bir insana mı...” demeleri, uymayı inkâr etmelerindendir;
13483. Metin
مثلهم في الجنسية وطلبوا أن يكون من الملائكة وقالوا منا لأنه إذا كان منهم كانت المماثلة أقوى وقالوا واحدا انكارا لان تتبع الامة رجلا واحد او اراداوا واحا من أفنائهم ليس من أشرفهم وأفضلهم ويدل عليه قوله
yani kendi cinslerinden bir benzerlerine [uymayı inkâr edip] onun meleklerden olmasını istediler. { مِنَّا } “Bizden” dediler; çünkü onlardan biri olduğunda benzerlik daha güçlü olmaktadır. { وَاحِدًا } “Tek bir [kişi]” demeleri ise, bir ümmetin tek bir adama uymasını inkâr ettikleri içindir. Yahut aralarından en şerefli ve en üstünleri olmayan sıradan bir kimseyi kastetmişlerdir. Nitekim şu ayet de buna delalet eder:
13484. Metin
أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ (٢٥)
{ أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ } “Aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır, o şımarık bir yalancıdır!” (25)
13485. Metin
{أؤلقي الذّكْرُ عَلَيْهِ مِن بَيْنِنَا} أي أأنزل عليه الوحى بيننا وفينا من هـ أحق منه بالاختيار للنبوة {بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ} بطر متكبر حمله بطره وطلبه التعظم علينا على ادعاء ذلك
{ أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا } “Aramızdan vahiy ona mı verildi?” Yani içimizde peygamberlik için seçilmeye ondan daha layık kimseler varken vahiy aramızdan ona mı indirildi? { بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ } “Hayır, o şımarık bir yalancıdır!” Şımarık ve kibirlidir; şımarıklığı ve bize karşı büyüklük taslama arzusu onu bunu iddia etmeye sevk etmiştir.
13486. Metin
سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ (٢٦)
{ سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ } “Yarın kimin şımarık bir yalancı olduğunu bilecekler!” (26)
13487. Metin
{سَيَعْلَمُونَ غَداً} عند نزول العذاب بهم أو يوم القيامة {مَّنِ الكذاب الأشر} أصالح أم من كذبه ستعلمون شامى حمزة على حكاية ما قال لهم صالح مجيباً لهم ام هو كلام الله على سبيل الالتفات
{ سَيَعْلَمُونَ غَدًا } “Yarın bilecekler” azap kendilerine indiğinde yahut kıyamet gününde, { مَنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ } “kimin şımarık bir yalancı olduğunu:” Salih mi, yoksa onu yalanlayanlar mı? Şâmî (İbn Âmir) ve Hamza { سَتَعْلَمُونَ } şeklinde [muhatap sîgasıyla] okumuşlardır; bu da Salih'in onlara cevap olarak söylediği sözün aktarılmasıdır; yahut iltifat yoluyla Allah'ın kelamıdır.
13488. Metin
إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ (٢٧)
{ إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ } “Biz, onları imtihan etmek için o dişi deveyi göndereceğiz; sen onları gözetle ve sabret!” (27)
13489. Metin
{إنا مرسلو الناقة} باعثوها ومخرجوها
{ إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ } “Biz, o dişi deveyi göndereceğiz” yani onu gönderenler ve çıkaranlarız,
13490. Metin
{فتنة لهم فارتقبهم واصطبر}
{ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ } “Onları imtihan etmek için... sen onları gözetle ve sabret!”
13491. Metin
من الهضبة كما سألوا {فِتْنَةً لَّهُمْ} امتحاناً لهم وابتلاء وهو مفعول له أو حال {فارتقبهم} فانتظرهم وتبصر ماهم صانعون {واصطبر} على أذاهم ولا تعجل حتى ياتيك امرى
istedikleri gibi kayadan [çıkaranlarız]. { فِتْنَةً لَهُمْ } “Onları imtihan etmek için” yani bir imtihan ve deneme olarak [göndereceğiz]. Bu kelime mef'ûlün leh veya haldir. { فَارْتَقِبْهُمْ } “Sen onları gözetle” yani onları bekle ve ne yapacaklarına bak. { وَاصْطَبِرْ } “Ve sabret” eziyetlerine karşı sabırlı ol, emrim sana gelinceye kadar acele etme.
13492. Metin
وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ (٢٨)
{ وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ } “Onlara suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver; her su nöbetine hazır bulunulacaktır.” (28)
13493. Metin
{وَنَبّئْهُمْ أَنَّ الماء قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ} مقسوم بينهم لها شرب يوم ولهم شرب يوم وقال بَيْنَهُمْ تغليباً للعقلاء {كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ} محضور يحضر القوم الشرب يوم ولهم شرب يوم وقال بَيْنَهُمْ تغليباً للعقلاء {كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ} محضور يحضر القوم الشرب يوماً وتحضر الناقة يوماً
{ وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ } “Onlara suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver” aralarında taksim edilmiştir; bir günün su içme hakkı devenin, bir gününki ise onlarındır. Akıl sahiplerini tağlib yoluyla { بَيْنَهُمْ } “aralarında” buyurmuştur. { كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ } “Her su nöbetine hazır bulunulacaktır” yani hazır olunacaktır; kavim bir gün su nöbetine hazır bulunur, deve de bir gün hazır bulunur.
13494. Metin
فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ (٢٩)
{ فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ } “Derken arkadaşlarını çağırdılar; o da [kılıca] sarıldı ve [deveyi] kesti.” (29)
13495. Metin
{فَنَادَوْاْ صاحبهم} قدار بن سالف أحيمر ثمود {فتعاطى} فاجترأ على تعاطي الأمر العظيم غير مكترث له {فَعَقَرَ} الناقة أو فتعاطى الناقة فعقرها أو فتعاطى السيف وإنما قال فَعَقَرُواْ الناقة في آية أخرى لرضاهم به أو لأنه عقر بمعونتهم
{ فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ } “Arkadaşlarını çağırdılar” [bu kişi] Semûd'un en kızıl tenlisi ve uğursuzu Kıdâr b. Sâlif'tir. { فَتَعَاطَى } “O da sarıldı” yani umursamaksızın bu büyük cürmü işlemeye cüret etti. { فَعَقَرَ } “Ve kesti” deveyi kesti; yahut deveyi yakalayıp kesti; yahut kılıca sarıldı. Diğer bir ayette { فَعَقَرُوا النَّاقَةَ } “Deveyi kestiler” buyrulması ise, onun bu fiiline razı oldukları yahut onun yardım ve desteğiyle kestiği içindir.
13496. Metin
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ (٣٠)
{ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } “Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!” (30)
13497. Metin
{فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِى وَنُذُرِ}
{ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ } “Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!”
13498. Metin
إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ (٣١)
{ إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ } “Biz onların üzerine tek bir çığlık gönderdik; ağılcının kuru çalı çırpısı gibi oluverdiler.” (31)
13499. Metin
{إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ} في اليوم الرابع من عقره ا {صَيْحَةً واحدة} صاح بهم جبريل ﵇ {فَكَانُواْ كَهَشِيمِ المحتظر} والهشيم الشجر اليابس المتهشم المتكسر والمحتظر الذي يعمل الحظيرة وما يحتظر به ييبس بطول الزمان وتوطؤه البهئم فيتحطم ويتهشم وقرأ
{ إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ } “Biz onların üzerine gönderdik” [deveyi] kesmelerinin dördüncü gününde, { صَيْحَةً وَاحِدَةً } “tek bir çığlık [gönderdik]” Cebrail aleyhisselam onlara haykırdı. { فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ } “Ağılcının kuru çalı çırpısı gibi oluverdiler.” “Heşîm” (هشيم), ufalanıp kırılmış kuru ağaç dallarıdır. “Muhtezır” (محتظر) ise ağıl yapan kimsedir; ağıl yapılan çalı çırpı zaman geçtikçe kurur ve hayvanlar üstüne basarak onu ufalayıp kırarlar. Şöyle de okunmuştur:
13500. Metin
الحسم بفتح الظاء وهو موضع الاحظار اى الحظيرة
Hasan [el-Basrî] zâ (ظ) harfinin fethasıyla [el-Muhtezer] okumuştur; bu da ağıl yapılan yer, yani ağıl demektir.
13501. Metin
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٣٢)
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mu?” (32)
13502. Metin
{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ}
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mu?”
13503. Metin
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ (٣٣)
{ كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ } “Lût kavmi de uyarıları yalanladı.” (33)
13504. Metin
{كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بالنذر}
{ كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ } “Lût kavmi de uyarıları yalanladı.”
13505. Metin
إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّا آلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ (٣٤)
{ إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا إِلَّا آلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ } “Biz de onların üzerine taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Yalnız Lût ailesini seher vakti kurtardık.” (34)
13506. Metin
{إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ} يعني على قوم لوط {حاصبا} ريحاً تحصبهم بالحجارة أي ترميهم {إِلا آل لُوطٍ} ابنتيه ومن آمن معه {نجيناهم بِسَحَرٍ} من الاسحار ولدا صرفه ويقال لفيته بسحر إذا لقيته في سحر يومه وقيل هم اسحران فالسحر الاعلى قبل انصداع الفجر والآخرة عند انصداعه
{ إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ } “Biz de onların üzerine... gönderdik” yani Lût kavminin üzerine, { حَاصِبًا } “taş yağdıran bir fırtına” üzerlerine taş savuran, yani taş fırlatan bir rüzgâr [gönderdik]. { إِلَّا آلَ لُوطٍ } “Yalnız Lût ailesini” iki kızını ve ona iman edenleri [müstesna kıldık]. { نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ } “Seher vakti kurtardık” seher vakitlerinden bir seherde [kurtardık]; bu yüzden [kelime] munsarıf kılınmıştır (tenvin almıştır). Belirli bir günün seherinde karşılaşıldığında “onu bir seherde gördüm” denir. Seherin iki vakit olduğu da söylenmiştir: Birincisi fecrin doğuşundan önceki yukarı seher, ikincisi ise fecrin doğuşu esnasındaki seherdir.
13507. Metin
نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ (٣٥)
{ نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ } “Katımızdan bir nimet olarak. Şükredeni biz işte böyle mükâfatlandırırız.” (35)
13508. Metin
{نِعْمَةً} مفعول له أي إنعاماً {مّنْ عِندِنَا كَذَلِكَ نَجْزِى مَن شَكَرَ} نعمة الله بإيمانه وطاعته
{ نِعْمَةً } “Bir nimet olarak” mef'ûlün lehdir; yani katımızdan bir lütuf ve ihsan olarak. { كَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ } “Şükredeni biz işte böyle mükâfatlandırırız” imanı ve itaatiyle Allah'ın nimetine şükreden kimseyi.
13509. Metin
وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ (٣٦)
{ وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ } “Andolsun o, bizim şiddetli yakalayışımıza karşı onları uyarmıştı; fakat onlar bu uyarıları şüpheyle karşılayıp yalanladılar.” (36)
13510. Metin
{وَلَقَدْ أَنذَرَهُمْ} لوط ﵇ {بَطْشَتَنَا} أخذتنا بالعذاب {فَتَمَارَوْاْ بالنذر} فكذبوا بالنذر متشاكين
{ وَلَقَدْ أَنْذَرَهُمْ } “Andolsun uyarmıştı” Lût aleyhisselam onları [uyarmıştı], { بَطْشَتَنَا } “şiddetli yakalayışımıza karşı” azapla yakalamamıza karşı [uyarmıştı]. { فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ } “Fakat onlar bu uyarıları şüpheyle karşılayıp yalanladılar” yani şüpheye düşerek uyarıları yalanladılar.
13511. Metin
وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ (٣٧)
{ وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ } “Andolsun onlar onun konuklarından murat almaya kalkıştılar. Biz de gözlerini silme kör ettik: 'Tadın azabımı ve uyarılarımı!' [dedik].” (37)
13512. Metin
{وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِ} طلبوا الفاحشة من أضيافه {فطمسنا أعينهم} اعميناهم وقيل مسحاها زجعلناها كسائر الوجه لا يرى له اشق رُوي أنهم لما عالجوا باب لوط عليه ليدخلوا قالت لاملائكة خلهم يدخلوا انا رسل ربك لن ليصلوااليك فصفقهم جبريل ﵇ بجناحه صفقة فتركهم يترددون ولا يهتدون إلى الباب حتى أخرجهم لوط {فذوقوا} فقلت لهم نوقوا على ألسنة الملائكة {عَذَابِى وَنُذُرِ}
{ وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ } “Andolsun onlar onun konuklarından murat almaya kalkıştılar” misafirlerinden çirkin fiili talep ettiler. { فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ } “Biz de gözlerini silme kör ettik” onları kör ettik. Gözlerini silip yüzün diğer kısımları gibi dümdüz kıldığımız ve göz yarığı bile görülmez hale getirdiğimiz de söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre içeri girmek için Lût'un kapısını zorladıklarında melekler: “Bırak girsinler; biz senin Rabbinin elçileriyiz, onlar sana asla ulaşamazlar” dediler. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam kanadıyla onlara bir darbe vurdu; onlar da kapıyı bulamayıp bocalayarak kaldılar, nihayet Lût onları dışarı çıkardı. { فَذُوقُوا } “Tadın! [dedik]” Meleklerin diliyle onlara “tadın” dedik: { عَذَابِي وَنُذُرِ } “Azabımı ve uyarılarımı!”
13513. Metin
وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ (٣٨)
{ وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ } “Andolsun sabah erkenden yakalarını bırakmayan bir azap onları bastırıverdi.” (38)
13514. Metin
{وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً} أول النهار {عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ} ثابت قد استقر
{ وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً } “Andolsun sabah erkenden onları bastırıverdi” günün başında, { عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ } “yakalarını bırakmayan bir azap” üzerlerine yerleşip sabit olan...
13515. Metin
عليهم إلى أن يفضي بهم إلى عذاب الاخر وفائدة تكرير
...ve onları ahiret azabına ulaştırıncaya kadar devam eden [bir azap]. Şunun tekrar edilmesinin faydası ise:
13516. Metin
فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ (٣٩)
{ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ } “Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımı!” (39)
13517. Metin
{فذوقوا عذابي ونذر}
{ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ } “Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımı!”
13518. Metin
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ (٤٠)
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mu?” (40)
13519. Metin
{ولقد يسرنا القرآن لِلذّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ} أن يجددوا عند استماع كل نبأ من أنباء الاولين اذكار او اتعاظا وان يستانفوا
{ وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ } “Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mu?” [Tekrarın hikmeti], öncekilerin haberlerinden her bir haberi dinlediklerinde yeniden düşünüp öğüt almalarını, tazelenmiş olarak...
13520. Metin
تنبها واستقاظا إذا سمعوا الحث على ذلك والبعث عليه وهذا حكم التكرير في قوله فبأى آلاء ربكما تكذبان عند كل نعمة عدها وقوله ويل يؤمئذ للمكذبين عند كل آية اوردها وكذلك تكرير الانبياء والقصص في انفسها لنكون تلك العبر حاضرة للقلوب مصورة للأذهان مذكورة غير منسية في كل أوان
...buna teşvik ve sevk edildiklerini duydukça dikkat kesilip uyanmalarını sağlamaktır. Saydığı her bir nimetin ardından { فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ } “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” buyurmasında ve zikrettiği her bir ayetin ardından { وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay haline!” buyurmasındaki tekrarın hikmeti de budur. Aynı şekilde peygamberlerin ve kıssaların bizzat kendilerinin tekrar edilmesi de bu ibretlerin her an kalplerde hazır bulunması, zihinlerde canlanması ve unutulmayıp hatırlanması içindir.
13521. Metin
وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ (٤١)
{ وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ } “Andolsun Firavun hanedanına da uyarıcılar gelmişti.” (41)
13522. Metin
{ولقد جاء آل فِرْعَوْنَ النذر} موسى وهرون وغيرهما من الأنبياء أو هو جمع نذير وهو الإنذار
{ وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ } “Andolsun Firavun hanedanına da uyarıcılar gelmişti” [yani] Musa, Harun ve diğer peygamberler gelmişti; yahut [buradaki “nüzür”] uyarı manasındaki “nezîr”in çoğuludur.
13523. Metin
كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ (٤٢)
{ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ } “Onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve kudret sahibinin yakalayışıyla yakalayıverdik.” (42)
13524. Metin
{كذبوا بآياتنا كُلَّهَا} بالآيات التسع {فأخذناهم أَخْذَ عِزِيزٍ} لا يغالب {مُّقْتَدِرٍ} لا يعجزه شيء
{ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلَّهَا } “Bütün ayetlerimizi yalanladılar” dokuz ayeti (mucizeyi) yalanladılar. { فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ } “Biz de onları mutlak güç sahibinin yakalayışıyla yakalayıverdik” kendisine asla galip gelinemeyen, { مُقْتَدِرٍ } “kudret sahibinin” hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamayacağı [yüce Zat'ın yakalayışıyla].