Rahmân

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

13557. Metin

سورة الرحمن جل وعلا وهى ست وسبعون آية

Rahmân Celle ve Alâ Suresi; yetmiş altı ayettir.

13558. Metin

بسم الله الرحم الرحيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

13559. Metin

الرَّحْمَنُ (١) عَلَّمَ الْقُرْآنَ (٢) خَلَقَ الْإِنْسَانَ (٣)

{الرَّحْمَنُ (١) عَلَّمَ الْقُرْآنَ (٢) خَلَقَ الْإِنْسَانَ (٣)} “Rahmân; Kur'an'ı öğretti, insanı yarattı.”

13560. Metin

{الرحمن علم القرآن خَلَقَ الإنسان} أي الجنس أو آدم أو محمداً عليهما السلام

{الرحمن علم القرآن خَلَقَ الإنسان} “Rahmân; Kur'an'ı öğretti, insanı yarattı.” Yani [insan] cinsini ya da Âdem'i yahut Muhammed'i -aleyhimesselâm- [yarattı].

13561. Metin

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (٤)

{عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (٤)} “Ona beyânı öğretti.”

13562. Metin

{علمه البيان} عدد الله ﷿ آلاءه فأراد أن يقدم أول شيء ما هو أسبق قدماً من ضروب آلائه وصنوف نعمائه وهى نعمة الدين فقدم من عمة الدين ما هو سنام في أعلى مراتبها واقصى مراتبها وهو انعامه بالقرآن وتنزيله وتعليمه لانه اعم وحي الله رتبة وأعلاه منزلة وأحسنه في ابواب الدين اثر وهو سنام الكتب السماوية ومصداقا والعيار عليها وأخر ذكر خلق الإنسان عن ذكره ثم اتبعه

{علمه البيان} “Ona beyânı öğretti.” Allah Azze ve Celle nimetlerini saydı; nimetlerinin çeşitleri ve ihsanlarının türleri arasından en öncelikli olanını, yani din nimetini en başa almak istedi. Din nimetinden de onun en yüce derecelerinde ve en üst makamlarında olan doruk noktasını öne geçirdi ki bu da Kur'an ile lütufta bulunması, onu indirmesi ve öğretmesidir. Çünkü o, Allah'ın vahyinin mertebece en kapsamlısı, derecece en yücesi ve din konularında etkisi en güzel olanıdır; semavi kitapların zirvesi, onların doğrulayıcısı ve miyarıdır. İnsanın yaratılışının zikredilmesini ise onun [Kur'an'ın] zikrinden sonraya bıraktı, ardından onu

13563. Metin

إباه ليعلم انه انما خلقه الدين وليحيط علماً بوحيه وكتبه وقدم ما خلق الإنسان من أجله عليه ثم ذكر ما تميز به من سائر الحيوان من البيان وهو المنطق الفصيح العرب عما في الضمير والرحمن مبتدأ وهذه الأفعال مع ضمائرها أخبار مترادفة وإخلاؤها من العاطف لمجيئها على نمط التعديد كما تقول زيد أغناك بعد فقر أعزك بعد ذك كثرك بعد قلة فع بك مالم يفعل أحد بأحد فما تنكر من إحسانه

ona tabi kıldı ki onu ancak din için yarattığını, vahyini ve kitaplarını ilmen kavraması için var ettiğini bilsin. İnsanın kendisi için yaratıldığı şeyi, insanın kendisinden öne geçirdi. Sonra onun diğer canlılardan ne ile ayrıldığını zikretti ki o da 'beyan'dır; yani içte olanı açıkça ifade eden fasih Arapça konuşmadır. er-Rahmân mübtedadır (öznedir); bu fiiller ise zamirleriyle birlikte ardışık haberlerdir (yüklemlerdir). Bunların atıf harfinden [vav'dan] soyutlanması, sayıp dökme tarzında gelmelerindendir. Nitekim şöyle dersin: “Zeyd fakirlikten sonra seni zengin etti, zillete düşmüşken seni aziz kıldı, az iken seni çoğalttı, hiç kimsenin kimseye yapmadığını sana yaptı; artık onun ihsanını nasıl inkâr edersin!”

13564. Metin

الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ (٥)

{الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ (٥)} “Güneş ve ay bir hesap iledir.”

13565. Metin

{الشمس والقمر بِحُسْبَانٍ} بحساب معلوم وتقدير سويٍ يجريان في

{الشمس والقمر بِحُسْبَانٍ} “Güneş ve ay bir hesap iledir.” Bilinen bir hesap ve düzgün bir takdir ile

13566. Metin

بروجهما ومنازلهما وفي ذلك منافع للناس منها علم السنين والحساب

burçlarında ve menzillerinde akıp giderler. Bunda insanlar için menfaatler vardır; bunlardan biri de yılların ve hesabın bilinmesidir.

13567. Metin

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (٦)

{وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ (٦)} “Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.”

13568. Metin

{والنجم} النبات الذي ينجم من الأرض لا ساق له كالبقول {والشجر} الذي له ساق وقيل النجم السماء {يسجدان} ينقادان لله تعالى فيما خلفا له تشبيهاً بالساجد من المكلفين في انقياده واتصلت هاتان الجملتان بالرحمن بالوصل المعنوي لما علم أن الحسبان حسبانه والسجود له لا لغيره كأنه قيل الشمس والقمر بحسبانه والنجم والشجر يسجدان له ولم يذكر العاطف في الجمل الاول ثم جىء به بعد لان الاول وردت على سبيل التعداد تبكيتا لمن انكر لأءه كما يبكت منكر ايادى المنعم لعيه من الناس بتعديدها عليه في المثال المذكور ثم رد الكلام إلى منهاجه بعد التبكيت في وصل ما يجب وله للتناسب والتقارب بالعطف وبيان التناسب أن الشمس والقمر سماويان والنجم والشجر أرضيان فبين القبيلين تناسب من حيث التقابل وإن السماء والأرض لا تزالان تذكر ان قرنيتن وان تجرى الشمس والقمر بحسبان من جنس الانقياد لأمر الله فهو مناسب لسجود النجم والشجر

{والنجم} Sebzeler gibi yerden biten ve gövdesi olmayan bitkidir. {والشجر} Gövdesi olandır. [en-Necm'in] gökyüzündeki yıldız olduğu da söylenmiştir. {يسجدان} Kendileri için yaratıldıkları hususta -itaat etmeleri bakımından mükellef varlıklardan secde eden kimseye benzetilerek- Allah Teâlâ'ya boyun eğerler. Bu iki cümle, hesabın O'nun hesabı ve secdenin de başkasına değil yalnız O'na olduğu bilindiği için Rahmân lafzına manevi bağ ile bağlanmıştır; sanki “Güneş ve ay O'nun hesabı iledir, bitkiler ve ağaçlar da O'na secde ederler” denilmiş gibidir. İlk cümlelerde atıf harfi zikredilmemiş, sonra getirilmiştir; çünkü ilk cümleler, zikredilen misalde kendisine yapılan nimetleri inkâr eden kimsenin yüzüne nimetleri sayılarak susturulduğu gibi, O'nun nimetlerini inkâr eden kimseyi susturmak amacıyla sayıp dökme kabilinden varit olmuştur. Susturmanın ardından söz, aralarındaki uygunluk ve yakınlıktan ötürü atıf ile birbirine bağlanması gereken şeylerin bağlanması hususundaki asıl yoluna döndürülmüştür. Uygunluğun açıklaması şudur: Güneş ve ay semavidir, bitki ve ağaç ise arzidir; böylece iki zümre arasında karşıtlık yönünden bir uygunluk vardır. Zira gök ve yer daima birbirine denk iki varlık olarak zikredilir. Ayrıca güneş ve ayın bir hesapla akıp gitmesi de Allah'ın emrine boyun eğme cinsindendir; dolayısıyla bu, bitki ve ağacın secdesine uygundur.

13569. Metin

وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ (٧)

{وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ (٧)} “Göğü yükseltti ve mizanı koydu.”

13570. Metin

{والسماء رفعها} خلقها مرفوعة ومسموكة حيث جعلها منشأ أحكامه ومصدر قضاياه ومسكن ملائكته الذين يهبطون بالوحى على انبيئه ونبه بذلك على كبرياء شأنه وملكه وسلطانه {وَوَضَعَ الميزان} أي كل ما توزن به الأشياء وتعرف مقاديرها من ميزان وقرسطون ومكيال ومقياس اى خلفه موضوعاً على الأرض حيث علق به أحكام عباده من التسوية والتعديل في أخذهم وإعطائهم

{والسماء رفعها} “Göğü yükseltti;” onu hükümlerinin menşei, kazalarının kaynağı ve peygamberlerine vahiy ile inen meleklerinin meskeni kıldığı için yüksek ve kalın/tavanı yüksek olarak yarattı. Bununla şanının, mülkünün ve saltanatının yüceliğine dikkat çekti. {وَوَضَعَ الميزان} “Ve mizanı koydu;” yani terazi, kantar, ölçek ve mikyas gibi eşyanın kendisiyle tartıldığı ve miktarlarının bilindiği her şeyi [koydu]. Yani kullarının alıp vermelerinde eşitlik ve denge sağlamaya dair hükümlerini kendisine bağladığı için onu yeryüzüne konulmuş olarak yarattı.

13571. Metin

أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (٨)

{أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (٨)} “Ölçüde taşkınlık etmeyesiniz diye.”

13572. Metin

{أَلاَّ تَطْغَوْاْ فِى الميزان} لئلا تطغوا أو هي أن المفسرة

{أَلاَّ تَطْغَوْاْ فِى الميزان} “Ölçüde taşkınlık etmeyesiniz diye;” taşkınlık etmeyesiniz için [demektir] veya buradaki “en” (أن) tefsiriyedir (açıklama edatıdır).

13573. Metin

وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (٩)

{وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (٩)} “Tartmayı adaletle dosdoğru yapın ve teraziyi eksik tutmayın.”

13574. Metin

{وَأَقِيمُواْ الوزن بالقسط} وقوموا وزنكم بالعدل {وَلاَ تُخْسِرُواْ الميزان} ولا تنقصوه أمر بالتسوية ونهى عن الطغيل الذى هو اعتداء وزيادة عن الخسران الذي هو تطفيف ونقصان وكرر لفظ الميزان تشديداً للتوصية به وتقوية للأمر باستعماله والحث عليه

{وَأَقِيمُواْ الوزن بالقسط} “Tartmayı adaletle dosdoğru yapın;” tartınızı adaletle düzgün tutun. {وَلاَ تُخْسِرُواْ الميزان} “Ve teraziyi eksik tutmayın;” onu noksanlaştırmayın. Eşitliği emretti; tecavüz ve haksız fazlalık olan taşkınlıktan ve eksik ölçüp eksik vermek olan noksanlıktan nehyetti. 'Mizan' lafzını, onunla amel etmeyi vasiyet etmekte şiddet göstermek, onun kullanılmasını emretmeyi güçlendirmek ve buna teşvik etmek için tekrarladı.

13575. Metin

وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ (١٠)

{وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ (١٠)} “Yeryüzünü de yaratıklar için serdi.”

13576. Metin

{والأرض وضعها} خفضها مدحورة على الماء {لِلأَنَامِ} للخلق وهو كل ما على ظهر الأرض من دابة وعن الحسن الإنس والجن فهي كالمهاد لهم يتصرفون فوقها

{والأرض وضعها} “Yeryüzünü de serdi;” suyun üzerinde yayılmış olarak onu alçalttı. {لِلأَنَامِ} “Yaratıklar için;” yani mahlukat için; o da yeryüzünde bulunan her türlü canlıdır. Hasan'dan [rivayet edildiğine göre ise] insanlar ve cinlerdir. Yeryüzü onlar için üzerinde tasarrufta bulundukları bir beşik gibidir.

13577. Metin

فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ (١١)

{فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ (١١)} “Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır.”

13578. Metin

{فِيهَا فاكهة} ضروب مما يتفكه به {والنخل ذات الأكمام} هى اوعية التمر الواحد كم بكسر الكاف أو كل ما يكم اى يغطى من ليفه وسعفه وكفره وكله منتفع به كماينتفع بالكوم من ثمره وجماره وجذوعه

{فِيهَا فاكهة} “Orada meyveler vardır;” kendisiyle meyvelenilen/ağız tadıyla yenilen çeşitler. {والنخل ذات الأكمام} “Ve tomurcuklu hurma ağaçları vardır;” bunlar hurmanın kapçıklarıdır/zarflarıdır; tekili kâf harfinin kesresiyle *kimm* (كِمّ) şeklindedir. Ya da lifinden, dalından ve çiçeğinin kabuğundan örten/kaplayan her şeydir. Meyvesinden, özünden ve gövdesinden birikinti halinde faydalanıldığı gibi bunların hepsinden de faydalanılır.

13579. Metin

وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ (١٢)

{وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ (١٢)} “Yapraklı/kabuklu taneler ve hoş kokulu bitkiler/rızıklar da vardır.”

13580. Metin

{والحب ذُو العصف} هو ورق الزرع أو التين

{والحب ذُو العصف} “Yapraklı/kabuklu taneler;” o, ekini yaprağı veya samandır.

13581. Metin

{والريحان} الرزق وهو اللب أراد فيها ما يتلذذ به من الفواكه والجامع بين التلذذ والتغذى وهو تمر النخال وما يتغذى به وهو الحب والريحان بالجر حمزة وعل أي والحب ذو العصف الذي هو علف الأنعام والريحان الذي هو مطعم الأنام والرفع على وذو الريحان فحذف المضاف وأقيم المضاف إليه مقامه وقيل معناه وفيها الريحان الذي يشم والحب ذو العصف والريحان شامي أي وخلق الحب والريحان أو وأخص الحب والريحان

{والريحان} Rızıktır, o da iç/tane kısmıdır. [Allah Teâlâ] orada meyvelerden kendisiyle lezzet alınan şeyleri, hem lezzet almayı hem beslenmeyi kendisinde toplayan şeyi -ki o hurma ağacının meyvesidir- ve kendisiyle sadece beslenilen şeyi -ki o da ekin tanesidir- kastetmiştir. er-Reyhân kelimesini cer ile [okuyanlar] Hamza ve Ali'dir [el-Kisâî]; yani hayvanların yemi olan yaprak sahibi taneler ile insanların yiyeceği olan rızık [demektir]. Merfû oluşu ise (وذو الريحان) [takdirindedir]; muzaf (tamlanan) hazfedilmiş ve muzafun ileyh (tamlayan) onun yerine geçirilmiştir. Bunun manasının; “Ve orada koklanan güzel kokulu bitki vardır” şeklinde olduğu da söylenmiştir. (والحب ذو العصف والريحان) şeklindeki [mansub] okuyuş Şamlılarındır (İbn Âmir); yani “Taneyi ve reyhanı yarattı” yahut “Taneyi ve reyhanı tahsis ederim” [takdirindedir].

13582. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٣)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٣)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13583. Metin

{فَبِأَىّ الاء} أي النعم مما عدد من أول السورة جمع ألى وإلى {رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} الخطاب للثقلين بدلالة الأنام عليهما

{فَبِأَىّ الاء} “Hangi nimetlerini;” surenin başından itibaren sayılan nimetlerden [hangisini]. *Âlâ'* (آلاء), *ely* (أَلْي) ve *ily* (إِلْي) kelimelerinin çoğuludur. {رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} “Rabbinizin [hangi nimetlerini] yalanlıyorsunuz?” Hitap, 'el-enâm' kelimesinin her ikisine birden delalet etmesi sebebiyle sekaleynadır (insanlar ve cinleredir).

13584. Metin

خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (١٤)

{خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (١٤)} “İnsanı, pişmiş çömlek gibi kuru bir çamurdan yarattı.”

13585. Metin

{خَلَقَ الإنسان مِن صلصال} طين يابس له صلصلة {كالفخار} أي الطين المطبوخ بالنار وهو الحذف ولا اختلاف في هذا وفي قوله مّنْ حما مسنون من طين لازب من تراب لا تفاقها معنى لأنه يفيد أنه خلقه من تراب ثم جعله طيناً ثم حمأ مسنوناً ثم صلصالا

{خَلَقَ الإنسان مِن صلصال} “İnsanı kuru bir çamurdan yarattı;” ses çıkaran kuru çamurdan. {كالفخار} “Pişmiş çömlek gibi;” yani ateşle pişirilmiş çamur ki o da çömlektir. Bu ifade ile “kokmuş balçıktan”, “yapışkan çamurdan”, “topraktan” ayetleri arasında anlamca birbiriyle uyumlu oldukları için bir ihtilaf yoktur; zira bu, O'nun insanı önce topraktan yarattığını, sonra onu çamur yaptığını, sonra kokmuş balçık, sonra da salsâl (kuru çamur) yaptığını ifade eder.

13586. Metin

وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ (١٥)

{وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ (١٥)} “Cini de yalın bir ateş alevinden yarattı.”

13587. Metin

{وَخَلَقَ الجان} أبا الجن قيل هو إبليس {مِن مَّارِجٍ} هو اللهب الصافي الذي لا دخان فيه وقيل المختلط بسواد النار من مرج الشيء إذا اضطرب واختلط {مّن نَّارٍ} هو بيان لمارج كأنه قيل من صاف من نار أو مختلط من نار أو أراد من نار مخصوصة

{وَخَلَقَ الجان} “Cini de yarattı;” cinlerin atasını; onun İblis olduğu söylenmiştir. {مِن مَّارِجٍ} “Yalın bir alevden;” içinde duman bulunmayan saf alevdir. Bir şey çalkalanıp birbirine karıştığı zaman kullanılan (مرج الشيء) kökünden hareketle, ateşin siyahlığına karışmış [alev] olduğu da söylenmiştir. {مّن نَّارٍ} “Ateşten;” bu, 'mâric' kelimesinin beyanıdır; sanki “ateşin safından” veya “ateşin karışığından” denilmiş gibidir. Yahut da özel bir ateşi kastetmiştir;

13588. Metin

كقوله فانذرتكم نارا تلظى

O'nun: {فانذرتكم نارا تلظى} “Ben sizi alev saçan bir ateşe karşı uyardım” buyruğu gibidir.

13589. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٦)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٦)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13590. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13591. Metin

رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ (١٧)

{رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ (١٧)} “O, iki doğunun da Rabbi, iki batının da Rabbidir.”

13592. Metin

{رَبُّ المشرقين وَرَبُّ المغربين} أراد مشرقي الشمس في الصيف والشتاء ومغربيهما

{رَبُّ المشرقين وَرَبُّ المغربين} “İki doğunun Rabbi ve iki batının Rabbi;” güneşin yaz ve kıştaki iki doğuş yerini ve iki batış yerini kastetmiştir.

13593. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٨)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (١٨)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13594. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13595. Metin

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ (١٩)

{مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ (١٩)} “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi.”

13596. Metin

{مَرَجَ البحرين يَلْتَقِيَانِ} أي أرسل البحر الملح والبحر العذب متجاورين متلاقيين لا فصل بين الماءين في مرأى العين

{مَرَجَ البحرين يَلْتَقِيَانِ} “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi;” yani tuzlu denizi ve tatlı denizi, gözün gördüğü kadarıyla iki su arasında hiçbir ayrım olmaksızın birbirine bitişik ve birbirine kavuşur halde salıverdi.

13597. Metin

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (٢٠)

{بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ (٢٠)} “Aralarında bir engel vardır, birbirine karışmazlar.”

13598. Metin

{بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ} حاجز من قدرة الله تعالى {لاَّ يَبْغِيَانِ} لا يتجاوزان حديهما ولا يبغي أحدهما على الآخر بالممازجة

{بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ} “Aralarında bir engel vardır;” Allah Teâlâ'nın kudretinden bir engel [vardır]. {لاَّ يَبْغِيَانِ} “Birbirine karışmazlar;” sınırlarını aşmazlar ve birbirine karışarak biri diğerine taşkınlık etmez.

13599. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢١)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢١)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13600. Metin

{فَبِأَىّ الاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ}

{فَبِأَىّ الاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13601. Metin

يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ (٢٢)

{يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ (٢٢)} “İkisinden de inci ve mercan çıkar.”

13602. Metin

{يخرج} يخرج مدنى وبصرى {منهما اللؤلؤ} بلاهمز أبو بكر ويزيد وهو كبار الدر {وَالمَرْجَانُ} صغاره وانما قال منهما كما يقال يخرجان من الملح لانهما لما القيا وصارا كالشيء الواحد جاز أن يقال يخرجان منهمخا كما يقال يخرجان من البحر ولا يخرجان من جميع البحر ولكنمن بعضه وتقول خرجت من البلد وإنما خرجت محلة من محلة وقيل لا يخرجان إلا من ملتقى الملح والعذب

{يخرج} Medine ve Basra kıraatinde [mechûl olarak] *yuhrecu* (يُخْرَجُ) şeklindedir. {منهما اللؤلؤ} Ebû Bekr ve Yezîd hemzesiz olarak [el-Lûlü okumuştur]; o, incinin büyükleridir. {وَالمَرْجَانُ} Onun küçükleridir. “İkisinden çıkar” denilmesi, tıpkı “tuzlu olandan çıkar” denildiği gibidir; çünkü ikisi birbirine kavuşup tek bir şey gibi olunca, tıpkı “denizden çıkarlar” denilip de denizin tamamından değil de bir kısmından çıktığı gibi, “ikisinden çıkarlar” denilmesi caiz olmuştur. Nitekim “Şehirden çıktım” dersin, oysa sen sadece bir mahalleden çıkmışsındır. Bunların ancak tuzlu su ile tatlı suyun kavuştuğu yerden çıktığı da söylenmiştir.

13603. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٣)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٣)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13604. Metin

{فَبِأَىّ الاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ}

{فَبِأَىّ الاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13605. Metin

وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٢٤)

{وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَآتُ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ (٢٤)} “Denizde koca dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nundur.”

13606. Metin

{وله} ولله {الجوار} اسفن تجمع جارية قال الزجاج الوقف عليهما بالياء والاختيار وصلها وإن وقف عليها واقف بغيرياء فذا جائز على بعد ولكن يروم الكسر في الراء ليدل على حذف الياء {المنشآت} المرفوعات الشرع

{وله} “O'nundur;” yani Allah'ındır. {الجوار} Gemilerdir; *câriye* (جارية) kelimesinin çoğuludur. Zeccâc şöyle demiştir: “Bu kelimede vakıf yapmak (durmak) ye harfi iledir; tercih edilen ise vasl etmektir (geçmektir). Şayet bir kimse ye harfi olmaksızın durursa bu uzak bir ihtimal olmakla birlikte caizdir, fakat ye harfinin hazfedildiğine delalet etmesi için ra harfindeki kesreye yönelir (revm yapar).” {المنشآt} Yelkenleri yükseltilmiş olanlar.

13607. Metin

{في البحر كالأعلام} المنشآت بكسر الشين حمزة وحيى الرافعات التسرع أو اللاتي ينشئن الأمواج بجريهن {فِى البحر كالأعلام} جمع علم وهو الجبل الطويل

{في البحر كالأعلام} Hamza ve Yahyâ şîn harfinin kesresiyle *el-münşiât* (الْمُنْشِئَاتُ) okumuşlardır; yelkenleri kaldıranlar veya akıp gitmeleriyle dalgaları meydana getirenler [demektir]. {فِى البحر كالأعلام} *A‘lâm*, uzun dağ anlamına gelen *alem* (عَلَم) kelimesinin çoğuludur.

13608. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٥)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٥)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13609. Metin

{فبأي آلاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ}

{فبأي آلاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13610. Metin

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (٢٦)

{كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (٢٦)} “Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacaktır.”

13611. Metin

{كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا} على الأرض {فَانٍ}

{كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا} [üzerinde], yani yeryüzünde bulunan herkes {فَانٍ} “fânidir/yok olacaktır.”

13612. Metin

وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (٢٧)

{وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (٢٧)} “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin vechi (zâtı) bâki kalacaktır.”

13613. Metin

{ويبقى وَجْهُ رَبّكَ} ذاته {ذُو الجلال}

{ويبقى وَجْهُ رَبّكَ} Zâtı [bâki kalacaktır]. {ذُو الجلال}

13614. Metin

ذو العظمة والسلطان وهو صفة الوجه {والإكرام} بالتجاوز والإحسان وهذه الصفة من عظيم صفات الله وفي الحديث الظوا بباذا الجلال ولاكرام وروى انه ﵇ مر بجل وهو يصلى ويقول باذا الجلال والإكرام فقال قد استجيب لك

Azamet ve saltanat sahibidir; bu [ifade], *vech*in sıfatıdır. {والإكرام} [Kullarını] bağışlama ve ihsanda bulunma sahibidir. Bu sıfat, Allah'ın yüce sıfatlarındandır. Hadiste: “Yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm duasına sımsıkı sarılınız” buyrulmuştur. Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm namaz kılarken “Yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm” diyen bir adama rastlamış ve: “Sana icabet edildi” buyurmuştur.

13615. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٨)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٢٨)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13616. Metin

{فبأي آلاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} والنعمة في الفناء باعتبار أن المؤمنين به يصلون إلى النعيم السرمد وقال يحيى بن معاذ حبذا الموت فهو الذي يقرب الحبيب إلى الحبيب

{فبأي آلاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} Fâni olmaktaki nimet, müminlerin bu sayede ebedî nimete ulaşmaları itibarıyladır. Yahyâ b. Muâz şöyle demiştir: “Ölüm ne güzeldir! Zira o, seveni sevene kavuşturandır.”

13617. Metin

يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (٢٩)

{يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (٢٩)} “Göklerde ve yerde bulunanlar O'ndan isterler. O, her an yeni bir iştedir.”

13618. Metin

{يَسْأَلُهُ مَن فِى السماوات والأرض} وقف عليها نافع كل من اهل السموات والارض مفتقرون اليه فيسأله اهل السموات ما يتعلق بذنبهم وأهل الأرض ما يتعلق بدينهم ودنياهم وينتصب {كُلَّ يَوْمٍ} ظرفاً بما دل عليه {هُوَ فِى شَأْنٍ} أي كل وقت وحين يحدث امورا ويجدد اهوا الا كما روى انه عليه لاسلام تلاها فقيل له وماذلك الشأن فقال من شأنه أن يغفر ذنباً ويفرج كربا ويرفع قوما يضع اخرين وعن ابن عبينه الدهر عند الله يومان أحدهما اليوم الذي هم مدة الدنيا فشأنه فيه الأمر والنهي والإحياء والامانة والإعطاء والمنع والآخر يوم القيامة فشأنه فيه الجزاء والحساب وقبل نزلت في اليهود حين قالواان الله لا يقضى يوم لاسبت شانا وشال بعض الملوك وزيره عن الآية فاستمهله إلى الغذ وذهب كئيباً يفكر فيها فقال غلام له أسود يا مولاي أخبرني ما أصابك لعل الله يسهل لك على يدي فأخبره فقال انا افسرها للملك فاعلمه فقال اياه الملك شأن الله أنه يولج الليل في النار ويولج النهار وفي الليل ويخرج الحي مِنَ الميت وَيُخْرِجُ الميت مِنَ الحى ويشفى سقيما ويسقم سليما ويسقم سليما ويبتلى معافا ويعافي مبتلي ويعز ذليلاً ويذل عزيزاً ويفقر غنياً ويغني فقيراً فقال الأمير أحسنت

{يَسْأَلُهُ مَن فِى السماوات والأرض} Nâfi‘ burada vakfetmiştir. Göklerin ve yerin ehlinden herkes O'na muhtaçtır. Gök ehli O'ndan dinleriyle alakalı hususları, yer ehli ise dinleri ve dünyalarıyla alakalı hususları isterler. {كُلَّ يَوْمٍ} ifadesi, {هُوَ فِى شَأْنٍ} ibaresinin delalet ettiği anlam ile zarf olarak nasb edilmiştir; yani her an ve her vakit işler var eder, ahval yeniler. Nitekim rivayet edildiğine göre aleyhisselâm bu ayeti okumuş, kendisine: “O iş nedir?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “O'nun işi; günahı bağışlamak, sıkıntıyı gidermek, bir kavmi yükseltip diğerlerini alçaltmaktır.” İbn Uyeyne'den şöyle rivayet edilmiştir: “Allah katında zaman iki gündür: Biri dünya müddeti olan gündür; O'nun bundaki işi emretmek, nehyetmek, diriltmek, öldürmek, vermek ve engellemektir. Diğeri ise kıyamet günüdür; O'nun bundaki işi ceza/mükâfat vermek ve hesaba çekmektir.” Ayetin, “Allah cumartesi günü hiçbir hüküm vermez” diyen Yahudiler hakkında indiği de söylenmiştir. Hükümdarlardan biri vezirine bu ayeti sordu, o da yarına kadar mühlet istedi ve bunu düşünerek kederli bir şekilde gitti. Siyah bir kölesi ona: “Efendim! Sana ne olduğunu bana söyle, belki Allah benim vesilemle sana bir kolaylık sağlar” dedi. Vezir ona durumu anlattı. Köle: “Onu hükümdara ben tefsir ederim, hükümdara benden haber ver” dedi. [Hükümdarın huzuruna çıkınca] şöyle dedi: “Ey hükümdar! Allah'ın işi; geceyi gündüze katmak, gündüzü geceye katmak, ölüden diriyi çıkarmak, diriden ölüyü çıkarmak, hastaya şifa vermek, sağlıklıyı hasta etmek, afiyette olanı imtihan etmek, imtihanda olana afiyet vermek, zelili aziz kılmak, azizi zelil kılmak, zengini fakir kılmak ve fakiri zengin kılmaktır.” Hükümdar: “Güzel söyledin!” dedi...

13619. Metin

وأمر الوزير أن يخلع عليه ثياب الوزارة فقال يا مولى هذا من شأن الله وقيل سوق المقادير إلى المواقيت وقيل إن عبد الله بن طاهر دعا الحسين بن افضل وقال له أشكلت عليّ ثلاث آيات دعوتك لتكشفها الى قوله فَأَصْبَحَ مِنَ النادمين وقد صح أن الندم توبة وقوله كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْنٍ وقد صح أن القلم جف بما هو كائن إلى يوم القيامة وقوله وَأَن ليس اللانسان الا ماسعى فما بال الأضعاف فقال الحسين يجوز أن لا يكون الندم توبة في تلك الأمة وقيل إن ندم قابيل لم يكن على قتل هابيل ولكن على حمله وذا قيل وأن ليس للإنسان إلا ما سعى مخصوص يقوم ابراهيم وموسى ﵉ ما قوله كل يوم هو في شان فانا لا شؤن يبد بها لشؤن يبتديها فقام عبد الله وقبل راسه وسوغ خراجه

...ve vezire, vezirlik elbiselerini çıkarıp ona giydirmesini emretti. Bunun üzerine [köle]: “Ey efendim, bu da Allah'ın işlerindendir!” dedi. [Şânın] takdirleri vakitlerine sevk etmek olduğu da söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Tâhir, Hüseyin b. el-Fadl'ı çağırıp ona şöyle demiştir: “Bana üç ayet müşkil geldi, onları bana açıklaman için seni çağırdım: {فَأَصْبَحَ مِنَ النادمين} ‘Böylece pişman olanlardan oldu’ ayeti; zira nedametin tevbe olduğu sahih olarak sabittir. {كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْنٍ} ‘O, her an bir iştedir’ ayeti; zira kıyamet gününe kadar olacak her şeyle kalemin mürekkebinin kuruduğu sahih olarak sabittir. Ve {وَأَن ليس اللانسان الا ماسعى} ‘İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır’ ayeti; öyleyse [amelin karşılığındaki] kat kat ecirler nedir?” Hüseyin şöyle cevap verdi: “O ümmette nedametin tevbe olmaması caizdir. Kabil'in nedametinin Habil'i öldürdüğüne değil de onu [cesedini sırtında] taşıdığına dair olduğu da söylenmiştir. {وَأَن ليس للإنسان إلا ما سعى} ayetinin ise İbrahim ve Musa aleyhimesselâm'ın kavmine mahsus olduğu söylenmiştir. {كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْنٍ} ayetine gelince; bunlar O'nun yeni başlattığı işler değil, ortaya çıkardığı (izhar ettiği) işlerdir.” Bunun üzerine Abdullah ayağa kalkıp onun başını öptü ve ona haraç gelirini bağışladı.

13620. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٠)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٠)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13621. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13622. Metin

سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَ الثَّقَلَانِ (٣١)

{سَنَفْرُغُ لَكُمْ أَيُّهَ الثَّقَلَانِ (٣١)} “Ey iki ağırlık (insanlar ve cinler)! Yakında sizin hesabınızı ele alacağız.”

13623. Metin

{سنفرغ لكم} مستار من قول الرجل لمن يتهدده سأفرغ لك يريد سأتجرد للإيقاع بك من

{سنفرغ لكم} Bir kimsenin tehdit ettiği kişiye: “Seninle hesaplaşmaya vakit ayıracağım” sözünden istiaredir; yani seni alt etmek için...

13624. Metin

كل ما يشغلني عنه والمراد التوفر على النكاية فيه والانتقام منه ويجوز أن يراد ستنتهي الدنيا وتبلغ آخرها وتنتهي عند ذلك شؤن الخلق التي أرادها بقوله كُلَّ يَوْمٍ هُوَ في شان فلا يقى الا شأن واحد وهو جزاؤكم فجعل ذلك فراغاً لهم على طريق المثل سيفرغ حمزة وعلي اى الله تعالى {أيها الثقلان} الإنس والجن سميا بذلك لأنهما ثقلا الارض

...beni bundan alıkoyan her şeyden tamamen sıyrılacağım, demektir. Kastedilen, ona zarar vermeye ve ondan intikam almaya bütünüyle yönelmektir. Şöyle kastedilmiş olması da caizdir: Dünya sona erecek, sonuna ulaşacak ve Allah'ın {كُلَّ يَوْمٍ هُوَ في شان} sözüyle kastettiği mahlukatın işleri o vakit bitecektir; geriye sizin cezanız/mükâfatınız olan tek bir iş kalacaktır. Bu durum darbımesel yoluyla onlar için bir “boşalma/vakit ayırma” kılınmıştır. Hamza ve Ali (el-Kisâî) [gaib sığasıyla] *seyefruğu* (سَيَفْرُغُ) okumuşlardır; yani Allah Teâlâ [hesabınızı görecektir]. {أيها الثقلان} İnsanlar ve cinlerdir. Yeryüzünün iki ağırlığı oldukları için bu şekilde isimlendirilmişlerdir.

13625. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٢)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٢)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13626. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13627. Metin

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (٣٣)

{يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلْطَانٍ (٣٣)} “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarından geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi geçin! Ancak büyük bir güç (ve kudret) ile geçebilirsiniz.”

13628. Metin

{يا معشر الجن والإنس} هو كالترجمة لقوله أَيُّهَا الثقلان {إِنِ استطعتم أَن تَنفُذُواْ مِنْ أقطار السماوات والأرض فانفذوا} لا تقدرون على النفوذ {إِلاَّ بسلطان} بقوة وقهر وغلبة وأنى لكم ذلك وقيل دلهم على العجز عن قوتهم للحساب غداً بالعجز عن نفوذ الأقطار اليوم

{يا معشر الجن والإنس} Bu [hitap], {أَيُّهَا الثقلان} sözünün açıklaması gibidir. {إِنِ استطعتم أَن تَنفُذُواْ مِنْ أقطار السماوات والأرض فانفذوا} Geçip gitmeye güç yetiremezsiniz. {إِلاَّ بسلطان} Güç, zor ve galebe ile; fakat sizde bu nerede! Bugün göklerin ve yerin sınırlarını aşmaktan aciz olmalarıyla, yarın hesaptan kaçıp kurtulma güçlerinin bulunmadığına dikkat çekildiği de söylenmiştir.

13629. Metin

وقيل يقال لهم هذا يوم القيامة حين تحدق بهم الملائكة فاذ رآهم الجن والإنس هربوا فلا يأتون وجهاً الا وجدوا الملائكة واحتاطت به

Bunun onlara kıyamet gününde melekler etraflarını kuşattığında söyleneceği de belirtilmiştir. Cinler ve insanlar melekleri gördüklerinde kaçarlar, fakat hangi yöne yönelseler karşılarında melekleri bulurlar ve melekler onları kuşatır.

13630. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٤)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٤)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13631. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13632. Metin

يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ (٣٥)

{يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ (٣٥)} “Üzerinize ateşten bir alev ve erimiş bakır/duman gönderilir de birbirinizi kurtaramazsınız.”

13633. Metin

{يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مّن نَّارٍ} وبكسر الشين مكى وكلاهما الهب الخالص {وَنُحَاسٌ} ٦ أي دخان وَنُحَاسٌ مكي وأبو مروا فالرفع عطف على شواظ ولاجر على نار والمعنى إذا خرجتم من قبوركم يرسل عليكما لهب خاص منانار ودخان يسوقكم إلى المحشر {فَلاَ تَنتَصِرَانِ} فلا تمنعان منهما

{يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مّن نَّارٍ} İbn Kesîr (Mekkî) şîn harfinin kesresiyle [*şivâz*] okumuştur; her iki okuyuş da dumansız saf alev demektir. {وَنُحَاسٌ} Yani dumandır. İbn Kesîr ve Ebû Amr kesreli olarak [*ve nuhâsin*] okumuşlardır. Merfû okunuş *şuvâz* kelimesine, mecrûr okunuş ise *nâr* kelimesine atıftır. Manası: Kabirlerinizden çıktığınızda üzerinize sizi mahşere sevk eden ateşten yalın bir alev ve duman gönderilir. {فَلاَ تَنتَصِرَانِ} Kendinizi onlardan koruyamazsınız.

13634. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٦)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٦)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13635. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13636. Metin

فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ (٣٧)

{فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ (٣٧)} “Gök yarılıp da erimiş yağ renginde bir gül gibi olduğu zaman...”

13637. Metin

{فَإِذَا انشقت السماء} انفك بعضها من بعض لقيام الساعة {فَكَانَتْ وَرْدَةً} فصارت كلون الورد الاحمر وقيل اصل لون السماء الحمرة وولكن من بعدها ترى زراء {كالدهان} كجدهن الزيت كما قال كالمهل وهو دردي الزيت وهو جمع دهن وقيل الاديم الاحمر

{فَإِذَا انشقت السماء} Kıyametin kopması sebebiyle [göğün] parçaları birbirinden ayrıldığında; {فَكَانَتْ وَرْدَةً} kırmızı gül rengi gibi olduğunda... Göğün asıl renginin kırmızı olduğu, fakat uzaklığından dolayı mavi görüldüğü de söylenmiştir. {كالدهان} Zeytinyağı gibi [olduğunda]. Nitekim [başka bir ayette] “erimiş maden (tortu) gibi” buyrulmuştur ki o, zeytinyağının tortusudur. *Dihân*, *dühn* kelimesinin çoğuludur. Kırmızı deri olduğu da söylenmiştir.

13638. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٨)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٣٨)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13639. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13640. Metin

فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ (٣٩)

{فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ (٣٩)} “İşte o gün ne insana ne de cine günahı sorulur.”

13641. Metin

{فيومئذ} اى فيوم تنشق السماء {لا يسأل عَن ذَنبِهِ إِنسٌ وَلاَ جَانٌّ} أي ولا جن فوضع الجان الذي هو أبو الجن موضع الجن كما يقال هاشم ويراد ولده والتقدير لا يئل إنس ولا جان عن ذنبه والتوفيق بين هذه الآية وبين قوله وفوربك لتسألنهم اجمعين وقوله قتادة قد كحانت مسئلة ثم ختم على افواه لاقوم وتكلمت أيديهم وأرجلهم بما كانوا يعملون وقيل وقال لا يئل عن ذنبه ليعلم منجهته ولكن يئل للتوبيخ

{فيومئذ} Yani göğün yarıldığı günde; {لا يسأل عَن ذَنبِهِ إِنسٌ وَلاَ جَانٌّ} yani hiçbir cine [sorulmaz]. Cinlerin atası olan *cân* kelimesi, cinlerin yerine konulmuştur; tıpkı Hâşim denilip onun çocuklarının kastedilmesi gibi. Takdiri: “Hiçbir insana ve hiçbir cine günahı sorulmaz” şeklindedir. Bu ayet ile {فوربك لنسألنهم أجمعين} “Rabbine andolsun ki onların hepsini mutlaka hesaba çekeceğiz” ayeti arasındaki uyum [şöyledir]: Katâde şöyle demiştir: “Önce bir soru sorma olmuştur; sonra o topluluğun ağızları mühürlenmiş ve elleri ile ayakları yaptıklarını söylemiştir.” Şöyle de denilmiştir: Günahı kendisinden öğrenilmek üzere sorulmaz, bilakis kınama ve azarlama maksadıyla sorulur.

13642. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٠)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٠)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13643. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13644. Metin

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ (٤١)

{يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ (٤١)} “Günahkârlar simalarından tanınır da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.”

13645. Metin

{يعرف المجرمون بسيماهم}

{يعرف المجرمون بسيماهم} “Günahkârlar simalarından tanınır;”

13646. Metin

{بسيماهم فيؤخذ بالنواصي والأقدام}

{بسيماهم فيؤخذ بالنواصي والأقدام} “Simalarından [tanınır] da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.”

13647. Metin

بسواد وجوههم وزرقة عيونهم {فَيُؤْخَذُ بالنواصى والاقدام} أي يؤخذ تارة بالنواصي وتارة بالأقدام

Yüzlerinin karalığı ve gözlerinin gök/mor rengiyle [tanınırlar]. {فَيُؤْخَذُ بالنواصى والاقدام} Yani kimi zaman perçemlerinden, kimi zaman da ayaklarından yakalanırlar.

13648. Metin

فَبِأَيِّ

{فَبِأَيِّ} “Öyleyse hangi...”

13649. Metin

آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٢)

{آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٢)} “...Rabbinizin nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13650. Metin

{فبأي آلاء ربكما تكذبان}

{فبأي آلاء ربكما تكذبان} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13651. Metin

هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ (٤٣) يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ (٤٤)

{هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ (٤٣) يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ (٤٤)} “İşte bu, günahkârların yalanladığı cehennemdir. Onlar, onunla son derece kaynar su arasında dönüp dolaşırlar.”

13652. Metin

{هذه جَهَنَّمُ التى يُكَذّبُ بِهَا المجرمون يَطُوفُونَ بينها وبين حميم آن} ماء حار قد انتهى جزره أي يعاقب عليهم بين التصلية بالنار وبين شرب الحميم

{هذه جَهَنَّمُ التى يُكَذّبُ بِهَا المجرمون يَطُوفُونَ بينها وبين حميم آن} Sıcaklığı son noktasına ulaşmış kaynar bir sudur. Yani ateşte kızartılmak ile kaynar suyu içmek arasında ardı ardına cezalandırılırlar.

13653. Metin

فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٥)

{فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (٤٥)} “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

13654. Metin

{فبأي آلاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} والنعمة في هذا نجاة الناجي منه بفضله ورحمته وما في الإنذار به من التنبيه

{فبأي آلاء رَبّكُمَا تُكَذّبَانِ} Bundaki nimet; kurtulanın Allah'ın lütfu ve rahmetiyle ondan kurtulması ve bununla uyarılmasında bulunan sakındırma/uyanıklık payıdır.

13655. Metin

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ (٤٦)

{وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ (٤٦)} “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimse için iki cennet vardır.”

13656. Metin

{ولمن خاف مقام ربه} موقفه المدى يقف فيه العباد للحساب يوم القيامة فترك المعاصى افأدى الفرائض وقيل هو مفحم كقوله ونفيت عنه مقام الذئب أي نفيت عنه الذئب {جَنَّتَانِ} جنة الإنس وجنة الجن لان اخطاب للثقلين وكانه قيل لكل خائفنين منما جنتان جنة للخائف الإنسي وجنة للخائف الجني

{ولمن خاف مقام ربه} Kıyamet gününde kulların hesap için duracağı duraktır; bu sebeple günahları terk edip farzları eda etmiştir. [Makam kelimesinin] pekiştirme (mufham/zâid) olduğu da söylenmiştir; nitekim “Ondan kurdun makamını uzaklaştırdım”, yani bizzat kurdu uzaklaştırdım, denilmesi gibidir. {جَنَّتَانِ} Biri insan cenneti, diğeri cin cennetidir; çünkü hitap her iki topluluğadır (sekaleyn). Sanki şöyle denilmiştir: Onlardan korkan her iki kişiye iki cennet vardır; insanlardan korkana bir cennet, cinlerden korkana bir cennet.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.