2224. Metin
سورة المائدة مدنية وهى مائة وعشرون آية
Mâide Suresi Medine döneminde inmiştir ve yüz yirmi ayettir.
2225. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
2226. Metin
(١)
(1)
2227. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (١)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Ey iman edenler! Akitleri[n gereğini] yerine getirin. Size [hükmü] okunacak olanlar hariç, ihramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla sağmal hayvanlar (en'âm) size helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.” (Mâide: 1)
2228. Metin
{يا أيها الذين آمنوا أَوْفُواْ بالعقود} يقال وفى بالعهد وأوفى به والعقد الموثق شبه بعقد الحبل ونحوه وهي عقود الله التي عقدها على عباده وألزمها إياهم من مواجب التلكيف أو ما عقد الله عليكم وما تعاقدتم بينكم والظاهر أنها عقود الله عليهم في دينه من تحليل حلاله وتحريم حرامه وأنه كلام قدم مجملاً ثم عقب بالتفصيل وهو قوله {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الأنعام} والبهيمة كل ذات أربع قوائم في البر والبحر وإضافتها إلى الأنعام للبيان وهي بمعنى من كخاتم فضة ومعناه البهيمة من الأنعام وهي الأزواج الثمانية وقيل بهيمة الأنعام الظباء وبقر الوحش ونحوهما {إِلاَّ مَا يتلى عَلَيْكُمْ} آية تحريمه وهو قوله {حرمت عليكم الميتة} الآية {غَيْرَ مُحِلّي الصيد} حال من الضمير في لكم أي أحلت لكم هذه الأشياء لا محلين
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ } “Ey iman edenler! Akitleri[n gereğini] yerine getirin.” [Arapçada] Ahdi yerine getirdi anlamında 'vefâ bi'l-ahdi' (وفى بالعهد) ve 'evfâ bihî' (أوفى به) denilir. 'el-Akd' (العقد) pekiştirilmiş bağ demektir; ipin bağlanmasına ve benzerlerine benzetilmiştir. Bunlar, Allah'ın mükellefiyet gereklerinden olmak üzere kulları aleyhine bağladığı ve onları kendisiyle yükümlü kıldığı akitleridir; yahut Allah'ın sizin aleyhinize bağladığı ve sizin de kendi aranızda sözleştiğiniz şeylerdir. Zahir olan şudur ki bunlar, Allah'ın helalini helal, haramını haram kılmak suretiyle dini hususunda onların aleyhine bağladığı akitleridir. Bu söz önce mücmel olarak öne sürülmüş, ardından { أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعَامِ } “Sağmal hayvanlar size helal kılındı” kavli ile tafsilatı getirilmiştir. 'el-Behîme' (البهيمة), karada ve denizde dört ayaklı olan her hayvandır. Bunun 'el-En'âm'a (الأنعام) izafe edilmesi açıklama (beyan) gayelidir ve 'hâtemu fiddatin' (خاتم فضة - gümüş yüzük) terkibinde olduğu gibi 'min' (من - [cinsinden]) anlamındadır; yani 'en'âm cinsinden olan behîme' demektir ki bunlar sekiz çifttir. Bir görüşe göre de 'behîmetü'l-en'âm'; ceylanlar, yaban sığırları ve benzerleridir. { إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ } “Size [hükmü] okunacak olanlar hariç” yani haram kılınışına dair ayet [hariç] ki o da { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } “Ölmüş hayvan ... size haram kılındı” ayetidir. { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ } “Avlanmayı helal saymamanız şartıyla” ifadesi, 'leküm' (لكم) lafzındaki zamirden hâldir; yani 'Bu şeyler, avı helal kılıcılar olmamanız şartıyla size helal kılındı' demektir.
2229. Metin
المائدة (١ _ ٢)
el-Mâide (1 - 2)
2230. Metin
الصيد {وَأَنتُمْ حُرُمٌ} حال من محلى الصيد كأنه قيل أحللنا لك بعض الأنعام في حال امتناعكم من الصيد وأنتم محرمون لئلا يضيق عليكم والحرم جمع حرام وهو المحرم {إِنَّ الله يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ} من الأحكام أو من التحليل والتحريم
Avı helal saymamanız... { وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } “İhramlı iken” ifadesi, 'muhillî's-sayd' (محلي الصيد) terkibinden hâldir. Sanki şöyle denilmiştir: Üzerinize bir darlık gelmesin diye, siz ihramlı iken avlanmaktan kaçındığınız hâlde bazı en'âmı size helal kıldık. 'el-Hurum' (الحرم), ihramlı anlamına gelen 'harâm' (حرام) kelimesinin çoğuludur. { إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ } “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir”; hükümlerden yahut helal ve haram kılmaktan [dilediğini hükme bağlar].
2231. Metin
ونزل نهيا عن تحليل ما حرم
[Şu ayet], haram kılınan şeyleri helal saymaktan nehyetmek üzere inmiştir:
2232. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَائِدَ وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُوا وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (٢)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَائِدَ وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًا وَإِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُوا وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ } “Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklı kurbanlara ve Rablerinden bir lütuf ve rıza arayarak Beyt-i Harâm'a yönelenlere saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Mescid-i Harâm'dan sizi engellediler diye bir topluluğa olan kininiz, sizi haddi aşmaya sevk etmesin. İyilik ve takva üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir.” (Mâide: 2)
2233. Metin
{يا أيها الذين آمنوا لاَ تُحِلُّواْ شَعَائِرَ الله} جمع شعيرة وهي اسم ما أشعر أي جعل شعاراً وعلماً للنسك به من مواقف الحج ومرامي الجمار والمطاف والمسعى والأفعال التي هي علامات الحاج يعرف بها من الاحرم والطواف والسعي والحلق والنحر {وَلاَ الشهر الحرام} أي أشهر الحج {وَلاَ الهدى} وهو ما أهدي إلى البيت وتقرب به إلى الله تعالى من النسائك وهو جمع هدية {وَلاَ القلائد} جمع قلادة وهي ما قلد به الهدي من نعل أو عروة مزادة أو لحاء الشجر أو غيره {ولا آمين البيت الحرام} ولا تحلوا قوماً قاصدين المسجد الحرام وهم الحجاج والعمار وإحلال هذه الأشياء أن يتهاونوا بحرمة الشعائر وأن يحال بينها وبين المتنسكين بها وأن يحدثوا في أشهر الحج ما يصدون به الناس عن الحج وأن يتعرضوا للهدى بالغصب أو بالمنع من بلوغ محله وأما القلائد فجاز أن يراد بها ذوات القلائد وهي البدن وتعطف على الهدى للاختصاص لانها أشرف الهدى كقوله وجبريل وميكال كأنه قيل والقلائد منها خصوصاً وجاز أن ينهى عن التعرض لقلائد الهدي مبالغة في النهي عن التعرض للهدي أي ولا تحلوا قلائدها فضلاً أن تحلوها كما قال وَلاَ يبدين زينتهن فنهى عن إبداء الزينة مبالغة في النهي عن إبداء مواقعها {يَبْتَغُونَ} حال من الضمير في آمين {فَضْلاً مّن رَّبِّهِمْ} أي ثواباً {ورضوانا} وأن يرضى عنهم أي لا تتعرضوا لقوم هذه صفتهم تعظيماً لهم {وَإِذَا حَلَلْتُمْ} خرجتم من الإحرام {فاصطادوا} إباحة للاصطياد بعد حظره عليهم بقوله غير محلي الصيد وأنتم حرم {ولا يجرمنكم شنآن قَوْمٍ أَن صَدُّوكُمْ عَنِ المسجد الحرام أَن تَعْتَدُواْ} جرم مثل كسب في تعديته إلى مفعول واحد واثنين تقوم جرم ذنباً نحو
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّهِ } “Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine saygısızlık etmeyin.” 'Şeâir' (شعائر), 'şaîre' (شعيرة) kelimesinin çoğuludur; bu da ibadetin ifa edildiği hac durakları (mevkıfler), cemre atma yerleri, tavaf alanı (metaf), sa'y yeri (mes'a) ve ihram, tavaf, sa'y, tıraş olma ve kurban kesme gibi hacının kendisiyle tanındığı alamet niteliğindeki fiiller gibi bir ibadetin şiârı ve nişanesi kılınan şeyin adıdır. { وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ } “Ve haram aya [saygısızlık etmeyin]” yani hac aylarına. { وَلَا الْهَدْيَ } “Ve kurbanlık hediyelere [saygısızlık etmeyin]”; bu da Kâbe'ye hediye edilen ve kendisiyle Allah Teâlâ'ya yakınlaşılan kurbanlıklardır, 'hediyye' (هدية) kelimesinin çoğuludur. { وَلَا الْقَلَائِدَ } “Ve gerdanlıklı kurbanlara [saygısızlık etmeyin]”; 'kalâid' (قلائد), 'kılâde' (قلادة) kelimesinin çoğuludur; bu da ayakkabı, su kırbası kulpu, ağaç kabuğu veya benzeri şeylerden kurbanlığın boynuna takılan gerdanlıktır. { وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ } “Ve Beyt-i Harâm'a yönelenlere [saygısızlık etmeyin]”; yani Mescid-i Harâm'ı kasteden bir topluluğu helal saymayın; onlar hacılar ve umrecilerdir. Bu şeylerin helal sayılması (ihlal edilmesi); şeâirin hürmetinin hafife alınması, ibadet edenlerle şeâir arasına engel konulması, hac aylarında insanların hacdan engellenmesine yol açacak şeylerin ihdas edilmesi, kurbanlıklara gasp yoluyla veya varacağı yere ulaşmasını engellemek suretiyle müdahale edilmesidir. Gerdanlıklara gelince; bununla gerdanlık takılmış kurbanlık develerin (budn) kastedilmiş olması caizdir ve kurbanlıkların en şereflisi olduğu için hususiyet arz ettiğinden 'el-hedy' üzerine atfedilmiştir; nitekim [ayet-i kerimede] { وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ } “Cebrail ve Mikail” buyrulması gibi, sanki 've özellikle onlardan gerdanlıklı olanlar' denilmiştir. Gerdanlıklara müdahale edilmesinin yasaklanması, kurbanlıklara müdahale edilmesinden sakındırmada mübalağa kastıyla olması da caizdir; yani 'onlara müdahale etmeyi helal saymak bir yana, boyunlarındaki gerdanlıkları dahi helal saymayın' demektir; nitekim Allah Teâlâ'nın { وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ } “Ziynetlerini göstermesinler” buyruğunda, ziynetlerin takıldığı yerlerin gösterilmesini yasaklamada mübalağa gayesiyle ziynetin gösterilmesini yasaklaması böyledir. { يَبْتَغُونَ } “Arayarak” ifadesi, 'âmmîn' (آمِّينَ) lafzındaki zamirden hâldir. { فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ } “Rablerinden bir lütuf” yani sevap. { وَرِضْوَانًا } “Ve rıza” yani kendilerinden razı olmasını [arayarak]. Yani, kendilerine duyulan tazimden ötürü bu vasıftaki bir kavme sataşmayın. { وَإِذَا حَلَلْتُمْ } “İhramdan çıktığınız zaman”; ihram halinden ayrıldığınızda, { فَاصْطَادُوا } “Avlanabilirsiniz”; bu, { غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } “İhramlı iken avlanmayı helal saymamanız şartıyla” kavliyle onlara getirilen yasaktan sonra avlanmanın mübah kılınmasıdır. { وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا } “Mescid-i Harâm'dan sizi engellediler diye bir topluluğa olan kininiz, sizi haddi aşmaya sevk etmesin.” 'Cerame' (جرم) fiili, bir veya iki mef'ûle geçişli olması bakımından 'kesebe' (كسب) gibidir; [biri için] günah kazandı anlamında 'cerame zenben' (جرم ذنباً) dersin, tıpkı 'kesebehû' (كسبه) gibi; ona günah kazandırdı anlamında 'ceramtühû zenben' (جرمته ذنباً) dersin, tıpkı 'kesebtühû iyyâhu' (كسبته إياه) gibi. İki mef'ûlden ilki muhatap zamiridir [küm], ikincisi ise 'en ta'tedû' (أن تعتدوا) ifadesidir. 'En saddûküm' (أن صدوكم) ise illet (sebep) anlamıyla 'şen'ân' (الشنآن) kelimesine bağlıdır ki o da şiddetli buğuzdur. Nûn harfinin sükûnu ile [şen'ân şeklinde] Şamlı (İbn Âmir) ve Ebû Bekr okumuştur. Anlamı şudur: Bir kavme duyulan buğuz, sizi engellediler diye sakın size haddi aşmayı kazandırmasın ve sizi buna sürüklemesin. Mekkî (İbn Kesîr) ve Ebû Amr şart manasıyla [in saddûküm - إن صدوكم şeklinde] okumuştur; [şartın] cezasına (cevabına) önceki { لَا يَجْرِمَنَّكُمْ } ifadesi delalet eder. Onların Müslümanları Mescid-i Harâm'dan engellemelerinin anlamı; Mekke ehlinin Hudeybiye günü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve müminleri umreden alıkoymasıdır. Haddi aşmanın (itidânın) manası ise, onlara hoşa gitmeyecek bir zarar vererek kendilerinden intikam almaktır. { وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى } “İyilik ve takva üzere yardımlaşın”; affetmek ve kusurları görmezden gelmek üzere [yardımlaşın].
2234. Metin
كسبه وجرمته ذنباً نحو كسبته إياه وأول المفعولين ضمير المخاطبين والثاني أن تعتدوا وأن صدوكم متعلق بالشنآن بمعنى العلة وهو شدة البغض وبسكون النون شامي وأبو بكر والمعنى ولا يكسبدنكم بعض قوم لأن صدوكم الاعتداء ولا يحملنكم عليه إن صدوكم على الشرط مكي وأبو عمرو ويدل على الجزاء ما قبله وهو لا يجرمنكم ومعنى صدهم إياهم عن المسجد الحرام منع أهل مكة رسول الله ﷺ والمؤمنين يوم الحديبية عن العمرة ومعنى الاعتداء الانتقام منهم بإلحاق مكروه بهم {وَتَعَاوَنُواْ عَلَى البر والتقوى} على العفو والاغضاء
Ona kazandırdı anlamında; iki mef'ûlden ilki muhatap zamiridir, ikincisi 'en ta'tedû' ifadesidir. 'En saddûküm' ise illet manasıyla 'şen'ân' kelimesine bağlıdır ki bu da şiddetli kindir. Nûn harfinin sükûnu ile [şen'ân şeklinde] Şamlı (İbn Âmir) ve Ebû Bekr okumuştur. Mana şudur: Bir kavmin sizi engellemiş olmasından ötürü [onlara duyduğunuz] buğuz, sakın size tecavüzü kazandırmasın ve sizi buna sevk etmesin. Mekkî (İbn Kesîr) ve Ebû Amr şart edatıyla [in saddûküm şeklinde] okumuştur; cezaya (şartın cevabına) kendisinden önceki 'lâ yecrimenneküm' delalet eder. Onların Mescid-i Harâm'dan engellemelerinin manası; Mekke ehlinin Hudeybiye günü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i ve müminleri umreden alıkoymasıdır. Haddi aşmanın manası ise, onlara bir kötülük ulaştırarak kendilerinden intikam almaktır. { وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى } “İyilik ve takva üzere yardımlaşın”; affetmek ve müsamaha göstermek üzere.
2235. Metin
المائدة (٢ _ ٣)
el-Mâide (2 - 3)
2236. Metin
{وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإثم والعدوان} على الانتقام والتشفي أو البر فعل المأمور والتقوى ترك المحظور والإثم ترك المأمور والعدوان فعل المحظور ويجوز أن يراد العموم لكل بر وتقوى ولك إثم وعدوان فيتناول بعمومه العفو والانتصار {واتقوا الله إِنَّ الله شَدِيدُ الْعِقَابِ} لمن عصاه وما اتقاه
{ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ } “Günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın”; intikam almak ve hırsını çıkarmak üzere [yardımlaşmayın]. Yahut birr (iyilik), emredileni yapmak; takva, yasaklananı terk etmektir. İsim (günah), emredileni terk etmek; udvân (düşmanlık/haddi aşmak) ise yasaklananı yapmaktır. Bu ifadelerle her türlü iyilik ve takva ile her türlü günah ve düşmanlığın genel olarak kastedilmiş olması da caizdir; böylece genel anlamıyla hem affı hem de haksızlığa karşı intikam almayı kapsamına alır. { وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ } “Allah'tan korkun; şüphesiz Allah'ın cezası pek çetindir”; O'na isyan eden ve O'ndan sakınmayan kimse için.
2237. Metin
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ذَلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٣)
{ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ذَلِكُمْ فِسْقٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış olup da -ölmeden önce- kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerinde boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar birer fısktır (yoldan çıkmadır). Bugün kâfirler dininizden ümitlerini kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçip razı oldum. Kim bir açlık/kıtlık anında günaha meyletmeksizin mecbur kalırsa, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Mâide: 3)
2238. Metin
ثم بين ما كان أهل الجاهلية يأكلونه فقال {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الميتة} أي البهيمة التي تموت حتف أنفها {والدم} أي المسفوح وهو السائل {وَلَحْمَ الخنزير} وكله نجس وإنما خص اللحم لأنه معظم المقصود {وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ الله بِهِ} أي رفع الصوت به لغير الله وهو قولهم باسم اللات والعزة عند ذبحه {والمنخنقة} التي خنقوها حتى ماتت أو انخنقت بالشبكة أو غيرها {والموقوذة} التي أثخنوها ضرباً بعصا أو حجر حتى ماتت {والمتردية} التي تردت من جبل أو في بئر فماتت {والنطيحة} المنطوحة وهي التي نطحتها أخرى فماتت بالنطح {وَمَا أَكَلَ السبع} بعضه ومات بجرحه {إِلاَّ مَا ذَكَّيْتُمْ} إلا ما أدركتم ذكاته وهو يضطرب اضطراب المذبوح والاستثناء يرجع إلى المنخنقة وما بعدها فإنه إذا أدركها وبها حياة فذبحها وسمى عليها حلت {وَمَا ذُبِحَ عَلَى النصب} كانت لهم حجارة منصوبة حول البيت
Sonra [Allah Teâlâ], Câhiliye ehlinin yediklerini beyan ederek şöyle buyurdu: { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } “Ölmüş hayvan size haram kılındı”; yani eceliyle (kendiliğinden) ölen hayvan. { وَالدَّمُ } “Ve kan”; yani akıtılmış (mesfûh) olan, yani sıvı hâldeki kan. { وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ } “Ve domuz eti”; domuzun her tarafı necistir, etin özellikle zikredilmesi kastedilen temel unsur olmasındandır. { وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ } “Ve Allah'tan başkası adına boğazlanan”; yani kesilirken Allah'tan başkası adına sesi yükseltilen hayvan; bu da onların kesim esnasında 'Lât ve Uzzâ'nın adıyla' demeleridir. { وَالْمُنْخَنِقَةُ } “Ve boğulmuş olan”; ölünceye kadar boğdukları yahut ağa ve benzeri şeylere takılarak boğulan hayvandır. { وَالْمَوْقُوذَةُ } “Ve vurularak öldürülmüş olan”; sopa veya taşla ölünceye kadar şiddetle dövülüp öldürülen hayvandır. { وَالْمُتَرَدِّيَةُ } “Ve yuvarlanıp ölen”; bir dağdan yuvarlanan yahut bir kuyuya düşüp ölen hayvandır. { وَالنَّطِيحَةُ } “Ve boynuzlanarak ölen”; 'mensûha' (boynuzlanmış) anlamında olup başka bir hayvanın boynuzlaması neticesinde bu darbeyle ölen hayvandır. { وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ } “Ve yırtıcı hayvanın yediği”; bir kısmını yediği ve aldığı yara sebebiyle ölen hayvandır. { إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ } “Kestikleriniz müstesna”; yani boğazlanan hayvan gibi çırpınırken kesimine yetiştiğiniz hayvanlar [müstesnadır]. İstisna; 'el-münhanika' (boğulmuş) ve sonrasındaki hayvanlara racidir; çünkü kişi hayvana henüz onda can varken yetişir, onu boğazlar ve üzerine besmele çekerse helal olur. { وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ } “Ve dikili taşlar üzerinde boğazlananlar”; Kâbe'nin etrafında dikili taşları vardı,
2239. Metin
يذبحون عليها يعظمونها بذلك ويتقربون إليها تسمى الأنصاب واحدها نصب أو هو جمع والواحدنصاب {وَأَنْ تَسْتَقْسِمُواْ بالأزلام} في موضع الرفع بالعطف على المتية أي حرمت عليكم الميتة وكذا وكذا والاستقسام بالأزلام وهي القداح المعلمة واحدها زلم وزلم كان أحدهم إذا أراد سفراً أو غزواً أو تجارة أو نكاحاً أو غير ذلك يعمد إلى قداح ثلاثة على واحد منها مكتوب أمرني ربي وعلى الآخر نهاني والثالث غُفْلٌ فإن خرج الآمر مضى لحاجته وإن خرج الناهي أمسك وإن خرج الغفل أعاده فمعنى الاسقسام بالأزلام طلب معرفة ما قسم له مما لم يقسم له بالأزلام قال الزجاج لا فرق بين هذا وبين قول المنجمين لا تخرج من أجل نجم كذا واخرج لطلوع نجم كذا وفي شرح التأويلات رد هذا وقال لا يقول المنجم إن نجم كذا يأمر بكذا أو نجم كذا ينهى عن كذا كما كان فعل أولئك ولكن المنجم جعل النجوم دلالات وعلامات على أحكام الله تعالى ويجوز أن يجعل الله في النجوم معاني وأعلاماً يدرك بها الأحكام ويستخرج بها الأشياء ولا لائمة في ذلك إنما اللائمة عليه فيما يحكم على الله ويشهد عليه وقيل هو الميسر وقسمتهم الجزور على الأنصباء المعلومة {ذلكم فِسْقٌ} الاستقسام بالأزلام خروج عن الطاعة ويحتمل أن يعود إلى كل محرم في الآية {اليوم} ظرف لبئس ولم يرد به
Onların üzerinde kurban keser, bu şekilde o taşları tazim eder ve onlara yakınlaşırlardı. Bunlara 'el-ensâb' (الأنصاب) denir, tekili 'nusub'dur (نُصُب) veya kendisi çoğuldur ve tekili 'nisâb'dır (نِصاب). { وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ } “Ve fal oklarıyla kısmet aramanız”; 'el-meyte' kelimesi üzerine atıfla ref mahallindedir, yani 'ölmüş hayvan, şu ve şu şeyler ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı' demektir. 'el-İstıksâm bi'l-ezlâm', işaretlenmiş oklarla kısmet aramaktır; tekili 'zelem' (زَلَم) ve 'zülüm'dür (زُلُم). Onlardan biri sefere, savaşa, ticarete, evliliğe yahut başka bir işe girişmek istediğinde üç oka yönelirdi: Birinin üzerinde 'Rabbim bana emretti', diğerinde 'Beni nehyetti' yazılıydı, üçüncüsü ise boş/işaretsizdi (gufl). Şayet emreden ok çıkarsa işine gider; nehyeden çıkarsa vazgeçer; boş olan çıkarsa işlemi tekrarlardı. Ezlâm ile istıksâmın manası; ezlâm vasıtasıyla kendisi için pay edilmiş olan şey ile edilmemiş olanı öğrenmeyi talep etmektir. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Bununla müneccimlerin 'Falanca yıldız sebebiyle çıkma, filanca yıldızın doğuşu için çık' demesi arasında hiçbir fark yoktur. Şerhu't-Te'vîlât'ta bu görüş reddedilmiş ve şöyle denilmiştir: Müneccim, o Câhiliye insanlarının yaptığı gibi 'Filanca yıldız şunu emreder, filanca yıldız bunu yasaklar' demez; lakin müneccim yıldızları Allah Teâlâ'nın hükümlerine delaletler ve alametler kılmıştır. Allah'ın yıldızlara, hükümleri kendisiyle idrak edilen ve eşyanın kendisiyle çıkarıldığı anlamlar ve alametler koyması caizdir; bunda bir kınama yoktur. Kınama ancak Allah adına kesin hüküm vermesi ve O'nun adına tanıklıkta bulunması hususundadır. Bir görüşe göre o kumardır (meysir) ve kesilen deveyi (cezûr) bilinen hisselere göre aralarında taksim etmeleridir. { ذَلِكُمْ فِسْقٌ } “Bunlar birer fısktır”; yani fal oklarıyla kısmet aramak itaatten çıkmaktır. Ayetteki haram kılınan her şeye raci olması da muhtemeldir. { الْيَوْمَ } “Bugün” kelimesi, 'yeise' (يئس) fiilinin zarfıdır; bununla
2240. Metin
المائدة (٣ _ ٤)
el-Mâide (3 - 4)
2241. Metin
يوم بعينه وإنما معناه الآن وهذا كما تقول أنا اليوم قد كبرت تريد الآن وقيل أريد يوم نزولها وقد نزلت يوم الجمعة وكان يوم عرفة بعد العصر في حجة الوداع {يَئِسَ الذين كَفَرُواْ مِن دِينِكُمْ} يئسوا منه أن يبطلوه أو يئسوا من دينكم أن يغلبوه لأن الله تعالى وفى بوعده من إظهاره على الدين كله {فَلاَ تَخْشَوْهُمْ} بعد إظهار الدين وزوال الخوف من الكفار وانقلابهم مغلوبين بعد ما كانوا غالبين {واخشون} بغير ياء في الوصل والوقف أى أخلصوا إلى الخشية {اليوم} ظرف لقوله {أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ} بأن كفيتكم خوف عدوكم وأظهرتكم
Belirli bir gün kastedilmemiştir; aksine manası 'şimdi/şu an' demektir. Bu, senin 'Ben bugün artık yaşlandım' deyip de 'şu an'ı kastetmen gibidir. İndiği günün kastedildiği de söylenmiştir; bu ayet cuma günü inmiştir ve Veda Haccı'nda ikindiden sonraki Arefe günüydü. { يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ } “Kâfirler dininizden ümitlerini kesmişlerdir”; onu iptal etmekten ümitlerini kestiler yahut dininize galebe çalmaktan ümitlerini kestiler; zira Allah Teâlâ onu bütün dinlere üstün kılacağına dair vaadini yerine getirmiştir. { فَلَا تَخْشَوْهُمْ } “Artık onlardan korkmayın”; dinin üstün gelmesinden, kâfirlerden duyulan korkunun zail olmasından ve onlar daha önce galipten iken artık mağlup duruma düşmelerinden sonra [onlardan korkmayın]. { وَاخْشَوْنِ } “Benden korkun”; vasl (geçiş) ve vakıf (duruş) hâlinde 'yâ' harfi olmaksızın okunur; yani korkunuzu yalnızca Bana tahsis edin. { الْيَوْمَ } “Bugün” kelimesi,
2242. Metin
عليهم كما يقول الملوك اليوم كمل لنا الملك أي كفينا من كنا نخافه أو أكملت لكم ما تحتاجون إليه في تكليفكم من تعليم الحلال والحرام والتوفيق على شرائع الإسلام وقوانين القياس {وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي} بفتح مكة ودخولها آمنين ظاهرين وهدم منار الجاهلية ومناسكهم {وَرَضِيتُ لَكُمُ الإسلام دِيناً} حال اخترته لكم من بين الأديان وآذنتكم بأنه هو الدين المرضي وحده وَمَن يَبْتَغِ غير الاسلام دينا فلن يقبل منه {فَمَنِ اضطر} متصل بذكر المحرمات وقوله ذلكم فسق اعتراض أكد به معنى التحريم وكذا ما بعده لأن تحريم هذه الخبائث من جملة الدين الكامل والنعمة التامة والإسلام المنعوت بالرضا دون غيره من الملل ومعناه فمن اضطر إلى الميتة أو إلى غيرها {فِي مَخْمَصَةٍ} مجاعة {غَيْرَ} حال {مُتَجَانِفٍ لإِثْمٍ} مائل إلى إثم أي غير متجاوز سد الرمق {فإن الله غفور رحيم} لا يؤاخذه بذلك {رحيم} إباحة المحظور للمعذور
{ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Dininizi sizin için kemale erdirdim” kavlinin zarfıdır; yani düşmanınızın korkusuna karşı size yetmekle ve sizi onlara galip kılmakla [kemale erdirdim]. Nitekim kralların 'Bugün mülkümüz tamamlandı' yani 'korktuğumuz kimselere karşı bize kâfi gelindi' demeleri gibidir. Yahut helal ve haramın öğretilmesi, İslam şeriatlarına ve kıyas kurallarına muvaffak kılınmak suretiyle mükellefiyetiniz hususunda muhtaç olduğunuz şeyleri sizin için kemale erdirdim demektir. { وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي } “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım”; Mekke'nin fethi, oraya güven içinde ve üstün olarak girilmesi, Câhiliye alametleri ile onların ibadet yerlerinin yıkılması suretiyle. { وَرِضْيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا } “Ve sizin için din olarak İslam'ı seçip razı oldum”; dinler arasından sizin için onu seçtim ve razı olunan yegâne dinin o olduğunu size bildirdim. { وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ } “Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden asla kabul edilmeyecektir.” { فَمَنِ اضْطُرَّ } “Kim mecbur kalırsa”; haramların zikriyle bağlantılıdır. { ذَلِكُمْ فِسْقٌ } “Bunlar birer fısktır” sözü ise araya giren bir itiraz cümlesidir (i'tirâz) ve bununla tahrim manası pekiştirilmiştir; sonraki kısımlar da böyledir. Zira bu murdar şeylerin haram kılınması, kâmil dinin, tastamam nimetin ve diğer milletler hariç sadece kendisinden razı olunduğu nitelenen İslam'ın cümlesindendir. Manası şudur: Kim ölü hayvana veya başkasına mecbur kalırsa; { فِي مَخْمَصَةٍ } “Bir açlık/kıtlık anında”; yani açlıkta. { غَيْرَ } kelimesi hâldir; { مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ } “Günaha meyletmeksizin”; yani günaha meyledici olmaksızın, yani canını kurtaracak (sedd-i ramak) miktarı aşmaksızın. { فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”; bundan ötürü onu cezalandırmaz. { رَحِيمٌ } “Çok merhamet edendir”; mazeretli kimseye yasak olanı mübah kılmıştır.
2243. Metin
يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (٤)
{ يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ } “Kendilerine nelerin helal kılındığını sana soruyorlar. De ki: 'Bütün temiz ve faydalı şeyler (tayyibât) ile Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek eğittiğiniz avcı hayvanların [avladıkları] size helal kılındı. O hâlde onların sizin için tuttuklarından yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.'” (Mâide: 4)
2244. Metin
{يسألونك} في السؤال معنى القول فلذا وقع بعده {مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ} كأنه قيل يقولون لك ماذا أحل لهم وإنما لم يقل ماذا أحل لنا حكاية لما قالوا لأن يسألونك بلفظ الغيبة كقولك أقسم زيد ليفعلن ولو قيل لا فلن وأحل لنا لكان صوابا وماذا متبدا وأحل لهم خبره كقولك أي شيء أحل لهم ومعناه ماذا أحل لهم من المطاعم كأنهم حين تلى عليهم ما حرم عليهم من خبيثات المآكل سألوا عما أحل لهم منها فقال {قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطيبات} أي ماليس بخبيث منها أو هو كل مالم يأت تحريمه في كتاب الله أو سنة أو إجماع أو قياس {وَمَا عَلَّمْتُمْ} عطف على الطيبات أي أحل لكم الطيبات وصيد ما علمتم فحذف المضاف أو تجعل ماشرطية وجوابها فكلوا {مّنَ الجوارح} أي الكواسب للصيد من سباع البهائم والطير كالكلب والفهد والعقاب والصقر والبازي
{ يَسْأَلُونَكَ } “Sana soruyorlar”; soru sormada söyleme (kavl) manası bulunduğu için ardından { مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ } “Kendilerine nelerin helal kılındığını” ifadesi gelmiştir; sanki 'Sana: Kendilerine ne helal kılındı? diyorlar' denilmiştir. Söylediklerini hikâye kabilinden 'Kendimize ne helal kılındı?' denilmemesi, 'yes'elûneke' ifadesinin gaib lafzıyla olmasındandır; nitekim senin 'Zeyd kesinlikle yapacağına yemin etti' demen gibidir; şayet 'kesinlikle yapacağıma' ve 'bize helal kılındı' denilseydi yine doğru olurdu. 'Mâzâ' (ماذا) mübteda, 'uhılle lehüm' (أحل لهم) ise onun haberidir; nitekim 'Onlara hangi şey helal kılındı?' demen gibidir. Manası; 'Yiyeceklerden kendilerine ne helal kılındı?' demektir. Sanki kendilerine haram kılınan pis yiyecekler okunduğunda, bunlardan hangilerinin kendilerine helal kılındığını sordular; bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: { قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ } “De ki: Temiz ve faydalı şeyler size helal kılındı”; yani onlardan pis ve murdar olmayanlar yahut Allah'ın Kitabı'nda, sünnette, icmada veya kıyasta haramlığı gelmemiş olan her şey. { وَمَا عَلَّمْتُمْ } “Ve öğrettiğiniz [avcı hayvanların avladıkları]”; 'et-tayyibât' üzerine matuftur, yani 'Size temiz şeyler ve eğittiğiniz hayvanların avı helal kılındı' demektir ve muzâf hazfedilmiştir. Yahut 'mâ' şartiyye kılınır ve cevabı da { فَكُلُوا } “Yiyin” kavlidir. { مِنَ الْجَوَارِحِ } “Avcı hayvanlardan”; yani avı kazanan, yırtıcı hayvanlardan ve yırtıcı kuşlardan köpek, pars, kartal, doğan, şahin
2245. Metin
والشاهين وقيل هي من الجراحة فيشترط للحل الجرح {مُكَلِّبِينَ} حال من علمتم وفائدة هذه الحال مع أنه استغنى عنها بعلمتم أن يكون من يعلم الجوارح موصوفا بالنكليب والمكلب مؤدب الجوارح ومعلمها مشتق
Ve çakır kuşu gibi olanlardır. Bir görüşe göre ise bu lafız 'cerâhat'ten (yaralamaktan) gelmektedir; dolayısıyla helal olması için yaralamış olması şart koşulur. { مُكَلِّبِينَ } “Eğiticiler olarak”; 'allemtüm' (علّمتم) lafzından hâldir. 'Allemtüm' ile yetinilebilecekken bu hâlin [mükellibîn] zikredilmesinin faydası; avcı hayvanları eğiten kimsenin 'mükellib' (av köpeği eğiticisi) vasfıyla nitelenmesidir. 'el-Mükellib' (المكلب), av hayvanlarını terbiye eden ve onları eğiten kimsedir; bu kelime
2246. Metin
المائدة (٤ _ ٦)
el-Mâide (4 - 6)
2247. Metin
من الكلب لأن التأديب في الكلاب أكثر فاشتق من لفظه لكثرته في جنسه أو لأن السبع يسمى كلباً ومنه الحديث اللهم سلط عليه كلباً من كلابك فأكله الأسد {تُعَلِّمُونَهُنَّ} حال أو استئناف ولا موضع له وفيه دليل على أن كل آخذ علما على ألا يأخذه إلا من أقتل أهله علماً وأنحرهم دوابه فكم من آخذ من غير متقن قد ضيع أيامه وعض عند لقاء التحارير أنامله {مِمَّا عَلَّمَكُمُ الله} من التكليب {فَكُلُواْ مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ} الإمساك على صاحبه أن لا يأكل منه فإن أكل منه لم يؤكل إذا كان صيد كلب ونحوه فأما صيد البازي ونحوه فأكله لا يحرمه وقد عرف في موضعه والضمير في {واذكروا اسم الله عَلَيْهِ} يرجع إلى ما أمسكن على معنى وسموا عليه إذا أدركتم ذكاته أو إلى ما علمتم من الجوارح أي سموا عليه عند إرساله {واتقوا الله} واحذروا مخالفة أمره في هذا كله {إِنَّ الله سَرِيعُ الحساب} إنه محاسبكم على أفعالكم ولا يلحقه فيه لبث
'Kelb'den (köpek) türetilmiştir; çünkü terbiye en çok köpeklerde olur, bu sebeple kendi cinsinde çok bulunmasından ötürü onun lafzından türetilmiştir yahut her yırtıcı hayvana kelb denilmesindendir; nitekim hadiste [şöyle buyrulmuştur]: 'Allahım! Köpeklerinden bir köpeği onun üzerine musallat et!' [Bunun üzerine] onu aslan yemiştir. { تُعَلِّمُونَهُنَّ } “Onlara öğreterek”; hâldir yahut istinaftır ve iraptan mahalli yoktur. Bunda; bir ilmi alan her kimsenin, o ilmi ancak o ilim ehlinin en yetkin ve en mahir olanından alması gerektiğine delil vardır. Zira işin ehlinden ve yetkin olmayandan alan nice kimseler günlerini ziyan etmiş ve işin gerçek muhakkikleriyle karşılaştığında parmaklarını ısırmıştır! { مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ } “Allah'ın size öğrettiğinden”; yani av hayvanlarını eğitme usulünden. { فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ } “Onların sizin için tuttuklarından yiyin”; sahibine tutmasının ölçüsü, ondan kendisinin yememesidir; şayet ondan yerse -eğer köpek ve benzerlerinin avı ise- o yenmez. Şahin ve benzerlerinin avına gelince; ondan yemesi avı haram kılmaz, bu hüküm fıkıhtaki yerinde bilinmektedir. { وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ } “Ve üzerine Allah'ın adını anın” kavlindeki zamir; 'canına yetiştiğinizde üzerine besmele çekin' manasıyla 'mâ emsekne'ye racidir yahut 'eğittiğiniz av hayvanlarına' racidir, yani 'onu ava salarken üzerine besmele çekin' demektir. { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “Ve Allah'tan korkun”; bütün bu hususlarda O'nun emrine muhalefet etmekten sakının. { إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ } “Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir”; O, amellerinizden ötürü sizi hesaba çekecektir ve O'nun için bu hesapta hiçbir gecikme olmaz.
2248. Metin
الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلَا مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٥)
{ الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلَا مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ } “Bugün size temiz ve faydalı şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. İffetli mümin kadınlar ile -kendilerine mehirlerini vermeniz, fuhuşta bulunmayıp iffetli yaşamanız ve gizli dostlar edinmemeniz şartıyla- sizden önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da [size helal kılındı]. Kim imanı (iman esaslarını/hükümleri) inkâr ederse, ameli boşa gitmiştir ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır.” (Mâide: 5)
2249. Metin
{اليوم} الآن {أُحِلَّ لَكُمُ الطيبات} كرره تأكيداً للمنة {وَطَعَامُ الذين أُوتُواْ الكتاب حِلٌّ لَّكُمْ} أي ذبائحهم لأن سائر الأطعمة لا يختص حلها بالملة {وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَّهُمْ} فلا جناح عليكم أن تطعموهم لأنه لو كان حراماً عليهم طعام المؤمنين لما ساغ لهم اطعامهم {والمحصنات من المؤمنات} هى الحرائر أو العفائف وليس هذا بشرط لصحة النكاح بل هو للاستحباب لأنه يصح نكاح الإماء من المسلمات ونكاح غير العفائف وتخصيصهن بعث على
{ الْيَوْمَ } “Bugün” yani şu an. { أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ } “Size temiz ve faydalı şeyler helal kılındı”; nimeti teyit ve pekiştirmek için bunu tekrarlamıştır. { وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ } “Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helaldir”; yani onların kestikleri (zebâyih); zira diğer yiyeceklerin helal oluşu dine bağlı ve ona mahsus değildir. { وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ } “Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir”; dolayısıyla onları doyurmanızda size bir günah yoktur; çünkü müminlerin yiyeceği onlara haram olsaydı, [müminlerin] onları yedirmesi caiz olmazdı. { وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ } “İffetli mümin kadınlar da”; bunlar hür kadınlar veya iffetli kadınlardır. Bu, nikâhın sıhhati için bir şart değildir; aksine müstehaplık içindir; zira Müslüman cariyelerle evlenmek de iffetsiz kadınlarla evlenmek de geçerlidir. Bunların özellikle zikredilmesi,
2250. Metin
تخير من المؤمنين لنطفهم وهو معطوف على الطيبات أو مبتدأ والخبر محذوف أي والمحصنات من المؤمنات حل لكم {والمحصنات مِنَ الذين أُوتُواْ الكتاب من قبلكم} هى الحرائر الكتابيات أو العفائف الكتابيات {إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ} أعطيتموهن مهورهن {مُّحْصِنِينَ غَيْرَ مسافحين} متزوجين غير زانين {وَلاَ مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ} صدائق والخدن يقع على الذكر والأنثى {وَمَن يَكْفُرْ بالإيمان} بشرائع الإسلام وما أحل الله وحرم {فَقَدْ حَبِطَ} بطل {عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الآخرة مِنَ الخاسرين}
Müminlerin kendi nutfeleri için seçici davranmalarına bir teşviktir. Bu ifade 'et-tayyibât' üzerine matuftur yahut mübtedadır ve haberi mahzuftur; yani 'İffetli mümin kadınlar da size helaldir' demektir. { وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ } “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da”; bunlar Ehl-i Kitap'tan olan hür kadınlar veya iffetli Kitâbî kadınlardır. { إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ } “Kendilerine mehirlerini verdiğiniz zaman”; yani mehirlerini ödediğinizde. { مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ } “İffetli yaşamanız, fuhuşta bulunmamanız şartıyla”; yani zina edenler değil, nikâhlanan kimseler olarak. { وَلَا مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ } “Ve gizli dostlar edinmeksizin”; 'ahdân' (أخدان), metresler/dostlar demektir; 'hıdn' (خدن) kelimesi hem erkek hem de kadın için kullanılır. { وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ } “Kim imanı inkâr ederse”; İslam'ın şeriatlarını ve Allah'ın helal ve haram kıldığı hükümleri [inkâr ederse]. { فَقَدْ حَبِطَ } “Boşa gitmiştir”; batıl olmuştur. { عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ } “Ameli; ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır.”
2251. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلَكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٦)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلَكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınıza meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı [yıkayın]. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin (gusül abdesti alın). Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse ya da kadınlara dokunmuşsanız ve su bulamamışsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin); yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. Allah sizin üzerinize hiçbir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister, ta ki şükredesiniz.” (Mâide: 6)
2252. Metin
{يا أيها الذين آمنوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصلاة فاغسلوا وُجُوهَكُمْ} أي إذا أردتم القيام إلى الصلاة كقوله فَإِذَا قرأت
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ } “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi yıkayın”; yani namaza kalkmak istediğiniz zaman demektir; nitekim [Allah Teâlâ'nın] { فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ } “Kur'an okuduğun zaman”
2253. Metin
المائدة (٦)
el-Mâide (6)
2254. Metin
القرآن أي إذا أردت أن تقرأ القرآن فعبر عن إرادة الفعل بالفعل لأن الفعل مسبب عن الإرادة فأقيم المسبب مقام السبب لملابسة بينهما طلباً للإيجاز ونحوه كما تدين تدان عبر عن الفعل الابتدائي الذي هو سبب الجزاء بلفظ الجزاء الذي هو مسبب عنه وتقديره وانتم محدثون عن ابن عباس رضى الله عنهما أو من النوم لأنه دليل الحدث وكان رسول الله ﷺ والصحابة يتوضئون لكل صلاة وقبل كان الوضوء لكل صلاة واجباً أول ما فرض ثم نسخ {وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى المرافق} إلى تفيد معنى الغاية مطلقاً فأما دخولها في الحكم وخروجها فأمر يدور مع الدليل فما فيه دليل على الخروج فَنَظِرَةٌ إلى مَيْسَرَةٍ لأن الإعسار علة الإنظار وبوجود الميسرة تزول العلة ولو دخلت الميسرة فيه لكان منظراً في الحالتين معسراً وموسراً وكذلك أتموا الصيام إلى الليل لو دخل الليل
Kavli de 'Kur'an okumak istediğin zaman' demektir. Fiili yapma iradesi bizzat fiilin kendisiyle ifade edilmiştir; zira fiil iradeden doğar (müsebbebdir), bu sebeple veciz anlatım talebiyle aralarındaki ilgiye binaen müsebbeb, sebebin yerine ikame edilmiştir. 'Nasıl muamele edersen öyle muamele görürsün' (kemâ tedînu tüdân) sözü de böyledir; cezanın sebebi olan ilk fiil, ondan doğan müsebbeb konumundaki ceza lafzıyla ifade edilmiştir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan gelen rivayete göre cümlenin takdiri 'abdestiniz bozulmuş (muhdis) olduğu hâlde' şeklindedir yahut 'uykudan kalktığınız zaman' demektir; çünkü uyku abdestin bozulduğuna delildir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı her namaz için abdest alırlardı. Bir görüşe göre ilk farz kılındığında her namaz için abdest almak farzdı, sonra neshedildi. { وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ } “Ve dirseklere kadar ellerinizi [yıkayın]”; 'ilâ' (إلى) edatı mutlak olarak gaye (son sınır) manası ifade eder. Bu sınırın hükme dahil olması veya çıkması meselesi ise delille dönüp dolaşan bir husustur. Dışarıda kaldığına (dahil olmadığına) delil bulunan yer: { فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ } “Kolaylığa kadar bir mühlet” ayetidir; zira darlık mühlet vermenin illetidir ve kolaylığın varlığıyla illet ortadan kalkar. Şayet kolaylık hâli de mühletin içine dahil olsaydı, borçlu hem darlık hem de kolaylık hâlinde mühlet verilmiş olurdu. Aynı şekilde { أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ } “Orucu geceye kadar tamamlayın” ayetinde de gece [oruca] dahil olsaydı,
2255. Metin
لوجب الوصال ومما فيه دليل على الدخول قولك حفظت القرآن من أوله إلى آخره لأن الكلام مسوق لحفظ القرآن كله ومنه قوله تعالى {مّنَ المسجد الحرام إلى المسجد الأقصى} لوقوع العلم بأنه ﵇ لا يسرى به إلى بيت المقدس من غير أن يدخله وقوله إلى المرافق لا دليل فيه على أحد الأمرين فأخذ الجمهور بالاحتياط فحكموا بدخولها في الغسل وأخذ زفر وداود بالمتيقن فلم يدخلاها وعن النبى ﷺ أنه كان يدير الماء على مرفقيه {وامسحوا برؤوسكم} المراد الصاق المسح بالرأس وماسح بعثه ومستوعبه بالمسح كلاهما ملصق للمسح برأسه فأخذ مالك بالاحتياط فأوجب الاستيعاب والشافعي باليقين فأوجب أقل ما يقع عليه اسم المسح وأخذنا ببيان النبي ﵇ وهو ما روي أنه مسح على ناصيته وقدرت الناصية بربع الرأس {وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الكعبين} بالنصب شامي ونافع وعلي وحفص والمعنى فاغسلوا وجوهكم وأيديكم إلى المرافق وأرجلكم إلى الكعبين وامسحوا برؤسكم على التقديم والتأخير غيرهم بالجر بالعطف على الرؤس لأن الأرجل من بين الأعضاء الثلاثة المغسولة تغسل بصب الماء عليها فكانت مظنة للإسراف المنهي عنه فعطفت على الممسوح لا لتمسح ولكن لينبه على وجوب الاقتصاد في صب الماء عليها وقيل إلى الكعبين فجئ بالغاية إماطة لظن ظانٍ يحسبها ممسوحة لأن المسح لم تضرب له غاية في الشريعة وقال فى جامع العلوم أنها مجرورة للجواز وقد صح أن النبي ﵇ رأى قوماً يمسحون على أرجلهم فقال ويل للأعقاب من النار وعن عطاء والله ما
Geceyi gündüze katıp aralıksız oruç tutmak (visâl) farz olurdu. Dahil olduğuna delil bulunan yerlere gelince; senin 'Kur'an'ı başından sonuna kadar ezberledim' demen böyledir; zira kelam bütün Kur'an'ın ezberlendiğini bildirmek üzere sevk edilmiştir. Allah Teâlâ'nın { مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } “Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya kadar” kavli de böyledir; zira Peygamber aleyhisselâm'ın Beyt-i Makdis'e oraya girmeksizin yürütülmediği (isra kılınmadığı) kesin bilgiyle sabittir. { إِلَى الْمَرَافِقِ } “Dirseklere kadar” kavlinde ise iki durumdan birine dair açık bir delil yoktur; bu sebeple cumhur ihtiyat ile amel edip dirseklerin yıkamaya dahil olduğuna hükmetmiş, Züfer ve Dâvûd ise kesin olanla amel ederek onları dahil etmemiştir. Peygamber aleyhisselâm'dan rivayet edildiğine göre o, suyu dirseklerinin üzerinden dolaştırırdı. { وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ } “Başlarınıza meshedin”; bundan maksat, meshi başa bitiştirmektir. Başının bir kısmını mesheden de tamamını mesheden de meshi başına bitiştirmiş olur. Bu sebeple İmam Mâlik ihtiyatla amel ederek tamamının kaplanmasını (istiâb) farz kılmış, İmam Şâfiî ise kesin olanla amel ederek 'mesh' isminin üzerine düşeceği en asgari miktarı farz kılmıştır. Biz ise (Hanefîler) Peygamber aleyhisselâm'ın beyanı ile amel ettik ki bu da rivayet olunduğu üzere alnının (nâsiye) üzerine meshetmesidir; alın ise başın dörtte biri olarak takdir edilmiştir. { وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ } “Ve topuklara kadar ayaklarınızı [yıkayın]”; mansûb olarak (erzüleküm şeklinde) Şamlı (İbn Âmir), Nâfi', Ali ve Hafs okumuştur. Buna göre mana takdim ve tehir yoluyla: 'Yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın, başlarınıza da meshedin' şeklindedir. Diğer kıraat imamları ise 'ruûs' kelimesine atıfla mecrûr olarak (erzüliküm şeklinde) okumuşlardır; çünkü yıkanan üç uzuv arasından ayaklar üzerlerine su dökülerek yıkanır, bu sebeple nehyedilen israfa zemin teşkil eder. Bu yüzden meshedilecek uzva atfedilmiştir; maksat meshedilmesi değil, üzerlerine su dökerken iktisatlı davranmanın gerekliliğine dikkat çekmektir. Ayakların meshedildiğini zanneden kimsenin bu zannını ortadan kaldırmak için { إِلَى الْكَعْبَيْنِ } “Topuklara kadar” denilerek bir gaye (sınır) getirilmiştir; zira şeriatta meshe bir sınır tayin edilmemiştir. Câmiu'l-Ulûm adlı eserde bunun mücâveret (yanındaki kelimenin irabına uyum) sebebiyle mecrur olduğu söylenmiştir. Peygamber aleyhisselâm'ın ayaklarını mesheden bir topluluk görüp şöyle buyurduğu sahih olarak sabittir: 'Vay o topukların ateşteki hâline!' Atâ'dan da şöyle rivayet edilmiştir: 'Vallahi,
2256. Metin
علمت أن أحدا من أصحاب رسول الله ﷺ مسح على القدمين وإنما أمر بغسل هذه الأعضاء ليطهرها من الأوساخ التي تتصل بها لأنها تبدو كثيرا والصلاة
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından hiçbir kimsenin çıplak ayaklar üzerine meshettiğini bilmiyorum.' Bu uzuvların yıkanması, kendilerine çokça bulaşan kirlerden onları temizlemek için emredilmiştir; zira bunlar devamlı açığa çıkar. Namaz ise,
2257. Metin
خدمة الله تعالى والقيام بين يديه متطهر من الأوساخ أقرب إلى التعظيم فكان أكمل في الخدمة كما في الشاهد إذا أراد أن يقوم بين يدي الملك ولهذا قيل إن الأولى أن يصلي الرجل في أحسن
Allah Teâlâ'ya yapılan bir kulluktur ve kirlerden temizlenmiş olarak O'nun huzurunda durmak tazime en yakın olanıdır; dolayısıyla kullukta en kâmil olan da budur; nitekim dünyada da bir kimse hükümdarın huzuruna çıkmak istediğinde durum böyledir. Bu sebeple denilmiştir ki: Kişinin en güzel
2258. Metin
المائدة (٦ _ ٨)
el-Mâide (6 - 8)
2259. Metin
ثيابه وإن الصلاة متعمماً أفضل من الصلاة مكشوف الرأس لما أن ذلك أبلغ في التعظيم {وَإِن كُنتُمْ جُنُباً فاطهروا} فاغسلوا أبدانكم {وَإِنْ كُنتُم مرضى أَوْ على سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مّنْكُمْ} قال الرازي معناه وجاء حتى لا يلزم المريض والمسافر التيمم بلا حدث {من الغائط} المكان المطمئن وهو كتابة عن قضاء الحاجة {أَوْ لامستم النساء} جامعتم {فَلَمْ تَجِدُواْ مَاءَ فَتَيَمَّمُواْ صَعِيداً طَيّباً فامسحوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مّنْهُ مَا يُرِيدُ الله لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ} في باب الطهارة حتى لا يرخص لكم في التيمم {ولكن يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ} بالتراب إذا أعوزكم التطهر بالماء {وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ} وليتم برخصه إنعامه عليكم بعزائمه {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} نعمته فيثيبكم
Elbiseleri içinde namaz kılması ve sarıkla namaz kılması, başı açık namaz kılmasından daha faziletlidir; çünkü bu, tazimde daha ileri bir derecedir. { وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا } “Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin”; yani bedenlerinizi yıkayın. { وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ } “Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz gelmişse”; er-Râzî şöyle demiştir: Manası 've gelmişse' şeklindedir, ta ki abdestsizlik hali olmaksızın hastaya ve yolcuya teyemmüm gerekmesin. { مِنَ الْغَائِطِ } “Tuvaletten”; çukur yer demektir ve kazâ-i hâcetten (tuvalet ihtiyacını gidermekten) kinayedir. { أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ } “Yahut kadınlara dokunmuşsanız”; yani cinsel ilişkide bulunmuşsanız. { فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ } “Ve su bulamamışsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin; yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. Allah sizin üzerinize hiçbir güçlük çıkarmak istemez”; taharet konusunda size teyemmüm ruhsatı vermeyerek darlık çıkarmak istemez. { وَلَكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ } “Fakat sizi tertemiz kılmak ister”; su ile temizlenmekten aciz kaldığınızda toprakla [temizlemek ister]. { وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ } “Ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak [ister]”; azimetlerinin yanında ruhsatlarıyla da size olan nimetini tamamlamak ister. { لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ } “Ta ki şükredesiniz”; O'nun nimetine şükredesiniz de O da size mükafat versin.
2260. Metin
وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمِيثَاقَهُ الَّذِي وَاثَقَكُمْ بِهِ إِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٧)
{ وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَمِيثَاقَهُ الَّذِي وَاثَقَكُمْ بِهِ إِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ } “Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve 'İşittik ve itaat ettik' dediğinizde sizinle bağladığı kesin sözleşmesini (misakını) hatırlayın. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah kalplerin özünü hakkıyla bilendir.” (Mâide: 7)
2261. Metin
{واذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ} بالإسلام {وميثاقه الذى وَاثَقَكُم بِهِ إِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} أي عاقدكم به عقداً وثيقاً وهو الميثاق الذي اخذه على المسليمن حين بايعهم رسول الله ﷺ على السمع والطاعة في حال اليسر والعسر والمنشط والمكره فقبلوا وقالوا سمعنا واطعنا وقيل هو الميثاق ليلة العقبة وفي بيعة الرضوان {واتقوا الله} في نقض الميثاق {إِنَّ الله عَلِيمٌ بِذَاتِ الصدور} بسرائر الصدور من الخير والشر وهو وعد ووعيد
{ وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ } “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”; İslam nimetiyle. { وَمِيثَاقَهُ الَّذِي وَاثَقَكُمْ بِهِ إِذْ قُلْتُمْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا } “Ve 'İşittik ve itaat ettik' dediğinizde sizinle bağladığı kesin sözleşmesini hatırlayın”; yani sizinle sağlam bir bağ ile sözleştiği ahdini [hatırlayın]. Bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kolaylıkta ve zorlukta, neşeli ve isteksiz anlarda işitip itaat etmek üzere Müslümanlardan biat aldığı ve onların da bunu kabul edip 'İşittik ve itaat ettik' dedikleri zamanki misaktır. Bunun Akabe gecesindeki ve Rıdvân biatındaki misak olduğu da söylenmiştir. { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “Allah'tan korkun”; misakı bozma konusunda. { إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ } “Şüphesiz Allah kalplerin özünü hakkıyla bilendir”; göğüslerin hayır ve şerden sakladığı sırları hakkıyla bilendir; bu bir vaad ve tehdittir.
2262. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (٨)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin. Adil olun; o, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mâide: 8)
2263. Metin
{يا أيها الذين آمنوا كُونُواْ قَوَّامِينَ للَّهِ شُهَدَآءَ بالقسط} بالعدل {وَلاَ يجرمنكم شنآن قَوْمٍ عَلَى أَلاَّ تَعْدِلُواْ} عدي يجرمنكم بحرف الاستعلاء مضمناً معنى فعل يتعدى به كأنه قيل ولا يحملنكم بغض قوم على ترك العدل فيهم {اعدلوا هُوَ أَقْرَبُ للتقوى} أي العدل أقرب إلى التقوى نهاهم أوّلاً أن تحملهم البغضاء على ترك العلد ثم استأنف فصرح لهم بالأمر بالعدل تأكيداً وتشديداً ثم استأنف فذكر لهم وجه الأمر بالعدل وهو قوله تعالى {هو أقرب للتقوى} وإذا كان وجوب العدل مع الكفار بهذه الصفة من القوة فما الظن بوجوبه مع المؤمنين الذين هم أولياؤه {واتقوا الله} فيما أمر ونهى
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ } “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.” Yani adaletle. { وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا } “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin.” 'Yecrimenneküm' fiili, kendisiyle müteaddî olan bir fiilin manasını tazammun ettiği için 'alâ' (على) harf-i cerri ile geçişli kılınmıştır; sanki 'Bir kavme olan buğzunuz, sizi onlara karşı adaleti terk etmeye sürüklemesin' denilmiştir. { اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى } “Adil olun; o, takvaya daha yakındır”; yani adalet takvaya daha yakındır. Onları önce buğzun adaleti terk etmeye sevk etmesinden nehyetmiş, sonra yeni bir cümle ile tekit ve şiddetlendirme kabilinden onlara adaleti açıkça emretmiş, ardından yine yeni bir cümle ile { هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى } diyerek adaleti emretmenin gerekçesini zikretmiştir. Kâfirlere karşı bile adaletin vacip oluşu bu kuvvetteki bir nitelikte ise, O'nun dostları olan müminlere karşı adaletin vacip oluşu hakkında ne düşünülür? { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “Allah'tan korkun”; emrettiği ve nehyettiği şeylerde.
2264. Metin
المائدة (٨ _ ١٢)
el-Mâide (8 - 12)
2265. Metin
{إِنَّ الله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} وعد ووعيد ولذاذكر بعدها آية الوعد وهو قوله تعالى
{ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ } “Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”; bu bir vaad ve tehdittir; bu sebeple ardından vaad ayeti zikredilmiştir ki o da Allah Teâlâ'nın şu kavlidir:
2266. Metin
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (٩)
{ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ } “Allah, iman edip salih ameller işleyenlere söz vermiştir: Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” (Mâide: 9)
2267. Metin
{وعد الله الذين آمنوا وَعَمِلُواْ الصالحات} وعد يتعدى إلى مفعولين فالأول الذين آمنوا والثاني محذوف استغني عنه بالجملة التي هي قوله {لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ}
{ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ } “Allah, iman edip salih ameller işleyenlere söz vermiştir”; 'vaade' fiili iki mef'ûle geçişli olur; birincisi 'ellezîne âmenû'dur, ikincisi ise mahzuftur ve { لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ } “Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır” cümlesi ile yetinilmiştir.
2268. Metin
وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (١٠)
{ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ } “İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennemliklerdir.” (Mâide: 10)
2269. Metin
والوعيد وهو قوله {والذين كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بآياتِنَا أولئك أصحاب الجحيم} أى لا يفارقونها
Tehdit ise Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: { وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ } “İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennemliklerdir”; yani oradan asla ayrılmazlar.
2270. Metin
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ هَمَّ قَوْمٌ أَنْ يَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١١)
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ هَمَّ قَوْمٌ أَنْ يَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } “Ey iman edenler! Bir topluluğun ellerini size uzatmaya (saldırmaya) yeltendiği, Allah'ın da onların ellerini sizden çektiği zamanki Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah'tan korkun. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.” (Mâide: 11)
2271. Metin
{يا أيها الذين آمنوا اذكروا نعمة الله عَلَيْكُمْ إِذْ هَمَّ قَوْمٌ} روي أن رسول الله ﷺ أتى بني قريظة ومعه الشيخان أبو بكر وعمر والختان يستقرضهم دية مسلمين قتلهما عمرو بن أمية الضمري خطأ يحسبهما
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ هَمَّ قَوْمٌ } “Ey iman edenler! Bir topluluğun yeltendiği zamanki Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”; rivayet olunduğuna göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, yanında iki Şeyh (Ebû Bekr ve Ömer) ve damatları olduğu hâlde, Amr b. Ümeyye ed-Damrî'nin sehven müşrik zannederek
2272. Metin
مشركين فقالوا نعم يا أبا القاسم اجلس حتى نطعمك ونقرضك فأجلسوه في صفة وهموا بالفتك به وعمد عمرو بن جحاش إلى رحى عظيمة يطرحها عليه فأمسك الله يده ونزل جبريل فأخبره بذلك فخرج النبى ﷺ ونزلت الآية إذ ظرف للنعمة {أَن يَبْسُطُواْ} بأن يبسطوا {إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ} بالقتل يقال بسط لسانه إليه إذا شتمه وبسط إليه يده إذا بطش به وَيَبْسُطُواْ إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بالسوء ومعنى بسط اليد مدها إلى المبطوش به {فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنكُمْ} فمنعها أن تمد إليكم {واتقوا الله وَعَلَى الله فَلْيَتَوَكَّلِ المؤمنون} فإنه الكافي والدافع والمانع
Öldürdüğü iki Müslümanın diyetini borç olarak istemek üzere Benî Kureyza'ya gitti. Onlar: 'Olur, ey Ebe'l-Kâsım! Otur da sana yemek ikram edelim ve sana borç verelim' dediler. Onu bir gölgeliğe (suffe) oturttular ve ona suikast düzenlemeye yeltendiler. Amr b. Cihâş büyük bir değirmen taşını üzerine atmaya kalkıştı; fakat Allah onun elini tuttu (engelledi) ve Cebrail inerek Peygamber'e bunu haber verdi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem oradan çıktı ve bu ayet indi. 'İz' (إذ) edatı 'nimet'in zarfıdır. { أَنْ يَبْسُطُوا } “Uzatmaya” yani ellerini uzatmaya; { إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ } “Size ellerini” yani öldürmek kastıyla [uzatmaya yeltendikleri zaman]. Biri diğerine sövdüğü zaman 'Diline ona uzattı' (besece lisânehu ileyh) denir; yakalayıp hırpaladığında da 'Elini ona uzattı' (beseta ileyhi yedehu) denir. { وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ } “Size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar” [ayeti de böyledir]. El uzatmanın manası; yakalanıp hırpalanacak kimseye doğru eli uzatmaktır. { فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ } “Onların ellerini sizden çekti”; yani ellerinin size doğru uzatılmasını engelledi. { وَاتَّقُوا اللَّهَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } “Allah'tan korkun. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler”; zira kâfi gelen, defeden ve koruyan yalnız O'dur.
2273. Metin
وَلَقَدْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا وَقَالَ اللَّهُ إِنِّي مَعَكُمْ لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلَاةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنْتُمْ بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَلَأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ (١٢)
{ وَلَقَدْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا وَقَالَ اللَّهُ إِنِّي مَعَكُمْ لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلَاةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنْتُمْ بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَأُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَلَأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ } “Andolsun ki Allah, İsrailoğullarından kesin söz (misak) almıştı. İçlerinden on iki de temsilci (nakîb) göndermiştik. Allah şöyle demişti: 'Şüphesiz Ben sizinle beraberim. Andolsun, eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman edip onlara yardım ve hürmet gösterirseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, mutlaka günahlarınızı örterim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.'” (Mâide: 12)
2274. Metin
{ولقد أخذ الله ميثاق بني إسرائيل وَبَعَثْنَا مِنهُمُ اثني عَشَرَ نَقِيباً} هو الذي ينقب عن أحوال القوم ويفتش عنها ولما استقر بنوا إسرائيل بمصر بعد هلاك فرعون أمرهم الله بالمسير إلى اريحاء أرض الشام وكان يسكنها الكنعانيون الجبابرة وقا لهم إني كتبتها لكم داراً وقراراً فاخرجوا إليها وجاهدوا من فيها وإني ناصركم وأمر الله موسى ﵇ أن يأخذ من كل سبط نقيباً يكون كفيلاً على قومه بالوفاء بما أمروا به توثقة عليهم فاختار النقباء وأخذ الميثاق على بني إسرائيل وتكفل لهم النقباء وسار بهم فلما دنا من أرض كنعان بعث النقباء يتجسسوا فرأو أجراماً عظيمة وقوة وشوكة فهابوا ورجعوا فحدثوا قومهم وقد نهاهم أن يحدثوهم فنكثوا الميثاق إلا كالب بن يوقنا ويوشع بن نون وكانا من النقباء {وَقَالَ الله إِنّى مَعَكُمْ} أى ناصركم ومعينكم وتقف هنا
{ وَلَقَدْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا } “Andolsun ki Allah, İsrailoğullarından kesin söz almıştı. İçlerinden on iki de temsilci (nakîb) göndermiştik”. Nakîb; kavmin durumlarını araştıran ve inceleyen kimsedir. Firavun helak olduktan sonra İsrailoğulları Mısır'a yerleşince Allah onlara Şam topraklarındaki Eriha'ya doğru yürümelerini emretti. Orada zorba Kenanlılar oturuyordu. Onlara: “Ben orayı sizin için bir yurt ve yerleşim yeri olarak yazdım (takdir ettim); oraya çıkın, oradakilerle cihad edin, şüphesiz Ben sizin yardımcınızım” buyurdu. Allah Mûsâ aleyhisselâm'a, aleyhlerine bir teyit ve garanti olmak üzere emrolundukları şeyleri yerine getireceklerine dair kavmine kefil olacak her bir kabileden (sıbt) bir temsilci (nakîb) almasını emretti. O da nakîbleri seçti, İsrailoğullarından kesin söz aldı, nakîbler de onlara kefil oldu ve Mûsâ onlarla birlikte yola çıktı. Kenan topraklarına yaklaştığında, casusluk yapıp durumu öğrensinler diye nakîbleri gönderdi. Onlar devasa cüsseler, büyük bir güç ve heybet görünce korktular ve dönüp kavimlerine anlattılar; hâlbuki Mûsâ bunu kavimlerine anlatmalarını yasaklamıştı. Bu yüzden, nakîblerden olan Kâlib b. Yûfennâ ve Yûşa b. Nûn hariç hepsi sözlerini bozdular. { وَقَالَ اللَّهُ إِنِّي مَعَكُمْ } “Allah şöyle demişti: Şüphesiz Ben sizinle beraberim”; yani sizin yardımcınız ve destekçinizim. Burada vakıf yapılır (durulur);
2275. Metin
لا بتدائك بالشرط الداخل عليه اللام الموطئة للقسم وهو {لئن أقمتم الصلاة وآتيتم الزكاة} وكانتا فريضتين عليهم {وَآمَنتُم بِرُسُلِي} من غير تفريق
zira kaseme hazırlayıcı lamın (lâm-ı mütavattıe) dâhil olduğu şart cümlesiyle başlanmaktadır, o da şudur: { لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلَاةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ } “Andolsun, eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz”; bu ikisi onlara farz idi. { وَآمَنْتُمْ بِرُسُلِي } “ve peygamberlerime iman ederseniz”; aralarından hiçbirini ayırt etmeksizin
2276. Metin
المائدة (١٢ _ ١٤)
el-Mâide (12-14)
2277. Metin
بين أحد منهم {وعزرتموهم} وعطمتوهم أو نصرتموهم بأن تردوا عنهم اعدائهم والعزر في اللغة الردّ ويقال عزرت فلاناً أي أدّبته يعني فعلت به ما يردعه عن القبيح كذا قاله الزجاج {وَأَقْرَضْتُمُ الله قَرْضاً حَسَناً} بلا مَنٍّ وقيل هو كل خير واللام في {لأُِّّكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سيئاتكم} جواب للقسم وهذا الجواب سادّ مسد جواب القسم والشرط جميعاً {وَلأُدْخِلَنَّكُمْ جنات تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأنهار فَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذلك مِنْكُمْ} أي بعد ذلك الشرط المؤكد المتعلق بالوعد العظيم {فَقَدْ ضَلَّ سَوَآءَ السبيل} أخطأ طريق الحق نعم من كفر قبل ذلك فقد ضل سواء السبيل أيضاً ولكن الضلال بعده أظهر وأعظم
[hepsine iman edip], { وَعَزَّرْتُمُوهُمْ } “onlara yardım ve hürmet gösterirseniz”; onları yüceltirseniz veya düşmanlarını onlardan defederek onlara yardım ederseniz. Arapçada azr (عَزْر), defetmek/geri çevirmek demektir. 'Falancayı tedip ettim/azarladım' (عزّرت فلاناً) denir ki, bu da onu çirkin şeylerden alıkoyacak muamelede bulundum demektir; Zeccâc böyle demiştir. { وَأَقْرَضْتُمُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا } “ve Allah'a güzel bir borç verirseniz”; başa kakmaksızın [verirseniz]. Bunun her türlü hayır olduğu da söylenmiştir. { لَأُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ } “mutlaka günahlarınızı örterim” ifadesindeki lâm harfi kasemin cevabıdır. Bu cevap, hem kasemin hem de şartın cevabının yerine geçmiştir. { وَلَأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنْكُمْ } “ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse”; yani bu büyük vaatle irtibatlı olan pekiştirilmiş şarttan sonra [kim inkâr ederse], { فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ } “şüphesiz doğru yoldan sapmış olur”; hak yoldan sapmış olur. Evet, bundan önce inkâr eden de doğru yoldan sapmış olur; ancak bundan sonraki sapıklık daha açık ve daha büyüktür.
2278. Metin
فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَى خَائِنَةٍ مِنْهُمْ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (١٣)
{ فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَى خَائِنَةٍ مِنْهُمْ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ } “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştiriyorlar. Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. İçlerinden pek azı müstesna, onlardan sürekli bir hainlik görür durursun. Yine de onları affet ve hoş gör. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.” (Mâide: 13)
2279. Metin
{فبما نقضهم ميثاقهم} ما مريد لإفادة تفخيم الأمر {لعناهم} طردناهم وأخرجناهم من رحمتنا أو مسخناهم أو ضربنا عليهم الجزية {وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً} يابسة لا رحمة فيها ولا لين قسيّة حمزة وعلي أي رديئة من قولهم درهم قسى أى ردئ {يُحَرِّفُونَ الكلم عَن مواضعه} يفسرونه على غير ما أنزل وهو بيان لقسوة قلوبهم لأنه لا قسوة أشد من الافتراء على الله وتغيير وحيه {وَنَسُواْ حَظَّا} وتركوا نصيباً جزيلاً وقسطاً وافياً {مّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ} من التوراة يعنى إن تركهم واعارضهنم عن التوراة إغفال حظ عظيم أو قست قلوبهم وفسدت فحرفوا التوراة وزلت أشياء منها عن حفظهم عن ابن مسعود رضى الله
{ فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ } “Sözlerini bozmaları sebebiyle”; buradaki 'mâ' (ما) edatı işin vahametini ve büyüklüğünü (tefhim) bildirmek için ziyadedir. { لَعَنَّاهُمْ } “Onları lanetledik”; onları rahmetimizden kovduk ve uzaklaştırdık veya suretlerini değiştirdik (mesh) yahut üzerlerine cizye koyduk. { وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً } “Ve kalplerini katılaştırdık”; merhamet ve yumuşaklık bulunmayan kuru [kalpler kıldık]. Hamza ve Ali (el-Kisâî) burayı 'kasiyyeten' (قَسِيَّةً) şeklinde okumuştur ki bu da 'kalitesiz/değersiz' demektir; nitekim sahte/kalitesiz para için 'dirhemün kasî' (دِرْهَمٌ قَسِيٌّ) denir. { يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ } “Kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştiriyorlar”; onu indirildiği şeklin dışında yorumluyorlar. Bu onların kalplerinin katılığının bir açıklamasıdır; zira Allah'a iftira etmekten ve O'nun vahyini değiştirmekten daha büyük bir katılık olamaz. { وَنَسُوا حَظًّا } “Pay almayı unuttular”; büyük bir nasibi ve bol bir payı terk ettiler; { مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ } “kendilerine hatırlatılan şeyden”; yani Tevrat'tan [kendilerine hatırlatılan şeyden]. Yani onların Tevrat'ı terk edip ondan yüz çevirmeleri, çok büyük bir nasibi göz ardı etmektir. Yahut kalpleri katılaşıp bozuldu, böylece Tevrat'ı tahrif ettiler ve ondan bazı şeyler ezberlerinden kayıp gitti. İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre
2280. Metin
عنه قد ينسى المرء بعض العلم بالمعصية وتلا هذه الآية وقيل تركوا نصيب أنفسهم مما أمروا به من الإيمان بمحمد ﷺ وبيان نعته {وَلاَ تَزَالُ} يا محمد {تَطَّلِعُ على خَآئِنَةٍ مِّنْهُمْ} أي هذه عادتهم وكان عليها أسلافهم كانوا يخونون الرسل وهؤلاء يخونونك ويهمون بالفتك بك وقوله على خائنة أي خيانة أو على فعلة ذات خيانة أو على نفس أو فرقة خائية ويقال رجل خائنة كقولهم رجل راوية للشعر للمبالغة {إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمُ} وهم الذين آمنوا منهم {فاعف عَنْهُمْ} بعث على مخالفتهم أو فاعف عن مؤمنيهم ولا تؤاخذهم بما سلف منهم {واصفح إن الله يحب المحسنين}
şöyle demiştir: 'Kişi günah sebebiyle ilmin bir kısmını unutabilir' ve bu ayeti okumuştur. Şöyle de denilmiştir: Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman etmek ve onun vasıflarını açıklamakla emrolundukları şeylerden kendi nasiplerini terk ettiler. { وَلَا تَزَالُ } “Sürekli... görür durursun”, ey Muhammed! { تَطَّلِعُ عَلَى خَائِنَةٍ مِنْهُمْ } “Onlardan bir hainliğe muttali olursun”; yani bu onların âdetidir ve ataları da bu hâl üzereydi; peygamberlere hıyanet ederlerdi, bunlar da sana hıyanet ediyor ve sana suikast düzenlemeye yelteniyorlar. 'Hâinetin' (خائنة) ifadesi; hıyanet manasında masdar yahut hıyanet içeren bir fiil veya hain bir nefis yahut hain bir fırka demektir. Mübalağa kastedilerek çok şiir rivayet eden adama 'raculün râviyetün li'ş-şi'r' (رجل راوية للشعر) dendiği gibi [hain kimseye de] 'raculün hâinetün' (رجل خائنة) denir. { إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ } “İçlerinden pek azı müstesna”; onlar da içlerinden iman etmiş olanlardır. { فَاعْفُ عَنْهُمْ } “Yine de onları affet”; [onların bu tavırları seni] onlara muhalefet etmeye sevk etmesin yahut onların mümin olanlarını affet ve geçmişte yaptıklarından ötürü onları muaheze etme. { وَاصْفَحْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ } “ve hoş gör. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.”
2281. Metin
وَمِنَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ فَأَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللَّهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ (١٤)
{ وَمِنَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ فَأَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللَّهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ } “'Biz Hristiyanlarız' diyenlerden de kesin söz (misak) almıştık. Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. Biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık. Allah, yapmakta oldukları şeyleri onlara pek yakında haber verecektir.” (Mâide: 14)
2282. Metin
ومن في قوله {وَمِنَ الذين قَالُواْ إِنَّا نصارى أَخَذْنَا ميثاقهم} وهو الإيمان بالله والرسل وأفعال الخير يتعلق بأخذنا أي وأخذنا من الذين قالوا إنا نصارى ميثاقهم فقدم على
{ وَمِنَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ } “'Biz Hristiyanlarız' diyenlerden de kesin söz almıştık” ifadesindeki 'min' (من) cer edatı { أَخَذْنَا } fiiline taalluk etmektedir. Bu misak; Allah'a ve peygamberlere iman etmek ve hayırlı ameller işlemektir. Yani 'Biz Hristiyanlarız diyenlerden de kesin sözlerini aldık' demektir. Car ve mecrur fiilin önüne geçirilmiş
2283. Metin
المائدة (١٤ _ ١٧)
el-Mâide (14-17)
2284. Metin
الفعل الجار والمجرور وفصل بين الفعل والواو بالجار والمجرور وإنما لم يقل من النصارى لأنهم إنما سموا أنفسهم بذلك ادعاء لنصر الله وهم الذين قالوا لعيسى نحن أنصار الله ثم اختلفوا بعد نسطورية ويعقوبية وملكانية أنصاراً للشيطان {فَنَسُواْ حَظّاً مِّمَّا ذُكِرُواْ بِهِ فأغرينا} فألصقنا وألزمنا من غرى بالشئ إذا لزمه ولصق به ومنه الغراء الذي يلصق به {وبينهم} بين فرق النصارى المختلفين {العداوة والبغضاء إلى يَوْمِ القيامة} بالأهواء المختلفة {وَسَوْفَ يُنَبّئُهُمُ الله بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ} أي في القيامة بالجزاء والعقاب
ve vâv ile fiilin arası car ve mecrur ile ayrılmıştır. Doğrudan 'Hristiyanlardan' (مِنَ النَّصَارَى) demeyişinin sebebi, onların kendilerini sadece Allah'ın dinine yardım ettiklerini iddia ederek böyle isimlendirmiş olmalarıdır; nitekim onlar Îsâ'ya 'Biz Allah'ın yardımcılarıyız' demişlerdi; sonra da kendi aralarında Nasturî, Ya'kubî ve Melkâî olarak ihtilafa düşüp şeytanın yardımcıları hâline geldiler. { فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ فَأَغْرَيْنَا } “Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular. Biz de... yapıştırdık / musallat ettik”. Ağreynâ (أَغْرَيْنَا), yapıştırdık ve ayrılmaz kıldık demektir. Bir şeye sımsıkı yapışıp ayrılmadığında 'Ğariye bi'ş-şey'' (غرى بالشيء) denir; yapıştırmaya yarayan tutkala da 'el-Ğırâ' (الغِرَاء) denmesi bundandır. { بَيْنَهُمُ } “Aralarına”; yani birbirine muhalif Hristiyan fırkalarının arasına, { الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ } “kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin [saldık]”; farklı heva ve hevesleri sebebiyle [bunu yaptık]. { وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللَّهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ } “Allah, yapmakta oldukları şeyleri onlara pek yakında haber verecektir”; yani kıyamet gününde karşılık ve ceza olarak bildirecektir.
2285. Metin
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللَّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ (١٥)
{ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللَّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ } “Ey Ehl-i Kitap! Kitaptan gizlemekte olduğunuz şeylerin çoğunu size açıklayan ve birçoğundan da vazgeçip bahsetmeyen Resûlümüz size geldi. Doğrusu size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap gelmiştir.” (Mâide: 15)
2286. Metin
{يا أهل الكتاب} خطاب لليهود والنصارى والكتاب للجنس
{ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ } “Ey Ehl-i Kitap!”; Yahudi ve Hristiyanlara bir hitaptır; 'el-Kitâb' kelimesi cins içindir.
2287. Metin
{قَدْ جاءكم رسولنا} محمد ﵇ {يبين لكم كَثِيراً مّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الكتاب} من نحو صفة رسول الله ﷺ ومن نحوا الرجم {ويعفو عَن كَثِيرٍ} مما تخفونه لا يبينه أو يعفو عن كثير منكم لا يؤاخذه {قَدْ جَاءَكُمْ مِّنَ الله نُورٌ وكتاب مُّبِينٌ} يريد القرآن لكشفه ظلمات الشرك والشك ولا بانته ما كان خافياً على الناس من الحق أو لأنه ظاهر الإعجاز أو النور محمد ﵇ لأنه يهتدى به كما سمي سراجا
{ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا } “Resûlümüz size geldi”; [yani] Muhammed aleyhisselâm [geldi]. { يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ } “Kitaptan gizlemekte olduğunuz şeylerin çoğunu size açıklayan”; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasıfları ve recim cezası gibi [gizlediğiniz hususları açıklayan]. { وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ } “Ve birçoğundan da vazgeçen”; gizlediğiniz şeylerin çoğunu açığa vurmayıp bahsetmeyen yahut çoğunuzu affedip hesaba çekmeyen. { قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللَّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ } “Doğrusu size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap gelmiştir”; bununla Kur'an kastedilmektedir; çünkü o şirk ve şüphe karanlıklarını aydınlatır, insanlara gizli kalan hakikati beyan eder yahut mucizesi apaçıktır. Nur'un, kendisiyle hidayete erildiği için -tıpkı kandil olarak isimlendirildiği gibi- Muhammed aleyhisselâm olduğu da söylenmiştir.
2288. Metin
يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (١٦)
{ يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ } “Allah onunla, rızasını gözetenleri kurtuluş (selam) yollarına iletir, onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola hidayet eder.” (Mâide: 16)
2289. Metin
{يَهْدِي بِهِ الله} أي بالقرآن {مَنِ اتبع رضوانه} ومن آمن منهم {سبل السلام} أو الله {وَيُخْرِجُهُمْ مِّنَ الظلمات إِلَى النور} من ظلمات الكفر إلى نور الإسلام {بِإِذْنِهِ} بإرادته وتوفيقه {وَيَهْدِيهِمْ إلى صراط مُّسْتَقِيمٍ}
{ يَهْدِي بِهِ اللَّهُ } “Allah onunla iletir”; yani Kur'an ile [iletir], { مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ } “rızasını gözetenleri”; içlerinden iman edenleri, { سُبُلَ السَّلَامِ } “selam yollarına”; yahut Allah'ın yollarına [iletir]. { وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ } “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”; küfrün karanlıklarından İslam'ın nuruna [çıkarır], { بِإِذْنِهِ } “izniyle”; iradesi ve tevfikiyle [çıkarır], { وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ } “ve dosdoğru bir yola hidayet eder.”
2290. Metin
لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٧)
{ لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “'Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesîh'in ta kendisidir' diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır. De ki: 'Eğer O, Meryem oğlu Mesîh'i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helak etmek istese, Allah'a karşı kimin elinden bir şey gelir?' Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'ındır. O dilediğini yaratır. Allah her şeye hakkıyla kādirdir.” (Mâide: 17)
2291. Metin
{لقد كفر الذين قالوا إن الله هو المسيح ابن مَرْيَمَ} معناه بت القول على أن الله هو المسيح لا غير قيل كان في النصارى قوم يقولون ذلك أو لأن مذهبم يؤدي إليه حيث إنهم اعتقدوا أنه يخلق ويحيي ويميت {قُلْ فَمَن يَمْلِكُ مِنَ الله شَيْئاً} فمن يمنع من قدرته ومشيئته شيئاً {إِنْ أَرَادَ أَن يُهْلِكَ المسيح ابن مَرْيَمَ وأمه ومن في الأرض جميعا} رأى إن أراد أن
{ لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ } “'Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesîh'in ta kendisidir' diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır”; bunun manası, Allah'ın sadece Mesih olduğuna kesin olarak hükmetmektir. Hristiyanlar arasında bunu söyleyen bir grubun bulunduğu veya onların mezhepleri Mesih'in yarattığına, dirilttiğine ve öldürdüğüne inandıkları için bu neticeye vardığı söylenmiştir. { قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “De ki: Allah'a karşı kimin elinden bir şey gelir?”; yani O'nun kudretine ve iradesine kim mani olabilir, { إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا } “eğer O, Meryem oğlu Mesîh'i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helak etmek istese?”; yani
2292. Metin
يهلك من دعوه إلهاً من المسيح وأمه يعني أن المسيح عبد مخلوق كسائر العباد وعطف من في الأرض جميعا
ilah olduğunu iddia ettikleri Mesih'i ve annesini helak etmek istese [kim engel olabilir]? Demek isteniyor ki: Mesih de diğer kullar gibi yaratılmış bir kuldur. Yeryüzündekilerin tamamının
2293. Metin
المائدة (١٧ _ ١٩)
el-Mâide (17-19)
2294. Metin
على المسيح وأمه إبانة أنهما من جنسهم لا تفاوت بينهما وبينهم والمعنى أن من اشتمل عليه رحم الأمومية متى يفارقه نقص البشرية ومن لا حت عليه شواهد الحدثية أنى يليق به نعت الربوبية ٨ ولو قطع البقاء عن جميع ما أوجد لم يعد نقص إلى الصمدية {وَلِلَّهِ مُلْكُ السماوات والأرض وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ} أي يخلق من ذكر وأنثى ويخلق من أنثى بلا ذكر كما خلق عيسى ويخلق من ذكر من غير أنثى كما خلق حواء من آدم ويخلق من غير ذكر وأنثى كما خلق آدم أو يخلق كما يشاء كخلق الطير على يد عيسى معجزة له فلا اعتراض عليه لأنه الفعال لما يريد {والله على كُلّ شَيْءٍ قَدِيرٌ}
Mesih ve annesi üzerine atfedilmesi, onların da diğer insanların cinsinden olduğunu, aralarında bir fark bulunmadığını beyan etmek içindir. Manası şudur: Bir annenin rahminin kuşattığı kimseden beşeriyet noksanlığı ne zaman ayrılır? Üzerinde sonradan yaratılmışlık (hudûs) delilleri açıkça görünen birine rablik vasfı nasıl layık olabilir? Eğer Allah var ettiği her şeyin bekasını sona erdirseydi, O'nun Samediyetine hiçbir noksanlık gelmezdi. { وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ } “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'ındır. O dilediğini yaratır”; yani bir erkek ve bir dişiden yaratır; Îsâ'yı yarattığı gibi erkeksiz sadece bir dişiden yaratır; Havva'yı Âdem'den yarattığı gibi dişisiz sadece bir erkekten yaratır; Âdem'i yarattığı gibi ne erkek ne de dişi olmaksızın yaratır yahut Îsâ'nın elinde ona bir mucize olmak üzere kuş yaratması gibi dilediği şekilde yaratır. O'na itiraz edilemez; çünkü O, dilediğini hakkıyla yapandır. { وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Allah her şeye hakkıyla kādirdir.”
2295. Metin
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٨)
{ وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ } “Yahudiler ve Hristiyanlar: 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler. De ki: 'Öyleyse günahlarınız yüzünden size niçin azap ediyor? Bilakis siz, O'nun yarattığı insanlardan birer beşersiniz. O, dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'ındır. Dönüş de yalnız O'nadır.'” (Mâide: 18)
2296. Metin
{وَقَالَتِ اليهود والنصارى نَحْنُ أَبْنَاءُ الله وَأَحِبَّاؤُهُ} أي أعزة عليه كالابن على الأب أو أشياع ابني الله عزير والمسيح كما قيل لأشباع أبي خبيب وهو عبد الله بن الزبير الخبيبيون كما كان يقول رهط مسيلمة نحن أبناء الله ويقول أقرباء الملك وحشمه نحن أبناءالملوك أو نحن أبناء رسل الله {قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُم بِذُنُوبِكُم} أي فإن صح أنكم أبناء الله وأحباؤه فلم تعذبون بذنوبكم بالمسخ والنار أياماً معدودة على زعمكم وهل يمسخ الأب ولده وهل يعذب الوالد ولده بالنار ثم قال رداً عليهم {بَلْ أَنتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَ} أي أنتم خلق من خلقه لا بنوه {يَغْفِرُ لِمَن يَشَاءُ} لمن تاب عن الكفر فضلاً {وَيُعَذّبُ مَن يَشَاءُ} من مات عليه عدلاً {وَلِلَّهِ مُلْكُ السماوات والأرض وما بينهما وإليه المصير يا} فيه تنبيه على عبودية المسيح لأن الملك والنبوة متنافيان
{ وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ } “Yahudiler ve Hristiyanlar: 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler”; yani bir babaya göre oğul nasıl aziz ise biz de O'nun katında öyle aziziz yahut 'Allah'ın iki oğlu' [dedikleri] Üzeyir ve Mesih'in taraftarlarıyız [demek istediler]. Nitekim Ebû Hubeyb'in -ki o Abdullah b. ez-Zübeyr'dir- taraftarlarına Hubeybîler dendiği gibi; Müseylime'nin kavminin 'Biz Allah'ın oğullarıyız' demesi veya kralın akrabalarının ve maiyetinin 'Biz kralların oğullarıyız' demesi gibi yahut 'Biz Allah'ın elçilerinin oğullarıyız' [demek istediler]. { قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ } “De ki: Öyleyse günahlarınız yüzünden size niçin azap ediyor?”; yani eğer sizin Allah'ın oğulları ve sevgilileri olduğunuz doğruysa, kendi iddianıza göre mesh (suret değiştirme) ile ve sayılı günlerde ateşle günahlarınız sebebiyle niçin azap ediliyorsunuz? Baba çocuğunun suretini değiştirir mi, anne-baba çocuğuna ateşle azap eder mi? Sonra onlara reddiye olarak şöyle buyurdu: { بَلْ أَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَ } “Bilakis siz, O'nun yarattığı insanlardan birer beşersiniz”; yani O'nun oğulları değil, yarattığı kullarından birer yaratıksınız. { يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ } “O, dilediğini bağışlar”; küfürden tövbe edeni lütfuyla [bağışlar], { وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ } “dilediğine de azap eder”; küfür üzere ölene adaletiyle [azap eder]. { وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ } “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah'ındır. Dönüş de yalnız O'nadır.” Bunda Mesih'in kulluğuna bir dikkat çekme vardır; çünkü mülk sahibi olmak ile peygamberlik (veya evlatlık) birbiriyle bağdaşmaz.
2297. Metin
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ أَنْ تَقُولُوا مَا جَاءَنَا مِنْ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٩)
{ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلَى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ أَنْ تَقُولُوا مَا جَاءَنَا مِنْ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Ey Ehl-i Kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde, 'Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi' demeyesiniz diye, size açıkça bildiren Resûlümüz geldi. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi! Allah her şeye hakkıyla kādirdir.” (Mâide: 19)
2298. Metin
{يا أهل الكتاب قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا} محمد ﵇ {يُبَيِّنُ لَكُمْ} أي الشرائع وحذف لظهوره أو ما كنتم تخفون وحذف لتقدم ذكره أو لا يقدر المبين ويكون المعنى يبذل لكم البيان وهو حال أي مبيناً لكم {على فترة من الرسل} متعلق بجاءكم على جاءكم فى حين فتور من إرسال الرسل وانقطاع من الوحي وكان بين عيسى ومحمد ﵉ ستمائة سنة أو خمسمائة سنة وستون سنة {أَن تَقُولُواْ} كراهة أن تقولوا {مَا جَاءَنَا مِن بَشِيرٍ وَلاَ نَذِيرٍ} والفاء في {فَقَدْ جَاءَكُمْ} متعلق بمحذوف أي لا تعتذروا فقد جاءكم {بَشِيرٌ} للمؤمنين {وَنَذِيرٌ} للكافرين والمعنى الامتنان عليهم بأن الرسول بعث اليهم حين انطمست آثار الوحى وكانوا أحوج ما يكونون إليه ليهشوا إليه ويعدوه أعظم نعمة من الله وتلزمهم الحجة فلا يعتلوا غداً بأنه لم يرسل إليهم من ينبههم من غفلتهم
{ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا } “Ey Ehl-i Kitap! Resûlümüz size geldi”; [yani] Muhammed aleyhisselâm [geldi]. { يُبَيِّنُ لَكُمْ } “Size açıkça bildiren”; yani şeriatleri [açıklayan; açık olduğu için bu meful hazfedilmiştir] veya gizlemekte olduğunuz şeyleri [açıklayan; daha önce geçtiği için hazfedilmiştir] yahut açıklanan şey takdir edilmez ve manası 'size beyanı sunan' olur; bu da hal konumundadır yani 'açıklayıcı olarak size geldi' demektir. { عَلَى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ } “Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde”; bu ifade { جَاءَكُمْ } fiiline taalluk eder; yani peygamberlerin gönderilmesinin durakladığı ve vahyin kesildiği bir fetret zamanında size geldi demektir. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâm arasında altı yüz yıl veya beş yüz altmış yıl vardı. { أَنْ تَقُولُوا } “...demeyesiniz diye”; yani demenizden çekinildiği için; { مَا جَاءَنَا مِنْ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ } “'Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi' [demeyesiniz diye]”. { فَقَدْ جَاءَكُمْ } “İşte size geldi” ifadesindeki fâ (ف) harfi mahzuf bir ifadeye bağlıdır; yani 'özür beyan etmeyin, zira işte size geldi' demektir; { بَشِيرٌ } “müjdeleyici”; müminler için [müjdeleyici], { وَنَذِيرٌ } “ve uyarıcı”; kâfirler için [uyarıcı olarak geldi]. Buradaki mana, vahyin izlerinin silindiği ve insanların ona en çok muhtaç oldukları bir zamanda Resûl'ün gönderilmesiyle onlara lütufta bulunulduğunu bildirmektir; ta ki ona yönelip sevinsinler, onu Allah'ın en büyük nimeti saysınlar, aleyhlerine hüccet tamamlansın ve yarın kendilerini gafletten uyandıracak birinin gönderilmediğini mazeret olarak ileri sürmesinler.
2299. Metin
المائدة (١٩ _ ٢٤)
el-Mâide (19-24)
2300. Metin
{والله على كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} فكان قادراً على إرسال محمد ﵇ ضرورة
{ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Allah her şeye hakkıyla kādirdir”; dolayısıyla Muhammed aleyhisselâm'ı da zorunlu olarak göndermeye kādirdi.
2301. Metin
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنْبِيَاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًا وَآتَاكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ (٢٠)
{ وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنْبِيَاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًا وَآتَاكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ } “Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: 'Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar yaptı ve âlemlerden hiçbirine vermediğini size verdi.'” (Mâide: 20)
2302. Metin
{وإذ قال موسى لقومه يا قوم اذكروا نِعْمَةَ الله عَلَيْكُمْ إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنْبِيَاء} لأنه لم يبعث في أمة ما بعث في بني إسرائيل من الأنبياء {وَجَعَلَكُمْ مُّلُوكاً} لأنه ملكهم بعد فرعون ملكه وبعد الجبابرة ملكهم ولأن الملوك تكاثروا فيهم تكاثر الأنبياء وقيل الملك من له سكن واسع فيه ماء جار وكانت منازلهم واسعة فيها مياه جارية وقيل من له بيت وخدم أو لأنهم كانوا مملوكين في أيدي القبط فأنقذهم الله فسمى انقاذهم ملكا {وآتاكم مَّا لَمْ يُؤْتِ أَحَداً مّن العالمين} من فلق البحر وإغراق العدوا وإنزال المن والسلوى وتظليل الغمام ونحو ذلك من الأمور العظام أو أراد عالمي زمانهم
{ وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنْبِيَاءَ } “Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı”; zira hiçbir ümmete İsrailoğullarına gönderildiği kadar peygamber gönderilmemiştir. { وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًا } “Sizi hükümdarlar yaptı”; zira Firavun'dan sonra onun mülküne, zorbalardan sonra da onların mülküne onları sahip kıldı ve peygamberlerin aralarında çoğalması gibi melikler de aralarında çoğaldı. Melik'in (hükümdar); içinde akar suyu olan geniş bir meskene sahip kimse olduğu da söylenmiştir; nitekim onların evleri geniş ve içlerinde akar suları vardı. Evi ve hizmetçileri olan kimse olduğu da söylenmiştir. Yahut onlar Kıptîlerin elinde köle idiler, Allah onları kurtardı ve kurtuluşlarını mülk/hükümdarlık olarak isimlendirdi. { وَآتَاكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ } “Ve âlemlerden hiçbirine vermediğini size verdi”; denizin yarılması, düşmanın boğulması, kudret helvası ve bıldırcın indirilmesi, bulutların gölgelik yapılması ve benzeri büyük mucizelerden [verdi] yahut kendi zamanlarının âlemlerini kastetmiştir.
2303. Metin
يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ (٢١)
{ يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ } “'Ey kavmim! Allah'ın sizin için takdir ettiği kutsal toprağa girin, ardınıza dönmeyin; yoksa hüsrana uğrayanlar olarak geri dönersiniz.'” (Mâide: 21)
2304. Metin
{يا قوم ادْخُلُوا الأَرْضَ المُقَدَّسَةَ} أي المطهرة أو المباركة وهي
{ يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ } “Ey kavmim! Kutsal toprağa girin”; yani tertemiz veya mübarek kılınmış [toprağa]; o da
2305. Metin
أرض بيت المقدس أو الشام {الَّتِى كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ} قسمها لكم أو سماها أو كتب في اللوح المحفوظ أنها مساكن لكم {وَلاَ تَرْتَدُّوا على أدباركم} ولا ترجعوا على أعقابكم مدبرين منهزمين من خوف الجبابرة جبناً أو لا ترتدوا على أدباركم في دينكم {فَتَنقَلِبُواْ خاسرين} فترجعوا خاسرين ثواب الدنيا والآخرة
Beytülmakdis veya Şam topraklarıdır. { الَّتِي كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ } “Allah'ın sizin için yazdığı (takdir ettiği)”; size pay ettiği veya adını koyduğu yahut Levh-i Mahfuz'da sizin meskenleriniz olacağını yazdığı [toprağa]. { وَلَا تَرْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِكُمْ } “Ve ardınıza dönmeyin”; korkaklık ederek zorbaların korkusundan gerisingeriye kaçıp hezimete uğramayın yahut dininizden geri dönmeyin. { فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ } “Yoksa hüsrana uğrayanlar olarak dönersiniz”; böylece dünya ve ahiret sevabını kaybetmiş olarak geri dönersiniz.
2306. Metin
قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ وَإِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتَّى يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنَّا دَاخِلُونَ (٢٢)
{ قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ وَإِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتَّى يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنَّا دَاخِلُونَ } “Onlar dediler ki: 'Ey Mûsâ! Şüphesiz orada zorba bir topluluk vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Şayet oradan çıkarlarsa, biz de o zaman gireriz.'” (Mâide: 22)
2307. Metin
{قالوا يا موسى إِنَّ فِيهَا قَوْماً جَبَّارِينَ} الجبار فعال من جبره على الأمر بمعنى أجبره عليه وهو العاتي الذي يجبر الناس على ما يريد {وَإِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا} بالقتال {حتى يَخْرُجُواْ مِنْهَا} بغير قتال {فَإِن يَخْرُجُواْ مِنْهَا} بلا قتال {فَإِنَّا داخلون} بلادهم حينئذ
{ قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ } “Dediler ki: Ey Mûsâ! Şüphesiz orada zorba bir topluluk vardır”. Cebbâr (zorba); bir işe zorladı manasında 'ceberahû ale'l-emr' (جبره على الأمر) kökünden 'fa''âl' (فَعَّال) veznindedir; insanları kendi dilediği şeye zorlayan azgın kimsedir. { وَإِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا } “Biz oraya asla girmeyeceğiz”; savaşarak [girmeyeceğiz], { حَتَّى يَخْرُجُوا مِنْهَا } “onlar oradan çıkmadıkça”; savaşsız olarak [çıkmadıkça]. { فَإِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا } “Şayet oradan çıkarlarsa”; savaşsız olarak, { فَإِنَّا دَاخِلُونَ } “biz de o zaman gireriz”; o vakit onların memleketlerine gireriz.
2308. Metin
قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَ فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللَّهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٢٣)
{ قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَ فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللَّهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Korkanlar arasından Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu iki adam dedi ki: 'Onların üzerlerine kapıdan girin; oraya girdiğiniz an kesinlikle siz galip gelirsiniz. Eğer inanıyorsanız, yalnızca Allah'a tevekkül edin.'” (Mâide: 23)
2309. Metin
{قَالَ رَجُلاَنِ} كالب ويوشع {من الّذين يخافونَ} الله ويخشونه كأنه قيل رجلان من المتقين وهو فى محل الرفع صفة لرجلان وكذ {أَنْعَمَ الله عَلَيْهِمَا} بالخوف منه {ادخلوا عَلَيْهِمُ الباب} أي باب المدينة {فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غالبون} أي انهزموا وكانت الغلبة لكم وإنما علما ذلك بإخبار موسى ﵇ {وَعَلَى الله فَتَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ} إذ الإيمان به يقتضي التوكل عليه وهو قطع العلائق وترك التملق للخلائق
{ قَالَ رَجُلَانِ } “İki adam dedi ki”; Kâlib ve Yûşa [dedi ki]. { مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ } “Korkanlar arasından”; Allah'tan korkan ve O'ndan çekinenlerden; sanki 'müttakilerden iki adam' denilmiştir. Bu ifade irab bakımından merfû olup 'raculân' kelimesinin sıfatıdır. Aynı şekilde; { أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمَا } “Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu”; kendisinden korkma nimetini ihsan ettiği [iki adam]. { ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَ } “Onların üzerlerine kapıdan girin”; yani şehrin kapısından [girin]. { فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَالِبُونَ } “Oraya girdiğiniz an kesinlikle siz galip gelirsiniz”; yani onlar hezimete uğrar ve üstünlük sizin olur. Onlar bunu sadece Mûsâ aleyhisselâm'ın bildirmesiyle bilmişlerdi. { وَعَلَى اللَّهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Eğer inanıyorsanız, yalnızca Allah'a tevekkül edin”; zira O'na iman etmek, O'na tevekkül etmeyi gerektirir. Tevekkül ise [masivadan] bağları koparmak ve yaratılmışlara yaltaklanmayı terk etmektir.
2310. Metin
قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَا إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ (٢٤)
{ قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَا إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ } “Dediler ki: 'Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin, ikiniz savaşın; biz işte burada oturuyoruz.'” (Mâide: 24)
2311. Metin
{قالوا يا موسى إِنَّا لَنْ نَّدْخُلَهَا} هذا نفي لدخولهم في المستقبل على وجه التوكيد {أَبَدًا} تعليق للنفي المؤكد بالدهر المتطاول {مَّا دَامُواْ فِيهَا} بيان للأبد {فاذهب أنت وربك}
{ قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا } “Dediler ki: Ey Mûsâ! Biz oraya asla girmeyeceğiz”; bu, gelecekte girmeyeceklerini tekitli bir şekilde nefiy (olumsuzlama) ifadesidir. { أَبَدًا } “Asla”; bu tekitli olumsuzlamayı upuzun bir zamana bağlamaktır. { مَا دَامُوا فِيهَا } “Onlar orada bulundukları müddetçe”; 'ebeden' kelimesinin açıklamasıdır. { فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ } “Sen ve Rabbin gidin”;
2312. Metin
المائدة (٢٤ _ ٢٧)
el-Mâide (24-27)
2313. Metin
من العلماء من حمله على الظاهر وقال إنه كفر منهم وليس كذلك إذ لو قالوا ذلك اعتقاداً وكفروا به لحاربهم موسى ولم تكن مقاتلة الجبارين أولى من مقاتلة هؤلاء ولكن الوجه فيه أن يقال فاذهب أنت وربك يعينك على قتالك أو وربك أى وسيدك وهو
Âlimlerden bazıları bunu zahirine hamletmiş ve bunun onların bir küfrü olduğunu söylemiştir. Ancak durum böyle değildir; zira şayet bunu inanarak söyleyip bu sebeple kâfir olsalardı, Mûsâ onlarla savaşırdı ve zorbalarla savaşmak bunlarla savaşmaktan daha öncelikli olmazdı. Fakat buradaki uygun izah tarzı şöyle denilmesidir: 'Sen git, Rabbin de savaşında sana yardım etsin' yahut 've rabbüke' yani 've efendin [gitsin]'; o da
2314. Metin
اخوك الأكبر هرون أو لم يرد به حقيقة الذهاب ولكن كما نقول كلمته فذهب يجيبني تريد معنى الإرادة كأنهم قالوا أريد قتالهم {فقاتلا إنا ها هنا قاعدون} ماكثون لا نقاتلهم لنصرة دينكم فلما عصوه وخالفوه
büyük kardeşin Hârun'dur. Yahut bununla hakiki manada gitmek kastedilmemiştir; bilakis senin 'Onunla konuştum, bana cevap vermeye gitti (kalkıştı)' diyerek kastettiğin irade/niyet manası gibidir; sanki 'Biz onlarla savaşmayı istemiyoruz' demişlerdir. { فَقَاتِلَا إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ } “İkiniz savaşın; biz işte burada oturuyoruz”; burada kalıcıyız, dininize yardım etmek için onlarla savaşmayız [demişlerdir]. Onlar Mûsâ'ya isyan edip karşı gelince;
2315. Metin
قَالَ رَبِّ إِنِّي لَا أَمْلِكُ إِلَّا نَفْسِي وَأَخِي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ (٢٥)
{ قَالَ رَبِّ إِنِّي لَا أَمْلِكُ إِلَّا نَفْسِي وَأَخِي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ } “Mûsâ dedi ki: 'Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış (fasık) kavmin arasını ayır.'” (Mâide: 25)
2316. Metin
{قَالَ رَبّ إِنّى لا أَمْلِكُ} لنصرة دينك {إِلاَّ نَفْسِى وَأَخِى} وهو منصوب بالعطف على نفسي أو على اسم إن أي إني لا أملك إلا نفسي وإن أخي لا يملك إلا نفسه أو مرفوع بالعطف على محل ان واسمها أو على الضمير في لا أملك وجاز للفصل أي ولا يملك أخي إلا نفسه أو هو مبتدأ والخبر محذوف أي وأخي كذلك وهذا من البث والشكوى إلى الله ورقة القلب التي بمثلها تستجلب الرحمة وتستنزل النصرة وكأنه لم يثق بالرجلين المذكورين كل الوثوق فلم يذكر إلا النبي المعصوم أو أراد ومن يؤاخيني على ديني {فافرق بَيْنَنَا وَبَيْنَ القوم الفاسقين} فافصل بيننا وبينهم بأن تحكم لنا بما وعدتنا وتحكم عليهم بما هم أهله وهو في معنى الدعاء عليهم أو فباعد بيننا وبينهم وخلصنا من صحبتهم كفوله ونجنى من القوم الظالمين
{ قَالَ رَبِّ إِنِّي لَا أَمْلِكُ } “Dedi ki: Rabbim! Ben mâlik değilim / söz geçiremiyorum”; Senin dinine yardım etmek için, { إِلَّا نَفْسِي وَأَخِي } “kendimden ve kardeşimden başkasına”. Bu ifade 'nefsî' kelimesine yahut 'inne'nin ismine matuf olarak mansubdur; yani 'Ben kendimden başkasına mâlik değilim, şüphesiz kardeşim de kendinden başkasına mâlik değildir' demektir. Yahut 'inne' ve isminin mahalline ya da 'lâ emliku'deki zamire atıfla merfûdur; fasıla bulunduğu için caiz olmuştur; yani 'kardeşim de kendisinden başkasına mâlik değildir' demektir. Ya da mübtedadır, haberi ise mahzuftur; yani 'kardeşim de böyledir' demektir. Bu, Allah'a dert yanma, şikâyette bulunma ve benzeri vesilelerle rahmetin celbedildiği ve zaferin indirildiği bir kalp inceliğidir. Sanki Mûsâ zikredilen o iki adama da tam olarak güvenememiş ve masum olan Peygamberden başkasını anmamıştır yahut 'dinim üzere bana kardeş olan kimse' manasını kastetmiştir. { فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ } “Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavmin arasını ayır”; bize vadettiğin şeyle lehimize hükmederek, hak ettikleri şeyle de onların aleyhine hükmederek bizimle onların arasını ayır; bu ifade onlara beddua anlamındadır. Yahut 'bizimle onların arasını uzaklaştır ve bizi onların arkadaşlığından kurtar' demektir; nitekim { وَنَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ } “Beni o zalim kavimden kurtar” buyurulmuştur.
2317. Metin
قَالَ فَإِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ أَرْبَعِينَ سَنَةً يَتِيهُونَ فِي الْأَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ (٢٦)
{ قَالَ فَإِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ أَرْبَعِينَ سَنَةً يَتِيهُونَ فِي الْأَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ } “Allah buyurdu: 'Öyleyse orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır; yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık o fasık kavim için üzülme!'” (Mâide: 26)
2318. Metin
{قال فإنها} أى الأرض المقسدة {مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ} لا يدخلونها وهو تحريم منع لا تحريم تعبد كقوله وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ المراضع والمراد بقوله كتب الله لكم أي بشرط أن تجاهدوا أهلها فلما أبوا الجهاد قيل فإنها محرمة عليهم أو المراد فإنها محرمة عليهم {أَرْبَعِينَ سَنَةً} فإذا مضى الأربعون كان ما كتب فقد سار موسى ﵇ بمن بقي من بني إسرائيل وكان يوشع على مقدمته ففتحها وأقام فيها ما شاء الله ثم قبض وأربعين ظرف التحريم والوقف على سنة أو ظرف {يَتِيهُونَ فِى الأرض} أي يسيرون فيها متحيرين لا يهتدون طريقاً أربعين سنة والوقف على عليهم وإنما عوقبوا بالحبس لاختيارهم
{ قَالَ فَإِنَّهَا } “Buyurdu: Öyleyse orası”; yani mukaddes toprak, { مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ } “onlara haram kılınmıştır”; oraya giremeyeceklerdir. Bu haram kılma, ibadet kabilinden değil men etme kabilindendir; nitekim { وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ } “Biz ona sütanneleri haram kılmıştık” ayetinde de böyledir. 'Allah'ın sizin için takdir ettiği' sözünden kasıt; oranın halkıyla cihad etmeniz şartıyla demektir. Onlar cihaddan kaçınınca 'Öyleyse orası onlara haram kılınmıştır' denildi. Yahut mana: 'Orası onlara haram kılınmıştır; { أَرْبَعِينَ سَنَةً } kırk yıl [boyunca]'; kırk yıl geçince takdir edilen şey gerçekleşecektir. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm İsrailoğullarından geriye kalanlarla yola çıkmış, ordusunun öncüsü Yûşa olmuş, orayı fethetmiş ve Allah'ın dilediği kadar orada kalıp sonra vefat etmiştir. 'Kırk yıl' zarfı 'tahrîm'e aittir ve vakıf 'seneten' (سَنَةً) kelimesinde yapılır; yahut { يَتِيهُونَ فِي الْأَرْضِ } “Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar” fiilinin zarfıdır; yani kırk yıl boyunca yollarını bulamayarak şaşkın halde dolaşacaklar demektir ve bu takdirde vakıf 'aleyhim' (عَلَيْهِمْ) kelimesinde yapılır. Onlar kalmayı (savaşmamayı) tercih ettikleri için
2319. Metin
المكث فكانوا مع شدة سيرهم يصبحون حيث أمسوا ويمسون حيث أصبحوا في ستة فراسخ ولما ندم على الدعاء عليهم قيل له {فَلاَ تَأْسَ عَلَى القوم الفاسقين} فلا تحزن عليهم لأنهم فاسقون قيل لم يكن موسى وهرون معهم في التيه لأنه كان عقاباً وقد سأل موسى ربه أنه يفرق بينهما وبينهم وقيل كانا معهم إلا أنه كان ذلك روحا لهما وسلاما لا عقوبة ومات هرون في التيه وموسى فيه بعده بسنة ومات النقباء فى التيه إلا كالب ويوشع
hapsedilmekle cezalandırıldılar. Böylece son derece hızlı yürümelerine rağmen altı fersahlık bir alanda sabahladıkları yerde akşamlıyor, akşamladıkları yerde de sabahlarlardı. Mûsâ onlara beddua ettiğine pişman olunca ona: { فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ } “Artık o fasık kavim için üzülme!”; yani fasık oldukları için onlara kederlenme denildi. Mûsâ ve Hârun'un Tîh çölünde onlarla beraber olmadığı söylenmiştir; çünkü bu bir cezaydı ve Mûsâ Rabbinden kendisiyle onların arasını ayırmasını istemişti. Onlarla beraber oldukları ancak bunun kendileri için bir ceza değil bir rahatlık ve esenlik olduğu da söylenmiştir. Hârun Tîh'te vefat etmiş, Mûsâ da ondan bir yıl sonra orada vefat etmiştir. Nakîbler de Kâlib ve Yûşa hariç Tîh çölünde ölmüşlerdir.
2320. Metin
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ (٢٧)
{ وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ } “Onlara Âdem'in iki oğlunun haberini hak ile oku: Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) 'Seni mutlaka öldüreceğim' dedi. (Diğeri de) 'Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder' dedi.” (Mâide: 27)
2321. Metin
أمر الله تعالى مححد ﷺ أن يقص على حاسديه ما جرى بسبب الحسد ليتركوه ويؤمنوا بقوله {واتل عَلَيْهِمْ} على أهل الكتاب {نبأ ابني آدم} ومن صلبه هابيل وقابيل أو هما رجلان من بنى إسرائيل {بالحق} نبأ ملتبسا
Allah Teâlâ Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e, hasedi terk edip iman etsinler diye, haset sebebiyle meydana gelen olayları kendisine haset edenlere anlatmasını emretmiştir. { وَاتْلُ عَلَيْهِمْ } “Onlara oku”; yani Ehl-i Kitab'a [oku], { نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ } “Âdem'in iki oğlunun haberini”; yani onun öz sulbünden olan Hâbil ile Kâbil'in [haberini] yahut onlar İsrailoğullarından iki adamdır. { بِالْحَقِّ } “Hak ile”; sıdka/doğruluğa bürünmüş,
2322. Metin
المائدة (٢٧ _ ٣١)
el-Mâide (27-31)
2323. Metin
بالصدق موافقاً لما في كتب الأولين أو تلاوة ملتبسة بالصدق والصحة أو واتل عليهم وأنت محق صادق {إِذْ قَرَّبَا} نصب بالنبأ أي قصتهما وحديثهما في ذلك الوقت أو بدل من النبأ أي اتل عليهم النبأ نبأ ذلك الوقت على تقدير حذف المضاف {قُرْبَاناً} ما يتقرب به إلى الله من نسيكة أو صدقة يقال قرب صدقة وتقرب بها لأن تقرب مطاوع قرب والمعنى إذ قرب كل واحد منهما قربانه دليله {فَتُقُبّلَ مِن أَحَدِهِمَا} قربانه وهو هابيل {وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخر} قربانه وهو قابيل رُوي أنه أوحى الله تعالى إلى آدم أن يزوج كل واحد منهما توأمة الآخر وكانت توأمة قابيل أجمل واسمها إقليما فحسده عليها أخاه وسخط فقال لهما آدم قربا قرباناً فمن أيكما قبل يتزوجها فقبل قربان هابيل بأن نزلت نار فأكلته فازداد قابيل حسداً وسخطاً وتوعده بالقتل وهو قوله {قَالَ لأقْتُلَنَّكَ} أي قال لهابيل {قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ الله مِنَ المتقين} وتقديره قال لم تقتلني قال لأن الله قبل قربانك ولم يقبل قرباني فقال إنما يتقبل الله من المتقين وأنت غير
öncekilerin kitaplarında olanlara uygun bir haber olarak yahut doğruluk ve sıhhatle iç içe bir tilavetle ya da 'sen hak üzere ve dosdoğru bir haldeyken onlara oku' demektir. { إِذْ قَرَّبَا } “Hani ikisi sunmuşlardı”; 'nebe'' kelimesiyle mansubdur; yani o vakitteki kıssaları ve haberleri demektir yahut 'nebe'' kelimesinden bedeldir yani muzafın hazfi takdiriyle 'o vaktin haberini onlara oku' demektir. { قُرْبَانًا } “Birer kurban”; kurban veya sadaka nevinden Allah'a kendisiyle yakınlaşılan şeydir. Bir kimse sadaka verdiğinde ve onunla yakınlaşmak istediğinde 'karrabe sadakaten ve tekarrebe bihâ' (قرّب صدقة وتقرّب بها) denir; çünkü tekarrebe fiili karrabe fiilinin mutavaatıdır (dönüşlüsüdür). Mana: İkisinden her biri kurbanını sunduğu zaman demektir. Bunun delili: { فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا } “Birinden kabul edilmişti”; kurbanı kabul edilen Hâbil'dir; { وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْآخَرِ } “diğerinden ise kabul edilmemişti”; kurbanı kabul edilmeyen Kâbil'dir. Rivayet edildiğine göre Allah Teâlâ Âdem'e, her birini diğerinin ikiz kız kardeşiyle evlendirmesini vahyetti. Kâbil'in ikizi daha güzeldi ve adı İklîmâ idi; Kâbil bu yüzden kardeşine haset etti ve öfkelendi. Âdem onlara: 'Birer kurban sunun; hanginizinki kabul edilirse onunla o evlensin' dedi. Hâbil'in kurbanı gökten bir ateşin inip onu yemesiyle (yakmasıyla) kabul edildi. Bunun üzerine Kâbil'in hasedi ve öfkesi daha da arttı ve onu öldürmekle tehdit etti; nitekim ayette şöyle buyrulur: { قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ } “Dedi ki: Seni mutlaka öldüreceğim”; yani Hâbil'e dedi. { قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ } “Dedi ki: Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder”; takdiri şöyledir: 'Beni niçin öldüreceksin?' dedi. O: 'Çünkü Allah senin kurbanını kabul etti, benimkini ise kabul etmedi' dedi. Bunun üzerine o: 'Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder; sen ise öyle değilsin' dedi.