14461. Metin
سورة ن مكية وهي اثنتان وخمسون آية
Nûn Suresi Mekkîdir ve elli iki ayettir.
14462. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14463. Metin
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ (١)
{ ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ } “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun!”
14464. Metin
{ن} الظاهر أن المراد به هذا الحرف من حروف المعجم وأما قول الحسن إنه الدواة وقول
{ ن } Zahir olan, bunun hece harflerinden biri olduğudur. Hasan[-ı Basrî]'nin onun hokka olduğu yönündeki görüşü ve
14465. Metin
ابن عباس إنه الحوت الذي عليه الأرض واسمه تهموت فمشكل لأنه لا بد له من الإعراب سواء كان اسم جنس أو اسم علم فالسكون دليل على أنه من حروف المعجم {والقلم} أي ما كتب به اللوح أو قلم الملائكة أو الذي يكتب به الناس أقسم به لما فيه من المنافع والفوائد التي لا يحيط بها الوصف {وَمَا يَسْطُرُونَ} أي ما يسطره الحفظة أو ما يكتب به من الخير من كتب وما موصولة أو مصدرية وجواب القسم
İbn Abbâs'ın onun üzerinde yeryüzünün bulunduğu ve adı Tehmût olan balık olduğu yönündeki görüşü ise müşkildir. Çünkü ister cins ismi ister özel isim olsun, onun irab alması gerekirdi; sükûn üzere olması ise onun hece harflerinden olduğuna delildir. { وَالْقَلَمِ } Yani Levh'in kendisiyle yazıldığı şey, meleklerin kalemi yahut insanların kendisiyle yazdığı kalemdir. Tarif edilemeyecek ölçüdeki fayda ve menfaatleri barındırdığı için ona yemin etmiştir. { وَمَا يَسْطُرُونَ } Yani koruyucu meleklerin satır satır yazdıkları yahut yazılan kitaplardan hayır namına yazılan şeylerdir. Mâ (ما) edatı mevsûl veya masdariyyedir. Kasemin cevabı ise [şudur]:
14466. Metin
مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ (٢)
{ مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ } “Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin.”
14467. Metin
{مَا أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبّكَ} أي بإنعامه عليك بالنبوة وغيرها فأنت اسم وما وخبرها {بمجنون} وبنعمة رَبّكَ اعتراض بين الاسم والخبر والباء في بِنِعْمَةِ رَبّكَ تتعلق بمحذوف ومحله النصب على الحال والعامل فيها بِمَجْنُونٍ وتقديره ما أنت بمجنون منعماً عليك بذلك ولم تمنع الباء أن يعمل مجنون فيما قبله لأنها زائدة لتأكيد النفي وهو جواب قولهم
{ مَا أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبّكَ } Yani O'nun peygamberlik ve benzeri nimetleri sana lütfetmesi sayesinde [deli değilsin]. { أَنْتَ } zamiri { مَا } edatının ismi, haberi ise { بِمَجْنُونٍ } lafzıdır. { بِنِعْمَةِ رَبّكَ } ibaresi ise isim ile haber arasında bir itiraziyye (ara cümle)dir. { بِنِعْمَةِ رَبّكَ } ibaresindeki bâ (ب) harf-i cerri mahzuf bir kelimeye müteallıktır ve konumu hâl olarak nasbtır; onda amel eden ise { بِمَجْنُونٍ } kelimesidir. Takdiri: «ما أنت بمجنون منعماً عليك بذلك» (Böylece sana nimet verilmiş iken sen mecnun değilsin) şeklindedir. Bâ (ب) harf-i cerri, { مَجْنُونٍ } kelimesinin kendisinden önceki kısımda amel etmesine engel olmamıştır; çünkü o, nefyi (olumsuzluğu) tekit etmek için ziyadedir. Bu [cümle], onların şu sözlerine bir cevaptır:
14468. Metin
وَقَالُواْ يَا أَيُّهَا الذى نُزّلَ عَلَيْهِ الذكر إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ
{ وَقَالُواْ يَا أَيُّهَا الذى نُزّلَ عَلَيْهِ الذكر إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ } “Ve dediler ki: ‘Ey kendisine zikir indirilen kişi! Sen kesinlikle bir mecnunsun!’”
14469. Metin
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ (٣)
{ وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ } “Ve muhakkak ki senin için kesintisiz bir ecir vardır.”
14470. Metin
{وَإِنَّ لَكَ} على احتمال ذلك والصبر عليه {لأَجْرًا} لثواباً {غَيْرَ مَمْنُونٍ} غير مقطوع أو غير ممنون عليك به
{ وَإِنَّ لَكَ } Buna katlanman ve sabretmen karşılığında senin için { لأَجْرًا } kesinlikle bir sevap { غَيْرَ مَمْنُونٍ } kesilip bitmeyen yahut başa kakılmayan [bir ecir vardır].
14471. Metin
وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ (٤)
{ وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ } “Ve şüphesiz sen, pek yüce bir ahlâk üzerindesin.”
14472. Metin
{وَإِنَّكَ لعلى خُلُقٍ عَظِيمٍ} قيل هو ما أمره الله تعالى به في قوله خُذِ العفو وامر بالعرف وأعرض عن الجاهلين وقالت عائشة ﵂ كان خلقه القرآن أي ما فيه من مكارم الأخلاق وإنما استعظم خلقه لأنه جاد بالكونين وتوكل على خالقهما
{ وَإِنَّكَ لعلى خُلُقٍ عَظِيمٍ } Bunun, Allah Teâlâ'nın: { خُذِ العفو وامر بالعرف وأعرض عن الجاهلين } “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir” kavlinde ona emrettiği şeyler olduğu söylenmiştir. Âişe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir: «Onun ahlâkı Kur'an idi.» Yani Kur'an'daki üstün ahlâkî vasıflardı. Onun ahlâkının yüceliği, iki cihanı feda edip onların Yaratıcısına tevekkül etmiş olmasındandır.
14473. Metin
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ (٥)
{ فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ } “Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler,”
14474. Metin
{فستبصر ويبصرون} أي على قريب ترى ويرون هذا وعد له ووعيد له ووعيد لهم
{ فستبصر ويبصرون } Yani pek yakında sen göreceksin, onlar da görecekler. Bu, onun için bir vaad, onlar için ise bir tehdittir.
14475. Metin
بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ (٦)
{ بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ } “Hanginizin meftun (cinnet getirmiş) olduğunu.”
14476. Metin
{بأيكم المفتون} المجنون لأنه فتن أي محن بالجنون والباء مزيدة أو المفتون مصدر كالمعقول أي بأيكم الجنون وقال الزجاج الباء بمعنى في تقول كنت ببلد كا أي في بلد كذا وتقديره في أيكم المفتون أي فيأي الفريقين منكم المجنون فريق الإسلام أو فريق الكفر
{ بأيكم المفتون } [Meftûn (الْمَفْتُونُ)], mecnun demektir; zira o cinnetle sınanmış ve imtihan edilmiştir. Bâ (ب) harfi ziyadedir yahut el-Meftûn (الْمَفْتُونُ), el-Ma'kūl (الْمَعْقُولُ) gibi bir masdardır; yani hanginizde cinnet olduğunu [göreceksiniz]. Zeccâc şöyle demiştir: Bâ (ب) harfi fî (فِي) manasındadır. Nitekim «كنت ببلد كذا» denir, yani «في بلد كذا» (filanca beldede idim) demektir. Takdiri: «في أيكم المفتون» şeklindedir, yani sizden hangi fırkanın -İslam fırkasının mı yoksa küfür fırkasının mı- mecnun olduğunu [göreceksiniz].
14477. Metin
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (٧)
{ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ } “Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.”
14478. Metin
{إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ} أي هو أعلم بالمجانين على الحقيقة وهم الذين ضلوا عن سبيله {وَهُوَ أَعْلَمُ بالمهتدين} أي هو أعلم بالعقلاء وهم المهتدون
{ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ } Yani gerçek anlamda mecnun olanları en iyi O bilir; onlar da O'nun yolundan sapanlardır. { وَهُوَ أَعْلَمُ بالمهتدين } Yani akıl sahiplerini en iyi O bilir; onlar da hidayete erenlerdir.
14479. Metin
فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ (٨)
{ فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ } “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme!”
14480. Metin
{فلا تطع المكذبين} تهيج للتصميم على معاصاتهم وقد أرادوا أن يعبد الله مدة وآلهتهم مدة ويكفوا عنه غوائلهم
{ فلا تطع المكذبين } Onlara karşı gelme hususunda kararlılığı teşviktir. Onlar, bir müddet Allah'a, bir müddet de kendi ilahlarına ibadet etmesini, buna karşılık kötülüklerini ondan uzak tutmayı istemişlerdi.
14481. Metin
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ (٩)
{ وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ } “Onlar arzu ettiler ki sen taviz veresin, onlar da taviz versinler.”
14482. Metin
{وَدُّواْ لَوْ تُدْهِنُ} لو تلين لهم {فَيُدْهِنُونَ} فيلينون لك ولم ينصب بإضمار أن وهو جواب التمني لأنه عدل به إلى طريق آخر وهو ان جعل خبرا مبتدأ محذوف أي فهم يدهنون أي فهم الآن يدهنون لطمعهم في ادهانك
{ وَدُّواْ لَوْ تُدْهِنُ } Keşke sen onlara yumuşak davransan { فَيُدْهِنُونَ } onlar da sana yumuşak davransalar. [Fiil], temenninin cevabı olduğu halde gizli bir «en» ile nasb edilmemiştir; zira başka bir yola sapılmış ve mahzuf bir mübtedanın haberi kılınmıştır; yani: «فهم يدهنون» (Onlar taviz verirler) demektir. Yani senin taviz vermeni umdukları için şu an onlar taviz vermektedirler.
14483. Metin
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ (١٠)
{ وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ } “Yemin edip duran, aşağılık hiçbir kimseye itaat etme!”
14484. Metin
{ولا تطع كل حلاف} عشير الحلف في الحق والباطل وكفى به مزجرة لمن اعتاد الحلف {مَّّهِينٍ} حقير في الرأي والتمييز من المهانة وهي القلة والحقارة أو كذاب لأنه حقير عند الناس
{ ولا تطع كل حلاف } Hakta ve bâtılda çokça yemin eden kimseye [itaat etme]. Bu, yemin etmeyi alışkanlık haline getiren kimse için yeterli bir caydırıcıdır. { مَّّهِينٍ } Düşünce ve temyiz kabiliyeti bakımından hakir olan kimsedir; mehânet (المهانة) kökünden olup azlık ve hakirlik demektir; yahut yalancıdır, çünkü o insanlar katında hakirdir.
14485. Metin
هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ (١١)
{ هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ } “Daima ayıplayan, laf taşıyıp duran,”
14486. Metin
{هَمَّازٍ} عياب طعان مغتاب مَّشَّاءٍ بِنَمِيمٍ نقال للحديث من قوم إلى قوم على موجه السعاية والإفساد بينهم والنميم والنميمة السعاية
{ هَمَّازٍ } Kusur arayan, insanları çekiştiren, gıybet eden. { مَّشَّاءٍ بِنَمِيمٍ } İnsanların arasını bozmak ve fesat çıkarmak kastıyla lafı bir topluluktan diğerine taşıyıp duran. Nemîm (النميم) ve Nemîme (النميمة), koğuculuk/laf taşımak demektir.
14487. Metin
مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢)
{ مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ } “Hayra alabildiğine engel olan, haddi aşan, çok günahkâr,”
14488. Metin
{مَّنَّاعٍ لّلْخَيْرِ} بخيل والخير المال أو مناع أهله
{ مَّنَّاعٍ لّلْخَيْرِ } Cimridir; hayır ise maldır; yahut ailesini
14489. Metin
من الخير وهو الإسلام والمراد الوليد بن المغيرة عند الجمهنور وكان يقول لبنيه العشرة من أسلم منكم منعته رفدي {مُعْتَدٍ} مجاوز في الظلم حده {أَثِيمٍ} كثير الآثام
hayırdan yani İslam'dan alıkoyandır. Cumhurun görüşüne göre bundan kastedilen Velîd b. el-Mugîre'dir. O, on oğluna şöyle diyordu: «İçinizden her kim Müslüman olursa ona yardımı keserim.» { مُعْتَدٍ } Zulümde haddini aşan. { أَثِيمٍ } Günahı çok olan.
14490. Metin
عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ (١٣)
{ عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ } “Kaba/zorba, bütün bunlardan sonra bir de soysuz olan [kimseye itaat etme]!”
14491. Metin
{عتل} غليظ جاف {بعد ذلك} بعد ما عد له من المثالب {زَنِيمٍ} دعي وكان الوليد دعياً في قريش ليس من سنخهم ادعاه أبوه بعد ثمان عشر سنة من مولده وقيل بغت أمه ولم يعرف حتى نزلت هذه الآية والنطفة إذا خبثت خبث الناشئ منها رُوي أنه دخل على أمه وقال إن محمداً وصفني بعشر صفات وجدت تسعاً فيّ فأما الزنيم فلا علم لي به فإن أخبرتني بحقيقته وإلا ضربت عنقك فقالت إن أباك عنين وخفت أن يموت فيصل ماله إلى غير ولده فدعوت راعياً إلى نفسي فأنت من ذلك الراعي
{ عتل } Kaba, sert. { بعد ذلك } Kendisi için sayılan bu kusurlardan sonra. { زَنِيمٍ } Soyu bozuk, nesebi belirsiz [piç]. Velîd, Kureyş içinde nesebi sahih olmayan, asıllarından bulunmayan bir müddeî idi; babası onu doğumundan on sekiz yıl sonra kendi nesebine katmıştı. Annesinin zina ettiği ve bu ayet inene kadar durumunun bilinmediği de söylenmiştir. Nutfenin mayası bozuk olunca ondan yetişen kimse de bozuk olur. Şöyle rivayet edilmiştir: O, annesinin yanına girip dedi ki: «Muhammed beni on sıfatla niteledi. Bunların dokuzunu kendimde buldum. Ancak 'zenîm' vasfına gelince, onun hakkında bir bilgim yoktur. Şayet bana işin hakikatini bildirmezsen boynunu vururum.» Bunun üzerine annesi dedi ki: «Baban iktidarsızdı; ölür de malı kendi çocuğundan başkasına gider diye korktum. Bu yüzden bir çobanı kendime çağırdım, işte sen o çobandansın.»
14492. Metin
أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ (١٤)
{ أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ } “Mal ve oğullar sahibi oldu diye,”
14493. Metin
{أَن كَانَ ذَا مَالٍ} متعلق بقوله وَلاَ تُطِعِ أي ولا تطعه مع هذه المثالب لأن كان ذا مال أي ليساره وحظه من الدنيا ويجوز أن يتعلق بما بعده أي لأن كان ذا مال {وَبَنِينَ} كذب بآياتنا يدل عليه
{ أَن كَانَ ذَا مَالٍ } ibaresi { وَلاَ تُطِعِ } kavline müteallıktır; yani bu kusurlarına rağmen, mal sahibi oldu diye -yani zenginliği ve dünyalıktaki nasibi sebebiyle- ona itaat etme. Kendisinden sonrasına müteallık olması da caizdir; yani mal ve { وَبَنِينَ } oğullar sahibi oldu diye ayetlerimizi yalanladı [demektir], buna da şu delalet eder:
14494. Metin
إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٥)
{ إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: ‘Öncekilerin masalları!’ dedi.”
14495. Metin
{إذا تتلى عليه آياتنا} أي القرآن {قَالَ أساطير الأولين} ولا يعمل فيه قَالَ لأن ما بعد الشرط لا يعمل فيما قبله أأن حمزة وأبو بكر أي ألأن كان ذا مال كذب أأن شامي ويزيد ويعقوب وسهل قالوا لما عاب الوليد النبي ﷺ كاذباً باسم واحد وهو المجنون
{ إذا تتلى عليه آياتنا } Yani Kur'an [okunduğunda] { قَالَ أساطير الأولين } demiştir. { قَالَ } fiili bunda amel etmez; çünkü şarttan sonraki kısım şarttan önceki kısımda amel etmez. Hamza ve Ebû Bekr { أَأَنْ } şeklinde [istifham ile] okumuştur; yani: Mal sahibi oldu diye mi yalanladı? Şâmî, Yezîd, Ya'kūb ve Sehl de { أَأَنْ } şeklinde okumuşlardır. Âlimler dediler ki: Velîd, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlayarak «mecnun» şeklinde tek bir isimle ayıplayınca,
14496. Metin
سماه الله تعالى بعشرة أسماء صادقاً فإن كان من عدله أن يجزي المسيء إلى رسول الله ﷺ بعشرة كان من فضله أن من صلى عليه وسلم بها عشرا
Allah Teâlâ onu doğru olarak on isimle isimlendirdi. Eğer O'nun adaleti, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e kötülük edeni on şeyle cezalandırmayı gerektiriyorsa, O'nun lütfu da ona bir salât ve selâm getirene on katıyla karşılık vermektir.
14497. Metin
سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ (١٦)
{ سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ } “Yakında onun burnunu damgalayacağız.”
14498. Metin
{سَنَسِمُهُ} سنكويه {عَلَى الخرطوم} على أنفه مهانة له وعلماً يعرف به وتخصيص الأنف بالذكر لأن الوسم عليه أبشع وقيل خطم بالسيف يوم بدر فبقيت سمة على خرطومه
{ سَنَسِمُهُ } Onu dağlayacağız { عَلَى الخرطوم } onu alçaltmak ve kendisiyle tanınacağı bir işaret olması için burnu üzerine [dağlayacağız]. Burnun zikredilmesi, üzerindeki damganın daha çirkin ve belirgin olmasındandır. Bedir günü kılıçla burnundan yaralandığı ve burnunda bir izin kaldığı da söylenmiştir.
14499. Metin
إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ (١٧)
{ إِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا أَصْحَابَ الْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ } “Biz, bahçe sahiplerini imtihan ettiğimiz gibi onları da imtihan ettik. Hani onlar, sabah vakti girerken onu (ürünlerini) mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.”
14500. Metin
{إِنَّا بلوناهم} امتحنا أهل مكة بالقحط والجوع حتى أكلوا الجيف والرمم بدعاء النبي ﷺ حيث قال اللهم اشدد وطأتك على مضر واجعلها سنين كسني يوسف {كَمَا بَلَوْنَا أصحاب الجنة} هم قوم من أهل الصلات كانت لأبيهم هذه الجنة بقربة يقال لها ضرو أن وكانت على فرسخين من صنعاء وكان يأخذ منها قوت سلته ويتصدق بالباقي على الفقراء فلما مات قال بنوه إن فعلنا ما كان يفعل أبونا ضاق علينا الامر ونحن أولو عيال فخلفوا ليصرمنها مصبحين في السدف خيفة من المساكين ولم يستثنوا في يمينهم فأحرق الله جنتهم وقال الحسن كانوا كفاراً والجمهور على الأول {إِذْ أَقْسَمُواْ} حلفوا {لَيَصْرِمُنَّهَا} ليقطعن ثمرها {مُّصْبِحِينَ} داخلين في الصبح قبل انتشار الفقراء حال من فاعل لَيَصْرِمُنَّهَا
{ إِنَّا بلوناهم } Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Allah'ım, Mudar üzerine baskını şiddetlendir ve onların üzerindeki yılları Yûsuf'un [kıtlık] yılları gibi kıl» şeklindeki duası sebebiyle Mekke ehlini, leş ve kemik yiyecek derecede kuraklık ve açlıkla imtihan ettik. { كَمَا بَلَوْنَا أصحاب الجنة } Onlar ehl-i kitaptan bir topluluktu. Babalarına ait bu bahçe Darvân denilen bir köyde bulunuyordu ve San'a'ya iki fersah mesafedeydi. Babaları oradan bir yıllık azığını alır, geri kalanını yoksullara sadaka olarak verirdi. O ölünce oğulları: «Şayet babamızın yaptığını yaparsak işimiz zorlaşır, oysa biz çoluk çocuk sahibiyiz» dediler. Yoksullardan gizlemek amacıyla sabahın alacakaranlığında onu mutlaka devşireceklerine yemin ettiler ve yeminlerinde istisna yapmadılar (inşallah demediler). Bunun üzerine Allah onların bahçesini yaktı. Hasan[-ı Basrî] onların kâfir olduklarını söylemiştir; cumhur ise birinci görüştedir. { إِذْ أَقْسَمُواْ } Yemin ettiklerinde { لَيَصْرِمُنَّهَا } onun meyvesini mutlaka toplayacaklarına, { مُّصْبِحِينَ } yoksullar dağılmadan önce sabah vaktine girdiklerinde [toplayacaklarına yemin ettiler]. [Bu kelime], { لَيَصْرِمُنَّهَا } fiilinin failinden hâldir.
14501. Metin
وَلَا يَسْتَثْنُونَ (١٨)
{ وَلَا يَسْتَثْنُونَ } “Ve hiçbir istisna da yapmıyorlardı (inşallah demiyorlardı).”
14502. Metin
{وَلاَ يَسْتَثْنُونَ} ولا يقولون إن شاء الله وسمى استثناء وإن كان شرطا صورة لأن يؤدي الاستثناء من حيث إن معنى قولك لأخرجن إن شاء الله ولا أخرج إلا أن يشاء الله واحد
{ وَلاَ يَسْتَثْنُونَ } Ve «inşallah» demiyorlardı. Şeklen şart olsa bile istisna olarak adlandırılmıştır; zira «İnşallah mutlaka çıkacağım» sözün ile «Allah dilemedikçe çıkmam» sözünün manasının bir olması cihetiyle istisna anlamını yerine getirmektedir.
14503. Metin
فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ (١٩)
{ فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ } “Fakat onlar uyurlarken, Rabbin katından dolaşan bir bela o bahçeyi kuşatıverdi.”
14504. Metin
{فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ} نزل عليها بلاء قيل أنزل الله تعالى عليها ناراً فأحرقتها {وَهُمْ نَائِمُونَ} أي في حال نومهم
{ فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ } Üzerine bir bela indi; Allah Teâlâ'nın üzerine bir ateş indirdiği ve onu yaktığı söylenmiştir. { وَهُمْ نَائِمُونَ } Yani onlar uyku halindeyken.
14505. Metin
فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ (٢٠)
{ فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ } “Böylece o (bahçe), simsiyah kesiliverdi (ürünü kesilmiş gibi oldu).”
14506. Metin
{فَأَصْبَحَتْ} فصارت الجنة
{ فَأَصْبَحَتْ } Bahçe [şu hale] dönüştü:
14507. Metin
{كالصريم} كالليل المظلم أي احترقت فاسودت أو كالصبح أي
{ كالصريم } Karanlık gece gibi oldu; yani yandı da simsiyah kesildi yahut sabah gibi oldu, yani
14508. Metin
صارت أرضاً بيضاء بلا شجر وقيل كال صرومة أي كأنها صرمت لهلاك ثمرها
ağaçsız, bembeyaz bir araziye dönüştü. Meyvesinin helak olması sebebiyle sanki devşirilmiş/kesilmiş gibi (sarûme gibi) olduğu da söylenmiştir.
14509. Metin
فَتَنَادَوْا مُصْبِحِينَ (٢١)
{ فَتَنَادَوْا مُصْبِحِينَ } “Sabahleyin birbirlerine seslendiler:”
14510. Metin
{فتنادوا مصبحين} نادى بعضم بعضاً عند الصباح
{ فتنادوا مصبحين } Sabah vaktinde birbirlerine seslendiler.
14511. Metin
أَنِ اغْدُوا عَلَى حَرْثِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ (٢٢)
أَنِ اغْدُوا عَلَى حَرْثِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ (٢٢) { أَنِ اغْدُوا عَلَى حَرْثِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ } “«Eğer devşirecekseniz, sabah erkenden ekininize (ürününüze) gidin!» [diye seslendiler].”
14512. Metin
{أَنِ اغدوا} باكروا {على حَرْثِكُمْ} ولم يقل إلى حرثكم لأن الغدوّ إليه ليصرموه كان غدوّاً عليه أو ضمن الغدوّ معنى الإقبال أي فأقبلوا على حرثكم باكرين {إِن كُنتُمْ صارمين} مريدين صرامه
{ أَنِ اغدوا } Erkenden gidin, { على حَرْثِكُمْ } ekininize/ürününüze. «İlâ harsikum (إلى حرثكم)» denmeyip [«alâ harsikum» denmesi], ürünlerini devşirmek için ona doğru sabah erkenden gidişlerinin, onun aleyhine bir gidiş olması sebebiyledir yahut «el-ğuduvv» (sabah erkenden gitmek) fiili yönelme/hücum etme manasını içermiştir; yani «sabah erkenden ekininize yönelin» demektir. { إِن كُنتُمْ صارمين } Şayet onu devşirmeyi istiyorsanız.
14513. Metin
فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ (٢٣)
فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ (٢٣) { فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ } “Bunun üzerine aralarında fısıldaşarak yola koyuldular:”
14514. Metin
{فانطلقوا} ذهبوا {وَهُمْ يتخافتون} يتسارّون فيما بينهم لئلا يسمع المساكين
{ فانطلقوا } Gittiler, { وَهُمْ يتخافتون } Yoksullar duymasın diye aralarında gizlice fısıldaşıyorlardı.
14515. Metin
أَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ (٢٤)
أَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ (٢٤) { أَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ } “«Bugün sakın oraya yanınıza hiçbir yoksul girmesin!» [diyerek].”
14516. Metin
{أن لا يدخلنها} أي الجنة وان مفسرة وقرئ بطرحها بإضمار القول أي يتخافتون يقولون لا يدخلنها {اليوم عَلَيْكُمْ مّسْكِينٌ} والنهي عن دخول المساكين نهى عن التمكين أي لا تمكنوه من الدخول {اليوم عَلَيْكُمْ مّسْكِينٌ} والنهي عن دخول المساكين نهى عن التمكين أي لا تمكنوه من الدخول
{ أن لا يدخلنها } Yani bahçeye. [Buradaki] «en (أن)» tefsiriyedir; «kavl» (söz) fiilinin takdir edilmesiyle [«en» harfi] atılarak da kıraat edilmiştir; yani «Fısıldaşıp 'oraya girmesin' diyorlardı» takdirindedir. { اليوم عَلَيْكُمْ مّسْكِينٌ } Yoksulların girmesini yasaklamak, imkân vermeyi yasaklamaktır; yani «Onun girmesine imkân tanımayın». { اليوم عَلَيْكُمْ مّسْكِينٌ } Yoksulların girmesini yasaklamak, imkân vermeyi yasaklamaktır; yani «Onun girmesine imkân tanımayın».
14517. Metin
وَغَدَوْا عَلَى حَرْدٍ قَادِرِينَ (٢٥)
وَغَدَوْا عَلَى حَرْدٍ قَادِرِينَ (٢٥) { وَغَدَوْا عَلَى حَرْدٍ قَادِرِينَ } “[Yoksulları] engellemeye güçleri yeteceğini sanarak erkenden gittiler.”
14518. Metin
{وَغَدَوْاْ على حَرْدٍ} على جد في المنع {قادرين} عند أنفسهم على المنع كذا عن فطويه أو الحرد القصد والسرعة أي وغدوا قاصدين إلى جنتهم بسرعة قادرين عند أنفسهم على صرامها وزي منفعتها عن المساكين أو هو علم للجنة أي غدوا على تلك الجنة قادرين على صرامها عند أنفسهم
{ وَغَدَوْاْ على حَرْدٍ } [Yoksulları] engellemede kesin bir kararlılıkla, { قادرين } kendi zanlarınca [yoksulları] engellemeye güç yetirebilecek kimseler olarak [gittiler]. Bu mana Neftaveyh'ten rivayet edilmiştir. Yahut «hard» (حَرْد), kastetmek ve sürat manasındadır; yani «Bahçelerini kastederek süratle, kendi zanlarınca onu devşirmeye ve menfaatini yoksullardan alıkoymaya güç yetirebilecek kimseler olarak erkenden gittiler» demektir. Veyahut [Hard], bahçenin özel ismidir; yani «Kendi zanlarınca devşirmeye güç yetirenler olarak o bahçeye erkenden gittiler» demektir.
14519. Metin
فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ (٢٦)
فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ (٢٦) { فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوا إِنَّا لَضَالُّونَ } “Fakat onu gördüklerinde: «Şüphesiz biz yolumuzu şaşırmışız (yanlış yere gelmişiz)!» dediler.”
14520. Metin
{فَلَمَّا رَأَوْهَا} أي جنتهم محترقة {قَالُواْ} في بديهة وصولهم {إِنَّا لَضَالُّونَ} أي ضللنا جنتنا وما هي بها لما رأوا من هلاكها فلما تأملوا وعرفوا أنها هي قالوا
{ فَلَمَّا رَأَوْهَا } Yani bahçelerini yanmış olarak gördüklerinde, { قَالُواْ } vardıkları ilk anda dediler ki: { إِنَّا لَضَالُّونَ } Yani onun helak olduğunu gördüklerinde «Bahçemizi kaybettik/şaşırdık, burası o bahçe değildir» [dediler]. İyice bakıp onun kendi bahçeleri olduğunu anlayınca ise [şöyle] dediler:
14521. Metin
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ (٢٧)
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ (٢٧) { بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ } “«Doğrusu biz [bütün ürününden] mahrum bırakılmışız!»”
14522. Metin
{بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ} حرمنا خيرها لجنايتنا على أنفسنا
{ بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ } Kendi nefislerimize karşı işlediğimiz cinayet (kötü niyetimiz) sebebiyle onun hayrından mahrum bırakıldık.
14523. Metin
قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ (٢٨)
قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ (٢٨) { قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ } “Onların en mutedil (aklı başında) olanı dedi ki: «Ben size tesbih etmeli (Allah'ı anıp inşallah demeli) değil miydiniz, dememiş miydim?»”
14524. Metin
{قَالَ أَوْسَطُهُمْ} أعدلهم وخيرهم {أَلَمْ أَقُلْ لَّكُمْ لَوْلاَ تُسَبّحُونَ} هلا تستثنون إذ الاستثناء التسبيح لالتقائهما في معنى التعظيم لله لأن الاستثناء تفويض إليه والتسبيح تنزيه له وكل واحد من التفويض والتنزيه تعظيم أو لولا تذكرون الله وتتوبون إليه من خبث نيتكم كان أوسطهم قال لهم حين عزموا على ذلك اذكروا الله وانتقامه من المجرمين وتوبوا عن هذه العزيمة
{ قَالَ أَوْسَطُهُمْ } En adaletlileri ve en hayırlıları [dedi]. { أَلَمْ أَقُلْ لَّكُمْ لَوْلاَ تُسَبّحُونَ } İstisna etmeli (inşallah demeli) değil miydiniz? Zira istisna yapmak tesbihtir; çünkü her ikisi de Allah'ı tazim etme manasında birleşirler. Zira istisna O'na havale etmek, tesbih ise O'nu tenzih etmektir ve havale etmek ile tenzihin her biri tazimdir. Yahut «Kötü niyetinizden ötürü Allah'ı anıp O'na tövbe etmeli değil miydiniz?» [demektir]. En mutedil olanları, onlar bu işe azmettiklerinde onlara şöyle demişti: «Allah'ı ve O'nun günahkârlardan intikamını hatırlayın ve bu kötü azimden
14525. Metin
الخبيثة فعصوه فعيرهم ولهذا
tövbe edin». Fakat ona isyan ettiler; o da onları kınadı. Bundan dolayıdır ki
14526. Metin
قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٢٩)
قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٢٩) { قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ } “Dediler ki: «Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz zalimlermişiz!»”
14527. Metin
{قَالُواْ سبحان رَبّنَا إِنَّا كُنَّا ظالمين} فتكلموا بعد خراب البصرة بما كان يدعوهم إلى التكلم به أولاً وأقروا على أنفسهم بالظلم في منع المعروف وترك الاستثناء ونزهوه عن أن يكون ظالماً
{ قَالُواْ سبحان رَبّنَا إِنَّا كُنَّا ظالمين } İş işten geçtikten sonra (Bağdat harap olduktan sonra), [arkadaşlarının] başlangıçta kendilerini söylemeye davet ettiği şeyi söylediler. İyiliği engellemek ve istisnayı terk etmek hususunda zalim olduklarını kendi aleyhlerine itiraf ettiler ve O'nu zalim olmaktan tenzih ettiler.
14528. Metin
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ (٣٠)
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ (٣٠) { فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ } “Bunun üzerine birbirlerine dönüp kınamaya başladılar.”
14529. Metin
{فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ على بَعْضٍ يتلاومون} يلوم بعضهم بعضاً بما فعلوا من الهرب من المساكين ويحيل كل واحد منهم اللائمة على الآخر ثم اعترفوا جميعا بأنهم تجاوزا الحد بقوله
{ فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ على بَعْضٍ يتلاومون } Yoksullardan kaçmak suretiyle yaptıklarından ötürü birbirlerini kınıyor ve her biri suçu diğerine atıyordu. Sonra hepsi birden şu sözleriyle haddi aştıklarını itiraf ettiler:
14530. Metin
قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ (٣١)
قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ (٣١) { قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ } “Dediler ki: «Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgınlarmışız!»”
14531. Metin
{قالوا يا ويلنا إِنَّا كُنَّا طاغين} بمنع حق الفقراء وترك الاستثناء
{ قالوا يا ويلنا إِنَّا كُنَّا طاغين } Fakirlerin hakkını engellemek ve istisnayı terk etmek suretiyle [azgınlık yaptık].
14532. Metin
عَسَى رَبُّنَا أَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا رَاغِبُونَ (٣٢)
عَسَى رَبُّنَا أَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا رَاغِبُونَ (٣٢) { عَسَى رَبُّنَا أَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَا إِنَّا إِلَى رَبِّنَا رَاغِبُونَ } “«Belki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz Rabbimize yönelenleriz.»”
14533. Metin
{عسى ربنا أن يبدلنا} وبالتشديد مدني وابوعمر {خَيْراً مّنْهَا} من هذه الجنة {إِنَّا إلى ربنا راغبون} طالبون منه الخير راجعون لعفوه عن مجاهد تابوا فأبدلوا خيراً منها وعن ابن مسعود ﵁ بلغني أنهم أخلصوا
{ عسى ربنا أن يبدلنا } Şedde ile (yubeddilenâ) Medine ehli ve Ebû Amr'ın kıraatidir. { خَيْراً مّنْهَا } Bu bahçeden daha hayırlısını [verir]. { إِنَّا إلى ربنا راغبون } O'ndan hayır dileyenleriz, affına rücu edenleriz. Mücâhid'den: «Tövbe ettiler, Allah da onlara ondan daha hayırlısını verdi» rivayeti nakledilmiştir. İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan ise [şöyle rivayet edilmiştir]: «Bana ulaştığına göre onlar ihlasla yöneldiler,
14534. Metin
فأبدلهم بها جنة تسمى الحيوان فيها عنب يحمل البغل منه عنقوداً
Allah da onlara bunun yerine 'el-Hayevân' denilen ve bir katırın ancak bir salkımını taşıyabildiği üzümleri olan bir bahçe verdi».
14535. Metin
كَذَلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٣٣)
كَذَلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (٣٣) { كَذَلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ } “İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; keşke bilselerdi!”
14536. Metin
{كَذَلِكَ العذاب} أي مثل ذلك العذاب الذي ذكرناه ممن عذاب الدنيا لمن سلك سبيلهم {وَلَعَذَابُ الآخرة أَكْبَرُ} أعظم منه {لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ} لما فعلوا ما يفضي إلى هذا العذاب ثم ذكر ما عنده للمؤمنين فقال
{ كَذَلِكَ العذاب } Yani onların yolunu tutan kimse için dünya azabından zikrettiğimiz azap gibidir. { وَلَعَذَابُ الآخرة أَكْبَرُ } Ondan daha büyüktür. { لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ } [Bunu bilselerdi], bu azaba götüren şeyleri yapmazlardı. Sonra [Allah], katında müminler için olan şeyleri zikredip şöyle buyurdu:
14537. Metin
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٣٤)
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٣٤) { إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “Şüphesiz muttakiler için Rableri katında Naîm cennetleri vardır.”
14538. Metin
{إِنَّ لّلْمُتَّقِينَ} عن الشرك {عِندَ رَبِّهِمْ} أي في الآخرة {جنات النعيم} جنات ليس فيها إلا التنعم الخالص بخلاف جنات الدنيا
{ إِنَّ لّلْمُتَّقِينَ } Şirkten sakınanlar için, { عِندَ رَبِّهِمْ } yani ahirette, { جنات النعيم } dünya bahçelerinin aksine içinde katıksız nimetten başka hiçbir şey bulunmayan cennetler [vardır].
14539. Metin
أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ (٣٥)
أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ (٣٥) { أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ } “Biz hiç Müslümanları suçlular (günahkârlar) gibi yapar mıyız?”
14540. Metin
{أَفَنَجْعَلُ المسلمين كالمجرمين} استفهام إنكار على قولهم لو كان مايقول محمد حقاً فنحن نعطي في الآخرة خيراً مما يعطي هو ومن معه كم في الدنيا فقيل لهم نحيف في الحكم فنجعل المسلمين كالكافرين ثم قيل هم على طريقة الالتفات
{ أَفَنَجْعَلُ المسلمين كالمجرمين } Onların: «Eğer Muhammed'in dediği doğruysa, dünyada olduğu gibi ahirette de bize, ona ve beraberindekilere verilenden daha hayırlısı verilir» şeklindeki sözlerine karşı bir inkâr sorusudur. Bunun üzerine onlara: «Hükümde haksızlık edip Müslümanları kâfirler gibi mi kılacağız?» denilmiştir. Sonra iltifat yoluyla onlara [şöyle] denilmiştir:
14541. Metin
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (٣٦)
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (٣٦) { مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ } “Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz?”
14542. Metin
{مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ} هذا الحكم الأعوج وهو
{ مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ } Bu çarpık hükmü nasıl veriyorsunuz? Ki o da:
14543. Metin
التسوية بين المطيبع والعاص كأن أمر الجزاء مفوض إليكم حتى تحكموا فيه بما شئتم
İtaatkâr ile isyankârı bir tutmaktır. Sanki mükâfat ve ceza işi size bırakılmış da onda dilediğiniz gibi hükmediyorsunuz!
14544. Metin
أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ (٣٧)
أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ (٣٧) { أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ } “Yoksa sizin [elinizde], içinden ders okuduğunuz bir kitap mı var?”
14545. Metin
{أَمْ لَكُمْ كتاب} من السماء {فِيهِ تَدْرُسُونَ} تقرءون في ذلك الكتاب
{ أَمْ لَكُمْ كتاب } Gökten [gelen bir kitap], { فِيهِ تَدْرُسُونَ } o kitapta okuyorsunuz.
14546. Metin
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ (٣٨)
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ (٣٨) { إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ } “İçinde her seçtiğiniz (beğendiğiniz) şeyin sizin için olduğuna dair?”
14547. Metin
{إنّ لكم فيه لما تخيّرون} أي إن ما تختارونه وتشتهونه لكم والأصل تدرسون أن لكم ما تخيرون بفتح أن لأنه مدروس لوقوع الدرس عليه إنما كسرت لمجئ اللام ويجوز أن يكون حكاية للمدروس كما هو كقوله وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى الآخرين سلام على نوح وتخير الشيء واختاره أخذ خيره
{ إنّ لكم فيه لما تخيّرون } Yani seçtiğiniz ve arzuladığınız şeylerin sizin olduğuna dair [bir kitap mı var]? Aslı, okuma fiili onun üzerine vaki olduğu için ders konusu olması sebebiyle «enne (أنّ)» harfinin fethasıyla «tedrusûne enne lekum mâ tehayyerûn» şeklindedir. [Burada] sadece lâm harfi geldiği için [«in» olarak] kesreli kılınmıştır. { وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى الآخرين سلام على نوح } ayetinde olduğu gibi ders okunan şeyin bizzat hikâye edilmesi olması da caizdir. Bir şeyi «tehayyere» ve «ihtâre», onun hayırlısını/en iyisini aldı demektir.
14548. Metin
أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ (٣٩)
أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ (٣٩) { أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ } “Yoksa lehinize olarak, kıyamet gününe kadar sürecek ve hükmettiğiniz şeylerin mutlaka sizin olacağına dair üzerimizde yeminler (verilmiş sözler) mi var?”
14549. Metin
{أَمْ لَكُمْ أيمان عَلَيْنَا} عهود مؤكدة بالأيمان {بالغة} نعت أيمان ويتعلق {إلى يَوْمِ القيامة} ببالغة أي أنها تبلغ ذلك لايوم وتنتهي إليه وافرة لم تبطل منه يمين إلى أن يحصل المقسم عليه من التحيكم أو بالمقدر في الظرف أي هي ثابتة لكم علينا إلى يوم القيامة لا تخرج عن عهدتها إلا يومئذ إذا حكمناكم وأعطيناكم ما تحكمون {إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ} به لأنفسكم وهو جواب القسم لأن معنى أَمْ لَكُمْ أيمان علينا أم أفسمنا لكم بأيمان مغلظة متناهية في التوكيد
{ أَمْ لَكُمْ أيمان عَلَيْنَا } Yeminlerle pekiştirilmiş ahitler mi var? { بالغة } «Eymân» kelimesinin sıfatıdır. { إلى يَوْمِ القيامة } ibaresi «bâliğaten» kelimesine taalluk eder; yani o güne kadar ulaşan, hüküm verme konusundaki üzerine yemin edilen şey gerçekleşinceye kadar hiçbir yemini bozulmaksızın tastamam oraya varan [ahitler] demektir; yahut zarftaki mukadder manaya taalluk eder; yani kıyamet gününe kadar bizim üzerimize sizin için sabittir, ancak o gün sizi hakem kılıp hükmettiğiniz şeyi size verdiğimizde onun sorumluluğundan çıkılır [demektir]. { إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ } Kendi lehinize hükmettiğiniz şeylerin [sizin olduğuna dair]. Bu ifade yeminin cevabıdır; çünkü { أَمْ لَكُمْ أيمان علينا } ifadesinin anlamı: «Yoksa sizin için teyitte son noktaya ulaşmış kuvvetli yeminlerle yemin mi ettik?» demektir.
14550. Metin
سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذَلِكَ زَعِيمٌ (٤٠)
سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذَلِكَ زَعِيمٌ (٤٠) { سَلْهُمْ أَيُّهُمْ بِذَلِكَ زَعِيمٌ } “Sor onlara: Hangisi buna kefildir?”
14551. Metin
{سَلْهُمْ} أي المشركين {أَيُّهُم بذلك} الحكم {زَعِيمٌ} كفيل بأنه يكون ذلك
{ سَلْهُمْ } Yani müşriklere sor, { أَيُّهُم بذلك } bu hükme, { زَعِيمٌ } böyle olacağına kefildir?
14552. Metin
أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ (٤١)
أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ (٤١) { أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ } “Yoksa onların ortakları mı var? Eğer doğru sözlülerse, haydi ortaklarını getirsinler!”
14553. Metin
{أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ} أي ناس يشاركونهم في هذا القول ويذهبون مذهبهم فيه {فَلْيَأتُواْ بِشُرَكَائِهِمْ إِن كَانُواْ صادقين} في دعواهم يعني أن أحداً لا يسلم لهم هذا ولا يساعدهم عليه كما أنه لا كتاب لهم ينطق به ولا عهد لهم به عند الله ولا زعيم لهم يضمن لهم من الله بهذا
{ أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ } Yani bu sözde kendilerine ortak olan ve bu konuda onların mezhebini benimseyen insanlar mı var? { فَلْيَأتُواْ بِشُرَكَائِهِمْ إِن كَانُواْ صادقين } İddialarında [doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler]. Yani bunu açıkça söyleyen bir kitapları, Allah katında buna dair bir ahitleri ve Allah'tan kendilerine bunu garanti eden bir kefilleri olmadığı gibi, hiç kimse de bunu onlara teslim etmez ve bu hususta onlara yardım etmez.
14554. Metin
يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ (٤٢)
يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ (٤٢) { يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ } “Paçaların sıvanacağı (işin son derece dehşet verici ve çetin olacağı) ve secdeye davet edilecekleri, fakat güç yetiremeyecekleri gün!”
14555. Metin
{يوم يكشف عن ساق} ناسب الظرف فَلْيَأْتُواْ أو اذكر مضمراً والجمهور على أن الكشف عن الساق عبارة عن شدة الامر وصعوبة الخطب فمعنى يوم ينكشف عَن سَاقٍ يوم يشتد الأمر ويصعب ولا كشف ثمة
{ يوم يكشف عن ساق } [Buradaki] zaman zarfı { فَلْيَأْتُواْ } fiiline yahut takdir edilen «uzkur (hatırla)» fiiline münasip düşer. Cumhur, «bacağın açılması (kشف عن ساق)» ifadesinin işin şiddetinden ve durumun zorluğundan kinaye olduğu görüşündedir. Dolayısıyla { يوم ينكشف عَن سَاقٍ } ifadesinin manası: İşin şiddetlenip zorlaşacağı gündür; ortada ne bir açılma vardır,
14556. Metin
ولا ساق ولكن كنى به عن الشدة لأنهم إذا ابتلوا بشدة كشفوا عن الساق وهذا كما تقول للأقطع الشحيح يده مغلولة ولا يد ثمة ولا غل وإنما هو كناية عن البخل وأما من شبه فلضيق عطنه وقلة نظر في علم البيان ولو كان الأمر كما زعم المشبهة لكان من حق الساق أن يعرف لأنها ساق معهودة عنده {وَيُدْعَوْنَ} أي الكفار ثمة
ne de bacak! Fakat bununla şiddetten kinaye yapılmıştır; çünkü insanlar bir şiddete müptela olduklarında [koşmak veya çalışmak için] bacaklarını açarlar (paçaları sıvarlar). Bu tıpkı, eli kesik ve cimri olan bir kimse için «eli bağlıdır» demen gibidir; ortada ne bir el vardır ne de bir bukağı/bağ; bu sadece cimrilikten kinayedir. [Allah'ı yaratılmışlara] benzeten kimseye gelince, bu onun dar kafalılığından ve beyan ilmindeki yetersiz bakışındandır. Eğer durum Müşebbihe'nin iddia ettiği gibi olsaydı, o bacağın marife (belirli) olması gerekirdi; zira onun katında o bilinen bir bacaktır. { وَيُدْعَوْنَ } Yani kâfirler orada [davet edilirler],
14557. Metin
{إلى السجود} لا نكليفا ولكن توبيخاً على تركهم السجود في الدنيا {فلا يستطيعون} ذلك لأن ظهورهم تصير كصيا البقر لا تنثني عند الخفض والرفع
{ إلى السجود } Bir mükellefiyet olarak değil, dünyada secdeyi terk ettiklerinden ötürü bir kınama olarak [davet edilirler]. { فلا يستطيعون } Buna [güç yetiremezler]; çünkü onların sırtları, eğilip kalkarken bükülmeyen sığır boynuzları gibi olur.
14558. Metin
خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ (٤٣)
خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ (٤٣) { خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ } “Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet bürümüştür. Hâlbuki onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı [fakat secde etmiyorlardı].”
14559. Metin
{خاشعة} ذليلة حال من الضمير في يُدْعَونَ {أبصارهم} أي يدعون في حال خشوع أبصارهم {تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ} يغشاهم صغار {وَقَدْ كَانُواْ يُدْعَوْنَ} على ألسن الرسل {إِلَى السجود} في الدنيا {وَهُمْ سالمون} أي وهم أصحاء فلا يسجدون فلذلك منعوا عن السجود ثَمَّ
{ خاشعة } Zillet içinde; { يُدْعَونَ } fiilindeki zamirden hâldir. { أبصارهم } Yani gözleri zillet içinde yere eğilmiş vaziyette davet edilirler. { تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ } Onları bir aşağılanma kaplar. { وَقَدْ كَانُواْ يُدْعَوْنَ } Elçilerin dilleriyle [davet ediliyorlardı], { إِلَى السجود } dünyada, { وَهُمْ سالمون } yani sapasağlam iken [davet edilirlerdi] de secde etmezlerdi; bu yüzden orada secdeden alıkonuldular.
14560. Metin
فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ (٤٤)
فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ (٤٤) { فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ } “Artık bu sözü (Kur'an'ı) yalanlayanla beni baş başa bırak! Biz onları, bilmeyecekleri bir cihetten derece derece azaba yaklaştıracağız.”