Müddessir

Nesefî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14967. Metin

سورة المدثر ﷺ مكية وهي ست وخمسون آية

Müddessir Suresi Mekkîdir ve elli altı ayettir.

14968. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

14969. Metin

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ (١)

{ يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ } “Ey örtüsüne bürünen!”

14970. Metin

روى جابر ان النبي ﷺ قال كنت على جبل حراء فنؤديت يا محمد إنك رسول الله

Câbir [radıyallâhu anh], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Hira Dağı'ndaydım; 'Ey Muhammed! Şüphesiz sen Allah'ın elçisisin' diye bana seslenildi."

14971. Metin

فنظرت عن يمني ويساري فلم أر شيئاً فنظرت إلى فوقي فإذا هو قاعد على عرش بين السماء والأرض يعني الملك الذي ناداه فرعبت ورجعت إلى خديجة فقلت دثروني دثروني فدثرته خديجة فجاء جبريل وقرأ {يا أيها المدثر} أي المتلفف بثيابه من الدثار وهو كل ما كان من الثياب فوق الشعار الثوب الذي يلي الجسد وأصله المتدثر فأدغم

"Sağıma ve soluma baktım, hiçbir şey göremedim. Yukarıma baktım; bir de gördüm ki o (yani kendisine seslenen melek), gökle yer arasında bir taht üzerinde oturmaktadır. Bunun üzerine korkuya kapıldım ve Hatice'nin yanına dönüp 'Beni örtün, beni örtün!' dedim. Hatice de onun üzerini örttü. Ardından Cebrail gelip { يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ } “Ey örtüsüne bürünen!” [ayetini] okudu." Yani elbiselerine bürünen [demektir]. Bu kelime, şiârın (bedene doğrudan temas eden iç giysinin) üstüne giyilen her türlü giysi anlamına gelen *disâr* (دثار) kökünden gelir. Aslı *el-mutedessir* (المتدثر) olup [tâ harfi dâl harfine] idgam edilmiştir.

14972. Metin

قُمْ فَأَنْذِرْ (٢)

{ قُمْ فَأَنْذِرْ } “Kalk ve uyar!”

14973. Metin

{قم} من مضجعك أو قيام عزم وتصميم {فَأَنذِرْ} فحذر قومك من عذاب الله إن لم يؤمنوا أو فافعل الإنذار من غير تخصيص له بأحد وقيل سمع من قريش كما كرهه فاغتم فتغطى بثوبه مفكراً كما يفعل المغموم فقيل له يا أيها الصارف أذى الكفار عن نفسك بالدثار قم فاشتغل بالأنذار وإن آذاك الفجار

{ قُمْ } Yatağından kalk veya azim ve kararlılıkla ayağa kalk. { فَأَنذِرْ } İman etmedikleri takdirde kavmini Allah'ın azabıyla uyar; yahut bir kimseye tahsis etmeksizin uyarma vazifesini yerine getir. Kureyş'ten hoşlanmadığı şeyler duyup kederlendiği, bunun üzerine kederli bir kimsenin yaptığı gibi düşünceli bir şekilde elbisesine büründüğü; ardından kendisine: "Ey kâfirlerin eziyetini üzerinden örtüyle savmaya çalışan! Kalk ve günahkârlar sana eziyet etse de uyarma vazifesiyle meşgul ol!" denildiği de söylenmiştir.

14974. Metin

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ (٣)

{ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ } “Rabbini yücelt!”

14975. Metin

{وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ} واختص ربك بالتكبير وهو التعظيم أي لا يكبر في عينك غيره وقل عندما يعروك من غير الله أكبر ورُوي أنه لما نزل قال رسول الله ﷺ الله أكبر فكبرت خديجة وفرحت وأيقنت أنه الوحي وقد يحمل على تكبير الصلاة ودخلت الفاء بمعنى الشرط كأنه قيل وما كان فلا تدع تكبيره

{ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ } Yalnızca Rabbini tekbire (yüceltmeye) tahsis et; yani senin gözünde O'ndan başkası büyük olmasın ve başkalarından başına bir sıkıntı geldiğinde "Allahu ekber" (Allah en büyüktür) de. Bu ayet indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in "Allahu ekber" dediği, Hatice'nin de tekbir getirip sevindiği ve bunun vahiy olduğuna kesin olarak kanaat getirdiği rivayet edilmiştir. Namaz tekbiri manasına da hamledilebilir. [Fiilin başına] Fâ (ف) harfi şart anlamında dahil olmuştur; sanki "Ne olursa olsun O'nu tekbir etmeyi bırakma" denilmiş gibidir.

14976. Metin

وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ (٤)

{ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ } “Elbiseni temizle!”

14977. Metin

{وثيابك فطهر} بالماء عن النجاسة لأن الصلاة لا تصح إلا بها وهي الأولى في غيره مصلاة أو فقصر مخالفة للعرب في تطويلهم الثياب وجرّهم الذيول إذ لا يؤمن معه إصابة النجاسة أو طهر نفسك مما يستقذر من الأفعال يقال فلان طاهر الثياب إذا وصفوه بالنقاء من المعايب وفلان دنس الثياب للغادر ولأن من طهر باطنه يطهر ظاهره ظاهر

{ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ } [Elbiseni] su ile pislikten arındır; zira namaz ancak onunla (temiz elbiseyle) sahih olur ve başkalarının giysisine nispetle namaz kılınan elbisenin [temizliği] daha önceliklidir. Yahut Arapların elbiselerini uzatıp eteklerini yerde sürümelerine muhalefet ederek [elbiseni] kısalt; çünkü bu durumda necasete maruz kalmaktan emin olunamaz. Veyahut nefsini çirkin görülen fiillerden arındır. Nitekim bir kimse kusurlardan uzak olmakla nitelendiğinde "Falanca temiz elbiselidir", hainlik eden kimse için de "Falanca kirli elbiselidir" denir. Zira batınını temizleyen kimsenin zahiri de açıkça temizlenir.

14978. Metin

وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ (٥)

{ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ } “Pislikten/azaptan kaçın!”

14979. Metin

{والرجز} بضم الراء يعقوب وسهل وحفص وغيرهم بالكسر العذاب والمراد ما يؤدي إليه {فاهجر} أي اثبت عل هجره لأنه كان بريئاً منه

{ وَالرُّجْزَ } Ya'kûb, Sehl ve Hafs râ harfinin ötresiyle (رُجْز), diğerleri ise esresiyle (رِجْز) okumuşlardır; bu azap demektir, kastedilen ise ona yol açan şeylerdir. { فَاهْجُرْ } Yani onu terk etmekte sebat et; çünkü o zaten bundan uzaktı.

14980. Metin

وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ (٦)

{ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ } “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma!”

14981. Metin

{وَلاَ تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ} بالرفع وهو منصوب المحل على الحال أي لا تعط مستكثراً رائياً لما تعطيه كثيراً أو طالباً أكثر مما أعطيت فإنك مأمور بأجلّ الأخلاق وأشرف الآداب وهو من منّ عليه إذا أنعم عليه وقرأ الحسن تَسْتَكْثِرُ بالسكون جواباً للنهي

{ وَلاَ تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ } [Fiil] merfû olarak okunmuştur ve hâl konumunda olduğu için mahallen mansubdur; yani verdiğini çok görerek veya verdiğinden daha fazlasını isteyerek verme. Zira sen en yüce ahlak ve en şerefli edeplerle emrolundun. Bu ifade, birine nimet verdiğinde söylenen *menne aleyhi* (مَنَّ عَلَيْهِ) tabirindendir. Hasan [el-Basrî], *testeksir* (تَسْتَكْثِرْ) kelimesini nehyin cevabı olarak sükûn ile okumuştur.

14982. Metin

وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ (٧)

{ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ } “Ve Rabbin için sabret!”

14983. Metin

{وَلِرَبِّكَ فاصبر} ولوجه الله فاستعمل الصبر على أوامره ونواهيه وكل مصبور عليه ومصبور عنه

{ وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ } Allah rızası için O'nun emirlerine, yasaklarına, katlanılması gereken ve uzak durulması gereken her şeye karşı sabrı kuşan.

14984. Metin

فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ (٨)

{ فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ } “Sûra üflendiği zaman,”

14985. Metin

{فَإِذَا نُقِرَ فِى الناقور} نفخ في الصور وهي النفخة الأولى وقيل الثانية

{ فَإِذَا نُقِرَ فِى النَّاقُورِ } Sûra üflendiği zaman. Bu birinci üflemedir, ikinci üfleme olduğu da söylenmiştir.

14986. Metin

فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ (٩)

{ فَذَلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ } “İşte o gün, pek zorlu bir gündür;”

14987. Metin

{فذلك} إشارة إلى وقت النقر وهو مبتدأ {يَوْمَئِذٍ} مرفوع المحل بدل من ذلك {يَوْمٌ عَسِيرٌ} خبر كأنه قيل فيوم النقر يوم عسير والفاء في

{ فَذَلِكَ } Üfleme vaktine işarettir ve mübtedadır (öznedir). { يَوْمَئِذٍ } Mahallen merfû olup *zâlike*den bedeldir. { يَوْمٌ عَسِيرٌ } İse haberdir (yüklemdir); sanki "Üfleme günü zorlu bir gündür" denilmiş gibidir. [Ayetlerdeki] fâ (ف) harfi ise...

14988. Metin

فَإِذَا للتسبيب وفي فَذَلِكَ للجزاء كأنه قيل اصبر على أذاهم فبين أيديهم يوم عسير يلقون فيه عاقبة أذاهم وتلقى عاقبة صبرك عليه والعامل في فَإِذَا ما دل عليها الجزاء أي فإذا نقر في الناقور عسر الامر

{ فَإِذَا } lafzında sebebiyet, { فَذَلِكَ } lafzında ise ceza (karşılık) bildirir. Sanki şöyle denilmiştir: "Onların eziyetlerine sabret; zira önlerinde öyle zorlu bir gün vardır ki onda eziyetlerinin cezasını çekecekler, sen de sabrının mükâfatını göreceksin." { فَإِذَا } lafzındaki amil (etki eden unsur), cezanın delalet ettiği manadır; yani "Sûra üflendiği zaman iş zorlaşır."

14989. Metin

عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ (١٠)

{ عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ } “Kâfirlere hiç de kolay olmayan [bir gündür].”

14990. Metin

{عَلَى الكافرين غَيْرُ يَسِيرٍ} وأكد بقوله غَيْرُ يَسِيرٍ ليؤذن بأنه يسير على المؤمنين أو عسير لا يرجى أن يرجع يسيراً كما يرجى تيسير العسير من أمور الدنيا

{ عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ } Müminlere kolay olduğunu bildirmek veya dünya işlerindeki zorlukların kolaylaşması umulduğu gibi kolaylaşması umulmayan bir zorluk olduğunu ifade etmek için { غَيْرُ يَسِيرٍ } (hiç de kolay olmayan) sözüyle pekiştirilmiştir.

14991. Metin

ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا (١١)

{ ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا } “Beni, tek başına yarattığım o kimseyle baş başa bırak!”

14992. Metin

{ذرني ومن خلقت} أي كله إلى عيني الوليد بن المغيرة وكان يلقب في قومه بالوحيد ومن خلقت معطوف أو مفعول معه {وَحِيداً} حال من الياء في ذرني أي اترني وحدي معه فإني أكفيك أمره أو من التاء في خلقت أي خلقته وحدي لم يشركني في خلقه

{ ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ } Yani onu Bana bırak; [burada kastedilen] Velîd b. Mugîre'dir ve kavmi arasında "el-Vahîd" (tek/eşsiz) lakabıyla anılırdı. *Ve men halaktu* ifadesi matuf (bağlanan) veya mefulün meahdır (birliktelik mefulüdür). { وَحِيدًا } İse *zernî*deki yâ zamirinden hâldir; yani "Onunla beni baş başa/tek bırak, zira onun hakkından gelmeye Ben sana yeterim" demektir; yahut *halaktu*daki tâ zamirinden [hâldir], yani "Onu tek başıma yarattım, yaratılışında Bana hiç kimse ortak olmadı"...

14993. Metin

أحدا ومن الهاء المحذوفة أو من أي خلقته منفرداً بلا أهل ولا مال ثم أنعمت عليه

...hiç kimse [ortak olmadı] manasındadır; yahut hazfedilen he zamirinden veya [men kelimesinden hâldir]; yani "Onu ailesiz ve malsız yapayalnız yarattım, sonra da ona nimetler bahşettim" demektir.

14994. Metin

وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًا (١٢)

{ وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًا } “Kendisine bolca mal verdim,”

14995. Metin

{وَجَعَلْتُ لَهُ مَالاً مَّمْدُوداً} مبسوطاً كثيراً أو ممدوداً بالنماء وكان له الزرع والضرع والتجارة وعن مجاهد كان له مائة ألف دينار وعنه أن له أرضاً بالطائف لا ينقطع ثمرها

{ وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًا } Yayılmış çok mal veya sürekli artan bir zenginlik verdim. Onun ekinleri, sağmal hayvanları ve ticareti vardı. Mücâhid'den yüz bin dinarı olduğu; yine ondan, Tâif'te meyvesi hiç kesilmeyen bir arazisi olduğu rivayet edilmiştir.

14996. Metin

وَبَنِينَ شُهُودًا (١٣)

{ وَبَنِينَ شُهُودًا } “Ve yanında bulunan oğullar [verdim],”

14997. Metin

{وَبَنِينَ شُهُوداً} حضوراً معه بمكة لغناهم عن السفر وكانوا عشرة أسلم منهم خالد وهشام وعمارة

{ وَبَنِينَ شُهُودًا } Yolculuğa ihtiyaç duymayacak kadar zengin oldukları için Mekke'de onun yanında hazır bulunan [oğullar verdim]. On kişiydiler; bunlardan Hâlid, Hişâm ve Umâre müslüman olmuştur.

14998. Metin

وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا (١٤)

{ وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا } “Ve önüne [imkânları] serdikçe serdim.”

14999. Metin

{وَمَهَّدتُّ لَهُ تَمْهِيداً} وبسطت له الجاه والرياسة فأتممت عليه نعمتي الجاه والمال واجتماعهما هو الكمال عند أهل الدنيا

{ وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا } Ona itibar ve riyaset (liderlik) bahşettim; böylece ona hem itibar hem de mal nimetini tastamam verdim ki bu ikisinin bir arada bulunması dünya ehli nezdinde yetkinliktir.

15000. Metin

ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ (١٥)

{ ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ } “Sonra da daha da artırmamı umar!”

15001. Metin

{ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ} استبعاد واستنكار لطمعه وحرصه فيرجو أن أزيد في ماله وولده من غير شكر. وقال الحسن أن أزيد أن أدخله الجنة فأوتيه مالاً وولداً كما قال لأوتين مالا وولدا

{ ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ } Bu ifade onun tamahını ve hırsını yadırgama ve kınama bildirir; zira şükretmeksizin malını ve evladını artırmamı ummaktadır. Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: [Artırmamdan kasıt], { لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا } “Bana elbette mal ve evlat verilecektir” dediği gibi, onu cennete koyup orada kendisine mal ve evlat vermemdir.

15002. Metin

كَلَّا إِنَّهُ كَانَ لِآيَاتِنَا عَنِيدًا (١٦)

{ كَلَّا إِنَّهُ كَانَ لِآيَاتِنَا عَنِيدًا } “Hayır, asla! Çünkü o, ayetlerimize karşı pek inatçı idi.”

15003. Metin

{كلا} ردع له وقطع لرجائه أي لا يجمع له بعد اليوم بين الكفر والمزيد من النعم فلم يزل بعد نزول الآية في نقصان من المال والجاه حتى هلك {إِنَّهُ كان لآياتنا عنيدا} معاندا جاحدا وهو تعليل الردع على وجه الاستئناف كان قائلا قال لما لا يزال فقيل إنه جحد آيات المنعم وكفر بذلك نعمته والمكافر لا يستحق المزيد

{ كَلَّا } Onu meneden ve umudunu kesen bir ifadedir; yani bugünden sonra onun için küfür ile nimet artışı bir arada olmayacaktır. Nitekim bu ayet indikten sonra helak oluncaya kadar malı ve itibarı sürekli eksildi. { إِنَّهُ كَانَ لِآيَاتِنَا عَنِيدًا } İnatçı ve inkârcı idi. Bu cümle, menedişin gerekçesini bildiren yeni bir başlangıçtır (isti'nâftır); sanki biri "Neden nimetleri eksilip duracak?" diye sormuş da "Çünkü o, nimet verenin ayetlerini inkâr etti ve bununla O'nun nimetine nankörlük etti; nankörlük eden ise artışı hak etmez" denilmiştir.

15004. Metin

سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا (١٧)

{ سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا } “Onu sarp bir yokuşa sardıracağım.”

15005. Metin

{سَأُرْهِقُهُ} سأغشيه {صَعُوداً} عقبة شاقة المصعد وفي الحديث الصعود جبل من نار يصعد فيه سبعين خريفا ثم يهوى فيه كذلك أبدا

{ سَأُرْهِقُهُ } Onu uğratacağım, { صَعُودًا } tırmanması son derece meşakkatli sarp bir yokuşa. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Saûd, ateşten bir dağdır; [kişi] orada yetmiş yıl tırmanır, sonra ebediyen aynı şekilde oradan aşağı yuvarlanır."

15006. Metin

إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ (١٨)

{ إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ } “Çünkü o, düşündü ve ölçüp biçti.”

15007. Metin

{إِنَّهُ فَكَّرَ} تعليل للوعيد كأن الله تعالى عاجله بالفقر والذل بعد الغنى والعز لعناده ويعاقبه في الآخرة بأشد العذاب لبلوغه بالعناد غايته وتسميته القرآن سحراً يعني أنه فكر ماذا يقول في القرآن {وَقَدَّرَ} في نفسه ما يقوله وهيأه

{ إِنَّهُ فَكَّرَ } Bu, tehdidin gerekçesidir; sanki Allah Teâlâ inadı sebebiyle zenginlik ve izzetten sonra onu dünyada fakirlik ve zilletle cezalandırmış, ahirette de inadını son noktaya vardırması ve Kur'an'a büyü demesi sebebiyle onu en şiddetli azapla cezalandıracaktır. Yani o, Kur'an hakkında ne diyeceğini düşündü; { وَقَدَّرَ } söyleyeceği şeyi kendi içinde ölçüp biçti ve hazırladı.

15008. Metin

فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ (١٩)

{ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ } “Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti!”

15009. Metin

{فَقُتِلَ} لعن {كَيْفَ قَدَّرَ} تعجيب من تقديره

{ فَقُتِلَ } Lânetlendi. { كَيْفَ قَدَّرَ } Onun ölçüp biçmesindeki [çirkinliğe] hayret ifadesidir.

15010. Metin

ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ (٢٠)

{ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ } “Sonra tekrar kahrolası, nasıl da ölçüp biçti!”

15011. Metin

{ثم قتل كيف قدر} كرر للتأكيد وثم يشعر بأن الدعاء الثاني أبلغ من الأول

{ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ } Pekiştirme amacıyla tekrarlanmıştır; *sümme* (ثم) ise ikinci bedduanın birincisinden daha şiddetli olduğunu hissettirir.

15012. Metin

ثُمَّ نَظَرَ (٢١)

{ ثُمَّ نَظَرَ } “Sonra baktı.”

15013. Metin

{ثُمَّ نَظَرَ} في وجوه الناس أو فيما قدر

{ ثُمَّ نَظَرَ } İnsanların yüzlerine veya ölçüp biçtiği şeye [baktı].

15014. Metin

ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ (٢٢)

{ ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ } “Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı.”

15015. Metin

{ثُمَّ عَبَسَ} قطب وجهه {وَبَسَرَ} زاد في النقيض والكلوح

{ ثُمَّ عَبَسَ } Yüzünü ekşitti, { وَبَسَرَ } yüzünü buruşturup kaşlarını çatmayı daha da artırdı.

15016. Metin

ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ (٢٣)

{ ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ } “Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı.”

15017. Metin

{ثُمَّ أَدْبَرَ} عن الحق {واستكبر} عنه أو عن مقامه وفي مقاله ثُمَّ نَظَرَ عطف على فَكَّرَ وَقَدَّرَ والدعاء اعتراض بينهما وايراد ثم المعطوفات لبيان أن بين الأفعال المعطوفة تراخيا

{ ثُمَّ أَدْبَرَ } Hakka sırt çevirdi, { وَاسْتَكْبَرَ } ona veya kendi makamına ve sözüne karşı büyüklük tasladı. { ثُمَّ نَظَرَ } ifadesi, { فَكَّرَ وَقَدَّرَ } üzerine matuftur; beddua ise bu ikisi arasında bir itiraz [cümlesi]dir. Matufların *sümme* (ثم) ile getirilmesi, atfedilen fiiller arasında bir gecikme ve mühlet (terâhî) bulunduğunu beyan etmek içindir.

15018. Metin

فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ (٢٤)

{ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ } “Ve dedi ki: ‘Bu, ancak [geçmişten] aktarılan bir büyüdür.’”

15019. Metin

{فَقَالَ إِنْ هذا} ما هذا {إِلاَّ سِحْرٌ يؤثر} يروى عن السحرى رُوي أن الوليد قال لبني مخزوم والله لقد سمعت من محمد آنفاً كلاماً ما هو من كلام الإنس ولا من كلام الجن إن له لحلاوة وإن عليه لطلاوة وإن أعلاه لمثمر وإن أسفله لمغدق وإنه يعلوا ولا يعلى فقالت قريش صبأ والله الوليد فقال أبو جهل وهو ابن أخيه أنا أكفيكموه فقعد إليه حزيناً وكلمه بما أحماه فقام الوليد فأتاهم فقال تزعمون أن محمداً مجنون فهل رأيتموه يخنق وتقولون إنه كاهن فهل رأيتموه قط يتكهن وتزعمون أنه شاعر فهل رأيتموه يتعاطى شعرا قط وتزعمون أنه كذب فهل جربتم عليه شيئاً من الكذب فقالوا في كل ذلك اللهم لا ثم قالوا فما هو ففكر فقال ما هو إلا ساحر أما رأيتموه يفرق بين الرجل وأهله وولده ومواليه وما الذي يقوله إلا سحر يؤثر عن مسيلمة وأهل بابل فارتج النادي فرحاً وتفرقوا متعجبين منه وذكر الفاء دليل على

{ فَقَالَ إِنْ هَذَا } Bu değildir, { إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ } büyücülerden rivayet edilen bir büyüden başkası. Rivayet edildiğine göre Velîd, Mahzûmoğulları'na şöyle demiştir: "Vallahi az önce Muhammed'den öyle bir söz işittim ki o ne insan sözüdür ne de cin sözüdür. Şüphesiz onun bir tatlılığı, üzerinde bir parlaklığı vardır. Üstü bol meyveli, altı ise gür ve bereketlidir. Muhakkak o üstün gelir, ona asla üstün gelinemez." Bunun üzerine Kureyş, "Vallahi Velîd dininden döndü (sâbiî oldu)" dedi. Kardeşinin oğlu olan Ebû Cehil, "Ben onun hakkından gelirim" dedi, üzgün bir halde yanına oturdu ve onu öfkelendirecek sözler söyledi. Velîd kalkıp onların yanına geldi ve şöyle dedi: "Muhammed'in mecnun olduğunu iddia ediyorsunuz; onun hiç boğulur gibi delirdiğini gördünüz mü? Onun bir kâhin olduğunu söylüyorsunuz; onun hiç kehânette bulunduğunu gördünüz mü? Onun bir şair olduğunu iddia ediyorsunuz; onun hiç şiir söylediğini gördünüz mü? Onun bir yalancı olduğunu iddia ediyorsunuz; onda hiç yalana dair bir şey tecrübe ettiniz mi?" Bütün bunlara karşı, "Allah adına yemin olsun ki hayır" dediler. Sonra, "Peki o nedir?" dediler. Velîd düşündü ve şöyle dedi: "O ancak bir büyücüdür. Görmüyor musunuz, kişi ile ailesinin, çocuğunun ve mevlâlarının (yakınlarının) arasını ayırıyor. Söylediği şey de Müseylime ve Babil halkından nakledilen bir büyüden başka bir şey değildir." Bunun üzerine meclis sevinçle çalkalandı ve ona hayret ederek dağıldılar. Ayetteki *fâ* (ف) harfinin zikredilmesi,

15020. Metin

أن هذه الكلمة لما خطرت بباله نطق بها من غير تلبث

bu söz aklına gelir gelmez hiç duraksamadan onu telaffuz ettiğine delildir.

15021. Metin

إِنْ هَذَا

{ إِنْ هَذَا } “Bu değildir,”

15022. Metin

إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ (٢٥)

{ إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ } “ancak insan sözüdür.”

15023. Metin

{إن هذا إلا قول البشر} ولم يدكر العاطف بين هاتين الجملتين لأن الثانية جرت مجرى التوكيد للأولى

{ إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ } Bu iki cümle arasında atıf edatı zikredilmemiştir; çünkü ikinci cümle, birinci cümle için bir tekit makamında cereyan etmiştir.

15024. Metin

سَأُصْلِيهِ سَقَرَ (٢٦)

{ سَأُصْلِيهِ سَقَرَ } “Ben onu Sekar'a (cehenneme) sokacağım.”

15025. Metin

{سأصليه} سأدخله بدل من سأرهقه سعودا {سقر} علم لجنهم ولم ينصرف للتعريف والتأنيث

{ سَأُصْلِيهِ } Onu sokacağım [demektir ve] { سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا } “Onu sarp bir yokuşa sardıracağım” ifadesinden bedeldir. { سَقَرَ } Cehennem için özel bir isimdir (âlemdir); belirlilik (ta'rif) ve dişillik (te'nîs) sebebiyle gayrimunsarıftır.

15026. Metin

وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ (٢٧)

{ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ } “Sekar'ın ne olduğunu sen ne bileceksin?”

15027. Metin

{وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ} تهويل لشأنها

{ وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ } Onun durumunun dehşetini bildirmek (tehvîl) içindir.

15028. Metin

لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ (٢٨)

{ لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ } “O ne geriye bir şey bırakır ne de terk eder.”

15029. Metin

{لاَ تُبْقِى} أي هي لا تبقى لحماً {وَلاَ تذر} عظما أو تبقى شيئاً يبقى فيها إلا أهلكته ولا تذره ها لكابل يعود كما كان

{ لَا تُبْقِي } Yani o et bırakmaz, { وَلَا تَذَرُ } kemik [bırakmaz]. Veya içine giren hiçbir şeyi helak etmeksizin bırakmaz ve helak olmuş bir halde de bırakmaz, bilakis [kişi] eski haline döner.

15030. Metin

لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ (٢٩)

{ لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ } “İnsanın derisini kavurandır.”

15031. Metin

{لَوَّاحَةٌ} خبر مبتدأ محذوف أي هي لواحة {للبشر} جمع بشرة وهي ظاهر الجلدي أي مسوّدة للجلود ومحرقة لها

{ لَوَّاحَةٌ } Mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani o kavurandır. { لِلْبَشَرِ } Derinin dış yüzeyi anlamına gelen *beşere* (بشرة) kelimesinin çoğuludur; yani derileri karartan ve onları yakandır.

15032. Metin

عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ (٣٠)

{ عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ } “Üzerinde on dokuz [görevli] vardır.”

15033. Metin

{عَلَيْهَا} على سقر {تِسْعَةَ عَشَرَ} أي يلي أمرها تسعة عشر ملكاً عند الجمهور وقيل صنفاً من الملائكة وقيل صفاً وقيل نقيباً

{ عَلَيْهَا } Sekar'ın üzerinde, { تِسْعَةَ عَشَرَ } yani cumhura göre onun işlerini yürüten on dokuz melek vardır. Meleklerden on dokuz sınıf olduğu, on dokuz saf olduğu veya on dokuz temsilci/başkan (nakîb) olduğu da söylenmiştir.

15034. Metin

وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلَّا مَلَائِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ (٣١)

{ وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلَّا مَلَائِكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ } “Biz, cehennemin bekçilerini sadece melekler kıldık. Onların sayısını da inkâr edenler için bir imtihandan başka bir şey yapmadık ki kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsin, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesin; kalplerinde hastalık bulunanlar ile kâfirler de ‘Allah bu misalle neyi murat etti?’ desinler. İşte böylece Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Rabbinin ordularını Kendisinden başkası bilmez. O, insan için bir öğütten başka bir şey değildir.”

15035. Metin

{وَمَا جَعَلْنَا أصحاب النار} أي خزنتها {إِلاَّ ملائكة} لأنهم خلاف جنس المعذبين فلا تأخذهم الرأفة والرقة لأنهم أشد الخق بأساً فللواحد منهم قوة الثقلين {وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ} تسعة عشر {إِلاَّ فِتْنَةً} أي ابتلاء واختيارا {لِلَّذِينَ كَفَرُواْ} حتى قال أبو جهل لما نزلت وكان شديد البطش أنا أكفيكم سبعة عشر فاكفوني أنتم اثنين فنزلت وَمَا جَعَلْنَا أصحاب النار إِلاَّ ملائكة أي وما جعلناهم رجالاً من جنسكم يطاقون وقالوا في تخصيص الخزنة بهذا العدد مع أنه لا يطلب في الأعداد العلل أن ستة منهم يقودون الكفرة إلى النار وستة يسوقونهم وستة يضربونهم بمقامع الحديد والآخر خازن جهنم وهومالك وهو الأكبر وقيل في سقر تسعة عشر دركاً وقد سلط على كل درك ملك وقيل يعذب فيها بتسعة عشر لوناً من العذاب وعلى كل لون ملك موكل وقيل إن جهنم تحفظ بما تحفظ

{ وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ } Yani cehennemin bekçilerini kılmadık, { إِلَّا مَلَائِكَةً } sadece melekler kıldık; çünkü onlar azap edilenlerin cinsinden farklıdırlar, dolayısıyla onlara karşı bir şefkat ve merhamet duymazlar. Zira onlar yaratılmışların en çetin gücüne sahiptirler; onlardan bir tanesinde insanların ve cinlerin (sekaleyn) toplam gücü vardır. { وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ } Onların sayısını on dokuz kılmadık, { إِلَّا فِتْنَةً } sadece bir imtihan ve sınama kıldık, { لِلَّذِينَ كَفَرُوا } inkâr edenler için. Öyle ki bu ayet indiğinde, son derece zorba olan Ebû Cehil şöyle demiştir: "Ben onların on yedisine tek başıma yeterim, siz de ikisinin hakkından gelin!" Bunun üzerine { وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلَّا مَلَائِكَةً } ayeti indi; yani "Biz onları sizin cinsinizden, baş edebileceğiniz adamlar kılmadık" demektir. Sayılarda illet aranmayacak olmasına rağmen bekçilerin bu sayıya tahsis edilmesi hakkında şöyle demişlerdir: Onlardan altısı kâfirleri ateşe sevk eder, altısı onları sürer, altısı da onlara demir topuzlarla vurur; diğeri ise cehennemin baş bekçisidir ki o Mâlik'tir ve onların en büyüğüdür. Sekar'da on dokuz tabaka (derek) bulunduğu ve her tabakaya bir melek görevlendirildiği de söylenmiştir. Orada on dokuz çeşit azap ile azap olunacağı ve her azap çeşidi için bir meleğin görevli olduğu da söylenmiştir. Yine, cehennemin de yeryüzünün korunduğu dağlar gibi şeylerle korunduğu, bunların da on dokuz olduğu, aslında yüz doksan olup diğerlerinin bunlardan dallandığı söylenmiştir. { لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ } “Kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsin diye”; çünkü onların sayısı her iki kitapta (Tevrat ve İncil'de) da on dokuzdur. Dolayısıyla Kur'an'da da bunun aynısını işittiklerinde, onun Allah katından indirilmiş olduğuna kesin olarak inanırlar.

15036. Metin

به الأرض من الجبال وهي تسعة عشر وكان أصلها مائة وتسعين إلا أن غيرها يشعب عنها {لِيَسْتَيْقِنَ الذين أُوتُواْ الكتاب} لأن عدتهم تسعة عشر في الكتابين فإذا سمعوا بمثلها في القرآن أيقنوا أنه منزل من الله {ويزداد الذين آمنوا} بمحمد وهو عطف على لِيَسْتَيْقِنَ {إيمانا} لتصديقهم بذلك كما صدقوا سائر ما أنزل أو يزدادوا يقيناً لموافقة كتابهم كتاب أولئك {وَلاَ يَرْتَابَ الذين أُوتُواْ الكتاب والمؤمنون} هذا عطف أيضاً وفيه توكيد للاستيقان وزيادة الإيمان إذ الاستيقان وازدياد الإيمان دالان على انتفاء الارتياب ثم عطف على لِيَسْتَيْقِنَ أيضاً {وَلِيَقُولَ الذين في قلوبهم مرض} نفاق {والكافرون} والمشركون فإن قلت النفاق ظهر في المدينة والسورة مكية قلت معناه وليقول المنافقون الذين يظهرون في المستقبل بالمدينة بعد الهجرة والكافرون بمكة {مَاذَا أَرَادَ الله بهذا مَثَلاً} وهذا إخبار بما سيكون

{ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا } Muhammed'e iman edenlerin de [artsın diye]; bu, { لِيَسْتَيْقِنَ } üzerine matuftur, { إِيمَانًا } imanları [artsın diye]; zira indirilmiş diğer şeyleri tasdik ettikleri gibi bunu da tasdik ederler veya kendi kitaplarının onların kitabına uygun düşmesi sebebiyle yakînleri artar. { وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ } Bu da bir atıftır; bunda yakînin ve imanın artışının teyidi vardır, çünkü yakîn ve imanın artması şüphenin ortadan kalktığına delalet eder. Sonra yine { لِيَسْتَيْقِنَ } üzerine atfedilerek şöyle buyrulmuştur: { وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ } Nifak [bulunanlar], { وَالْكَافِرُونَ } ve müşrikler [desinler diye]. Eğer "Nifak Medine'de ortaya çıktı, bu sure ise Mekkîdir?" dersen, derim ki: Bunun anlamı, gelecekte hicretten sonra Medine'de ortaya çıkacak olan münafıklar ile Mekke'deki kâfirler desinler diyedir: { مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلًا } Bu, gayba dair diğer haberler gibi ileride vuku bulacak olanın haber verilmesidir;

15037. Metin

كسائر الاخبارت بالغيوب وذا لا يخالف كون السورة مكية وقيل المراد بالمرض الشك والارتياب لأن أهل مكة كن أكثرهم شاكين ومثلا تمييز لهذا أو حال منه كقوله هذه ناقة الله لكم آية ولما كان ذكر العدد في غاية الغرابة وأن مثله حقيق بأن تسير به الركبان سيرها بالأمثال سمي مثلاً والمعنى أي شيء أراد الله بهذا العدد العجيب وأي معنى أراد في أن جعل الملائكة تسعة عشر لا عشرين وغرضهم إنكاره أصلاً وأنه ليس من عند الله وأنه لو كان من عند الله لما جاء بهذا العدد الناقص {كَذَلِكَ يُضِلُّ الله مَن يَشَاء} الكاف نصب وذلك إشارة إلى ما قبله من معنى الإضلال والهدى أي مثل لتصديقه ورؤية الحكمة في ذلك يضل الله من يشاء من عباده وهو الذي علم منه اختيار الضلال {وَيَهْدِى مَن يَشَاءُ} وهو الذي علم منه إختيار الاهداء وفيه دليل خلق الأفعال ووصف الله بالهداية

bu durum surenin Mekkî oluşuna aykırı değildir. Hastalıktan (maraz) maksadın şüphe ve tereddüt olduğu da söylenmiştir; çünkü Mekke ehlinin çoğu şüphe içindeydi. *Meselen* (مَثَلًا) kelimesi, *hazâ* (هَذَا) kelimesinin temyizi veya ondan hâldir; tıpkı { هَذِهِ نَاقَةُ اللَّهِ لَكُمْ آيَةً } sözünde olduğu gibi. Sayının zikredilmesi son derece garip karşılandığından ve böylesi bir durum kervanların darbımeselleri dilden dile dolaştırdığı gibi dolaştırılmaya layık görüldüğünden buna "mesel" denmiştir. Anlamı şudur: "Allah bu acayip sayı ile neyi kastetti ve melekleri yirmi değil de on dokuz kılmakla neyi murat etti?" Onların gayesi bunu kökten inkâr etmek, onun Allah katından olmadığını ve eğer Allah katından olsaydı bu noksan sayıyla gelmeyeceğini öne sürmektir. { كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ } *Kâf* (كَ) harfi nasb mahallindedir. *Zâlike* (ذَلِكَ) ise kendisinden önceki saptırma ve hidayet anlamına işarettir; yani bunu tasdik etmesi ve bundaki hikmeti görmesi gibi, Allah kullarından dilediğini saptırır ki bu da kendisinden sapıklığı seçtiği bilinen kimsedir. { وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ } Kendisinden hidayeti seçtiği bilinen kimseyi de doğru yola iletir. Bunda fiillerin yaratılmış olduğuna ve Allah'ın hidayet ve saptırma ile nitelenmesine delil vardır.

15038. Metin

والإضلال ولما قال أبو جهل لعنه الله أما لرب محمد أعوان إلا تسعة عشر نزل {وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ} لفرط كثرتها {إِلاَّ هُوَ} فلا يعز عليه تتميم الخزنة عشرين ولكن له في هذا العدد الخاص حكمة لا تعلمونها {وَمَا هِىَ} متصل بوصف سقر وهي ضميرها أي وما سقر وصفتها {إِلاَّ ذكرى لِلْبَشَرِ} أي تذكرة للبشر أو ضمير الآيات التي ذكرت فيها

Allah'ın lâneti üzerine olasıca Ebû Cehil: "Muhammed'in Rabbinin on dokuzdan başka yardımcısı yok mu?" deyince şu ayet indi: { وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ } Pek çok olmasından ötürü Rabbinin ordularını bilmez, { إِلَّا هُوَ } Kendisinden başkası. Dolayısıyla bekçileri yirmiye tamamlamak O'na güç gelmez; lâkin O'nun bu özel sayıda sizin bilmediğiniz bir hikmeti vardır. { وَمَا هِيَ } Sekar'ın vasfına bağlıdır ve zamir de ona aittir; yani Sekar ve onun niteliği değildir, { إِلَّا ذِكْرَى لِلْبَشَرِ } ancak insanlar için bir öğüttür; yahut zamir, içinde Sekar'ın zikredildiği ayetlere aittir.

15039. Metin

كَلَّا وَالْقَمَرِ (٣٢)

{ كَلَّا وَالْقَمَرِ } “Hayır, andolsun aya,”

15040. Metin

{كَلاَّ} إنكار بعد أن جعلها ذكرى أن تكون لهم ذكرى لأنهم لا يتذكرون {والقمر} اقسم به لعظم منافعه

{ كَلَّا } Sekar bir öğüt kılındıktan sonra, onların öğüt almamaları sebebiyle bunun onlar için bir öğüt oluşunu reddetmektir (inkârdır). { وَالْقَمَرِ } Faydalarının büyüklüğünden dolayı aya yemin etmiştir.

15041. Metin

وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ (٣٣)

{ وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ } “ve dönüp gittiği zaman geceye,”

15042. Metin

{والليل إِذْ أَدْبَرَ} نافع وحفص وحمزة ويعقوب وخلف وغيرهم أدبر ومعناهما ولى وذهب وقيل أدبر ولى ومضى ودبر جاء بعد النهار

{ وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ } Nâfi', Hafs, Hamza, Ya'kûb ve Halef bu şekilde okumuşlardır; diğerleri ise *idbâr* (إِدْبَارَ) şeklinde okumuştur. İkisinin anlamı da "arkasını dönüp gitti" demektir. *Edbere* (أدبر) ifadesinin "arkasını dönüp geçti", *debere* (دبر) ifadesinin ise "gündüzün ardından geldi" anlamına geldiği de söylenmiştir.

15043. Metin

وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ (٣٤)

{ وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ } “ve ağardığı zaman sabaha.”

15044. Metin

{والصبح إِذَا أَسْفَرَ} أضاء وجواب القسم

{ وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ } Aydınlandığı zaman. Kasemin cevabı ise şudur:

15045. Metin

إِنَّهَا لَإِحْدَى الْكُبَرِ (٣٥)

{ إِنَّهَا لَإِحْدَى الْكُبَرِ } “Şüphesiz o [cehennem], büyük [belâ]lardan biridir.”

15046. Metin

{إِنَّهَا} إن سقر {لإِحْدَى الكبر} هي جمع الكبرى أي لإحدى البلايا أو الدواهي الكبر ومعنى كونها إحداهن أنها من بينهن واحدة في العظم لا نظيرة لها كما تقول هو أحد الرجال وهي إحدى النساء

{ إِنَّهَا } Şüphesiz Sekar, { لَإِحْدَى الْكُبَرِ } *kübrâ* kelimesinin çoğuludur; yani en büyük belalardan veya felaketlerden biridir. Onun bunlardan biri olmasının anlamı, tıpkı senin "O erkeklerden biridir" veya "O kadınlardan biridir" demen gibi, büyüklükte onların arasında eşi benzeri olmayan tek bir bela olmasıdır.

15047. Metin

نَذِيرًا لِلْبَشَرِ (٣٦)

{ نَذِيرًا لِلْبَشَرِ } “İnsanlık için bir uyarıcıdır.”

15048. Metin

{نَذِيراً} تمييز من إِحْدَى أي إنها لإحدى الدواهي انذارا كقولك وهي إحدى النساء عفافاً وأبدل من {لّلْبَشَرِ}

{ نَذِيرًا } *İhdâ* (إِحْدَى) kelimesinden temyizdir; yani "O, uyarma bakımından felaketlerin en büyüklerinden biridir" demektir; tıpkı senin "O, iffet bakımından kadınların önde gelenidir" demen gibi. { لِلْبَشَرِ } ifadesinden bedel yapılmıştır:

15049. Metin

لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ (٣٧)

{ لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ } “İçinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimse için.”

15050. Metin

{لِمَن شَاء مّنكُمْ} بإعادة الجار {أَن يَتَقَدَّمَ} إلى الخير {أَوْ يَتَأَخَّرَ} عنه وعن الزجاج إلى ما أمرو عما نهى

{ لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ } Harf-i cerin tekrarıyla [bedel yapılmıştır]; { أَنْ يَتَقَدَّمَ } hayra doğru [öne geçmek], { أَوْ يَتَأَخَّرَ } ondan geri kalmak. Zeccâc'dan rivayetle: Emredilen şeye öne geçmek veya nehyedilen şeyden geri kalmak [isteyen kimse için].

15051. Metin

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (٣٨)

{ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ } “Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir.”

15052. Metin

{كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ} هي ليست بتأنيث رهين في قوله كل امرئ بما كسب رهين لتأنيث النفس لأنه لو قصدت الصفة لقيل رهين لأن فعيلاً بمعنى مفعول يستوي فيه المذكر والمؤنث وإنما هي اسم بمعنى الرهن كالشتيمة بمعنى الشتم كأنه قيل كل نفس بما كسبت رهن والمعنى كل نفس رهن بكسبها عند الله غير مفكوك

{ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ } Buradaki *rehîne* kelimesi, nefis kelimesinin müennes olması sebebiyle { كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ } ayetindeki *rehîn* kelimesinin müennesi değildir. Çünkü şayet sıfat kastedilseydi *rehîn* denilirdi; zira mef'ûl anlamındaki *fa'îl* vezninde müzekker ile müennes eşittir. Bilakis o, *şetîme* kelimesinin *şetm* (sövme) anlamına gelmesi gibi *rehin* (ipotek) anlamında bir isimdir; sanki "Her nefis kazandığı şeye karşılık bir rehindir" denilmiştir. Anlamı ise: Her nefis kazandığı şey karşılığında Allah katında rehindir, serbest bırakılmamıştır.

15053. Metin

إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ (٣٩)

{ إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ } “Ancak amel defteri sağdan verilenler (ashâb-ı yemîn) müstesna.”

15054. Metin

{إِلاَّ أصحاب اليمين} أي أطفال المسلمين لأنهم لا أعمال لهم يرهنون بها أو إلا المسلمين فإنهم فكوا رقابهم بالطاعة كما يخلص الراهن رهنه بأداء الحق

{ إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ } Yani Müslümanların çocuklarıdır; çünkü onların karşılığında rehin tutulacakları bir amelleri yoktur. Ya da Müslümanlardır; çünkü onlar, rehin veren kişinin borcunu ödeyerek rehnini kurtarması gibi, itaatle boyunlarını [rehin olmaktan] kurtarmışlardır.

15055. Metin

فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ (٤٠) عَنِ الْمُجْرِمِينَ (٤١)

{ فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ } “Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar,” { عَنِ الْمُجْرِمِينَ } “günahkârların durumunu.”

15056. Metin

{فِي جنات} أي

{ فِي جَنَّاتٍ } Yani

15057. Metin

هم في جنات لا يكننه وصفها {يَتَسَاءَلُونَ عَنِ المجرمين} يسأل بعضهم بعضاً عنهم أو يستاءلون غيرهم عنهم

onlar vasfedilemeyecek cennetlerdedirler. { يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ } Birbirlerine onları sorarlar veya başkalarına onları sorarlar.

15058. Metin

مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ (٤٢)

{ مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ } “‘Sizi Sekar'a (cehenneme) ne sürükledi?’ [diye sorarlar.]”

15059. Metin

{مَا سَلَكَكُمْ فِى سَقَرَ} أدخلكم فيها ولا يقال لا يطابق قوله مَا سَلَكَكُمْ وهو سؤال للمجرمين قوله يستاءلون عن المجرمين هو سؤال عنهم وإنما يطابق ذلك لو قيل يتساءلون المجرمين ما سلككم لأن مَا سَلَكَكُمْ ليس ببيان للتساؤل عنهم وإنما هو حكاية قول المسئولين عنهم لأن المسئولين يلقون إلى السائلين ما جرى بينهم وبين المجرمين فيقولون قلنالهم ما سلككم في سقر قالوا لم نك من المصلمين إلا أنه اختصر كما هو نهج القرآن وقيل عن زائدة

{ مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ } Sizi oraya ne soktu? Şöyle denilemez: "Günahkârlara doğrudan bir hitap olan { مَا سَلَكَكُمْ } sözü, onlar hakkında başkasına soru sormak anlamına gelen { يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ } sözüne uymaz; bunun uyumlu olması ancak 'günahkârlara sorarlar' denilseydi mümkün olurdu." Zira { مَا سَلَكَكُمْ } ifadesi, onlar hakkında soru sormanın bir beyanı değildir; aksine kendilerine soru sorulanların sözünün bir aktarımıdır. Çünkü kendilerine soru sorulanlar, günahkârlarla kendi aralarında geçenleri soranlara aktararak şöyle derler: "Onlara 'Sizi Sekar'a ne sürükledi?' dedik, onlar da 'Biz namaz kılanlardan değildik' dediler." Ancak Kur'an'ın üslubu gereği bu kısım hazfedilerek özetlenmiştir. *'An* (عن) harf-i cerinin zâid olduğu da söylenmiştir.

15060. Metin

قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ (٤٣)

{ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ } “Onlar derler ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik.’”

15061. Metin

{قالوا لم نك مِنَ المصلين} أي لم نعتقد فرضيتها

{ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ } Yani onun farz olduğuna inanmıyorduk.

15062. Metin

وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ (٤٤)

{ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ } “‘Yoksulu da doyurmuyorduk.’”

15063. Metin

{وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ المسكين} كما يطعم المسلمون

{ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ } Müslümanların doyurduğu gibi.

15064. Metin

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ (٤٥)

{ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ } “‘[Bâtıla] dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk.’”

15065. Metin

{وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الخائضين} الخوض الشروع في الباطل أي نقول الباطل والزور في آيات الله

{ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ } *Havd* (الخوض), bâtıla girişmektir; yani Allah'ın ayetleri hakkında bâtıl ve yalan söylüyorduk.

15066. Metin

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ (٤٦)

{ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ } “‘Ve ceza gününü yalanlıyorduk.’”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.