İsrâ Suresi

Fahreddin er-Râzî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

34974. Metin

مَكِّيَّةٌ، إِلَّا الْآيَاتِ: ٢٦ وَ ٣٢ وَ ٣٣ وَ ٥٧ وَمِنْ آيَةِ ٧٣ إِلَى غَايَةِ آيَةِ ٨٠ فَمَدَنِيَّةٌ وَآيَاتُهَا: ١١١، نَزَلَتْ بعد القصص بسم الله الرّحمن الرّحيم

26, 32, 33, 57. ayetler ile 73. ayetten 80. ayetin sonuna kadar olanlar hariç Mekkîdir; bunlar ise Medenîdir. Âyet sayısı 111'dir. Kasas sûresinden sonra inmiştir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

34975. Metin

[سورة الإسراء (١٧) : آية ١]

[İsrâ Suresi (17), Âyet 1]

34976. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

34977. Metin

سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١)

{ سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Harâm'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ'ya götüren [Allah'ın şânı yücedir, O noksan sıfatlardan] münezzehtir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (1)

34978. Metin

سورة بني إسرائيل عددها: مائة آية وعشر آيات عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهَا مَكِّيَّةٌ، غَيْرَ قَوْلِهِ: وَإِنْ كادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ [الْإِسْرَاءِ: ٧١] إِلَى قَوْلِهِ:

Benî İsrâîl Suresi; âyet sayısı yüz ondur. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre bu sûre, [İsrâ: 76] { وَإِنْ كادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْأَرْضِ } “Neredeyse seni o yurttan çıkarmak için tedirgin edeceklerdi” âyetinden şu âyete kadarki kısım müstesna, Mekkîdir:

34979. Metin

وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطاناً نَصِيراً [الْإِسْرَاءِ: ٨٠] فَإِنَّهَا مَدَنِيَّاتٌ، نَزَلَتْ حِينَ جَاءَ وَفْدُ ثَقِيفٍ.

{ وَاجْعَلْ لِي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطاناً نَصِيراً } “Bana katından yardımcı bir güç ver” [İsrâ: 80]. Çünkü bu âyetler Medenîdir, Sakîf heyeti geldiğinde inmiştir.

34980. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ.

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Harâm'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ'ya götüren [Allah'ın şânı yücedir, O noksan sıfatlardan] münezzehtir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

34981. Metin

فِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:

Bu âyette birtakım meseleler vardır:

34982. Metin

المسألة الْأُولَى: قَالَ النَّحْوِيُّونَ: (سُبْحَانَ) اسْمُ عَلَمٍ لِلتَّسْبِيحِ يُقَالُ: سَبَّحْتُ اللَّهَ تَسْبِيحًا وَسُبْحَانًا، فَالتَّسْبِيحُ هُوَ الْمَصْدَرُ، وَسُبْحَانَ اسْمُ عَلَمٍ لِلتَّسْبِيحِ كَقَوْلِكَ: كَفَّرْتُ الْيَمِينَ تَكْفِيرًا وَكُفْرَانًا وَتَفْسِيرُهُ تَنْزِيهُ اللَّهِ تَعَالَى مِنْ كُلِّ سُوءٍ. قَالَ صَاحِبُ «النَّظْمِ» : السَّبْحُ فِي اللُّغَةِ التَّبَاعُدُ، يَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ/ تَعَالَى: إِنَّ لَكَ فِي النَّهارِ سَبْحاً [الْمُزَّمِّلِ: ٧] أَيْ تَبَاعُدًا فَمَعْنَى: سَبِّحِ اللَّهَ تَعَالَى، أَيْ بَعِّدْهُ وَنَزِّهْهُ عَمَّا لَا يَنْبَغِي وَتَمَامُ الْمَبَاحِثِ الْعَقْلِيَّةِ فِي لَفْظِ التَّسْبِيحِ قَدْ ذَكَرْنَاهَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْحَدِيدِ، وَقَدْ جَاءَ فِي لَفْظِ التَّسْبِيحِ مَعَانٍ أُخْرَى: أَحَدُهَا: أَنَّ التَّسْبِيحَ

Birinci Mesele: Nahiv âlimleri şöyle demiştir: Sübhân (سُبْحَانَ) lafzı tesbih için alem isimdir (özel isimdir). Nitekim "Sebbahtullâhe tesbîhan ve sübhânen" denilir. Tesbîh masdardır, sübhân ise senin "Keffertü'l-yemîne tekfîran ve küfrânen" demen gibi tesbîh için alem isimdir. Tefsiri ise Yüce Allah'ı her türlü kötülükten tenzih etmektir. Nazm sahibi şöyle demiştir: Sebh (السَّبْحُ) kelimesi lügatte uzaklaşmak demektir. Yüce Allah'ın: { إِنَّ لَكَ فِي النَّهارِ سَبْحاً } “Şüphesiz gündüz senin için uzun bir meşguliyet (uzaklaşma) vardır” [Müzzemmil: 7] âyeti yani uzaklaşma buna delalet eder. Dolayısıyla "Sebbihillâh / Allah'ı tesbih et" ifadesinin anlamı: "O'nu layık olmayan her şeyden uzak ve münezzeh kıl" demektir. Tesbih lafzına dair aklî incelemelerin tamamını Hadîd Suresi'nin başında zikretmiştik. Tesbih lafzı için başka anlamlar da vârid olmuştur: Birincisi: Tesbihin

34983. Metin

يُذْكَرُ بِمَعْنَى الصَّلَاةِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلَوْلا أَنَّهُ كانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ [الصَّافَّاتِ: ١٤٣] أَيْ مِنَ الْمُصَلِّينَ، وَالسُّبْحَةُ الصَّلَاةُ النَّافِلَةُ، وَإِنَّمَا قِيلَ لِلْمُصَلِّي مُسَبِّحٌ، لِأَنَّهُ مُعَظِّمٌ لِلَّهِ بِالصَّلَاةِ وَمُنَزِّهٌ لَهُ عَمَّا لَا يَنْبَغِي. وَثَانِيهَا: وَرَدَ التَّسْبِيحُ بِمَعْنَى الِاسْتِثْنَاءِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: قالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ [الْقَلَمِ: ٢٨] أَيْ تَسْتَثْنُونَ وَتَأْوِيلُهُ أَيْضًا يَعُودُ إِلَى تَعْظِيمِ اللَّهِ تَعَالَى فِي الِاسْتِثْنَاءِ بِمَشِيئَتِهِ. وَثَالِثُهَا: جَاءَ

namaz anlamında zikredilmesidir. Nitekim Yüce Allah'ın: { فَلَوْلا أَنَّهُ كانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ } “Eğer o tesbih edenlerden olmasaydı” [Sâffât: 143] yani namaz kılanlardan olmasaydı âyeti bundandır. Sübha (السُّبْحَةُ) nafile namaz demektir. Namaz kılana ise sadece namazla Allah'ı yücelttiği ve O'nu layık olmayan şeylerden tenzih ettiği için müsebbih (tesbih eden) denilmiştir. İkincisi: Tesbih, Yüce Allah'ın: { قالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ لَوْلا تُسَبِّحُونَ } “Onların en mutedil olanı: 'Ben size [Allah'ı] tesbih etseniz ya dememiş miydim?' dedi” [Kalem: 28] âyetinde istisna anlamında vârid olmuştur; yani istisna etseydiniz (inşâallâh deseydiniz) demektir. Bunun tevili de yine O'nun dilemesiyle istisna yaparak Yüce Allah'ı yüceltmeye dayanır. Üçüncüsü: Şöyle gelmiştir

34984. Metin

فِي الْحَدِيثِ: «لَأَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا أَدْرَكَتْ مِنْ شَيْءٍ»

Hadiste: «O'nun vechinin sübuhâtı (nurları), [nazarının] ulaştığı her şeyi muhakkak yakardı» buyrulmuştur.

34985. Metin

قِيلَ مَعْنَاهُ نُورُ وَجْهِهِ، وَقِيلَ: سُبُحَاتُ وَجْهِهِ، نُورُ وَجْهِهِ الَّذِي إِذَا رَآهُ الرَّائِي قَالَ:

Bunun manasının O'nun vechinin nuru olduğu söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Vechinin sübuhâtı, gören kimsenin gördüğünde:

34986. Metin

سُبْحَانَ اللَّهِ، وَقَوْلُهُ: أَسْرى قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ: أَسْرَى وَسَرَى لُغَتَانِ: وَقَوْلُهُ: بِعَبْدِهِ أَجْمَعَ الْمُفَسِّرُونَ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مُحَمَّدٌ ﵊،

"Sübhânallâh" dediği vechinin nurudur. Âyetteki { أَسْرى } lafzına gelince, dil ehli şöyle demiştir: Esrâ (أَسْرَى) ve serâ (سَرَى) iki ayrı lügattir (aynı anlama gelir). { بِعَبْدِهِ } lafzında ise müfessirler kastedilenin Muhammed aleyhisselâm olduğu konusunda icmâ etmişlerdir.

34987. Metin

وَسَمِعْتُ الشَّيْخَ الْإِمَامَ الْوَالِدَ عُمَرَ بْنَ الْحُسَيْنِ ﵀ قَالَ: سَمِعْتُ الشَّيْخَ الْإِمَامَ أَبَا الْقَاسِمِ سُلَيْمَانَ الْأَنْصَارِيَّ قَالَ: لَمَّا وَصَلَ مُحَمَّدٌ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِ إِلَى الدَّرَجَاتِ الْعَالِيَةِ وَالْمَرَاتِبِ الرفيعة في العارج أَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى إِلَيْهِ: يَا مُحَمَّدُ بِمَ أشرفك؟ قال: «رَبِّ بِأَنْ تَنْسِبَنِي إِلَى نَفْسِكَ بِالْعُبُودِيَّةِ» فَأَنْزَلَ اللَّهُ فِيهِ: سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ

Şeyh İmam Pederim Ömer b. el-Hüseyin'in rahimehullâh şöyle dediğini işittim: Şeyh İmam Ebu'l-Kāsım Süleyman el-Ensârî'nin şöyle dediğini işittim: Muhammed -Allah'ın salâtı onun üzerine olsun- miraçta yüce derecelere ve yüksek mertebelere ulaştığında Yüce Allah ona: "Ey Muhammed! Seni ne ile şereflendireyim?" diye vahyetti. O da: «Rabbim! Beni kullukla Zâtına nispet etmenle» dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ onun hakkında: { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ } “Kulunu bir gece yürüten [Allah noksan sıfatlardan] münezzehtir” [âyetini] indirdi.

34988. Metin

وَقَوْلُهُ: لَيْلًا نُصِبَ عَلَى الظَّرْفِ.

Âyetteki { لَيْلًا } lafzı zarf olduğu için mansub kılınmıştır.

34989. Metin

فَإِنْ قِيلَ: الْإِسْرَاءُ لَا يَكُونُ إِلَّا بِاللَّيْلِ فَمَا مَعْنَى ذِكْرِ اللَّيْلِ؟

Eğer: "İsrâ (gece yürüyüşü) ancak geceleyin olur, o halde leylen (geceleyin) lafzının zikredilmesinin anlamı nedir?" denilirse,

34990. Metin

قُلْنَا: أَرَادَ بِقَوْلِهِ: لَيْلًا بِلَفْظِ التَّنْكِيرِ تَقْلِيلَ مُدَّةِ الْإِسْرَاءِ وَأَنَّهُ أَسْرَى بِهِ فِي بَعْضِ اللَّيْلِ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الشَّامِ مَسِيرَةَ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً، وَذَلِكَ أَنَّ التَّنْكِيرَ فِيهِ قَدْ دَلَّ عَلَى مَعْنَى الْبَعْضِيَّةِ، وَاخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ اللَّيْلِ قَالَ مُقَاتِلٌ: كَانَ ذَلِكَ اللَّيْلُ قَبْلَ الْهِجْرَةِ بِسَنَةٍ، وَنَقَلَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» عَنْ أَنَسٍ وَالْحَسَنِ أَنَّهُ كَانَ ذَلِكَ قَبْلَ الْبَعْثَةِ. وَقَوْلُهُ: مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ اخْتَلَفُوا فِي الْمَكَانِ الَّذِي أُسْرِيَ بِهِ مِنْهُ، فَقِيلَ هُوَ الْمَسْجِدُ الْحَرَامُ بِعَيْنِهِ وَهُوَ الَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ ظَاهِرُ لَفْظِ الْقُرْآنِ،

Biz deriz ki: { لَيْلًا } ifadesini tenvinli (nekre) olarak getirmekle isrâ süresinin azlığını ve onun Mekke'den kırk gecelik mesafedeki Şam'a gecenin bir cüz'ünde yürütüldüğünü kastetmiştir. Çünkü oradaki tenvin bir parçalık (bazılık) manasına delalet etmiştir. O gece hakkında ihtilaf etmişlerdir: Mukātil: "O gece hicretten bir yıl önceydi" demiştir. el-Keşşâf sahibi ise Enes ve el-Hasan'dan bunun peygamberlikten (bi'setten) önce olduğunu nakletmiştir. Âyetteki { مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } lafzına gelince, kendisinden yürütüldüğü mekân hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir görüşe göre orası bizzat Mescid-i Harâm'dır ki Kur'an lafzının zahirinin delalet ettiği de budur.

34991. Metin

وَرُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «بَيْنَا أَنَا فِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فِي الْحِجْرِ عِنْدَ الْبَيْتِ بَيْنَ النَّائِمِ وَالْيَقْظَانِ إِذْ أَتَانِي جِبْرِيلُ بِالْبُرَاقِ»

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Ben Mescid-i Harâm'da, Beytullah'ın yanındaki Hicr'de uyku ile uyanıklık arasında iken Cibrîl bana Burak'ı getirdi.»

34992. Metin

وَقِيلَ أُسْرِيَ بِهِ مِنْ دَارِ أُمِّ هَانِئِ بِنْتِ أَبِي طَالِبٍ. وَالْمُرَادُ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ بِالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الْحَرَمُ لِإِحَاطَتِهِ بِالْمَسْجِدِ وَالْتِبَاسِهِ بِهِ، وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ الْحَرَمُ كُلُّهُ مَسْجِدٌ، وَهَذَا قَوْلُ الْأَكْثَرِينَ وَقَوْلُهُ: إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى اتَّفَقُوا عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ بَيْتُ الْمَقْدِسِ وَسُمِّيَ بِالْأَقْصَى لِبُعْدِ الْمَسَافَةِ بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَقَوْلُهُ: الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ قِيلَ بِالثِّمَارِ وَالْأَزْهَارِ، وَقِيلَ بِسَبَبِ أَنَّهُ مَقَرُّ الْأَنْبِيَاءِ وَمَهْبِطُ الْمَلَائِكَةِ.

Bir görüşe göre ise Ebu Tâlib'in kızı Ümmü Hânî'nin evinden yürütülmüştür. Bu görüşe göre Mescid-i Harâm'dan murad, mescidi kuşatması ve onunla bitişik olması hasebiyle Harem bölgesidir. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre ise Harem'in tamamı mesciddir ve çoğunluğun kavli budur. Âyetteki: { إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } lafzına gelince, bundan muradın Beytü'l-Makdis olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Mescid-i Harâm ile arasındaki mesafenin uzaklığından ötürü el-Aksâ (en uzak) diye isimlendirilmiştir. Âyetteki: { الَّذِي بارَكْنا حَوْلَهُ } ifadesine gelince, meyveler ve çiçeklerle [bereketlendirildiği] söylenmiştir; peygamberlerin makamı ve meleklerin iniş yeri olması sebebiyle [olduğu da] söylenmiştir.

34993. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ كَلِمَةَ (إِلَى) لِانْتِهَاءِ الْغَايَةِ فَمَدْلُولُ قَوْلِهِ: إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى أَنَّهُ وَصَلَ إِلَى حَدِّ ذَلِكَ/ الْمَسْجِدِ فَأَمَّا أَنَّهُ دَخَلَ ذَلِكَ الْمَسْجِدَ أَمْ لَا فَلَيْسَ فِي اللَّفْظِ دَلَالَةٌ عَلَيْهِ، وَقَوْلُهُ: لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا يَعْنِي مَا رَأَى فِي تِلْكَ اللَّيْلَةِ مِنَ الْعَجَائِبِ وَالْآيَاتِ الَّتِي تَدُلُّ عَلَى قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى.

Bil ki (إِلَى) kelimesi gayenin (varış noktasının) sonu içindir. Dolayısıyla: { إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى } ifadesinin medlûlü, onun o mescidin sınırına vardığıdır. O mescide girip girmediğine gelince, lafızda buna dair bir delalet yoktur. Âyetteki: { لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا } ifadesi ise o gece Yüce Allah'ın kudretine delalet eden acâibliklerden ve âyetlerden gördüğü şeyleri kastetmektedir.

34994. Metin

فَإِنْ قَالُوا: قَوْلُهُ: لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى مَا أَرَاهُ إِلَّا بَعْضَ الْآيَاتِ، لِأَنَّ كَلِمَةَ (مِنْ) تُفِيدُ التَّبْعِيضَ، وَقَالَ فِي حَقِّ إِبْرَاهِيمَ: وَكَذلِكَ نُرِي إِبْراهِيمَ مَلَكُوتَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ [الْأَنْعَامِ: ٧٥] فَيَلْزَمُ أَنْ يَكُونَ مِعْرَاجُ إِبْرَاهِيمَ ﵇ أَفْضَلَ مِنْ مِعْرَاجِ مُحَمَّدٍ ﷺ.

Eğer: "O'nun { لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا } kavli, Yüce Allah'ın ona âyetlerin ancak bir kısmını gösterdiğine delalet eder; çünkü (مِنْ) kelimesi teb'îz (kısmîlik) ifade eder. İbrâhîm hakkında ise: { وَكَذلِكَ نُرِي إِبْراهِيمَ مَلَكُوتَ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Böylece İbrâhim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk” [En'âm: 75] buyurmuştur. Bu durumda İbrâhîm aleyhisselâm'ın miracının Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in miracından daha faziletli olması gerekir" derlerse,

34995. Metin

قلنا: الذي رآه إبراهيم ملكوت السموات وَالْأَرْضِ، وَالَّذِي رَآهُ مُحَمَّدٌ ﷺ بَعْضَ آيَاتِ اللَّهِ تَعَالَى، وَلَا شَكَّ أَنَّ آيَاتِ اللَّهِ أَفْضَلُ.

Biz deriz ki: İbrâhîm'in gördüğü, göklerin ve yerin melekûtudur; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in gördüğü ise Yüce Allah'ın bizzat bazı âyetleridir. Şüphe yok ki Allah'ın âyetleri daha üstündür.

34996. Metin

ثم قال: إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ أَيْ أَنَّ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ هُوَ السَّمِيعُ لِأَقْوَالِ مُحَمَّدٍ، الْبَصِيرُ بِأَفْعَالِهِ،

Sonra: { إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” buyurdu. Yani kulunu gece yürüten Zât, Muhammed'in sözlerini hakkıyla işiten, onun fiillerini hakkıyla görendir,

34997. Metin

الْعَالِمُ بِكَوْنِهَا مُهَذَّبَةً خَالِصَةً عَنْ شَوَائِبِ الرِّيَاءِ، مَقْرُونَةً بِالصِّدْقِ وَالصَّفَاءِ، فَلِهَذَا السَّبَبِ خَصَّهُ اللَّهُ تَعَالَى بِهَذِهِ الْكَرَامَاتِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ سَمِيعٌ لِمَا يَقُولُونَ لِلرَّسُولِ فِي هَذَا الْأَمْرِ، بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ فِي هَذِهِ الْوَاقِعَةِ.

onların riyâ şâibelerinden arınmış, ihlaslı, doğruluk ve samimiyetle iç içe olduğunu hakkıyla bilendir. İşte bu sebeple Yüce Allah onu bu ikramlara has kılmıştır. Şöyle de denilmiştir: Murâd, bu meselede Rasûl'e söylediklerini işiten, bu hadisede yaptıklarını hakkıyla görendir.

34998. Metin

المسألة الثَّانِيَةُ: اخْتُلِفَ فِي كَيْفِيَّةِ ذَلِكَ الْإِسْرَاءِ، فَالْأَكْثَرُونَ مِنْ طَوَائِفِ الْمُسْلِمِينَ اتَّفَقُوا عَلَى أَنَّهُ أُسْرِيَ بِجَسَدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَالْأَقَلُّونَ قَالُوا: إِنَّهُ مَا أُسْرِيَ إِلَّا بِرُوحِهِ حُكِيَ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ جَرِيرٍ الطَّبَرِيِّ فِي «تَفْسِيرِهِ» عَنْ حُذَيْفَةَ أَنَّهُ قَالَ ذَلِكَ رُؤْيَا. وَأَنَّهُ مَا فُقِدَ جَسَدُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، وَإِنَّمَا أُسْرِيَ بِرُوحِهِ، وَحُكِيَ هَذَا الْقَوْلُ أَيْضًا عَنْ عَائِشَةَ ﵂، وَعَنْ مُعَاوِيَةَ ﵁. وَاعْلَمْ أَنَّ الْكَلَامَ فِي هَذَا الْبَابِ يَقَعُ فِي مَقَامَيْنِ: أَحَدُهُمَا: في إثبات الجواز العقلي. والثاني: فِي الْوُقُوعِ.

İkinci Mesele: Bu isrânın keyfiyeti hususunda ihtilaf edilmiştir. Müslüman fırkaların çoğunluğu, onun Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in cesediyle gerçekleştiği hususunda ittifak etmiştir. Azınlık ise: "O yalnızca onun ruhuyla gerçekleşmiştir" demiştir. Muhammed b. Cerîr et-Taberî'den Tefsîr'inde Huzeyfe'den bunun bir rüya olduğu, Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in bedeninin kaybolmadığı, ancak ruhuyla yürütüldüğü rivayet edilmiştir. Bu görüş Âişe radıyallâhu anhâ ve Muâviye radıyallâhu anh'tan da nakledilmiştir. Bil ki bu konudaki kelâm iki makamda gerçekleşir: Birincisi: Aklî caizliğin ispatı. İkincisi: Vuku bulması hususunda.

34999. Metin

أَمَّا الْمَقَامُ الْأَوَّلُ: وَهُوَ إِثْبَاتُ الْجَوَازِ الْعَقْلِيِّ، فَنَقُولُ: الْحَرَكَةُ الْوَاقِعَةُ فِي السُّرْعَةِ إِلَى هَذَا الْحَدِّ مُمْكِنَةٌ فِي نَفْسِهَا وَاللَّهُ تَعَالَى قَادِرٌ عَلَى جَمِيعِ الْمُمْكِنَاتِ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ حُصُولَ الْحَرَكَةِ فِي هَذَا الْحَدِّ من السرعة غير ممتنع، فنفتقر هاهنا إِلَى بَيَانِ مُقَدِّمَتَيْنِ:

Birinci makama, yani aklî caizliğin ispatına gelince; biz deriz ki: Bu sınırdaki bir süratte gerçekleşen hareket bizzat mümkündür ve Allah Teâlâ bütün mümkünlere kādirdir. Bu da hareketin bu sürat sınırında meydana gelmesinin imkânsız olmadığını gösterir. Burada iki mukaddimenin beyanına ihtiyaç duyarız:

35000. Metin

الْمُقَدِّمَةُ الْأُولَى: فِي إِثْبَاتِ أَنَّ الْحَرَكَةَ الْوَاقِعَةَ إِلَى هَذَا الْحَدِّ مُمْكِنَةٌ فِي نَفْسِهَا وَيَدُلُّ عَلَيْهِ وُجُوهٌ:

Birinci Mukaddime: Bu sınıra varan hareketin bizzat mümkün olduğunun ispatı hakkındadır. Buna birkaç vecih delalet eder:

35001. Metin

الوجه الْأَوَّلُ: أَنَّ الْفَلَكَ الْأَعْظَمَ يَتَحَرَّكُ مِنْ أَوَّلِ اللَّيْلِ إِلَى آخِرِهِ مَا يَقْرُبُ مِنْ نِصْفِ الدَّوْرِ وَقَدْ ثَبَتَ فِي الْهَنْدَسَةِ أَنَّ نِسْبَةَ الْقُطْرِ الْوَاحِدِ إِلَى الدَّوْرِ نِسْبَةُ الْوَاحِدِ إِلَى ثَلَاثَةٍ وَسُبْعٍ، فَيَلْزَمُ أَنْ تَكُونَ نِسْبَةُ نِصْفِ الْقُطْرِ إِلَى نِصْفِ الدَّوْرِ نِسْبَةَ الْوَاحِدِ إِلَى ثَلَاثَةٍ وَسُبْعٍ وَبِتَقْدِيرِ أَنْ يُقَالَ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ ارْتَفَعَ مِنْ مَكَّةَ إِلَى مَا فَوْقَ الْفَلَكِ الْأَعْظَمِ فَهُوَ لَمْ يَتَحَرَّكْ إِلَّا بِمِقْدَارِ نِصْفِ الْقُطْرِ فَلَمَّا حَصَلَ فِي ذَلِكَ الْقَدْرِ مِنَ الزَّمَانِ حَرَكَةُ نِصْفِ الدَّوْرِ فَكَانَ حُصُولُ الْحَرَكَةِ بِمِقْدَارِ نِصْفِ الْقُطْرِ/ أَوْلَى بِالْإِمْكَانِ، فَهَذَا بُرْهَانٌ قَاطِعٌ عَلَى أَنَّ الِارْتِقَاءَ مِنْ مَكَّةَ إِلَى مَا فَوْقَ الْعَرْشِ فِي مِقْدَارِ ثُلُثٍ مِنَ اللَّيْلِ أَمْرٌ مُمْكِنٌ فِي نَفْسِهِ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ كَانَ حُصُولُهُ فِي كُلِّ اللَّيْلِ أَوْلَى بِالْإِمْكَانِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.

Birinci Vecih: Felek-i a'zam (en büyük gök küresi) gecenin başından sonuna kadar yaklaşık yarım devir hareket eder. Geometride sabittir ki bir çapın çevreye oranı, birin üç tam yedide bire oranı gibidir. Dolayısıyla yarıçapın yarım devreye oranının da birin üç tam yedide bire oranı gibi olması gerekir. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in Mekke'den Felek-i a'zamın üzerine yükseldiği takdir edilirse, o ancak yarıçap miktarınca hareket etmiştir. O kadar zaman diliminde yarım devirlik hareket meydana geldiğine göre, yarıçap miktarındaki hareketin meydana gelmesi imkân açısından evleviyetle caizdir. İşte bu, Mekke'den Arş'ın üzerine gecenin üçte biri kadar bir sürede yükselmenin bizzat mümkün bir iş olduğuna kesin bir delildir. Böyle olunca, bunun bütün bir gecede meydana gelmesi imkân açısından daha da evlâdır. Doğrusunu Allah bilir.

35002. Metin

الوجه الثَّانِي: وَهُوَ أَنَّهُ ثَبَتَ فِي الْهَنْدَسَةِ أَنَّ قُرْصَ الشَّمْسِ يُسَاوِي كُرَةَ الْأَرْضِ مِائَةً وَسِتِّينَ وَكَذَا مَرَّةٍ ثُمَّ إِنَّا نُشَاهِدُ أَنَّ طُلُوعَ الْقُرْصِ يَحْصُلُ فِي زَمَانٍ لَطِيفٍ سَرِيعٍ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ بُلُوغَ الْحَرَكَةِ فِي السُّرْعَةِ إِلَى الْحَدِّ الْمَذْكُورِ أَمْرٌ مُمْكِنٌ فِي نَفْسِهِ.

İkinci Vecih: Geometride sabittir ki güneş diski yer küresinin yüz altmış küsur katına eşittir. Sonra biz diskin doğuşunun çok latif ve süratli bir zamanda meydana geldiğini müşahede etmekteyiz. Bu da hareketin süratte zikredilen sınıra ulaşmasının bizzat mümkün bir iş olduğuna delalet eder.

35003. Metin

الوجه الثَّالِثُ: أَنَّهُ كَمَا يُسْتَبْعَدُ فِي الْعَقْلِ صُعُودُ الْجِسْمِ الْكَثِيفِ مِنْ مَرْكَزِ الْعَالَمِ إِلَى مَا فَوْقَ الْعَرْشِ، فَكَذَلِكَ يُسْتَبْعَدُ نُزُولُ الْجِسْمِ اللَّطِيفِ الرُّوحَانِيِّ مِنْ فَوْقِ الْعَرْشِ إِلَى مَرْكَزِ الْعَالَمِ، فَإِنْ كَانَ الْقَوْلُ بِمِعْرَاجِ مُحَمَّدٍ ﷺ فِي اللَّيْلَةِ الْوَاحِدَةِ مُمْتَنِعًا فِي الْعُقُولِ، كَانَ الْقَوْلُ بِنُزُولِ جِبْرِيلَ ﵊ مِنَ الْعَرْشِ إِلَى مَكَّةَ فِي اللَّحْظَةِ الْوَاحِدَةِ مُمْتَنِعًا، وَلَوْ حَكَمْنَا بِهَذَا الِامْتِنَاعِ كَانَ ذَلِكَ طَعْنًا فِي نُبُوَّةِ جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، وَالْقَوْلُ بِثُبُوتِ الْمِعْرَاجِ فَرْعٌ عَلَى تَسْلِيمِ جَوَازِ أَصْلِ النُّبُوَّةِ، فَثَبَتَ أَنَّ الْقَائِلِينَ بِامْتِنَاعِ حُصُولِ حَرَكَةٍ سَرِيعَةٍ إِلَى هَذَا الْحَدِّ، يَلْزَمُهُمُ الْقَوْلُ بِامْتِنَاعِ نُزُولِ جِبْرِيلَ ﵊ فِي اللَّحْظَةِ مِنَ الْعَرْشِ إِلَى مَكَّةَ، وَلَمَّا كَانَ ذَلِكَ بَاطِلًا كَانَ مَا ذَكَرُوهُ أَيْضًا بَاطِلًا.

Üçüncü Vecih: Kesif (maddî) bir cismin âlemin merkezinden Arş'ın üzerine yükselmesi akılda nasıl uzak görülüyorsa, latif ve ruhânî cismin Arş'ın üzerinden âlemin merkezine inmesi de öyle uzak görülür. Eğer Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in bir gecede miraca çıktığını söylemek akıllarda imkânsız ise, Cibrîl aleyhisselâm'ın bir lahzada Arş'tan Mekke'ye indiğini söylemek de imkânsız olurdu. Şayet bu imkânsızlığa hükmetseydik, bu bütün peygamberlerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- nübüvvetine bir ta'n (itiraz) olurdu. Miracın sübutunu söylemek ise asıl olan nübüvvetin caizliğini kabul etmenin bir fer'idir (uzantısıdır). Böylece sabit oldu ki bu sınıra varan süratli bir hareketin meydana gelmesini imkânsız görenlerin, Cibrîl aleyhisselâm'ın bir lahzada Arş'tan Mekke'ye inmesini de imkânsız görmeleri gerekir. Bu [ikincisi] bâtıl olduğuna göre, zikrettikleri iddia da bâtıldır.

35004. Metin

فَإِنْ قَالُوا: نَحْنُ لَا نَقُولُ إِنَّ جِبْرِيلَ ﵊ جِسْمٌ يَنْتَقِلُ مِنْ مَكَانٍ إِلَى مَكَانٍ، وَإِنَّمَا نَقُولُ الْمُرَادُ مِنْ نُزُولِ جِبْرِيلَ ﵇ هُوَ زَوَالُ الْحُجُبِ الْجُسْمَانِيَّةِ عَنْ رُوحِ مُحَمَّدٍ ﷺ حَتَّى يَظْهَرَ فِي روحه من

Eğer: "Biz Cibrîl aleyhisselâm'ın mekândan mekâna intikal eden bir cisim olduğunu söylemiyoruz; aksine Cibrîl aleyhisselâm'ın nüzulünden muradın, Cibrîl aleyhisselâm'ın zâtında hazır ve tecelli etmiş olan şeylerin bir kısmının

35005. Metin

الْمُكَاشَفَاتِ وَالْمُشَاهَدَاتِ بَعْضُ مَا كَانَ حَاضِرًا مُتَجَلِّيًا فِي ذَاتِ جِبْرِيلَ ﵊.

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ruhunda mükâşefeler ve müşahedeler şeklinde zuhur etmesi için cismânî perdelerin onun ruhundan kalkması olduğunu söylüyoruz" derlerse,

35006. Metin

قُلْنَا: تَفْسِيرُ الْوَحْيِ بِهَذَا الوجه هُوَ قَوْلُ الْحُكَمَاءِ، فَأَمَّا جُمْهُورُ الْمُسْلِمِينَ فَهُمْ مُقِرُّونَ بِأَنَّ جِبْرِيلَ ﵊ جِسْمٌ وَأَنَّ نُزُولَهُ عِبَارَةٌ عَنِ انْتِقَالِهِ مِنْ عَالَمِ الْأَفْلَاكِ إِلَى مَكَّةَ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ كَانَ الْإِلْزَامُ الْمَذْكُورُ قَوِيًّا،

Biz deriz ki: Vahyi bu vecihle tefsir etmek felsefecilerin kavlidir. Müslümanların cumhuru ise Cibrîl aleyhisselâm'ın bir cisim olduğunu ve inişinin felekler âleminden Mekke'ye intikalinden ibaret olduğunu ikrar etmektedirler. Durum böyle olunca, zikredilen ilzam (bağlayıcı delil) gayet güçlüdür.

35007. Metin

رُوِيَ أَنَّهُ ﵊ لَمَّا ذَكَرَ قِصَّةَ الْمِعْرَاجِ كَذَّبَهُ الْكُلُّ وَذَهَبُوا إِلَى أَبِي بَكْرٍ وَقَالُوا لَهُ: إِنَّ صَاحِبَكَ يَقُولُ كَذَا وَكَذَا فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: إِنْ كَانَ قَدْ قَالَ ذَلِكَ فَهُوَ صَادِقٌ، ثُمَّ جَاءَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَذَكَرَ الرَّسُولُ لَهُ تِلْكَ التَّفَاصِيلَ، فَكُلَّمَا ذَكَرَ شَيْئًا قَالَ أَبُو بَكْرٍ صَدَقْتَ فَلَمَّا تَمَّمَ الْكَلَامَ قَالَ أَبُو بَكْرٍ: أَشْهَدُ أَنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ حَقًّا، فَقَالَ لَهُ الرَّسُولُ: وَأَنَا أَشْهَدُ أَنَّكَ الصَّدِّيقُ حَقًّا،

Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm miraç kıssasını zikredince hepsi onu yalanladı ve Ebû Bekir'e giderek ona: "Arkadaşın şöyle şöyle söylüyor" dediler. Ebû Bekir: "Eğer bunu o söylediyse, o doğrudur" dedi. Sonra Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldi; Rasûl ona o detayları zikretti. Her ne zikrettiyse Ebû Bekir: "Doğru söyledin" dedi. Sözünü tamamlayınca Ebû Bekir: "Şehadet ederim ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin" dedi. Bunun üzerine Rasûl ona: «Ben de şehadet ederim ki sen gerçekten Sıddîk'sın» buyurdu.

35008. Metin

وَحَاصِلُ الْكَلَامِ أَنَّ أَبَا بَكْرٍ ﵁ كَأَنَّهُ قَالَ لَمَّا سَلَّمْتُ رِسَالَتَهُ فَقَدْ صَدَّقْتُهُ فِيمَا هُوَ أَعْظَمُ مِنْ هَذَا فَكَيْفَ أُكَذِّبُهُ فِي هَذَا؟

Sözün özü şudur: Ebû Bekir radıyallâhu anh sanki şöyle demiştir: Ben onun risâletini kabul etmişken bundan daha büyük olan konularda onu tasdik ettim, öyleyse bunda onu nasıl yalanlarım?

35009. Metin

الوجه الرَّابِعُ: أَنَّ أَكْثَرَ أَرْبَابِ الْمِلَلِ وَالنِّحَلِ يُسَلِّمُونَ وُجُودَ إِبْلِيسَ وَيُسَلِّمُونَ أَنَّهُ هُوَ الَّذِي/ يَتَوَلَّى إِلْقَاءَ الْوَسْوَسَةِ فِي قُلُوبِ بَنِي آدَمَ، وَيُسَلِّمُونَ أَنَّهُ يُمْكِنُهُ الِانْتِقَالُ مِنَ الْمَشْرِقِ إِلَى الْمَغْرِبِ لِأَجْلِ إِلْقَاءِ الْوَسَاوِسِ فِي قُلُوبِ بَنِي آدَمَ، فَلَمَّا سَلَّمُوا جَوَازَ مِثْلِ هَذِهِ الْحَرَكَةِ السَّرِيعَةِ فِي حَقِّ إِبْلِيسَ فَلَأَنْ يُسَلِّمُوا جَوَازَ مِثْلِهَا فِي حَقِّ أَكَابِرِ الْأَنْبِيَاءِ كَانَ أَوْلَى، وَهَذَا الْإِلْزَامُ قَوِيٌّ عَلَى مَنْ يُسَلِّمُ أَنَّ إِبْلِيسَ جِسْمٌ يَنْتَقِلُ مِنْ مَكَانٍ إِلَى مَكَانٍ، أَمَّا الَّذِينَ يَقُولُونَ إِنَّهُ مِنَ الْأَرْوَاحِ الْخَبِيثَةِ الشِّرِّيرَةِ وَأَنَّهُ لَيْسَ بِجِسْمٍ وَلَا جُسْمَانِيٍّ، فَهَذَا الْإِلْزَامُ غَيْرُ وَارِدٍ عَلَيْهِمْ، إِلَّا أَنَّ أَكْثَرَ أَرْبَابِ الْمِلَلِ وَالنِّحَلِ يُوَافِقُونَ عَلَى أَنَّهُ جِسْمٌ لَطِيفٌ مُتَنَقِّلٌ.

Dördüncü Vecih: Din ve mezhep sahiplerinin çoğu İblîs'in varlığını kabul eder; âdemoğullarının kalplerine vesvese vermeyi üstlenenin o olduğunu kabul eder ve âdemoğullarının kalplerine vesvese vermek için doğudan batıya intikal edebileceğini kabul ederler. İblîs hakkında böylesine süratli bir hareketin caiz olduğunu kabul ettiklerine göre, peygamberlerin büyükleri hakkında bunun benzerinin caiz olduğunu kabul etmeleri evleviyetle gerekir. Bu ilzam, İblîs'in bir mekândan diğerine intikal eden bir cisim olduğunu kabul eden kimseler için güçlüdür. Onun kötü ve habis ruhlardan olduğunu, cisim ve cismânî olmadığını söyleyenlere gelince, bu ilzam onlara yöneltilemez. Ne var ki din ve mezhep sahiplerinin çoğu onun intikal eden latif bir cisim olduğu hususunda hemfikirdir.

35010. Metin

فَإِنْ قَالُوا: هَبْ أَنَّ الْمَلَائِكَةَ وَالشَّيَاطِينَ يَصِحُّ فِي حَقِّهِمْ حُصُولُ مِثْلِ هَذِهِ الْحَرَكَةِ السَّرِيعَةِ لِأَنَّهُمْ أَجْسَامٌ لَطِيفَةٌ، وَلَا يَمْتَنِعُ حُصُولُ مِثْلِ هَذِهِ الْحَرَكَةِ السَّرِيعَةِ فِي ذَوَاتِهَا، أَمَّا الْإِنْسَانُ فَإِنَّهُ جِسْمٌ كَثِيفٌ فَكَيْفَ يُعْقَلُ حُصُولُ مِثْلِ هَذِهِ الْحَرَكَةِ السَّرِيعَةِ فِيهِ؟

Eğer: "Melekler ve şeytanlar latif cisimler oldukları için onların hakkında böylesine süratli bir hareketin meydana gelmesinin sahih olduğunu ve bizzat kendi zâtlarında böylesi süratli bir hareketin meydana gelmesinin imkânsız olmadığını farz et; insana gelince, o kesif bir cisimdir, onda böylesi süratli bir hareketin meydana gelmesi nasıl akla yatkın olabilir?" derlerse,

35011. Metin

قُلْنَا: نَحْنُ إِنَّمَا اسْتَدْلَلْنَا بِأَحْوَالِ الْمَلَائِكَةِ وَالشَّيَاطِينِ عَلَى أَنَّ حُصُولَ حَرَكَةٍ مُنْتَهِيَةٍ فِي السُّرْعَةِ إِلَى هَذَا الْحَدِّ مُمْكِنٌ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ، وَأَمَّا بَيَانُ أَنَّ هَذِهِ الْحَرَكَةَ لَمَّا كَانَتْ مُمْكِنَةَ الْوُجُودِ فِي نَفْسِهَا كَانَتْ أَيْضًا مُمْكِنَةَ الْحُصُولِ فِي جِسْمِ الْبَدَنِ الْإِنْسَانِيِّ، فَذَاكَ مَقَامٌ آخَرُ سَيَأْتِي تَقْرِيرُهُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى.

Biz deriz ki: Biz meleklerin ve şeytanların halleriyle ancak süratte bu sınıra ulaşan bir hareketin meydana gelmesinin işin aslında (nefsü'l-emirde) mümkün olduğuna delil getirdik. Bu hareket bizzat mümkünü'l-vücûd (varlığı mümkün) olduğuna göre, insan bedeninin cisminde de meydana gelmesinin mümkün olduğunun beyanına gelince; bu, inşâallâh ileride takriri gelecek olan başka bir makamdır.

35012. Metin

الوجه الْخَامِسُ: أَنَّهُ جَاءَ فِي الْقُرْآنِ أَنَّ الرِّيَاحَ كَانَتْ تَسِيرُ بِسُلَيْمَانَ ﵊ إِلَى الْمَوَاضِعِ الْبَعِيدَةِ فِي الْأَوْقَاتِ الْقَلِيلَةِ قَالَ تَعَالَى فِي صِفَةِ مَسِيرِ سُلَيْمَانَ ﵊: غُدُوُّها شَهْرٌ وَرَواحُها شَهْرٌ [سَبَأٍ: ١٢] بَلْ نَقُولُ: الْحِسُّ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الرِّيَاحَ تَنْتَقِلُ عِنْدَ شِدَّةِ هُبُوبِهَا مِنْ مَكَانٍ إِلَى مَكَانٍ فِي غَايَةِ الْبُعْدِ فِي اللَّحْظَةِ الْوَاحِدَةِ، وَذَلِكَ أَيْضًا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ مِثْلَ هَذِهِ الْحَرَكَةِ السَّرِيعَةِ فِي نَفْسِهَا مُمْكِنَةٌ.

Beşinci Vecih: Kur'an'da, rüzgârların Süleyman aleyhisselâm'ı az vakitlerde uzak mekânlara götürdüğü vârid olmuştur. Yüce Allah Süleyman aleyhisselâm'ın gidişinin vasfında: { غُدُوُّها شَهْرٌ وَرَواحُها شَهْرٌ } “Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık mesafeydi” [Sebe: 12] buyurmuştur. Hatta biz deriz ki: Duyu idraki, rüzgârların şiddetli estiğinde bir mekândan son derece uzak başka bir mekâna bir lahzada intikal ettiğini gösterir. Bu da bizzat böylesi süratli bir hareketin mümkün olduğuna delalet eder.

35013. Metin

الوجه السَّادِسُ: أَنَّ الْقُرْآنَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَحْضَرَ عَرْشَ بِلْقِيسَ مِنْ أَقْصَى الْيَمَنِ إِلَى أَقْصَى الشَّامِ فِي مِقْدَارِ لَمْحِ الْبَصَرِ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ تَعَالَى: قالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ

Altıncı Vecih: Kur'an, yanında kitaptan bir ilim bulunan kimsenin Belkıs'ın tahtını Yemen'in en uzak yerinden Şam'ın en uzak yerine göz açıp kapama süresinde getirdiğine delalet eder. Nitekim Yüce Allah'ın şu kavli buna delildir: { قالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ } “Kitaptan ilmi olan kimse: 'Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm' dedi”

35014. Metin

[النَّمْلِ: ٤٠] وَإِذَا كَانَ مُمْكِنًا فِي حَقِ بَعْضِ النَّاسِ، عَلِمْنَا أَنَّهُ فِي نَفْسِهِ مُمْكِنُ الْوُجُودِ.

[Neml: 40]. Bu durum bazı insanların hakkında mümkün olunca, bizzat varlığı mümkün bir şey olduğunu bildik.

35015. Metin

الوجه السَّابِعُ: أَنَّ مِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ: الْحَيَوَانُ إِنَّمَا يُبْصِرُ الْمُبْصَرَاتِ لِأَجْلِ أَنَّ الشُّعَاعَ يَخْرُجُ مِنْ عَيْنَيْهِ وَيَتَّصِلُ بِالْمُبْصَرِ ثُمَّ إِنَّا إِذَا فَتَحْنَا الْعَيْنَ وَنَظَرْنَا إِلَى رَجُلٍ رَأَيْنَاهُ فَعَلَى قَوْلِ هَؤُلَاءِ انْتَقَلَ شُعَاعُ الْعَيْنِ مِنْ أَبْصَارِنَا إِلَى رَجُلٍ فِي تِلْكَ اللَّحْظَةِ اللَّطِيفَةِ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْحَرَكَةَ الْوَاقِعَةَ عَلَى هَذَا الْحَدِّ مِنَ السُّرْعَةِ مِنَ الْمُمْكِنَاتِ لا

Yedinci Vecih: İnsanlardan öyleleri vardır ki şöyle der: Canlı, görülen şeyleri ancak ışınların gözlerinden çıkıp görülen şeye temas etmesiyle görür. Sonra biz gözümüzü açıp bir adama baktığımızda onu görürüz. İşte bu görüş sahiplerine göre gözün ışını, o pek latif lahzada bizim gözlerimizden adama intikal etmiştir. Bu da süratte bu sınıra varan bir hareketin imkânsızlardan değil,

35016. Metin

مِنَ الْمُمْتَنِعَاتِ، فَثَبَتَ بِهَذِهِ الْوُجُوهِ أَنَّ حُصُولَ الْحَرَكَةِ الْمُنْتَهِيَةِ فِي السُّرْعَةِ إِلَى هَذَا الْحَدِّ أَمْرٌ مُمْكِنُ الْوُجُودِ فِي نَفْسِهِ.

mümkünlerden olduğuna delalet eder. Böylece bu vecihlerle sabit oldu ki süratte bu sınıra ulaşan bir hareketin meydana gelmesi bizzat varlığı mümkün bir iştir.

35017. Metin

الْمُقَدِّمَةُ الثَّانِيَةُ: فِي بَيَانِ أَنَّ هَذِهِ الْحَرَكَةَ لَمَّا كَانَتْ مُمْكِنَةَ الْوُجُودِ فِي نَفْسِهَا وَجَبَ أَنْ لَا يَكُونَ/ حُصُولُهَا فِي جَسَدِ مُحَمَّدٍ ﷺ مُمْتَنِعًا، وَالَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ أَنَّا بَيَّنَّا بِالدَّلَائِلِ الْقَطْعِيَّةِ أَنَّ الْأَجْسَامَ مُتَمَاثِلَةٌ فِي تَمَامِ مَاهِيَّاتِهَا، فَلَمَّا صَحَّ حُصُولُ مِثْلِ هَذِهِ الْحَرَكَةِ فِي حَقِّ بَعْضِ الْأَجْسَامِ وَجَبَ إِمْكَانُ حُصُولِهَا فِي سَائِرِ الْأَجْسَامِ، وَذَلِكَ يُوجِبُ الْقَطْعَ بِأَنَّ حُصُولَ مِثْلِ هَذِهِ الْحَرَكَةِ فِي جَسَدِ مُحَمَّدٍ ﷺ أَمْرٌ مُمْكِنُ الْوُجُودِ فِي نَفْسِهِ.

İkinci Mukaddime: Bu hareket bizzat varlığı mümkün bir şey olduğuna göre, bunun Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in bedeninde meydana gelmesinin imkânsız olmamasının zorunlu olduğunun beyanı hakkındadır. Buna delalet eden husus şudur: Biz cisimlerin mahiyetlerinin tamamında birbirine benzediklerini kesin delillerle açıkladık. Böylesi bir hareketin bazı cisimler hakkında meydana gelmesi sahih olunca, diğer cisimlerde de meydana gelmesinin imkânı zorunlu olur. Bu da böylesi bir hareketin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in bedeninde meydana gelmesinin bizzat varlığı mümkün bir iş olduğunu kesin olarak bilmeyi gerektirir.

35018. Metin

وَإِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: ثَبَتَ بِالدَّلِيلِ أَنَّ خَالِقَ الْعَالَمِ قَادِرٌ عَلَى كُلِّ الْمُمْكِنَاتِ، وَثَبَتَ أَنَّ حُصُولَ الْحَرَكَةِ الْبَالِغَةِ فِي السُّرْعَةِ إِلَى هَذَا الْحَدِّ فِي جَسَدِ مُحَمَّدٍ ﷺ مُمْكِنٌ، فَوَجَبَ كَوْنُهُ تَعَالَى قَادِرًا عَلَيْهِ وَحِينَئِذٍ يَلْزَمُ مِنْ مَجْمُوعِ هَذِهِ الْمُقَدِّمَاتِ أَنَّ الْقَوْلَ بِثُبُوتِ هَذَا الْمِعْرَاجِ أَمْرٌ مُمْكِنُ الْوُجُودِ فِي نَفْسِهِ، أَقْصَى مَا فِي الْبَابِ أَنَّهُ يَبْقَى التَّعَجُّبُ، إِلَّا أَنَّ هَذَا التَّعَجُّبَ غَيْرُ مَخْصُوصٍ بِهَذَا الْمَقَامِ، بَلْ هُوَ حَاصِلٌ فِي جَمِيعِ الْمُعْجِزَاتِ، فَانْقِلَابُ الْعَصَا ثُعْبَانًا تَبْلَعُ سَبْعِينَ أَلْفَ حَبْلٍ مِنَ الْحِبَالِ وَالْعِصِيِّ، ثُمَّ تَعُودُ فِي الْحَالِ عَصًا صَغِيرَةً كَمَا كَانَتْ أَمْرٌ عَجِيبٌ، وَخُرُوجُ النَّاقَةِ الْعَظِيمَةِ مِنَ الْجَبَلِ الْأَصَمِّ، وَإِظْلَالُ الْجَبَلِ الْعَظِيمِ فِي الْهَوَاءِ عَجِيبٌ، وَكَذَا الْقَوْلُ فِي جَمِيعِ الْمُعْجِزَاتِ فَإِنْ كَانَ مُجَرَّدُ التَّعَجُّبِ يُوجِبُ الْإِنْكَارَ وَالدَّفْعَ، لَزِمَ الْجَزْمُ بِفَسَادِ الْقَوْلِ بِإِثْبَاتِ الْمُعْجِزَاتِ وَإِثْبَاتُ الْمُعْجِزَاتِ فَرْعٌ عَلَى تَسْلِيمِ أَصْلِ النُّبُوَّةِ وَإِنْ كَانَ مُجَرَّدُ التَّعَجُّبِ لَا يُوجِبُ الْإِنْكَارَ والإبطال فكذا هاهنا، فَهَذَا تَمَامُ الْقَوْلِ فِي بَيَانِ أَنَّ الْقَوْلَ بِالْمِعْرَاجِ مُمْكِنٌ غَيْرُ مُمْتَنِعٍ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.

Bu sabit olunca biz deriz ki: Âlemin Yaratıcısının bütün mümkünlere kādir olduğu delille sabit olmuştur; süratte bu dereceye varan hareketin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in bedeninde meydana gelmesinin mümkün olduğu da sabit olmuştur. O halde Yüce Allah'ın buna kādir olması zorunludur. Bu durumda bu mukaddimelerin tamamından, bu miracın sübutunu söylemenin bizzat varlığı mümkün bir iş olduğu neticesi çıkar. Bu meselede geriye en fazla hayret kalır; ancak bu hayret bu makama has değildir, bilakis bütün mucizelerde mevcuttur. Nitekim asânın yetmiş bin ip ve değneği yutan bir yılana dönüşmesi, sonra derhal eskisi gibi küçük bir asâya dönmesi hayret verici bir iştir; devasa bir devenin sert bir kayadan çıkması ve koca dağın havada gölgelik gibi durması hayret vericidir. Bütün mucizeler hakkındaki söz de böyledir. Eğer sırf hayret etmek inkârı ve reddetmeyi gerektirseydi, mucizeleri ispat kavlinin bâtıllığına kesin hükmetmek gerekirdi; mucizelerin ispatı ise nübüvvetin aslını kabul etmenin bir fer'idir (dalıdır). Eğer sırf hayret inkârı ve iptal etmeyi gerektirmiyorsa, burada da durum böyledir. İşte bu, miraç kavlinin imkânsız olmayıp mümkün olduğunun beyanına dair sözün tamamıdır. Doğrusunu Allah bilir.

35019. Metin

الْمَقَامُ الثَّانِي: فِي البحث عَنْ وُقُوعِ الْمِعْرَاجِ قَالَ أَهْلُ التَّحْقِيقِ: الَّذِي يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى أَسْرَى بِرُوحِ مُحَمَّدٍ ﷺ وَجَسَدِهِ مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الْقُرْآنُ وَالْخَبَرُ، أَمَّا الْقُرْآنُ فَهُوَ هَذِهِ الْآيَةُ، وَتَقْرِيرُ الدَّلِيلِ أَنَّ الْعَبْدَ اسْمٌ لِمَجْمُوعِ الْجَسَدِ وَالرُّوحِ، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ الْإِسْرَاءُ حَاصِلًا لِمَجْمُوعِ الْجَسَدِ وَالرُّوحِ.

İkinci Makam: Miracın vuku bulmasının araştırılması hakkındadır. Tahkik ehli şöyle demiştir: Yüce Allah'ın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i ruhu ve bedeniyle Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya gece yürüttüğüne delalet eden delil, Kur'an ve haberdir (hadistir). Kur'an'a gelince, o bu âyettir. Delilin takriri şudur: Abd (kul) beden ve ruhun toplamının ismidir. Dolayısıyla gece yürütmenin beden ve ruhun toplamına gerçekleşmiş olması zorunludur.

35020. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الِاسْتِدَلَالَ مَوْقُوفٌ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ هُوَ الرُّوحُ وَحْدَهُ أَوِ الْجَسَدُ وَحْدَهُ أَوْ مَجْمُوعُ الْجَسَدِ وَالرُّوحِ، أَمَّا الْقَائِلُونَ بِأَنَّ الْإِنْسَانَ هُوَ الرُّوحُ وَحْدَهُ، فَقَدِ احْتَجُّوا عَلَيْهِ بِوُجُوهٍ: أَحَدُهَا: أَنَّ الْإِنْسَانَ شَيْءٌ وَاحِدٌ بَاقٍ مِنْ أَوَّلِ عُمُرِهِ إِلَى آخِرِهِ، وَالْأَجْزَاءُ الْبَدَنِيَّةُ فِي التَّبَدُّلِ وَالتَّغَيُّرِ وَالِانْتِقَالِ وَالْبَاقِي غَيْرُ مُتَبَدِّلٍ، فَالْإِنْسَانُ مُغَايِرٌ لِهَذَا الْبَدَنِ. وَثَانِيهَا: أَنَّ الْإِنْسَانَ قَدْ يَكُونُ عَارِفًا بِذَاتِهِ الْمَخْصُوصَةِ حَالَ مَا يَكُونُ غَافِلًا عَنْ جَمِيعِ أَجْزَائِهِ الْبَدَنِيَّةِ، وَالْمَعْلُومُ مُغَايِرٌ لِلْمَغْفُولِ عَنْهُ، فَالْإِنْسَانُ مُغَايِرٌ لِهَذَا الْبَدَنِ. وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْإِنْسَانَ يَقُولُ بِمُقْتَضَى فِطْرَتِهِ السَّلِيمَةِ يَدِي وَرِجْلِي وَدِمَاغِي وَقَلْبِي، وَكَذَا الْقَوْلُ فِي سَائِرِ الْأَعْضَاءِ فَيُضِيفُ كُلَّهَا إِلَى ذَاتِهِ الْمَخْصُوصَةِ وَالْمُضَافُ غَيْرُ الْمُضَافِ إِلَيْهِ فَذَاتُهُ الْمَخْصُوصَةُ وَجَبَ أَنْ تَكُونَ مُغَايِرَةً لِكُلِّ هَذِهِ الْأَعْضَاءِ.

Bil ki bu delil getirme; insanın sadece ruhtan mı, sadece bedenden mi, yoksa beden ve ruhun toplamından mı ibaret olduğu meselesine bağlıdır. İnsanın sadece ruh olduğunu söyleyenlere gelince, onlar buna birtakım vecihlerle delil getirmişlerdir: Birincisi: İnsan, ömrünün başından sonuna kadar bâkî olan tek bir şeydir; bedensel cüzler ise değişmekte, başkalaşmakta ve intikal etmektedir, bâkî olan ise değişmez. Dolayısıyla insan bu bedenden başkadır. İkincisi: İnsan, bütün bedensel cüzlerinden gafil olduğu anda dahi kendi hususi zâtını biliyor olabilir. Bilinen şey ise kendisinden gafil olunandan başkadır; dolayısıyla insan bu bedenden başkadır. Üçüncüsü: İnsan selim fıtratının gereği olarak "elim, ayağım, beynim ve kalbim" der. Diğer organlar hakkındaki ifade de böyledir. Dolayısıyla hepsini kendi hususi zâtına izafe eder; muzâf (tamlanan) ise muzâfun ileyhten (tamlayandan) başkadır. Şu halde onun hususi zâtının bütün bu organlardan başka olması zorunludur.

35021. Metin

فَإِنْ قَالُوا: أَلَيْسَ أَنَّهُ يُضِيفُ ذَاتَهُ إِلَى نَفْسِهِ، فَيَقُولُ ذَاتِي وَنَفْسِي فَيَلْزَمُكُمْ أَنْ تَكُونَ نَفْسُهُ مُغَايِرَةً لِذَاتِهِ، وَهَذَا مُحَالٌ.

Eğer: "O, zâtını nefsine de izafe ederek 'zâtım ve nefsim' demiyor mu? Bu takdirde nefsinin de zâtından başka olması size lazım gelir ki bu imkânsızdır" derlerse,

35022. Metin

قُلْنَا: نَحْنُ لَا نَتَمَسَّكُ بِمُجَرَّدِ اللَّفْظِ حَتَّى يَلْزَمَنَا مَا ذَكَرْتُمُوهُ، بَلْ إِنَّمَا نَتَمَسَّكُ بِمَحْضِ الْعَقْلِ، فَإِنَّ صَرِيحَ الْعَقْلِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ مَوْجُودٌ وَاحِدٌ وَذَلِكَ الشَّيْءُ الْوَاحِدُ يَأْخُذُ بِآلَةِ الْيَدِ وَيُبْصِرُ بِآلَةِ الْعَيْنِ، وَيَسْمَعُ بِآلَةِ الْأُذُنِ فَالْإِنْسَانُ شَيْءٌ وَاحِدٌ، وَهَذِهِ الْأَعْضَاءُ آلَاتٌ لَهُ فِي هَذِهِ الْأَفْعَالِ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ شيء مغاير

Biz deriz ki: Biz zikrettiğiniz şeyin bize lazım geleceği şekilde sırf lafza tutunmuyoruz; aksine biz sırf akla tutunuyoruz. Çünkü açık akıl, insanın tek bir varlık olduğuna ve bu tek şeyin el aletiyle tutup göz aletiyle gördüğüne ve kulak aletiyle işittiğine delalet eder. Dolayısıyla insan tek bir şeydir, bu organlar ise bu fiillerde onun için aletlerdir. Bu da insanın bu organlardan

35023. Metin

لِهَذِهِ الْأَعْضَاءِ وَالْآلَاتِ، فَثَبَتَ بِهَذِهِ الْوُجُوهِ أَنَّ الْإِنْسَانَ شَيْءٌ مُغَايِرٌ لِهَذِهِ الْبِنْيَةِ وَلِهَذَا الْجَسَدِ.

ve aletlerden başka bir şey olduğuna delalet eder. Böylece bu vecihlerle sabit oldu ki insan, bu bünyeden ve bu bedenden başka bir şeydir.

35024. Metin

إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ الْمُرَادُ مِنَ الْعَبْدِ جَوْهَرُ الرُّوحِ وَعَلَى هذا التقدير فلم يبقى فِي الْآيَةِ دَلَالَةٌ عَلَى حُصُولِ الْإِسْرَاءِ بِالْجَسَدِ.

Bu sabit olunca deriz ki: { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ } “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şânı ne yücedir!” ayetinde "kul"dan maksat ruhun cevheridir. Bu takdire göre ise ayette, isrânın bedenle gerçekleştiğine dair bir delalet kalmaz.

35025. Metin

فَإِنْ قَالُوا: فَالْإِسْرَاءِ بِالرُّوحِ لَيْسَ بِأَمْرٍ مُخَالِفٍ لِلْعَادَةِ، فَلَا يَلِيقُ بِهِ أَنْ يُقَالَ: سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ.

Eğer: "Ruh ile isrâ adete aykırı bir durum değildir; dolayısıyla bu durum hakkında { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى بِعَبْدِهِ } denilmesi uygun düşmez" derlerse,

35026. Metin

قُلْنَا: هَذَا أَيْضًا بَعِيدٌ، لِأَنَّهُ لَا يَبْعُدُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهُ حَصَلَ لِرُوحِهِ مِنْ أَنْوَاعِ الْمُكَاشَفَاتِ وَالْمُشَاهَدَاتِ مَا لَمْ يَحْصُلْ لِغَيْرِهِ الْبَتَّةَ، فَلَا جَرَمَ كَانَ هَذَا الْكَلَامُ لَائِقًا بِهِ، فَهَذَا تَقْرِيرُ وَجْهِ السُّؤَالِ عَلَى الِاسْتِدْلَالِ بِهَذِهِ الْآيَةِ فِي إِثْبَاتِ الْمِعْرَاجِ بِالرُّوحِ وَالْجَسَدِ مَعًا.

Biz deriz ki: Bu da [isabetli olmaktan] uzaktır. Çünkü onun ruhuna, başkasına kesinlikle nasip olmayan türden keşifler ve müşahedelerin hâsıl olduğunu söylemek uzak bir ihtimal değildir. Dolayısıyla bu sözün onun hakkında söylenmesi şüphesiz gayet uygundur. İşte bu âyetle mi‘racın ruh ve bedenle birlikte gerçekleştiğine delil getirilmesine yönelik itirazın açıklaması böyledir.

35027. Metin

وَالْجَوَابُ: أَنَّ لَفْظَ الْعَبْدِ لَا يَتَنَاوَلُ إِلَّا مَجْمُوعَ الرُّوحِ وَالْجَسَدِ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى عَبْداً إِذا صَلَّى [الْعَلَقِ: ٩، ١٠] وَلَا شَكَّ أَنَّ الْمُرَادَ من العبد هاهنا مَجْمُوعُ الرُّوحِ وَالْجَسَدِ. وَقَالَ أَيْضًا فِي سُورَةِ الْجِنِّ: وَأَنَّهُ لَمَّا قامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ كادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَداً [الْجِنِّ: ١٩] وَالْمُرَادُ مَجْمُوعُ الروح والجسد فكذا هاهنا، وَأَمَّا الْخَبَرُ فَهُوَ الْحَدِيثُ الْمَرْوِيُّ فِي الصِّحَاحِ وَهُوَ مَشْهُورٌ وَهُوَ يَدُلُّ عَلَى الذَّهَابِ مِنْ مَكَّةَ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ، ثُمَّ مِنْهُ إِلَى السموات، وَاحْتَجَّ الْمُنْكِرُونَ لَهُ بِوُجُوهٍ: أَحَدُهَا: بِالْوُجُوهِ الْعَقْلِيَّةِ وَهِيَ ثَلَاثَةٌ:

Cevap şudur: "Kul" (abd) lafzı ancak ruh ve bedenin toplamını kapsar. Bunun delili Yüce Allah'ın: { أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهى * عَبْداً إِذا صَلَّى } “Gördün mü o engel olanı, namaz kılarken bir kulu?” [Alak 9-10] kavlidir. Şüphe yok ki buradaki "kul"dan maksat ruh ve bedenin toplamıdır. Yine Cin Suresi'nde de şöyle buyurmuştur: { وَأَنَّهُ لَمَّا قامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ كادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَداً } “Ve doğrusu Allah'ın kulu O'na dua ve ibadet için kalktığında, neredeyse üzerine keçeleşircesine yığılıyorlardı” [Cin 19]. Maksat ruh ve bedenin toplamıdır; dolayısıyla burada da böyledir. Hadise gelince; o, Sahihlerde rivayet edilen meşhur bir hadistir ve Mekke'den Beytü'l-Makdis'e, ardından da oradan göklere gidildiğine delalet etmektedir. Bunu inkâr edenler ise birtakım vecihlerle delil getirmişlerdir: Birincisi: Üç tane olan aklî vecihlerdir:

35028. Metin

أَوَّلُهَا: أَنَّ الْحَرَكَةَ الْبَالِغَةَ فِي السُّرْعَةِ إِلَى هَذَا الْحَدِّ غَيْرُ مَعْقُولَةٍ. وَثَانِيهَا: أن صعود الجرم الثقيل إلى السموات غير معقول. وثالثها: أن صعوده إلى السموات يوجب انحراق الْأَفْلَاكِ، وَذَلِكَ مُحَالٌ.

Birincisi: Bu derece son derece hızlı olan bir hareket akla uygun değildir. İkincisi: Ağır bir cismin göklere yükselmesi akıl alacak bir şey değildir. Üçüncüsü: Onun göklere yükselmesi feleklerin yarılıp yırtılmasını gerektirir ki bu da imkânsızdır.

35029. Metin

وَالشُّبْهَةُ الثَّانِيَةُ: أَنَّ هَذَا الْمَعْنَى لَوْ صَحَّ لَكَانَ أَعْظَمَ مِنْ سَائِرِ الْمُعْجِزَاتِ وَكَانَ يَجِبُ أَنْ يَظْهَرَ ذَلِكَ عِنْدَ اجْتِمَاعِ النَّاسِ حَتَّى يَسْتَدِلُّوا بِهِ عَلَى صِدْقِهِ فِي ادِّعَاءِ النُّبُوَّةِ، فَأَمَّا أَنْ يَحْصُلَ ذَلِكَ فِي وَقْتٍ لَا يَرَاهُ أَحَدٌ وَلَا يُشَاهِدُهُ أَحَدٌ، فَإِنَّهُ يَكُونُ ذَلِكَ عَبَثًا، وَذَلِكَ لَا يَلِيقُ بِالْحَكِيمِ.

İkinci şüphe: Şayet bu hadise doğru olsaydı diğer bütün mucizelerden daha büyük olurdu ve peygamberlik iddiasındaki doğruluğuna onunla delil getirsinler diye insanların toplandığı bir esnada ortaya çıkması gerekirdi. Fakat bunun hiç kimsenin görmediği ve şahit olmadığı bir vakitte gerçekleşmesi ise abes olurdu; bu ise Hakîm olan [Allah'a] yakışmaz.

35030. Metin

وَالشُّبْهَةُ الثَّالِثَةُ: تَمَسَّكُوا بِقَوْلِهِ: وَما جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْناكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ [الْإِسْرَاءِ: ٦٠] وَمَا تِلْكَ الرُّؤْيَا إِلَّا حَدِيثُ الْمِعْرَاجِ، وَإِنَّمَا كَانَ فِتْنَةً لِلنَّاسِ؟ لِأَنَّ كَثِيرًا مِمَّنْ آمَنَ بِهِ لَمَّا سَمِعَ هَذَا الْكَلَامَ كَذَّبَهُ وَكَفَرَ/ بِهِ فَكَانَ حَدِيثُ الْمِعْرَاجِ سَبَبًا لِفِتْنَةِ النَّاسِ، فَثَبَتَ أَنَّ ذَلِكَ رُؤْيَا رَآهُ فِي الْمَنَامِ.

Üçüncü şüphe: Onlar Allah Teâlâ'nın: { وَما جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْناكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ } “Sana gösterdiğimiz o rüyayı (görüntüyü) insanları sınamak için yaptık” [İsrâ 60] kavline tutunmuşlardır. Bu rüya ise mi‘rac hadisesinden başkası değildir. İnsanlar için bir fitne (sınav) olması ise, O'na iman edenlerin birçoğunun bu sözü işittiklerinde O'nu yalanlamaları ve O'nu inkâr etmelerindendir; böylece mi‘rac hadisesi insanların fitneye düşmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla bunun uykuda gördüğü bir rüya olduğu sabit olmuştur.

35031. Metin

الشُّبْهَةُ الرَّابِعَةُ: أَنَّ حَدِيثَ الْمِعْرَاجِ اشْتَمَلَ عَلَى أَشْيَاءَ بَعِيدَةٍ، مِنْهَا مَا رُوِيَ مِنْ شَقِّ بَطْنِهِ وَتَطْهِيرِهِ بِمَاءِ زَمْزَمَ وَهُوَ بَعِيدٌ، لِأَنَّ الَّذِي يُمْكِنُ غَسْلُهُ بِالْمَاءِ هُوَ النَّجَاسَاتِ الْعَيْنِيَّةِ وَلَا تَأْثِيرَ لِذَلِكَ فِي تَطْهِيرِ الْقَلْبِ عَنِ الْعَقَائِدِ الْبَاطِلَةِ وَالْأَخْلَاقِ الْمَذْمُومَةِ، وَمِنْهَا مَا رُوِيَ مِنْ رُكُوبِ الْبُرَاقِ وَهُوَ بَعِيدٌ، لِأَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا سَيَّرَهُ مِنْ هَذَا الْعَالَمِ إِلَى عَالَمِ الْأَفْلَاكِ، فَأَيُّ حَاجَةٍ إِلَى الْبُرَاقِ، وَمِنْهَا مَا

Dördüncü şüphe: Mi‘rac hadisi akıldan uzak hususları içermektedir. Bunlardan biri, göğsünün yarılması ve zemzem suyuyla temizlenmesi rivayetidir ki bu akıldan uzaktır; zira su ile yıkanması mümkün olan şey ancak aynî necasetlerdir; bunun ise kalbi bâtıl inançlardan ve yerilmiş ahlaktan temizlemede hiçbir tesiri yoktur. Bir diğeri, Burak'a binmesi rivayetidir ki bu da akıldan uzaktır; çünkü Allah Teâlâ onu bu âlemden felekler âlemine yürüttüğüne göre Burak'a ne ihtiyaç vardır? Yine bunlardan biri de,

35032. Metin

رُوِيَ أَنَّهُ تَعَالَى أَوْجَبَ خَمْسِينَ صَلَاةً ثُمَّ إِنَّ مُحَمَّدًا ﷺ لَمْ يَزَلْ يَتَرَدَّدُ بَيْنَ اللَّهِ تَعَالَى وَبَيْنَ مُوسَى إِلَى أَنْ عَادَ الْخَمْسُونَ إِلَى خَمْسٍ بِسَبَبِ شَفَقَةِ مُوسَى ﵊.

Allah Teâlâ'nın elli vakit namazı farz kıldığı, ardından Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem, Mûsâ'nın aleyhisselâm şefkati sebebiyle elli vakit beşe inene kadar Allah Teâlâ ile Mûsâ arasında sürekli gidip geldiği rivayetidir.

35033. Metin

قَالَ الْقَاضِي: وَهَذَا يَقْتَضِي نَسْخَ الحكم قَبْلَ حُضُورِهِ، وَأَنَّهُ يُوجِبُ الْبَدَاءَ وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى مُحَالٌ، فَثَبَتَ أَنَّ ذَلِكَ الْحَدِيثَ مُشْتَمِلٌ عَلَى ما لا يَجُوزُ قَبُولُهُ فَكَانَ مَرْدُودًا.

Kâdı şöyle demiştir: "Bu durum hükmün [uygulanma vakti] gelmeden önce neshedilmesini ve Allah hakkında bedâ (görüş değişikliği) meydana gelmesini gerektirir ki bu Allah Teâlâ hakkında imkânsızdır. Dolayısıyla o hadisin kabulü caiz olmayan hususları içerdiği ve bu yüzden merdut olduğu sabit olmuştur."

35034. Metin

وَالْجَوَابُ عَنِ الْوُجُوهِ الْعَقْلِيَّةِ قَدْ سَبَقَ فَلَا نُعِيدُهَا.

Aklî vecihlere verilen cevap daha önce geçmişti, bu yüzden onları tekrar etmiyoruz.

35035. Metin

وَالْجَوَابُ عَنِ الشُّبْهَةِ الثَّانِيَةِ: مَا ذَكَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى وَهُوَ قَوْلُهُ: لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا وَهَذَا كَلَامٌ مُجْمَلٌ وفي

İkinci şüphenin cevabı: Allah Teâlâ'nın zikrettiği şu kavlidir: { لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا } “Âyetlerimizden bir kısmını ona gösterelim diye...”. Bu mücmel (özet) bir sözdür ve bunun

35036. Metin

تَفْصِيلِهِ وَشَرْحِهِ وُجُوهٌ: الْأَوَّلُ: أَنَّ خَيْرَاتِ الْجَنَّةِ عَظِيمَةٌ، وَأَهْوَالَ النَّارِ شَدِيدَةٌ، فَلَوْ أَنَّهُ ﵊ مَا شَاهَدَهُمَا فِي الدُّنْيَا، ثُمَّ شَاهَدَهُمَا فِي ابْتِدَاءِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَرُبَّمَا رَغَبَ فِي خَيْرَاتِ الْجَنَّةِ أَوْ خَافَ مِنْ أَهْوَالِ النَّارِ، أَمَّا لَمَّا شَاهَدَهُمَا فِي الدُّنْيَا فِي لَيْلَةِ الْمِعْرَاجِ فَحِينَئِذٍ لَا يَعْظُمُ وَقْعُهُمَا فِي قَلْبِهِ يَوْمَ الْقِيَامَّةِ فَلَا يَبْقَى مَشْغُولَ الْقَلْبِ بِهِمَا، وَحِينَئِذٍ يَتَفَرَّغُ لِلشَّفَاعَةِ. الثَّانِي: لَا يَمْتَنِعُ أَنْ تَكُونَ مُشَاهَدَتُهُ لَيْلَةَ الْمِعْرَاجِ لِلْأَنْبِيَاءِ وَالْمَلَائِكَةِ، صَارَتْ سَبَبًا لِتَكَامُلِ مَصْلَحَتِهِ أَوْ مَصْلَحَتِهِمْ. الثَّالِثُ: أَنَّهُ لَا يَبْعُدُ أَنَّهُ إِذَا صَعَدَ الْفَلَكَ وشاهد أحوال السموات وَالْكُرْسِيَّ وَالْعَرْشَ، صَارَتْ مُشَاهَدَةُ أَحْوَالِ هَذَا الْعَالَمِ وَأَهْوَالِهِ حَقِيرَةً فِي عَيْنِهِ، فَتَحْصُلُ لَهُ زِيَادَةُ قُوَّةٍ فِي الْقَلْبِ بِاعْتِبَارِهَا يَكُونُ فِي شُرُوعِهِ فِي الدَّعْوَةِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى أَكْمَلَ وَقِلَّةُ الْتِفَاتِهِ إِلَى أَعْدَاءِ اللَّهِ تَعَالَى أَقْوَى، يُبَيِّنُ ذَلِكَ أَنَّ مَنْ عَايَنَ قُدْرَةَ اللَّهِ تَعَالَى فِي هَذَا الْبَابِ، لَا يَكُونُ حَالُهُ فِي قُوَّةِ النَّفْسِ وَثَبَاتِ الْقَلْبِ عَلَى احْتِمَالِ الْمَكَارِهِ فِي الْجِهَادِ وَغَيْرِهِ إِلَّا أَضْعَافَ مَا يَكُونُ عَلَيْهِ حَالُ مَنْ لَمْ يُعَايِنْ.

tafsilatı ve açıklamasında birtakım vecihler vardır: Birincisi: Cennetin nimetleri çok büyük, cehennemin dehşeti ise pek şiddetlidir. Eğer o aleyhisselâm bu ikisini dünyada görmeyip de kıyamet gününün başında görseydi, belki de cennetin nimetlerine meyleder veya cehennemin dehşetinden korkardı. Fakat bunları dünyada mi‘rac gecesinde görünce, artık kıyamet gününde bunların onun kalbindeki etkisi büyümez, böylece kalbi onlarla meşgul kalmaz ve işte o vakit şefaate vakit ayırabilir. İkincisi: Mi‘rac gecesinde peygamberleri ve melekleri müşahede etmesinin, kendisinin veya onların maslahatının kemale ermesine bir sebep teşkil etmesi imkânsız değildir. Üçüncüsü: Feleğe yükselip göklerin, Kürsî'nin ve Arş'ın hallerini müşahede ettiğinde, bu âlemin hallerini ve dehşetlerini müşahede etmesinin gözünde küçülmüş olması uzak bir ihtimal değildir; böylece kalbinde fazladan bir kuvvet hâsıl olur ve bu sayede Allah Teâlâ'ya davete başlamasında daha yetkin, Allah Teâlâ'nın düşmanlarına dönüp bakmaması ise daha güçlü olur. Bunu şu husus açıklar: Bu konuda Allah Teâlâ'nın kudretini bizzat müşahede eden kimsenin nefis kuvveti ve cihadda ve diğer durumlarda hoşa gitmeyen şeylere tahammül konusundaki kalp sebâtı hali, müşahede etmeyen kimsenin halinin katbekat üstünde olur.

35037. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ: لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا كَالدَّلَالَةِ عَلَى أَنَّ فَائِدَةَ ذَلِكَ الْإِسْرَاءِ مُخْتَصَّةٌ بِهِ وَعَائِدَةٌ إِلَيْهِ عَلَى سَبِيلِ التَّعْيِينِ.

Bil ki O'nun: { لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا } “Âyetlerimizden bir kısmını ona gösterelim diye” kavli, bu isrânın faydasının bizzat ona mahsus ve tayin yoluyla ona dönük olduğuna delalet gibidir.

35038. Metin

وَالْجَوَابُ عَنِ الشُّبْهَةِ الثَّالِثَةِ: أَنَّا عِنْدَ الِانْتِهَاءِ إِلَى تَفْسِيرِ تِلْكَ الْآيَةِ فِي هَذِهِ السُّورَةِ نُبَيِّنُ أَنَّ تِلْكَ الرُّؤْيَا رُؤْيَا عَيَانٍ لَا رُؤْيَا مَنَامٍ.

Üçüncü şüphenin cevabı: Bu surede o ayetin tefsirine ulaştığımızda, o rüyanın bir uyku rüyası değil, gözle yapılan bir müşahede (görüş) olduğunu açıklayacağız.

35039. Metin

وَالْجَوَابُ عَنِ الشُّبْهَةِ الرَّابِعَةِ: لَا اعْتِرَاضَ عَلَى اللَّهِ تَعَالَى فِي أَفْعَالِهِ فَهُوَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيَحْكُمُ ما يريد، والله أعلم.

Dördüncü şüphenin cevabı: Fiillerinde Allah Teâlâ'ya itiraz olunamaz; O dilediğini yapar ve arzu ettiğine hükmeder. En doğrusunu Allah bilir.

35040. Metin

المسألة الثالثة: أما العروج إلى السموات وَإِلَى مَا فَوْقَ الْعَرْشِ، فَهَذِهِ الْآيَةُ لَا تَدُلُّ عَلَيْهِ، وَمِنْهُمْ مَنِ اسْتَدَلَّ عَلَيْهِ بِأَوَّلِ سُورَةِ وَالنَّجْمِ، وَمِنْهُمْ مَنِ اسْتَدَلَّ عَلَيْهِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ [الِانْشِقَاقِ: ١٩] وَتَفْسِيرُهُمَا مَذْكُورٌ فِي مَوْضِعِهِ، وَأَمَّا دَلَالَةُ الْحَدِيثِ فَكَمَا سلف والله أعلم.

Üçüncü Mesele: Göklere ve Arş'ın üstüne yükselmeye gelince, bu ayet buna delalet etmez. Onlardan kimi buna Necm Suresi'nin başıyla, kimi de Allah Teâlâ'nın: { لَتَرْكَبُنَّ طَبَقاً عَنْ طَبَقٍ } “Şüphesiz siz tabakadan tabakaya bineceksiniz (halden hale geçeceksiniz)” [İnşikâk 19] kavliyle delil getirmiştir; bunların tefsiri kendi yerinde zikredilmiştir. Hadisin delaletine gelince, bu daha önce geçtiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

35041. Metin

[سورة الإسراء (١٧) : الآيات ٢ الى ٣]

[İsrâ Suresi (17), 2 ila 3. Âyetler]

35042. Metin

وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ أَلاَّ تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلاً (٢) ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنا مَعَ نُوحٍ إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً (٣)

{ وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلاً (٢) ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنا مَعَ نُوحٍ إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً (٣) } “Mûsâ'ya da Kitab'ı verdik ve onu: 'Benden başkasını vekil edinmeyin' diye İsrailoğullarına bir hidayet rehberi kıldık. (2) Ey Nûh ile birlikte [gemide] taşıdığımız kimselerin nesli! Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu. (3)”

35043. Metin

[في قَوْلُهُ تَعَالَى وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ] فِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:

[Allah Teâlâ'nın: { وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ وَجَعَلْناهُ هُدىً لِبَنِي إِسْرائِيلَ } “Mûsâ'ya da Kitab'ı verdik ve onu İsrailoğullarına bir hidayet rehberi kıldık” kavli hakkında] Bu ayette birtakım meseleler vardır:

35044. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّ الْكَلَامَ فِي الْآيَةِ الَّتِي قَبْلَ هَذِهِ الْآيَةِ، وَفِيهَا انْتَقَلَ مِنَ الْغَيْبَةِ إِلَى الْخِطَابِ وَمِنَ الْخِطَابِ إِلَى الْغَيْبَةِ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى فِيهِ ذِكْرُ اللَّهِ عَلَى سَبِيلِ الْغَيْبَةِ وَقَوْلُهُ: بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا فِيهِ ثَلَاثَةُ أَلْفَاظٍ دَالَّةٍ عَلَى الْحُضُورِ وَقَوْلُهُ: إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ يَدُلُّ عَلَى الْغَيْبَةِ وَقَوْلُهُ:

Birinci Mesele: Bil ki bu ayetten önceki ayette ve bu ayette söz, gaybden (üçüncü şahıstan) hitaba (ikinci şahsa) ve hitaptan gayba geçmiştir. Çünkü O'nun: { سُبْحانَ الَّذِي أَسْرى } “Kulunu geceleyin yürüten Allah'ın şânı ne yücedir” kavlinde Allah'ın zikri gayb sigasıyladır. O'nun: { بارَكْنا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آياتِنا } “Çevresini bereketlendirdiğimiz... âyetlerimizden bir kısmını ona gösterelim diye” kavlinde huzura (birinci şahsa) delalet eden üç lafız vardır. O'nun: { إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” kavli gayba delalet eder. O'nun:

35045. Metin

وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ إِلَخْ يَدُلُّ عَلَى الْحُضُورِ وَانْتِقَالُ الْكَلَامِ مِنَ الْغَيْبَةِ إِلَى الْحُضُورِ وَبِالْعَكْسِ يُسَمَّى صَنْعَةَ الِالْتِفَاتِ.

{ وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ } “Mûsâ'ya da Kitab'ı verdik...” kavli ise huzura delalet eder. Sözün gaybden huzura ve aksine geçişine iltifat sanatı denir.

35046. Metin

المسألة الثَّانِيَةُ: ذَكَرَ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْآيَةِ الْأُولَى إِكْرَامَهُ مُحَمَّدًا ﷺ بِأَنْ أَسْرَى بِهِ، وَذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّهُ أَكْرَمَ مُوسَى ﵊ قَبْلَهُ بِالْكِتَابِ الَّذِي آتَاهُ فَقَالَ: وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ يَعْنِي التَّوْرَاةَ: وَجَعَلْناهُ هُدىً أَيْ يُخْرِجُهُمْ بِوَاسِطَةِ ذَلِكَ الْكِتَابِ مِنْ ظُلُمَاتِ الْجَهْلِ وَالْكُفْرِ إِلَى نُورِ الْعِلْمِ وَالدِّينِ الْحَقِّ وَقَوْلُهُ: أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا وَفِيهِ أبحاث:

İkinci Mesele: Allah Teâlâ ilk ayette Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem geceleyin yürüterek ikramda bulunduğunu zikretmiş, bu ayette ise ondan önce Mûsâ'ya aleyhisselâm kendisine verdiği Kitap ile ikramda bulunduğunu zikrederek: { وَآتَيْنا مُوسَى الْكِتابَ } “Mûsâ'ya da Kitab'ı verdik” yani Tevrat'ı verdik; { وَجَعَلْناهُ هُدىً } “ve onu bir hidayet rehberi kıldık” yani o Kitap vasıtasıyla onları cehalet ve küfür karanlıklarından ilim ve hak dinin nuruna çıkarır [buyurmuştur]. O'nun: { أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا } “Benden başkasını vekil edinmeyin diye” kavlinde ise birtakım incelemeler vardır:

35047. Metin

البحث الأول: قرأ أبو عمرو: أَلَّا تَتَّخِذُوا بِالْيَاءِ خَبَرًا عَنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَالْبَاقُونَ بِالتَّاءِ عَلَى الْخَطَابِ، أَيْ قُلْنَا لَهُمْ لَا تَتَّخِذُوا.

Birinci İnceleme: Ebû Amr, İsrailoğullarından bir haber olarak { أَلَّا يَتَّخِذُوا } şeklinde ye harfiyle okumuştur. Diğerleri ise hitap üzere te harfiyle { أَلَّا تَتَّخِذُوا } okumuşlardır, yani "Onlara: 'Edinmeyin' dedik" takdirindedir.

35048. Metin

البحث الثَّانِي: قَالَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ: إِنَّ قَوْلَهُ: أَلَّا تَتَّخِذُوا فِيهِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا: أَنْ تَكُونَ (أَنْ) نَاصِبَةً لِلْفِعْلِ فَيَكُونُ الْمَعْنَى: وَجَعَلْنَاهُ هَدًى لِئَلَّا تَتَّخِذُوا. وَثَانِيهَا: أَنْ تَكُونَ (أَنْ) بِمَعْنَى أَيِ الَّتِي لِلتَّفْسِيرِ وَانْصَرَفَ الْكَلَامُ مِنَ الْغَيْبَةِ إِلَى الْخِطَابِ فِي قِرَاءَةِ الْعَامَّةِ كَمَا انْصَرَفَ مِنْهَا إِلَى الْخِطَابِ. وَالْأَمْرِ فِي قوله:

İkinci İnceleme: Ebû Ali el-Fârisî şöyle demiştir: O'nun: { أَلَّا تَتَّخِذُوا } kavlinde üç vecih vardır: Birincisi: (أن) edatının fiili nasbeden [masdar edatı] olmasıdır; bu takdirde anlam: "Edinmeyesiniz diye onu bir hidayet rehberi kıldık" şeklinde olur. İkincisi: (أن) edatının tefsir ifade eden (أَيْ) anlamında olmasıdır ve genel kıraatte söz, gaybden hitaba geçmiştir; nitekim O'nun şu kavlinde de gaybden hitaba ve emre geçmiştir:

35049. Metin

وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا [ص: ٦] فَكَذَلِكَ انْصَرَفَ مِنَ الْغَيْبَةِ إِلَى النَّهْيِ فِي قَوْلِهِ: أَلَّا تَتَّخِذُوا.

{ وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا } “Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün...' diye kalkıp gittiler” [Sâd 6]. Aynı şekilde { أَلَّا تَتَّخِذُوا } kavlinde de gaybden nehy (yasaklama) hitabına dönülmüştür.

35050. Metin

وَثَالِثُهَا: أَنْ تَكُونَ (أَنْ) زَائِدَةً وَيُجْعَلَ تَتَّخِذُوا عَلَى الْقَوْلِ الْمُضْمَرِ وَالتَّقْدِيرُ: وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ فَقُلْنَا لَا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا.

Üçüncüsü: (أن) edatının zâid olması ve { تَتَّخِذُوا } fiilinin gizli bir kavil (söz) üzerine kurulmasıdır. Takdiri şöyledir: "Onu İsrailoğullarına bir hidayet rehberi kıldık ve: 'Benden başkasını vekil edinmeyin' dedik."

35051. Metin

البحث الثَّالِثُ: قَوْلُهُ: وَكِيلًا أَيْ رَبًّا تَكِلُونَ أُمُورَكُمْ إِلَيْهِ. أَقُولُ حَاصِلُ الْكَلَامِ فِيُ الْآيَةِ: أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ تَشْرِيفَ مُحَمَّدٍ ﷺ بِالْإِسْرَاءِ، ثُمَّ ذَكَرَ عَقِيبَهُ تَشْرِيفَ مُوسَى ﵊ بِإِنْزَالِ التَّوْرَاةِ عَلَيْهِ، ثُمَّ وَصَفَ التَّوْرَاةَ بِكَوْنِهَا هُدًى، ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ التَّوْرَاةَ إِنَّمَا كَانَ هُدًى لِاشْتِمَالِهِ عَلَى النَّهْيِ عَنِ اتِّخَاذِ غَيْرِ اللَّهِ وَكِيلًا، وَذَلِكَ هُوَ التَّوْحِيدُ، فَرَجَعَ حَاصِلُ الْكَلَامِ بَعْدَ رِعَايَةِ هَذِهِ الْمَرَاتِبِ أَنَّهُ لَا مِعْرَاجَ أَعْلَى وَلَا دَرَجَةَ أَشْرَفُ وَلَا مَنْقَبَةَ أَعْظَمُ مِنْ أَنْ يَصِيرَ الْمَرْءُ غَرِقًا فِي بَحْرِ التَّوْحِيدِ وَأَنْ لَا يُعَوِّلَ فِي أَمْرٍ مِنَ الْأُمُورِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ، فَإِنْ نَطَقَ، نطق بذكر الله، وإن تَفَكَّرَ فِي دَلَائِلِ تَنْزِيهِ اللَّهِ تَعَالَى، وَإِنْ طَلَبَ طَلَبَ مِنَ اللَّهِ، فَيَكُونُ كُلُّهُ لِلَّهِ وَبِاللَّهِ، ثم قال: ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنا مَعَ نُوحٍ وَفِي نَصْبِ ذُرِّيَّةَ وَجْهَانِ:

Üçüncü İnceleme: O'nun: { وَكِيلًا } kavli, yani "işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir Rab" demektir. Derim ki: Ayetteki sözün özeti şudur: Allah Teâlâ Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem isrâ ile şereflendirilişini zikretmiş, hemen peşinden de Mûsâ'nın aleyhisselâm üzerine Tevrat indirilerek şereflendirilişini zikretmiştir. Sonra Tevrat'ı bir hidayet rehberi olmakla nitelemiş, ardından Tevrat'ın ancak Allah'tan başkasını vekil edinmekten nehyetmeyi ihtiva etmesi sebebiyle hidayet olduğunu açıklamıştır ki bu da tevhiddir. Bu mertebelere riayet edildikten sonra sözün özeti şuna dönmektedir: Kişinin tevhid denizine dalmasından ve hiçbir hususta Allah'tan başkasına bel bağlamamasından daha yüce bir mi‘rac, daha şerefli bir derece ve daha büyük bir menkıbe yoktur. Öyle ki konuşursa Allah'ın zikriyle konuşur, düşünürse Allah Teâlâ'nın tenzihinin delillerini düşünür ve isterse Allah'tan ister; böylece bütünüyle Allah için ve Allah ile olur. Sonra şöyle buyurmuştur: { ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنا مَعَ نُوحٍ } “Ey Nûh ile birlikte [gemide] taşıdığımız kimselerin nesli!”. { ذُرِّيَّةَ } lafzının mensub oluşunda iki vecih vardır:

35052. Metin

الوجه الْأَوَّلُ: أَنْ يَكُونَ نَصْبًا عَلَى النِّدَاءِ يَعْنِي: يَا ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَهَذَا قَوْلُ مُجَاهِدٍ لِأَنَّهُ قَالَ: هَذَا نِدَاءٌ قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَإِنَّمَا يَصِحُّ هَذَا عَلَى قِرَاءَةِ مَنْ قَرَأَ بِالتَّاءِ كَأَنَّهُ قِيلَ لَهُمْ: لَا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا يَا ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ فِي السَّفِينَةِ قَالَ قَتَادَةُ: النَّاسُ كُلُّهُمْ ذُرِّيَّةُ نُوحٍ لِأَنَّهُ كَانَ مَعَهُ فِي السَّفِينَةِ ثَلَاثَةُ بَنِينَ: سَامٌ وَحَامٌ وَيَافِثُ فَالنَّاسُ كُلُّهُمْ مِنْ ذُرِّيَّةِ أُولَئِكَ، فَكَانَ قَوْلُهُ: يَا ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ، قَائِمًا مَقَامَ قَوْلِهِ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ.

Birinci vecih: Nida üzerine mensub olmasıdır; yani "Ey Nûh ile birlikte taşıdığımız kimselerin nesli!" demektir. Bu Mücâhid'in görüşüdür; zira o: "Bu bir nidadır" demiştir. Vâhidî şöyle demiştir: "Bu ancak te harfiyle okuyanın kıraatine göre sahih olur; sanki onlara şöyle denilmiştir: 'Ey gemide Nûh ile birlikte taşıdığımız kimselerin nesli! Benden başkasını vekil edinmeyin.'" Katâde şöyle demiştir: "Bütün insanlar Nûh'un neslidir; çünkü gemide onunla birlikte üç oğlu vardı: Sâm, Hâm ve Yâfes. Dolayısıyla insanların tamamı onların soyundandır. Bu yüzden: 'Ey Nûh ile birlikte taşıdığımız kimselerin nesli!' sözü, 'Ey insanlar!' sözünün yerine geçmiştir."

35053. Metin

الوجه الثَّانِي: فِي نَصْبِ قَوْلِهِ: ذُرِّيَّةَ أَنَّ الِاتْخَاذَ فِعْلٌ يَتَعَدَّى إِلَى مَفْعُولَيْنِ كَقَوْلِهِ: وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْراهِيمَ خَلِيلًا [النِّسَاءِ: ١٢٥] وَالتَّقْدِيرُ: لَا تَتَّخِذُوا ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ مِنْ دُونِي وَكِيلًا، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَثْنَى عَلَى نُوحٍ فَقَالَ: إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً [الإسراء: ٣] أَيْ كَانَ كَثِيرَ الشُّكْرِ،

O'nun: { ذُرِّيَّةَ } kavlinin nasbındaki ikinci vecih: İttihâz (edinme) fiilinin iki mef‘ule geçişli olmasıdır; tıpkı: { وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْراهِيمَ خَلِيلًا } “Allah İbrahim'i dost edindi” [Nisâ 125] kavlinde olduğu gibi. Takdiri şöyledir: "Nûh ile birlikte taşıdığımız kimselerin neslini benden başka bir vekil edinmeyin." Sonra Allah Teâlâ Nûh'u överek: { إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً } “Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu” [İsrâ 3] buyurmuştur, yani çokça şükreden biriydi.

35054. Metin

رُوِيَ أَنَّهُ ﵊ كَانَ إِذَا أَكَلَ قَالَ: «الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَطْعَمَنِي وَلَوْ شَاءَ أَجَاعَنِي» وَإِذَا شَرِبَ قَالَ: «الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَسْقَانِي وَلَوْ شاء أظمأني» وإذا اكتسى قال: «الحمد الله الَّذِي كَسَانِي وَلَوْ شَاءَ أَعْرَانِي» وَإِذَا احْتَذَى قَالَ: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي حَذَانِي وَلَوْ شَاءَ أَحْفَانِي» وَإِذَا قَضَى حَاجَتَهُ قَالَ: «الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَخْرَجَ عَنِّي أَذَاهُ فِي عَافِيَةٍ وَلَوْ شَاءَ حَبَسَهُ»

Rivayet edildiğine göre o aleyhisselâm yemek yediğinde: "Beni doyuran ve dileseydi beni aç bırakacak olan Allah'a hamdolsun" derdi. Bir şey içtiğinde: "Bana içiren ve dileseydi beni susuz bırakacak olan Allah'a hamdolsun" derdi. Elbise giydiğinde: "Beni giydiren ve dileseydi beni çıplak bırakacak olan Allah'a hamdolsun" derdi. Ayakkabı giydiğinde: "Bana ayakkabı veren ve dileseydi beni yalınayak bırakacak olan Allah'a hamdolsun" derdi. İhtiyacını giderdiğinde ise: "Benden eziyeti afiyetle çıkaran ve dileseydi onu tutacak olan Allah'a hamdolsun" derdi.

35055. Metin

وَرُوِيَ أَنَّهُ كَانَ إِذَا أَرَادَ الْإِفْطَارَ عَرَضَ طَعَامَهُ عَلَى مَنْ آمَنَ بِهِ فَإِنْ وَجَدَهُ مُحْتَاجًا آثَرَهُ بِهِ.

Yine rivayet edildiğine göre o, iftar etmek istediğinde yemeğini kendisine iman edenlere arz eder, eğer ihtiyaç sahibi birini bulursa onu kendine tercih ederdi.

35056. Metin

فَإِنْ قِيلَ: قَوْلُهُ: إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً مَا وَجْهُ ملاءمته لِمَا قَبْلَهُ؟

Eğer: "O'nun: { إِنَّهُ كانَ عَبْداً شَكُوراً } 'Şüphesiz o, çok şükreden bir kuldu' kavlinin öncesiyle uyumunun vechi nedir?" denilirse,

35057. Metin

قُلْنَا: التَّقْدِيرُ كَأَنَّهُ قَالَ: لَا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا وَلَا تُشْرِكُوا بِي، لِأَنَّ نُوحًا ﵊ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا، وَإِنَّمَا يَكُونُ الْعَبْدُ شَكُورًا لَوْ كَانَ مُوَحِّدًا لَا يَرَى حُصُولَ شَيْءٍ مِنَ النِّعَمِ إِلَّا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَأَنْتُمْ ذُرِّيَّةُ

Biz deriz ki: Takdiri sanki şöyle buyurmuş gibidir: "Benden başkasını vekil edinmeyin ve bana ortak koşmayın; zira Nûh aleyhisselâm çok şükreden bir kuldu. Kul ise ancak muvahhid (Allah'ı birleyen) olduğu ve nimetlerden hiçbirinin gerçekleşmesini Allah'ın lütfundan başkasından görmediği takdirde çok şükreden olur. Sizler de

35058. Metin

قَوْمِهِ فَاقْتَدُوا بِنُوحٍ ﵇، كَمَا أَنَّ آباءكم اقتدوا به والله أعلم.

onun kavminin zürriyetisiniz; atalarınızın ona uyduğu gibi siz de Nûh'a aleyhisselâm uyun." En doğrusunu Allah bilir.

35059. Metin

[سورة الإسراء (١٧) : الآيات ٤ الى ٦]

[İsrâ Suresi (17), 4 ila 6. Âyetler]

35060. Metin

وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً (٤) فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ وَكانَ وَعْداً مَفْعُولاً (٥) ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْناكُمْ بِأَمْوالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً (٦)

{ وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً (٤) فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ وَكانَ وَعْداً مَفْعُولاً (٥) ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْناكُمْ بِأَمْوالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً (٦) } “Biz Kitap'ta İsrailoğullarına: 'Siz yeryüzünde muhakkak iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir azgınlıkla kibirlenip kabaracaksınız' diye hükmettik (bildirdik). (4) İşte bu ikiden birincisinin vakti geldiğinde, üzerinize pek çetin güç ve kudret sahibi kullarımızı gönderdik de evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi. (5) Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik, mallarla ve oğullarla size yardım ettik ve sayınızı daha da çoğalttık. (6)”

35061. Metin

اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ إِنْعَامَهُ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِإِنْزَالِ التَّوْرَاةِ عَلَيْهِمْ، وَبِأَنَّهُ جَعَلَ التَّوْرَاةَ هُدًى لَهُمْ، بَيَّنَ أَنَّهُمْ مَا اهْتَدَوْا بِهُدَاهُ، بَلْ وَقَعُوا فِي الْفَسَادِ فَقَالَ: وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَفِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:

Bil ki Allah Teâlâ, üzerlerine Tevrat'ı indirmek ve Tevrat'ı onlar için bir hidayet rehberi kılmak suretiyle İsrailoğullarına olan nimetini zikredince, onların O'nun hidayetiyle doğru yola ermeyip bilakis fesada düştüklerini beyan ederek şöyle buyurmuştur: { وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ } “Biz Kitap'ta İsrailoğullarına: 'Siz yeryüzünde muhakkak iki defa fesat çıkaracaksınız' diye hükmettik (bildirdik)”. Bu ayette birtakım meseleler vardır:

35062. Metin

المسألة الْأُولَى: الْقَضَاءُ فِي اللُّغَةِ عِبَارَةٌ عَنْ قَطْعِ الْأَشْيَاءِ عَنْ إِحْكَامٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: فَقَضاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ [فُصِّلَتْ: ١٢] وَقَوْلُ الشَّاعِرِ:

Birinci Mesele: Kazâ (قَضَاء), lügatte işleri sağlam bir şekilde kesin olarak bitirip hükme bağlamaktan ibarettir. O'nun: { فَقَضاهُنَّ سَبْعَ سَماواتٍ } “Böylece onları yedi gök olarak takdir edip tamamladı” [Fussilet 12] kavli ve şairin şu sözü bundandır:

35063. Metin

وَعَلَيْهِمَا مَسْرُودَتَانِ قَضَاهُمَا ... دَاوُدُ ...

"Üzerlerinde Dâvûd'un sağlamca örüp yaptığı iki zırh vardı..."

35064. Metin

فَقَوْلُهُ: وَقَضَيْنا أَيْ أَعْلَمْنَاهُمْ وَأَخْبَرْنَاهُمْ بِذَلِكَ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ. وَلَفْظُ (إِلَى) صِلَةٌ لِلْإِيحَاءِ، لِأَنَّ مَعْنَى قَضَيْنَا أَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ كَذَا. وَقَوْلُهُ: لَتُفْسِدُنَّ يُرِيدُ الْمَعَاصِيَ وَخِلَافَ أَحْكَامِ التَّوْرَاةِ وَقَوْلُهُ: فِي الْأَرْضِ يَعْنِي أَرْضَ مِصْرَ وَقَوْلُهُ: وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً يَعْنِي أَنَّهُ يَكُونُ اسْتِعْلَاؤُكُمْ عَلَى النَّاسِ بِغَيْرِ الْحَقِّ اسْتِعْلَاءً عَظِيمًا، لِأَنَّهُ يُقَالُ لِكُلِّ مُتَجَبِّرٍ: قَدْ عَلَا وَتَعَظَّمَ، ثم قال: فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما يَعْنِي أُولَى الْمَرَّتَيْنِ: بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْمَعْنَى: أَنَّهُ إِذَا جَاءَ وَعْدُ الْفُسَّاقِ فِي الْمَرَّةِ الْأُولَى أَرْسَلْنَا عَلَيْكُمْ قَوْمًا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ، وَنَجْدَةٍ وَشِدَّةٍ، وَالْبَأْسُ الْقِتَالُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَحِينَ الْبَأْسِ [الْبَقَرَةِ: ١٧٧] وَمَعْنَى بَعَثْنا عَلَيْكُمْ أَرْسَلْنَا عَلَيْكُمْ، وَخَلَّيْنَا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ خَاذِلِينَ إِيَّاكُمْ، وَاخْتَلَفُوا فِي أَنَّ هَؤُلَاءِ الْعِبَادِ مَنْ هُمْ؟ قِيلَ: إِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ تَعَظَّمُوا وَتَكَبَّرُوا وَاسْتَحَلُّوا الْمَحَارِمَ وَقَتَلُوا الْأَنْبِيَاءَ وَسَفَكُوا الدِّمَاءَ، وَذَلِكَ أَوَّلُ الْفَسَادَيْنِ فَسَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ بُخْتَنَصَّرَ فَقَتَلَ مِنْهُمْ أَرْبَعِينَ أَلْفًا مِمَّنْ يَقْرَأُ التَّوْرَاةَ وَذَهَبَ بِالْبَقِيَّةِ إِلَى أَرْضِ نَفْسِهِ فَبَقُوا هُنَاكَ فِي الذُّلِّ إِلَى أَنْ قَيَّضَ اللَّهُ مَلِكًا آخَرَ غَزَا أَهْلَ بَابِلَ وَاتَّفَقَ أَنْ/ تَزَوَّجَ بِامْرَأَةٍ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَطَلَبَتْ تِلْكَ الْمَرْأَةُ مِنْ ذَلِكَ الْمَلِكِ أَنْ يَرُدَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِلَى بَيْتِ الْمَقْدِسِ فَفَعَلَ، وَبَعْدَ مُدَّةٍ قَامَتْ فِيهِمُ الْأَنْبِيَاءُ وَرَجَعُوا إِلَى أَحْسَنِ مَا كَانُوا، فَهُوَ قَوْلُهُ: ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ.

Dolayısıyla O'nun: { وَقَضَيْنا } “hükmettik” kavli, yani "onlara bildirdik, haber verdik ve onlara vahyettik" demektir. (إِلَى) lafzı ise vahyetme fiilinin sılasıdır (bağlantısıdır); zira kazâ ettik ifadesinin anlamı, "onlara şöyle vahyettik" demektir. O'nun: { لَتُفْسِدُنَّ } “muhakkak fesat çıkaracaksınız” kavli günahları ve Tevrat'ın hükümlerine muhalefeti kastetmektedir. O'nun: { فِي الْأَرْضِ } “yeryüzünde” kavli, Mısır toprağını kastetmektedir. O'nun: { وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً } “ve muhakkak büyük bir azgınlıkla kibirlenip kabaracaksınız” kavli, insanlara karşı haksız yere üstünlük taslamanızın pek büyük bir üstünlük taslama olacağı anlamına gelir; zira her zorba kimse hakkında "yükseldi ve büyüklük tasladı" denilir. Sonra şöyle buyurmuştur: { فَإِذا جاءَ وَعْدُ أُولاهُما } “İşte bu ikiden birincisinin vakti geldiğinde” yani o iki seferden birincisi geldiğinde: { بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أُولِي بَأْسٍ شَدِيدٍ } “üzerinize pek çetin güç ve kudret sahibi kullarımızı gönderdik”. Manası şudur: İlk seferdeki fasıkların cezalandırılma vaadi geldiğinde, üzerinize pek çetin güce, cesarete ve şiddete sahip bir kavim gönderdik. Be’s (بَأْس), savaş demektir; Nitekim Allah Teâlâ'nın: { وَحِينَ الْبَأْسِ } “...ve savaş şiddetlendiği anda” [Bakara 177] kavli bundandır. { بَعَثْنا عَلَيْكُمْ } ifadesinin manası; "üzerinize gönderdik ve sizi yüzüstü bırakarak aranızdan çekildik" demektir. Bu kulların kimler olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir: Denildi ki: İsrailoğulları büyüklük tasladılar, kibirlendiler, haramları helal saydılar, peygamberleri öldürdüler ve kan döktüler. Bu ise iki fesadın ilkiydi. Bunun üzerine Allah Teâlâ onların başına Buhtunnasr'ı (Nebukadnazar) musallat etti; o da onlardan Tevrat okuyan kırk bin kişiyi öldürdü, geriye kalanları ise kendi memleketine götürdü. Onlar, Allah Bâbil ehline savaş açan başka bir hükümdarı takdir edene kadar orada zillet içinde kaldılar. Hükümdarın İsrailoğullarından bir kadınla evlenmesi vaki oldu; o kadın da o hükümdardan İsrailoğullarını Beytü'l-Makdis'e geri göndermesini istedi, o da yaptı. Bir süre sonra aralarında peygamberler zuhur etti ve eskiden oldukları en güzel hallerine döndüler. İşte O'nun: { ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ } “Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik” kavli budur.

35065. Metin

وَالْقَوْلُ الثَّانِي: إِنَّ الْمُرَادَ مِنْ قَوْلِهِ: بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى سَلَّطَ عَلَيْهِمْ جَالُوتَ حَتَّى أَهْلَكَهُمْ وَأَبَادَهُمْ وَقَوْلُهُ: ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ هُوَ أَنَّهُ تَعَالَى قَوَّى طَالُوتَ حَتَّى حَارَبَ جَالُوتَ وَنَصَرَ دَاوُدَ حَتَّى قَتَلَ جَالُوتَ فَذَاكَ هُوَ عَوْدُ الْكَرَّةِ.

İkinci görüş: O'nun: { بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا } “üzerinize kullarımızı gönderdik” kavlinden maksadın; Allah Teâlâ'nın onları helak edip köklerini kazıyıncaya kadar başlarına Câlût'u musallat etmesidir. O'nun: { ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ } “Sonra size tekrar üstünlük verdik” kavli ise Allah Teâlâ'nın Câlût ile savaşması için Tâlût'u güçlendirmesi ve Câlût'u öldürünceye kadar Dâvûd'a yardım etmesidir; işte üstünlüğün geri dönüşü budur.

35066. Metin

وَالْقَوْلُ الثَّالِثُ: إِنَّ قَوْلَهُ: بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا هُوَ أَنَّهُ تَعَالَى أَلْقَى الرُّعْبَ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي قُلُوبِ الْمَجُوسِ، فَلَمَّا كَثُرَتِ الْمَعَاصِي فِيهِمْ أَزَالَ ذَلِكَ الرُّعْبَ عَنْ قُلُوبِ الْمَجُوسِ فَقَصَدُوهُمْ وَبَالَغُوا فِي قَتْلِهِمْ وَإِفْنَائِهِمْ وإهلاكهم.

Üçüncü görüş: O'nun: { بَعَثْنا عَلَيْكُمْ عِباداً لَنا } “üzerinize kullarımızı gönderdik” kavli şudur: Allah Teâlâ Mecusilerin kalplerine İsrailoğullarının korkusunu atmıştı. Onların arasında günahlar çoğalınca, Mecusilerin kalplerinden o korkuyu giderdi; onlar da İsrailoğullarına yönelip onları öldürme, yok etme ve helak etmede ileri gittiler.

35067. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا يَتَعَلَّقُ كَثِيرُ غَرَضٍ فِي مَعْرِفَةِ أُولَئِكَ الْأَقْوَامِ بِأَعْيَانِهِمْ، بَلِ الْمَقْصُودُ هُوَ أَنَّهُمْ لَمَّا أَكْثَرُوا مِنَ الْمَعَاصِي سَلَّطَ عَلَيْهِمْ أَقْوَامًا قَتَلُوهُمْ وَأَفْنَوْهُمْ.

Bil ki bu toplulukları bizzat teker teker bilmeye pek fazla gaye taalluk etmez; bilakis asıl maksat, onlar günahları çoğalttıklarında [Allah'ın] kendilerini öldürüp yok eden toplulukları başlarına musallat etmiş olmasıdır.

35068. Metin

ثم قال تَعَالَى: فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ قَالَ اللَّيْثُ: الْجَوْسُ وَالْجَوَسَانُ التَّرَدُّدُ خِلَالَ الدِّيَارِ، وَالْبُيُوتِ فِي الْفَسَادِ، وَالْخِلَالُ هُوَ الِانْفِرَاجُ بَيْنَ الشَّيْئَيْنِ، وَالدِّيَارُ دِيَارُ بَيْتِ الْمَقْدِسِ، واختلفت عبارات المفسرين في تفسير جاسوا فَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فَتَّشُوا وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: طَلَبُوا مَنْ فِيهَا. وَقَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: عَاثُوا وَأَفْسَدُوا. وَقَالَ الزَّجَّاجُ:

Sonra Allah Teâlâ: { فَجاسُوا خِلالَ الدِّيارِ } “Evlerin aralarına kadar girip araştırdılar” buyurmuştur. Leys şöyle demiştir: Cevs (جَوْس) ve cevesân (جَوَسَان), fesat çıkarmak amacıyla yurtların ve evlerin aralarında dolaşıp durmaktır. Hılâl (خِلَال) ise iki şey arasındaki açıklıktır. Diyâr (دِيَار) ise Beytü'l-Makdis yurtlarıdır. Müfessirlerin { جاسُوا } lafzının tefsirindeki ifadeleri farklılık göstermiştir: İbn Abbâs'tan "inceden inceye aradılar" rivayeti gelmiştir. Ebû Ubeyde: "Orada bulunanları aradılar" demiştir. İbn Kuteybe: "Haddi aşıp fesat çıkardılar" demiştir. Zeccâc ise:

35069. Metin

طَافُوا خِلَالَ الدِّيَارِ هَلْ بَقِيَ أَحَدٌ لَمْ يَقْتُلُوهُ. قَالَ الْوَاحِدِيُّ: الْجَوْسُ هُوَ التَّرَدُّدُ وَالطَّلَبُ وَذَلِكَ مُحْتَمِلٌ لِكُلِّ مَا قَالُوهُ.

"Öldürmedikleri bir kimse kaldı mı diye yurtların aralarında dolaştılar" demiştir. Vâhidî şöyle demiştir: Cevs (جَوْس), dolaşıp durmak ve aramaktır; bu ise onların söylediklerinin tamamını muhtemeldir.

35070. Metin

ثم قال تَعَالَى: وَكانَ وَعْداً مَفْعُولًا أَيْ كَانَ قَضَاءُ اللَّهِ بِذَلِكَ قَضَاءً جَزْمًا حَتْمًا لَا يَقْبَلُ النَّقْضَ وَالنَّسْخَ، ثم قال تَعَالَى: ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ أَيْ أَهْلَكْنَا أَعْدَاءَكُمْ وَرَدَدْنَا الدَّوْلَةَ وَالْقُوَّةَ عَلَيْكُمْ. وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً النَّفِيرُ الْعَدَدُ مِنَ الرِّجَالِ وَأَصْلُهُ مِنْ نَفَرَ مَعَ الرَّجُلِ مِنْ عَشِيرَتِهِ وَقَوْمِهِ، وَالنَّفِيرُ وَالنَّافِرُ وَاحِدٌ، كَالْقَدِيرِ وَالْقَادِرِ، وَذَكَرْنَا مَعْنَى نَفَرَ عِنْدَ قَوْلِهِ: فَلَوْلا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ [التَّوْبَةِ: ١٢٢] وَقَوْلِهِ: انْفِرُوا خِفافاً [التَّوْبَةِ: ٤١] .

Sonra Allah Teâlâ: { وَكانَ وَعْداً مَفْعُولاً } “Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi” buyurmuştur; yani Allah'ın buna dair hükmü bozulmayı ve neshedilmeyi kabul etmeyen kesin ve kaçınılmaz bir hükümdü. Sonra Allah Teâlâ: { ثُمَّ رَدَدْنا لَكُمُ الْكَرَّةَ } “Sonra size tekrar üstünlük verdik” buyurmuştur, yani "düşmanlarınızı helak ettik, devleti ve gücü tekrar size döndürdük." { وَجَعَلْناكُمْ أَكْثَرَ نَفِيراً } “ve sayınızı daha da çoğalttık”. Nefîr (نَفِير), insanlardan oluşan sayıdır; aslı ise kişinin aşiretinden ve kavminden onunla birlikte sefere çıkan kimseden (nefera) gelir. Tıpkı Kadîr ve Kâdir gibi nefîr ve nâfir de birdir. (نَفَرَ) kelimesinin anlamını O'nun: { فَلَوْلا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ } “Her fırkadan bir grup sefere çıksaydı ya!” [Tevbe 122] ve { انْفِرُوا خِفافاً } “Gerek hafif gerek ağır olarak sefere çıkın” [Tevbe 41] kavillerinin yanında zikretmiştik.

35071. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: احْتَجَّ أَصْحَابُنَا بِهَذِهِ الْآيَةِ عَلَى صِحَّةِ قَوْلِهِمْ فِي مَسْأَلَةِ الْقَضَاءِ وَالْقَدَرِ مِنْ وُجُوهٍ: الْأَوَّلُ:

İkinci Mesele: Bizim âlimlerimiz, kazâ ve kader meselesindeki görüşlerinin doğruluğuna birtakım vecihlerle bu âyeti delil getirmişlerdir: Birincisi:

35072. Metin

أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً وَهَذَا الْقَضَاءُ أَقَلُّ احْتِمَالَاتِهِ الحكم الْجَزْمُ، وَالْخَبَرُ الْحَتْمُ، فَثَبَتَ أَنَّهُ تَعَالَى أَخْبَرَ عَنْهُمْ أَنَّهُمْ سَيُقْدِمُونَ عَلَى الْفَسَادِ وَالْمَعَاصِي خَبَرًا جَزْمًا لَا يَقْبَلُ النَّسْخَ، لِأَنَّ الْقَضَاءَ مَعْنَاهُ الحكم الْجَزْمُ عَلَى مَا شَرَحْنَاهُ. ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَكَّدَ ذَلِكَ الْقَضَاءَ مَزِيدَ تَأْكِيدٍ فَقَالَ: وَكانَ وَعْداً مَفْعُولًا.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَقَضَيْنا إِلى بَنِي إِسْرائِيلَ فِي الْكِتابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيراً } “Biz Kitap'ta İsrailoğullarına: 'Siz yeryüzünde muhakkak iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir azgınlıkla kibirlenip kabaracaksınız' diye hükmettik (bildirdik)”. Bu kazânın en asgari ihtimali; kesin bir hüküm ve kaçınılmaz bir haber olmasıdır. Böylece sabit oldu ki Allah Teâlâ, onların fesada ve günahlara girişeceklerini neshedilmeyi kabul etmeyen kesin bir haberle haber vermiştir; çünkü kazânın anlamı, açıkladığımız üzere kesin hükümdür. Sonra Allah Teâlâ o kazâyı daha da pekiştirerek: { وَكانَ وَعْداً مَفْعُولاً } “Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi” buyurmuştur.

35073. Metin

إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: عَدَمُ وُقُوعِ ذَلِكَ الْفَسَادِ عَنْهُمْ يَسْتَلْزِمُ انْقِلَابَ خَبَرِ اللَّهِ تَعَالَى الصِّدْقِ كَذِبًا وَانْقِلَابَ حُكْمِهِ الْجَازِمِ بَاطِلًا، وَانْقِلَابَ عِلْمِهِ الْحَقِّ جَهْلًا، وَكُلُّ ذَلِكَ مُحَالٌ، فَكَانَ عَدَمُ إِقْدَامِهِمْ عَلَى ذَلِكَ الْفَسَادِ مُحَالًا، فَكَانَ إِقْدَامُهُمْ عَلَيْهِ وَاجِبًا ضَرُورِيًّا لَا يَقْبَلُ النَّسْخَ وَالرَّفْعَ، مَعَ أَنَّهُمْ كُلِّفُوا بِتَرْكِهِ وَلُعِنُوا عَلَى فِعْلِهِ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى قَوْلِنَا: إِنَّ اللَّهَ قَدْ يَأْمُرُ بِشَيْءٍ وَيَصُدُّ عَنْهُ وَقَدْ يَنْهَى عَنْ شَيْءٍ وَيَقْضِي بِتَحْصِيلِهِ، فَهَذَا أَحَدُ وُجُوهِ الِاسْتِدَلَالِ بِهَذِهِ الْآيَةِ.

Bu sabit olunca deriz ki: Onlardan o fesadın meydana gelmemesi, Allah Teâlâ'nın doğru haberinin yalana, kesin hükmünün bâtıla ve hak olan ilminin cehalete dönüşmesini gerektirir; bunların tamamı ise imkânsızdır. Dolayısıyla onların o fesada girişmemeleri imkânsız olmuştur; şu halde -onu terk etmekle mükellef tutuldukları ve onu yapmaları sebebiyle lanetlendikleri halde- ona girişmeleri neshedilmeyi ve kaldırılmayı kabul etmeyen zorunlu ve vâcip bir durum olmuştur. Bu da bizim şu sözümüze delalet eder: Allah Teâlâ bazen bir şeyi emreder fakat ona engel olur; bazen de bir şeyi nehyeder fakat onun gerçekleşmesine hükmeder. İşte bu ayetle delil getirmenin vecihlerinden biri budur.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.