36748. Metin
وَهِيَ ثَمَانٍ وَتِسْعُونَ آيَةً مَكِّيَّةٌ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Bu [sure] doksan sekiz ayettir ve Mekkîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
36749. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ١]
[Meryem Suresi (19): Ayet 1]
36750. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
36751. Metin
كهيعص (١)
{ كهيعص (١) } “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd”
36752. Metin
قَبْلَ الْخَوْضِ فِي الْقِرَاءَاتِ لَا بُدَّ مِنْ مُقَدِّمَاتٍ ثَلَاثَةٍ. الْمُقَدِّمَةُ الْأُولَى: / أَنَّ حُرُوفَ الْمُعْجَمِ عَلَى نَوْعَيْنِ ثُنَائِيٍّ وَثُلَاثِيٍّ، وَقَدْ جَرَتْ عَادَةُ الْعَرَبِ أَنْ يَنْطِقُوا بِالثُّنَائِيَّاتِ مَقْطُوعَةً مُمَالَةً فَيَقُولُوا: بَا تَا ثَا وَكَذَلِكَ أَمْثَالُهَا، وَأَنْ يَنْطِقُوا بِالثُّلَاثِيَّاتِ الَّتِي فِي وَسَطِهَا الْأَلِفُ مَفْتُوحَةً مُشْبَعَةً فَيَقُولُوا دَالْ ذَالْ صَادْ ضَادْ وَكَذَلِكَ أَشْكَالُهَا، أَمَّا الزَّايُ وَحْدَهُ مِنْ بَيْنِ حُرُوفِ الْمُعْجَمِ فَمُعْتَادٌ فِيهِ الْأَمْرَانِ، فَإِنَّ مَنْ أَظْهَرَ يَاءَهُ فِي النُّطْقِ حَتَّى يَصِيرَ ثُلَاثِيًّا لَمْ يُمِلْهُ، وَمَنْ لَمْ يُظْهِرْ يَاءَهُ فِي النُّطْقِ حَتَّى يُشْبِهَ الثُّنَائِيَّ يُمِلْهُ. أَمَّا الْمُقَدِّمَةُ الثَّانِيَةُ: يَنْبَغِي أَنْ يُعْلَمَ أَنَّ إِشْبَاعَ الْفَتْحَةِ فِي جَمِيعِ الْمَوَاضِعِ أَصْلٌ وَالْإِمَالَةُ فَرْعٌ عَلَيْهِ وَلِهَذَا يَجُوزُ إِشْبَاعُ كُلِّ مُمَالٍ وَلَا يَجُوزُ إِمَالَةُ كُلِّ مُشْبَعٍ مِنَ الْفَتَحَاتِ. الْمُقَدِّمَةُ الثَّالِثَةُ: لِلْقُرَّاءِ فِي الْقِرَاءَاتِ الْمَخْصُوصَةِ بِهَذَا الْمَوْضِعِ ثَلَاثَةُ طُرُقٍ: أَحَدُهَا: أَنْ يَتَمَسَّكُوا بِالْأَصْلِ وَهُوَ إِشْبَاعُ فَتْحَةِ الْهَاءِ وَالْيَاءِ. وَثَانِيهَا: أَنْ يُمِيلُوا الْهَاءَ وَالْيَاءَ. وَثَالِثُهَا: أَنْ يَجْمَعُوا بَيْنَ الْأَصْلِ وَالْفَرْعِ فَيَقَعُ الِاخْتِلَافُ بَيْنَ الْهَاءِ وَالْيَاءِ فَيَفْتَحُوا أَحَدَهُمَا أَيُّهُمَا كَانَ وَيَكْسِرُوا الْآخَرَ وَلَهُمْ فِي السَّبَبِ الْمُوجِبِ لِهَذَا الِاخْتِلَافِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّ الْفَتْحَةَ الْمُشْبَعَةَ أَصْلٌ وَالْإِمَالَةَ فَرْعٌ مَشْهُورٌ كَثِيرُ الِاسْتِعْمَالِ فَأُشْبِعُ أَحَدُهُمَا وَأُمِيلَ الْآخَرُ لِيَكُونَ جَامِعًا لِمُرَاعَاةِ الْأَصْلِ وَالْفَرْعِ وَهُوَ أَحْسَنُ مِنْ مُرَاعَاةِ أَحَدِهِمَا وَتَضْيِيعِ الْآخَرِ. الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ الثُّنَائِيَّةَ مِنْ حُرُوفِ الْمُعْجَمِ إِذَا كَانَتْ مَقْطُوعَةً كَانَتْ بِالْإِمَالَةِ، وَإِذَا كَانَتْ مَوْصُولَةً كَانَتْ بِالْإِشْبَاعِ وَهَا وَيَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: كهيعص مَقْطُوعَانِ فِي اللَّفْظِ مَوْصُولَانِ فِي الْخَطِّ فَأُمِيلَ أحدهما وأشبع الآخر ليكون كلا الجانبين مرعيا جَانِبَ الْقَطْعِ اللَّفْظِيِّ وَجَانِبَ الْوَصْلِ الْخَطِّيِّ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ فِيهِ قِرَاءَاتٌ: إِحْدَاهَا: وَهِيَ الْقِرَاءَةُ الْمَعْرُوفَةُ فِيهِ فَتْحَةُ الْهَاءِ وَالْيَاءِ جَمِيعًا. وَثَانِيهَا: كَسْرُ الْهَاءِ وَفَتْحُ الْيَاءِ وَهِيَ قِرَاءَةُ أَبِي عَمْرٍو وَابْنِ مُبَادِرٍ «١» وَالْقُطَعِيِّ عَنْ أَيُّوبَ، وَإِنَّمَا كَسَرُوا الْهَاءَ دُونَ الْيَاءِ لِيَكُونَ فَرْقًا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْهَاءِ الَّذِي لِلتَّنْبِيهِ فَإِنَّهُ لَا يُكْسَرُ قَطُّ. وَثَالِثُهَا: فَتْحُ الْهَاءِ وَكَسْرُ الْيَاءِ وَهُوَ قِرَاءَةُ حَمْزَةَ وَالْأَعْمَشِ وَطَلْحَةَ وَالضَّحَّاكِ عَنْ عَاصِمٍ، وَإِنَّمَا كَسَرُوا الْيَاءَ دُونَ الْهَاءِ، لِأَنَّ الْيَاءَ أُخْتُ الْكَسْرَةِ وَإِعْطَاءُ الْكَسْرَةِ أُخْتَهَا أَوْلَى مِنْ إِعْطَائِهَا إِلَى أَجْنَبِيَّةٍ مَفْتُوحَةٍ لِلْمُنَاسَبَةِ. وَرَابِعُهَا: إِمَالَتُهُمَا جَمِيعًا وَهِيَ قِرَاءَةُ الْكِسَائِيِّ وَالْمُفَضَّلِ وَيَحْيَى عَنْ عَاصِمٍ وَالْوَلِيدِ بْنِ أَسْلَمَ عَنِ ابْنِ عامر والزهري وابن جرير وإنما أمالوهما
Kıraatlere dalmadan önce üç mukaddimenin bilinmesi zorunludur. Birinci Mukaddime: / Alfabe harfleri (hurûf-i mu'cem), iki harfli (sünâî) ve üç harfli (sülâsî) olmak üzere iki kısımdır. Arapların âdeti; iki harfli olanları [diğer harflerden] ayrı (maktu') ve imâleli olarak okuyup 'bâ, tâ, sâ' ve benzerleri şeklinde telaffuz etmek, ortasında elif bulunan üç harflileri ise fethalı ve doymuş (işbâ'lı) olarak okuyup 'dâl, zâl, sâd, dâd' ve benzerleri şeklinde telaffuz etmektir. Alfabe harfleri arasından sadece zâ (zây) harfinde ise her iki durum da mûtattır. Zira kim telaffuzunda onun yâ'sını açığa çıkarıp üç harfli yaparsa onu imâle etmez; kim de iki harfli gibi olsun diye telaffuzunda yâ'sını açığa çıkarmazsa onu imâle eder. İkinci Mukaddime: Bilinmelidir ki bütün yerlerde fethanın işbâ'ı (doyurulması) asıl, imâle ise ona bağlı bir fer'dir. Bu sebepledir ki fethalardan imâleli okunan her harfin işbâ' ile okunması câizdir, fakat işbâ'lı okunan her harfin imâle ile okunması câiz değildir. Üçüncü Mukaddime: Bu yere mahsus kıraatlerde kurrânın üç yolu (yöntemi) vardır: Birincisi: Asla tutunmalarıdır ki o da hâ ve yâ harflerinin fethasını işbâ' ile okumaktır. İkincisi: Hâ ve yâ'yı imâleli okumalarıdır. Üçüncüsü: Asıl ile fer'i cem' etmeleridir (birleştirmeleridir). Böylece hâ ile yâ arasında farklılık meydana gelir; bu ikisinden birini -hangisi olursa olsun- fethalı, diğerini ise kesreli okurlar. Bu farklılığı gerektiren sebep hakkında onların iki görüşü vardır: Birinci Görüş: Doyurulmuş fetha asıldır, imâle ise meşhur ve kullanımı çok olan bir fer'dir. Dolayısıyla asıl ve fer'in her ikisine de riayet edilmiş olsun diye biri işbâ' ile diğeri de imâle ile okunmuştur; bu da ikisinden birine riayet edip diğerini zayi etmekten daha evlâdır. İkinci Görüş: Alfabe harflerinden iki harfli olanlar, [kelimeden] ayrı (maktu') olduklarında imâle ile okunurlar; [kelimeye] bitişik (mevsûl) olduklarında ise işbâ' ile okunurlar. Yüce Allah'ın { كهيعص } [ifadesinde yer alan] hâ ve yâ harfleri ise lafızda ayrı (maktu'), yazıda ise bitişiktir (mevsûldür). Bu sebeple hem lafzen ayrı olma yönü hem de yazıda bitişik olma yönü olmak üzere her iki taraf da gözetilsin diye biri imâleli diğeri ise işbâ'lı okunmuştur. Bunu bildiğinde [şunu] deriz: Bu [ayet] hakkında [çeşitli] kıraatler vardır: Birincisi: Bilinen kıraattir ki bunda hem hâ hem de yâ harfinin fethalı okunması söz konusudur. İkincisi: Hâ'nın kesresi ve yâ'nın fethasıyladır. Bu, Ebû Amr, İbn Mübâdir 1 ve Eyyûb'dan rivayetle el-Kuta'î'nin kıraatidir. Onların yâ'yı değil de özellikle hâ'yı kesreli okumaları, asla kesreli okunmayan tenbih hâ'sı ile bunun arasında bir fark olsun diyedir. Üçüncüsü: Hâ'nın fethası ve yâ'nın kesresiyledir. Bu, Hamza, el-A'meş, Talha ve Âsım'dan rivayetle ed-Dahhâk'ın kıraatidir. Onların hâ'yı değil de yâ'yı kesreli okumaları; yâ harfinin kesrenin kız kardeşi olması ve [aradaki] münasebet sebebiyle kesreyi yabancı ve fethalı bir harfe vermektense kendi kız kardeşine vermenin daha evlâ olmasındandır. Dördüncüsü: Her ikisinin de imâleli okunmasıdır. Bu, el-Kisâî, el-Mufaddal, Âsım'dan rivayetle Yahyâ, İbn Âmir'den rivayetle el-Velîd b. Eslem, ez-Zührî ve İbn Cerîr'in kıraatidir. Onların her ikisini de imâle ile okumaları,
36753. Metin
لِلْوَجْهَيْنِ الْمَذْكُورَيْنِ فِي إِمَالَةِ الْهَاءِ وَإِمَالَةِ الْيَاءِ. وَخَامِسُهَا: قِرَاءَةُ الْحَسَنِ وَهِيَ ضَمُّ الْهَاءِ وَفَتْحُ الْيَاءِ، وَعَنْهُ أَيْضًا فَتْحُ الْهَاءِ وَضَمُّ الْيَاءِ، وَرَوَى صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» عَنِ الْحَسَنِ بِضَمِّهِمَا، فَقِيلَ لَهُ لَمْ تَثْبُتْ هَذِهِ الرِّوَايَةُ عَنِ الْحَسَنِ لأنه أورد ابن جني في كتاب «المكتسب» «١» أَنَّ قِرَاءَةَ الْحَسَنِ ضَمُّ أَحَدِهِمَا وَفَتْحُ الْآخَرِ لَا عَلَى التَّعْيِينِ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّمَا أَقْدَمَ الْحَسَنُ عَلَى ضَمِّ أَحَدِهِمَا لَا عَلَى التَّعْيِينِ لِأَنَّهُ تَصَوَّرَ أَنَّ عَيْنَ الْفِعْلِ فِي الْهَاءِ وَالْيَاءِ أَلِفٌ مُنْقَلِبٌ عَنِ الْوَاوِ كَالدَّارِ وَالْمَالِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ هَذِهِ الْأَلِفَاتِ وَإِنْ كَانَتْ مَجْهُولَةً لِأَنَّهَا لَا اشْتِقَاقَ لَهَا فَإِنَّهَا تُحْمَلُ عَلَى مَا هُوَ مُشَابِهٌ لَهَا فِي اللَّفْظِ. وَالْأَلِفُ إِذَا وَقَعَ عَيْنَا فَالْوَاجِبُ أَنْ يُعْتَقَدَ أَنَّهُ مُنْقَلِبٌ عَنِ الْوَاوِ لِأَنَّ الْغَالِبَ/ فِي اللُّغَةِ ذَلِكَ فَلَمَّا تَصَوَّرَ الْحَسَنُ أَنَّ أَلِفَ الْهَاءِ وَالْيَاءِ مُنْقَلِبٌ عَنِ الْوَاوِ جَعَلَهُ فِي حُكْمِ الْوَاوِ وَضَمَّ مَا قَبْلَهُ لِأَنَّ الْوَاوَ أُخْتُ الضَّمَّةِ. وَسَادِسُهَا: هَا يَا بِإِشْمَامِهِمَا شَيْئًا مِنَ الضمة.
hâ'nın imâlesi ve yâ'nın imâlesi hususunda zikredilen iki vecihten ötürüdür. Beşincisi: el-Hasan'ın kıraatidir ki o da hâ'nın dammesi ve yâ'nın fethasıyladır; ondan ayrıca hâ'nın fethası ve yâ'nın dammesi de rivayet edilmiştir. el-Keşşâf sahibi ise el-Hasan'dan her ikisinin de dammesiyle rivayet etmiştir. Fakat ona şöyle denilmiştir: Bu rivayet el-Hasan'dan sabit olmamıştır; çünkü İbn Cinnî «el-Mukteseb» «١» adlı kitabında el-Hasan'ın kıraatinin, tayin edilmeksizin birinin dammesi ve diğerinin fethasıyla olduğunu zikretmiştir. Bazıları şöyle demiştir: el-Hasan'ın belirli olmaksızın bunlardan birini dammeli okumaya yönelmesi, 'ed-dâr' ve 'el-mâl' kelimelerinde olduğu gibi hâ ve yâ'daki aynü'l-fiilin vâv'dan dönüşmüş bir elif olduğunu tasavvur etmesindendir. Bunun sebebi, bu elifler iştikakları (türemeleri) olmadığı için meçhul olsalar bile lafızda kendilerine benzeyenlere hamledilirler. Elif, ayn [harfi] olarak vâkî olduğunda, dilde غالب/ (baskın) olan bu olduğu için onun vâv'dan dönüşmüş olduğuna inanılması gerekir. el-Hasan hâ ve yâ'nın elifinin vâv'dan dönüştüğünü tasavvur edince, onu vâv hükmünde saymış ve -vâv dammenin kardeşi olduğu için- kendisinden öncekini dammelemiştir. Altıncısı: Hâ ve yâ harflerine biraz damme işmâmı verilerek (damme koklatılarak) okunmasıdır.
36754. Metin
المسألة الثالثة: قرأ أبو جعفر كهيعص يفصل الْحُرُوفِ بَعْضِهَا مِنْ بَعْضٍ بِأَدْنَى سَكْتَةٍ مَعَ إِظْهَارِ نُونِ الْعَيْنِ وَبَاقِي الْقُرَّاءِ يَصِلُونَ الْحُرُوفَ بَعْضَهَا بِبَعْضٍ وَيُخْفُونَ النُّونَ.
Üçüncü Mesele: Ebû Ca'fer, { كهيعص } “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd” [ifadesini], ayn harfinin nûn'unu izhar etmekle birlikte, harfleri en hafif bir sekte ile birbirinden ayırarak okumuştur. Diğer kurrâ ise harfleri birbirine vaslederler (bitiştirirler) ve nûn'u ihfâ ederler.
36755. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: الْقِرَاءَةُ الْمَعْرُوفَةُ صَادْ، ذُكِرَ بِالْإِدْغَامِ، وَعَنْ عَاصِمٍ وَيَعْقُوبَ بِالْإِظْهَارِ.
Üçüncü Mesele: Meşhur kıraat, 'Sâd Zükira' [şeklinde] idgam iledir. Âsım ve Ya'kûb'dan ise izhar ile rivayet edilmiştir.
36756. Metin
الْبَحْثُ الثَّانِي: الْمَذَاهِبُ الْمَذْكُورَةُ فِي هَذِهِ الْفَوَاتِحِ قَدْ تَقَدَّمَتْ لَكِنَّ الَّذِي يَخْتَصُّ بِهَذَا الْمَوْضِعِ مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى كهيعص ثَنَاءٌ مِنَ اللَّهِ عَلَى نَفْسِهِ، فَمِنَ الْكَافِ وَصْفُهُ بِأَنَّهُ كَافٍ وَمِنَ الْهَاءِ هَادٍ وَمِنَ الْعَيْنِ عَالِمٌ وَمِنَ الصَّادِ صَادِقٌ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَيْضًا أَنَّهُ حَمَلَ الْكَافَ عَلَى الْكَبِيرِ وَالْكَرِيمِ، وَيُحْكَى أَيْضًا عَنْهُ أَنَّهُ حَمَلَ الْيَاءَ عَلَى الْكَرِيمِ مَرَّةً وَعَلَى الْحَكِيمِ أُخْرَى، وَعَنِ الرَّبِيعِ بْنِ أَنَسٍ فِي الْيَاءِ أَنَّهُ مِنْ مُجِيرٍ، وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ فِي الْعَيْنِ أَنَّهُ مِنْ عَزِيزٍ وَمِنْ عَدْلٍ، وَهَذِهِ الْأَقْوَالُ لَيْسَتْ قَوِيَّةً لِمَا بَيَّنَّا أَنَّهُ لَا يَجُوزُ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى أَنْ يُودِعَ كِتَابَهُ مَا لَا تَدُلُّ عَلَيْهِ اللُّغَةُ لَا بِالْحَقِيقَةِ وَلَا بِالْمَجَازِ لِأَنَّا إِنْ جَوَّزْنَا ذَلِكَ فَتَحَ عَلَيْنَا قَوْلَ مَنْ يَزْعُمُ أَنَّ لِكُلِّ ظَاهِرٍ بَاطِنًا، وَاللُّغَةُ لَا تَدُلُّ عَلَى مَا ذَكَرُوهُ فَإِنَّهُ لَيْسَتْ دَلَالَةُ الْكَافِ أَوْلَى مِنْ دَلَالَتِهِ عَلَى الْكَرِيمِ أَوِ الْكَبِيرِ أَوْ عَلَى اسْمٍ آخَرَ مِنْ أَسْمَاءِ الرَّسُولِ ﷺ أَوِ الْمَلَائِكَةِ أَوِ الْجَنَّةِ أَوِ النَّارِ فَيَكُونُ حَمْلُهُ عَلَى بَعْضِهَا دُونَ الْبَعْضِ تَحَكُّمًا لَا تَدُلُّ عَلَيْهِ اللُّغَةُ أصلا.
İkinci İnceleme: Bu fatihalar (sure başları) hakkında zikredilen mezhepler daha önce geçmişti. Fakat bu yere mahsus olanı, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edilen şu görüştür: Yüce Allah'ın { كهيعص } “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd” kavli, Allah'ın kendi nefsine bir övgüsüdür; Kâf harfinden O'nun 'Kâfî' (yeten), Hâ'dan 'Hâdî' (hidayet veren), Ayn'dan 'Âlim' (bilen) ve Sâd'dan 'Sâdık' (doğru olan) olması vasfı kastedilmiştir. Yine İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan Kâf'ı 'el-Kebîr' ve 'el-Kerîm'e hamlettiği rivayet edilmiştir. Ayrıca ondan, Yâ harfini bir keresinde 'el-Kerîm'e, diğer keresinde ise 'el-Hakîm'e hamlettiği nakledilir. Rebî' b. Enes'ten ise Yâ'nın 'Mucîr' (kurtaran/koruyan) kelimesinden olduğu rivayet edilmiştir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan Ayn harfinin 'Azîz' ve 'Adl'den olduğu rivayet edilmiştir. Bu görüşler kuvvetli değildir; çünkü açıkladığımız üzere, Allah Teâlâ'nın kitabına ne hakikat ne de mecaz yoluyla dilin delalet etmediği bir şeyi koyması caiz değildir. Zira biz buna cevaz verirsek, her zahirin bir batını olduğunu iddia eden kimsenin görüşüne kapı açmış oluruz. Dil ise onların zikrettiklerine delalet etmemektedir; çünkü Kâf'ın [bu manalara] delaleti, 'el-Kerîm'e, 'el-Kebîr'e veya Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in, meleklerin, cennetin yahut cehennemin diğer isimlerinden bir isme delalet etmesinden daha evla değildir. Dolayısıyla onun bir kısmına hamledilip diğer kısmına hamledilmemesi, dilin asla delalet etmediği indî bir tercih olur.
36757. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٢]
[Meryem Suresi (19): Ayet 2]
36758. Metin
ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢)
{ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا (٢) } “[Bu,] Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetinin anılmasıdır.”
36759. Metin
فِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
36760. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: فِي لَفْظَةِ ذِكْرُ أَرْبَعُ قِرَاءَاتٍ صِيغَةُ الْمَصْدَرِ أَوِ الْمَاضِي مُخَفَّفَةً أَوْ مُشَدَّدَةً أَوِ الْأَمْرُ، أَمَّا صِيغَةُ الْمَصْدَرِ فَلَا بُدَّ فِيهَا مِنْ كَسْرِ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَلَى الْإِضَافَةِ ثُمَّ فِيهَا ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ: أَحَدُهَا: نَصْبُ الدَّالِ مِنْ عَبْدَهُ وَالْهَمْزَةِ مِنْ زَكَرِيَّاءَ وَهُوَ الْمَشْهُورُ. وَثَانِيهَا: بِرَفْعِهِمَا وَالْمَعْنَى وَتِلْكَ الرَّحْمَةُ هِيَ عَبْدُهُ زَكَرِيَّاءُ عَنِ ابْنِ عَامِرٍ.
Birinci Mesele: { ذِكْرُ } lafzında dört kıraat vardır: Mastar sîgası veya şeddesiz yahut şeddeli mazi sîgası ya da emir sîgası. Mastar sîgasına gelince; onda izafet sebebiyle { رَحْمَتِ رَبِّكَ } ifadesinin kesresi zorunludur, sonra onda üç vecih vardır: Birincisi: { عَبْدَهُ } kelimesinin dâl'ının ve { زَكَرِيَّاءَ } kelimesinin hemzesinin nasbıdır ki meşhur olan budur. İkincisi: İbn Âmir'den rivayetle her ikisinin de ref'i iledir ve mana; 'O rahmet, O'nun kulu Zekeriyyâ'dır' şeklindedir.
36761. Metin
وَثَالِثُهَا: بِنَصْبِ الْأَوَّلِ وَبِرَفْعِ الثَّانِي وَالْمَعْنَى رَحْمَةُ رَبِّكِ عَبَدَهُ وَهُوَ زَكَرِيَّاءُ. وَأَمَّا صِيغَةُ الْمَاضِي بِالتَّشْدِيدِ فَلَا بُدَّ فِيهَا مِنْ نَصْبِ رَحْمَةٍ. وَأَمَّا صِيغَةُ الْمَاضِي بِالتَّخْفِيفِ فَفِيهَا وَجْهَانِ. أَحَدُهُمَا: رَفْعُ الْبَاءِ مِنْ رَبِّكَ وَالْمَعْنَى ذَكَرَ رَبُّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّاءَ. وَثَانِيهَا: نَصْبُ الْبَاءِ مِنْ رَبِّكَ وَالرَّفْعُ فِي عَبْدِهِ زَكَرِيَّاءَ وَذَلِكَ بِتَقْدِيمِ الْمَفْعُولِ عَلَى الْفَاعِلِ وَهَاتَانِ الْقِرَاءَتَانِ لِلْكَلْبِيِّ، وَأَمَّا صِيغَةُ الْأَمْرِ فَلَا بُدَّ مِنْ نَصْبِ رَحْمَةٍ وَهِيَ قِرَاءَةُ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَاعْلَمْ أَنَّ على تقدير
Üçüncüsü: Birincisinin nasbı ve ikincisinin ref‘i iledir1. Mânası: Rabbinin, kulu olan Zekeriyyâ'ya rahmetidir. Şeddeli mâzi sîgasına gelince; onda { رَحْمَةَ } lafzının nasbı zorunludur. Şeddesiz mâzi sîgasına gelince; onda iki vecih vardır: Birincisi: { رَبِّكَ } kelimesindeki bâ harfinin ref‘idir. Mânası: Rabbin kulu Zekeriyyâ'yı andı, [şeklindedir]. İkincisi: { رَبِّكَ } kelimesindeki bâ harfinin nasbı ve { عَبْدُهُ زَكَرِيَّاءُ } kelimelerinin ref‘idir; bu da mef‘ûlün fâilin önüne geçirilmesiyle [mümkündür]. Bu iki kıraat el-Kelbî'ye aittir. Emir sîgasına gelince; { رَحْمَةَ } lafzının nasbı zorunludur ki bu da İbn Abbâs'ın kıraatidir. Bil ki...
36762. Metin
جَعْلِهِ صِيغَةَ الْمَصْدَرِ وَالْمَاضِي يَكُونُ التَّقْدِيرُ هَذَا الْمَتْلُوُّ مِنَ الْقُرْآنِ ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ.
onun mastar ve mazi sîgası kılınması durumunda takdir; 'Kur'an'dan bu okunan, Rabbinin rahmetinin anılmasıdır' şeklinde olur.
36763. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنَ قَوْلِهِ رَحْمَةِ رَبِّكِ أَعْنِي عَبْدَهُ زَكَرِيَّاءَ ثُمَّ فِي كَوْنِهِ رَحْمَةً وَجْهَانِ:
İkinci Mesele: O'nun { رَحْمَتِ رَبِّكَ } kavlinden muradın kulu Zekeriyyâ olması muhtemeldir. Sonra onun rahmet oluşunda iki vecih vardır:
36764. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنْ يَكُونَ رَحْمَةً عَلَى أُمَّتِهِ لِأَنَّهُ هَدَاهُمْ إِلَى الْإِيمَانِ وَالطَّاعَاتِ. وَالْآخَرُ: أَنْ/ يَكُونَ رَحْمَةً عَلَى نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ ﷺ وَعَلَى أُمَّةِ مُحَمَّدٍ لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمَّا شَرَحَ لِمُحَمَّدٍ ﷺ طَرِيقَهُ فِي الْإِخْلَاصِ وَالِابْتِهَالِ فِي جَمِيعِ الْأُمُورِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى صَارَ ذَلِكَ لَفْظًا دَاعِيًا لَهُ وَلِأُمَّتِهِ إِلَى تِلْكَ الطَّرِيقَةِ فَكَانَ زَكَرِيَّاءُ رَحْمَةً، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ فِيهَا ذِكْرُ الرَّحْمَةِ التي رحم بها عبدة زكرياء.
Birincisi: Ümmetine bir rahmet olmasıdır; çünkü onları imana ve taatlere hidayet etmiştir. Diğeri: Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve Muhammed'in ümmetine bir rahmet olmasıdır; çünkü Allah Teâlâ, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e, onun ihlas ve bütün işlerde Allah Teâlâ'ya yakarış yolunu açıklayınca, bu durum onun ve ümmetinin o yola yönelmesini sağlayan bir lafız haline geldi ve böylece Zekeriyyâ bir rahmet oldu. Yine muradın, bu surenin kulu Zekeriyyâ'ya merhamet ettiği rahmeti zikretmesi olması da muhtemeldir.
36765. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٣]
[Meryem Suresi (19): Ayet 3]
36766. Metin
إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا (٣)
{ إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِداءً خَفِيًّا (٣) } “Hani o, Rabbine gizli bir seslenişle niyaz etmişti.”
36767. Metin
رَاعَى سُنَّةَ اللَّهِ فِي إِخْفَاءِ دَعْوَتِهِ لِأَنَّ الْجَهْرَ وَالْإِخْفَاءَ عِنْدَ اللَّهِ سِيَّانِ فَكَانَ الْإِخْفَاءُ أَوْلَى لِأَنَّهُ أَبْعَدُ عَنِ الرِّيَاءِ وَأَدْخَلُ فِي الْإِخْلَاصِ. وَثَانِيهَا: أَخْفَاهُ لِئَلَّا يُلَامَ عَلَى طَلَبِ الْوَلَدِ فِي زَمَانِ الشَّيْخُوخَةِ. وَثَالِثُهَا: أَسَرَّهُ مِنْ مَوَالِيهِ الَّذِينَ خَافَهُمْ. وَرَابِعُهَا: خَفِيَ صَوْتُهُ لِضَعْفِهِ وَهَرَمِهِ كَمَا جَاءَ فِي صِفَةِ الشَّيْخِ صَوْتُهُ خُفَاتٌ وَسَمْعُهُ تَارَاتٌ، فَإِنْ قِيلَ مِنْ شَرْطِ النِّدَاءِ الْجَهْرُ فَكَيْفَ الْجَمْعُ بَيْنَ كَوْنِهِ نِدَاءً وَخَفِيًّا، وَالْجَوَابُ مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنَّهُ أَتَى بِأَقْصَى مَا قَدَرَ عَلَيْهِ مِنْ رَفْعِ الصَّوْتِ إِلَّا أَنَّ الصَّوْتَ كَانَ ضَعِيفًا لِنِهَايَةِ الضَّعْفِ بِسَبَبِ الْكِبَرِ فَكَانَ نِدَاءً نَظَرًا إِلَى قَصْدِهِ وَخَفِيًّا نَظَرًا إِلَى الْوَاقِعِ. الثَّانِي: أَنَّهُ دَعَا فِي الصَّلَاةِ لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَجَابَهُ فِي الصَّلَاةِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: فَنادَتْهُ الْمَلائِكَةُ وَهُوَ قائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرابِ أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيى [آلِ عِمْرَانَ: ٣٩] فَكَوْنُ الْإِجَابَةِ فِي الصَّلَاةِ يَدُلُّ عَلَى كَوْنِ الدُّعَاءِ فِي الصَّلَاةِ فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ النِّدَاءُ فيها خفيا.
Dua etmesini gizleme hususunda Allah'ın sünnetini gözetmiştir; çünkü açığa vurmak ile gizlemek Allah katında birdir, dolayısıyla gizlemek riyadan daha uzak ve ihlasa daha dahil olduğu için daha evladır. İkincisi: Yaşlılık çağında çocuk istemekten dolayı kınanmamak için onu gizlemiştir. Üçüncüsü: Kendilerinden korktuğu yakınlarından (mevâlîsinden) onu gizlemiştir. Dördüncüsü: Yaşlı adamın vasfında 'sesi kısıktır ve işitmesi zaman zamandır' denildiği gibi, zayıflığı ve ihtiyarlığı sebebiyle sesi kısık çıkmıştır. Eğer denilirse ki: Seslenmenin (nidânın) şartı açıktan olmasıdır, öyleyse nida oluşu ile gizli oluşu nasıl bir araya gelir? Cevap iki vecihledir: Birincisi: Sesini yükseltmekten yana gücünün yettiği son noktayı ortaya koymuştur; ancak ses, yaşlılık sebebiyle son derece zayıf idi. Bu sebeple kastı itibarıyla bir nida, fiilî durum itibarıyla ise gizli olmuştur. İkincisi: Namazda dua etmiştir; çünkü Allah Teâlâ onun [duasına] namazda icabet etmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { فَنادَتْهُ الْمَلائِكَةُ وَهُوَ قائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرابِ أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيى } “Mihrapta durmuş namaz kılarken melekler ona: 'Allah sana Yahyâ'yı müjdeliyor' diye seslendiler.” İcabetin namazda olması, duanın da namazda olduğuna delalet eder; bu yüzden namazdaki nidanın gizli olması vacip olmuştur.
36768. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ٤ الى ٦]
[Meryem Suresi (19): Ayetler 4-6]
36769. Metin
قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤) وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦)
{ قالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا (٤) وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا (٦) } “Dedi ki: 'Rabbim! Gerçekten benim kemiğim zayıfladı ve baş[ım] bembeyaz alev aldı. Sana dua etmekle de Rabbim, hiçbir zaman bedbaht olmadım. Doğrusu ben, arkamdan [gelecek] yakınlarımdan endişe duydum; karım da kısırdır. Artık katından bana bir veli (halef) lütfet; bana vâris olsun ve Ya'kûb hanedanına da vâris olsun. Rabbim, onu rızana mazhar eyle!'”
36770. Metin
الْقِرَاءَةُ فِيهَا مَسَائِلُ:
Kıraatte [birkaç] mesele vardır:
36771. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قُرِئَ وَهَنَ بِالْحَرَكَاتِ الثَّلَاثِ.
Birinci Mesele: { وَهَنَ } [fiili] üç hareke ile okunmuştur.
36772. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: إِدْغَامُ السِّينِ فِي الشِّينِ [مِنَ الرَّأْسِ شَيْبًا] عَنْ أَبِي عَمْرٍو.
İkinci Mesele: Ebû Amr'dan rivayetle [ { الرَّأْسُ شَيْباً } ifadesinde] sîn'in şîn'e idgam edilmesidir.
36773. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ بِفَتْحِ الْيَاءِ وَعَنِ الزُّهْرِيِّ بِإِسْكَانِ الْيَاءِ مِنَ الْمَوَالِي وَقَرَأَ عُثْمَانُ وَعَلِيُّ بْنُ الْحُسَيْنِ وَمُحَمَّدُ بْنُ عَلِيٍّ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ وَابْنُ عَبَّاسٍ خَفَّتِ بِفَتْحِ الْخَاءِ وَالْفَاءِ مُشَدَّدَةً وَكَسْرِ التَّاءِ وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى مَعْنَيَيْنِ: أَحَدُهُمَا: أَنْ يَكُونَ وَرَائِي بِمَعْنَى بَعْدِي وَالْمَعْنَى/ أَنَّهُمْ قَلُّوا وَعَجَزُوا عَنْ إِقَامَةِ الدِّينِ بَعْدَهُ فَسَأَلَ رَبَّهُ تَقْوِيَتَهُمْ بِوَلِيٍّ يُرْزَقُهُ. وَالثَّانِي: أَنْ يَكُونَ بِمَعْنَى قُدَّامِي وَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ خَفُّوا قُدَّامَهُ وَدَرَجُوا وَلَمْ يَبْقَ مَنْ بِهِ تَقَوٍّ وَاعْتِضَادٌ.
Üçüncü Mesele: { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ } [ifadesi] yâ'nın fethasıyladır. Zührî'den ise el-mevâlî kelimesinin yâ'sının sükûnu ile rivayet edilmiştir. Osman, Ali b. el-Hüseyin, Muhammed b. Ali, Saîd b. Cübeyr, Zeyd b. Sâbit ve İbn Abbâs; hı'nın fethası, fâ'nın şeddesi ve tâ'nın kesresiyle 'hafeti' şeklinde okumuşlardır. Bu da iki manaya delalet eder: Birincisi: { وَرَائِي } [ifadesinin] 'benden sonra' manasında olmasıdır; mana, onların azalıp ondan sonra dini ayakta tutmaktan aciz kaldıkları, bunun üzerine Rabbinden rızıklandıracağı bir veli ile onları güçlendirmesini istediğidir. İkincisi: 'Önümde' manasında olmasıdır; mana, onların onun önünde azalıp yok oldukları ve kendisiyle güçlenilecek ve destek alınacak kimsenin kalmadığıdır.
36774. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: الْقِرَاءَةُ الْمَعْرُوفَةُ: مِنْ وَرائِي بِهَمْزَةٍ مَكْسُورَةٍ بَعْدَهَا يَاءٌ سَاكِنَةٌ وَعَنْ حُمَيْدِ بْنِ مِقْسَمٍ كَذَلِكَ لَكِنْ بِفَتْحِ الْيَاءِ وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَرَايَ كعصاي.
Dördüncü Mesele: Meşhur kıraat: Kendisinden sonra sakin bir yâ bulunan kesreli bir hemze ile { مِنْ وَرائِي } şeklindedir. Humeyd b. Miksem'den de bu şekilde, ancak yâ'nın fethasıyla nakledilmiştir. İbn Kesîr ise 'asâye' kelimesi gibi 'verâye' şeklinde okumuştur.
36775. Metin
المسألة الخامسة: من يَرِثُنِي وَيَرِثُ وُجُوهٌ: أَحَدُهَا: الْقِرَاءَةُ الْمَعْرُوفَةُ بِالرَّفْعِ فِيهِمَا صِفَةً. وَثَانِيهَا: وَهِيَ
Beşinci Mesele: { يَرِثُنِي وَيَرِثُ } ifadesinde [çeşitli] vecihler vardır: Birincisi: Sıfat olarak her ikisinin de ref'i ile olan meşhur kıraattir. İkincisi:
36776. Metin
قِرَاءَةُ أَبِي عَمْرٍو وَالْكِسَائِيِّ وَالزُّهْرِيِّ وَالْأَعْمَشِ وَطَلْحَةَ بِالْجَزْمِ فِيهِمَا جَوَابًا لِلدُّعَاءِ. وَثَالِثُهَا: عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَجَعْفَرِ بْنِ محمد والحسن وقتادة: يَرِثُنِي جُزِمَ وَارِثٌ بِوَزْنِ فَاعِلٍ. وَرَابِعُهَا: عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: يَرِثُنِي وَارِثٌ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ. وَخَامِسُهَا: عَنِ الْجَحْدَرِيِّ وَيَرِثُ تَصْغِيرُ وَارِثٍ عَلَى وَزْنِ أُفَيْعَلٍ (اللُّغَةُ) الْوَهْنُ ضَعْفُ الْقُوَّةِ قَالَ فِي «الْكَشَّافِ» شَبَّهَ الشَّيْبَ بِشُوَاظِ النَّارِ فِي بَيَاضِهِ وَإِنَارَتِهِ وَانْتِشَارِهِ فِي الشَّعْرِ وَفُشُوِّهِ فِيهِ وَأَخْذِهِ كُلَّ مَأْخَذٍ كَاشْتِعَالِ النَّارِ ثُمَّ أَخْرَجَهُ مَخْرَجَ الِاسْتِعَارَةِ ثُمَّ أَسْنَدَ الِاشْتِعَالَ إِلَى مَكَانِ الشَّعْرِ وَمَنْبَتِهِ وَهُوَ الرَّأْسُ وَأَخْرَجَ الشَّيْبَ مُمَيَّزًا وَلَمْ يُضِفِ الرَّأْسَ اكْتِفَاءً بِعِلْمِ الْمُخَاطَبِ أَنَّهُ رَأْسُ زَكَرِيَّا فَمِنْ ثَمَّ فَصُحَتْ هَذِهِ الْجُمْلَةُ، وَأَمَّا الدُّعَاءُ فَطَلَبُ الْفِعْلِ وَمُقَابِلُهُ الْإِجَابَةِ كَمَا أَنَّ مُقَابِلَ الْأَمْرِ الطَّاعَةُ، وَأَمَّا أَصْلُ التَّرْكِيبِ فِي (وَلِيٍّ «١» ) فَيَدُلُّ عَلَى مَعْنَى الْقُرْبِ وَالدُّنُوِّ يُقَالُ وَلَيْتُهُ أَلِيهِ وَلْيًا أَيْ دَنَوْتُ وَأَوْلَيْتُهُ أَدْنَيْتُهُ مِنْهُ وَتَبَاعَدَ مَا بَعْدَهُ وَوَلِيَ وَمِنْهُ قول ساعدة [ابن جؤبة] :
Ebû Amr, el-Kisâî, ez-Zührî, el-A'meş ve Talha'nın, duanın cevabı olarak her ikisinde de cezm ile olan kıraatidir. Üçüncüsü: Ali b. Ebî Tâlib, İbn Abbâs, Ca'fer b. Muhammed, el-Hasan ve Katâde'den [rivayetle]: { يَرِثُنِي } cezm ile ve { فَاعِلٍ } vezninde { وَارِثٌ } şeklindedir. Dördüncüsü: İbn Abbâs'tan: { يَرِثُنِي وَارِثٌ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } şeklindedir. Beşincisi: el-Cahderî'den [rivayetle]: { وَيَرِثُ } [kelimesi] { أُفَيْعَلٍ } vezninde { وَارِثٍ } kelimesinin ism-i tasgîridir. Dil [İncelemesi]: Vehn (الْوَهْنُ), kuvvetin zayıflamasıdır. «el-Keşşâf»ta şöyle demiştir: Beyazlığında, aydınlığında, saçta yayılmasında, onda açığa çıkmasında ve ateşin alevlenmesi gibi her tarafa sirayet etmesinde saçtaki aklığı ateş alevine benzetti; sonra bunu istiare yoluyla dile getirdi; sonra alevlenmeyi saçın yerine ve bittiği yere, yani başa nispet etti; saç aklığını ise temyiz olarak zikretti ve muhatabın bunun Zekeriyyâ'nın başı olduğunu bilmesiyle yetinerek baş kelimesini tamlanan yapmadı; işte bu sebeple bu cümle pek fasih oldu. Duaya (الدُّعَاءُ) gelince; o fiilin talebidir ve emrin karşılığı itaat olduğu gibi onun karşılığı da icabettir (kabuldür). Velî (وَلِيٍّ «١» ) kelimesinin kök yapısına gelince; yakınlık ve yaklaşma mânasına delâlet eder. Nitekim yaklaştım mânasında 'veleytuhû elîhi velyen' (وَلَيْتُهُ أَلِيهِ وَلْيًا) ve onu ona yaklaştırdım mânasında 'evleytuhû' (أَوْلَيْتُهُ) denilir. Ondan sonra gelen uzaklaştı ve yaklaştı [denir]. Sâide [b. Cüeyye]'nin şu sözü de bundandır:
36777. Metin
وَعَدَتْ عَوَادٍ دُونَ وَلْيِكَ تَشْغَبُ
“Sana yaklaşmanın önünde karışıklık çıkaran engeller türedi.”
36778. Metin
وَكُلْ مِمَّا يَلِيكَ وَجَلَسْتُ مِمَّا يَلِيهِ وَمِنْهُ الْوَلْيُ وَهُوَ الْمَطَرُ الَّذِي يَلِي الْوَسْمِيَّ، وَالْوَلِيَّةُ الْبَرْذَعَةُ لِأَنَّهَا تَلِي ظَهْرَ الدَّابَّةِ وَوَلِيَ الْيَتِيمَ وَالْقَتِيلَ وَوَلِيَ الْبَلَدَ لِأَنَّ مَنْ تَوَلَّى أَمْرًا فَقَدْ قَرُبَ مِنْهُ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ [مريم: ٤] مِنْ قَوْلِهِمْ وَلَاهُ بِرُكْنِهِ أَيْ جَعَلَهُ مِمَّا يَلِيهِ، أَمَّا وَلَّى عَنِّي إِذَا أَدْبَرَ فَهُوَ مِنْ بَابِ تَثْقِيلِ الْحَشْوِ لِلسَّلْبِ وَقَوْلُهُمْ فُلَانٌ أَوْلَى مِنْ فُلَانٍ أَيْ أَحَقُّ أَفْعَلُ التَّفْضِيلِ مِنَ الْوَالِي أَوِ الْوَلِيِّ كَالْأَدْنَى وَالْأَقْرَبِ مِنَ الدَّانِي وَالْقَرِيبِ وَفِيهِ مَعْنَى الْقُرْبِ أَيْضًا لِأَنَّ مَنْ كَانَ أَحَقَّ بِالشَّيْءِ كَانَ أَقْرَبَ إِلَيْهِ وَالْمَوْلَى اسْمٌ لِمَوْضِعِ الْوَلِيِّ كَالْمَرْمَى وَالْمَبْنَى اسْمٌ لموضع والمرمى وَالْبِنَاءِ، وَأَمَّا الْعَاقِرُ فَهِيَ الَّتِي لَا تَلِدُ وَالْعَقْرُ فِي اللُّغَةِ الْجَرْحُ وَمِنْهُ أُخِذَ الْعَاقِرُ لِأَنَّهُ نَقْصُ أَصْلِ الْخِلْقَةِ وَعَقَرْتُ الْفَرَسَ بِالسَّيْفِ إِذَا ضَرَبْتَ قَوَائِمَهُ، وَأَمَّا الْآلُ فَهُمْ خَاصَّةُ الرَّجُلِ الَّذِينَ يَؤُولُ أَمْرُهُمْ إِلَيْهِ ثُمَّ قَدْ يَؤُولُ أَمْرُهُمْ إِلَيْهِ لِلْقَرَابَةِ تَارَةً وَلِلصُّحْبَةِ أُخْرَى كَآلِ فِرْعَوْنَ وَلِلْمُوَافَقَةِ فِي الدِّينِ كَآلِ النَّبِيِّ ﷺ وَاعْلَمْ أَنْ زَكَرِيَّاءَ ﵇ قَدَّمَ عَلَى السُّؤَالِ أُمُورًا ثَلَاثَةً: أَحَدُهَا: كَوْنُهُ ضَعِيفًا. وَالثَّانِي: أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى مَا رَدَّ دُعَاءَهُ الْبَتَّةَ.
'Önünden ye' ve 'Onun yanına oturdum' [denir]. İlkbahar yağmurunun (vesmî) ardından gelen yağmur manasındaki 'veliy' ve binek hayvanının sırtına bitiştiği için semer örtüsü manasındaki 'veliyye' de bundandır. 'Yetimi ve maktulü koruyup gözetti' ve 'Beldeyi yönetti' [denir]; çünkü bir işi üstlenen kimse ona yaklaşmış demektir. Yüce Allah'ın { فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” kavli de, Arapların 'onu yanına getirdi' yani 'onu kendisine yakın olan şeyden kıldı' sözündendir. 'Benden yüz çevirdi' anlamındaki 'vellâ annî'ye gelince; o, [manayı] gidermek için orta harfin şeddelenmesi babındandır. Onların 'falan falandan evladır' yani 'daha layıktır' sözü; tıpkı 'dânî' ve 'karîb'den gelen 'ednâ' ve 'akreb' gibi, 'vâlî' veya 'velî'den gelen ism-i tafdildir. Onda da yakınlık manası vardır; çünkü bir şeye en layık olan kimse ona en yakın olandır. Mevlâ ise; atış yeri için 'mermâ' ve yapı yeri için 'mebnâ' isminin kullanıldığı gibi, velînin yeri için bir isimdir. Âkire gelince; o, doğurmayan kadındır. Dilde akr (الْعَقْرُ), yaralamaktır. Âkir [kelimesi] de yaratılışın aslındaki noksanlık olduğu için ondan alınmıştır. 'Kılıçla atın ayaklarına vurdun' manasında 'Akartü'l-ferase bi's-seyf' denir. Âl'e gelince; onlar bir adamın işleri kendisine dönen yakınlarıdır. Sonra onların işleri; bazen Firavun ailesinde olduğu gibi akrabalık ve dostluk sebebiyle, bazen de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in âlinde olduğu gibi dindeki uyum sebebiyle ona dönebilir. Bil ki Zekeriyyâ aleyhisselâm, talebinin önüne üç hususu takdim etmiştir: Birincisi: Kendisinin zayıf oluşu. İkincisi: Allah Teâlâ'nın onun duasını asla geri çevirmemiş olması.
36779. Metin
وَالثَّالِثُ: كَوْنُ الْمَطْلُوبِ بِالدُّعَاءِ سَبَبًا لِلْمَنْفَعَةِ فِي الدِّينِ ثُمَّ بَعْدَ تَقْرِيرِ هَذِهِ الْأُمُورِ الثَّلَاثَةِ صَرَّحَ بِالسُّؤَالِ. أَمَّا الْمَقَامُ الْأَوَّلُ: وَهُوَ كَوْنُهُ ضَعِيفًا فَأَثَرُ الضَّعْفِ، / إِمَّا أَنْ يَظْهَرَ فِي الْبَاطِنِ أَوْ فِي الظَّاهِرِ، وَالضَّعْفُ الَّذِي يَظْهَرُ فِي الْبَاطِنِ يَكُونُ أَقْوَى مِمَّا يَظْهَرُ فِي الظَّاهِرِ فَلِهَذَا السَّبَبِ ابْتَدَأَ بِبَيَانِ الضَّعْفِ الَّذِي فِي الْبَاطِنِ وَهُوَ قَوْلُهُ: وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَتَقْرِيرُهُ هُوَ أَنَّ الْعِظَامَ أَصْلَبُ الْأَعْضَاءِ الَّتِي فِي الْبَدَنِ وَجُعِلَتْ كَذَلِكَ لِمَنْفَعَتَيْنِ: إِحْدَاهُمَا: لِأَنْ تَكُونَ أَسَاسًا وَعُمُدًا يَعْتَمِدُ عَلَيْهَا سَائِرُ الْأَعْضَاءِ الْأُخَرِ إِذْ كَانَتِ الْأَعْضَاءُ كُلُّهَا مَوْضُوعَةً عَلَى الْعِظَامِ وَالْحَامِلُ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ أَقْوَى مِنَ الْمَحْمُولِ. وَالثَّانِيَةُ: أَنَّهُ احْتِيجَ إِلَيْهَا فِي بَعْضِ الْمَوَاضِعِ لِأَنْ تَكُونَ جُنَّةً يَقْوَى بِهَا مَا سِوَاهَا مِنَ الْأَعْضَاءِ بِمَنْزِلَةِ قِحْفِ الرَّأْسِ وَعِظَامِ الصَّدْرِ، وَمَا كَانَ كَذَلِكَ فَيَجِبُ أَنْ يَكُونَ صُلْبًا لِيَكُونَ صَبُورًا عَلَى مُلَاقَاةِ الْآفَاتِ بَعِيدًا مِنَ الْقَبُولِ لَهَا إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: إِذَا كَانَ الْعَظْمُ أَصْلَبَ الْأَعْضَاءِ فَمَتَى وَصَلَ الْأَمْرُ إِلَى ضَعْفِهَا كَانَ ضَعْفُ مَا عَدَاهَا مَعَ رَخَاوَتِهَا أَوْلَى، وَلِأَنَّ الْعَظْمَ إِذَا كَانَ حَامِلًا لِسَائِرِ الْأَعْضَاءِ كان تطرق الضعف إلى الحامل
Üçüncüsü:1 Duada istenen şeyin dinde bir faydaya vesile olmasıdır. Bu üç hususu ortaya koyduktan sonra talebini açıkça ifade etmiştir. Birinci makama gelince: O da kendisinin zayıf olmasıdır. Zayıflığın eseri ise ya bâtında (içte) ya da zâhirde (dışta) ortaya çıkar. Bâtında ortaya çıkan zayıflık, zâhirde ortaya çıkandan daha kuvvetlidir. İşte bu sebeple [Zekeriyyâ] bâtındaki zayıflığı açıklamakla başlayarak { وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي } demiştir. Bunun izahı şudur: Kemikler bedendeki organların en sert olanıdır ve iki faydadan ötürü böyle yaratılmıştır: Birincisi: Diğer bütün organların kendisine dayandığı bir temel ve direkler olması içindir; zira organların tamamı kemiklerin üzerine yerleştirilmiştir, taşıyanın ise taşınandan daha güçlü olması gerekir. İkincisi: Bazı yerlerde, kafatası ve göğüs kemikleri gibi, diğer organların kendisiyle korunduğu bir kalkan olmasına ihtiyaç duyulmuştur. Böyle olan bir şeyin ise âfetlerle karşılaşmaya karşı dayanıklı ve bunlardan etkilenmekten uzak olması için sert olması gerekir. Bu sabit olunca deriz ki: Kemik organların en serti olduğuna göre, iş onun zayıflamasına vardıysa, yumuşaklığıyla birlikte kemik dışındakilerin zayıflaması öncelikle söz konusudur. Ayrıca kemik diğer organları taşıdığına göre, taşıyana zayıflığın sirayet etmesi...
36780. Metin
مُوجِبًا لِتَطَرُّقِهِ إِلَى الْمَحْمُولِ فَلِهَذَا السَّبَبِ خَصَّ الْعَظْمَ بِالْوَهْنِ مِنْ بَيْنِ سَائِرِ الْأَعْضَاءِ وَأَمَّا أَثَرُ الضَّعْفِ فِي الظَّاهِرِ فَذَلِكَ اسْتِيلَاءُ الشَّيْبِ عَلَى الرَّأْسِ فَثَبَتَ أَنَّ هَذَا الْكَلَامَ يَدُلُّ عَلَى اسْتِيلَاءِ الضَّعْفِ عَلَى الْبَاطِنِ وَالظَّاهِرِ وَذَلِكَ مِمَّا يَزِيدُ الدُّعَاءَ تَوْكِيدًا لِمَا فِيهِ مِنَ الِارْتِكَانِ عَلَى حَوْلِ اللَّهِ وَقُوَّتِهِ وَالتَّبَرِّي عَنِ الْأَسْبَابِ الظَّاهِرَةِ. الْمَقَامُ الثَّانِي: أَنَّهُ مَا كَانَ مَرْدُودَ الدُّعَاءِ الْبَتَّةَ وَوَجْهُ التَّوَسُّلِ بِهِ مِنْ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا: مَا رُوِيَ أَنَّ مُحْتَاجًا سَأَلَ وَاحِدًا مِنَ الْأَكَابِرِ وَقَالَ:
taşınana da zayıflığın sirayet etmesini gerektirir. İşte bu sebeple bütün organlar arasından kemiği zayıflıkla nitelemiştir. Zayıflığın zahirdeki eserine gelince, o da aklaşmanın başı kaplamasıdır. Böylece bu kelamın, zayıflığın batını ve zahiri kapladığına delalet ettiği sabit olmuştur. Bu da Allah'ın havl ve kuvvetine dayanmayı ve zahirî sebeplerden teberri etmeyi içerdiğinden dolayı duayı daha da pekiştiren şeylerdendir. İkinci makam: Duasının asla reddedilmemiş olmasıdır ve bununla tevessülün yönü iki açıdandır: Birincisi: Şöyle rivayet edilmiştir: Bir ihtiyaç sahibi büyüklerden birine talepte bulunup dedi ki:
36781. Metin
أَنَا الَّذِي أَحْسَنْتَ إِلَيَّ وَقْتَ كَذَا، فَقَالَ: مَرْحَبًا بِمَنْ تَوَسَّلَ بِنَا إِلَيْنَا ثُمَّ قَضَى حَاجَتَهُ. وَذَلِكَ أَنَّهُ إِذَا قَبِلَهُ أَوَّلًا فَلَوْ أَنَّهُ رَدَّهُ ثَانِيًا لَكَانَ الرَّدُّ مُحْبِطًا لِلْإِنْعَامِ الْأَوَّلِ وَالْمُنْعِمُ لَا يَسْعَى فِي إِحْبَاطِ إِنْعَامِهِ. وَالثَّانِي: وَهُوَ أَنَّ مُخَالَفَةَ الْعَادَةِ شَاقَّةٌ عَلَى النَّفْسِ فَإِذَا تَعَوَّدَ الْإِنْسَانُ إِجَابَةَ الدُّعَاءِ فَلَوْ صَارَ مَرْدُودًا بَعْدَ ذَلِكَ لَكَانَ فِي غَايَةِ الْمَشَقَّةِ وَلِأَنَّ الْجَفَاءَ مِمَّنْ يُتَوَقَّعُ مِنْهُ الْإِنْعَامُ يَكُونُ أَشَقَّ فَقَالَ زَكَرِيَّاءُ ﵇ إِنَّكَ مَا رَدَدْتَنِي فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ مَعَ أَنِّي مَا تَعَوَّدْتُ لُطْفَكَ وَكُنْتُ قَوِيَّ الْبَدَنِ قَوِيَّ الْقَلْبِ فَلَوْ رَدَدْتَنِي الْآنَ بَعْدَ مَا عَوَّدْتَنِي الْقَبُولَ مَعَ نِهَايَةِ ضَعْفِي لَكَانَ ذَلِكَ بَالِغًا إِلَى الْغَايَةِ الْقُصْوَى فِي أَلَمِ الْقَلْبِ، وَاعْلَمْ أَنَّ الْعَرَبَ تَقُولُ سَعِدَ فُلَانٌ بِحَاجَتِهِ إِذَا ظَفِرَ بِهَا وَشَقِيَ بِهَا إِذَا خَابَ وَلَمْ يَنَلْهَا وَمَعْنَى بِدُعَائِكَ أَيْ بِدُعَائِي إِيَّاكَ فَإِنَّ الْفِعْلَ قَدْ يُضَافُ إِلَى الْفَاعِلِ تَارَةً وَإِلَى الْمَفْعُولِ أُخْرَى. الْمَقَامُ الثَّالِثُ: بَيَانُ كَوْنِ الْمَطْلُوبِ مُنْتَفَعًا بِهِ فِي الدِّينِ وَهُوَ قَوْلُهُ: وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي وَفِيهِ أَبْحَاثٌ: الْأَوَّلُ: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنُ: إِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ أَيِ الْوَرَثَةَ مِنْ بَعْدِي وَعَنْ مُجَاهِدٍ الْعَصَبَةُ وَعَنْ أَبِي صَالِحٍ الْكَلَالَةُ وَعَنِ الْأَصَمِّ بَنُو الْعَمِّ وَهُمُ الَّذِينَ يَلُونَهُ فِي النَّسَبِ وَعَنْ أَبِي مُسْلِمٍ الْمَوْلَى يُرَادُ بِهِ النَّاصِرُ وَابْنُ الْعَمِّ وَالْمَالِكُ وَالصَّاحِبُ وهو هاهنا مَنْ يَقُومُ بِمِيرَاثِهِ مَقَامَ الْوَلَدِ، وَالْمُخْتَارُ أَنَّ الْمُرَادَ مِنَ الْمَوَالِي الَّذِينَ يَخْلُفُونَ بَعْدَهُ إِمَّا فِي السِّيَاسَةِ أَوْ فِي الْمَالِ الَّذِي كَانَ لَهُ أَوْ فِي الْقِيَامِ بِأَمْرِ الدِّينِ فَقَدْ كَانَتِ الْعَادَةُ جَارِيَةً أَنَّ كُلَّ مَنْ كَانَ إِلَى صَاحِبِ الشَّرْعِ أَقْرَبَ فَإِنَّهُ كَانَ مُتَعَيِّنًا فِي الْحَيَاةِ. الثَّانِي: اخْتَلَفُوا فِي خَوْفِهِ مِنَ الْمَوَالِي فَقَالَ بَعْضُهُمْ: خَافَهُمْ عَلَى إِفْسَادِ الدِّينِ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ بَلْ خَافَ أَنْ يَنْتَهِيَ أَمْرُهُ إِلَيْهِمْ بَعْدَ مَوْتِهِ فِي مَالٍ وَغَيْرِهِ مَعَ أَنَّهُ عَرَفَ مِنْ حَالِهِمْ قُصُورَهُمْ فِي/ الْعِلْمِ وَالْقُدْرَةِ عَنِ الْقِيَامِ بِذَلِكَ الْمَنْصِبِ، وَفِيهِ قَوْلٌ ثَالِثٌ وَهُوَ أَنَّهُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ تَعَالَى قَدْ أَعْلَمَهُ أَنَّهُ لَمْ يَبْقَ مِنْ أَنْبِيَاءِ بَنِي إِسْرَائِيلَ نَبِيٌّ لَهُ أَبٌ إِلَّا وَاحِدٌ فَخَافَ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ مِنْ بَنِي عَمِّهِ إِذْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ فَسَأَلَ اللَّهَ تَعَالَى أَنْ يَهَبَ لَهُ وَلَدًا يَكُونُ هُوَ ذَلِكَ النَّبِيَّ، وَذَلِكَ يَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ خَائِفًا مِنْ أَمْرٍ يَهْتَمُّ بِمِثْلِهِ الْأَنْبِيَاءُ وَإِنْ لَمْ يَدُلَّ عَلَى تَفْصِيلِ ذَلِكَ. وَلَا يَمْتَنِعُ أَنَّ زَكَرِيَّاءَ كَانَ إِلَيْهِ مَعَ النُّبُوَّةِ السِّيَاسَةُ مِنْ جِهَةِ الْمُلْكِ وَمَا يَتَّصِلُ بِالْإِمَامَةِ فَخَافَ مِنْهُمْ بَعْدَهُ عَلَى أَحَدِهِمَا أَوْ عَلَيْهِمَا. أَمَّا قَوْلُهُ: وَإِنِّي خِفْتُ
‘Ben falanca vakitte bana iyilik ettiğin kimseyim.’ Bunun üzerine o: ‘Bize [yine] bizimle tevessül eden kimseye merhaba’ dedi, sonra da onun ihtiyacını karşıladı. Çünkü o, önce onu kabul etmişse, şayet ikinci kez geri çevirecek olsaydı, bu geri çevirme birinci nimeti boşa çıkarırdı; nimet veren ise nimetini boşa çıkarmaya çalışmaz. İkincisi: Âdete muhalefet etmek nefse ağır gelir; insan duanın kabul edilmesine alıştığında, bundan sonra geri çevrilir olursa bu son derece meşakkatli olur. Çünkü kendisinden nimet umulan kimseden gelen cefa daha ağır olur. Zekeriyyâ aleyhisselâm şöyle dedi: 'Sen, lütfuna henüz alışmadığım, bedenimin ve kalbimin güçlü olduğu ilk zamanlarda bile beni geri çevirmedin; son derece zayıf olduğum bir halde beni kabule alıştırdıktan sonra şimdi beni geri çevirirsen, bu durum kalbin acısında son noktaya ulaşmış olur.' Bil ki Araplar, bir kimse muradına erdiğinde 'Falanca ihtiyacı ile bahtiyar oldu', mahrum kalıp ona ulaşamadığında ise 'onunla bedbaht oldu' derler. { بِدُعائِكَ } [ifadesinin] manası, 'Sana dua etmemle' demektir; zira fiil bazen faile, bazen de mefule izafe edilir. Üçüncü makam: İstenen şeyin dinde faydalanılan bir husus olduğunun beyanıdır ki o da O'nun: { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوالِيَ مِنْ وَرائِي } “Doğrusu ben, arkamdan [gelecek] yakınlarımdan endişe duydum” kavlidir. Bunda [birkaç] inceleme vardır: Birincisi: İbn Abbâs ve Hasan şöyle demiştir: 'Mevâlîden korktum yani benden sonraki vârislerden.' Mücâhid'den 'asabe', Ebû Sâlih'ten 'kelâle', el-Esam'dan 'amcaoğulları ki onlar nesepte ona en yakın olanlardır' rivayeti gelmiştir. Ebû Müslim'den ise: 'Mevlâ ile yardımcı, amcaoğlu, mâlik ve arkadaş kastedilir; burada ise mirasında çocuk makamına geçen kimsedir' dediği rivayet edilmiştir. Tercih edilen şudur: Mevâlîden murat, ondan sonra ya siyasette ya sahip olduğu malda yahut din işini ayakta tutmada onun yerine geçecek olanlardır. Zira şeriat sahibine en yakın olan kimsenin hayatta iken öne geçmesi cari olan âdettendir. İkincisi: Mevâlîden korkması hususunda ihtilaf ettiler; bazıları dedi ki: 'Dini ifsat etmelerinden korktu.' Bazıları da dedi ki: 'Aksine, onların o makamı ayakta tutma konusunda ilim ve kudretçe yetersizliklerini bildiği halde, vefatından sonra mal ve diğer hususlarda işinin onlara kalmasından korktu.' Bunda üçüncü bir görüş daha vardır ki o da şudur: Allah Teâlâ'nın ona, İsrâiloğulları peygamberlerinden babası olan sadece bir tek peygamberin kaldığını bildirmiş olması muhtemeldir; o da çocuğu olmadığı için bunun amcasının oğullarından olmasından korktu ve Allah Teâlâ'dan kendisine o peygamber olacak bir çocuk bağışlamasını istedi. Bu da detayına delalet etmese bile, peygamberlerin benzerini önemseyeceği bir husustan endişe duymuş olmasını gerektirir. Zekeriyyâ'nın peygamberlikle birlikte mülk cihetinden siyasete ve imametle ilgili hususlara sahip olması, bundan dolayı kendisinden sonra bu ikisinden biri veya her ikisi hakkında onlardan korkmuş olması imkânsız değildir. O'nun: { وَإِنِّي خِفْتُ } “Doğrusu ben korktum” kavline gelince;
36782. Metin
فَهُوَ وَإِنْ خَرَجَ عَلَى لَفْظِ الْمَاضِي لَكِنَّهُ يُفِيدُ أَنَّهُ فِي الْمُسْتَقْبَلِ أَيْضًا، كَذَلِكَ يَقُولُ الرَّجُلُ قَدْ خِفْتُ أَنْ يَكُونَ كَذَا وَخَشِيتُ أَنْ يَكُونَ كَذَا أَيْ أَنَا خَائِفٌ لَا يُرِيدُ أَنَّهُ قَدْ زَالَ الْخَوْفُ عَنْهُ وَهَكَذَا قَوْلُهُ: وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً أَيْ أَنَّهَا عَاقِرٌ فِي الْحَالِ وَذَلِكَ لِأَنَّ الْعَاقِرَ لَا تُحَوَّلُ وَلُودًا فِي الْعَادَةِ فَفِي الْإِخْبَارِ عَنْهُ بِلَفْظِ الْمَاضِي إِعْلَامٌ بِتَقَادُمِ الْعَهْدِ فِي ذَلِكَ وَغَرَضُ زَكَرِيَّاءَ مِنْ هَذَا الْكَلَامِ بَيَانُ اسْتِبْعَادِ حُصُولِ الْوَلَدِ فَكَانَ إِيرَادُهُ بِلَفْظِ الْمَاضِي أَقْوَى وَإِلَى هَذَا يَرْجِعُ الْأَمْرُ فِي قَوْلِهِ: وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي لِأَنَّهُ إِنَّمَا قَصَدَ بِهِ الْإِخْبَارَ وَعَنْ تَقَادُمِ الْخَوْفِ ثُمَّ اسْتَغْنَى بِدَلَالَةِ الْحَالِ وَمَا يُوجِبُ مَسْأَلَةَ الْوَارِثِ وَإِظْهَارَ الْحَاجَةِ عَنِ الْإِخْبَارِ بِوُجُودِ الْخَوْفِ فِي الْحَالِ وَأَيْضًا فَقَدْ يُوضَعُ الْمَاضِي مَكَانَ الْمُسْتَقْبَلِ وَبِالْعَكْسِ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَإِذْ قالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ [الْمَائِدَةِ: ١١٦] وَاللَّهُ أَعْلَمُ وَأَمَّا قَوْلُهُ مِنْ وَرائِي فَفِيهِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ:
o, her ne kadar mazi lafzıyla çıkmış olsa da, gelecekte de [bunun devam ettiğini] ifade eder. Nitekim insan: 'Böyle olmasından korktum, şöyle olmasından endişe ettim' der; yani 'korkmaktayım' demek ister, yoksa kendisinden korkunun zail olduğunu kastetmez. Tıpkı O'nun: { وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً } “karım da kısırdır” kavli gibi; yani 'o şu anda kısırdır.' Zira kısır kadın âdette doğurgana dönüşmez; bu sebeple mazi lafzıyla haber verilmesinde bu durumun eskiden beri sürdüğünü bildirmek vardır. Zekeriyyâ'nın bu sözden maksadı çocuğun meydana gelmesinin uzak bir ihtimal olduğunu beyandır; bu yüzden onun mazi lafzıyla getirilmesi daha kuvvetli olmuştur. O'nun: { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي } “Doğrusu ben, arkamdan [gelecek] yakınlarımdan endişe duydum” kavlindeki durum da buna döner; çünkü o bununla sadece korkunun eskiden beri var olduğunu haber vermeyi kastetmiş, sonra halin delaleti ve bir vâris istemeyi ve ihtiyacı izhar etmeyi gerektiren durum sebebiyle şu anda korkunun bulunduğunu haber vermeye ihtiyaç duymamıştır. Ayrıca bazen mazinin yerine müstakbel (gelecek zaman), bazen de tersi konulabilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَإِذْ قالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ } “Hani Allah: 'Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara söyledin?' diyecektir.” Allah en doğrusunu bilir. O'nun: { مِنْ وَرائِي } kavline gelince, bunda iki görüş vardır: Birincisi:
36783. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ أَيْ قُدَّامِي وَبَيْنَ يَدَيَّ وَقَالَ آخَرُونَ أَيْ بَعْدَ مَوْتِي وَكِلَاهُمَا مُحْتَمَلٌ فَإِنْ قِيلَ كَيْفَ خَافَهُمْ مِنْ بَعْدِهِ وَكَيْفَ عَلِمَ أَنَّهُمْ يَبْقَوْنَ بَعْدَهُ فَضْلًا مِنْ أَنْ يَخَافَ شَرَّهُمْ؟ قُلْنَا: إِنْ ذَلِكَ قَدْ يُعْرَفُ بِالْأَمَارَاتِ وَالظَّنِّ وَذَلِكَ كَافٍ
Ebû Ubeyde: 'Önümde ve huzurumda' dedi. Diğerleri ise: 'Ölümümden sonra' dediler; her ikisi de muhtemeldir. Eğer denilirse ki: Benden sonrakilerden nasıl korktu ve kötülüklerinden korkmak şöyle dursun, kendisinden sonra kalacaklarını nasıl bildi? Deriz ki: Bu durum bazen emareler ve zann ile bilinir; bu da
36784. Metin
فِي حُصُولِ الْخَوْفِ فَرُبَّمَا عَرَفَ بِبَعْضِ الْإِمَارَاتِ اسْتِمْرَارَهُمْ عَلَى عَادَتِهِمْ فِي الْفَسَادِ وَالشَّرِّ وَاخْتُلِفَ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ: فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا فَالْأَكْثَرُونَ عَلَى أَنَّهُ طَلَبَ الْوَلَدَ وَقَالَ آخَرُونَ بَلْ طَلَبَ مَنْ يَقُومُ مَقَامَهُ وَلَدًا كَانَ أَوْ غَيْرَهُ وَالْأَقْرَبُ هُوَ الْأَوَّلُ لِثَلَاثَةِ أَوْجُهٍ. الْأَوَّلُ: قَوْلُهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ حِكَايَةً عَنْهُ: قالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً [آلِ عِمْرَانَ: ٣٨] . وَالثَّانِي: قَوْلُهُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ: فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ. وَالثَّالِثُ: قَوْلُهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الْأَنْبِيَاءِ: وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْداً [الْأَنْبِيَاءِ: ٨٩] وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ سَأَلَ الْوَلَدَ لِأَنَّهُ قَدْ أَخْبَرَ فِي سُورَةِ مَرْيَمَ أَنَّ لَهُ مَوَالِيَ وَأَنَّهُ غَيْرُ مُنْفَرِدٍ عَنِ الْوَرَثَةِ وَهَذَا وَإِنْ أَمْكَنَ حَمْلُهُ عَلَى وَارِثٍ يَصْلُحُ أَنْ يَقُومَ مَقَامَهُ لَكِنَّ حَمْلَهُ عَلَى الْوَلَدِ أَظْهَرُ وَاحْتَجَّ أَصْحَابُ الْقَوْلِ الثَّالِثِ بِأَنَّهُ لَمَّا بُشِّرَ بِالْوَلَدِ اسْتَعْظَمَ عَلَى سَبِيلِ التَّعَجُّبِ فَقَالَ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَوْ كَانَ دُعَاؤُهُ لِأَجْلِ الْوَلَدِ لَمَا اسْتَعْظَمَ ذَلِكَ. الْجَوَابُ: أَنَّهُ ﵇ سَأَلَ عَمَّا يُوهَبُ لَهُ أَيُوهَبُ لَهُ وَهُوَ وَامْرَأَتُهُ عَلَى هَيْئَتِهِمَا أَوْ يُوهَبُ بِأَنْ يُحَوَّلَا شَابَّيْنِ يَكُونُ لِمِثْلِهِمَا وَلَدٌ؟ وَهَذَا يُحْكَى عَنِ الْحَسَنِ وَقَالَ غَيْرُهُ إِنَّ قَوْلَ زَكَرِيَّاءَ ﵇ فِي الدُّعَاءِ. وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً إِنَّمَا هُوَ عَلَى مَعْنَى مَسْأَلَتِهِ وَلَدًا مِنْ غَيْرِهَا أَوْ مِنْهَا بِأَنْ يُصْلِحَهَا اللَّهُ لِلْوَلَدِ فَكَأَنَّهُ ﵇ قَالَ إِنِّي أَيِسْتُ أَنْ يَكُونَ لِي مِنْهَا وَلَدٌ فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا كَيْفَ شِئْتَ إِمَّا بِأَنْ تُصْلِحَهَا فَيَكُونَ الْوَلَدُ مِنْهَا أَوْ بِأَنْ/ تَهَبَ لِي مِنْ غَيْرِهَا فَلَمَّا بُشِّرَ بِالْغُلَامِ سَأَلَ أَيُرْزَقُ مِنْهَا أَوْ مِنْ غَيْرِهَا فَأُخْبِرَ بِأَنَّهُ يُرْزَقُ مِنْهَا وَاخْتَلَفُوا فِي الْمُرَادِ بِالْمِيرَاثِ عَلَى وُجُوهٍ. أَحَدُهَا: أَنَّ الْمُرَادَ بِالْمِيرَاثِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ هُوَ وِرَاثَةُ الْمَالِ وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ وَالضَّحَّاكِ. وَثَانِيهَا: أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ وِرَاثَةُ النُّبُوَّةِ وَهُوَ قَوْلُ أَبِي صَالِحٍ. وَثَالِثُهَا: يَرِثُنِي الْمَالَ وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ النُّبُوَّةَ وَهُوَ قَوْلُ السُّدِّيِّ وَمُجَاهِدٍ وَالشَّعْبِيِّ وَرُوِيَ أَيْضًا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ وَالضَّحَّاكِ.
korkunun meydana gelmesi için yeterlidir. Nitekim bazı emarelerle onların fesat ve şerdeki âdetlerini sürdüreceklerini bilmiş olabilir. O'nun: { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا } “Artık katından bana bir veli lütfet” kavlinin tefsirinde ihtilaf edildi; çoğunluk onun çocuk talep ettiği görüşündedir. Diğerleri ise: 'Aksine, çocuk olsun veya başkası olsun kendi makamına geçecek kimseyi talep etti' dediler. En uygun olanı üç vecihten dolayı birinci görüştür. Birincisi: Âl-i İmrân Suresi'nde ondan naklen Yüce Allah'ın şöyle buyurmasıdır: { قالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً } “'Rabbim! Bana katından temiz bir nesil lütfet' dedi.” İkincisi: Bu surede: { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا (٥) يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } “Bana katından bir veli lütfet; bana vâris olsun ve Ya'kûb hanedanına da vâris olsun” buyurmasıdır. Üçüncüsü: Enbiyâ Suresi'nde Yüce Allah'ın şöyle buyurmasıdır: { وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْداً } “Zekeriyyâ da hani Rabbine: 'Rabbim, beni tek başıma bırakma' diye nida etmişti.” Bu da onun çocuk istediğine delalet eder; çünkü o Meryem Suresi'nde kendisinin mevâlîsi olduğunu ve vârislerden yoksun olmadığını haber vermiştir. Bu ifade onun yerine geçmeye elverişli bir vârise hamledilmeye imkân tanısa da, çocuğa hamledilmesi daha açıktır. Üçüncü görüş sahipleri, çocukla müjdelendiğinde hayret yoluyla bunu büyüterek: 'Benim nasıl oğlum olabilir?' dediğini, şayet duası çocuk için olsaydı bunu büyütmeyeceğini delil getirdiler. Cevap şudur: O aleyhisselâm kendisine bağışlanacak olanın nasıl verileceğini sordu; o ve karısı mevcut halleri üzerindeyken mi bağışlanacak, yoksa kendileri gibi kimselerin çocuğu olabilecek şekilde iki gence dönüştürülerek mi bağışlanacak? Bu [görüş] Hasan'dan nakledilir. Başkası ise şöyle demiştir: Zekeriyyâ aleyhisselâm'ın duadaki: { وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً } “karım da kısırdır” kavli; ancak Allah'ın onu çocuk için elverişli kılmasıyla ondan yahut başka bir kadından çocuk istemesi manasınadır. Sanki o aleyhisselâm şöyle demiştir: 'Ben ondan çocuğum olmasından ümidimi kestim; artık katından dilediğin şekilde bana bir veli lütfet, ya onu elverişli kılıp çocuk ondan olsun yahut bana başkasından lütfet.' Bir erkek çocukla müjdelendiğinde, ondan mı yoksa başkasından mı rızıklandırılacağını sordu; kendisine ondan rızıklandırılacağı haber verildi. Miras ile kastedilen hususta ise çeşitli şekillerde ihtilaf ettiler. Birincisi: Her iki yerdeki mirastan muradın mal mirası olmasıdır; bu İbn Abbâs, Hasan ve Dahhâk'ın görüşüdür. İkincisi: Her iki yerdeki mirastan muradın peygamberlik mirası olmasıdır; bu da Ebû Sâlih'in görüşüdür. Üçüncüsü: 'Bana malda vâris olsun, Ya'kûb ailesine ise peygamberlikte vâris olsun' şeklindedir; bu da Süddî, Mücâhid ve Şa'bî'nin görüşüdür; ayrıca İbn Abbâs, Hasan ve Dahhâk'tan da rivayet edilmiştir.
36785. Metin
وَرَابِعُهَا: يَرِثُنِي الْعِلْمَ وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ النُّبُوَّةَ وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنْ مُجَاهِدٍ وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الرِّوَايَاتِ تَرْجِعُ إِلَى أَحَدِ أُمُورٍ خَمْسَةٍ وَهِيَ الْمَالُ وَمَنْصِبُ الْحُبُورَةِ وَالْعِلْمُ وَالنُّبُوَّةُ وَالسِّيرَةُ الْحَسَنَةُ وَلَفْظُ الْإِرْثِ مُسْتَعْمَلٌ فِي كُلِّهَا أَمَّا فِي المال فلقوله تعالى: أَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيارَهُمْ وَأَمْوالَهُمْ [الْأَحْزَابِ: ٢٧] وَأَمَّا فِي الْعِلْمِ فَلِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسَى الْهُدى وَأَوْرَثْنا بَنِي إِسْرائِيلَ الْكِتابَ [غَافِرٍ: ٥٣]
Dördüncüsü: 'Bana ilimde vâris olsun, Ya'kûb hanedanına da nübüvvette vâris olsun' şeklindedir ki bu Mücâhid'den rivayet edilmiştir. Bil ki bu rivayetler beş husustan birine döner: Bunlar mal, dinî liderlik makamı, ilim, nübüvvet ve güzel ahlaktır (yaşayıştır). İrs lafzı bunların hepsinde kullanılır. Mala gelince, Yüce Allah'ın şu kavli sebebiyledir: { أَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيارَهُمْ وَأَمْوالَهُمْ } “Onların yerlerini, yurtlarını ve mallarını size miras bıraktı.” İlime gelince, Yüce Allah'ın şu kavli sebebiyledir: { وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسَى الْهُدى وَأَوْرَثْنا بَنِي إِسْرائِيلَ الْكِتابَ } “Andolsun biz Mûsâ'ya hidayeti verdik ve İsrâiloğullarına da Kitab'ı miras bıraktık.”
36786. Metin
وَقَالَ ﵇: «الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ، وَإِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا وَإِنَّمَا وَرَّثُوا الْعِلْمَ»
Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir; şüphesiz peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, onlar ancak ilmi miras bıraktılar.”
36787. Metin
وَقَالَ تَعَالَى: وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ وَسُلَيْمانَ عِلْماً وَقالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنا عَلى كَثِيرٍ مِنْ عِبادِهِ الْمُؤْمِنِينَ وَوَرِثَ سُلَيْمانُ داوُدَ [النَّمْلِ: ١٥، ١٦] وَهَذَا يَحْتَمِلُ وِرَاثَةَ الْمُلْكِ وَوِرَاثَةَ النُّبُوَّةِ وَقَدْ يُقَالُ أَوْرَثَنِي هَذَا غَمًّا وَحُزْنًا، وَقَدْ ثَبَتَ أَنَّ اللَّفْظَ مُحْتَمِلٌ لِتِلْكَ الْوُجُوهِ. وَاحْتَجَّ مَنْ حَمَلَ اللَّفْظَ عَلَى وِرَاثَةِ الْمَالِ بِالْخَبَرِ وَالْمَعْقُولِ أَمَّا الْخَبَرُ
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَقَدْ آتَيْنا داوُدَ وَسُلَيْمانَ عِلْماً وَقالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنا عَلى كَثِيرٍ مِنْ عِبادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥) وَوَرِثَ سُلَيْمانُ داوُدَ } “Andolsun ki biz Dâvûd'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: 'Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler. Süleyman Dâvûd'a vâris oldu.” Bu ise mülk mirasını da nübüvvet mirasını da muhtemel kılar. Bazen 'Bu bana gam ve keder miras bıraktı (verdi)' denilir. Lafzın bu vecihleri muhtemel olduğu sabit olmuştur. Lafzı mal mirasına hamledenler hadisle ve akılla delil getirdiler. Hadise gelince,
36788. Metin
فَقَوْلُهُ ﵇: «رَحِمَ اللَّهُ زَكَرِيَّا مَا كَانَ لَهُ مَنْ يَرِثُهُ»
Peygamber aleyhisselâm'ın şu buyruğudur: “Allah Zekeriyyâ'ya rahmet etsin, onun kendisine vâris olacak kimsesi yoktu.”
36789. Metin
وَظَاهِرُهُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ إِرْثُ الْمَالِ وَأَمَّا الْمَعْقُولُ فَمِنْ وَجْهَيْنِ. الْأَوَّلُ: أَنَّ الْعِلْمَ وَالسِّيرَةَ وَالنُّبُوَّةَ لَا تُورَثُ بَلْ لَا تَحْصُلُ إِلَّا بِالِاكْتِسَابِ فَوَجَبَ حَمْلُهُ عَلَى الْمَالِ. الثَّانِي: أَنَّهُ قَالَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا وَلَوْ كَانَ الْمُرَادُ مِنَ الْإِرْثِ إِرْثَ النُّبُوَّةِ لَكَانَ قَدْ سَأَلَ جَعْلَ النَّبِيِّ ﷺ رَضِيًّا وَهُوَ غَيْرُ جَائِزٍ لِأَنَّ النَّبِيَّ لَا يَكُونُ إِلَّا رَضِيًّا مَعْصُومًا، وَأَمَّا
Bunun zahiri muradın mal mirası olduğuna delalet eder. Akla gelince, iki vecihledir: Birincisi: İlim, güzel gidişat ve nübüvvet miras bırakılmaz, aksine ancak kesb ile elde edilir; bu yüzden onun mala hamledilmesi vacip olmuştur. İkincisi: O, { وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا } “Rabbim, onu rızana mazhar eyle!” demiştir. Şayet mirastan murat nübüvvet mirası olsaydı, peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in razı olunan (rızaya mazhar) kılınmasını istemiş olurdu; bu ise caiz değildir, çünkü peygamber ancak razı olunmuş ve masum olur. Şuna gelince;
36790. Metin
قَوْلُهُ ﵇: «إِنَّا مَعْشَرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ مَا تَرَكْنَاهُ صَدَقَةٌ»
Peygamber aleyhisselâm'ın şu buyruğu:
36791. Metin
فَهَذَا لَا يَمْنَعُ أَنْ يَكُونَ خَاصًّا بِهِ وَاحْتَجَّ مَنْ حَمَلَهُ عَلَى الْعِلْمِ أَوِ الْمَنْصِبِ وَالنُّبُوَّةِ بِمَا عَلِمَ مَنْ حَالَ الْأَنْبِيَاءِ أَنَّ اهْتِمَامَهُمْ لَا يَشْتَدُّ بِأَمْرِ الْمَالِ كَمَا يَشْتَدُّ بِأَمْرِ الدِّينِ، وَقِيلَ لَعَلَّهُ أُوتِيَ مِنَ الدُّنْيَا مَا كَانَ عَظِيمَ النَّفْعِ فِي الدِّينِ فَلِهَذَا كَانَ مُهْتَمًّا بِهِ أَمَّا قَوْلُهُ النُّبُوَّةُ كَيْفَ تُورَثُ قُلْنَا الْمَالُ إِنَّمَا يُقَالُ وَرِثَهُ الِابْنُ بِمَعْنَى قَامَ فِيهِ مَقَامَ أَبِيهِ وَحَصَلَ لَهُ مِنْ فَائِدَةِ التَّصَرُّفِ فِيهِ مَا حَصَلَ لِأَبِيهِ وَإِلَّا فَمِلْكُ الْمَالِ مِنْ قِبَلِ اللَّهِ لَا مِنْ قِبَلِ الْمُوَرِّثِ فَكَذَلِكَ إِذَا كَانَ الْمَعْلُومُ فِي الِابْنِ أَنْ يَصِيرَ نَبِيًّا بَعْدَهُ فَيَقُومَ بِأَمْرِ الدِّينِ بَعْدَهُ جَازَ أَنْ يُقَالَ وَرِثَهُ أما
“Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız; geride bıraktığımız şey sadakadır.” Bu [hadis], onun kendisine has olmasına engel teşkil etmez. Onu ilme, makama ve nübüvvete hamledenler ise peygamberlerin hallerinden bilinen şu hususla delil getirdiler: Onların din işine gösterdikleri büyük ehemmiyet gibi mal işine ehemmiyetleri şiddetli olmaz. Denildi ki: 'Belki de ona dünyadan dinde büyük menfaati olan şeyler verilmişti, bu yüzden buna ehemmiyet vermişti.' 'Nübüvvet nasıl miras bırakılır?' sözüne gelince; deriz ki: Mal için ancak, çocuk onda babasının yerine geçti ve onda tasarruf faydasından babasına hasıl olan şey kendisine de hasıl oldu manasında 'ona vâris oldu' denilir; yoksa mülkiyet miras bırakan tarafından değil Allah tarafındandır. Aynı şekilde çocuk hakkında ondan sonra peygamber olacağı ve ondan sonra din işini ayakta tutacağı bilindiğinde, 'ona vâris oldu' denilmesi caiz olur.
36792. Metin
قوله
Peygamber
36793. Metin
عَلَيْهِ السَّلَامُ: «إِنَّا مَعْشَرَ الْأَنْبِيَاءِ»
aleyhisselâm'ın şu kavline gelince: “Biz peygamberler topluluğu...”
36794. Metin
فَهَذَا وَإِنْ جَازَ حَمْلُهُ عَلَى الْوَاحِدِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ [الْحِجْرِ: ٩] لَكِنَّهُ مَجَازٌ وَحَقِيقَتُهُ الْجَمْعُ وَالْعُدُولُ عَنِ الْحَقِيقَةِ مِنْ غَيْرِ مُوجِبٍ لَا يَجُوزُ لَا سِيَّمَا
Bu, her ne kadar Yüce Allah'ın { إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ } “Şüphesiz Zikr'i biz indirdik” kavlinde olduğu gibi tekile hamledilmesi caiz olsa da mecazdır; onun hakikati ise çoğuldur ve gerektirici bir sebep olmaksızın hakikatten dönmek caiz değildir. Özellikle
36795. Metin
وَقَدْ رُوِيَ قَوْلُهُ: «إِنَّا مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُوَرَّثُ»
Peygamber'in şu buyruğu da rivayet edilmişken: “Biz peygamberler toplulukları miras bırakmayız.”
36796. Metin
وَالْأَوْلَى أَنْ يُحْمَلَ ذَلِكَ عَلَى كُلِّ مَا فِيهِ نَفْعٌ وَصَلَاحٌ فِي الدِّينِ وَذَلِكَ يَتَنَاوَلُ النُّبُوَّةَ وَالْعِلْمَ وَالسِّيرَةَ الْحَسَنَةَ وَالْمَنْصِبَ النَّافِعَ فِي الدِّينِ وَالْمَالَ الصَّالِحَ، فَإِنَّ كُلَّ هَذِهِ الْأُمُورِ مِمَّا يَجُوزُ تَوَفُّرُ الدَّوَاعِي عَلَى بَقَائِهَا لِيَكُونَ ذَلِكَ النَّفْعُ دَائِمًا مُسْتَمِرًّا. السَّابِعُ: اتَّفَقَ أَكْثَرُ المفسرين على أن يعقوب هاهنا هُوَ يَعْقُوبَ بْنِ إِسْحَاقَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ ﵈ لِأَنَّ زَوْجَةَ زَكَرِيَّاءَ هِيَ أُخْتُ مَرْيَمَ وَكَانَتْ مِنْ وَلَدِ سُلَيْمَانَ بْنِ دَاوُدَ مِنْ وَلَدِ يَهُوذَا بْنِ يَعْقُوبَ وَأَمَّا زَكَرِيَّاءُ/ ﵇ فَهُوَ مِنْ وَلَدِ هَارُونَ أَخِي مُوسَى ﵇ وَهَارُونُ وَمُوسَى ﵉ مَنْ وَلَدِ لَاوِي بْنِ يَعْقُوبَ بْنِ إِسْحَاقَ وَكَانَتِ النُّبُوَّةُ فِي سِبْطِ يَعْقُوبَ لِأَنَّهُ هُوَ إِسْرَائِيلُ ﷺ وَقَالَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ ليس المراد من يعقوب هاهنا وَلَدَ إِسْحَاقَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ ﵇ بَلْ يَعْقُوبُ بْنُ مَاثَانَ أَخُو عِمْرَانَ بْنِ مَاثَانَ وَكَانَ آلُ يَعْقُوبَ أَخْوَالَ يَحْيَى بْنِ زَكَرِيَّاءَ وَهَذَا قَوْلُ الْكَلْبِيِّ وَمُقَاتِلٍ. وَقَالَ الْكَلْبِيُّ كَانَ بنو ماثان رؤوس بَنِي إِسْرَائِيلَ وَمُلُوكَهُمْ وَكَانَ زَكَرِيَّا رَأْسَ الْأَحْبَارِ يَوْمَئِذٍ فَأَرَادَ أَنْ يَرِثَهُ وَلَدُهُ حُبُورَتَهُ وَيَرِثَ مِنْ بَنِي مَاثَانَ مُلْكَهُمْ، وَاعْلَمْ أَنَّهُمْ ذَكَرُوا فِي تَفْسِيرِ الرِّضِيِّ وُجُوهًا. أَحَدُهَا: أَنَّ الْمُرَادَ وَاجْعَلْهُ رَضِيًّا مِنَ الْأَنْبِيَاءِ وَذَلِكَ لِأَنَّ كُلَّهُمْ مَرْضِيُّونَ فَالرَّضِيُّ مِنْهُمْ مُفَضَّلٌ عَلَى جُمْلَتِهِمْ فَائِقٌ لَهُمْ فِي كَثِيرٍ مِنْ أُمُورِهِمْ فَاسْتَجَابَ اللَّهُ تَعَالَى لَهُ ذَلِكَ فَوَهَبَ لَهُ سَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ لَمْ يَعْصِ وَلَمْ يَهُمَّ بِمَعْصِيَةٍ، وَهَذَا غَايَةُ مَا يَكُونُ بِهِ الْمَرْءُ رَضِيًّا. وَثَانِيهَا: الْمُرَادُ بِالرَّضِيِّ أَنْ يَكُونَ رَضِيًّا فِي أُمَّتِهِ لَا يُتَلَقَّى بِالتَّكْذِيبِ وَلَا يُوَاجَهُ بِالرَّدِّ. وَثَالِثُهَا: الْمُرَادُ بِالرَّضِيِّ أَنْ لَا يَكُونَ مُتَّهَمًا فِي شَيْءٍ وَلَا يُوجَدُ فِيهِ مَطْعَنٌ وَلَا يُنْسَبُ إِلَيْهِ شَيْءٌ مِنَ الْمَعَاصِي. وَرَابِعُهَا: أَنَّ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ ﵉ قَالَا فِي الدُّعَاءِ: رَبَّنا وَاجْعَلْنا مُسْلِمَيْنِ لَكَ [الْبَقَرَةِ: ١٨٢] وَكَانَا فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ مُسْلِمَيْنِ، وَكَأَنَّ الْمُرَادَ هُنَاكَ ثَبِّتْنَا عَلَى هَذَا أَوِ الْمُرَادُ اجْعَلْنَا فَاضِلَيْنِ من أنبيائك المسلمين فكذا هاهنا وَاحْتَجَّ أَصْحَابُنَا فِي مَسْأَلَةِ خَلْقِ الْأَفْعَالِ بِهَذِهِ الْآيَةِ لِأَنَّهُ إِنَّمَا يَكُونُ رَضِيًّا بِفِعْلِهِ، فَلَمَّا سَأَلَ اللَّهَ تَعَالَى جَعْلَهُ رَضِيًّا دَلَّ عَلَى أَنَّ فِعْلَ الْعَبْدِ مَخْلُوقٌ لِلَّهِ تَعَالَى.
Evla olan, bunun dinde menfaat ve salah bulunan her şeye hamledilmesidir; bu da nübüvveti, ilmi, güzel ahlakı, dinde faydalı makamı ve salih malı kapsar. Zira bütün bu hususlar, o menfaatin daimî ve sürekli olması için bekasına yönelik gayretlerin toplanması caiz olan şeylerdendir. Yedincisi: Müfessirlerin çoğu, buradaki Ya'kûb'un, İshâk b. İbrâhîm'in oğlu Ya'kûb aleyhimesselâm olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Zekeriyyâ'nın hanımı Meryem'in kız kardeşidir ve Ya'kûb b. İshâk'ın oğlu Yehûdâ'nın soyundan gelen Dâvûd oğlu Süleyman'ın evladındandı. Zekeriyyâ aleyhisselâm ise Mûsâ aleyhisselâm'ın kardeşi Hârûn'un soyundandır; Hârûn ve Mûsâ aleyhimesselâm da İshâk oğlu Ya'kûb'un oğlu Lâvî'nin evladındandır. Peygamberlik ise Ya'kûb sıbtında (soyunda) idi, çünkü İsrail aleyhisselâm bizzat odur. Bazı müfessirler ise şöyle demiştir: Burada Ya'kûb'dan murat, İbrâhîm oğlu İshâk'ın çocuğu aleyhisselâm değildir; bilakis İmrân b. Mâsân'ın kardeşi Ya'kûb b. Mâsân'dır. Ya'kûb ailesi ise Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'nın dayıları idi; bu Kelbî ve Mukâtil'in görüşüdür. Kelbî dedi ki: Mâsân oğulları İsrâiloğullarının önderleri ve kralları idi; Zekeriyyâ da o gün din bilginlerinin başı idi. Bu sebeple çocuğunun kendisine dinî liderlikte vâris olmasını, Mâsân oğullarına da krallıklarında vâris olmasını istedi. Bil ki onlar radî (الرِّضِيِّ) kelimesinin tefsirinde [birkaç] vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Muradın 'onu peygamberler arasından razı olunmuş (seçkin) kıl' olmasıdır. Çünkü onların hepsi razı olunmuştur; aralarından radî olan ise hepsinden üstün kılınmış ve pek çok işlerinde onların önüne geçmiştir. Allah Teâlâ da onun bu duasını kabul buyurmuş; ona efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber lütfetmiştir ki o asla isyan etmemiş ve hiçbir günaha yeltenmemiştir. Bu da bir kimsenin radî olabileceği son noktadır. İkincisi: Radîden murat, ümmeti arasında sevilip kabul gören, yalanlama ile karşılanmayan ve reddedilmeye maruz kalmayan biri olmasıdır. Üçüncüsü: Radîden murat, hiçbir hususta itham edilmemesi, kendisinde kusur bulunmaması ve kendisine günahlardan hiçbir şeyin nispet edilmemesidir. Dördüncüsü: İbrâhîm ve İsmâîl aleyhimesselâm duada şöyle demişlerdi: { رَبَّنا وَاجْعَلْنا مُسْلِمَيْنِ لَكَ } “Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl.” Halbuki onlar o vakitte de müslümandılar; sanki oradaki murat, 'bizi bu hal üzere sabit kıl' veya 'bizi müslüman peygamberlerin arasından faziletli kıl' manasınadır, burada da böyledir. Bizim [Ehl-i Sünnet] âlimlerimiz fiillerin yaratılması meselesinde bu ayeti delil getirmişlerdir; zira o kimse ancak kendi fiili ile radî olur. Allah Teâlâ'dan onu radî kılmasını isteyince, bu durum kulun fiilinin Allah Teâlâ tarafından yaratılmış olduğuna delalet etmiştir.
36797. Metin
فَإِنْ قِيلَ: الْمُرَادُ مِنْهُ أَنْ يَلْطُفَ لَهُ بِضُرُوبِ الْأَلْطَافِ فَيَخْتَارَ مَا يَصِيرُ مَرْضِيًّا فَيُنْسَبَ ذَلِكَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى. وَالْجَوَابُ مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنَّ جَعْلَهُ رَضِيًّا لَوْ حَمَلْنَاهُ عَلَى جَعْلِ الْأَلْطَافِ وَعِنْدَهَا يَصِيرُ الْمَرْءُ بِاخْتِيَارِهِ رَضِيًّا لَكَانَ ذَلِكَ مَجَازًا وَهُوَ خِلَافُ الْأَصْلِ. وَالثَّانِي: أَنَّ جَعْلَ تِلْكَ الْأَلْطَافِ وَاجِبَةً عَلَى اللَّهِ تَعَالَى لَا يَجُوزُ الْإِخْلَالُ بِهِ وَمَا كَانَ وَاجِبًا لا يجوز طلبه بالدعاء والتضرع.
Eğer denilirse ki: Bundan murat, ona türlü lütuflarla lütufta bulunması, onun da razı olunan hale geleceği şeyi seçmesi ve böylece bunun Allah Teâlâ'ya nispet edilmesidir. Cevap iki vecihledir: Birincisi: Onu radî kılmayı, lütuflar kılmaya ve o lütuflar neticesinde kişinin kendi tercihiyle razı olunan hale gelmesine hamletseydik, bu mecaz olurdu; mecaz ise asla aykırıdır. İkincisi: Bu lütufları kılmak Allah Teâlâ'ya vaciptir, bunu aksatması caiz değildir; vacip olan bir şeyin ise dua ve tazarrû ile talep edilmesi caiz olmaz.
36798. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٧]
[Meryem Sûresi (19), Âyet 7]
36799. Metin
يا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا (٧)
{ يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَىٰ لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيًّا } “[Allah buyurdu ki:] Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz biz sana adı Yahyâ olan bir oğlanı müjdeliyoruz. Daha önce ona hiçbir adaş kılmadık (bu adı kimseye vermedik).” (7)
36800. Metin
فِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
36801. Metin
الْمَسْأَلَةُ الأولى: اختلفوا في من المنادي بقوله: يا زكريا، فَالْأَكْثَرُونَ عَلَى أَنَّهُ هُوَ اللَّهُ تَعَالَى وَذَلِكَ لِأَنَّ مَا قَبْلَ هَذِهِ الْآيَةِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ زَكَرِيَّا ﵇ إِنَّمَا كَانَ يُخَاطِبُ اللَّهَ تَعَالَى وَيَسْأَلُهُ وَهُوَ قَوْلُهُ: رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي [مَرْيَمَ: ٤] وَقَوْلُهُ: وَلَمْ أَكُنْ بِدُعائِكَ رَبِّ شَقِيًّا [مَرْيَمَ: ٤] وَقَوْلُهُ: فَهَبْ لِي [مَرْيَمَ: ٥] وَمَا بَعْدَهَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ كَانَ يُخَاطِبُ اللَّهَ تَعَالَى وَهُوَ يَقُولُ: رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ [آل عمران: ٤٠] وإذا كَانَ مَا قَبْلَ هَذِهِ الْآيَةِ وَمَا بَعْدَهَا خِطَابًا مَعَ اللَّهِ تَعَالَى وَجَبَ أَنْ يَكُونَ النِّدَاءُ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى وَإِلَّا لَفَسَدَ النَّظْمُ، وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ هَذَا نِدَاءُ الْمَلَكِ وَاحْتَجَّ عَلَيْهِ بِوَجْهَيْنِ. الْأَوَّلُ: قَوْلُهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ: فَنادَتْهُ الْمَلائِكَةُ وَهُوَ قائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرابِ
Birinci Mesele: { يَا زَكَرِيَّا } “Ey Zekeriyyâ!” sözüyle seslenenin kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk bunun Allah Teâlâ olduğu görüşündedir; zira bu ayetten öncesi, Zekeriyyâ aleyhisselâm'ın sadece Allah Teâlâ'ya hitap ettiğine ve O'ndan talepte bulunduğuna delalet etmektedir. Nitekim O'nun { رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي } “Rabbim! Şüphesiz benim kemiklerim gevşeyip zayıfladı”, { وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا } “Rabbim! Sana yaptığım dua ile hiçbir zaman bedbaht (mahrum) olmadım” ve { فَهَبْ لِي } “Bana lütfet...” sözleri böyledir. Bu ayetten sonrası da { رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ } “Rabbim! Benim nasıl bir oğlum olabilir?” diyerek Allah Teâlâ'ya hitap ettiğine delalet etmektedir. Bu ayetin öncesi ve sonrası Allah Teâlâ ile bir hitap olunca, seslenişin de Allah Teâlâ'dan olması vacip olur; aksi takdirde [sözün] nizamı (bütünlüğü) bozulur. Onlardan bazıları ise bu nidanın meleğin nidası olduğunu söylemiş ve buna iki vecihle delil getirmiştir: Birincisi: Âl-i İmrân sûresindeki Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: { فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ
36802. Metin
أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيى
أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَىٰ } “O mihrapta durmuş namaz kılarken melekler ona: 'Allah sana Yahyâ'yı müjdeliyor' diye seslendiler.”
36803. Metin
[آلِ عِمْرَانَ: ٣٩] . الثَّانِي: أَنَّ زَكَرِيَّا/ ﵇ لَمَّا قَالَ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ [مَرْيَمَ: ٨، ٩] وَهَذَا لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ كَلَامَ اللَّهِ فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ كَلَامَ الْمَلَكِ. وَالْجَوَابُ عَنِ الْأَوَّلِ: أَنَّهُ يُحْتَمَلُ أَنْ يُقَالَ حَصَلَ النِّدَاءَانِ نِدَاءُ اللَّهِ وَنِدَاءُ الْمَلَائِكَةِ. وَعَنِ الثَّانِي: أَنَّا نُبَيِّنُ إِنْ شَاءَ تَعَالَى أَنَّ قَوْلَهُ: قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ يُمْكِنُ أَنْ يَكُونَ كَلَامَ اللَّهِ.
[Âl-i İmrân: 39]. İkincisi: Zekeriyyâ aleyhisselâm, { أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا ۞ قَالَ كَذَٰلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “'Rabbim! Karım kısır, ben de yaşlılıktan son derece düşkün bir hale gelmişken benim nasıl bir oğlum olabilir?' dedi. [Melek:] 'Öyledir, [fakat] Rabbin: O bana pek kolaydır, buyurdu' dedi” [Meryem: 8-9] dediğinde, bu sözün Allah'ın kelâmı olması caiz değildir, dolayısıyla meleğin kelâmı olması vacip olmuştur. Birinciye cevap şudur: Her iki nidanın, yani hem Allah'ın nidasının hem de meleklerin nidasının gerçekleşmiş olduğunu söylemek muhtemeldir. İkinciye cevap ise: Allah Teâlâ dilerse, { قَالَ كَذَٰلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “'Öyledir, [fakat] Rabbin: O bana pek kolaydır, buyurdu' dedi” kavlinin Allah'ın kelâmı olmasının mümkün olduğunu açıklayacağız.
36804. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فَإِنْ قِيلَ إِنْ كَانَ الدُّعَاءُ بِإِذْنٍ فَمَا مَعْنَى الْبِشَارَةِ، وَإِنْ كَانَ بِغَيْرِ إِذْنٍ فَلِمَاذَا أَقْدَمَ عَلَيْهِ؟
İkinci Mesele: Eğer denilirse ki: Dua [Allah'ın] izniyle idiyse müjdenin anlamı nedir? Şayet izinsiz idiyse buna niçin cüret etti?
36805. Metin
وَالْجَوَابُ هَذَا أَمْرٌ يَخُصُّهُ فَيَجُوزُ أَنْ يَسْأَلَ بِغَيْرِ إِذْنٍ، وَيُحْتَمَلَ أَنَّهُ أُذِنَ لَهُ فِيهِ وَلَمْ يَعْلَمْ وَقْتَهُ فَبُشِّرَ بِهِ.
Cevap şudur: Bu kendisini ilgilendiren özel bir durumdur, dolayısıyla [özel bir] izin olmaksızın istemesi caizdir. Kendisine bu hususta izin verilmiş olup da vaktini bilmemesi, bu sebeple müjdelenmiş olması da muhtemeldir.
36806. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اخْتَلَفَ الْمُفَسِّرُونَ فِي قَوْلِهِ: لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا عَلَى وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا: وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَعِكْرِمَةَ وَقَتَادَةَ أَنَّهُ لَمْ يُسَمَّ أَحَدٌ قَبْلَهُ بِهَذَا الِاسْمِ. الثَّانِي: أَنَّ الْمُرَادَ بِالسَّمِيِّ النَّظِيرُ كَمَا فِي قَوْلِهِ: هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا [مَرْيَمَ: ٦٥] وَاخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ عَلَى وُجُوهٍ: أَحَدُهَا: أَنَّهُ سَيِّدٌ وَحَصُورٌ لَمْ يَعْصِ وَلَمْ يَهُمَّ بِمَعْصِيَةٍ كَأَنَّهُ جَوَابٌ لِقَوْلِهِ: وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا [مَرْيَمَ: ٦] فَقِيلَ لَهُ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ شَبِيهًا فِي الدِّينِ، وَمَنْ كَانَ هَكَذَا فَهُوَ فِي غَايَةِ الرِّضَا. وَهَذَا الْوَجْهُ ضَعِيفٌ لِأَنَّهُ يَقْتَضِي تَفْضِيلَهُ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ الَّذِينَ كَانُوا قَبْلَهُ كَآدَمَ وَنُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَذَلِكَ بَاطِلٌ بِالِاتِّفَاقِ. وَثَانِيهَا: أَنَّ كُلَّ النَّاسِ إِنَّمَا يُسَمِّيهِمْ آبَاؤُهُمْ وَأُمَّهَاتُهُمْ بَعْدَ دُخُولِهِمْ فِي الْوُجُودِ، وَأَمَّا يَحْيَى ﵇ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى هُوَ الَّذِي سَمَّاهُ قَبْلَ دُخُولِهِ فِي الْوُجُودِ فَكَانَ ذَلِكَ مِنْ خَوَاصِّهِ فَلَمْ يَكُنْ لَهُ مِثْلٌ وَشَبِيهٌ فِي هَذِهِ الْخَاصِّيَّةِ. وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ وُلِدَ بَيْنَ شَيْخٍ فَانٍ وَعَجُوزٍ عَاقِرٍ، وَاعْلَمْ أَنَّ الْوَجْهَ الْأَوَّلَ أَوْلَى وَذَلِكَ لِأَنَّ حَمْلَ السَّمِيِّ عَلَى النَّظِيرِ وَإِنْ كَانَ يُفِيدُ الْمَدْحَ وَالتَّعْظِيمَ وَلَكِنَّهُ عُدُولٌ عَنِ الْحَقِيقَةِ مِنْ غَيْرِ ضَرُورَةٍ وَأَنَّهُ لَا يَجُوزُ، وَأَمَّا قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى: هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا فَهُنَاكَ إِنَّمَا عَدَلْنَا عَنِ الظَّاهِرِ لِأَنَّهُ قَالَ: فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا [مَرْيَمَ: ٦٥] وَمَعْلُومٌ أَنَّ مُجَرَّدَ كَوْنِهِ تَعَالَى مُسَمًّى بِذَلِكَ الِاسْمِ لَا يَقْتَضِي وُجُوبَ عِبَادَتِهِ، فَلِهَذِهِ الْعِلَّةِ عدلنا عن الظاهر، أما هاهنا لَا ضَرُورَةَ فِي الْعُدُولِ عَنِ الظَّاهِرِ فَوَجَبَ إِجْرَاؤُهُ عَلَيْهِ وَلِأَنَّ فِي تَفَرُّدِهِ بِذَلِكَ الِاسْمِ ضَرْبًا مِنَ التَّعْظِيمِ لِأَنَّا نُشَاهِدُ أَنَّ الْمَلِكَ إِذَا كَانَ لَهُ لَقَبٌ مَشْهُورٌ فَإِنَّ حَاشِيَتَهُ لَا يَتَلَقَّبُونَ بِهِ بَلْ يَتْرُكُونَهُ تَعْظِيمًا لَهُ فكذلك هاهنا.
Üçüncü Mesele: Müfessirler, { لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيًّا } “Daha önce ona hiçbir adaş kılmadık” buyruğu hakkında iki vecih üzere ihtilaf etmişlerdir: Birincisi: İbn Abbâs, el-Hasen, Saîd b. Cübeyr, İkrime ve Katâde'nin görüşü olup, ondan önce hiç kimseye bu ismin verilmemiş olmasıdır. İkincisi: Semiyy ile kastedilenin, { هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا } “Hiç O'nun bir adaşını/benzerini bilir misin?” [Meryem: 65] ayetinde olduğu gibi 'denk/benzer' olmasıdır. Bu hususta [birkaç] vecih üzere ihtilaf etmişlerdir: Birincisi: Onun asla günah işlemeyen ve günaha yeltenmeyen efendi ve nefsine hâkim biri olmasıdır. Sanki bu, [Zekeriyyâ'nın] { وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا } “Rabbim! Onu rızana ermiş (seçkin) bir kimse kıl” [Meryem: 6] sözüne bir cevap olup kendisine: 'Biz sana, dinde daha önce kendisine bir benzer kılmadığımız bir oğul müjdeliyoruz' denilmiştir. Böyle olan bir kimse ise rızanın en son noktasındadır. Bu vecih zayıftır; zira Âdem, Nûh, İbrâhîm ve Mûsâ gibi kendisinden önce gelen peygamberlere üstün kılınmasını gerektirir ki bu icma ile bâtıldır. İkincisi: Bütün insanları varlık alemine geldikten sonra anne ve babaları isimlendirir; Yahyâ aleyhisselâm'ı ise varlık alemine gelmeden önce bizzat Allah Teâlâ isimlendirmiştir. Bu durum onun hususiyetlerindendir ve bu özellikte onun bir dengi ve benzeri olmamıştır. Üçüncüsü: İyice yaşlanmış bir ihtiyar ile kısır bir kocakarıdan doğmuş olmasıdır. Bil ki birinci vecih daha evladır; zira semiyy kelimesini benzer manasına hamletmek her ne kadar övgü ve yüceltme ifade etse de bir zaruret olmaksızın hakiki anlamdan sapmaktır ve bu caiz değildir. Allah Teâlâ'nın { هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا } “Hiç O'nun bir adaşını/benzerini bilir misin?” buyruğuna gelince; orada zahiri anlamdan saptık, çünkü O: { فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا } “O'na kulluk et ve O'na ibadette sabırlı ol. Hiç O'nun bir adaşını/benzerini bilir misin?” [Meryem: 65] buyurmuştur. Bilinmektedir ki Allah Teâlâ'nın sırf o isimle isimlendirilmiş olması O'na ibadetin vücubunu gerektirmez; işte bu illetten ötürü zahirden saptık. Burada ise zahirden sapmayı gerektirecek bir zaruret yoktur, dolayısıyla zahiri üzere yürütülmesi vaciptir. Ayrıca onun bu isimde tek olması bir nevi tazimdir; çünkü biz görüyoruz ki hükümdarın meşhur bir unvanı olduğunda maiyeti ona hürmeten o unvanı almaz, onu bırakırlar. Burada da durum böyledir.
36807. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: فِي أَنَّهُ ﵇ سُمِّيَ بِيَحْيَى رَوَى الثَّعْلَبِيُّ فِيهِ وُجُوهًا. أَحَدُهَا: عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَحْيَا بِهِ عُقْرَ أُمِّهِ. وَثَانِيهَا: عَنْ قَتَادَةَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَحْيَا قَلْبَهُ بِالْإِيمَانِ وَالطَّاعَةِ وَاللَّهُ تَعَالَى سَمَّى الْمُطِيعَ حَيًّا وَالْعَاصِيَ مَيِّتًا بِقَوْلِهِ تَعَالَى: أَوَمَنْ كانَ مَيْتاً فَأَحْيَيْناهُ [الْأَنْعَامِ: ١٢٢] وَقَالَ: إِذا دَعاكُمْ لِما يُحْيِيكُمْ [الْأَنْفَالِ: ٢٤] . وَثَالِثُهَا: إِحْيَاؤُهُ بِالطَّاعَةِ حَتَّى لَمْ يَعْصَ وَلَمْ يَهُمَّ بِمَعْصِيَةٍ لِمَا
Dördüncü Mesele: Ona Yahyâ adının verilmesi hakkında Sa‘lebî [birkaç] vecih rivayet etmiştir: Birincisi: İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan gelen rivayettir ki, Allah Teâlâ onunla annesinin kısırlığına hayat vermiştir (canlandırmıştır). İkincisi: Katâde'den gelen rivayettir ki, Allah Teâlâ onun kalbini iman ve itaatle diriltmiştir; nitekim Allah Teâlâ, { أَوَمَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ } “Ölü iken dirilttiğimiz kimse...” [En‘âm: 122] ve { إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ } “Sizi diriltecek şeylere çağırdığı zaman...” [Enfâl: 24] buyruklarıyla itaatkâr kimseyi diri, isyankâr kimseyi ise ölü olarak isimlendirmiştir. Üçüncüsü: Hiçbir günah işlemeyecek ve günaha yeltenmeyecek derecede itaatle diriltilmesidir; nitekim
36808. Metin
رَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵃ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَا مِنْ أَحَدٍ إِلَّا وَقَدْ عَصَى أَوْ هَمَّ إِلَّا يَحْيَى بْنَ زَكَرِيَّا فَإِنَّهُ لَمْ يَهُمَّ وَلَمْ يَعْمَلْهَا» .
İkrime'nin İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Zekeriyyâ oğlu Yahyâ müstesna, hiçbir kimse yoktur ki ya günah işlemiş veya buna yeltenmiş olmasın; o ise ne yeltenmiş ne de günah işlemiştir.»
36809. Metin
وَرَابِعُهَا: عَنْ أَبِي الْقَاسِمِ بْنِ حَبِيبٍ أَنَّهُ اسْتُشْهِدَ وَإِنَّ الشُّهَدَاءَ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: بَلْ أَحْياءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ [آلِ عِمْرَانَ: ١٦٩] . وَخَامِسُهَا: مَا قَالَهُ/ عَمْرُو بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْمَقْدِسِيُّ: أَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى إِلَى إِبْرَاهِيمَ ﵇ أَنْ قُلْ لِيَسَارَّةَ، وَكَانَ اسْمُهَا كَذَلِكَ، بِأَنِّي مُخْرِجٌ مِنْهَا عَبْدًا لَا يَهُمُّ بِمَعْصِيَةٍ اسْمُهُ حَيِيَ.
Dördüncüsü: Ebu'l-Kâsım b. Habîb'den rivayet edildiğine göre onun şehit edilmiş olmasıdır; nitekim Allah Teâlâ'nın: { بَلْ أَحْيَاءٌ عِندَ رَبِّهِمْ } “Bilakis onlar Rableri katında diridirler” [Âl-i İmrân: 169] buyruğu gereğince şehitler Rableri katında diridirler. Beşincisi: Amr b. Abdillâh el-Makdisî'nin söylediği şu görüştür: Allah Teâlâ İbrâhîm aleyhisselâm'a: 'Yesâra'ya —ki o vakit ismi böyleydi— kendisinden günaha asla yeltenmeyecek Hayiy adında bir kul çıkaracağımı söyle' diye vahyetti.
36810. Metin
فَقَالَ: هَبِي لَهُ مِنَ اسْمِكَ حَرْفًا فَوَهَبَتْهُ حَرْفًا مِنَ اسْمِهَا فَصَارَ يَحْيَى وَكَانَ اسْمُهَا يَسَارَّةَ فَصَارَ اسْمُهَا سَارَّةَ.
Bunun üzerine [İbrâhîm]: 'Kendi isminden ona bir harf bağışla' dedi, o da isminden ona bir harf bağışladı ve böylece Yahyâ oldu; kadının adı da Yesâra iken Sâra oldu.
36811. Metin
وَسَادِسُهَا: أَنَّ يَحْيَى ﵇ أَوَّلُ مَنْ آمَنَ بِعِيسَى فَصَارَ قَلْبُهُ حَيًّا بِذَلِكَ الْإِيمَانِ وَذَلِكَ أَنَّ أُمَّ يَحْيَى كَانْتَ حَامِلًا
Altıncısı: Yahyâ aleyhisselâm'ın Îsâ'ya ilk iman eden kişi olması ve kalbinin bu imanla dirilmesidir. Şöyle ki: Yahyâ'nın annesi ona hamile iken,
36812. Metin
بِهِ فَاسْتَقْبَلَتْهَا مَرْيَمُ وَقَدْ حَمَلَتْ بِعِيسَى فَقَالَتْ لَهَا أَمُّ يَحْيَى: يَا مَرْيَمُ أَحَامِلٌ أَنْتِ؟ فَقَالَتْ: لِمَاذَا تَقُولِينَ؟ فَقَالَتْ:
Îsâ'ya hamile kalmış olan Meryem ile karşılaştı. Yahyâ'nın annesi ona: 'Ey Meryem, hamile misin?' dedi. [Meryem]: 'Bunu neden söylüyorsun?' diye sordu. O da:
36813. Metin
إِنِّي أَرَى مَا فِي بَطْنِي يَسْجُدُ لِمَا فِي بَطْنِكِ. وَسَابِعُهَا: أَنَّ الدِّينَ يَحْيَا بِهِ لِأَنَّهُ إِنَّمَا سَأَلَهُ زَكَرِيَّا لِأَجْلِ الدِّينِ، وَاعْلَمْ.
'Karnımdakinin, senin karnındakine secde ettiğini hissediyorum' dedi. Yedincisi: Dinin onunla dirilmesidir; zira Zekeriyyâ onu ancak din uğruna istemişti. Bil ki,
36814. Metin
أَنَّ هَذِهِ الْوُجُوهَ ضَعِيفَةٌ لِأَنَّ أَسْمَاءَ الْأَلْقَابِ لَا يُطْلَبُ فِيهَا وَجْهُ الِاشْتِقَاقِ، وَلِهَذَا قَالَ أَهْلُ التَّحْقِيقِ أَسْمَاءُ الْأَلْقَابِ قَائِمَةٌ مَقَامَ الْإِشَارَاتِ وَهِيَ لَا تُفِيدُ في المسمى صفة ألبتة.
bu vecihler zayıftır; çünkü özel isimlerde (lakaplarda) iştikak (türeme) yönü aranmaz. Bu sebeple tahkik ehli şöyle demiştir: Özel isimler işaretler makamındadır ve isimlendirilen varlıkta kesinlikle bir sıfat bildirmezler.
36815. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٨]
[Meryem Sûresi (19), Âyet 8]
36816. Metin
قالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكانَتِ امْرَأَتِي عاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا (٨)
{ قَالَ رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا } “[Zekeriyyâ:] Rabbim! Karım kısır, ben de son derece yaşlanmış ve pörsümüş iken benim nasıl bir oğlum olabilir? dedi.” (8)
36817. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
36818. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَرَأَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ عِتِيًّا وَصِلِيَّا وَجِثِيًّا وَبِكِيًّا بِكَسْرِ الْعَيْنِ وَالصَّادِ والجيم والباء، وقرأ حفص عن عاصم بكيا بِالضَّمِّ وَالْبَاقِي بِالْكَسْرِ وَالْبَاقُونَ جَمِيعًا بِالضَّمِّ، وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ بِفَتْحِ الْعَيْنِ وَالصَّادِ مَنْ عَتِيًّا وَصَلِيًّا. وَقَرَأَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ وَابْنُ عَبَّاسٍ عِسِيًّا بِالسِّينِ غَيْرِ الْمُعْجَمَةِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Birinci Mesele: Hamza ve Kisâî; 'ayn', 'sâd', 'cîm' ve 'bâ' harflerinin kesresiyle { عِتِيًّا }, { صِلِيًّا }, { جِثِيًّا } ve { بِكِيًّا } şeklinde okumuşlardır. Âsım'dan rivayetle Hafs, { بُكِيًّا } kelimesini damme ile diğerlerini ise kesre ile okumuştur; geriye kalanlar ise hepsini damme ile okumuşlardır. İbn Mes‘ûd, 'ayn' ve 'sâd'ın fethasıyla { عَتِيًّا } ve { صَلِيًّا } şeklinde okumuştur. Übey b. Ka‘b ve İbn Abbâs ise noktasız 'sîn' ile { عِسِيًّا } şeklinde okumuşlardır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
36819. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي الْأَلْفَاظِ وَهِيَ ثَلَاثَةٌ: الْأَوَّلُ: الْغُلَامُ الْإِنْسَانُ الذَّكَرُ فِي ابْتِدَاءِ شَهْوَتِهِ لِلْجِمَاعِ وَمِنْهُ اغْتَلَمَ إِذَا اشْتَدَّتْ شَهْوَتُهُ لِلْجِمَاعِ ثُمَّ يُسْتَعْمَلُ فِي التِّلْمِيذِ يُقَالُ: غُلَامٌ ثَعْلَبٌ. الثَّانِي: الْعِتِيُّ والعبسي وَاحِدٌ تَقُولُ عَتَا يَعْتُو عُتُوًّا وَعِتِيًّا فَهُوَ عات وعسا يعسو عسوا وعسيا فهو عاص وَالْعَاسِي هُوَ الَّذِي غَيَّرَهُ طُولُ الزَّمَانِ إِلَى حَالِ الْبُؤْسِ وَلَيْلٌ عَاتٍ طَوِيلٌ وَقِيلَ شَدِيدُ الظُّلْمَةِ. الثَّالِثُ: لَمْ يُقِلْ عَاقِرَةً لِأَنَّ مَا كَانَ عَلَى فَاعِلٍ مِنْ صِفَةِ الْمُؤَنَّثِ مِمَّا لَمْ يَكُنْ لِلْمُذَكَّرِ فَإِنَّهُ لَا تَدْخُلُ فِيهِ الْهَاءُ نَحْوَ امْرَأَةٌ عَاقِرٌ وَحَائِضٌ قَالَ الْخَلِيلُ: هذه الصفات مُذَكَّرَةٌ وُصِفَ بِهَا الْمُؤَنَّثُ كَمَا وَصَفُوا الْمُذَكَّرَ بِالْمُؤَنَّثِ حِينَ قَالُوا: رَجُلٌ مَلْحَةٌ وَرَبْعَةٌ وَغُلَامٌ نَفْعَةٌ.
İkinci Mesele: Kelimeler hakkında olup bunlar üç tanedir: Birincisi: Gulâm (الْغُلَامُ), cinsel arzusunun başladığı çağdaki erkek insandır; cinsel arzusu şiddetlendiğinde kullanılan 'iğteleme' (اغْتَلَمَ) fiili de bundandır. Sonra bu kelime talebe/çırak için de kullanılır; nitekim 'Sa‘leb'in gulâmı (öğrencisi)' denilir. İkincisi: ‘Itiyy (الْعِتِيُّ) ile ‘isiyy (الْعِسِيُّ) birdir. '‘Atâ ye‘tû ‘utuvven ve ‘itiyyen' (عَتَا يَعْتُو عُتُوًّا وَعِتِيًّا) denir ki o ‘âtîdir (عَاتٍ); '‘asâ ya‘sû ‘usuvven ve ‘isiyyen' (عَسَا يَعْسُو عَسْوًا وَعِسِيًّا) denir ki o ‘âsîdir (عَاصٍ). el-‘Âsî (الْعَاسِي), zamanın uzamasının kendisini düşkünlük haline dönüştürdüğü kimsedir. Gece için de 'uzun gece' veya 'karanlığı şiddetli gece' manasında 'leylün ‘âtin' (لَيْلٌ عَاتٍ) denir. Üçüncüsü: Âkıre (عَاقِرَةً) dememiştir; zira fâil (فَاعِل) vezninde olup müzekkeri bulunmayan müennes sıfatlarına 'hâiz' (حَائِضٌ - âdet gören) ve 'âkır' (عَاقِرٌ - kısır kadın) örneklerinde olduğu gibi 'hâ' (yuvarlak te) dahil olmaz. Halîl şöyle demiştir: Bu sıfatlar müzekkerdir; tıpkı 'racülün melhatün' (رَجُلٌ مَلْحَةٌ), 'rab‘atün' (رَبْعَةٌ) ve 'gulâmün nef‘atün' (غُلَامٌ نَفْعَةٌ) dediklerinde müzekkeri müennes [lâfızla] niteledikleri gibi, burada da müennesi müzekker [lâfızla] nitelemişlerdir.
36820. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: فِي هَذِهِ الْآيَةِ سُؤَالَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّ زَكَرِيَّا ﵇ لِمَ تَعَجَّبَ بِقَوْلِهِ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ مَعَ أَنَّهُ هُوَ الَّذِي طَلَبَ الْغُلَامَ؟ السُّؤَالُ الثَّانِي: أَنَّ قَوْلَهُ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ لَمْ يَكُنْ هَذَا مَذْكُورًا بَيْنَ أُمَّتِهِ لِأَنَّهُ كَانَ يُخْفِي هَذِهِ الْأُمُورَ عَنْ أُمَّتِهِ فَدَلَّ عَلَى أَنَّهُ ذَكَرَهُ فِي نَفْسِهِ، وَهَذَا التَّعَجُّبُ يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ شَاكًّا فِي قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى ذَلِكَ وَذَلِكَ كُفْرٌ وَهُوَ غَيْرُ جَائِزٍ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ/ السَّلَامُ. وَالْجَوَابُ عَنِ السُّؤَالِ الْأَوَّلِ: أَمَّا عَلَى قَوْلِ مَنْ قَالَ إِنَّهُ لَمْ يَطْلُبْ خُصُوصَ الْوَلَدِ فَالسُّؤَالُ زَائِلٌ، وَأَمَّا عَلَى قَوْلِ مَنْ قَالَ إِنَّهُ طَلَبَ الْوَلَدَ فَالْجَوَابُ عَنْهُ أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ قَوْلِهِ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ هُوَ التَّعَجُّبُ مِنْ أَنَّهُ تَعَالَى يَجْعَلُهُمَا شَابَّيْنِ ثُمَّ يَرْزُقُهُمَا الْوَلَدَ أَوْ يَتْرُكُهُمَا شَيْخَيْنِ وَيَرْزُقُهُمَا الْوَلَدَ مَعَ الشَّيْخُوخَةِ بِطَرِيقِ الِاسْتِعْلَامِ لا بطريق التعجب، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى:
Üçüncü Mesele: Bu ayette iki soru vardır: Birincisi: Zekeriyyâ aleyhisselâm çocuğu bizzat kendisi istediği halde niçin { أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ } “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” diyerek şaşırmıştır? İkinci Soru: Onun { أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ } “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” sözü ümmeti arasında söylenmiş değildi; çünkü o bu hususları ümmetinden gizliyordu. Bu da gösterir ki o bunu kendi içinde söylemiştir. Bu şaşkınlık ise onun Allah Teâlâ'nın buna kadir olduğu hususunda şüphe ettiğine delalet eder ki bu küfürdür ve peygamberler aleyhimesselâm hakkında caiz değildir. Birinci soruya cevap: Çocuğu bizzat istemediğini söyleyenlerin görüşüne göre bu soru zaten ortadan kalkar. Çocuğu istediğini söyleyenlerin görüşüne göre ise cevap şudur: { أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ } “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” sözünden maksat, hayret yoluyla değil öğrenme yoluyla, Allah Teâlâ'nın ikisini de gençleştirip ardından mı çocuk rızıklandıracağını, yoksa onları yaşlı hallerinde bırakıp yaşlılıkla beraber mi çocuk ihsan edeceğini sormasıdır. Bunun delili Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
36821. Metin
وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْداً وَأَنْتَ خَيْرُ الْوارِثِينَ فَاسْتَجَبْنا لَهُ وَوَهَبْنا لَهُ يَحْيى وَأَصْلَحْنا لَهُ زَوْجَهُ [الْأَنْبِيَاءِ: ٨٩، ٩٠] وَمَا هَذَا الْإِصْلَاحُ إِلَّا أَنَّهُ أَعَادَ قُوَّةَ الْوِلَادَةِ وَقَدْ تَقَدَّمَ تَقْرِيرُ هَذَا الْكَلَامِ، وَذَكَرَ السُّدِّيُّ فِي الْجَوَابِ وَجْهًا آخَرَ فَقَالَ: إِنَّهُ لَمَّا سَمِعَ النِّدَاءَ بِالْبِشَارَةِ جَاءَهُ الشَّيْطَانُ فَقَالَ: إِنَّ هَذَا الصَّوْتَ لَيْسَ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى بَلْ هُوَ مِنَ الشَّيْطَانِ يَسْخَرُ مِنْكَ، فَلَمَّا شَكَّ زَكَرِيَّا قَالَ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَاعْلَمْ أَنَّ غَرَضَ السُّدِّيِّ مِنْ هَذَا أَنَّ زَكَرِيَّا ﵇ لَوْ عَلِمَ أَنَّ الْمُبَشِّرَ بِذَلِكَ هُوَ اللَّهُ تَعَالَى لما جاز له أَنْ يَقُولَ ذَلِكَ فَارْتَكَبَ هَذَا، وَقَالَ بَعْضُ الْمُتَكَلِّمِينَ هَذَا بَاطِلٌ قَطْعًا إِذْ لَوْ جَوَّزَ الْأَنْبِيَاءُ فِي بَعْضِ مَا يَرِدُ عَنِ اللَّهِ تَعَالَى أَنَّهُ مِنَ الشَّيْطَانِ لَجَوَّزُوا فِي سَائِرِهِ وَلَزَالَتِ الثِّقَةُ عَنْهُمْ فِي الْوَحْيِ وَعَنَّا فِيمَا يُورِدُونَهُ إِلَيْنَا وَيُمْكِنُ أَنْ يُجَابَ عَنْهُ بِأَنَّ هَذَا الِاحْتِمَالَ قَائِمٌ فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ وَإِنَّمَا يَزُولُ بِالْمُعْجِزَةِ فَلَعَلَّ الْمُعْجِزَةَ لَمْ تَكُنْ حَاصِلَةً فِي هَذِهِ الصُّورَةِ فَحَصَلَ الشَّكُّ فِيهَا دُونَ مَا عَدَاهَا وَاللَّهُ أَعْلَمُ، وَالْجَوَابُ عَنِ السُّؤَالِ الثَّانِي مِنْ وُجُوهٍ: الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ: إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيى [مريم: ٧]
{ وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ ۞ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَىٰ وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ } “Zekeriyyâ'yı da [an]. Hani o Rabbine: 'Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen vârislerin en hayırlısısın' diye niyaz etmişti. Biz de onun duasını kabul ettik, ona Yahyâ'yı bağışladık ve eşini kendisi için ıslah ettik” [Enbiyâ: 89-90]. Bu ıslah, doğurma gücünü geri vermesinden başka bir şey değildir; nitekim bu sözün açıklaması daha önce geçmişti. es-Süddî cevapta başka bir vecih zikrederek şöyle demiştir: O, müjde nidasını işittiğinde şeytan ona gelip: 'Bu ses Allah Teâlâ'dan değil, seninle alay eden şeytandandır' dedi. Zekeriyyâ şüpheye düşünce: { أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ } “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” dedi. Bil ki es-Süddî'nin bundan maksadı şudur: Zekeriyyâ aleyhisselâm bunu müjdeleyenin Allah Teâlâ olduğunu bilseydi böyle söylemesi caiz olmazdı, bu yüzden bu yoruma gitmiştir. Kelâmcılardan bazıları ise şöyle demiştir: Bu kesinlikle bâtıldır; zira peygamberler Allah Teâlâ'dan gelen bazı hususların şeytandan olabileceğini caiz görselerdi diğerlerinde de bunu caiz görürlerdi ve gerek kendilerinin vahye olan güveni gerekse bize tebliğ ettikleri hususlarda bizim onlara olan güvenimiz ortadan kalkardı. Buna şöyle cevap vermek mümkündür: Bu ihtimal işin başlangıcında mevcuttur ve ancak mucize ile zail olur. Muhtemelen bu durumda mucize henüz hasıl olmamıştı, dolayısıyla diğerlerinde değil de sırf bunda şüphe meydana geldi; en doğrusunu Allah bilir. İkinci soruya ise [birkaç] vecihle cevap verilir: Birincisi: { إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَىٰ } “Biz sana adı Yahyâ olan bir oğlanı müjdeliyoruz” [Meryem: 7] kavli,
36822. Metin
لَيْسَ نَصًّا فِي كَوْنِ ذَلِكَ الْغُلَامِ وَلَدًا لَهُ بَلْ يُحْتَمَلُ أَنْ زَكَرِيَّا ﵇ رَاعَى الْأَدَبَ وَلَمْ يَقُلْ هَذَا الْكَلَامَ هَلْ يَكُونُ لِي وَلَدٌ أَمْ لَا، بَلْ ذَكَرَ أَسْبَابَ تَعَذُّرِ حُصُولِ الْوَلَدِ فِي الْعَادَةِ حَتَّى إِنَّ تِلْكَ الْبِشَارَةَ إِنْ كَانَتْ بِالْوَلَدِ فَاللَّهُ تَعَالَى يُزِيلُ الْإِبْهَامَ وَيَجْعَلُ الْكَلَامَ صَرِيحًا فَلَمَّا ذَكَرَ ذَلِكَ صَرَّحَ اللَّهُ تَعَالَى بِكَوْنِ ذَلِكَ الْوَلَدِ مِنْهُ فَكَانَ الْغَرَضُ مِنْ كَلَامِ زَكَرِيَّا هَذَا لَا أَنَّهُ كَانَ شَاكًّا فِي قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْهِ. الثَّانِي: أَنَّهُ مَا ذَكَرَ ذَلِكَ لِلشَّكِّ لَكِنْ عَلَى وَجْهِ التَّعْظِيمِ لِقُدْرَتِهِ وَهَذَا كَالرَّجُلِ الَّذِي يَرَى صَاحِبَهُ قَدْ وَهَبَ الْكَثِيرَ الْخَطِيرَ فَيَقُولُ أَنَّى سَمَحَتْ نَفْسُكَ بِإِخْرَاجِ مِثْلِ هَذَا مِنْ مِلْكِكَ! تَعْظِيمًا وَتَعَجُّبًا. الثَّالِثُ: أَنَّ مِنْ شَأْنِ مَنْ بُشِّرَ بِمَا يَتَمَنَّاهُ أَنْ يَتَوَلَّدَ لَهُ فَرْطُ السُّرُورِ بِهِ عِنْدَ أول ما يرد علي اسْتِثْبَاتُ ذَلِكَ الْكَلَامِ إِمَّا لِأَنَّ شِدَّةَ فَرَحِهِ بِهِ تُوجِبُ ذُهُولَهُ عَنْ مُقْتَضَيَاتِ الْعَقْلِ وَالْفِكْرِ وَهَذَا كَمَا أَنَّ امْرَأَةَ إِبْرَاهِيمَ ﵇ بَعْدَ أَنْ بُشِّرَتْ بِإِسْحَاقَ قَالَتْ: أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهذا بَعْلِي شَيْخاً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ [هُودٍ: ٧٢] فَأُزِيلَ تَعَجُّبُهَا بِقَوْلِهِ: أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ [هُودٍ: ٧٣] وَإِمَّا طَلَبًا لِلِالْتِذَاذِ بِسَمَاعِ ذَلِكَ الْكَلَامِ مَرَّةً أُخْرَى، وَإِمَّا مُبَالَغَةً فِي تأكيد التفسير.
o çocuğun bizzat onun evladı olduğu hususunda kesin bir nas değildir. Aksine Zekeriyyâ aleyhisselâm'ın edebi gözetip 'benim bir çocuğum olacak mı olmayacak mı' demeyip, bilakis adet planında çocuk sahibi olmanın imkânsızlık sebeplerini zikretmesi muhtemeldir; ta ki şayet bu müjde çocuk ile ilgiliyse Allah Teâlâ kapalılığı gidersin ve sözü açık kılsın. O bunu zikredince Allah Teâlâ o çocuğun bizzat kendisinden olacağını açıkça belirtti. Zekeriyyâ'nın sözünden maksat buydu, yoksa Allah Teâlâ'nın buna olan kudretinden şüphe etmiş değildi. İkincisi: O bunu şüpheden dolayı değil, O'nun kudretini tazim sadedinde zikretmiştir. Bu durum, arkadaşının çok büyük ve kıymetli bir şeyi bağışladığını görüp hayranlık ve tazimle: 'Gönlün mülkünden böylesi bir şeyi çıkarmaya nasıl elverdi!' diyen adama benzer. Üçüncüsü: Kendisine arzu ettiği bir şey müjdelenen kimsenin fıtratında, söz kendisine ilk ulaştığı anda aşırı bir sevincin doğması ve o sözü teyit ettirme isteğinin belirmesi vardır; bu ya sevincinin şiddetinden dolayı aklın ve tefekkürün gereklerinden gafil olmasından kaynaklanır —nitekim İbrâhîm aleyhisselâm'ın hanımı da İshâk ile müjdelendikten sonra: { أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوزٌ وَهَٰذَا بَعْلِي شَيْخًا إِنَّ هَٰذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ } “Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Şüphesiz bu pek şaşılacak bir şeydir!” [Hûd: 72] demiş, onun bu hayreti ise { أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ } “Allah'ın emrine mi şaşıyorsun?” [Hûd: 73] buyruğuyla giderilmiştir— veya o sözü bir kez daha işitmenin lezzetini tatmak istemesinden ötürüdür yahut müjdenin teyidinde mübalağa içindir.
36823. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ٩]
[Meryem Sûresi (19), Âyet 9]
36824. Metin
قالَ كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً (٩)
{ قَالَ كَذَٰلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا } “[Melek veya Allah:] Öyledir, dedi; Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır, nitekim daha önce hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım.” (9)
36825. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
36826. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: فِي قَوْلِهِ: قالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وُجُوهٌ. أَحَدُهَا: أَنَّ الْكَافَ رَفْعٌ أَيِ الْأَمْرُ كَذَلِكَ تَصْدِيقًا لَهُ ثُمَّ ابْتَدَأَ قَالَ رَبُّكَ. وَثَانِيهَا: نَصْبٌ يُقَالُ وَذَلِكَ إِشَارَةٌ إِلَى مُبْهَمٍ تَفْسِيرُهُ/ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى:
Birinci Mesele: { قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır” kavli hakkında [birkaç] vecih vardır: Birincisi: [Kezâlike kelimesindeki] 'kâf' merfûdur; yani onu tasdik etmek üzere 'durum böyledir' demektir, ardından 'Rabbin buyurdu ki' diye başlanmıştır. İkincisi: Mensûbtur; zira 'zâlike' (bu), tefsiri { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “O bana pek kolaydır” olan müphem bir şeye işarettir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibidir:
36827. Metin
وَقَضَيْنا إِلَيْهِ ذلِكَ الْأَمْرَ أَنَّ دابِرَ هؤُلاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ [الْحِجْرِ: ٦٦] وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْمُرَادَ لَا تَعْجَبْ فَإِنَّهُ كَذَلِكَ قَالَ رَبَّكُ لَا خُلْفَ فِي قَوْلِهِ وَلَا غَلَطَ ثُمَّ قَالَ بَعْدَهُ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ بِدَلِيلِ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا.
{ وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَٰلِكَ الْأَمْرَ أَنَّ دَابِرَ هَٰؤُلَاءِ مَقْطُوعٌ مُّصْبِحِينَ } “Ona şu hükmü vahyettik: Sabaha çıkarlarken şunların arkası kesilmiş olacaktır” [Hicr: 66]. Üçüncüsü: Kastedilen şudur: 'Şaşırma; zira durum öyledir, Rabbin buyurmuştur, O'nun sözünde ne cayma vardır ne de yanılma.' Bundan sonra ise, { خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا } “Daha önce hiçbir şey değilken seni yaratmıştım” deliliyle { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “O bana pek kolaydır” buyurmuştur.
36828. Metin
وَرَابِعُهَا: أَنَّا ذَكَرْنَا أَنَّ قَوْلَهُ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ مَعْنَاهُ تُعْطِينِي الْغُلَامَ بِأَنْ تَجْعَلَنِي وَزَوْجَتِي شَابَّيْنِ أَوْ بِأَنْ تَتْرُكَنَا عَلَى الشَّيْخُوخَةِ وَمَعَ ذَلِكَ تُعْطِينَا الْوَلَدَ، وَقَوْلُهُ: كَذلِكَ قالَ رَبُّكَ أَيْ نَهَبُ الْوَلَدَ مَعَ بَقَائِكَ وَبَقَاءِ زَوْجَتِكَ عَلَى الْحَاصِلَةِ فِي الْحَالِ.
Dördüncüsü: Biz belirttik ki onun { أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ } “Benim nasıl bir oğlum olabilir?” sözünün manası; 'bana çocuğu, beni ve eşimi gençleştirerek mi vereceksin yoksa bizi yaşlılık hali üzere bırakıp bununla beraber mi çocuk bahşedeceksin?' demektir. O'nun { كَذَٰلِكَ قَالَ رَبُّكَ } “Öyledir, Rabbin buyurdu ki” kavli ise, 'sen ve eşin şu anki haliniz üzere devam ederken çocuğu bağışlayacağız' demektir.
36829. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَرَأَ الْحَسَنُ وَهُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَهَذَا لَا يُخَرَّجُ إِلَّا عَلَى الْوَجْهِ الْأَوَّلِ أَيِ الْأَمْرُ كَمَا قَلْتَ وَلَكِنْ قَالَ رَبُّكَ هُوَ مَعَ ذَلِكَ عَلَيَّ هَيِّنٌ.
İkinci Mesele: el-Hasen { وَهُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } şeklinde okumuştur. Bu kıraat ancak birinci veche göre açıklanabilir; yani 'durum senin dediğin gibidir, fakat Rabbin buyurdu ki: Bununla beraber o bana pek kolaydır' demektir.
36830. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: إِطْلَاقُ لَفْظِ الْهَيِّنِ فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى مَجَازٌ لِأَنَّ ذَلِكَ إِنَّمَا يَجُوزُ فِي حَقِّ مَنْ يَجُوزُ أَنْ يَصْعُبَ عَلَيْهِ شَيْءٌ وَلَكِنَّ الْمُرَادَ أَنَّهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا كَانَ.
Üçüncü Mesele: Allah Teâlâ hakkında 'heyyin' (kolay) lafzının kullanılması mecazdır; zira bu ancak kendisine bir şeyin zor gelmesi caiz olan kimse hakkında caiz olur; fakat buradaki murat, O bir şeyi dilediği vakit onun hemen oluvermesidir.
36831. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: فِي وَجْهِ الِاسْتِدْلَالِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً فَنَقُولُ: إِنَّهُ لَمَّا خَلَقَهُ مِنَ الْعَدَمِ الصِّرْفِ وَالنَّفْيِ الْمَحْضِ كَانَ قَادِرًا عَلَى خَلْقِ الذَّوَاتِ وَالصِّفَاتِ وَالْآثَارِ وَأَمَّا الْآنَ فَخَلْقُ الْوَلَدِ مِنَ الشَّيْخِ وَالشَّيْخَةِ لَا يُحْتَاجُ فِيهِ إِلَّا إِلَى تَبْدِيلِ الصِّفَاتِ وَالْقَادِرُ عَلَى خَلْقِ الذَّوَاتِ وَالصِّفَاتِ وَالْآثَارِ مَعًا أَوْلَى أَنْ يَكُونَ قَادِرًا عَلَى تَبْدِيلِ الصِّفَاتِ وَإِذَا أَوْجَدَهُ عَنْ عَدَمٍ فَكَذَا يَرْزَقُهُ الْوَلَدَ بِأَنْ يُعِيدَ إِلَيْهِ وَإِلَى صَاحِبَتِهِ الْقُوَّةَ الَّتِي عَنْهَا يَتَوَلَّدُ الْمَاءَانِ اللَّذَانِ مِنَ اجْتِمَاعِهِمَا يُخْلَقُ الْوَلَدُ وَلِذَلِكَ قَالَ: فَاسْتَجَبْنا لَهُ وَوَهَبْنا لَهُ يَحْيى وَأَصْلَحْنا لَهُ زَوْجَهُ [الْأَنْبِيَاءِ: ٩٠] فَهَذَا وَجْهُ الِاسْتِدْلَالِ.
Dördüncü Mesele: Allah Teâlâ'nın { وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا } “Nitekim daha önce hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım” kavliyle delil getirme vechine gelince; deriz ki: O, Zekeriyyâ'yı sırf yokluktan ve mutlak ademden yarattığına göre zatları, sıfatları ve eserleri yaratmaya da kadirdir. Şimdi ise yaşlı bir erkek ile yaşlı bir kadından çocuk yaratmak sadece sıfatların dönüştürülmesini gerektirir. Zatları, sıfatları ve eserleri birlikte yaratmaya kadir olanın, sıfatları dönüştürmeye kadir olması evleviyetle geçerlidir. Onu yoktan var ettiğine göre, kendisinde ve eşinde birleşmelerinden çocuğun yaratıldığı iki suyun meydana gelmesini sağlayan kuvveti iade etmek suretiyle ona çocuk rızıklandırmaya da öylece [kadirdir]. Nitekim: { فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَىٰ وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ } “Biz de onun duasını kabul ettik, ona Yahyâ'yı bağışladık ve eşini kendisi için ıslah ettik” [Enbiyâ: 90] buyurmuştur. İşte delil getirme yönü budur.
36832. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: الْجُمْهُورُ عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ يَقْتَضِي أَنَّ الْقَائِلَ لِذَلِكَ ملك مع الاعتراف
Beşinci Mesele: Çoğunluk, { قَالَ كَذَٰلِكَ قَالَ رَبُّكَ } “[Melek:] 'Öyledir, Rabbin buyurdu ki...' dedi” kavlinin, bunu söyleyenin bir melek olmasını gerektirdiği görüşündedir; bununla birlikte
36833. Metin
بأن قوله: يا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ [مريم: ٧] قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى وَقَوْلَهُ: هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ قَوْلُ اللَّهِ تَعَالَى وَهَذَا بِعِيدٌ لِأَنَّهُ إِذَا كَانَ مَا قَبْلَ هَذَا الْكَلَامِ وَمَا بَعْدَهُ قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى فَكَيْفَ يَصِحُّ إِدْرَاجُ هَذِهِ الْأَلْفَاظِ فِيمَا بَيْنَ هَذَيْنِ الْقَوْلَيْنِ، وَالْأَوْلَى أَنْ يُقَالَ قَائِلُ هَذَا الْقَوْلِ أَيْضًا هُوَ اللَّهُ تَعَالَى كَمَا أَنَّ الْمَلِكَ الْعَظِيمَ إِذَا وَعَدَ عَبْدَهُ شَيْئًا عَظِيمًا فَيَقُولُ الْعَبْدُ مِنْ أَيْنَ يَحْصُلُ لِي هَذَا فَيَقُولُ إِنَّ سُلْطَانَكَ ضَمِنَ لَكَ ذَلِكَ كَأَنَّهُ يُنَبِّهُ بِذَلِكَ عَلَى أَنَّ كَوْنَهُ سُلْطَانًا مِمَّا يُوجِبُ عَلَيْهِ الْوَفَاءَ بِالْوَعْدِ فكذا هاهنا.
{ يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ } “Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz biz sana müjdeliyoruz” [Meryem: 7] kavlinin Allah Teâlâ'nın sözü olduğunu ve { هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ } “O bana pek kolaydır” kavlinin de Allah Teâlâ'nın sözü olduğunu ikrar etmektedirler. Bu ise uzaktır; zira bu kelâmın öncesi ve sonrası Allah Teâlâ'nın kelâmı iken, bu lafızların bu iki sözün arasına sokulması nasıl sahih olabilir? En evlâ olan, bu sözü söyleyenin de Allah Teâlâ olduğunu söylemektir. Nitekim büyük bir hükümdar kuluna büyük bir şey vadettiğinde kul: 'Bu bana nereden ulaşacak?' derse, hükümdar: 'Hükümdarın sana bunu taahhüt etti' der; sanki bununla kendisinin hükümdar oluşunun bu vaadi yerine getirmesini gerektirdiğine dikkat çekmektedir. Burada da durum böyledir.
36834. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ١٠]
[Meryem Sûresi (19), Âyet 10]
36835. Metin
قالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا (١٠)
{ قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا } “[Zekeriyyâ:] Rabbim! Bana bir alâmet ver, dedi. [Allah:] Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır, buyurdu.” (10)
36836. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
36837. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَالَ بَعْضُهُمْ طَلَبُ الْآيَةِ لِتَحْقِيقِ الْبِشَارَةِ وَهَذَا بِعِيدٌ لِأَنَّ بِقَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى قَدْ تَحَقَّقَتِ الْبِشَارَةُ فَلَا يَكُونُ إِظْهَارُ الآية أقوى من ذَلِكَ مِنْ صَرِيحِ الْقَوْلِ وَقَالَ آخَرُونَ: الْبِشَارَةُ بِالْوَلَدِ وَقَعَتْ مُطْلَقَةً فَلَا يُعْرَفُ وَقْتُهَا بِمُجَرَّدِ الْبِشَارَةِ فَطَلَبَ الْآيَةَ لِيَعْرِفَ بِهَا وَقْتَ الْوُقُوعِ وَهَذَا هُوَ الْحَقُّ.
Birinci Mesele: Bazıları alâmet talebinin müjdeyi tahkik etmek (kesinleştirmek) için olduğunu söylemiştir. Bu uzaktır; zira Allah Teâlâ'nın sözüyle müjde zaten kesinleşmiştir; dolayısıyla bir alâmetin ortaya konulması sarih sözden daha güçlü olamaz. Diğerleri ise şöyle demiştir: Çocuğun müjdelenmesi mutlak olarak vaki olmuştu, sırf müjde ile onun vakti bilinemezdi; bu sebeple vuku vaktini onunla bilmek için bir alâmet talep etti. Hak olan da budur.
36838. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: اتَّفَقُوا عَلَى أَنَّ تِلْكَ الْآيَةَ هِيَ تَعَذُّرُ الْكَلَامِ عَلَيْهِ فَإِنَّ مُجَرَّدَ السُّكُوتِ مَعَ الْقُدْرَةِ عَلَى الْكَلَامِ لَا يَكُونُ مُعْجِزَةً ثُمَّ اخْتَلَفُوا عَلَى قَوْلَيْنِ: أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ اعْتُقِلَ لِسَانُهُ أَصْلًا. وَالثَّانِي: أَنَّهُ امْتَنَعَ عَلَيْهِ الْكَلَامُ مَعَ الْقَوْمِ عَلَى وَجْهِ الْمُخَاطَبَةِ مَعَ أَنَّهُ كَانَ مُتَمَكِّنًا مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَمِنْ قِرَاءَةِ التَّوْرَاةِ وَهَذَا الْقَوْلُ عِنْدِي أَصَحُّ لِأَنَّ اعْتِقَالَ اللِّسَانِ مُطْلَقًا قَدْ يَكُونُ لِمَرَضٍ وَقَدْ يَكُونُ مِنْ فِعْلِ اللَّهِ فَلَا يَعْرِفُ زَكَرِيَّا ﵇ أَنَّ ذَلِكَ الِاعْتِقَالَ معجزا إِلَّا إِذَا عَرَفَ أَنَّهُ لَيْسَ لِمَرَضٍ بَلْ لِمَحْضِ فِعْلِ اللَّهِ تَعَالَى مَعَ سَلَامَةِ الْآلَاتِ وَهَذَا مِمَّا لَا يُعْرَفُ إِلَّا بِدَلِيلٍ آخَرَ فَتَفْتَقِرُ تِلْكَ الدَّلَالَةُ إِلَى دَلَالَةٍ أُخْرَى، أَمَّا لَوِ اعْتُقِلَ لِسَانُهُ عَنِ الْكَلَامِ مَعَ الْقَوْمِ مَعَ اقْتِدَارِهِ عَلَى التَّكَلُّمِ بِذِكْرِ اللَّهِ تَعَالَى وَقِرَاءَةِ التَّوْرَاةِ عَلِمَ بِالضَّرُورَةِ أَنَّ ذَلِكَ الِاعْتِقَالَ لَيْسَ لِعِلَّةٍ وَمَرَضٍ بَلْ هُوَ لِمَحْضِ فِعْلِ اللَّهِ فَيَتَحَقَّقُ كَوْنُهُ آيَةً وَمُعْجِزَةً وَمِمَّا يُقَوِّي ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيالٍ سَوِيًّا خَصَّ ذَلِكَ بِالتَّكَلُّمِ مَعَ النَّاسِ وَهَذَا يَدُلُّ بِطَرِيقِ الْمَفْهُومِ أَنَّهُ كَانَ قَادِرًا عَلَى التَّكَلُّمِ مَعَ غَيْرِ النَّاسِ.
İkinci Mesele: Bu alâmetin onun konuşmasının imkânsızlaşması olduğu hususunda ittifak etmişlerdir; zira konuşmaya kadir iken sırf susmak bir mucize olmaz. Sonra iki görüş üzere ihtilaf etmişlerdir: Birincisi: Dilinin tamamen tutulmuş olmasıdır. İkincisi: Allah'ı zikretmeye ve Tevrat okumaya güç yetirebildiği halde insanlarla hitap yoluyla konuşmasının engellenmesidir. Bu görüş bana göre daha sahihtir; çünkü dilin mutlak olarak tutulması bazen hastalıktan, bazen de Allah'ın fiilinden olabilir. Zekeriyyâ aleyhisselâm ise bu tutulmanın bir hastalıktan değil, uzuvların sağlamlığıyla birlikte sırf Allah Teâlâ'nın fiilinden kaynaklandığını bilmedikçe onun mucize olduğunu anlayamaz; bu da ancak başka bir delille bilinebilir ve böylece o delalet başka bir delalete muhtaç olur. Şayet Allah Teâlâ'yı zikretmeye ve Tevrat okumaya güç yetirdiği halde insanlarla konuşmaktan dili tutulursa, bu tutulmanın bir illet ve hastalıktan ötürü olmadığını, bilakis sırf Allah'ın fiili olduğunu zorunlu olarak bilir ve onun bir âyet ve mucize olduğu kesinleşir. Bunu kuvvetlendiren hususlardan biri de Allah Teâlâ'nın: { آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا } “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır” buyruğudur. Bunu insanlarla konuşmaya tahsis etmiştir; bu da mefhum yoluyla onun insanlardan başkasıyla [yani Rabbiyle] konuşmaya kadir olduğuna delalet eder.
36839. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اخْتَلَفُوا فِي مَعْنَى سَوِيًّا فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ صِفَةٌ لِلَّيَالِي الثَّلَاثِ وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ هُوَ صِفَةٌ لِزَكَرِيَّا وَالْمَعْنَى: آيَتُكَ أَنْ لَا تُكَلِّمَ النَّاسَ فِي هَذِهِ الْمُدَّةِ مَعَ كَوْنِكَ سويا لم يحدث بك مرض.
Üçüncü Mesele: { سَوِيًّا } kelimesinin manasında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: Bu üç gecenin sıfatıdır, demiştir. Müfessirlerin çoğu ise: Zekeriyyâ'nın sıfatıdır, demişlerdir. Mana şudur: 'Senin alâmetin, sapasağlam olduğun ve sende hiçbir hastalık meydana gelmediği halde bu süre zarfında insanlarla konuşamamandır.'
36840. Metin
[سورة مريم (١٩) : آية ١١]
[Meryem Sûresi (19), Âyet 11]
36841. Metin
فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ فَأَوْحى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا (١١)
{ فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَىٰ إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا } “Bunun üzerine [Zekeriyyâ] mabetten kavminin karşısına çıktı ve onlara: 'Sabah akşam tespih edin' diye vahyetti (işaretle bildirdi).” (11)
36842. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
36843. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَوْلُهُ تَعَالَى: فَخَرَجَ عَلى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرابِ قِيلَ كَانَ لَهُ مَوْضِعٌ يَنْفَرِدُ فِيهِ بِالصَّلَاةِ وَالْعِبَادَةِ ثُمَّ يَنْتَقِلُ إِلَى قَوْمِهِ فَعِنْدَ ذَلِكَ أَوْحَى إِلَيْهِمْ، وَقِيلَ: كَانَ مَوْضِعًا يُصَلِّي فِيهِ هُوَ وَغَيْرُهُ إِلَّا أَنَّهُمْ كَانُوا لَا يَدْخُلُونَهُ لِلصَّلَاةِ إِلَّا بِإِذْنِهِ وَأَنَّهُمُ اجْتَمَعُوا يَنْتَظِرُونَ خُرُوجَهُ لِلْإِذْنِ فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ وَهُوَ لَا يَتَكَلَّمُ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ.
Birinci Mesele: Allah Teâlâ'nın { فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ } “Mabetten kavminin karşısına çıktı” buyruğu hakkında şöyle denilmiştir: Onun namaz ve ibadet için tek başına çekildiği bir yeri vardı, sonra kavminin yanına geçerdi; işte o anda onlara vahyetti. Şöyle de denilmiştir: Orası kendisinin ve başkalarının namaz kıldığı bir yerdi, ancak onlar onun izni olmadan namaza girmezlerdi. İzin vermesi için onun çıkmasını beklemek üzere toplanmışlardı; o da konuşamaz bir halde yanlarına çıktı ve onlara vahyetti.
36844. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ أَوْحَى إِلَيْهِمُ الْكَلَامَ لِأَنَّ الْكَلَامَ كَانَ مُمْتَنِعًا عَلَيْهِ فَكَانَ الْمُرَادُ غَيْرَ الْكَلَامِ وَهُوَ أَنْ يُعَرِّفَهُمْ ذَلِكَ إِمَّا بِالْإِشَارَةِ أَوْ بِرَمْزٍ مَخْصُوصٍ أَوْ بِكِتَابَةٍ لِأَنَّ كُلَّ ذَلِكَ يُفْهَمُ مِنْهُ الْمُرَادُ فَعَلِمُوا أَنَّهُ قَدْ كَانَ مَا بُشِّرَ بِهِ فَكَمَا حَصَلَ السُّرُورُ لَهُ حَصَلَ لَهُمْ فَظَهَرَ لَهُمْ إِكْرَامُ اللَّهِ تَعَالَى لَهُ بِالْإِجَابَةِ، وَاعْلَمْ أَنَّ
İkinci Mesele: { أَوْحَىٰ إِلَيْهِمْ } “Onlara vahyetti” kavlinden muradın konuşma olması caiz değildir; çünkü konuşma ona imkânsız kılınmıştı. Dolayısıyla murat konuşmanın dışındaki bir şeydir; o da bunu onlara ya işaretle ya özel bir remizle ya da yazı ile bildirmesidir; zira bütün bunlardan kastedilen anlaşılır. Böylece müjdelendiği şeyin gerçekleştiğini anladılar; onun sevinci hasıl olduğu gibi onların da sevinci hasıl oldu ve Allah Teâlâ'nın duayı kabul etmek suretiyle ona olan ikramı onlar için aşikâr oldu. Bil ki,
36845. Metin
الْأَشْبَهَ بِالْآيَةِ هُوَ الْإِشَارَةُ لِقَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ: ثَلاثَةَ أَيَّامٍ إِلَّا رَمْزاً [آلِ عِمْرَانَ: ٤١] وَالرَّمْزُ لَا يَكُونُ كِنَايَةً لِلْكَلَامِ.
ayete en uygun olanı işarettir; zira Âl-i İmrân sûresinde Allah Teâlâ: { ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ إِلَّا رَمْزًا } “İşaretten başka şekilde üç gün...” [Âl-i İmrân: 41] buyurmuştur, remiz ise konuşmadan kinaye olmaz.
36846. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اتَّفَقَ الْمُفَسِّرُونَ عَلَى أَنَّهُ أَرَادَ بِالتَّسْبِيحِ الصَّلَاةَ وَهُوَ جَائِزٌ فِي اللُّغَةِ يُقَالُ: سُبْحَةُ الضُّحَى أَيْ صَلَاةُ الضُّحَى وَعَنْ عَائِشَةَ ﵂ فِي صَلَاةِ الضُّحَى: «إِنِّي لَأُسَبِّحُهَا» أَيْ لَأُصَلِّيُهَا إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ رُوِيَ عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ أَنَّ الْبُكْرَةَ صَلَاةُ الْفَجْرِ وَالْعَشِيَّ صَلَاةُ الْعَصْرِ/ وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ إِنَّمَا كَانُوا يُصَلُّونَ مَعَهُ فِي مِحْرَابِهِ هَاتَيْنِ الصَّلَاتَيْنِ فَكَانَ يَخْرُجُ إِلَيْهِمْ فَيَأْذَنُ لَهُمْ بِلِسَانِهِ، فَلَمَّا اعْتُقِلَ لِسَانُهُ خَرَجَ إِلَيْهِمْ كَعَادَتِهِ فَأَذِنَ لهم بغير كلام والله أعلم.
Üçüncü Mesele: Müfessirler tespih ile namazı kastettiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu dil açısından da caizdir; nitekim 'subhatü'd-duhâ' (سُبْحَةُ الضُّحَى) yani kuşluk namazı denilir. Âişe radıyallâhu anhâ'dan kuşluk namazı hakkında: «Şüphesiz ben onu tespih ederim» yani 'onun namazını kılarım' dediği rivayet edilmiştir. Bu sabit olunca deriz ki: Ebu'l-Âliye'den, 'bükre'nin sabah namazı, 'aşiyy'in ise ikindi namazı olduğu rivayet edilmiştir. Onların onunla birlikte mihrabında sadece bu iki namazı kılıyor olmaları muhtemeldir; Zekeriyyâ onların yanına çıkar ve diliyle onlara izin verirdi. Dili tutulunca adeti üzere yanlarına çıktı ve onlara sözsüz olarak izin verdi; en doğrusunu Allah bilir.
36847. Metin
[سورة مريم (١٩) : الآيات ١٢ الى ١٥]
[Meryem Sûresi (19), Âyetler 12-15]