41456. Metin
مَكِّيَّةٌ إِلَّا أَرْبَعَ آيَاتٍ فَإِنَّهَا مَدَنِيَّةٌ وَهِيَ وَالشُّعَراءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغاوُونَ إِلَى آخِرِهَا وهي مائتان أو ست أَوْ سَبْعٌ وَعِشْرُونَ آيَةً بِسْمِ اللَّه الرَّحْمَنِ الرحيم
Dört ayet müstesna Mekkîdir; zira bu dört ayet Medenîdir ki onlar {وَالشُّعَراءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغاوُونَ} “Şairlere gelince, onlara da azgınlar uyar” ayetinden surenin sonuna kadar olan kısımdır. İki yüz yirmi altı veya iki yüz yirmi yedi ayettir. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
41457. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ١ الى ٤]
[Şuarâ Suresi (26), 1-4. Ayetler]
41458. Metin
﷽
﷽
41459. Metin
طسم (١) تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) لَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٣) إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّماءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْناقُهُمْ لَها خاضِعِينَ (٤)
{طسم (١) تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) لَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٣) إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّماءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْناقُهُمْ لَها خاضِعِينَ (٤)} “Tâ-Sîn-Mîm. Bunlar apaçık Kitab’ın ayetleridir. İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin! Biz dilersek onların üzerine gökten öyle bir mucize indiririz ki, boyunları onun karşısında eğilip kalır.”
41460. Metin
الطَّاءُ إِشَارَةٌ إِلَى طَرَبِ قُلُوبِ الْعَارِفِينَ، وَالسِّينُ سُرُورُ الْمُحِبِّينَ، وَالْمِيمُ مُنَاجَاةُ الْمُرِيدِينَ، وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Tâ harfi ariflerin kalplerinin neşesine, Sîn harfi sevenlerin sevincine, Mîm harfi de müridlerin münâcâtına işarettir. Bunda [çeşitli] meseleler vardır:
41461. Metin
المسألة الْأُولَى: قَرَأَ قَتَادَةُ بَاخِعُ نَفْسِكَ عَلَى الْإِضَافَةِ، وَقُرِئَ فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعَةً.
Birinci Mesele: Katâde izâfetle {بَاخِعُ نَفْسِكَ} şeklinde okumuştur. Ayrıca {فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعَةً} şeklinde de okunmuştur.
41462. Metin
المسألة الثَّانِيَةُ: الْبَخْعُ أَنْ يَبْلُغَ بِالذَّبْحِ الْبِخَاعَ، وَهُوَ الْخُرْمُ النَّافِذُ فِي ثَقْبِ الْفِقْرَاتِ وَذَلِكَ أَقْصَى حَدِّ الذَّابِحِ، وَلَعَلَّ لِلْإِشْفَاقِ.
İkinci Mesele: Bah‘ (الْبَخْعُ), boğazlama esnasında omurilik damarına (bihâ‘/الْبِخَاع) kadar ulaşmaktır; bu da omurların deliğinden geçen kanaldır ve boğazlayanın varabileceği en uç noktadır. Lealle (لَعَلَّ) ise şefkat ve endişe bildirmek içindir.
41463. Metin
المسألة الثَّالِثَةُ: قَوْلُهُ: طسم تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ مَعْنَاهُ: آيَاتُ هَذِهِ السُّورَةِ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ، وَتَمَامُ تَقْرِيرِهِ مَا مَرَّ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: ذلِكَ الْكِتابُ [الْبَقَرَةِ: ٢] وَلَا شُبْهَةَ فِي أَنَّ الْمُرَادَ بِالْكِتَابِ هُوَ الْقُرْآنُ وَالْمُبِينُ وَإِنْ كَانَ فِي الْحَقِيقَةِ هُوَ الْمُتَكَلِّمَ فَقَدْ يُضَافُ إِلَى الْكَلَامِ مِنْ حَيْثُ يَتَبَيَّنُ بِهِ عِنْدَ النَّظَرِ فِيهِ، فَإِنْ قِيلَ الْقَوْمُ لَمَّا كَانُوا كُفَّارًا فَكَيْفَ تَكُونُ آيَاتُ الْقُرْآنِ مُبَيِّنَةً لَهُمْ مَا يَلْزَمُهُمْ، وَإِنَّمَا يَتَبَيَّنُ بِذَلِكَ الْأَحْكَامُ؟ قُلْنَا أَلْفَاظُ الْقُرْآنِ مِنْ حَيْثُ تَعَذَّرَ عَلَيْهِمْ أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِهِ يُمْكِنُ أَنْ يُسْتَدَلَّ بِهِ عَلَى فَاعِلٍ مُخَالِفٍ لَهُمْ كَمَا يُسْتَدَلُّ بِسَائِرِ مَا لَا يَقْدِرُ الْعِبَادُ عَلَى مِثْلِهِ، فَهُوَ دَلِيلُ التَّوْحِيدِ مِنْ هَذَا الوجه وَدَلِيلُ النُّبُوَّةِ مِنْ حَيْثُ الْإِعْجَازُ، وَيُعْلَمُ بِهِ بَعْدَ ذَلِكَ أَنَّهُ إِذَا كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّه/ تَعَالَى فَهُوَ دَلَالَةُ الْأَحْكَامِ أَجْمَعَ، وَإِذَا ثَبَتَ هَذَا صَارَتْ آيَاتُ الْقُرْآنِ كَافِيَةً فِي كُلِّ الْأُصُولِ وَالْفُرُوعِ أَجْمَعَ، وَلَمَّا ذَكَرَ اللَّه تَعَالَى أَنَّهُ بَيَّنَ الْأُمُورَ قَالَ بَعْدَهُ: لَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ مُنَبِّهًا بِذَلِكَ عَلَى أَنَّ الْكِتَابَ وَإِنْ بَلَغَ فِي الْبَيَانِ كُلَّ غَايَةٍ فَغَيْرُ مُدْخِلٍ لَهُمْ فِي الْإِيمَانِ لَمَّا أَنَّهُ سَبَقَ حُكْمُ اللَّه بِخِلَافِهِ، فَلَا تُبَالِغْ فِي الْحُزْنِ وَالْأَسَفِ عَلَى ذَلِكَ لِأَنَّكَ إِنْ بَالَغْتَ فِيهِ كُنْتَ بِمَنْزِلَةِ مَنْ يَقْتُلُ نَفْسَهُ ثُمَّ لَا يَنْتَفِعُ بِذَلِكَ أَصْلًا فَصَبَّرَهُ وَعَزَّاهُ وَعَرَّفَهُ أَنَّ غَمَّهُ وَحُزْنَهُ لَا نَفْعَ فِيهِ كَمَا أَنَّ وُجُودَ الْكِتَابِ عَلَى بَيَانِهِ وَوُضُوحِهِ لَا نَفْعَ لَهُمْ فِيهِ، ثُمَّ بَيَّنَ تعالى
Üçüncü Mesele: Allah Teâlâ’nın {طسم تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْمُبِينِ} “Tâ-Sîn-Mîm. Bunlar apaçık Kitab’ın ayetleridir” sözünün anlamı şudur: Bu surenin ayetleri, işte o apaçık Kitab’ın ayetleridir. Bunun tam açıklaması, Yüce Allah’ın Bakara Suresi 2. ayetindeki {ذلِكَ الْكِتابُ} “O Kitap” sözünde geçmişti. Kitap’tan kastın Kur'an olduğunda şüphe yoktur. Mübîn (açıklayan) kelimesi, hakikatte kelamı söyleyenin sıfatı olsa da, incelendiğinde kendisiyle [hakikatler] açıklığa kavuştuğu cihetle kelama da izafe edilebilir. Şayet: “Bu kavim kâfir olduğuna göre, Kur'an ayetleri onlar için yerine getirmeleri gereken şeyleri nasıl açıklayıcı olabilir? Zira bununla ancak hükümler açıklanır” denilirse, şöyle deriz: Kur'an lafızları, bir benzerini getirmekten aciz kalmaları bakımından, kulların benzerine güç yetiremediği diğer şeyler gibi, kendilerine benzemeyen bir fâile (yaratıcıya) delalet edebilir. Dolayısıyla Kur'an bu açıdan tevhidin delili, mucize olması bakımından da nübüvvetin delilidir. Bundan sonra, onun Allah Teâlâ katından olduğu sabit olunca, bütün hükümlerin de delili olduğu bilinir. Bu sabit olduğunda, Kur'an ayetleri usûl ve fürûun tamamında yeterli hale gelir. Allah Teâlâ işleri açıkladığını belirttikten sonra: {لَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!” buyurmuştur. Bununla, Kitap açıklamada son noktaya ulaşsa bile, Allah’ın hükmü onların inanmayacağı yönünde önceden cereyan ettiği için onları imana sokmayacağına dikkat çekmiştir. Binaenaleyh buna aşırı derecede üzülüp kederlenme; zira bunda aşırıya kaçarsan, kendini öldüren ve bundan hiçbir fayda elde edemeyen kimse gibi olursun. Böylece Allah onu teselli edip sabra çağırmış ve Kitab’ın bunca beyanına ve açıklığına rağmen varlığının onlara fayda vermediği gibi, onun gam ve kederinin de bir faydası olmadığını bildirmiştir. Sonra Yüce Allah,
41464. Metin
أَنَّهُ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنْزِلَ آيَةً يَذِلُّونَ عِنْدَهَا وَيَخْضَعُونَ، فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ صَحَّ مَجِيءُ خاضِعِينَ خَبَرًا عَنِ الْأَعْنَاقِ؟
kendilerine boyun eğecekleri ve karşısında zelil olacakları bir mucize indirmeye kâdir olduğunu beyan etmiştir. Şayet: “{خاضِعِينَ} kelimesinin boyunlar (a'nâk) için haber olması nasıl doğru olmuştur?” denilirse,
41465. Metin
قُلْنَا أَصْلُ الْكَلَامِ: فَظَلُّوا لَهَا خَاضِعِينَ، فَذُكِرَتِ الْأَعْنَاقُ لِبَيَانِ مَوْضِعِ الْخُضُوعِ، ثُمَّ تُرِكَ الْكَلَامُ عَلَى أَصْلِهِ، وَلَمَّا وُصِفَتْ بِالْخُضُوعِ الَّذِي هُوَ لِلْعُقَلَاءِ، قِيلَ خاضِعِينَ كَقَوْلِهِ: لِي ساجِدِينَ [يُوسُفَ: ٤] ، وَقِيلَ أَعْنَاقُ النَّاسِ رُؤَسَاؤُهُمْ وَمُقَدَّمُوهُمْ شُبِّهُوا بِالْأَعْنَاقِ كَمَا يُقَالُ هُمُ الرؤوس وَالصُّدُورُ، وَقِيلَ هُمْ جَمَاعَاتُ النَّاسِ، يُقَالُ جَاءَنَا عُنُقٌ مِنَ النَّاسِ لِفَوْجٍ مِنْهُمْ.
Şöyle deriz: Kelamın aslı, [onlar boyun eğdiler] anlamındaki “fazallû lehâ hâdıîn”dir. Ancak boyun eğmenin gerçekleştiği yeri belirtmek için “boyunlar” zikredilmiş, sonra da kelam aslı üzere bırakılmıştır. Akıl sahiplerine mahsus olan boyun eğme ile nitelendirildikleri için, Yûsuf Suresi 4. ayetteki {لِي ساجِدِينَ} “bana secde ediyorlar” sözünde olduğu gibi {خاضِعِينَ} denilmiştir. Bir görüşe göre, insanların boyunlarından kasıt onların reisleri ve önde gelenleridir; nitekim “onlar başlar ve göğüslerdir” denildiği gibi onlar da boyunlara benzetilmiştir. Bir diğer görüşe göre ise onlar insan topluluklarıdır; nitekim insanlardan bir grup kastedilerek “bize insanlardan bir boyun (topluluk) geldi” denilir.
41466. Metin
المسألة الرَّابِعَةُ: نَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الْكَهْفِ [٦] : فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ وَقَوْلُهُ: فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَراتٍ [فاطر: ٨] .
Dördüncü Mesele: Bu ayetin benzeri, Yüce Allah’ın Kehf Suresi [6. ayetindeki]: {فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ} “Neredeyse kendini helak edeceksin” buyruğu ile Fâtır Suresi [8. ayetindeki]: {فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَراتٍ} “Onlar için duyduğun hasretlerle (üzüntülerle) kendini tüketme” buyruğudur.
41467. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ٥ الى ٩]
[Şuarâ Suresi (26), 5-9. Ayetler]
41468. Metin
وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمنِ مُحْدَثٍ إِلاَّ كانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (٥) فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبؤُا ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٦) أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (٧) إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً وَما كانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٨) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٩)
{وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمنِ مُحْدَثٍ إِلاَّ كانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (٥) فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبؤُا ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ (٦) أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ (٧) إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً وَما كانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (٨) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٩)} “Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler. Nitekim yalanladılar; fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir. Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik! Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.”
41469. Metin
وفيه مسائل:
Bunda [çeşitli] meseleler vardır:
41470. Metin
المسألة الْأُولَى: قَوْلُهُ: وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ مِنْ تَمَامِ قَوْلِهِ:
Birinci Mesele: Allah Teâlâ’nın {وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ} “Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler” sözü,
41471. Metin
إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ [الشُّعَرَاءِ: ٤] فَنَبَّهَ تَعَالَى عَلَى أَنَّهُ مَعَ قُدْرَتِهِ عَلَى أَنْ يَجْعَلَهُمْ مُؤْمِنِينَ بِالْإِلْجَاءِ رَحِيمٌ بِهِمْ مِنْ حَيْثُ يَأْتِيهِمْ حَالًا بَعْدَ حَالٍ بِالْقُرْآنِ، وَهُوَ الذِّكْرُ وَيُكَرِّرُهُ عَلَيْهِمْ وَهُمْ مَعَ ذَلِكَ عَلَى حَدٍّ وَاحِدٍ فِي الْإِعْرَاضِ وَالتَّكْذِيبِ وَالِاسْتِهْزَاءِ، ثُمَّ عِنْدَ ذَلِكَ زَجَرَ وَتَوَعَّدَ لِأَنَّ الْمَرْءَ إِذَا اسْتَمَرَّ عَلَى كُفْرِهِ فَلَيْسَ يَنْفَعُ فِيهِ إِلَّا الزَّجْرُ الشَّدِيدُ فَلِذَلِكَ قَالَ: فَقَدْ كَذَّبُوا أَيْ بَلَغُوا النِّهَايَةَ/ فِي رَدِّ آيَاتِ اللَّه تعالى فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبؤُا ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ وَذَلِكَ إِمَّا عِنْدَ نُزُولِ الْعَذَابِ عَلَيْهِمْ فِي الدُّنْيَا أَوْ عِنْدَ الْمُعَايَنَةِ أَوْ فِي الْآخِرَةِ، فَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ [ص: ٨٨] وَقَدْ جَرَتِ الْعَادَةُ فِيمَنْ يُسِيءُ أَنْ يُقَالَ لَهُ سَتَرَى حَالَكَ مِنْ بَعْدُ عَلَى وَجْهِ الْوَعِيدِ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى بَيَّنَ أَنَّهُ مَعَ إِنْزَالِهِ الْقُرْآنَ حَالًا بَعْدَ حَالٍ قَدْ أَظْهَرَ أَدِلَّةً تَحْدُثُ حَالًا بَعْدَ حَالٍ فَقَالَ: أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ وَالزَّوْجُ هُوَ الصِّنْفُ [مِنَ النَّبَاتِ] «١» وَالْكَرِيمُ صِفَةٌ لِكُلِّ مَا يُرْضَى وَيُحْمَدُ فِي بَابِهِ، يُقَالُ وَجْهٌ كَرِيمٌ إِذَا كَانَ مَرْضِيًّا فِي حُسْنِهِ وَجَمَالِهِ. وَكِتَابٌ كَرِيمٌ إِذَا كَانَ مَرْضِيًّا فِي فَوَائِدِهِ وَمَعَانِيهِ، وَالنَّبَاتُ الْكَرِيمُ هُوَ الْمَرْضِيُّ فِيمَا يَتَعَلَّقُ بِهِ مِنَ الْمَنَافِعِ، وَفِي وَصْفِ الزَّوْجِ بِالْكَرِيمِ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا: أَنَّ النَّبَاتَ عَلَى نَوْعَيْنِ نَافِعٍ وَضَارٍّ، فَذَكَرَ سُبْحَانَهُ كَثْرَةَ مَا أَنْبَتَ فِي الْأَرْضِ مِنْ جَمِيعِ أَصْنَافِ النَّبَاتِ النَّافِعِ وَتَرَكَ ذِكْرَ الضَّارِّ وَالثَّانِي: أنه يعم جَمِيعَ النَّبَاتِ نَافِعِهِ وَضَارِّهِ وَوَصَفَهُمَا جَمِيعًا بِالْكَرَمِ، وَنَبَّهَ عَلَى أَنَّهُ مَا أَنْبَتَ شَيْئًا إِلَّا وفيه فائدة إن غَفَلَ عَنْهَا الْغَافِلُونَ.
Şuarâ Suresi 4. ayetindeki {إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ} “Biz dilersek onların üzerine indiririz” sözünün tamamlayıcısıdır. Yüce Allah, onları mecbur bırakarak (ilcâ yoluyla) mümin yapmaya kadir olmakla birlikte, zikir olan Kur'an'ı kendilerine peyderpey getirip tekrarlamak suretiyle onlara merhamet ettiğine; buna rağmen onların yüz çevirme, yalanlama ve alay etmede hep aynı çizgide kaldıklarına dikkat çekmiştir. Bunun üzerine onları sakındırmış ve tehdit etmiştir; zira insan küfründe ısrar ettiğinde, şiddetli bir sakındırmadan başkası ona fayda vermez. İşte bu sebeple Yüce Allah: {فَقَدْ كَذَّبُوا} “Nitekim yalanladılar” yani Allah Teâlâ’nın ayetlerini reddetmede son noktaya ulaştılar, {فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبؤُا ما كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ} “fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir” buyurmuştur. Bu da ya dünyada üzerlerine azap indiğinde, ya [ölüm anında hakikati] bizzat gördüklerinde ya da ahirettedir. Bu, Yüce Allah’ın Sâd Suresi 88. ayetindeki: {وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ} “Onun haberini bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz” buyruğu gibidir. Kötülük yapan kimseye tehdit makamında “Sonradan halinin ne olacağını göreceksin!” denilmesi âdet olagelmiştir. Daha sonra Yüce Allah, Kur'an'ı peyderpey indirmesinin yanı sıra, birbirini takip eden delilleri de ortaya koyduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنا فِيها مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ} “Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik!” Zevc (الزَّوْجُ), bitkilerden bir çeşittir. Kerîm (الْكَرِيمُ) ise, kendi türünde beğenilen ve övülen her şeyin sıfatıdır. Güzelliği ve cemali beğenilen yüze “kerîm yüz”, faydaları ve manaları beğenilen kitaba “kerîm kitap” denir. Kerîm bitki de kendisiyle ilgili menfaatleri beğenilen bitkidir. Zevcin kerîm olarak nitelenmesinde iki vecih vardır: Birincisi: Bitki, faydalı ve zararlı olmak üzere iki kısımdır. Allah Teâlâ, yeryüzünde faydalı bitkilerin her çeşidinden ne kadar çok bitirdiğini zikretmiş, zararlı olanları zikretmeyi bırakmıştır. İkincisi: Bu ifade faydalı ve zararlı bütün bitkileri kapsar ve her ikisini de kerem (güzellik/değer) ile nitelendirmiştir. Gafiller gaflet etse bile, Allah’ın içinde bir fayda bulunmayan hiçbir şey bitirmediğine dikkat çekmiştir.
41472. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ: إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً وَما كانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ فَهُوَ كَقَوْلِهِ: هُدىً لِلْمُتَّقِينَ [الْبَقَرَةِ: ٢] وَالْمَعْنَى أَنَّ فِي ذَلِكَ دَلَالَةً لِمَنْ يَتَفَكَّرُ وَيَتَدَبَّرُ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ أَيْ مَعَ كُلِّ ذَلِكَ يَسْتَمِرُّ أكثرهم على كفرهم، فأما
Allah Teâlâ’nın {إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً وَما كانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama onların çoğu iman etmiş değildi” sözüne gelince; bu, Bakara Suresi 2. ayetindeki {هُدىً لِلْمُتَّقِينَ} “müttakîler için bir hidayettir” sözü gibidir. Bunun anlamı; şüphesiz bunda düşünüp tefekkür eden kimse için bir delil vardır. {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “Onların çoğu iman etmiş değildi” [ifadesi ise], yani bütün bunlara rağmen onların çoğu küfürleri üzerinde ısrarla devam etmektedir1, [demektir]. Şuna gelince:
41473. Metin
قَوْلُهُ: وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ فَإِنَّمَا قَدَّمَ ذِكْرَ الْعَزِيزِ عَلَى ذِكْرِ الرَّحِيمِ لِأَنَّهُ لَوْ لَمْ يُقَدِّمْهُ لَكَانَ رُبَّمَا قِيلَ إِنَّهُ رَحِمَهُمْ لِعَجْزِهِ عَنْ عُقُوبَتِهِمْ، فَأَزَالَ هَذَا الْوَهْمَ بِذِكْرِ الْعَزِيزِ وَهُوَ الْغَالِبُ الْقَاهِرُ، وَمَعَ ذَلِكَ فَإِنَّهُ رَحِيمٌ بِعِبَادِهِ، فَإِنَّ الرَّحْمَةَ إِذَا كَانَتْ عَنِ الْقُدْرَةِ الْكَامِلَةِ كَانَتْ أَعْظَمَ وَقْعًا. وَالْمُرَادُ أَنَّهُمْ مَعَ كُفْرِهِمْ وَقُدْرَةِ اللَّه عَلَى أَنْ يُعَجِّلَ عِقَابَهُمْ لَا يَتْرُكُ رَحْمَتَهُمْ بِمَا تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ مِنْ خَلْقِ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ مِنَ النَّبَاتِ، ثُمَّ مِنْ إِعْطَاءِ الصِّحَّةِ وَالْعَقْلِ وَالْهِدَايَةِ.
Allah Teâlâ’nın {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir” sözünde el-Azîz isminin er-Rahîm isminden önce zikredilmesi şundandır: Şayet onu öne almasaydı, belki de O’nun, onları cezalandırmaktan âciz olduğu için merhamet ettiği söylenebilirdi. İşte galip ve kahredici olan el-Azîz ismini zikrederek bu vehmi ortadan kaldırmıştır. Bununla birlikte O, kullarına karşı Rahîm’dir (çok merhametlidir); zira merhamet tam bir kudretten kaynaklandığında tesiri daha büyük olur. Kastedilen şudur: Onlar inkâr etmelerine ve Allah Teâlâ’nın cezalarını çarçabuk vermeye gücü yetmesine rağmen, yukarıda zikri geçen her güzel bitki çiftini yaratmak, ardından sağlık, akıl ve hidayet bahşetmek suretiyle onlara merhamet etmeyi bırakmaz.
41474. Metin
المسألة الثَّانِيَةُ: أَنَّهُ تَعَالَى وَصَفَ الْكُفَّارَ بِالْإِعْرَاضِ أَوَّلًا وَبِالتَّكْذِيبِ ثَانِيًا وَبِالِاسْتِهْزَاءِ ثَالِثًا وَهَذِهِ دَرَجَاتُ مَنْ أَخَذَ يَتَرَقَّى فِي الشَّقَاوَةِ، فَإِنَّهُ يُعَرِّضُ أَوَّلًا ثُمَّ يُصَرِّحُ بِالتَّكْذِيبِ وَالْإِنْكَارِ إِلَى حَيْثُ يَسْتَهْزِئُ بِهِ ثَالِثًا.
İkinci Mesele: Yüce Allah kâfirleri önce yüz çevirmekle, ikinci olarak yalanlamakla ve üçüncü olarak da alay etmekle nitelendirmiştir. Bunlar bedbahtlıkta adım adım ilerleyen kimsenin dereceleridir; zira o önce yüz çevirir, sonra yalanlama ve inkârı açıkça ifade eder, en sonunda da onunla alay edecek dereceye varır.
41475. Metin
المسألة الثَّالِثَةُ: فَإِنْ قُلْتَ مَا مَعْنَى الْجَمْعِ بَيْنَ كَمْ وَكُلٍّ، وَلِمَ لَمْ يَقُلْ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مَنْ زَوْجٍ كَرِيمٍ؟ قُلْتُ:
Üçüncü Mesele: Şayet dersen ki: [Kem] (كَمْ) ile [Küll] (كُلٍّ) kelimelerinin bir arada kullanılmasının anlamı nedir ve niçin “Kem enbetnâ fîhâ min zevcin kerîm” denilmemiştir? Derim ki:
41476. Metin
قَدْ دَلَّ كُلٌّ عَلَى الْإِحَاطَةِ بِأَزْوَاجِ النَّبَاتِ عَلَى سَبِيلِ التَّفْصِيلِ وَكَمْ عَلَى أَنَّ هَذَا الْمُحِيطَ مُتَكَاثِرٌ مُفْرِطُ الْكَثْرَةِ، فَهَذَا مَعْنَى الْجَمْعِ (رَتَّبَهُ) «١» عَلَى كَمَالِ قُدْرَتِهِ، فَإِنْ قُلْتَ: فَحِينَ ذَكَرَ الْأَزْوَاجَ وَدَلَّ عَلَيْهَا بِكَلِمَتَيِ الْكَثْرَةِ وَالْإِحَاطَةِ وَكَانَتْ بِحَيْثُ لَا يُحْصِيهَا إِلَّا عَالِمُ الْغَيْبِ فَكَيْفَ قَالَ: إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً وَهَلَّا قَالَ لَآيَاتٍ؟ قُلْتُ فِيهِ وَجْهَانِ:
Küll (كُلٌّ) kelimesi ayrıntılı bir şekilde bitki çeşitlerini kuşatmaya, kem (كَمْ) kelimesi ise bu kuşatılanın pek çok ve son derece bol olduğuna delalet etmiştir. İşte bu iki kelimenin bir araya getirilmesinin anlamı budur; [bunu] kudretinin kemâline bina etmiştir. Şayet: “Çiftleri zikredip onlara çokluk ve kuşatma bildiren iki kelimeyle delalet ettiğinde ve bunlar gaybı bilenden başkasının sayamayacağı bir durumda olduğunda, nasıl oldu da {إِنَّ فِي ذلِكَ لَآيَةً} [Şüphesiz bunda bir ibret vardır] dedi de ‘âyât’ (ayetler) demedi?” dersen, derim ki: Bunda iki vecih vardır:
41477. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ مُشَارًا بِهِ إِلَى مَصْدَرِ أَنْبَتْنَا، فَكَأَنَّهُ قَالَ إِنَّ فِي ذَلِكَ الْإِنْبَاتِ لَآيَةً أَيَّ آيَةٍ وَالثَّانِي: أَنْ يُرَادَ أَنَّ فِي كُلِّ وَاحِدٍ مِنْ تِلْكَ الْأَزْوَاجِ لَآيَةً.
Birincisi: [Zâlike] (ذَلِكَ) ile “enbetnâ” (bitirdik) fiilinin masdarına işaret edilmiş olmasıdır; sanki şöyle demiştir: “Şüphesiz o bitirmede ne muazzam bir ayet (ibret) vardır!” İkincisi: O çiftlerin her birinde bir ayet (ibret) bulunduğunun kastedilmiş olmasıdır.
41478. Metin
المسألة الرَّابِعَةُ: احْتَجَّتِ الْمُعْتَزِلَةُ عَلَى خَلْقِ الْقُرْآنِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمنِ مُحْدَثٍ فَقَالُوا الذِّكْرُ هُوَ الْقُرْآنُ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَهذا ذِكْرٌ مُبارَكٌ [الْأَنْبِيَاءِ: ٥٠] وَبَيَّنَ في الْآيَةِ أَنَّ الذِّكْرَ مُحْدَثٌ فَيَلْزَمُ مِنْ هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ أَنَّ الْقُرْآنَ مُحْدَثٌ، وَهَذَا الِاسْتِدْلَالُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: اللَّهُ نَزَّلَ/ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتاباً [الزُّمَرِ: ٢٣] وَبِقَوْلِهِ: فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
Dördüncü Mesele: Mu‘tezile, Yüce Allah’ın {وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمنِ مُحْدَثٍ} “Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğüt...” buyruğunu Kur'an'ın mahluk olduğuna delil getirmiştir. Dediler ki: Allah Teâlâ’nın Enbiyâ Suresi 50. ayetindeki {وَهذا ذِكْرٌ مُبارَكٌ} “İşte bu mübarek bir öğüttür” buyruğundan ötürü zikir, Kur'an'dır. Ayette de zikrin muhdes (sonradan var edilmiş) olduğu açıklanmıştır. Dolayısıyla bu iki ayetten Kur'an'ın muhdes olduğu neticesi çıkar. Bu istidlal, Yüce Allah’ın Zümer Suresi 23. ayetindeki {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتاباً} “Allah sözün en güzelini bir kitap halinde indirmiştir” ve [diğer ayetteki] {فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ}
41479. Metin
[الْمُرْسَلَاتِ: ٥٠] وَإِذَا ثَبَتَ أَنَّهُ مُحْدَثٌ فَلَهُ خَالِقٌ فَيَكُونُ مَخْلُوقًا لَا مَحَالَةَ وَالْجَوَابُ: أَنَّ كُلَّ ذَلِكَ يَرْجِعُ إِلَى هَذِهِ الْأَلْفَاظِ وَنَحْنُ نُسَلِّمُ حُدُوثَهَا إِنَّمَا نَدَّعِي قِدَمَ أَمْرٍ آخَرَ وَرَاءَ هَذِهِ الْحُرُوفِ، وليس في الآية دلالة على ذلك.
Mürselât Suresi 50. ayetindeki “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” buyruklarıyla yapılan istidlal gibidir. Zira onun muhdes olduğu sabit olunca, bir yaratıcısı vardır ve kaçınılmaz olarak mahluk olur. Cevap şudur: Bütün bunlar bu lafızlara râcidir ve biz lafızların muhdes olduğunu kabul ediyoruz; biz ancak bu harflerin ötesinde başka bir şeyin (kelâm-ı nefsînin) kadîm olduğunu iddia ediyoruz. Ayette ise buna [aleyhte] bir delalet yoktur.
41480. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ١٠ الى ١١]
[Şuarâ Suresi (26), 10-11. Ayetler]
41481. Metin
وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠) قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلا يَتَّقُونَ (١١)
{وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠) قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلا يَتَّقُونَ (١١)} “Hani Rabbin Mûsâ’ya: ‘O zalim kavme, Firavun’un kavmine git; hâlâ sakınmayacaklar mı?’ diye seslenmişti.”
41482. Metin
[القول في القصص التي ذكر في هذه السورة]
[Bu Surede Zikredilen Kıssalar Hakkındaki Açıklama]
41483. Metin
[القصة الأولى قصة موسى ﵇]
[Birinci Kıssa: Mûsâ aleyhisselâm'ın Kıssası]
41484. Metin
[في قوله تعالى وَإِذْ نادى رَبُّكَ مُوسى] اخْتَلَفَ أَهْلُ السُّنَّةِ فِي النِّدَاءِ الَّذِي سَمِعَهُ مُوسَى ﵇ مِنَ اللَّه تَعَالَى، هَلْ هُوَ كَلَامُهُ الْقَدِيمُ أَوْ هُوَ ضَرْبٌ مِنَ الْأَصْوَاتِ، فَقَالَ أَبُو الْحَسَنِ الْأَشْعَرِيُّ: الْمَسْمُوعُ هُوَ الْكَلَامُ الْقَدِيمُ، وَكَمَا أَنَّ ذَاتَهُ تَعَالَى لَا تُشْبِهُ سَائِرَ الْأَشْيَاءِ، مَعَ أَنَّ الدَّلِيلَ دَلَّ عَلَى أَنَّهَا مَعْلُومَةٌ وَمُرَتَّبَةٌ فَكَذَا كَلَامُهُ مُنَزَّهٌ عَنْ مُشَابَهَةِ الْحُرُوفِ وَالْأَصْوَاتِ مَعَ أَنَّهُ مَسْمُوعٌ، وَقَالَ أَبُو مَنْصُورٍ الْمَاتُرِيدِيُّ: الَّذِي سَمِعَهُ مُوسَى ﵇ كَانَ نِدَاءً مِنْ جِنْسِ الْحُرُوفِ وَالْأَصْوَاتِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الدَّلِيلَ لَمَّا دَلَّ عَلَى أَنَّا رَأَيْنَا الْجَوْهَرَ وَالْعَرَضَ، وَلَا بُدَّ مِنْ عِلَّةٍ مُشْتَرَكَةٍ بَيْنَهُمَا لِصِحَّةِ الرُّؤْيَةِ، وَلَا عِلَّةَ إِلَّا الْوُجُودُ، حَكَمْنَا بِأَنَّ كُلَّ مَوْجُودٍ يَصِحُّ أَنْ يُرَى، وَلَمْ يَثْبُتْ عِنْدَنَا أَنَّا نَسْمَعُ الْأَصْوَاتَ وَالْأَجْسَامَ حَتَّى يَحْكُمَ بِأَنَّهُ لَا بُدَّ مِنْ مُشْتَرَكٍ بَيْنَ الْجِسْمِ وَالصَّوْتِ، فَلَمْ يَلْزَمْ صِحَّةُ كَوْنِ كُلِّ مَوْجُودٍ مَسْمُوعًا فَظَهَرَ الْفَرْقُ، أَمَّا الْمُعْتَزِلَةُ فَقَدِ اتَّفَقُوا عَلَى أَنَّ ذَلِكَ الْمَسْمُوعَ مَا كَانَ إِلَّا حُرُوفًا وَأَصْوَاتًا، فَعِنْدَ هَذَا قَالُوا إِنَّ ذَلِكَ النِّدَاءَ، وَقَعَ عَلَى وَجْهٍ عَلِمَ بِهِ مُوسَى ﵇ أَنَّهُ مِنْ قِبَلِ اللَّه تَعَالَى، فَصَارَ مُعْجِزًا عَلِمَ بِهِ أَنَّ اللَّه مُخَاطِبٌ لَهُ فَلَمْ يَحْتَجْ مع ذلك إلى واسطة،
[Yüce Allah’ın {وَإِذْ نادى رَبُّكَ مُوسى} “Hani Rabbin Mûsâ’ya seslenmişti...” buyruğu hakkında:] Ehl-i Sünnet, Mûsâ aleyhisselâm’ın Yüce Allah’tan işittiği nida hususunda; bunun O’nun kadîm kelâmı mı yoksa sesler türünden bir şey mi olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî şöyle demiştir: “İşitilen şey, O’nun kadîm kelâmıdır. Delilin O’nun zâtının bilindiğine ve tertipli/yetkin olduğuna delalet etmesiyle birlikte Yüce Allah’ın zâtı diğer şeylere nasıl benzemiyorsa, aynı şekilde O’nun kelâmı da işitilir olmakla beraber harflere ve seslere benzemekten münezzehtir.” Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ise şöyle demiştir: “Mûsâ aleyhisselâm’ın işittiği şey, harf ve ses cinsinden bir nida idi. Çünkü delil bizim hem cevheri hem arazı gördüğümüze delalet ettiğinde ve görmenin sahih olması için ikisi arasında ortak bir illetin bulunması gerekip varlıktan başka bir illet de bulunmadığında, var olan her şeyin görülmesinin sahih olduğuna hükmettik. Fakat cisim ile ses arasında ortak bir illetin bulunması gerektiğine hükmedebilmemiz için, hem cisimleri hem sesleri işittiğimiz bizce sabit olmamıştır. Dolayısıyla var olan her şeyin işitilir olmasının sıhhati gerekmez; böylece [iki durum arasındaki] fark ortaya çıkmış olur.” Mu‘tezile ise işitilen o şeyin yalnızca harfler ve sesler olduğu hususunda ittifak etmiştir. Bunun üzerine onlar şöyle demişlerdir: “O nida, Mûsâ aleyhisselâm’ın onun Yüce Allah katından olduğunu bileceği bir şekilde gerçekleşti; böylece Allah’ın kendisiyle konuştuğunu bildiren bir mucize haline geldi ve bununla birlikte bir aracıya ihtiyaç duymadı.1”
41485. Metin
وَكَفَى فِي الْوَقْتِ أَنْ يُحَمِّلَهُ الرِّسَالَةَ الَّتِي هِيَ أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ لِأَنَّ فِي بَدْءِ الْبَعْثَةِ يَجِبُ أَنْ يَأْمُرَهُ بِالدُّعَاءِ إِلَى التَّوْحِيدِ، ثُمَّ بَعْدَهُ يَأْمُرُهُ بِالْأَحْكَامِ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَأْمُرَهُ تَعَالَى بِذَلِكَ إِلَّا وَقَدْ عَرَّفَهُ أَنَّهُ سَتَظْهَرُ عَلَيْهِ الْمُعْجِزَاتُ إِذَا طُولِبَ بِذَلِكَ.
O vakitte, kendisine {أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “O zalim kavme git” şeklindeki risaleti yüklemesi yeterli olmuştur; zira peygamberliğin başlangıcında önce onu tevhide davet etmekle emretmesi gerekir, ardından ise hükümleri emreder. Yüce Allah’ın, kendisinden talep edildiğinde üzerinde mucizelerin zahir olacağını ona bildirmeden bunu emretmesi de caiz değildir.
41486. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ فَالْمَعْنَى أَنَّهُ تَعَالَى سَجَّلَ عَلَيْهِمْ بِالظُّلْمِ، وَقَدِ اسْتَحَقُّوا هَذَا الِاسْمَ مِنْ وَجْهَيْنِ مِنْ وَجْهِ ظُلْمِهِمْ أَنْفُسَهُمْ بِكُفْرِهِمْ، وَمِنْ وَجْهِ ظُلْمِهِمْ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ.
Yüce Allah’ın {أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “O zalim kavme git” buyruğuna gelince; mana, Allah Teâlâ’nın onları zulümle nitelemiş olmasıdır. Onlar bu ismi iki yönden hak etmişlerdir: Küfürleriyle kendilerine zulmetmeleri yönünden ve İsrâiloğulları’na zulmetmeleri yönünden.
41487. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ: قَوْمَ فِرْعَوْنَ فَقَدْ عَطَفَ (قَوْمَ فِرْعَوْنَ) عَلَى (الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ) عَطْفَ بَيَانٍ، كَأَنَّ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ وَقَوْمَ فِرْعَوْنَ لَفْظَانِ يَدُلَّانِ عَلَى مَعْنًى وَاحِدٍ.
{قَوْمَ فِرْعَوْنَ} “Firavun’un kavmine” sözüne gelince; {قَوْمَ فِرْعَوْنَ} ifadesini {الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} ifadesi üzerine atf-ı beyan olarak bağlamıştır; sanki zalim kavim ile Firavun’un kavmi aynı manaya delalet eden iki lafız gibidir.
41488. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ: أَلا يَتَّقُونَ فقرىء (أَلَا يَتَّقُونِ) بِكَسْرِ النُّونِ، بِمَعْنَى أَلَا يَتَّقُونَنِي، فَحُذِفَتِ النُّونُ لِاجْتِمَاعِ النُّونَيْنِ وَالْيَاءُ لِلِاكْتِفَاءِ بِالْكَسْرَةِ، وَقَوْلُهُ: أَلا يَتَّقُونَ كَلَامٌ مُسْتَأْنَفٌ أَتْبَعَهُ تَعَالَى إِرْسَالَهُ إِلَيْهِمْ لِلْإِنْذَارِ وَالتَّسْجِيلِ عَلَيْهِمْ بِالظُّلْمِ، تَعْجِيبًا لموسى ﵇ من حالهم [التي شفت] «١» فِي الظُّلْمِ وَالْعَسْفِ، وَمِنْ أَمْنِهِمُ الْعَوَاقِبَ وَقِلَّةِ خوفهم [وحذرهم من أيام اللَّه] ، وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ أَلا يَتَّقُونَ حَالًا مِنَ الضَّمِيرِ فِي (الظَّالِمِينَ) / أَيْ يَظْلِمُونَ غَيْرَ مُتَّقِينَ اللَّه وَعِقَابَهُ، فَأُدْخِلَتْ هَمْزَةُ الْإِنْكَارِ عَلَى الْحَالِ، وَوَجْهٌ ثَالِثٌ وَهُوَ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى أَلَا يا ناس اتقون، كقوله: (ألا يسجدوا) «٢» . وَأَمَّا مَنْ قَرَأَ (أَلَا تَتَّقُونَ) عَلَى الْخِطَابِ، فَعَلَى طَرِيقَةِ الِالْتِفَاتِ إِلَيْهِمْ وَصَرْفِ وُجُوهِهِمْ بِالْإِنْكَارِ وَالْغَضَبِ عَلَيْهِمْ، كَمَا يَرَى مَنْ يَشْكُو مِمَّنْ رَكِبَ جِنَايَةً وَالْجَانِي حَاضِرٌ، فَإِذَا انْدَفَعَ فِي الشِّكَايَةِ وَحَمِيَ غَضَبُهُ، قَطَعَ مُبَاثَةَ صَاحِبِهِ وَأَقْبَلَ عَلَى الْجَانِي يُوَبِّخُهُ وَيُعَنِّفُهُ بِهِ، وَيَقُولُ لَهُ أَلَا تَتَّقِي اللَّه أَلَّا تَسْتَحِي مِنَ النَّاسِ، فَإِنْ قُلْتَ: فَمَا الْفَائِدَةُ فِي هَذَا الِالْتِفَاتِ وَالْخِطَابُ مَعَ مُوسَى ﵇ فِي وَقْتِ الْمُنَاجَاةِ، وَالْمُلْتَفَتُ إِلَيْهِمْ غَائِبُونَ لَا يَشْعُرُونَ؟ قُلْتُ: إِجْرَاءُ ذَلِكَ فِي تَكْلِيمِ الْمُرْسَلِ إِلَيْهِمْ فِي مَعْنَى إِجْرَائِهِ بِحَضْرَتِهِمْ وَإِلْقَائِهِ إِلَى مَسَامِعِهِمْ، لِأَنَّهُ (مُبَلِّغُهُمْ) «٣» وَمُنْهِيهِ إِلَيْهِمْ، وَلَهُ فِيهِ لُطْفٌ وَحَثٌّ عَلَى زِيَادَةِ التَّقْوَى، وَكَمْ مِنْ آيَةٍ نَزَلَتْ فِي شَأْنِ الْكَافِرِينَ وَفِيهَا أَوْفَرُ نَصِيبٍ لِلْمُؤْمِنِينَ تدبرا لها واعتبارا بمواردها.
{أَلا يَتَّقُونَ} “Hâlâ sakınmayacaklar mı?” sözüne gelince; “Benden sakınmazlar mı?” manasında nûn harfinin kesresiyle (أَلَا يَتَّقُونِ) şeklinde de okunmuştur; iki nûn yan yana geldiği için nûn, kesre ile yetinildiği için de yâ hazfedilmiştir. {أَلا يَتَّقُونَ} sözü, Mûsâ aleyhisselâm’ı onların zulüm ve zorbalıktaki [aşırı] hallerine, akıbetten emin olmalarına, korkularının azlığına [ve Allah’ın cezalandırma günlerinden sakınmamalarına] hayrete düşürmek, uyarmak ve onların zulmünü tescil etmek üzere Yüce Allah’ın onları peygamber göndermesine eklediği yeni bir cümledir (kelâm-ı müste’neftir). {أَلا يَتَّقُونَ} ifadesinin {الظَّالِمِينَ} içindeki zamirden hâl olması da muhtemeldir; yani Allah’tan ve O’nun azabından sakınmaksızın zulmetmektedirler; böylece inkâr hemzesi hâlin başına getirilmiştir. Üçüncü bir vecih ise, (ألا يسجدوا) sözünde olduğu gibi, mananın “Ey insanlar, benden sakının!” şeklinde olmasıdır. Hitap sîgasıyla (أَلَا تَتَّقُونَ) şeklinde okuyan kimseye gelince; bu, onlara yönelik inkâr ve öfkeyle yüzlerini çevirerek iltifât tariki üzeredir. Tıpkı suç işleyen birinden şikâyet eden ve suçlunun da hazır bulunduğu bir durumda görüldüğü gibi; şikâyete başlayıp öfkesi kabarınca muhatabıyla konuşmayı keser, suçluya dönerek onu azarlar, hırpalar ve ona: “Allah’tan korkmaz mısın, insanlardan utanmaz mısın?” der. Şayet: “Münâcât vaktinde hitap Mûsâ aleyhisselâm ile iken ve kendilerine iltifât edilenler hazır bulunmayıp bundan habersizken bu iltifâtın faydası nedir?” dersen, derim ki: Kendilerine peygamber gönderilen kimseler hakkında konuşurken bunun yapılması, onların huzurunda yapılmış ve kulaklarına ulaştırılmış hükmündedir; zira peygamber bunu onlara tebliğ edecek ve ulaştıracaktır. Bunda [Mûsâ için] bir lütuf ve takvayı artırmaya bir teşvik vardır. Kâfirler hakkında inen nice ayet vardır ki, üzerinde düşünmek ve nüzul yerlerinden ibret almak bakımından müminler için onda pek büyük bir nasip vardır.
41489. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ١٢ الى ١٤]
[Şuarâ Suresi (26), 12-14. Ayetler]
41490. Metin
قالَ رَبِّ إِنِّي أَخافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ (١٢) وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلا يَنْطَلِقُ لِسانِي فَأَرْسِلْ إِلى هارُونَ (١٣) وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخافُ أَنْ يَقْتُلُونِ (١٤)
{قالَ رَبِّ إِنِّي أَخافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ (١٢) وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلا يَنْطَلِقُ لِسانِي فَأَرْسِلْ إِلى هارُونَ (١٣) وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخافُ أَنْ يَقْتُلُونِ (١٤)} “[Mûsâ] dedi ki: ‘Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum. Göğsüm daralır, dilim açılmaz; onun için Hârûn’a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da var; beni öldürmelerinden korkuyorum.’”
41491. Metin
وَفِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:
Ayet[ler]de [çeşitli] meseleler vardır:
41492. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّ اللَّه تَعَالَى لَمَّا أَمَرَ مُوسَى ﵇ بِالذَّهَابِ إِلَى قَوْمِ فِرْعَوْنَ، طَلَبَ مُوسَى ﵇ أَنْ يَبْعَثَ مَعَهُ هَارُونَ إِلَيْهِمْ، ثُمَّ ذَكَرَ الْأُمُورَ الدَّاعِيَةَ لَهُ إِلَى ذَلِكَ السُّؤَالِ وَحَاصِلُهَا أنه لو لم يكن هارون، لاختلف الْمَصْلَحَةُ الْمَطْلُوبَةُ مِنْ بَعْثَةِ مُوسَى ﵇، وَذَلِكَ مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنَّ فِرْعَوْنَ رُبَّمَا كَذَّبَهُ، وَالتَّكْذِيبُ سَبَبٌ لِضِيقِ الْقَلْبِ، وَضِيقُ الْقَلْبِ سَبَبٌ لِتَعَسُّرِ الْكَلَامِ عَلَى مَنْ يَكُونُ فِي لسانه حبسة، لأن عند ضيق
Birinci Mesele: Bil ki Allah Teâlâ, Mûsâ’ya aleyhisselâm Firavun’un kavmine gitmesini emrettiğinde, Mûsâ aleyhisselâm kendisiyle birlikte onlara Hârûn’un da gönderilmesini talep etti. Sonra kendisini bu talebe sevk eden gerekçeleri zikretti ki bunların özü şudur: Şayet Hârûn olmasaydı, Mûsâ’nın aleyhisselâm gönderilmesinden beklenen maslahat aksardı. Bu da iki yöndendir: Birincisi: Firavun’un onu yalanlaması muhtemeldir. Yalanlama kalbin daralmasına, kalbin daralması da dilinde tutukluk bulunan kimsenin konuşmasının zorlaşmasına sebep olur. Çünkü [kalbin] daralması anında
41493. Metin
الْقَلْبِ تَنْقَبِضُ الرُّوحُ وَالْحَرَارَةُ الْغَرِيزِيَّةُ إِلَى بَاطِنِ الْقَلْبِ، وَإِذَا انْقَبَضَا إِلَى الدَّاخِلِ وَخَلَا مِنْهُمَا الْخَارِجُ ازْدَادَتِ الْحُبْسَةُ فِي اللِّسَانِ، فَالتَّأَذِّي مِنَ التَّكْذِيبِ سَبَبٌ لِضِيقِ الْقَلْبِ، وَضِيقُ الْقَلْبِ سَبَبٌ لِلْحُبْسَةِ، فَلِهَذَا السَّبَبِ بَدَأَ بِخَوْفِ التَّكْذِيبِ، ثُمَّ ثَنَّى بِضِيقِ الصَّدْرِ، ثُمَّ ثَلَّثَ بِعَدَمِ انْطِلَاقِ اللِّسَانِ. وَأَمَّا هَارُونُ فَهُوَ أَفْصَحُ لِسَانًا مِنِّي وَلَيْسَ فِي حَقِّهِ هَذَا الْمَعْنَى، فَكَانَ إِرْسَالُهُ لَائِقًا الثَّانِي: أَنَّ لَهُمْ عِنْدِي ذَنْبًا فَأَخَافُ أَنْ يُبَادِرُوا إِلَى قَتْلِي، وَحِينَئِذٍ لَا يَحْصُلُ الْمَقْصُودُ مِنَ الْبَعْثَةِ. وَأَمَّا هَارُونُ فَلَيْسَ كَذَلِكَ فَيَحْصُلُ الْمَقْصُودُ مِنَ الْبَعْثَةِ.
ruh ve tabii hararet kalbin içine çekilir. Bunlar içe çekilip dışarısı bunlardan yoksun kalınca, dildeki tutukluk artar. Dolayısıyla yalanlanmaktan incinmek kalbin daralmasına sebep, kalbin daralması da dildeki tutukluğa sebeptir. İşte bu sebeple önce yalanlanma korkusuyla başlamış, ikinci olarak göğsün daralmasını, üçüncü olarak da dilin açılmamasını zikretmiştir. Hârûn’a gelince, o benden daha fasih dillidir ve onun hakkında bu durum söz konusu değildir; bu yüzden onun gönderilmesi uygun olmuştur. İkincisi: Onların nezdinde bana isnat ettikleri bir suç vardır; bu yüzden beni hemen öldürmeye kalkışmalarından korkuyorum, o takdirde de peygamberlikle hedeflenen maksat hasıl olmaz. Hârûn için ise böyle bir durum yoktur, dolayısıyla peygamberlikle hedeflenen maksat hasıl olur.
41494. Metin
المسألة الثَّانِيَةُ: قُرِئَ (يَضِيقُ) وَ (يَنْطَلِقُ) بِالرَّفْعِ، لِأَنَّهُمَا مَعْطُوفَانِ عَلَى خَبَرِ (إِنَّ) ، وَبِالنَّصْبِ لِعَطْفِهِمَا عَلَى صِلَةِ أَنْ، وَالْمَعْنَى: أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ، وَأَخَافُ أَنْ يَضِيقَ صَدْرِي، وَأَخَافُ أَنْ لَا يَنْطَلِقَ لِسَانِي، وَالْفَرْقُ أَنَّ الرَّفْعَ يُفِيدُ ثَلَاثَ عِلَلٍ فِي طَلَبِ إِرْسَالِ هَارُونَ، وَالنَّصْبَ يُفِيدُ عِلَّةً/ وَاحِدَةً، وَهِيَ الْخَوْفُ مِنْ هَذِهِ الْأُمُورِ الثَّلَاثَةِ، فَإِنْ قُلْتَ: الْخَوْفُ غَمٌّ يَحْصُلُ لِتَوَقُّعِ مَكْرُوهٍ سَيَقَعُ وَعَدَمُ انْطِلَاقِ اللِّسَانِ كَانَ حَاصِلًا، فَكَيْفَ جَازَ تَعَلُّقُ الْخَوْفِ بِهِ؟ قُلْتُ: قَدْ بَيَّنَّا أَنَّ التَّكْذِيبَ الَّذِي سَيَقَعُ يُوجِبُ ضِيقَ الْقَلْبِ، وَضِيقُ الْقَلْبِ يُوجِبُ زِيَادَةَ الِاحْتِبَاسِ، فَتِلْكَ الزِّيَادَةُ مَا كَانَتْ حَاصِلَةً فِي الْحَالِ بَلْ كَانَتْ مُتَوَقَّعَةً، فَجَازَ تَعْلِيقُ الْخَوْفِ عَلَيْهَا.
İkinci Mesele: {يَضِيقُ} ve {يَنْطَلِقُ} kelimeleri, {إِنَّ}’nin haberi üzerine matuf oldukları için ref‘ ile; {أَنْ}’in sılası üzerine matuf oldukları için de nasb ile okunmuştur. Manası: “Beni yalanlamalarından korkuyorum, göğsümün daralmasından korkuyorum ve dilimin açılmamasından korkuyorum” demektir. Aralarındaki fark şudur: Ref‘ kıraati, Hârûn’un gönderilmesini talep etmede üç ayrı sebep ifade eder; nasb kıraati ise tek bir sebep ifade eder ki o da bu üç şeyden duyulan korkudur. Şayet: “Korku, ileride gerçekleşecek kötü bir şeyi beklemekten hasıl olan bir kederdir; dilin açılmaması ise zaten mevcuttu, öyleyse korkunun ona taalluk etmesi nasıl caiz olmuştur?” dersen, derim ki: İleride vuku bulacak yalanlamanın kalbin daralmasını gerektirdiğini, kalbin daralmasının da dildeki tutukluğun artmasını gerektirdiğini açıklamıştık. İşte bu artış o anda mevcut değildi, bilakis gerçekleşmesi bekleniyordu; binaenaleyh korkunun ona bağlanması caiz olmuştur.
41495. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَرْسِلْ إِلى هارُونَ فَلَيْسَ فِي الظَّاهِرِ ذِكْرُ مَنِ الَّذِي يُرْسَلُ إِلَيْهِ، وَفِي الْخَبَرِ أَنَّ اللَّه تَعَالَى أَرْسَلَ مُوسَى ﵇ إِلَيْهِ، قَالَ السُّدِّيُّ: إِنَّ مُوسَى ﵇ سَارَ بِأَهْلِهِ إلى مصر والتقى بهرون وَهُوَ لَا يَعْرِفُهُ، فَقَالَ أَنَا مُوسَى، فَتَعَارَفَا وَأَمَرَهُ أَنْ يَنْطَلِقَ مَعَهُ إِلَى فِرْعَوْنَ لِأَدَاءِ الرِّسَالَةِ، فَصَاحَتْ أُمُّهُمَا لِخَوْفِهَا عَلَيْهِمَا فَذَهَبَا إِلَيْهِ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ أَرْسِلْ إِلَيْهِ جِبْرِيلَ، لِأَنَّ رَسُولَ اللَّه إِلَى الْأَنْبِيَاءِ جِبْرِيلُ ﵇، فَلَمَّا كَانَ هُوَ مُتَعَيِّنًا لِهَذَا الْأَمْرِ حُذِفَ ذِكْرُهُ لِكَوْنِهِ مَعْلُومًا، وَأَيْضًا لَيْسَ فِي الظَّاهِرِ أَنَّهُ يُرْسَلُ لِمَاذَا، لَكِنَّ فَحْوَى الْكَلَامِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ طَلَبَهُ لِلْمَعُونَةِ فِيمَا سَأَلَ، كَمَا يُقَالُ إِذَا نَابَتْكَ نَائِبَةٌ، فَأَرْسِلْ إِلَى فُلَانٍ أَيْ لِيُعِينَكَ فِيهَا وَلَيْسَ فِي الظَّاهِرِ أنه التمس كون وهارون نبيا معه، لكن قوله: قُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ
Allah Teâlâ’nın {فَأَرْسِلْ إِلى هارُونَ} “onun için Hârûn’a da elçilik ver” buyruğuna gelince; zahirde ona kimin gönderileceği zikredilmemiştir. Rivayette ise Allah Teâlâ’nın Mûsâ aleyhisselâm’ı ona gönderdiği nakledilmiştir. Süddî şöyle demiştir: “Mûsâ aleyhisselâm ailesiyle Mısır’a gitti ve Hârûn ile karşılaştı; Hârûn onu tanımıyordu. ‘Ben Mûsâ’yım’ dedi, böylece tanıştılar. Tebliği yerine getirmek için kendisiyle beraber Firavun’a gitmesini ona emretti. Anneleri ise ikisi için duyduğu korkudan feryat etti; yine de Firavun’a gittiler.” Kastedilenin “ona Cibrîl’i gönder” olması da muhtemeldir; zira peygamberlere Allah’ın elçisi Cibrîl aleyhisselâm’dır. Bu işe tayin edilmiş olan o olduğu için, bilindiğinden ötürü zikri hazfedilmiştir. Ayrıca zahirde onun ne için gönderileceği de belirtilmemiştir; fakat kelamın gelişinden anlaşılan, talep ettiği hususta yardım istemiş olmasıdır; nitekim başına bir musibet geldiğinde “falana haber gönder” denilir ki bu, “o hususta sana yardım etsin” demektir. Zahirde Hârûn’un kendisiyle beraber bir peygamber olmasını talep ettiği geçmemektedir; ancak Yüce Allah’ın: {قُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ}
41496. Metin
يَدُلُّ عَلَيْهِ.
“Deyin ki: Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz” buyruğu buna delalet etmektedir.
41497. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ: وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَرَادَ بِالذَّنْبِ قَتْلَهُ الْقِبْطِيَّ، وَقَدْ ذَكَرَ اللَّه تَعَالَى هَذِهِ الْقِصَّةَ مَشْرُوحَةً فِي سُورَةِ الْقَصَصِ.
{وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ} “Onların bana isnat ettikleri bir suç da var” sözüne gelince; günah/suç ile Kıptî’yi öldürmesini kastetmiştir. Allah Teâlâ bu kıssayı Kasas Suresi’nde ayrıntılı olarak zikretmiştir.
41498. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَيْسَ فِي الْتِمَاسِ مُوسَى ﵇، أَنْ يُضَمَّ إِلَيْهِ هَارُونُ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ اسْتَعْفَى مِنَ الذَّهَابِ إِلَى فِرْعَوْنَ بَلْ مَقْصُودُهُ فِيمَا سَأَلَ أَنْ يَقَعَ ذَلِكَ الذَّهَابُ عَلَى أَقْوَى الْوُجُوهِ فِي الْوُصُولِ إِلَى الْمُرَادِ، وَاخْتَلَفُوا فَقَالَ بَعْضُهُمْ إِنَّهُ وَإِنْ كَانَ نَبِيًّا فَهُوَ غَيْرُ عَالِمٍ بِأَنَّهُ يَبْقَى حَتَّى يُؤَدِّيَ الرِّسَالَةَ لِأَنَّهُ إِنَّمَا أُمِرَ بِذَلِكَ بِشَرْطِ التَّمْكِينِ، وَهَذَا قَوْلُ الْكَعْبِيِّ وَغَيْرِهِ مِنَ الْبَغْدَادِيِّينَ لِأَنَّهُمْ يُجَوِّزُونَ دُخُولَ الشَّرْطِ فِي تَكْلِيفِ اللَّه تَعَالَى الْعَبْدَ، وَالَّذِي ذَهَبَ إِلَيْهِ الْأَكْثَرُونَ أَنَّ ذَلِكَ لَا يَجُوزُ لِأَنَّهُ تَعَالَى إِذَا أَمَرَ فَهُوَ عَالِمٌ بِمَا يَتَمَكَّنُ مِنْهُ الْمَأْمُورُ وَبِأَوْقَاتِ تَمَكُّنِهِ، فَإِذَا عَلِمَ أَنَّهُ غَيْرُ مُتَمَكِّنٍ مِنْهُ فَإِنَّهُ لَا يَأْمُرُهُ بِهِ، وَإِذَا صَحَّ ذَلِكَ فَالْأَقْرَبُ فِي الْأَنْبِيَاءِ أَنَّهُمْ يَعْلَمُونَ إِذَا حَمَّلَهُمُ اللَّه تَعَالَى الرِّسَالَةَ أَنَّهُ تَعَالَى يُمَكِّنُهُمْ مِنْ أَدَائِهَا وَأَنَّهُمْ سَيَبْقَوْنَ إِلَى ذَلِكَ الْوَقْتِ، وَمِثْلُ ذَلِكَ لَا يَكُونُ إِغْرَاءً فِي الْأَنْبِيَاءِ وَإِنْ جَازَ أَنْ يَكُونَ إِغْرَاءً فِي غَيْرِهِمْ.
Bil ki Mûsâ aleyhisselâm’ın Hârûn’un kendisine katılmasını talep etmesinde, Firavun’a gitmekten affını istediğine dair bir delil yoktur; aksine bu talebindeki maksadı, o gidişin maksada ulaşmada en güçlü şekilde gerçekleşmesini sağlamaktır. Âlimler ihtilaf etmişlerdir: Bazıları demiştir ki, o bir peygamber olsa bile risaleti tebliğ edinceye kadar hayatta kalacağını bilmiyordu; çünkü o bununla ancak imkân bulma şartıyla emrolunmuştu. Bu, Kâ‘bî ve diğer Bağdatlıların görüşüdür; zira onlar Allah Teâlâ’nın kulu mükellef kılmasında şartın bulunmasını caiz görürler. Çoğunluğun benimsediği görüşe göre ise bu caiz değildir; çünkü Allah Teâlâ emrettiği zaman, emredilen kimsenin neye güç yetireceğini ve güç yetirme vakitlerini bilir. Şayet onun buna güç yetiremeyeceğini bilseydi, bunu ona emretmezdi. Bu sabit olduğuna göre, peygamberler hakkında en uygun olan şudur: Allah Teâlâ kendilerine risaleti yüklediğinde, onu tebliğ etmeye onları muvaffak kılacağını ve o vakte kadar yaşayacaklarını bilirler. Böylesi bir durum başkaları hakkında [sorumluluktan kaçmaya] bir teşvik olabilse de peygamberler hakkında böyle bir teşvik teşkil etmez.
41499. Metin
المسألة الثَّالِثَةُ: لِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ قَوْلُ مُوسَى ﵇: وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ هَلْ يَدُلُّ عَلَى صُدُورِ الذَّنْبِ مِنْهُ؟ جَوَابُهُ: لَا وَالْمُرَادُ لَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فِي زعمهم.
Üçüncü Mesele: Biri çıkıp: “Mûsâ aleyhisselâm’ın {وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ} [Onların bana isnat ettikleri bir suç da var] sözü, kendisinden bir günahın sâdır olduğuna delalet eder mi?” diyebilir. Cevap: Hayır; kastedilen, onların zannına göre aleyhimde bir suç vardır demektir.
41500. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ١٥ الى ١٧]
[Şuarâ Suresi (26), 15-17. Ayetler]
41501. Metin
قالَ كَلاَّ فَاذْهَبا بِآياتِنا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ (١٥) فَأْتِيا فِرْعَوْنَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ (١٦) أَنْ أَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ (١٧)
{قالَ كَلاَّ فَاذْهَبا بِآياتِنا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ (١٥) فَأْتِيا فِرْعَوْنَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ (١٦) أَنْ أَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ (١٧)} “[Allah] buyurdu ki: ‘Hayır, asla! İkiniz ayetlerimizle gidin; şüphesiz biz sizinle beraberiz, [her şeyi] işitmekteyiz. Haydi Firavun’a gidin ve deyin ki: Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrâiloğulları’nı bizimle beraber gönder!’”
41502. Metin
اعْلَمْ أَنَّ مُوسَى ﵇ طَلَبَ أَمْرَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنْ يَدْفَعَ عَنْهُ شَرَّهُمْ وَالثَّانِي: أَنْ يُرْسِلَ مَعَهُ هَارُونَ فَأَجَابَهُ اللَّه تَعَالَى إِلَى الْأَوَّلِ بِقَوْلِهِ: كَلَّا وَمَعْنَاهُ ارْتَدِعْ يَا مُوسَى عَمَّا تَظُنُّ وَأَجَابَهُ إِلَى الثَّانِي بِقَوْلِهِ: فَاذْهَبا أَيِ اذْهَبْ أَنْتَ وَالَّذِي طَلَبْتَهُ وَهُوَ هَارُونُ فَإِنْ قِيلَ عَلَامَ عَطَفَ قَوْلَهُ: فَاذْهَبا قُلْنَا عَلَى الْفِعْلِ الَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ (كَلَّا) كَأَنَّهُ قَالَ: ارْتَدِعْ يَا مُوسَى عَمَّا تَظُنُّ فَاذْهَبْ أَنْتَ وَهَارُونُ.
Bil ki Mûsâ aleyhisselâm iki şey talep etmişti: Birincisi, onların şerrini kendisinden defetmesi; ikincisi ise kendisiyle beraber Hârûn’u göndermesi. Allah Teâlâ birinci talebine {كَلَّا} “Hayır, asla!” buyruğuyla cevap vermiştir ki bunun manası: “Ey Mûsâ, bu zannından vazgeç!” demektir. İkinci talebine ise {فَاذْهَبا} “İkiniz gidin” yani sen ve talep ettiğin kimse olan Hârûn gidin buyruğuyla cevap vermiştir. Şayet: “{فَاذْهَبا} sözü neyin üzerine atfedilmiştir?” denilirse, deriz ki: (كَلَّا) kelimesinin delalet ettiği fiil üzerine atfedilmiştir; sanki: “Ey Mûsâ, zannettiğin şeyden vazgeç de sen ve Hârûn gidin!” demiştir.
41503. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ: إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ فَمِنْ مَجَازِ الْكَلَامِ يُرِيدُ أَنَا لَكُمَا وَلِعَدُوِّكُمَا كَالنَّاصِرِ الظَّهِيرِ لَكُمَا عَلَيْهِ إِذًا أَحْضُرَ وَأَسْتَمِعَ مَا يَجْرِي بَيْنَكُمَا فَأُظْهِرَكُمَا عَلَيْهِ وَأُعْلِيكُمَا وَأَكْسِرُ شَوْكَتَهُ عَنْكُمَا، وَإِنَّمَا جَعَلْنَا الِاسْتِمَاعَ مَجَازًا لِأَنَّ الِاسْتِمَاعَ عِبَارَةٌ عَنِ الْإِصْغَاءِ وَذَلِكَ عَلَى اللَّه تَعَالَى مُحَالٌ.
{إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ} “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, [her şeyi] işitmekteyiz” buyruğuna gelince; bu mecazi bir ifadedir. Şunu kastetmektedir: İkiniz ile düşmanınız arasındaki duruma ben, hazır bulunup aranızda geçenleri dinleyen, ona karşı size arka çıkan bir yardımcı gibi olacağım; böylece sizi ona üstün kılacak, yüceltecek ve onun kuvvetini sizden kıracağım. İstima‘ (dinleme) lafzını mecaz kılmamızın sebebi şudur: Çünkü istima‘ kulak kabartıp dikkatle dinlemekten ibarettir ki bu Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
41504. Metin
وأما قوله: نَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ
Allah Teâlâ’nın {إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ} “Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz” buyruğuna gelince;
41505. Metin
فَفِيهِ سُؤَالٌ وَهُوَ أَنَّهُ هَلَّا ثُنِّيَ الرَّسُولُ كَمَا ثُنِّيَ فِي قَوْلِهِ: إِنَّا رَسُولا رَبِّكَ جَوَابُهُ مِنْ وُجُوهٍ: أَحَدُهَا: أَنَّ الرَّسُولَ اسْمٌ لِلْمَاهِيَّةِ مِنْ غَيْرِ بَيَانِ أَنَّ تِلْكَ الْمَاهِيَّةَ وَاحِدَةٌ أَوْ كَثِيرَةٌ وَالْأَلِفُ وَاللَّامُ لَا يُفِيدَانِ إِلَّا الْوَحْدَةَ لَا الِاسْتِغْرَاقَ، بِدَلِيلِ أَنَّكَ تَقُولُ الْإِنْسَانُ هُوَ الضَّحَّاكُ وَلَا تَقُولُ كُلُّ إِنْسَانٍ هُوَ الضَّحَّاكُ وَلَا أَيْضًا هَذَا الْإِنْسَانُ هُوَ الضَّحَّاكُ، وَإِذَا ثَبَتَ أَنَّ لَفْظَ الرَّسُولِ لَا يُفِيدُ إِلَّا الْمَاهِيَّةَ وَثَبَتَ أَنَّ الْمَاهِيَّةَ مَحْمُولَةٌ عَلَى الْوَاحِدِ وَعَلَى الِاثْنَيْنِ ثَبَتَ صِحَّةُ قَوْلِهِ: نَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ
Bunda şöyle bir soru vardır: Tâ-Hâ Suresi 47. ayetindeki {إِنَّا رَسُولا رَبِّكَ} “Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz” sözünde tesniye (ikil) yapıldığı gibi burada da [resûl kelimesi] niçin tesniye yapılmamıştır? Bunun cevabı birkaç vecihledir: Birincisi: Resûl (الرَّسُول), o mahiyetin bir veya çok olduğunu açıklamaksızın mahiyetin ismidir; harf-i tarif (elif-lâm) ise istiğrakı (bütünü kapsama) değil sadece vahdeti (birlik/cins) ifade eder. Nitekim “İnsan gülendir” dersin de “Her insan gülendir” veya “Şu insan gülendir” demezsin. Resûl lafzının sadece mahiyete delalet ettiği sabit olunca ve mahiyetin de hem tekil hem de ikil için hamledilebileceği anlaşılınca, {إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ} “Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz” sözünün sıhhati sabit olur.
41506. Metin
وَثَانِيهَا: أَنَّ الرَّسُولَ قَدْ يَكُونُ بِمَعْنَى الرِّسَالَةَ قَالَ الشَّاعِرُ:
İkincisi: Resûl (الرَّسُول) kelimesi bazen risalet (elçilik/mesaj) manasında da kullanılır. Nitekim şair şöyle demiştir:
41507. Metin
لَقَدْ كَذَبَ الْوَاشُونَ مَا فُهْتُ عِنْدَهُمْ ... بِسِرٍّ وَلَا أَرْسَلْتُهُمْ بِرَسُولِ
“Kovucular yalan söyledi; ne onların yanında bir sır açığa vurdum ne de onlara bir elçiyle [haber] gönderdim.”
41508. Metin
فَيَكُونُ الْمَعْنَى إِنَّا ذُو رِسَالَةِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَثَالِثُهَا: أَنَّهُمَا لِاتِّفَاقِهِمَا عَلَى شَرِيعَةٍ وَاحِدَةٍ وَاتِّحَادِهِمَا بِسَبَبِ الْأُخُوَّةِ كَأَنَّهُمَا رَسُولٌ وَاحِدٌ وَرَابِعُهَا: الْمُرَادُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنَّا رَسُولٌ وَخَامِسُهَا: مَا قَالَهُ بَعْضُهُمْ إِنَّهُ إِنَّمَا قَالَ ذَلِكَ لَا بِلَفْظِ التَّثْنِيَةِ لِكَوْنِهِ هُوَ الرَّسُولُ خَاصَّةً وَقَوْلُهُ: نَّا
Bu durumda mana: “Şüphesiz biz, âlemlerin Rabbinin risaletine sahibiz (mesajını getirenleriz)” şeklinde olur. Üçüncüsü: İkisi tek bir şeriat üzerinde birleştikleri ve kardeşlik sebebiyle de tam bir birlik içinde oldukları için sanki tek bir elçi gibidirler. Dördüncüsü: Murad, “her birimiz bir elçidir” demektir. Beşincisi: Bazılarının söylediği şu görüştür: Mûsâ’nın bunu tesniye (ikil) lafzıyla değil de [tekil olarak] söylemesi, asıl elçinin bizzat kendisi olmasından dolayıdır; {إِنَّا}
41509. Metin
فكما في قوله تعالى: إِنَّا أَنْزَلْناهُ [يوسف: ٢] وَهُوَ ضَعِيفٌ.
“Şüphesiz biz” sözü ise tıpkı Allah Teâlâ’nın: {إِنَّا أَنْزَلْناهُ} [Yûsuf 2] “Şüphesiz biz onu indirdik” buyruğunda olduğu gibidir [azamet içindir]. Ancak bu zayıf bir görüştür.
41510. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ: أَنْ أَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ فَالْمُرَادُ مِنْ هَذَا الْإِرْسَالِ التَّخْلِيَةُ وَالْإِطْلَاقُ كَقَوْلِكَ أَرْسِلِ الْبَازِيَّ، يُرِيدُ خَلِّهِمْ يَذْهَبُوا معنا.
Allah Teâlâ’nın {أَنْ أَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ} “İsrailoğullarını bizimle beraber gönder” buyruğuna gelince; buradaki göndermekten (irsâl) murad, tıpkı “Doğanı salıverdin/bıraktın” sözündeki gibi serbest bırakmak ve salıvermektir; yani “Bırak, bizimle gelsinler” demektir.
41511. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ١٨ الى ١٩]
[Şuarâ Suresi (26), 18-19. Ayetler]
41512. Metin
قالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينا وَلِيداً وَلَبِثْتَ فِينا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ (١٨) وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكافِرِينَ (١٩)
{قالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينا وَلِيداً وَلَبِثْتَ فِينا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ (١٨) وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكافِرِينَ (١٩)} “[Firavun] şöyle dedi: ‘Biz seni aramızda bir çocukken büyütüp yetiştirmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin. (18) Ve yapacağını yaptın (o yaptığın işi işledin). Sen nankörlerdensin/kâfirlerdensin!’ (19)”
41513. Metin
اعمل أَنَّ فِي الْكَلَامِ حَذْفًا وَهُوَ أَنَّهُمَا أَتَيَاهُ وَقَالَا مَا أَمَرَ اللَّه بِهِ فَعِنْدَ ذَلِكَ قَالَ فِرْعَوْنُ مَا قَالَ،
Bil ki sözde bir hazif (gizli tutulmuş kısım) vardır; o da şudur: İkisi Firavun’a geldiler ve Allah’ın emrettiği şeyleri söylediler. İşte o vakit Firavun bu söylediklerini söyledi.
41514. Metin
يُرْوَى أَنَّهُمَا انْطَلَقَا إِلَى بَابِ فِرْعَوْنَ فَلَمْ يُؤْذَنْ لَهُمَا سَنَةً حتى قال البواب: إن هاهنا إِنْسَانًا يَزْعُمُ أَنَّهُ رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ، فَقَالَ ائْذَنْ لَهُ لَعَلَّنَا نَضْحَكُ مِنْهُ، فَأَدَّيَا إِلَيْهِ الرِّسَالَةَ فَعَرَفَ مُوسَى ﵇ فَعَدَّدَ عَلَيْهِ نِعَمَهُ أَوَّلًا، ثُمَّ إِسَاءَةَ مُوسَى إِلَيْهِ ثَانِيًا،
Rivayet edilir ki ikisi Firavun’un kapısına vardılar; kapıcı: “Şurada âlemlerin Rabbinin elçisi olduğunu iddia eden bir insan var” deyinceye kadar bir yıl boyunca içeri girmelerine izin verilmedi. Bunun üzerine [Firavun]: “Bırakın girsin, belki onunla eğleniriz!” dedi. Onlar da tebliği ona ilettiler. Firavun Mûsâ aleyhisselâm’ı tanıdı; böylece önce ona olan nimetlerini, sonra da ikinci olarak Mûsâ’nın kendisine yaptığı kötülüğü sayıp döktü.
41515. Metin
أَمَّا النِّعَمُ فَهِيَ قَوْلُهُ: أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينا وَلِيداً وَالْوَلِيدُ: الصَّبِيُّ لِقُرْبِ عَهْدِهِ مِنَ الْوِلَادَةِ وَلَبِثْتَ فِينا مِنْ
Nimetlere gelince; bu, onun: {أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينا وَلِيداً} “Biz seni aramızda bir çocukken büyütüp yetiştirmedik mi?” sözüdür. Velîd (الْوَلِيد), doğumuna yakın bir zamanda bulunması sebebiyle küçük çocuk demektir. [Ayetin devamındaki] {وَلَبِثْتَ فِينا مِنْ
41516. Metin
عُمُرِكَ
“Ömründen” (عُمُرِكَ)
41517. Metin
وَعَنْ أَبِي عَمْرٍو بِسُكُونِ الْمِيمِ سِنِينَ قِيلَ لَبِثَ عِنْدَهُمْ ثَلَاثِينَ سَنَةً وَقِيلَ وَكَزَ الْقِبْطِيَّ وَهُوَ ابْنُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ سَنَةً وَفَرَّ منهم [على أثرها] «١» واللَّه أَعْلَمُ بِصَحِيحِ ذَلِكَ، وَعَنِ الشَّعْبِيِّ فَعْلَتَكَ بِالْكَسْرِ وَهِيَ قَتْلُهُ الْقِبْطِيَّ لِأَنَّهُ قَتَلَهُ بِالْوَكْزِ وَهُوَ ضَرْبٌ مِنَ الْقَتْلِ، وَأَمَّا الْفَعْلَةُ فَلِأَنَّهَا [كانت] «٢» وَكْزَةٌ وَاحِدَةٌ عَدَّدَ عَلَيْهِ نِعَمَهُ مِنْ تَرْبِيَتِهِ وَتَبْلِيغِهِ مَبْلَغَ الرِّجَالِ وَوَبَّخَهُ بِمَا جَرَى عَلَى يده من قتل خبازه وعظم ذلك [وفظعه] «٣» بِقَوْلِهِ: وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ.
ifadesi –Ebû Amr’dan mîm harfinin sükûnu ile de rivayet edilmiştir– {سِنِينَ} “Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin” [anlamındadır]. Onların yanında otuz yıl kaldığı söylenmiştir. Bir görüşe göre ise Kıptî’yi yumrukladığında on iki yaşındaydı ve [bunun ardından] onlardan kaçtı. «١» Bunun doğrusunu en iyi Allah bilir. Şa‘bî’den ise “fe‘leteke” kelimesinin kesre ile (fi‘leteke) okunduğu nakledilmiştir ki bu, onun Kıptî’yi öldürmesidir; zira onu yumruk vurmak suretiyle öldürmüştür, bu da bir tür öldürmedir. [Fethalı okunuş olan] “fe‘leteke”ye gelince; çünkü bu tek bir yumruk vurma [eylemi] idi. «٢» Firavun onu yetiştirmesi ve rüşt çağına erdirmesi yönündeki nimetlerini ona sayıp dökmüş, fırıncısının öldürülmesi konusunda elinden çıkan bu fiilden ötürü onu azarlamış ve {وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ} “Ve yapacağını yaptın (o yaptığın işi işledin)” sözüyle bu olayı büyütmüş [ve çirkin göstermiştir]. «٣»
41518. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ: وَأَنْتَ مِنَ الْكافِرِينَ فَفِيهِ وُجُوهٌ: أَحَدُهَا: يَجُوزُ أن يكون حالا أي قتلته وأنت بذلك مِنَ الْكَافِرِينَ بِنِعْمَتِي وَثَانِيهَا: وَأَنْتَ إِذْ ذَاكَ مِمَّنْ تَكْفُرُهُمُ السَّاعَةُ وَقَدِ افْتَرَى عَلَيْهِ أَوْ جَهِلَ أَمْرَهُ لِأَنَّهُ كَانَ (يُعَاشِرُهُمْ) «٤» بِالتَّقِيَّةِ فَإِنَّ الْكُفْرَ غَيْرُ جَائِزٍ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ قَبْلَ النُّبُوَّةِ وثالثها: وَأَنْتَ مِنَ الْكافِرِينَ معناه وأنت ممن عادته كفران النعم ومن كان هذا حاله لم يستبعد منه قتل خواص ولي نعمته ورابعها: وَأَنْتَ مِنَ الْكافِرِينَ بِفِرْعَوْنَ وَإِلَهِيَّتِهِ أَوْ مِنَ الذين [كانوا] «٥» يَكْفُرُونَ فِي دِينِهِمْ فَقَدْ كَانَتْ لَهُمْ آلِهَةٌ يَعْبُدُونَهَا، يَشْهَدُ بِذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ [الأعراف: ١٢٧] .
{وَأَنْتَ مِنَ الْكافِرِينَ} “Sen nankörlerdensin/kâfirlerdensin!” sözüne gelince; bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: Hâl cümlesi olması caizdir; yani “Sen bu fiilinle benim nimetimi inkâr eden nankörlerden biri olarak onu öldürdün” demektir. İkincisi: “Sen o vakit, şu an kâfir saydığın kimselerdendin” demektir. Firavun ya ona iftira etmiş ya da onun durumunu bilememiştir; çünkü Mûsâ onlarla takiyye yoluyla bir arada bulunuyordu. «٤» Zira peygamberlikten önce de peygamberler için küfür caiz değildir. Üçüncüsü: {وَأَنْتَ مِنَ الْكافِرِينَ} ifadesinin manası: “Sen, âdeti nimetlere nankörlük etmek olan kimselerdensin; bu hâlde olan bir kimseden ise velinimetinin has adamlarını öldürmesi uzak görülmez” demektir. Dördüncüsü: “Sen Firavun’u ve onun ilahlığını inkâr edenlerdensin” veya “onların dininde küfre düşen kimselerdendin” «٥» demektir; çünkü onların taptıkları ilahları vardı. Nitekim Allah Teâlâ’nın: {وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ} [A‘râf 127] “Seni ve ilahlarını terk etsin [diye mi?]” buyruğu buna şahittir.
41519. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ٢٠ الى ٢٢]
[Şuarâ Suresi (26), 20-22. Ayetler]
41520. Metin
قالَ فَعَلْتُها إِذاً وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ (٢٠) فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْماً وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٢١) وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّها عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرائِيلَ (٢٢)
{قالَ فَعَلْتُها إِذاً وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ (٢٠) فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْماً وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٢١) وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّها عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرائِيلَ (٢٢)} “[Mûsâ] şöyle dedi: ‘Ben o işi yaptığım zaman şaşkınlardandım/sonunun nereye varacağını bilmeyenlerdendim. (20) Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonunda Rabbim bana bir hüküm/hikmet bahşetti ve beni elçilerden kıldı. (21) Başıma kaktığın o nimet ise İsrailoğullarını köleleştirmiş olmandan ibarettir.’ (22)”
41521. Metin
اعْلَمْ أَنَّ فِرْعَوْنَ لَمَّا ذَكَرَ التَّرْبِيَةَ وَذَكَرَ الْقَتْلَ وَقَدْ كَانَتْ تَرْبِيَتُهُ لَهُ مَعْلُومَةً ظَاهِرَةً، لَا جَرَمَ أَنَّ مُوسَى ﵇ مَا أَنْكَرَهَا، وَلَمْ يَشْتَغِلْ بِالْجَوَابِ عَنْهَا، لِأَنَّهُ تَقَرَّرَ فِي الْعُقُولِ أَنَّ الرَّسُولَ إِلَى الْغَيْرِ إِذَا كَانَ مَعَهُ مُعْجِزٌ وَحُجَّةٌ لَمْ يَتَغَيَّرْ حَالُهُ بِأَنْ يَكُونَ الْمُرْسَلُ إِلَيْهِ أَنْعَمَ عَلَيْهِ أَوْ لَمْ يَفْعَلْ ذَلِكَ، فَصَارَ قَوْلُ فِرْعَوْنَ لَمَّا قَالَهُ غَيْرَ مُؤَثِّرٍ الْبَتَّةَ، وَمِثْلُ هَذَا الْكَلَامِ الْإِعْرَاضُ عَنْهُ أَوْلَى وَلَكِنْ أَجَابَ عَنِ الْقَتْلِ بِمَا لَا شَيْءَ أَبْلَغَ مِنْهُ فِي الْجَوَابِ وَهُوَ قَوْلُهُ:
Bil ki Firavun yetiştirmeyi ve öldürme olayını zikrettiğinde, onu büyütüp yetiştirmesi bilinen ve aşikâr bir durum olduğu için Mûsâ aleyhisselâm bunu asla inkâr etmemiş ve buna cevap vermekle de meşgul olmamıştır. Çünkü akıllarda yerleşmiş bir kuraldır ki başkasına gönderilen bir elçinin beraberinde mucize ve hüccet bulunduğu takdirde, kendisine gönderilen kişinin ona iyilikte bulunmuş olması veya olmaması onun durumunu değiştirmez. Dolayısıyla Firavun’un bu sözü, söylediği vakit hiçbir tesir ifade etmez olmuştur; bu gibi sözlerden yüz çevirmek ise daha evladır. Ancak Mûsâ öldürme fiiline bundan daha beliğ bir cevap olamayacak şekilde cevap vermiş ve şöyle demiştir:
41522. Metin
فَعَلْتُها إِذاً وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ وَالْمُرَادُ بِذَلِكَ الذَّاهِلِينَ عن معرفة ما يؤول إِلَيْهِ مِنَ الْقَتْلِ لِأَنَّهُ فَعَلَ الْوَكْزَةَ عَلَى وَجْهِ التَّأْدِيبِ، وَمِثْلُ ذَلِكَ رُبَّمَا/ حَسُنَ وَإِنْ أَدَّى إِلَى الْقَتْلِ فَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ فَعَلَهُ عَلَى وَجْهٍ لَا يَجُوزُ مَعَهُ أَنْ يُؤَاخَذَ بِهِ أَوْ يُعَدَّ مِنْهُ كَافِرًا أَوْ كَافِرًا لِنِعَمِهِ، فَأَمَّا قَوْلُهُ: فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَالْمُرَادُ أَنِّي فَعَلْتُ ذَلِكَ الْفِعْلَ وَأَنَا ذَاهِلٌ عَنْ كَوْنِهِ مُهْلِكًا وَكَانَ مِنِّي فِي حُكْمِ السَّهْوِ، فَلَمْ أَسْتَحِقَّ التَّخْوِيفَ الَّذِي يُوجِبُ الْفِرَارَ وَمَعَ ذَلِكَ فَرَرْتُ مِنْكُمْ عِنْدَ قَوْلِكُمْ: إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ [الْقَصَصِ: ٢٠] فَبَيَّنَ بِذَلِكَ أَنَّهُ لَا نِعْمَةَ لَهُ عَلَيْهِ فِي بَابِ تِلْكَ الْفِعْلَةِ، بَلْ بِأَنْ يَكُونَ مُسِيئًا فِيهِ أَقْرَبُ مِنْ حَيْثُ خُوِّفَ تَخْوِيفًا أَوْجَبَ الْفِرَارَ، ثُمَّ بَيَّنَ نِعْمَةَ اللَّه تَعَالَى عَلَيْهِ بَعْدَ الْفِرَارِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ أَسَأْتُمْ وَأَحْسَنَ اللَّه إِلَيَّ بِأَنْ وَهَبَ لِي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ، وَاخْتَلَفُوا فِي الْحُكْمِ وَالْأَقْرَبُ أَنَّهُ غَيْرُ النُّبُوَّةِ لِأَنَّ الْمَعْطُوفَ غَيْرُ الْمَعْطُوفِ عَلَيْهِ، وَالنُّبُوَّةُ مَفْهُومَةٌ مِنْ قَوْلِهِ: وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ فَالْمُرَادُ بِالْحُكْمِ الْعِلْمُ وَيَدْخُلُ فِي الْعِلْمِ الْعَقْلُ وَالرَّأْيُ وَالْعِلْمُ بِالدِّينِ الَّذِي هُوَ التَّوْحِيدُ، وَهَذَا أَقْرَبُ لِأَنَّهُ لا يجوز أن
{فَعَلْتُها إِذاً وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ} “Ben o işi yaptığım zaman şaşkınlardandım/sonunun nereye varacağını bilmeyenlerdendim” [ifadesine gelince;] bununla kastedilen, işin öldürmeye varacağını bilmekten gafil olanlardır. Çünkü o, bu yumruğu terbiye etmek maksadıyla vurmuştu. Böyle bir fiil, öldürmeye yol açsa dahi bazen uygun görülebilir. Böylece [Mûsâ] Firavun’a, bu fiili kendisinden ötürü muaheze edilmesini (cezalandırılmasını) veya kâfir/nimetlerine nankörlük eden biri sayılmasını gerektirmeyecek bir şekilde işlediğini açıklamıştır. {فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ} “Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım” sözüne gelince; bundan murat şudur: “Ben o fiili, öldürücü olduğundan habersiz olarak işledim ve bu benden yanılma hükmünde sâdır oldu. Dolayısıyla kaçmayı gerektirecek bir korkutulmayı hak etmemiştim. Buna rağmen sizin: {إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ} “İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar” [el-Kasas 20] sözünüz üzerine sizden kaçtım.” Böylece [Mûsâ], o fiil konusunda [Firavun’un] kendisine hiçbir lütuf ve iyiliği bulunmadığını; bilakis kaçmayı gerektirecek derecede korkutulması sebebiyle onun kötülük eden konumunda bulunmasının daha yakın olduğunu beyan etmiştir. Ardından kaçışından sonra Allah Teâlâ’nın kendisine olan nimetini açıklayarak sanki şöyle demiştir: “Siz kötülük yaptınız; Allah ise bana bir hüküm bahşedip beni peygamberlerden kılarak ihsanda bulundu.” [Âlimler] “hüküm” hakkında ihtilaf etmişlerdir. En uygun görüş, bunun nübüvvetten başka bir şey olduğudur; çünkü matuf (bağlanan), matûfun aleyhten (kendisine bağlanandan) başkadır. Nübüvvet ise {وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ} “Beni peygamberlerden kıldı” sözünden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla hükümden murat ilimdir; ilmin kapsamına ise akıl, isabetli görüş ve din ilmi olan tevhid girer. Bu [görüş] daha uygundur, çünkü...
41523. Metin
يَبْعَثَهُ تَعَالَى إِلَّا مَعَ كَمَالِهِ فِي الْعَقْلِ وَالرَّأْيِ وَالْعِلْمِ بِالتَّوْحِيدِ وَقَوْلُهُ: فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْماً كَالتَّنْصِيصِ عَلَى أَنَّ ذَلِكَ الْحُكْمَ مِنْ خَلْقِ اللَّه تَعَالَى، وَقَالَتِ الْمُعْتَزِلَةُ: الْمُرَادُ مِنْهُ الْأَلْطَافُ وَهُوَ ضَعِيفٌ جِدًّا لِأَنَّ الْأَلْطَافَ مَفْعُولَةٌ فِي حَقِّ الْكُلِّ مِنْ غَيْرِ بَخْسٍ وَلَا تَقْصِيرٍ، فَالتَّخْصِيصُ لَا بُدَّ فِيهِ مِنْ فَائِدَةٍ، فَأَمَّا قَوْلُهُ: وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّها عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرائِيلَ فَهُوَ جَوَابُ قَوْلِهِ: أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينا وَلِيداً [الشعراء: ١٨] ويقال عَبَّدْتُ الرَّجُلَ وَأَعْبَدْتُهُ إِذَا اتَّخَذْتُهُ عَبْدًا، فَإِنْ قِيلَ كَيْفَ يَكُونُ ذَلِكَ جَوَابَهُ وَلَا تَعَلُّقَ بَيْنَ الْأَمْرَيْنِ؟ قُلْنَا بَيَانُ التَّعَلُّقِ مِنْ وُجُوهٍ: أَحَدُهَا: أَنَّهُ إِنَّمَا وَقَعَ فِي يَدِهِ وَفِي تَرْبِيَتِهِ لِأَنَّهُ قَصَدَ تَعْبِيدَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَذَبْحَ أَبْنَائِهِمْ، فَكَأَنَّهُ ﵇ قَالَ لَهُ كُنْتُ مُسْتَغْنِيًا عَنْ تَرْبِيَتِكَ لَوْ لَمْ يَكُنْ مِنْكَ ذَلِكَ الظُّلْمُ الْمُتَقَدِّمُ عَلَيْنَا وَعَلَى أَسْلَافِنَا وَثَانِيهَا: أَنَّ هَذَا الْإِنْعَامَ الْمُتَأَخِّرَ صَارَ مُعَارَضًا بِذَلِكَ الظُّلْمِ الْعَظِيمِ عَلَى أَسْلَافِنَا وَإِذَا تَعَارَضَا تَسَاقَطَا وَثَالِثُهَا: مَا قَالَهُ الْحَسَنُ: أَنَّكَ اسْتَعْبَدْتَهُمْ وَأَخَذْتَ أَمْوَالَهُمْ وَمِنْهَا أَنْفَقْتَ عَلَيَّ فَلَا نِعْمَةَ لَكَ بِالتَّرْبِيَةِ وَرَابِعُهَا: الْمُرَادُ أَنَّ الَّذِي تَوَلَّى تَرْبِيَتِي هُمُ الَّذِينَ قَدِ اسْتَعْبَدْتَهُمْ فَلَا نِعْمَةَ لَكَ عَلَيَّ لِأَنَّ التَّرْبِيَةَ كَانَتْ مِنْ قِبَلِ أُمِّي وَسَائِرِ مَنْ هُوَ مِنْ قَوْمِي لَيْسَ لَكَ إِلَّا أَنَّكَ مَا قَتَلْتَنِي، وَمِثْلُ هَذَا لَا يَعُدُّ إِنْعَامًا وَخَامِسُهَا: أَنَّكَ كُنْتَ تَدَّعِي أَنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَبِيدُكَ وَلَا مِنَّةَ لِلْمَوْلَى عَلَى الْعَبْدِ فِي أَنْ يُطْعِمَهُ وَيُعْطِيَهُ مَا يَحْتَاجُ إِلَيْهِ.
onu ancak akıl, isabetli görüş ve tevhid ilmi bakımından kemale ermiş bir hâldeyken peygamber göndermesi caizdir. {فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْماً} “Rabbim bana bir hüküm bahşetti” sözü, bu hükmün Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla olduğuna dair açık bir nas gibidir. Mutezile: “Bundan murad lütuflardır” demiştir ki bu son derece zayıftır; çünkü lütuflar hiçbir eksiltme ve kusur olmaksızın herkes hakkında yapılmıştır, hâlbuki bu tahsiste mutlaka özel bir fayda bulunmalıdır. {وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّها عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرائِيلَ} “Başıma kaktığın o nimet ise İsrailoğullarını köleleştirmiş olmandan ibarettir” buyruğuna gelince; bu, Firavun’un {أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينا وَلِيداً} [Şuarâ 18] “Biz seni aramızda bir çocukken büyütüp yetiştirmedik mi?” sözünün cevabıdır. Bir kimseyi köle edindiğinde Arapçada “abbedtu’r-racule ve a‘bedtuhu” denir. Şayet: “Bu iki mesele arasında bir irtibat yokken bu nasıl onun cevabı olur?” denilirse, deriz ki: Bu irtibatın açıklaması birkaç vecihledir: Birincisi: Mûsâ’nın onun eline düşmesi ve onun terbiyesi altına girmesi, sırf Firavun’un İsrailoğullarını köleleştirmeyi ve oğullarını boğazlamayı kastetmesinden dolayıdır. Sanki Mûsâ aleyhisselâm ona şöyle demiştir: “Şayet senin bize ve atalarımıza yönelik o önceki zulmün olmasaydı, senin terbiyene muhtaç kalmazdım.” İkincisi: Bu sonraki iyilik, atalarımıza yapılan o büyük zulümle karşı karşıya gelmiş ve çelişmiştir; çelişen iki şey ise birbirini düşürür. Üçüncüsü: Hasan el-Basrî’nin dediği şu görüştür: “Sen onları köleleştirdin, mallarını aldın ve benim üzerime de o mallardan harcadın; dolayısıyla bu terbiyende senin bir lütfun yoktur.” Dördüncüsü: Murad şudur: Benim terbiyemi bizzat üstlenenler, senin köleleştirdiğin kimselerdir; dolayısıyla senin benim üzerimde bir nimetin yoktur. Çünkü terbiye annem ve kavmimden olan diğer kimseler tarafından yapılmıştır; senin ise beni öldürmemiş olmaktan başka bir payın yoktur, böylesi bir şey ise nimet sayılmaz. Beşincisi: Sen İsrailoğullarının senin kölelerin olduğunu iddia ediyordun; efendinin kölesini doyurması ve muhtaç olduğu şeyleri vermesi ise köleye karşı bir minnet vesilesi değildir.
41524. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ فِي الْآيَةِ دَلَالَةً عَلَى أَنَّ كُفْرَ الْكَافِرِ لَا يُبْطِلُ نِعْمَتَهُ عَلَى مَنْ يُحْسِنُ إِلَيْهِ وَلَا يُبْطِلُ مِنَّتَهُ لِأَنَّ مُوسَى ﵇ إِنَّمَا أَبْطَلَ ذَلِكَ بِوَجْهٍ آخَرَ عَلَى مَا بَيَّنَّا، وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فَقَالَ بَعْضُهُمْ إِذَا كَانَ كَافِرًا لَا يَسْتَحِقُّ الشُّكْرَ عَلَى نِعَمِهِ عَلَى النَّاسِ إِنَّمَا يَسْتَحِقُّ الْإِهَانَةَ بِكُفْرِهِ، فَلَوِ اسْتَحَقَّ الشُّكْرَ بِإِنْعَامِهِ وَالشُّكْرُ لَا يُوجَدُ إِلَّا مَعَ التَّعْظِيمِ فَيَلْزَمُ كَوْنُهُ مُسْتَحِقًّا لِلْإِهَانَةِ وَلِلتَّعْظِيمِ مَعًا، وَاسْتِحْقَاقُ الْجَمْعِ بَيْنَ الضِّدَّيْنِ مُحَالٌ، وَقَالَ آخَرُونَ لَا يَبْطُلُ الشُّكْرُ بِالْكُفْرِ وَإِنَّمَا يَبْطُلُ بِالْكُفْرِ الثَّوَابُ وَالْمَدْحُ الَّذِي يَسْتَحِقُّهُ عَلَى الْإِيمَانِ، وَالْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ الثَّانِي.
Bil ki bu ayette, kâfirin küfrünün, kendisine iyilik ettiği kimse üzerindeki nimetini ve minnetini [kökten] iptal etmeyeceğine dair bir delil vardır; zira Mûsâ aleyhisselâm bunu açıkladığımız üzere başka bir cihetten geçersiz kılmıştır. Âlimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir: Bazıları demiştir ki: “Kişi kâfir olduğunda insanlara yaptığı nimetlerden ötürü teşekkürü hak etmez; o, küfründen dolayı yalnızca aşağılanmayı hak eder. Şayet iyiliğinden ötürü teşekkürü hak etseydi –teşekkür de ancak tazimle birlikte bulunur– aynı anda hem aşağılanmayı hem de tazimi hak etmesi gerekirdi; iki zıddı bir arada hak etmek ise muhaldir.” Diğerleri ise şöyle demiştir: “Küfür sebebiyle teşekkür batıl olmaz; küfür sebebiyle batıl olan şey, sadece imandan ötürü hak edilen sevap ve övgüdür.” Ayet ise bu ikinci görüşe delalet etmektedir.
41525. Metin
المسألة الثَّانِيَةُ: قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» إِنَّمَا جمع الضمير في مِنْكُمْ وخِفْتُكُمْ مع إفراده في تَمُنُّها وعَبَّدْتَ لِأَنَّ الْخَوْفَ وَالْفِرَارَ لَمْ يَكُونَا مِنْهُ وَحْدَهُ ولكن منه ومن ملائه الْمُؤْتَمِرِينَ بِقَتْلِهِ، بِدَلِيلِ/ قَوْلِهِ: إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ [القصص: ٢٠] وَأَمَّا الِامْتِنَانُ فَمِنْهُ وَحْدَهُ وَكَذَلِكَ التَّعْبِيدُ، فَإِنْ قلت:
İkinci Mesele: Keşşâf sahibi demiştir ki: {مِنْكُمْ} “sizden” ve {خِفْتُكُمْ} “korktuğum vakit” ifadelerinde zamirin cemi (çoğul) getirilip {تَمُنُّها} “başıma kaktığın” ve {عَبَّدْتَ} “köleleştirdiğin” kelimelerinde müfred (tekil) getirilmesinin sebebi şudur: Çünkü korku ve kaçış sadece Firavun’un şahsından değil, hem ondan hem de onu öldürmeyi aralarında planlayan ileri gelenler topluluğundan kaynaklanmıştır. Nitekim: {إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ} [Kasas 20] “İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar” buyruğu buna delildir. Minnet ve başa kakma ile köleleştirme ise yalnızca Firavun’un şahsına aittir. Şayet:
41526. Metin
تِلْكَ إشارة إلى ماذا وأَنْ عَبَّدْتَ مَا مَحَلُّهَا مِنَ الْإِعْرَابِ؟ قُلْتُ: (تِلْكَ) إِشَارَةٌ إِلَى خَصْلَةٍ شَنْعَاءَ مُبْهَمَةٍ لَا يُدْرَى مَا هِيَ إِلَّا بِتَفْسِيرِهَا وَهِيَ أَنْ عَبَّدْتَ فَإِنَّ أَنْ عَبَّدْتَ عَطْفُ بَيَانٍ وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَقَضَيْنا إِلَيْهِ ذلِكَ الْأَمْرَ أَنَّ دابِرَ هؤُلاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ [الْحِجْرِ: ٦٦] وَالْمَعْنَى تَعْبِيدُكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ، وَقَالَ الزَّجَّاجُ: وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ (أَنْ) فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ، وَالْمَعْنَى إِنَّمَا صَارَتْ نِعْمَةً عَلَيَّ، لِأَنَّ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ أَيْ لَوْ لَمْ تَفْعَلْ ذَلِكَ لَكَفَانِي أهلي.
“{تِلْكَ} kelimesi neye işarettir ve {أَنْ عَبَّدْتَ} ifadesinin iraptaki yeri nedir?” dersen, derim ki: ({تِلْكَ}) lafzı, ne olduğu ancak tefsiriyle bilinebilecek olan müphem ve çirkin bir haslete işarettir ki o da {أَنْ عَبَّدْتَ} cümlesidir; zira {أَنْ عَبَّدْتَ} atf-ı beyandır. Bunun benzeri Allah Teâlâ’nın: {وَقَضَيْنا إِلَيْهِ ذلِكَ الْأَمْرَ أَنَّ دابِرَ هؤُلاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ} [Hicr 66] “Ona şu hükmü bildirdik ki: Sabahleyin bunların arkası kesilmiş olacaktır” buyruğudur. Mana: “İsrailoğullarını köleleştirmen, başıma kaktığın bir nimet midir?” şeklindedir. Zeccâc ise: “({أَنْ}) edatının nasb mahallinde olması da caizdir; mana ise: ‘Bu durum benim üzerime ancak İsrailoğullarını köleleştirdiğin için bir nimet hâline geldi; yani sen öyle yapmasaydın ailem bana yeterdi’ demektir” demiştir.
41527. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ٢٣ الى ٣١]
[Şuarâ Suresi (26), 23-31. Ayetler]
41528. Metin
قالَ فِرْعَوْنُ وَما رَبُّ الْعالَمِينَ (٢٣) قالَ رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٢٤) قالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلا تَسْتَمِعُونَ (٢٥) قالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٢٦) قالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (٢٧)
{قالَ فِرْعَوْنُ وَما رَبُّ الْعالَمِينَ (٢٣) قالَ رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٢٤) قالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلا تَسْتَمِعُونَ (٢٥) قالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٢٦) قالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (٢٧)} “Firavun: ‘Âlemlerin Rabbi de nedir/kimdir?’ dedi. (23) [Mûsâ]: ‘Eğer kesin olarak inanıyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir’ dedi. (24) [Firavun] çevresindekilere: ‘İşitmiyor musunuz?’ dedi. (25) [Mûsâ devamla]: ‘O, sizin de Rabbiniz, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir’ dedi. (26) [Firavun]: ‘Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir!’ dedi. (27)”
41529. Metin
قالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (٢٨) قالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلهَاً غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (٢٩) قالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ (٣٠) قالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣١)
{قالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (٢٨) قالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلهَاً غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (٢٩) قالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ (٣٠) قالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٣١)} “[Mûsâ]: ‘Eğer aklınızı kullanıyorsanız O, doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbidir’ dedi. (28) [Firavun]: ‘Eğer benden başka bir ilah edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan yaparım!’ dedi. (29) [Mûsâ]: ‘Sana apaçık bir delil/mucize getirmiş olsam da mı?’ dedi. (30) [Firavun]: ‘Eğer doğrulardan isen haydi getir onu!’ dedi. (31)”
41530. Metin
اعْلَمْ أَنَّ فِرْعَوْنَ لَمْ يَقُلْ لِمُوسَى وَما رَبُّ الْعالَمِينَ، إِلَّا وَقَدْ دَعَاهُ مُوسَى إِلَى طَاعَةِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، يُبَيِّنُ ذَلِكَ مَا تَقَدَّمَ من قوله: أْتِيا فِرْعَوْنَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ
Bil ki Firavun, Mûsâ’ya: “{وَما رَبُّ الْعالَمِينَ} [Âlemlerin Rabbi de nedir?]” sözünü, ancak Mûsâ onu âlemlerin Rabbine itaate davet ettikten sonra söylemiştir. Daha önce geçen: {فَأْتِيا فِرْعَوْنَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعالَمِينَ}
41531. Metin
[الشُّعَرَاءِ: ١٦] فَلَا بُدَّ عِنْدَ دُخُولِهِمَا عَلَيْهِ أَنَّهُمَا قَالَا ذَلِكَ، فَعِنْدَ ذَلِكَ قَالَ فِرْعَوْنُ: وَما رَبُّ الْعالَمِينَ ثم هاهنا بحثان:
[Şuarâ 16] “Firavun’a gidin ve deyin ki: Gerçekten biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz” buyruğu bunu açıklar. Dolayısıyla onun huzuruna girdiklerinde bunu mutlaka söylemişlerdir; işte o vakit Firavun: {وَما رَبُّ الْعالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi de nedir?” demiştir. Burada iki inceleme konusu vardır:
41532. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّ فِرْعَوْنَ يُحْتَمَلُ أَنْ يُقَالَ إِنَّهُ كَانَ عَارِفًا باللَّه، وَلَكِنَّهُ قَالَ مَا قَالَ طَلَبًا لِلْمُلْكِ وَالرِّيَاسَةِ، وَقَدْ ذَكَرَ اللَّه تَعَالَى فِي كِتَابِهِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ كَانَ عَارِفًا باللَّه، وَهُوَ قَوْلُهُ: قالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هؤُلاءِ إِلَّا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ [الْإِسْرَاءِ: ١٠٢] فَإِذَا قُرِئَ بِفَتْحِ التَّاءِ مِنْ عَلِمْتَ فَالْمُرَادُ أَنَّ فِرْعَوْنَ عَلِمَ ذَلِكَ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ كَانَ عَارِفًا باللَّه، لَكِنَّهُ كَانَ يَسْتَأْكِلُ قَوْمَهُ بِمَا يُظْهِرُهُ مِنْ/ إِلَهِيَّتِهِ، وَالْقِرَاءَةُ الْأُخْرَى بِرَفْعِ التَّاءِ مِنْ عَلِمْتُ فَهِيَ تَقْتَضِي أَنَّ مُوسَى ﵇ هُوَ الَّذِي عَرَفَ ذَلِكَ، وَأَيْضًا فَإِنَّ فِرْعَوْنَ إِنْ لَمْ يَكُنْ عَاقِلًا لَمْ يَجُزْ مِنَ اللَّه تَعَالَى بَعْثَةُ الرَّسُولِ إِلَيْهِ، وَإِنْ كَانَ عَاقِلًا فَهُوَ يَعْلَمُ بِالضَّرُورَةِ أَنَّهُ مَا كَانَ مَوْجُودًا وَلَا حَيًّا وَلَا عَاقِلًا ثُمَّ صَارَ كَذَلِكَ، وَبِالضَّرُورَةِ يَعْلَمُ أَنَّ كُلَّ مَا كَانَ كَذَلِكَ فَلَا بُدَّ لَهُ مِنْ مُؤَثِّرٍ، فَلَا بُدَّ وَأَنْ يَتَوَلَّدَ لَهُ مِنْ هَذَيْنِ الْعِلْمَيْنِ عِلْمٌ ثَالِثٌ بِافْتِقَارِهِ فِي تَرْكِيبِهِ وَفِي حَيَاتِهِ وَعَقْلِهِ إِلَى مُؤَثِّرٍ مُوجِدٍ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يُقَالَ إِنَّهُ كَانَ عَلَى مَذْهَبِ الدَّهْرِيَّةِ مِنْ أَنَّ الْأَفْلَاكَ وَاجِبَةُ الْوُجُودِ فِي ذَوَاتِهَا وَمُتَحَرِّكَةٌ لِذَوَاتِهَا، وَأَنَّ حَرَكَاتِهَا أَسْبَابٌ لِحُصُولِ الْحَوَادِثِ فِي هَذَا الْعَالَمِ، أَوْ يُقَالُ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْفَلَاسِفَةِ الْقَائِلِينَ بِالْعِلَّةِ الْمُوجِبَةِ لَا بِالْفَاعِلِ الْمُخْتَارِ، ثُمَّ اعْتَقَدَ أَنَّهُ بِمَنْزِلَةِ الْإِلَهِ لِأَهْلِ إِقْلِيمِهِ مِنْ حَيْثُ اسْتَعْبَدَهُمْ وَمَلَكَ ذِمَّاتِهِمْ وَزِمَامَ أَمْرِهِمْ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يُقَالَ إِنَّهُ كَانَ عَلَى مَذْهَبِ الْحُلُولِيَّةِ، الْقَائِلِينَ بِأَنَّ ذَاتَ الْإِلَهِ يَتَدَرَّعُ بِجَسَدِ إِنْسَانٍ مُعَيَّنٍ، حَتَّى يَكُونَ الْإِلَهُ سُبْحَانَهُ لِذَلِكَ الْجَسَدِ بِمَنْزِلَةِ رُوحِ كُلِّ إِنْسَانٍ بِالنِّسْبَةِ إِلَى جَسَدِهِ، وَبِهَذِهِ التَّقْدِيرَاتِ كَانَ يُسَمِّي نَفْسَهُ إِلَهًا.
Birincisi: Firavun’un Allah’ı tanıdığı, fakat saltanat ve riyaset talebiyle bu sözleri söylediği ihtimali ileri sürülebilir. Nitekim Allah Teâlâ Kitabı’nda onun Allah’ı bildiğine delalet eden şu buyruğu zikretmiştir: {قالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هؤُلاءِ إِلَّا رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ} [İsrâ 102] “[Mûsâ] dedi ki: ‘Andolsun, bunları göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen pekâlâ bildin!’” Şayet {عَلِمْتَ} kelimesi “tâ” harfinin fethasıyla okunursa murad Firavun’un bunu bildiğidir; bu da onun Allah’ı tanıdığına, ancak ilahlık taslayarak kavmini sömürdüğüne delalet eder. Diğer kıraat ise {عَلِمْتُ} şeklinde “tâ” harfinin dammesiyle olup, bunu bilenin Mûsâ aleyhisselâm olduğunu gerektirir. Ayrıca Firavun şayet akıl sahibi olmasaydı Allah Teâlâ’nın ona elçi göndermesi caiz olmazdı; akıl sahibi olduğuna göre ise önceden var, diri ve akıllı olmadığını, sonradan böyle olduğunu zorunlu olarak bilmektedir. Bu durumda olan her şeyin mutlaka bir müessire (yaratıcıya) muhtaç olduğunu da zaruri olarak bilir. Dolayısıyla bu iki bilgiden, terkibinde, hayatında ve aklında var edici bir müessire muhtaç olduğuna dair üçüncü bir bilginin onda doğması kaçınılmazdır. Firavun’un feleklerin zatları gereği vacibü’l-vücud (varlığı zorunlu) ve bizzat hareketli olduğunu, onların hareketlerinin de bu âlemdeki hadiselerin meydana gelmesine sebep teşkil ettiğini savunan Dehriyye mezhebi üzere olduğu da söylenebilir. Yahut onun fail-i muhtara (iradeli yaratıcıya) değil de illet-i mûcibeye (zorunlu illete) inanan felsefecilerden olduğu, ardından halkı köleleştirip onların canlarını ve işlerinin idaresini elinde tuttuğu cihetten kendisini kendi bölgesinin halkı için bir ilah konumunda gördüğü söylenebilir. Yine onun, ilahın zatının belirli bir insanın bedenine hulûl ettiğini, böylece Sübhân olan İlah’ın o beden için tıpkı her insanın ruhunun bedenine nispeti gibi bir konumda bulunduğunu savunan Hulûliyye mezhebi üzere olduğu da söylenebilir. İşte bu kabullere dayanarak kendisine ilah adını veriyordu.
41533. Metin
الْبَحْثُ الثَّانِي: وَهُوَ أَنَّهُ قَالَ لِمُوسَى ﵇: وَما رَبُّ الْعالَمِينَ؟ وَاعْلَمْ أَنَّ السُّؤَالَ بِمَا طَلَبَ لِتَعْرِيفِ حَقِيقَةِ الشَّيْءِ، وَتَعْرِيفُ حَقِيقَةِ الشَّيْءِ إِمَّا أَنْ يَكُونَ بِنَفْسِ تِلْكَ الْحَقِيقَةِ أَوْ بِشَيْءٍ مِنْ أَجْزَائِهَا أَوْ بِأَمْرٍ خَارِجٍ عَنْهَا أَوْ بِمَا يَتَرَكَّبُ مِنَ الدَّاخِلِ وَالْخَارِجِ. أَمَّا تَعْرِيفُهَا بِنَفْسِهَا فَمُحَالٌ، لِأَنَّ الْمُعَرَّفَ مَعْلُومٌ قَبْلَ الْمُعَرِّفِ، فَلَوْ عَرَّفَ الشَّيْءَ بِنَفْسِهِ لَزِمَ أَنْ يَكُونَ مَعْلُومًا قَبْلَ أَنْ يَكُونَ مَعْلُومًا وَهُوَ مُحَالٌ. وَأَمَّا تَعْرِيفُهَا بِالْأُمُورِ الدَّاخِلَةِ فِيهَا فَهَهُنَا فِي حَقِّ وَاجِبِ الْوُجُودِ مُحَالٌ، لِأَنَّ التَّعْرِيفَ بِالْأُمُورِ الدَّاخِلَةِ لَا يُمْكِنُ إِلَّا إِذَا كَانَ الْمُعَرَّفُ مُرَكَّبًا، وَوَاجِبُ الْوُجُودِ يَسْتَحِيلُ أَنْ يَكُونَ مُرَكَّبًا، لِأَنَّ كُلَّ مُرَكَّبٍ فَهُوَ مُحْتَاجٌ إِلَى كُلِّ وَاحِدٍ مِنْ أَجْزَائِهِ، وَكُلُّ وَاحِدٍ مِنْ أَجْزَائِهِ فَهُوَ غَيْرُهُ، فَكُلُّ مُرَكَّبٍ مُحْتَاجٌ إِلَى غَيْرِهِ، وَكُلُّ مَا احْتَاجَ إِلَى غَيْرِهِ فَهُوَ مُمْكِنٌ لِذَاتِهِ، وَكُلُّ مُرَكَّبٍ فَهُوَ مُمْكِنٌ، فَمَا لَيْسَ بِمُمْكِنٍ يَسْتَحِيلُ أَنْ يَكُونَ مُرَكَّبًا، فَوَاجِبُ الْوُجُودِ لَيْسَ بِمُرَكَّبٍ، وَإِذَا لَمْ يَكُنْ مُرَكَّبًا اسْتَحَالَ تَعْرِيفُهُ بِأَجْزَائِهِ، وَلَمَّا بَطَلَ هَذَانِ الْقِسْمَانِ ثَبَتَ أَنَّهُ لَا يُمْكِنُ تَعْرِيفُ مَاهِيَّةِ وَاجِبِ الْوُجُودِ إِلَّا بِلَوَازِمِهِ وَآثَارِهِ، ثُمَّ إِنَّ اللَّوَازِمَ قَدْ تَكُونُ خَفِيَّةً، وَقَدْ تَكُونُ جَلِيَّةً، وَلَا يَجُوزُ تَعْرِيفُ الْمَاهِيَّةِ بِاللَّوَازِمِ الْخَفِيَّةِ بَلْ لَا بُدَّ مِنْ تَعْرِيفِهَا بِاللَّوَازِمِ الْجَلِيَّةِ، وَأَظْهَرُ آثَارِ ذَاتِ وَاجِبِ الْوُجُودِ هو هذا العالم المحسوس وهو السموات وَالْأَرْضُ وَمَا بَيْنَهُمَا فَقَدْ ثَبَتَ
İkinci İnceleme: Firavun’un Mûsâ aleyhisselâm’a: {وَما رَبُّ الْعالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi de nedir?” demesidir. Bil ki “mâ” (nedir) edatıyla soru sormak, bir şeyin hakikatinin tarif edilmesini talep etmektir. Bir şeyin hakikatinin tarifi ise ya bizzat o hakikatin kendisiyle ya onun cüzlerinden bir parçayla ya onun dışındaki haricî bir hususla yahut dâhilî ve haricî unsurlardan meydana gelen bir bileşimle yapılır. Bir şeyin bizzat kendisiyle tarif edilmesi muhaldir; çünkü tarif edilen şey (muarref), tarif eden şeyden (muarrif) önce bilinir; şayet bir şey bizzat kendisiyle tarif edilirse bilinmeden önce bilinmiş olması gerekir ki bu muhaldir. İçsel/dâhilî unsurlarla tarifine gelince; bu durum Vacibü’l-Vücud hakkında muhaldir; zira dâhilî unsurlarla tarif ancak tarif edilenin mürekkep (bileşik) olması hâlinde mümkündür. Vacibü’l-Vücud’un ise mürekkep olması imkânsızdır; çünkü her mürekkep kendi cüzlerinin her birine muhtaçtır, cüzlerinin her biri ise onun gayrıdır. Dolayısıyla her mürekkep başkasına muhtaçtır; başkasına muhtaç olan her şey ise zatı gereği mümkündür (mümkin li-zâtihî). Her mürekkep mümkün olduğuna göre mümkün olmayan bir varlığın mürekkep olması imkânsızdır. O hâlde Vacibü’l-Vücud mürekkep değildir; mürekkep olmayınca da O’nun cüzleriyle tarif edilmesi imkânsız olur. Bu iki kısım batıl olunca, Vacibü’l-Vücud’un mahiyetinin ancak O’nun lazım gelen vasıfları ve eserleriyle (fiilleriyle) tarif edilebileceği sabit olur. Sonra bu lazım vasıflar bazen gizli, bazen de apaçık olur; mahiyetin gizli vasıflarla tarif edilmesi caiz olmayıp mutlaka apaçık vasıflarla tarif edilmesi gerekir. Vacibü’l-Vücud’un zatının en açık eserleri ise şu duyularla algılanan âlemdir ki o da gökler, yer ve bu ikisi arasındakilerdir. Böylece sabit oldu ki
41534. Metin
أَنَّهُ لَا جَوَابَ الْبَتَّةَ لِقَوْلِ فِرْعَوْنَ وَما رَبُّ الْعالَمِينَ إِلَّا مَا قَالَهُ مُوسَى ﵇، وهو أنه رب السموات وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا، فَأَمَّا قَوْلُهُ: إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ فَمَعْنَاهُ: إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ بِإِسْنَادِ هَذِهِ الْمَحْسُوسَاتِ إِلَى مَوْجُودٍ وَاجِبِ الْوُجُودِ فَاعْرِفُوا أَنَّهُ لَا يُمْكِنُ تَعْرِيفُهُ إِلَّا بِمَا ذَكَرْتُهُ لِأَنَّكُمْ لَمَّا سَلَّمْتُمُ انْتِهَاءَ هَذِهِ الْمَحْسُوسَاتِ إِلَى الْوَاجِبِ لِذَاتِهِ، ثَبَتَ أَنَّ الْوَاجِبَ لِذَاتِهِ فَرْدٌ مُطْلَقٌ، وَثَبَتَ أَنَّ الْفَرْدَ الْمُطْلَقَ لَا يُمْكِنُ تَعْرِيفُهُ إِلَّا بِآثَارِهِ، وَثَبَتَ أَنَّ تِلْكَ الْآثَارَ لَا بُدَّ وَأَنْ تَكُونَ أَظْهَرَ آثَارِهِ، وَأَبْعَدَهَا عَنِ الخفاء وما ذاك إلا السموات/ وَالْأَرْضُ وَمَا بَيْنَهُمَا، فَإِنْ أَيْقَنْتُمْ بِذَلِكَ لَزِمَكُمْ أَنْ تَقْطَعُوا بِأَنَّهُ لَا جَوَابَ عَنْ ذَلِكَ السُّؤَالِ إِلَّا هَذَا الْجَوَابُ، وَلَمَّا ذَكَرَ مُوسَى ﵇ هَذَا الْجَوَابَ الْحَقَّ قَالَ فِرْعَوْنَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ وَإِنَّمَا ذَكَرَ ذَلِكَ عَلَى سَبِيلِ التَّعَجُّبِ مِنْ جَوَابِ مُوسَى، يَعْنِي أَنَا أَطْلُبُ مِنْهُ الْمَاهِيَّةَ وَخُصُوصِيَّةَ الْحَقِيقَةِ، وَهُوَ يُجِيبُنِي بِالْفَاعِلِيَّةِ وَالْمُؤَثِّرِيَّةِ، وَتَمَامُ الْإِشْكَالِ أَنَّ تَعْرِيفَ الْمَاهِيَّةِ بِلَوَازِمِهَا لَا يُفِيدُ الْوُقُوفَ عَلَى نَفْسِ تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّا إِذَا قُلْنَا فِي الشَّيْءِ إِنَّهُ الَّذِي يَلْزَمُهُ اللَّازِمُ الْفُلَانِيُّ، فَهَذَا الْمَذْكُورُ، إِمَّا أَنْ يَكُونَ مَعْرُوفًا لِمُجَرَّدِ كَوْنِهِ أَمْرًا مَا يَلْزَمُهُ ذَلِكَ اللَّازِمُ أَوْ لِخُصُوصِيَّةِ تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ الَّتِي عَرَضَتْ لَهَا هَذِهِ الْمَلْزُومِيَّةِ، وَالْأَوَّلُ مُحَالٌ لِأَنَّ كَوْنَهُ أَمْرًا يَلْزَمُهُ ذَلِكَ اللازم جعلناه فَلَوْ كَانَ الْمَكْشُوفُ هُوَ هَذَا الْقَدْرَ لَزِمَ كَوْنُ الشَّيْءِ مَعْرُوفًا لِنَفْسِهِ وَهُوَ مُحَالٌ، وَالثَّانِي مُحَالٌ لِأَنَّ الْعِلْمَ بِأَنَّهُ أَمْرٌ مَا يَلْزَمُهُ اللَّازِمُ الْفُلَانِيُّ لَا يُفِيدُ الْعِلْمَ بِخُصُوصِيَّةِ تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ الْمَلْزُومَةِ، لِأَنَّهُ لَا يَمْتَنِعُ فِي الْعَقْلِ اشْتِرَاكُ الْمَاهِيَّاتِ الْمُخْتَلِفَةِ فِي لَوَازِمَ مُتَسَاوِيَةٍ فَثَبَتَ أَنَّ التَّعْرِيفَ بِالْوَصْفِ الْخَارِجِيِّ لَا يُفِيدُ مَعْرِفَةَ نَفْسِ الْحَقِيقَةِ فَلَمْ يَكُنْ كَوْنُهُ رَبًّا لِلسَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا جَوَابًا عَنْ قَوْلِهِ: وَما رَبُّ الْعالَمِينَ فَأَجَابَ مُوسَى ﵇: بِأَنْ قالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ وَكَأَنَّهُ عَدَلَ عَنِ التَّعْرِيفِ بِخَالِقَيَّةِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِلَى التَّعْرِيفِ بِكَوْنِهِ تَعَالَى خَالِقًا لَنَا وَلِآبَائِنَا، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ لا يمتنع أن يعتقد أحد أن السموات وَالْأَرَضِينَ وَاجِبَةٌ لِذَوَاتِهَا فَهِيَ غَنِيَّةٌ عَنِ الْخَالِقِ وَالْمُؤَثِّرِ، وَلَكِنْ لَا يُمْكِنُ أَنْ يَعْتَقِدَ الْعَاقِلُ فِي نَفْسِهِ وَأَبِيهِ وَأَجْدَادِهِ كَوْنَهُمْ وَاجِبِينَ لِذَوَاتِهِمْ، لم أَنَّ الْمُشَاهَدَةَ دَلَّتْ عَلَى أَنَّهُمْ وُجِدُوا بَعْدَ الْعَدَمِ ثُمَّ عُدِمُوا بَعْدَ الْوُجُودِ، وَمَا كَانَ كَذَلِكَ اسْتَحَالَ أَنْ يَكُونَ وَاجِبًا لِذَاتِهِ، وَمَا لَمْ يَكُنْ وَاجِبًا لِذَاتِهِ اسْتَحَالَ وُجُودُهُ إِلَّا لِمُؤَثِّرٍ، فَكَانَ التَّعْرِيفُ بِهَذَا الْأَثَرِ أَظْهَرَ فَلِهَذَا عَدَلَ مُوسَى ﵇ مِنَ الْكَلَامِ الْأَوَّلِ إِلَيْهِ فَقَالَ فِرْعَوْنَ: إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ يَعْنِي الْمَقْصُودَ مِنْ سُؤَالِ مَا طَلَبُ الْمَاهِيَّةِ وَخُصُوصِيَّةِ الْحَقِيقَةِ وَالتَّعْرِيفُ بِهَذِهِ الْآثَارِ الْخَارِجِيَّةِ لَا يُفِيدُ الْبَتَّةَ تِلْكَ الْخُصُوصِيَّةَ، فَهَذَا الَّذِي يَدَّعِي الرِّسَالَةَ مَجْنُونٌ لَا يَفْهَمُ السُّؤَالَ فَضْلًا عَنْ أَنْ يُجِيبَ عَنْهُ، فَقَالَ مُوسَى ﵇: رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ فَعَدَلَ إِلَى طَرِيقٍ ثَالِثٍ أَوْضَحَ مِنَ الثَّانِي، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ أَرَادَ بِالْمَشْرِقِ طُلُوعَ الشَّمْسِ وَظُهُورَ النَّهَارِ، وَأَرَادَ بِالْمَغْرِبِ غُرُوبَ الشَّمْسِ وَزَوَالَ النَّهَارِ، وَالْأَمْرُ ظَاهِرٌ فِي أَنَّ هَذَا التَّدْبِيرَ الْمُسْتَمِرَّ عَلَى الوجه
Firavun’un: {وَما رَبُّ الْعالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi de nedir?” sorusuna Mûsâ aleyhisselâm’ın O’nun göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olduğunu söylemesinden başka kesinlikle verilecek hiçbir cevap yoktur. {إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “Eğer kesin olarak inanıyorsanız” buyruğuna gelince; bunun manası: “Eğer bu duyulur varlıkların Vacibü’l-Vücud olan bir varlığa dayandığına yakinen inanıyorsanız, O’nun ancak benim zikrettiğim şekilde tarif edilebileceğini bilin. Çünkü siz bu duyulur âlemin zatı gereği vacip olan varlıkta son bulduğunu kabul ettiğinizde, Vacib bi-zâtihî’nin mutlak tek olduğu sabit olur; mutlak tekin ise ancak eserleriyle tarif edilebileceği sabit olur; bu eserlerin de O’nun en açık ve gizlilikten en uzak eserleri olması gerektiği sabit olur ki bu da gökler, yer ve ikisi arasındakilerden başkası değildir. Şayet buna yakinen inanırsanız, bu soruya bu cevaptan başka hiçbir cevap olamayacağını kesin olarak kabul etmeniz gerekir.” Mûsâ aleyhisselâm bu hak cevabı verince Firavun çevresindekilere: {أَلا تَسْتَمِعُونَ} “İşitmiyor musunuz?” dedi. Bunu ancak Mûsâ’nın cevabına şaşırma kabilinden söylemiştir; yani “Ben ondan mahiyeti ve hakikatin hususiyetini soruyorum, o ise bana faillik ve müessirlikle cevap veriyor” demek istemiştir. Buradaki esas işkâl şudur: Mahiyetin lazım vasıflarıyla tarif edilmesi bizzat o mahiyetin kendisini kavramayı sağlamaz. Çünkü biz bir şey hakkında: “O, falanca lazım vasfın kendisine lazım geldiği şeydir” dediğimizde, bu zikredilen şey ya sırf o lazımın kendisine bağlandığı bir şey olması bakımından bilinmektedir ya da bu melzumiyet vasfının kendisine arız olduğu o mahiyetin hususiyetiyle bilinmektedir. Birincisi muhaldir; çünkü onun o lazıma konu olan bir şey olmasını bizzat biz kılmaktayız; şayet açığa çıkan şey bu kadardan ibaret olsaydı bir şeyin kendi kendisiyle bilinmesi gerekirdi ki bu muhaldir. İkincisi de muhaldir; çünkü bir şeyin falanca lazım vasfın kendisine ait olduğu bir varlık olduğunu bilmek, o melzum olan mahiyetin hususiyetini bilmeyi sağlamaz; zira farklı mahiyetlerin eşit lazımlarda ortak olması aklen imkânsız değildir. Dolayısıyla haricî vasıfla yapılan tarifin bizzat hakikatin bilgisini sağlamadığı sabit olmuştur; bu yüzden O’nun göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olması vasfı {وَما رَبُّ الْعالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi de nedir?” sorusunun [mahiyet yönünden] tam cevabı olmamıştır. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm: {قالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ} “[Mûsâ devamla]: ‘O, sizin de Rabbiniz, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir’ dedi” şeklinde cevap verdi. Sanki Mûsâ göklerin ve yerin yaratıcılığı ile tarif etmekten, Allah Teâlâ’nın bizim ve atalarımızın yaratıcısı olmasıyla tarif etmeye geçmiştir. Çünkü bir kimsenin göklerin ve yerlerin zatları gereği vacip olduğunu, dolayısıyla bir yaratıcıya ve müessire muhtaç olmadığını düşünmesi imkânsız değildir; fakat akıl sahibi bir insanın kendisinin, babasının ve dedelerinin zatları gereği vacip olduklarına inanması mümkün değildir. Zira müşahede onların yokluktan sonra var olduklarına, sonra da varlıktan sonra yok olduklarına delalet etmiştir. Böyle olan bir şeyin ise zatı gereği vacip olması muhaldir; zatı gereği vacip olmayan bir şeyin varlığı ise bir müessir olmadan imkânsızdır. Dolayısıyla bu eserle yapılan tarif daha açık olmuştur; işte bu sebeple Mûsâ aleyhisselâm ilk sözden bu açıklamaya geçmiştir. Bunun üzerine Firavun: {إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ} “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir!” dedi. Yani: “Mâ (nedir) sorusundan maksat mahiyeti ve hakikatin hususiyetini talep etmektir; bu haricî eserlerle tarif etmek ise kesinlikle o hususiyeti sağlamaz. Elçilik iddia eden bu adam, sorulan soruyu anlamaktan bile aciz bir delidir, nerede kaldı ki ona cevap verebilsin!” demek istemiştir. Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm: {رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ} “Eğer aklınızı kullanıyorsanız O, doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbidir” buyurarak ikincisinden daha da açık olan üçüncü bir yola yönelmiştir. Çünkü Mûsâ doğu (meşrık) ile güneşin doğuşunu ve gündüzün ortaya çıkışını, batı (mağrib) ile de güneşin batışını ve gündüzün zevalini kastetmiştir. Bu hayranlık verici
41535. Metin
الْعَجِيبِ لَا يَتِمُّ إِلَّا بِتَدْبِيرِ مُدَبِّرٍ وَهَذَا بِعَيْنِهِ طَرِيقَةُ إِبْرَاهِيمَ ﵇ مَعَ نَمْرُوذَ، فَإِنَّهُ اسْتَدَلَّ أَوَّلًا بِالْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ وَهُوَ الَّذِي ذَكَرَهُ مُوسَى ﵇ هاهنا بِقَوْلِهِ: رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ فَأَجَابَهُ نَمْرُوذُ بِقَوْلِهِ: أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ [الْبَقَرَةِ:
tarzda sürüp giden düzenin ancak bir müdebbirin (yöneticinin) tedbiriyle tamamlanacağı aşikârdır. Bu, İbrâhîm aleyhisselâm’ın Nemrûd’a karşı izlediği yöntemin ta kendisidir. Zira İbrâhîm önce diriltme ve öldürme ile delil getirmiştir ki bu, Mûsâ aleyhisselâm’ın burada: {رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ} “O, sizin de Rabbiniz, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir” sözüyle zikrettiği husustur. Nemrûd ona: {أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ} [Bakara 258] “Ben de diriltir ve öldürürüm”
41536. Metin
٢٥٨] فَقَالَ: فَإِنَّ اللَّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِها مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ [الْبَقَرَةِ: ٢٥٨] وَهُوَ الذي ذكره موسى ﵇ هاهنا بِقَوْلِهِ: رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ.
cevabını verince, İbrâhîm: {فَإِنَّ اللَّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِها مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ} [Bakara 258] “Allah güneşi doğudan getirmektedir, haydi sen de onu batıdan getir! deyince o inkârcı donup kaldı” demiştir. İşte Mûsâ aleyhisselâm’ın burada: {رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ} “O, doğunun ve batının Rabbidir” sözüyle zikrettiği şey de budur.
41537. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ: إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ فَكَأَنَّهُ ﵇ قَالَ إِنْ كُنْتَ مِنَ الْعُقَلَاءِ عَرَفْتَ أَنَّهُ لَا جَوَابَ عَنْ سُؤَالِكَ إِلَّا مَا ذَكَرْتَ لِأَنَّكَ طَلَبْتَ مني تعريف حقيقته بنفس حقيقته، وقد ثبت/ أنه لا يمكن تَعْرِيفَ حَقِيقَتِهِ بِنَفْسِ
{إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ} “Eğer aklınızı kullanıyorsanız” buyruğuna gelince; sanki Mûsâ aleyhisselâm şöyle demiştir: “Eğer akıl sahiplerinden isen senin bu soruna benim zikrettiğimden başka bir cevap olamayacağını anlarsın. Çünkü sen benden O’nun hakikatini bizzat hakikatiyle tarif etmemi istedin; hâlbuki O’nun hakikatinin bizzat
41538. Metin
حَقِيقَتِهِ وَلَا بِأَجْزَاءِ حَقِيقَتِهِ، فَلَمْ يَبْقَ إِلَّا أن أعرف حَقِيقَتِهِ، وَأَنَا قَدْ عَرَّفْتُ حَقِيقَتَهُ بِآثَارِ حَقِيقَتِهِ فَقَدْ ثَبَتَ أَنَّ كُلَّ مَنْ كَانَ عَاقِلًا يَقْطَعُ بِأَنَّهُ لَا جَوَابَ عَنْ هَذَا السُّؤَالِ إِلَّا مَا ذَكَرْتُهُ.
hakikatiyle veya hakikatinin cüzleriyle tarif edilmesinin mümkün olmadığı sabit olmuştur. Geriye O’nun hakikatini tarif etmemden başka yol kalmamıştı; ben de O’nun hakikatini hakikatinin eserleriyle tarif ettim. Böylece sabit oldu ki akıl sahibi olan herkes bu soruya benim zikrettiğimden başka bir cevap olamayacağını kesin olarak kabul eder.”
41539. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّا قَدْ بَيَّنَّا فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ [١٨] فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَهُوَ الْقاهِرُ فَوْقَ عِبادِهِ أَنَّ حَقِيقَةَ الْإِلَهِ سُبْحَانَهُ مِنْ حَيْثُ هِيَ هِيَ غَيْرُ مَعْقُولَةٍ لِلْبَشَرِ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ اسْتَحَالَ مِنْ مُوسَى ﵇ أَنْ يَذْكُرَ مَا تُعْرَفُ بِهِ تِلْكَ الْحَقِيقَةُ، إِلَّا أَنَّ عَدَمَ الْعِلْمِ بِتِلْكَ الْخُصُوصِيَّةِ لَا يَقْدَحُ فِي صِحَّةِ الرِّسَالَةِ فَكَانَ حَاصِلُ كَلَامِ مُوسَى ﵇ أَنَّ ادِّعَاءَ رِسَالَةِ رَبِّ الْعَالَمِينَ تَتَوَقَّفُ صِحَّتُهُ عَلَى إِثْبَاتِ أَنَّ لِلْعَالِمِينَ رَبًّا وَإِلَهًا وَلَا تَتَوَقَّفُ عَلَى الْعِلْمِ بِخُصُوصِيَّةِ الرَّبِّ تَعَالَى وَمَاهِيَّتِهِ الْمُعَيَّنَةِ، فَكَأَنَّ مُوسَى ﵇ يُقِيمُ الدَّلَالَةَ عَلَى إِثْبَاتِ الْقَدْرِ الْمُحْتَاجِ إِلَيْهِ فِي صِحَّةِ دَعْوَى الرِّسَالَةِ، وَفِرْعَوْنُ يُطَالِبُهُ بِبَيَانِ الْمَاهِيَّةِ، وَمُوسَى ﵇ كَانَ يُعْرِضُ عَنْ سُؤَالِهِ لِعِلْمِهِ بِأَنَّهُ لَا تَعَلُّقَ لِذَلِكَ السُّؤَالِ نَفْيًا وَلَا إِثْبَاتًا فِي هَذَا الْمَطْلُوبِ، فَهَذَا تَمَامُ الْقَوْلِ فِي هَذَا الْبَحْثِ واللَّه أَعْلَمُ، ثُمَّ إِنَّ مُوسَى ﵇ لَمَّا خَشَّنَ فِي آخِرِ الْكَلَامِ بِقَوْلِهِ: إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ فَعِنْدَ ذَلِكَ قَالَ فِرْعَوْنُ: لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلهَاً غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ فَإِنَّهُ لَمَّا عَجَزَ عَنِ الْحِجَاجِ عَدَلَ إِلَى التَّخْوِيفِ، فَعِنْدَ ذَلِكَ ذَكَرَ موسى ﵇ كلاما مجملا ليعلق قبله بِهِ فَيَعْدِلَ عَنْ وَعِيدِهِ فَقَالَ: أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ؟ أَيْ هَلْ تَسْتَجِيزُ أَنْ تَسْجُنَنِي مَعَ اقْتِدَارِي عَلَى أَنْ آتِيَكَ بِأَمْرٍ بَيِّنٍ فِي بَابِ الدَّلَالَةِ عَلَى وُجُودِ اللَّه تَعَالَى وَعَلَى أَنِّي رَسُولُهُ؟ فَعِنْدَ ذَلِكَ قَالَ: فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ وهاهنا فُرُوعٌ: الْفَرْعُ الْأَوَّلُ: الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى لَيْسَ بِجِسْمٍ لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ جِسْمًا وَلَهُ صُورَةٌ لَكَانَ جَوَابُ مُوسَى ﵇ بِذِكْرِ حَقِيقَتِهِ وَلَكَانَ كَلَامُ فِرْعَوْنَ لَازِمًا لَهُ لِعُدُولِهِ عَنِ الْجَوَابِ الْحَقِّ الثَّانِي: الْوَاجِبُ عَلَى مَنْ يَدْعُو غَيْرَهُ إِلَى اللَّه تَعَالَى أَنْ لَا يُجِيبَ عَنِ السَّفَاهَةِ لِأَنَّ مُوسَى ﵇ لَمَّا قَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ إِنَّهُ مَجْنُونٌ لَمْ يَعْدِلْ عَنْ ذِكْرِ الدَّلَالَةِ وَكَذَلِكَ لَمَّا تَوَعَّدَهُ أَنْ يَسْجُنَهُ الثَّالِثُ: أَنَّهُ يَجُوزُ لِلْمَسْئُولِ أَنْ يَعْدِلَ فِي حُجَّتِهِ مِنْ مِثَالٍ إِلَى مِثَالٍ لِإِيضَاحِ الْكَلَامِ وَلَا يَدُلُّ ذَلِكَ عَلَى الِانْقِطَاعِ الرَّابِعُ: إِنْ قِيلَ:
Bil ki biz En‘âm Suresi 18. ayetteki {وَهُوَ الْقاهِرُ فَوْقَ عِبادِهِ} “O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir” buyruğunun tefsirinde, İlah Teâlâ’nın hakikatinin bizzat kendisi olması bakımından beşer tarafından akılla kavranamayacağını açıklamıştık. Durum böyle olunca Mûsâ aleyhisselâm’ın o hakikatin kendisiyle bilineceği bir hususu zikretmesi imkânsızdı; ne var ki o hususiyetin bilinmemesi risaletin sıhhatine halel getirmez. Dolayısıyla Mûsâ aleyhisselâm’ın sözünün özeti şudur: Âlemlerin Rabbinin risaletini iddia etmenin sıhhati, âlemlerin bir Rabbi ve İlahı olduğunu ispat etmeye bağlıdır; yoksa bizzat Rab Teâlâ’nın hususiyetini ve muayyen mahiyetini bilmeye bağlı değildir. Sanki Mûsâ aleyhisselâm peygamberlik davasının sıhhati için gereken asgari miktarı ispat etmeye delil getiriyor, Firavun ise ondan mahiyeti açıklamasını istiyordu. Mûsâ aleyhisselâm ise bu sorunun olumlu veya olumsuz yönde bu gayeyle hiçbir ilgisinin bulunmadığını bildiği için onun sorusundan yüz çeviriyordu. Bu inceleme konusundaki sözün tamamı budur, en doğrusunu Allah bilir. Sonra Mûsâ aleyhisselâm sözün sonunda: {إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ} “Eğer aklınızı kullanıyorsanız” diyerek sertleşince, işte o vakit Firavun: {لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلهَاً غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ} “Eğer benden başka bir ilah edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan yaparım!” dedi; zira delil getirmekten aciz kalınca tehdide yöneldi. İşte o anda Mûsâ aleyhisselâm, kalbini bağlayıp tehdidinden vazgeçsin diye mücmel (özlü) bir söz zikrederek şöyle dedi: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ} “Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?” Yani: “Allah Teâlâ’nın varlığına ve benim O’nun elçisi olduğuma delalet hususunda sana apaçık bir delil getirmeye muktedir olduğum hâlde beni zindana atmayı reva görür müsün?” Bunun üzerine Firavun: {فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “Eğer doğrulardan isen haydi getir onu!” dedi. Burada bazı fer‘î meseleler vardır: Birinci Fer': Ayet, Allah Teâlâ’nın cisim olmadığına delalet eder; çünkü şayet cisim olsaydı ve bir sureti bulunsaydı, Mûsâ aleyhisselâm’ın hakiki cevabı O’nun hakikatini zikretmekle vermesi gerekirdi ve Firavun’un doğru cevaptan saptığı yönündeki itirazı ona lazım gelirdi. İkincisi: Başkasını Allah Teâlâ’ya davet eden kimsenin görevi, seviyesizliğe/hakarete aynı şekilde karşılık vermemektir; zira Firavun kendisine deli dediğinde Mûsâ aleyhisselâm delil getirmekten vazgeçmediği gibi, onu zindana atmakla tehdit ettiğinde de aynı şekilde tavrını sürdürmüştür. Üçüncüsü: Kendisine soru sorulan kimsenin meseleyi açıklığa kavuşturmak için delilinde bir misalden diğer misale geçmesi caizdir ve bu durum delilden aciz kalındığına delalet etmez. Dördüncüsü: Şayet:
41540. Metin
كَيْفَ قَطَعَ الْكَلَامَ بِمَا لَا تَعَلُّقَ لَهُ بِالْأَوَّلِ وَهُوَ قَوْلُهُ: أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ وَالْمُعْجِزُ لَا يَدُلُّ عَلَى اللَّه تَعَالَى كَدَلَالَةِ سَائِرِ مَا تَقَدَّمَ؟ قُلْنَا بَلْ يَدُلُّ مَا أَرَادَ أَنْ يُظْهِرَهُ مِنَ انْقِلَابِ الْعَصَا حَيَّةً عَلَى اللَّه تَعَالَى وَعَلَى تَوْحِيدِهِ، وَعَلَى أَنَّهُ صَادِقٌ فِي الرِّسَالَةِ فَالَّذِي خَتَمَ بِهِ كَلَامَهُ أَقْوَى مِنْ كُلِّ مَا تَقَدَّمَ وَأَجْمَعُ الْخَامِسُ: فَإِنْ قِيلَ كَيْفَ قَالَ: رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا عَلَى التَّثْنِيَةِ وَالْمَرْجُوعُ إِلَيْهِ مَجْمُوعٌ؟ جَوَابُهُ أَرِيدَ مَا بين الجهتين، فإن قيل: ذكر السموات وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا قَدِ اسْتَوْعَبَ الْخَلَائِقَ كُلَّهُمْ، فَمَا مَعْنَى ذِكْرُهُمْ وَذِكْرُ آبَائِهِمْ بَعْدَ ذَلِكَ وَذِكْرُ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ؟ جَوَابُهُ: قَدْ عَمَّمَ أَوَّلًا ثُمَّ خَصَّصَ مِنَ الْعَامِّ لِلْبَيَانِ أَنْفُسَهُمْ وَآبَاءَهُمْ لِأَنَّ أَقْرَبَ الْأَشْيَاءِ مِنَ الْعَاقِلِ نَفْسُهُ وَمَنْ وُلِدَ مِنْهُ وَمَا شَاهَدَ مِنَ انْتِقَالِهِ مِنْ وَقْتِ مِيلَادِهِ إِلَى وَقْتِ وَفَاتِهِ مِنْ حَالَةٍ إِلَى/ حَالَةٍ أُخْرَى، ثُمَّ خَصَّصَ الْمَشْرِقَ وَالْمَغْرِبَ لِأَنَّ طُلُوعَ الشَّمْسِ مِنْ أَحَدِ الْخَافِقَيْنِ وَغُرُوبَهَا عَلَى تَقْدِيرٍ مُسْتَقِيمٍ فِي فُصُولِ السَّنَةِ مِنْ أَظْهَرِ الدَّلَائِلِ السَّادِسُ: فَإِنْ قِيلَ لِمَ قَالَ: لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ وَلَمْ يَقُلْ لَأَسْجُنَنَّكَ مَعَ أَنَّهُ أَخْصَرُ؟ جَوَابُهُ: لِأَنَّهُ لَوْ قَالَ لَأَسْجُنَنَّكَ لَا يُفِيدُ إِلَّا صَيْرُورَتَهُ مَسْجُونًا. أَمَّا قَوْلُهُ: لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ فَمَعْنَاهُ أَنِّي أَجْعَلُكَ وَاحِدًا مِمَّنْ عَرَفْتَ حَالَهُمْ فِي سُجُونِي، وَكَانَ مِنْ عَادَتِهِ أَنْ يَأْخُذَ مَنْ يُرِيدُ أَنْ يَسْجُنَهُ فَيَطْرَحَهُ فِي بِئْرٍ عَمِيقَةٍ فَرْدًا لَا يُبْصِرُ فِيهَا وَلَا يَسْمَعُ فَكَانَ ذَلِكَ أَشَدَّ مِنَ الْقَتْلِ السَّابِعُ: الْوَاوُ فِي قَوْلِهِ: أَوَلَوْ جِئْتُكَ وَاوُ الْحَالِ دَخَلَتْ عَلَيْهَا هَمْزَةُ الِاسْتِفْهَامِ مَعْنَاهُ أَتَفْعَلُ بِي ذَلِكَ وَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ أي جائيا بالمعجزة.
“Mûsâ: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ} ‘Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?’ diyerek önceki konuyla doğrudan irtibatı olmayan bir sözle kelamı nasıl kesmiştir? Hâlbuki mucize, Allah Teâlâ’ya daha önce geçen deliller gibi doğrudan delalet etmez?” denilirse, deriz ki: Bilakis, asanın yılana dönüşmesi şeklinde göstermek istediği şey, Allah Teâlâ’ya, O’nun birliğine ve kendisinin risaletinde doğru sözlü olduğuna delalet eder; dolayısıyla sözünü kendisiyle tamamladığı bu delil, daha önce geçenlerin hepsinden daha kuvvetli ve daha kapsamlıdır. Beşincisi: Şayet: “Neden mercîi (döndüğü varlıklar) çoğul olduğu hâlde tesniye (ikil) sigasıyla: {رَبُّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا} ‘Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbi’ buyrulmuştur?” denilirse, cevabı şudur: Bununla iki cihet (gök ciheti ve yer ciheti) arası kastedilmiştir. Şayet: “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin zikredilmesi bütün mahlukatı zaten kapsamaktadır; öyleyse bundan sonra onların ve atalarının zikredilmesinin, ayrıca doğu ile batının zikredilmesinin manası nedir?” denilirse, cevabı şudur: Önce umumi olarak zikretmiş, sonra açıklama gayesiyle bu umumdan onların bizzat kendilerini ve atalarını tahsis etmiştir; çünkü akıl sahibi bir kimseye en yakın olan şey bizzat kendisi, kendisinden doğduğu kimseler ve doğumundan ölümüne kadar bir hâlden diğer bir hâle intikal ettiğini bizzat müşahede etmesidir. Ardından doğu ve batıyı tahsis etmiştir; çünkü güneşin iki ufuktan birinden doğması ve yılın mevsimlerinde dosdoğru bir nizam üzere batması en açık delillerdendir. Altıncısı: Şayet: “Neden daha muhtasar olduğu hâlde ‘le-escunenneke’ (seni zindana atacağım) demeyip de: {لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ} ‘Seni zindana atılanlardan yaparım’ demiştir?” denilirse, cevabı şudur: Çünkü şayet ‘seni zindana atacağım’ deseydi bu sadece onun zindana girmesini ifade ederdi. {لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ} sözünün manası ise: “Seni, zindanlarımdaki durumlarını çok iyi bildiğin o kimselerden biri kılarım” demektir. Zira Firavun’un âdeti, zindana atmak istediği kimseyi yakalayıp hiçbir şey görmediği ve işitmediği derin bir kuyuya tek başına atmaktı ki bu durum öldürülmekten daha şiddetliydi. Yedincisi: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ} sözündeki vâv harfi hâl vâvıdır, başına istifham hemzesi dâhil olmuştur; manası ise: “Sana apaçık bir şey –yani mucize– getirmiş olsam dahi bana bunu yapar mısın?” demektir.
41541. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ٣٢ الى ٣٧]
[Şuarâ Suresi (26), 32-37. Ayetler]
41542. Metin
فَأَلْقى عَصاهُ فَإِذا هِيَ ثُعْبانٌ مُبِينٌ (٣٢) وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذا هِيَ بَيْضاءُ لِلنَّاظِرِينَ (٣٣) قالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَساحِرٌ عَلِيمٌ (٣٤) يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَماذا تَأْمُرُونَ (٣٥) قالُوا أَرْجِهْ وَأَخاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدائِنِ حاشِرِينَ (٣٦)
{فَأَلْقى عَصاهُ فَإِذا هِيَ ثُعْبانٌ مُبِينٌ (٣٢) وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذا هِيَ بَيْضاءُ لِلنَّاظِرِينَ (٣٣) قالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَساحِرٌ عَلِيمٌ (٣٤) يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَماذا تَأْمُرُونَ (٣٥) قالُوا أَرْجِهْ وَأَخاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدائِنِ حاشِرِينَ (٣٦)} “Bunun üzerine asasını attı; bir de ne görsünler, o apaçık kocaman bir yılan/ejderha oluverdi! (32) Elini de sıyırıp çıkardı; bakanların gözü önünde bembeyaz parıldıyordu! (33) [Firavun] çevresindeki ileri gelenlere: ‘Şüphesiz bu, çok bilgili/usta bir büyücüdür! (34) Büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?’ dedi. (35) Onlar dediler ki: ‘Onu da kardeşini de alıkoy/beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder; (36)”
41543. Metin
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ (٣٧)
{يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ (٣٧)} ‘Sana bütün usta büyücüleri getirsinler!’ (37)”
41544. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda birkaç mesele vardır:
41545. Metin
المسألة الْأُولَى: قَرَأَ الْأَعْمَشُ: بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ.
Birinci Mesele: A‘meş bu ayeti {بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ} şeklinde okumuştur.
41546. Metin
المسألة الثَّانِيَةُ: اعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ: أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ [الشعراء: ٣٠] يَدُلُّ عَلَى أَنَّ اللَّه تَعَالَى قَبْلَ أَنْ أَلْقَى الْعَصَا عَرَّفَهُ بِأَنَّهُ يُصَيِّرُهَا ثُعْبَانًا، وَلَوْلَا ذَلِكَ لَمَا قَالَ مَا قَالَ: فَلَمَّا أَلْقَى عَصَاهُ ظَهَرَ مَا وَعَدَهُ اللَّه بِهِ فَصَارَ ثُعْبَانًا مُبِينًا، وَالْمُرَادُ أَنَّهُ تَبَيَّنَ لِلنَّاظِرِينَ أَنَّهُ ثُعْبَانٌ بِحَرَكَاتِهِ وَبِسَائِرِ الْعَلَامَاتِ،
İkinci Mesele: Bil ki Mûsâ’nın: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ} [Şuarâ 30] “Sana apaçık bir delil/mucize getirmiş olsam da mı?” sözü, Allah Teâlâ’nın asayı atmadan önce onu yılana dönüştüreceğini Mûsâ’ya bildirdiğine delalet eder; şayet öyle olmasaydı bu sözü söylemezdi. Asasını atınca Allah’ın ona vadettiği şey zuhur etti ve o apaçık bir yılan (su‘bân mübîn) oluverdi. Bundan murad, hareketleriyle ve diğer bütün alametleriyle onun gerçek bir yılan olduğunun bakanlara apaçık belli olmasıdır.
41547. Metin
رُوِيَ أَنَّهُ لَمَّا انْقَلَبَتْ حَيَّةً ارْتَفَعَتْ فِي السَّمَاءِ قَدْرَ مَيْلٍ ثُمَّ انْحَطَّتْ مُقْبِلَةً إِلَى فِرْعَوْنَ وَجَعَلَتْ تَقُولُ يَا مُوسَى مُرْنِي بِمَا شِئْتَ، وَيَقُولُ فِرْعَوْنُ يَا مُوسَى أَسْأَلُكَ بِالَّذِي أَرْسَلَكَ أَلَا أَخَذْتَهَا فعادت عصا
Rivayet edilir ki asa yılana dönüştüğünde göğe doğru bir mil kadar yükseldi, sonra Firavun’a yönelerek aşağı indi ve: “Ey Mûsâ, dilediğini bana emret!” demeye başladı. Firavun ise: “Ey Mûsâ, seni gönderenin hakkı için onu tutmaz mısın!” diye yalvarıyordu; Mûsâ tutunca tekrar asa hâline döndü.
41548. Metin
فإن قيل كيف قال هاهنا: ثُعْبانٌ مُبِينٌ وَفِي آيَةٍ أُخْرَى: فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى [طه: ٢٠] وَفِي آيَةٍ ثَالِثَةٍ: كَأَنَّها جَانٌّ [القصص: ٣١] وَالْجَانُّ مَائِلٌ إِلَى الصِّغَرِ وَالثُّعْبَانُ مَائِلٌ إِلَى الْكِبَرِ؟ جَوَابُهُ: أَمَّا الْحَيَّةُ فَهِيَ اسْمُ الْجِنْسِ ثُمَّ إِنَّهَا لِكِبَرِهَا صَارَتْ ثُعْبَانًا، وَشَبَّهَهَا بِالْجَانِّ لِخِفَّتِهَا وَسُرْعَتِهَا فَصَحَّ الْكَلَامَانِ، وَيُحْتَمَلُ أَنَّهُ شَبَّهَهَا بِالشَّيْطَانِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَالْجَانَّ خَلَقْناهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نارِ السَّمُومِ [الْحِجْرِ:
Şayet: “Burada {ثُعْبانٌ مُبِينٌ} [apaçık büyük bir yılan], diğer bir ayette: {فَإِذا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعى} [Tâ-Hâ 20] ‘Bir de ne görsün, koşan bir yılan oluverdi!’, üçüncü bir ayette ise: {كَأَنَّها جَانٌّ} [Kasas 31] ‘Sanki o küçük ve kıvrak bir yılan gibiydi’ buyrulmuştur; hâlbuki cânn (جَانٌّ) küçüklüğe, su‘bân (ثُعْبانٌ) ise büyüklüğe delalet eder; bu nasıl bağdaşır?” denilirse, cevabı şudur: Hayye (el-hayye) cins ismidir; sonra o büyüklüğü sebebiyle su‘bân olmuştur; hafifliği ve sürati sebebiyle de cânna benzetilmiştir, dolayısıyla iki ifade de doğrudur. Yine Allah Teâlâ’nın: {وَالْجَانَّ خَلَقْناهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نارِ السَّمُومِ} [Hicr 27] “Cânnı (cinlerin atasını) da daha önce zehirli ateşten yarattık” buyruğundan ötürü onun şeytana benzetilmiş olması da muhtemeldir.
41549. Metin
٢٧] وَيُحْتَمَلُ أَنَّهَا كَانَتْ أَوَّلًا صَغِيرَةً كَالْجَانِّ ثُمَّ عَظُمَتْ/ فَصَارَتْ ثُعْبَانًا، ثُمَّ إِنَّ مُوسَى ﵇ لَمَّا أَتَى بِهَذِهِ الْآيَةِ قَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ هَلْ غَيْرَهَا؟ قَالَ نَعَمْ فَأَرَاهُ يَدَهُ ثُمَّ أَدْخَلَهَا جَيْبَهُ ثُمَّ أَخْرَجَهَا فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ يُضِيءُ الْوَادِي مِنْ شِدَّةِ بَيَاضِهَا مِنْ غَيْرِ بَرَصٍ لَهَا شُعَاعٌ كَشُعَاعِ الشَّمْسِ، فَعِنْدَ هَذَا أَرَادَ فِرْعَوْنُ تَعْمِيَةَ هَذِهِ الحجة عَلَى قَوْمِهِ فَذَكَرَ فِيهَا أُمُورًا ثَلَاثَةً: أَحَدُهَا: قَوْلُهُ: إِنَّ هَذَا لَساحِرٌ عَلِيمٌ وَذَلِكَ لِأَنَّ الزَّمَانَ كَانَ زَمَانَ السَّحَرَةِ وَكَانَ عِنْدَ كَثِيرٍ مِنْهُمْ أَنَّ السَّاحِرَ قَدْ يَجُوزُ أَنْ يَنْتَهِيَ بِسِحْرِهِ إِلَى هَذَا الْحَدِّ فَلِهَذَا رَوَّجَ عَلَيْهِمْ هَذَا الْقَوْلَ وَثَانِيهَا: قَوْلِهِ: يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ وَهَذَا يَجْرِي مَجْرَى التَّنْفِيرِ عَنْهُ لِئَلَّا يَقْبَلُوا قَوْلَهُ، وَالْمَعْنَى يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِمَا يُلْقِيهِ بَيْنَكُمْ مِنَ الْعَدَاوَاتِ فَيُفَرِّقُ جَمْعَكُمْ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ مُفَارَقَةَ الْوَطَنِ أَصْعَبُ الْأُمُورِ فَنَفَّرَهُمْ عَنْهُ بِذَلِكَ، وَهَذَا نِهَايَةُ مَا يَفْعَلُهُ الْمُبْطِلُ فِي التَّنْفِيرِ عَنِ الْمُحِقِّ وَثَالِثُهَا: قَوْلُهُ لَهُمْ: فَماذا تَأْمُرُونَ أَيْ فَمَا رَأْيُكُمْ فِيهِ وَمَا الَّذِي أَعْمَلُهُ، يُظْهِرُ مِنْ نَفْسِهِ أَنِّي مُتَبِّعٌ لِرَأْيِكُمْ وَمُنْقَادٌ لِقَوْلِكُمْ، وَمِثْلُ هَذَا الْكَلَامِ يُوجِبُ جَذْبَ الْقُلُوبِ وَانْصِرَافَهَا عَنِ الْعَدُوِّ فَعِنْدَ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ اتَّفَقُوا عَلَى جَوَابٍ وَاحِدٍ وَهُوَ قَوْلُهُ: أَرْجِهْ قُرِئَ (أَرْجِئْهُ) وَ (أَرْجِهْ) بِالْهَمْزِ وَالتَّخْفِيفِ، وَهُمَا لُغَتَانِ يُقَالُ: أَرْجَأْتُهُ وَأَرْجَيْتُهُ إِذَا أَخَّرْتَهُ، وَالْمَعْنَى أَخِّرْهُ وَمُنَاظَرَتَهُ لِوَقْتِ اجْتِمَاعِ السَّحَرَةِ، وَقِيلَ احْبِسْهُ وذلك محتمل، لأنك إذا حسبت الرَّجُلَ عَنْ حَاجَتِهِ فَقَدْ أَخَّرْتَهُ. رُوِيَ أَنَّ فِرْعَوْنَ أَرَادَ قَتْلَهُ وَلَمْ يَكُنْ يَصِلُ إِلَيْهِ، فَقَالُوا لَهُ لَا تَفْعَلْ، فَإِنَّكَ إِنْ قَتَلْتَهُ أَدْخَلْتَ عَلَى النَّاسِ فِي أَمْرِهِ شُبْهَةً، وَلَكِنْ أَرْجِئْهُ وَأَخَاهُ إِلَى أَنْ تَحْشُرَ السَّحَرَةَ لِيُقَاوِمُوهُ فَلَا يَثْبُتُ لَهُ عَلَيْكَ حُجَّةٌ، ثُمَّ أَشَارُوا عَلَيْهِ بِإِنْفَاذِ حَاشِرِينَ يَجْمَعُونَ السَّحَرَةَ، ظَنًّا مِنْهُمْ
Önce cânn gibi küçük olup sonra büyüyerek su‘bân hâline gelmiş olması da muhtemeldir. Sonra Mûsâ aleyhisselâm bu mucizeyi getirince Firavun ona: “Bundan başkası var mı?” dedi. Mûsâ “Evet” dedi ve ona elini gösterdi; ardından elini koynuna sokup çıkardı; bir de baktı ki el, alaca hastalığı olmaksızın şiddetli beyazlığından ötürü vadiyi aydınlatan, güneş ışığı gibi ışık saçan bembeyaz bir eldir. İşte bunun üzerine Firavun bu hücceti kavmine karşı örtbas etmek istedi ve bu hususta üç şey zikretti: Birincisi: {إِنَّ هَذَا لَساحِرٌ عَلِيمٌ} “Şüphesiz bu, çok bilgili/usta bir büyücüdür” sözüdür. Çünkü o dönem sihirbazların revaçta olduğu bir dönemdi ve onların çoğuna göre bir sihirbazın sihriyle bu dereceye ulaşması mümkündü; işte bu sebeple bu sözü onlara kabul ettirmeye çalıştı. İkincisi: {يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ} “Büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” sözüdür. Bu, Mûsâ’nın sözünü kabul etmesinler diye halkı ondan soğutup nefret ettirme makamındadır. Mana: “Aranıza düşmanlıklar sokarak birliğinizi dağıtmak ve sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” demektir. Bilindiği üzere vatandan ayrılmak en zor şeydir; Firavun da bu yolla onları Mûsâ’dan uzaklaştırmıştır ki bu, batıl ehlinin hak ehlinden insanları soğutmak için yapabileceği en ileri hamledir. Üçüncüsü: Onlara söylediği: {فَماذا تَأْمُرُونَ} “Ne buyurursunuz?” sözüdür; yani “Onun hakkında görüşünüz nedir, ne yapmamı istersiniz?” diyerek kendisini sanki onların görüşüne tabi olan ve sözlerine boyun eğen biri gibi göstermiştir. Bu tür sözler kalpleri kendine çekmeyi ve düşmandan yüz çevirtmeyi sağlar. İşte bu sözler üzerine hepsi tek bir cevap üzerinde anlaştılar ki o da: {أَرْجِهْ} “Onu alıkoy/beklet” sözüdür. Bu kelime hemzeli olarak “ercı’hu” ve tahfif ile “ercih” şeklinde iki kıraatle okunmuştur; bunlar iki ayrı lügattir. Bir şeyi tehir ettiğinde Arapçada “erce’tuhu ve erceytuhu” denir. Mana: “Onu ve onunla münazarayı sihirbazların toplanacağı vakte kadar ertele” demektir. “Onu hapset” manasına geldiği de söylenmiştir ki bu da muhtemeldir; zira bir kimseyi ihtiyacından alıkoyduğun zaman onu tehir etmiş olursun. Rivayet edilir ki Firavun onu öldürmek istemiş fakat buna muvaffak olamamıştı; bunun üzerine adamları ona şöyle dediler: “Bunu yapma; çünkü şayet onu öldürürsen insanlar arasına onun durumu hakkında şüphe sokmuş olursun. Fakat sihirbazları toplayıp ona karşı koyuncaya kadar onu da kardeşini de beklet ki sana karşı kesin bir hücceti sabit olmasın.” Ardından sihirbazlar çoğaldığında
41550. Metin
بأنهم إذا كثروا غَلَبُوهُ وَكَشَفُوا حَالَهُ وَعَارَضُوا قَوْلَهُ: إِنَّ هَذَا لَساحِرٌ عَلِيمٌ بقولهم: بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ فجاؤوا بِكَلِمَةِ الْإِحَاطَةِ وَبِصِيغَةِ الْمُبَالَغَةِ لِيُطَيِّبُوا قَلْبَهُ وَلِيُسْكِنُوا بَعْضَ قَلَقِهِ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» فَإِنْ قُلْتَ:
Mûsâ’ya üstün geleceklerini ve onun durumunu açığa çıkaracaklarını zannederek, sihirbazları bir araya getirecek toplayıcılar gönderilmesini ona tavsiye ettiler. Firavun’un: {إِنَّ هَذَا لَساحِرٌ عَلِيمٌ} “Şüphesiz bu, çok bilgili bir büyücüdür” sözüne karşılık onlar: {بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ} “Bütün usta büyücüleri” sözüyle karşılık verdiler; böylece onun gönlünü hoş etmek ve endişesini biraz olsun yatıştırmak için umum ifade eden kelimeyi (bütün/küll) ve mübalağa sigasını (sehhâr) getirdiler. Keşşâf sahibi demiştir ki: Şayet:
41551. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ مَا الْعَامِلُ فِي (حَوْلِهِ) ؟ قُلْتُ: هُوَ مَنْصُوبٌ نَصْبَيْنِ نَصْبٌ فِي اللَّفْظِ وَنَصْبٌ فِي الْمَحَلِّ وَالْعَامِلُ فِي النَّصْبِ اللَّفْظِيِّ مَا يُقَدَّرُ فِي الظَّرْفِ، وَالْعَامِلُ فِي النَّصْبِ الْمَحَلِّيِّ هُوَ النَّصْبُ عَلَى الْحَالِ.
“Allah Teâlâ’nın: {قالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ} buyruğunda (حَوْلَهُ) lafzındaki âmil nedir?” dersen, derim ki: O iki cihetten mensuptur: lafzan nasb ve mahallen nasb. Lafzî nasbtaki âmil zarfta takdir edilen fiildir; mahallî nasbtaki âmil ise hâl üzere nasb edilmesidir.
41552. Metin
[سورة الشعراء (٢٦) : الآيات ٣٨ الى ٤٢]
[Şuarâ Suresi (26), 38-42. Ayetler]
41553. Metin
فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٣٨) وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ (٣٩) لَعَلَّنا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كانُوا هُمُ الْغالِبِينَ (٤٠) فَلَمَّا جاءَ السَّحَرَةُ قالُوا لِفِرْعَوْنَ أَإِنَّ لَنا لَأَجْراً إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغالِبِينَ (٤١) قالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذاً لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٤٢)
{فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٣٨) وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ (٣٩) لَعَلَّنا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كانُوا هُمُ الْغالِبِينَ (٤٠) فَلَمَّا جاءَ السَّحَرَةُ قالُوا لِفِرْعَوْنَ أَإِنَّ لَنا لَأَجْراً إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغالِبِينَ (٤١) قالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذاً لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٤٢)} “Böylece büyücüler, bilinen bir günün belirlenen vaktinde bir araya getirildiler. (38) Ve insanlara: ‘Siz de toplanır mısınız?’ denildi; (39) ‘Umarız ki eğer galip gelirlerse büyücülere uyarız.’ (40) Büyücüler geldiklerinde Firavun’a: ‘Eğer biz üstün gelirsek bize mutlaka bir mükâfat var değil mi?’ dediler. (41) [Firavun]: ‘Evet, üstelik o takdirde siz kesinlikle [bana] en yakın kılınanlardan olacaksınız’ dedi. (42)”
41554. Metin
وَفِيهِ مَسْأَلَتَانِ:
Bunda iki mesele vardır:
41555. Metin
المسألة الْأُولَى: الْيَوْمُ الْمَعْلُومُ يَوْمُ الزِّينَةِ وَمِيقَاتُهُ وَقْتُ الضُّحَى، لِأَنَّهُ الْوَقْتُ الَّذِي وَقَّتَهُ لَهُمْ مُوسَى ﵇ مِنْ يَوْمِ الزِّينَةِ فِي قَوْلِهِ: مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزِّينَةِ وَأَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى [طه: ٥٩] وَالْمِيقَاتُ مَا وُقِّتَ بِهِ أَيْ حُدِّدَ مِنْ مَكَانٍ وَزَمَانٍ وَمِنْهُ مَوَاقِيتُ الْإِحْرَامِ.
Birinci Mesele: Bilinen gün (el-yevmü’l-ma‘lûm) bayram günüdür (yevmü’z-zîne); onun vakti (mîkātı) ise kuşluk vaktidir. Çünkü bu vakit, Mûsâ aleyhisselâm’ın: {مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزِّينَةِ وَأَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى} [Tâ-Hâ 59] “Buluşma vaktiniz bayram günü ve insanların kuşluk vaktinde toplanmasıdır” buyruğunda onlar için bayram gününden belirlediği vakittir. Mîkāt ise kendisiyle vakit belirlenen yani mekân ve zamandan sınır tayin edilen şeydir; ihram mîkātları da bu köktendir.