11470. Metin
مائتا آية مدنية بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
İki yüz ayettir, Medenîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11471. Metin
[سورة آل عمران (٣) : الآيات ١ الى ٢]
[Âl-i İmrân Suresi (3): Âyetler 1-2]
11472. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
11473. Metin
الم (١) اللَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ (٢)
{ الم (١) اللَّهُ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ (٢) } “Elif. Lâm. Mîm. Allah; O'ndan başka ilah yoktur; dâimâ diridir (Hayy'dır), bütün varlığı ayakta tutandır (Kayyûm'dur).”
11474. Metin
أَمَّا تَفْسِيرُ الم فَقَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ، وَفِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:
{ الم } ifadesinin tefsiri Bakara Suresi'nde geçmişti. Bu ayette birtakım meseleler vardır:
11475. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَرَأَ أَبُو بَكْرٍ عَنْ عَاصِمٍ الم، اللَّهُ بِسُكُونِ الْمِيمِ، وَنَصْبِ هَمْزَةِ: أَللَّهُ، وَالْبَاقُونَ مَوْصُولًا بِفَتْحِ الْمِيمِ، أَمَّا قراءة عاصم فلها ووجهان الْأَوَّلُ: نِيَّةُ الْوَقْفِ ثُمَّ إِظْهَارُ الْهَمْزَةِ لِأَجْلِ الِابْتِدَاءِ وَالثَّانِي: أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ عَلَى لُغَةِ مَنْ يَقْطَعُ أَلِفَ الْوَصْلِ، فَمَنْ فَصَلَ وَأَظْهَرَ الْهَمْزَةَ فَلِلتَّفْخِيمِ وَالتَّعْظِيمِ، وَأَمَّا مَنْ نَصَبَ الْمِيمَ فَفِيهِ قَوْلَانِ:
Birinci Mesele: Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir, { الم ، اللَّهُ } ifadesini mimin sükûnu ve “Allah” kelimesinin hemzesini üstün ile [yani] { أَللَّهُ } şeklinde okumuştur. Diğerleri ise mimin fethasıyla vasıl yaparak okumuşlardır. Âsım'ın kıraatine gelince, bunun iki yönü vardır: Birincisi: Vakıf (durma) niyeti taşıyıp ardından ibtida (başlama) kastıyla hemzeyi açıkça telaffuz etmektir. İkincisi: Bunun, vasıl hemzesini kat' edenlerin (açıkça okuyanların) lehçesine uygun olmasıdır. Kim fasıl yapıp (ayırıp) hemzeyi açıkça telaffuz etmişse bunu tazim ve tefhim (yüceltme) amacıyla yapmıştır. Mîm harfini fethalı (üstünlü) okuyanın kıraatine gelince, bu hususta iki görüş bulunmaktadır:
11476. Metin
الْقَوْلُ الْأَوَّلُ: وَهُوَ قَوْلُ الْفَرَّاءِ وَاخْتِيَارُ كَثِيرٍ مِنَ الْبَصْرِيِّينَ أَنَّ أَسْمَاءَ الْحُرُوفِ مَوْقُوفَةُ الْأَوَاخِرِ، يَقُولُ:
Birinci Görüş: Bu Ferrâ'nın görüşü olup Basralıların birçoğunun da tercihidir. Onlara göre harf isimlerinin sonları mevkûftur (sakin/durulmuş kabul edilir). Nitekim kişi şöyle der:
11477. Metin
أَلِفٌ، لَامٌ، مِيمٌ، كَمَا تَقُولُ: وَاحِدٌ، اثْنَانِ، ثَلَاثَةْ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ وَجَبَ الِابْتِدَاءُ بِقَوْلِهِ: أَللَّهُ، فَإِذَا ابْتَدَأْنَا بِهِ نُثْبِتُ الْهَمْزَةَ مُتَحَرِّكَةً، إِلَّا أَنَّهُمْ أَسْقَطُوا الْهَمْزَةَ لِلتَّخْفِيفِ، ثُمَّ أُلْقِيَتْ حَرَكَتُهَا عَلَى الْمِيمِ لِتَدُلَّ حَرَكَتُهَا عَلَى أَنَّهَا فِي حُكْمِ الْمُبْقَاةِ بِسَبَبِ كَوْنِ هَذِهِ اللَّفْظَةِ مُبْتَدَأً بِهَا.
Tıpkı: “Vâhidün, isnâni, selâsetün” (bir, iki, üç) dediğin gibi “Elif, Lâm, Mîm” dersin. Bu takdire göre O'nun { اللَّهُ } kavline [yani] { أَللَّهُ } şeklinde başlamak vacip olur. Bu kelime ile başladığımızda hemzeyi harekeli olarak sabit kılarız. Ancak onlar hafifletmek (tahfif) amacıyla hemzeyi düşürmüşler, sonra da bu lafızla başlanmış olmasından dolayı onun hükmen baki kaldığına delalet etsin diye hemzenin harekesi mimin üzerine aktarılmıştır.
11478. Metin
فَإِنْ قِيلَ: إِنْ كَانَ التَّقْدِيرُ فَصْلَ إِحْدَى الْكَلِمَتَيْنِ عَنِ الْأُخْرَى امْتَنَعَ إِسْقَاطُ الْهَمْزَةِ، وَإِنْ كَانَ التَّقْدِيرُ هُوَ الْوَصْلَ امْتَنَعَ بَقَاءُ الْهَمْزَةِ مَعَ حَرَكَتِهَا، وَإِذَا امْتَنَعَ بَقَاؤُهَا امْتَنَعَتْ حَرَكَتُهَا، وَامْتَنَعَ إِلْقَاءُ حَرَكَتِهَا، عَلَى الْمِيمِ.
Eğer: “Şayet takdir iki kelimenin birbirinden ayrılması (fasl) ise hemzenin düşürülmesi imkânsız olur. Eğer takdir vasl (ulama) ise hemzenin harekesiyle birlikte kalması imkânsız olur. Hemzenin kalması imkânsız olunca harekesi de imkânsız olur ve harekesinin mim üzerine aktarılması da imkânsızlaşır” denilirse,
11479. Metin
قُلْنَا: لِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ سَاقِطًا بِصُورَتِهِ بَاقِيًا بِمَعْنَاهُ فَأُبْقِيَتْ حَرَكَتُهَا لِتَدُلَّ عَلَى بَقَائِهَا فِي الْمَعْنَى هَذَا تَمَامُ تَقْرِيرِ قَوْلِ الْفَرَّاءِ.
Biz de şöyle deriz: Onun sureten (şeklen) düşmüş, mana bakımından baki kalmış olması niçin caiz olmasın? Dolayısıyla manada baki kaldığına delalet etsin diye harekesi baki bırakılmıştır. İşte Ferrâ'nın görüşünün izahının tamamı budur.
11480. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّانِي: قَوْلُ سِيبَوَيْهِ، وَهُوَ أَنَّ السَّبَبَ فِي حَرَكَةِ الْمِيمِ الْتِقَاءُ السَّاكِنَيْنِ، وَهَذَا الْقَوْلُ رَدَّهُ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ، وَفِيهِ دِقَّةٌ وَلُطْفٌ، وَالْكَلَامُ فِي تَلْخِيصِهِ طَوِيلٌ.
İkinci Görüş: Sîbeveyhi'nin görüşüdür. O da mimin harekesinin sebebinin iki sakinin bir araya gelmesi (iltikâ-i sâkineyn) olduğudur. Bu görüşü pek çok kişi reddetmiştir; oysa bunda bir incelik ve letafet vardır ve bunun özetlenmesine dair söz uzundur.
11481. Metin
وَأَقُولُ: فِيهِ بَحْثَانِ أَحَدُهُمَا: سَبَبُ أَصْلِ الْحَرَكَةِ وَالثَّانِي: كَوْنُ تِلْكَ الْحَرَكَةِ فَتْحَةً.
Ben derim ki: Bu hususta iki inceleme (araştırma) vardır: Birincisi: Asıl harekenin sebebi; ikincisi: Bu harekenin fetha (üstün) oluşudur.
11482. Metin
أَمَّا الْبَحْثُ الْأَوَّلُ: فَهُوَ بِنَاءٌ عَلَى مُقَدِّمَاتٍ:
Birinci incelemeye gelince: Bu, birtakım mukaddimeler (öncüller) üzerine bina edilmiştir:
11483. Metin
الْمُقَدِّمَةُ الْأُولَى: أَنَّ السَّاكِنَيْنِ إِذَا اجْتَمَعَا فَإِنْ كَانَ السَّابِقُ مِنْهُمَا حَرْفًا مِنْ حُرُوفِ الْمَدِّ وَاللِّينِ لم يجب
Birinci Mukaddime: İki sakin bir araya geldiğinde, şayet bunlardan önceki med ve lîn harflerinden biri ise harekelendirmek vacip olmaz.
11484. Metin
التَّحْرِيكُ، لِأَنَّهُ يَسْهُلُ النُّطْقُ بِمِثْلِ هَذَيْنِ السَّاكِنَيْنِ، كَقَوْلِكَ: هَذَا إِبْرَاهِيمْ وَإِسْحَاقْ وَيَعْقُوبْ مَوْقُوفَةُ الْأَوَاخِرِ، أَمَّا إِذَا لَمْ يَكُنْ كَذَلِكَ وَجَبَ التَّحْرِيكُ لِأَنَّهُ لَا يَسْهُلُ النُّطْقُ بِمِثْلِ هَذَيْنِ، لِأَنَّهُ لَا يُمْكِنُ النُّطْقُ إِلَّا بِالْحَرَكَةِ.
Çünkü bu iki sakin gibisini telaffuz etmek kolaydır; nitekim sonlarında durularak (mevkûf olarak) söylenen “Hâzâ İbrâhîm, ve İshâk, ve Ya‘kûb” sözün böyledir. Ancak böyle olmadığında harekelendirmek vacip olur; çünkü bunlar gibisini telaffuz etmek kolay değildir; zira hareke olmaksızın telaffuz mümkün olmaz.
11485. Metin
الْمُقَدِّمَةُ الثَّانِيَةُ: مَذْهَبُ سِيبَوَيْهِ أَنَّ حَرْفَ التَّعْرِيفِ هِيَ اللَّامُ، وَهِيَ سَاكِنَةٌ، وَالسَّاكِنُ لَا يُمْكِنُ الِابْتِدَاءُ بِهِ فَقَدَّمُوا عَلَيْهَا هَمْزَةَ الْوَصْلِ وَحَرَّكُوهَا لِيَتَوَصَّلُوا بِهَا إِلَى النُّطْقِ بِاللَّامِ، فَعَلَى هَذَا إِنْ وَجَدُوا قَبْلَ لَامِ التَّعْرِيفَ حَرْفًا آخَرَ فَإِنْ كَانَ مُتَحَرِّكًا تَوَصَّلُوا بِهِ إِلَى النُّطْقِ بِهَذِهِ اللَّامِ السَّاكِنَةِ وَإِنْ كَانَ سَاكِنًا حَرَّكُوهُ وَتَوَصَّلُوا بِهِ إِلَى النُّطْقِ بِهَذِهِ اللَّامِ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ يَحْصُلُ الِاسْتِغْنَاءُ عَنْ هَمْزَةِ الْوَصْلِ لِأَنَّ الْحَاجَةَ إِلَيْهَا أَنْ يُتَوَصَّلَ بِحَرَكَتِهَا إِلَى النُّطْقِ بِاللَّامِ، فَإِذَا حَصَلَ حَرْفٌ آخَرُ تَوَصَّلُوا بِحَرَكَتِهِ إِلَى النُّطْقِ بِهَذِهِ اللَّامِ، فَتُحْذَفُ هَذِهِ الْهَمْزَةُ صُورَةً وَمَعْنًى، حَقِيقَةً وَحُكْمًا، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ امْتَنَعَ أَنْ يُقَالَ: أُلْقِيَتْ حَرَكَتُهَا عَلَى الْمِيمِ لِتَدُلَّ تلك الحركة عل كَوْنِهَا بَاقِيَةً حُكْمًا، لِأَنَّ هَذَا إِنَّمَا يُصَارُ إِلَيْهِ حَيْثُ يَتَعَلَّقُ بِوُجُودِهِ حُكْمٌ مِنَ الْأَحْكَامِ، أَوْ أَثَرٌ مِنَ الْآثَارِ، لَكِنَّا بَيَّنَّا أَنَّهُ لَيْسَ الْأَمْرُ كَذَلِكَ فَعَلِمْنَا أَنَّ تِلْكَ الْهَمْزَةَ سَقَطَتْ بِذَاتِهَا وَبِآثَارِهَا سُقُوطًا كُلِّيًّا، وَبِهَذَا يَبْطُلُ قَوْلُ الْفَرَّاءِ.
İkinci Mukaddime: Sîbeveyhi'nin mezhebine göre tarif harfi lâm harfidir ve o sakindir. Sakin ile başlamak ise mümkün değildir. Bu sebeple lâmın telaffuzuna vasıta kılmak üzere onun önüne vasıl hemzesini getirmişler ve onu harekelemişlerdir. Buna göre, şayet tarif lâmından önce başka bir harf bulurlarsa; eğer o harf harekeli ise bu sakin lâmın telaffuzuna onunla ulaşırlar. Şayet sakin ise onu harekeleyip bu lâmın telaffuzuna onunla ulaşırlar. Bu takdire göre vasıl hemzesine ihtiyaç kalmaz; zira ona olan ihtiyaç, onun harekesi vasıtasıyla lâmın telaffuzuna ulaşmaktı. Başka bir harf bulunup da onun harekesi vasıtasıyla bu lâmın telaffuzuna ulaşılınca, bu hemze şeklen ve manen, hakikaten ve hükmen hazfedilir (düşürülür). Durum böyle olunca: “Onun hükmen baki olduğuna delalet etsin diye harekesi mim üzerine aktarılmıştır” denilmesi imkânsız olur. Çünkü buna ancak onun varlığına hükümlerden bir hüküm yahut eserlerden bir eser taalluk ettiği zaman başvurulur. Fakat biz durumun böyle olmadığını açıkladık; böylece anladık ki o hemze zatı ve eserleriyle birlikte tamamen düşmüştür. Bununla da Ferrâ'nın görüşü iptal edilmiş (geçersiz kılınmış) olur.
11486. Metin
الْمُقَدِّمَةُ الثَّالِثَةُ: أَسْمَاءُ هَذِهِ الْحُرُوفِ مَوْقُوفَةُ الْأَوَاخِرِ، وَذَلِكَ مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ.
Üçüncü Mukaddime: Bu harflerin isimlerinin sonları mevkûftur (sakindir); bu hususta ittifak vardır.
11487. Metin
إِذَا عَرَفْتَ هَذِهِ الْمُقَدِّمَاتِ فَنَقُولُ: الْمِيمُ مِنْ قَوْلِنَا الم سَاكِنٌ وَلَامُ التَّعْرِيفِ مِنْ قَوْلِنَا اللَّهُ سَاكِنٌ، وَقَدِ اجْتَمَعَا فَوَجَبَ تَحْرِيكُ الْمِيمِ، وَلَزِمَ سُقُوطُ الْهَمْزَةِ بِالْكُلِّيَّةِ صُورَةً وَمَعْنًى، وَصَحَّ بِهَذَا الْبَيَانِ قَوْلُ سِيبَوَيْهِ، وَبَطَلَ قَوْلُ الْفَرَّاءِ.
Bu mukaddimeleri bildiğinde deriz ki: { الم } sözümüzdeki mim harfi sakindir; { اللَّهُ } sözümüzdeki tarif lâmı da sakindir. İkisi bir araya gelmiş ve mimin harekelenmesi vacip olmuş, hemzenin de şeklen ve manen tamamen düşmesi gerekmiştir. Bu açıklama ile Sîbeveyhi'nin görüşü doğrulanmış, Ferrâ'nın görüşü ise iptal edilmiş olur.
11488. Metin
أَمَّا الْبَحْثُ الثَّانِي: فَلِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ: السَّاكِنُ إِذَا حُرِّكَ حُرِّكَ إِلَى الْكَسْرِ، فَلِمَ اخْتِيرَ الْفَتْحُ/ هَاهُنَا، قَالَ الزَّجَّاجُ فِي الْجَوَابِ عَنْهُ: الْكَسْرُ هَاهُنَا لَا يَلِيقُ، لِأَنَّ الْمِيمَ مِنْ قَوْلِنَا الم مَسْبُوقَةٌ بِالْيَاءِ فَلَوْ جَعَلْتَ الْمِيمَ مَكْسُورَةً لَاجْتَمَعَتِ الْكَسْرَةُ مَعَ الْيَاءِ وَذَلِكَ ثَقِيلٌ، فَتُرِكَتِ الْكَسْرَةُ وَاخْتِيرَتِ الْفَتْحَةُ، وَطَعَنَ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ فِي كَلَامِ الزَّجَّاجِ، وَقَالَ: يَنْتَقِضُ قَوْلُهُ بِقَوْلِنَا: جَيْرِ، فَإِنَّ الرَّاءَ مَكْسُورَةٌ مَعَ أَنَّهَا مَسْبُوقَةٌ بِالْيَاءِ، وَهَذَا الطَّعْنُ عِنْدِي ضَعِيفٌ، لِأَنَّ الْكَسْرَةَ حَرَكَةٌ فِيهَا بَعْضُ الثِّقَلِ وَالْيَاءُ أُخْتُهَا، فَإِذَا اجْتَمَعَا عَظُمَ الثِّقِلُ، ثُمَّ يَحْصُلُ الِانْتِقَالُ مِنْهُ إِلَى النُّطْقِ بِالْأَلِفِ فِي قَوْلِكَ اللَّهُ وَهُوَ فِي غَايَةِ الْخِفَّةِ، فَيَصِيرُ اللِّسَانُ مُنْتَقِلًا مِنْ أَثْقَلِ الْحَرَكَاتِ إِلَى أَخَفِّ الْحَرَكَاتِ، وَالِانْتِقَالُ مِنَ الضِّدِّ إِلَى الضِّدِّ دَفْعَةً وَاحِدَةً صَعْبٌ عَلَى اللِّسَانِ، أَمَّا إِذَا جَعَلْنَا الْمِيمَ مَفْتُوحَةً، انْتَقَلَ اللِّسَانُ مِنْ فَتْحَةِ الْمِيمِ إِلَى الْأَلِفِ فِي قَوْلِنَا اللَّهُ فَكَانَ النُّطْقُ بِهِ سَهْلًا، فَهَذَا وَجْهُ تَقْرِيرِ قَوْلِ سِيبَوَيْهِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
İkinci incelemeye gelince: Bir söz söyleyen şöyle diyebilir: “Sakin olan bir harf harekelendirildiğinde kesreye doğru harekelendirilir (esre yapılır). Öyleyse burada fetha (üstün) niçin tercih edilmiştir?” Zeccâc buna cevap olarak şöyle demiştir: Burada kesre uygun düşmez; zira { الم } sözümüzdeki mim harfinden önce ya (ي) harfi gelmektedir. Şayet mimi kesreli yapsaydın, kesre ile ya harfi bir araya gelmiş olurdu ki bu da ağırdır (telaffuzu güçtür). Bu yüzden kesre terk edilmiş ve fetha tercih edilmiştir. Ebû Ali el-Fârisî ise Zeccâc'ın bu sözünü tenkit etmiş ve şöyle demiştir: “Onun bu sözü, bizim ‘Ceyri’ (جَيْرِ) dememizle nakzedilir (çürütülür); zira ra harfi, kendisinden önce ya harfi bulunmasına rağmen kesrelidir.” Bana göre bu itiraz zayıftır. Çünkü kesre, kendisinde bir miktar ağırlık bulunan bir harekedir; ya harfi de onun kız kardeşidir. İkisi bir araya geldiğinde ağırlık büyür; sonra da bundan, { اللَّهُ } sözündeki elifin telaffuzuna geçiş gerçekleşir ki o son derece hafiftir. Böylece dil, en ağır hareleden en hafif harekeye intikal etmiş olur. Zıttan zıdda bir anda intikal etmek ise dile zordur. Mîm harfini fethalı yaptığımızda ise dil, mimin fethasından { اللَّهُ } sözümüzdeki elife intikal eder ve bunun telaffuzu kolay olur. İşte Sîbeveyhi'nin görüşünün tahlil ve takrir vechi budur. En doğrusunu Allah bilir.
11489. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي سَبَبِ نُزُولِ أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ قَوْلَانِ:
İkinci Mesele: Bu surenin baş kısmının iniş sebebi (sebeb-i nüzûlü) hakkında iki görüş vardır:
11490. Metin
الْقَوْلُ الْأَوَّلُ: وَهُوَ قَوْلُ مُقَاتِلِ بْنِ سُلَيْمَانَ: أَنَّ بَعْضَ أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ فِي الْيَهُودِ، وَقَدْ ذَكَرْنَاهُ فِي تَفْسِيرِ الم، ذلِكَ الْكِتابُ [الْبَقَرَةِ: ١، ٢] .
Birinci Görüş: Mukâtil b. Süleyman'ın görüşü olup şudur: Bu surenin baş kısmının bir bölümü Yahudiler hakkında [inmiş]tir; bunu { الم ، ذلِكَ الْكِتابُ } tefsirinde zikretmiştik [Bakara: 1, 2].
11491. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّانِي: مِنِ ابْتِدَاءِ السُّورَةِ إِلَى آيَةِ الْمُبَاهَلَةِ فِي النَّصَارَى، وَهُوَ قَوْلُ مُحَمَّدِ بْنِ إِسْحَاقَ
İkinci Görüş: Surenin başından mübâhele ayetine kadar olan kısım Hristiyanlar hakkında [inmiş]tir ki bu, Muhammed b. İshâk'ın görüşüdür.
11492. Metin
قَالَ: قَدِمَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ وَفْدُ نَجْرَانَ سِتُّونَ رَاكِبًا فِيهِمْ أَرْبَعَةَ عَشَرَ رَجُلًا مِنْ أَشْرَافِهِمْ، وَثَلَاثَةٌ مِنْهُمْ كَانُوا أَكَابِرَ الْقَوْمِ، أَحَدُهُمْ: أَمِيرُهُمْ، وَاسْمُهُ عَبْدُ الْمَسِيحِ، وَالثَّانِي: مُشِيرُهُمْ وَذُو رَأْيِهِمْ، وَكَانُوا يَقُولُونَ لَهُ: السَّيِّدُ، وَاسْمُهُ الْأَيْهَمُ، وَالثَّالِثُ: حبرهم وأسقفهم وصاحب مدارسهم، يُقَالُ لَهُ أَبُو حَارِثَةَ بْنُ عَلْقَمَةَ أَحَدُ بَنِي بَكْرِ بْنِ وَائِلٍ،
Şöyle demiştir: Resûlullah'a ﷺ Necrân heyeti altmış binekli olarak geldi. İçlerinde eşrafından on dört adam vardı ve bunlardan üçü kavmin ileri gelenleriydi. Birincisi: Emirleri olup adı Abdülmesîh idi. İkincisi: Müşavirleri ve rey sahibi kimseleri olup ona es-Seyyid derlerdi, adı da el-Eyhem idi. Üçüncüsü: Âlimleri, piskoposları ve medreselerinin yöneticisi olup Bekr b. Vâil oğullarından Ebû Hârise b. Alkame olarak isimlendirilen kimseydi.
11493. Metin
وَمُلُوكُ الرُّومِ كَانُوا شَرَّفُوهُ وَمَوَّلُوهُ وَأَكْرَمُوهُ لِمَا بَلَغَهُمْ عَنْهُ مِنْ عِلْمِهِ وَاجْتِهَادِهِ فِي دِينِهِمْ، فلما قدموا من بحران رَكِبَ أَبُو حَارِثَةَ بَغْلَتَهُ، وَكَانَ إِلَى جَنْبِهِ أَخُوهُ كُرْزُ بْنُ عَلْقَمَةَ، فَبَيْنَا بَغْلَةُ أَبِي حَارِثَةَ تَسِيرُ إِذْ عَثَرَتْ، فَقَالَ كُرْزٌ أَخُوهُ: تَعِسَ الْأَبْعَدُ يُرِيدُ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ أَبُو حَارِثَةَ: بَلْ تَعِسَتْ أُمُّكَ، فَقَالَ: وَلِمَ يَا أَخِي؟ فَقَالَ: إِنَّهُ وَاللَّهِ النَّبِيُّ الَّذِي كُنَّا نَنْتَظِرُهُ، فَقَالَ لَهُ أَخُوهُ كُرْزٌ: فَمَا يَمْنَعُكَ مِنْهُ وَأَنْتَ تَعْلَمُ هَذَا، قَالَ: لِأَنَّ هَؤُلَاءِ الْمُلُوكَ أَعْطَوْنَا أَمْوَالًا كَثِيرَةً وَأَكْرَمُونَا، فَلَوْ آمَنَّا بِمُحَمَّدٍ ﷺ لَأَخَذُوا مِنَّا كُلَّ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ، فَوَقَعَ ذَلِكَ فِي قَلْبِ أَخِيهِ كُرْزٍ، وَكَانَ يُضْمِرُهُ إِلَى أَنْ أَسْلَمَ فَكَانَ يُحَدِّثُ بِذَلِكَ، ثُمَّ تَكَلَّمَ أُولَئِكَ الثَّلَاثَةُ: الْأَمِيرُ، وَالسَّيِّدُ وَالْحَبْرُ، مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ عَلَى اخْتِلَافٍ مِنْ أَدْيَانِهِمْ، فَتَارَةً يَقُولُونَ عِيسَى هُوَ اللَّهُ، وَتَارَةً يَقُولُونَ: هُوَ ابْنُ اللَّهِ، وَتَارَةً يَقُولُونَ: ثَالِثُ ثَلَاثَةٍ، وَيَحْتَجُّونَ لِقَوْلِهِمْ: هُوَ اللَّهُ، بِأَنَّهُ كَانَ يُحْيِي الْمَوْتَى، وَيُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَيُبْرِئُ الْأَسْقَامَ، وَيُخْبِرُ بِالْغُيُوبِ، وَيَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَيَنْفُخُ فِيهِ فَيَطِيرُ، وَيَحْتَجُّونَ فِي قَوْلِهِمْ: إِنَّهُ وَلَدُ اللَّهِ بِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ أَبٌ يُعْلَمُ، وَيَحْتَجُّونَ عَلَى ثَالِثِ ثَلَاثَةٍ بُقُولِ اللَّهِ تَعَالَى: فَعَلْنَا وَجَعَلْنَا، وَلَوْ كَانَ وَاحِدًا لَقَالَ فَعَلْتُ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: أَسْلِمُوا، فَقَالُوا: قَدْ أَسْلَمْنَا، فَقَالَ ﷺ/ كَذَبْتُمْ كَيْفَ يَصِحُّ إِسْلَامُكُمْ وَأَنْتُمْ تُثْبِتُونَ لِلَّهِ وَلَدًا، وَتَعْبُدُونَ الصَّلِيبَ، وَتَأْكُلُونَ الْخِنْزِيرَ، قَالُوا: فَمَنْ أَبُوهُ؟ فَسَكَتَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى فِي ذَلِكَ أَوَّلَ سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ إِلَى بِضْعٍ وَثَمَانِينَ آيَةً مِنْهَا.
Rum kralları, onun ilmi ve dinlerindeki ictihadı hakkında kendilerine ulaşan haberlerden ötürü onu şereflendirmiş, mala boğmuş ve ikramda bulunmuşlardı. Necrân'dan geldiklerinde Ebû Hârise katırına bindi, yanında da kardeşi Kürz b. Alkame vardı. Ebû Hârise'nin katırı yürürken tökezledi. Kardeşi Kürz: “Uzak olasıca helak olsun!” diyerek Resûlullah'ı ﷺ kastetti. Bunun üzerine Ebû Hârise: “Aksine senin anan helak olsun!” dedi. Kardeşi: “Niçin ey kardeşim?” diye sordu. O da: “Vallahi o, bizim beklemekte olduğumuz peygamberdir” dedi. Kardeşi Kürz ona: “Bunu bildiğin halde seni ona [tabi olmaktan] alıkoyan nedir?” dedi. O da: “Çünkü şu krallar bize pek çok mal verdiler ve bize ikramda bulundular. Şayet Muhammed'e ﷺ iman edersek bütün bu şeyleri elimizden alırlar” dedi. Bu durum kardeşi Kürz'ün kalbine yerleşti ve Müslüman oluncaya kadar bunu içinde sakladı; sonra da bunu anlatırdı. Ardından o üç kişi —emir, seyyid ve âlim— dinlerindeki ihtilaflar üzere Resûlullah ﷺ ile konuştular. Kâh “İsa Allah'tır” diyorlar, kâh “O, Allah'ın oğludur” diyorlar, kâh “Üçün üçüncüsüdür” diyorlardı. “O Allah'tır” sözlerine; onun ölüleri dirilttiğini, körü ve alacalıyı iyileştirdiğini, hastalıkları iyi ettiğini, gaybları haber verdiğini ve çamurdan kuş sureti gibi bir şey yapıp ona üflediğinde onun kuş olup uçtuğunu delil getiriyorlardı. “O Allah'ın çocuğudur” sözlerine; onun bilinen bir babasının olmamasını delil getiriyorlardı. “Üçün üçüncüsüdür” sözlerine ise Yüce Allah'ın: “Yaptık, kıldık” kavlini delil getiriyorlar ve: “Şayet bir olsaydı ‘yaptım’ derdi” diyorlardı. Resûlullah ﷺ onlara: “Müslüman olun!” buyurdu. Onlar: “Biz zaten Müslüman olduk” dediler. Resûlullah ﷺ buyurdu ki: “Yalan söylediniz! Sizler Allah'a çocuk isnat ederken, haça taparken ve domuz eti yerken Müslümanlığınız nasıl sahih olur?” Onlar: “Öyleyse onun babası kimdir?” dediler. Resûlullah ﷺ sustu; bunun üzerine Yüce Allah bu hususta Âl-i İmrân Suresi'nin başından seksen küsur ayetine kadar indirdi.
11494. Metin
ثُمَّ أَخَذَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُنَاظِرُ مَعَهُمْ، فَقَالَ: أَلَسْتُمْ تَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ، وَأَنَّ عِيسَى يَأْتِي عَلَيْهِ الْفَنَاءُ؟ قَالُوا: بَلَى، قَالَ أَلَسْتُمْ تَعْلَمُونَ أَنَّهُ لَا يَكُونُ وَلَدٌ إِلَّا وَيُشْبِهُ أَبَاهُ؟ قَالُوا بَلَى، قَالَ: أَلَسْتُمْ تَعْلَمُونَ أَنَّ رَبَّنَا قَيِّمٌ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ يَكْلَؤُهُ وَيَحْفَظُهُ وَيَرْزُقُهُ، فَهَلْ يَمْلِكُ عِيسَى شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ؟ قَالُوا: لَا، قَالَ أَلَسْتُمْ تَعْلَمُونَ إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ، فَهَلْ يَعْلَمُ عِيسَى شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ إِلَّا مَا عَلِمَ؟ قَالُوا: لَا، قَالَ فَإِنَّ رَبَّنَا صَوَّرَ عِيسَى فِي الرَّحِمِ كَيْفَ شَاءَ، فَهَلْ تَعْلَمُونَ أَنَّ رَبَّنَا لَا يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَلَا يَشْرَبُ الشَّرَابَ وَلَا يُحْدِثُ الْحَدَثَ وَتَعْلَمُونَ أَنَّ عِيسَى حَمَلَتْهُ امْرَأَةٌ كَحَمْلِ الْمَرْأَةِ وَوَضَعَتْهُ كَمَا تَضَعُ الْمَرْأَةُ، ثُمَّ كَانَ يَطْعَمُ الطَّعَامَ وَيَشْرَبُ الشَّرَابَ، وَيُحْدِثُ الْحَدَثَ قَالُوا: بَلَى فَقَالَ ﷺ: «فَكَيْفَ يَكُونُ كَمَا زَعَمْتُمْ؟ فَعَرَفُوا ثُمَّ أَبَوْا إِلَّا جُحُودًا، ثُمَّ قَالُوا: يَا مُحَمَّدُ أَلَسْتَ تَزَعُمُ أَنَّهُ كَلِمَةُ اللَّهِ وَرُوحٌ مِنْهُ؟ قَالَ: بَلَى» ، قَالُوا: فَحَسْبُنَا فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ ما تَشابَهَ [آل عمران: ٧] الْآيَةَ.
Sonra Resûlullah ﷺ onlarla münazaraya başladı ve şöyle buyurdu: “Sizler Allah'ın ölmeyen bir diri olduğunu, İsa'nın ise fani olacağını (yokluğa maruz kalacağını) bilmiyor musunuz?” “Evet” dediler. “Hiçbir çocuğun babasına benzemezlik edemeyeceğini bilmiyor musunuz?” buyurdu. “Evet” dediler. Buyurdu ki: “Rabbimizin her şeyin üzerinde gözetici olduğunu, onu koruyup rızıklandırdığını bilmiyor musunuz? Peki İsa bunlardan herhangi birine malik midir?” “Hayır” dediler. “Sizler yerde ve gökte hiçbir şeyin Allah'a gizli kalmadığını bilmiyor musunuz? İsa, kendisine bildirilenler müstesna bunlardan bir şey bilir mi?” buyurdu. “Hayır” dediler. Buyurdu ki: “Şüphesiz Rabbimiz İsa'yı rahimde dilediği gibi şekillendirmiştir. Sizler Rabbimizin yemek yemediğini, içecek içmediğini ve abdest bozmadığını bilmiyor musunuz? İsa'yı ise bir kadının gebe kaldığı gibi bir kadının karnında taşıdığını, bir kadının doğurduğu gibi doğurduğunu, sonra onun yemek yediğini, içecek içtiğini ve abdest bozduğunu biliyorsunuz, değil mi?” “Evet” dediler. Bunun üzerine Resûlullah ﷺ: “Öyleyse iddia ettiğiniz gibi nasıl olabilir?” buyurdu. Hakikati anladılar, sonra da inkârdan başka bir şeye yanaşmadılar. Ardından dediler ki: “Ey Muhammed! Sen onun Allah'ın kelimesi ve O'ndan bir ruh olduğunu iddia etmiyor musun?” Resûlullah: “Evet” buyurdu. Onlar: “Bu bize yeter” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: { فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ ما تَشابَهَ } “Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için onun müteşabih olanının peşine düşerler...” [Âl-i İmrân: 7] ayetini indirdi.
11495. Metin
ثُمَّ إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَمَرَ مُحَمَّدًا ﷺ بِمُلَاعَنَتِهِمْ إِذْ رَدُّوا عَلَيْهِ ذَلِكَ، فَدَعَاهُمْ رَسُولُ اللَّهِ إِلَى الْمُلَاعَنَةِ، فَقَالُوا:
Sonra Yüce Allah, onlar bunu reddedince Muhammed'e ﷺ onlarla karşılıklı lanetleşmeyi (mülâane/mübâhele yapmayı) emretti. Resûlullah onları mübâheleye davet etti, onlar da dediler ki:
11496. Metin
يَا أَبَا الْقَاسِمِ دَعْنَا نَنْظُرْ فِي أَمْرِنَا، ثُمَّ نَأْتِيكَ بِمَا تُرِيدُ أَنْ نَفْعَلَ، فَانْصَرَفُوا ثُمَّ قَالَ بَعْضُ أُولَئِكَ الثَّلَاثَةِ لِبَعْضٍ: مَا تَرَى؟ فَقَالَ: وَاللَّهِ يَا مَعْشَرَ النَّصَارَى لَقَدْ عَرَفْتُمْ أَنَّ مُحَمَّدًا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ، وَلَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْفَصْلِ مِنْ خَبَرِ صَاحِبِكُمْ، وَلَقَدْ عَلِمْتُمْ مَا لَاعَنَ قَوْمٌ نَبِيًّا قَطُّ إِلَّا وَفَّى كَبِيرَهُمْ وَصَغِيرَهُمْ، وَإِنَّهُ الِاسْتِئْصَالُ مِنْكُمْ إِنْ فَعَلْتُمْ، وَأَنْتُمْ قَدْ أَبَيْتُمْ إِلَّا دِينَكُمْ وَالْإِقَامَةَ عَلَى مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ، فَوَادِعُوا الرَّجُلَ وَانْصَرِفُوا إِلَى بِلَادِكُمْ فَأَتَوْا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَقَالُوا: يَا أَبَا الْقَاسِمِ قَدْ رَأَيْنَا أَنْ لَا نُلَاعِنَكَ وَأَنْ نَتْرُكَكَ عَلَى دِينِكَ، وَنَرْجِعَ نَحْنُ عَلَى دِينِنَا، فَابْعَثْ رَجُلًا مِنْ أَصْحَابِكَ مَعَنَا يَحْكُمُ بَيْنَنَا فِي أَشْيَاءَ قَدِ اخْتَلَفْنَا فِيهَا مِنْ أَمْوَالِنَا، فَإِنَّكُمْ عِنْدَنَا رِضًا، فقال ﵇: آتوني الْعَشِيَّةَ أَبْعَثْ مَعَكُمُ الْحَكَمَ الْقَوِيَّ الْأَمِينَ وَكَانَ عُمَرُ يَقُولُ: مَا أَحْبَبْتُ الْإِمَارَةَ قَطُّ إِلَّا يَوْمَئِذٍ رَجَاءَ أَنْ أَكُونَ صَاحِبَهَا، فَلَمَّا صَلَّيْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ الظُّهْرَ سَلَّمَ ثُمَّ نَظَرَ عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ يَسَارِهِ، وَجَعَلْتُ أَتَطَاوَلُ لَهُ لِيَرَانِي، فَلَمْ يَزَلْ يُرَدِّدُ بَصَرَهُ حَتَّى
“Ey Ebe'l-Kâsım! Bizi bırak da durumumuza bakalım; sonra yapmamızı istediğin şeyle sana gelelim.” Dönüp gittiler. Sonra o üç kişiden biri diğerine: “Ne dersin?” dedi. Diğeri şöyle dedi: “Vallahi ey Hristiyanlar topluluğu! Siz kesinlikle bildiniz ki Muhammed gönderilmiş bir peygamberdir ve size arkadaşınızın (İsa'nın) haberine dair kesin hükmü getirmiştir. Andolsun siz bildiniz ki hiçbir kavim bir peygamberle asla lanetleşmemiştir ki onların büyüğü ve küçüğü helak olmamış olsun. Eğer bunu yaparsanız bu sizin kökünüzün kazınması demektir. Siz ise dininizden ve üzerinde bulunduğunuz şeyde kalmaktan başka bir şeye razı olmuyorsunuz. O halde bu adamla barış yapın ve beldelerinize dönün.” Resûlullah'a ﷺ gelip dediler ki: “Ey Ebe'l-Kâsım! Seninle lanetleşmemeyi, seni dinin üzere bırakmayı ve bizim de kendi dinimize dönmemizi uygun gördük. Bizimle birlikte ashabından bir adam gönder de mallarımızdan ihtilaf ettiğimiz hususlarda aramızda hükmetsin; zira sizler bizim yanımızda güvenilirsiniz.” Aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Akşamleyin bana gelin, sizinle birlikte kuvvetli ve emin olan bir hakem göndereyim.” Ömer şöyle derdi: “O gün hariç hiçbir zaman yöneticiliği arzu etmedim; onun sahibi olmayı ümit etmiştim.” Resûlullah ﷺ ile öğle namazını kıldığımızda selam verdi; sonra sağına ve soluna baktı. Ben de beni görsün diye boynumu uzatmaya başladım. O ise bakışlarını gezdirmeye devam etti; nihayet
11497. Metin
رَأَى أَبَا عُبَيْدَةَ بْنَ الْجَرَّاحِ، فَدَعَاهُ فَقَالَ: اخْرُجْ مَعَهُمْ وَاقْضِ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ، قَالَ عُمَرُ: فَذَهَبَ بِهَا أَبُو عُبَيْدَةَ.
Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh'ı gördü; onu çağırıp şöyle buyurdu: “Onlarla birlikte çık ve ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hak ile hükmet.” Ömer dedi ki: “Böylece onu Ebû Ubeyde alıp gitti.”
11498. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الرِّوَايَةَ دَالَّةٌ عَلَى أَنَّ الْمُنَاظَرَةَ فِي تَقْرِيرِ الدِّينِ وَإِزَالَةِ الشُّبَهَاتِ حِرْفَةُ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، وَأَنَّ مَذْهَبَ الْحَشْوِيَّةِ فِي إِنْكَارِ الْبَحْثِ وَالنَّظَرِ بَاطِلٌ قَطْعًا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Bil ki bu rivayet; dini temellendirme ve şüpheleri giderme hususunda münazara yapmanın peygamberlerin —aleyhimüssalâtü vesselâm— mesleği olduğuna ve Haşviyye'nin araştırma ve aklî tefekkürü (nazar) inkâr etme yönündeki mezhebinin kesinlikle batıl olduğuna delalet etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
11499. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اعْلَمْ أَنَّ مَطْلَعَ هَذِهِ السُّورَةِ لَهُ نَظْمٌ لَطِيفٌ عَجِيبٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّ أُولَئِكَ النَّصَارَى/ الَّذِينَ نَازَعُوا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَأَنَّهُ قِيلَ لَهُمْ: إِمَّا أَنْ تُنَازِعُوهُ فِي مَعْرِفَةِ الْإِلَهِ، أَوْ فِي النُّبُوَّةِ، فَإِنْ كَانَ النِّزَاعُ فِي مَعْرِفَةِ الْإِلَهِ وَهُوَ أَنَّكُمْ تُثْبِتُونَ لَهُ وَلَدًا وَأَنَّ مُحَمَّدًا لَا يُثْبِتُ لَهُ وَلَدًا فَالْحَقُّ مَعَهُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ الْقَطْعِيَّةِ، فَإِنَّهُ قَدْ ثَبَتَ بِالْبُرْهَانِ أَنَّهُ حَيٌّ قَيُّومٌ، وَالْحَيُّ الْقَيُّومُ يَسْتَحِيلُ عَقْلًا أَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ وَإِنْ كَانَ النِّزَاعُ فِي النُّبُوَّةِ، فَهَذَا أَيْضًا بَاطِلٌ، لِأَنَّ بِالطَّرِيقِ الَّذِي عَرَفْتُمْ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ عَلَى مُوسَى وَعِيسَى فَهُوَ بِعَيْنِهِ قَائِمٌ فِي مُحَمَّدٍ ﷺ، وَمَا ذَاكَ إِلَّا بِالْمُعْجِزَةِ وَهُوَ حَاصِلٌ هَاهُنَا، فَكَيْفَ يُمْكِنُ مُنَازَعَتُهُ فِي صِحَّةِ النُّبُوَّةِ، فَهَذَا هُوَ وَجْهُ النَّظْمِ وَهُوَ مَضْبُوطٌ حَسَنٌ جِدًّا فَلْنَنْظُرْ هَاهُنَا إِلَى بَحْثَيْنِ.
Üçüncü Mesele: Bil ki bu surenin başlangıcının latif ve harika bir tertibi (nazmı) vardır. Çünkü Resûlullah ﷺ ile tartışan o Hristiyanlara sanki şöyle denilmiştir: “Siz onunla ya ilahı tanıma hususunda ya da peygamberlik hususunda tartışacaksınız. Şayet tartışma ilahı tanıma hususunda ise —ki o sizin O'na çocuk nispet etmeniz, Muhammed'in ise O'na çocuk isnat etmemesidir— kesin aklî delillerle hak onun tarafındadır. Çünkü O'nun Hayy ve Kayyûm olduğu delille sabit olmuştur; Hayy ve Kayyûm olanın ise çocuğunun bulunması aklen imkânsızdır. Şayet tartışma peygamberlik hususunda ise bu da batıldır; çünkü Yüce Allah'ın Tevrat ve İncil'i Mûsâ ve İsa'ya indirdiğini bildiğiniz yolun aynısı Muhammed ﷺ için de geçerlidir. Bu da ancak mucize iledir ve o da burada mevcuttur. O halde peygamberliğin sahihliği hususunda onunla nasıl tartışılabilir?” İşte nazmın yönü budur; bu son derece muhkem ve güzeldir. O halde burada iki incelemeye bakalım:
11500. Metin
الْبَحْثُ الْأَوَّلُ: مَا يَتَعَلَّقُ بِالْإِلَهِيَّاتِ فَنَقُولُ: إِنَّهُ تَعَالَى حَيٌّ قَيُّومٌ، وَكُلُّ مَنْ كَانَ حَيًّا قَيُّومًا يَمْتَنِعُ أَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ، وَإِنَّمَا قُلْنَا: إِنَّهُ حَيٌّ قَيُّومٌ، لِأَنَّهُ وَاجِبُ الْوُجُودِ لِذَاتِهِ، وَكُلُّ مَا سِوَاهُ فَإِنَّهُ مُمْكِنٌ لِذَاتِهِ مُحْدَثٌ حَصَلَ تَكْوِينُهُ وَتَخْلِيقُهُ وَإِيجَادُهُ عَلَى مَا بَيَّنَّا كُلَّ ذَلِكَ فِي تَفْسِيرِ قَوْلُهُ تَعَالَى: اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَإِذَا كَانَ الْكُلُّ مُحْدَثًا مَخْلُوقًا امْتَنَعَ كَوْنُ شَيْءٍ مِنْهَا وَلَدًا لَهُ وَإِلَهًا، كَمَا قَالَ: إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمنِ عَبْداً [مَرْيَمَ: ٩٣] وَأَيْضًا لَمَّا ثَبَتَ أَنَّ الْإِلَهَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ حَيًّا قَيُّومًا، وَثَبَتَ أَنَّ عِيسَى مَا كَانَ حَيًّا قَيُّومًا لِأَنَّهُ وُلِدَ، وَكَانَ يَأْكُلُ وَيَشْرَبُ وَيُحْدِثُ، وَالنَّصَارَى زَعَمُوا أَنَّهُ قُتِلَ وَمَا قَدَرَ عَلَى دَفْعِ الْقَتْلِ عَنْ نَفْسِهِ، فَثَبَتَ أَنَّهُ مَا كَانَ حَيًّا قَيُّومًا، وَذَلِكَ يَقْتَضِي الْقَطْعَ وَالْجَزْمَ بِأَنَّهُ مَا كَانَ إِلَهًا، فَهَذِهِ الْكَلِمَةُ وَهِيَ قَوْلُهُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ جَامِعَةٌ لِجَمِيعِ وُجُوهِ الدَّلَائِلِ عَلَى بُطْلَانِ قَوْلِ النَّصَارَى فِي التَّثْلِيثِ.
Birinci İnceleme: İlahiyata taalluk eden husustur. Deriz ki: O Yüce Allah Hayy'dır, Kayyûm'dur. Hayy ve Kayyûm olan herkesin ise çocuğunun olması imkânsızdır. Biz O'nun Hayy ve Kayyûm olduğunu ancak şundan ötürü söyledik: Çünkü O, zatı gereği varlığı zorunlu olandır (vâcibü'l-vücûddur). O'nun dışındaki her şey ise zatı gereği mümkündür, sonradan yaratılmıştır (hâdistir); var kılınması, yaratılması ve icat edilmesi gerçekleşmiştir; nitekim bütün bunları Yüce Allah'ın: { اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ } kavlinin tefsirinde açıklamıştık. Her şey sonradan yaratılmış ve mahluk olunca, bunlardan herhangi birinin O'na çocuk veya ilah olması imkânsız olur; nitekim O şöyle buyurmuştur: { إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمنِ عَبْداً } “Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân'a ancak kul olarak gelecektir.” [Meryem: 93]. Ayrıca ilahın Hayy ve Kayyûm olmasının zorunlu olduğu sabit olunca ve İsa'nın Hayy ve Kayyûm olmadığı da apaçık akıl ve duyu ile sabit olunca —zira o doğmuş, yemiş, içmiş ve abdest bozmuştur; Hristiyanlar ise onun öldürüldüğünü ve ölümü kendisinden savmaya güç yetiremediğini iddia etmişlerdir— böylece onun Hayy ve Kayyûm olmadığı sabit olmuş; bu da onun kesinlikle ilah olmadığını iktiza etmiştir. Dolayısıyla bu kelime, yani O'nun { الْحَيُّ الْقَيُّومُ } kavli, Hristiyanların teslis hakkındaki sözlerinin batıllığına dair delillerin bütün yönlerini kendisinde toplamaktadır.
11501. Metin
وَأَمَّا الْبَحْثُ الثَّانِي: وَهُوَ مَا يَتَعَلَّقُ بِالنُّبُوَّةِ، فَقَدْ ذَكَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى هَاهُنَا فِي غَايَةِ الْحُسْنِ وَنِهَايَةِ الْجَوْدَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ قَالَ: نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ [آلِ عِمْرَانَ: ٣] وَهَذَا يَجْرِي مَجْرَى الدَّعْوَى، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَقَامَ الدَّلَالَةَ عَلَى صِحَّةِ هَذِهِ الدَّعْوَى، فَقَالَ: وَافَقْتُمُونَا أَيُّهَا الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى أَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ، فَإِنَّمَا عَرَفْتُمْ أَنَّ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ كِتَابَانِ إِلَهِيَّانِ، لِأَنَّهُ تَعَالَى قَرَنَ بِإِنْزَالِهِمَا الْمُعْجِزَةَ الدَّالَّةَ عَلَى الْفَرْقِ بَيْنَ قَوْلِ الْمُحِقِّ وَقَوْلِ الْمُبْطِلِ وَالْمُعْجِزُ لَمَّا حَصَلَ بِهِ الْفَرْقُ بَيْنَ الدَّعْوَى الصَّادِقَةِ وَالدَّعْوَى الْكَاذِبَةِ كَانَ فَرْقًا لَا مَحَالَةَ، ثُمَّ إِنَّ الْفُرْقَانَ الَّذِي هُوَ الْمُعْجِزُ كَمَا حَصَلَ فِي كَوْنِ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ نَازِلَيْنِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، فَكَذَلِكَ حَصَلَ فِي كَوْنِ الْقُرْآنِ نَازِلًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَإِذَا كَانَ الطَّرِيقُ مُشْتَرَكًا، فَإِمَّا أَنْ يَكُونَ الْوَاجِبُ تَكْذِيبَ الْكُلِّ عَلَى مَا هُوَ قَوْلُ الْبَرَاهِمَةِ، أَوْ تَصْدِيقَ الْكُلِّ عَلَى مَا هُوَ قَوْلُ الْمُسْلِمِينَ، وَأَمَّا قَبُولُ الْبَعْضِ وَرَدُّ الْبَعْضِ فَذَلِكَ جَهْلٌ وَتَقْلِيدٌ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ مَا هُوَ الْعُمْدَةُ فِي مَعْرِفَةِ الْإِلَهِ عَلَى مَا جَاءَ بِهِ مُحَمَّدٌ ﵊، وَمَا هُوَ الْعُمْدَةُ فِي إِثْبَاتِ نُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ لَمْ يَبْقَ بَعْدَ ذَلِكَ عُذْرٌ لِمَنْ يُنَازِعُهُ فِي دِينِهِ فَلَا جَرَمَ أَرْدَفَهُ بِالتَّهْدِيدِ وَالْوَعِيدِ فَقَالَ: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ [آلِ عِمْرَانَ: ٤] فَقَدْ ظَهَرَ أَنَّهُ لَا يُمْكِنُ/ أَنْ يَكُونَ كَلَامٌ أَقْرَبَ إِلَى الضَّبْطِ، وَإِلَى حُسْنِ التَّرْتِيبِ وَجَوْدَةِ التَّأْلِيفِ مِنْ هَذَا الْكَلَامِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى مَا هَدَى هَذَا
İkinci İnceleme: Nübüvvete taalluk eden hususa gelince; Yüce Allah bunu burada son derece güzel ve mükemmel bir surette zikretmiştir. Çünkü O şöyle buyurmuştur: { نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ } “Sana Kitab'ı hak ile indirdi...” [Âl-i İmrân: 3]. Bu bir iddia mesabesindedir. Sonra Yüce Allah bu iddianın sıhhatine delil getirerek şöyle buyurmuştur: “Ey Yahudiler ve Hristiyanlar! Yüce Allah'ın daha önce Tevrat ve İncil'i insanlara bir hidayet rehberi olarak indirdiği hususunda bizimle hemfikir oldunuz. Sizler Tevrat ve İncil'in ilahi iki kitap olduğunu ancak Yüce Allah'ın bu iki kitabın indirilmesine hak ehlinin sözü ile batıl ehlinin sözü arasındaki farkı gösteren mucizeyi eşlik ettirmesinden ötürü bildiniz. Mucize, kendisiyle doğru iddia ile yalancı iddia arasındaki fark ortaya konulan şey olunca, şüphesiz bir furkan (ayırıcı delil) olmuştur. Sonra, mucize olan o furkan Tevrat ve İncil'in Allah katından indirilmiş olmasında nasıl gerçekleştiyse, aynı şekilde Kur'an'ın Allah katından indirilmiş olmasında da gerçekleşmiştir. Yol ortak olunca, ya Brahmanların görüşü üzere hepsini yalanlamak vacip olur yahut Müslümanların görüşü üzere hepsini tasdik etmek gerekir. Bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek ise cehalet ve taklittir.” Sonra Yüce Allah, Muhammed'in aleyhisselâm getirdiği üzere ilahı tanımada asıl olan umdeyi ve Muhammed'in ﷺ nübüvvetini ispatlamadaki temel umdeyi zikredince, bundan sonra dininde onunla tartışan kimse için hiçbir mazeret kalmadı. Nitekim O, bunu tehdit ve vaîd ile peş peşe getirerek şöyle buyurdu: { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ } “Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah Mutlak Güç Sahibidir, İntikam Sahibidir.” [Âl-i İmrân: 4]. Böylece ortaya çıkmıştır ki, bu sözden daha derli toplu, daha güzel tertipli ve daha mükemmel telif edilmiş bir sözün bulunması mümkün değildir. Bu miskini buna hidayet ettiği için Allah'a hamdolsun; haddi hesabı olmayan nimetlerinden ötürü de O'na şükürler olsun.
11502. Metin
الْمِسْكِينَ إِلَيْهِ، وَلَهُ الشُّكْرُ عَلَى نِعَمِهِ الَّتِي لَا حَدَّ لَهَا وَلَا حَصْرَ.
O miskini buna eriştiren Allah'a hamdolsun ve O'nun sınırsız ve sayısız nimetlerine şükürler olsun.
11503. Metin
وَلَمَّا لَخَّصْنَا مَا هُوَ الْمَقْصُودُ الْكُلِّيُّ مِنَ الْكَلَامِ فَلْنَرْجِعْ إِلَى تَفْسِيرِ كُلِّ وَاحِدٍ مِنَ الْأَلْفَاظِ.
Sözden asıl kastedilen külli maksadı özetlediğimize göre, şimdi lafızların her birinin tefsirine geri dönelim.
11504. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ فَهُوَ رَدٌّ عَلَى النَّصَارَى لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ بِعِبَادَةِ عِيسَى ﵇ فَبَيَّنَ اللَّهُ تَعَالَى أَنَّ أَحَدًا لَا يَسْتَحِقُّ الْعِبَادَةَ سِوَاهُ.
O'nun { اللَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا هُوَ } kavline gelince, bu Hristiyanlara bir reddiyedir; zira onlar İsa'ya aleyhisselâm ibadet etmeyi söylüyorlardı. Yüce Allah ise Kendisinden başka hiçbir kimsenin ibadete layık olmadığını beyan etti.
11505. Metin
ثُمَّ أَتْبَعَ ذَلِكَ بِمَا يَجْرِي مَجْرَى الدَّلَالَةِ عَلَيْهِ فَقَالَ: الْحَيُّ الْقَيُّومُ فَأَمَّا الْحَيُّ فَهُوَ الْفَعَّالُ الدَّرَّاكُ وَأَمَّا الْقَيُّومُ فَهُوَ الْقَائِمُ بِذَاتِهِ، وَالْقَائِمُ بِتَدْبِيرِ الْخَلْقِ وَالْمَصَالِحِ لِمَا يَحْتَاجُونَ إِلَيْهِ فِي مَعَاشِهِمْ، مِنَ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَالْحَرِّ وَالْبَرْدِ، وَالرِّيَاحِ وَالْأَمْطَارِ، وَالنِّعَمِ الَّتِي لَا يَقْدِرُ عَلَيْهَا سِوَاهُ، وَلَا يُحْصِيهَا غَيْرُهُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوها [إِبْرَاهِيمَ: ٣٤] وَقَرَأَ عُمَرُ ﵁ الْحَيُّ الْقَيُّومُ! قَالَ قَتَادَةُ، الْحَيُّ الَّذِي لَا يَمُوتُ، وَالْقَيُّومُ الْقَائِمُ عَلَى خَلْقِهِ بِأَعْمَالِهِمْ، وَآجَالِهِمْ، وَأَرْزَاقِهِمْ، وَعَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ: الْحَيُّ قَبْلَ كُلِّ حَيٍّ، وَالْقَيُّومُ الَّذِي لَا نِدَّ لَهُ، وَقَدْ ذَكَرْنَا فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ أَنَّ قَوْلَنَا: الْحَيُّ الْقَيُّومُ مُحِيطٌ بِجَمِيعِ الصِّفَاتِ الْمُعْتَبَرَةِ فِي الْإِلَهِيَّةِ، وَلَمَّا ثَبَتَ أَنَّ الْمَعْبُودَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ حَيًّا قَيُّومًا وَدَلَّتِ البديهة والحسن عَلَى أَنَّ عِيسَى ﵇ مَا كَانَ حَيًّا قَيُّومًا، وَكَيْفَ وَهُمْ يَقُولُونَ بِأَنَّهُ قُتِلَ وَأَظْهَرَ الْجَزَعَ مِنَ الْمَوْتِ عَلِمْنَا قَطْعًا أَنَّ عِيسَى مَا كَانَ إِلَهًا، وَلَا وَلَدًا لِلْإِلَهِ تَعَالَى وَتَقَدَّسَ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا.
Sonra buna delil mesabesinde olan şeyi ekleyerek: { الْحَيُّ الْقَيُّومُ } buyurdu. el-Hayy'a gelince; O, dilediğini hakkıyla yapan (fa‘âl) ve her şeyi idrak edendir (derrak). el-Kayyûm ise bizzat kaim olan, yaratılmışların tedbirini ve geçimlerinde muhtaç oldukları gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, rüzgârlar ve yağmurlar ile O'ndan başkasının güç yetiremeyeceği ve başkasının sayamayacağı maslahatları görüp gözetendir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوها } “Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışsanız, onu sayamazsınız.” [İbrâhîm: 34]. Ömer radıyallâhu anh: { الْحَيُّ الْقَيَّامُ } şeklinde okumuştur. Katâde şöyle demiştir: el-Hayy, ölmeyendir; el-Kayyûm ise yarattıklarını amelleri, ecelleri ve rızıkları ile idare edip ayakta tutandır. Saîd b. Cübeyr'den: el-Hayy, her diriden önceki diridir; el-Kayyûm ise dengi ve benzeri olmayandır. Bakara Suresi'nde bizim { الْحَيُّ الْقَيُّومُ } sözümüzün ilahlıkta muteber olan bütün sıfatları kuşattığını zikretmiştik. Kendisine ibadet edilenin Hayy ve Kayyûm olmasının vacip olduğu sabit olunca, akl-ı selim ve duyu da İsa'nın aleyhisselâm Hayy ve Kayyûm olmadığını gösterince —ki nasıl olsun, onlar onun öldürüldüğünü ve ölümden dolayı feryat edip sızlandığını söylemektedirler— kesin olarak bildik ki İsa ne ilahtır ne de ilahın çocuğudur. Allah, zalimlerin söylediklerinden yüce ve pek münezzehtir.
11506. Metin
[سورة آل عمران (٣) : آية ٣]
[Âl-i İmrân Suresi (3): Âyet 3]
11507. Metin
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ (٣)
{ نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ (٣) } “O, sana Kitab'ı kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak hak ile indirdi. Tevrat ve İncil'i de indirmişti.”
11508. Metin
[في قَوْلُهُ تَعَالَى نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ] فَاعْلَمْ أَنَّ الْكِتَابَ هَاهُنَا هُوَ الْقُرْآنُ، وَقَدْ ذَكَرْنَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ اشْتِقَاقَهُ، وَإِنَّمَا خُصَّ الْقُرْآنُ بِالتَّنْزِيلِ، وَالتَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ بِالْإِنْزَالِ، لِأَنَّ التَّنْزِيلَ لِلتَّكْثِيرِ، وَاللَّهُ تَعَالَى نَزَّلَ الْقُرْآنَ نَجْمًا نَجْمًا، فَكَانَ مَعْنَى التَّكْثِيرِ حَاصِلًا فِيهِ، وَأَمَّا التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ فَإِنَّهُ تَعَالَى أَنْزَلَهُمَا دَفْعَةً وَاحِدَةً، فَلِهَذَا خَصَّهُمَا بِالْإِنْزَالِ، وَلِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ: هَذَا يُشْكِلُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ [الْكَهْفِ: ١] وَبِقَوْلِهِ وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْناهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ [الْإِسْرَاءِ: ١٠٥] .
[Yüce Allah'ın { نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ } kavline dair:] Bil ki buradaki Kitap Kur'an'dır; onun iştikakını (türeyişini) Bakara Suresi'nin başında zikretmiştik. Kur'an'a tenzîl (نَزَّلَ), Tevrat ve İncil'e ise inzâl (أَنْزَلَ) lafzının tahsis edilmesinin sebebi şudur: Tenzîl çokluk ve tedricilik ifade eder; Yüce Allah Kur'an'ı kısım kısım (peยpey) indirmiştir, dolayısıyla çokluk manası onda gerçekleşmiştir. Tevrat ve İncil'e gelince; Yüce Allah onları bir defada indirmiştir. Bu sebeple ikisine inzâl lafzını tahsis etmiştir. Bir kimse şöyle diyebilir: Bu durum, Yüce Allah'ın: { الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ } “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren Allah'a mahsustur...” [Kehf: 1] ve: { وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْناهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ } “Biz onu hak ile indirdik ve o da hak ile indi...” [İsrâ: 105] kavilleriyle müşkil görünmektedir.
11509. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى وَصَفَ الْقُرْآنَ الْمُنَزَّلَ بِوَصْفَيْنِ:
Bil ki Yüce Allah indirilen Kur'an'ı iki vasıfla nitelendirmiştir:
11510. Metin
الْوَصْفُ الْأَوَّلُ: قَوْلُهُ بِالْحَقِّ قال أبو مسلم: إنه يحتمل وجوهاًأحدها: أَنَّهُ صَدَقَ فِيمَا تَضَمَّنَهُ مِنَ الْأَخْبَارِ عَنِ الْأُمَمِ السَّالِفَةِ وَثَانِيهَا: أَنَّ مَا فِيهِ مِنَ الْوَعْدِ وَالْوَعِيدِ يَحْمِلُ الْمُكَلَّفَ عَلَى مُلَازَمَةِ الطَّرِيقِ الْحَقِّ فِي الْعَقَائِدِ وَالْأَعْمَالِ، وَيَمْنَعُهُ عَنْ سُلُوكِ الطَّرِيقِ الْبَاطِلِ وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ/ حَقٌّ بِمَعْنَى أَنَّهُ قَوْلٌ فَصْلٌ، وَلَيْسَ بِالْهَزْلِ وَرَابِعُهَا: قَالَ الْأَصَمُّ: الْمَعْنَى أَنَّهُ تَعَالَى أَنْزَلَهُ بِالْحَقِّ الَّذِي يَجِبُ لَهُ عَلَى خَلْقِهِ مِنَ الْعُبُودِيَّةِ، وَشُكْرِ النِّعْمَةِ، وَإِظْهَارِ الْخُضُوعِ، وَمَا يَجِبُ لِبَعْضِهِمْ عَلَى بَعْضٍ مِنَ الْعَدْلِ وَالْإِنْصَافِ فِي الْمُعَامَلَاتِ وَخَامِسُهَا: أَنْزَلَهُ بِالْحَقِّ لَا بِالْمَعَانِي الْفَاسِدَةِ الْمُتَنَاقِضَةِ، كَمَا قَالَ: أَنْزَلَ عَلى عَبْدِهِ الْكِتابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً وَقَالَ: وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً [النِّسَاءِ: ٨٢] .
Birinci Vasıf: O'nun { بِالْحَقِّ } kavlidir. Ebû Müslim şöyle demiştir: Bu ifade birtakım vecihlere muhtemeldir: Birincisi: Geçmiş ümmetlere dair ihtiva ettiği haberlerde doğru olmasıdır. İkincisi: Onda yer alan vaad ve tehditlerin, mükellefi inanç ve amellerde hak yola sarılmaya sevk etmesi ve onu batıl yola girmekten men etmesidir. Üçüncüsü: Onun hak olması; kesin bir söz olup bir şaka (abes) olmaması manasınadır. Dördüncüsü: el-Asamm şöyle demiştir: Mana, Yüce Allah'ın onu kulları üzerine vacip kıldığı kulluk, nimete şükür ve boyun eğmeyi izhar etme hakkıyla ve muamelelerde birbirlerine karşı adaleti ve insafı gözetmeleri gereken hak ile indirmiş olmasıdır. Beşincisi: Onu bozuk ve çelişkili manalarla değil, hak ile indirmiştir; nitekim şöyle buyurmuştur: “Kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan...” ve: { وَلَوْ كانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافاً كَثِيراً } “Eğer o, Allah'tan başkası katından olsaydı, elbette içinde pek çok çelişki bulurlardı.” [Nisâ: 82].
11511. Metin
وَالْوَصْفُ الثَّانِي: لِهَذَا الْكِتَابِ قَوْلُهُ مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ وَالْمَعْنَى أَنَّهُ مُصَدِّقٌ لِكُتُبِ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، وَلِمَا أُخْبِرُوا بِهِ عَنِ اللَّهِ ﷿، ثم في الآية ووجهان الْأَوَّلُ: أَنَّهُ تَعَالَى دَلَّ بِذَلِكَ عَلَى صِحَّةِ الْقُرْآنِ، لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَمْ يَكُنْ مُوَافِقًا لِسَائِرِ الْكُتُبِ، لِأَنَّهُ كَانَ أُمِّيًّا لَمْ يَخْتَلِطْ بِأَحَدٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ، ولا
Bu Kitab'ın İkinci Vasfı: O'nun { مُصَدِّقاً لِما بَيْنَ يَدَيْهِ } kavlidir. Mana; onun peygamberlerin —aleyhimüssalâtü vesselâm— kitaplarını ve onların Allah'tan azze ve celle haber verdikleri şeyleri tasdik edici olmasıdır. Sonra ayette iki vecih vardır: Birincisi: Yüce Allah bununla Kur'an'ın sıhhatine delalet etmiştir; zira o, şayet Allah'tan başkası katından olsaydı diğer kitaplara muvafık olmazdı. Çünkü o (Peygamber) ümmî idi; âlimlerden hiç kimseyle bir arada bulunmamış,
11512. Metin
تَتَلْمَذَ لِأَحَدٍ، وَلَا قَرَأَ عَلَى أَحَدٍ شَيْئًا، وَالْمُفْتَرِي إِذَا كَانَ هَكَذَا امْتَنَعَ أَنْ يَسْلَمَ عَنِ الْكَذِبِ وَالتَّحْرِيفِ، فَلَمَّا لَمْ يَكُنْ كَذَلِكَ ثَبَتَ أَنَّهُ إِنَّمَا عَرَفَ هَذِهِ الْقَصَصَ بِوَحْيِ اللَّهِ تَعَالَى الثَّانِي: قَالَ أَبُو مُسْلِمٍ: الْمُرَادُ مِنْهُ أَنَّهُ تَعَالَى لَمْ يَبْعَثْ نَبِيًّا قَطُّ إِلَّا بِالدُّعَاءِ إِلَى تَوْحِيدِهِ، وَالْإِيمَانِ بِهِ، وَتَنْزِيهِهِ عَمَّا لَا يَلِيقُ بِهِ، وَالْأَمْرِ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ، وَبِالشَّرَائِعِ الَّتِي هِيَ صَلَاحُ كُلِّ زَمَانٍ، فَالْقُرْآنُ مُصَدِّقٌ لِتِلْكَ الْكُتُبِ فِي كُلِّ ذَلِكَ، بَقِيَ فِي الْآيَةِ سُؤَالَانِ:
kimseden talebelik etmemiş ve kimseden hiçbir şey okumamıştı. İftiracı bir kimse böyle olduğunda onun yalandan ve tahriften salim kalması imkânsızdır. Durum böyle olmayınca sabit oldu ki, o bu kıssaları ancak Yüce Allah'ın vahyi ile öğrenmiştir. İkincisi: Ebû Müslim şöyle demiştir: Bundan murat; Yüce Allah'ın hiçbir peygamberi tevhid yoluna davet etmekten, O'na imandan, O'na yakışmayan şeylerden O'nu tenzih etmekten, adaleti ve ihsanı emretmekten ve her zamanın salahı olan şeriatları getirmekten başka bir gaye ile göndermemiş olmasıdır. Kur'an da bütün bunlarda o kitapları tasdik edicidir. Bu ayette geriye iki soru kalmaktadır:
11513. Metin
السُّؤَالُ الْأَوَّلُ: كَيْفَ سَمَّى مَا مَضَى بِأَنَّهُ بَيْنَ يَدَيْهِ.
Birinci Soru: Geçmişte kalmış olanı nasıl “kendi önündeki” (beyne yedeyhi) diye isimlendirmiştir?
11514. Metin
وَالْجَوَابُ: أَنَّ تِلْكَ الْأَخْبَارَ لِغَايَةِ ظُهُورِهَا سَمَّاهَا بِهَذَا الِاسْمِ.
Cevap: O haberler son derece açık ve zahir olduğundan ötürü onları bu isimle isimlendirmiştir.
11515. Metin
السُّؤَالُ الثَّانِي: كَيْفَ يَكُونُ مُصَدِّقًا لِمَا تَقَدَّمَهُ مِنَ الْكُتُبِ، مَعَ أَنَّ الْقُرْآنَ نَاسِخٌ لِأَكْثَرِ تِلْكَ الْأَحْكَامِ؟.
İkinci Soru: Kur'an o hükümlerin çoğunu neshedici (hükmünü kaldırıcı) olduğu halde, kendisinden önceki kitapları nasıl tasdik edici olabilir?
11516. Metin
وَالْجَوَابُ: إِذَا كَانَتِ الْكُتُبُ مُبَشِّرَةً بِالْقُرْآنِ وَبِالرَّسُولِ، وَدَالَّةً عَلَى أَنَّ أَحْكَامَهَا تَثْبُتُ إِلَى حِينِ بَعْثِهِ، وَأَنَّهَا تَصِيرُ مَنْسُوخَةً عِنْدَ نُزُولِ الْقُرْآنِ، كَانَتْ مُوَافِقَةً لِلْقُرْآنِ، فَكَانَ الْقُرْآنُ مُصَدِّقًا لَهَا، وَأَمَّا فِيمَا عَدَا الْأَحْكَامَ فَلَا شُبْهَةَ فِي أَنَّ الْقُرْآنَ مُصَدِّقٌ لَهَا، لِأَنَّ دَلَائِلَ الْمَبَاحِثِ الْإِلَهِيَّةِ لَا تَخْتَلِفُ فِي ذَلِكَ، فَهُوَ مُصَدِّقٌ لَهَا فِي الْأَخْبَارِ الْوَارِدَةِ فِي التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ.
Cevap: O kitaplar Kur'an'ı ve Resûl'ü müjdeleyici olduklarında ve hükümlerinin onun gönderileceği vakte kadar sabit kalacağına, Kur'an'ın inmesiyle de mensuh (yürürlükten kalkmış) olacağına delalet ettiklerinde Kur'an ile muvafık idiler; dolayısıyla Kur'an onları tasdik edici olmuştur. Hükümlerin dışındaki hususlara gelince, Kur'an'ın onları tasdik ettiğinde hiçbir şüphe yoktur; zira ilahi meselelerin delilleri bu hususta ihtilaf etmez; dolayısıyla o, Tevrat ve İncil'de varit olan haberlerde onları tasdik edicidir.
11517. Metin
ثُمَّ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: وَأَنْزَلَ التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: { وَأَنْزَلَ التَّوْراةَ وَالْإِنْجِيلَ } “Tevrat ve İncil'i de indirmişti.” Bu hususta birtakım meseleler vardır:
11518. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ اسْمَانِ أَعْجَمِيَّانِ، وَالِاشْتِغَالُ بِاشْتِقَاقِهِمَا غَيْرُ مُفِيدٍ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ وَالْأَنْجِيلَ بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ، وَهُوَ دَلِيلٌ عَلَى الْعَجَمِيَّةِ، لِأَنَّ أَفْعِيلَ بِفَتْحِ الْهَمْزَةِ مَعْدُومٌ فِي أَوْزَانِ الْعَرَبِ، وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْقَوْلَ هُوَ الْحَقُّ الَّذِي لَا مَحِيدَ عَنْهُ، وَمَعَ ذَلِكَ فَنَنْقُلُ كَلَامَ الْأُدَبَاءِ فِيهِ.
Birinci Mesele: Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Tevrat ve İncil yabancı (Arapça olmayan/a‘cemî) iki isimdir; bunların iştikakı ile meşgul olmak faydasızdır. Hasan[-ı Basrî], hemzenin fethasıyla { وَالْأَنْجِيلَ } şeklinde okumuştur ki bu da onun yabancı kökenli olduğuna delildir; çünkü hemzenin fethasıyla “ef‘îl” vezni Arap kalıplarında mevcut değildir. Bil ki bu görüş, kendisinden sapılması mümkün olmayan haktır; bununla birlikte biz dilcilerin bu konudaki sözlerini nakledeceğiz.
11519. Metin
أَمَّا لَفْظُ التَّوْراةَ فَفِيهِ أَبْحَاثٌ ثَلَاثَةٌ:
Tevrat lafzına gelince, bu hususta üç inceleme vardır:
11520. Metin
الْبَحْثُ الْأَوَّلُ: فِي اشْتِقَاقِهِ، قَالَ الْفَرَّاءُ التَّوْرَاةِ مَعْنَاهَا الضِّيَاءُ وَالنُّورُ، مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ وَرَى الزَّنْدُ يَرِي إِذَا قَدَحَ وَظَهَرَتِ النَّارُ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: فَالْمُورِياتِ قَدْحاً [الْعَادِيَاتِ: ٢] وَيَقُولُونَ: وَرَيْتُ بِكَ زِنَادِي، وَمَعْنَاهُ: ظَهَرَ بِكَ الْخَيْرُ لِي، فَالتَّوْرَاةُ سُمِّيَتْ بِهَذَا الِاسْمِ لِظُهُورِ الْحَقِّ بِهَا، وَيَدُلُّ عَلَى هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ تَعَالَى:
Birinci İnceleme: [Tevrat'ın] iştikakı (türeyişi) hakkındadır. Ferrâ şöyle demiştir: Tevrat'ın manası ziya ve nurdur; bu da Arapların, çakmak taşı çakıp ateş çıktığında söyledikleri "verâ ez-zendu yerî" (وَرَى الزَّنْدُ يَرِي) sözünden gelir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَالْمُورِياتِ قَدْحاً } [el-Âdiyât: 2] “(Tırnaklarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara”. Nitekim "Senin sayende çakmağım ateş aldı" (vereytü bike zinâdî / وَرَيْتُ بِكَ زِنَادِي) derler ki bunun anlamı: "Senin vesilenle bana hayır zahir oldu" demektir. Tevrat da hak onunla açığa çıktığı için bu isimle isimlendirilmiştir. Şu ayet-i kerime de bu anlama delalet eder:
11521. Metin
وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسى وَهارُونَ الْفُرْقانَ وَضِياءً [الْأَنْبِيَاءِ: ٤٨] .
{ وَلَقَدْ آتَيْنا مُوسى وَهارُونَ الْفُرْقانَ وَضِياءً } [el-Enbiyâ: 48] “Andolsun biz Mûsâ ve Hârûn'a Furkân'ı ve bir ışık verdik.”
11522. Metin
الْبَحْثُ الثَّانِي: لَهُمْ فِي وَزْنِهِ ثَلَاثَةُ أَقْوَالٍ:
İkinci İnceleme: Dilcilerin onun vezni hakkında üç görüşü vardır:
11523. Metin
الْقَوْلُ الْأَوَّلُ: قَالَ الْفَرَّاءُ: أَصْلُ التَّوْرَاةِ تَوْرَيَةٌ تَفْعَلَةٌ بِفَتْحِ التَّاءِ، وَسُكُونِ الْوَاوِ، وَفَتْحِ الرَّاءِ وَالْيَاءِ، إِلَّا أَنَّهُ صَارَتِ الْيَاءُ أَلِفًا لِتَحَرُّكِهَا وَانْفِتَاحِ مَا قَبْلَهَا.
Birinci Görüş: Ferrâ şöyle demiştir: Tevrat'ın aslı, ta'nın fethası, vav'ın sükûnu, ra ve ya'nın fethasıyla "tef'ale" (تَفْعَلَة) vezninde "tevraye" (تَوْرَيَة)dir; ancak ya harfi harekeli olup öncesi de fethalı olduğu için elife dönüşmüştür.
11524. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: قَالَ الْفَرَّاءُ: وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ تَفْعِلَةً عَلَى وَزْنِ تَوْفِيَةٍ وَتَوْصِيَةٍ، فَيَكُونُ أَصْلُهَا تَوْرِيَةً، إِلَّا أَنَّ الرَّاءَ نُقِلَتْ مِنَ الْكَسْرِ إِلَى الْفَتْحِ عَلَى لُغَةِ طَيِّئٍ، فَإِنَّهُمْ يَقُولُونَ فِي جَارِيَةٍ: جَارَاةٌ، وَفِي نَاصِيَةٍ: ناصاة، قال الشاعر:
İkinci Görüş: Ferrâ şöyle demiştir: Onun "tevfiye" (تَوْفِيَة) ve "tavsiye" (تَوْصِيَة) vezninde "tef'ile" (تَفْعِلَة) olması da caizdir; bu durumda aslı "tevriye" (تَوْرِيَة) olur. Ancak ra harfi, Tayy kabilesinin lehçesine göre kesreden fethaya nakledilmiştir. Çünkü onlar "câriye" (جَارِيَة) yerine "cârâh" (جَارَاة), "nâsıye" (نَاصِيَة) yerine "nâsâh" (نَاصَاة) derler. Şair şöyle demiştir:
11525. Metin
فما الدنيا بباقية لِحَيٍّ ... وَمَا حَيٌّ عَلَى الدُّنْيَا بِبَاقِ
"Dünya hiçbir canlıya baki kalmaz / Hiçbir canlı da dünyada baki değildir."
11526. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّالِثُ: وَهُوَ قَوْلُ الْخَلِيلِ وَالْبَصْرِيِّينَ: إِنَّ أَصْلَهَا: وَوْرِيَةٌ، فَوْعِلَةٌ، ثُمَّ قُلِبَتِ الْوَاوُ الْأُولَى تَاءً، وَهَذَا الْقَلْبُ كَثِيرٌ فِي كَلَامِهِمْ، نَحْوَ: تُجَاهٍ، وَتُرَاثٍ، وَتُخَمَةٍ، وَتُكْلَانٍ، ثُمَّ قُلِبَتِ الْيَاءُ أَلِفًا لِتَحَرُّكِهَا وَانْفِتَاحِ مَا
Üçüncü Görüş: Bu da Halîl'in ve Basralıların görüşüdür: Kelimenin aslı "fev'ile" (فَوْعِلَة) vezninde "vevriye" (وَوْرِيَة)dir. Sonra birinci vav harfi ta'ya dönüştürülmüştür. Bu tür dönüşüm onların kelamında çoktur; "tucâh" (تُجَاه), "türâs" (تُرَاث), "tuhame" (تُخَمَة) ve "tüklân" (تُكْلَان) gibi. Sonra ya harfi harekeli olup öncesi de fethalı olduğu için elife dönüştürülmüş ve
11527. Metin
قَبْلَهَا، فَصَارَتْ تَوْرَاةً وَكُتِبَتْ بِالْيَاءِ عَلَى أَصْلِ الْكَلِمَةِ، ثُمَّ طَعَنُوا فِي قَوْلِ الْفَرَّاءِ، أَمَّا الْأَوَّلُ: فَقَالُوا: هَذَا الْبِنَاءُ نَادِرٌ، وَأَمَّا فَوْعَلَةٌ فَكَثِيرٌ، نَحْوَ: صَوْمَعَةٍ، وَحَوْصَلَةٍ، وَدَوْسَرَةٍ وَالْحَمْلُ عَلَى الْأَكْثَرِ أَوْلَى، وَأَمَّا الثَّانِي: فَلِأَنَّهُ لَا يَتِمُّ إِلَّا بِحَمْلِ اللَّفْظِ عَلَى لُغَةِ طَيِّئٍ، وَالْقُرْآنُ مَا نَزَلَ بِهَا الْبَتَّةَ.
"Tevrât" (تَوْرَاة) haline gelmiş; kelimenin aslına binaen de ya ile yazılmıştır. Daha sonra [Basralılar] Ferrâ'nın görüşünü tenkit etmişlerdir. Birinci görüşe gelince: "Bu vezin nadirdir; 'fev'ale' (فَوْعَلَة) vezni ise 'savmea' (صَوْمَعَة), 'havsala' (حَوْصَلَة) ve 'devsere' (دَوْسَرَة) gibi çok yaygındır; yaygın olana hamletmek daha evladır" demişlerdir. İkinci görüşe gelince: Çünkü bu görüş ancak lafzın Tayy lehçesine hamledilmesiyle tamam olur; halbuki Kur'an kesinlikle bu lehçe ile inmemiştir.
11528. Metin
الْبَحْثُ الثَّالِثُ: فِي التَّوْرَاةِ قِرَاءَتَانِ: الْإِمَالَةُ وَالتَّفْخِيمُ، فَمَنْ فَخَّمَ فَلِأَنَّ الرَّاءَ حَرْفٌ يَمْنَعُ الْإِمَالَةَ لِمَا فِيهِ مِنَ التَّكْرِيرِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Üçüncü İnceleme: Tevrat kelimesinde iki kıraat vardır: İmale ve tefhim (kalın okuma). Tefhim ile okuyan kişi [bunu şundan dolayı yapmıştır]: Çünkü ra harfi, kendisinde bulunan tekrir (titreme) sebebiyle imaleye engel olan bir harftir. En doğrusunu Allah bilir.
11529. Metin
وَأَمَّا الْإِنْجِيلُ فَفِيهِ أَقْوَالٌ الْأَوَّلُ: قَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّهُ إِفْعِيلٌ مِنَ النَّجْلِ، وَهُوَ الْأَصْلُ، يُقَالُ: لَعَنَ اللَّهُ نَاجِلَيْهِ، أَيْ والديه، فسمي ذلك الكتاب بهذا الاسم، لأن الْأَصْلُ الْمَرْجُوعُ إِلَيْهِ فِي ذَلِكَ الدِّينِ وَالثَّانِي: قَالَ قَوْمٌ:
İncil'e gelince, bu hususta birtakım görüşler vardır: Birincisi: Zeccâc şöyle demiştir: O, asıl/kök anlamına gelen "en-necl" (النَّجْل) kökünden türetilmiş "if'îl" (إِفْعِيل) veznindedir. Nitekim "Allah onun nâcileynine yani anne babasına lanet etsin" (le'anallâhu nâcileyhi / لَعَنَ اللَّهُ نَاجِلَيْهِ) denir. İşte bu kitap da o dinde kendisine dönülen asıl olduğu için bu isimle isimlendirilmiştir. İkincisi: Bir grup şöyle demiştir:
11530. Metin
الْإِنْجِيلُ مَأْخُوذٌ مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ: نَجَلْتُ الشَّيْءَ إِذَا اسْتَخْرَجْتَهُ وَأَظْهَرْتَهُ وَيُقَالُ لِلْمَاءِ الَّذِي يَخْرُجُ مِنَ الْبِئْرِ: نَجْلٌ، وَيُقَالُ: قَدِ اسْتَنْجَلَ الْوَادِي، إِذَا خَرَجَ الْمَاءُ مِنَ النَّزِّ فَسُمِّيَ الْإِنْجِيلُ إِنْجِيلًا لِأَنَّهُ تَعَالَى أَظْهَرَ الْحَقَّ بِوَاسِطَتِهِ وَالثَّالِثُ: قَالَ أَبُو عَمْرٍو الشَّيْبَانِيُّ: التَّنَاجُلُ التَّنَازُعُ، فَسُمِّيَ ذَلِكَ الْكِتَابُ بِالْإِنْجِيلِ لِأَنَّ الْقَوْمَ تَنَازَعُوا فِيهِ وَالرَّابِعُ:
İncil, Arapların bir şeyi çıkarıp açığa çıkardığında söyledikleri "neceltü'ş-şey'e" (نَجَلْتُ الشَّيْءَ) sözünden alınmıştır. Kuyudan çıkan suya "necl" (نَجْل) denir; su sızıntıdan çıktığında da "istencele'l-vâdî" (قَدِ اسْتَنْجَلَ الْوَادِي) denir. İncil de Yüce Allah onun vasıtasıyla hakkı açığa çıkardığı için İncil diye isimlendirilmiştir. Üçüncüsü: Ebû Amr eş-Şeybânî şöyle demiştir: "Tenâcul" (التَّنَاجُل) çekişmek (tenâzu‘) demektir; o topluluk onun hakkında ihtilaf ve çekişmeye düştüğü için o kitaba İncil ismi verilmiştir. Dördüncüsü:
11531. Metin
أَنَّهُ مِنَ النَّجْلِ الَّذِي هُوَ سَعَةُ الْعَيْنِ، وَمِنْهُ طَعْنَةٌ نَجْلَاءُ، سُمِّيَ بِذَلِكَ لِأَنَّهُ سَعَةٌ وَنُورٌ وَضِيَاءٌ أَخْرَجَهُ لَهُمْ.
Gözün genişliği anlamına gelen "necl" (النَّجْل) kelimesindendir; geniş yara/darbe anlamına gelen "ta'netün neclâ'" (طَعْنَةٌ نَجْلَاءُ) ifadesi de bundandır. [İncil], [Allah'ın] onlar için çıkardığı bir genişlik, nur ve aydınlık olduğu için bu şekilde isimlendirilmiştir.
11532. Metin
وَأَقُولُ: أَمْرُ هَؤُلَاءِ الْأُدَبَاءِ عَجِيبٌ كَأَنَّهُمْ أَوْجَبُوا فِي كُلِّ لَفْظٍ أَنْ يَكُونَ مَأْخُوذًا مِنْ شَيْءٍ آخَرَ، / وَلَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَزِمَ إِمَّا التَّسَلْسُلُ وَإِمَّا الدَّوْرُ، وَلَمَّا كَانَا بَاطِلَيْنِ وَجَبَ الِاعْتِرَافُ بِأَنَّهُ لَا بُدَّ مِنْ أَلْفَاظٍ مَوْضُوعَةٍ وضعاًأولا:
Derim ki: Bu dilcilerin durumu şaşılacak şeydir; sanki her lafzın mutlaka başka bir şeyden türetilmiş olmasını vacip kılmış gibidirler. Şayet böyle olsaydı ya teselsül ya da devir gerekirdi. Her ikisi de batıl olduğuna göre, ilk vazedilişle konulmuş birtakım lafızların bulunmasının zorunlu olduğunu kabul etmek gerekirdi;
11533. Metin
حَتَّى يَجْعَلَ سَائِرَ الْأَلْفَاظِ مُشْتَقَّةً مِنْهَا، وَإِذَا كَانَ الْأَمْرُ كَذَلِكَ فَلِمَ لَا يَجُوزُ فِي هَذَا اللَّفْظِ الَّذِي جَعَلُوهُ مُشْتَقًّا مِنْ ذَلِكَ الْآخَرِ أَنْ يَكُونَ الْأَصْلُ هُوَ هَذَا، وَالْفَرْعُ هُوَ ذَاكَ الْآخَرَ وَمَنِ الَّذِي أَخْبَرَهُمْ بِأَنَّ هَذَا فَرْعٌ وَذَاكَ أَصْلٌ، وَرُبَّمَا كَانَ هَذَا الَّذِي يَجْعَلُونَهُ فَرْعًا وَمُشْتَقًّا فِي غَايَةِ الشُّهْرَةِ، وَذَاكَ الَّذِي يَجْعَلُونَهُ أَصْلًا فِي غَايَةِ الْخَفَاءِ، وَأَيْضًا فَلَوْ كَانَتِ التَّوْرَاةُ إِنَّمَا سُمِّيَتْ تَوْرَاةٌ لِظُهُورِهَا، وَالْإِنْجِيلُ إِنَّمَا سُمِّيَ إِنْجِيلًا لِكَوْنِهِ أَصْلًا وَجَبَ فِي كُلِّ مَا ظَهَرَ أَنْ يُسَمَّى بِالتَّوْرَاةِ فَوَجَبَ تَسْمِيَةُ كُلِّ الْحَوَادِثِ بِالتَّوْرَاةِ، وَوَجَبَ فِي كُلِّ مَا كَانَ أَصْلًا لِشَيْءٍ آخَرَ أَنْ يُسَمَّى بِالْإِنْجِيلِ، وَالطِّينُ أَصْلُ الْكُوزِ، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ الطِّينُ إِنْجِيلًا وَالذَّهَبُ أَصْلُ الْخَاتَمِ وَالْغَزْلُ أَصْلُ الثَّوْبِ فَوَجَبَ تَسْمِيَةُ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ بِالْإِنْجِيلِ، وَمَعْلُومٌ أَنَّهُ لَيْسَ كَذَلِكَ، ثُمَّ إِنَّهُمْ عِنْدَ إِيرَادِ هَذِهِ الْإِلْزَامَاتِ عَلَيْهِمْ لَا بُدَّ وَأَنْ يَتَمَسَّكُوا بِالْوَضْعِ، وَيَقُولُوا: الْعَرَبُ خَصَّصُوا هَذَيْنِ اللَّفْظَيْنِ بِهَذَيْنِ الشَّيْئَيْنِ عَلَى سَبِيلِ الْوَضْعِ، وَإِذَا كَانَ لَا يَتِمُّ الْمَقْصُودُ فِي آخِرِ الْأَمْرِ إِلَّا بِالرُّجُوعِ إِلَى وَضْعِ اللُّغَةِ، فَلِمَ لَا نَتَمَسَّكُ بِهِ فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ وَنُرِيحُ أَنْفُسَنَا مِنَ الْخَوْضِ فِي هَذِهِ الْكَلِمَاتِ، وَأَيْضًا فَالتَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ اسْمَانِ أَعْجَمِيَّانِ أَحَدُهُمَا بِالْعِبْرِيَّةِ وَالْآخَرُ بِالسُّرْيَانِيَّةِ، فَكَيْفَ يَلِيقُ بِالْعَاقِلِ أَنْ يَشْتَغِلَ بِتَطْبِيقِهَا عَلَى أَوْزَانِ لُغَةِ الْعَرَبِ، فَظَهَرَ أَنَّ الْأَوْلَى بِالْعَاقِلِ أَنْ لَا يَلْتَفِتَ إِلَى هَذِهِ الْمَبَاحِثِ وَاللَّهُ أعلم.
tâ ki diğer lafızlar onlardan türetilmiş kılınabilsin. Durum böyle olunca, diğerinden türemiş kabul ettikleri şu lafzın kendisinin asıl, diğerinin ise fer (türev) olması niçin caiz olmasın? Bunun fer, ötekinin ise asıl olduğunu onlara kim haber vermiştir? Üstelik fer ve türemiş kıldıkları bu lafız son derece meşhur, asıl kıldıkları ise son derece kapalı olabilir. Ayrıca şayet Tevrat sadece zuhur ettiği için Tevrat, İncil de sırf asıl olduğu için İncil diye isimlendirilmiş olsaydı, zuhur eden her şeyin Tevrat diye isimlendirilmesi, dolayısıyla meydana gelen bütün hadiselere Tevrat adının verilmesi gerekirdi. Başka bir şeye asıl olan her şeyin de İncil diye isimlendirilmesi gerekirdi; çamur testinin aslıdır, o halde çamurun İncil olması gerekirdi; altın yüzüğün aslıdır, iplik de elbisenin aslıdır, o halde bu şeylere de İncil adının verilmesi gerekirdi. Halbuki durumun böyle olmadığı malumdur. Sonra bu ilzami deliller kendilerine yöneltildiğinde mecburen vaz‘a (dilin ilk kuruluşuna) sarılacak ve "Araplar bu iki lafzı vaz‘ yoluyla bu iki şeye tahsis etmiştir" diyeceklerdir. Mademki işin sonunda maksat ancak dilin vaz‘ına dönmekle hasıl oluyor, o halde niçin işin başında buna sarılıp kendimizi bu sözlere dalmaktan kurtarmıyoruz? Ayrıca Tevrat ve İncil yabancı kökenli iki isimdir; biri İbranice, diğeri Süryanicedir. Aklı başında bir kimseye bunları Arap dilinin vezinlerine uydurmakla meşgul olmak nasıl yakışır? Böylece akıllı kişiye yakışanın bu tartışmalara iltifat etmemek olduğu ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
11534. Metin
[سورة آل عمران (٣) : آية ٤]
[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyet 4]
11535. Metin
مِنْ قَبْلُ هُدىً لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ (٤)
{ مِنْ قَبْلُ هُدىً لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ } “Daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere... Ve Furkân'ı da indirdi. Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah mutlak güç sahibidir, intikam alıcıdır.” (4)
11536. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: مِنْ قَبْلُ هُدىً لِلنَّاسِ.
Yüce Allah'ın { مِنْ قَبْلُ هُدىً لِلنَّاسِ } “Daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere” buyruğuna gelince:
11537. Metin
فَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى بَيَّنَ أَنَّهُ أَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ قَبْلَ أَنْ أَنْزَلَ الْقُرْآنَ، ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّهُ إِنَّمَا أَنْزَلَهُمَا هُدًى لِلنَّاسِ، قَالَ الْكَعْبِيُّ: هَذِهِ الْآيَةُ دَالَّةٌ عَلَى بُطْلَانِ قَوْلِ مَنْ يَزْعُمُ أَنَّ الْقُرْآنَ عَمًى عَلَى الْكَافِرِينَ وَلَيْسَ بِهُدًى لَهُمْ، وَيَدُلُّ عَلَى مَعْنَى قَوْلِهِ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى [فُصِّلَتْ: ٤٤] أَنَّ عِنْدَ نُزُولِهِ اخْتَارُوا الْعَمَى عَلَى وَجْهِ الْمَجَازِ، كَقَوْلِ نُوحٍ ﵇ فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعائِي إِلَّا فِراراً [نُوحٍ: ٦] لَمَّا فَرُّوا عِنْدَهُ.
Bil ki Yüce Allah, Kur'an'ı indirmeden önce Tevrat ve İncil'i indirdiğini açıklamış, sonra da onları insanlara bir hidayet (doğru yol rehberi) olmak üzere indirdiğini beyan etmiştir. el-Ka‘bî şöyle demiştir: Bu ayet, Kur'an'ın kâfirlere karşı bir körlük olduğunu ve onlar için bir hidayet olmadığını iddia eden kimsenin görüşünün batıl olduğuna delildir. Yüce Allah'ın { وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى } [Fussilet: 44] “O, onlara karşı bir körlüktür” buyruğunun anlamı da mecaz yoluyla, onun inmesi esnasında onların körlüğü tercih ettiklerini gösterir; nitekim Nûh (aleyhisselâm)'ın { فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعائِي إِلَّا فِراراً } [Nûh: 6] “Benim davetim, onların sadece kaçışını artırdı” sözü de onun daveti esnasında kaçtıklarını ifade eder.
11538. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ هُدىً لِلنَّاسِ فِيهِ احْتِمَالَانِ الْأَوَّلُ: أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ عَائِدًا إِلَى التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ فَقَطْ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ يَكُونُ قَدْ وَصَفَ الْقُرْآنَ بِأَنَّهُ حَقٌّ، وَوَصَفَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ بِأَنَّهُمَا هَدًى وَالْوَصْفَانِ مُتَقَارِبَانِ.
Bil ki { هُدىً لِلنَّاسِ } “insanlara bir hidayet olarak” ifadesinde iki ihtimal vardır: Birincisi: Bunun sadece Tevrat ve İncil'e raci olmasıdır. Bu takdirde Kur'an'ı "hak" olmakla nitelemiş, Tevrat ve İncil'i de "hidayet" olmakla nitelemiş olur ki bu iki nitelik birbirine yakındır.
11539. Metin
فَإِنْ قِيلَ: إِنَّهُ وَصَفَ الْقُرْآنَ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ بِأَنَّهُ هَدًى لِلْمُتَّقِينَ، فَلِمَ لَمْ يَصِفْهُ هَاهُنَا بِهِ؟.
Eğer: "O, Bakara Suresi'nin başında Kur'an'ı müttakiler için bir hidayet olarak nitelemişti; burada niçin onu bununla nitelemedi?" denilirse,
11540. Metin
قُلْنَا: فِيهِ لَطِيفَةٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّا ذَكَرْنَا فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ أَنَّهُ إِنَّمَا قَالَ: هُدىً لِلْمُتَّقِينَ [الْبَقَرَةِ: ٢] لِأَنَّهُمْ هُمُ الْمُنْتَفِعُونَ بِهِ، فَصَارَ مِنَ الْوَجْهِ هُدًى لَهُمْ لَا لِغَيْرِهِمْ، أَمَّا هَاهُنَا فَالْمُنَاظَرَةُ كَانَتْ مَعَ النَّصَارَى، وَهُمْ/ لَا يَهْتَدُونَ بِالْقُرْآنِ فَلَا جَرَمَ لَمْ يَقُلْ هَاهُنَا فِي الْقُرْآنِ إِنَّهُ هَدًى بَلْ قَالَ: إِنَّهُ حَقٌّ فِي نَفْسِهِ سَوَاءٌ قَبِلُوهُ أَوْ لَمْ يَقْبَلُوهُ، وَأَمَّا التَّوْرَاةُ وَالْإِنْجِيلُ فَهُمْ يَعْتَقِدُونَ فِي صِحَّتِهِمَا وَيَدَّعُونَ بِأَنَّا إِنَّمَا نَتَقَوَّلُ فِي دِينِنَا عَلَيْهِمَا فَلَا جَرَمَ وَصَفَهُمَا اللَّهُ تَعَالَى لِأَجْلِ هَذَا التَّأْوِيلِ بِأَنَّهُمَا هَدًى، فَهَذَا مَا خَطَرَ بِالْبَالِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Deriz ki: Bunda bir incelik vardır; zira Bakara Suresi'nde Yüce Allah'ın sadece { هُدىً لِلْمُتَّقِينَ } [el-Bakara: 2] “müttakiler için bir hidayettir” buyurmasının sebebinin, ondan faydalananların onlar olması olduğunu belirtmiştik; bu sebeple o, başkalarına değil bu yönden sadece onlara hidayet olmuştur. Buraya gelince, buradaki münazara Hristiyanlarladır; onlar ise Kur'an ile hidayete ermemektedirler. Bu yüzden Kur'an hakkında burada "hidayettir" dememiş, bilakis onlar kabul etsinler veya etmesinler onun bizzat "hak" olduğunu söylemiştir. Tevrat ve İncil'e gelince, onlar bu ikisinin sıhhatine inanmakta ve bizim kendi dinimiz hususunda onlara iftira ettiğimizi iddia etmektedirler. Bu sebeple Yüce Allah bu tevile binaen o ikisini "hidayet" olarak vasfetmiştir. Akla gelen budur; en doğrusunu Allah bilir.
11541. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: وَهُوَ قَوْلُ الْأَكْثَرِينَ: أَنَّهُ تَعَالَى وَصَفَ الْكُتُبَ الثَّلَاثَةَ بِأَنَّهَا هُدًى، فَهَذَا الْوَصْفُ عَائِدٌ إِلَى كُلِّ مَا تَقَدَّمَ وَغَيْرُ مَخْصُوصٍ بِالتَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمُرَادِهِ.
İkinci Görüş: Bu da çoğunluğun görüşüdür: Yüce Allah her üç kitabı da hidayet olmakla nitelemiştir; dolayısıyla bu nitelik daha önce geçenlerin hepsine racidir ve sadece Tevrat ve İncil'e mahsus değildir. Allah muradını en iyi bilendir.
11542. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ.
Sonra şöyle buyurdu: { وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ } “Ve Furkân'ı da indirdi.”
11543. Metin
وَلِجُمْهُورِ الْمُفَسِّرِينَ فِيهِ أَقْوَالٌ الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمُرَادَ هُوَ الزَّبُورُ، كَمَا قَالَ: وَآتَيْنا داوُدَ زَبُوراً [النِّسَاءِ:
Müfessirlerin cumhurunun bu hususta birtakım görüşleri vardır: Birincisi: Muradın Zebûr olmasıdır; nitekim şöyle buyurmuştur: { وَآتَيْنا داوُدَ زَبُوراً [النِّسَاءِ:
11544. Metin
١٦٣] وَالثَّانِي: أَنَّ الْمُرَادَ هُوَ الْقُرْآنُ، وَإِنَّمَا أَعَادَهُ تَعْظِيمًا لِشَأْنِهِ وَمَدْحًا بِكَوْنِهِ فَارِقًا بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ أَوْ يُقَالُ:
١٦٣] } “...ve Dâvûd'a da Zebûr'u verdik.” İkincisi: Muradın Kur'an olmasıdır; onun şanını yüceltmek ve hak ile batılı birbirinden ayıran oluşunu övmek için onu tekrar zikretmiştir. Yahut şöyle denilir:
11545. Metin
إِنَّهُ تَعَالَى أَعَادَ ذِكْرَهُ لِيُبَيِّنَ أَنَّهُ أَنْزَلَهُ بَعْدَ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ لِيَجْعَلَهُ فَرْقًا بَيْنَ مَا اخْتَلَفَ فِيهِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى مِنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ فَلَا تَكْرَارَ.
Yüce Allah, Yahudiler ile Hristiyanların hak ve batıl konusunda ihtilaf ettikleri şeyleri birbirinden ayıran bir ölçü kılması için onu Tevrat ve İncil'den sonra indirdiğini beyan etmek üzere onun zikrini tekrarlamıştır. Bu takdirde bir tekrar söz konusu olmaz.
11546. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّالِثُ: وَهُوَ قَوْلُ الْأَكْثَرِينَ: أَنَّ الْمُرَادَ أَنَّهُ تَعَالَى كَمَا جَعَلَ الْكُتُبَ الثَّلَاثَةَ هُدًى وَدَلَالَةً، فَقَدْ جَعَلَهَا فَارِقَةً بَيْنَ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ وَسَائِرِ الشَّرَائِعِ، فَصَارَ هَذَا الْكَلَامُ دَالًّا عَلَى أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى بَيَّنَ بِهَذِهِ الْكُتُبِ مَا يَلْزَمُ عَقْلًا وَسَمْعًا، هَذَا جُمْلَةُ مَا قَالَهُ أَهْلُ التَّفْسِيرِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ وَهِيَ عِنْدِي مُشْكِلَةٌ أَمَّا حَمْلُهُ عَلَى الزَّبُورِ فَهُوَ بَعِيدٌ، لِأَنَّ الزَّبُورَ لَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ مِنَ الشَّرَائِعِ وَالْأَحْكَامِ، بَلْ لَيْسَ فِيهِ إِلَّا الْمَوَاعِظُ، وَوَصْفُ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ مَعَ اشْتِمَالِهِمَا عَلَى الدَّلَائِلِ، وَبَيَانِ الْأَحْكَامِ بِالْفُرْقَانِ أَوْلَى مِنْ وَصْفِ الزَّبُورِ بِذَلِكَ، وَأَمَّا الْقَوْلُ الثَّانِي: وَهُوَ حَمْلُهُ عَلَى الْقُرْآنِ فَبَعِيدٌ مِنْ حَيْثُ إِنَّ قَوْلَهُ وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ عَطْفٌ عَلَى مَا قَبْلَهُ، وَالْمَعْطُوفُ مُغَايِرٌ لِلْمَعْطُوفِ عَلَيْهِ وَالْقُرْآنُ مَذْكُورٌ قَبْلَ هَذَا فَهَذَا يَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ هَذَا الْفُرْقَانُ مُغَايِرًا لِلْقُرْآنِ، وَبِهَذَا الْوَجْهِ يَظْهَرُ ضَعْفُ الْقَوْلِ الثَّالِثِ، لِأَنَّ كَوْنَ هَذِهِ الْكُتُبِ فَارِقَةً بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ صِفَةٌ لِهَذِهِ الْكُتُبِ وَعَطْفُ الصِّفَةِ عَلَى الْمَوْصُوفِ وَإِنْ كَانَ قَدْ وَرَدَ فِي بَعْضِ الْأَشْعَارِ النَّادِرَةِ إِلَّا أَنَّهُ ضَعِيفٌ بَعِيدٌ عَنْ وَجْهِ الْفَصَاحَةِ اللَّائِقَةِ بِكَلَامِ اللَّهِ تَعَالَى، وَالْمُخْتَارُ عِنْدِي فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ وَجْهٌ رَابِعٌ، وَهُوَ أَنَّ الْمُرَادَ مِنْ هَذَا الْفُرْقَانِ الْمُعْجِزَاتُ الَّتِي قَرَنَهَا اللَّهُ تَعَالَى بِإِنْزَالِ هَذِهِ الْكُتُبِ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُمْ لَمَّا أَتَوْا بِهَذِهِ الْكُتُبِ وَادَّعَوْا أَنَّهَا كُتُبٌ نَازِلَةٌ عَلَيْهِمْ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ تَعَالَى افْتَقَرُوا فِي إِثْبَاتِ هَذِهِ الدَّعْوَى إِلَى دَلِيلٍ حَتَّى يَحْصُلَ الْفَرْقُ بَيْنَ دَعْوَاهُمْ وَبَيْنَ دَعْوَى الْكَذَّابِينَ، فَلَمَّا أَظْهَرَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى وَفْقِ دَعْوَاهُمْ تِلْكَ الْمُعْجِزَاتِ حَصَلَتِ الْمُفَارَقَةُ بَيْنَ/ دَعْوَى الصَّادِقِ وَبَيْنَ دَعْوَى الْكَاذِبِ، فَالْمُعْجِزَةُ هِيَ الْفُرْقَانُ، فَلَمَّا ذَكَرَ اللَّهُ تَعَالَى أَنَّهُ أَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ، وَأَنَّهُ أَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ مِنْ قَبْلِ ذَلِكَ، بَيَّنَ أَنَّهُ تَعَالَى أَنْزَلَ مَعَهَا مَا هُوَ الْفُرْقَانُ الْحَقُّ، وَهُوَ الْمُعْجِزُ الْقَاهِرُ الَّذِي يَدُلُّ عَلَى صِحَّتِهَا، وَيُفِيدُ الْفَرْقَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ سَائِرِ الْكُتُبِ الْمُخْتَلِفَةِ، فَهَذَا هُوَ مَا عِنْدِي فِي تَفْسِيرِ هذه
Üçüncü Görüş: Bu da çoğunluğun görüşüdür: Murattır ki, Yüce Allah bu üç kitabı hidayet ve delalet kıldığı gibi, helal ile haram ve diğer şeriatlar arasında ayırt edici de kılmıştır. Böylece bu söz, Yüce Allah'ın aklen ve naklen gereken şeyleri bu kitaplarla açıkladığına delalet etmiştir. Tefsir ehlinin bu ayet hakkında söylediklerinin özeti budur; ancak bana göre bu [açıklamalar] problemlidir: Ayeti Zebûr'a hamletmek uzaktır; çünkü Zebûr'da şeriat ve hükümlerden hiçbir şey yoktur, bilakis onda yalnızca vaaz ve öğütler vardır. Tevrat ve İncil'in delilleri ve hükümlerin beyanını içermeleriyle birlikte Furkan olarak vasfedilmesi, Zebûr'un bununla vasfedilmesinden daha evladır. İkinci görüşe gelince, yani onu Kur'an'a hamletmek şu yönden uzaktır: { وَأَنْزَلَ الْفُرْقانَ } “Ve Furkân'ı da indirdi” buyruğu kendisinden öncekine matuftur; matuf ise matufun aleyhten farklıdır. Kur'an ise bundan önce zikredilmiştir; bu durum Furkan'ın Kur'an'dan başka olmasını gerektirir. Bu vecihle üçüncü görüşün de zayıflığı ortaya çıkar; zira bu kitapların hak ile batılı ayıran olması bu kitapların bir sıfatıdır; sıfatın mevsufa atfedilmesi bazı nadir şiirlerde varit olmuşsa da zayıftır ve Allah Teâlâ'nın kelamına yakışan fesahat tarzından uzaktır. Bu ayetin tefsirinde benim benimsediğim görüş dördüncü bir vecihtir: O da bu Furkan'dan muradın, Yüce Allah'ın bu kitapların indirilişine eşlik ettirdiği mucizeler olduğudur. Şöyle ki: Onlar bu kitapları getirip bunların Allah Teâlâ katından kendilerine inen kitaplar olduğunu iddia ettiklerinde, kendi iddiaları ile yalancıların iddiaları arasında bir fark hasıl olsun diye bu iddiayı ispat etmek için bir delile ihtiyaç duydular. Yüce Allah onların iddialarına muvafık olarak o mucizeleri açığa çıkarınca, doğru söyleyenin iddiası ile yalancının iddiası arasındaki fark ortaya çıkmış oldu. Dolayısıyla mucize, Furkan'ın ta kendisidir. Allah Teâlâ Kitab'ı hak ile indirdiğini, bundan önce de Tevrat ve İncil'i indirdiğini zikredince, bunlarla birlikte hakiki Furkan olan şeyi, yani onların sıhhatine delalet eden ve onların sair uydurma kitaplardan ayrılmasını sağlayan ezici mucizeyi de indirdiğini beyan etmiştir. İşte bu
11547. Metin
الْآيَةِ، وَهَبْ أَنَّ أَحَدًا مِنَ الْمُفَسِّرِينَ مَا ذَكَرَهُ إِلَّا أَنَّ حَمْلَ كَلَامِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْهِ يُفِيدُ قُوَّةَ الْمَعْنَى، وَجَزَالَةَ اللَّفْظِ، وَاسْتِقَامَةَ التَّرْتِيبِ وَالنَّظْمِ، وَالْوُجُوهُ الَّتِي ذَكَرُوهَا تُنَافِي كُلَّ ذَلِكَ، فَكَانَ مَا ذَكَرْنَاهُ أَوْلَى وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمُرَادِهِ.
ayetin tefsiri hakkında benim benimsediğim görüştür. Müfessirlerden hiçbirinin bunu zikretmediğini varsaysak bile, Allah Teâlâ'nın kelamını buna hamletmek mana kuvveti, lafız sağlamlığı ve tertip ile nazmın düzgünlüğünü sağlar; onların zikrettiği vecihler ise bütün bunlara aykırıdır. Dolayısıyla zikrettiğimiz görüş daha evladır. Allah muradını en iyi bilendir.
11548. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ ﷾ لَمَّا قَرَّرَ فِي هَذِهِ الْأَلْفَاظِ الْقَلِيلَةِ جَمِيعَ مَا يَتَعَلَّقُ بِمَعْرِفَةِ الْإِلَهِ، وَجَمِيعَ مَا يَتَعَلَّقُ بِتَقْرِيرِ النُّبُوَّةِ أَتْبَعَ ذَلِكَ بِالْوَعِيدِ زَجْرًا لِلْمُعْرِضِينَ عَنْ هَذِهِ الدَّلَائِلِ الْبَاهِرَةِ فَقَالَ:
Bil ki [Allah] (celle celâluhu) bu az lafızla ilahın bilinmesiyle ilgili her şeyi ve nübüvvetin ispatıyla ilgili her şeyi ortaya koyunca, bu açık delillerden yüz çevirenlere bir caydırma olmak üzere bunun ardından şu tehdidi getirdi ve şöyle buyurdu:
11549. Metin
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ.
{ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ } “Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah mutlak güç sahibidir, intikam alıcıdır.”
11550. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ بَعْضَ الْمُفَسِّرِينَ خَصَّصَ ذَلِكَ بِالنَّصَارَى، فَقَصَرَ اللَّفْظَ الْعَامَّ عَلَى سَبَبِ نُزُولِهِ، وَالْمُحَقِّقُونَ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ قَالُوا: خُصُوصُ السَّبَبِ لَا يَمْنَعُ عُمُومَ اللَّفْظِ، فَهُوَ يَتَنَاوَلُ كُلَّ مَنْ أَعْرَضَ عَنْ دَلَائِلَ اللَّهِ تَعَالَى.
Bil ki bazı müfessirler bunu Hristiyanlara tahsis etmiş ve genel lafzı nüzul sebebiyle sınırlandırmıştır. Tahkik ehli müfessirler ise şöyle demişlerdir: Sebebin hususi oluşu, lafzın umumiliğine engel teşkil etmez; dolayısıyla bu [ifade], Allah Teâlâ'nın delillerinden yüz çeviren herkesi kapsar.
11551. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ.
Sonra şöyle buyurdu: { وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقامٍ } “Allah mutlak güç sahibidir, intikam alıcıdır.”
11552. Metin
وَالْعَزِيزُ الْغَالِبُ الَّذِي لَا يُغْلَبُ وَالِانْتِقَامُ الْعُقُوبَةُ، يُقَالُ انْتَقَمَ مِنْهُ انْتِقَامًا أَيْ عَاقَبَهُ، وَقَالَ اللَّيْثُ يُقَالُ: لَمْ أَرْضَ عَنْهُ حَتَّى نَقَمْتُ مِنْهُ وَانْتَقَمْتُ إِذَا كافأه عقوب بِمَا صَنَعَ، وَالْعَزِيزُ إِشَارَةٌ إِلَى الْقُدْرَةِ التَّامَّةِ عَلَى الْعِقَابِ، وَذُو الِانْتِقَامِ إِشَارَةٌ إِلَى كَوْنِهِ فَاعِلًا لِلْعِقَابِ، فَالْأَوَّلُ: صِفَةُ الذَّاتِ، وَالثَّانِي: صِفَةُ الفعل، والله أعلم.
el-Azîz, asla mağlup edilemeyen galiptir. İntikam ise cezalandırmaktır; "ondan intikam aldı" (intekame minhu intikâmen / انْتَقَمَ مِنْهُ انْتِقَامًا) denildiğinde onu cezalandırdı kastedilir. Leys şöyle demiştir: Bir kimse yaptığının cezasını ona verdiğinde "Ondan öç alıp intikam alıncaya kadar ondan razı olmadım" (lem erda ‘anhu hattâ nekamtü minhu vente-kamtü / لَمْ أَرْضَ عَنْهُ حَتَّى نَقَمْتُ مِنْهُ وَانْتَقَمْتُ) denir. el-Azîz, cezalandırmaya yönelik tam kudrete; zü'ntikâm (intikam sahibi) ise cezayı fiilen uygulayıcı oluşuna işarettir. Dolayısıyla birincisi zâtî sıfat, ikincisi ise fiilî sıfattır. En doğrusunu Allah bilir.
11553. Metin
[سورة آل عمران (٣) : الآيات ٥ الى ٦]
[Âl-i İmrân Suresi (3), Âyet 5-6]
11554. Metin
إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ (٥) هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٦)
{ إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ (٥) هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٦) } “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. (5) Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilah yoktur; mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (6)”
11555. Metin
اعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْكَلَامَ يَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ:
Bil ki bu söz iki ihtimali taşımaktadır:
11556. Metin
الِاحْتِمَالُ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ أَنَّهُ قَيُّومٌ، وَالْقَيُّومُ هُوَ الْقَائِمُ بِإِصْلَاحِ مَصَالِحِ الْخَلْقِ وَمُهِمَّاتِهِمْ، وَكَوْنُهُ كَذَلِكَ لَا يَتِمُّ إِلَّا بِمَجْمُوعِ أَمْرَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنْ يَكُونَ عَالِمًا بِحَاجَاتِهِمْ عَلَى جَمِيعِ وُجُوهِ الْكَمِّيَّةِ وَالْكَيْفِيَّةِ وَالثَّانِي:
Birinci İhtimal: Yüce Allah kendisinin Kayyûm olduğunu zikretmiştir; Kayyûm ise mahlukatın maslahatlarını ve önemli işlerini çekip çeviren, düzene koyandır. O'nun böyle olması ise ancak iki şeyin bir arada bulunmasıyla tamam olur: Birincisi: Kemiyet (miktar) ve keyfiyet (nitelik) cihetinden bütün yönleriyle onların ihtiyaçlarını bilmesidir. İkincisi:
11557. Metin
أَنْ يَكُونَ بِحَيْثُ مَتَى عَلِمَ جِهَاتِ حَاجَاتِهِمْ قَدَرَ عَلَى دَفْعِهَا، / وَالْأَوَّلُ: لَا يَتِمُّ إِلَّا إِذَا كَانَ عَالِمًا بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ، وَالثَّانِي: لَا يَتِمُّ إِلَّا إِذَا كَانَ قَادِرًا عَلَى جَمِيعِ الْمُمْكِنَاتِ، فَقَوْلُهُ إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ إِشَارَةٌ إِلَى كَمَالِ عِلْمِهِ الْمُتَعَلِّقِ بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ، فَحِينَئِذٍ يَكُونُ عَالِمًا لَا مَحَالَةَ مَقَادِيرَ الْحَاجَاتِ وَمَرَاتِبَ الضَّرُورَاتِ، لَا يَشْغَلُهُ سُؤَالٌ عَنْ سُؤَالٍ، وَلَا يَشْتَبِهُ الْأَمْرُ عَلَيْهِ بِسَبَبِ كَثْرَةِ أَسْئِلَةِ السَّائِلِينَ ثُمَّ قَوْلُهُ هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ إِشَارَةٌ إِلَى كَوْنِهِ تَعَالَى قَادِرًا عَلَى جَمِيعِ الْمُمْكِنَاتِ، وَحِينَئِذٍ يَكُونُ قَادِرًا عَلَى تَحْصِيلِ مَصَالِحِ جَمِيعِ الْخَلْقِ وَمَنَافِعِهِمْ، وَعِنْدَ حُصُولِ هَذَيْنِ الْأَمْرَيْنِ يَظْهَرُ كَوْنُهُ قَائِمًا بِالْقِسْطِ قَيُّومًا بِجَمِيعِ الْمُمْكِنَاتِ وَالْكَائِنَاتِ، ثُمَّ فِيهِ لَطِيفَةٌ أُخْرَى، وَهِيَ أَنَّ قَوْلَهُ إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ كَمَا ذَكَرْنَاهُ إِشَارَةٌ إِلَى كَمَالِ عِلْمِهِ سُبْحَانَهُ، وَالطَّرِيقُ إِلَى إِثْبَاتِ كَوْنِهِ تَعَالَى عَالِمًا لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ هُوَ السَّمْعَ، لِأَنَّ مَعْرِفَةَ صِحَّةِ السَّمْعِ مَوْقُوفَةٌ عَلَى الْعِلْمِ بِكَوْنِهِ تَعَالَى عَالِمًا بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ، بَلِ الطَّرِيقُ إِلَيْهِ لَيْسَ إِلَّا الدَّلِيلَ الْعَقْلِيَّ، وَذَلِكَ هُوَ أَنْ نَقُولَ: إِنَّ أَفْعَالَ اللَّهِ تَعَالَى مُحْكَمَةٌ مُتْقَنَةٌ، وَالْفِعْلُ الْمُحْكَمُ الْمُتْقَنُ يَدُلُّ عَلَى كَوْنِ فَاعِلِهِ عَالِمًا، فَلَمَّا كَانَ دَلِيلُ كَوْنِهِ تَعَالَى عَالِمًا هُوَ مَا ذَكَرْنَا، فَحِينَ ادَّعَى كَوْنَهُ عَالِمًا بِكُلِّ الْمَعْلُومَاتِ بِقَوْلِهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ أَتْبَعَهُ بِالدَّلِيلِ الْعَقْلِيِّ الدَّالِّ عَلَى ذَلِكَ، وَهُوَ أَنَّهُ هُوَ الَّذِي صَوَّرَ فِي ظُلُمَاتِ الْأَرْحَامِ هَذِهِ الْبِنْيَةَ الْعَجِيبَةَ، وَالتَّرْكِيبَ الْغَرِيبَ، وَرَكَّبَهُ مِنْ أَعْضَاءٍ مُخْتَلِفَةٍ فِي الشَّكْلِ وَالطَّبْعِ وَالصِّفَةِ، فَبَعْضُهَا عِظَامٌ، وبعضها غضاريف، وبعضها شرايين، وبعضها أردة، وَبَعْضُهَا عَضَلَاتٌ، ثُمَّ
onların ihtiyaç cihetlerini bildiğinde bunları gidermeye kadir olmasıdır. Birincisi, ancak bütün malumatı bilmesiyle; ikincisi ise ancak bütün mümkinata kadir olmasıyla tamam olur. Yüce Allah'ın { إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ } “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz” buyruğu, O'nun bütün malumatı kuşatan kemal derecesindeki ilmine işarettir. O takdirde O, şüphesiz ihtiyaçların miktarlarını ve zaruretlerin derecelerini bilicidir; hiçbir talep O'nu diğer bir talepten alıkoymaz ve isteyenlerin taleplerinin çokluğu sebebiyle O'na hiçbir iş karışık gelmez. Sonra { هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ } “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur” buyruğu ise Yüce Allah'ın bütün mümkinata kadir olduğuna işarettir. Bu durumda O, bütün mahlukatın maslahatlarını ve faydalarını gerçekleştirmeye kadirdir. Bu iki husus hasıl olduğunda O'nun adaleti ayakta tutan, bütün mümkinat ve mahlukatı sevk ve idare eden Kayyûm olduğu zahir olur. Ayrıca bunda bir başka incelik daha vardır: Şöyle ki, belirttiğimiz üzere { إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ } “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz” buyruğu Sübhânehu'nun ilminin kemaline işarettir. Yüce Allah'ın âlim (her şeyi bilen) olduğunu ispat etmenin yolu ise sem' (nakil) olamaz; çünkü naklin sıhhatini bilmek, Allah Teâlâ'nın bütün malumatı bildiğini bilmeye bağlıdır. Bilakis buna ulaşmanın yolu ancak akli delildir. Bu da şudur: Yüce Allah'ın fiilleri muhkem ve mükemmeldir; muhkem ve mükemmel fiil ise failinin âlim olduğuna delalet eder. Yüce Allah'ın âlim olmasının delili bu zikrettiğimiz şey olunca, { إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ } “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz” buyruğu ile bütün malumatı bildiğini beyan ettiğinde, bunun hemen ardından buna delalet eden akli delili getirmiştir. O da şudur: Rahimlerin karanlıklarında bu hayret verici yapıyı ve acayip terkibi şekillendiren, onu şekil, tabiat ve nitelik bakımından birbirinden farklı uzuvlardan meydana getiren O'dur. Zira bunların bir kısmı kemik, bir kısmı kıkırdak, bir kısmı atardamar, bir kısmı toplardamar ve bir kısmı kastır. Sonra
11558. Metin
إِنَّهُ ضَمَّ بَعْضَهَا إِلَى بَعْضٍ عَلَى التَّرْكِيبِ الْأَحْسَنِ، وَالتَّأْلِيفِ الْأَكْمَلِ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى كَمَالِ قُدْرَتِهِ حَيْثُ قَدَرَ أَنْ يَخْلُقَ مِنْ قَطْرَةٍ مِنَ النُّطْفَةِ هَذِهِ الْأَعْضَاءَ الْمُخْتَلِفَةَ فِي الطَّبَائِعِ وَالشَّكْلِ وَاللَّوْنِ، وَيَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ عَالِمًا مِنْ حَيْثُ إِنَّ الْفِعْلَ الْمُحْكَمَ لَا يَصْدُرُ إِلَّا عَنِ الْعَالِمِ، فَكَانَ قَوْلُهُ هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ دَالًّا عَلَى كَوْنِهِ قَادِرًا عَلَى كُلِّ الْمُمْكِنَاتِ، وَدَالًّا عَلَى صِحَّةِ مَا تَقَدَّمَ مِنْ قَوْلِهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ وَإِذَا ثَبَتَ أَنَّهُ تَعَالَى عَالِمٌ بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ، وَقَادِرٌ عَلَى كُلِّ الْمُمْكِنَاتِ، ثَبَتَ أَنَّهُ قَيُّومُ الْمُحْدَثَاتِ وَالْمُمْكِنَاتِ، فَظَهَرَ أَنَّ هَذَا كَالتَّقْرِيرِ لِمَا ذَكَرَهُ تَعَالَى أَوَّلًا مِنْ أَنَّهُ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ، وَمَنْ تَأْمَّلَ فِي هَذِهِ اللَّطَائِفِ عَلِمَ أَنَّهُ لَا يُعْقَلُ كَلَامٌ أَكْثَرُ فَائِدَةً، وَلَا أَحْسَنُ تَرْتِيبًا، وَلَا أَكْثَرُ تَأْثِيرًا فِي الْقُلُوبِ مِنْ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ.
O, bunların bir kısmını diğerine en güzel terkip ve en mükemmel uyumla bağlamıştır. Bu durum, bir damla nutfeden tabiatları, şekilleri ve renkleri birbirinden farklı bu uzuvları yaratmaya kadir olması yönüyle O'nun kemal derecesindeki kudretine; muhkem bir fiilin ancak bir âlimden sadır olabileceği cihetiyle de O'nun âlim olduğuna delalet eder. Dolayısıyla { هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ } “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur” buyruğu, O'nun bütün mümkinata kadir olduğuna ve daha önce geçen { إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ } “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz” buyruğunun sıhhatine delalet etmiştir. Allah Teâlâ'nın bütün malumatı bilen ve bütün mümkinata gücü yeten olduğu sabit olunca, yaratılmışların ve mümkinatın Kayyûm'u olduğu da sabit olmuştur. Böylece bunun, Yüce Allah'ın ilk başta kendisinin "Hayy ve Kayyûm" olduğuna dair zikrettiği hususun bir teyidi ve takriri niteliğinde olduğu açığa çıkmıştır. Bu incelikler üzerinde tefekkür eden kimse, bu sözlerden daha faydalı, daha güzel tertiplenmiş ve kalplere daha çok tesir eden bir kelamın tasavvur olunamayacağını anlar.
11559. Metin
وَالِاحْتِمَالُ الثَّانِي: أَنْ تُنَزَّلَ هَذِهِ الْآيَاتُ عَلَى سَبَبِ نُزُولِهَا، وَذَلِكَ لِأَنَّ النَّصَارَى ادَّعَوْا إِلَهِيَّةَ عِيسَى ﵇، وَعَوَّلُوا فِي ذَلِكَ عَلَى نَوْعَيْنِ مِنَ الشُّبَهِ، أَحَدُ النَّوْعَيْنِ شُبَهٌ مُسْتَخْرَجَةٌ مِنْ مُقَدِّمَاتٍ مُشَاهَدَةٍ، وَالنَّوْعُ الثَّانِي: شُبَهٌ مُسْتَخْرَجَةٌ مِنْ مُقَدِّمَاتٍ إِلْزَامِيَّةٍ.
İkinci İhtimal: Bu ayetlerin nüzul sebebine göre değerlendirilmesidir. Şöyle ki: Hristiyanlar Îsâ (aleyhisselâm)'ın ilah olduğunu iddia etmiş ve bu hususta iki tür şüpheye dayanmışlardır: Bu türlerden biri müşahede edilen (gözlemlenen) öncüllerden çıkarılmış şüpheler, ikinci tür ise ilzâmî öncüllerden çıkarılmış şüphelerdir.
11560. Metin
أَمَّا النَّوْعُ الْأَوَّلُ مِنَ الشُّبَهِ: فَاعْتِمَادُهُمْ فِي ذَلِكَ عَلَى أَمْرَيْنِ أَحَدُهُمَا: يَتَعَلَّقُ بِالْعِلْمِ وَالثَّانِي: يَتَعَلَّقُ بِالْقُدْرَةِ.
Şüphelerin birinci türüne gelince: Onların bu konudaki dayanakları iki husustur: Biri ilim ile ilgilidir, ikincisi ise kudret ile ilgilidir.
11561. Metin
أَمَّا مَا يَتَعَلَّقُ بِالْعِلْمِ فَهُوَ أَنَّ عِيسَى ﵇ كَانَ يُخْبِرُ عَنِ الْغُيُوبِ، وَكَانَ يَقُولُ لِهَذَا: أَنْتَ أَكَلْتَ فِي دَارِكَ كَذَا، وَيَقُولُ لِذَاكَ: إِنَّكَ صَنَعْتَ فِي دَارِكَ كَذَا، فَهَذَا النَّوْعُ مِنْ شُبَهِ النَّصَارَى يَتَعَلَّقُ بِالْعِلْمِ.
İlimle ilgili olana gelince: Îsâ (aleyhisselâm) gayblardan haber veriyor, şuna: "Sen evinde şunu yedin", ötekine de: "Sen evinde şunu yaptın" diyordu. İşte Hristiyanların şüphelerinin bu türü ilimle ilgilidir.
11562. Metin
وَأَمَّا الْأَمْرُ الثَّانِي مِنْ شُبَهِهِمْ، فَهُوَ مُتَعَلِّقٌ بِالْقُدْرَةِ، وَهُوَ أَنَّ عِيسَى ﵇ كَانَ يُحْيِي الْمَوْتَى، وَيُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَيَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَيَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ، وَهَذَا النَّوْعُ مِنْ شُبَهِ النَّصَارَى يَتَعَلَّقُ بِالْقُدْرَةِ، وَلَيْسَ لِلنَّصَارَى شُبَهٌ فِي الْمَسْأَلَةِ سِوَى هَذَيْنِ النَّوْعَيْنِ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى لَمَّا اسْتَدَلَّ عَلَى بُطْلَانِ قَوْلِهِمْ فِي إِلَهِيَّةِ عِيسَى وَفِي التَّثْلِيثِ بِقَوْلِهِ الْحَيُّ الْقَيُّومُ [آل عمران: ٢] يَعْنِي الْإِلَهَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ حَيًّا قَيُّومًا، وَعِيسَى مَا كَانَ حَيًّا قَيُّومًا، لَزِمَ الْقَطْعُ أَنَّهُ مَا كَانَ إِلَهًا، فَأَتْبَعَهُ بِهَذِهِ الْآيَةِ لِيُقَرِّرَ فِيهَا مَا يَكُونُ جَوَابًا عَنْ هَاتَيْنِ الشُّبْهَتَيْنِ:
Onların şüphelerinin ikinci hususuna gelince, bu kudret ile ilgilidir: Îsâ (aleyhisselâm) ölüleri diriltiyor, körü ve alacalıyı iyileştiriyor, çamurdan kuş biçiminde bir şey yaratıp ona üflüyor, o da Allah'ın izniyle kuş oluyordu. Hristiyanların şüphelerinin bu türü kudret ile ilgilidir. Hristiyanların bu meselede bu iki türden başka şüpheleri yoktur. Sonra Yüce Allah, Îsâ'nın ilahlığı ve teslis konusundaki sözlerinin batıl olduğuna { الْحَيُّ الْقَيُّومُ } [Âl-i İmrân: 2] “Hayy ve Kayyûm'dur” buyruğuyla delil getirdi; yani ilahın Hayy ve Kayyûm olması vaciptir, Îsâ ise Hayy ve Kayyûm değildi; dolayısıyla onun ilah olmadığının kesin olarak kabulü gerekir. İşte bunun peşinden bu iki şüpheye cevap olacak hususu yerleştirmek üzere bu ayeti getirmiştir:
11563. Metin
أَمَّا الشُّبْهَةُ الْأُولَى: وَهِيَ الْمُتَعَلِّقَةُ بِالْعِلْمِ، وَهِيَ قَوْلُهُمْ: إِنَّهُ أَخْبَرَ عَنِ الْغُيُوبِ فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ إِلَهًا، فَأَجَابَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ بِقَوْلِهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ وَتَقْرِيرُ الْجَوَابِ أَنَّهُ لَا يَلْزَمُ مِنْ كَوْنِهِ عَالِمًا بِبَعْضِ الْمُغَيَّبَاتِ أَنْ يَكُونَ إِلَهًا لِاحْتِمَالِ أَنَّهُ إِنَّمَا عَلِمَ ذَلِكَ بِوَحْيٍ مِنَ اللَّهِ إِلَيْهِ، وَتَعْلِيمِ اللَّهِ تَعَالَى لَهُ ذَلِكَ، لَكِنَّ عَدَمَ إِحَاطَتِهِ بِبَعْضِ الْمُغَيَّبَاتِ يَدُلُّ دَلَالَةً قَاطِعَةً عَلَى أَنَّهُ لَيْسَ بِإِلَهٍ لِأَنَّ الْإِلَهَ هُوَ الَّذِي لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ فَإِنَّ الْإِلَهَ هُوَ الَّذِي يَكُونُ خَالِقًا، وَالْخَالِقُ لَا بُدَّ وَأَنْ يَكُونَ عَالِمًا بِمَخْلُوقِهِ، وَمِنَ الْمَعْلُومِ بِالضَّرُورَةِ أَنَّ عِيسَى ﵇ مَا كَانَ عَالِمًا بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ وَالْمُغَيَّبَاتِ، فَكَيْفَ وَالنَّصَارَى يَقُولُونَ:
Birinci şüpheye, yani ilimle ilgili olan ve onların "O gayblardan haber vermiştir, o halde ilah olması gerekir" şeklindeki sözlerine gelince: Yüce Allah buna { إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلا فِي السَّماءِ } “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz” buyruğu ile cevap vermiştir. Cevabın açıklaması şudur: Bazı gaybları bilmesinden ötürü onun ilah olması gerekmez; zira bunu ancak Allah'ın kendisine vahyetmesi ve Allah Teâlâ'nın ona öğretmesiyle bilmiş olması muhtemeldir. Fakat onun bazı gaybları kuşatamamış olması, ilah olmadığına kesin bir şekilde delalet eder. Çünkü ilah, yerde ve gökte kendisine hiçbir şey gizli kalmayan varlıktır. Zira ilah yaratıcı olandır, yaratıcının ise yarattığını bilmesi zorunludur. Zaruri olarak bilinmektedir ki Îsâ (aleyhisselâm) bütün malumatı ve gaybları bilici değildi. Nasıl olsun ki, nitekim Hristiyanlar şöyle demektedirler:
11564. Metin
إِنَّهُ أَظْهَرَ الْجَزَعَ مِنَ الْمَوْتِ فَلَوْ كَانَ عَالِمًا بِالْغَيْبِ كُلِّهِ، لِعَلِمَ أَنَّ الْقَوْمَ يُرِيدُونَ أَخْذَهُ وَقَتْلَهُ، وَأَنَّهُ يَتَأَذَّى بِذَلِكَ وَيَتَأَلَّمُ، فَكَانَ يَفِرُّ مِنْهُمْ قَبْلَ وُصُولِهِمْ إِلَيْهِ، فَلَمَّا لَمْ يَعْلَمْ هَذَا الْغَيْبَ ظَهَرَ أَنَّهُ مَا كَانَ عَالِمًا بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ وَالْمُغَيَّبَاتِ وَالْإِلَهُ هُوَ الَّذِي لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ مِنَ الْمَعْلُومَاتِ، فَوَجَبَ الْقَطْعُ بِأَنَّ عِيسَى ﵇ مَا كَانَ إِلَهًا فَثَبَتَ أَنَّ الِاسْتِدْلَالَ بِمَعْرِفَةِ بَعْضِ الْغَيْبِ لَا يَدُلُّ عَلَى حُصُولِ الْإِلَهِيَّةِ، وَأَمَّا الْجَهْلُ بِبَعْضِ الْغَيْبِ يَدُلُّ قَطْعًا عَلَى عَدَمِ الْإِلَهِيَّةِ، فَهَذَا هُوَ الْجَوَابُ عَنِ النَّوْعِ الْأَوَّلِ مِنَ الشُّبَهِ الْمُتَعَلِّقَةِ بِالْعِلْمِ.
"O, ölümden dolayı endişe ve feryat izhar etmiştir." Şayet gaybın tamamını bilmiş olsaydı, o kavmin kendisini yakalayıp öldürmek istediğini, bundan ötürü eziyet ve acı çekeceğini bilir, dolayısıyla onlar kendisine ulaşmadan önce onlardan kaçardı. Bu gaybı bilmediği anlaşılınca, bütün malumatı ve gaybları bilici olmadığı ortaya çıkmıştır. İlah ise malumattan hiçbir şey kendisine gizli kalmayandır. Dolayısıyla Îsâ (aleyhisselâm)'ın ilah olmadığının kesin olarak kabulü gerekir. Böylece gaybın bir kısmını bilmekle delil getirmenin ilahlığın sübutuna delalet etmediği, gaybın bir kısmını bilmemenin ise kesin olarak ilahlığın bulunmadığına delalet ettiği sabit olmuştur. İşte ilimle ilgili birinci tür şüpheye verilen cevap budur.
11565. Metin
أَمَّا النَّوْعُ الثَّانِي: مِنَ الشُّبَهِ، وَهُوَ الشُّبْهَةُ الْمُتَعَلِّقَةُ بِالْقُدْرَةِ فَأَجَابَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهَا بِقَوْلِهِ هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ
Kudret ile ilgili şüphe olan ikinci tür şüpheye gelince: Yüce Allah buna { هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ
11566. Metin
فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ
فِي الْأَرْحامِ كَيْفَ يَشاءُ } “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur.” buyruğu ile cevap vermiştir.
11567. Metin
وَالْمَعْنَى أَنَّ حُصُولَ الْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ عَلَى وَفْقِ قَوْلِهِ فِي بَعْضِ الصُّوَرِ لَا يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ إِلَهًا، لِاحْتِمَالِ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَكْرَمَهُ بِذَلِكَ الْإِحْيَاءِ إِظْهَارًا لِمُعْجِزَتِهِ وَإِكْرَامًا لَهُ.
Bunun manası şudur: Bazı durumlarda diriltme ve öldürmenin onun sözüne muvafık olarak gerçekleşmesi, onun ilah olduğuna delalet etmez; çünkü Allah Teâlâ'nın onun mucizesini göstermek ve ona ikramda bulunmak üzere bu diriltme ile ona ikramda bulunmuş olması muhtemeldir.
11568. Metin
أَمَّا الْعَجْزُ عَنِ الْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ فِي بَعْضِ الصُّوَرِ يَدُلُّ عَلَى عَدَمِ الْإِلَهِيَّةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْإِلَهَ هُوَ الَّذِي يَكُونُ قَادِرًا عَلَى أَنْ يُصَوِّرَ فِي الْأَرْحَامِ مِنْ قَطْرَةٍ صَغِيرَةٍ مِنَ النُّطْفَةِ هَذَا التَّرْكِيبَ الْعَجِيبَ، / وَالتَّأْلِيفَ الْغَرِيبَ وَمَعْلُومٌ أَنَّ عِيسَى ﵇ مَا كَانَ قَادِرًا عَلَى الْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ وَكَيْفَ، وَلَوْ قَدَرَ عَلَى ذَلِكَ لَأَمَاتَ أُولَئِكَ الَّذِينَ أَخَذُوهُ عَلَى زَعْمِ النَّصَارَى وَقَتَلُوهُ، فَثَبَتَ أَنَّ حُصُولَ الْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ عَلَى وَفْقِ قَوْلِهِ فِي بَعْضِ الصُّوَرِ لَا يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ إِلَهًا، أَمَّا عَدَمُ حُصُولِهِمَا عَلَى وَفْقِ مُرَادِهِ فِي سَائِرِ الصُّوَرِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ مَا كَانَ إِلَهًا، فَظَهَرَ بِمَا ذَكَرَ أَنَّ هَذِهِ الشُّبْهَةَ الثَّانِيَةَ أَيْضًا سَاقِطَةٌ.
Bazı durumlarda diriltme ve öldürmekten aciz kalmak ise ilahlığın bulunmadığına delalet eder. Zira ilah, küçük bir nutfe damlasından rahimlerde bu hayret verici terkibi ve acayip uyumu şekillendirmeye kadir olan kimsedir. Malumdur ki Îsâ (aleyhisselâm) bu tarzda diriltme ve öldürmeye kadir değildi; nasıl olsun ki, eğer buna gücü yetseydi, Hristiyanların iddiasına göre kendisini yakalayıp öldüren kimseleri öldürürdü. Böylece bazı durumlarda diriltme ve öldürmenin onun sözüne uygun gerçekleşmesinin onun ilah olduğuna delalet etmediği, diğer durumlarda ise bunların onun muradına uygun olarak hasıl olmayışının onun ilah olmadığına delalet ettiği sabit olmuştur. Zikredilenlerle bu ikinci şüphenin de sakıt (geçersiz) olduğu açığa çıkmıştır.
11569. Metin
وَأَمَّا النَّوْعُ الثَّانِي مِنَ الشُّبَهِ: فَهِيَ الشُّبَهُ الْمَبْنِيَّةُ عَلَى مُقَدِّمَاتٍ إِلْزَامِيَّةٍ، وَحَاصِلُهَا يَرْجِعُ إِلَى نَوْعَيْنِ.
Şüphelerin ikinci türüne gelince: Bunlar ilzâmî öncüllere dayanan şüphelerdir ve özeti iki kısma ayrılır.