46759. Metin
خَمْسُونَ وَثَلَاثُ آيَاتٍ مَكِّيَّةٌ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Elli üç ayettir, Mekkîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
46760. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١ الى ٦]
[Şûrâ Suresi (42), Ayetler 1-6]
46761. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
46762. Metin
حم (١) عسق (٢) كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤)
{ حم (١) عسق (٢) كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (٤) } “Hâ-Mîm. Ayn-Sîn-Kāf. Mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, çok yücedir, çok büyüktür.”
46763. Metin
تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦)
{ تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٥) وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ (٦) } “Gökler neredeyse üstlerinden çatlayıp yarılacaklar. Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. O'ndan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onların üzerinde tam bir gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.”
46764. Metin
اعْلَمْ أَنَّ الْكَلَامَ فِي أَمْثَالِ هَذِهِ الْفَوَاتِحِ مَعْلُومٌ إِلَّا أَنَّ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ سُؤَالَانِ زَائِدَانِ الْأَوَّلُ: أَنْ يُقَالَ إِنَّ هَذِهِ السُّوَرَ السَّبْعَةَ مُصَدَّرَةٌ بِقَوْلِهِ حم فَمَا السَّبَبُ فِي اخْتِصَاصِ هَذِهِ السُّورَةِ بِمَزِيدِ عسق؟ الثَّانِي: أَنَّهُمْ أَجْمَعُوا عَلَى أَنَّهُ لَا يُفْصَلُ بَيْنَ كهيعص [مريم: ١] وهاهنا يُفْصَلُ بَيْنَ حم وَبَيْنَ عسق فَمَا السَّبَبُ فِيهِ؟
Bil ki bu tür [sure] başlıkları hakkındaki söz bilinmektedir. Ancak bu yerde iki ilave soru vardır: Birincisi: Bu yedi sure { حم } sözüyle başlamıştır; o halde bu surenin { عسق } ilavesiyle tahsis edilmesinin sebebi nedir? İkincisi: Onlar { كهيعص } [Meryem: 1] arasında bir ayırma yapılmayacağı hususunda icma etmişlerdir, burada ise { حم } ile { عسق } arası ayrılmıştır; peki bunun sebebi nedir?
46765. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ الْكَلَامَ فِي أَمْثَالِ هَذِهِ الْفَوَاتِحِ يَضِيقُ، وَفَتْحُ بَابِ الْمُجَازَفَاتِ مِمَّا لَا سَبِيلَ إِلَيْهِ، فَالْأَوْلَى أَنْ يُفَوَّضَ عِلْمُهَا إِلَى اللَّهِ، وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَابْنُ مَسْعُودٍ حم عسق.
Bil ki bu tür [sure] başlıkları hakkındaki söz dardır; tahmin ve varsayım kapısını açmanın ise hiçbir yolu yoktur. En uygun olanı, bunların ilmini Allah'a havale etmektir. İbn Abbas ve İbn Mes'ûd ise { حم عسق } şeklinde [tek bir ayet olarak] okumuşlardır.
46766. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ فَالْكَافُ مَعْنَاهُ الْمِثْلُ وَذَا لِلْإِشَارَةِ إِلَى شَيْءٍ سَبَقَ ذِكْرُهُ، فَيَكُونُ الْمَعْنَى: مِثْلُ حم عسق كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ وَعِنْدَ هَذَا حَصَلَ قَوْلَانِ:
Yüce Allah'ın { كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ } sözüne gelince; kâf (ك) harfi 'gibi/benzer' manasındadır, zâ (ذا) ise daha önce zikredilmiş bir şeye işaret içindir. Bu durumda mana şöyle olur: “{ حم عسق }'ın benzerini, işte böylece sana ve senden öncekilere vahyeder.” Bu noktada iki görüş ortaya çıkmıştır:
46767. Metin
/ الْأَوَّلُ: نُقِلَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵁ أَنَّهُ قَالَ: «لَا نَبِيَّ صَاحِبَ كِتَابٍ إِلَّا وَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْهِ حم عسق» وَهَذَا عِنْدِي بِعِيدٌ.
Birincisi: İbn Abbas'tan radıyallâhu anh şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kendisine kitap verilen hiçbir peygamber yoktur ki ona { حم عسق } vahyedilmiş olmasın.” Bu [görüş], bana göre uzaktır.
46768. Metin
الثَّانِي: أن يكون المعنى: مثل الكتاب المسمى بحم عسق يُوحِي اللَّهُ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ، وَهَذِهِ الْمُمَاثَلَةُ الْمُرَادُ مِنْهَا الْمُمَاثَلَةُ فِي الدَّعْوَةِ إِلَى التَّوْحِيدِ وَالْعَدْلِ وَالنُّبُوَّةِ وَالْمَعَادِ وَتَقْبِيحِ أَحْوَالِ الدُّنْيَا وَالتَّرْغِيبِ فِي التَّوَجُّهِ إِلَى الْآخِرَةِ، وَالَّذِي يُؤَكِّدُ هَذَا أَنَّا بَيَّنَّا فِي سُورَةِ سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى [الْأَعْلَى: ١] أَنَّ أَوَّلَهَا فِي تَقْرِيرِ التَّوْحِيدِ، وَأَوْسَطَهَا فِي تَقْرِيرِ النُّبُوَّةِ، وَآخِرَهَا فِي تَقْرِيرِ الْمَعَادِ، وَلَمَّا تَمَّمَ الْكَلَامَ فِي تَقْرِيرِ هَذِهِ الْمَطَالِبِ
İkincisi: Mananın şöyle olmasıdır: “{ حم عسق } diye isimlendirilen kitabın bir benzerini Allah sana ve senden öncekilere vahyeder.” Bu benzerlikten maksat; tevhide, adalete, nübüvvete, ahirete çağırmada, dünya hallerini çirkin göstermede ve ahirete yönelmeye teşvik etmedeki benzerliktir. Bunu pekiştiren husus şudur: Biz { سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى } [el-A'lâ: 1] suresinde, onun başının tevhidi ortaya koyma, ortasının nübüvveti ortaya koyma ve sonunun ahireti ortaya koyma hususunda olduğunu açıklamıştık. Bu esasları ortaya koyma hususundaki sözü tamamlayınca,
46769. Metin
الثَّلَاثَةِ قَالَ: إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولى صُحُفِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى [الْأَعْلَى: ١٨، ١٩] يَعْنِي أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ إِنْزَالِ جَمِيعِ الْكُتُبِ الْإِلَهِيَّةِ لَيْسَ إِلَّا هذه المطالب الثلاثة، فكذلك هاهنا يعني مثل الكتاب المسمى بحم عسق يُوحِي اللَّهُ إِلَيْكَ وَإِلَى كُلِّ مَنْ قَبْلَكَ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ، وَالْمُرَادُ بِهَذِهِ الْمُمَاثَلَةِ الدَّعْوَةُ إِلَى هَذِهِ الْمَطَالِبِ الْعَالِيَةِ وَالْمَبَاحِثِ الْمُقَدَّسَةِ الْإِلَهِيَّةِ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَلَمْ يَقُلْ أَوْحَى إِلَيْكَ، وَلَكِنْ قَالَ: يُوحِي إِلَيْكَ عَلَى لَفْظِ الْمُضَارِعِ لِيَدُلَّ عَلَى أَنَّ إِيحَاءَ مِثْلِهِ عَادَتُهُ، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ كَذلِكَ يُوحِي بِفَتْحِ الْحَاءِ عَلَى مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ وَهِيَ إِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ عَنْ أَبِي عَمْرٍو وَعَنْ بَعْضِهِمْ نُوحِي بِالنُّونِ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ بِكَسْرِ الْحَاءِ، فَإِنْ قِيلَ فَعَلَى الْقِرَاءَةِ الْأُولَى مَا رَافِعُ اسْمِ اللَّهِ تَعَالَى؟ قُلْنَا مَا دَلَّ عَلَيْهِ بِوَحْيٍ، كَأَنَّ قَائِلًا قَالَ من الوحي؟ فَقِيلَ اللَّهُ وَنَظِيرُهُ قِرَاءَةُ السُّلَمِيِّ وَكَذلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلادِهِمْ شُرَكاؤُهُمْ [الْأَنْعَامِ: ١٣٧] عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ وَرَفْعِ شُرَكَاؤُهُمْ، فَإِنْ قِيلَ فَمَا رَافِعُهُ فِيمَنْ قَرَأَ نُوحِي بِالنُّونِ؟ قُلْنَا يُرْفَعُ بِالِابْتِدَاءِ، وَالْعَزِيزُ وَمَا بَعْدَهُ أَخْبَارٌ، أَوِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ صِفَتَانِ وَالظَّرْفُ خَبَرُهُ، وَلَمَّا ذَكَرَ أَنَّ هَذَا الْكِتَابَ حَصَلَ بِالْوَحْيِ بَيَّنَ أَنَّ الْمُوحِيَ مَنْ هُوَ فَقَالَ إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَقَدْ بَيَّنَّا فِي أَوَّلِ سُورَةِ حم الْمُؤْمِنِ أَنَّ كَوْنَهُ عَزِيزًا يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ قَادِرًا عَلَى مَا لَا نِهَايَةَ لَهُ وَكَوْنَهُ حَكِيمًا يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ عَالِمًا بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ غَنِيًّا عَنْ جَمِيعِ الْحَاجَاتِ فَيَحْصُلُ لَنَا مِنْ كَوْنِهِ عَزِيزًا حَكِيمًا كَوْنُهُ قَادِرًا عَلَى جَمِيعِ الْمَقْدُورَاتِ عَالِمًا بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ غَنِيًّا عَنْ جَمِيعِ الْحَاجَاتِ وَمَنْ كَانَ كَذَلِكَ كَانَتْ أَفْعَالُهُ وَأَقْوَالُهُ حِكْمَةً وَصَوَابًا، وَكَانَتْ مُبَرَّأَةً عَنِ الْعَيْبِ وَالْعَبَثِ، قَالَ مُصَنِّفُ الْكِتَابِ قُلْتُ فِي قَصِيدَةً:
üç hususta şöyle buyurmuştur: { إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولى صُحُفِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى } “Şüphesiz bu, ilk sahifelerde, İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.” [el-A'lâ: 18-19]. Yani bütün ilahi kitapların indirilmesindeki maksat ancak bu üç esastır. İşte burada da böyledir; yani Allah, { حم عسق } diye isimlendirilen kitabın bir benzerini sana ve senden önceki peygamberlerin hepsine vahyeder. Bu benzerlikten murat; bu yüce gayelere ve mukaddes ilahi meselelere davettir. el-Keşşâf sahibi şöyle demiştir: “[Allah] sana vahyetti (evhâ) demedi, bilakis onun benzerini vahyetmenin O'nun adeti olduğunu göstermek için muzari sığasıyla { يُوحِي إِلَيْكَ } dedi.” İbn Kesîr, mefulü fail makamına kaim kılınan (meçhul) fiil olarak hâ (ح) harfinin fethasıyla { كَذلِكَ يُوحَى } şeklinde okumuştur; bu, Ebû Amr'dan gelen iki rivayetten biridir. Bazılarından ise nûn (ن) harfiyle { نُوحِي } şeklinde nakledilmiştir. Diğer kıraat imamları ise hâ (ح) harfinin kesresiyle { يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ } şeklinde okumuşlardır. Şayet “Birinci kıraate göre Yüce Allah'ın isminin ref' edicisi (öznesi) nedir?” denilirse; deriz ki: Vahiyden anlaşılan şeydir; sanki birisi “Vahyeden kimdir?” demiş de “Allah'tır” denilmiş gibidir. Bunun bir benzeri, es-Sülemî'nin meçhul bina ve { شُرَكاؤُهُمْ } kelimesinin ref'i ile okuduğu { وَكَذلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلادِهِمْ شُرَكاؤُهُمْ } [el-En'âm: 137] ayetinin kıraatidir. Şayet “Nûn (ن) ile { نُوحِي } şeklinde okuyana göre O'nun ref' edicisi nedir?” denilirse; deriz ki: Mübteda (özne) olarak merfûdur, { الْعَزِيزُ } ve sonrasındakiler ise haberlerdir veya { الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } iki sıfattır, zarf ise onun haberidir. Bu kitabın vahiy yoluyla meydana geldiğini zikredince, vahyedenin kim olduğunu beyan edip O'nun { الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } olduğunu buyurmuştur. Mü'min [Gâfir] suresinin başında açıklamıştık ki, O'nun 'Azîz' olması sonu olmayan şeylere kadir olduğunu, 'Hakîm' olması ise bütün bilinenleri bildiğini ve her türlü ihtiyaçtan müstağni olduğunu gösterir. Böylece O'nun Azîz ve Hakîm olmasından bizim için; bütün güç yetirilenlere kadir olduğu, bütün bilinenleri bildiği ve her türlü ihtiyaçtan müstağni olduğu neticesi hasıl olur. Kim böyle olursa, onun fiilleri ve sözleri hikmet ve isabet olur; kusurdan ve abeslikten arınmış bulunur. Kitabın musannifi dedi ki: Bir kasidede şöyle demiştim:
46770. Metin
الْحَمْدُ لِلَّهِ ذِي الْآلَاءِ وَالنِّعَمِ ... وَالْفَضْلِ وَالْجُودِ وَالْإِحْسَانِ وَالْكَرَمِ
Hamd olsun nimetlerin ve ihsanların sahibine... Lütuf, cömertlik, iyilik ve kerem sahibine.
46771. Metin
مُنَزَّهِ الْفِعْلِ عَنْ عَيْبٍ وَعَنْ عَبَثِ ... مُقَدَّسِ الْمُلْكِ عَنْ عَزْلٍ وَعَنْ عَدَمِ
Fiili kusurdan ve abeslikten münezzeh... Mülkü azledilmekten ve yokluktan mukaddes olana.
46772. Metin
وَالصِّفَةُ الثَّالِثَةُ قَوْلُهُ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى مَطْلُوبَيْنِ فِي غَايَةِ الْجَلَالِ أَحَدُهُمَا: كَوْنُهُ مَوْصُوفًا بِقُدْرَةٍ كَامِلَةٍ نافذة في جميع أجزاء السموات والأرض على عظمتهما وسعتهما بِالْإِيجَادِ وَالْإِعْدَامِ وَالتَّكْوِينِ وَالْإِبْطَالِ وَالثَّانِي: أَنَّهُ لَمَّا بَيَّنَ بِقَوْلِهِ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ أن كل ما في السموات وَمَا فِي الْأَرْضِ فَهُوَ مُلْكُهُ وَمِلْكُهُ، وَجَبَ أَنْ يَكُونَ مُنَزَّهًا عَنْ كَوْنِهِ حَاصِلًا فِي السموات وَفِي الْأَرْضِ، وَإِلَّا لَزِمَ كَوْنُهُ مِلْكًا لِنَفْسِهِ، وَإِذَا/ ثَبَتَ أَنَّهُ لَيْسَ فِي شَيْءٍ مِنَ السموات امْتَنَعَ كَوْنُهُ أَيْضًا فِي الْعَرْشِ، لِأَنَّ كُلَّ مَا سَمَاكَ فَهُوَ سَمَاءٌ فَإِذَا كَانَ الْعَرْشُ موجودا فوق السموات كَانَ فِي الْحَقِيقَةِ سَمَاءً، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ كُلُّ مَا كَانَ حَاصِلًا فِي الْعَرْشِ مُلْكًا لِلَّهِ وَمِلْكًا لَهُ، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ مُنَزَّهًا عَنْ كَوْنِهِ حَاصِلًا فِي الْعَرْشِ، وَإِنْ قَالُوا إِنَّهُ تَعَالَى قَالَ: لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وكلمة ما لا تَتَنَاوَلُ مَنْ يَعْقِلُ قُلْنَا هَذَا مَدْفُوعٌ مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنَّ لَفْظَةَ مَا وَارِدَةٌ فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى قَالَ تَعَالَى: وَالسَّماءِ وَما بَناها وَالْأَرْضِ وَما طَحاها [الشَّمْسِ: ٥، ٦] وَقَالَ: لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ مَا أَعْبُدُ، [الْكَافِرُونَ: ٢، ٣] وَالثَّانِي: أَنَّ صِيغَةَ مَنْ وَرَدَتْ فِي مِثْلِ هَذِهِ السُّورَةِ قَالَ تَعَالَى: إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمنِ عَبْداً [مَرْيَمَ: ٩٣] وَكَلِمَةُ مَنْ لَا شَكَّ أَنَّهَا وَارِدَةٌ فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى فَدَلَّتْ هَذِهِ الْآيَةُ عَلَى أَنَّ كُلَّ مَنْ فِي السموات والأرض فهو عبد لله فلو كان الله موجودا في السموات وَالْأَرْضِ وَفِي الْعَرْشِ لَكَانَ هُوَ مِنْ جُمْلَةِ من في السموات فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ عَبْدَ اللَّهِ، وَلَمَّا ثَبَتَ بِهَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ كُلَّ مَنْ كَانَ مَوْجُودًا في السموات وَالْعَرْشِ فَهُوَ عَبْدٌ لِلَّهِ وَجَبَ فِيمَنْ تَقَدَّسَتْ كِبْرِيَاؤُهُ عَنْ تُهْمَةِ الْعُبُودِيَّةِ أَنْ
Üçüncü sıfat O'nun { لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } sözüdür. Bu, son derece yüce iki gayeye delalet eder: Birincisi: O'nun, büyüklüklerine ve genişliklerine rağmen göklerin ve yerin bütün parçalarında var etme, yok etme, meydana getirme ve iptal etme şeklinde geçerli olan tam bir kudretle nitelenmiş olmasıdır. İkincisi: O, { لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } sözüyle göklerde ve yerde olan her şeyin O'nun mülkü ve sahipliği olduğunu beyan edince; göklerde ve yerde bulunmaktan münezzeh olması vacip olmuştur. Aksi takdirde Kendisinin Kendi mülkü olması gerekirdi. Göklerin hiçbirinde bulunmadığı sabit olunca, arşta bulunması da imkansız olur; çünkü seni gölgeleyen/üstünde olan her şey bir semadır. Arş da göklerin üzerinde mevcut olduğuna göre, hakikatte bir semadır. Dolayısıyla arşta bulunan her şeyin de Allah'ın mülkü ve sahipliği olması vacip olur; böylece O'nun arşta bulunmaktan münezzeh olması vacip hale gelir. Eğer “Yüce Allah { لَهُ مَا فِي السَّماواتِ } buyurmuştur; mâ (ما) kelimesi ise akıl sahiplerini kapsamaz” derlerse; deriz ki: Bu iki açıdan reddedilir: Birincisi: Mâ (ما) lafzı Allah Teâlâ hakkında da varit olmuştur; Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَالسَّماءِ وَما بَناها وَالْأَرْضِ وَما طَحاها } “Göğe ve onu bina edene, yere ve onu yayıp döşeyene andolsun.” [eş-Şems: 5-6]; yine şöyle buyurmuştur: { لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ وَلا أَنْتُمْ عابِدُونَ مَا أَعْبُدُ } “Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.” [el-Kâfirûn: 2-3]. İkincisi: Men (مَنْ) sığası da benzer bir surede varit olmuştur; Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمنِ عَبْداً } “Göklerde ve yerde olan herkes, Rahmân'a ancak bir kul olarak gelecektir.” [Meryem: 93]. Men (مَنْ) kelimesinin Allah Teâlâ hakkında [burada ifade edilen varlıklar kapsamında] varit olduğunda şüphe yoktur. Bu ayet göklerde ve yerde bulunan herkesin Allah'ın bir kulu olduğuna delalet etmiştir. Şayet Allah göklerde, yerde ve arşta bulunmuş olsaydı, göklerde bulunanların cümlesinden olurdu ve Allah'ın bir kulu olması gerekirdi. Bu ayetle, göklerde ve arşta mevcut olan herkesin Allah'ın kulu olduğu sabit olunca; yüce kibriyası kulluk isnadından münezzeh olan Zat'ın,
46773. Metin
يَكُونَ مُنَزَّهًا عَنِ الْكَوْنِ فِي الْمَكَانِ وَالْجِهَةِ وَالْعَرْشِ وَالْكُرْسِيِّ.
mekanda, cihette, arşta ve kürside bulunmaktan münezzeh olması vacip olmuştur.
46774. Metin
وَالصِّفَةُ الرَّابِعَةُ وَالْخَامِسَةُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِكَوْنِهِ عَلِيًّا الْعُلُوَّ فِي الْجِهَةِ وَالْمَكَانِ لِمَا ثَبَتَتِ الدَّلَالَةُ عَلَى فَسَادِهِ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنَ الْعَظِيمِ الْعَظَمَةَ بِالْجُثَّةِ وَكِبَرِ الْجِسْمِ، لِأَنَّ ذَلِكَ يَقْتَضِي كَوْنَهُ مُؤَلَّفًا مِنَ الْأَجْزَاءِ وَالْأَبْعَاضِ، وَذَلِكَ ضِدُّ قَوْلِهِ اللَّهِ أَحَدٌ [الإخلاص: ١] فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنَ الْعَلِيِّ الْمُتَعَالِي عَنْ مُشَابَهَةِ الْمُمْكِنَاتِ وَمُنَاسَبَةِ الْمُحْدَثَاتِ، وَمِنَ الْعَظِيمِ الْعَظَمَةُ بِالْقُدْرَةِ وَالْقَهْرُ بِالِاسْتِعْلَاءِ وَكَمَالُ الْإِلَهِيَّةِ.
Dördüncü ve beşinci sıfat ise Yüce Allah'ın { وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ } sözüdür. O'nun 'Aliyy' olmasından maksadın cihet ve mekanda yücelik olması caiz değildir; zira bunun batıl olduğuna dair delil sabit olmuştur. 'Azîm' olmasından muradın cüsse büyüklüğü ve cisim iriliği olması da caiz değildir; çünkü bu, O'nun parçalardan ve cüzlerden meydana gelmiş olmasını gerektirir ki bu da O'nun { اللَّهُ أَحَدٌ } [el-İhlâs: 1] sözüne zıttır. Dolayısıyla 'el-Aliyy'den muradın mümkün varlıklara benzemekten ve sonradan yaratılmışlarla münasebetten müteâlî (yüce) olması; 'el-Azîm'den [muradın] ise kudretle büyüklük, üstünlükle kahredicilik ve ilahlığın kemali olması vaciptir.
46775. Metin
ثُمَّ قَالَ: تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Sonra [şöyle] buyurdu: { تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ } “Gökler neredeyse üstlerinden çatlayıp yarılacaklar.” Bunda birkaç mesele vardır:
46776. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَرَأَ أَبُو عَمْرٍو وَعَاصِمٌ في رواية أبي بكر تَكادُ بالتاء يَتَفَطَّرْنَ بِالْيَاءِ وَالنُّونِ، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ عَامِرٍ وَحَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ وَحَمْزَةُ تَكادُ بِالتَّاءِ يَتَفَطَّرْنَ بِالْيَاءِ وَالتَّاءِ، وَقَرَأَ نَافِعٌ وَالْكِسَائِيُّ:
Birinci Mesele: Ebû Amr ile Ebû Bekir rivayetinde Âsım, tâ (ت) ile { تَكادُ }, yâ (ي) ve nûn (ن) ile { يَتَفَطَّرْنَ } şeklinde okumuştur. İbn Kesîr, İbn Âmir, Âsım'dan Hafs ve Hamza tâ (ت) ile { تَكادُ }, yâ (ي) ve tâ (ت) ile { يتَفَطَّرْنَ } [yani { يَتَفَطَّرْنَ }] şeklinde okumuştur. Nâfi' ve Kisâî ise şöyle okumuşlardır:
46777. Metin
يَكَادُ بِالْيَاءِ تتفطرن أَيْضًا بِالتَّاءِ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَرَوَى يُونُسُ عَنْ أَبِي عَمْرٍو قِرَاءَةً غَرِيبَةً تَتَفَطَّرْنَ بِالتَّاءَيْنِ مَعَ النُّونِ، وَنَظِيرُهَا حَرْفٌ نَادِرٌ، رُوِيَ فِي نَوَادِرِ ابْنِ الْإِعْرَابِيِّ: الْإِبِلُ تَتَشَمَّسْنَ.
Yâ (ي) ile { يَكَادُ }, yine tâ (ت) ile { تتفطرن } şeklinde okumuşlardır. el-Keşşâf sahibi şöyle demiştir: “Yûnus, Ebû Amr'dan garip bir kıraat olarak nûn ile birlikte iki tâ ile { تَتَفَطَّرْنَ } kıraatini rivayet etmiştir. Bunun benzeri nadir bir kelimedir; İbnü'l-A'râbî'nin Nevâdir'inde ‘develer güneşte dururlar’ anlamında (الْإِبِلُ تَتَشَمَّسْنَ) şeklinde rivayet edilmiştir.”
46778. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: في فائدة قوله مِنْ فَوْقِهِنَّ وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: رَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ قَالَ وَالْمَعْنَى أَنَّهَا تَكَادُ تَتَفَطَّرُ مِنْ ثِقَلِ اللَّهِ عَلَيْهَا.
İkinci Mesele: { مِنْ فَوْقِهِنَّ } ifadesinin faydası hakkında birkaç vecih vardır: Birincisi: İkrime, İbn Abbas'tan şöyle rivayet etmiştir: O, { تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ } ayeti hakkında demiştir ki: “Manası; Allah'ın üzerlerindeki ağırlığından dolayı göklerin neredeyse çatlayıp yarılacak olmasıdır.”
46779. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْقَوْلَ سَخِيفٌ، وَيَجِبُ الْقَطْعُ بِبَرَاءَةِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنْهُ، وَيَدُلُّ عَلَى فَسَادِهِ وُجُوهٌ: الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ مِنْ فَوْقِهِنَّ لَا يُفْهَمُ مِنْهُ مِمَّنْ فَوْقَهُنَّ وَثَانِيهَا: هَبْ أَنَّهُ يُحْمَلُ عَلَى ذَلِكَ، لَكِنْ لِمَ قُلْتُمْ إِنَّ هَذِهِ الْحَالَةَ إِنَّمَا حَصَلَتْ مِنْ ثِقَلِ اللَّهِ عَلَيْهَا، وَلِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ إِنَّ هَذِهِ الْحَالَةَ إِنَّمَا حَصَلَتْ مِنْ ثِقَلِ الْمَلَائِكَةِ عَلَيْهَا، كَمَا
Bil ki bu söz tutarsızdır ve İbn Abbas'ın bundan berî olduğunu kesin olarak kabul etmek vaciptir. Bunun batıl olduğuna birkaç vecih delalet eder: Birincisi: O'nun { مِنْ فَوْقِهِنَّ } sözünden “üzerlerindekinden dolayı” manası anlaşılmaz. İkincisi: Farz edelim ki buna hamledilsin; peki bu durumun Allah'ın üzerlerindeki ağırlığından meydana geldiğini nereden çıkardınız? Neden bu durumun meleklerin üzerlerindeki ağırlığından meydana geldiğini söylemek caiz olmasın?
46780. Metin
جَاءَ فِي الْحَدِيثِ أَنَّهُ ﷺ قَالَ: «أَطَّتِ السَّمَاءُ وَحَقَّ لَهَا أَنْ تَئِطَّ مَا فِيهَا مَوْضِعُ شِبْرٍ إِلَّا وَفِيهِ مَلَكٌ قَائِمٌ أَوْ رَاكِعٌ أَوْ سَاجِدٌ»
Nitekim hadiste geldiği üzere Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Gökyüzü gıcırdadı ve gırdamak da onun hakkıdır; onda ayakta duran, rükû eden veya secde eden bir meleğin bulunmadığı dört parmaklık [veya bir karışlık] yer bile yoktur.»
46781. Metin
وَثَالِثُهَا: لِمَ لا يجوز أن يكون المراد/ تكاد السموات تَنْشَقُّ وَتَنْفَطِرُ مِنْ هَيْبَةِ مَنْ هُوَ فَوْقَهَا فَوْقِيَّةً بِالْإِلَهِيَّةِ وَالْقَهْرِ وَالْقُدْرَةِ؟، فَثَبَتَ بِهَذِهِ الْوُجُوهِ أَنَّ الْقَوْلَ الَّذِي ذَكَرُوهُ فِي غَايَةِ الْفَسَادِ وَالرَّكَاكَةِ وَالْوَجْهُ الثَّانِي: فِي تَأْوِيلِ الْآيَةِ مَا ذَكَرَهُ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَهُوَ أَنَّ كَلِمَةَ الْكُفْرِ إنما جاءت من الذين تحت السموات، وَكَانَ الْقِيَاسُ أَنْ يُقَالَ: يَتَفَطَّرْنَ مِنْ تَحْتِهِنَّ مِنَ الْجِهَةِ الَّتِي جَاءَتْ مِنْهَا الْكَلِمَةُ، وَلَكِنَّهُ بُولِغَ فِي ذَلِكَ فَقُلِبَ فَجُعِلَتْ مُؤَثِّرَةً فِي جِهَةِ الْفَوْقِ، كَأَنَّهُ قِيلَ: يَكَدْنَ يَتَفَطَّرْنَ مِنَ الْجِهَةِ الَّتِي فَوْقَهُنَّ، وَدَعِ الْجِهَةَ الَّتِي تَحْتَهُنَّ، وَنَظِيرُهُ فِي الْمُبَالَغَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى، يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ [الْحَجِّ: ١٩، ٢٠] فَجُعِلَ مُؤَثِّرًا فِي أَجْزَائِهِ الْبَاطِنَةِ الْوَجْهُ الثَّالِثُ: فِي تَأْوِيلِ الْآيَةِ أَنْ يُقَالَ مِنْ فَوْقِهِنَّ أَيْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِينَ، لِأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ قَبْلَ هَذِهِ الْآيَةِ لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ ثُمَّ قَالَ: تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ أَيْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِينَ وَالْوَجْهُ الرَّابِعُ: فِي التَّأْوِيلِ أَنْ يُقَالَ مَعْنَى مِنْ فَوْقِهِنَّ أَيْ مِنَ الْجِهَةِ الَّتِي حصلت هذه السموات فِيهَا، وَتِلْكَ الْجِهَةُ هِيَ فَوْقَ، فَقَوْلُهُ مِنْ فَوْقِهِنَّ أَيْ مِنَ الْجِهَةِ الْفَوْقَانِيَّةِ الَّتِي هُنَّ فِيهَا.
Üçüncüsü: Muradın; ilahlık, kahr ve kudret bakımından fevkıyyet (üstünlük) sahibi olan Zat'ın heybetinden göklerin neredeyse yarılıp çatlaması olması niçin caiz olmasın? Bu vecihlerle sabit oldu ki zikrettikleri görüş son derece batıl ve tutarsızdır. Ayetin tevilindeki ikinci vecih: el-Keşşâf sahibinin zikrettiği görüştür: Küfür sözü göklerin altındakilerden gelmiştir; kıyasa uygun olan ise sözün geldiği cihetten ötürü “altlarından yarılırlar” denmesiydi. Fakat bu hususta mübalağa yapılarak tersine çevrilmiş ve üst cihette tesirli kılınmıştır. Sanki “altlarındaki ciheti bırak, üstlerindeki cihetten bile neredeyse yarılacaklar” denilmiştir. Mübalağa hususunda bunun benzeri Yüce Allah'ın şu sözüdür: { يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ } “Başlarının üstünden kaynar su dökülür; bununla karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.” [el-Hac: 19-20]. Böylece iç organlarında tesirli kılınmıştır. Ayetin tevilindeki üçüncü vecih: { مِنْ فَوْقِهِنَّ } ifadesinin “yerlerin üstünden” manasında olduğu söylenmesidir; çünkü Yüce Allah bu ayetten önce { لَهُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } buyurmuş, sonra da { تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ } yani “yerlerin üstünden” buyurmuştur. Tevildeki dördüncü vecih: { مِنْ فَوْقِهِنَّ } manasının “bu göklerin bulunduğu cihetten” olduğu söylenmesidir; o cihet de üst cihettir. Dolayısıyla O'nun { مِنْ فَوْقِهِنَّ } sözü, “içinde bulundukları üst cihetten” demektir.
46782. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اخْتَلَفُوا فِي أَنَّ هَذِهِ الْهَيْئَةَ لِمَ حَصَلَتْ؟ وَفِيهِ قَوْلَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا بَيَّنَ أَنَّ الْمُوحِيَ لِهَذَا الْكِتَابِ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ، بَيَّنَ وَصْفَ جَلَالِهِ وَكِبْرِيَائِهِ، فَقَالَ: تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ أَيْ مِنْ هَيْبَتِهِ وَجَلَالَتِهِ وَالْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ السبب فيه إِثْبَاتِهِمُ الْوَلَدَ لِلَّهِ لِقَوْلِهِ تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ
Üçüncü Mesele: Bu halin niçin meydana geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir; bunda iki görüş vardır: Birincisi: Yüce Allah bu kitabı vahyedenin el-Azîz ve el-Hakîm olan Allah olduğunu beyan edince, O'nun celal ve kibriya sıfatını açıklayarak: { تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ } yani O'nun heybet ve celalinden [yarılacak olurlar] buyurmuştur. İkinci görüş: Bundaki sebebin, onların Allah'a çocuk isnat etmeleri olduğudur; zira Yüce Allah { تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ } buyurmuştur,
46783. Metin
[مريم: ٩٠] ، وهاهنا السَّبَبُ فِيهِ إِثْبَاتُهُمُ الشُّرَكَاءَ لِلَّهِ، لِقَوْلِهِ بَعْدَ هَذِهِ الْآيَةِ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ وَالصَّحِيحُ هُوَ الْأَوَّلُ، ثُمَّ قَالَ: وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ.
[Meryem: 90]. Burada ise bundaki sebep, bu ayetten sonra gelen { وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } sözünden ötürü onların Allah'a ortaklar koşmalarıdır. Sahih olan ise birinci [görüştür]. Sonra şöyle buyurdu: { وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } “Melekler ise Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler.”
46784. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ مَخْلُوقَاتِ اللَّهِ تَعَالَى نَوْعَانِ: عَالَمُ الْجُسْمَانِيَّاتِ وأعظمها السموات، وَعَالَمُ الرُّوحَانِيَّاتِ وَأَعْظَمُهَا الْمَلَائِكَةُ، وَاللَّهُ تَعَالَى يُقَرِّرُ كَمَالَ عَظَمَتِهِ لِأَجْلِ نَفَاذِ قُدْرَتِهِ وَهَيْبَتِهِ فِي الْجُسْمَانِيَّاتِ، ثُمَّ يُرْدِفُهُ بِنَفَاذِ قُدْرَتِهِ وَاسْتِيلَاءِ هَيْبَتِهِ عَلَى الرُّوحَانِيَّاتِ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ فِي سُورَةِ عَمَّ يَتَساءَلُونَ [النَّبَأِ: ١] لَمَّا أَرَادَ تَقْرِيرَ الْعَظَمَةِ وَالْكِبْرِيَاءِ بَدَأَ بِذِكْرِ الْجُسْمَانِيَّاتِ، فَقَالَ: رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا الرَّحْمنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطاباً [النَّبَأِ: ٣٧] ثُمَّ انْتَقَلَ إِلَى ذِكْرِ عَالَمِ الرُّوحَانِيَّاتِ، فَقَالَ يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ وَقالَ صَواباً [النَّبَأِ: ٣٨] فَكَذَلِكَ الْقَوْلُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ بَيَّنَ كَمَالَ عَظَمَتِهِ بِاسْتِيلَاءِ هَيْبَتِهِ عَلَى الْجُسْمَانِيَّاتِ، فَقَالَ: تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ ثُمَّ انْتَقَلَ إِلَى ذِكْرِ الرُّوحَانِيَّاتِ، فَقَالَ: وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ فَهَذَا تَرْتِيبٌ شَرِيفٌ وَبَيَانٌ بَاهِرٌ.
Bil ki Allah Teâlâ'nın mahlukatı iki kısımdır: Cismaniyat alemi ki en büyüğü göklerdir; ruhanîler alemi ki en büyüğü meleklerdir. Allah Teâlâ kudret ve heybetinin cismaniyattaki nüfuzu sebebiyle azametinin kemalini ortaya koymakta, sonra bunu kudretinin nüfuzu ve heybetinin ruhanîleri kuşatması ile pekiştirmektedir. Buna delil şudur: Yüce Allah { عَمَّ يَتَساءَلُونَ } [en-Nebe: 1] suresinde azamet ve kibriyayı ortaya koymak istediğinde cismaniyatı zikretmekle başlayıp: { رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُمَا الرَّحْمنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطاباً } “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Rahmân'dır; O'na karşı bir hitapta bulunmaya güç yetiremezler.” [en-Nebe: 37] buyurmuş, sonra ruhanîler alemini zikretmeye geçerek şöyle buyurmuştur: { يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلائِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمنُ وَقالَ صَواباً } “Ruh ve meleklerin saf saf durduğu gün, Rahmân'ın izin verdiği ve doğruyu söyleyen kimseden başkası konuşamaz.” [en-Nebe: 38]. Bu ayetteki söz de böyledir; heybetinin cismaniyatı kuşatmasıyla azametinin kemalini beyan edip: { تَكادُ السَّماواتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ } buyurmuş, sonra ruhanîleri zikretmeye geçerek: { وَالْمَلائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } buyurmuştur. İşte bu, şerefli bir tertip ve göz alıcı bir açıklamadır.
46785. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ الْمَوْجُودَاتِ عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْسَامٍ: مُؤَثِّرٌ لَا يَقْبَلُ الْأَثَرَ، وَهُوَ اللَّهُ ﷾ وَهُوَ أَشْرَفُ الْأَقْسَامِ، وَمُتَأَثِّرٌ لَا يُؤَثِّرُ، وَهُوَ الْقَابِلُ وَهُوَ الْجِسْمُ وَهُوَ أَخَسُّ الْأَقْسَامِ، وَمَوْجُودٌ يَقْبَلُ الْأَثَرَ مِنَ الْقِسْمِ الْأَوَّلِ، وَيُؤَثِّرُ فِي الْقِسْمِ الثَّانِي وَهُوَ الْجَوَاهِرُ الرُّوحَانِيَّاتُ الْمُقَدَّسَةُ، وَهُوَ الْمَرْتَبَةُ/ الْمُتَوَسِّطَةُ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ الْجَوَاهِرُ الرُّوحَانِيَّةُ لَهَا تَعَلُّقَانِ: تَعَلُّقٌ بِعَالَمِ الْجَلَالِ وَالْكِبْرِيَاءِ، وَهُوَ تَعَلُّقُ الْقَبُولِ، فَإِنَّ الْجَلَايَا الْقُدْسِيَّةَ وَالْأَضْوَاءَ الصَّمَدِيَّةَ إِذَا أَشْرَقَتْ عَلَى الجواهر الروحانية استضاءت جواهرها وأشرقت ماهيتها، ثُمَّ إِنَّ الْجَوَاهِرَ الرُّوحَانِيَّةَ إِذَا اسْتَفَادَتْ تِلْكَ الْقُوَى الرُّوحَانِيَّةَ، قَوِيَتْ بِهَا عَلَى الِاسْتِيلَاءِ عَلَى عَوَالِمِ الْجُسْمَانِيَّاتِ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ فَلَهَا وَجْهَانِ: وَجْهٌ إِلَى جَانِبِ الْكِبْرِيَاءِ وَحَضْرَةِ الْجَلَالِ، وَوَجْهٌ إِلَى عَالَمِ الْأَجْسَامِ وَالْوَجْهُ الْأَوَّلُ أَشْرَفُ مِنَ الثَّانِي.
Bil ki varlıklar üç kısımdır: Tesir eden fakat tesir kabul etmeyen; O da Allah azze ve celle'dir ve kısımların en şereflisidir. Tesir kabul eden fakat tesir etmeyen; bu kabullenendir, o da cisimdir ve kısımların en aşağısıdır. Birinci kısımdan tesir kabul edip ikinci kısma tesir eden varlık; bu da mukaddes ruhanî cevherlerdir ve orta mertebedir. Bunu bildiğinde deriz ki: Ruhanî cevherlerin iki taalluku vardır: Celal ve kibriya alemine taalluk ki bu kabul taallukudur; nitekim kudsî tecelliler ve samedânî nurlar ruhanî cevherler üzerine parladığında onların cevherleri aydınlanır ve mahiyetleri ışıldar. Sonra ruhanî cevherler bu ruhanî kuvvetleri elde edince, onlar sayesinde cismaniyat alemlerini istila etmeye güç kazanırlar. Hal böyle olunca onların iki yönü vardır: Bir yönü kibriya tarafına ve celal hazretine, bir yönü de cisimler alemine bakar; birinci yön ikincisinden daha şereflidir.
46786. Metin
إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ:
Bunu bildiğinde deriz ki:
46787. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ إِشَارَةٌ إِلَى الْوَجْهِ الَّذِي لَهُمْ إِلَى عَالَمِ الْجَلَالِ وَالْكِبْرِيَاءِ، وَقَوْلُهُ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ إِشَارَةٌ إِلَى الْوَجْهِ الَّذِي لَهُمْ إِلَى عَالَمِ الْأَجْسَامِ، فَمَا أَحْسَنَ هَذِهِ اللَّطَائِفَ وَمَا أَشْرَفَهَا وَمَا أَشَدَّ تَأْثِيرَهَا فِي جَذْبِ الْأَرْوَاحِ مِنْ حَضِيضِ الْخَلْقِ إِلَى أَوْجِ مَعْرِفَةِ الْحَقِّ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ: أَمَّا الْجِهَةُ الْأُولَى وَهِيَ الْجِهَةُ الْعُلْوِيَّةُ الْمُقَدَّسَةُ، فَقَدِ اشْتَمَلَتْ عَلَى أَمْرَيْنِ: أَحَدُهُمَا: التَّسْبِيحُ، وَثَانِيهِمَا: التَّحْمِيدُ، لِأَنَّ قَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ يُفِيدُ هَذَيْنِ الْأَمْرَيْنِ، وَالتَّسْبِيحُ مُقَدَّمٌ عَلَى التَّحْمِيدِ، لِأَنَّ التَّسْبِيحَ عِبَارَةٌ عَنْ تَنْزِيهِ اللَّهِ تَعَالَى عَمَّا لَا يَنْبَغِي، وَالتَّحْمِيدَ عِبَارَةٌ عَنْ وَصْفِهِ بِكَوْنِهِ مُفِيضًا لِكُلِّ الْخَيْرَاتِ وَكَوْنُهُ مُنَزَّهًا فِي ذَاتِهِ عَمَّا لَا يَنْبَغِي، مُقَدَّمٌ بِالرُّتْبَةِ عَلَى كَوْنِهِ فَيَّاضًا لِلْخَيْرَاتِ وَالسَّعَادَاتِ، لِأَنَّ وُجُودَ الشَّيْءِ مُقَدَّمٌ عَلَى إِيجَادِ غَيْرِهِ، وَحُصُولُهُ فِي نَفْسِهِ مُقَدَّمٌ عَلَى تَأْثِيرِهِ فِي حُصُولِ غَيْرِهِ، فَلِهَذَا السَّبَبِ كَانَ التَّسْبِيحُ مُقَدَّمًا عَلَى التَّحْمِيدِ، وَلِهَذَا قَالَ:
Yüce Allah'ın { يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } sözü, onların celal ve kibriya alemine bakan yönlerine bir işarettir; { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } sözü ise onların cisimler alemine bakan yönlerine bir işarettir. Bu incelikler ne kadar güzel, ne kadar şerefli ve ruhları mahlukatın çukurundan Hakk'ın marifetinin zirvesine çekmede ne kadar güçlü tesirlidir! Bunu bildiğinde deriz ki: Birinci cihete, yani ulvî ve mukaddes cihete gelince; bu iki hususu içermiştir: Birincisi: Tesbih, ikincisi: Tahmid (hamd etme). Çünkü O'nun { يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } sözü bu iki hususu ifade eder. Tesbih tahmidden öncedir; çünkü tesbih, Allah Teâlâ'yı layık olmayan şeylerden tenzih etmekten ibarettir; tahmid ise O'nu bütün hayırları akıtan olarak nitelemekten ibarettir. O'nun zatında layık olmayan şeylerden münezzeh olması, rütbece hayırları ve saadetleri bolca akıtıcı olmasından öncedir. Çünkü bir şeyin varlığı, başkasını var etmesinden öncedir; kendinde hasıl olması, başkasının hasıl olmasında tesir etmesinden öncedir. İşte bu sebepten dolayı tesbih tahmidden önce gelmiştir ve bu yüzden şöyle buyurmuştur:
46788. Metin
يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ.
{ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ } “Rablerini hamd ile tesbih ederler.”
46789. Metin
وَأَمَّا الْجِهَةُ الثَّانِيَةُ: وَهِيَ الْجِهَةُ الَّتِي لِتِلْكَ الْأَرْوَاحِ إِلَى عَالَمِ الْجُسْمَانِيَّاتِ، فَالْإِشَارَةُ إِلَيْهَا بِقَوْلِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ وَالْمُرَادُ مِنْهُ تَأْثِيرَاتُهَا فِي نَظْمِ أَحْوَالِ هَذَا الْعَالَمِ وَحُصُولِ الطَّرِيقِ الْأَصْوَبِ الْأَصْلَحِ فِيهَا، فَهَذِهِ مَلَامِحُ مِنَ الْمَبَاحِثِ الْعَالِيَةِ الْإِلَهِيَّةِ مُدْرَجَةٌ فِي هَذِهِ الْآيَاتِ الْمُقَدَّسَةِ، وَلْنَرْجِعْ إِلَى مَا يَلِيقُ بِعِلْمِ التَّفْسِيرِ، فَإِنْ قِيلَ كَيْفَ يَصِحُّ أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِمَنْ فِي الْأَرْضِ وَفِيهِمُ الْكُفَّارُ، وَقَدْ قَالَ تَعَالَى: أُولئِكَ عَلَيْهِمْ
İkinci cihete, yani o ruhların cismaniyat alemine bakan cihetine gelince; buna { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } sözüyle işaret edilmiştir. Bundan maksat, onların bu alemin hallerini düzene koymadaki ve onda en doğru ve en ıslah edici yolun hasıl olmasındaki tesirleridir. İşte bu mukaddes ayetlere dercedilmiş yüce ilahi bahislerden parıltılardır. Tefsir ilmine layık olana dönelim: Şayet “Yeryüzündekilerin içinde kafirler de varken meleklerin onlar için bağışlanma dilemesi nasıl sahih olur? Halbuki Yüce Allah: { أُولئِكَ عَلَيْهِمْ }
46790. Metin
لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ
{ لَعْنَةُ اللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ } “İşte onlar, Allah'ın ve meleklerin laneti üzerlerine olanlardır.” buyurmuştur;
46791. Metin
فَكَيْفَ يَكُونُونَ لَاعِنِينَ وَمُسْتَغْفِرِينَ لَهُمْ؟، قُلْنَا الْجَوَابُ: عَنْهُ مِنْ وُجُوهٍ:
o halde onlar hem lanet eden hem de onlar için bağışlanma dileyen nasıl olabilirler?” denilirse; deriz ki: Bunun cevabı birkaç vecihledir:
46792. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ لَا يُفِيدُ الْعُمُومَ، لِأَنَّهُ يَصِحُّ أَنْ يُقَالَ إِنَّهُمُ اسْتَغْفَرُوا لِكُلِّ مَنْ فِي الْأَرْضِ وَأَنْ يُقَالَ إِنَّهُمُ اسْتَغْفَرُوا لِبَعْضِ مَنْ فِي الْأَرْضِ دُونَ الْبَعْضِ، وَلَوْ كَانَ قَوْلُهُ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ صَرِيحًا فِي الْعُمُومِ لَمَا صَحَّ ذَلِكَ التَّقْسِيمُ الثَّانِي: هَبْ أَنَّ هَذَا النَّصَّ يُفِيدُ الْعُمُومَ إِلَّا أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنِ الْمَلَائِكَةِ فِي سُورَةِ حم الْمُؤْمِنِ فَقَالَ: وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ [غَافِرٍ: ٧] الثَّالِثُ: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنَ الِاسْتِغْفَارِ أَنْ لَا يُعَاجِلَهُمْ بِالْعِقَابِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:
Birincisi: O'nun { لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } sözü umum (genellik) ifade etmez. Çünkü onların yeryüzündeki herkes için bağışlanma dilediklerini söylemek sahih olduğu gibi, diğerleri hariç yeryüzündekilerin bir kısmı için bağışlanma dilediklerini söylemek de sahihtir. Şayet O'nun { لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } sözü umumda sarih olsaydı, bu taksim sahih olmazdı. İkincisi: Farz edelim ki bu nass umum ifade etsin; ancak Yüce Allah Mü'min [Gâfir] suresinde meleklerden hikaye ederek şöyle buyurmuştur: { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ } “İman edenler için de şöyle bağışlanma dilerler: Rabbimiz! İlim ve rahmet bakımından her şeyi kuşattın; tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla.” [Gâfir: 7]. Üçüncüsü: İstiğfardan muradın, Yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi onlara cezada acele etmemesi olması caizdir:
46793. Metin
إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ أَنْ تَزُولا إِلَى أَنْ قَالَ: إِنَّهُ كانَ حَلِيماً غَفُوراً [فَاطِرٍ: ٤١] الرَّابِعُ: يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ إِنَّهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ لِكُلِّ مَنْ فِي الْأَرْضِ، أَمَّا فِي حَقِّ الْكُفَّارِ فَبِوَاسِطَةِ طَلَبِ الْإِيمَانِ لَهُمْ، وَأَمَّا فِي حَقِّ الْمُؤْمِنِينَ فَبِالتَّجَاوُزِ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ، فَإِنَّا/ نَقُولُ اللَّهُمَّ اهْدِ الْكَافِرِينَ وَزَيِّنْ قُلُوبَهُمْ بِنُورِ الْإِيمَانِ وَأَزِلْ عَنْ خَوَاطِرِهِمْ وَحْشَةَ الْكُفْرِ، وَهَذَا فِي الْحَقِيقَةِ اسْتِغْفَارٌ.
{ إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ أَنْ تَزُولا } ayetinden { إِنَّهُ كانَ حَلِيماً غَفُوراً } “Şüphesiz Allah, zeval bulmasınlar diye gökleri ve yeri tutar... Şüphesiz O, Halîm'dir, çok bağışlayandır.” [Fâtır: 41] sözüne kadar olan kısım. Dördüncüsü: Onların yeryüzündeki herkes için istiğfar ettiklerinin söylenmesi caizdir; kafirler hakkında bu onlara iman talep etmek vasıtasıyla, müminler hakkında ise onların günahlarından geçilmesi vasıtasıyladır. Nitekim biz “Allah'ım! Kafirleri hidayete erdir, kalplerini iman nuruyla süsle ve hatırlarından küfrün vahşetini gider” deriz ki bu hakikatte bir istiğfardır.
46794. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ لَا يَسْتَغْفِرُونَ لِأَنْفُسِهِمْ، وَلَوْ كَانُوا مُصِرِّينَ عَلَى الْمَعْصِيَةِ لَكَانَ اسْتِغْفَارُهُمْ لِأَنْفُسِهِمْ قَبْلَ اسْتِغْفَارِهِمْ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ، وَحَيْثُ لَمْ يَذْكُرِ اللَّهُ عَنْهُمُ اسْتِغْفَارَهُمْ لِأَنْفُسِهِمْ عَلِمْنَا أَنَّهُمْ مُبَرَّءُونَ عَنْ كُلِّ الذُّنُوبِ وَالْأَنْبِيَاءُ ﵈ لَهُمْ ذُنُوبٌ وَالَّذِي لَا ذَنْبَ لَهُ الْبَتَّةَ أَفْضَلُ مِمَّنْ لَهُ ذَنْبٌ وَأَيْضًا فَقَوْلُهُ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ لِلْأَنْبِيَاءِ لِأَنَّ الْأَنْبِيَاءَ فِي جُمْلَةِ مَنْ فِي الْأَرْضِ، وَإِذَا كَانُوا مُسْتَغْفِرِينَ لِلْأَنْبِيَاءِ ﵈ كَانَ الظَّاهِرُ أَنَّهُمْ أَفْضَلُ مِنْهُمْ.
Bil ki O'nun { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } sözü, meleklerin kendileri için istiğfarda bulunmadıklarına delalet eder. Şayet onlar günah üzerinde ısrar ediyor olsalardı, kendileri için istiğfar etmeleri yeryüzündekiler için istiğfar etmelerinden önce olurdu. Allah onlardan kendileri için istiğfar ettiklerini zikretmediğine göre, onların bütün günahlardan arınmış olduklarını anladık. Peygamberlerin aleyhimüsselâm ise günahları [zelleleri] vardır; hiç günahı olmayan ise elbette günahı olandan daha faziletlidir. Ayrıca O'nun { وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ } sözü, onların peygamberler için de istiğfar ettiklerine delalet eder; çünkü peygamberler de yeryüzünde olanların cümlesindendir. Onlar peygamberler aleyhimüsselâm için istiğfar edici olduklarına göre, zahir olan onların peygamberlerden daha faziletli olmalarıdır.
46795. Metin
وَلَمَّا حَكَى اللَّهُ تَعَالَى عَنِ الْمَلَائِكَةِ التَّسْبِيحَ وَالتَّحْمِيدَ وَالِاسْتِغْفَارَ قَالَ: أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَالْمَقْصُودُ التَّنْبِيهُ عَلَى أَنَّ الْمَلَائِكَةَ وَإِنْ كَانُوا يَسْتَغْفِرُونَ لِلْبَشَرِ إِلَّا أَنَّ الْمَغْفِرَةَ الْمُطْلَقَةَ وَالرَّحْمَةَ الْمُطْلَقَةَ لِلْحَقِّ ﷾ وَبَيَانُهُ مِنْ وُجُوهٍ الْأَوَّلُ: أَنَّ إِقْدَامَ الْمَلَائِكَةِ عَلَى طَلَبِ الْمَغْفِرَةِ لِلْبَشَرِ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى إِنَّمَا كَانَ لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَلَقَ فِي قُلُوبِهِمْ دَاعِيَةً لِطَلَبِ تِلْكَ الْمَغْفِرَةِ، وَلَوْلَا أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَلَقَ فِي قُلُوبِهِمْ تِلْكَ الدَّوَاعِيَ وَإِلَّا لَمَا أَقْدَمُوا عَلَى ذَلِكَ الطَّلَبِ وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ كَانَ الْغَفُورُ الْمُطْلَقُ وَالرَّحِيمُ الْمُطْلَقُ هُوَ اللَّهُ ﷾ الثَّانِي: أَنَّ الْمَلَائِكَةَ قَالُوا فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ أَتَجْعَلُ فِيها مَنْ يُفْسِدُ فِيها وَيَسْفِكُ الدِّماءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ [الْبَقَرَةِ: ٣٠] ثُمَّ فِي آخِرِ الْأَمْرِ صَارُوا يَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ، وَأَمَّا رَحْمَةُ الْحَقِّ وَإِحْسَانُهُ فَقَدْ كان موجودا في الأولى والآخر فَثَبَتَ أَنَّ الْغَفُورَ الْمُطْلَقَ وَالرَّحِيمَ الْمُطْلَقَ هُوَ اللَّهُ تَعَالَى الثَّالِثُ: أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنْهُمْ أَنَّهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ وَلَمْ يَحْكِ عَنْهُمْ أَنَّهُمْ يَطْلُبُونَ الرَّحْمَةَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ فَقَالَ: أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ يَعْنِي أَنَّهُ يُعْطِي الْمَغْفِرَةَ الَّتِي طَلَبُوهَا وَيَضُمُّ إِلَيْهَا الرَّحْمَةَ الْكَامِلَةَ التَّامَّةَ.
Allah Teâlâ meleklerden tesbihi, tahmidi ve istiğfarı hikaye edince: { أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ } “İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” buyurmuştur. Maksat şuna dikkat çekmektir: Melekler insanlar için istiğfarda bulunsalar da mutlak mağfiret ve mutlak rahmet ancak Hak Teâlâ'ya azze ve celle aittir. Bunun beyanı birkaç vecihledir: Birincisi: Meleklerin insanlar için Allah Teâlâ'dan mağfiret talebine girişmeleri, ancak Allah Teâlâ'nın onların kalplerinde bu mağfireti talep etme arzusu yaratması sebebiyledir. Şayet Allah Teâlâ onların kalplerinde bu arzuları yaratmamış olsaydı, onlar bu talebe girişmezlerdi. Durum böyle olunca mutlak Gafûr ve mutlak Rahîm olan Allah'tır azze ve celle. İkincisi: Melekler işin başında { أَتَجْعَلُ فِيها مَنْ يُفْسِدُ فِيها وَيَسْفِكُ الدِّماءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ } “Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz.” [el-Bakara: 30] demişler, sonra işin sonunda yeryüzündekiler için bağışlanma diler olmuşlardır. Hakk'ın rahmet ve ihsanı ise başta da sonda da mevcuttu. Böylece mutlak Gafûr ve mutlak Rahîm olanın Allah Teâlâ olduğu sabit olmuştur. Üçüncüsü: Yüce Allah onlardan yeryüzündekiler için istiğfar ettiklerini hikaye etmiş, onlar için rahmet talep ettiklerini hikaye etmemiştir; ardından: { أَلا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ } buyurmuştur; yani O, meleklerin talep ettiği mağfireti verir ve buna eksiksiz, tastamam olan rahmeti de ekler.
46796. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ أَيْ جَعَلُوا لَهُ شُرَكَاءَ وَأَنْدَادًا اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ أَيْ رَقِيبٌ عَلَى أَحْوَالِهِمْ وَأَعْمَالِهِمْ، لَا يَفُوتُهُ مِنْهَا شَيْءٌ وَهُوَ مُحَاسِبُهُمْ عَلَيْهَا لَا رَقِيبَ عَلَيْهِمْ إِلَّا هُوَ وَحْدَهُ وَمَا أَنْتَ يَا مُحَمَّدُ بِمُفَوَّضٍ إِلَيْكَ أَمْرُهُمْ وَلَا قَسْرُهُمْ عَلَى الْإِيمَانِ، إنما أنت منذر فحسب.
Sonra Yüce Allah: { وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } yani O'na ortaklar ve denkler koşanlar [hakkında]; { اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ } yani onların hallerini ve amellerini gözetleyendir, bunlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz ve onlar üzerine tek başına gözetleyici O olduğu için onları bunlardan hesaba çekecektir [buyurdu]. Ey Muhammed! Sen onların işi kendisine bırakılmış biri değilsin ve onları imana zorlayacak da değilsin; sen ancak bir uyarıcısın.
46797. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٧ الى ١٢]
[Şûrâ Suresi (42), Ayetler 7-12]
46798. Metin
وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٨) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١)
{ وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى وَمَنْ حَوْلَها وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ (٧) وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً وَلكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ (٨) أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتى وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٩) وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ (١٠) فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١١) } “Şehirlerin anasını (Mekke'yi) ve etrafındakileri uyarman, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan toplanma günü ile uyarman için sana böylece Arapça bir Kur'an vahyettik. Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir. Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı; fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur. Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa dost yalnız Allah'tır. O, ölüleri diriltir ve O her şeye hakkıyla kadirdir. İhtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte bu, Rabbim olan Allah'tır; yalnız O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yönelirim. Göklerin ve yerin yaratanıdır. O, sizin için kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etmiştir. Sizi bu şekilde üretip çoğaltır. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
46799. Metin
لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢)
{ لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (١٢) } “Göklerin ve yerin kilitleri O'nundur. Dilediğine rızkı bol bol verir, [dilediğine de] kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
46800. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ كَلِمَةَ (ذَلِكَ) لِلْإِشَارَةِ إِلَى شَيْءٍ سَبَقَ ذِكْرُهُ فَقَوْلُهُ وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا يَقْتَضِي تَشْبِيهَ وَحْيِ اللَّهِ بِالْقُرْآنِ بِشَيْءٍ هاهنا قد سبق ذكره، وليس هاهنا شَيْءٌ سَبَقَ ذِكْرُهُ يُمْكِنُ تَشْبِيهُ وَحْيِ الْقُرْآنِ بِهِ إِلَّا قَوْلُهُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ [الشُّورَى: ٦] يَعْنِي كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنَّكَ لَسْتَ حَفِيظًا عَلَيْهِمْ وَلَسْتَ وَكِيلًا عَلَيْهِمْ، فَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتَكُونَ نَذِيرًا لَهُمْ وَقَوْلُهُ تَعَالَى: لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى أَيْ لِتُنْذِرَ أَهْلَ أُمِّ الْقُرَى لِأَنَّ الْبَلَدَ لَا تَعْقِلُ وهو كقوله وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ [يُوسُفَ: ٨٢] وَأُمُّ الْقُرَى أَصْلُ الْقُرَى وَهِيَ مَكَّةُ وَسُمِّيَتْ بِهَذَا الِاسْمِ إِجْلَالًا لَهَا لِأَنَّ فِيهَا الْبَيْتَ وَمَقَامَ إِبْرَاهِيمَ، وَالْعَرَبُ تُسَمِّي أَصْلَ كُلِّ شَيْءِ أُمَّهُ حَتَّى يُقَالَ هَذِهِ الْقَصِيدَةُ مِنْ أُمَّهَاتِ قَصَائِدِ فُلَانٍ، وَمَنْ حَوْلَهَا مِنْ أَهْلِ الْبَدْوِ وَالْحَضَرِ وَأَهْلِ الْمَدَرِ، وَالْإِنْذَارُ التَّخْوِيفُ، فَإِنْ قِيلَ فَظَاهِرُ اللَّفْظِ يَقْتَضِي أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى إِنَّمَا أَوْحَى إِلَيْهِ لِيُنْذِرَ أَهْلَ مَكَّةَ وَأَهْلَ الْقُرَى الْمُحِيطَةِ بِمَكَّةَ وَهَذَا يَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ رَسُولًا إِلَيْهِمْ فَقَطْ وَأَنْ لَا يَكُونَ رسولا إلى كل العالمين الجواب: أَنَّ التَّخْصِيصَ بِالذِّكْرِ لَا يَدُلُّ عَلَى نَفْيِ الْحُكْمِ عَمَّا سِوَاهُ، فَهَذِهِ الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ رَسُولًا إِلَى هَؤُلَاءِ/ خَاصَّةً وَقَوْلُهُ وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ [سَبَأٍ: ٢٨] يَدُلُّ عَلَى كونه رسولا إلى كل العالمين، وأيضا لَمَّا ثَبَتَ كَوْنُهُ رَسُولًا إِلَى أَهْلِ مَكَّةَ وَجَبَ كَوْنُهُ صَادِقًا، ثُمَّ إِنَّهُ نُقِلَ إِلَيْنَا بالتواتر كَانَ يَدَّعِي أَنَّهُ رَسُولٌ إِلَى كُلِّ الْعَالَمِينَ، وَالصَّادِقُ إِذَا أَخْبَرَ عَنْ شَيْءٍ وَجَبَ تَصْدِيقُهُ فيه، فثبت أنه رسول إلى كل العاملين.
Bil ki (ذَلِكَ) kelimesi daha önce zikredilmiş bir şeye işaret içindir. Dolayısıyla O'nun { وَكَذلِكَ أَوْحَيْنا إِلَيْكَ قُرْآناً عَرَبِيًّا } sözü, Allah'ın Kur'an ile vahyini burada daha önce zikredilmiş bir şeye benzetmeyi gerektirir. Burada Kur'an vahyinin kendisine benzetilebileceği, daha önce geçmiş hiçbir şey yoktur; ancak şu sözü müstesna: { وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ } [eş-Şûrâ: 6]. Yani sana onların üzerinde bir koruyucu ve bir vekil olmadığını vahyettiğimiz gibi, aynı şekilde onlara bir uyarıcı olasın diye sana Arapça bir Kur'an vahyettik. Yüce Allah'ın { لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرى } sözü, yani 'şehirlerin anası ehlini uyarman için' demektir; zira şehir akletmez. Bu, O'nun { وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ } “Kente sor” [Yûsuf: 82] sözü gibidir. Ümmü'l-Kurâ (şehirlerin anası), şehirlerin aslı demektir ve o da Mekke'dir. İçinde Beytullah ve Makam-ı İbrahim bulunduğu için ona tazim amacıyla bu isim verilmiştir. Araplar her şeyin aslına onun 'anası' derler; hatta 'bu kaside falanın ana kasidelerindendir' denilir. { وَمَنْ حَوْلَها } ise göçebe ve yerleşik olanlardan, çamur/kerpiç evlerde yaşayanlardan onun etrafında bulunan kimselerdir. İnzar ise korkutmaktır. Şayet “Lafzın zahiri, Allah Teâlâ'nın O'na ancak Mekke ehlini ve Mekke'yi çevreleyen beldelerin ehlini uyarması için vahyettiğini gerektirir; bu da O'nun sadece onlara elçi olmasını ve bütün alemlere elçi olmamasını gerektirir” denilirse; Cevap [şudur]: Zikirle tahsis etmek, hükmün onun dışındakilerden nefyedildiğine delalet etmez. Bu ayet O'nun hususi olarak bunlara elçi olduğuna delalet eder; { وَما أَرْسَلْناكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ } “Biz seni ancak bütün insanlara gönderdik” [Sebe: 28] sözü ise bütün alemlere elçi olduğuna delalet eder. Ayrıca O'nun Mekke ehline elçi olduğu sabit olunca, doğru sözlü olması vacip olmuştur. Sonra O'nun bütün alemlere elçi olduğunu iddia ettiği bize tevatürle nakledilmiştir. Doğru sözlü kimse bir şeyi haber verdiğinde onda tasdik edilmesi vaciptir; böylece O'nun bütün alemlere elçi olduğu sabit olmuştur.
46801. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ الْأَصْلُ أَنْ يُقَالَ أَنْذَرْتُ فُلَانًا بِكَذَا فَكَانَ الْوَاجِبُ أَنْ يُقَالَ لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى بِيَوْمِ الْجَمْعِ وَأَيْضًا فِيهِ إِضْمَارٌ وَالتَّقْدِيرُ لِتُنْذِرَ أَهْلَ أُمِّ الْقُرَى بِعَذَابِ يَوْمِ الْجَمْعِ وَفِي تَسْمِيَتِهِ بِيَوْمِ الْجَمْعِ وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: أَنَّ الْخَلَائِقَ يُجْمَعُونَ فِيهِ قَالَ تَعَالَى: يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ [التَّغَابُنِ: ٩] فيجتمع فيه أهل السموات من أَهْلِ الْأَرْضِ الثَّانِي: أَنَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَ الْأَرْوَاحِ وَالْأَجْسَادِ الثَّالِثُ: يَجْمَعُ بَيْنَ كُلِّ عَامِلٍ وَعَمَلِهِ الرَّابِعُ: يَجْمَعُ بَيْنَ الظَّالِمِ وَالْمَظْلُومِ وَقَوْلُهُ لَا رَيْبَ فِيهِ صِفَةٌ لِيَوْمِ الْجَمْعِ الَّذِي لَا رَيْبَ فِيهِ، وَقَوْلُهُ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ تَقْدِيرُهُ لِيَوْمِ الْجَمْعِ الَّذِي مِنْ صِفَتِهِ يَكُونُ الْقَوْمُ فِيهِ فَرِيقَيْنِ، فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ، فَإِنْ قِيلَ قَوْلُهُ يَوْمَ الْجَمْعِ يَقْتَضِي كَوْنَ الْقَوْمِ مُجْتَمِعِينَ وَقَوْلُهُ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ يَقْتَضِي كَوْنَهُمْ مُتَفَرِّقِينَ، وَالْجَمْعُ بَيْنَ الصِّفَتَيْنِ مُحَالٌ، قُلْنَا إِنَّهُمْ يَجْتَمِعُونَ أَوَّلًا ثُمَّ يَصِيرُونَ فَرِيقَيْنِ.
Sonra Yüce Allah: { وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ } buyurdu. Asıl olan 'falanı şununla uyardım' denilmesidir; dolayısıyla 'şehirlerin anasını toplanma günü ile uyarman için' denilmesi gerekirdi. Ayrıca bunda bir hazif/gizleme vardır; takdiri: 'Şehirlerin anası ehlini toplanma gününün azabıyla uyarman için' şeklindedir. Toplanma günü diye isimlendirilmesinde birkaç vecih vardır: Birincisi: Yaratılmışların onda toplanacak olmasıdır; Yüce Allah: { يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ } “Sizi toplanma günü için bir araya getireceği gün” [et-Teğâbün: 9] buyurmuştur. Böylece onda gök ehli ile yer ehli bir araya gelir. İkincisi: Ruhlar ile cesetleri birleştirmesidir. Üçüncüsü: Her amel eden ile amelini bir araya getirmesidir. Dördüncüsü: Zalim ile mazlumu bir araya getirmesidir. O'nun { لَا رَيْبَ فِيهِ } sözü, hakkında şüphe bulunmayan toplanma gününün sıfatıdır. { فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ } sözünün takdiri ise: 'İnsanların içinde iki fırka olacağı -bir fırka cennette, bir fırka da çılgın alevli cehennemde- sıfatına sahip toplanma günü için' şeklindedir. Şayet “O'nun { يَوْمَ الْجَمْعِ } sözü insanların toplanmış olmasını gerektirir, { فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ } sözü ise onların ayrılmış olmasını gerektirir; iki sıfatın cem edilmesi ise imkansızdır” denilirse; deriz ki: Onlar önce toplanırlar, sonra iki fırka haline gelirler.
46802. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً وَالْمُرَادُ تَقْرِيرُ قَوْلِهِ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ [الشُّورَى: ٦] أَيْ لَا يَكُنْ فِي قُدْرَتِكَ أَنْ تَحْمِلَهُمْ عَلَى الْإِيمَانِ، فَلَوْ شَاءَ اللَّهُ ذَلِكَ لَفَعَلَهُ لِأَنَّهُ أَقْدَرُ مِنْكَ، وَلَكِنَّهُ جَعَلَ الْبَعْضَ مُؤْمِنًا وَالْبَعْضَ كَافِرًا، فَقَوْلُهُ يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ يَدُلُّ عَلَى
Sonra şöyle buyurdu: { وَلَوْ شاءَ اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً واحِدَةً } “Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı.” Murad; O'nun { وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَما أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ } [eş-Şûrâ: 6] sözünü pekiştirmektir; yani onları imana sevketmek senin gücün dahilinde olmasın. Eğer Allah bunu dileseydi elbette yapardı; çünkü O senden daha kadirdir. Fakat O, bir kısmını mümin, bir kısmını kafir yapmıştır. O'nun { يُدْخِلُ مَنْ يَشاءُ فِي رَحْمَتِهِ } “O, dilediğini rahmetine sokar” sözü delalet eder ki,
46803. Metin
أَنَّهُ تَعَالَى هُوَ الَّذِي أَدْخَلَهُمْ فِي الْإِيمَانِ وَالطَّاعَةِ، وَقَوْلُهُ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ يَعْنِي أَنَّهُ تَعَالَى مَا أَدْخَلَهُمْ فِي رَحْمَتِهِ، وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْأَوَّلِينَ إِنَّمَا دَخَلُوا فِي رَحْمَتِهِ، لِأَنَّهُ كَانَ لَهُمْ وَلِيٌّ وَنَصِيرٌ أَدْخَلَهُمْ فِي تِلْكَ الرَّحْمَةِ، وَهَؤُلَاءِ مَا كَانَ لَهُمْ وَلِيٌّ وَلَا نَصِيرٌ يُدْخِلُهُمْ فِي رَحْمَتِهِ.
onları imana ve itaate sokan bizzat Allah Teâlâ'dır. O'nun { وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ } “Zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur” sözü; Allah Teâlâ'nın onları rahmetine sokmadığı anlamına gelir. Bu da delalet eder ki: Öncekiler rahmetine ancak kendilerini o rahmete sokan bir dostları ve yardımcıları olduğu için girmişlerdir; bunların ise kendilerini O'nun rahmetine sokacak ne bir dostu ne de bir yardımcısı vardır.
46804. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ وَالْمَعْنَى أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنْهُمْ أَوَّلًا أَنَّهُمُ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ، ثُمَّ قَالَ بَعْدَهُ لِمُحَمَّدٍ ﷺ لَسْتَ عَلَيْهِمْ رَقِيبًا وَلَا حَافِظًا، وَلَا يَجِبُ عَلَيْكَ أَنْ تَحْمِلَهُمْ عَلَى الْإِيمَانِ شَاءُوا أَمْ أَبَوْا، فَإِنَّ هَذَا الْمَعْنَى لَوْ كَانَ وَاجِبًا لَفَعَلَهُ اللَّهُ، لِأَنَّهُ أَقْدَرُ مِنْكَ، ثُمَّ إنه تعالى أَعَادَ بَعْدَهُ ذَلِكَ الْكَلَامَ عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِنْكَارِ، فَإِنَّ قَوْلَهُ أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ اسْتِفْهَامٌ عَلَى سَبِيلِ الْإِنْكَارِ.
Sonra Yüce Allah: { أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } “Yoksa O'ndan başka dostlar mı edindiler?” buyurdu. Mana şudur: Allah Teâlâ önce onlardan O'ndan başka dostlar edindiklerini hikaye etmiş, sonra bunun ardından Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem 'sen onların üzerinde gözetleyici ve koruyucu değilsin; isteseler de istemeseler de onları imana sevketmek sana vacip değildir; zira bu mana vacip olsaydı bunu senden daha kadir olan Allah yapardı' demiştir. Sonra Allah Teâlâ bundan sonra o sözü kınama/inkar yoluyla tekrar etmiştir; çünkü O'nun { أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِياءَ } sözü inkar bildiren bir istifhamdır (sorudur).
46805. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَالْفَاءُ فِي قَوْلِهِ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ جَوَابُ شَرْطٍ مُقَدَّرٍ، كَأَنَّهُ قَالَ: إِنْ أَرَادُوا أَوْلِيَاءَ بِحَقٍّ فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ بِالْحَقِّ لَا وَلِيَّ سِوَاهُ، لِأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، فَهُوَ الْحَقِيقُ بِأَنْ يَتَّخِذَ وَلِيًّا دُونَ مَنْ لَا يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ.
Sonra Yüce Allah: { فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ } “Oysa dost yalnız Allah'tır” buyurdu. { فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ } sözündeki fâ (ف) harfi takdirî bir şartın cevabıdır; sanki şöyle demiştir: Eğer hakiki dostlar istiyorlarsa, hakiki dost yalnız Allah'tır; O'ndan başka hiçbir dost yoktur. Çünkü O ölüleri diriltir ve O her şeye hakkıyla kadirdir. Dolayısıyla hiçbir şeye gücü yetmeyen kimseler değil, dost edinilmeye layık olan ancak O'dur.
46806. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Sonra [şöyle] buyurdu: { وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ } “İhtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir.” Bunda birkaç mesele vardır:
46807. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: وَجْهُ النَّظْمِ أَنَّهُ تَعَالَى كَمَا مَنَعَ الرَّسُولَ ﷺ أَنْ يَحْمِلَ الْكُفَّارَ عَلَى الْإِيمَانِ قَهْرًا، فَكَذَلِكَ مَنَعَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْ يَشْرَعُوا مَعَهُمْ فِي الْخُصُومَاتِ وَالْمُنَازَعَاتِ فَقَالَ: وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ إِثَابَةُ الْمُحِقِّينَ فِيهِ وَمُعَاقَبَةُ الْمُبْطِلِينَ، وَقِيلَ وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ وتنازعتهم فَتَحَاكَمُوا فِيهِ إِلَى الرَّسُولِ ﷺ، وَلَا تُؤَثِّرُ حُكُومَةُ غَيْرِهِ عَلَى حُكُومَتِهِ، وَقِيلَ وَمَا وَقَعَ بَيْنَكُمْ فِيهِ خِلَافٌ مِنَ الْأُمُورِ الَّتِي لَا تَصِلُ بِتَكْلِيفِكُمْ، وَلَا طَرِيقَ لكم إلى علمه كَحَقِيقَةِ الرُّوحِ، فَقُولُوا اللَّهُ أَعْلَمُ بِهِ، قَالَ تعالى: وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي [الْإِسْرَاءِ: ٨٥] .
Birinci Mesele: Nazmın (metin akışının) yönü şudur: Yüce Allah, Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem kafirleri zorla imana sevketmekten menettiği gibi, aynı şekilde müminleri de onlarla husumetlere ve münakaşalara girişmekten menetmiş ve: { وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ } buyurmuştur; o da onda haklı olanları mükafatlandırmak, batıl üzere olanları cezalandırmaktır. Şöyle de denilmiştir: Onda ihtilafa düştüğünüz ve çekiştiğiniz herhangi bir şey hususunda Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem hakemliğine başvurun ve başkasının hükmünü O'nun hükmüne tercih etmeyin. Yine şöyle denilmiştir: Ruhun hakikati gibi mükellefiyetinizle irtibatı olmayan ve bilgisine ulaşma yolunuz bulunmayan konularda aranızda ihtilaf meydana gelen şeyler hakkında 'Allah onu en iyi bilendir' deyin; nitekim Yüce Allah: { وَيَسْئَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي } “Sana ruhu sorarlar; de ki: Ruh Rabbimin emrindendir.” [el-İsrâ: 85] buyurmuştur.
46808. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: تَقْدِيرُ الْآيَةِ كَأَنَّهُ قَالَ: قُلْ يَا مُحَمَّدُ وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ.
İkinci Mesele: Ayetin takdiri sanki şöyle demiştir: 'De ki ey Muhammed: İhtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir.' Buna delil ise Yüce Allah'ın: { ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ } “İşte bu, Rabbim olan Allah'tır; yalnız O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na yönelirim.” sözüdür.
46809. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: احْتَجَّ نُفَاةُ الْقِيَاسِ بِهَذِهِ الْآيَةِ فَقَالُوا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ إِمَّا أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ فَحُكْمُهُ مُسْتَفَادٌ مِنْ نَصِّ اللَّهِ عَلَيْهِ، أَوِ الْمُرَادُ فَحُكْمُهُ مُسْتَفَادٌ مِنَ الْقِيَاسِ عَلَى مَا نَصَّ اللَّهُ عَلَيْهِ، وَالثَّانِي بَاطِلٌ لِأَنَّهُ يَقْتَضِي كَوْنَ كُلِّ الْأَحْكَامِ مُثْبَتَةً بِالْقِيَاسِ بِأَنَّهُ بَاطِلٌ فَيُعْتَبَرُ الْأَوَّلُ، فَوَجَبَ كَوْنُ كُلِّ الْأَحْكَامِ مُثْبَتَةً بِالنَّصِّ وَذَلِكَ يَنْفِي الْعَمَلَ بِالْقِيَاسِ، وَلِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ لِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ فَحُكْمُهُ يُعْرَفُ مِنْ بَيَانِ اللَّهِ تَعَالَى، سَوَاءٌ كَانَ ذَلِكَ الْبَيَانُ بِالنَّصِّ أَوْ بِالْقِيَاسِ؟ أُجِيبَ عَنْهُ بِأَنَّ الْمَقْصُودَ مِنَ التَّحَاكُمِ إِلَى اللَّهِ قَطْعُ الِاخْتِلَافِ، وَالرُّجُوعُ إِلَى الْقِيَاسِ يُقَوِّي حُكْمَ الِاخْتِلَافِ وَلَا يُوَضِّحُهُ، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ الْوَاجِبُ هُوَ الرُّجُوعَ إِلَى نُصُوصِ اللَّهِ تَعَالَى.
Üçüncü Mesele: Kıyası inkar edenler bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın: { وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ } “İhtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir” sözünden maksat, ya onun hükmünün Allah'ın bizzat o meseleye dair nassından (açık ifadesinden) elde edilmiş olmasıdır ya da hükmünün Allah'ın hakkında nass getirdiği şeye kıyas edilmesinden elde edilmiş olmasıdır. İkincisi batıldır; çünkü bu, kıyas batıl olduğu gerekçesiyle bütün hükümlerin kıyasla sabit olmasını gerektirir, dolayısıyla birinci ihtimal kabul edilir. Bu durumda bütün hükümlerin nass ile sabit olması zorunlu hale gelir ki bu da kıyasla ameli nefyeder (ortadan kaldırır). Birisi çıkıp şöyle diyebilir: Hükmün, ister nassla ister kıyasla olsun, Yüce Allah'ın beyanından öğrenilmesi şeklinde anlaşılması neden caiz olmasın? Buna şöyle cevap verilir: Allah'ın hakemliğine başvurmaktan maksat ihtilafı ortadan kaldırmaktır; kıyasa başvurmak ise ihtilaf hükmünü güçlendirir, onu açıklığa kavuşturmaz. Dolayısıyla zorunlu olan, Yüce Allah'ın nasslarına dönmektir.
46810. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي أَيْ ذَلِكُمُ الْحَاكِمُ بَيْنَكُمْ هُوَ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ فِي دَفْعِ كَيْدِ الْأَعْدَاءِ وَفِي طَلَبِ كُلِّ خَيْرٍ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ أَيْ وَإِلَيْهِ أَرْجِعُ فِي كُلِّ الْمُهِمَّاتِ، وَقَوْلُهُ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ يُفِيدُ الْحَصْرَ، أَيْ لَا أَتَوَكَّلُ إِلَّا عَلَيْهِ، وَهُوَ إِشَارَةٌ إِلَى تَزْيِيفِ طَرِيقَةِ مَنِ اتَّخَذَ غَيْرَ اللَّهِ وَلِيًّا.
Sonra Yüce Allah: { ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي } “İşte bu, Rabbim olan Allah'tır” yani aranızda hüküm veren işte bu [zat] benim Rabbimdir; düşmanların hilesini savmada ve her hayrı talep etmede { عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ } “yalnız O'na tevekkül ettim”, { وَإِلَيْهِ أُنِيبُ } “ve yalnız O'na yönelirim” yani bütün önemli işlerde yalnız O'na dönerim buyurmuştur. O'nun { عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ } sözü hasr (tahsis) ifade eder, yani 'başkasına değil yalnızca O'na tevekkül ederim' demektir; bu da Allah'tan başkasını dost edinen kimsenin tuttuğu yolun çürüklüğüne bir işarettir.
46811. Metin
ثُمَّ قَالَ: فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ قُرِئَ بِالرَّفْعِ وَالْجَرِّ، فَالرَّفْعُ عَلَى أَنَّهُ خَبَرُ ذَلِكُمْ، أَوْ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ
Sonra [şöyle] buyurdu: { فاطِرُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Gökleri ve yeri yaratandır.” [Lafız] ref (ötre) ve cer (esre) ile okunmuştur. Ref hali { ذَلِكُمْ } kelimesinin haberi veya mahzuf bir mübtedanın haberi
46812. Metin
مَحْذُوفٍ، وَالْجَرُّ عَلَى تَقْدِيرِ أَنْ يَكُونَ الْكَلَامُ هَكَذَا وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إلى الله فاطر السموات وَالْأَرْضِ وَقَوْلُهُ ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي اعْتِرَاضٌ وَقَعَ بَيْنَ الصِّفَةِ وَالْمَوْصُوفِ، جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ مِنْ جِنْسِكُمْ مِنَ النَّاسِ أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً أَيْ خَلَقَ مِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا، وَمَعْنَاهُ وَخَلَقَ أَيْضًا لِلْأَنْعَامِ مِنْ أَنْفُسِهَا أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ أَيْ يُكَثِّرُكُمْ، يُقَالُ: ذَرَأَ اللَّهُ الْخَلْقَ، أَيْ كَثَّرَهُمْ، وَقَوْلُهُ فِيهِ أَيْ فِي هَذَا التَّدْبِيرِ، وَهُوَ التَّزْوِيجُ وَهُوَ أَنْ جَعَلَ النَّاسَ وَالْأَنْعَامَ أَزْوَاجًا حَتَّى كَانَ بَيْنَ ذُكُورِهِمْ وَإِنَاثِهِمُ التَّوَالُدُ وَالتَّنَاسُلُ، وَالضَّمِيرُ فِي يَذْرَؤُكُمْ يَرْجِعُ إِلَى الْمُخَاطَبِينَ، إلى أَنَّهُ غَلَّبَ فِيهِ جَانِبَ النَّاسِ مِنْ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ غَلَّبَ فِيهِ جَانِبَ الْعُقَلَاءِ عَلَى غَيْرِ الْعُقَلَاءِ الثَّانِي: أَنَّهُ غَلَّبَ فِيهِ جَانِبَ الْمُخَاطَبِينَ عَلَى الْغَائِبِينَ، فَإِنْ قِيلَ مَا مَعْنَى يَذْرَؤُكُمْ فِي هَذَا التَّدْبِيرِ، وَلِمَ لَمْ يَقُلْ يَذْرَؤُكُمْ بِهِ؟ قُلْنَا جُعِلَ هَذَا التَّدْبِيرُ كَالْمَنْبَعِ وَالْمَعْدِنِ لِهَذَا التَّكْثِيرِ، أَلَا تَرَى أَنَّهُ يُقَالُ لِلْحَيَوَانِ فِي خَلْقِ الْأَزْوَاجِ تَكْثِيرٌ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَلَكُمْ فِي الْقِصاصِ حَياةٌ [الْبَقَرَةِ: ١٧٩] .
olması sebebiyledir. Cer hali ise sözün takdirinin: { وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ } şeklinde olması ve { ذلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي } ifadesinin sıfat ile mevsuf arasına giren bir ara cümle (itiraziyye) olması takdirine göredir. { جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ } kendi cinsinizden, insanlardan { أَزْواجاً وَمِنَ الْأَنْعامِ أَزْواجاً } yani davarlardan da çiftler yarattı; bunun manası: Davarlar için de kendi cinslerinden çiftler yarattı demektir. { يَذْرَؤُكُمْ } yani sizi çoğaltır; 'Allah mahlukatı zer'etti' denir ki 'onları çoğalttı' demektir. { فِيهِ } sözü ise 'bu tedbir içinde' demektir ki o da evliliktir; yani erkekleri ve dişileri arasında üreme ve nesil devamı olsun diye insanları ve davarları çiftler kılmasıdır. { يَذْرَؤُكُمْ } fiilindeki zamir muhataplara dönmektedir; şu kadar var ki onda insanlar tarafı iki yönden baskın kılınmıştır (tağlîb yapılmıştır): Birincisi, akıl sahipleri tarafını akıl sahibi olmayanlara üstün kılmıştır. İkincisi, muhataplar tarafını gaip olanlara üstün kılmıştır. Eğer: “Sizi bu tedbir içinde çoğaltır” ifadesinin manası nedir ve niçin “onun vasıtasıyla sizi çoğaltır” demedi? denilirse, biz deriz ki: Bu tedbir, söz konusu çoğaltma için adeta bir kaynak ve maden kılınmıştır. Görmez misin ki Yüce Allah'ın: { وَلَكُمْ فِي الْقِصاصِ حَياةٌ } “Kısasta sizin için hayat vardır” [el-Bakara: 179] buyurduğu gibi, çiftlerin yaratılışında da hayvanlar için çoğalma vardır denilir.
46813. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ وَهَذِهِ الْآيَةُ فِيهَا مَسَائِلُ:
Sonra Yüce Allah: { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” buyurdu. Bu ayette birkaç mesele vardır:
46814. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: احْتَجَّ عُلَمَاءُ التَّوْحِيدِ قَدِيمًا وَحَدِيثًا بِهَذِهِ الْآيَةِ فِي نَفْيِ كَوْنِهِ تَعَالَى جِسْمًا مُرَكَّبًا مِنَ الْأَعْضَاءِ وَالْأَجْزَاءِ وَحَاصِلًا فِي الْمَكَانِ وَالْجِهَةِ، وَقَالُوا لَوْ كَانَ جِسْمًا لَكَانَ مِثْلًا لِسَائِرِ الْأَجْسَامِ، فَيَلْزَمُ حُصُولُ الْأَمْثَالِ وَالْأَشْبَاهِ لَهُ، وَذَلِكَ بَاطِلٌ بِصَرِيحِ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَيُمْكِنُ إِيرَادُ هَذِهِ الْحُجَّةِ عَلَى وَجْهٍ آخَرَ، فَيُقَالُ إِمَّا أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ فِي مَاهِيَّاتِ الذَّاتِ، أَوْ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ لَيْسَ كَمِثْلِهِ فِي الصِّفَاتِ شَيْءٌ، وَالثَّانِي بَاطِلٌ، لِأَنَّ الْعِبَادَ يُوصَفُونَ بِكَوْنِهِمْ عَالِمِينَ قَادِرِينَ، كَمَا أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُوصَفُ بِذَلِكَ، وَكَذَلِكَ يُوصَفُونَ بِكَوْنِهِمْ مَعْلُومِينَ مَذْكُورِينَ، مَعَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُوصَفُ بِذَلِكَ، فَثَبَتَ أَنَّ الْمُرَادَ بِالْمُمَاثَلَةِ الْمُسَاوَاةُ فِي حَقِيقَةِ الذَّاتِ، فَيَكُونُ الْمَعْنَى أَنَّ شَيْئًا مِنَ الذَّوَاتِ لَا يُسَاوِي اللَّهَ تَعَالَى فِي الذَّاتِيَّةِ، فَلَوْ كَانَ اللَّهُ تَعَالَى جِسْمًا، لَكَانَ كَوْنُهُ جِسْمًا ذَاتًا لَا صِفَةً، فَإِذَا كَانَ سَائِرُ الْأَجْسَامِ مُسَاوِيَةً لَهُ فِي الْجِسْمِيَّةِ، أَعْنِي فِي كَوْنِهَا مُتَحَيِّزَةً طَوِيلَةً عَرِيضَةً عَمِيقَةً، فَحِينَئِذٍ تَكُونُ سَائِرُ الْأَجْسَامِ مُمَاثِلَةً لِذَاتِ اللَّهِ تَعَالَى فِي كَوْنِهِ ذَاتًا، وَالنَّصُّ يَنْفِي ذَلِكَ فَوَجَبَ أَنْ لَا يَكُونَ جِسْمًا.
Birinci Mesele: Tevhid alimleri geçmişte ve günümüzde, Yüce Allah'ın organlardan ve parçalardan oluşan, bir mekanda ve yönde bulunan bir cisim olmasını nefyetme konusunda bu ayeti delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer O bir cisim olsaydı, diğer cisimlerin benzeri olurdu; bu takdirde O'nun emsallerinin ve benzerlerinin bulunması gerekirdi. Bu ise Yüce Allah'ın: { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ } “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” açık ifadesiyle batıldır. Bu delili başka bir şekilde ortaya koymak da mümkündür; şöyle denilir: Maksat ya Zatın mahiyetlerinde “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” demektir ya da sıfatlarda “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” demektir. İkincisi batıldır; çünkü kullar, Yüce Allah'ın nitelendiği gibi bilen ve kadir olan olarak nitelenirler; aynı şekilde Allah Teala bu şekilde nitelendiği halde onlar da bilinen ve anılan olarak nitelenirler. Böylece benzerlikten maksadın Zatın hakikatinde eşitlik olduğu sabit olur. Bu takdirde mana, hiçbir zatın zat olma bakımından Yüce Allah'a eşit olmadığı şeklinde olur. Eğer Yüce Allah bir cisim olsaydı, O'nun cisim olması bir sıfat değil bir zat olurdu. Diğer bütün cisimler cisimlikte O'na eşit olduğunda -yani yer kaplayan, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şeyler olmada eşit olduğunda- o zaman diğer bütün cisimler zat olma bakımından Allah Teala'nın zatına benzer olurdu; oysa nass bunu nefyetmektedir. Dolayısıyla O'nun cisim olmaması zorunlu hale gelmiştir.
46815. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ مُحَمَّدَ بْنَ إِسْحَاقَ بْنِ خُزَيْمَةَ أَوْرَدَ اسْتِدْلَالَ أَصْحَابِنَا بِهَذِهِ الْآيَةِ فِي الْكِتَابِ الَّذِي سَمَّاهُ «بِالتَّوْحِيدِ» ، وَهُوَ فِي الْحَقِيقَةِ كِتَابُ الشِّرْكِ، وَاعْتَرَضَ عَلَيْهَا، وَأَنَا أَذْكُرُ حَاصِلَ كَلَامِهِ بَعْدَ حَذْفِ التَّطْوِيلَاتِ، لِأَنَّهُ كَانَ رَجُلًا مُضْطَرِبَ الْكَلَامِ، قَلِيلَ الْفَهْمِ، نَاقِصَ الْعَقْلِ، فَقَالَ: «نَحْنُ نُثْبِتُ لِلَّهِ وَجْهًا وَنَقُولُ: إِنَّ لِوَجْهِ رَبِّنَا مِنَ النُّورِ وَالضِّيَاءِ وَالْبَهَاءِ، مَا لَوْ كُشِفَ حِجَابُهُ لَأَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ كُلَّ شَيْءٍ أَدْرَكَهُ بَصَرُهُ، وَوَجْهُ رَبِّنَا مَنْفِيٌّ عَنْهُ الْهَلَاكُ وَالْفَنَاءُ، وَنَقُولُ إِنَّ لِبَنِي آدَمَ وُجُوهًا كَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهَا الْهَلَاكَ وَالْفَنَاءَ، وَنَفَى عَنْهَا الْجَلَالَ وَالْإِكْرَامَ، غَيْرَ مَوْصُوفَةٍ بِالنُّورِ وَالضِّيَاءِ وَالْبَهَاءِ، وَلَوْ كَانَ مُجَرَّدُ إِثْبَاتِ الْوَجْهِ لِلَّهِ يَقْتَضِي التَّشْبِيهَ لَكَانَ مَنْ قَالَ إِنَّ لِبَنِي آدَمَ وُجُوهًا وَلِلْخَنَازِيرِ وَالْقِرَدَةِ وَالْكِلَابِ وُجُوهًا، لَكَانَ قَدْ شَبَّهَ وُجُوهَ بَنِي آدَمَ بِوُجُوهِ الْخَنَازِيرِ وَالْقِرَدَةِ وَالْكِلَابِ. ثُمَّ قَالَ:
Bil ki Muhammed b. İshâk b. Huzeyme, «et-Tevhîd» adını verdiği -ki gerçekte o bir şirk kitabıdır- eserinde ashabımızın bu ayetle istidlalini zikretmiş ve buna itiraz etmiştir. Ben onun sözünün özetini uzatmaları atarak aktaracağım; zira kendisi sözü tutarsız, anlayışı kıt, aklı noksan bir adamdı. Şöyle demiştir: «Biz Allah için bir yüz (vech) ispat eder ve deriz ki: Rabbimizin yüzünün öyle bir nuru, aydınlığı ve görkemi vardır ki şayet perdesi açılsaydı, yüzünün yüce nurları O'nun basarının (görmesinin) ulaştığı her şeyi yakardı. Rabbimizin yüzünden helak olmak ve fena bulmak nefyedilmiştir. Deriz ki: Adem oğullarının da yüzleri vardır; Allah onlar üzerine helakı ve fena bulmayı yazmış, onlardan celal ve ikramı nefyetmiştir, onlar nur, aydınlık ve görkemle vasıflanmış değillerdir. Eğer Allah için sadece bir vech ispat etmek teşbihi (benzetmeyi) gerektirseydi, Adem oğullarının yüzleri olduğu gibi domuzların, maymunların ve köpeklerin de yüzleri vardır diyen kimse, Adem oğullarının yüzlerini domuzların, maymunların ve köpeklerin yüzlerine benzetmiş olurdu.» Sonra şöyle demiştir:
46816. Metin
وَلَا شَكَّ أَنَّهُ اعْتِقَادُ الْجَهْمِيَّةِ لِأَنَّهُ لَوْ قِيلَ لَهُ: وَجْهُكَ يُشْبِهُ وَجْهَ الْخَنَازِيرِ وَالْقِرَدَةِ لَغَضِبَ وَلَشَافَهَهُ بِالسُّوءِ، فَعَلِمْنَا أَنَّهُ لَا يَلْزَمُ مِنْ إِثْبَاتِ الْوَجْهِ وَالْيَدَيْنِ لِلَّهِ إِثْبَاتُ التَّشْبِيهِ بَيْنَ اللَّهِ وَبَيْنَ خَلْقِهِ» .
«Şüphe yok ki bu Cehmiyye'nin inancıdır; çünkü adama: 'Senin yüzün domuzların ve maymunların yüzüne benziyor' denseydi, kızar ve ona kötü söz söylerdi. Böylece anladık ki Allah için vech (yüz) ve iki el (yedeyn) ispat etmekten, Allah ile yarattıkları arasında teşbih ispatı gerekmez.»
46817. Metin
وَذَكَرَ فِي فَصْلٍ آخَرَ مِنْ هَذَا الْكِتَابِ «أَنَّ الْقُرْآنَ دَلَّ عَلَى وُقُوعِ التَّسْوِيَةِ بَيْنَ ذَاتِ اللَّهِ تَعَالَى وَبَيْنَ خَلْقِهِ فِي صِفَاتٍ كَثِيرَةٍ، وَلَمْ يَلْزَمْ مِنْهَا أَنْ يكون القائل مشبها فكذا هاهنا» . وَنَحْنُ نَعُدُّ الصُّوَرَ الَّتِي ذَكَرَهَا عَلَى الِاسْتِقْصَاءِ
Bu kitabın bir başka faslında da şunu zikretmiştir: «Kur'an, pek çok sıfatta Allah Teala'nın zatı ile mahlukatı arasında eşitliğin vuku bulduğuna delalet etmiştir; bundan dolayı bunu söyleyenin müşebbihe (benzeten) olması gerekmediğine göre, burada da durum böyledir.» Biz onun zikrettiği suretleri eksiksiz olarak sayalım:
46818. Metin
فَالْأَوَّلُ: أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ وَقَالَ فِي حَقِّ الْإِنْسَانِ فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً [الْإِنْسَانِ: ٢] ، الثَّانِي: قَالَ: وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ [التَّوْبَةِ: ١٠٥] وَقَالَ فِي حَقِّ الْمَخْلُوقِينَ أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّراتٍ فِي جَوِّ السَّماءِ [النَّحْلِ: ٧٩] الثَّالِثُ: قَالَ: وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنا [هُودٍ: ٣٧] وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا [الطُّورِ: ٤٨] وَقَالَ فِي حَقِّ الْمَخْلُوقِينَ تَرى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ [الْمَائِدَةِ: ٨٣] الرَّابِعُ: قَالَ لِإِبْلِيسَ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِما خَلَقْتُ بِيَدَيَّ [ص: ٧٥] وَقَالَ: بَلْ يَداهُ مَبْسُوطَتانِ [الْمَائِدَةِ: ٦٤] وَقَالَ: / فِي حَقِّ الْمَخْلُوقِينَ ذلِكَ بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ [آل عمران: ١٨٢] ، ذلِكَ بِما قَدَّمَتْ يَداكَ، [الْحَجِّ: ١٠] إِنَّ الَّذِينَ يُبايِعُونَكَ إِنَّما يُبايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ، [الْفَتْحِ: ١٠] الْخَامِسُ: قَالَ تَعَالَى: الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى [طه: ٥] وَقَالَ فِي الَّذِينَ يَرْكَبُونَ الدَّوَابَّ لِتَسْتَوُوا عَلى ظُهُورِهِ [الزُّخْرُفِ: ١٣] وَقَالَ فِي سَفِينَةِ نُوحٍ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ [هُودٍ: ٤٤] ، السَّادِسُ: سَمَّى نَفْسَهُ عَزِيزًا فَقَالَ: الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ [الْحَشْرِ: ٢٣] ، ثُمَّ ذَكَرَ هَذَا الِاسْمَ فِي حَقِّ الْمَخْلُوقِينَ بقوله يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ إِنَّ لَهُ أَباً شَيْخاً كَبِيراً [يُوسُفَ: ٧٨] ، يا أَيُّهَا الْعَزِيزُ مَسَّنا وَأَهْلَنَا الضُّرُّ [يُوسُفَ: ٨٨] ، السَّابِعُ: سَمَّى نَفْسَهُ بِالْمَلِكِ وَسَمَّى بَعْضَ عَبِيدِهِ أَيْضًا بِالْمَلِكِ فَقَالَ: وَقالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ [يُوسُفَ: ٥٠] وَسَمَّى نَفْسَهُ بِالْعَظِيمِ ثُمَّ أَوْقَعَ هَذَا الِاسْمَ عَلَى الْمَخْلُوقِ فَقَالَ: رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ [التَّوْبَةِ: ١٢٩] وَسَمَّى نَفْسَهُ بِالْجَبَّارِ الْمُتَكَبِّرِ وَأَوْقَعَ هَذَا الِاسْمَ عَلَى الْمَخْلُوقِ فَقَالَ: كَذلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ [غَافِرٍ: ٣٥] ثُمَّ طَوَّلَ فِي ضَرْبِ الْأَمْثِلَةِ مِنْ هَذَا الْجِنْسِ، وَقَالَ وَمَنْ وَقَفَ عَلَى الْأَمْثِلَةِ الَّتِي ذَكَرْنَاهَا أَمْكَنَهُ الْإِكْثَارُ مِنْهَا، فَهَذَا مَا أَوْرَدَهُ هَذَا الرَّجُلُ فِي هَذَا الْكِتَابِ.
Birincisi: Yüce Allah bu ayette: { وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” buyurmuş, insan hakkında ise: { فَجَعَلْناهُ سَمِيعاً بَصِيراً } “Biz onu işiten ve gören yaptık” [el-İnsân: 2] buyurmuştur. İkincisi: [Şöyle] buyurmuştur: { وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ } “De ki: Çalışın; Allah da O'nun elçisi de ameliniz görecektir” [et-Tevbe: 105], yaratılanlar hakkında ise: { أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّراتٍ فِي جَوِّ السَّماءِ } “Göğün boşluğunda boyun eğdirilmiş kuşları görmediler mi?” [en-Nahl: 79] buyurmuştur. Üçüncüsü: [Şöyle] buyurmuştur: { وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنا } “Gözlerimizin önünde gemiyi yap” [Hûd: 37], { وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنا } “Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen gözlerimizin önündesin” [et-Tûr: 48], yaratılanlar hakkında ise: { تَرى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ } “Gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün” [el-Mâide: 83] buyurmuştur. Dördüncüsü: İblis'e: { مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِما خَلَقْتُ بِيَدَيَّ } “İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?” [Sâd: 75] ve: { بَلْ يَداهُ مَبْسُوطَتانِ } “Bilakis O'nun iki eli de açıktır” [el-Mâide: 64] buyurmuş, yaratılanlar hakkında ise: { ذلِكَ بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ } “Bu, ellerinizin önden sunduğu şeyler sebebiyledir” [Âl-i İmrân: 182], { ذلِكَ بِما قَدَّمَتْ يَداكَ } “Bu, iki elinin önden sunduğu şeyler sebebiyledir” [el-Hac: 10] ve: { إِنَّ الَّذِينَ يُبايِعُونَكَ إِنَّما يُبايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ } “Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar; Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir” [el-Feth: 10] buyurmuştur. Beşincisi: Yüce Allah: { الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى } “Rahmân Arş'a istiva etmiştir” [Tâhâ: 5] buyurmuş, binek hayvanlarına binenler hakkında: { لِتَسْتَوُوا عَلى ظُهُورِهِ } “Onların sırtlarına yerleşesiniz diye” [ez-Zuhruf: 13] ve Nuh'un gemisi hakkında da: { وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ } “Cûdî [dağı] üzerine oturdu” [Hûd: 44] buyurmuştur. Altıncısı: Kendisini aziz olarak isimlendirip: { الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ } “Azîzdir, Cebbârdır” [el-Haşr: 23] buyurmuş, sonra bu ismi: { يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ إِنَّ لَهُ أَباً شَيْخاً كَبِيراً } “Ey Azîz! Onun yaşlı bir babası vardır” [Yûsuf: 78] ve: { يا أَيُّهَا الْعَزِيزُ مَسَّنا وَأَهْلَنَا الضُّرُّ } “Ey Azîz! Bize ve ailemize darlık dokundu” [Yûsuf: 88] sözleriyle yaratılanlar hakkında da zikretmiştir. Yedincisi: Kendisini el-Melik olarak isimlendirmiş ve bazı kullarını da el-Melik olarak isimlendirerek: { وَقالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ } “Kral: 'Onu bana getirin' dedi” [Yûsuf: 50] buyurmuştur; Kendisini el-Azîm olarak isimlendirmiş, sonra bu ismi mahluka da uygulayarak: { رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ } “Büyük Arş'ın Rabbidir” [et-Tevbe: 129] buyurmuştur; Kendisini el-Cebbâr ve el-Mütekebbir olarak isimlendirmiş ve bu ismi mahluka da uygulayarak: { كَذلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ } “Allah her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler” [Gâfir: 35] buyurmuştur. Sonra bu türden misaller getirmeyi uzatmış ve: 'Zikrettiğimiz misallere vakıf olan kimse bunların sayısını çoğaltabilir' demiştir. İşte bu adamın bu kitapta serdettiği şeyler bunlardır.
46819. Metin
وَأَقُولُ هَذَا الْمِسْكِينُ الْجَاهِلُ إِنَّمَا وَقَعَ فِي أَمْثَالِ هَذِهِ الْخُرَافَاتِ لِأَنَّهُ لَمْ يَعْرِفْ حَقِيقَةَ الْمِثْلَيْنِ وَعُلَمَاءُ التَّوْحِيدِ حَقَّقُوا الْكَلَامَ فِي الْمِثْلَيْنِ ثُمَّ فَرَّعُوا عَلَيْهِ الِاسْتِدْلَالَ بِهَذِهِ الْآيَةِ، فَنَقُولُ الْمِثْلَانِ هُمَا اللَّذَانِ يَقُومُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مَقَامَ الْآخَرِ فِي حَقِيقَتِهِ وَمَاهِيَّتِهِ، وَتَحْقِيقُ الْكَلَامِ فِيهِ مَسْبُوقٌ بِمُقَدِّمَةٍ أُخْرَى فَنَقُولُ: الْمُعْتَبَرُ فِي كُلِّ شَيْءٍ، إِمَّا تَمَامُ مَاهِيَّتِهِ وَإِمَّا جُزْءٌ مِنْ أَجْزَاءِ مَاهِيَّتِهِ وَإِمَّا أَمْرٌ خَارِجٌ عَنْ مَاهِيَّتِهِ، وَلَكِنَّهُ مِنْ لَوَازِمِ تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ، وَإِمَّا أَمْرٌ خَارِجٌ عَنْ مَاهِيَّتِهِ وَلَكِنَّهُ لَيْسَ مِنْ لَوَازِمِ تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ وَهَذَا التَّقْسِيمُ مَبْنِيٌّ عَلَى الْفَرْقِ بَيْنَ ذَاتِ الشَّيْءِ وَبَيْنَ الصِّفَاتِ الْقَائِمَةِ بِهِ وَذَلِكَ مَعْلُومٌ بِالْبَدِيهَةِ، فَإِنَّا نَرَى الْحَبَّةَ مِنَ الْحُصْرُمِ كَانَتْ فِي غَايَةِ الْخُضْرَةِ وَالْحُمُوضَةِ ثُمَّ صَارَتْ فِي غَايَةِ السَّوَادِ وَالْحَلَاوَةِ، فَالذَّاتُ بَاقِيَةٌ وَالصِّفَاتُ مُخْتَلِفَةٌ وَالذَّاتُ الْبَاقِيَةُ مُغَايِرَةٌ لِلصِّفَاتِ الْمُخْتَلِفَةِ، وَأَيْضًا نَرَى الشَّعْرَ قَدْ كَانَ فِي غَايَةِ السَّوَادِ ثُمَّ صَارَ فِي غَايَةِ الْبَيَاضِ، فَالذَّاتُ بَاقِيَةٌ وَالصِّفَاتُ مُتَبَدِّلَةٌ وَالْبَاقِي غَيْرُ الْمُتَبَدِّلِ، فَظَهَرَ بِمَا ذَكَرْنَا أَنَّ الذَّوَاتَ مُغَايِرَةٌ لِلصِّفَاتِ. إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ: اخْتِلَافُ الصِّفَاتِ لَا يُوجِبُ اخْتِلَافَ الذَّوَاتِ الْبَتَّةَ، لِأَنَّا نَرَى الْجِسْمَ الْوَاحِدَ كَانَ سَاكِنًا ثُمَّ يَصِيرُ مُتَحَرِّكًا، ثُمَّ يَسْكُنُ بَعْدَ ذَلِكَ، فَالذَّوَاتُ بَاقِيَةٌ فِي الْأَحْوَالِ كُلِّهَا عَلَى نَهْجٍ وَاحِدٍ وَنَسَقٍ وَاحِدٍ، وَالصِّفَاتُ مُتَعَاقِبَةٌ مُتَزَايِلَةٌ، فَثَبَتَ بِهَذَا أَنَّ اخْتِلَافَ الصِّفَاتِ وَالْأَعْرَاضِ لَا يُوجِبُ اخْتِلَافَ الذَّوَاتِ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ: الْأَجْسَامُ مِنْهَا تَأَلَّفَ وَجْهُ الْكَلْبِ وَالْقِرْدِ مُسَاوِيَةٌ لِلْأَجْسَامِ الَّتِي تَأَلَّفَ مِنْهَا وَجْهُ الْإِنْسَانِ وَالْفَرَسِ وَإِنَّمَا حَصَلَ الِاخْتِلَافُ بِسَبَبِ الْأَعْرَاضِ الْقَائِمَةِ وَهِيَ الْأَلْوَانُ وَالْأَشْكَالُ وَالْخُشُونَةُ وَالْمَلَاسَةُ وَحُصُولُ الشُّعُورِ فِيهِ وَعَدَمُ حُصُولِهَا، فَالِاخْتِلَافُ إِنَّمَا وَقَعَ بِسَبَبِ الِاخْتِلَافِ فِي الصِّفَاتِ وَالْأَعْرَاضِ، فَأَمَّا ذَوَاتُ الْأَجْسَامِ فَهِيَ مُتَمَاثِلَةٌ إِلَّا أَنَّ الْعَوَامَّ لَا يَعْرِفُونَ الْفَرْقَ بَيْنَ الذَّوَاتِ وَبَيْنَ الصِّفَاتِ، فَلَا جَرَمَ يَقُولُونَ إِنَّ
Ben de derim ki: Bu zavallı cahil, iki benzerin (misleyn) hakikatini bilmediği için böyle hurafelere düşmüştür; oysa tevhid alimleri iki benzer hakkındaki sözü tahkik etmiş, sonra bu ayetle istidlali onun üzerine bina etmişlerdir. Biz deriz ki: İki benzer, hakikatinde ve mahiyetinde her biri diğerinin yerine geçen iki şeydir. Bu konudaki sözün tahkiki başka bir mukaddimeye dayanır; şöyle deriz: Her şeyde itibar olunan, ya mahiyetinin tamamıdır, ya mahiyetinin parçalarından bir parçadır, ya mahiyetinin dışındadır ancak o mahiyetin gereklerindendir, ya da mahiyetinin dışındadır ve o mahiyetin gereklerinden de değildir. Bu taksim, bir şeyin zatı ile onda kaim olan sıfatlar arasındaki farka dayanmaktadır ve bu da apaçık (bedihî) olarak bilinir. Nitekim ham koruk tanesini görürüz; son derece yeşil ve ekşi iken, sonra son derece siyah ve tatlı hale gelir. Zat baki kalır, sıfatlar ise değişir; baki kalan zat ise değişen sıfatlardan başkadır. Yine görürüz ki saç son derece siyah iken sonra son derece beyaz hale gelir. Zat baki kalır, sıfatlar ise değişir; baki olan ise değişenden başkadır. Zikrettiğimiz şeyle zâtların sıfatlardan farklı olduğu açığa çıktı. Bunu bildiğine göre şöyle deriz: Sıfatların farklılığı kesinlikle zatların farklılığını gerektirmez. Çünkü tek bir cismin dururken sonra hareketli hale geldiğini, ardından yine durduğunu görürüz. Zat bütün hallerde tek bir minval ve tek bir düzen üzere bakidir; sıfatlar ise peş peşe gelir ve zail olur. Bununla sabit oldu ki sıfatların ve arazların farklılığı zatların farklılığını gerektirmez. Bunu bildiğine göre şöyle deriz: Köpeğin ve maymunun yüzünün kendisinden teşekkül ettiği cisimler, insanın ve atın yüzünün kendisinden teşekkül ettiği cisimlere eşittir. Farklılık ancak [cisimlerde] kaim olan arazlar sebebiyle meydana gelmiştir ki bunlar renkler, şekiller, sertlik, yumuşaklık ve onda şuurun bulunup bulunmamasıdır. Dolayısıyla farklılık ancak sıfatlar ve arazlardaki farklılık sebebiyle vaki olmuştur. Cisimlerin zatlarına gelince onlar birbirine benzerdir. Ancak avam halk zatlar ile sıfatlar arasındaki farkı bilmez; bu yüzden hiç şüphesiz şöyle derler:
46820. Metin
وَجْهَ الْإِنْسَانِ مُخَالِفٌ لِوَجْهِ الْحِمَارِ، وَلَقَدْ صَدَقُوا فَإِنَّهُ حَصَلَتْ تِلْكَ بِسَبَبِ الشَّكْلِ وَاللَّوْنِ وَسَائِرِ الصِّفَاتِ، فَأَمَّا الْأَجْسَامُ مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا أَجْسَامٌ فَهِيَ مُتَمَاثِلَةٌ مُتَسَاوِيَةٌ، فَثَبَتَ أَنَّ الْكَلَامَ/ الَّذِي أَوْرَدَهُ إِنَّمَا ذَكَرَهُ لِأَجْلِ أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْعَوَامِّ وَمَا كَانَ يَعْرِفُ أَنَّ الْمُعْتَبَرَ فِي التَّمَاثُلِ وَالِاخْتِلَافِ حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ وَمَاهِيَّاتُهَا لَا الْأَعْرَاضُ والصفات القائمة بها، بقي هاهنا أَنْ يُقَالَ فَمَا الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ الْأَجْسَامَ كلها متماثلة؟ فنقول لنا ها هنا مَقَامَانِ:
İnsanın yüzü eşeğin yüzünden farklıdır. Doğru da söylerler; çünkü bu [farklılık] şekil, renk ve diğer sıfatlar sebebiyle meydana gelmiştir. Cisimler ise cisim olmaları bakımından birbirine benzer ve eşittirler. Böylece sabit oldu ki onun serdettiği sözü, kendisi avamdan biri olduğu ve benzerlik ile farklılıkta itibar edilenin şeylerin hakikatleri ve mahiyetleri olduğunu, onlarda kaim olan arazlar ve sıfatlar olmadığını bilmediği için söylemiştir. Burada geriye: 'Bütün cisimlerin birbirine benzer olduğuna delil nedir?' diye sorulması kalır. Biz deriz ki: Bizim burada iki makamımız vardır:
46821. Metin
الْمَقَامُ الْأَوَّلُ: أَنْ نَقُولَ هَذِهِ الْمُقَدِّمَةُ إِمَّا أَنْ تَكُونَ مُسَلَّمَةً أَوْ لَا تَكُونُ مُسَلَّمَةً، فَإِنْ كَانَتْ مُسَلَّمَةً فَقَدْ حَصَلَ الْمَقْصُودُ، وَإِنْ كَانَتْ مَمْنُوعَةً، فَنَقُولُ فَلِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ إِلَهُ الْعَالَمِ هُوَ الشَّمْسُ أَوِ الْقَمَرُ أَوِ الْفَلَكُ أَوِ الْعَرْشُ أَوِ الْكُرْسِيُّ، وَيَكُونُ ذَلِكَ الْجِسْمُ مُخَالِفًا لِمَاهِيَّةِ سَائِرِ الْأَجْسَامِ فَكَانَ هُوَ قَدِيمًا أَزَلِيًّا وَاجِبَ الْوُجُودِ وَسَائِرُ الْأَجْسَامِ مُحْدَثَةٌ مَخْلُوقَةٌ، وَلَوْ أَنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخَرِينَ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يُسْقِطُوا هَذَا الْإِلْزَامَ عَنِ الْمُجَسِّمَةِ لَا يَقْدِرُونَ عَلَيْهِ؟
Birinci Makam: Şöyle dememizdir: Bu öncül ya kabul edilir (müsellemdir) ya da kabul edilmez. Eğer kabul edilirse maksat hasıl olmuştur. Şayet kabul edilmezse (men edilirse), deriz ki: Alemin ilahının güneş, ay, felek, Arş veya Kürsî olduğu ve o cismin diğer cisimlerin mahiyetine muhalif olup ezeli, ebedi ve vacibü'l-vücud (varlığı zorunlu) olduğu, diğer cisimlerin ise sonradan yaratılmış (muhdes) mahluklar olduğu söylenmesi neden caiz olmasın? Öncekiler ve sonrakiler mücessime üzerinden bu ilzamı (bağlayıcı delili) düşürmek için toplansalar buna güç yetiremezler.
46822. Metin
فَإِنْ قَالُوا هَذَا بَاطِلٌ لِأَنَّ الْقُرْآنَ دَلَّ عَلَى أَنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْأَفْلَاكَ كُلَّهَا مُحْدَثَةٌ مَخْلُوقَةٌ فَيُقَالُ هَذَا مِنْ بَابِ الْحَمَاقَةِ الْمُفْرِطَةِ لِأَنَّ صِحَّةَ الْقُرْآنِ وَصِحَّةَ نُبُوَّةِ الْأَنْبِيَاءِ مُفَرَّعَةٌ عَلَى مَعْرِفَةِ الْإِلَهِ، فَإِثْبَاتُ مَعْرِفَةِ الْإِلَهِ بِالْقُرْآنِ وَقَوْلِ النَّبِيِّ لَا يَقُولُهُ عَاقِلٌ يَفْهَمُ مَا يَتَكَلَّمُ بِهِ.
Eğer onlar: 'Bu batıldır; çünkü Kur'an güneşin, ayın ve feleklerin hepsinin sonradan yaratılmış mahluk olduğuna delalet etmiştir' derlerse, denilir ki: Bu aşırı bir ahmaklıktır; çünkü Kur'an'ın sıhhati ve peygamberlerin peygamberliğinin sıhhati, İlahın bilinmesi temeli üzerine kuruludur. Dolayısıyla İlahın bilgisini ispat etmeyi Kur'an'a ve Peygamber'in sözüne dayandırmayı, ne konuştuğunu anlayan hiçbir akıl sahibi söylemez.
46823. Metin
وَالْمَقَامُ الثَّانِي: أَنَّ عُلَمَاءَ الْأُصُولِ أَقَامُوا الْبُرْهَانَ الْقَاطِعَ عَلَى تَمَاثُلِ الْأَجْسَامِ فِي الذَّوَاتِ وَالْحَقِيقَةِ، وَإِذَا ثبت هذ ظَهَرَ أَنَّهُ لَوْ كَانَ إِلَهُ الْعَالَمِ جِسْمًا لَكَانَتْ ذَاتُهُ مُسَاوِيَةً لِذَوَاتِ الْأَجْسَامِ إِلَّا أَنَّ هَذَا بَاطِلٌ بِالْعَقْلِ وَالنَّقْلِ، أَمَّا الْعَقْلُ فَلِأَنَّ ذَاتَهُ إِذَا كَانَتْ مُسَاوِيَةً لِذَوَاتِ سَائِرِ الْأَجْسَامِ وَجَبَ أَنْ يَصِحَّ عَلَيْهِ مَا يَصِحُّ عَلَى سَائِرِ الْأَجْسَامِ، فَيَلْزَمُ كَوْنُهُ مُحْدَثًا مَخْلُوقًا قَابِلًا لِلْعَدَمِ وَالْفَنَاءِ قَابِلًا لِلتَّفَرُّقِ وَالتَّمَزُّقِ. وَأَمَّا النَّقْلُ فَقَوْلُهُ تَعَالَى: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ فَهَذَا تَمَامُ الْكَلَامِ فِي تَقْرِيرِ هَذَا الدَّلِيلِ وَعِنْدَ هَذَا يَظْهَرُ أَنَّا لَا نَقُولُ بِأَنَّهُ مَتَى حَصَلَ الِاسْتِوَاءُ فِي الصِّفَةِ لَزِمَ حُصُولُ الِاسْتِوَاءِ فِي تَمَامِ الْحَقِيقَةِ إِلَّا أَنَّا نَقُولُ لَمَّا ثَبَتَ أَنَّ الْأَجْسَامَ مُتَمَاثِلَةٌ فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ، فَلَوْ كانت ذاته جسما لكن ذَلِكَ الْجِسْمُ مُسَاوِيًا لِسَائِرِ الْأَجْسَامِ فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ، وَحِينَئِذٍ يَلْزَمُ أَنْ يَكُونَ كُلُّ جِسْمٍ مِثْلًا لَهُ، لِمَا بَيَّنَّا أَنَّ الْمُعْتَبَرَ فِي حُصُولِ الْمُمَاثَلَةِ اعْتِبَارُ الْحَقَائِقِ مِنْ حَيْثُ هِيَ هِيَ، لَا اعْتِبَارُ الصِّفَاتِ الْقَائِمَةِ بِهَا فَظَهَرَ بِالتَّقْرِيرِ الَّذِي ذَكَرْنَاهُ أَنَّ حُجَّةَ أَهْلِ التَّوْحِيدِ فِي غَايَةِ الْقُوَّةِ، وَأَنَّ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ الَّتِي أوردها هذا الإنسان إنما أوردها لأنه تعالى بَعِيدًا عَنْ مَعْرِفَةِ الْحَقَائِقِ، فَجَرَى عَلَى مَنْهَجِ كَلِمَاتِ الْعَوَامِّ فَاغْتَرَّ بِتِلْكَ الْكَلِمَاتِ الَّتِي ذَكَرَهَا وَنَسْأَلُ اللَّهَ تَعَالَى حُسْنَ الْخَاتِمَةِ.
İkinci Makam: Usûl alimleri cisimlerin zatlarında ve hakikatlerinde birbirine benzer olduğuna dair kesin delil (bürhan) ikame etmişlerdir. Bu sabit olunca açığa çıktı ki alemin ilahı bir cisim olsaydı, O'nun zatı diğer cisimlerin zatlarına eşit olurdu. Ne var ki bu, akıl ve nakil ile batıldır. Akla gelince: Çünkü O'nun zatı diğer cisimlerin zatlarına eşit olduğunda, diğer cisimler hakkında caiz olan şeylerin O'nun hakkında da caiz olması gerekirdi; bu takdirde O'nun sonradan yaratılmış (muhdes), yaratık, yokluğu ve fena bulmayı kabul eden, dağılmayı ve parçalanmayı kabul eden olması gerekirdi. Nakle gelince: Yüce Allah'ın: { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ } “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” sözüdür. İşte bu delilin takririnde sözün tamamı budur. Bu noktada açığa çıkmaktadır ki biz sıfatta eşitlik vaki olduğunda hakikatin tamamında eşitlik meydana gelmesinin gerekeceğini söylemiyoruz; bilakis biz diyoruz ki cisimlerin mahiyetin tamamında birbirine benzer olduğu sabit olunca, şayet O'nun zatı bir cisim olsaydı, o cisim mahiyetin tamamında diğer cisimlere eşit olurdu ve o zaman her cismin O'na benzer olması gerekirdi. Zira biz açıkladık ki benzerliğin gerçekleşmesinde itibar olunan, hakikatlerin zatları itibariyle dikkate alınmasıdır, onlarda kaim olan sıfatların dikkate alınması değildir. Zikrettiğimiz açıklama ile açığa çıktı ki ehl-i tevhidin hücceti son derece güçlüdür ve bu insanın serdettiği bu sözleri ancak hakikatleri bilmekten uzak olduğu için serdettiği anlaşılmıştır; bu yüzden avamın sözleri tarzında hareket etmiş ve zikrettiği o sözlere aldanmıştır. Allah Teala'dan hüsn-i hatime (güzel bir son) dileriz.
46824. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي ظَاهِرِ هَذِهِ الْآيَةِ إِشْكَالٌ، فَإِنَّهُ يُقَالُ الْمَقْصُودُ مِنْهَا نَفْيُ الْمِثْلِ عَنِ اللَّهِ تَعَالَى وَظَاهِرُهَا يُوجِبُ إِثْبَاتَ الْمِثْلِ لِلَّهِ، فَإِنَّهُ يَقْتَضِي نَفْيَ الْمِثْلِ عَنْ مِثْلِهِ لَا عَنْهُ، وَذَلِكَ يُوجِبُ إِثْبَاتَ الْمِثْلِ لِلَّهِ تَعَالَى، وَأَجَابَ الْعُلَمَاءُ عَنْهُ بِأَنْ قَالُوا إِنَّ الْعَرَبَ تَقُولُ مِثْلُكَ لَا يَبْخَلُ أَيْ أَنْتَ لَا تَبْخَلُ فَنَفَوُا الْبُخْلَ عَنْ مِثْلِهِ، وَهُمْ يُرِيدُونَ نَفْيَهُ عَنْهُ، وَيَقُولُ الرَّجُلُ: هَذَا الْكَلَامُ لَا يُقَالُ لِمِثْلِي أَيْ لَا يُقَالُ لِي قَالَ الشَّاعِرُ:
İkinci Mesele: Bu ayetin zahirinde bir müşkillik vardır; zira şöyle denilir: Ayetten maksat Allah Teala'dan benzeri nefyetmektir, oysa ayetin zahiri Allah için bir benzer ispatını gerektirmektedir. Çünkü ayet, benzeri O'nun bizzat kendisinden değil benzerinden nefyetmeyi iktiza eder ve bu da Allah Teala için bir benzerin varlığını gerektirir. Alimler buna şöyle cevap vermişlerdir: Araplar: 'Senin benzerin cimrilik etmez' derler, yani 'sen cimrilik etmezsin' demektir; cimriliği onun benzerinden nefyetmişler, fakat bununla bizzat ondan nefyetmeyi kastetmişlerdir. Yine adam: 'Bu söz benim benzerime söylenmez' der, yani 'bana söylenmez' demektir. Şair şöyle demiştir:
46825. Metin
«وَمِثْلِي كَمِثْلِ جُذُوعِ النَّخِيلِ»
«Benim benzerim hurma kütüklerinin benzeri gibidir»
46826. Metin
وَالْمُرَادُ مِنْهُ الْمُبَالَغَةُ فَإِنَّهُ إذا كان ذلك الحكم منتفيا عَمَّنْ كَانَ مُشَابِهًا بِسَبَبِ كَوْنِهِ مُشَابِهًا لَهُ، فَلِأَنْ يَكُونَ مُنْتَفِيًا عَنْهُ كَانَ ذَلِكَ أَوْلَى، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُمْ: سَلَامٌ عَلَى الْمَجْلِسِ الْعَالِي، وَالْمَقْصُودُ أَنَّ سَلَامَ اللَّهِ إِذَا كَانَ وَاقِعًا عَلَى مَجْلِسِهِ وَمَوْضِعِهِ فَلِأَنْ يَكُونَ وَاقِعًا عَلَيْهِ كَانَ ذلك أولى، فكذا هاهنا قَوْلُهُ تَعَالَى: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَالْمَعْنَى لَيْسَ كَهُوَ شَيْءٌ عَلَى سَبِيلِ الْمُبَالَغَةِ مِنَ الْوَجْهِ الَّذِي ذَكَرْنَاهُ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ فَلَمْ يَكُنْ هَذَا اللَّفْظُ سَاقِطًا
Bundan maksat mübalağadır; zira o hüküm, ona benzeyen kimseden sırf ona benzerliği sebebiyle nefyediliyorsa, bizzat kendisinden nefyedilmesi evleviyetle geçerlidir. Bunun bir benzeri de onların: 'Yüce meclise selam olsun' sözleridir; maksat şudur: Allah'ın selamı onun meclisi ve mekanı üzerine vaki oluyorsa, bizzat onun üzerine vaki olması evleviyetle geçerlidir. İşte burada da Yüce Allah'ın: { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ } sözü böyledir; mana zikrettiğimiz vechile mübalağa yoluyla 'O'nun gibi hiçbir şey yoktur' demektir. Bu takdire göre bu lafız gereksiz
46827. Metin
عَدِيمَ الْأَثَرِ، بَلْ كَانَ مُفِيدًا لِلْمُبَالَغَةِ مِنَ الْوَجْهِ الَّذِي ذَكَرْنَاهُ، وَزَعَمَ جَهْمُ بْنُ صَفْوَانَ أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ بَيَانُ أَنَّهُ تَعَالَى لَيْسَ مُسَمًّى بِاسْمِ الشَّيْءِ قَالَ لِأَنَّ كُلَّ شَيْءٍ فَإِنَّهُ يَكُونُ مِثْلًا لِمِثْلِ نَفْسِهِ فقول لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ مَعْنَاهُ لَيْسَ مِثْلَ مِثْلِهِ شَيْءٌ وَذَلِكَ يَقْتَضِي أَنْ لَا يَكُونَ هُوَ مُسَمًّى بِاسْمِ الشَّيْءِ، وَعِنْدِي فِيهِ طَرِيقَةٌ أُخْرَى، وَهِيَ أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ ذِكْرِ الْجَمْعِ بَيْنَ حَرْفَيِ التَّشْبِيهِ الدَّلِيلُ الدَّالُّ عَلَى كَوْنِهِ مُنَزَّهًا عَنِ الْمِثْلِ، وَتَقْرِيرُهُ أَنْ يُقَالَ لَوْ كَانَ له مثل لكن هُوَ مِثْلَ نَفْسِهِ، وَهَذَا مُحَالٌ فَإِثْبَاتُ الْمِثْلِ لَهُ مُحَالٌ، أَمَّا بَيَانُ أَنَّهُ لَوْ كَانَ لَهُ مِثْلٌ لَكَانَ هُوَ مِثْلَ نَفْسِهِ فَالْأَمْرُ فِيهِ ظَاهِرٌ، وَأَمَّا بَيَانُ أَنَّ هَذَا مُحَالٌ فَلِأَنَّهُ لَوْ كَانَ مِثْلَ مِثْلِ نَفْسِهِ لَكَانَ مُسَاوِيًا لِمِثْلِهِ فِي تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ وَمُبَايِنًا لَهُ فِي نَفْسِهِ، وَمَا بِهِ الْمُشَارَكَةُ غَيْرُ مَا بِهِ الْمُبَايَنَةُ. فَتَكُونُ ذَاتُ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مُرَكَّبًا وَكُلُّ مُرَكَّبٍ مُمْكِنٌ، فَثَبَتَ أَنَّهُ لَوْ حَصَلَ لِوَاجِبِ الْوُجُودِ مِثْلٌ لَمَا كَانَ هُوَ فِي نَفْسِهِ وَاجِبَ الْوُجُودِ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فقوله ليس مثله مِثْلِهِ شَيْءٌ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّهُ لَوْ صَدَقَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مِثْلُ مِثْلِ نَفْسِهِ لَمَا كَانَ هُوَ شَيْئًا بِنَاءً عَلَى مَا بَيَّنَّا أَنَّهُ لَوْ حَصَلَ لِوَاجِبِ الْوُجُودِ مِثْلٌ لَمَا كَانَ وَاجِبَ الْوُجُودِ، فَهَذَا مَا يَحْتَمِلُهُ اللَّفْظُ.
ve tesirsiz kalmamış, bilakis zikrettiğimiz vechile mübalağa ifade etmiştir. Cehm b. Safvân ise bu ayetten maksadın, O'nun 'şey' ismiyle isimlendirilmediğini açıklamak olduğunu iddia etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü her 'şey', kendi benzerinin bir benzeridir; dolayısıyla: { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ } sözünün manası 'O'nun benzerinin benzeri bir şey yoktur' demektir ve bu da O'nun 'şey' ismiyle isimlendirilmemesini gerektirir. Benim bu hususta başka bir metodum vardır ki o da şudur: İki teşbih harfinin bir arada zikredilmesinden maksat, O'nun benzerden münezzeh olduğuna delalet eden delildir. Bunun takriri şöyle denilmesidir: Eğer O'nun bir benzeri olsaydı, O kendi nefsinin benzeri olurdu; bu ise muhaldir, dolayısıyla O'nun için benzer ispatı muhaldir. O'nun bir benzeri olsaydı kendi nefsinin benzeri olacağının beyanına gelince, bu husus açıktır. Bunun muhal olduğunun beyanına gelince: Çünkü şayet kendi nefsinin benzerinin benzeri olsaydı, o mahiyette benzerine eşit olur ve zatı bakımından ondan ayrışırdı; oysa ortak olunan şey, ayrışılan şeyden başkadır. Bu takdirde her birinin zatı mürekkep (bileşik) olurdu ve her mürekkep olan mümkündür. Böylece sabit oldu ki Vacibü'l-Vücud'un bir benzeri olsaydı, O bizzat Vacibü'l-Vücud olamazdı. Bunu bildiğine göre: { لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ } sözü, şayet O'nun kendi nefsinin benzerinin benzeri olduğu doğru olsaydı -Vacibü'l-Vücud için bir benzer bulunduğu takdirde Vacibü'l-Vücud olamayacağını açıkladığımıza binaen- bir şey olamayacağına işarettir. İşte lafzın muhtemel olduğu mana budur.
46828. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: هَذِهِ الْآيَةُ دَالَّةٌ عَلَى نَفْيِ الْمِثْلِ وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى [الرُّومِ: ٢٧] يَقْتَضِي إِثْبَاتَ الْمَثَلِ فَلَا بُدَّ مِنَ الْفَرْقِ بَيْنَهُمَا، فَنَقُولُ الْمِثْلُ هُوَ الَّذِي يَكُونُ مُسَاوِيًا لِلشَّيْءِ فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ وَالْمَثَلُ هُوَ الَّذِي يَكُونُ مُسَاوِيًا لَهُ فِي بَعْضِ الصِّفَاتِ الْخَارِجَةِ عَنِ الْمَاهِيَّةِ وَإِنْ كَانَ مُخَالِفًا فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ.
Üçüncü Mesele: Bu ayet mislin (benzerin) nefyine delalet etmektedir, Yüce Allah'ın: { وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلى } “En yüce sıfat/örnek O'nundur” [er-Rûm: 27] sözü ise meselin ispatını iktiza etmektedir. Dolayısıyla ikisi arasındaki farkın ortaya konulması gerekir. Biz deriz ki: Misl (مِثْل), mahiyetin tamamında bir şeye eşit olan şeydir; mesel (مَثَل) ise mahiyetin tamamında farklı olsa bile, mahiyetin dışındaki bazı sıfatlarda ona eşit olan şeydir.
46829. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: قَوْلُهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ تَعَالَى سَامِعًا لِلْمَسْمُوعَاتِ مُبْصِرًا لِلْمَرْئِيَّاتِ، فَإِنْ قِيلَ يَمْتَنِعُ إِجْرَاءُ هَذَا اللَّفْظِ عَلَى ظَاهِرِهِ وَذَلِكَ لِأَنَّهُ إِذَا حَصَلَ قَرْعٌ أَوْ قَلْعٌ انْقَلَبَ الْهَوَاءُ مِنْ بَيْنَ ذَيْنِكَ الْجِسْمَيْنِ انقلابا يعنف فَيَتَمَوَّجُ الْهَوَاءُ بِسَبَبِ ذَلِكَ وَيَتَأَدَّى ذَلِكَ التَّمَوُّجُ إِلَى سَطْحِ الصِّمَاخِ فَهَذَا هُوَ السَّمَاعُ، وَأَمَّا الْإِبْصَارُ فَهُوَ عِبَارَةٌ عَنْ تَأَثُّرِ الْحَدَقَةِ بِصُورَةِ الْمَرْئِيِّ، فَثَبَتَ أَنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ عِبَارَةٌ عَنْ تَأَثُّرِ الْحَاسَّةِ، وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ مُحَالٌ، فَثَبَتَ أَنَّ إِطْلَاقَ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ عَلَى عِلْمِهِ تَعَالَى بِالْمَسْمُوعَاتِ وَالْمُبْصَرَاتِ غَيْرُ جَائِزٍ وَالْجَوَابُ:
Dördüncü Mesele: O'nun: { وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } “O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” sözü, Yüce Allah'ın işitilenleri işiten, görülenleri gören olduğuna delalet eder. Eğer: “Bu lafzı zahirine hamletmek imkansızdır; zira bir çarpma ya da koparma vaki olduğunda o iki cisim arasındaki hava şiddetli bir şekilde yer değiştirir, bu sebeple hava dalgalanır ve o dalgalanma kulak zarının yüzeyine ulaşır ki işitme işte budur. Görmeye gelince, o da gözbebeğinin görülenin suretinden etkilenmesinden ibarettir. Böylece işitme ve görmenin duyunun etkilenmesinden ibaret olduğu sabit olur; bu ise Allah hakkında muhaldir. Dolayısıyla Yüce Allah'ın işitilenleri ve görülenleri bilmesine işitme ve görme [kavramlarının] ıtlak edilmesi caiz değildir” denilirse, cevap şudur:
46830. Metin
الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ السَّمَاعَ مُغَايِرٌ لِتَأَثُّرِ الْحَاسَّةِ أَنَّا إِذَا سَمِعْنَا الصَّوْتَ عَلِمْنَا أَنَّهُ مِنْ أَيِّ الْجَوَانِبِ جَاءَ فَعَلِمْنَا أَنَّا أَدْرَكْنَا الصَّوْتَ حَيْثُ وُجِدَ ذَلِكَ الصَّوْتُ فِي نَفْسِهِ، وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ إِدْرَاكَ الصَّوْتِ حَالَةٌ مُغَايِرَةٌ لِتَأْثِيرِ الصِّمَاخِ عَنْ تَمَوُّجِ ذَلِكَ الْهَوَاءِ. وَأَمَّا الرُّؤْيَةُ فَالدَّلِيلُ عَلَى أَنَّهَا حَالَةٌ مُغَايِرَةٌ لِتَأَثُّرِ الْحَدَقَةِ، فَذَلِكَ لِأَنَّ نُقْطَةَ النَّاظِرِ جِسْمٌ صَغِيرٌ فَيَسْتَحِيلُ انْطِبَاعُ الصُّورَةِ الْعَظِيمَةِ فِيهِ، فَنَقُولُ الصُّورَةُ الْمُنْطَبِعَةُ صَغِيرَةٌ وَالصُّورَةُ الْمَرْئِيَّةُ فِي نَفْسِ الْعَالَمِ عَظِيمَةٌ، وَهَذَا يدل على أن الرؤية حالة مُغَايِرَةٌ لِنَفْسِ ذَلِكَ الِانْطِبَاعِ، وَإِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ/ لَا يَلْزَمُ مِنِ امْتِنَاعِ التَّأَثُّرِ فِي حَقِّ اللَّهِ امْتِنَاعُ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ فِي حَقِّهِ، فَإِنْ قَالُوا هَبْ أَنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ حَالَتَانِ مُغَايِرَتَانِ لِتَأَثُّرِ الْحَاسَّةِ إِلَّا أَنَّ حُصُولَهُمَا مَشْرُوطٌ بِحُصُولِ ذَلِكَ التَّأَثُّرِ، فَلَمَّا كَانَ حُصُولُ ذَلِكَ التَّأَثُّرِ فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى مُمْتَنِعًا كَانَ حُصُولُ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ فِي حَقِّ اللَّهِ مُمْتَنِعًا، فَنَقُولُ ظَاهِرُ قَوْلِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ سَمِيعًا بَصِيرًا فَلَمْ يَجُزْ لَنَا أَنْ نَعْدِلَ عَنْ هَذَا الظَّاهِرِ إِلَّا إِذَا قَامَ الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ الْحَاسَّةَ الْمُسَمَّاةَ بِالسَّمْعِ وَالْبَصَرِ مَشْرُوطَةٌ بِحُصُولِ التَّأَثُّرِ، وَالتَّأَثُّرُ فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى مُمْتَنِعٌ، فَكَانَ حُصُولُ الْحَاسَّةِ الْمُسَمَّاةِ بِالسَّمْعِ وَالْبَصَرِ مُمْتَنِعًا، وَأَنْتُمُ الْمُدَّعُونَ لِهَذَا الِاشْتِرَاطِ فَعَلَيْكُمُ الدَّلَالَةُ عَلَى حُصُولِهِ، وَإِنَّمَا نَحْنُ مُتَمَسِّكُونَ بِظَاهِرِ اللَّفْظِ إِلَى أَنْ تَذْكُرُوا مَا يُوجِبُ الْعُدُولَ عَنْهُ، فَإِنْ قَالَ قَائِلٌ قَوْلُهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ يُفِيدُ الْحَصْرَ، فَمَا مَعْنَى هَذَا الْحَصْرِ، مَعَ أَنَّ الْعِبَادَ أَيْضًا مَوْصُوفُونَ بِكَوْنِهِمْ سَمِيعِينَ بَصِيرِينَ؟ فَنَقُولُ السَّمِيعُ وَالْبَصِيرُ لَفْظَانِ مُشْعِرَانِ بِحُصُولِ هَاتَيْنِ الصِّفَتَيْنِ عَلَى سَبِيلِ
İşitmenin duyunun etkilenmesinden farklı olduğuna delil şudur: Sesi işittiğimizde onun hangi taraftan geldiğini biliriz; böylece sesi, bizzat o sesin nerede var olduğunu idrak ettiğimizi anlarız. Bu da sesin idrakinin, o havanın dalgalanmasıyla kulak zarının etkilenmesinden farklı bir durum olduğuna delalet eder. Görmeye gelince, onun gözbebeğinin etkilenmesinden farklı bir durum olduğuna delil şudur: Gözbebeği küçük bir cisimdir, dolayısıyla büyük bir suretin onun içine basılması (nakşolması) imkansızdır. Biz deriz ki: Gözbebeğine basılan suret küçüktür, dış alemde görülen suret ise büyüktür. Bu da görmenin bizzat o basılmadan (irtisâmdan) farklı bir durum olduğuna delalet eder. Bu sabit olunca deriz ki: Allah hakkında etkilenmenin imkansız olmasından, O'nun hakkında işitme ve görmenin imkansız olması gerekmez. Eğer: 'Kabul edelim ki işitme ve görme duyunun etkilenmesinden farklı iki durumdur; ancak bu ikisinin gerçekleşmesi söz konusu etkilenmenin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu etkilenmenin gerçekleşmesi Allah Teala hakkında imkansız olunca, Allah hakkında işitme ve görmenin gerçekleşmesi de imkansız olur' derlerse, biz şöyle deriz: O'nun: { وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } sözünün zahiri, O'nun işiten ve gören olduğuna delalet eder. Dolayısıyla işitme ve görme adı verilen duyunun etkilenmenin gerçekleşmesine bağlı olduğuna ve etkilenmenin Allah Teala hakkında imkansız olup, bu sebeple işitme ve görme adı verilen duyunun gerçekleşmesinin imkansız olduğuna dair delil kaim olmadıkça bizim bu zahirden ayrılmamız caiz olmaz. Bu şartı iddia eden sizlersiniz; dolayısıyla onun gerçekleştiğini delillendirmek size aittir. Biz ise ondan ayrılmayı gerektiren bir şey zikredinceye kadar lafzın zahirine tutunuruz. Eğer birisi: 'O'nun { وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ } sözü hasr ifade eder; kullar da işiten ve gören olarak vasıflandıkları halde bu hasrın manası nedir?' derse, deriz ki: es-Semî' ve el-Basîr, bu iki sıfatın yetkinlik (kemal) üzere
46831. Metin
الْكَمَالِ، وَالْكَمَالُ فِي كُلِّ الصِّفَاتِ لَيْسَ إِلَّا لِلَّهِ، فَهَذَا هُوَ الْمُرَادُ مِنْ هَذَا الْحَصْرِ.
gerçekleştiğini hissettiren iki lafızdır; bütün sıfatlarda kemal ise ancak Allah'a aittir. İşte bu hasrdan maksat budur.
46832. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ فَاعْلَمْ أَنَّ الْمُرَادَ مِنَ الْآيَةِ أَنَّهُ تَعَالَى: فاطر السموات وَالْأَرْضِ وَالْأَصْنَامُ لَيْسَتْ كَذَلِكَ، وَأَيْضًا فَهُوَ خَالِقُ أَنْفُسِنَا وَأَزْوَاجِنَا وَخَالِقُ أَوْلَادِنَا مِنَّا وَمِنْ أَزْوَاجِنَا، والأصنام ليست كذلك، وأيضا فله مقاليد السموات وَالْأَرْضِ وَالْأَصْنَامُ لَيْسَتْ كَذَلِكَ، وَالْمَقْصُودُ مِنَ الْكُلِّ بَيَانُ الْقَادِرِ الْمُنْعِمِ الْكَرِيمِ الرَّحِيمِ، فَكَيْفَ يَجُوزُ جَعْلُ الْأَصْنَامِ الَّتِي هِيَ جَمَادَاتٌ مُسَاوِيَةً لَهُ فِي الْمَعْبُودِيَّةِ؟ فَقَوْلُهُ لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يريد مفاتيح الرزق من السموات والأرض، فمقاليد السموات الْأَمْطَارُ، وَمَقَالِيدُ الْأَرْضِ النَّبَاتُ، وَذَكَرْنَا تَفْسِيرَ الْمَقَالِيدِ فِي سُورَةِ الزُّمَرِ عِنْدَ قَوْلِهِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ [الزمر: ٥٢] لِأَنَّ مَفَاتِيحَ الْأَرْزَاقِ بِيَدِهِ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ من البسط والتقدير عَلِيمٌ.
Yüce Allah'ın: { لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin kilitleri/anahtarları O'nundur” sözüne gelince, bil ki ayetten maksat, Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yaratan olduğu, putların ise böyle olmadığıdır. Ayrıca O, bizim nefislerimizin ve eşlerimizin yaratıcısı, bizden ve eşlerimizden çocuklarımızın yaratıcısıdır; putlar ise böyle değildir. Yine göklerin ve yerin anahtarları O'nundur; putlar ise böyle değildir. Bütün bunlardan maksat Kadir, Mün'im, Kerim ve Rahim olanı açıklamaktır; şu halde cansız varlıklar olan putları ibadete layık olmada O'na eşit kılmak nasıl caiz olur? O'nun: { لَهُ مَقالِيدُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } sözüyle göklerden ve yerden rızkın anahtarları kastedilmektedir; göklerin anahtarları yağmurlar, yerin anahtarları ise bitkilerdir. «Makâlîd» kelimesinin tefsirini Zümer Suresi'nde: { يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشاءُ وَيَقْدِرُ } “Dilediğine rızkı genişletir ve daraltır” [ez-Zümer: 52] ayetinde zikretmiştik; çünkü rızıkların anahtarları O'nun elindedir. Şüphesiz O, genişletme ve daraltma kabilinden her şeyi { عَلِيمٌ } “hakkıyla bilendir.”
46833. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ١٣ الى ١٩]
[Şûrâ Suresi (42), 13-19. Ayetler]
46834. Metin
شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) وَما تَفَرَّقُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤) فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (١٦) اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧)
{ شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَمُوسى وَعِيسى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ (١٣) وَما تَفَرَّقُوا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ (١٤) فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ (١٥) وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذابٌ شَدِيدٌ (١٦) اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ (١٧) } “O: 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Nuh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için dinden bir şeriat kıldı. Müşriklere, kendilerini çağırdığın şey ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve yöneleni kendine iletir. (13) Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki azgınlık/haset yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirli bir süreye kadar önceden verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. (14) İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma ve de ki: 'Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti yerine getirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir delil yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş ancak O'nadır.' (15) [Hak çağrısı] kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya girişenlerin delilleri Rableri katında boştur; onların üzerine bir gazap vardır ve onlar için çetin bir azap vardır. (16) Kitab'ı ve mizanı hak ile indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de o saat yakındır! (17)”
46835. Metin
يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (١٨) اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩)
{ يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ (١٨) اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ (١٩) } “Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler; inananlar ise ondan korku ile titrerler ve onun hak olduğunu bilirler. Dikkat edin, o saat hakkında tartışıp duranlar derin bir sapıklık içindedirler. (18) Allah kullarına lütufkardır; dilediğini rızıklandırır. O, güçlüdür, mutlak galiptir. (19)”
46836. Metin
اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا عَظَّمَ وَحْيَهُ إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ بِقَوْلِهِ كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ [الشُّورَى: ٣] ذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ تَفْصِيلَ ذَلِكَ فَقَالَ: شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً والمعنى شرع الله لَكُمْ يَا أَصْحَابَ مُحَمَّدٍ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَمُحَمَّدًا وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى، هَذَا هُوَ الْمَقْصُودُ مِنْ لَفْظِ الْآيَةِ، وَإِنَّمَا خَصَّ هَؤُلَاءِ الْأَنْبِيَاءَ الْخَمْسَةَ بِالذِّكْرِ لِأَنَّهُمْ أَكَابِرُ الْأَنْبِيَاءِ وَأَصْحَابُ الشَّرَائِعِ الْعَظِيمَةِ وَالْأَتْبَاعِ الْكَثِيرَةِ، إِلَّا أَنَّهُ بَقِيَ فِي لَفْظِ الْآيَةِ إِشْكَالَاتٌ أَحَدُهَا: أَنَّهُ قَالَ فِي أَوَّلِ الْآيَةِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَفِي آخِرِهَا وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَفِي الْوَسَطِ وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ فَمَا الْفَائِدَةُ فِي هَذَا التَّفَاوُتِ؟ (وَثَانِيهَا) :
Bil ki Yüce Allah: { كَذلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder” [eş-Şûrâ: 3] sözüyle Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem olan vahyini yüceltince, bu ayette onun tafsilatını zikretmiş ve: { شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً } “Nuh'a vasiyet ettiğini sizin için dinden bir şeriat kıldı” buyurmuştur. Mana şudur: Allah, ey Muhammed'in ashabı, Nuh'a, Muhammed'e, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiği dinden sizin için bir şeriat kıldı. Ayetin lafzından kastedilen mana budur. Bu beş peygamberin özellikle zikredilmesi, onların peygamberlerin büyükleri (ülü'l-azm), büyük şeriatlerin ve çok sayıda tabilerin sahipleri olmaları sebebiyledir. Ancak ayetin lafzında birtakım müşkillikler kalmıştır; birincisi: Ayetin başında { مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً }, sonunda { وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ }, ortasında ise { وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ } buyurmuştur; bu üslup farklılığındaki fayda nedir? İkincisi:
46837. Metin
أَنَّهُ ذَكَرَ نُوحًا ﵇ عَلَى سَبِيلِ الْغَيْبَةِ فَقَالَ: مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً وَالْقِسْمَيْنِ الْبَاقِيَيْنِ عَلَى سَبِيلِ التَّكَلُّمِ فَقَالَ: وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ يَصِيرُ تَقْدِيرُ الْآيَةِ: شَرَعَ اللَّهُ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ فَقَوْلُهُ شَرَعَ لَكُمْ خِطَابُ الْغَيْبَةِ وَقَوْلُهُ وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ خِطَابُ الْحُضُورِ، فَهَذَا يَقْتَضِي الْجَمْعَ بَيْنَ خِطَابِ الْغَيْبَةِ وَخِطَابِ الْحُضُورِ فِي الْكَلَامِ الْوَاحِدِ بِالِاعْتِبَارِ الْوَاحِدِ، وَهُوَ مُشْكِلٌ، فَهَذِهِ الْمَضَايِقُ يَجِبُ الْبَحْثُ عَنْهَا وَالْقَوْمُ مَا دَارُوا حَوْلَهَا، وَبِالْجُمْلَةِ فَالْمَقْصُودُ مِنَ الْآيَةِ أَنَّهُ يُقَالُ شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ دِينًا تَطَابَقَتِ الْأَنْبِيَاءُ عَلَى صِحَّتِهِ، وَأَقُولُ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنْ هَذَا الدِّينِ شَيْئًا مُغَايِرًا لِلتَّكَالِيفِ وَالْأَحْكَامِ، وَذَلِكَ لِأَنَّهَا مُخْتَلِفَةٌ مُتَفَاوِتَةٌ قَالَ تَعَالَى: لِكُلٍّ جَعَلْنا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهاجاً [الْمَائِدَةِ: ٤٨] فَيَجِبُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنْهُ الْأُمُورَ الَّتِي لَا تَخْتَلِفُ بِاخْتِلَافِ الشَّرَائِعِ، وَهِيَ الْإِيمَانِ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ، وَالْإِيمَانُ يُوجِبُ الْإِعْرَاضَ عَنِ الدُّنْيَا وَالْإِقْبَالَ عَلَى الْآخِرَةِ وَالسَّعْيَ فِي مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ وَالِاحْتِرَازَ عَنْ رَذَائِلِ الْأَحْوَالِ، وَيَجُوزُ عِنْدِي أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ وَلا تَتَفَرَّقُوا أَيْ لَا تَتَفَرَّقُوا بِالْآلِهَةِ الْكَثِيرَةِ، كَمَا قَالَ يُوسُفُ ﵇: أَأَرْبابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْواحِدُ الْقَهَّارُ [يُوسُفَ: ٣٩] وَقَالَ تَعَالَى: وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ [الْأَنْبِيَاءِ: ٢٥] وَاحْتَجَّ بَعْضُهُمْ بِقَوْلِهِ شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً عَلَى أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ كَانَ مَبْعُوثًا بِشَرِيعَةِ نُوحٍ ﵇، وَالْجَوَابُ مَا ذَكَرْنَاهُ أَنَّهُ عَطَفَ عَلَيْهِ سَائِرَ الْأَنْبِيَاءِ وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ هُوَ الْأَخْذُ بِالشَّرِيعَةِ الْمُتَّفَقِ عَلَيْهَا بَيْنَ الْكُلِّ، وَمَحَلُّ أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ إِمَّا نَصْبُ بَدَلٍ مِنْ مَفْعُولِ شَرَعَ وَالْمَعْطُوفَيْنِ عَلَيْهِ، وَإِمَّا رَفْعٌ عَلَى الِاسْتِئْنَافِ كَأَنَّهُ قِيلَ مَا ذَاكَ الْمَشْرُوعُ؟ فَقِيلَ هُوَ إِقَامَةُ الدِّينِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ عَظُمَ عَلَيْهِمْ وَشَقَّ عَلَيْهِمْ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ مِنْ إِقَامَةِ دِينِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى سَبِيلِ الِاتِّفَاقِ وَالْإِجْمَاعِ، بِدَلِيلِ أَنَّ الْكُفَّارَ قَالُوا أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلهاً واحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجابٌ [ص: ٥] وهاهنا مَسَائِلُ:
Nuh'u aleyhisselâm gaib (üçüncü şahıs) kipiyle zikrederek: { مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً } buyurmuş, kalan iki kısmı ise mütekellim (birinci şahıs) kipiyle zikrederek: { وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ وَما وَصَّيْنا بِهِ إِبْراهِيمَ } buyurmuştur. Üçüncüsü: Ayetin takdiri: 'Allah sana vahyettiğimiz dinden sizin için bir şeriat kıldı' şeklinde olmaktadır; bu durumda { شَرَعَ لَكُمْ } sözü hitab-ı gaybet (üçüncü şahsa dönük anlatım), { وَالَّذِي أَوْحَيْنا إِلَيْكَ } sözü ise hitab-ı huzurdur (doğrudan muhataba hitaptır). Bu da tek bir sözde aynı itibarla gaip ve hazır hitaplarının cem edilmesini gerektirir ki bu müşkildir. İşte bu ince noktalar araştırılması gereken hususlardır; oysa topluluk bunların etrafında dönmemiştir (üzerinde durmamıştır). Özetle ayetten maksat şöyle denilmesidir: Sizin için dinden, peygamberlerin doğruluğunda ittifak ettiği bir din kıldı. Ben de derim ki: Bu dinden maksadın mükellefiyetlerden ve ahkamdan farklı bir şey olması zorunludur; zira onlar birbirinden farklı ve çeşitlidir; nitekim Yüce Allah: { لِكُلٍّ جَعَلْنا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهاجاً } “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik” [el-Mâide: 48] buyurmuştur. Dolayısıyla bundan maksadın, şeriatlerin farklılaşmasıyla değişmeyen hususlar olması zorunludur ki bunlar Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe imandır. İman ise dünyadan yüz çevirmeyi, ahirete yönelmeyi, güzel ahlakı kazanmaya çalışmayı ve rezil hallerden sakınmayı gerektirir. Bana göre O'nun: { وَلا تَتَفَرَّقُوا } “onda ayrılığa düşmeyin” sözünden maksadın, 'birden çok ilah edinerek ayrılığa düşmeyin' manasında olması da caizdir; nitekim Yusuf aleyhisselâm: { أَأَرْبابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْواحِدُ الْقَهَّارُ } “Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa tek ve her şeye galip olan Allah mı?” [Yûsuf: 39] demiş; Yüce Allah da: { وَما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ } “Senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona: 'Benden başka hiçbir ilah yoktur, şu halde Bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım” [el-Enbiyâ: 25] buyurmuştur. Bazıları: { شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحاً } sözünü delil getirerek Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ilk dönemde Nuh'un aleyhisselâm şeriatiyle gönderilmiş olduğunu iddia etmişlerdir. Cevap zikrettiğimiz husustur: O'nun üzerine diğer peygamberleri de atfetmiştir; bu da maksadın herkes arasında üzerinde ittifak edilen şeriate sarılmak olduğuna delalet eder. { أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ } ifadesinin iraptaki yeri ise ya { شَرَعَ } fiilinin mefulünden ve ona matuf olanlardan bedel olarak mansubdur ya da 'o şeriat kılınan şey nedir?' denilip 'o, dinin ikamesidir' denilmiş gibi istinaf olarak merfudur. { كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ } “Müşriklere ağır geldi” yani { مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ } Allah Teala'nın dinini ittifak ve icma üzere ayakta tutmaya onları çağırman kendilerine büyük ve zor geldi; nitekim kafirlerin: { أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلهاً واحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجابٌ } “İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu çok şaşılacak bir şeydir!” [Sâd: 5] demeleri buna delildir. Burada birkaç mesele vardır:
46838. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: احْتَجَّ نُفَاةُ الْقِيَاسِ بِهَذِهِ الْآيَةِ قَالُوا إِنَّهُ تَعَالَى أَخْبَرَ أَنَّ أَكَابِرَ الْأَنْبِيَاءِ أَطْبَقُوا عَلَى أَنَّهُ يَجِبُ إِقَامَةُ الدِّينِ بِحَيْثُ لَا يُفْضِي إِلَى الِاخْتِلَافِ وَالتَّنَازُعِ، وَاللَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ فِي مَعْرِضِ الْمِنَّةِ عَلَى عِبَادِهِ أَنَّهُ أَرْشَدَهُمْ إِلَى الدِّينِ الْخَالِي عَنِ التَّفَرُّقِ وَالْمُخَالَفَةِ وَمَعْلُومٌ أَنَّ فَتْحَ بَابِ الْقِيَاسِ يُفْضِي إِلَى أَعْظَمِ أَنْوَاعِ التَّفَرُّقِ وَالْمُنَازَعَةِ، فَإِنَّ الْحِسَّ شَاهِدٌ بِأَنَّ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ بَنَوْا دِينَهُمْ عَلَى/ الْأَخْذِ بِالْقِيَاسِ تَفَرَّقُوا تَفَرُّقًا لَا رَجَاءَ فِي حُصُولِ الِاتِّفَاقِ بَيْنَهُمْ إِلَى آخِرِ الْقِيَامَةِ، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ مُحَرَّمًا مَمْنُوعًا عَنْهُ.
Birinci Mesele: Kıyası inkar edenler bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: Yüce Allah, büyük peygamberlerin dinin ihtilafa ve çekişmeye yol açmayacak şekilde ayakta tutulmasının zorunlu olduğu hususunda ittifak ettiklerini haber vermiştir. Allah Teala kullarına minnet makamında onları fırkalaşma ve muhalefetten uzak bir dine irşad ettiğini zikretmiştir; oysa bilinmektedir ki kıyas kapısını açmak fırkalaşma ve münakaşanın en büyük türlerine yol açar. Nitekim duyu tecrübesi şahittir ki dinlerini kıyasa sarılmak üzerine bina eden kimseler, kıyametin sonuna kadar aralarında ittifakın hasıl olmasına hiçbir ümit kalmayacak derecede fırkalara bölünmüşlerdir. Dolayısıyla bunun haram ve menedilmiş olması zorunludur.
46839. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: هَذِهِ الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذِهِ الشرائع قسمين مِنْهَا مَا يَمْتَنِعُ دُخُولُ النَّسْخِ وَالتَّغْيِيرِ فِيهِ، بل
İkinci Mesele: Bu ayet, bu şeriatlerin iki kısım olduğuna delalet eder: Birincisi, içine neshin ve değişimin girmesi imkansız olan kısımdır; bilakis
46840. Metin
يَكُونُ وَاجِبَ الْبَقَاءِ فِي جَمِيعِ الشَّرَائِعِ وَالْأَدْيَانِ، كَالْقَوْلِ بِحُسْنِ الصِّدْقِ وَالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ، وَالْقَوْلِ بِقُبْحِ الْكَذِبِ وَالظُّلْمِ وَالْإِيذَاءِ، وَمِنْهَا مَا يَخْتَلِفُ بِاخْتِلَافِ الشَّرَائِعِ وَالْأَدْيَانِ، وَدَلَّتْ هَذِهِ الْآيَةُ عَلَى أَنَّ سَعْيَ الشَّرْعِ فِي تَقْرِيرِ النَّوْعِ الْأَوَّلِ أَقْوَى مِنْ سَعْيِهِ فِي تَقْرِيرِ النَّوْعِ الثَّانِي، لِأَنَّ الْمُوَاظَبَةَ عَلَى الْقِسْمِ الْأَوَّلِ مُهِمَّةٌ فِي اكْتِسَابِ الْأَحْوَالِ الْمُفِيدَةِ لِحُصُولِ السَّعَادَةِ فِي الدَّارِ الْآخِرَةِ.
bütün şeriatlerde ve dinlerde baki kalması zorunludur; doğruluğun, adaletin ve ihsanın güzel olduğunu söylemek ile yalanın, zulmün ve eziyet vermenin çirkin olduğunu söylemek gibi. İkincisi ise şeriatlerin ve dinlerin farklılaşmasıyla değişen kısımdır. Bu ayet, Şeriat Sahibi'nin birinci türü takrir etme gayretinin, ikinci türü takrir etme gayretinden daha güçlü olduğuna delalet etmiştir; çünkü birinci kısma devamlılık göstermek, ahiret yurdunda saadetin elde edilmesini sağlayan halleri kazanmada son derece önemlidir.
46841. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ مُشْعِرٌ بِأَنَّ حُصُولَ الْمُوَافَقَةِ أَمْرٌ مَطْلُوبٌ فِي الشَّرْعِ وَالْعَقْلِ، وَبَيَانُ مَنْفَعَتِهِ مِنْ وُجُوهٍ الْأَوَّلُ: أَنَّ لِلنُّفُوسِ تَأْثِيرَاتٍ، وَإِذَا تَطَابَقَتِ النُّفُوسُ وَتَوَافَقَتْ عَلَى وَاحِدٍ قَوِيَ التَّأْثِيرُ الثَّانِي: أَنَّهَا إِذَا تَوَافَقَتْ صَارَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهَا مُعِينًا لِلْآخَرِ فِي ذَلِكَ الْمَقْصُودِ الْمُعَيَّنِ، وَكَثْرَةُ الْأَعْوَانِ تُوجِبُ حُصُولَ الْمَقْصُودِ، أَمَّا إِذَا تَخَالَفَتْ تَنَازَعَتْ وَتَجَادَلَتْ فَضَعُفَتْ فَلَا يَحْصُلُ الْمَقْصُودُ الثَّالِثُ: أَنَّ حُصُولَ التَّنَازُعِ ضِدُّ مَصْلَحَةِ الْعَالَمِ لِأَنَّ ذَلِكَ يُفْضِي إِلَى الْهَرْجِ وَالْمَرَجِ وَالْقَتْلِ وَالنَّهْبِ، فَلِهَذَا السَّبَبِ أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِإِقَامَةِ الدِّينِ عَلَى وَجْهٍ لَا يُفْضِي إِلَى التَّفَرُّقِ وَقَالَ فِي آيَةٍ أُخْرَى وَلا تَنازَعُوا فَتَفْشَلُوا [الْأَنْفَالِ: ٤٦] .
Üçüncü Mesele: Yüce Allah'ın: { أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ } “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” sözü, uyumun (ittifakın) gerçekleşmesinin şer'an ve aklen talep edilen bir husus olduğunu hissettirir. Bunun faydasının beyanı birkaç vecihledir: Birincisi: Nefislerin tesirleri vardır; nefisler tek bir şey üzerinde uyuşup ittifak ettiğinde tesir güçlenir. İkincisi: Nefisler uyum sağladığında, her biri belirlenen o maksatta diğerine yardımcı olur; yardımcıların çokluğu ise maksadın hasıl olmasını gerektirir. Ayrılığa düştüklerinde ise çekişir, tartışır ve zayıflarlar; dolayısıyla maksat hasıl olmaz. Üçüncüsü: Çekişmenin meydana gelmesi alemin maslahatına zıttır; zira bu durum kargaşaya, kaosa, ölümlere ve yağmaya yol açar. Bu sebeple Allah Teala bu ayette dinin ayrılığa yol açmayacak şekilde ikame edilmesini emretmiş ve başka bir ayette de: { وَلا تَنازَعُوا فَتَفْشَلُوا } “Birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider” [el-Enfâl: 46] buyurmuştur.
46842. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ وَفِيهِ وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا أَرْشَدَ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ ﷺ إِلَى التَّمَسُّكِ بِالدِّينِ الْمُتَّفَقِ عَلَيْهِ بَيَّنَ أَنَّهُ تَعَالَى إِنَّمَا أَرْشَدَهُمْ إِلَى هَذَا الْخَيْرِ، لِأَنَّهُ اجْتَبَاهُمْ وَاصْطَفَاهُمْ وَخَصَّهُمْ بِمَزِيدِ الرَّحْمَةِ وَالْكَرَامَةِ الثَّانِي: أَنَّهُ إِنَّمَا كَبُرَ عَلَيْهِمْ هَذَا الدُّعَاءُ مِنَ الرُّسُلِ لِمَا فِيهِ مِنَ الِانْقِيَادِ لَهُمْ تَكَبُّرًا وَأَنَفَةً فَبَيَّنَ تَعَالَى أَنَّهُ يَخُصُّ مَنْ يَشَاءُ بِالرِّسَالَةِ وَيَلْزَمُ الِانْقِيَادُ لَهُمْ، وَلَا يُعْتَبَرُ الْحَسَبُ وَالنَّسَبُ وَالْغِنَى، بَلِ الْكُلُّ سَوَاءٌ فِي أَنَّهُ يَلْزَمُهُمُ اتِّبَاعُ الرُّسُلِ الَّذِينَ اجْتَبَاهُمُ اللَّهُ تَعَالَى، وَاشْتِقَاقُ لَفْظِ الِاجْتِبَاءِ يَدُلُّ عَلَى الضَّمِّ وَالْجَمْعِ، فَمِنْهُ جَبَى الْخَرَاجَ وَاجْتَبَاهُ وَجَبَى الْمَاءَ فِي الْحَوْضِ فَقَوْلُهُ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ أَيْ يَضُمُّهُ إِلَيْهِ وَيُقَرِّبُهُ مِنْهُ تَقْرِيبَ الْإِكْرَامِ وَالرَّحْمَةِ، وَقَوْلُهُ مَنْ يَشاءُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يُعَذِّبُ مَنْ يَشاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشاءُ [الْعَنْكَبُوتِ: ٢١] .
Sonra Yüce Allah: { اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ } “Allah dilediğini kendine seçer ve yöneleni kendine iletir” buyurdu. Bunda iki vecih vardır: Birincisi: Yüce Allah, Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetini üzerinde ittifak edilen dine sarılmaya irşad edince, onları bu hayra ancak kendilerini seçtiği, süzüp çıkardığı, katından fazladan bir rahmet ve ikramla özelleştirdiği için irşad ettiğini beyan etmiştir. İkincisi: Peygamberlerin bu daveti, kibir ve gururları sebebiyle onlara boyun eğmeyi içerdiğinden müşriklere ağır gelmişti; bu yüzden Yüce Allah dilediğini peygamberlikle özelleştirdiğini ve onlara boyun eğmenin zorunlu olduğunu, soyun, nesebin ve zenginliğin itibar edilmeyeceğini, bilakis Allah Teala'nın seçtiği peygamberlere uymanın kendilerine vacip olması hususunda herkesin eşit olduğunu beyan etmiştir. «el-İctibâ» (الِاجْتِبَاء) lafzının kök anlamı bir araya getirme ve toplamaya delalet eder; nitekim haraç toplandığında (جَبَى الْخَرَاجَ وَاجْتَبَاهُ) ve havuzda su toplandığında (جَبَى الْمَاءَ فِي الْحَوْضِ) bu kök kullanılır. Dolayısıyla O'nun: { اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ } sözü, yani 'onu Kendisine katar ve ikram ile rahmet yakınlığıyla Kendisine yaklaştırır' demektir. O'nun: { مَنْ يَشاءُ } “dilediğini” sözü ise Yüce Allah'ın: { يُعَذِّبُ مَنْ يَشاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشاءُ } “Dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder” [el-Ankebût: 21] sözü gibidir.
46843. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ وَهُوَ كَمَا
Sonra: { وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ } “ve yöneleni kendine iletir” buyurdu. Bu,
46844. Metin
رُوِيَ فِي الْخَبَرِ «مَنْ تَقَرَّبَ مِنِّي شِبْرًا تَقَرَّبْتُ مِنْهُ ذِرَاعًا وَمَنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً»
haberde rivayet edilen: «Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım; kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım» [kudsî hadisi] gibidir.
46845. Metin
أي من أقبل إلي بِطَاعَتِهِ أَقْبَلْتُ إِلَيْهِ بِهِدَايَتِي وَإِرْشَادِي بِأَنْ أَشْرَحَ لَهُ صَدْرَهُ وَأُسَهِّلَ أَمْرَهُ.
Yani kim itaatiyle bana yönelirse, ben de göğsünü genişletip işini kolaylaştırarak hidayetim ve irşadımla ona yönelirim.
46846. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا بَيَّنَ أَنَّهُ أَمَرَ كُلَّ الْأَنْبِيَاءِ وَالْأُمَمِ بِالْأَخْذِ بِالدِّينِ الْمُتَّفَقِ عَلَيْهِ، كَانَ لِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ: فَلِمَاذَا نَجِدُهُمْ مُتَفَرِّقِينَ؟ فَأَجَابَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ بِقَوْلِهِ وَما تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ يَعْنِي أَنَّهُمْ مَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ أَنْ عَلِمُوا أَنَّ الْفُرْقَةَ ضَلَالَةٌ، وَلَكِنَّهُمْ فَعَلُوا ذَلِكَ لِلْبَغْيِ/ وطلب الرياسة فحملتهم الحمية النفسانية والأنفة الطبعية، عَلَى أَنْ ذَهَبَ كُلُّ طَائِفَةٍ إِلَى مَذْهَبٍ وَدَعَا النَّاسُ إِلَيْهِ وَقَبَّحَ مَا سِوَاهُ طَلَبًا لِلذِّكْرِ وَالرِّيَاسَةِ، فَصَارَ ذَلِكَ سَبَبًا لِوُقُوعِ الِاخْتِلَافِ، ثُمَّ أَخْبَرَ تَعَالَى أَنَّهُمُ اسْتَحَقُّوا الْعَذَابَ بِسَبَبِ هَذَا الْفِعْلِ، إِلَّا أَنَّهُ تَعَالَى أَخَّرَ عَنْهُمْ ذَلِكَ الْعَذَابَ، لِأَنَّ لِكُلِّ عَذَابٍ عِنْدَهُ أَجَلًا مُسَمًّى، أَيْ وَقْتًا مَعْلُومًا، إِمَّا لِمَحْضِ الْمَشِيئَةِ كَمَا هُوَ قَوْلُنَا، أَوْ لِأَنَّهُ عَلِمَ أَنَّ الصَّلَاحَ تَحْقِيقُهُ بِهِ كَمَا عِنْدَ الْمُعْتَزِلَةِ، وَهُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَالْأَجَلُ الْمُسَمَّى قَدْ يَكُونُ فِي الدُّنْيَا وَقَدْ يَكُونُ فِي الْقِيَامَةِ، وَاخْتَلَفُوا فِي الَّذِينَ أُرِيدُوا
Bil ki Yüce Allah bütün peygamberlere ve ümmetlere üzerinde ittifak edilen dine sarılmalarını emrettiğini beyan edince, birisi çıkıp: 'Öyleyse onları neden fırkalara bölünmüş buluyoruz?' diyebilirdi. Allah Teala onlara: { وَما تَفَرَّقُوا إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ } “Onlar ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki azgınlık/haset yüzünden ayrılığa düştüler” sözüyle cevap vermiştir; yani onlar ayrılığın sapıklık olduğunu bildikten sonra ayrılığa düştüler, fakat bunu taşkınlık ve makam hırsı yüzünden yaptılar; nefis taassubu ve fıtrî kibir onları, şöhret ve reislik peşinde her grubun ayrı bir mezhebe yönelmesine, insanları ona çağırmasına ve onun dışındakileri kötülemesine sevk etti. İşte bu durum ihtilafın vuku bulmasının sebebi oldu. Sonra Yüce Allah bu fiilleri sebebiyle azabı hak ettiklerini, ancak o azabı onlardan ertelediğini haber vermiştir; zira O'nun katında her azap için belirlenmiş bir ecel, yani malum bir vakit vardır; bu ya bizim görüşümüz doğrultusunda sırf O'nun dilemesiyledir ya da Mutezile'ye göre maslahatın onunla tahakkuk edeceğini bildiği içindir. İşte O'nun: { وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ إِلى أَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ } “Eğer Rabbinden belirli bir süreye kadar önceden verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi” sözünün manası budur. Belirlenmiş ecel dünyada da olabilir ahirette de olabilir. Bu sıfatla
46847. Metin
بِهَذِهِ الصِّفَةِ مَنْ هُمْ؟ فَقَالَ الْأَكْثَرُونَ هُمُ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى، وَالدَّلِيلُ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي آلِ عِمْرَانَ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ [آلِ عِمْرَانَ: ١٩] وَقَالَ فِي سُورَةِ لَمْ يَكُنْ وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ [الْبَيِّنَةِ: ٤] وَلِأَنَّ قَوْلُهُ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ لَائِقٌ بِأَهْلِ الْكِتَابِ، وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّهُمْ هُمُ الْعَرَبُ، وَهَذَا بَاطِلٌ لِلْوُجُوهِ الْمَذْكُورَةِ، لِأَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى بَعْدَ هَذِهِ الْآيَةِ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَلِيقُ بِالْعَرَبِ، لِأَنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ، هُمْ أَهْلُ الْكِتَابِ الَّذِينَ كَانُوا فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مِنْ كِتَابِهِمْ مُرِيبٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَقَّ الْإِيمَانِ.
kastedilenlerin kimler olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir: Çoğunluk onların Yahudiler ve Hristiyanlar olduğunu söylemiştir; delil Yüce Allah'ın Âl-i İmrân'daki: { وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ } “Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki haset/azgınlık yüzünden ayrılığa düştüler” [Âl-i İmrân: 19] sözü ve Lem yekün (el-Beyyine) Suresi'ndeki: { وَما تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ } “Kitap verilenler ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler” [el-Beyyine: 4] sözüdür; ayrıca O'nun: { إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جاءَهُمُ الْعِلْمُ } sözü Ehl-i Kitap'a uygundur. Başkaları ise onların Araplar olduğunu söylemiştir; oysa bu, zikredilen vecihler sebebiyle batıldır; zira Yüce Allah'ın bu ayetten sonraki: { وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتابَ مِنْ بَعْدِهِمْ } “Onlardan sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar...” sözü Araplara uymaz. Çünkü onlardan sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar, Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde yaşayan Ehl-i Kitap'tır ki onlar kendi kitapları hakkında { لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ } “derin bir şüphe içindedirler”, ona hakkıyla iman etmemektedirler.
46848. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ يَعْنِي فَلِأَجْلِ ذَلِكَ التَّفَرُّقِ وَلِأَجْلِ مَا حَدَثَ مِنَ الِاخْتِلَافَاتِ الْكَثِيرَةِ فِي الدِّينِ، فَادْعُ إِلَى الِاتِّفَاقِ عَلَى الْمِلَّةِ الْحَنِيفِيَّةِ وَاسْتَقِمْ عَلَيْهَا وَعَلَى الدَّعْوَةِ إِلَيْهَا، كَمَا أَمَرَكَ اللَّهُ، وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمُ الْمُخْتَلِفَةَ الْبَاطِلَةَ وَقُلْ آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ أَيْ بِأَيِّ كِتَابٍ صَحَّ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَهُ، يَعْنِي الْإِيمَانَ بِجَمِيعِ الْكُتُبِ الْمُنَزَّلَةِ، لِأَنَّ الْمُتَفَرِّقِينَ آمَنُوا بِبَعْضٍ وَكَفَرُوا بِبَعْضٍ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ إِلَى قَوْلِهِ أُولئِكَ هُمُ الْكافِرُونَ [النِّسَاءِ: ١٥١] ثُمَّ قَالَ: وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ أَيْ فِي الْحُكْمِ إِذَا تَخَاصَمْتُمْ فَتَحَاكَمْتُمْ إِلَيَّ، قَالَ الْقَفَّالُ: مَعْنَاهُ أَنَّ رَبِّي أَمَرَنِي أَنْ لَا أُفَرِّقَ بَيْنَ نَفْسِي وَأَنْفُسِكُمْ بِأَنْ آمُرَكُمْ بِمَا لَا أَعْمَلُهُ، أَوْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا نَهَيْتُكُمْ عَنْهُ، لَكِنِّي أُسَوِّي بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ نَفْسِي، وَكَذَلِكَ أُسَوِّي بَيْنَ أَكَابِرِكُمْ وَأَصَاغِرِكُمْ فِيمَا يَتَعَلَّقُ بِحُكْمِ اللَّهِ.
Sonra Yüce Allah: { فَلِذلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ } “İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyurdu; yani o tefrika ve dinde meydana gelen çok sayıdaki ihtilaflar sebebiyle Hanif din üzerinde ittifaka davet et ve Allah'ın sana emrettiği gibi o din üzere ve ona davet yolunda dosdoğru ol. Onların farklı ve batıl heveslerine uyma ve de ki: { آمَنْتُ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ مِنْ كِتابٍ } “Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım”, yani Allah'ın indirdiği sabit olan her kitaba inandım; bu, indirilen bütün kitaplara iman etmeyi ifade eder; çünkü fırkalara bölünenler bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmişlerdi. Bunun benzeri O'nun: “Bir kısmına inanır, bir kısmını inkar ederiz” sözünden: { أُولئِكَ هُمُ الْكافِرُونَ } “İşte onlar gerçek kafirlerin ta kendileridir” [en-Nisâ: 151] sözüne kadar olan kısımdır. Sonra: { وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ } “ve aranızda adaleti yerine getirmekle emrolundum” buyurdu; yani çekişip bana muhakeme olmaya geldiğinizde hükümde adil olmakla emrolundum. el-Kaffâl şöyle demiştir: Bunun manası şudur: Rabbim bana, yapmadığım şeyi size emrederek veya sizi nehyettiğim şeye kendim aykırı davranarak kendi nefsimle sizin arınızı ayırmamamı, bilakis sizinle nefsimi eşit tutmamı ve aynı şekilde Allah'ın hükmü hususunda büyükleriniz ile küçükleriniz arasında eşit davranmamı emretti.
46849. Metin
ثُمَّ قَالَ: اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ وَالْمَعْنَى أَنَّ إِلَهَ الْكُلِّ وَاحِدٌ، وَكُلُّ وَاحِدٍ مَخْصُوصٌ بِعَمَلِ نَفْسِهِ، فَوَجَبَ أَنْ يَشْتَغِلَ كُلُّ وَاحِدٍ فِي الدُّنْيَا بِنَفْسِهِ، فَإِنَّ اللَّهَ يَجْمَعُ بَيْنَ الْكُلِّ فِي يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَيُجَازِيهِ عَلَى عَمَلِهِ، وَالْمَقْصُودُ مِنْهُ الْمُتَارَكَةُ وَاشْتِغَالُ كُلِّ أَحَدٍ بِمُهِمِّ نَفْسِهِ، فَإِنْ قِيلَ كَيْفَ يَلِيقُ بِهَذِهِ الْمُتَارَكَةِ مَا فُعِلَ بِهِمْ مِنَ الْقَتْلِ وَتَخْرِيبِ الْبُيُوتِ وَقَطْعِ النَّخِيلِ وَالْإِجْلَاءِ؟ قُلْنَا هَذِهِ الْمُتَارَكَةُ كَانَتْ مَشْرُوطَةً بِشَرْطِ أَنْ يَقْبَلُوا الدِّينَ الْمُتَّفَقَ عَلَى صِحَّتِهِ بَيْنَ كُلِّ الْأَنْبِيَاءِ، وَدَخَلَ فِيهِ التَّوْحِيدُ، وَتَرْكُ عِبَادَةِ الْأَصْنَامِ، وَالْإِقْرَارُ بِنُبُوَّةِ الْأَنْبِيَاءِ، وَبِصِحَّةِ الْبَعْثِ وَالْقِيَامَةِ، فَلَمَّا لَمْ يَقْبَلُوا هَذَا الدِّينَ، فَحِينَئِذٍ فَاتَ الشَّرْطُ، فَلَا جَرَمَ فَاتَ الْمَشْرُوطُ.
Sonra [şöyle] buyurdu: { اللَّهُ رَبُّنا وَرَبُّكُمْ لَنا أَعْمالُنا وَلَكُمْ أَعْمالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ } “Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir delil yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır ve dönüş ancak O'nadır.” Mana şudur: Herkesin ilahı birdir ve herkes kendi ameliyle muhataptır; dolayısıyla dünyada herkesin kendi nefsiyle meşgul olması vaciptir; zira Allah kıyamet gününde herkesi toplayacak ve ameline göre karşılığını verecektir. Bundan maksat terk etme (kendi haline bırakma) ve herkesin kendi mühim işiyle meşgul olmasıdır. Eğer: “Bu terk etme ile onlara uygulanan öldürme, evlerini yıkma, hurmalıklarını kesme ve sürgün etme uygulamaları nasıl bağdaşır?” denilirse, biz deriz ki: Bu terk etme, bütün peygamberler arasında doğruluğunda ittifak edilen dini kabul etmeleri şartına bağlıydı; bu dine tevhid, putlara tapmayı terk etmek, peygamberlerin nübüvvetini, öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti ikrar etmek dahildir. Onlar bu dini kabul etmeyince şart ortadan kalkmış, dolayısıyla şarta bağlı olan hüküm de ortadan kalkmıştır.
46850. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَيْسَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ لَا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ تَحْرِيمَ مَا يَجْرِي مَجْرَى مُحَاجَّتِهِمْ، وَيَدُلُّ عَلَيْهِ وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: أَنَّ هَذَا الْكَلَامَ مَذْكُورٌ فِي مَعْرِضِ الْمُحَاجَّةِ، فَلَوْ كَانَ الْمَقْصُودُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ تَحْرِيمُ الْمُحَاجَّةِ، لَزِمَ كَوْنُهَا مُحَرَّمَةً لِنَفْسِهَا وَهُوَ مُتَنَاقِضٌ وَالثَّانِي: أَنَّهُ لَوْلَا الْأَدِلَّةُ لَمَا تَوَجَّهَ التَّكْلِيفُ الثَّالِثُ: أَنَّ الدَّلِيلَ يُفِيدُ الْعِلْمَ وذلك لا يمكن تحريمه، بل المرد أَنَّ الْقَوْمَ عَرَفُوا بِالْحُجَّةِ صِدْقَ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَإِنَّمَا تَرَكُوا تَصْدِيقَهُ بَغْيًا وَعِنَادًا، فَبَيَّنَ تَعَالَى أَنَّهُ قَدْ حَصَلَ الِاسْتِغْنَاءُ عَنْ مُحَاجَّتِهِمْ لِأَنَّهُمْ عَرَفُوا بِالْحُجَّةِ صِدْقَهُ فَلَا حَاجَةَ مَعَهُمْ إِلَى الْمُحَاجَّةِ الْبَتَّةَ، وَمِمَّا يُقَوِّي قَوْلَنَا: إِنَّهُ لَا يَجُوزُ تَحْرِيمُ الْمُحَاجَّةِ، قَوْلُهُ وَجادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ [النحل: ١٢٥] وقوله تَعَالَى:
Bil ki O'nun: { لَا حُجَّةَ بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ } “Bizimle sizin aranızda bir hüccet yoktur” sözünden maksat, onlarla yapılan tartışma/delillendirme kabilinden şeyleri haram kılmak değildir. Buna birkaç vecih delalet eder: Birincisi: Bu söz bizzat münazara makamında zikredilmiştir; dolayısıyla bu ayetten maksat münazarayı haram kılmak olsaydı, ayetin bizzat kendisi sebebiyle haram olması gerekirdi ki bu bir çelişkidir. İkincisi: Deliller olmasaydı mükellefiyet yönelmezdi. Üçüncüsü: Delil ilim ifade eder ve bunu haram kılmak mümkün değildir. Bilakis maksat şudur: O kavim delil ile Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem doğruluğunu bilmişler, ancak azgınlık ve inatları yüzünden O'nu tasdik etmeyi terk etmişlerdir. Bu sebeple Yüce Allah onlarla münazara yapmaya ihtiyaç kalmadığını beyan etmiştir; çünkü onlar hüccet ile O'nun doğruluğunu bilmişlerdir, dolayısıyla artık onlarla münazaraya kesinlikle ihtiyaç yoktur. Münazaranın haram kılınmasının caiz olmadığına dair görüşümüzü güçlendiren delillerden biri de O'nun: { وَجادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ } “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” [en-Nahl: 125] sözü ve Yüce Allah'ın:
46851. Metin
ادْعُ إِلى سَبِيلِ رَبِّكَ [النَّحْلِ: ١٢٥] وَقَوْلُهُ وَلا تُجادِلُوا أَهْلَ الْكِتابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ [العنكبوت: ٤٦] وقوله يا نُوحُ قَدْ جادَلْتَنا فَأَكْثَرْتَ جِدالَنا [هُودٍ: ٣٢] وَقَوْلُهُ وَتِلْكَ حُجَّتُنا آتَيْناها إِبْراهِيمَ عَلى قَوْمِهِ [الْأَنْعَامِ: ٨٣] .
{ ادْعُ إِلى سَبِيلِ رَبِّكَ } “Rabbinin yoluna çağır” [en-Nahl: 125], { وَلا تُجادِلُوا أَهْلَ الْكِتابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ } “Kitap ehliyle en güzel olanın dışında mücadele etmeyin” [el-Ankebût: 46], { يا نُوحُ قَدْ جادَلْتَنا فَأَكْثَرْتَ جِدالَنا } “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bizimle olan mücadeleyi çok uzattın” [Hûd: 32] ve: { وَتِلْكَ حُجَّتُنا آتَيْناها إِبْراهِيمَ عَلى قَوْمِهِ } “İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir” [el-En'âm: 83] sözleridir.
46852. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ أَيْ يُخَاصِمُونَ فِي دِينِهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ أَيْ مِنْ بَعْدِ مَا
Sonra Yüce Allah: { وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ } yani O'nun dininde çekişenler { مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ } yani insanlar
46853. Metin
اسْتَجَابَ النَّاسُ لِذَلِكَ الدِّينِ حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ أَيْ بَاطِلَةٌ وَتِلْكَ الْمُخَاصَمَةُ هِيَ أَنَّ الْيَهُودَ قَالُوا أَلَسْتُمْ تَقُولُونَ إِنَّ الْأَخْذَ بِالْمُتَّفَقِ أَوْلَى مِنَ الْأَخْذِ بِالْمُخْتَلَفِ؟ فَنُبُوَّةُ مُوسَى وَحَقِّيَّةُ التَّوْرَاةِ مَعْلُومَةٌ بِالِاتِّفَاقِ، وَنُبُوَّةُ مُحَمَّدٍ لَيْسَتْ مُتَّفَقًا عَلَيْهَا، فَإِذَا بَنَيْتُمْ كَلَامَكُمْ فِي هَذِهِ الْآيَةِ عَلَى أَنَّ الْأَخْذَ بِالْمُتَّفَقِ أَوْلَى، وَجَبَ أَنْ يَكُونَ الْأَخْذُ بِالْيَهُودِيَّةِ أَوْلَى، فَبَيَّنَ تَعَالَى أَنَّ هَذِهِ الْحُجَّةَ دَاحِضَةٌ، أَيْ بَاطِلَةٌ فَاسِدَةٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْيَهُودَ أَطْبَقُوا عَلَى أَنَّهُ إِنَّمَا وَجَبَ الْإِيمَانُ بِمُوسَى ﵇ لِأَجْلِ ظُهُورِ الْمُعْجِزَاتِ عَلَى وَفْقِ قوله، وهاهنا ظَهَرَتِ الْمُعْجِزَاتُ عَلَى وَفْقِ قَوْلِ مُحَمَّدٍ ﵇، وَالْيَهُودُ شَاهَدُوا تِلْكَ الْمُعْجِزَاتِ، فَإِنْ كَانَ ظُهُورُ الْمُعْجِزَةِ يَدُلُّ عَلَى الصِّدْقِ، فَهَهُنَا يَجِبُ الِاعْتِرَافُ بِنُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَإِنْ كَانَ لَا يَدُلُّ عَلَى الصِّدْقِ وَجَبَ فِي حَقِّ مُوسَى أَنْ لَا يُقِرُّوا بِنُبُوَّتِهِ. وَأَمَّا الْإِقْرَارُ بِنُبُوَّةِ مُوسَى وَالْإِصْرَارُ عَلَى إِنْكَارِ نُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ مَعَ اسْتِوَائِهِمَا فِي ظُهُورِ الْمُعْجِزَةِ يَكُونُ مُتَنَاقِضًا، وَلَمَّا قَرَّرَ اللَّهُ هَذِهِ الدَّلَائِلَ خَوَّفَ الْمُنْكِرِينَ بِعَذَابِ الْقِيَامَةِ، فَقَالَ: اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ وَالْمَعْنَى أَنَّهُ تَعَالَى أَنْزَلَ الْكِتَابَ الْمُشْتَمِلَ عَلَى أَنْوَاعِ الدَّلَائِلِ وَالْبَيِّنَاتِ، وَأَنْزَلَ الْمِيزَانَ وَهُوَ الْفَصْلُ الَّذِي هُوَ الْقِسْطَاسُ الْمُسْتَقِيمُ، وَأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ أَنَّ الْقِيَامَةَ مَتَى تُفَاجِئُهُمْ وَمَتَى كَانَ الْأَمْرُ كَذَلِكَ، وَجَبَ عَلَى الْعَاقِلِ أَنْ يَجِدَّ وَيَجْتَهِدَ فِي النَّظَرِ وَالِاسْتِدْلَالِ، وَيَتْرُكَ طَرِيقَةَ أَهْلِ الْجَهْلِ وَالتَّقْلِيدِ، وَلَمَّا كَانَ الرَّسُولُ يُهَدِّدُهُمْ بِنُزُولِ الْقِيَامَةِ وَأَكْثَرَ فِي ذَلِكَ، وَأَنَّهُمْ مَا رَأَوْا مِنْهُ أَثَرًا قَالُوا عَلَى سَبِيلِ السُّخْرِيَةِ: فَمَتَى تَقُومُ الْقِيَامَةُ، وَلَيْتَهَا قَامَتْ حَتَّى يَظْهَرَ لَنَا أَنَّ الْحَقَّ مَا نَحْنُ عَلَيْهِ أَوِ الَّذِي عَلَيْهِ مُحَمَّدٌ وَأَصْحَابُهُ، فَلِدَفْعِ هَذِهِ الشُّبْهَةِ قَالَ تَعَالَى: يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها والمعنى ظهر، وَإِنَّمَا يُشْفِقُونَ وَيَخَافُونَ لِعِلْمِهِمْ أَنَّ عِنْدَهَا تَمْتَنِعُ التَّوْبَةُ، وَأَمَّا مُنْكِرُ الْبَعْثِ فَلِأَنْ لَا يَحْصُلَ لَهُ هَذَا الْخَوْفُ.
o dine icabet ettikten sonra [çekişenlerin] { حُجَّتُهُمْ داحِضَةٌ } “hüccetleri batıldır/boştur” buyurdu. O çekişme şudur: Yahudiler şöyle dediler: 'Sizler üzerinde ittifak edilen şeye sarılmanın, üzerinde ihtilaf edilen şeye sarılmaktan daha evla olduğunu söylemiyor musunuz? Musa'nın nübüvveti ve Tevrat'ın hakikati ittifakla bilinmektedir, Muhammed'in nübüvveti üzerinde ise ittifak yoktur. Dolayısıyla bu ayetteki sözünüzü ittifak edilene sarılmanın evla olduğu esasına dayandırdığınızda, Yahudiliğe sarılmak daha evla olmalıdır.' Yüce Allah bu hüccetin dâhide yani batıl ve fasit olduğunu beyan etmiştir; çünkü Yahudiler, Musa'ya aleyhisselâm imanın ancak onun sözüne uygun olarak mucizelerin zahir olması sebebiyle vacip olduğu hususunda müttefiktirler. Burada da Muhammed'in aleyhisselâm sözüne uygun olarak mucizeler zahir olmuş ve Yahudiler bu mucizeleri bizzat müşahede etmişlerdir. Eğer mucizenin zuhuru doğruluğa delalet ediyorsa, burada Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem nübüvvetini itiraf etmek vaciptir; şayet doğruluğa delalet etmiyorsa, Musa hakkında da onun nübüvvetini ikrar etmemeleri gerekirdi. Mucizenin zuhuru hususunda ikisi eşit olduğu halde Musa'nın nübüvvetini ikrar edip Muhammed'in nübüvvetini inkarda ısrar etmek ise bir çelişkidir. Allah bu delilleri ortaya koyunca, inkarcıları kıyamet azabıyla korkutarak şöyle buyurdu: { اللَّهُ الَّذِي أَنْزَلَ الْكِتابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزانَ وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ } “Kitab'ı ve mizanı hak ile indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de o saat yakındır!” Mana şudur: Yüce Allah çeşitli delilleri ve beyyineleri içeren Kitab'ı indirmiş; dosdoğru tartı olan adalet ve hakemlik ölçüsü mizanı indirmiştir. Onlar kıyametin kendilerini ne zaman ansızın yakalayacağını bilmezler; durum böyle olunca, akıl sahibine düşen, inceleme ve delil getirmede ciddi olup gayret göstermek, cehalet ve taklit ehlinin yolunu terk etmektir. Resul onları kıyametin kopmasıyla tehdit edip bunu çokça tekrarlayınca ve onlar da bundan bir iz görmeyince alay yoluyla: 'Kıyamet ne zaman kopacak? Keşke kopsa da hak üzere olanın biz mi yoksa Muhammed ve ashabı mı olduğu bize açıklansa!' dediler. İşte bu şüpheyi defetmek için Yüce Allah: { يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِها وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْها } “Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler; inananlar ise ondan korku ile titrerler” buyurdu. Mana açıktır; müminlerin korkup titremeleri, o anda tevbenin artık imkansız hale geleceğini bilmelerindendir. Dirilişi inkar edene gelince, onda bu korku bulunmaz.
46854. Metin
ثُمَّ قَالَ: أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ والممارة الْمُلَاجَّةُ، قَالَ الزَّجَّاجُ: الَّذِينَ/ تَدْخُلُهُمُ الْمِرْيَةُ وَالشَّكُّ فِي وُقُوعِ السَّاعَةِ، فَيُمَارُونَ فِيهَا وَيَجْحَدُونَ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ لِأَنَّ اسْتِيفَاءَ حَقِّ الْمَظْلُومِ مِنَ الظَّالِمِ وَاجِبٌ فِي الْعَدْلِ، فَلَوْ لَمْ تَحْصُلِ الْقِيَامَةُ لَزِمَ إِسْنَادُ الظُّلْمِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، وَهَذَا مِنْ أَمْحَلِ الْمُحَالَاتِ، فَلَا جَرَمَ كَانَ إِنْكَارُ الْقِيَامَةِ ضَلَالًا بَعِيدًا.
Sonra [şöyle] buyurdu: { أَلا إِنَّ الَّذِينَ يُمارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلالٍ بَعِيدٍ } “Dikkat edin, o saat hakkında tartışıp duranlar derin bir sapıklık içindedirler.” el-Mümârât (الْمُمَارَاةُ), inatlaşarak tartışmaktır. ez-Zeccâc şöyle demiştir: Kıyametin kopması hususunda içlerine şüphe ve tereddüt girip bu yüzden onun hakkında münakaşa eden ve onu inkar edenler derin bir sapıklık içindedirler; çünkü mazlumun hakkının zalimden tastamam alınması adaletin gereğidir. Eğer kıyamet gerçekleşmeyecek olsaydı, Allah Teala'ya zulüm isnat etmek gerekirdi ki bu muhallerin en muhalidir. Dolayısıyla kıyameti inkar etmek hiç şüphesiz derin bir sapıklıktır.
46855. Metin
ثُمَّ قَالَ: اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ أَيْ كَثِيرُ الْإِحْسَانِ بِهِمْ، وَإِنَّمَا حسن ذكر هذا الكلام هاهنا لِأَنَّهُ أَنْزَلَ عَلَيْهِمُ الْكِتَابَ الْمُشْتَمِلَ عَلَى هَذِهِ الدَّلَائِلِ اللَّطِيفَةِ، فَكَانَ ذَلِكَ مِنْ لُطْفِ اللَّهِ بِعِبَادِهِ، وَأَيْضًا الْمُتَفَرِّقُونَ اسْتَوْجَبُوا الْعَذَابَ الشَّدِيدَ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَخَّرَ عَنْهُمْ ذَلِكَ الْعَذَابَ فَكَانَ ذَلِكَ أَيْضًا مِنْ لُطْفِ اللَّهِ تَعَالَى، فَلَمَّا سَبَقَ ذِكْرُ إِيصَالِ أَعْظَمِ الْمَنَافِعِ إِلَيْهِمْ وَدَفْعِ أَعْظَمِ الْمَضَارِّ عَنْهُمْ، لَا جَرَمَ حَسُنَ ذِكْرُهُ هاهنا، ثُمَّ قَالَ: يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ يَعْنِي أَنَّ أَصْلَ الْإِحْسَانِ وَالْبِرِّ عَامٌّ فِي حَقِّ كُلِّ الْعِبَادِ، وَذَلِكَ هُوَ الْإِحْسَانُ بِالْحَيَاةِ وَالْعَقْلِ وَالْفَهْمِ، وَإِعْطَاءِ مَا لَا بُدَّ مِنْهُ مِنَ الرِّزْقِ، وَدَفْعِ أَكْثَرِ الْآفَاتِ وَالْبَلِيَّاتِ عَنْهُمْ، فَأَمَّا مَرَاتِبُ الْعَطِيَّةِ وَالْبَهْجَةِ فَمُتَفَاوِتَةٌ مُخْتَلِفَةٌ.
Sonra: { اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبادِهِ } “Allah kullarına lütufkardır” yani onlara ihsanı çok olandır buyurdu. Bu sözün burada zikredilmesinin güzel oluşu şundandır: Çünkü O, bu ince delilleri içeren Kitab'ı onlara indirmiştir ve bu durum Allah'ın kullarına olan lütfundandır. Ayrıca fırkalara bölünenler çetin bir azabı hak etmişler, sonra Yüce Allah o azabı onlardan ertelemiştir; bu da Allah Teala'nın bir lütfudur. En büyük menfaatlerin onlara ulaştırılması ve en büyük zararların onlardan defedilmesi zikri önceden geçtiği için, bunun burada zikredilmesi pek güzel düşmüştür. Sonra: { يَرْزُقُ مَنْ يَشاءُ } “dilediğini rızıklandırır” buyurdu; yani ihsanın ve iyiliğin aslı bütün kullar hakkında umumidir; o da hayat, akıl, anlayış bahşetmek, zaruri olan rızkı vermek ve afetlerin ile belaların çoğunu onlardan defetmektir. İhsan ve nimetlerin mertebelerine gelince, onlar farklı ve değişkendir.
46856. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَهُوَ الْقَوِيُّ أَيِ الْقَادِرُ عَلَى كُلِّ مَا يَشَاءُ الْعَزِيزُ الذي لا يغالب ولا يدافع.
Sonra: { وَهُوَ الْقَوِيُّ } yani dilediği her şeye kadirdir, { الْعَزِيزُ } kendisine galip gelinemeyen ve karşı konulamayandır buyurdu.
46857. Metin
[سورة الشورى (٤٢) : الآيات ٢٠ الى ٢٦]
[Şûrâ Suresi (42), 20-26. Ayetler]
46858. Metin
مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠) أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢١) تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قُلْ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِماتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٢٤)
{ مَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيا نُؤْتِهِ مِنْها وَما لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ (٢٠) أَمْ لَهُمْ شُرَكاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذابٌ أَلِيمٌ (٢١) تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ واقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ فِي رَوْضاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ ما يَشاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ (٢٢) ذلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قُلْ لا أَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْراً إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيها حُسْناً إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ (٢٣) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرى عَلَى اللَّهِ كَذِباً فَإِنْ يَشَإِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِماتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٢٤) } “Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da ondan veririz; fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur. (20) Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri kendilerine şeriat kılan ortakları mı var? Eğer kesin hüküm sözü olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır. (21) Kazandıkları şeyler başlarına gelirken zalimlerin korkuyla titrediklerini görürsün. İman edip salih amel işleyenler ise cennet bahçelerindedirler. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur. (22) İşte Allah'ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği budur. De ki: 'Buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.' Kim bir güzellik kazanırsa, onun için bundaki güzelliği artırırız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir. (23) Yoksa: 'Allah'a karşı yalan uydurdu' mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı yok eder ve hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. (24)”