47357. Metin
خَمْسُونَ وَتِسْعُ آيَاتٍ مَكِّيَّةٍ إِلَّا قَوْلَهُ إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرّحيم
Elli dokuz ayettir. “Biz azabı biraz kaldıracağız” buyruğu hariç Mekkîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
47358. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١ الى ٩]
[Duhân Suresi (44), Âyet 1-9]
47359. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
47360. Metin
حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤)
{حم (١) وَالْكِتابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤)} “Hâ-Mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız. Her hikmetli iş o gecede ayırt edilir.”
47361. Metin
أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩)
{أَمْراً مِنْ عِنْدِنا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لَا إِلهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (٨) بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩)} “Katımızdan bir emir olarak; şüphesiz Biz [peygamberler] göndericileriz. Rabbinden bir rahmet olarak; şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; eğer kesin olarak inanıyorsanız. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; yaşatır ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir. Hayır, onlar bir şüphe içinde eğlenip duruyorlar.”
47362. Metin
[في قوله تعالى حم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ] فِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:
[Yüce Allah’ın, {حم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} “Hâ-Mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz Biz uyarıcılarız” buyruğu hakkında] Bu ayette birkaç mesele vardır:
47363. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: فِي قَوْلِهِ حم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ وُجُوهٌ مِنَ الِاحْتِمَالَاتِ أَوَّلُهَا: أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ: هَذِهِ حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ كَقَوْلِكَ هَذَا زَيْدٌ وَاللَّهِ وَثَانِيهَا: أَنْ يَكُونَ الْكَلَامُ قَدْ تَمَّ عِنْدَ قَوْلِهِ حم ثُمَّ يُقَالُ وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ، وَثَالِثُهَا: أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ: وَحم، وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ، إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ، فَيَكُونُ ذَلِكَ فِي التَّقْدِيرِ قَسَمَيْنِ عَلَى شَيْءٍ وَاحِدٍ.
Birinci Mesele: {حم وَالْكِتابِ الْمُبِينِ} “Hâ-Mîm. Apaçık Kitab'a andolsun” buyruğunda muhtelif ihtimaller vardır: Birincisi: Takdirin, senin “Vallahi bu Zeyd’dir” demen gibi “Bu Hâ-Mîm’dir ve apaçık Kitab'a [andolsun]” şeklinde olmasıdır. İkincisi: Sözün {حم} “Hâ-Mîm” kısmında tamamlanması, ardından {وَالْكِتابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ} “Apaçık Kitab'a andolsun ki, Biz onu indirdik” denilmesidir. Üçüncüsü: Takdirin “Hâ-Mîm’e ve apaçık Kitab'a andolsun ki Biz onu indirdik” şeklinde olmasıdır; böylece bu, takdirde tek bir şey üzerine iki yemin olur.
47364. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَالُوا هَذَا يَدُلُّ عَلَى حُدُوثِ الْقُرْآنِ لِوُجُوهٍ الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ حم تَقْدِيرُهُ: هَذِهِ حم، يَعْنِي هَذَا شَيْءٌ مُؤَلَّفٌ مِنْ هَذِهِ الْحُرُوفِ، وَالْمُؤَلَّفُ مِنَ الْحُرُوفِ الْمُتَعَاقِبَةِ مُحْدَثٌ الثَّانِي: أَنَّهُ ثَبَتَ أَنَّ الْحَلِفَ لَا يَصِحُّ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ بَلْ بِإِلَهِ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ فَيَكُونُ التَّقْدِيرُ/ وَرَبِّ حم، وَرَبِّ الْكِتَابِ الْمُبِينِ، وَكُلُّ مَنْ كَانَ مَرْبُوبًا فَهُوَ مُحْدَثٌ الثَّالِثُ: أَنَّهُ وَصَفَهُ بِكَوْنِهِ كِتَابًا وَالْكِتَابُ مُشْتَقٌّ مِنَ الْجَمْعِ فَمَعْنَاهُ أَنَّهُ مَجْمُوعٌ وَالْمَجْمُوعُ مَحَلُّ تَصَرُّفِ الْغَيْرِ، وَمَا كَانَ كَذَلِكَ فَهُوَ مُحْدَثٌ الرَّابِعُ: قَوْلُهُ إِنَّا أَنْزَلْناهُ وَالْمُنْزَلُ مَحَلُّ تَصَرُّفِ الْغَيْرِ، وَمَا كَانَ كَذَلِكَ فَهُوَ
İkinci Mesele: Dediler ki: Bu, Kur'an'ın sonradan yaratılmış (muhdes) olduğuna birkaç yönden delalet eder: Birincisi: {حم} “Hâ-Mîm” ifadesinin takdiri “Bu Hâ-Mîm'dir” şeklindedir; yani bu, şu harflerden meydana gelmiş bir şeydir; birbiri ardınca gelen harflerden meydana gelen her şey ise sonradan yaratılmıştır. İkincisi: Yeminin bu şeylerle değil, bilakis bu şeylerin ilahıyla sahih olacağı sabit olmuştur. O takdirde takdir, “Hâ-Mîm’in Rabbine ve apaçık Kitab'ın Rabbine andolsun” şeklinde olur; rabbe ait olan (yaratılmış) her şey ise sonradan yaratılmıştır. Üçüncüsü: Onu bir kitap olmakla nitelemiştir; “kitap” kelimesi ise toplama kökünden türemiştir. Bunun anlamı, onun toplanmış bir şey olduğudur; toplanmış olan şey ise başkasının tasarruf mahallidir; böyle olan her şey de sonradan yaratılmıştır. Dördüncüsü: {إِنَّا أَنْزَلْناهُ} “Biz onu indirdik” buyruğudur; indirilen şey başkasının tasarruf mahallidir; böyle olan her şey ise
47365. Metin
مُحْدَثٌ، وَقَدْ ذَكَرْنَا مِرَارًا أَنَّ جَمِيعَ هَذِهِ الدَّلَائِلِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الشَّيْءَ الْمُرَكَّبَ مِنَ الْحُرُوفِ الْمُتَعَاقِبَةِ وَالْأَصْوَاتِ الْمُتَوَالِيَةِ مُحْدَثٌ، وَالْعِلْمُ بِذَلِكَ ضَرُورِيٌّ بَدِيهِيٌّ لَا يُنَازِعُ فِيهِ إِلَّا مَنْ كَانَ عَدِيمَ الْعَقْلِ وَكَانَ غَيْرَ عَارِفٍ بِمَعْنَى الْقَدِيمِ وَالْمُحْدَثِ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ فَكَيْفَ يُنَازِعُ فِي صِحَّةِ هَذِهِ الدَّلَائِلِ، إِنَّمَا الَّذِي ثَبَتَ قِدَمُهُ شَيْءٌ آخَرُ سِوَى مَا تَرَكَّبَ مِنْ هَذِهِ الْحُرُوفِ وَالْأَصْوَاتِ.
sonradan yaratılmıştır. Biz defalarca belirttik ki, bu delillerin tümü, birbiri ardınca gelen harflerden ve peş peşe gelen seslerden mürekkep olan şeyin sonradan yaratılmış olduğuna delalet eder. Buna dair bilgi zorunlu ve apaçıktır; buna ancak aklı olmayan ve kadîm ile muhdesin anlamını bilmeyen kimse itiraz eder. Durum böyle olunca, bu delillerin sıhhatinde nasıl ihtilaf edilebilir? Kadîm olduğu sabit olan şey, ancak bu harf ve seslerden meydana gelen şeyin dışındaki başka bir şeydir.
47366. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: يَجُوزُ أَنْ يكون المراد بالكتاب هاهنا الْكُتُبَ الْمُتَقَدِّمَةَ الَّتِي أَنْزَلَهَا اللَّهُ عَلَى أَنْبِيَائِهِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: لَقَدْ أَرْسَلْنا رُسُلَنا بِالْبَيِّناتِ وَأَنْزَلْنا مَعَهُمُ الْكِتابَ وَالْمِيزانَ [الْحَدِيدِ: ٢٥] وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ اللَّوْحَ الْمَحْفُوظَ، كَمَا قَالَ: يَمْحُوا اللَّهُ مَا يَشاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتابِ [الرَّعْدِ: ٣٩] وَقَالَ: وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتابِ لَدَيْنا [الزُّخْرُفِ: ٤] وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِهِ الْقُرْآنَ، وَبِهَذَا التَّقْدِيرِ فَقَدْ أَقْسَمَ بِالْقُرْآنِ عَلَى أَنَّهُ أَنْزَلَ الْقُرْآنَ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ، وَهَذَا النَّوْعُ مِنَ الْكَلَامِ يَدُلُّ عَلَى غَايَةِ تَعْظِيمِ الْقُرْآنِ، فَقَدْ يَقُولُ الرَّجُلُ إِذَا أَرَادَ تَعْظِيمَ رَجُلٍ لَهُ حَاجَةٌ إِلَيْهِ: أَسْتَشْفِعُ بِكَ إِلَيْكَ وَأُقْسِمُ بِحَقِّكَ عَلَيْكَ.
Üçüncü Mesele: Burada “Kitap” ile, Yüce Allah'ın peygamberlerine indirdiği önceki kitapların kastedilmiş olması caizdir; nitekim Yüce Allah: {لَقَدْ أَرْسَلْنا رُسُلَنا بِالْبَيِّناتِ وَأَنْزَلْنا مَعَهُمُ الْكِتابَ وَالْمِيزانَ} [el-Hadîd 25] “Andolsun ki Biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitabı ve mizanı indirdik” buyurmuştur. Levh-i Mahfûz'un kastedilmiş olması da caizdir; nitekim O: {يَمْحُوا اللَّهُ مَا يَشاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتابِ} [er-Ra‘d 39] “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır; Ana Kitap O'nun katındadır” ve {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتابِ لَدَيْنا} [ez-Zuhruf 4] “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitaptadır” buyurmuştur. Bununla Kur'an'ın kastedilmiş olması da caizdir. Bu takdire göre, Kur'an'ı mübarek bir gecede indirdiğine dair Kur'an'a yemin etmiştir. Bu tür bir söz, Kur'an'ın son derece yüceltildiğine delalet eder. Nitekim bir kimse, kendisine ihtiyacı olan bir adamı yüceltmek istediğinde: “Sana karşı seninle şefaat diliyor ve senin hakkın için sana yemin ediyorum” diyebilir.
47367. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: الْمُبِينِ هُوَ الْمُشْتَمِلُ عَلَى بَيَانِ مَا بِالنَّاسِ حَاجَةً إِلَيْهِ فِي دِينِهِمْ وَدُنْيَاهُمْ، فَوَصَفَهُ بِكَوْنِهِ مُبِينًا، وَإِنْ كَانَتْ حَقِيقَةُ الْإِبَانَةِ لِلَّهِ تَعَالَى، لِأَجْلِ أَنَّ الْإِبَانَةَ حَصَلَتْ بِهِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلى بَنِي إِسْرائِيلَ [النَّمْلِ: ٧٦] وَقَالَ فِي آيَةٍ أُخْرَى نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ [يُوسُفَ: ٣] وَقَالَ:
Dördüncü Mesele: {الْمُبِينِ} “apaçık”, insanların dinleri ve dünyalarında ihtiyaç duydukları şeylerin açıklamasını içeren demektir. Açıklamanın (ibâne) asıl faili Yüce Allah olmasına rağmen, açıklama onunla gerçekleştiği için o “apaçık / açıklayıcı” olarak nitelenmiştir. Nitekim Yüce Allah: {إِنَّ هذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلى بَنِي إِسْرائِيلَ} [en-Neml 76] “Şüphesiz bu Kur'an, İsrailoğullarına anlatmaktadır” buyurmuş, bir diğer ayette {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ} [Yûsuf 3] “Biz sana en güzel kıssayı anlatıyoruz” buyurmuş ve şöyle buyurmuştur:
47368. Metin
أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ [الرُّومِ: ٣٥] فَوَصَفَهُ بِالتَّكَلُّمِ إِذْ كَانَ غَايَةً فِي الْإِبَانَةِ، فَكَأَنَّهُ ذُو لِسَانٍ يَنْطِقُ، وَالْمَعْنَى فِيهِ الْمُبَالَغَةُ فِي وَصْفِهِ بِهَذَا الْمَعْنَى.
{أَمْ أَنْزَلْنا عَلَيْهِمْ سُلْطاناً فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِما كانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} [er-Rûm 35] “Yoksa onlara bir delil mi indirdik de, o ortak koştukları şeyleri konuşuyor?” Açıklamada son derece ileri düzeyde olduğu için onu konuşmakla nitelemiştir; sanki o konuşan bir dil sahibidir. Buradaki anlam, onun bu vasıfla nitelenmesindeki mübalağadır.
47369. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: اخْتَلَفُوا فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ الْمُبَارَكَةِ، فَقَالَ الْأَكْثَرُونَ: إِنَّهَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ، وَقَالَ عِكْرِمَةُ وَطَائِفَةٌ آخَرُونَ: إِنَّهَا لَيْلَةُ الْبَرَاءَةِ، وَهِيَ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ أَمَّا الْأَوَّلُونَ فَقَدِ احْتَجُّوا عَلَى صِحَّةِ قَوْلِهِمْ بِوُجُوهٍ أَوَّلُهَا:
Beşinci Mesele: Bu mübarek gecenin hangisi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Çoğunluk, onun Kadir Gecesi olduğunu söylemiştir. İkrime ve diğer bir topluluk ise onun Berâet Gecesi olduğunu, bunun da Şaban ayının yarı gecesi olduğunu söylemişlerdir. Birinci görüş sahipleri, görüşlerinin doğruluğuna dair birkaç yönden delil getirmişlerdir: Birincisi:
47370. Metin
أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ [القدر: ١] وهاهنا قَالَ: إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ فَوَجَبَ أَنْ تَكُونَ هَذِهِ اللَّيْلَةُ الْمُبَارَكَةُ هِيَ تِلْكَ الْمُسَمَّاةُ بِلَيْلَةِ الْقَدْرِ، لِئَلَّا يَلْزَمَ التَّنَاقُضُ وَثَانِيهَا: أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ [الْبَقَرَةِ: ١٨٥] فَبَيَّنَ أَنَّ إِنْزَالَ الْقُرْآنِ إنما وقع في شهر رمضان، وقال هاهنا إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ فَوَجَبَ أَنْ تكون هذه الليلة وَاقِعَةً فِي شَهْرِ رَمَضَانَ، وَكُلُّ مَنْ قَالَ إِنَّ هَذِهِ اللَّيْلَةَ الْمُبَارَكَةَ وَاقِعَةٌ فِي شَهْرِ رَمَضَانَ، قَالَ إِنَّهَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ، فَثَبَتَ أَنَّهَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ فِي صِفَةِ لَيْلَةِ الْقَدْرِ تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ سَلامٌ هِيَ [القدر: ٤، ٥] وقال أيضا هاهنا فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ وَهَذَا مُنَاسِبٌ لقوله تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها وهاهنا قَالَ: أَمْراً مِنْ عِنْدِنا وَقَالَ فِي تِلْكَ الآية بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ وقال هاهنا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَقَالَ فِي تِلْكَ الْآيَةِ سَلامٌ هِيَ وَإِذَا تَقَارَبَتِ الْأَوْصَافُ/ وَجَبَ الْقَوْلُ بِأَنَّ إِحْدَى اللَّيْلَتَيْنِ هِيَ الْأُخْرَى وَرَابِعُهَا: نَقَلَ مُحَمَّدِ بْنِ جَرِيرٍ الطَّبَرِيِّ فِي «تَفْسِيرِهِ» : عَنْ قَتَادَةَ أَنَّهُ قَالَ:
Yüce Allah’ın: {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ} [el-Kadr 1] “Şüphesiz Biz onu Kadir Gecesinde indirdik” buyurması, burada ise {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} “Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik” buyurmasıdır. Çelişki meydana gelmemesi için bu mübarek gecenin Kadir Gecesi olarak isimlendirilen o gece olması zorunludur. İkincisi: Yüce Allah’ın: {شَهْرُ رَمَضانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ} [el-Bakara 185] “Ramazan ayı, içinde Kur'an'ın indirildiği aydır” buyurarak Kur'an'ın indirilmesinin ancak Ramazan ayında vuku bulduğunu açıklaması, burada ise {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} “Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik” buyurmasıdır. Bu gecenin Ramazan ayında yer alması zorunludur. Bu mübarek gecenin Ramazan ayında olduğunu söyleyen herkes, onun Kadir Gecesi olduğunu söylemiştir; dolayısıyla onun Kadir Gecesi olduğu sabit olur. Üçüncüsü: Yüce Allah Kadir Gecesinin vasfında {تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ سَلامٌ هِيَ} [el-Kadr 4-5] “Melekler ve Rûh, o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O bir esenliktir” buyurmuş; burada da {فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} “Her hikmetli iş o gecede ayırt edilir” buyurmuştur. Bu da O'nun {تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيها} “Melekler ve Rûh o gecede iner” buyruğuna uygundur. Burada {أَمْراً مِنْ عِنْدِنا} “Katımızdan bir emir olarak” demiş, o ayette {بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ} “Rablerinin izniyle her türlü iş için” demiştir. Burada {رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden bir rahmet olarak” demiş, o ayette {سَلامٌ هِيَ} “O bir esenliktir” demiştir. Nitelikler birbirine yakın olunca iki geceden birinin diğeri olduğunu söylemek zorunlu olur. Dördüncüsü: Muhammed b. Cerîr et-Taberî, “Tefsir”inde Katâde'den şöyle dediğini nakletmiştir:
47371. Metin
نَزَلَتْ صُحُفُ إِبْرَاهِيمَ فِي أَوَّلِ لَيْلَةٍ مِنْ رَمَضَانَ، وَالتَّوْرَاةُ لِسِتِّ لَيَالٍ مِنْهُ، وَالزَّبُورُ لِاثْنَتَيْ عَشْرَةَ لَيْلَةً مَضَتْ مِنْهُ، وَالْإِنْجِيلُ لِثَمَانِ عَشْرَةَ لَيْلَةً مَضَتْ مِنْهُ، وَالْقُرْآنُ لِأَرْبَعٍ وَعِشْرِينَ لَيْلَةً مَضَتْ مِنْ رَمَضَانَ، وَاللَّيْلَةُ الْمُبَارَكَةُ هِيَ لَيْلَةُ الْقَدْرِ وَخَامِسُهَا: أَنَّ لَيْلَةَ الْقَدْرِ إِنَّمَا سُمِّيَتْ بِهَذَا الِاسْمِ، لِأَنَّ قَدْرَهَا وَشَرَفَهَا عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ، وَمَعْلُومٌ أَنَّهُ لَيْسَ قَدْرُهَا وَشَرَفُهَا لِسَبَبِ ذَلِكَ الزَّمَانِ، لِأَنَّ الزَّمَانَ شَيْءٌ وَاحِدٌ فِي الذَّاتِ وَالصِّفَاتِ، فَيَمْتَنِعُ كَوْنُ بَعْضِهِ أَشْرَفَ مِنْ بَعْضٍ لِذَاتِهِ، فَثَبَتَ أَنَّ شَرَفَهُ وَقَدْرَهُ بِسَبَبِ أَنَّهُ حَصَلَ فِيهِ أُمُورٌ شَرِيفَةٌ عَالِيَةٌ لَهَا قَدْرٌ عَظِيمٌ وَمَرْتَبَةٌ رَفِيعَةٌ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ
“İbrahim'in sahifeleri Ramazan'ın ilk gecesinde, Tevrat ondan altı gece geçince, Zebur ondan on iki gece geçince, İncil ondan on sekiz gece geçince, Kur'an ise Ramazan'dan yirmi dört gece geçince indirilmiştir; mübarek gece ise Kadir Gecesidir.” Beşincisi: Kadir Gecesi ancak Allah katındaki kadri ve şerefi büyük olduğu için bu isimle isimlendirilmiştir. Bilinmektedir ki onun kadri ve şerefi o zamanın kendisi sebebiyle değildir; zira zaman zatında ve sıfatlarında tek bir şeydir; dolayısıyla bir parçasının zatı gereği diğerinden daha şerefli olması imkânsızdır. Böylece sabit olmuştur ki onun şerefi ve kadri, içinde büyük bir değere ve yüce bir mertebeye sahip şerefli ve yüce işlerin meydana gelmiş olması sebebiyledir. Bilinmektedir ki,
47372. Metin
مَنْصِبَ الدِّينِ أَعْلَى وَأَعْظَمُ مِنْ مَنْصِبِ الدُّنْيَا، وَأَعْلَى الْأَشْيَاءِ وَأَشْرَفُهَا مَنْصِبًا فِي الدِّينِ هُوَ الْقُرْآنُ، لِأَجْلِ أَنَّ بِهِ ثَبَتَتْ نُبُوَّةُ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَبِهِ ظَهَرَ الْفَرْقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ فِي سَائِرِ كُتُبِ اللَّهِ الْمُنَزَّلَةِ، كَمَا قَالَ فِي صِفَتِهِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ [الْمَائِدَةِ: ٤٨] وَبِهِ ظَهَرَتْ دَرَجَاتُ أَرْبَابِ السَّعَادَاتِ، وَدَرَكَاتُ أَرْبَابِ الشَّقَاوَاتِ، فَعَلَى هَذَا لَا شَيْءَ إِلَّا وَالْقُرْآنُ أَعْظَمُ قَدْرًا وَأَعْلَى ذِكْرًا وَأَعْظَمُ مَنْصِبًا مِنْهُ فَلَوْ كَانَ نُزُولُهُ إِنَّمَا وَقَعَ فِي لَيْلَةٍ أُخْرَى سِوَى لَيْلَةِ الْقَدْرِ، لَكَانَتْ لَيْلَةُ الْقَدْرِ هِيَ هَذِهِ الثَّانِيَةُ لَا الْأُولَى، وَحَيْثُ أَطْبَقُوا عَلَى أَنَّ لَيْلَةَ الْقَدْرِ الَّتِي وَقَعَتْ فِي رَمَضَانَ، عَلِمْنَا أَنَّ الْقُرْآنَ إِنَّمَا أُنْزِلَ فِي تِلْكَ اللَّيْلَةِ، وَأَمَّا الْقَائِلُونَ بِأَنَّ الْمُرَادَ مِنَ اللَّيْلَةِ الْمُبَارَكَةِ الْمَذْكُورَةِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، هِيَ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ، فَمَا رَأَيْتُ لَهُمْ فِيهِ دَلِيلًا يُعَوَّلُ عَلَيْهِ، وَإِنَّمَا قَنِعُوا فِيهِ بِأَنْ نَقَلُوهُ عَنْ بَعْضِ النَّاسِ، فَإِنْ صَحَّ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِيهِ كَلَامٌ فَلَا مَزِيدَ عَلَيْهِ، وَإِلَّا فَالْحَقُّ هُوَ الْأَوَّلُ، ثُمَّ إِنَّ هَؤُلَاءِ الْقَائِلِينَ بِهَذَا الْقَوْلِ زَعَمُوا أَنَّ لَيْلَةَ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ لَهَا أَرْبَعَةُ أَسْمَاءَ: اللَّيْلَةُ الْمُبَارَكَةُ، وَلَيْلَةُ الْبَرَاءَةِ، وَلَيْلَةُ الصَّكِّ، وَلَيْلَةُ الرَّحْمَةِ، وَقِيلَ إِنَّمَا سُمِّيَتْ بِلَيْلَةِ الْبَرَاءَةِ، وَلَيْلَةِ الصَّكِّ، لِأَنَّ الْبُنْدَارَ إِذَا اسْتَوْفَى الْخَرَاجَ مِنْ أَهْلِهِ كَتَبَ لَهُمُ الْبَرَاءَةَ، كَذَلِكَ اللَّهُ ﷿ يَكْتُبُ لِعِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ الْبَرَاءَةَ فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ، وَقِيلَ هَذِهِ اللَّيْلَةُ مُخْتَصَّةٌ بِخَمْسِ خِصَالٍ الْأُولَى: تَفْرِيقُ كُلِّ أَمْرٍ حَكِيمٍ فِيهَا، قَالَ تَعَالَى: فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ وَالثَّانِيَةُ: فَضِيلَةُ الْعِبَادَةِ فِيهَا،
dinin mertebesi dünyanın mertebesinden daha yüce ve daha büyüktür. Dinde mertebece en yüce ve en şerefli olan şey ise Kur'an'dır; zira Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliği onunla sabit olmuş, Allah'ın indirdiği diğer kitaplarda hak ile batıl arasındaki fark onunla ortaya çıkmıştır; nitekim onun vasfında {وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ} [el-Mâide 48] “ve onun üzerine bir şahit / koruyucu” buyurmuştur; saadet ehlinin dereceleri ile şekavet ehlinin derekeleri de onunla belirginleşmiştir. Buna göre Kur'an'dan daha büyük kadre, daha yüce bir şana ve daha büyük bir mertebeye sahip hiçbir şey yoktur. Eğer onun inişi Kadir Gecesinden başka bir gecede gerçekleşmiş olsaydı, Kadir Gecesi birincisi değil, bu ikinci gece olurdu. Ramazan'da yer alan Kadir Gecesi olduğu hususunda icma ettiklerine göre, Kur'an'ın ancak o gecede indirildiğini bilmiş olduk. Bu ayette zikredilen mübarek geceden kastın Şaban'ın yarı gecesi olduğunu söyleyenlere gelince; onların bu hususta itimat edilecek bir delillerini görmedim; onlar bu konuda sadece onu bazı insanlardan nakletmekle yetinmişlerdir. Eğer bu hususta Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den sahih bir söz varsa onun üzerine söz söylenmez; aksi takdirde hak olan birinci görüştür. Sonra bu görüşü savunanlar, Şaban'ın yarı gecesinin dört ismi olduğunu ileri sürmüşlerdir: Mübarek Gece, Berâet Gecesi, Berat (senet) Gecesi ve Rahmet Gecesi. Denildi ki: Ona Berâet Gecesi ve Berat Gecesi denilmesinin sebebi şudur: Tahsildar halktan vergiyi tam olarak tahsil ettiğinde onlara beraat belgesi yazar; aynı şekilde Azîz ve Celîl olan Allah da bu gecede mümin kullarına beraat yazar. Bu gecenin beş özelliğe has kılındığı söylenmiştir: Birincisi: Her hikmetli işin o gecede ayırt edilmesidir; Yüce Allah: {فِيها يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} “Her hikmetli iş o gecede ayırt edilir” buyurmuştur. İkincisi: O gecede ibadetin faziletidir;
47373. Metin
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مَنْ صَلَّى فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ مِائَةَ رَكْعَةٍ أَرْسَلَ اللَّهُ إِلَيْهِ مِائَةَ مَلَكٍ ثَلَاثُونَ يُبَشِّرُونَهُ بِالْجَنَّةِ، وَثَلَاثُونَ يُؤَمِّنُونَهُ مِنْ عَذَابِ النَّارِ، وَثَلَاثُونَ يَدْفَعُونَ عَنْهُ آفَاتِ الدُّنْيَا، وَعَشَرَةٌ يَدْفَعُونَ عَنْهُ مَكَايِدَ الشَّيْطَانِ» ،
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim bu gecede yüz rekât namaz kılarsa, Allah ona yüz melek gönderir; otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu onu cehennem azabından emin kılar, otuzu ondan dünya afetlerini savar, onu da ondan şeytanın tuzaklarını savar.”
47374. Metin
الْخَصْلَةُ الثَّالِثَةُ: نُزُولُ الرَّحْمَةِ،
Üçüncü özellik: Rahmetin inmesidir;
47375. Metin
قَالَ ﵇: «إِنَّ اللَّهَ يَرْحَمُ أُمَّتِي فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ بِعَدَدِ شَعْرِ أَغْنَامِ بَنِي كَلْبٍ»
[Aleyhisselâm] şöyle buyurmuştur: “Allah bu gecede ümmetime Benî Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca merhamet eder.”
47376. Metin
وَالْخَصْلَةُ الرَّابِعَةُ: حُصُولُ الْمَغْفِرَةِ،
Dördüncü özellik: Mağfiretin hâsıl olmasıdır;
47377. Metin
قَالَ ﷺ: «إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَغْفِرُ لِجَمِيعِ الْمُسْلِمِينَ فِي تِلْكَ اللَّيْلَةِ، إِلَّا لِكَاهِنٍ، أَوْ مُشَاحِنٍ، أَوْ مُدْمِنِ خَمْرٍ، أَوْ عَاقٍّ لِلْوَالِدَيْنِ، أَوْ مُصِرٍّ عَلَى الزِّنَا»
[Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah o gecede kâhin, kin tutan, içki müptelası, anne babasına asi olan veya zinada ısrar eden kimse hariç bütün Müslümanları bağışlar.”
47378. Metin
وَالْخَصْلَةُ الْخَامِسَةُ: أَنَّهُ تَعَالَى أَعْطَى رَسُولَهُ فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ تَمَامَ الشَّفَاعَةِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ سَأَلَ لَيْلَةَ الثَّالِثَ عَشَرَ مِنْ شَعْبَانَ فِي أُمَّتِهِ فَأُعْطِيَ الثُّلُثَ مِنْهَا، ثُمَّ سَأَلَ لَيْلَةَ الرَّابِعَ عَشَرَ، فَأُعْطِيَ الثُّلُثَيْنِ، ثُمَّ سَأَلَ لَيْلَةَ الْخَامِسَ عَشَرَ، فَأُعْطِيَ الْجَمِيعَ إِلَّا مَنْ شَرَدَ عَلَى اللَّهِ شِرَادَ الْبَعِيرِ، هَذَا الْفَصْلُ نَقَلْتُهُ مِنَ «الْكَشَّافِ» ، فَإِنْ قِيلَ لَا شَكَّ أَنَّ الزَّمَانَ عِبَارَةٌ عَنِ الْمُدَّةِ الْمُمْتَدَّةِ الَّتِي/ تَقْدِيرُهَا حَرَكَاتُ الْأَفْلَاكِ وَالْكَوَاكِبِ، وَأَنَّهُ فِي ذَاتِهِ أَمْرٌ مُتَشَابِهُ الْأَجْزَاءِ فَيَمْتَنِعُ كَوْنُ بَعْضِهَا أَفْضَلَ مِنْ بَعْضٍ، وَالْمَكَانُ عِبَارَةٌ عَنِ الْفَضَاءِ الْمُمْتَدِّ وَالْخَلَاءِ الْخَالِي فَيَمْتَنِعُ كَوْنُ بَعْضِ أَجْزَائِهِ أَشْرَفَ مِنَ الْبَعْضِ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ كَانَ تَخْصِيصُ بَعْضِ أَجْزَائِهِ بِمَزِيدِ الشَّرَفِ دُونَ الْبَاقِي تَرْجِيحًا لِأَحَدِ طَرَفَيِ الْمُمْكِنِ عَلَى الْآخَرِ لَا لِمُرَجِّحٍ وَإِنَّهُ مُحَالٌ، قُلْنَا الْقَوْلُ بِإِثْبَاتِ حُدُوثِ الْعَالَمِ وَإِثْبَاتِ أَنَّ فَاعِلَهُ فَاعِلٌ مُخْتَارٌ بِنَاءً عَلَى هَذَا الْحَرْفِ وَهُوَ أَنَّهُ لَا يَبْعُدُ مِنَ الْفَاعِلِ الْمُخْتَارِ تَخْصِيصُ وَقْتٍ مُعَيَّنٍ بِإِحْدَاثِ الْعَالَمِ فِيهِ دُونَ مَا قَبْلَهُ وَمَا بَعْدَهُ، فَإِنْ بَطَلَ هَذَا الْأَصْلُ فَقَدْ بَطَلَ حُدُوثُ الْعَالَمِ وَبَطَلَ الْفَاعِلُ الْمُخْتَارُ وَحِينَئِذٍ لَا يَكُونُ الْخَوْضُ فِي تَفْسِيرِ الْقُرْآنِ فَائِدَةً، وَإِنْ صَحَّ هَذَا الْأَصْلُ فَقَدْ زَالَ مَا ذَكَرْتُمْ مِنَ السُّؤَالِ، فَهَذَا هُوَ الْجَوَابُ الْمُعْتَمَدُ، وَالنَّاسُ قَالُوا لَا يَبْعُدُ أَنْ يَخُصَّ اللَّهُ تَعَالَى بَعْضَ الْأَوْقَاتِ بِمَزِيدِ تَشْرِيفٍ حَتَّى يَصِيرَ ذَلِكَ دَاعِيًا لِلْمُكَلَّفِ إِلَى الْإِقْدَامِ عَلَى الطَّاعَاتِ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ، وَلِهَذَا السَّبَبِ بَيَّنَ أَنَّهُ تَعَالَى أخفاه في الأوقات وماعيته لأنه لَمْ يَكُنْ مُعَيَّنًا جَوَّزَ الْمُكَلَّفُ فِي كُلِّ وَقْتٍ مُعَيَّنٍ أَنْ يَكُونَ هُوَ ذَلِكَ الْوَقْتَ الشَّرِيفَ فَيَصِيرُ ذَلِكَ حَامِلًا لَهُ عَلَى الْمُوَاظَبَةِ عَلَى الطَّاعَاتِ فِي كُلِّ الْأَوْقَاتِ، وَإِذَا وَقَعْتَ عَلَى هَذَا الْحَرْفِ ظَهَرَ عِنْدَكَ أَنَّ الزَّمَانَ وَالْمَكَانَ إِنَّمَا فَازَا بِالتَّشْرِيفَاتِ الزَّائِدَةِ تَبَعًا لِشَرَفِ الْإِنْسَانِ فَهُوَ الْأَصْلُ وَكُلُّ مَا سِوَاهُ فَهُوَ تَبَعٌ لَهُ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Beşinci özellik: Yüce Allah'ın bu gecede Resûlüne şefaatin tamamını vermiş olmasıdır. Şöyle ki: O, Şaban'ın on üçüncü gecesinde ümmeti hakkında [şefaat] istedi, ona bunun üçte biri verildi; sonra on dördüncü gecesinde istedi, ona üçte ikisi verildi; sonra on beşinci gecesinde istedi, devenin ürküp kaçtığı gibi Allah'tan kaçan kimse hariç hepsine verildi. Bu kısmı “el-Keşşâf”tan naklettim. Şayet: “Şüphe yok ki zaman, ölçüsü feleklerin ve yıldızların hareketleri olan uzayıp giden bir süreden ibarettir ve zatında parçaları birbirine benzeyen bir durumdur; dolayısıyla bir kısmının diğerinden daha faziletli olması imkânsızdır. Mekân da uzayıp giden boşluktan ve yalın açıklıktan ibarettir; binaenaleyh onun da bazı parçalarının bazısından daha şerefli olması imkânsızdır. Durum böyle olunca, bir tercih edici olmadan onun bazı parçalarını diğerleri hariç daha fazla şerefle tahsis etmek, mümkün olanın iki tarafından birini diğerine tercihtir ki bu imkânsızdır” denilirse; deriz ki: Âlemin sonradan yaratıldığını ve failinin irade sahibi bir fail (fâil-i muhtâr) olduğunu ispat etmeye yönelik söz şu esasa dayanır: İrade sahibi failin, âlemi yaratmayı ondan öncesi ve sonrası hariç belirli bir vakte tahsis etmesi uzak bir ihtimal değildir. Şayet bu asıl batıl olursa, âlemin sonradan yaratılışı da irade sahibi fail de batıl olur; bu durumda Kur'an tefsirine dalmanın hiçbir faydası kalmaz. Eğer bu asıl sahih ise, zikrettiğiniz soru ortadan kalkmış olur. İtimat edilen cevap işte budur. İnsanlar da şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın, mükellefin o vakitte taatlere yönelmesine bir vesile olsun diye bazı vakitleri daha fazla şerefle tahsis etmesi uzak bir ihtimal değildir. İşte bu sebeple O'nun, o vakti diğer vakitler içinde gizlediğini ve mahiyetini belirlemediğini açıklamışlardır; çünkü o belirli olmayınca mükellef her belirli vaktin o şerefli vakit olabileceğini muhtemel görür, bu da onu bütün vakitlerde taatlere devam etmeye sevk eder. Bu esası kavradığında, sana açıkça görünür ki zaman ve mekân, insanoğlunun şerefine tabi olarak fazladan şereflere nail olmuşlardır; asıl olan odur, onun dışındaki her şey ise ona tabidir. Doğrusunu Allah bilir.
47379. Metin
الْمَسْأَلَةُ السَّادِسَةُ:
Altıncı Mesele:
47380. Metin
رُوِيَ أَنَّ عَطِيَّةَ الْحَرُورِيَّ سَأَلَ ابْنَ عَبَّاسٍ ﵄ عَنْ قَوْلُهُ إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ [الْقَدْرِ: ١] وَقَوْلِهِ إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ كَيْفَ يَصِحُّ ذَلِكَ مَعَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَنْزَلَ الْقُرْآنَ فِي جَمِيعِ الشُّهُورِ؟ فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ﵄: يَا ابْنَ الْأَسْوَدِ لَوْ هَلَكْتُ أَنَا وَوَقَعَ هَذَا فِي نَفْسِكَ وَلَمْ تَجِدْ جَوَابَهُ هَلَكْتَ، نَزَلَ الْقُرْآنُ جُمْلَةً مِنَ اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ إِلَى الْبَيْتِ الْمَعْمُورِ، وَهُوَ فِي السَّمَاءِ الدُّنْيَا، ثُمَّ نَزَلَ بَعْدَ ذَلِكَ فِي أَنْوَاعِ الْوَقَائِعِ حَالًا فَحَالًا.
Rivayet edildiğine göre Atiyye el-Harûrî, İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'ya, Yüce Allah Kur'an'ı bütün aylarda indirmişken O'nun: {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ} [el-Kadr 1] “Şüphesiz Biz onu Kadir Gecesinde indirdik” ve {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} “Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik” buyurmasının nasıl sahih olacağını sordu. Bunun üzerine İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: “Ey İbnu'l-Esved! Şayet ben helak olmuş olsaydım ve bu şüphe senin içinde yer edip de cevabını bulamasaydın helak olurdun. Kur'an, Levh-i Mahfûz'dan dünya semasında bulunan Beytü'l-Ma'mûr'a toptan indirildi; daha sonra çeşitli olaylar üzerine peyderpey indirildi.”
47381. Metin
وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
Doğrusunu Allah bilir.
47382. Metin
الْمَسْأَلَةُ السَّابِعَةُ: فِي بَيَانِ نَظْمِ هَذِهِ الْآيَاتِ، اعْلَمْ أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْهَا تَعْظِيمُ الْقُرْآنِ مِنْ ثَلَاثَةِ أَوْجُهٍ أَحَدُهَا:
Yedinci Mesele: Bu ayetlerin nazmının açıklanması hakkındadır. Bil ki bunlardan maksat, Kur'an'ı üç yönden yüceltmektir. Birincisi:
47383. Metin
بَيَانُ تَعْظِيمِ الْقُرْآنِ بِحَسَبِ ذَاتِهِ الثَّانِي: بَيَانُ تَعْظِيمِهِ بِسَبَبِ شَرَفِ الْوَقْتِ الَّذِي نَزَلَ فيه الثالث: بَيَانُ تَعْظِيمِهِ بِحَسَبِ شَرَفِ مَنْزِلَتِهِ، أَمَّا بَيَانُ تَعْظِيمِهِ بِحَسَبِ ذَاتِهِ فَمِنْ ثَلَاثَةِ أَوْجُهٍ أَحَدُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى أَقْسَمَ بِهِ وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى شَرَفِهِ وَثَانِيهَا: أَنَّهُ تَعَالَى أَقْسَمَ بِهِ عَلَى كَوْنِهِ نَازِلًا فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ، وَقَدْ ذَكَرْنَا أَنَّ الْقَسَمَ بِالشَّيْءِ عَلَى حَالَةٍ مِنْ أَحْوَالِ نَفْسِهِ يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ فِي غَايَةِ الشَّرَفِ وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى وَصَفَهُ بِكَوْنِهِ مُبِينًا وَذَلِكَ يَدُلُّ أَيْضًا عَلَى شَرَفِهِ فِي ذَاتِهِ.
Kur'an'ın zatı bakımından yüceliğinin beyanıdır. İkincisi: İndiği vaktin şerefi sebebiyle yüceliğinin beyanıdır. Üçüncüsü: İndirenin şerefi bakımından yüceliğinin beyanıdır. Zatı bakımından yüceliğinin beyanı üç yöndendir: Birincisi: Yüce Allah'ın ona yemin etmiş olmasıdır ki bu onun şerefine delalet eder. İkincisi: Yüce Allah'ın, onun mübarek bir gecede indiğine dair ona yemin etmiş olmasıdır; bir şeye bizzat kendisinin bir hâli üzerine yemin edilmesinin, onun son derece şerefli olduğuna delalet ettiğini zikretmiştik. Üçüncüsü: Yüce Allah'ın onu apaçık / açıklayıcı olarak nitelemiş olmasıdır ki bu da zatı bakımından şerefine delalet eder.
47384. Metin
وَأَمَّا النَّوْعُ الثَّانِي: وَهُوَ بَيَانُ شَرَفِهِ لِأَجْلِ شَرَفِ الْوَقْتِ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ فَهُوَ قَوْلُهُ إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ وَهَذَا تَنْبِيهٌ عَلَى أَنَّ نُزُولَهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ يَقْتَضِي شَرَفَهُ وَجَلَالَتَهُ، ثُمَّ نَقُولُ إِنَّ قَوْلَهُ إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ يقتضي أمرين: أحدها: أَنَّهُ تَعَالَى أَنْزَلَهُ وَالثَّانِي: كَوْنُ تِلْكَ اللَّيْلَةِ مُبَارَكَةً فَذَكَرَ تَعَالَى عَقِيبَ هَذِهِ الْكَلِمَةِ مَا يَجْرِي مَجْرَى الْبَيَانِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا، أَمَّا بَيَانُ أَنَّهُ تَعَالَى لِمَ أَنْزَلَهُ فَهُوَ قَوْلُهُ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ يَعْنِي الْحِكْمَةَ فِي إِنْزَالِ هَذِهِ السُّورَةِ أَنَّ إِنْذَارَ الْخَلْقِ لَا يَتِمُّ/ إِلَّا بِهِ، وَأَمَّا بَيَانُ أَنَّ هَذِهِ اللَّيْلَةَ لَيْلَةٌ مُبَارَكَةٌ فَهُوَ أَمْرَانِ: أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ تَعَالَى يَفْرِقُ فِيهَا كُلَّ أَمْرٍ حَكِيمٍ، وَالثَّانِي: أَنَّ ذلك الأمر الحكيم مخصوصا بِشَرَفِ أَنَّهُ إِنَّمَا يَظْهَرُ مِنْ عِنْدِهِ، وَإِلَيْهِ الْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ أَمْراً مِنْ عِنْدِنا.
İkinci türe gelince: O da indirildiği vaktin şerefinden dolayı şerefinin beyanıdır ki bu, O'nun {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} “Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik” buyruğudur. Bu, onun mübarek bir gecede inişinin şerefini ve yüceliğini gerektirdiğine bir uyarıdır. Sonra deriz ki: O'nun {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} “Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik” buyruğu iki hususu gerektirir: Birincisi: Yüce Allah'ın onu indirmiş olması; ikincisi: O gecenin mübarek olmasıdır. Yüce Allah bu sözün hemen peşinden her birinin beyanı makamında olan şeyi zikretmiştir. Yüce Allah'ın onu niçin indirdiğinin beyanına gelince; bu, O'nun {إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} “Şüphesiz Biz uyarıcılarız” buyruğudur; yani bu surenin indirilmesindeki hikmet, kulların uyarılmasının ancak onunla tamamlanacak olmasıdır. Bu gecenin mübarek bir gece olduğunun beyanına gelince; bu iki husustur: Birincisi: Yüce Allah'ın o gecede her hikmetli işi ayırt etmesi; ikincisi: O hikmetli işin ancak O'nun katından ortaya çıkması şerefine has kılınmış olmasıdır ki {أَمْراً مِنْ عِنْدِنا} “Katımızdan bir emir olarak” buyruğuyla buna işaret edilmiştir.
47385. Metin
وَأَمَّا النَّوْعُ الثَّالِثُ: فَهُوَ بَيَانُ شَرَفِ الْقُرْآنِ لِشَرَفِ مَنْزِلِهِ وَذَلِكَ هُوَ قَوْلُهُ إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ فَبَيَّنَ أَنَّ ذَلِكَ الْإِنْذَارَ وَالْإِرْسَالَ إِنَّمَا حَصَلَ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى، ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ ذَلِكَ الْإِرْسَالَ إِنَّمَا كَانَ لِأَجْلِ تَكْمِيلِ الرَّحْمَةِ وَهُوَ قَوْلُهُ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَكَانَ الْوَاجِبُ أَنْ يُقَالَ رَحْمَةً مِنَّا إِلَّا أَنَّهُ وَضَعَ الظَّاهِرَ مَوْضِعَ الْمُضْمَرِ إِيذَانًا بِأَنَّ الرُّبُوبِيَّةَ تَقْتَضِي الرَّحْمَةَ عَلَى الْمَرْبُوبِينَ، ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ تِلْكَ الرَّحْمَةَ وَقَعَتْ عَلَى وَفْقِ حَاجَاتِ الْمُحْتَاجِينَ لِأَنَّهُ تَعَالَى يَسْمَعُ تَضَرُّعَاتِهِمْ، وَيَعْلَمُ أَنْوَاعَ حَاجَاتِهِمْ، فَلِهَذَا قَالَ: إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ فَهَذَا مَا خَطَرَ بِالْبَالِ فِي كَيْفِيَّةِ تَعَلُّقِ بَعْضِ هَذِهِ الْآيَاتِ بِبَعْضٍ.
Üçüncü türe gelince: O da Kur'an'ın, onu indirenin şerefinden dolayı şerefinin beyanıdır ki bu, O'nun {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} “Şüphesiz Biz [peygamberler] göndericileriz” buyruğudur; böylece bu uyarmanın ve göndermenin ancak Yüce Allah tarafından gerçekleştiğini açıklamıştır. Sonra bu göndermenin ancak rahmetin tamamlanması için olduğunu açıklamıştır ki bu da O'nun {رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden bir rahmet olarak” buyruğudur. Aslında “Bizden bir rahmet olarak” denilmesi gerekirdi; ancak Rabliğin (rubûbiyyet), yaratılanlara (merbûbîn) merhameti gerektirdiğini bildirmek için zamir yerine açık isim koymuştur. Sonra bu rahmetin, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarına uygun şekilde gerçekleştiğini açıklamıştır; çünkü Yüce Allah onların yalvarışlarını işitir ve ihtiyaçlarının türlerini bilir; nitekim bu sebeple: {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurmuştur. Bu ayetlerin birbiriyle irtibatının keyfiyeti hakkında akla gelenler bunlardır.
47386. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّامِنَةُ: فِي تَفْسِيرِ مُفْرَدَاتِ هَذِهِ الْأَلْفَاظِ، أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ فَقَدْ قِيلَ فِيهِ إِنَّهُ تَعَالَى أَنْزَلَ كُلِّيَّةَ الْقُرْآنِ مِنَ اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فِي هَذِهِ اللَّيْلَةِ، ثُمَّ أَنْزَلَ فِي كُلِّ وَقْتٍ مَا يَحْتَاجُ إِلَيْهِ الْمُكَلَّفُ، وَقِيلَ يَبْدَأُ فِي اسْتِنْسَاخِ ذَلِكَ مِنَ اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ فِي لَيْلَةِ الْبَرَاءَةِ وَيَقَعُ الْفَرَاغُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ فَتُدْفَعُ نُسْخَةُ الْأَرْزَاقِ إِلَى مِيكَائِيلَ، وَنُسْخَةُ الْحُرُوبِ إِلَى جِبْرَائِيلَ وَكَذَلِكَ الزَّلَازِلِ وَالصَّوَاعِقِ وَالْخَسْفِ، وَنُسْخَةُ الْأَعْمَالِ إِلَى إِسْمَاعِيلَ «١» صَاحِبِ سَمَاءِ الدُّنْيَا وَهُوَ مَلَكٌ عَظِيمٌ، وَنُسْخَةُ الْمَصَائِبِ إِلَى مَلَكِ الموت.
Sekizinci Mesele: Bu lafızların müfredatının (tekil kelimelerinin) tefsiri hakkındadır. Yüce Allah'ın: {إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةٍ مُبارَكَةٍ} “Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik” buyruğuna gelince; bu hususta şöyle denilmiştir: Yüce Allah bu gecede Kur'an'ın tamamını Levh-i Mahfûz'dan dünya semasına indirmiş, ardından mükellefin ihtiyaç duyduğu kısımları her vakitte [peyderpey] indirmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunun Levh-i Mahfûz'dan istinsah edilmesine (kopyalanıp yazılmasına) Berâet gecesinde başlanır ve Kadir gecesinde tamamlanır; böylece rızıkların nüshası Mikâil'e, savaşların -aynı şekilde depremlerin, yıldırımların ve yere batırmaların- nüshası Cibrîl'e, amellerin nüshası dünya semasının sahibi olan -ki o büyük bir melektir- İsmâil'e1 ve musibetlerin nüshası ise Ölüm Meleği'ne teslim edilir.
47387. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: فِيها يُفْرَقُ أَيْ فِي تِلْكَ اللَّيْلَةِ الْمُبَارَكَةِ يُفْرَقُ أَيْ يُفَصَّلُ وَيُبَيَّنُ من قوله فرقت الشيء أفرقه وَفُرْقَانًا، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَقُرِئَ يُفَرِّقُ بِالتَّشْدِيدِ وَيَفْرُقُ عَلَى إِسْنَادِ الْفِعْلِ إِلَى الْفَاعِلِ وَنَصْبِ كُلٍّ وَالْفَارِقُ هُوَ اللَّهُ ﷿، وَقَرَأَ زَيْدُ بْنُ عَلِيٍّ نُفَرِّقُ بِالنُّونِ.
Yüce Allah’ın: {فِيها يُفْرَقُ} “o gecede ayırt edilir” buyruğuna gelince; yani o mübarek gecede ayırt edilir; “bir şeyi ayırdım, ayırırım, fark ve furkân” kökünden olup tafsil edilir ve açıklanır demektir. “el-Keşşâf” sahibi demiştir ki: Şedde ile {يُفَرِّقُ} ve fiilin faile isnat edilmesi ve “küll” kelimesinin nasbı ile {يَفْرُقُ} şeklinde de okunmuştur; ayırt eden ise Azîz ve Celîl olan Allah'tır. Zeyd b. Ali de nun ile {نُفَرِّقُ} şeklinde okumuştur.
47388. Metin
أَمَّا قَوْلُهُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ فَالْحَكِيمُ مَعْنَاهُ ذُو الْحِكْمَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ تَخْصِيصَ اللَّهِ تَعَالَى كُلَّ أَحَدٍ بِحَالَةٍ مُعَيَّنَةٍ مِنَ الْعُمُرِ وَالرِّزْقِ وَالْأَجْلِ وَالسَّعَادَةِ وَالشَّقَاوَةِ يَدُلُّ عَلَى حِكْمَةٍ بَالِغَةٍ لِلَّهِ تَعَالَى، فَلَمَّا كَانَتْ تِلْكَ الْأَفْعَالُ وَالْأَقْضِيَةُ دَالَّةً عَلَى حِكْمَةِ فَاعِلِهَا وُصِفَتْ بِكَوْنِهَا حَكِيمَةً، وَهَذَا مِنَ الْإِسْنَادِ الْمَجَازِيِّ، لِأَنَّ الْحَكِيمَ صِفَةُ صَاحِبِ الْأَمْرِ عَلَى الْحَقِيقَةِ وَوَصْفُ الْأَمْرِ بِهِ مَجَازٌ، ثُمَّ قَالَ: أَمْراً مِنْ عِنْدِنا وَفِي انْتِصَابِ قَوْلِهِ أَمْراً وَجْهَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّهُ نُصِبَ عَلَى الِاخْتِصَاصِ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ تَعَالَى بَيَّنَ شَرَفَ تِلْكَ الْأَقْضِيَةِ وَالْأَحْكَامِ بِسَبَبِ أَنْ وَصَفَهَا بِكَوْنِهَا حَكِيمَةً، ثُمَّ زَادَ فِي بَيَانِ شَرَفِهَا بِأَنْ قَالَ أَعْنِي بِهَذَا الْأَمْرِ أَمْرًا حَاصِلًا مِنْ عِنْدِنَا كَائِنًا مِنْ لَدُنَّا، وَكَمَا اقْتَضَاهُ عِلْمُنَا وَتَدْبِيرُنَا وَالثَّانِي: أَنَّهُ نُصِبَ عَلَى الْحَالِ وَفِيهِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ: الأول: أن يكون حال مِنْ أَحَدِ الضَّمِيرَيْنِ فِي أَنْزَلْناهُ، إِمَّا مِنْ ضَمِيرِ الْفَاعِلِ أَيْ: إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ آمِرِينَ أَمْرًا أَوْ مِنْ ضَمِيرِ الْمَفْعُولِ أَيْ: إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي حَالِ كَوْنِهِ أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا بِمَا يَجِبُ أَنْ يَفْعَلَ وَالثَّالِثُ: مَا حَكَاهُ أَبُو عَلِيٍّ الْفَارِسِيُّ عَنْ أَبِي الْحَسَنِ رَحِمَهُمَا اللَّهُ أَنَّهُ حَمَلَ قَوْلَهُ أَمْراً عَلَى الْحَالِ وَذُو الحال قوله كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ وهو نكرا.
{كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} “Her hikmetli iş” buyruğuna gelince; “hakîm”, hikmet sahibi demektir; çünkü Yüce Allah'ın herkesi ömür, rızık, ecel, saadet ve şekavetten belirli bir duruma has kılması, Yüce Allah'ın kusursuz bir hikmetine delalet eder. Bu fiiller ve hükümler faillerinin hikmetine delalet edince, “hikmetli” olarak nitelenmişlerdir; bu mecazî bir isnattır, zira hakîm hakikatte iş sahibinin sıfatıdır, işin bununla nitelenmesi ise mecazdır. Sonra {أَمْراً مِنْ عِنْدِنا} “Katımızdan bir emir olarak” buyurmuştur. {أَمْراً} kelimesinin nasb edilmesinde iki vecih vardır: Birincisi: İhtisas üzere mansub olmasıdır; çünkü Yüce Allah, bu hükümleri ve kazaları hikmetli olmakla nitelemek suretiyle onların şerefini açıklamış, sonra da “bu işle katımızdan hâsıl olan, huzurumuzdan gelen ve ilmimiz ile tedbirimizin gerektirdiği bir işi kastediyorum” diyerek onların şerefinin beyanını artırmıştır. İkincisi: Hâl olarak mansub olmasıdır; bunda üç vecih vardır: Birincisi: {أَنْزَلْناهُ} fiilindeki iki zamirden birinden hâl olmasıdır; ya fail zamirinden olup “Biz onu bir emir emrediciler olarak indirdik” anlamındadır ya da mef‘ûl zamirinden olup “Biz onu yapılması gereken şeye dair katımızdan bir emir iken indirdik” anlamındadır. Üçüncüsü: Ebû Ali el-Fârisî'nin Ebü'l-Hasan'dan -Allah ikisine de rahmet etsin- naklettiği görüştür; o, {أَمْراً} kelimesini hâl kılmıştır; hâl sahibi ise nekire olan {كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} “her hikmetli iş” sözüdür.
47389. Metin
ثُمَّ قَالَ: إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ يَعْنِي إِنَّا إِنَّمَا فَعَلْنَا ذَلِكَ الْإِنْذَارَ لِأَجَلِ إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ يَعْنِي الْأَنْبِيَاءَ.
Sonra {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} “şüphesiz Biz göndericileriz” buyurmuştur; yani Biz o uyarmayı ancak peygamberleri gönderici olduğumuz için yaptık.
47390. Metin
ثُمَّ قَالَ: رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ أَيْ لِلرَّحْمَةِ فَهِيَ نَصْبٌ عَلَى أَنْ يَكُونَ مَفْعُولًا لَهُ.
Sonra {رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden bir rahmet olarak” buyurmuştur; yani rahmet için [gönderdik]; bu kelime mef‘ûlün leh olmak üzere mansubdur.
47391. Metin
ثُمَّ قَالَ: إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ يَعْنِي أَنَّ تِلْكَ الرَّحْمَةَ كَانَتْ رَحْمَةً فِي الْحَقِيقَةِ لِأَنَّ الْمُحْتَاجِينَ، إِمَّا أَنْ يَذْكُرُوا بِأَلْسِنَتِهِمْ حَاجَاتِهِمْ، وَإِمَّا أَنْ لَا يَذْكُرُوهَا فَإِنْ ذَكَرُوهَا فَهُوَ تَعَالَى يَسْمَعُ كَلَامَهُمْ فَيَعْرِفُ حَاجَاتِهِمْ، وَإِنْ لَمْ يَذْكُرُوهَا فَهُوَ تَعَالَى عَالِمٌ بِهَا فَثَبَتَ أَنَّ كَوْنَهُ سَمِيعًا عَلِيمًا يَقْتَضِي أَنْ يُنْزِلَ رَحْمَتَهُ عَلَيْهِمْ.
Sonra {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurmuştur; yani o rahmet hakikatte bir rahmet idi, çünkü ihtiyaç sahipleri ihtiyaçlarını ya dilleriyle ifade ederler ya da ifade etmezler; eğer ifade ederlerse Yüce Allah onların sözlerini işitir ve ihtiyaçlarını bilir; şayet ifade etmezlerse Yüce Allah onları bilendir. Böylece O'nun işiten ve bilen olmasının, rahmetini onların üzerine indirmesini gerektirdiği sabit olmuştur.
47392. Metin
ثُمَّ قَالَ: رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Sonra {رَبِّ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَما بَيْنَهُما إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; eğer kesin olarak inanıyorsanız” buyurmuştur. Bunda birkaç mesele vardır:
47393. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَرَأَ عَاصِمٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ بِكَسْرِ الْبَاءِ مِنْ رَبٍّ عَطْفًا عَلَى قَوْلِهِ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَالْبَاقُونَ بِالرَّفْعِ عَطْفًا عَلَى قَوْلِهِ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ.
Birinci Mesele: Âsım, Hamza ve Kisâî, {رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden bir rahmet olarak” buyruğuna atıfla {رَبِّ} kelimesinin basını kesre ile; diğerleri ise {هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} “O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyruğuna atıfla ref ile okumuşlardır.
47394. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الْمَقْصُودُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْمُنَزِّلَ إِذَا كَانَ مَوْصُوفًا بِهَذِهِ الْجَلَالَةِ وَالْكِبْرِيَاءِ كَانَ الْمُنْزَّلُ الَّذِي هُوَ الْقُرْآنُ فِي غَايَةِ الشَّرَفِ وَالرِّفْعَةِ.
İkinci Mesele: Bu ayetten maksat, indiren bu celal ve kibriya ile vasıflanmış olunca, indirilen şey olan Kur'an'ın da son derece şerefli ve yüce olduğudur.
47395. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: الْفَائِدَةُ فِي قَوْلِهِ إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ مِنْ وُجُوهٍ الْأَوَّلُ: قَالَ أَبُو مُسْلِمٍ مَعْنَاهُ إِنْ كُنْتُمْ تَطْلُبُونَ الْيَقِينَ وَتُرِيدُونَهُ، فَاعْرِفُوا أَنَّ الْأَمْرَ كَمَا قُلْنَا، كَقَوْلِهِمْ فُلَانٌ مُنْجِدٌ مُتْهِمٌ أَيْ يُرِيدُ نَجْدًا وَتِهَامَةَ الثَّانِي: قَالَ صاحب «الكشاف» : كانوا يقرون بأن للسموات وَالْأَرْضِ رَبًّا وَخَالِقًا فَقِيلَ لَهُمْ إِنَّ إِرْسَالَ الرُّسُلِ وَإِنْزَالَ الْكُتُبِ رَحْمَةٌ مِنَ الرَّبِّ ﷾، ثُمَّ قِيلَ إِنَّ هَذَا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ الَّذِي أَنْتُمْ مُقِرُّونَ بِهِ وَمُعْتَرِفُونَ بِأَنَّهُ ربّ السموات وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كَانَ إِقْرَارُكُمْ عَنْ عِلْمٍ وَيَقِينٍ، كَمَا تَقُولُ هَذَا إِنْعَامُ زَيْدٍ الَّذِي تَسَامَعَ النَّاسُ بِكَرَمِهِ إِنْ بَلَغَكَ حَدِيثُهُ وَسَمِعْتَ قِصَّتَهُ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى رَدَّ أَنْ يَكُونُوا مُوقِنِينَ بِقَوْلِهِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ وَأَنَّ إِقْرَارَهُمْ غَيْرُ صَادِرٍ عَنْ عِلْمٍ وَيَقِينٍ وَلَا عَنْ جَدٍّ وَحَقِيقَةٍ بَلْ قَوْلٌ مخلوط بهزء ولعب والله أعلم.
Üçüncü Mesele: {إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “eğer kesin olarak inanıyorsanız” buyruğundaki fayda birkaç yöndendir: Birincisi: Ebû Müslim demiştir ki: Bunun anlamı, şayet siz kesin bilgi (yakîn) arıyor ve onu istiyorsanız, işin bizim söylediğimiz gibi olduğunu bilin; tıpkı onların “Falanca Necid ve Tihâme'yi istiyor” anlamında “Falanca Müncid ve Müt-him'dir” demeleri gibidir. İkincisi: “el-Keşşâf” sahibi demiştir ki: Onlar göklerin ve yerin bir Rabbi ve yaratıcısı olduğunu ikrar ediyorlardı; onlara peygamberler göndermenin ve kitaplar indirmenin Azîz ve Celîl olan Rabden bir rahmet olduğu söylendi; sonra da “Şayet ikrarınız bir ilim ve yakîne dayanıyorsa, işte ikrar ettiğiniz ve göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olduğunu itiraf ettiğiniz hakkıyla işiten ve hakkıyla bilen O'dur” denildi; tıpkı senin “Eğer haberi sana ulaştı ve kıssasını işittiysen, işte insanların cömertliğini dilden dile anlattığı Zeyd'in ihsanı budur” demen gibi. Sonra Yüce Allah {بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ} “Hayır, onlar bir şüphe içinde eğlenip duruyorlar” buyurarak onların kesin inanç sahibi olduklarını reddetmiş ve onların ikrarının ilim ve yakînden, ciddiyet ve hakikatten kaynaklanmadığını, bilakis alay ve oyunla karışık bir söz olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu Allah bilir.
47396. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٠ الى ١٦]
[Duhân Suresi (44), Âyet 10-16]
47397. Metin
فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤)
{فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى وَقَدْ جاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤)} “Göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle. İnsanları bürür; bu acı bir azaptır. 'Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz inananlarız' [derler]. Onlar nerede, öğüt almak nerede? Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: 'Öğretilmiş bir delidir!' dediler.”
47398. Metin
إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)
{إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)} “Biz azabı biraz kaldıracağız, fakat siz yine döneceksiniz. O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz Biz intikam alıcılarız.”
47399. Metin
اعْلَمْ أَنَّ الْمُرَادَ بِقَوْلِهِ فَارْتَقِبْ انْتَظِرْ وَيُقَالُ ذَلِكَ فِي الْمَكْرُوهِ، وَالْمَعْنَى انْتَظِرْ يَا مُحَمَّدُ عَذَابَهُمْ فَحُذِفَ مَفْعُولُ الِارْتِقَابِ لِدَلَالَةِ مَا ذُكِرَ بَعْدَهُ عَلَيْهِ وَهُوَ قَوْلُهُ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ وَيَجُوزُ أَيْضًا أَنْ يَكُونَ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ مفعول الارتقاب وقوله بِدُخانٍ فيه قولان:
Bil ki {فَارْتَقِبْ} “gözetle” buyruğundan maksat bekle demektir; bu kelime hoşlanılmayan durumlar için kullanılır. Anlamı şudur: Ey Muhammed! Onların azabını bekle. Kendisinden sonra zikredilen {هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ} “bu acı bir azaptır” buyruğunun ona delalet etmesinden dolayı gözetlemenin mef‘ûlü hazfedilmiştir. {يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ} “göğün getireceği gün” ifadesinin gözetlemenin mef‘ûlü olması da caizdir. {بِدُخانٍ} “bir duman ile” buyruğu hakkında ise iki görüş vardır:
47400. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّ
Birincisi: Şudur ki
47401. Metin
النَّبِيَّ ﷺ دَعَا عَلَى قَوْمِهِ بِمَكَّةَ لَمَّا كَذَّبُوهُ فَقَالَ: «اللَّهُمَّ اجْعَلْ سِنِيَّهِمْ كَسِنِيِّ يُوسُفَ» فَارْتَفَعَ الْمَطَرُ وَأَجْدَبَتِ الْأَرْضُ وَأَصَابَتْ قُرَيْشًا شِدَّةُ الْمَجَاعَةِ حَتَّى أَكَلُوا الْعِظَامَ وَالْكِلَابَ وَالْجِيَفَ، فَكَانَ الرَّجُلُ لِمَا بِهِ مِنَ الْجُوعِ يَرَى بَيْنَهُ وَبَيْنَ السَّمَاءِ كَالدُّخَانِ، وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ فِي بَعْضِ الرِّوَايَاتِ وَمُقَاتِلٍ وَمُجَاهِدٍ وَاخْتِيَارُ الْفَرَّاءِ وَالزَّجَّاجِ وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ مَسْعُودٍ ﵁
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Mekke'de kavmi kendisini yalanlayınca onlara beddua edip: “Allah'ım! Onların yıllarını Yûsuf'un [kıtlık] yılları gibi yap” dedi. Bunun üzerine yağmur kesildi, yer kuraklaştı ve Kureyş'e şiddetli bir kıtlık isabet etti; öyle ki kemikleri, köpekleri ve leşleri yediler. Adam açlığın şiddetinden dolayı kendisiyle gökyüzü arasında duman gibi bir şey görüyordu. Bu, bazı rivayetlerde İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın, Mukâtil'in ve Mücâhid'in görüşü olup Ferrâ ve Zeccâc'ın tercihidir; İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh'ın da görüşü budur.
47402. Metin
وَكَانَ يُنْكِرُ أَنْ يَكُونَ الدُّخَانُ إِلَّا هَذَا الَّذِي أَصَابَهُمْ مِنْ شِدَّةِ الْجُوعِ كَالظُّلْمَةِ فِي أَبْصَارِهِمْ حَتَّى كَانُوا كَأَنَّهُمْ يَرَوْنَ دُخَانًا، فَالْحَاصِلُ أَنَّ هَذَا الدُّخَانَ هُوَ الظُّلْمَةُ الَّتِي فِي أَبْصَارِهِمْ مِنْ شِدَّةِ الْجُوعِ، وَذَكَرَ ابْنُ قُتَيْبَةَ فِي تَفْسِيرِ الدُّخَانِ بِهَذِهِ الْحَالَةِ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّ فِي سَنَةِ الْقَحْطِ يَعْظُمُ يُبْسُ الْأَرْضِ بِسَبَبِ انْقِطَاعِ الْمَطَرِ وَيَرْتَفِعُ الْمَطَرُ وَيَرْتَفِعُ الْغُبَارُ الْكَثِيرُ وَيُظْلِمُ الْهَوَاءُ، وَذَلِكَ يُشْبِهُ الدُّخَانَ وَلِهَذَا يُقَالُ لِسَنَةِ الْمَجَاعَةِ الْغَبْرَاءُ الثَّانِي: أَنَّ الْعَرَبَ يُسَمُّونَ الشَّرَّ الْغَالِبَ بِالدُّخَانِ فَيَقُولُ كَانَ بَيْنَنَا أَمْرٌ ارْتَفَعَ لَهُ دُخَانٌ، وَالسَّبَبُ فِيهِ أَنَّ الْإِنْسَانَ إِذَا اشْتَدَّ خَوْفُهُ أَوْ ضَعْفُهُ أَظْلَمَتْ عَيْنَاهُ فَيَرَى الدُّنْيَا كَالْمَمْلُوءَةِ مِنَ الدُّخَانِ.
O, dumanın, şiddetli açlıktan ötürü gözlerinde oluşan ve duman görür gibi oldukları karanlıktan başka bir şey olduğunu inkâr ederdi. Hâsılı kelam, bu duman açlığın şiddetinden onların gözlerinde beliren karanlıktır. İbn Kuteybe dumanın bu durumla tefsir edilmesinde iki vecih zikretmiştir: Birincisi: Kıtlık yılında yağmurun kesilmesi sebebiyle toprağın kuruluğu artar, yağmur kalkar, çokça toz kalkar ve hava kararır; bu da dumana benzer. Bu sebeple kıtlık yılına “el-Gabrâ” (tozlu/kararmış yıl) denir. İkincisi: Araplar üstün gelen şerre “duman” adını verirler ve “Aramızda dumanı yükselen bir iş oldu” derler. Bunun sebebi şudur: İnsanın korkusu veya zaafı şiddetlenince gözleri kararır ve dünyayı dumanla dolmuş gibi görür.
47403. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّانِي: فِي الدُّخَانِ أَنَّهُ
Duman hakkındaki ikinci görüş ise şudur ki o,
47404. Metin
دُخَانٌ يَظْهَرُ فِي الْعَالَمِ وَهُوَ إِحْدَى عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ، قَالُوا فَإِذَا حَصَلَتْ هَذِهِ الْحَالَةُ حَصَلَ لِأَهْلِ الْإِيمَانِ مِنْهُ حَالَةٌ تُشْبِهُ الزُّكَامَ، وَحَصَلَ لِأَهْلِ الْكُفْرِ حَالَةٌ يَصِيرُ لِأَجْلِهَا رَأْسُهُ كَرَأْسِ الْحَنِيذِ، وَهَذَا الْقَوْلُ هُوَ الْمَنْقُولُ عَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ﵇
âlemde ortaya çıkacak bir dumandır ve kıyamet alametlerinden biridir. Dediler ki: Bu durum meydana geldiğinde, ondan dolayı iman ehline nezleye benzer bir hâl gelir; küfür ehline ise başının kızartılmış kelle gibi olmasına yol açacak bir hâl gelir. Bu görüş, Ali b. Ebî Tâlib [aleyhisselâm]'dan nakledilen görüştür;
47405. Metin
وَهُوَ قَوْلٌ مَشْهُورٌ لِابْنِ عَبَّاسٍ وَاحْتَجَّ الْقَائِلُونَ بِهَذَا الْقَوْلِ بِوُجُوهٍ الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ يَقْتَضِي وُجُودَ دُخَانٍ تَأْتِي بِهِ السَّمَاءُ وَمَا ذَكَرْتُمُوهُ مِنَ الظُّلْمَةِ الْحَاصِلَةِ فِي الْعَيْنِ بِسَبَبِ شِدَّةِ الْجُوعِ فَذَاكَ لَيْسَ بِدُخَانٍ أَتَتْ بِهِ السَّمَاءُ فَكَانَ حَمْلُ لَفْظِ الْآيَةِ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ عُدُولًا عَنِ الظَّاهِرِ لَا لِدَلِيلٍ مُنْفَصِلٍ، وَإِنَّهُ لَا يَجُوزُ الثَّانِي: أَنَّهُ وَصَفَ ذَلِكَ الدُّخَانَ بِكَوْنِهِ مُبِينًا، وَالْحَالَةُ الَّتِي ذَكَرْتُمُوهَا لَيْسَتْ كَذَلِكَ لِأَنَّهَا عَارِضَةٌ تَعْرِضُ لِبَعْضِ النَّاسِ فِي أدمغتهم، ومثل هذا لا يوصف بكونها دُخَانًا مُبِينًا وَالثَّالِثُ: أَنَّهُ وَصَفَ ذَلِكَ الدُّخَانَ بِأَنَّهُ يَغْشَى النَّاسَ، وَهَذَا إِنَّمَا يَصْدُقُ إِذَا وَصَلَ ذَلِكَ الدُّخَانُ إِلَيْهِمْ وَاتَّصَلَ بِهِمْ وَالْحَالُ الَّتِي ذَكَرْتُمُوهَا لَا تُوصَفُ بِأَنَّهَا تَغْشَى النَّاسَ إِلَّا عَلَى سَبِيلِ الْمَجَازِ وَقَدْ ذَكَرْنَا أَنَّ الْعُدُولَ مِنَ الْحَقِيقَةِ
İbn Abbas'ın meşhur bir görüşü de budur. Bu görüşü savunanlar birkaç yönden delil getirmişlerdir: Birincisi: {يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ} “göğün bir duman getireceği gün” buyruğu, göğün getireceği bir dumanın varlığını gerektirir. Sizin şiddetli açlık sebebiyle gözde oluşan karanlık olarak zikrettiğiniz şeye gelince; o göğün getirdiği bir duman değildir. Dolayısıyla ayetin lafzını bu veche hamletmek, müstakil bir delil olmaksızın zahirden sapmaktır ki bu caiz değildir. İkincisi: O dumanı “apaçık / aşikâr” olmakla nitelemiştir; sizin zikrettiğiniz durum ise böyle değildir, çünkü o bazı insanların beyinlerinde ortaya çıkan arızî bir durumdur; böylesi bir durum ise apaçık bir duman olarak nitelenemez. Üçüncüsü: O dumanı insanları bürümesiyle nitelemiştir; bu da ancak o dumanın insanlara ulaşması ve onlara temas etmesiyle doğru olur. Sizin zikrettiğiniz hâl ise ancak mecaz yoluyla insanları bürümekle nitelenebilir; hakikatten
47406. Metin
إِلَى الْمَجَازِ لَا يَجُوزُ إِلَّا لِدَلِيلٍ مُنْفَصِلٍ الرَّابِعُ:
mecaza sapmanın ancak müstakil bir delille caiz olacağını zikretmiştik. Dördüncüsü:
47407. Metin
رُوِيَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «أَوَّلُ الْآيَاتِ الدُّخَانُ وَنُزُولُ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ﵉ وَنَارٌ تَخْرُجُ مِنْ قَعْرِ عَدَنَ تَسُوقُ النَّاسَ إِلَى الْمَحْشَرِ، قَالَ حُذَيْفَةُ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الدُّخَانُ فَتَلَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْآيَةَ وَقَالَ دُخَانٌ يَمْلَأُ مَا بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ يَمْكُثُ أَرْبَعِينَ يَوْمًا وَلَيْلَةً، أَمَّا الْمُؤْمِنُ فَيُصِيبُهُ كَهَيْئَةِ الزَّكْمَةِ، وَأَمَّا الْكَافِرُ فَهُوَ كَالسَّكْرَانِ يَخْرُجُ مِنْ مَنْخَرَيْهِ وَأُذُنَيْهِ وَدُبُرِهِ» رَوَاهُ/ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» :
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Kıyamet alametlerinin ilki duman, Meryem oğlu İsa aleyhisselâm'ın inişi ve Aden'in dibinden çıkıp insanları mahşere sevk eden bir ateştir.» Huzeyfe: "Ey Allah'ın Resûlü, duman nedir?" diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayeti okudu ve şöyle buyurdu: «Doğu ile batı arasını dolduran, kırk gün ve kırk gece kalan bir dumandır. Mümine gelince, ona nezle gibi bir hâl isabet eder; kâfire gelince ise o sarhoş gibi olur, [duman] onun iki burun deliğinden, kulaklarından ve dübüründen çıkar.» Bunu el-Keşşâf sahibi rivayet etmiştir:
47408. Metin
وَرَوَى الْقَاضِي عَنِ الْحَسَنُ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «بَاكِرُوا بِالْأَعْمَالِ سِتًّا، وَذَكَرَ مِنْهَا طُلُوعَ الشَّمْسِ مِنْ مَغْرِبِهَا وَالدَّجَّالَ وَالدُّخَانَ وَالدَّابَّةَ»
Kadı da el-Hasan'dan, o da Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Altı şey [gelmeden] önce amellerde acele ediniz.» Ve bunlardan güneşin batıdan doğmasını, Deccâl'i, dumanı ve Dâbbe'yi zikretmiştir.
47409. Metin
أَمَّا الْقَائِلُونَ بِالْقَوْلِ الْأَوَّلِ، فَلَا شَكَّ أَنَّ ذَلِكَ يَقْتَضِي صَرْفَ اللَّفْظِ عَنْ حَقِيقَتِهِ إِلَى الْمَجَازِ، وَذَلِكَ لَا يَجُوزُ إِلَّا عِنْدَ قِيَامِ دَلِيلٍ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ حَمْلَهُ عَلَى حَقِيقَتِهِ مُمْتَنِعٌ وَالْقَوْمُ لَمْ يَذْكُرُوا ذَلِكَ الدَّلِيلَ فَكَانَ الْمَصِيرُ إِلَى مَا ذَكَرُوهُ مُشْكِلًا جِدًّا، فَإِنْ قَالُوا الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مَا ذَكَرْنَاهُ، أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنْهُمْ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ وَهَذَا إِذَا حَمَلْنَاهُ عَلَى الْقَحْطِ الَّذِي وَقَعَ بِمَكَّةَ اسْتَقَامَ فَإِنَّهُ نُقِلَ أَنَّ الْقَحْطَ لَمَّا اشْتَدَّ بِمَكَّةَ مَشَى إِلَيْهِ أَبُو سُفْيَانَ وَنَاشَدَهُ بِاللَّهِ وَالرَّحِمِ وَأَوْعَدَهُ «١» أَنَّهُ إِنْ دَعَا لَهُمْ وَأَزَالَ اللَّهُ عَنْهُمْ تِلْكَ الْبَلِيَّةَ أَنْ يُؤْمِنُوا بِهِ، فَلَمَّا أَزَالَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ ذَلِكَ رَجَعُوا إِلَى شِرْكِهِمْ، أَمَّا إِذَا حَمَلْنَاهُ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ ظُهُورُ عَلَامَةٍ مِنْ عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ لَمْ يَصِحَّ ذَلِكَ، لِأَنَّ عِنْدَ ظُهُورِ عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ لَا يُمْكِنُهُمْ أَنْ يَقُولُوا رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ وَلَمْ يَصِحَّ أَيْضًا أَنْ يُقَالَ لَهُمْ إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ وَالْجَوَابُ: لِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ ظُهُورُ هَذِهِ الْعَلَامَةِ جَارِيًا مَجْرَى ظُهُورِ سَائِرِ عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ فِي أَنَّهُ لَا يُوجِبُ انْقِطَاعَ التَّكْلِيفِ فَتَحْدُثُ هَذِهِ الْحَالَةُ، ثُمَّ إِنَّ النَّاسَ يَخَافُونَ جِدًّا فَيَتَضَرَّعُونَ، فَإِذَا زَالَتْ تِلْكَ الْوَاقِعَةُ عَادُوا إِلَى الْكُفْرِ وَالْفِسْقِ، وَإِذَا كَانَ هَذَا مُحْتَمَلًا فَقَدْ سَقَطَ مَا قَالُوهُ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
İlk görüşü savunanlara gelince; şüphe yok ki bu, lafzı hakikatinden mecaza çevirmeyi gerektirir. Bu ise ancak onu hakikatine hamletmenin imkânsız olduğunu gösteren bir delilin bulunması durumunda caiz olur. O topluluk ise bu delili zikretmemiştir. Dolayısıyla onların zikrettiği şeye yönelmek son derece müşküldür. Şayet: "Muradın bizim zikrettiğimiz şey olduğuna delil, Yüce Allah'ın onların {رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ} “Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır, doğrusu biz iman edenleriz” dediklerini nakletmesidir. Biz bunu Mekke'de meydana gelen kıtlığa hamletsek düzgün olur. Zira rivayet edildiğine göre Mekke'de kıtlık şiddetlenince Ebû Süfyân ona (Peygamber'e) gitmiş, Allah ve akrabalık hakkı için yalvarmış ve eğer kendileri için dua eder ve Allah da bu belayı onlardan kaldırırsa iman edeceklerini vadetmiştir. Allah Teâlâ bunu onlardan kaldırınca tekrar şirklerine dönmüşlerdir. Ancak bundan muradın kıyamet alametlerinden bir alametin ortaya çıkması olduğuna hamletsek bu doğru olmaz; çünkü kıyamet alametleri ortaya çıktığında onların {رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ} “Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır, doğrusu biz iman edenleriz” demeleri mümkün olmadığı gibi, onlara {إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ} “Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz kesinlikle [şirke] döneceksiniz” denilmesi de doğru olmaz" derlerse, Cevap şudur: Bu alametin ortaya çıkmasının, mükellefiyetin sona ermesini gerektirmemesi bakımından diğer kıyamet alametlerinin ortaya çıkması gibi olması niçin caiz olmasın? Böylece bu durum meydana gelir, sonra insanlar çok korkup yalvarıp yakarırlar; bu vaka ortadan kalkınca da küfre ve fıska geri dönerler. Bu durum ihtimal dahilinde olduğuna göre onların söyledikleri [iddia] düşmüştür. En doğrusunu Allah bilir.
47410. Metin
وَلْنَرْجِعْ إِلَى التَّفْسِيرِ فَنَقُولُ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ أَيْ ظَاهِرِ الْحَالِ لَا يَشُكُّ أَحَدٌ فِي أَنَّهُ دُخَانٌ يَغْشَى النَّاسَ أَيْ يَشْمَلُهُمْ وَهُوَ فِي مَحَلِّ الْجَرِّ صِفَةٌ لِقَوْلِهِ بِدُخانٍ وَفِي قَوْلِهِ هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ قَوْلَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ مَنْصُوبُ الْمَحَلِّ بِفِعْلٍ مُضْمَرٍ وَهُوَ يَقُولُونَ وَيَقُولُونَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْحَالِ أَيْ قَائِلِينَ ذَلِكَ الثَّانِي: قَالَ الْجُرْجَانِيُّ صَاحِبُ «النَّظْمِ» : هَذَا إِشَارَةٌ إِلَيْهِ وَإِخْبَارٌ عَنْ دُنُوِّهِ وَاقْتِرَابِهِ كَمَا يُقَالُ هَذَا الْعَدُوُّ فَاسْتَقْبِلْهُ وَالْغَرَضُ مِنْهُ التَّنْبِيهُ عَلَى الْقُرْبِ.
Tefsire dönelim ve şöyle diyelim: Yüce Allah'ın {يَوْمَ تَأْتِي السَّماءُ بِدُخانٍ مُبِينٍ} “Göğün apaçık bir duman getireceği günü [bekle]” buyruğu; yani durumu açık, hiç kimsenin onun bir duman olduğunda şüphe etmeyeceği [bir duman demektir]. {يَغْشَى النَّاسَ} “İnsanları bürür” yani onları kaplar; bu [cümle], cer mahallinde olup {بِدُخانٍ} “bir duman” lafzının sıfatıdır. {هَذَا عَذابٌ أَلِيمٌ} “Bu, acı verici bir azaptır” buyruğunda iki görüş vardır: Birincisi: [Bu ifadenin] takdir edilen bir fiille nasb mahallinde olmasıdır ki o da “derler / diyerek” [anlamındaki fiildir]; ve “derler” ifadesi hâl olarak mansubdur; yani bunu söyleyerek [demektir]. İkincisi: en-Nazm sahibi el-Cürcânî şöyle demiştir: Bu, ona bir işaret ve tıpkı "İşte düşman, onu karşıla!" denildiği gibi onun yakınlığını ve yaklaşmasını bildirmedir; bundan maksat ise yakınlığa dikkat çekmektir.
47411. Metin
ثُمَّ قَالَ: رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ فَإِنْ قُلْنَا التَّقْدِيرُ: يَقُولُونَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ فَالْمَعْنَى ظَاهِرٌ وَإِنْ لم يضمر القول هناك أضمرناه هاهنا وَالْعَذَابُ عَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ هُوَ الْقَحْطُ الشَّدِيدُ، وعلى القول الثاني الدخان الْمُهْلِكُ إِنَّا مُؤْمِنُونَ أَيْ بِمُحَمَّدٍ وَبِالْقُرْآنِ، وَالْمُرَادُ منه الوعيد بِالْإِيمَانِ إِنْ كَشَفَ عَنْهُمُ الْعَذَابَ.
Sonra: {رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذابَ} “Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır” buyurdu. Şayet takdir: “Onlar: 'Bu acı verici bir azaptır, Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır' derler” şeklindedir dersek mana açıktır. Eğer "kavl" (söz) fiilini orada takdir etmezsek burada takdir ederiz. Azap, birinci görüşe göre şiddetli kıtlıktır; ikinci görüşe göre ise helak edici dumandır. {إِنَّا مُؤْمِنُونَ} “Doğrusu biz iman edenleriz” yani Muhammed'e ve Kur'an'a [iman edenleriz demektir]; bundan murat, azabı kendilerinden kaldırdığı takdirde iman edeceklerine dair söz vermeleridir.
47412. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى يَعْنِي كَيْفَ يَتَذَكَّرُونَ وَكَيْفَ يَتَّعِظُونَ بِهَذِهِ الْحَالَةِ وَقَدْ جَاءَهُمْ مَا هُوَ أَعْظَمُ وَأَدْخَلُ فِي وُجُوبِ الطَّاعَةِ وَهُوَ مَا ظَهَرَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ مِنَ الْمُعْجِزَاتِ الْقَاهِرَةِ وَالْبَيِّنَاتِ الْبَاهِرَةِ ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَلَمْ يَلْتَفِتُوا إِلَيْهِ وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ وَذَلِكَ لِأَنَّ كُفَّارَ مَكَّةَ كَانَ لَهُمْ فِي ظُهُورِ الْقُرْآنِ عَلَى مُحَمَّدٍ ﵊ قَوْلَانِ مِنْهُمْ مَنْ كَانَ يَقُولُ إِنَّ مُحَمَّدًا يَتَعَلَّمُ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ مِنْ بَعْضِ النَّاسِ لِقَوْلِهِ إِنَّما يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِسانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ [النَّحْلِ: ١٠٣] وَكَقَوْلِهِ تَعَالَى: / وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ [الْفُرْقَانِ: ٤]
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرى} “Onlar nerede, öğüt almak nerede!” Yani, kendilerine itaat etmenin gerekliliği hususunda daha büyük ve daha etkili olan, Allah Resûlü'nün sallallâhu aleyhi ve sellem elinde apaçık ortaya çıkan ezici mucizeler ve göz kamaştırıcı deliller gelmişken ve akabinde ondan yüz çevirip hiç iltifat etmeyerek {وَقالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ} “[Bu] öğretilmiş bir delidir dedikleri hâlde”, bu durumla nasıl düşünüp ibret alacaklar ve nasıl öğüt dinleyecekler? Bu böyledir, çünkü Mekke kâfirlerinin Kur'an'ın Muhammed'e aleyhisselâm gelip zahir olması hususunda iki görüşü vardı: Onlardan kimi, Yüce Allah'ın {إِنَّما يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِسانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ} [Nahl 103] “Ona mutlaka bir insan öğretiyor [diyorlar]. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır” ve Yüce Allah'ın {وَأَعانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ} [Furkân 4] “Ve ona bu hususta başka bir topluluk yardım etmiştir” buyruklarında olduğu gibi, Muhammed'in bu sözleri bazı insanlardan öğrendiğini söylüyordu.
47413. Metin
وَمِنْهُمْ مَنْ كَانَ يَقُولُ إِنَّهُ مَجْنُونٌ وَالْجِنُّ يُلْقُونَ عَلَيْهِ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ حَالَ مَا يَعْرِضُ لَهُ الْغَشْيُ.
Onlardan kimi de onun deli olduğunu ve kendisine baygınlık arız olduğu sırada cinlerin bu kelimeleri ona fısıldadığını söylüyordu.
47414. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ أَيْ كَمَا يَكْشِفُ الْعَذَابَ عَنْكُمْ تَعُودُونَ فِي الْحَالِ إِلَى مَا كُنْتُمْ عَلَيْهِ مِنَ الشِّرْكِ، وَالْمَقْصُودُ التَّنْبِيهُ عَلَى أَنَّهُمْ لَا يُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ وَأَنَّهُمْ فِي حَالِ الْعَجْزِ يَتَضَرَّعُونَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، فَإِذَا زَالَ الْخَوْفُ عَادُوا إِلَى الْكُفْرِ وَالتَّقْلِيدِ لِمَذَاهِبِ الْأَسْلَافِ.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {إِنَّا كاشِفُوا الْعَذابِ قَلِيلًا إِنَّكُمْ عائِدُونَ} “Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz kesinlikle [şirke] döneceksiniz”; yani azap sizden kaldırılır kaldırılmaz, derhal daha önce üzerinde bulunduğunuz şirke döneceksiniz. Maksat, onların ahitlerine vefa göstermediklerine, acziyet hâlindeyken Allah Teâlâ'ya yalvarıp yakardıklarına, korku ortadan kalkınca ise küfre ve atalarının mezheplerini taklit etmeye geri döndüklerine dikkat çekmektir.
47415. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَقُرِئَ نَبْطُشُ بِضَمِّ الطَّاءِ، وَقَرَأَ الْحَسَنُ نُبْطِشُ بِضَمِّ النُّونِ كَأَنَّهُ تَعَالَى يَأْمُرُ الْمَلَائِكَةَ بِأَنْ يَبْطِشُوا بِهِمْ وَالْبَطْشُ الْأَخْذُ بِشِدَّةٍ، وَأَكْثَرُ مَا يَكُونُ بِوَقْعِ الضَّرْبِ الْمُتَتَابِعِ ثُمَّ صَارَ بِحَيْثُ يُسْتَعْمَلُ فِي إِيصَالِ الْآلَامِ الْمُتَتَابِعَةِ، وَفِي الْمُرَادِ بِهَذَا الْيَوْمِ قَوْلَانِ:
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ} “O en büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz biz intikam alıcılarız”. Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Tâ harfinin zammesiyle {نَبْطُشُ} şeklinde de okunmuştur. Hasan ise nûn harfinin zammesiyle {نُبْطِشُ} şeklinde okumuştur; sanki Yüce Allah meleklere onları yakalamalarını emrediyormuş gibidir. el-Batş (الْبَطْشُ), şiddetle tutup yakalamaktır; çoğunlukla art arda gelen darbelerin inmesiyle olur, sonra birbirini izleyen acıları tattırmakta kullanılır hâle gelmiştir. Bu günden ne kastedildiği hususunda iki görüş vardır:
47416. Metin
الْقَوْلُ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ يَوْمُ بَدْرٍ وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ مَسْعُودٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ وَمُقَاتِلٍ وَأَبِي الْعَالِيَةِ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ، قَالُوا إِنَّ كُفَّارَ مَكَّةَ لَمَا أَزَالَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمُ الْقَحْطَ وَالْجُوعَ عَادُوا إِلَى التَّكْذِيبِ فَانْتَقَمَ اللَّهُ مِنْهُمْ يَوْمَ بَدْرٍ.
Birinci görüş: Onun Bedir günü olduğudur. Bu, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mücâhid, Mukâtil ve Ebu'l-Âliye'nin -Allah Teâlâ onlardan razı olsun- görüşüdür. Dediler ki: Mekke kâfirleri, Allah Teâlâ kendilerinden kıtlığı ve açlığı kaldırınca tekrar yalanlamaya döndüler; Allah da Bedir gününde onlardan intikam aldı.
47417. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّهُ يَوْمُ الْقِيَامَةِ رَوَى عِكْرِمَةُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمَا أَنَّهُ قَالَ: قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ:
İkinci görüş: Onun kıyamet günü olduğudur. İkrime, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: İbn Mes'ûd:
47418. Metin
الْبَطْشَةُ الْكُبْرَى يَوْمُ بَدْرٍ، وَأَنَا أَقُولُ هِيَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَهَذَا الْقَوْلُ أَصَحُّ لِأَنَّ يَوْمَ بَدْرٍ لَا يَبْلُغُ هَذَا الْمَبْلَغَ الَّذِي يُوصَفُ بِهَذَا الْوَصْفِ الْعَظِيمِ، وَلِأَنَّ الِانْتِقَامَ التَّامَّ إِنَّمَا يَحْصُلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ [غَافِرٍ: ١٧] وَلِأَنَّ هَذِهِ الْبَطْشَةَ لَمَّا وُصِفَتْ بِكَوْنِهَا كُبْرَى عَلَى الْإِطْلَاقِ وَجَبَ أَنْ تَكُونَ أَعْظَمَ أَنْوَاعِ الْبَطْشِ وَذَلِكَ لَيْسَ إِلَّا فِي الْقِيَامَةِ وَلَفْظُ الِانْتِقَامِ فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى مِنَ الْمُتَشَابِهَاتِ كَالْغَضَبِ وَالْحَيَاءِ وَالتَّعَجُّبِ، وَالْمَعْنَى مَعْلُومٌ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
«Büyük yakalayış Bedir günüdür» dedi. Ben ise: «O kıyamet günüdür» derim. Bu görüş daha sahihtir; çünkü Bedir günü bu dereceye, bu muazzam vasıfla nitelenecek seviyeye ulaşmaz. Ayrıca tam intikam ancak kıyamet gününde hasıl olur; zira Yüce Allah: {الْيَوْمَ تُجْزى كُلُّ نَفْسٍ بِما كَسَبَتْ} “Bugün her nefis kazandığıyla cezalandırılır” (Gâfir: 17) buyurmuştur. Yine bu yakalayış mutlak olarak "en büyük" diye nitelendiğine göre, yakalayış türlerinin en büyüğü olması gerekir ki bu da ancak kıyamettedir. Allah Teâlâ hakkında intikam lafzı, gazap, hayâ ve teaccüp gibi müteşâbihâttandır; anlamı ise malumdur. En doğrusunu Allah bilir.
47419. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ١٧ الى ٢٩]
[Duhân Suresi (44), 17 ila 29. Ayetler]
47420. Metin
وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١)
{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨) وَأَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١)} “Andolsun ki biz, onlardan önce Firavun'un kavmini de imtihan etmiştik. Onlara değerli bir elçi gelmişti: (17) 'Allah'ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için güvenilir bir elçiyim' [demişti]. (18) 'Ve Allah'a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ben size apaçık bir delil getiriyorum.' (19) 'Ve doğrusu ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım.' (20) 'Eğer bana inanmazsanız, benden uzak durun.' (21)”
47421. Metin
فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤) كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦)
{فَدَعا رَبَّهُ أَنَّ هؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤) كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ (٢٦)} “Bunun üzerine Rabbine: 'Şüphesiz bunlar suçlu bir topluluktur' diye dua etti. (22) [Allah buyurdu:] 'O hâlde kullarımı geceleyin yürüt; şüphesiz siz takip edileceksiniz.' (23) 'Denizi de açık ve durgun bırak. Şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur.' (24) Onlar geride nice bahçeler ve pınarlar bıraktılar! (25) Ekinler ve güzel makamlar! (26)”
47422. Metin
وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧) كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨) فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩)
{وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ (٢٧) كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ (٢٨) فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَما كانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩)} “Ve içinde sefa sürdükleri nice nimetler! (27) İşte böyle! Biz onları başka bir kavme miras bıraktık. (28) Onlara ne gök ağladı ne de yer; onlara mühlet de verilmedi. (29)”
47423. Metin
اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا بَيَّنَ أَنَّ كَفَّارَ مَكَّةَ مُصِرُّونَ عَلَى كُفْرِهِمْ، بَيَّنَ أَنَّ كَثِيرًا مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ أَيْضًا كَانُوا كَذَلِكَ، فَبَيَّنَ حُصُولَ هَذِهِ الصِّفَةِ فِي أَكْثَرِ قَوْمِ فِرْعَوْنَ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : قُرِئَ، وَلَقَدْ فَتَنَّا بِالتَّشْدِيدِ لِلتَّأْكِيدِ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ ابْتَلَيْنَا، وَقَالَ الزَّجَّاجُ بَلَوْنَا، وَالْمَعْنَى عَامَلْنَاهُمْ مُعَامَلَةَ الْمُخْتَبَرِ بِبَعْثِ الرَّسُولِ إِلَيْهِمْ وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ وَهُوَ مُوسَى وَاخْتَلَفُوا فِي معنى الكريم هاهنا فَقَالَ الْكَلْبِيُّ كَرِيمٌ عَلَى رَبِّهِ يَعْنِي أَنَّهُ اسْتَحَقَّ عَلَى رَبِّهِ أَنْوَاعًا كَثِيرَةً مِنَ الْإِكْرَامِ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ حَسَنُ الْخُلُقِ وَقَالَ الْفَرَّاءُ يُقَالُ فُلَانٌ كَرِيمُ قَوْمِهِ لِأَنَّهُ قَلَّ مَا بُعِثَ رَسُولٌ إِلَّا مِنْ أَشْرَافِ قَوْمِهِ وَكِرَامِهِمْ.
Bil ki Allah Teâlâ Mekke kâfirlerinin küfürlerinde ısrarcı olduklarını beyan edince, önceki insanlardan birçoğunun da böyle olduğunu beyan etmiş ve bu niteliğin Firavun kavminin çoğunda bulunduğunu açıklamıştır. Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Teşdid ile tekit için {وَلَقَدْ فَتَنَّا} şeklinde okunmuştur. İbn Abbâs: "İmtihan ettik" dedi; ez-Zeccâc ise: "Deneyip sınadık" dedi. Mana: Kendilerine elçi göndererek onlara sınanan kimse muamelesi yaptık [demektir]. {وَجاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} “Onlara değerli bir elçi gelmişti” ki o Mûsâ'dır. Buradaki el-Kerîm (الْكَرِيم) kelimesinin anlamı hakkında ihtilaf ettiler: el-Kelbî: "Rabbi katında değerli, yani Rabbi nezdinde pek çok ikram türüne hak kazanmış" dedi. Mukâtil: "Güzel ahlaklı" dedi. el-Ferrâ ise: "Filan kişi kavminin kerimidir / şereflisidir denilir; çünkü pek az elçi hariç elçiler mutlaka kavminin eşrafından ve saygınlarından gönderilmiştir" dedi.
47424. Metin
ثُمَّ قَالَ: أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ وَفِي أَنْ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّهَا أَنِ الْمُفَسِّرَةُ وَذَلِكَ لِأَنَّ مَجِيءَ الرَّسُولِ إِلَى مَنْ بُعِثَ إِلَيْهِمْ مُتَضَمِّنٌ لِمَعْنَى الْقَوْلِ لِأَنَّهُ لَا يَجِيئُهُمْ إِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ الثَّانِي: أَنَّهَا الْمُخَفَّفَةُ مِنَ الثَّقِيلَةِ وَمَعْنَاهُ وَجَاءَهُمْ بِأَنَّ الشَّأْنَ والحديث أدواء، وَعِبَادُ اللَّهِ مَفْعُولٌ بِهِ وَهُمْ بَنُو إِسْرَائِيلَ يَقُولُ أَدُّوهُمْ إِلَيَّ وَأَرْسِلُوهُمْ مَعِيَ وَهُوَ كَقَوْلِهِ فَأَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ وَلا تُعَذِّبْهُمْ [طَهَ: ٤٧] وَيَجُوزُ أَيْضًا أَنْ يَكُونَ نِدَاءً لَهُمْ وَالتَّقْدِيرُ:
Sonra şöyle buyurdu: {أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبادَ اللَّهِ} “Allah'ın kullarını bana teslim edin”. {أَنْ} edatı hakkında iki görüş vardır: Birincisi: Onun tefsiriyye (açıklama edatı) olmasıdır; çünkü peygamberin kendilerine gönderildiği topluluğa gelmesi söz manasını içerir, zira onlara ancak müjdeleyici, uyarıcı ve Allah'a davet edici olarak gelir. İkincisi: Şeddeli nûn'dan hafifletilmiş (muhaffefe) olmasıdır; manası ise: "Onlara, durumun ve meselenin [kulları bana teslim etmek olduğu emriyle] geldi" demektir. {عِبادَ اللَّهِ} mef'ûlün bih (nesne) olup onlar İsrâiloğullarıdır; "Onları bana teslim edin ve benimle birlikte serbest bırakıp gönderin" demektedir. Bu, Yüce Allah'ın: {فَأَرْسِلْ مَعَنا بَنِي إِسْرائِيلَ وَلا تُعَذِّبْهُمْ} “İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme” (Tâhâ: 47) buyruğu gibidir. Bu ifadenin onlara yönelik bir nida olması da caizdir, bu takdirde anlam şöyledir:
47425. Metin
أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ مَا هُوَ وَاجِبٌ عَلَيْكُمْ مِنَ الْإِيمَانِ، وَقَبُولِ دَعْوَتِي، وَاتِّبَاعِ سَبِيلِي، وَعَلَّلَ ذَلِكَ بِأَنَّهُ رَسُولٌ أَمِينٌ قَدِ ائْتَمَنَهُ اللَّهُ عَلَى وَحْيِهِ وَرِسَالَتِهِ وَأَنْ لَا تَعْلُوا أن هذه مثل الأول فِي وَجْهَيْهَا أَيْ لَا تَتَكَبَّرُوا عَلَى اللَّهِ بِإِهَانَةِ وَحْيِهِ وَرَسُولِهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ بِحُجَّةٍ بَيِّنَةٍ يَعْتَرِفُ بِصِحَّتِهَا كُلُّ عَاقِلٍ وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ قِيلَ الْمُرَادُ أَنْ تَقْتُلُونِ وَقِيلَ أَنْ تَرْجُمُونِ بِالْقَوْلِ فَتَقُولُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي أَيْ إِنْ لَمْ تُصَدِّقُونِي وَلَمْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ لِأَجْلِ مَا أَتَيْتُكُمْ بِهِ مِنَ الْحُجَّةِ، فَاللَّامُ فِي لِي لَامُ الْأَجَلِ فَاعْتَزِلُونِ أَيْ أَخْلُوا سَبِيلِي لَا لِي وَلَا عَلَيَّ.
"Ey Allah'ın kulları! İman etmekten, davetime icabet etmekten ve yoluma uymaktan üzerinize vacip olanı bana eda edin/ödeyin." Bunu kendisinin Allah'ın vahyine ve risaletine güvenip emin kıldığı güvenilir bir elçi oluşuyla gerekçelendirmiştir. {وَأَنْ لَا تَعْلُوا} “Ve üstünlük taslamayın” [kısmındaki] {أن} edatı iki yönüyle de ilki gibidir; yani vahiy ve elçisini hafife alarak Allah'a karşı böbürlenmeyin. {إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطانٍ مُبِينٍ} “Şüphesiz ben size apaçık bir delil getiriyorum”; yani her akıl sahibinin sıhhatini itiraf edeceği açık bir delil ile [geliyorum]. {وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ} “Ve doğrusu ben, beni taşlamanızdan Rabbime ve Rabbinize sığındım”; denildi ki murat "beni öldürmenizden"dir; denildi ki "bana sözle taş atıp 'büyücü, yalancı' demenizden"dir. {وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي} “Eğer bana inanmazsanız”; yani bana inanmaz ve size getirdiğim hüccetten ötürü Allah'a iman etmezseniz —buradaki {لِي} ifadesindeki lâm, sebep bildiren (ta'lil) lâmdır— {فَاعْتَزِلُونِ} “benden uzak durun”; yani yolumu serbest bırakın, ne benim lehime ne de aleyhime olun.
47426. Metin
قَالَ مُصَنِّفُ الْكُتَّابِ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى: إِنَّ الْمُعْتَزِلَةَ يَتَصَلَّفُونَ وَيَقُولُونَ إِنَّ لَفْظَ الِاعْتِزَالِ أَيْنَمَا/ جَاءَ فِي الْقُرْآنِ كَانَ الْمُرَادُ مِنْهُ الِاعْتِزَالَ عَنِ الْبَاطِلِ لَا عَنِ الْحَقِّ، فَاتَّفَقَ حُضُورِي فِي بَعْضِ الْمَحَافِلِ، وَذَكَرَ بَعْضُهُمْ هَذَا الْكَلَامَ فَأَوْرَدْتُ عَلَيْهِ هَذِهِ الآية، وقلت المراد الاعتزال فِي هَذِهِ الْآيَةِ الِاعْتِزَالُ عَنْ دِينِ مُوسَى ﵇ وَطَرِيقَتِهِ وَذَلِكَ لَا شَكَّ أَنَّهُ اعْتِزَالٌ عَنِ الْحَقِّ فَانْقَطَعَ الرَّجُلُ.
Kitabın müellifi -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- dedi ki: Mutezile gururlanıp 'İ'tizâl (uzak durma) lafzı Kur'an'da nerede geçerse geçsin, ondan murat haktan değil batıldan uzak durmaktır' derler. Bir mecliste bulunuyordum ve onlardan biri bu sözü zikretti. Bunun üzerine bu ayeti ona delil getirdim ve dedim ki: Bu ayetteki i'tizâlden murat Mûsâ aleyhisselâm'ın dininden ve yolundan uzak durmaktır; bunun ise haktan uzak durmak olduğunda şüphe yoktur. Bunun üzerine adam verecek cevap bulamadı.
47427. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: فَدَعا رَبَّهُ الْفَاءُ فِي فَدَعَا تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ مُتَّصِلٌ بِمَحْذُوفٍ قَبْلَهُ التَّأْوِيلُ أَنَّهُمْ كَفَرُوا وَلَمْ يُؤْمِنُوا فَدَعَا مُوسَى رَبَّهُ بِأَنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ، فَإِنْ قَالُوا الْكُفْرُ أَعْظَمُ حال مِنَ الْجُرْمِ، فَمَا السَّبَبُ فِي أَنْ جَعَلَ صِفَةَ الْكُفَّارِ كَوْنَهُمْ مُجْرِمِينَ حَالَ مَا أَرَادَ الْمُبَالَغَةَ فِي ذَمِّهِمْ؟ قُلْتُ لِأَنَّ الْكَافِرُ قَدْ يَكُونُ عَدْلًا فِي دِينِهِ وَقَدْ يَكُونُ مُجْرِمًا فِي دِينِهِ وَقَدْ يَكُونُ فَاسِقًا فِي دِينِهِ فيكون أَخَسَّ النَّاسِ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : قُرِئَ (إِنَّ هَؤُلَاءِ) بِالْكَسْرِ عَلَى إِضْمَارِ الْقَوْلِ أَيْ فَدَعَا رَبَّهُ فَقَالَ: إِنَّ هَؤُلَاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {فَدَعا رَبَّهُ} “Bunun üzerine Rabbine dua etti”. {فَدَعا} kelimesindeki fâ harfi, kendisinden önceki mahzuf bir ifadeye bağlı olduğuna delalet eder. Anlamı şudur: Onlar küfre saptılar ve iman etmediler; bunun üzerine Mûsâ Rabbine bunların mücrim bir kavim olduğunu [belirterek] dua etti. Eğer: "Küfür, cürümden daha büyük bir hâldir; onları yermede mübalağa etmek istediği hâlde kâfirlerin sıfatını 'mücrimler' kılmasının sebebi nedir?" denilirse; Derim ki: Çünkü kâfir bazen kendi dininde adil olabilir, bazen dininde mücrim olabilir, bazen de dininde fâsık olabilir ve insanların en aşağılığı hâline gelir. Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Sözün takdiriyle {إِنَّ هؤُلاءِ} şeklinde esre ile okunmuştur; yani Rabbine dua edip: «Şüphesiz bunlar suçlu bir topluluktur» dedi [demektir].
47428. Metin
ثُمَّ قَالَ: فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلًا قَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ وَنَافِعٌ فَاسْرِ مَوْصُولَةَ الْأَلِفِ وَالْبَاقُونَ مَقْطُوعَةَ الْأَلِفِ سَرَى وَأَسْرَى لُغَتَانِ أَيْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ، أَيْ يَتْبَعُكُمْ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ ذَلِكَ سَبَبًا لِهَلَاكِهِمْ وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً وَفِي الرَّهْوِ قَوْلَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ السَّاكِنُ يُقَالُ عَيْشٌ رَاهٍ إِذَا كَانَ خَافِضًا وَادِعًا، وَافْعَلْ ذَلِكَ سَهْوًا رَهْوًا أَيْ سَاكِنًا بِغَيْرِ تَشَدُّدٍ، أَرَادَ مُوسَى ﵇ لَمَّا جَاوَزَ الْبَحْرَ أَنْ يَضْرِبَهُ بِعَصَاهُ فَيَنْطَبِقَ كَمَا كَانَ فَأَمَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِأَنْ يَتْرُكَهُ سَاكِنًا عَلَى هَيْئَتِهِ قَارًّا عَلَى حَالِهِ فِي انْفِلَاقِ الْمَاءِ وَبَقَاءِ الطَّرِيقِ يَبَسًا حَتَّى تَدْخُلَهُ الْقِبْطُ فَإِذَا حَصَلُوا فِيهِ أَطْبَقَهُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَالثَّانِي: أَنَّ الرَّهْوَ هُوَ الْفُرْجَةُ الْوَاسِعَةُ، وَالْمَعْنَى ذَا رَهْوٍ أَيْ ذَا فُرْجَةٍ يَعْنِي
Sonra şöyle buyurdu: {فَأَسْرِ بِعِبادِي لَيْلاً} “O hâlde kullarımı geceleyin yürüt”. İbn Kesîr ve Nâfi vasıl hemzesiyle {فَاسْرِ} şeklinde, diğerleri ise katı' hemzesiyle okumuşlardır. Serâ (سَرَى) ve esrâ (أَسْرَى) iki ayrı lehçedir. Yani Mûsâ'ya: «Kullarımı geceleyin yürüt; {إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} “şüphesiz siz takip edileceksiniz”» diye vahyettik. Yani helaklerine sebep olacak şekilde Firavun ve kavmi sizi takip edecektir. {وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواً} “Denizi de açık ve durgun bırak”. er-Rahv (الرَّهْو) hakkında iki görüş vardır: Birincisi: Sakin/durgun olmasıdır; hayat geniş ve huzurlu olduğunda “عَيْشٌ رَاهٍ” denir. "Bunu sakin ve zorluk çıkarmadan yap" anlamında “وافْعَلْ ذَلِكَ سَهْوًا رَهْوًا” denilir. Mûsâ aleyhisselâm denizi geçince asasıyla vurup denizin eskisi gibi kapanmasını istemişti; Allah Teâlâ ise ona, suyun yarılmış ve yolun kuru kalmış hâliyle denizi kendi heyetinde sakin ve olduğu hâl üzere bırakmasını emretti; ta ki Kıptîler oraya girsin, onlar oraya girince de Allah denizi onların üzerine kapatsın. İkincisi: er-Rahv kelimesinin geniş aralık/açıklık olduğudur. Mana ise “ذَا رَهْوٍ” yani aralıklı/açık bırak demektir; yani
47429. Metin
الطَّرِيقَ الَّذِي أَظْهَرَهُ اللَّهُ فِيمَا بَيْنَ الْبَحْرِ أَنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ، يَعْنِي اتْرُكِ الطَّرِيقَ كَمَا كَانَ يَدْخُلُوا فَيَغْرَقُوا، وَإِنَّمَا أَخْبَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِذَلِكَ حَتَّى يَبْقَى فَارِغَ الْقَلْبِ عَنْ شَرِّهِمْ وَإِيذَائِهِمْ.
Allah'ın denizin ortasında ortaya çıkardığı yolu [açık bırak]; {إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ} “şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur”. Yani yolu olduğu gibi bırak, girsinler ve boğulsunlar. Allah Teâlâ, onların şerrinden ve eziyetlerinden yana kalbi mutmain ve rahat olsun diye Mûsâ'ya bunu haber vermiştir.
47430. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ دَلَّتْ هَذِهِ الْآيَةُ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى أَغْرَقَهُمْ، ثُمَّ قَالَ بَعْدَ غَرَقِهِمْ هَذَا الْكَلَامَ، وَبَيَّنَ تَعَالَى أَنَّهُمْ تَرَكُوا هَذِهِ الْأَشْيَاءَ الْخَمْسَةَ، وَهِيَ الْجَنَّاتُ وَالْعُيُونُ وَالزُّرُوعُ وَالْمَقَامُ الْكَرِيمُ وَالْمُرَادُ بِالْمَقَامِ الْكَرِيمِ مَا كَانَ لَهُمْ مِنَ الْمَجَالِسِ وَالْمَنَازِلِ الْحَسَنَةِ، وَقِيلَ الْمَنَابِرُ الَّتِي كَانُوا يَمْدَحُونَ فِرْعَوْنَ عَلَيْهَا وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ قَالَ عُلَمَاءُ اللُّغَةِ نَعْمَةُ الْعَيْشِ، بِفَتْحِ النُّونِ حُسْنُهُ وَنَضَارَتُهُ، وَنِعْمَةُ اللَّهِ إِحْسَانُهُ وَعَطَاؤُهُ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : النَّعْمَةُ بِالْفَتْحِ مِنَ التَّنَعُّمِ وَبِالْكَسْرِ مِنَ الْإِنْعَامِ، وَقُرِئَ فَاكِهِينَ وَفَكِهِينَ كَذَلِكَ الْكَافُ مَنْصُوبَةٌ عَلَى مَعْنَى مِثْلِ ذَلِكَ الْإِخْرَاجِ أَخْرَجْنَاهُمْ مِنْهَا وَأَوْرَثْنَاهَا أَوْ فِي مَوْضِعِ الرَّفْعِ عَلَى تَقْدِيرِ أَنَّ الْأَمْرَ كَذلِكَ وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ لَيْسُوا مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ مِنْ قَرَابَةٍ وَلَا دِينٍ وَلَا وَلَاءٍ، وَهُمْ بَنُو إِسْرَائِيلَ كَانُوا مُسْتَعْبَدِينَ فِي أَيْدِيهِمْ فَأَهْلَكَهُمُ اللَّهُ عَلَى أَيْدِيهِمْ وَأَوْرَثَهُمْ مُلْكَهُمْ وَدِيَارَهُمْ.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَمَقامٍ كَرِيمٍ} “Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler ve güzel makamlar bıraktılar!”. Bu ayet, Allah Teâlâ'nın onları boğduğuna delalet etmiştir; sonra onların boğulmasının ardından bu sözü söylemiştir. Yüce Allah onların bu beş şeyi geride bıraktıklarını beyan etmiştir; bunlar bahçeler, pınarlar, ekinler ve güzel makamdır. Güzel makamdan murat, onların sahip olduğu güzel meclisler ve konutlardır; Firavun'u üzerinde övdükleri minberler olduğu da söylenmiştir. {وَنَعْمَةٍ كانُوا فِيها فاكِهِينَ} “Ve içinde sefa sürdükleri nice nimetler!”. Dil âlimleri şöyle demiştir: Nûn harfinin fethasıyla “na'metü'l-ayş” (نَعْمَةُ الْعَيْشِ), hayatın güzelliği ve refahıdır; Allah'ın nimeti (esre ile) ise O'nun ihsanı ve bağışıdır. Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Fetha ile en-Na'me (النَّعْمَةُ), refah ve sefa içinde yaşamaktan (tenâ'um); esre ile [en-Ni'me] ise ihsan etmekten (in'âm) gelir. {فَاكِهِينَ} ve {فَكِهِينَ} şeklinde okunmuştur. {كَذلِكَ} “İşte böyle!”; kâf harfi, "İşte böylesi bir çıkarışla onları oradan çıkardık ve orayı miras bıraktık" manasında mansubdur veya meselenin böyle olduğu takdiriyle ref mahallindedir. {وَأَوْرَثْناها قَوْماً آخَرِينَ} “Biz onları başka bir kavme miras bıraktık” ki onların Firavun ailesiyle akrabalık, din ve dostluk bağı gibi hiçbir ilişiği yoktu. Onlar İsrâiloğulları idi; onların ellerinde köleleştirilmişlerdi, Allah onları onların vesilesiyle helak etti ve onların mülkünü ve yurtlarını kendilerine miras kıldı.
47431. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ وَفِيهِ وُجُوهٌ: الْأَوَّلُ:
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {فَما بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّماءُ وَالْأَرْضُ} “Onlara ne gök ağladı ne de yer”. Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi:
47432. Metin
قَالَ الْوَاحِدِيُّ فِي «الْبَسِيطِ» :
el-Vâhidî el-Basît'te şöyle demiştir:
47433. Metin
رَوَى أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: «مَا مِنْ عَبْدٍ إِلَّا وَلَهُ فِي السَّمَاءِ بَابَانِ بَابٌ يَخْرُجُ مِنْهُ رِزْقُهُ وَبَابٌ يَدْخُلُ فِيهِ عَمَلُهُ، فَإِذَا مَاتَ فَقَدَاهُ وَبَكَيَا عَلَيْهِ» وَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ،
Enes b. Mâlik rivayet etmiştir ki Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Hiçbir kul yoktur ki onun için gökte iki kapı bulunmasın: Bir kapıdan rızkı çıkar, bir kapıdan da ameli girer. Öldüğü vakit o iki kapı onu kaybeder ve arkasından ağlarlar.» Ve bu ayeti okudu.
47434. Metin
قَالَ وَذَلِكَ/ لِأَنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا يَعْمَلُونَ عَلَى الْأَرْضِ عَمَلًا صَالِحًا فَتَبْكِيَ عَلَيْهِمْ، وَلَمْ يَصْعَدْ لَهُمْ إِلَى السَّمَاءِ كَلَامٌ طَيِّبٌ وَلَا عَمَلٌ صَالِحٌ فَتَبْكِيَ عَلَيْهِمْ، وَهَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ.
Dedi ki: Bu durum, onların yeryüzünde kendilerine ağlayacak salih bir amel işlememelerinden ve göğe kendileri için ağlayacak güzel bir söz ile salih bir amelin yükselmemiş olmasındandır. Müfessirlerin çoğunun görüşü budur.
47435. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: التَّقْدِيرُ: فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمْ أَهْلُ السَّمَاءِ وَأَهْلُ الْأَرْضِ، فَحُذِفَ الْمُضَافُ وَالْمَعْنَى مَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ وَلَا الْمُؤْمِنُونَ، بَلْ كَانُوا بِهَلَاكِهِمْ مَسْرُورِينَ.
İkinci görüş: Takdir: “Onlara ne gök ehli ne de yer ehli ağladı” şeklindedir; tamlanan (muzâf) hazfedilmiştir. Mana ise: Onlara ne melekler ne de müminler ağladı; bilakis onların helakine sevindiler [demektir].
47436. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّالِثُ: أَنَّ عَادَةَ النَّاسِ جَرَتْ بِأَنْ يَقُولُوا فِي هَلَاكِ الرَّجُلِ الْعَظِيمِ الشَّأْنِ: إِنَّهُ أَظْلَمَتْ لَهُ الدُّنْيَا، وَكَسَفَتِ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لِأَجْلِهِ وَبَكَتِ الرِّيحُ وَالسَّمَاءُ وَالْأَرْضُ، وَيُرِيدُونَ الْمُبَالَغَةَ فِي تَعْظِيمِ تِلْكَ الْمُصِيبَةِ لَا نَفْسَ هَذَا الْكَذِبِ.
Üçüncü görüş: İnsanların adeti, şanı büyük bir kimsenin helaki hakkında şöyle demeleri şeklinde cereyan etmiştir: "Onun için dünya karardı, onun için güneş ve ay tutuldu, rüzgâr, gök ve yer ağladı." Bununla bizzat bu yalanı değil, o musibeti büyütmede mübalağa etmeyi kastederler.
47437. Metin
وَنَقَلَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «مَا مِنْ مُؤْمِنٍ مَاتَ فِي غُرْبَةٍ غَابَتْ فِيهَا بَوَاكِيهِ إِلَّا بَكَتْ عَلَيْهِ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ» .
Keşşâf sahibi, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu nakletmiştir: «Ağlayanı bulunmayan bir gurbette vefat eden hiçbir mümin yoktur ki gök ve yer onun üzerine ağlamasın.»
47438. Metin
وَقَالَ جَرِيرٌ:
Cerîr de şöyle demiştir:
47439. Metin
الشَّمْسُ طَالِعَةٌ لَيْسَتْ بِكَاسِفَةٍ ... تُبْكِي عَلَيْكَ نُجُومَ اللَّيْلِ وَالْقَمَرَا
Güneş doğuyor ama tutulmuş değil ... Gece yıldızlarını ve ayı senin üzerine ağlatıyor.
47440. Metin
وَفِيهِ مَا يُشْبِهُ السُّخْرِيَةَ بِهِمْ يَعْنِي أَنَّهُمْ كَانُوا يَسْتَعْظِمُونَ أَنْفُسَهُمْ، وَكَانُوا يَعْتَقِدُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ أَنَّهُمْ لَوْ مَاتُوا لَبَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ، فَمَا كَانُوا فِي هَذَا الْحَدِّ، بَلْ كَانُوا دُونَ ذَلِكَ، وَهَذَا إِنَّمَا يُذْكَرُ عَلَى سَبِيلِ التَّهَكُّمِ.
Bunda onlarla alay etmeye benzer bir durum vardır; yani onlar kendilerini büyük görüyorlar ve öldükleri takdirde göğün ve yerin kendilerine ağlayacağını sanıyorlardı. Oysa onlar bu mertebede değillerdi, bilakis bundan çok aşağı idiler. Bu da ancak alay yoluyla zikredilir.
47441. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَما كانُوا مُنْظَرِينَ أَيْ لَمَّا جَاءَ وَقْتُ هَلَاكِهِمْ لَمْ يُنْظَرُوا إِلَى وَقْتٍ آخَرَ لِتَوْبَةٍ وَتَدَارُكٍ وتقصير.
Sonra şöyle buyurdu: {وَما كانُوا مُنْظَرِينَ} “Onlara mühlet de verilmedi”; yani helak vakitleri gelince, tövbe etmeleri, telafi etmeleri ve eksiklikleri gidermeleri için başka bir vakte kadar ertelenmediler.
47442. Metin
[سورة الدخان (٤٤) : الآيات ٣٠ الى ٣٩]
[Duhân Suresi (44), 30 ila 39. Ayetler]
47443. Metin
وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣) إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤)
{وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ (٣٣) إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤)} “Andolsun biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık: (30) Firavun'dan. Şüphesiz o, haddi aşanlardan bir zorba idi. (31) Andolsun biz onları bir ilim üzere âlemlere üstün kılıp seçtik. (32) Ve onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan mucizelerden verdik. (33) Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: (34)”
47444. Metin
إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧) وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (٣٨) مَا خَلَقْناهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٩)
{إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبائِنا إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧) وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ (٣٨) مَا خَلَقْناهُما إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٣٩)} “'Bu, ancak bizim ilk ölümümüzdür; biz yeniden diriltilecek de değiliz.' (35) 'Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin!' (36) Onlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik; çünkü onlar suçlu kimselerdi. (37) Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. (38) Biz onları ancak hak ile yarattık; fakat onların çoğu bilmezler. (39)”
47445. Metin
اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا بَيَّنَ كَيْفِيَّةَ إِهْلَاكِ فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ بَيَّنَ كَيْفِيَّةَ إِحْسَانِهِ إِلَى مُوسَى وَقَوْمِهِ. وَاعْلَمْ أَنَّ دَفْعَ الضَّرَرِ مُقَدَّمٌ عَلَى إِيصَالِ النَّفْعِ فَبَدَأَ تَعَالَى بِبَيَانِ دَفْعِ الضَّرَرِ عَنْهُمْ فَقَالَ: وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ يَعْنِي قَتْلَ الْأَبْنَاءِ وَاسْتِخْدَامَ النِّسَاءِ وَالْإِتْعَابَ فِي الْأَعْمَالِ الشَّاقَّةِ.
Bil ki Allah Teâlâ Firavun ve kavmini nasıl helak ettiğini beyan edince, Mûsâ ve kavmine nasıl ihsanda bulunduğunu da beyan etmiştir. Bil ki zararın defedilmesi faydanın ulaştırılmasından öncedir. Bu sebeple Yüce Allah onlardan zararın giderilmesini beyan ile başlayarak şöyle buyurdu: {وَلَقَدْ نَجَّيْنا بَنِي إِسْرائِيلَ مِنَ الْعَذابِ الْمُهِينِ} “Andolsun biz, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan kurtardık”; yani oğullarının öldürülmesinden, kadınlarının hizmetçi olarak kullanılmasından ve meşakkatli işlerde yorulmalarından [kurtardık].
47446. Metin
ثُمَّ قَالَ: مِنْ فِرْعَوْنَ وَفِيهِ وَجْهَانِ: الْأَوَّلُ: أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ الصَّادِرِ مِنْ فِرْعَوْنَ الثَّانِي: أَنْ يَكُونَ فِرْعَوْنُ بَدَلًا مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ كَأَنَّهُ فِي نَفْسِهِ كَانَ عَذَابًا مُهِينًا لِإِفْرَاطِهِ فِي تَعْذِيبِهِمْ وَإِهَانَتِهِمْ.
Sonra şöyle buyurdu: {مِنْ فِرْعَوْنَ} “Firavun'dan”. Bunda iki vecih vardır: Birincisi: Takdirin "Firavun'dan sâdır olan alçaltıcı azaptan" şeklinde olmasıdır. İkincisi: Firavun'un, onlara azap etme ve onları aşağılamadaki aşırılığı sebebiyle bizzat kendisi alçaltıcı bir azapmış gibi {الْعَذَابِ الْمُهِينِ} ifadesinden bedel olmasıdır.
47447. Metin
قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَقُرِئَ مِنْ عَذَابِ الْمُهِينِ وَعَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ (فَالْمُهِينُ) هُوَ فِرْعَوْنُ لِأَنَّهُ كَانَ عَظِيمَ السَّعْيِ فِي إِهَانَةِ الْمُحِقِّينَ. وَفِي قِرَاءَةِ ابْنِ عَبَّاسٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَهُوَ بِمَعْنَى الِاسْتِفْهَامِ وَقَوْلُهُ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ جَوَابُهُ كَأَنَّ التَّقْدِيرَ أَنْ يُقَالَ هَلْ تَعْرِفُونَهُ مَنْ هُوَ فِي عُتُوِّهِ وَشَيْطَنَتِهِ؟ ثُمَّ عَرَّفَ حَالَهُ بِقَوْلِهِ إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ أَيْ كَانَ عَالِيَ الدَّرَجَةِ فِي طَبَقَةِ الْمُسْرِفِينَ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ إِنَّهُ كانَ عالِياً لِقَوْلِهِ إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ [الْقَصَصِ: ٤] وَكَانَ أَيْضًا مُسْرِفًا وَمِنْ إِسْرَافِهِ أَنَّهُ عَلَى حَقَارَتِهِ وَخِسَّتِهِ ادَّعَى الْإِلَهِيَّةَ.
Keşşâf sahibi şöyle demiştir: {مِنْ عَذَابِ الْمُهِينِ} şeklinde de okunmuştur. Bu kıraate göre “el-Mühîn” (alçaltan/aşağılayan), hak ehlini aşağılamada büyük çaba sarf ettiği için Firavun'dur. İbn Abbâs'ın kıraatinde ise istifham (soru) anlamında {مَنْ فِرْعَوْنُ} "Firavun kimdir?" şeklindedir ve {إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ} “Şüphesiz o, haddi aşanlardan bir zorba idi” sözü de onun cevabıdır. Sanki takdir: "Onun azgınlık ve şeytanlıkta kim olduğunu bilir misiniz?" denilmesi gibidir; sonra {إِنَّهُ كانَ عالِياً مِنَ الْمُسْرِفِينَ} “Şüphesiz o, haddi aşanlardan bir zorba idi” buyruğuyla onun hâlini tanıtmıştır; yani o, haddi aşanlar tabakasında yüksek dereceli biriydi. Muradı Yüce Allah'ın: {إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الْأَرْضِ} “Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı” (el-Kasas: 4) buyruğu gereğince "o bir zorbaydı" anlamında olması da caizdir. O aynı zamanda haddi aşan (müsrif) biriydi; onun israfından biri de hakirliğine ve bayağılığına rağmen ilahlık iddia etmesiydi.
47448. Metin
وَلَمَّا بَيَّنَ اللَّهُ تَعَالَى أَنَّهُ كَيْفَ دَفَعَ الضَّرَرَ عَنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَبَيَّنَ أَنَّهُ كَيْفَ أَوْصَلَ إِلَيْهِمُ الْخَيْرَاتِ فَقَالَ: وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ وَفِيهِ بَحْثَانِ:
Allah Teâlâ İsrâiloğullarından zararı nasıl defettiğini beyan edip onlara hayırları nasıl ulaştırdığını da açıklayınca şöyle buyurdu: {وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ} “Andolsun biz onları bir ilim üzere âlemlere üstün kılıp seçtik”. Bunda iki inceleme vardır:
47449. Metin
الْبَحْثُ الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ عَلى عِلْمٍ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ ثُمَّ فِيهِ وَجْهَانِ: أَحَدُهُمَا: أَيْ عَالِمِينَ بِكَوْنِهِمْ مُسْتَحِقِّينَ لِأَنْ يُخْتَارُوا وَيُرَجَّحُوا عَلَى غَيْرِهِمْ وَالثَّانِي: أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى مَعَ عِلْمِنَا بِأَنَّهُمْ قَدْ يَزِيغُونَ وَيَصْدُرُ عَنْهُمُ الْفُرُطَاتُ فِي بَعْضِ الْأَحْوَالِ.
Birinci inceleme: {عَلى عِلْمٍ} ifadesi hâl makamındadır. Sonra bunda iki vecih vardır: Birincisi: Onların seçilmeyi ve başkalarına tercih edilmeyi hak ettiklerini bilerek [demektir]. İkincisi: Bazı durumlarda onların haktan sapabileceklerini ve kendilerinden taşkınlıklar sâdır olacağını bilmemizle beraber [seçtik] anlamında olmasıdır.
47450. Metin
الْبَحْثُ الثَّانِي: ظَاهِرُ قَوْلِهِ وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ يَقْتَضِي كَوْنَهُمْ أَفْضَلَ مِنْ كُلِّ الْعَالَمِينَ فَقِيلَ الْمُرَادُ عَلَى عَالَمِي زَمَانِهِمْ، وَقِيلَ هَذَا عَامٌّ دَخَلَهُ التَّخْصِيصُ كَقَوْلِهِ كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ [آلِ عِمْرَانَ: ١١٠] .
İkinci inceleme: {وَلَقَدِ اخْتَرْناهُمْ عَلى عِلْمٍ عَلَى الْعالَمِينَ} “Andolsun biz onları bir ilim üzere âlemlere üstün kılıp seçtik” buyruğunun zahiri, onların bütün âlemlerden daha faziletli olmasını gerektirir. Denildi ki bundan murat kendi zamanlarının âlemleridir. Denildi ki bu, Yüce Allah'ın: {كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ} “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Âl-i İmrân: 110) buyruğu gibi içine tahsis girmiş genel (âmm) bir ifadedir.
47451. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ مِثْلَ فَلْقِ الْبَحْرِ، وَتَظْلِيلِ الْغَمَامِ، وَإِنْزَالِ الْمَنِّ وَالسَّلْوَى، وَغَيْرُهَا مِنَ الْآيَاتِ الْقَاهِرَةِ الَّتِي مَا أَظْهَرَ اللَّهُ مثلها على أحد سواهم بَلؤُا مُبِينٌ أَيْ نِعْمَةٌ ظَاهِرَةٌ، لِأَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا كَانَ يَبْلُو بِالْمِحْنَةِ فَقَدْ يَبْلُو أَيْضًا بِالنِّعْمَةِ اختبارا ظاهرا ليتميز الصديق عن الزنديق، وهاهنا آخِرُ الْكَلَامِ فِي قِصَّةِ مُوسَى ﵇ ثُمَّ رَجَعَ إِلَى ذِكْرِ كُفَّارِ مَكَّةَ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْكَلَامَ فِيهِمْ حَيْثُ قَالَ: بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ أَيْ بَلْ
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {وَآتَيْناهُمْ مِنَ الْآياتِ} “Ve onlara mucizelerden verdik”; denizin yarılması, bulutun gölgelik yapması, kudret helvası ile bıldırcının indirilmesi ve Allah'ın onlardan başka hiç kimsede benzerini göstermediği diğer kahredici mucizeler gibi; {ما فِيهِ بَلؤُا مُبِينٌ} “içinde apaçık bir imtihan bulunan”, yani apaçık bir nimet [verdik]. Çünkü Allah Teâlâ mihnet ile sınadığı gibi, sıddîk olan ile zındık olan birbirinden ayrılsın diye açık bir imtihan olarak nimetle de sınar. Burası Mûsâ aleyhisselâm'ın kıssasındaki sözün sonudur. Sonra Mekke kâfirlerinin zikrine geri döndü; zira onlar hakkındaki söz, {بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ} “Hayır, onlar bir şüphe içinde oynayıp duruyorlar” dediği yerde idi; yani bilakis
47452. Metin
هُمْ فِي شَكٍّ مِنَ الْبَعْثِ وَالْقِيَامَةِ، ثُمَّ بَيَّنَ كَيْفِيَّةَ/ إِصْرَارِهِمْ عَلَى كُفْرِهِمْ، ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ قَوْمَ فِرْعَوْنَ كَانُوا فِي الْإِصْرَارِ عَلَى الْكُفْرِ عَلَى هَذِهِ الْقِصَّةِ، ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّهُ كَيْفَ أَهْلَكَهُمْ وَكَيْفَ أَنْعَمَ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ، ثُمَّ رَجَعَ إِلَى الْحَدِيثِ الْأَوَّلِ، وَهُوَ كَوْنُ كَفَّارِ مَكَّةَ مُنْكِرِينَ لِلْبَعْثِ، فَقَالَ: إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ، إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ فَإِنْ قِيلَ الْقَوْمُ كَانُوا يَنْكَرُونَ الْحَيَاةَ الثَّانِيَةَ فَكَانَ مِنْ حَقِّهِمْ أَنْ يَقُولُوا: إِنْ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمَنْشَرِينَ؟ قُلْنَا إِنَّهُ قِيلَ لَهُمْ إِنَّكُمْ تَمُوتُونَ مَوْتَةً تَعْقُبُهَا حَيَاةٌ، كَمَا أَنَّكُمْ حَالَ كَوْنِكُمْ نُطَفًا كُنْتُمْ أَمْوَاتًا وَقَدْ تَعْقُبُهَا حَيَاةٌ، وَذَلِكَ قَوْلُهُ وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ، فَقَالُوا إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى يُرِيدُونَ مَا الْمَوْتَةُ الَّتِي مِنْ شَأْنِهَا أَنْ تَعْقُبُهَا حَيَاةٌ إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولَى دُونَ الْمَوْتَةِ الثَّانِيَةِ، وَمَا هَذِهِ الصِّفَةُ الَّتِي تَصِفُونَ بِهَا الْمَوْتَةَ مِنْ تَعْقِيبِ الْحَيَاةِ لَهَا إِلَّا الْمَوْتَةَ الْأُولَى خَاصَّةً، فَلَا فَرْقَ إِذًا بَيْنَ هَذَا الْكَلَامِ وَبَيْنَ قَوْلِهِ إِنْ هِيَ إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا هَذَا مَا ذَكَرَهُ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَيُمْكِنُ أَنْ يُذْكَرَ فِيهِ وَجْهٌ آخَرُ، فَيُقَالُ قَوْلُهُ إِنْ هِيَ إِلَّا مَوْتَتُنَا الْأُولى يَعْنِي أَنَّهُ لَا يَأْتِينَا شَيْءٌ مِنَ الْأَحْوَالِ إِلَّا الْمَوْتَةُ الْأُولَى، وَهَذَا الْكَلَامُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ لَا تَأْتِيهِمُ الْحَيَاةُ الثَّانِيَةُ الْبَتَّةَ، ثُمَّ صَرَّحُوا بِهَذَا الْمَرْمُوزِ فَقَالُوا وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ فَلَا حَاجَةَ إِلَى التَّكَلُّفِ الَّذِي ذَكَرَهُ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» .
onlar diriliş ve kıyamet hususunda şüphe içindedirler; sonra onların küfürlerindeki ısrarlarının mahiyetini beyan etti; sonra Firavun kavminin de küfürde ısrar bakımından bu kıssada anlatılanlar gibi olduğunu açıkladı; sonra onları nasıl helak ettiğini ve İsrâiloğullarına nasıl nimet verdiğini açıkladı; sonra ilk konuya, yani Mekke kâfirlerinin dirilişi inkâr etmelerine geri dönerek şöyle buyurdu: {إِنَّ هؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} “Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 'Bu, ancak bizim ilk ölümümüzdür; biz yeniden diriltilecek de değiliz.'”. Eğer: "O topluluk ikinci hayatı inkâr ediyordu; dolayısıyla onların: 'Bu ancak bizim ilk hayatımızdır ve biz yeniden diriltilecek değiliz' demeleri gerekmez miydi?" denilirse, Deriz ki: Onlara, tıpkı nutfe hâlindeyken ölü olup ardından bir hayatın gelmesi gibi, ardından bir hayatın geleceği bir ölümle ölecekleri söylenmişti; nitekim Yüce Allah'ın: {وَكُنْتُمْ أَمْواتاً فَأَحْياكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ} “Siz ölüler idiniz de sizi diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecektir” buyruğu böyledir. Onlar ise şöyle dediler: {إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى} “Bu, ancak bizim ilk ölümümüzdür”; bununla, ardından bir hayatın geleceği vasfındaki ölümün ikinci ölüm değil, ancak birinci ölüm olduğunu; ölümü nitelendirdiğiniz bu 'ardından hayat gelme' vasfının sadece birinci ölüme mahsus olduğunu kastetmektedirler. O hâlde bu söz ile {إِنْ هِيَ إِلَّا حَياتُنَا الدُّنْيا} “Bu ancak bizim dünya hayatımızdır” sözü arasında bir fark yoktur. Keşşâf sahibinin zikrettiği açıklama budur. Bu konuda başka bir vecih zikretmek de mümkündür; şöyle denilir: {إِنْ هِيَ إِلاَّ مَوْتَتُنَا الْأُولى} “Bu, ancak bizim ilk ölümümüzdür” sözü; yani başımıza gelecek hiçbir hâl yoktur, ancak ilk ölüm gelecektir [demektir]. Bu söz, onlara kesinlikle ikinci bir hayatın gelmeyeceğine delalet eder. Sonra bu kinayeli ifadeyi açıkça belirterek: {وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} “ve biz yeniden diriltilecek de değiliz” dediler. Dolayısıyla Keşşâf sahibinin zikrettiği tekellüfe (zorlamaya) ihtiyaç yoktur.
47453. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ يُقَالُ نَشَرَ اللَّهُ الْمَوْتَى وَأَنْشَرَهُمْ إِذَا بَعَثَهُمْ، ثُمَّ إِنَّ الْكُفَّارَ احْتَجُّوا عَلَى نَفْيِ الْحَشْرِ وَالنَّشْرِ بِأَنْ قَالُوا: إن كان البعث والنشور ممكنا معقولا فجعلوا لَنَا إِحْيَاءَ مَنْ مَاتَ مِنْ آبَائِنَا بِأَنْ تَسْأَلُوا رَبَّكُمْ ذَلِكَ، حَتَّى يَصِيرَ ذَلِكَ دَلِيلًا عِنْدَنَا عَلَى صِدْقِ دَعْوَاكُمْ فِي النُّبُوَّةِ وَالْبَعْثِ فِي الْقِيَامَةِ، قِيلَ طَلَبُوا مِنَ الرَّسُولِ ﷺ أَنْ يَدْعُوَ اللَّهَ حَتَّى يَنْشُرَ قُصَيَّ بْنَ كِلَابٍ لِيُشَاوِرُوهُ فِي صِحَّةِ نُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ وَفِي صِحَّةِ الْبَعْثِ، وَلَمَّا حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ ذَلِكَ قَالَ: أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ وَالْمَعْنَى أَنَّ كُفَّارَ مَكَّةَ لَمْ يَذْكُرُوا فِي نَفْيِ الْحَشْرِ وَالنَّشْرِ شُبْهَةً حَتَّى يُحْتَاجَ إِلَى الْجَوَابِ عَنْهَا، وَلَكِنَّهُمْ أَصَرُّوا عَلَى الْجَهْلِ وَالتَّقْلِيدِ فِي ذَلِكَ الْإِنْكَارِ، فَلِهَذَا السَّبَبِ اقْتَصَرَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى الْوَعِيدِ، فَقَالَ إِنَّ سَائِرَ الْكُفَّارِ كَانُوا أَقْوَى مِنْ هَؤُلَاءِ، ثُمَّ إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَهْلَكَهُمْ فَكَذَلِكَ يُهْلِكُ هَؤُلَاءِ، فَقَوْلُهُ تَعَالَى: أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ اسْتِفْهَامٌ عَلَى سَبِيلِ الْإِنْكَارِ، قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: مُلُوكُ الْيَمَنِ كَانَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ يُسَمَّى تُبَّعًا «١» لِأَنَّ أَهْلَ الدُّنْيَا كَانُوا يَتْبَعُونَهُ، وَمَوْضِعُ تُبَّعٍ فِي الْجَاهِلِيَّةِ مَوْضِعُ الْخَلِيفَةِ فِي الْإِسْلَامِ وَهُمُ الْأَعَاظِمُ مِنْ مُلُوكِ الْعَرَبِ قَالَتْ عَائِشَةُ، كَانَ تُبَّعٌ رَجُلًا صَالِحًا، وَقَالَ كَعْبٌ: ذَمَّ اللَّهُ قَوْمَهُ وَلَمْ يَذُمَّهُ، قَالَ الْكَلْبِيُّ هُوَ أَبُو كَرْبٍ أَسْعَدُ،
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {وَما نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ} “ve biz yeniden diriltilecek de değiliz”. Allah ölüleri dirilttiği zaman “نَشَرَ اللَّهُ الْمَوْتَى وَأَنْشَرَهُمْ” denir. Sonra kâfirler haşr ve neşri nefyetmek için şöyle diyerek delil getirdiler: "Eğer öldükten sonra dirilme ve neşir mümkün ve akla uygun bir şey ise, Rabbinizden bunu isteyerek ölmüş olan atalarımızı bizim için diriltin de bu durum bizim yanımızda sizin peygamberlik ve kıyamette diriliş iddialarınızın doğruluğuna bir delil olsun." Rivayet edildiğine göre Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'den, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğinin doğruluğu ve öldükten sonra dirilmenin doğruluğu hususunda kendisiyle istişare etmeleri için Kusayy b. Kilâb'ı diriltmesi üzere Allah'a dua etmesini istediler. Allah Teâlâ bunu onlardan nakledince şöyle buyurdu: {أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْناهُمْ إِنَّهُمْ كانُوا مُجْرِمِينَ} “Onlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik; çünkü onlar suçlu kimselerdi”. Mana şudur: Mekke kâfirleri haşr ve neşri nefyetme hususunda cevap vermeyi gerektirecek bir şüphe zikretmediler; lakin bu inkârlarında cehalet ve taklit üzere ısrar ettiler. Bu sebeple Allah Teâlâ sadece tehditle yetinerek buyurdu ki: Diğer kâfirler bunlardan daha güçlü idiler; sonra Allah Teâlâ onları helak etti; dolayısıyla bunları da öylece helak edecektir. Yüce Allah'ın {أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ} “Onlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi mi?” buyruğu inkâr yollu bir istifhamdır. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Yemen hükümdarlarının her birine, dünya ehli ona tâbi olduğu için “Tübba'” denilirdi. Tübba'ın Cahiliye'deki konumu İslam'daki halifenin konumu gibidir ve onlar Arap hükümdarlarının en büyükleridir. Âişe: "Tübba' salih bir adamdı" dedi. Ka'b ise: "Allah onun kavmini yerdi ama onu yermedi" dedi. el-Kelbî: "O, Ebû Kerib Es'ad'dır" dedi.
47454. Metin
وَعَنِ النَّبِيِّ ﷺ: «لَا تَسُبُّوا تُبَّعًا فَإِنَّهُ كَانَ قَدْ أَسْلَمَ مَا أَدْرِي أَكَانَ تُبَّعٌ نَبِيًّا أَوْ غَيْرَ نَبِيٍّ»
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle rivayet edilmiştir: «Tübba'a sövmeyiniz, zira o Müslüman olmuştu. Tübba' bir peygamber miydi yoksa peygamber olmayan biri miydi bilmiyorum.»
47455. Metin
فَإِنْ قِيلَ مَا مَعْنَى قَوْلِهِ أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ مَعَ أَنَّهُ لَا خَيْرَ فِي الْفَرِيقَيْنِ؟ قُلْنَا مَعْنَاهُ أَهُمْ خَيْرٌ فِي الْقُوَّةِ وَالشَّوْكَةِ، كَقَوْلِهِ أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ [الْقَمَرِ: ٤٣] بَعْدَ ذِكْرِ آلِ فِرْعَوْنَ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ الدَّلِيلَ الْقَاطِعَ عَلَى الْقَوْلِ بِالْبَعْثِ وَالْقِيَامَةِ، فَقَالَ: وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ/ وَلَوْ لَمْ يَحْصُلِ الْبَعْثُ لَكَانَ هَذَا الْخَلْقُ لَعِبًا وَعَبَثًا، وَقَدْ مَرَّ تَقْرِيرُ هَذِهِ الطَّرِيقَةِ بِالِاسْتِقْصَاءِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ يُونُسَ، وَفِي آخِرِ سُورَةِ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ حَيْثُ قال: أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّما خَلَقْناكُمْ عَبَثاً [المؤمنون: ١١٥] وَفِي سُورَةِ ص حَيْثُ قَالَ: وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما باطِلًا [ص: ٢٧] .
Eğer: 'Her iki fırkada da hiçbir hayır bulunmadığı halde {أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ} “Onlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba‘ kavmi mi?”1 buyurmasının anlamı nedir?' denilirse; biz deriz ki: Bunun manası, Âl-i Firavun zikredildikten sonra buyurulan {أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولئِكُمْ} “Sizin kâfirleriniz bunlardan daha mı hayırlıdır?” [Kamer 43] ayetinde olduğu gibi, 'Onlar güç ve kuvvet/nüfuz bakımından mı daha hayırlıdır (üstündür)?' demektir. Sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilme ve kıyamet görüşüne dair kesin delili zikrederek şöyle buyurdu: {وَما خَلَقْنَا السَّماواتِ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما لاعِبِينَ} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık”. Şayet dirilme gerçekleşmeyecek olsaydı, bu yaratılış bir oyun ve abes olurdu. Bu delillendirme metodunun açıklaması, Yûnus Suresi'nin başında, 'Kad Eflaha'l-Mü'minûn' (Mü'minûn) Suresi'nin sonunda {أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّما خَلَقْناكُمْ عَبَثاً} “Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?” [Mü'minûn 115] buyurduğu yerde ve Sâd Suresi'nde {وَما خَلَقْنَا السَّماءَ وَالْأَرْضَ وَما بَيْنَهُما باطِلًا} “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri batıl (boşuna) yaratmadık” [Sâd 27] buyurduğu yerde etraflıca geçmiştir.
47456. Metin
ثُمَّ قَالَ: مَا خَلَقْناهُما إِلَّا بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ وَالْمُرَادُ أَهْلُ مَكَّةَ، وَأَمَّا اسْتِدْلَالُ الْمُعْتَزِلَةُ بِهَذِهِ الْآيَةِ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى لَا يَخْلُقُ الْكُفْرَ وَالْفِسْقَ وَلَا يُرِيدُهُمَا فَهُوَ مع جوابه معلوم، والله أعلم.
Sonra şöyle buyurdu: {مَا خَلَقْناهُما إِلَّا بِالْحَقِّ وَلكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} “Biz onları ancak hak ile yarattık; fakat onların çoğu bilmezler”. Murad Mekke ehlidir. Mutezile'nin bu ayeti, Allah Teâlâ'nın küfrü ve fıskı yaratmadığına ve bunları irade etmediğine delil getirmesine gelince; bu [mesele] cevabıyla birlikte malumdur. En doğrusunu Allah bilir.