49870. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
49871. Metin
سورة القمر
Kamer Sûresi
49872. Metin
خمسون وخمس آيات مكية
Mekkî olup elli beş ayettir.
49873. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ١]
[Kamer Sûresi (54): Ayet 1]
49874. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
49875. Metin
اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ (١)
{ اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ } “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.” (1)
49876. Metin
أَوَّلُ السُّورَةِ مُنَاسِبٌ لِآخِرِ مَا قَبْلَهَا، وَهُوَ قَوْلُهُ: أَزِفَتِ الْآزِفَةُ [النَّجْمِ: ٥٧] فَكَأَنَّهُ أَعَادَ ذَلِكَ مَعَ الدَّلِيلِ، وَقَالَ قُلْتُ: أَزِفَتِ الْآزِفَةُ وَهُوَ حَقٌّ، إِذِ الْقَمَرُ انْشَقَّ، وَالْمُفَسِّرُونَ بِأَسْرِهِمْ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ أَنَّ الْقَمَرَ انْشَقَّ، وَحَصَلَ فِيهِ الِانْشِقَاقُ، وَدَلَّتِ الْأَخْبَارُ عَلَى حَدِيثِ الِانْشِقَاقِ،
Sûrenin başı, kendisinden önceki sûrenin sonu olan { أَزِفَتِ الْآزِفَةُ } “Yaklaşan yaklaştı” [Necm 57] âyetiyle uyumludur. Sanki [Allah Teâlâ], bunu deliliyle birlikte tekrarlamış ve: “Ben { أَزِفَتِ الْآزِفَةُ } dedim ve bu haktır; nitekim ay yarılmıştır” buyurmuştur. Müfessirlerin tamamı, muradın ayın yarılmış ve onda yarılmanın gerçekleşmiş olduğu görüşündedir; rivayetler de ayın yarılması hadisesine delalet etmiştir.
49877. Metin
وَفِي الصَّحِيحِ خَبَرٌ مَشْهُورٌ رَوَاهُ جَمْعٌ مِنَ الصَّحَابَةِ، وَقَالُوا: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ آيَةَ الِانْشِقَاقِ بِعَيْنِهَا مُعْجِزَةً، فَسَأَلَ رَبَّهُ فَشَقَّهُ وَمَضَى،
Sahîh'te, ashâbdan bir topluluğun rivayet ettiği meşhur bir haber bulunmaktadır. Onlar şöyle demişlerdir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den bir mucize olarak bizzat ayın yarılması âyeti istendi; o da Rabbinden diledi, [Allah da] onu yardı ve [hadise] gerçekleşip geçti.”
49878. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ الْمُرَادُ سَيَنْشَقُّ، وَهُوَ بَعِيدٌ وَلَا مَعْنَى لَهُ، لِأَنَّ مَنْ مَنَعَ ذَلِكَ وَهُوَ الْفَلْسَفِيُّ يَمْنَعُهُ فِي الْمَاضِي وَالْمُسْتَقْبَلِ، وَمَنْ يُجَوِّزُهُ لَا حَاجَةَ إِلَى التَّأْوِيلِ، وَإِنَّمَا ذَهَبَ إِلَيْهِ ذَلِكَ الذَّاهِبُ، لِأَنَّ الِانْشِقَاقَ أَمْرٌ هَائِلٌ، فَلَوْ وَقَعَ لَعَمَّ وَجْهَ الْأَرْضِ فَكَانَ يَنْبَغِي أَنْ يَبْلُغَ حَدَّ التَّوَاتُرِ، نَقُولُ: النَّبِيُّ ﷺ لَمَّا كَانَ يَتَحَدَّى بِالْقُرْآنِ، وَكَانُوا يَقُولُونَ: إِنَّا نَأْتِي بِأَفْصَحِ مَا يَكُونُ مِنَ الْكَلَامِ، وَعَجَزُوا عَنْهُ، فَكَانَ الْقُرْآنُ مُعْجِزَةً بَاقِيَةً إِلَى قِيَامِ الْقِيَامَةِ لَا يَتَمَسَّكُ بِمُعْجِزَةٍ أُخْرَى فَلَمْ يَنْقُلْهُ الْعُلَمَاءُ بِحَيْثُ يَبْلُغُ حَدَّ التَّوَاتُرِ. وَأَمَّا الْمُؤَرِّخُونَ فَتَرَكُوهُ، لِأَنَّ التَّوَارِيخَ فِي أَكْثَرِ الْأَمْرِ يَسْتَعْمِلُهَا الْمُنَجِّمُ، وَهُوَ لَمَّا وَقَعَ الْأَمْرُ قَالُوا: بِأَنَّهُ مِثْلُ خُسُوفِ الْقَمَرِ، وَظُهُورِ شَيْءٍ فِي الْجَوِّ عَلَى شَكْلِ نِصْفِ الْقَمَرِ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ فَتَرَكُوا حِكَايَتَهُ فِي تَوَارِيخِهِمْ، وَالْقُرْآنُ أَدَلُّ دَلِيلٍ وَأَقْوَى مُثْبِتٍ لَهُ، وَإِمْكَانُهُ لَا يُشَكُّ فِيهِ، وَقَدْ أَخْبَرَ عَنْهُ الصَّادِقُ فَيَجِبُ اعْتِقَادُ وُقُوعِهِ، وَحَدِيثُ امْتِنَاعِ الْخَرْقِ وَالِالْتِئَامِ حَدِيثُ اللِّئَامِ، وَقَدْ ثَبَتَ جواز الخرق والتخريب على السموات، وذكرناه مرارا فلا نعيده. وقوله تعالى:
Bazı müfessirler ise muradın “yarılacaktır” [şeklinde geleceğe matuf] olduğunu söylemişlerdir ki bu uzak bir görüştür ve bir anlamı yoktur. Zira buna imkânsız diyen kimse -ki o filozoftur- geçmişte de gelecekte de imkânsız görür; buna cevaz veren kimse için ise tevile gerek yoktur. Bu görüşü savunan kimse ancak şu sebeple bu yola gitmiştir: Yarılma dehşet verici bir iştir, şayet vuku bulsaydı yeryüzünün tamamını kaplardı ve tevatür derecesine ulaşması gerekirdi. Biz deriz ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Kur'ân ile meydan okuduğunda, onlar “Biz sözün en fasihini getiririz” diyorlardı fakat bundan âciz kaldılar; böylece Kur'ân, kıyamete kadar baki kalan bir mucize oldu ve başka bir mucizeye sarılmadı; bu sebeple âlimler bunu tevatür derecesine ulaşacak şekilde nakletmediler. Tarihçilere gelince, onlar bunu terk ettiler; zira tarihleri çoğunlukla müneccimler kullanırdı, hadise vuku bulduğunda onlar: “Bu, ay tutulması ve havanın başka bir yerinde ayın yarısı şeklinde bir şeyin belirmesi gibidir” dediler ve tarihlerinde bunu nakletmeyi bıraktılar. Kur'ân ise bunun en açık delili ve en güçlü ispatçısıdır; onun imkânında şüphe yoktur, doğru sözlü olan [Resûlullah] da bunu haber vermiştir; dolayısıyla vuku bulduğuna inanmak vaciptir. [Gök cisimlerinin] yarılma ve bitişmesinin (hark ve iltiamın) imkânsızlığı iddiası ise alçakların sözüdür; gökler üzerinde yarılma ve harap olmanın caiz olduğu sabit olmuştur, bunu defalarca zikrettik, bu yüzden tekrar etmiyoruz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
49879. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٢]
[Kamer Sûresi (54): Ayet 2]
49880. Metin
وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ (٢)
{ وَإِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve: 'Sürüp gelen bir büyüdür' derler.” (2)
49881. Metin
تَقْدِيرُهُ: وَبَعْدَ هَذَا إِنْ يَرَوْا آيَةً يَقُولُوا سِحْرٌ، فَإِنَّهُمْ رَأَوْا آيَاتٍ أَرْضِيَّةً، وَآيَاتٍ سَمَاوِيَّةً، وَلَمْ يُؤْمِنُوا، وَلَمْ يَتْرُكُوا عِنَادَهُمْ، فَإِنْ يَرَوْا مَا يَرَوْنَ بَعْدَ هَذَا لَا يُؤْمِنُونَ، وَفِيهِ وَجْهٌ آخَرُ وَهُوَ أَنْ يُقَالَ: الْمَعْنَى أَنَّ عَادَتَهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا، فَلَمَّا رَأَوُا انْشِقَاقَ الْقَمَرِ أَعْرَضُوا لِتِلْكَ الْعَادَةِ، وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Takdiri şöyledir: Bundan sonra da bir mucize görseler “büyüdür” derler; zira onlar yeryüzüne ait âyetler ve gökyüzüne ait âyetler gördüler, yine de inanmadılar ve inatlarını bırakmadılar. Bundan sonra ne görürlerse görsünler inanmazlar. Bu hususta diğer bir vecih de şudur: Anlam, onların âdetinin bir mucize gördüklerinde yüz çevirmek olduğu, ayın yarılmasını gördüklerinde de bu âdetleri sebebiyle yüz çevirdikleridir. Bunda birkaç mesele vardır:
49882. Metin
الْأُولَى: قَوْلُهُ: آيَةً مَاذَا؟ نَقُولُ آيَةُ اقْتِرَابِ السَّاعَةِ، فَإِنَّ انْشِقَاقَ الْقَمَرِ مِنْ آيَاتِهِ، وَقَدْ/ رَدُّوا وَكَذَّبُوا، فَإِنْ يَرَوْا غَيْرَهَا أَيْضًا يُعْرِضُوا، أَوْ آيَةُ الِانْشِقَاقِ فَإِنَّهَا مُعْجِزَةٌ، أَمَّا كَوْنُهَا مُعْجِزَةً فَفِي غَايَةِ الظُّهُورِ، وَأَمَّا كَوْنُهَا آية
Birincisi: Âyetteki { آيَةً } “bir mucize” ifadesi nedir? Deriz ki: Kıyametin yaklaşmasının âyetidir; zira ayın yarılması onun âyetlerindendir; onlar ise bunu reddedip yalanladılar, bundan başkasını görseler yine yüz çevirirler. Veyahut [bu], yarılma âyetidir; zira o bir mucizedir. Onun mucize oluşu son derece açıktır; kıyamet âyeti olmasına gelince,
49883. Metin
الساعة، فلأن منكر خراب الْعَالَمِ يُنْكِرُ انْشِقَاقَ السَّمَاءِ وَانْفِطَارِهَا وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ: فِي كُلِّ جِسْمٍ سَمَاوِيٍّ مِنَ الْكَوَاكِبِ، فَإِذَا انْشَقَّ بَعْضُهَا ثَبَتَ خِلَافَ مَا يَقُولُ بِهِ، وَبَانَ جَوَازُ خَرَابِ الْعَالَمِ، وَقَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: مَعْنَاهُ أَنَّ مِنْ عَلَامَاتِ قِيَامِ السَّاعَةِ انْشِقَاقُ الْقَمَرِ عَنْ قَرِيبٍ، وَهَذَا ضَعِيفٌ حَمَلَهُمْ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ ضِيقُ الْمَكَانِ، وَخَفَاءُ الْأَمْرِ عَلَى الْأَذْهَانِ، وَبَيَانُ ضَعْفِهِ هُوَ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَوْ أَخْبَرَ فِي كِتَابِهِ أَنَّ الْقَمَرَ يَنْشَقُّ، وَهُوَ عَلَّامَةُ قِيَامِ السَّاعَةِ، لَكَانَ ذَلِكَ أَمْرًا لَا بُدَّ مِنْ وُقُوعِهِ مِثْلَ خُرُوجِ دَابَّةِ الْأَرْضِ، وَطُلُوعِ الشَّمْسِ مِنَ الْمَغْرِبِ، فَلَا يَكُونُ مُعْجِزَةَ النَّبِيِّ ﷺ، كَمَا أَنَّ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ عَجَائِبُ، وَلَيْسَتْ بِمُعْجِزَةٍ لِلنَّبِيِّ، لَا يُقَالُ: الْإِخْبَارُ عَنْهَا قَبْلَ وُقُوعِهَا مُعْجِزَةٌ، لِأَنَّا نَقُولُ: فَحِينَئِذٍ يَكُونُ هَذَا مِنْ قَبِيلِ الْإِخْبَارِ عَنِ الْغُيُوبِ، فَلَا يَكُونُ هُوَ مُعْجِزَةً بِرَأْسِهِ وَذَلِكَ فَاسِدٌ، وَلَا يُقَالُ: بِأَنَّ ذَلِكَ كَانَ مُعْجِزَةً وَعَلَامَةً، فَأَخْبَرَ اللَّهُ فِي الصُّحُفِ وَالْكُتُبِ السَّالِفَةِ أَنَّ ذَلِكَ يَكُونُ مُعْجِزَةً لِلنَّبِيِّ ﷺ وَتَكُونُ السَّاعَةُ قَرِيبَةً حِينَئِذٍ، وَذَلِكَ لِأَنَّ بَعْثَةَ النَّبِيِّ ﷺ عَلَامَةٌ كَائِنَةٌ حَيْثُ
çünkü âlemin harap oluşunu inkâr eden kimse, göğün yarılmasını ve parçalanmasını da inkâr eder; aynı şekilde yıldızlardan her bir semavi cisim hakkındaki sözü de böyledir. Onlardan bazısı yarıldığında, iddia ettiği şeyin aksine olduğu sabit olur ve âlemin harap olmasının caiz olduğu açığa çıkar. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Bunun manası, kıyametin kopmasının alametlerinden birinin, yakında ayın yarılması olduğudur. Bu zayıf bir görüştür; onları bu söze sevk eden şey, makamın darlığı ve meselenin zihinlere kapalı kalmasıdır. Bunun zayıflığının beyanı şudur: Allah Teâlâ Kitabı'nda ayın yarılacağını ve bunun kıyametin kopmasının bir alameti olduğunu haber vermiş olsaydı, bu dâbbetü'l-arzın çıkması ve güneşin batıdan doğması gibi mutlaka vuku bulması gereken bir iş olurdu; tıpkı bu şeylerin acayip işler olup Peygamber için bir mucize olmaması gibi, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in mucizesi de olmazdı. “Bunların vuku bulmasından önce haber verilmesi bir mucizedir” denilemez; çünkü biz deriz ki: O takdirde bu gaybı haber verme kabilinden olur, bizzat kendisi müstakil bir mucize olmaz ki bu da bâtıldır. “Bu hem bir mucize hem bir alametti; Allah da önceki sahifelerde ve kitaplarda bunun Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir mucize olacağını ve o vakit kıyametin yakın olacağını haber vermiştir” de denilemez. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönderilmesi, kendisinin:
49884. Metin
قَالَ: «بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ»
«بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ» “Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik”
49885. Metin
وَلِهَذَا يُحْكَى عَنْ سَطِيحٍ أَنَّهُ لَمَّا أُخْبِرَ بِوُجُودِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ عَنْ أُمُورٍ تَكُونُ، فَكَانَ وُجُودُهُ دَلِيلَ أُمُورٍ، وَأَيْضًا الْقَمَرُ لَمَّا انْشَقَّ كَانَ انْشِقَاقُهُ عِنْدَ اسْتِدْلَالِ النَّبِيِّ ﷺ عَلَى الْمُشْرِكِينَ، وَهُمْ كَانُوا غَافِلِينَ عَمَّا فِي الْكُتُبِ، وَأَمَّا أَصْحَابُ الْكُتُبِ فَلَمْ يَفْتَقِرُوا إِلَى بَيَانِ عَلَامَةِ السَّاعَةِ، لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ بِهَا وَبِقُرْبِهَا، فَهِيَ إِذَنْ آيَةٌ دَالَّةٌ على جواز تخريب السموات وهو العمدة الكبرى، لأن السموات إِذَا طُوِيَتْ وَجُوِّزَ ذَلِكَ، فَالْأَرْضُ وَمَنْ عَلَيْهَا لَا يُسْتَبْعَدُ فَنَاؤُهُمَا، إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: مَعْنَى اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ فِي الْعُقُولِ وَالْأَذْهَانِ، يَقُولُ: مَنْ يَسْمَعْ أَمْرًا لَا يَقَعُ هَذَا بَعِيدٌ مُسْتَبْعَدٌ، وَهَذَا وَجْهٌ حَسَنٌ، وَإِنْ كَانَ بَعْضُ ضُعَفَاءِ الْأَذْهَانِ يُنْكِرُهُ، وَذَلِكَ لِأَنَّ حَمْلَهُ عَلَى قُرْبِ الْوُقُوعِ زَمَانًا لَا إِمْكَانًا يُمَكِّنُ الْكَافِرَ مِنْ مُجَادَلَةٍ فَاسِدَةٍ، فَيَقُولُ: قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي زَمَانِ النَّبِيِّ ﷺ: اقْتَرَبَتِ وَيَقُولُونَ بِأَنَّ مِنْ قَبْلُ أَيْضًا فِي الْكُتُبِ [السَّابِقَةِ] كَانَ يَقُولُ: (اقترب الوعد) ثُمَّ مَضَى مِائَةُ سَنَةٍ وَلَمْ يَقَعْ، وَلَا يَبْعُدْ أَنْ يَمْضِيَ أَلْفٌ آخَرُ وَلَا يَقَعُ، وَلَوْ صَحَّ إِطْلَاقُ لَفْظِ الْقُرْبِ زَمَانًا عَلَى مِثْلِ هَذَا لَا يَبْقَى وُثُوقٌ بِالْإِخْبَارَاتِ، وَأَيْضًا قَوْلُهُ:
buyurması hasebiyle mevcut bir alamettir. Bu sebeple Satîh'ten rivayet edildiğine göre, o Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in varlığından haberdar edildiğinde vuku bulacak işlerden bahsetmiştir; dolayısıyla onun varlığı [gelecekteki] işlerin delili olmuştur. Ayrıca ay yarıldığında, onun yarılması Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müşriklere karşı delil getirmesi esnasında olmuştu; onlar ise kitaplarda bulunanlardan habersizdiler. Kitap ehline gelince, onlar kıyamet alametinin beyanına muhtaç değillerdi; zira onlar kıyameti ve onun yakınlığını kabul ediyorlardı. O halde bu, semaların harap olmasının caiz olduğuna delalet eden bir âyettir ki en büyük dayanak da budur; zira semalar dürüldüğünde ve bu caiz görüldüğünde, yerin ve üzerindekilerin yok olması uzak görülmez. Bu sabit olduğunda deriz ki: { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ } ifadesinin manasının akıllarda ve zihinlerde [yakınlaşma] olması muhtemeldir; şöyle ki: Bir kimse vuku bulmayacak bir iş işittiğinde, bu uzak ve ihtimal dışı görülür. Bu güzel bir vecihtir; her ne kadar zihni zayıf olan bazısı bunu inkâr etse de. Zira bunu imkân cihetinden değil de zaman cihetinden vukuunun yakınlığına hamletmek, kâfire bâtıl bir tartışma imkânı verir; nitekim kâfir şöyle der: “Allah Teâlâ Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında { اقْتَرَبَتِ } ‘yaklaştı’ buyurdu; onlar daha önce önceki kitaplarda da (اقترب الوعد) ‘Vaat yaklaştı’ dendiğini söylüyorlar; sonra yüz sene geçti ve vuku bulmadı, bir bin [sene] daha geçip de vuku bulmaması uzak değildir; şayet bunun gibisine zaman bakımından yakınlık lafzının kullanılması caiz olsaydı, verilen haberlere güven kalmazdı.” Ayrıca [Allah Teâlâ'nın]:
49886. Metin
اقْتَرَبَتِ لِانْتِهَازِ الْفُرْصَةِ، وَالْإِيمَانِ قَبْلَ أَنْ لَا يَصِحَّ الْإِيمَانُ، فَلِلْكَافِرِ أَنْ يَقُولَ، إِذَا كَانَ الْقُرْبُ بِهَذَا الْمَعْنَى فَلَا خَوْفَ مِنْهَا، لِأَنَّهَا لَا تُدْرِكُنِي، وَلَا تُدْرِكُ أَوْلَادِي، وَلَا أَوْلَادَ أَوْلَادِي، وَإِذَا كَانَ إِمْكَانُهَا قَرِيبًا فِي الْعُقُولِ يَكُونُ ذَلِكَ رَدًّا بَالِغًا عَلَى الْمُشْرِكِينَ وَالْفَلَاسِفَةِ، وَاللَّهُ ﷾ أَوَّلَ مَا كَلَّفَ الِاعْتِرَافَ بِالْوَحْدَانِيَّةِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ، وَقَالَ: اعْلَمُوا أَنَّ الْحَشْرَ كَائِنٌ فَخَالَفَ الْمُشْرِكُ وَالْفَلْسَفِيُّ، وَلَمْ يَقْنَعْ بِمُجَرَّدِ إِنْكَارِ مَا وَرَدَ الشَّرْعُ بِبَيَانِهِ، وَلَمْ يَقُلْ لَا يَقَعُ أَوْ لَيْسَ بِكَائِنٍ، بَلْ قَالَ ذَلِكَ بَعِيدٌ، وَلَمْ يَقْنَعْ بِهَذَا أَيْضًا، بَلْ قَالَ ذَلِكَ غَيْرُ مُمْكِنٍ، وَلَمْ يَقْنَعْ بِهِ أَيْضًا، بَلْ قَالَ فَإِنَّ امْتِنَاعَهُ ضَرُورِيٌّ، فَإِنَّ مَذْهَبَهُمْ أَنَّ إِعَادَةَ الْمَعْدُومِ وَإِحْيَاءَ الْمَوْتَى محال/ بالضرورة، ولهذا قالوا: أَإِذا مِتْنا [المؤمنون: ٨٢] أَإِذا كُنَّا عِظاماً [الأسراء: ٤٩] أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ [السَّجْدَةِ:
{ اقْتَرَبَتِ } kavli, fırsatı ganimet bilmek ve imanın geçerli olmayacağı [vakit] gelmeden önce iman etmek içindir. Bu durumda kâfirin şöyle deme hakkı doğar: “Yakınlık bu anlamda ise ondan korkulmaz; çünkü o bana yetişmez, çocuklarıma yetişmez, çocuklarımın çocuklarına da yetişmez.” Fakat onun imkânı akıllarda yakın olduğunda, bu durum müşriklere ve filozoflara karşı tam bir ret olur. Allah Teâlâ ilk olarak tevhidin ve ahiret gününün kabul edilmesini yükümlü kıldı ve: “Bilin ki haşr gerçekleşecektir” buyurdu; müşrik ve filozof ise buna muhalefet etti, şeriatın beyanla bildirdiği şeyi sadece inkâr etmekle yetinmeyip “Vuku bulmaz” veya “Gerçekleşecek değildir” demedi, bilakis “Bu uzaktır” dedi; bununla da yetinmeyip bilakis “Bu mümkün değildir” dedi; bununla da yetinmeyip bilakis “Onun imkânsızlığı zorunludur” dedi; zira onların mezhebi, yok olanın iadesinin ve ölülerin diriltilmesinin zorunlu olarak muhal olduğudur. Bu sebeple işin apaçıklığına rağmen inkâr manasında soru lafzıyla: { أَإِذا مِتْنا } “Öldüğümüz zaman mı?” [Mü'minûn 82], { أَإِذا كُنَّا عِظاماً } “Biz kemik olduğumuz zaman mı?” [İsrâ 49], { أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ } “Toprakta kaybolup gittiğimiz zaman mı?” [Secde
49887. Metin
١٠] بِلَفْظِ الِاسْتِفْهَامِ بِمَعْنَى الْإِنْكَارِ مَعَ ظُهُورِ الْأَمْرِ، فَلَمَّا اسْتَبْعَدُوا لَمْ يَكْتَفِ اللَّهُ وَرَسُولُهُ بِبَيَانِ وُقُوعِهِ، بَلْ قَالَ:
10] dediler. Onlar bunu uzak görünce, Allah ve Resûlü sadece onun vuku bulacağını beyan etmekle yetinmeyip:
49888. Metin
أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيها [الْحَجِّ: ٧] وَلَمْ يَقْتَصِرْ عَلَيْهِ بَلْ قَالَ: وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً [الْأَحْزَابِ: ٦٣] وَلَمْ يَتْرُكْهَا حَتَّى قَالَ (اقْتَرَبَتِ الساعة واقترب الوعد الحق اقترب للناس حسابهم) اقْتِرَابًا عَقْلِيًّا لَا يَجُوزُ أَنْ يُنْكَرَ مَا يَقَعُ فِي زَمَانٍ طَرْفَةَ عَيْنٍ، لِأَنَّهُ عَلَى اللَّهِ يَسِيرُ، كَمَا أَنَّ تَقْلِيبَ الْحَدَقَةِ عَلَيْنَا يَسِيرٌ، بَلْ هُوَ أَقْرَبُ مِنْهُ بِكَثِيرٍ، وَالَّذِي يُقَوِّيهِ قَوْلُ الْعَامَّةِ: إِنَّ زَمَانَ وُجُودِ الْعَالَمِ زَمَانٌ مَدِيدٌ، وَالْبَاقِي بِالنِّسْبَةِ إِلَى الْمَاضِي شَيْءٌ يَسِيرٌ، فَلِهَذَا قَالَ: اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ.
{ أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيها } “Kıyametin geleceğinde hiçbir şüphe yoktur” [Hac 7] buyurdu; bununla da sınırlı kalmayıp bilakis: { وَما يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً } “Ne bilirsin, belki de kıyamet yakındır” [Ahzâb 63] buyurdu ve nihayet: (اقْتَرَبَتِ الساعة واقترب الوعد الحق اقترب للناس حسابهم) buyuruncaya kadar bunu bırakmadı; [bu], aklen bir yakınlaşmadır, zira göz açıp kapama süresinde vuku bulacak şey inkâr edilemez, çünkü bu Allah'a pek kolaydır; tıpkı gözbebeğini çevirmenin bize kolay olması gibi, hatta bundan çok daha yakındır. Bunu güçlendiren husus, avamın şu sözüdür: Âlemin varlık süresi uzun bir zamandır; geçmişe nispetle geriye kalan ise pek az bir şeydir; işte bu yüzden { اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ } buyurmuştur.
49889. Metin
وَأَمَّا
[Resûlullah'ın]
49890. Metin
قَوْلُهُ ﷺ: «بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ»
«بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ» “Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik” sallallâhu aleyhi ve sellem sözüne gelince,
49891. Metin
فَمَعْنَاهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي فَإِنَّ زَمَانِي يَمْتَدُّ إِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ، فَزَمَانِي وَالسَّاعَةُ مُتَلَاصِقَانِ كَهَاتَيْنِ، وَلَا شَكَّ أَنَّ الزَّمَانَ زَمَانُ النَّبِيِّ ﷺ، وَمَا دَامَتْ أَوَامِرُهُ نَافِذَةً فَالزَّمَانُ زَمَانُهُ وَإِنْ كَانَ لَيْسَ هُوَ فِيهِ، كَمَا أَنَّ الْمَكَانَ الَّذِي تَنْفُذُ فِيهِ أَوَامِرُ الْمَلِكِ مَكَانُ الْمَلِكِ يُقَالُ لَهُ بِلَادُ فُلَانٍ، فَإِنْ قِيلَ: كَيْفَ يَصِحُّ حَمْلُهُ عَلَى الْقُرْبِ بِالْمَعْقُولِ مَعَ أَنَّهُ مَقْطُوعٌ بِهِ؟ قُلْتُ: كَمَا صَحَّ قَوْلُهُ تَعَالَى: لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً [الْأَحْزَابِ: ٦٣] فَإِنَّ لَعَلَّ لِلتَّرَجِّي وَالْأَمْرُ عِنْدَ اللَّهِ مَعْلُومٌ، وَفَائِدَتُهُ أَنَّ قِيَامَ السَّاعَةِ مُمْكِنٌ لَا إِمْكَانًا بَعِيدًا عَنِ الْعَادَاتِ كَحَمْلِ الْآدَمِيِّ فِي زَمَانِنَا حِمْلًا فِي غَايَةِ الثِّقَلِ أَوْ قَطْعِهِ مَسَافَةً بَعِيدَةً فِي زَمَانٍ يَسِيرٍ، فَإِنَّ ذَلِكَ مُمْكِنٌ إِمْكَانًا بَعِيدًا، وَأَمَّا تَقْلِيبُ الْحَدَقَةِ فَمُمْكِنٌ إِمْكَانًا فِي غَايَةِ الْقُرْبِ.
bunun manası: “Benden sonra peygamber yoktur; zira benim zamanım kıyametin kopmasına kadar uzanır, dolayısıyla benim zamanım ile kıyamet şu ikisi gibi birbirine bitişiktir” demektir. Şüphe yok ki zaman, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in zamanıdır; emirleri geçerli olduğu müddetçe, kendisi bizzat içinde bulunmasa bile o zaman onun zamanıdır; nitekim hükümdarın emirlerinin geçerli olduğu yere hükümdarın yeri olup “falanın memleketi” denilmesi gibidir. Eğer: “Kıyamet kesin olarak bilinen bir şey iken, onun aklen yakınlığına hamletmek nasıl sahih olur?” denilirse, derim ki: Tıpkı Allah Teâlâ'nın: { لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيباً } “Belki de kıyamet yakındır” [Ahzâb 63] kavlinin sahih olduğu gibi. Zira { لَعَلَّ } umut bildirmek içindir, halbuki iş Allah katında malumdur. Bunun faydası, kıyametin kopmasının imkân dahilinde olduğunu bildirmektir; bu imkân, zamanımızda bir insanın son derece ağır bir yükü taşıması veya kısa bir sürede uzak bir mesafeyi katetmesi gibi adetlere uzak bir imkân değildir; nitekim bu, uzak bir imkânla mümkündür. Gözbebeğini çevirmek ise son derece yakın bir imkânla mümkündür.
49892. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الْجَمْعُ الَّذِينَ تَكُونُ الْوَاوُ ضَمِيرَهُمْ في قوله يَرَوْا ويُعْرِضُوا غَيْرُ مَذْكُورٍ فَمَنْ هُمْ؟
İkinci Mesele: { يَرَوْا } ve { يُعْرِضُوا } fiillerindeki vâv zamirinin ait olduğu çoğul topluluk zikredilmemiştir, bunlar kimlerdir?
49893. Metin
نَقُولُ: هُمْ مَعْلُومُونَ وَهُمُ الْكُفَّارُ تَقْدِيرُهُ: وَهَؤُلَاءِ الْكُفَّارُ إِنْ يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا.
Deriz ki: Onlar bilinmektedir ve kâfirlerdir. Takdiri: “Ve bu kâfirler bir mucize görseler yüz çevirirler” şeklindedir.
49894. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: التَّنْكِيرُ فِي الْآيَةِ لِلتَّعْظِيمِ أَيْ إِنْ يَرَوْا آيَةً قَوِيَّةً أَوْ عَظِيمَةً يُعْرِضُوا.
Üçüncü Mesele: Âyetteki belirsizlik (tenkîr) tazim (büyütme) içindir; yani “Güçlü veya büyük bir mucize görseler yüz çevirirler” demektir.
49895. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ مَا الْفَائِدَةُ فِيهِ؟ نَقُولُ: فَائِدَتُهُ بَيَانُ كَوْنِ الْآيَةِ خَالِيَةً عَنْ شَوَائِبَ الشَّبَهِ، وَأَنَّ الِاعْتِرَافَ لَزِمَهُمْ لِأَنَّهُمْ لَمْ يَقْدِرُوا أَنْ يَقُولُوا: نَحْنُ نَأْتِي بِمِثْلِهَا وَبَيَانُ كَوْنِهِمْ مُعْرِضِينَ لَا إِعْرَاضَ مَعْذُورٍ، فَإِنَّ مَنْ يُعْرِضُ إِعْرَاضَ مَشْغُولٍ بِأَمْرٍ مُهِمٍّ فَلَمْ يَنْظُرْ فِي الْآيَةِ لَا يُسْتَقْبَحُ مِنْهُ الْإِعْرَاضُ مِثْلَ مَا يُسْتَقْبَحُ لمن ينظر فيها إِلَى آخِرِهَا وَيَعْجَزُ عَنْ نِسْبَتِهَا إِلَى أَحَدٍ وَدَعْوَى الْإِتْيَانِ بِمِثْلِهَا، ثُمَّ يَقُولُ: هَذَا لَيْسَ بِشَيْءٍ هَذَا سِحْرٌ لِأَنَّ مَا مِنْ آيَةٍ إِلَّا وَيُمْكِنُ الْمُعَانِدُ أَنْ يَقُولَ فِيهَا هَذَا الْقَوْلَ.
Dördüncü Mesele: Allah Teâlâ'nın: { وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “Ve: 'Sürüp gelen bir büyüdür' derler” kavlindeki fayda nedir? Deriz ki: Bunun faydası, mucizenin şüphe şaibelerinden uzak olduğunu ve bunu itiraf etmenin onlara lazım geldiğini beyan etmektir; çünkü onlar: “Biz bunun benzerini getiririz” demeye güç yetiremediler; ayrıca onların yüz çevirmelerinin mazeretli bir yüz çevirme olmadığını beyan etmektir. Zira önemli bir işle meşgul olduğu için yüz çevirip mucizeye bakmayan kimsenin yüz çevirmesi, ona sonuna kadar bakıp da onu birine nispet etmekten ve benzerini getirme iddiasından âciz kalan, sonra da: “Bu bir şey değildir, bu bir büyüdür” diyen kimse kadar çirkin görülmez. Çünkü inatçı kimsenin her âyet hakkında bu sözü söylemesi mümkündür.
49896. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: مَا الْمُسْتَمِرُّ؟ نَقُولُ: فِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: دَائِمٌ فَإِنَّ مُحَمَّدًا ﷺ كَانَ يَأْتِي كُلُّ زَمَانٍ بِمُعْجِزَةٍ قَوْلِيَّةٍ أَوْ فِعْلِيَّةٍ أَرْضِيَّةٍ أَوْ سَمَاوِيَّةٍ، فَقَالُوا: هَذَا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ دَائِمٌ لَا يَخْتَلِفُ بِالنِّسْبَةِ إِلَى النَّبِيِّ ﵇ بِخِلَافِ سِحْرِ السَّحَرَةِ، فَإِنَّ بَعْضَهُمْ يَقْدِرُ عَلَى أَمْرٍ وَأَمْرَيْنِ/ وَثَلَاثَةٍ وَيَعْجَزُ عَنْ غَيْرِهَا وَهُوَ قَادِرٌ عَلَى الْكُلِّ وَثَانِيهَا:
Beşinci Mesele: { الْمُسْتَمِرُّ } nedir? Deriz ki: Bunda birkaç vecih vardır. Birincisi: Süreklidir; zira Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem her zaman sözlü veya fiilî, yeryüzüne veya gökyüzüne ait bir mucize getiriyordu. Onlar da: “Bu, Peygamber aleyhisselâm'a nispetle değişmeyen, sürekli ve daimî bir büyüdür; büyücülerin büyüsü gibi değildir; zira onların bazısı bir, iki veya üç şeye güç yetirir de başkalarından âciz kalır, o ise hepsine güç yetirmektedir” dediler. İkincisi:
49897. Metin
مُسْتَمِرٌّ أَيْ قَوِيٌّ مِنْ حَبْلٍ مَرِيرِ الْفَتْلِ مِنَ الْمِرَّةِ وَهِيَ الشِّدَّةُ وَثَالِثُهَا: مِنَ الْمَرَارَةِ أَيْ سِحْرٌ مُرٌّ مُسْتَبْشَعٌ وَرَابِعُهَا:
{ مُسْتَمِرٌّ } yani güçlüdür; şiddet manasına gelen el-mirra (الْمِرَّة) kökünden, bükümü sağlam ip demektir. Üçüncüsü: Acılık (el-merâre) kökünden olup, iğrenç ve acı bir büyü demektir. Dördüncüsü:
49898. Metin
مُسْتَمِرٌّ أَيْ مَارٍّ ذَاهِبٍ، فَإِنَّ السِّحْرَ لَا بَقَاءَ له.
{ مُسْتَمِرٌّ } yani geçip giden, yok olandır; zira büyünün bekası yoktur.
49899. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٣]
[Kamer Sûresi (54): Ayet 3]
49900. Metin
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ (٣)
{ وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ } “Yalanladılar ve hevalarına uydular. Halbuki her iş kararlaştırılmıştır.” (3)
49901. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ وَهُوَ يَحْتَمِلُ أَمْرَيْنِ أَحَدُهُمَا: وَكَذَّبُوا مُحَمَّدًا الْمُخْبِرَ عَنِ اقْتِرَابِ السَّاعَةِ وَثَانِيهِمَا: كَذَّبُوا بِالْآيَةِ وَهِيَ انْشِقَاقُ الْقَمَرِ، فَإِنْ قُلْنَا: كَذَّبُوا مُحَمَّدًا ﷺ فَقَوْلُهُ: وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ أَيْ تَرَكُوا الْحُجَّةَ وَأَوَّلُوا الْآيَاتِ وَقَالُوا: هُوَ مَجْنُونٌ تُعِينُهُ الْجِنُّ وَكَاهِنٌ يَقُولُ: عَنِ النُّجُومِ وَيَخْتَارُ الْأَوْقَاتَ للأفعال وساحر، فهذه أهواءهم، وَإِنْ قُلْنَا: كَذَّبُوا بِانْشِقَاقِ الْقَمَرِ، فَقَوْلُهُ: وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ فِي أَنَّهُ سَحَرَ الْقَمَرَ، وَأَنَّهُ خُسُوفٌ والقمر لم يصبه شيء فهذه أهواءهم، وَكَذَلِكَ قَوْلُهُمْ فِي كُلِّ آيَةٍ.
Sonra Allah Teâlâ: { وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } “Yalanladılar ve hevalarına uydular” buyurdu. Bu iki ihtimali barındırır: Birincisi: Kıyametin yaklaştığını haber veren Muhammed'i yalanladılar. İkincisi: Mucizeyi, yani ayın yarılmasını yalanladılar. Şayet “Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanladılar” dersek, { وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } “hevalarına uydular” kavli; delili terk ettiler, âyetleri tevil ettiler ve: “O, cinlerin yardım ettiği bir mecnundur; yıldızlardan haber veren, eylemler için vakitler seçen bir kâhindir ve bir büyücüdür” dediler; işte bunlar onların hevalarıdır. Şayet “Ayın yarılmasını yalanladılar” dersek, { وَاتَّبَعُوا أَهْواءَهُمْ } “hevalarına uydular” kavli; onun aya büyü yaptığı, bunun bir ay tutulması olduğu ve aya hiçbir şey isabet etmediği hususundadır; işte bunlar onların hevalarıdır. Her âyet hakkındaki sözleri de böyledir.
49902. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ فِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: كُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ عَلَى سُنَنِ الْحَقِّ يَثْبُتُ وَالْبَاطِلُ يَزْهَقُ، وَحِينَئِذٍ يَكُونُ تَهْدِيدًا لَهُمْ، وَتَسْلِيَةً لِلنَّبِيِّ ﷺ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ [الزمر: ٧] أَيْ بِأَنَّهَا حَقٌّ ثَانِيهَا: وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٍّ فِي عِلْمِ اللَّهِ تَعَالَى: لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شيء فَهُمْ كَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ، وَالْأَنْبِيَاءُ صَدَّقُوا وَبَلَّغُوا مَا جَاءَهُمْ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: لَا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ [غَافِرٍ: ١٦] ، وَكَمَا قَالَ تَعَالَى
Allah Teâlâ'nın: { وَكُلُّ أَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ } “Halbuki her iş kararlaştırılmıştır” kavlinde vecihler vardır: Birincisi: Her iş hak yolunda karar kılar, sabit olur; bâtıl ise yok olur gider. Bu durumda [âyet], onlar için bir tehdit, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir; tıpkı Allah Teâlâ'nın: { ثُمَّ إِلى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ } “Sonra dönüşünüz Rabbinizedir, O size haber verecektir” [Zümer 7] kavli gibidir; yani onun hak olduğunu [haber verecektir]. İkincisi: Her iş Allah Teâlâ'nın ilminde karar kılmıştır, O'na hiçbir şey gizli kalmaz; onlar yalanlayıp hevalarına uydular, peygamberler ise tasdik edip kendilerine geleni tebliğ ettiler; tıpkı Allah Teâlâ'nın: { لَا يَخْفى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ } “Onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz” [Gâfir 16] kavli ve yine Allah Teâlâ'nın
49903. Metin
فِي هَذِهِ السُّورَةِ: وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ [الْقَمَرِ: ٥٢، ٥٣] ، ثَالِثُهَا: هُوَ جَوَابُ قَوْلِهِمْ: سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ أَيْ لَيْسَ أَمْرُهُ بِذَاهِبٍ بَلْ كُلُّ أَمْرٍ مِنْ أُمُورِهِ مستقر. ثم قال تعالى:
bu sûredeki: { وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ (52) وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ } “Yaptıkları her şey kitaplardadır. Küçük büyük her şey yazılmıştır” [Kamer 52-53] kavli gibidir. Üçüncüsü: Bu, onların { سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ } “sürüp gelen/geçip giden bir büyüdür” sözlerine bir cevaptır; yani onun davası geçip gidici değildir, bilakis onun işlerinden her bir iş karar kılıcıdır. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
49904. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٤]
[Kamer Sûresi (54): Ayet 4]
49905. Metin
وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ (٤)
{ وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } “Andolsun onlara, içinde [kötülükten] vazgeçirecek ibretler bulunan haberler gelmiştir.” (4)
49906. Metin
إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ كُلَّ مَا هُوَ لُطْفٌ بِالْعِبَادِ قَدْ وُجِدَ، فَأَخْبَرَهُمُ الرَّسُولُ بِاقْتِرَابِ السَّاعَةِ، و. أقام الدَّلِيلَ عَلَى صِدْقِهِ، وَإِمْكَانِ قِيَامِ السَّاعَةِ عَقِيبَ دَعَوَاهُ بِانْشِقَاقِ الْقَمَرِ الَّذِي هُوَ آيَةٌ لِأَنَّ مَنْ يُكَذِّبُ بِهَا لَا يُصَدِّقُ بِشَيْءٍ مِنَ الْآيَاتِ فَكَذَّبُوا بِهَا وَاتَّبَعُوا الْأَبَاطِيلَ الذَّاهِبَةَ، وَذَكَرُوا الْأَقَاوِيلَ الْكَاذِبَةَ فَذَكَرَ لَهُمْ أَنْبَاءَ الْمُهْلِكِينَ بِالْآيَتَيْنِ تَخْوِيفًا لَهُمْ، وَهَذَا هُوَ التَّرْتِيبُ الْحُكْمِيُّ، وَلِهَذَا قال بعد الآيات: حِكْمَةٌ بالِغَةٌ [القمر: ٥] أَيْ هَذِهِ حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ، وَالْأَنْبَاءُ هِيَ الْأَخْبَارُ الْعِظَامُ، وَيَدُلُّكَ عَلَى صِدْقِهِ أَنَّ فِي الْقُرْآنِ لَمْ يَرِدِ النَّبَأُ وَالْأَنْبَاءُ إِلَّا لِمَا لَهُ وَقْعٌ قَالَ: وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ [النَّمْلِ: ٢٢] لِأَنَّهُ كَانَ خَبَرًا عَظِيمًا وَقَالَ: إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ [الْحُجُرَاتِ: ٦] أَيْ مُحَارَبَةٌ أَوْ مُسَالَمَةٌ وَمَا يُشْبِهُهُ مِنَ الْأُمُورِ الْعُرْفِيَّةِ، وَإِنَّمَا يَجِبُ التَّثَبُّتُ فِيمَا يَتَعَلَّقُ بِهِ حُكْمٌ وَيَتَرَتَّبُ عَلَيْهِ أَمْرٌ ذُو بَالٍ، وَكَذَلِكَ قَالَ تَعَالَى: ذلِكَ مِنْ أَنْباءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ [آلِ عِمْرَانَ: ٤٤] فَكَذَلِكَ الْأَنْبَاءُ هَاهُنَا، وَقَالَ تَعَالَى عَنْ مُوسَى: لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْها بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ [الْقَصَصِ: ٢٩] حَيْثُ لَمْ يَكُنْ يَعْلَمُ أَنَّهُ يَظْهَرُ لَهُ شَيْءٌ عَظِيمٌ يَصْلُحُ أَنْ يُقَالَ لَهُ: نَبَأٌ/ وَلَمْ يَقْصِدْهُ، وَالظَّاهِرُ أَنَّ الْمُرَادَ أَنْبَاءُ الْمُهْلِكِينَ بِسَبَبِ التَّكْذِيبِ وَقَالَ بَعْضُهُمْ:
Kullara lütuf olan her şeyin gerçekleşmiş olduğuna bir işarettir: Resûl onlara kıyametin yaklaştığını haber vermiş, davasının hemen ardından, onu yalanlayanın hiçbir âyeti tasdik etmeyeceği bir âyet olan ayın yarılması ile doğruluğuna ve kıyametin kopmasının imkânına delil ikame etmiştir. Onlar ise bunu yalanlayıp yok olup giden bâtıllara uymuşlar ve asılsız sözler sarf etmişlerdir; bunun üzerine [Resûl] onları korkutmak amacıyla iki âyet ile helak edilenlerin haberlerini kendilerine zikretmiştir; hikmete dayalı tertip de budur. Bu sebeple âyetlerden sonra: { حِكْمَةٌ بالِغَةٌ } [Kamer 5] yani “Bu yetkin bir hikmettir” buyurmuştur. el-Enbâ (الْأَنْبَاءُ) ise büyük haberlerdir. Bunun doğruluğuna delilin, Kur'ân'da en-nebe' (النَّبَأُ) ve el-enbâ (الْأَنْبَاءُ) kelimelerinin ancak büyük önemi olan şeyler için gelmiş olmasıdır; nitekim: { وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ } “Sana Sebe'den kesin bir haber getirdim” [Neml 22] buyurmuştur, çünkü o büyük bir haberdi; yine: { إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ } “Eğer bir fâsık size bir haber getirirse” [Hucurât 6] buyurmuştur, yani savaş veya barış ve örfi işlerden buna benzer şeyler; ancak bir hüküm taalluk eden ve önemli bir netice doğuran hususlarda araştırma yapmak vaciptir. Aynı şekilde Allah Teâlâ: { ذلِكَ مِنْ أَنْباءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ } “İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” [Âl-i İmrân 44] buyurmuştur; buradaki enbâ da böyledir. Allah Teâlâ Mûsâ hakkında ise: { لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْها بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ } “Belki oradan size bir haber veya bir kor getiririm” [Kasas 29] buyurmuştur; zira kendisine nebe' (büyük haber) denilmeye elverişli büyük bir şeyin zahir olacağını bilmiyordu ve bunu kastetmemişti. Zahir olan şudur ki murad, yalanlama sebebiyle helak edilenlerin haberleridir. Bazıları ise şöyle demiştir:
49907. Metin
الْمُرَادُ الْقُرْآنُ، وَتَقْدِيرُهُ جَاءَ فِيهِ الْأَنْبَاءُ، وَقِيلَ قَوْلُهُ: جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ يَتَنَاوَلُ جَمِيعَ مَا وَرَدَ فِي الْقُرْآنِ مِنَ الزَّوَاجِرِ وَالْمَوَاعِظِ وَمَا ذَكَرْنَاهُ أَظْهَرُ لِقَوْلِهِ: فِيهِ مُزْدَجَرٌ وَفِي: مَا وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهَا مَوْصُولَةٌ أَيْ جَاءَكُمُ الَّذِي فِيهِ مُزْدَجَرٌ ثَانِيهِمَا: مَوْصُوفَةٌ تَقْدِيرُهُ: جَاءَكُمْ مِنَ الْأَنْبَاءِ شَيْءٌ مَوْصُوفٌ بِأَنَّ فِيهِ مُزْدَجَرٌ وَهَذَا أَظْهَرُ وَالْمُزْدَجَرُ فِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا ازْدِجَارٌ وَثَانِيهِمَا مَوْضِعُ ازْدِجَارٍ، كَالْمُرْتَقَى، وَلَفْظُ الْمَفْعُولِ بِمَعْنَى الْمَصْدَرِ كَثِيرٌ لِأَنَّ المصدر هو المفعول الحقيقي.
Murad Kur'ân'dır; takdiri: “İçinde haberlerin geldiği [Kur'ân]” demektir. { جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ } kavlinin Kur'ân'da yer alan bütün sakındırmaları ve vaazları kapsadığı da söylenmiştir; ancak bizim zikrettiğimiz, { فِيهِ مُزْدَجَرٌ } kavli sebebiyle daha zahirdir. { مَا } lafzında iki vecih vardır: Birincisi: İsm-i mevsûl olmasıdır; yani “İçinde vazgeçirici ibret bulunan şey size geldi” demektir. İkincisi: Mevsûfe (sıfatlanan) olmasıdır; takdiri: “Size haberlerden, içinde vazgeçirici ibret bulunma niteliğine sahip bir şey geldi” şeklindedir ve bu daha zahirdir. el-Müzdecer (الْمُزْدَجَرُ) kelimesinde de iki vecih vardır: Birincisi vazgeçirmek (masdar), ikincisi ise el-mürtekâ (yükselme yeri) gibi vazgeçme yeridir (ism-i mekân). Mef'ûl lafzının masdar manasında kullanılması çoktur, çünkü masdar hakiki mef'ûldür.
49908. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٥]
[Kamer Sûresi (54): Ayet 5]
49909. Metin
حِكْمَةٌ بالِغَةٌ فَما تُغْنِ النُّذُرُ (٥)
{ حِكْمَةٌ بالِغَةٌ فَما تُغْنِ النُّذُرُ } “[Bu,] yetkin bir hikmettir. Fakat uyarılar bir fayda vermiyor!” (5)
49910. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: حِكْمَةٌ بالِغَةٌ وَفِيهِ وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: عَلَى قَوْلِ مَنْ قَالَ: وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ الْمُرَادُ مِنْهُ الْقُرْآنُ، قَالَ: حِكْمَةٌ بالِغَةٌ بَدَلٌ كَأَنَّهُ قَالَ: وَلَقَدْ جَاءَهُمْ حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ ثَانِيهَا: أَنْ يَكُونَ بَدَلًا عَنْ مَا فِي قَوْلِهِ:
Sonra Allah Teâlâ: { حِكْمَةٌ بالِغَةٌ } buyurdu. Bunda vecihler vardır: Birincisi: { وَلَقَدْ جاءَهُمْ مِنَ الْأَنْباءِ } âyetinden muradın Kur'ân olduğunu söyleyen kimsenin görüşüne göredir; o, { حِكْمَةٌ بالِغَةٌ } kavlinin bedel olduğunu söyler, sanki: “Andolsun onlara yetkin bir hikmet geldi” demiştir. İkincisi:
49911. Metin
مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ الثَّانِي: حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ تَقْدِيرُهُ هَذِهِ حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ وَالْإِشَارَةُ حِينَئِذٍ تَحْتَمِلُ وُجُوهًا أَحَدُهَا: هَذَا التَّرْتِيبُ الَّذِي فِي إِرْسَالِ الرَّسُولِ وَإِيضَاحِ الدَّلِيلِ وَالْإِنْذَارِ بِمَنْ مَضَى مِنَ الْقُرُونِ وَانْقَضَى حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ ثَانِيهَا: إِنْزَالُ مَا فِيهِ الْأَنْبَاءُ: حِكْمَةٌ بالِغَةٌ ثَالِثُهَا: هَذِهِ السَّاعَةُ الْمُقْتَرِبَةُ وَالْآيَةُ الدَّالَّةُ عَلَيْهَا حِكْمَةٌ الثَّالِثُ:
{ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } kavlindeki { مَا }'dan bedel olmasıdır. İkincisi: { حِكْمَةٌ بالِغَةٌ } mahzuf bir mübtedanın haberi olmasıdır; takdiri: “Bu, yetkin bir hikmettir” şeklindedir. İşaret bu durumda vecihler ihtiva eder: Birincisi: Resûl gönderme, delili açıklama ve geçmiş asırlarla uyarma hususundaki bu tertip yetkin bir hikmettir. İkincisi: Haberleri ihtiva eden şeyin indirilmesi yetkin bir hikmettir. Üçüncüsü: Bu yaklaşan kıyamet ve ona delalet eden âyet bir hikmettir. Üçüncüsü:
49912. Metin
قُرِئَ بِالنَّصْبِ فَيَكُونُ حَالًا وَذُو الْحَالِ مَا فِي قَوْلِهِ: مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ أَيْ جَاءَكُمْ ذَلِكَ حِكْمَةً، فَإِنْ قِيلَ: إِنْ كَانَ مَا مَوْصُولَةً تَكُونُ مُعَرَّفَةً فَيَحْسُنُ كَوْنُهُ ذَا الْحَالِ فَأَمَّا إِنْ كَانَتْ بِمَعْنَى جَاءَهُمْ مِنَ الْأَنْبَاءِ شَيْءٌ فِيهِ ازْدِجَارٌ يَكُونُ مُنَكَّرًا وَتَنْكِيرُ ذِي الْحَالِ قَبِيحٌ نَقُولُ: كَوْنُهُ مَوْصُوفًا يَحْسُنُ ذَلِكَ.
Nasb ile okunmuştur; bu durumda hâl olur, zü'l-hâl ise { مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ } kavlindeki { مَا }'dır; yani “O size bir hikmet olarak geldi” demektir. Şayet: “{ مَا } mevsûl ise marife olur ve zü'l-hâl olması güzel düşer; ancak ‘Onlara haberlerden içinde ibret bulunan bir şey geldi’ manasında ise nekre olur, zü'l-hâlin nekre olması ise çirkindir” denilirse; deriz ki: Sıfatlanmış olması bunu güzelleştirir.
49913. Metin
وَقَوْلُهُ: فَما تُغْنِ النُّذُرُ فِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنْ مَا نَافِيَةٌ، وَمَعْنَاهُ أَنَّ النُّذُرَ لَمْ يُبْعَثُوا لِيُغْنُوا وَيُلْجِئُوا قَوْمَهُمْ إِلَى الْحَقِّ، وَإِنَّمَا أُرْسِلُوا مُبَلِّغِينَ وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِنْ أَعْرَضُوا فَما أَرْسَلْناكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظاً [الشُّورَى:
{ فَما تُغْنِ النُّذُرُ } kavlinde iki vecih vardır: Birincisi: { مَا } nefiy (olumsuzluk) içindir; manası şudur: Uyarıcılar kavimlerini zengin kılmak (kurtarmak) ve hakka mecbur etmek (ilcâ) için gönderilmemiştir, onlar ancak tebliğ ediciler olarak gönderilmiştir; nitekim Allah Teâlâ'nın: { فَإِنْ أَعْرَضُوا فَما أَرْسَلْناكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظاً } “Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onların üzerine bekçi olarak göndermedik” [Şûrâ
49914. Metin
٤٨] وَيُؤَيِّدُ هَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: فَتَوَلَّ عَنْهُمْ [القمر: ٦] أَيْ لَيْسَ عَلَيْكَ وَلَا عَلَى الْأَنْبِيَاءِ الْإِغْنَاءُ والإلجاء، فإذا
48] kavli gibidir. Bunu Allah Teâlâ'nın: { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ } “Artık onlardan yüz çevir” [Kamer 6] kavli de teyit eder; yani kurtarmak ve mecbur bırakmak ne senin ne de diğer peygamberlerin üzerinedir; dolayısıyla
49915. Metin
بَلَّغَتْ فَقَدْ أَتَيْتَ بِمَا عَلَيْكَ مِنَ الْحِكْمَةِ الْبَالِغَةِ الَّتِي أُمِرْتَ بِهَا بِقَوْلِهِ تَعَالَى: ادْعُ إِلى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ [النَّحْلِ: ١٢٥] وَتَوَلَّ إِذَا لَمْ تَقْدِرْ ثَانِيهِمَا: (مَا) اسْتِفْهَامِيَّةٌ، وَمَعْنَى الْآيَاتِ حِينَئِذٍ أَنَّكَ أَتَيْتَ بِمَا عَلَيْكَ مِنَ الدَّعْوَى وَإِظْهَارِ الْآيَةِ عَلَيْهَا وَكَذَّبُوا فَأَنْذَرْتَهُمْ بِمَا جَرَى عَلَى الْمُكَذِّبِينَ فَلَمْ يُفِدْهُمْ فَهَذِهِ حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ وَمَا الَّذِي تُغْنِي النُّذُرُ غَيْرَ هذا فلم يبق عليك شيء آخر.
tebliğ ettiğinde, Allah Teâlâ'nın: { ادْعُ إِلى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ } “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır” [Nahl 125] kavliyle emrolunduğun yetkin hikmetten üzerine düşeni yapmış olursun; güç yetiremediğin zaman da yüz çevir. İkincisi: { مَا } istifham (soru) içindir; bu durumda âyetlerin manası: Sen dava ve onun üzerine âyet gösterme hususunda üzerine düşeni yaptın, onlar ise yalanladılar; sen de onları yalanlayanların başına gelenlerle uyardın fakat bu onlara fayda vermedi; işte bu yetkin bir hikmettir, peki uyarılar bundan başka ne fayda sağlayabilir ki? Artık senin üzerine başka bir şey kalmamıştır.
49916. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٦]
[Kamer Sûresi (54): Ayet 6]
49917. Metin
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ (٦)
{ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } “O halde onlardan yüz çevir. O gün çağırıcı, görülmemiş, korkunç bir şeye çağırır.” (6)
49918. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَتَوَلَّ عَنْهُمْ قَدْ ذَكَرْنَا أَنَّ المفسرين يقولون إلى قوله: فَتَوَلَّ مَنْسُوخٌ وَلَيْسَ كَذَلِكَ، بَلِ الْمُرَادُ مِنْهُ لَا تناظرهم بالكلام.
Allah Teâlâ'nın: { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ } kavli hakkında müfessirlerin: “{ فَتَوَلَّ } kavline kadar olan kısım mensuhtur” dediklerini zikretmiştik; fakat öyle değildir, bilakis bundan murat: “Onlarla kelam ile münazara etme”dir.
49919. Metin
ثم قال تعالى: يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ قَدْ ذَكَرْنَا أَيْضًا أَنَّ مَنْ يَنْصَحْ شَخْصًا وَلَا يُؤَثِّرْ فِيهِ النُّصْحُ يُعْرِضْ عَنْهُ وَيَقُولُ مَعَ غَيْرِهِ: مَا فِيهِ نُصْحُ الْمُعْرِضِ عَنْهُ، وَيَكُونُ فِيهِ قَصْدُ إِرْشَادِهِ أيضا فقال بعد ما قال: فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ ... يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ [المعارج: ٤٣] لِلتَّخْوِيفِ، وَالْعَامِلُ/ فِي: يَوْمَ هُوَ مَا بَعْدَهُ، وَهُوَ قَوْلُهُ: يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ وَالدَّاعِي مُعَرَّفٌ كالمنادي في قوله: يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ [ق: ٤١] لِأَنَّهُ مَعْلُومٌ قَدْ أَخْبَرَ عَنْهُ، فَقِيلَ: إِنَّ مُنَادِيًا يُنَادِي وَدَاعِيًا يَدْعُو وَفِي الدَّاعِي وُجُوهٌ أَحَدُهَا: أَنَّهُ إِسْرَافِيلُ وَثَانِيهَا: أَنَّهُ جِبْرِيلُ وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ مَلَكٌ مُوَكَّلٌ بِذَلِكَ وَالتَّعْرِيفُ حِينَئِذٍ لَا يَقْطَعُ حَدَّ الْعِلْمِيَّةِ، وَإِنَّمَا يَكُونُ ذَلِكَ كَقَوْلِنَا: جَاءَ رَجُلٌ فَقَالَ: الرَّجُلُ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ أَيْ مُنْكَرٍ وَهُوَ يَحْتَمِلُ وُجُوهًا أَحَدُهَا: إِلَى شَيْءٍ نُكُرٍ فِي يَوْمِنَا هَذَا لِأَنَّهُمْ أَنْكَرُوهُ أَيْ يَوْمَ يَدْعُو الدَّاعِي إِلَى الشَّيْءِ الَّذِي أَنْكَرُوهُ يَخْرُجُونَ ثَانِيهَا: نُكُرٍ أَيْ مُنْكَرٍ يَقُولُ: ذَلِكَ الْقَائِلُ كَانَ يَنْبَغِي أَنْ لَا يَكُونَ أَيْ مِنْ شَأْنِهِ أَنْ لَا يُوجَدَ يُقَالُ: فُلَانٌ يَنْهَى عَنِ الْمُنْكَرِ، وَعَلَى هَذَا فَهُوَ عِنْدَهُمْ كَانَ يَنْبَغِي أَنْ لَا يَقَعَ لِأَنَّهُ يُرْدِيهِمْ فِي الْهَاوِيَةِ، فَإِنْ قِيلَ: مَا ذَلِكَ الشَّيْءُ النُّكُرُ؟ نَقُولُ: الْحِسَابُ أَوِ الْجَمْعُ لَهُ أَوِ النَّشْرُ لِلْجَمْعِ، وَهَذَا أَقْرَبُ، فَإِنْ قِيلَ: النَّشْرُ لَا يَكُونُ مُنْكَرًا فَإِنَّهُ إِحْيَاءٌ وَلِأَنَّ الْكَافِرَ مِنْ أَيْنَ يَعْرِفُ وَقْتَ النَّشْرِ وَمَا يَجْرِي عَلَيْهِ لِيُنْكِرَهُ؟ نَقُولُ: يعرف ويعلم بدليل قوله تعالى عنهم: يا وَيْلَنا مَنْ بَعَثَنا مِنْ مَرْقَدِنا [يس: ٥٢] ثم قال تعالى:
Sonra Allah Teâlâ: { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } buyurdu. Yine zikretmiştik ki: Bir kimseye nasihat edip de nasihati onda tesir etmeyen kişi, ondan yüz çevirir ve başkasıyla birlikteyken: “Ondan yüz çevrilende nasihat vardır” der; bunda onu irşad etme kastı da bulunur. Nitekim: { فَتَوَلَّ عَنْهُمْ } dedikten sonra, korkutmak için: { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ ... يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ } “O çağırıcının çağırdığı gün... kabirlerden çıkarlar” [Meâric 43] buyurmuştur. { يَوْمَ } zarfının amili, kendisinden sonra gelen { يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ } kavlidir. ed-Dâî (الدَّاعِي) ise Allah Teâlâ'nın: { يَوْمَ يُنادِ الْمُنادِ } “O gün seslenici seslenir” [Kâf 41] kavlindeki münâdî gibi marifedir; zira o bilinmektedir, kendisinden haber verilmiştir; nitekim bir seslenicinin sesleneceği ve bir çağırıcının çağıracağı söylenmiştir. Çağırıcı hakkında vecihler vardır: Birincisi: Onun İsrâfîl olduğudur. İkincisi: Cebrâîl olduğudur. Üçüncüsü: Bununla görevlendirilmiş bir melek olduğudur. Bu durumda marifelik özel isim sınırını aşmaz; bu ancak bizim: “Bir adam geldi, adam şöyle dedi” sözümüz gibidir. Allah Teâlâ'nın: { إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } kavli; yani münker (akıl almaz/korkunç) bir şeye demektir. Bu vecihler ihtiva eder: Birincisi: Bugünümüzde nükür (inkâr edilen) olan bir şeye; çünkü onlar onu inkâr etmişlerdi; yani çağırıcının inkâr ettikleri şeye çağırdığı gün çıkarlar. İkincisi: { نُكُرٍ } yani münkerdir; o sözü söyleyen şöyle der: “Bunun olmaması gerekirdi”, yani var olmaması gerekirdi; nitekim: “Falan kimse münkerden nehyeder” denilir. Buna göre o, kendilerini uçuruma yuvarlayacağı için onların katında vuku bulmaması gereken bir şeydi. Eğer: “O nükür (korkunç) şey nedir?” denilirse; deriz ki: Hesaptır veya onun için toplanmadır (haşr) yahut toplanma için kabirden diriliştir (neşr); bu sonuncusu daha yakındır. Eğer: “Neşr münker olamaz; zira o bir diriltmedir; hem kâfir, onu inkâr etmek için neşr vaktini ve başına gelecekleri nereden bilecektir?” denilirse; deriz ki: Allah Teâlâ'nın onlardan naklettiği: { يا وَيْلَنا مَنْ بَعَثَنا مِنْ مَرْقَدِنا } “Yazıklar olsun bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?” [Yâsîn 52] kavli deliliyle bilir ve öğrenir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
49920. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٧]
[Kamer Suresi (54): Ayet 7]
49921. Metin
خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ (٧)
{ خُشَّعاً أَبْصارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ } “Gözleri (korkudan) yere eğilmiş olarak, sanki yayılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.” (7)
49922. Metin
وَفِيهِ قِرَاءَاتٌ خَاشِعًا وَخَاشِعَةً وَخُشَّعًا، فَمَنْ قَرَأَ خَاشِعًا عَلَى قَوْلِ الْقَائِلِ: يَخْشَعُ أَبْصَارُهُمْ عَلَى تَرْكِ التَّأْنِيثِ لِتَقَدُّمِ الْفِعْلِ وَمَنْ قَرَأَ خاشعة على قوله: تخشع أبصارهم وَمَنْ قَرَأَ خُشَّعًا فَلَهُ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: عَلَى قَوْلِ مَنْ يَقُولُ:
Bunda { خَاشِعًا }, { خَاشِعَةً } ve { خُشَّعًا } kıraatleri vardır. { خَاشِعًا } şeklinde okuyan kimse, fiilin öne geçmesi sebebiyle müenneslik alametini terk ederek: “Gözleri huşu duyar” diyen kimsenin sözüne göre okumuştur. { خَاشِعَةً } okuyan kimse: “Gözleri huşu duyar” sözüne göre okumuştur. { خُشَّعًا } okuyan kimse için ise vecihler vardır: Birincisi: Şöyle diyenin sözüne göredir:
49923. Metin
يَخْشَعْنَ أَبْصَارُهُمْ عَلَى طَرِيقَةِ مَنْ يَقُولُ: أَكَلُونِي الْبَرَاغِيثُ ثَانِيهَا: فِي: خُشَّعاً ضَمِيرُ أَبْصَارُهُمْ بَدَلٌ عَنْهُ، تَقْدِيرُهُ يَخْشَعُونَ أَبْصَارُهُمْ عَلَى بَدَلِ الِاشْتِمَالِ كَقَوْلِ الْقَائِلِ: أَعْجَبُونِي حُسْنُهُمْ. ثَالِثُهَا: فِيهِ فِعْلٌ مُضْمَرٌ يُفَسِّرُهُ يَخْرُجُونَ تَقْدِيرُهُ يَخْرُجُونَ خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ عَلَى بَدَلِ الِاشْتِمَالِ وَالصَّحِيحُ خَاشِعًا، رُوِيَ أَنَّ مُجَاهِدًا رَأَى النَّبِيَّ ﷺ فِي مَنَامِهِ فَقَالَ لَهُ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ أَوْ خَاشِعًا أَبْصَارُهُمْ؟ فَقَالَ ﵇: خَاشِعًا، وَلِهَذِهِ الْقِرَاءَةِ وَجْهٌ آخَرُ أَظْهَرُ مِمَّا قَالُوهُ وَهُوَ أَنْ يَكُونَ خُشَّعًا مَنْصُوبًا عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولٌ بِقَوْلِهِ: يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ خُشَّعًا أَيْ يَدْعُو هَؤُلَاءِ، فَإِنْ قِيلَ: هَذَا فَاسِدٌ مِنْ وُجُوهٍ أَحَدُهَا: أَنَّ التَّخْصِيصَ لَا فَائِدَةَ فِيهِ لِأَنَّ الدَّاعِيَ يَدْعُو كُلَّ أَحَدٍ، ثَانِيهَا:
“Pireler beni yedi” diyen kimsenin üslubu üzere “Gözleri huşu duyar” demektir. İkincisi: { خُشَّعاً } kelimesindeki zamirden { أَبْصَارُهُمْ } kelimesi bedeldir; takdiri, söyleyenin: “Güzellikleri hoşuma gitti” sözündeki bedel-i iştimal (içerik bedeli) üzere “Gözleri [olarak] huşu duyarlar” şeklindedir. Üçüncüsü: Orada { يَخْرُجُونَ } fiilinin tefsir ettiği gizli bir fiil vardır; takdiri, bedel-i iştimal üzere “Gözleri huşu duyarak çıkarlar” şeklindedir. Sahih olan ise { خَاشِعًا } kıraatidir. Mücâhid'in Nebî [sallallâhu aleyhi ve sellem]'i rüyasında gördüğü ve ona: “Ey Allah'ın Nebîsi! { خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ } mudur, yoksa { خَاشِعًا أَبْصَارُهُمْ } mudur?” diye sorduğu, [Resûlullah] [aleyhisselâm]'ın da: “{ خَاشِعًا }dır” buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu kıraat için, onların söylediklerinden daha açık diğer bir vecih de { خُشَّعًا } kelimesinin: “Çağırıcının huşu içindekileri çağıracağı gün”, yani bunları çağırır anlamında { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ } kavlinin mef'ûlü olarak mansub olmasıdır. Eğer: “Bu birkaç vecihten dolayı batıldır. Birincisi: Çağırıcı herkesi çağıracağı için bu tahsisin bir faydası yoktur. İkincisi:
49924. Metin
قَوْلُهُ: يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ بَعْدَ الدُّعَاءِ فَيَكُونُونَ خُشَّعًا قَبْلَ الْخُرُوجِ وَإِنَّهُ بَاطِلٌ، ثَالِثُهَا: قِرَاءَةُ خَاشِعًا تُبْطِلُ هَذَا، نَقُولُ أَمَّا الْجَوَابُ عَنِ الْأَوَّلِ فَهُوَ أَنْ يُقَالَ قَوْلُهُ: إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ يَدْفَعُ ذَلِكَ لِأَنَّ كُلَّ أَحَدٍ لَا يُدْعَى إِلَى
{ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ } kavli çağrıdan sonradır; dolayısıyla çıkıştan önce huşu içinde olurlar ki bu batıldır. Üçüncüsü: { خَاشِعًا } kıraati bunu iptal eder” denilirse; deriz ki: Birincinin cevabı şudur: O'nun { إِلى شَيْءٍ نُكُرٍ } kavli bunu reddeder; zira herkes
49925. Metin
شَيْءٍ نُكُرٍ وَعَنِ الثَّانِي الْمُرَادُ: (مِنْ شَيْءٍ نكر) الحساب العسر يعني يوم يدع الداع إِلَى الْحِسَابِ الْعَسِرِ خُشَّعًا وَلَا يَكُونُ الْعَامِلُ في: يَوْمَ يَدْعُ يَخْرُجُونَ بَلِ اذْكُرُوا، أَوْ: فَما تُغْنِ النُّذُرُ كَمَا قَالَ تَعَالَى: فَما تَنْفَعُهُمْ شَفاعَةُ الشَّافِعِينَ [الْمُدَّثِّرِ: ٤٨] وَيَكُونُ يَخْرُجُونَ ابْتِدَاءَ كَلَامٍ، وَعَنِ الثَّالِثِ أنه لا منافاة بين القراءتين، وخاشعا نُصِبَ عَلَى الْحَالِ أَوْ عَلَى أَنَّهُ مَفْعُولُ يدعو/ كأنه يقول: يدعو الداعي قوما خاشعة أَبْصَارُهُمْ وَالْخُشُوعُ السُّكُونُ قَالَ تَعَالَى: وَخَشَعَتِ الْأَصْواتُ [طه: ١٠٨] وَخُشُوعُ الْأَبْصَارِ سُكُونُهَا عَلَى كُلِّ حَالٍ لَا تَنْفَلِتُ يَمْنَةً وَلَا يَسْرَةً كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: لَا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ [إِبْرَاهِيمَ: ٤٣] وَقَوْلُهُ تَعَالَى: يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ مَثَّلَهُمْ بِالْجَرَادِ الْمُنْتَشِرِ فِي الْكَثْرَةِ وَالتَّمَوُّجِ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يُقَالَ: الْمُنْتَشِرُ مُطَاوِعُ نَشَرَهُ إِذَا أَحْيَاهُ فَكَأَنَّهُمْ جَرَادٌ يَتَحَرَّكُ مِنَ الْأَرْضِ وَيَدِبُّ إِشَارَةً إِلَى كَيْفِيَّةِ خُرُوجِهِمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ وَضَعْفِهِمْ.
Nükür (korkunç) bir şeye çağrılmaz. İkincisinin cevabı: { شَيْءٍ نُكُرٍ } ifadesinden murat, zorlu hesaptır; yani çağırıcının huşu içindekileri zorlu hesaba çağıracağı gün demektir ve { يَوْمَ يَدْعُ } zarfının amili { يَخْرُجُونَ } değil; bilakis “Hatırlayın” veya Allah Teâlâ'nın: { فَما تَنْفَعُهُمْ شَفاعَةُ الشَّافِعِينَ } “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” [Müddessir 48] kavlindeki gibi { فَما تُغْنِ النُّذُرُ } ifadesidir; { يَخْرُجُونَ } ise yeni bir cümlenin başlangıcı olur. Üçüncüsünün cevabı ise: İki kıraat arasında bir çelişki yoktur; { خَاشِعًا } kelimesi hal olarak veya { يَدْعُو } fiilinin mef'ûlü olarak nasbedilmiştir; sanki: “Çağırıcı, gözleri huşu içinde olan bir topluluğu çağırır” demektedir. Huşû (الْخُشُوعُ), durgunluk ve sessizliktir; nitekim Allah Teâlâ: { وَخَشَعَتِ الْأَصْواتُ } “Sesler kısılmıştır” [Tâhâ 108] buyurmuştur. Gözlerin huşûu ise, her halükarda gözlerin Allah Teâlâ'nın: { لَا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ } “Gözleri kendilerine dönmez (bakışları donakalır)” [İbrâhîm 43] kavlinde olduğu gibi sağa ve sola kaymaksızın hareketsiz kalmasıdır. Allah Teâlâ'nın: { يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْداثِ كَأَنَّهُمْ جَرادٌ مُنْتَشِرٌ } kavlinde onları çoklukta ve dalgalanmada yayılmış çekirgelere benzetmiştir. Şöyle denilmesi de muhtemeldir: el-Münteşir (الْمُنْتَشِرُ), dirilttiği zaman neşerehu (نَشَرَهُ) fiilinin mutavaatıdır (dönüşlüsü); sanki onlar, kabirlerden çıkışlarının keyfiyetine ve zayıflıklarına işaret olarak, yerden kıpırdayıp sürünen çekirgeler gibidirler.
49926. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٨]
[Kamer Suresi (54): Ayet 8]
49927. Metin
مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكافِرُونَ هذا يَوْمٌ عَسِرٌ (٨)
{ مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكافِرُونَ هذا يَوْمٌ عَسِرٌ } “O çağırıcıya doğru koşarak; inkârcılar: 'Bu, pek zorlu bir gündür!' derler.” (8)
49928. Metin
ثم قال تعالى: مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ أَيْ مُسْرِعِينَ إِلَيْهِ انْقِيَادًا يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْعَامِلُ النَّاصِبُ ليوم في قوله تعالى: يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ [القمر: ٦] أَيْ يَوْمَ يَدْعُو الدَّاعِي: يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ، وَفِيهِ فَائِدَتَانِ إِحْدَاهُمَا: تَنْبِيهُ الْمُؤْمِنِ أَنَّ ذَلِكَ الْيَوْمَ عَلَى الْكَافِرِ عَسِيرٌ فَحَسْبُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: فَذلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ عَلَى الْكافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ [الْمُدَّثِّرِ: ٩، ١٠] يَعْنِي لَهُ عُسْرٌ لَا يُسْرَ مَعَهُ ثَانِيَتُهُمَا:
Sonra Allah Teâlâ: { مُهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ } yani boyun eğerek ona doğru koşarak, { يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ } buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın: { يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ } [Kamer 6] kavlindeki yevm kelimesini nasbeden amilin bu olması muhtemeldir; yani çağırıcının çağırdığı gün { يَقُولُ الْكافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ } derler. Bunda iki fayda vardır: Birincisi: Allah Teâlâ'nın: { فَذلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ عَلَى الْكافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ } “İşte o gün, inkârcılar için pek zorlu bir gündür, hiç de kolay değildir” [Müddessir 9-10] kavlinde buyurduğu gibi, o günün yalnızca kâfire zor olduğunu mümine hatırlatmaktır; yani onun beraberinde kolaylık olmayan bir zorluğu vardır. İkincisi:
49929. Metin
هِيَ أَنَّ الْأَمْرَيْنِ مُتَّفِقَانِ مُشْتَرِكَانِ بَيْنَ الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ، فَإِنَّ الْخُرُوجَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ وَالِانْقِطَاعُ إِلَى الدَّاعِي يَكُونُ لِلْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَخَافُ وَلَا يَأْمَنُ الْعَذَابَ إِلَّا بِإِيمَانِ اللَّهِ تَعَالَى إِيَّاهُ فَيُؤْتِيهِ اللَّهُ الثَّوَابَ فَيَبْقَى الْكَافِرُ فَيَقُولُ: هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ. ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَعَادَ بَعْضَ الْأَنْبَاءِ فقال:
Bu iki durumun mümin ile kâfir arasında müşterek ve ittifak halinde olmasıdır. Zira kabirlerden sanki çekirgeler gibi çıkış ve çağırıcıya yöneliş mümin için de söz konusudur; çünkü o korkar ve Allah Teâlâ onu güvende kılmadıkça azaptan emin olamaz; Allah ona sevabı verince [korkusu geçer], geriye kâfir kalır ve: “Bu, pek zorlu bir gündür!” der. Sonra Allah Teâlâ bazı haberleri tekrarlayarak şöyle buyurdu:
49930. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ٩]
[Kamer Suresi (54): Ayet 9]
49931. Metin
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنا وَقالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ (٩)
{ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنا وَقالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ } “Onlardan önce Nûh kavmi de yalanladı; kulumuzu yalanladılar ve: 'Cinlenmiş delidir!' dediler ve o tartaklanıp engellendi.” (9)
49932. Metin
فِيهَا تَهْوِينٌ وَتَسْلِيَةٌ لِقَلْبِ مُحَمَّدٍ ﷺ فَإِنَّ حَالَهُ كَحَالِ مَنْ تَقَدَّمَهُ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in kalbi için bir teselli ve hafifletme vardır; zira onun hali, kendisinden öncekilerin hali gibidir. Bunda bazı meseleler vardır:
49933. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: إِلْحَاقُ ضَمِيرِ الْمُؤَنَّثِ بِالْفِعْلِ قَبْلَ ذِكْرِ الْفَاعِلِ جَائِزٌ بِالِاتِّفَاقِ وَحَسَنٌ، وَإِلْحَاقُ ضَمِيرِ الْجَمْعِ بِهِ قَبِيحٌ عِنْدَ الْأَكْثَرِينَ، فَلَا يُجَوِّزُونَ كَذَّبُوا قَوْمَ نُوحٍ، وَيُجَوِّزُونَ كَذَّبَتْ فَمَا الْفَرْقُ؟ نَقُولُ: التَّأْنِيثُ قَبْلَ الْجَمْعِ لِأَنَّ الْأُنُوثَةَ وَالذُّكُورَةَ لِلْفَاعِلِ أَمْرٌ لَا يتبدل ولا تَحْصُلِ الْأُنُوثَةُ لِلْفَاعِلِ بِسَبَبِ فِعْلِهَا الَّذِي هُوَ فَاعِلُهُ فَلَيْسَ إِذَا قُلْنَا: ضَرَبَتْ هَذِهِ كَانَتْ هَذِهِ أُنْثَى لِأَجْلِ الضَّرْبِ بِخِلَافِ الْجَمْعِ، لِأَنَّ الْجَمْعَ لِلْفَاعِلِينَ بِسَبَبِ فِعْلِهِمُ الَّذِي هُمْ فَاعِلُوهُ، فَإِنَّا إِذَا قُلْنَا: جَمْعٌ ضَرَبُوا وَهُمْ ضَارِبُونَ لَيْسَ مُجَرَّدُ اجْتِمَاعِهِمْ فِي الْوُجُودِ يُصَحِّحُ قَوْلَنَا: ضَرَبُوا وَهُمْ ضَارِبُونَ، لِأَنَّهُمْ إِنِ اجْتَمَعُوا فِي مَكَانٍ فَهُمْ جَمْعٌ، وَلَكِنْ إِنْ لَمْ يَضْرِبِ الْكُلُّ لَا يَصِحُّ قَوْلُنَا: ضَرَبُوا، فَضَمِيرُ الْجَمْعِ مِنَ الْفِعْلِ فَاعِلُونَ جَمَعَهُمْ بِسَبَبِ الِاجْتِمَاعِ فِي الْفِعْلِ وَالْفَاعِلِيَّةِ، وَلَيْسَ بِسَبَبِ الْفِعْلِ، فَلَمْ يَجُزْ أَنْ يُقَالَ:
Birinci Mesele: Fail zikredilmeden önce fiile müenneslik zamirinin bitiştirilmesi ittifakla caiz ve güzeldir; çoğul zamirinin bitiştirilmesi ise çoğunluğa göre çirkindir; bu yüzden { كَذَّبُوا قَوْمَ نُوحٍ } kullanımına cevaz vermezler, { كَذَّبَتْ } kullanımına ise cevaz verirler. Aradaki fark nedir? Deriz ki: Müenneslik çoğulluktan öncedir; çünkü failin dişiliği ve erkekliği değişmeyen bir durumdur ve faile dişilik, faili olduğu fiili sebebiyle hâsıl olmaz. Nitekim: “Bu [kadın] vurdu” dediğimizde, bu kadın vurmasından ötürü dişi olmuş değildir. Çoğulluk ise böyle değildir; çünkü failler için çoğulluk, faili oldukları fiilleri sebebiyledir. Nitekim: “Bir topluluk vurdu ve onlar vuruculardır” dediğimizde, sırf varlıkta bir araya gelmiş olmaları bizim “Vurdular ve onlar vuruculardır” sözümüzü sahih kılmaz. Çünkü bir mekânda toplansalar bir topluluk olurlar; ancak hepsi vurmadıkça “Vurdular” sözümüz sahih olmaz. Fiildeki çoğul zamiri faillerdir; onları fiildeki ve faillikteki ortaklık sebebiyle toplamıştır, yoksa sadece fiil sebebiyle değil. Bu yüzden şöyle denilmesi caiz olmamıştır:
49934. Metin
ضَرَبُوا جَمْعٌ، لِأَنَّ الْجَمْعَ لَمْ يُفْهَمْ إِلَّا بِسَبَبِ أَنَّهُمْ ضَرَبُوا جَمِيعُهُمْ، فَيَنْبَغِي أَنْ يُعْلَمَ أَوَّلًا اجْتِمَاعُهُمْ فِي الْفِعْلِ، فَيَقُولُ: الضَّارِبُونَ ضَرَبُوا، وَأَمَّا ضَرَبَتْ هِنْدٌ فَصَحِيحٌ، لِأَنَّهُ لَا يَصِحُّ أَنْ يُقَالَ: التَّأْنِيثُ لَمْ يُفْهَمْ إِلَّا بِسَبَبِ أَنَّهَا ضَرَبَتْ، بَلْ هِيَ كَانَتْ أُنْثَى فَوُجِدَ مِنْهَا ضَرْبٌ فَصَارَتْ ضَارِبَةً، وَلَيْسَ الْجَمْعُ كَانُوا جَمْعًا فَضَرَبُوا/ فَصَارُوا ضَارِبِينَ، بَلْ صَارُوا ضَارِبِينَ لِاجْتِمَاعِهِمْ فِي الْفِعْلِ وَلِهَذَا وَرَدَ الْجَمْعُ عَلَى اللَّفْظِ بَعْدَ وُرُودِ التَّأْنِيثِ عَلَيْهِ فقيل:
“Vurdular bir topluluk” denilemez; çünkü çoğulluk ancak hepsinin vurmuş olması sebebiyle anlaşılmıştır; dolayısıyla önce fiildeki ortaklıklarının bilinmesi gerekir ve: “Vuranlar vurdular” denir. “Hind vurdu” sözü ise sahihtir; çünkü “Dişilik ancak onun vurması sebebiyle anlaşıldı” denilmesi sahih değildir; bilakis o zaten dişi idi, kendisinden vurma [fiili] meydana geldi ve vuran (dâribe) oldu. Çoğul ise bir topluluk olup da vurduktan sonra vuranlar olmuş değildir; bilakis fiilde bir araya gelmelerinden ötürü vuranlar olmuşlardır. Bu sebeple lafza çoğulluk, müenneslik geldikten sonra gelmiş ve şöyle denilmiştir:
49935. Metin
ضَارِبَةٌ وَضَارِبَاتٌ وَلَمْ يُجْمَعِ اللَّفْظُ أَوَّلًا لِأُنْثَى وَلَا لِذَكَرٍ، وَلِهَذَا لَمْ يَحْسُنْ أَنْ يُقَالَ: ضَرَبَ هِنْدٌ، وَحَسُنَ بِالْإِجْمَاعِ ضَرَبَ قَوْمٌ وَالْمُسْلِمُونَ.
{ ضَارِبَةٌ } ve { ضَارِبَاتٌ }; lafız önce ne dişi ne de erkek için çoğul yapılmamıştır. Bu yüzden: “Hind vurdu (müzekker fiille)” denilmesi güzel görülmemiş; “Bir kavim vurdu” ve “Müslümanlar vurdu” denilmesi ise icma ile güzel görülmüştür.
49936. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: لَمَّا قَالَ تَعَالَى: كَذَّبَتْ مَا الْفَائِدَةُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَكَذَّبُوا عَبْدَنا؟ نَقُولُ: الْجَوَابُ عَنْهُ مِنْ وُجُوهٍ الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ: كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ أَيْ بِآيَاتِنَا وَآيَةِ الانشقاق فكذبوا الثاني: كذبت قوم نوح الرسل وَقَالُوا: لَمْ يَبْعَثِ اللَّهُ رَسُولًا وَكَذَّبُوهُمْ فِي التَّوْحِيدِ: فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا كَمَا كَذَّبُوا غَيْرَهُ وَذَلِكَ لِأَنَّ قَوْمَ نُوحٍ مُشْرِكُونَ يَعْبُدُونَ الْأَصْنَامَ وَمَنْ يَعْبُدِ الْأَصْنَامَ يُكَذِّبْ كُلَّ رَسُولٍ وَيُنْكِرِ الرِّسَالَةَ لِأَنَّهُ يَقُولُ: لَا تَعَلُّقَ لِلَّهِ بِالْعَالَمِ السُّفْلِيِّ وَإِنَّمَا أَمْرُهُ إِلَى الْكَوَاكِبِ فَكَانَ مَذْهَبُهُمُ التَّكْذِيبَ فَكَذَّبُوا الثَّالِثُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: فَكَذَّبُوا عَبْدَنا لِلتَّصْدِيقِ وَالرَّدِّ عَلَيْهِمْ تَقْدِيرُهُ: كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ وَكَانَ تَكْذِيبُهُمْ عَبْدَنَا أَيْ لَمْ يَكُنْ تَكْذِيبًا بِحَقٍّ كَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ: كَذَّبَنِي فَكَذَّبَ صَادِقًا.
İkinci Mesele: Allah Teâlâ: { كَذَّبَتْ } buyurduktan sonra, O'nun: { فَكَذَّبُوا عَبْدَنا } buyurmasındaki fayda nedir? Deriz ki: Bunun cevabı birkaç vecihtendir: Birincisi: O'nun { كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ } kavli; yani ayetlerimizi ve yarılma ayetini yalanladı, böylece yalanladılar demektir. İkincisi: Nûh kavmi elçileri yalanladı ve: “Allah hiçbir elçi göndermedi” dediler ve onları tevhid hususunda yalanladılar; böylece başkasını yalanladıkları gibi kulumuzu da yalanladılar. Bunun sebebi şudur: Nûh kavmi putlara tapan müşriklerdi; putlara tapan kimse ise her elçiyi yalanlar ve peygamberliği inkâr eder; çünkü o: “Allah'ın bu aşağı âlemle bir ilgisi yoktur, O'nun işi yıldızlara kalmıştır” der. Dolayısıyla onların mezhebi yalanlamaktı, bu yüzden yalanladılar. Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın: { فَكَذَّبُوا عَبْدَنا } kavli tasdik etmek ve onlara reddiye vermek içindir. Takdiri şöyledir: Nûh kavmi yalanladı ve onların yalanlaması kulumuza yönelik oldu; yani bir hakikat üzere yalanlama değildi; nitekim söyleyenin: “Beni yalanladı, böylece doğru söyleyen birini yalanlamış oldu” demesi gibidir.
49937. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: كَثِيرًا مَا يَخُصُّ اللَّهُ الصَّالِحِينَ بِالْإِضَافَةِ إِلَى نَفْسِهِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ عِبادِي [الحجر: ٤٢] يا عِبادِيَ
Üçüncü Mesele: Allah Teâlâ, salih kimseleri Kendisine izafe ederek nitelemeyi çokça tahsis eder; nitekim Allah Teâlâ'nın: { إِنَّ عِبادِي } “Şüphesiz kullarım...” [Hicr 42], { يا عِبادِيَ } “Ey kullarım!”
49938. Metin
[العنكبوت: ٥٦] وَاذْكُرْ عَبْدَنا [ص: ١٧] إِنَّهُ مِنْ عِبادِنَا [يوسف: ٢٤] وَكُلُّ وَاحِدٍ عَبْدُهُ فَمَا السِّرُّ فِيهِ؟ نَقُولُ: الْجَوَابُ عَنْهُ مِنْ وُجُوهٍ الْأَوَّلُ: مَا قِيلَ: فِي الْمَشْهُورِ أَنَّ الْإِضَافَةَ إِلَيْهِ تَشْرِيفٌ مِنْهُ فَمَنْ خَصَّصَهُ بِكَوْنِهِ عَبْدَهُ شُرِّفَ وَهَذَا كَقَوْلِهِ تَعَالَى: أَنْ طَهِّرا بَيْتِيَ [الْبَقَرَةِ: ١٢٥] وَقَوْلِهِ تَعَالَى:
[Ankebût 56], { وَاذْكُرْ عَبْدَنا } “Kulumuzu hatırla” [Sâd 17], { إِنَّهُ مِنْ عِبادِنَا } “Şüphesiz o, bizim kullarımızdandı” [Yûsuf 24] kavillerinde olduğu gibi. Herkes O'nun kulu olduğu halde bundaki sır nedir? Deriz ki: Bunun cevabı birkaç vecihtendir: Birincisi: Meşhur olarak söylendiği üzere, O'na izafe edilmek O'ndan bir şereflendirmedir; kim Kendisinin kulu olmakla tahsis edilmişse şereflendirilmiştir. Bu, Allah Teâlâ'nın: { أَنْ طَهِّرا بَيْتِيَ } “Evimi temizleyin” [Bakara 125] kavli ve Allah Teâlâ'nın:
49939. Metin
ناقَةُ اللَّهِ [الأعراف: ٧٣] الثَّانِي: الْمُرَادُ مِنْ عَبْدِنَا أَيِ الَّذِي عَبَدَنَا فَالْكُلُّ عِبَادٌ لِأَنَّهُمْ مَخْلُوقُونَ لِلْعِبَادَةِ لِقَوْلِهِ:
{ ناقَةُ اللَّهِ } “Allah'ın devesi” [A'râf 73] kavli gibidir. İkincisi: { عَبْدِنَا } ifadesinden murat; yani bize ibadet eden kimsedir. Herkes kuldur, zira ibadet için yaratılmışlardır; nitekim O şöyle buyurmuştur:
49940. Metin
وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [الذَّارِيَاتِ: ٥٦] لَكِنْ مِنْهُمْ مَنْ عَبَدَ فَحَقَّقَ الْمَقْصُودَ فَصَارَ عَبْدَهُ، وَيُؤَيِّدُ هَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: كُونُوا عِباداً لِي [آلِ عِمْرَانَ: ٧٩] أَيْ حَقِّقُوا الْمَقْصُودَ الثَّالِثُ: الْإِضَافَةُ تُفِيدُ الْحَصْرَ فَمَعْنَى عَبْدَنَا هُوَ الَّذِي لَمْ يَقُلْ: بِمَعْبُودِ سِوَانَا، وَمَنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ فَقَدِ اتَّخَذَ إِلَهًا فَالْعَبْدُ الْمُضَافُ هُوَ الَّذِي بِكُلِّيَّتِهِ فِي كُلِّ وَقْتٍ لِلَّهِ فَأَكْلُهُ وَشُرْبُهُ وَجَمِيعُ أُمُورِهِ لِوَجْهِ اللَّهِ تَعَالَى وَقَلِيلٌ مَا هُمْ.
{ وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ } “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibadet etsinler diye yarattım” [Zâriyât 56]. Fakat onlardan ibadet edip maksadı gerçekleştirenler O'nun [has] kulu olmuştur. Bunu Allah Teâlâ'nın: { كُونُوا عِباداً لِي } “Bana kullar olun” [Âl-i İmrân 79], yani maksadı gerçekleştirin kavli teyit etmektedir. Üçüncüsü: İzafet hasr (sınırlandırma) ifade eder; buna göre { عَبْدَنَا } ifadesinin anlamı, bizden başka bir mabut tanımayan kimsedir. Nefsinin arzusuna uyan kimse ise bir ilah edinmiş olur. İzafe edilen kul; her anında tüm varlığıyla Allah için olan, yemesi, içmesi ve bütün işleri Allah Teâlâ'nın rızası için olan kimsedir; onlar ise pek azdır.
49941. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: مَا الْفَائِدَةُ فِي اخْتِيَارِ لَفْظِ الْعَبْدِ مَعَ أَنَّهُ لَوْ قَالَ رَسُولُنَا لَكَانَ أَدَلَّ عَلَى قُبْحِ فِعْلِهِمْ؟ نَقُولُ:
Dördüncü Mesele: Şayet “elçimiz” deseydi onların fiilinin çirkinliğine daha çok delalet edecekken, “kul” lafzının tercih edilmesindeki fayda nedir? Deriz ki:
49942. Metin
قَوْلُهُ عَبْدَنَا أَدُلُّ عَلَى صِدْقِهِ وَقُبْحِ تَكْذِيبِهِمْ مِنْ قَوْلِهِ رَسُولَنَا لَوْ قَالَهُ لَأَنَّ الْعَبْدَ أَقَلُّ تَحْرِيفًا لِكَلَامِ السَّيِّدِ مِنَ الرَّسُولِ، فَيَكُونُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ [الْحَاقَّةِ: ٤٤- ٤٦] .
O'nun { عَبْدَنَا } buyurması, şayet deseydi { رَسُولَنَا } buyurmasından onun doğruluğuna ve onların yalanlamasının çirkinliğine daha çok delalet eder; çünkü kul, efendisinin sözünü elçiden daha az tahrif eder. Dolayısıyla bu, Allah Teâlâ'nın: { وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنا بَعْضَ الْأَقاوِيلِ لَأَخَذْنا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنا مِنْهُ الْوَتِينَ } “Eğer o, bize karşı bazı sözler uydursaydı, elbette onu sağ elinden yakalardık; sonra da onun şah damarını koparırdık” [Hâkka 44-46] kavli gibi olur.
49943. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى وَقالُوا مَجْنُونٌ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّهُ أَتَى بِالْآيَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى صِدْقِهِ حَيْثُ رَأَوْا مَا عَجَزُوا مِنْهُ، وَقَالُوا: هُوَ مُصَابُ الْجِنِّ أَوْ هُوَ لِزِيَادَةِ بَيَانِ قُبْحِ صُنْعِهِمْ حَيْثُ لَمْ يَقْنَعُوا بِقَوْلِهِمْ إِنَّهُ كَاذِبٌ، بَلْ قالوا مجنون، أي يقول مالا يَقْبَلُهُ عَاقِلٌ، وَالْكَاذِبُ الْعَاقِلُ يَقُولُ مَا يَظُنُّ بِهِ أَنَّهُ صَادِقٌ فَقَالُوا: مَجْنُونٌ أَيْ يَقُولُ مَا لَمْ يَقُلْ بِهِ عَاقِلٌ فَبَيَّنَ مُبَالَغَتَهُمْ فِي التَّكْذِيبِ.
Beşinci Mesele: Allah Teâlâ'nın: { وَقالُوا مَجْنُونٌ } kavli, benzerini getirmekten aciz kaldıkları şeyleri gördüklerinde ve: “O cin çarpmış biridir” dediklerinde, onun doğruluğuna delalet eden mucizeler getirdiğine bir işarettir. Yahut bu, onun yalancı olduğunu söylemekle yetinmeyip bilakis akıllı bir kimsenin kabul etmeyeceği şeyleri söylüyor anlamında “delidir” demeleri suretiyle yaptıkları işin çirkinliğini daha fazla beyan etmek içindir. Akıllı yalancı, kendisinin doğru söylediği zannedilecek sözler söyler; onlar ise: “Delidir”, yani hiçbir akıllının söylemediği şeyleri söylüyor dediler; böylece yalanlamadaki aşırılıklarını beyan etti.
49944. Metin
الْمَسْأَلَةُ السَّادِسَةُ: وَازْدُجِرَ إِخْبَارٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى أَوْ حِكَايَةُ قَوْلِهِمْ، نَقُولُ: فِيهِ خِلَافٌ مِنْهُمْ مَنْ قَالَ:
Altıncı Mesele: { وَازْدُجِرَ } ifadesi Allah Teâlâ'dan bir haber midir, yoksa onların sözünün aktarılması mıdır? Deriz ki: Bunda ihtilaf vardır; onlardan kimi şöyle demiştir:
49945. Metin
إِخْبَارٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى وَهُوَ عَطْفٌ عَلَى كَذَّبُوا، وَقَالُوا: أَيْ هُمْ كَذَّبُوا وَهُوَ ازْدُجِرَ أَيْ أُوذِيَ وَزُجِرَ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: كُذِّبُوا وَأُوذُوا [الْأَنْعَامِ: ٣٤] وَعَلَى هَذَا إِنْ قِيلَ: لَوْ قَالَ كَذَّبُوا عَبْدَنَا وَزَجَرُوهُ/ كَانَ الْكَلَامُ أَكْثَرَ مُنَاسَبَةً، نَقُولُ: لَا بَلْ هَذَا أَبْلَغُ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ تَقْوِيَةُ قَلْبِ النَّبِيِّ ﷺ بِذِكْرِ مَنْ تَقَدَّمَهُ فَقَالَ: وَازْدُجِرَ أَيْ فَعَلُوا مَا يُوجِبُ الِانْزِجَارَ مِنْ دُعَائِهِمْ حَتَّى تَرَكَ دَعْوَتَهُمْ وَعَدَلَ عَنِ الدُّعَاءِ إِلَى الْإِيمَانِ إِلَى الدُّعَاءِ عَلَيْهِمْ، ولو قال:
Bu, Allah Teâlâ'dan bir haberdir ve { كَذَّبُوا } ile { قَالُوا } fiillerine matuftur; yani onlar yalanladılar, o ise menedilip tartaklandı; eziyet gördü ve azarlandı demektir. Bu, Allah Teâlâ'nın: { كُذِّبُوا وَأُوذُوا } “Yalanlandılar ve eziyet gördüler” [En'âm 34] kavli gibidir. Buna göre şayet: “Kulumuzu yalanladılar ve onu azarladılar/engellediler deseydi söz daha münasip olurdu” denilirse; deriz ki: Hayır, bilakis bu daha beliğdir; çünkü maksat kendisinden öncekileri zikrederek Nebî [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in kalbini takviye etmektir. Dolayısıyla { وَازْدُجِرَ } buyurdu; yani onları imana davetten vazgeçmesini gerektirecek şeyler yaptılar, nihayet o da onların davetini terk etti ve imana davetten onlara beddua etmeye yöneldi. Şayet:
49946. Metin
زَجَرُوهُ مَا كَانَ يُفِيدُ أَنَّهُ تَأَذَّى مِنْهُمْ لِأَنَّ فِي السَّعَةِ يُقَالُ: آذَوْنِي وَلَكِنْ مَا تَأَذَّيْتُ، وَأَمَّا أُوذِيتُ فَهُوَ كَاللَّازِمِ لَا يُقَالُ إِلَّا عِنْدَ حُصُولِ الْفِعْلِ لَا قَبْلَهُ، وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: وَازْدُجِرَ حِكَايَةُ قَوْلِهِمْ أَيْ هُمْ قَالُوا ازْدُجِرَ، تَقْدِيرُهُ قَالُوا:
“Onu azarladılar/engellediler” deseydi, onun onlardan incindiğini ifade etmezdi; çünkü genişlikte: “Bana eziyet ettiler ama incinmedim” denilebilir. “İncitildim/eziyet gördüm” ifadesine gelince, bu lâzım (geçişsiz) gibi olup ancak fiilin gerçekleşmesi anında söylenir, öncesinde söylenmez. Onlardan kimi de şöyle demiştir: { وَازْدُجِرَ } onların sözünün aktarılmasıdır; yani onlar [onun hakkında] “Tartaklanıp kovulmuştur” dediler; takdiri:
49947. Metin
مَجْنُونٌ مُزْدَجَرٌ، وَمَعْنَاهُ: ازْدَجَرَهُ الْجِنُّ أَوْ كَأَنَّهُمْ قَالُوا: جُنَّ وَازْدُجِرَ، والأول أصح ويترتب عليه قوله تعالى:
“Cinlenmiş, kovulup azarlanmış biridir” dediler şeklindedir. Manası: Cinler onu azarlayıp aklını başından aldı demektir; yahut sanki onlar: “Delirdi ve aklı başından gitti” demişlerdir. Birincisi daha sahihtir ve Allah Teâlâ'nın şu kavli onun üzerine terettüp etmektedir:
49948. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ١٠]
[Kamer Suresi (54): Ayet 10]
49949. Metin
فَدَعا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ (١٠)
{ فَدَعا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ } “Bunun üzerine Rabbine: 'Ben yenik düştüm, artık bana yardım et!' diye dua etti.” (10)
49950. Metin
تَرْتِيبًا فِي غَايَةِ الْحُسْنِ لِأَنَّهُمْ لَمَّا زَجَرُوهُ وَانْزَجَرَ هُوَ عَنْ دُعَائِهِمْ دَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Son derece güzel bir tertip ile [gelmiştir]; çünkü onlar onu azarlayıp tartakladıklarında ve o da onları davetten vazgeçtiğinde, Rabbine: “Ben yenik düştüm” diye dua etti. Bunda bazı meseleler vardır:
49951. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قُرِئَ إِنِّي بِكَسْرِ الْهَمْزَةِ عَلَى أَنَّهُ دُعَاءٌ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: إِنِّي مَغْلُوبٌ، وَبِالْفَتْحِ عَلَى مَعْنَى بِأَنِّي.
Birinci Mesele: { إِنِّي } hemzenin kesresi ile dua olmak üzere okunmuştur; sanki o: “Şüphesiz ben yenik düştüm” demiştir; fetha ile ({ أَنِّي }) okunması ise “yenik düştüğüm için” manasınadır.
49952. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: مَا مَعْنَى مَغْلُوبٌ؟ نَقُولُ فِيهِ وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: غَلَبَنِي الْكُفَّارُ فَانْتَصِرْ لِي مِنْهُمْ الثَّانِي: غَلَبَتْنِي نَفْسِي وَحَمَلَتْنِي عَلَى الدُّعَاءِ عَلَيْهِمْ فَانْتَصِرْ لِي مِنْ نَفْسِي، وَهَذَا الْوَجْهُ نَقَلَهُ ابْنُ عَطِيَّةَ وَهُوَ ضَعِيفٌ الثَّالِثُ: وَجْهٌ مُرَكَّبٌ مِنَ الْوَجْهَيْنِ وَهُوَ أَحْسَنُ مِنْهُمَا وَهُوَ أَنْ يُقَالَ: إِنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَا يَدْعُو عَلَى قَوْمِهِ مَا دَامَ فِي نَفْسِهِ احْتِمَالٌ وَحِلْمٌ، وَاحْتِمَالُ نَفْسِهِ يَمْتَدُّ مَا دَامَ الْإِيمَانُ مِنْهُمْ محتملا، ثم إن يأسه يَحْصُلُ وَالِاحْتِمَالَ يَفِرُّ بَعْدَ الْيَأْسِ بِمُدَّةٍ، بِدَلِيلِ قَوْلُهُ تَعَالَى لِمُحَمَّدٍ ﷺ: فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ [الكهف: ٦] ، فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَراتٍ [فَاطِرٍ: ٨] وَقَالَ تَعَالَى: وَلا تُخاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ [الْمُؤْمِنُونَ: ٢٧] فَقَالَ نُوحٌ: يَا إِلَهِي إِنَّ نَفْسِي غَلَبَتْنِي وَقَدْ أَمَرَتْنِي بِالدُّعَاءِ عَلَيْهِمْ فَأَهْلِكْهُمْ، فَيَكُونُ مَعْنَاهُ [إِنِّي] مَغْلُوبٌ بِحُكْمِ الْبَشَرِيَّةِ أَيْ غُلِبْتُ وَعِيلَ صَبْرِي فَانْتَصِرْ لِي مِنْهُمْ لَا مِنْ نَفْسِي:
İkinci Mesele: { مَغْلُوبٌ } ne demektir? Deriz ki: Bunda vecihler vardır: Birincisi: Kâfirler bana galip geldi, artık onlara karşı bana yardım et ve intikamımı al. İkincisi: Nefsim bana galip geldi ve beni onlara beddua etmeye sevk etti, artık nefsime karşı bana yardım et. Bu vechi İbn Atiyye nakletmiştir ve bu zayıftır. Üçüncüsü: İki vecihten birleşmiş bir vecihtir ve ikisinden de daha güzeldir. O da şöyle denilmesidir: Nebî [sallallâhu aleyhi ve sellem], nefsinde bir tahammül ve hilm bulunduğu sürece kavmine beddua etmez; iman etmeleri muhtemel olduğu sürece de nefsinin tahammülü devam eder. Sonra onun ümitsizliği hâsıl olur ve ümitsizlikten bir müddet sonra tahammülü tükenir; nitekim Allah Teâlâ'nın Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e hitaben: { فَلَعَلَّكَ باخِعٌ نَفْسَكَ } “Demek sen kendini helak edeceksin” [Kehf 6], { فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَراتٍ } “Artık onlara karşı hasretlerle kendini tüketme” [Fâtır 8] buyurması ve Allah Teâlâ'nın: { وَلا تُخاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ } “O zulmedenler hakkında bana hitap etme; çünkü onlar mutlaka boğulacaklardır” [Mü'minûn 27] buyurması buna delildir. Nûh da şöyle demiştir: “Ey İlahım! Şüphesiz nefsim bana galip geldi ve onlara beddua etmemi emretti, artık onları helak et!” Buna göre anlamı: Beşeriyet hükmüyle [ben] yenildim, yani mağlup oldum ve sabrım tükendi; artık nefsime karşı değil, onlara karşı bana yardım et ve intikamımı al!
49953. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: فَانْتَصِرْ مَعْنَاهُ انْتَصِرْ لِي أَوْ لِنَفْسِكَ فَإِنَّهُمْ كَفَرُوا بِكَ وَفِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: فَانْتَصِرْ لِي مُنَاسِبٌ لِقَوْلِهِ مَغْلُوبٌ ثَانِيهَا: فَانْتَصِرْ لَكَ وَلِدِينِكَ فَإِنِّي غُلِبْتُ وَعَجَزْتُ عَنِ الِانْتِصَارِ لِدِينِكَ ثَالِثُهَا: فَانْتَصِرْ لِلْحَقِّ وَلَا يَكُونُ فِيهِ ذِكْرُهُ وَلَا ذِكْرُ رَبِّهِ، وَهَذَا يَقُولُهُ قَوِيُّ النَّفْسِ بِكَوْنِ الْحَقِّ مَعَهُ، يَقُولُ الْقَائِلُ: اللَّهُمَّ أَهْلِكِ الْكَاذِبَ مِنَّا، وَانْصُرِ الْمُحِقَّ منا. ثم قال تعالى:
Üçüncü Mesele: { فَانْتَصِرْ } ifadesinin anlamı, “Benim intikamımı al” yahut “Onlar seni inkâr ettikleri için kendi intikamını al” demektir. Bunda vecihler vardır: Birincisi: “Benim için yardım et/intikamımı al” olup { مَغْلُوبٌ } sözüne münasiptir. İkincisi: “Kendin ve dinin için yardım et; zira ben yenildim ve senin dinine yardım etmekten aciz kaldım.” Üçüncüsü: “Hak için yardım et” olup bunda ne kendisinin ne de Rabbinin zikri vardır; bunu hakkın kendi yanında olduğunu bilerek nefsi güçlü olan kimse söyler; nitekim söyleyen kimse: “Allah'ım! Bizden yalancı olanı helak et ve bizden haklı olana yardım et!” der. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
49954. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ١١]
[Kamer Suresi (54): Ayet 11]
49955. Metin
فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ (١١)
{ فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ } “Biz de boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık.” (11)
49956. Metin
عَقِيبَ دُعَائِهِ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Duasının akabinde [bunu yaptı]. Bunda bazı meseleler vardır:
49957. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: الْمُرَادُ مِنَ الْفَتْحِ وَالْأَبْوَابِ وَالسَّمَاءِ حَقَائِقُهَا أَوْ هُوَ مَجَازٌ؟ نَقُولُ فِيهِ قَوْلَانِ أَحَدُهُمَا:
Birinci Mesele: Açma, kapılar ve semadan murat bunların hakikatleri midir yoksa bu mecaz mıdır? Deriz ki: Bunda iki görüş vardır: Birincisi:
49958. Metin
حَقَائِقُهَا وَلِلسَّمَاءِ أَبْوَابٌ تُفْتَحُ وَتُغْلَقُ وَلَا اسْتِبْعَادَ فِيهِ وَثَانِيهِمَا: هُوَ عَلَى طَرِيقِ الِاسْتِعَارَةِ، فَإِنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ الْمَاءَ كَانَ مِنَ السَّحَابِ، وَعَلَى هَذَا فَهُوَ كَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ فِي الْمَطَرِ الْوَابِلِ جَرَتْ مَيَازِيبُ السَّمَاءِ وَفُتِحَ أَفْوَاهُ الْقِرَبِ أَيْ كَأَنَّهُ ذَلِكَ، فَالْمَطَرُ فِي الطُّوفَانِ كَانَ بِحَيْثُ يَقُولُ الْقَائِلَ/ فُتِحَتْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ، وَلَا شَكَّ أَنَّ الْمَطَرَ مِنْ فَوْقُ كَانَ فِي غَايَةِ الْهَطَلَانِ.
Bunların hakikatleri olduğudur; göğün açılan ve kapanan kapıları vardır ve bunda akıldan uzak bir durum yoktur. İkincisi: İstiare yoluyladır; zira zahir olan, suyun buluttan gelmiş olmasıdır. Buna göre bu, şiddetli yağmur hakkında söyleyenin: “Göğün olukları aktı ve tulumların ağızları açıldı”, yani sanki öyle oldu demesi gibidir. Tufandaki yağmur, söyleyenin “Göğün kapıları açıldı” diyeceği bir şekildeydi; şüphe yok ki yukarıdan gelen yağmur son derece şiddetli bir sağanaktı.
49959. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: فَفَتَحْنا بَيَانُ أَنَّ اللَّهَ انْتَصَرَ مِنْهُمْ وَانْتَقَمَ بِمَاءٍ لَا بِجُنْدٍ أَنْزَلَهُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى:
İkinci Mesele: Allah Teâlâ'nın: { فَفَتَحْنا } kavli, Allah'ın onlardan indirdiği bir orduyla değil, bir suyla intikam aldığının ve öç aldığının beyanıdır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
49960. Metin
وَما أَنْزَلْنا عَلى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّماءِ وَما كُنَّا مُنْزِلِينَ إِنْ كانَتْ إِلَّا صَيْحَةً واحِدَةً [يس: ٢٨، ٢٩] بَيَانًا لِكَمَالِ الْقُدْرَةِ، وَمِنَ الْعَجِيبِ أَنَّهُمْ كَانُوا يَطْلُبُونَ الْمَطَرَ سِنِينَ فَأَهْلَكَهُمْ بِمَطْلُوبِهِمْ.
{ وَما أَنْزَلْنا عَلى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّماءِ وَما كُنَّا مُنْزِلِينَ إِنْ كانَتْ إِلَّا صَيْحَةً واحِدَةً } “Ondan sonra kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik, indirecek de değildik. Sadece tek bir çığlık oldu” [Yâsîn 28-29]. Bu, kudretin kemalini beyan içindir. Şaşılacak olan şudur ki, onlar yıllarca yağmur istemişlerdi de Allah onları istedikleri şeyle helak etti.
49961. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: الْبَاءُ فِي قَوْلِهِ: بِماءٍ مُنْهَمِرٍ مَا وَجْهُهُ وَكَيْفَ مَوْقِعُهُ؟ نَقُولُ فِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: كَمَا هِيَ فِي قَوْلِ الْقَائِلِ فَتَحْتُ الْبَابَ بِالْمِفْتَاحِ وَتَقْدِيرُهُ هُوَ أَنْ يَجْعَلَ كَأَنَّ الْمَاءَ جَاءَ وَفَتَحَ الْبَابَ وَعَلَى هَذَا تَفْسِيرُ قَوْلِ مَنْ يَقُولُ: يَفْتَحُ اللَّهُ لَكِ بِخَيْرٍ أَيْ يُقَدِّرُ خَيْرًا يَأْتِي وَيَفْتَحُ الْبَابَ، وَعَلَى هَذَا فَفِيهِ لَطِيفَةٌ وَهِيَ مِنْ بَدَائِعِ الْمَعَانِي، وَهِيَ أَنْ يُجْعَلَ الْمَقْصُودُ مُقَدَّمًا فِي الْوُجُودِ، وَيَقُولُ كَأَنَّ مَقْصُودَكَ جَاءَ إِلَى بَابٍ مُغْلَقٍ فَفَتَحَهُ وَجَاءَكَ، وَكَذَلِكَ قَوْلُ الْقَائِلِ: لَعَلَّ اللَّهَ يَفْتَحُ بِرِزْقٍ، أَيْ يُقَدِّرُ رِزْقًا يَأْتِي إِلَى الْبَابِ الَّذِي كَالْمُغْلَقِ فَيَدْفَعُهُ وَيَفْتَحُهُ، فَيَكُونُ اللَّهُ قَدْ فَتَحَهُ بِالرِّزْقِ ثَانِيهُمَا: فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ مَقْرُونَةٌ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ وَالِانْهِمَارُ الِانْسِكَابُ وَالِانْصِبَابُ صَبًّا شَدِيدًا، وَالتَّحْقِيقُ فِيهِ أَنَّ الْمَطَرَ يَخْرُجُ مِنَ السَّمَاءِ الَّتِي هِيَ السَّحَابُ خُرُوجَ مُتَرَشِّحٍ مِنْ ظَرْفِهِ، وَفِي ذَلِكَ الْيَوْمِ كَانَ يَخْرُجُ خُرُوجَ مرسل خارج من باب. ثم قال تعالى:
Üçüncü Mesele: { بِماءٍ مُنْهَمِرٍ } kavlindeki bâ (بِ) harf-i cerinin vechi nedir ve konumu nasıldır? Deriz ki: Bunda iki vecih vardır: Birincisi: Söyleyenin “Kapıyı anahtarla açtım” sözündeki gibidir; takdiri ise, sanki suyun gelip kapıyı açtığı varsayımıdır. “Allah sana hayırla [kapı] açsın” diyen kimsenin sözünün tefsiri de buna göredir; yani gelip kapıyı açacak bir hayır takdir etsin demektir. Buna göre bunda bir nükte vardır ki bu, manaların bedialarındandır: Maksat varlıkta öne alınmış kılınır ve sanki senin maksadın kapalı bir kapıya gelmiş, onu açmış ve sana gelmiştir denilir. Aynı şekilde söyleyenin: “Umulur ki Allah bir rızıkla açar” sözü de böyledir; yani kapalı gibi olan kapıya gelip onu iten ve açan bir rızık takdir eder, böylece Allah onu rızıkla açmış olur. İkincisi: “Göğün kapılarını boşalan bir suyla birlikte açtık” demektir. İnhemâr (الِانْهِمَارُ); dökülmek ve son derece şiddetle boşalmaktır. Bu konudaki tahkik şudur: Yağmur, bulut olan semadan kabından sızanın çıkışı gibi çıkar; o gün ise kapıdan salıverilip çıkanın çıkışı gibi çıkmaktaydı. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
49962. Metin
[سورة القمر (٥٤) : آية ١٢]
[Kamer Suresi (54): Ayet 12]
49963. Metin
وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ (١٢)
{ وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ عَلى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ } “Yeryüzünü de kaynaklar halinde fışkırttık; derken sular takdir edilmiş bir iş üzere birleşiverdi.” (12)
49964. Metin
[في قوله تعالى وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ] وَفِيهِ مِنَ الْبَلَاغَةِ مَا لَيْسَ فِي قَوْلِ الْقَائِلِ: وَفَجَّرْنَا عُيُونَ الْأَرْضِ، وَهَذَا بَيَانُ التَّمْيِيزِ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْمَوَاضِعِ، إِذَا قُلْتَ ضَاقَ زَيْدٌ ذَرْعًا، أَثْبَتَ مَا لَا يُثْبِتُهُ قَوْلُكَ ضَاقَ ذَرْعُ زَيْدٍ، وَفِيهِ مَسَائِلُ:
[Allah Teâlâ'nın: { وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْماءُ } kavli hakkında:] Bunda, söyleyenin “Yerin kaynaklarını fışkırttık” sözünde bulunmayan bir belağat vardır. Bu, birçok yerde temyizin beyanıdır: “Zeyd'in takati daraldı (ضَاقَ زَيْدٌ ذَرْعًا)” dediğinde, “Zeyd'in takati daraldı (ضَاقَ ذَرْعُ زَيْدٍ)” sözünün ispat etmediği şeyi ispat etmiş olursun. Bunda bazı meseleler vardır:
49965. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَالَ: وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً وَلَمْ يَقُلْ فَفَتَحْنَا السَّمَاءَ أَبْوَابًا، لِأَنَّ السَّمَاءَ أَعْظَمُ مِنَ الْأَرْضِ وَهِيَ لِلْمُبَالَغَةِ، وَلِهَذَا قَالَ: أَبْوابَ السَّماءِ وَلَمْ يَقُلْ: أَنَابِيبُ وَلَا مَنَافِذُ وَلَا مَجَارِي أَوْ غَيْرُهَا.
Birinci Mesele: “Göğü kapılar halinde açtık” demeyip { وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً } buyurmuştur; çünkü sema yerden daha büyüktür ve bu mübalağa içindir. Bu yüzden borular, menfezler, kanallar veya başkalarını demeyip { أَبْوابَ السَّماءِ } buyurmuştur.
49966. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَهُوَ أَبْلَغُ مِنْ قَوْلِهِ: وَفَجَّرْنَا عُيُونَ الْأَرْضِ، لِأَنَّهُ يَكُونُ حَقِيقَةً لَا مُبَالَغَةَ فِيهِ، وَيَكْفِي فِي صِحَّةِ ذَلِكَ الْقَوْلِ أَنْ يَجْعَلَ فِي الْأَرْضِ عُيُونًا ثَلَاثَةً، وَلَا يَصْلُحُ مَعَ هَذَا فِي السَّمَاءِ إِلَّا قَوْلُ الْقَائِلِ: فَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً أَوْ مِيَاهًا، وَمِثْلُ هَذَا الَّذِي ذَكَرْنَاهُ فِي الْمَعْنَى لَا فِي الْمُعْجِزَةِ، وَالْحِكْمَةُ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنابِيعَ فِي الْأَرْضِ [الزُّمَرِ: ٢١] حَيْثُ لَا مُبَالَغَةَ فِيهِ، وَكَلَامُهُ لَا يُمَاثِلُ كَلَامَ اللَّهِ وَلَا يَقْرُبُ مِنْهُ، غَيْرَ أَنِّي ذَكَرْتُهُ مَثَلًا: وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الْأَعْلى [النَّحْلِ: ٦٠] .
Allah Teâlâ'nın: { وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً } kavline gelince; bu, “Yerin pınarlarını fışkırttık” sözünden daha beliğdir; çünkü bu hakikat olur, onda mübalağa bulunmaz ve bu sözün sıhhati için yerde üç kaynak var etmesi yeterlidir. Sema hakkında ise bununla birlikte ancak söyleyenin: “Semadan bir su veya sular indirdik” demesi uygun düşer. Zikrettiğimiz şeyin benzeri mucizede değil manada ve hikmettedir; nitekim Allah Teâlâ'nın: { أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّماءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنابِيعَ فِي الْأَرْضِ } “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de onu yerdeki kaynaklara soktu” [Zümer 21] kavlinde mübalağa yoktur. Kulun sözü Allah'ın kelamına benzemez ve ona yaklaşamaz; ancak ben bunu bir misal olarak zikrettim: { وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الْأَعْلى } “En yüce sıfatlar/misaller Allah'ındır” [Nahl 60].
49967. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الْعُيُونُ فِي عُيُونِ الْمَاءِ حَقِيقَةٌ أَوْ مَجَازٌ؟ نَقُولُ: الْمَشْهُورُ أَنَّ لَفْظَ الْعَيْنِ/ مُشْتَرَكٌ، وَالظَّاهِرُ أَنَّهَا حَقِيقَةٌ فِي الْعَيْنِ الَّتِي هِيَ آلَةُ الْإِبْصَارِ وَمَجَازٌ فِي غَيْرِهَا، أَمَّا فِي عُيُونِ الْمَاءِ فَلِأَنَّهَا تُشْبِهُ الْعَيْنَ الْبَاصِرَةَ الَّتِي يَخْرُجُ مِنْهَا الدَّمْعُ، أَوْ لِأَنَّ الْمَاءَ الَّذِي فِي الْعَيْنِ كَالنُّورِ الَّذِي فِي الْعَيْنِ غَيْرَ أَنَّهَا مَجَازٌ مَشْهُورٌ صَارَ غَالِبًا حَتَّى لَا يَفْتَقِرَ إِلَى الْقَرِينَةِ عِنْدَ الِاسْتِعْمَالِ إِلَّا لِلتَّمْيِيزِ بَيْنَ الْعَيْنَيْنِ، فَكَمَا لَا يُحْمَلُ اللَّفْظُ عَلَى الْعَيْنِ الْبَاصِرَةِ إِلَّا بِقَرِينَةٍ، كَذَلِكَ لَا يُحْمَلُ عَلَى الْفَوَّارَةِ إِلَّا بِقَرِينَةٍ مِثْلِ: شَرِبْتُ مِنَ الْعَيْنِ وَاغْتَسَلْتُ مِنْهَا، وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأُمُورِ الَّتِي تُوجَدُ فِي الْيَنْبُوعِ، وَيُقَالُ: عَانَهُ يَعِينُهُ إِذَا أَصَابَهُ بِالْعَيْنِ، وَعَيَّنَهُ تَعْيِينًا، حَقِيقَتُهُ جَعَلَهُ بِحَيْثُ تَقَعُ عَلَيْهِ الْعَيْنُ، وَعَايَنَهُ مُعَايِنَةً وَعِيَانًا، وَعَيَّنَ أَيْ صَارَ بِحَيْثُ تَقَعُ عَلَيْهِ الْعَيْنُ.
İkinci Mesele: Su pınarları anlamındaki el-uyûn (الْعُيُونُ) hakikat midir yoksa mecaz mıdır? Deriz ki: Meşhur olan, ayn (الْعَيْنِ) lafzının müşterek (eş sesli) olduğudur. Zahir olan ise onun görme aleti olan gözde hakikat, diğerlerinde ise mecaz olmasıdır. Su pınarlarında olmasına gelince; çünkü o, kendisinden yaş çıkan gören göze benzer yahut pınardaki su gözdeki nur gibidir. Ancak o meşhur bir mecazdır, öyle galip gelmiştir ki kullanım esnasında iki ayn arasını ayırt etmek dışında bir karineye ihtiyaç duymaz. Nitekim lafız bir karine olmaksızın gören göze hamledilmediği gibi, “Pınardan içtim ve onda yıkandım” gibi su kaynağında bulunan durumlardan bir karine olmadıkça da kaynayan pınara hamledilmez. [Gözle ilgili olarak] ona nazar değdirdiği zaman: “Ânehu yeînuhu (عَانَهُ يَعِينُهُ)” denir. “Ayeynehu ta'yînen (عَيَّنَهُ تَعْيِينًا)” ifadesinin hakikati ise, onu gözün üzerine ilişeceği şekilde kıldı demektir. “Âyenehu muâyeneten ve ıyânen (عَايَنَهُ مُعَايِنَةً وَعِيَانًا)” [gözüyle gördü demektir]. “Ayyene (عَيَّنَ)” ise üzerine gözün ilişeceği hale geldi demektir.
49968. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: فَالْتَقَى الْماءُ قُرِئَ فَالْتَقَى الْمَاءَانِ، أَيِ النَّوْعَانِ، مِنْهُ مَاءُ السَّمَاءِ وَمَاءُ الْأَرْضِ، فَتُثَنَّى أَسْمَاءُ الْأَجْنَاسِ عَلَى تأويل صنف، تجمع أَيْضًا، يُقَالُ: عِنْدِي تَمْرَانِ وَتُمُورٌ وَأَتْمَارٌ عَلَى تَأْوِيلِ نَوْعَيْنِ وَأَنْوَاعٍ مِنْهُ وَالصَّحِيحُ الْمَشْهُورُ: فَالْتَقَى الْماءُ وَلَهُ مَعْنًى لَطِيفٌ، وَذَلِكَ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا قَالَ: فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ [القمر: ١١] ذَكَرَ الْمَاءَ وَذَكَرَ الِانْهِمَارَ وَهُوَ النُّزُولُ بِقُوَّةٍ، فَلَمَّا قَالَ: وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً كَانَ مِنَ الْحُسْنِ الْبَدِيعِ أَنْ يَقُولَ: مَا يُفِيدُ أَنَّ الْمَاءَ نَبَعَ مِنْهَا بِقُوَّةٍ، فَقَالَ: فَالْتَقَى الْماءُ أي من
Üçüncü Mesele: Allah Teâlâ'nın: { فَالْتَقَى الْماءُ } kavli, sema suyu ve yer suyu olmak üzere iki türü kastedilerek { فَالْتَقَى الْمَاءَانِ } şeklinde de okunmuştur. Cins isimleri bir tür teviliyle tesniye (ikil) yapılır, çoğul da yapılır; nitekim ondan iki tür ve türler teviliyle: “Yanımda iki hurma (türü) vardır, hurmalar vardır” denilir. Sahih ve meşhur olan ise { فَالْتَقَى الْماءُ } kıraatidir ve bunun latif bir manası vardır: O da şudur ki, Allah Teâlâ: { فَفَتَحْنا أَبْوابَ السَّماءِ بِماءٍ مُنْهَمِرٍ } [Kamer 11] buyurduğunda suyu ve inhimârı, yani kuvvetle inmeyi zikretmiştir. { وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً } buyurunca, suyun oradan kuvvetle fışkırdığını ifade eden bir şey söylemesi bediî bir güzellik oldu ve: { فَالْتَقَى الْماءُ } buyurdu; yani
49969. Metin
العين فار الماء بِقُوَّةٍ حَتَّى ارْتَفَعَ وَالْتَقَى بِمَاءِ السَّمَاءِ، وَلَوْ جَرَى جَرْيًا ضَعِيفًا لَمَا كَانَ هُوَ يَلْتَقِي مَعَ مَاءِ السَّمَاءِ بَلْ كَانَ مَاءُ السَّمَاءِ يَرِدُ عَلَيْهِ وَيَتَّصِلُ بِهِ، وَلَعَلَّ الْمُرَادَ مِنْ قَوْلِهِ: وَفارَ التَّنُّورُ [هُودٍ: ٤٠] مَثَلُ هَذَا.
Pınardan su şiddetle kaynayıp fışkırdı, öyle ki yükseldi ve semanın suyu ile buluştu. Şayet zayıf bir akışla aksaydı, semanın suyu ile buluşmazdı; bilakis semanın suyu onun üzerine dökülür ve ona bitişirdi. Allah Teâlâ'nın: { وَفارَ التَّنُّورُ } “Tandır kaynadı” [Hûd 40] kavlinden murat da belki bunun benzeridir.