50674. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
50675. Metin
سُورَةُ الْوَاقِعَةِ
VÂKIA SÛRESİ
50676. Metin
وَهِيَ سِتٌّ وَتِسْعُونَ آيَةً مَكِّيَّةٌ
Doksan altı ayettir ve Mekkîdir.
50677. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١ الى ٣]
[Vâkıa Sûresi (56), 1-3. Âyetler]
50678. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
50679. Metin
إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ (١) لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ (٢) خافِضَةٌ رافِعَةٌ (٣)
{ إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ (١) لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ (٢) خافِضَةٌ رافِعَةٌ (٣) } “O vuku bulacak olan [kıyamet] vuku bulduğu zaman, onun vuku bulmasını yalanlayacak hiçbir kimse/hiçbir şey yoktur. O [kimini] alçaltıcı, [kimini] yükselticidir.”
50680. Metin
أَمَّا تَعَلُّقُ هَذِهِ السُّورَةِ بِمَا قَبْلَهَا، فَذَلِكَ مِنْ وُجُوهٍ أَحَدُهَا: أَنَّ تِلْكَ السُّورَةَ مُشْتَمِلَةٌ عَلَى تَعْدِيدِ النِّعَمِ عَلَى الْإِنْسَانِ وَمُطَالَبَتِهِ بِالشُّكْرِ وَمَنْعِهِ عَنِ التَّكْذِيبِ كَمَا مَرَّ، وَهَذِهِ السُّورَةُ مُشْتَمِلَةٌ عَلَى ذِكْرِ الْجَزَاءِ بِالْخَيْرِ لِمَنْ شَكَرَ وَبِالشَّرِّ لِمَنْ كَذَّبَ وَكَفَرَ ثَانِيهَا: أَنَّ تِلْكَ السُّورَةَ مُتَضَمِّنَةٌ لِلتَّنْبِيهَاتِ بِذِكْرِ الْآلَاءِ فِي حَقِّ الْعِبَادِ، وَهَذِهِ السُّورَةُ كَذَلِكَ لِذِكْرِ الْجَزَاءِ فِي حَقِّهِمْ يَوْمَ التَّنَادِ ثَالِثُهَا: أَنَّ تِلْكَ السُّورَةَ سُورَةُ إِظْهَارِ الرَّحْمَةِ وَهَذِهِ السُّورَةُ سُورَةُ إِظْهَارِ الْهَيْبَةِ عَلَى عَكْسِ تِلْكَ السُّورَةِ مَعَ مَا قَبْلَهَا، وَأَمَّا تَعَلُّقُ الْأَوَّلِ بِالْآخِرِ فَفِي آخِرِ تِلْكَ السُّورَةِ إِشَارَةٌ إِلَى الصِّفَاتِ مِنْ بَابِ النَّفْيِ وَالْإِثْبَاتِ، وَفِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ إِلَى الْقِيَامَةِ وَإِلَى ما فيها من المثوبات والعقوبات، وكل واحد مِنْهُمَا يَدُلُّ عَلَى عُلُوِّ اسْمِهِ وَعَظَمَةِ شَأْنِهِ، وَكَمَالِ قُدْرَتِهِ وَعِزِّ سُلْطَانِهِ. ثُمَّ فِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:
Bu sûrenin kendisinden önceki sûre ile olan irtibatına gelince; bu birkaç yöndendir: Birincisi: Önceki sûre, geçtiği üzere insana verilen nimetleri saymayı, ondan şükür istemeyi ve onu yalanlamaktan men etmeyi içermektedir; bu sûre ise şükreden için hayır ile, yalanlayıp inkâr eden için de şer ile olan karşılığın zikrini içermektedir. İkincisi: Önceki sûre kullar hakkında nimetlerin zikriyle yapılan uyarıları ihtiva etmektedir; bu sûre de aynı şekilde toplanma ve çağrışma gününde onlar hakkındaki karşılığın zikrini ihtiva etmektedir. Üçüncüsü: Önceki sûre rahmeti izhar etme sûresidir, bu sûre ise heybeti izhar etme sûresidir; bu durum, önceki sûrenin kendisinden öncekiyle olan durumunun aksinedir. [Sûrenin] başının sonuyla irtibatına gelince: Önceki sûrenin sonunda nefy ve ispat babından sıfatlara işaret vardır; bu sûrenin başında ise kıyamete ve oradaki mükafatlar ile cezalara işaret vardır. Bunların her biri O'nun isminin yüceliğine, şanının büyüklüğüne, kudretinin kemaline ve saltanatının izzetine delalet eder. Sonra ayette birtakım meseleler vardır:
50681. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: فَفِي تَفْسِيرِهَا جُمْلَةُ وُجُوهٍ أَحَدُهَا: الْمُرَادُ إِذَا وَقَعَتِ الْقِيَامَةُ الْوَاقِعَةُ أَوِ الزَّلْزَلَةُ الْوَاقِعَةُ يَعْتَرِفُ بِهَا كُلُّ أَحَدٍ، وَلَا يَتَمَكَّنُ أَحَدٌ مِنْ إِنْكَارِهَا، وَيَبْطُلُ عِنَادُ الْمُعَانِدِينَ فَتُخْفِضُ الْكَافِرِينَ فِي دَرَكَاتِ النَّارِ، وَتَرْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ فِي دَرَجَاتِ الْجَنَّةِ، هَؤُلَاءِ فِي الْجَحِيمِ وَهَؤُلَاءِ فِي النَّعِيمِ الثَّانِي: إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ تَزَلْزَلَ النَّاسُ، فَتُخْفِضُ الْمُرْتَفِعَ، وَتَرْفَعُ الْمُنْخَفِضَ، وَعَلَى هَذَا فَهِيَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَجَعَلْنا عالِيَها سافِلَها [الْحِجْرِ:
Birinci Mesele: Tefsirinde birkaç vecih vardır: Birincisi: Kastedilen şudur: Vuku bulacak olan kıyamet veya vuku bulacak olan o sarsıntı meydana geldiği zaman, onu herkes ikrar eder, hiç kimse onu inkâr etmeye güç yetiremez ve inatçıların inadı bâtıl olur; böylece kâfirleri cehennemin en alt derekelerine alçaltır, müminleri ise cennetin derecelerine yükseltir. Bunlar cehennemde, şunlar ise nimetler içindedir. İkincisi: { إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ } vuku bulduğu zaman insanlar sarsılır; böylece yüksek olanı alçaltır, alçak olanı da yükseltir. Buna göre bu durum, olayın şiddetine işaret hususunda Cenâb-ı Hakk'ın: { فَجَعَلْنا عالِيَها سافِلَها } “Böylece oranın altını üstüne getirdik” [Hicr: 74]
50682. Metin
٧٤] فِي الْإِشَارَةِ إِلَى شِدَّةِ الْوَاقِعَةِ، لِأَنَّ الْعَذَابَ الَّذِي جَعَلَ الْعَالِيَ سَافِلًا بِالْهَدْمِ، وَالسَّافِلَ عَالِيًا حَتَّى صَارَتِ الْأَرْضُ الْمُنْخَفِضَةُ كَالْجِبَالِ الرَّاسِيَةِ، وَالْجِبَالُ الرَّاسِيَةُ كَالْأَرْضِ الْمُنْخَفِضَةِ أَشَدُّ وَأَبْلَغُ، فَصَارَتِ الْبُرُوجُ الْعَالِيَةُ مَعَ الْأَرْضِ مُتَسَاوِيَةً، وَالْوَاقِعَةُ الَّتِي تَقَعُ تَرْفَعُ الْمُنْخَفِضَةَ فَتَجْعَلُ مِنَ الْأَرْضِ أَجَزَاءً عَالِيَةً وَمِنَ السَّمَاءِ أَجْزَاءً سَافِلَةً، وَيَدُلُّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا [الواقعة: ٤، ٥] فَإِنَّهُ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ الْأَرْضَ تَتَحَرَّكُ بِحَرَكَةٍ مُزْعِجَةٍ، وَالْجِبَالَ تَتَفَتَّتُ، فَتَصِيرُ الْأَرْضُ الْمُنْخَفِضَةُ كَالْجِبَالِ الرَّاسِيَةِ، وَالْجِبَالُ الشَّامِخَةُ كَالْأَرْضِ السَّافِلَةِ، كَمَا يَفْعَلُ هُبُوبُ الرِّيحِ فِي الْأَرْضِ الْمُرْمِلَةِ الثَّالِثُ: إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ يَظْهَرُ وُقُوعُهَا/ لِكُلِّ أَحَدٍ، وَكَيْفِيَّةُ وُقُوعِهَا، فَلَا يُوجَدُ لَهَا كَاذِبَةٌ وَلَا مُتَأَوَّلٌ يَظْهَرُ فَقَوْلُهُ: خافِضَةٌ رافِعَةٌ مَعْطُوفٌ عَلَى كاذِبَةٌ نسقا،
sözü gibidir. Çünkü yıkarak yüksek olanı alçak, alçak olanı da yüksek kılan –öyle ki alçak yer oturaklı dağlar gibi, oturaklı dağlar da alçak yer gibi olmuştur– azap daha şiddetli ve daha tesirlidir. Böylece yüksek burçlar yerle bir olur. Vuku bulan o hadise alçak olanı yükseltir; böylece yerden yüksek parçalar, gökten de alçak parçalar meydana getirir. Cenâb-ı Hakk'ın: { إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا } “Yer şiddetle sarsıldığı ve dağlar paramparça edildiği zaman” [Vâkıa: 4, 5] sözü de buna delalet eder. Çünkü bu, yerin sarsıcı bir hareketle hareket edeceğine, dağların ufalanacağına, böylece rüzgârın kumlu arazide yaptığı gibi alçak yerin oturaklı dağlar misali, yüce dağların da alçak yer misali olacağına bir işarettir. Üçüncüsü: { إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ } onun vuku bulması ve vuku buluş keyfiyeti herkese apaçık görünür; dolayısıyla onun için ne bir yalanlayıcı ne de tevil edilecek bir yön bulunur. Bu durumda O'nun: { خافِضَةٌ رافِعَةٌ } sözü, atıf yoluyla { كاذِبَةٌ } lafzına matuftur;
50683. Metin
فَيَكُونُ كَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ: لَيْسَ لِي فِي الْأَمْرِ شَكٌّ وَلَا خَطَأٌ، أَيْ لَا قُدْرَةَ لِأَحَدٍ عَلَى رَفْعِ الْمُنْخَفِضِ وَلَا خَفْضِ الْمُرْتَفِعِ.
böylece bir kimsenin, "Bu işte benim için ne bir şüphe ne de bir hata vardır" demesi gibi olur; yani alçak olanı yükseltmeye, yüksek olanı da alçaltmaya hiç kimsenin gücü yetmez.
50684. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ يُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ الْوَاقِعَةُ صِفَةً لِمَحْذُوفٍ وَهِيَ الْقِيَامَةُ أَوِ الزَّلْزَلَةُ عَلَى مَا بَيَّنَّا، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمَحْذُوفُ شَيْئًا غَيْرَ مُعَيَّنٍ، وَتَكُونُ تَاءُ التَّأْنِيثِ مُشِيرَةً إِلَى شِدَّةِ الْأَمْرِ الْوَاقِعِ وَهَوْلِهِ، كَمَا يُقَالُ: كَانَتِ الْكَائِنَةُ وَالْمُرَادُ كَانَ الْأَمْرُ كَائِنًا مَا كَانَ، وَقَوْلُنَا: الْأَمْرُ كَائِنٌ لَا يُفِيدُ إِلَّا حُدُوثَ أَمْرٍ وَلَوْ كَانَ يَسِيرًا بِالنِّسْبَةِ إِلَى قَوْلِهِ: كَانَتِ الْكَائِنَةُ، إِذْ فِي الْكَائِنَةِ وَصْفٌ زَائِدٌ عَلَى نَفْسِ كَوْنِهِ شَيْئًا، وَلْنُبَيِّنْ هَذَا بِبَيَانِ كَوْنِ الْهَاءِ لِلْمُبَالَغَةِ فِي قَوْلِهِمْ: فُلَانٌ رَاوِيَةٌ وَنَسَّابَةٌ، وَهُوَ أَنَّهُمْ إِذَا أَرَادُوا أَنْ يَأْتُوا بِالْمُبَالَغَةِ فِي كَوْنِهِ رَاوِيًا كَانَ لَهُمْ أَنْ يَأْتُوا بِوَصْفٍ بَعْدَ الْخَبْرِ وَيَقُولُونَ: فُلَانٌ رَاوٍ جَيِّدٌ أَوَ حَسَنٌ أَوْ فَاضِلٌ، فَعَدَلُوا عَنِ التَّطْوِيلِ إِلَى الْإِيجَازِ مَعَ زِيَادَةِ فَائِدَةٍ، فَقَالُوا: نَأْتِي بِحَرْفِ نِيَابَةٍ عَنْ كَلِمَةٍ كَمَا أَتَيْنَا بِهَاءِ التَّأْنِيثِ حَيْثُ قُلْنَا: ظَالِمَةٌ بَدَلَ قَوْلَ الْقَائِلِ: ظَالِمٌ أُنْثَى، وَلِهَذَا لَزِمَهُمْ بيان الأنثى عند ما لَا يُمْكِنُ بَيَانُهَا بِالْهَاءِ فِي قَوْلِهِمْ شَاةٌ أُنْثَى وَكَالْكِتَابَةِ فِي الْجَمْعِ حَيْثُ قُلْنَا: قَالُوا بَدَلًا عَنْ قَوْلِ الْقَائِلِ: قَالَ وَقَالَ وَقَالَ، وَقَالَا بَدَلًا عَنْ قَوْلِهِ: قَالَ وَقَالَ فَكَذَلِكَ فِي الْمُبَالَغَةِ أَرَادُوا أَنْ يَأْتُوا بِحَرْفٍ يُغْنِي عَنْ كَلِمَةٍ وَالْحَرْفُ الدَّالُّ عَلَى الزِّيَادَةِ يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ فِي الْآخِرِ، لِأَنَّ الزِّيَادَةَ بَعْدَ أَصْلِ الشَّيْءِ، فَوَضَعُوا الْهَاءَ عِنْدَ عَدَمِ كَوْنِهَا لِلتَّأْنِيثِ وَالتَّوْحِيدِ فِي اللَّفْظِ الْمُفْرَدِ لَا فِي الْجَمْعِ لِلْمُبَالَغَةِ إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: فِي كَانَتِ الْكَائِنَةُ وَوَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ حَصَلَ هَذَا مَعْنًى لَا لَفْظًا، أَمَّا مَعْنًى فَلِأَنَّهُمْ قَصَدُوا بِقَوْلِهِمْ: كَانَتِ الْكَائِنَةُ أَنَّ الْكَائِنَ زَائِدٌ عَلَى أَصْلِ مَا يَكُونُ، وَأَمَّا لَفْظًا فَلِأَنَّ الْهَاءَ لَوْ كَانَتْ لِلْمُبَالَغَةِ لَمَا جَازَ إِثْبَاتُ ضَمِيرِ الْمُؤَنَّثِ فِي الْفِعْلِ، بَلْ كَانَ يَنْبَغِي أَنْ يَقُولُوا: كَانَ الْكَائِنَةُ وَوَقَعَ الْوَاقِعَةُ، وَلَا يُمْكِنُ ذَلِكَ لِأَنَّا نَقُولُ: الْمُرَادُ بِهِ الْمُبَالَغَةُ.
İkinci Mesele: { إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ } ifadesinde el-Vâkıa kelimesinin, açıkladığımız üzere mahzuf bir mevsufun –ki o kıyamet veya sarsıntıdır– sıfatı olması muhtemel olduğu gibi, mahzuf olanın gayr-i muayyen bir şey olması ve müenneslik tâ'sının, vuku bulan işin şiddetine ve dehşetine işaret etmesi de muhtemeldir; nitekim [Arapçada] كَانَتِ الْكَائِنَةُ denilir ve bununla "Olay ne idiyse öylece gerçekleşti" manası kastedilir. Bizim اَلْأَمْرُ كَائِنٌ "İş olucudur/gerçekleşmektedir" sözümüz ise, كَانَتِ الْكَائِنَةُ sözüne nispetle, az bile olsa sadece bir işin meydana gelmesini ifade eder; zira el-Kâine kelimesinde, bir şeyin sırf var olmasından öte fazla bir vasıf vardır. Bunu, onların: فُلَانٌ رَاوِيَةٌ وَنَسَّابَةٌ "Filanca çokça rivayet eden ve çok iyi soy bilendir" sözlerindeki tâ'nın (hâ'nın) mübalağa için olduğunu beyan ederek açıklayalım: Şöyle ki, onlar onun rivayet eden biri olması hususunda mübalağa yapmak istediklerinde haberden sonra bir vasıf getirip "Filanca iyi, güzel veya üstün bir râvidir" diyebilirlerdi; fakat uzun uzadıya anlatmaktan vazgeçip ek bir fayda ile birlikte vecizliğe yöneldiler ve şöyle dediler: Söz söyleyenin ظَالِمٌ أُنْثَى "Dişi bir zâlim" sözü yerine ظَالِمَةٌ dediğimiz yerde müenneslik hâ'sını getirdiğimiz gibi, bir kelimenin yerine geçen bir harf getiririz. İşte bu sebeple onlar, şâtün ünsâ (dişi koyun) sözlerinde olduğu gibi müennesliği hâ ile beyan etmenin mümkün olmadığı yerde açıkça "ünsâ/dişi" lafzını beyan etmek zorunda kalmışlardır. Tıpkı çoğulda söz söyleyenin "Kâle ve kâle ve kâle" (Dedi, dedi ve dedi) sözü yerine "Kâlû" (Dediler) dememiz ve "Kâle ve kâle" sözü yerine "Kâlâ" (İkisi dedi) dememizdeki yazım gibi... Aynen öyle de mübalağada da bir kelimenin yerini tutacak bir harf getirmek istediler. Fazlalığa delalet eden harf ise sonda olmalıdır; çünkü fazlalık şeyin aslından sonradır. Bu yüzden o hâ harfini, müenneslik ve tekillik için olmadığı durumlarda, mübalağa için çoğulda değil müfred lafızda koydular. Bu sabit olduğuna göre deriz ki: كَانَتِ الْكَائِنَةُ ve وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ ifadelerinde bu durum lafzen değil mânen gerçekleşmiştir. Mânen olması şundandır: Çünkü onlar كَانَتِ الْكَائِنَةُ sözleriyle meydana gelen şeyin, o oluşun aslından daha fazla olduğunu kastettiler. Lafzen olmasına gelince: Şayet bu hâ mübalağa için olsaydı, fiilde müenneslik zamirini ispat etmek câiz olmazdı; bilakis كَانَ الْكَائِنَةُ ve وَقَعَ الْوَاقِعَةُ demeleri gerekirdi. Fakat bu [kural] burada uygulanamaz; çünkü biz bununla mübalağanın kastedildiğini söyleriz.
50685. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: العامل في إِذا ماذا؟ نقول: فيه ثلاث أَوْجُهٍ أَحَدُهَا: فِعْلٌ مُتَقَدِّمٌ يَجْعَلُ إِذَا مَفْعُولًا بِهِ لَا ظَرْفًا وَهُوَ اذْكُرْ، كَأَنَّهُ قَالَ: اذْكُرِ الْقِيَامَةَ ثَانِيهَا: الْعَامِلُ فِيهَا لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ كَمَا تَقُولُ: يَوْمَ الْجُمُعَةِ لَيْسَ لِي شُغْلٌ ثَالِثُهَا: يُخْفَضُ قَوْمٌ وَيُرْفَعُ قَوْمٌ، وَقَدْ دَلَّ عَلَيْهِ خافِضَةٌ رافِعَةٌ، وَقِيلَ: الْعَامِلُ فِيهَا قوله: فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ ما أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ [الواقعة: ٨] أَيْ فِي يَوْمِ وُقُوعِ الْوَاقِعَةِ.
Üçüncü Mesele: { إِذا } edatındaki âmil nedir? Deriz ki: Bunda üç vecih vardır: Birincisi: [Cümlenin takdirinde] öne geçen ve { إِذا } edatını zarf değil mef'ûlün bih kılan bir fiildir ki o da { اذْكُرْ } [Hatırla] fiilidir; sanki Cenâb-ı Hak: "Kıyameti hatırla" buyurmuştur. İkincisi: Bundaki âmil, tıpkı senin "Cuma günü işim yoktur" demen gibi { لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ } ifadesidir. Üçüncüsü: [Takdirî bir ifade olan] "Bir topluluk alçaltılır, bir topluluk da yükseltilir" manasıdır ki buna { خافِضَةٌ رافِعَةٌ } delalet etmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bundaki âmil O'nun: { فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ ما أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } “İşte o amel defterleri sağdan verilenler; ne bahtiyardır o sağ ehli!” [Vâkıa: 8] sözüdür; yani "O vakıanın vuku bulduğu günde..." takdirindedir.
50686. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: لَيْسَ لِوَقْعَتِها إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّهَا تَقَعُ دُفْعَةً واحدة فالواقعة لِلْمَرَّةِ الْوَاحِدَةِ، وَقَوْلُهُ:
Dördüncü Mesele: { لَيْسَ لِوَقْعَتِها } ifadesi, onun bir defada vuku bulacağına bir işarettir; zira vâkıa bir kerelik meydana gelme içindir. O'nun:
50687. Metin
كاذِبَةٌ يَحْتَمِلُ وُجُوهًا أَحَدُهَا: كَاذِبَةٌ صِفَةٌ لِمَحْذُوفٍ أُقِيمَتْ مَقَامُهُ تَقْدِيرُهُ لَيْسَ لَهَا نَفْسٌ تَكْذِبُ ثَانِيهَا: الْهَاءُ لِلْمُبَالَغَةِ كَمَا تَقُولُ فِي الْوَاقِعَةِ وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُهُ ثَالِثُهَا: هِيَ مَصْدَرٌ كَالْعَاقِبَةِ فَإِنْ قُلْنَا بِالْوَجْهِ الْأَوَّلِ فَاللَّامُ تَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنْ تَكُونَ لِلتَّعْلِيلِ أَيْ لَا تَكْذِبُ نَفْسٌ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ لِشِدَّةِ وَقْعَتِهَا كَمَا يُقَالُ: لَا كَاذِبَ عِنْدَ الْمَلِكِ لِضَبْطِهِ الْأُمُورَ فَيَكُونُ نَفْيًا عَامًّا بِمَعْنَى أَنَّ كُلَّ أَحَدٍ يُصَدِّقُهُ فِيمَا يَقُولُ وَقَالَ: وَقَبْلَهُ نُفُوسٌ كَوَاذِبُ فِي أُمُورٍ كَثِيرَةٍ وَلَا كَاذِبَ فَيَقُولُ: / لَا قِيَامَةَ لِشِدَّةِ وَقْعَتِهَا وَظُهُورِ الْأَمْرِ وَكَمَا يُقَالُ: لَا يَحْتَمِلُ الْأَمْرُ الْإِنْكَارَ لِظُهُورِهِ لِكُلِّ أَحَدٍ فَيَكُونُ نَفْيًا خَاصًّا بِمَعْنَى لَا يُكَذِّبُ أَحَدٌ فَيَقُولُ: لَا قِيَامَةَ وَقَبْلَهُ نُفُوسٌ قَائِلَةٌ بِهِ كَاذِبَةٌ فِيهِ ثَانِيهِمَا: أَنْ تَكُونَ لِلتَّعْدِيَةِ وَذَلِكَ كَمَا يُقَالُ: لَيْسَ لِزَيْدٍ ضَارِبٌ، وَحِينَئِذٍ تَقْدِيرُهُ إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ لَيْسَ لوقعتها امرؤ يُوجَدُ لَهَا كَاذِبٌ إِنْ أَخْبَرَ عَنْهَا فَهِيَ خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ تُخْفِضُ قَوْمًا وَتَرْفَعُ قَوْمًا وَعَلَى هَذَا لَا تَكُونُ عَامِلًا فِي إِذا وَهُوَ بِمَعْنَى لَيْسَ لَهَا كَاذِبٌ يَقُولُ: هِيَ أَمْرٌ سَهْلٌ يُطَاقُ يُقَالُ لِمَنْ يُقْدِمُ عَلَى أَمْرٍ عَظِيمٍ ظَانًّا أَنَّهُ يُطِيقُهُ سَلْ نَفْسَكَ أَيْ سَهَّلْتَ الْأَمْرَ عَلَيْكَ وَلَيْسَ بِسَهْلٍ، وَإِنْ قُلْنَا بِالْوَجْهِ الثَّانِي وَهُوَ الْمُبَالَغَةُ فَفِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: لَيْسَ لَهَا كَاذِبٌ عَظِيمٌ بِمَعْنَى أَنَّ مَنْ يكذب
{ كاذِبَةٌ } sözü ise birkaç veçhi muhtemeldir: Birincisi: Kâzibe, yerine geçtiği mahzuf bir ismin sıfatıdır; takdiri: "Onun için yalan söyleyecek hiçbir nefis yoktur" şeklindedir. İkincisi: Hâ harfi, el-Vâkıa kelimesinde söylediğin gibi mübalağa içindir ve bunun beyanı önceden geçmişti. Üçüncüsü: Âkıbet gibi bir masdardır. Şayet birinci vechi söylersek lâm iki veçhi muhtemeldir: Birincisi: İllet (gerekçe) bildirmesidir; yani vuku buluşunun şiddetinden dolayı o gün hiçbir nefis yalan söyleyemez. Nitekim işleri sıkı tuttuğu için "Hükümdarın yanında yalan söyleyen olmaz" denilmesi gibi. Bu durumda genel bir nefy olur; yani söylediği şeyde herkes onu tasdik eder. Öncesinde pek çok hususta yalan söyleyen nefisler bulunduğu halde, vuku buluşunun şiddeti ve meselenin apaçıklığı sebebiyle "Kıyamet yoktur" diyecek hiçbir yalancı bulunmaz. Nitekim herkese açık olmasından ötürü "Bu iş inkâr kabul etmez" denilmesi gibi. Bu takdirde özel bir nefy olur; yani "Kıyamet yoktur" diye yalanlayacak hiç kimse bulunmaz; halbuki bundan önce bunu söyleyen ve bu hususta yalancı olan nefisler vardı. İkincisi: Lâm harfinin ta'diye (geçişlilik) için olmasıdır; bu da tıpkı "Zeyd'in bir vurucusu yoktur" denilmesi gibidir. Bu durumda takdiri: "O vâkıa vuku bulduğu zaman, onun vuku bulması hakkında haber verdiğinde onun için yalancı sayılacak hiçbir kimse bulunmaz; zira o, kimini alçaltan kimini de yükselten bir vakıadır; bir topluluğu alçaltır, bir topluluğu da yükseltir" şeklinde olur. Buna göre bu ifade { إِذا } edatında âmil olmaz; manası da onun hakkında "O, güç yetirilebilecek kolay bir iştir" diyecek bir yalancı yoktur demek olur. Nitekim altından kalkabileceğini zannederek büyük bir işe kalkışan kimseye: "Kendine kolay kıldın" yani "İşi kendine kolay gördün ama o kolay değildir" denilir. Şayet ikinci vechi yani mübalağa vechini söylersek bunda iki vecih vardır: Birincisi: Onun için büyük bir yalancı yoktur; yani yalan söyleyen
50688. Metin
وَيُقْدِمُ عَلَى الْكَذِبِ الْعَظِيمِ لَا يُمْكِنُهُ أَنْ يَكْذِبَ لِهَوْلِ ذَلِكَ الْيَوْمِ وَثَانِيهِمَا: أَنَّ أَحَدًا لَوْ كَذَّبَ وَقَالَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ لَا قِيَامَةَ وَلَا وَاقِعَةَ لَكَانَ كَاذِبًا عَظِيمًا وَلَا كَاذِبَ لَهِذِهِ الْعَظَمَةِ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ وَالْأَوَّلُ أَدَلُّ عَلَى هَوْلِ الْيَوْمِ، وَعَلَى الْوَجْهِ الثَّالِثِ يَعُودُ مَا ذَكَرْنَا إِلَى أَنَّهُ لَا كَاذِبَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ بَلْ كُلُّ أَحَدٍ يُصَدِّقُهُ.
ve büyük bir yalana cüret eden kimse, o günün dehşetinden dolayı yalan söylemeye muktedir olamaz. İkincisi: Şayet bir kimse o gün yalanlayıp da "Kıyamet ve vâkıa yoktur" deseydi, pek büyük bir yalancı olurdu; oysa o gün bu büyüklükte bir yalancı bulunmaz. Birinci vecih günün dehşetine daha çok delalet eder. Üçüncü veche göre ise zikrettiğimiz husus, o gün hiçbir yalancının bulunmayacağı, bilakis herkesin onu tasdik edeceği manasına döner.
50689. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: خافِضَةٌ رافِعَةٌ تَقْدِيرُهُ هِيَ خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ وَقَدْ سَبَقَ ذِكْرُهُ فِي التَّفْسِيرِ الْجُمْلِيِّ وَفِيهِ وُجُوهٌ أُخْرَى أَحَدُهَا: خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ صِفَتَانِ لِلنَّفْسِ الْكَاذِبَةِ أَيْ لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا مَنْ يُكَذِّبُ وَلَا مَنْ يُغَيِّرُ الْكَلَامَ فَتُخْفِضُ أَمْرًا وَتَرْفَعُ آخَرَ فَهِيَ خَافِضَةٌ أَوْ يَكُونُ هُوَ زِيَادَةً لِبَيَانِ صِدْقِ الْخَلْقِ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ وَعَدَمِ إِمْكَانِ كَذِبِهِمْ وَالْكَاذِبُ يُغَيِّرُ الْكَلَامَ، ثُمَّ إِذَا أَرَادَ نَفْيَ الْكَذِبِ عَنْ نَفْسِهِ يَقُولُ مَا عَرَفْتُ مِمَّا كَانَ كَلِمَةً وَاحِدَةً وَرُبَّمَا يَقُولُ مَا عَرَفْتُ حَرْفًا وَاحِدًا، وَهَذَا لِأَنَّ الْكَاذِبَ قَدْ يَكْذِبُ فِي حَقِيقَةِ الْأَمْرِ وَرُبَّمَا يَكْذِبُ في صفة من صِفَاتِهِ وَالصِّفَةُ قَدْ يَكُونُ مُلْتَفَتًا إِلَيْهَا وَقَدْ لَا يَكُونُ مُلْتَفَتًا إِلَيْهَا الْتِفَاتًا مُعْتَبَرًا وَقَدْ لَا يَكُونُ مُلْتَفَتًا إِلَيْهَا أَصْلًا مِثَالُ الْأَوَّلِ: قَوْلُ الْقَائِلِ: مَا جَاءَ زَيْدٌ وَيَكُونُ قَدْ جَاءَ وَمِثَالُ الثَّانِي: مَا جَاءَ يَوْمُ الْجُمُعَةِ وَمِثَالُ الثَّالِثُ: مَا جَاءَ بُكْرَةَ يَوْمِ الْجُمُعَةِ وَيَكُونُ قَدْ جَاءَ بُكْرَةَ يَوْمِ الْجُمُعَةِ وَمَا جَاءَ أَوَّلَ بُكْرَةِ يَوْمِ الْجُمُعَةِ وَالثَّانِي دُونَ الْأَوَّلِ وَالرَّابِعُ دُونَ الْكُلِّ، فَإِذَا قَالَ الْقَائِلُ: مَا أَعْرِفُ كَلِمَةً كَاذِبَةً نَفَى عَنْهُ الْكَذِبَ فِي الْإِخْبَارِ وَفِي صِفَتِهِ وَالَّذِي يَقُولُ: مَا عَرَفْتُ حَرْفًا وَاحِدًا نَفَى أَمْرًا وَرَاءَهُ، وَالَّذِي يَقُولُ: مَا عَرَفْتُ أَعْرَافَةً وَاحِدَةً يَكُونُ فَوْقَ ذلك فقوله: يْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ خافِضَةٌ رافِعَةٌ
Beşinci Mesele: { خافِضَةٌ رافِعَةٌ } ifadesinin takdiri: "O, alçaltıcı ve yükselticidir" şeklindedir ve bunun zikri genel tefsirde geçmişti. Bunda başka vecihler de vardır: Birincisi: Hâfida ve râfia, kâzibe nefsin iki sıfatıdır; yani onun vuku bulması hakkında yalanlayan ve sözü değiştirip de bir şeyi alçaltan diğerini yükselten kimse yoktur; dolayısıyla o alçaltıcıdır. Yahut bu, o gün mahlûkâtın doğruluğunu ve onların yalan söylemesinin imkânsızlığını açıklamak için bir ziyadedir. Yalancı sözü değiştirir; sonra kendisinden yalanı nefyetmek istediğinde: "Olan bitenden tek bir kelime bile bilmedim" der; bazen de: "Tek bir harf bile bilmedim" der. Bu böyledir, çünkü yalancı bazen meselenin aslında yalan söyler, bazen de onun sıfatlarından bir sıfatta yalan söyler. Sıfat ise bazen dikkate alınır, bazen kayda değer biçimde dikkate alınmaz, bazen de hiç dikkate alınmaz. Birincisinin misali: Söz söyleyenin, Zeyd gelmiş olduğu halde "Zeyd gelmedi" demesidir. İkincisinin misali: "Cuma günü gelmedi" demesidir. Üçüncüsünün misali: Cuma günü sabahleyin gelmiş olduğu halde "Cuma sabahı gelmedi" ve "Cuma gününün ilk sabahında gelmedi" demesidir. İkincisi birinciden, dördüncüsü ise hepsinden daha aşağıdır. Söz söyleyen: "Yalan bir kelime bilmiyorum" dediğinde, haber vermedeki ve onun sıfatındaki yalanı kendisinden nefyetmiş olur. "Tek bir harf bile bilmedim" diyen kimse ise bunun da ötesinde bir şeyi nefyetmiş olur; "Tek bir iz/işaret bile bilmedim" diyen kimse ise bunun da üstündedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın: { لَيْسَ لِوَقْعَتِها كاذِبَةٌ خافِضَةٌ رافِعَةٌ } sözü;
50690. Metin
أَيْ مَنْ يُغَيِّرُ تغييرا ولو كان يسيرا. ثم قال تعالى:
yani az da olsa bir değişiklik yapan kimse [yoktur] demektir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50691. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٤ الى ٦]
[Vâkıa Sûresi (56), 4-6. Âyetler]
50692. Metin
إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا (٤) وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا (٥) فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا (٦)
{ إِذا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا (٤) وَبُسَّتِ الْجِبالُ بَسًّا (٥) فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا (٦) } “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar paramparça edilip de saçılmış toz haline geldiği zaman.”
50693. Metin
أَيْ كَانَتِ الْأَرْضُ كَثِيبًا مُرْتَفِعًا وَالْجِبَالُ مَهِيلًا مُنْبَسِطًا، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي وَصْفِ الْجِبَالِ: كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ [الْقَارِعَةِ: ٥] وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُ فَائِدَةِ ذِكْرِ الْمَصْدَرِ وَهِيَ أَنَّهُ يُفِيدُ أَنَّ الْفِعْلَ كَانَ قَوْلًا مُعْتَبَرًا وَلَمْ يَكُنْ شَيْئًا لَا يُلْتَفَتُ إِلَيْهِ، وَيُقَالُ فِيهِ: إِنَّهُ لَيْسَ بِشَيْءٍ فَإِذَا قَالَ الْقَائِلُ: ضَرَبْتُهُ ضَرْبًا مُعْتَبَرًا لَا يَقُولُ الْقَائِلُ فِيهِ: لَيْسَ بِضَرْبٍ مُحْتَقِرًا لَهُ كَمَا يُقَالُ: هَذَا لَيْسَ بِشَيْءٍ، وَالْعَامِلُ فِي: إِذا رُجَّتِ/ يَحْتَمِلُ وُجُوهًا أَحَدُهَا: أَنْ يَكُونَ إِذَا رُجَّتِ بَدَلًا عَنْ إِذَا وَقَعَتْ فَيَكُونُ الْعَامِلُ فِيهَا مَا ذَكَرْنَا مِنْ قَبْلُ ثَانِيهَا: أن يكون العامل في:
Yani yer yüksek bir kum tepesi, dağlar ise akıp giden düzlük bir kum yığını haline geldiği zaman... Cenâb-ı Hakk'ın: { فَكانَتْ هَباءً مُنْبَثًّا } sözü, O'nun dağların vasfı hakkındaki: { كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } “Atılmış renkli yün gibi” [Kâria: 5] sözü gibidir. Masdarın zikredilmesinin faydasının beyanı daha önce geçmişti; o da şudur: Masdar, fiilin kayda değer bir durum olduğunu, dikkate alınmayacak ve hakkında "Bu hiçbir şey değildir" denilecek bir şey olmadığını ifade eder. Nitekim bir kimse: "Ona esaslı bir vuruşla vurdu" dediğinde, söz söyleyen kimse onu küçümseyerek –tıpkı "Bu hiçbir şey değildir" denildiği gibi– "Bu bir vuruş değildir" demez. { إِذا رُجَّتِ } ifadesindeki âmil birkaç veçhi muhtemeldir: Birincisi: { إِذا رُجَّتِ } ifadesinin { إِذَا وَقَعَتْ } ifadesinden bedel olmasıdır; bu takdirde bundaki âmil daha önce zikrettiğimiz şey olur. İkincisi:
50694. Metin
إِذا وَقَعَتِ [الواقعة: ١] هو قوله: لَيْسَ لِوَقْعَتِها [الواقعة: ٢] وَالْعَامِلُ فِي: إِذا رُجَّتِ هُوَ قَوْلُهُ:
{ إِذا وَقَعَتِ } [Vâkıa: 1] ifadesindeki âmilin O'nun: { لَيْسَ لِوَقْعَتِها } [Vâkıa: 2] sözü olması, { إِذا رُجَّتِ } ifadesindeki âmilin ise O'nun:
50695. Metin
خافِضَةٌ رافِعَةٌ [الواقعة: ٣] تَقْدِيرُهُ تُخْفَضُ الْوَاقِعَةُ وَتُرْفَعُ وَقْتَ رَجِّ الْأَرْضِ وَبَسِّ الْجِبَالِ وَالْفَاءُ لِلتَّرْتِيبِ الزَّمَانِيِّ لِأَنَّ الْأَرْضَ مَا لَمْ تَتَحَرَّكْ وَالْجِبَالَ مَا لَمْ تَنْبَسَّ لَا تَكُونُ هَبَاءً مُنْبَثًّا، وَالْبَسُّ التَّقْلِيبُ، وَالْهَبَاءُ هُوَ الْهَوَاءُ الْمُخْتَلِطُ بِأَجْزَاءٍ أَرْضِيَّةٍ تَظْهَرُ فِي خَيَالِ الشَّمْسِ إِذَا وَقَعَ شُعَاعُهَا فِي كُوَّةٍ، وَقَالَ: الَّذِينَ يَقُولُونَ: إِنَّ بَيْنَ الْحُرُوفِ وَالْمَعَانِي مُنَاسَبَةً إِنَّ الْهَوَاءَ إِذَا خَالَطَهُ أَجْزَاءٌ ثَقِيلَةٌ أَرْضِيَّةٌ ثَقُلَ مِنْ لَفْظِهِ حَرْفٌ فَأُبْدِلَتِ الْوَاوُ الْخَفِيفَةُ بِالْبَاءِ الَّتِي لَا يُنْطَقُ بِهَا إِلَّا بإطباق الشفتين بقوة ما لو في الباء ثقل ما. ثم قال تعالى:
{ خافِضَةٌ رافِعَةٌ } [Vâkıa: 3] sözü olmasıdır. Takdiri: "Vakıa, yerin sarsılması ve dağların ufalanması vaktinde alçaltır ve yükseltir" şeklindedir. Fâ harfi zamansal tertip içindir; çünkü yer sarsılmadıkça ve dağlar ufalanmadıkça saçılmış toz haline gelmez. Bes (بَسّ), altüst edip ufalamaktır. Hebâ (هَبَاء) ise, güneş ışığı bir menfezden içeri girdiğinde ışık huzmesinde görünen, yer parçacıklarıyla karışmış havadır. Harfler ile anlamlar arasında bir münasebet bulunduğunu söyleyenler şöyle demiştir: Havaya ağır yer parçacıkları karıştığı zaman onun lafzından bir harf ağırlaştı da hafif olan vâv harfi, ancak iki dudağın kuvvetlice birbirine kapanmasıyla telaffuz edilebilen ve kendisinde bir nevi ağırlık bulunan bâ harfine dönüştürüldü. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50696. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٧ الى ٩]
[Vâkıa Sûresi (56), 7-9. Âyetler]
50697. Metin
وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً (٧) فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ ما أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ (٩)
{ وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً (٧) فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ ما أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ (٩) } “Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman: İşte o sağ ehli; ne bahtiyardır o sağ ehli! Ve sol ehli; ne bedbahttır o sol ehli!”
50698. Metin
أَيْ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ أَنْتُمْ أَزْوَاجٌ ثَلَاثَةُ أَصْنَافٍ وَفَسَّرَهَا بَعْدَهَا بِقَوْلِهِ: فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Yani o gün sizler üç sınıf eşler/zümrelersiniz. Cenâb-ı Hak daha sonra bunu: { فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } sözüyle tefsir etmiştir. Bunda birtakım meseleler vardır:
50699. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: الْفَاءُ تَدُلُّ عَلَى التَّفْسِيرِ، وَبَيَانُ مَا وَرَدَ عَلَى التَّقْسِيمِ كَأَنَّهُ قَالَ: (أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ) إِلَخْ، ثُمَّ بَيَّنَ حَالَ كُلِّ قَوْمٍ، فَقَالَ: مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ فَتَرَكَ التَّقْسِيمَ أَوَّلًا وَاكْتَفَى بِمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ، فَإِنَّهُ ذَكَرَ الْأَقْسَامَ الثَّلَاثَةَ مَعَ أَحْوَالِهَا، وَسَبَقَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً يُغْنِي عَنْ تَعْدِيدِ الْأَقْسَامِ، ثُمَّ أَعَادَ كُلَّ وَاحِدَةٍ لِبَيَانِ حَالِهَا.
Birinci Mesele: Fâ harfi tefsire ve yapılan taksimin beyanına delalet eder; sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: (Üç sınıf: Sağ ehli ve sol ehli...) ilâ âhir. Sonra her zümrenin halini beyan ederek: { مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } buyurdu. Böylece önce [yalın] taksimi bıraktı ve ona delalet eden şeyle yetindi; zira O, üç kısmı halleriyle birlikte zikretti. Cenâb-ı Hakk'ın daha önce geçen: { وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً } sözü kısımları tek tek saymaktan müstağni kılar; sonra O, halini beyan etmek için her birini tekrar zikretmiştir.
50700. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثانية: أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ هُمْ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ، وَتَسْمِيَتُهُمْ بِأَصْحَابِ الْمَيْمَنَةِ إِمَّا لِكَوْنِهِمْ مِنْ جُمْلَةِ مَنْ كُتُبُهُمْ بِأَيْمَانِهِمْ، وَإِمَّا لِكَوْنِ أَيْمَانِهِمْ تَسْتَنِيرُ بِنُورٍ مِنَ اللَّه تعالى، كما قال تعالى: يَسْعى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ [الحديد: ١٢] وَإِمَّا لِكَوْنِ الْيَمِينِ يُرَادُ بِهِ الدَّلِيلُ عَلَى الْخَيْرِ، وَالْعَرَبُ تَتَفَاءَلُ بِالسَّانِحِ، وَ [هُوَ] الَّذِي يَقْصِدُ جَانِبَ الْيَمِينِ مِنَ الطُّيُورِ وَالْوُحُوشِ عِنْدَ الزَّجْرِ وَالْأَصْلُ فِيهِ أَمْرٌ حُكْمِيٌّ، وَهُوَ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا خَلَقَ الْخَلْقَ كَانَ لَهُ فِي كُلِّ شَيْءٍ دَلِيلٌ عَلَى قُدْرَتِهِ وَاخْتِيَارِهِ، حَتَّى أَنَّ فِي نَفْسِ الْإِنْسَانِ لَهُ دَلَائِلُ لَا تُعَدُّ وَلَا تُحْصَى، وَدَلَائِلُ الِاخْتِيَارِ إِثْبَاتُ مُخْتَلِفَيْنِ فِي مَحَلَّيْنِ مُتَشَابِهَيْنِ، أَوْ إِثْبَاتُ مُتَشَابِهَيْنِ فِي مَحَلَّيْنِ مُخْتَلِفَيْنِ، إِذْ حَالُ الْإِنْسَانِ مِنْ أَشَدِّ الْأَشْيَاءِ مُشَابَهَةً فَإِنَّهُ مَخْلُوقٌ مِنْ مُتَشَابِهٍ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَوْدَعَ فِي الْجَانِبِ الْأَيْمَنِ مِنَ الْإِنْسَانِ قُوَّةً لَيْسَتْ فِي الْجَانِبِ الْأَيْسَرِ لَوِ اجْتَمَعَ أَهْلُ الْعِلْمِ عَلَى أَنْ يَذْكُرُوا لَهُ مُرَجِّحًا غَيْرَ قُدْرَةِ اللَّه وَإِرَادَتِهِ لَا يَقْدِرُونَ عَلَيْهِ، فَإِنْ كَانَ بَعْضُهُمْ يَدَّعِي كِيَاسَةً وَذَكَاءً يَقُولُ: إِنَّ الْكَبِدَ فِي الْجَانِبِ الْأَيْمَنِ، وَبِهَا قُوَّةُ التَّغْذِيَةِ، وَالطِّحَالَ فِي الْجَانِبِ الْأَيْسَرِ، وَلَيْسَ فِيهِ قُوَّةٌ ظَاهِرَةُ/ النَّفْعِ فَصَارَ الْجَانِبُ الْأَيْمَنُ قَوِيًّا لِمَكَانِ الْكَبِدِ عَلَى الْيَمِينِ؟ فَنَقُولُ: هَذَا دَلِيلُ الِاخْتِيَارِ لِأَنَّ الْيَمِينَ كَالشِّمَالِ، وَتَخْصِيصُ اللَّه اليمين يجعله مَكَانَ الْكَبِدِ دَلِيلُ الِاخْتِيَارِ إِذَا ثَبَتَ أَنَّ الْإِنْسَانَ يَمِينُهُ أَقْوَى مِنْ شِمَالِهِ، فَضَّلُوا الْيَمِينَ عَلَى الشِّمَالِ، وَجَعَلُوا الْجَانِبَ الْأَيْمَنَ لِلْأَكَابِرِ، وَقِيلَ: لِمَنْ لَهُ مَكَانَةٌ هُوَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ، وَوَضَعُوا لَهُ لَفْظًا عَلَى وَزْنِ الْعَزِيزِ، فَيَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ الْأَمْرُ عَلَى ذَلِكَ الْوَجْهِ كَالسَّمِيعِ وَالْبَصِيرِ، وَمَا لَا يَتَغَيَّرُ كَالطَّوِيلِ وَالْقَصِيرِ، وَقِيلَ لَهُ، الْيَمِينُ، وَهُوَ يَدُلُّ عَلَى الْقُوَّةِ، وَوَضَعُوا مُقَابَلَتَهُ الْيَسَارَ عَلَى الْوَزْنِ الَّذِي اخْتُصَّ بِهِ الِاسْمُ الْمَذْمُومِ عِنْدَ النِّدَاءِ بِذَلِكَ الْوَزْنِ، وَهُوَ الْفَعَالِ، فَإِنَّ عِنْدَ الشَّتْمِ وَالنِّدَاءِ بِالِاسْمِ الْمَذْمُومِ يؤتى بهذا الْوَزْنُ مَعَ الْبِنَاءِ عَلَى الْكَسْرِ، فَيُقَالُ: يَا فَجَارِ يَا فَسَاقِ يَا خَبَاثِ، وَقِيلَ: الْيَمِينُ الْيَسَارُ، ثُمَّ بَعْدَ ذَلِكَ اسْتَعْمَلَ فِي الْيَمِينِ، وَأَمَّا الْمَيْمَنَةُ فَهِيَ مَفْعَلَةٌ كَأَنَّهُ الْمَوْضِعُ الَّذِي فِيهِ الْيَمِينُ وَكُلُّ مَا وَقَعَ بِيَمِينِ الْإِنْسَانِ فِي جَانِبٍ مِنَ الْمَكَانِ، فَذَلِكَ مَوْضِعُ الْيَمِينِ فَهُوَ مَيْمَنَةٌ كَقَوْلِنَا: مَلْعَبَةٌ.
İkinci Mesele: { أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } cennet ehlidir. Onların ashâb-ı meymene diye isimlendirilmesi; ya amel defterleri sağ taraflarından verilen kimselerden olmaları sebebiyledir, ya Cenâb-ı Hak'tan gelen bir nur ile sağ taraflarının aydınlanması sebebiyledir –nitekim Cenâb-ı Hak: { يَسْعى نُورُهُمْ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمانِهِمْ } “Nurları önlerinde ve sağlarında koşar” [Hadîd: 12] buyurmuştur– veya sağ taraf ile hayra delil olmanın kastedilmesi sebebiyledir. Zira Araplar "sânih" ile tefeül ederlerdi; [o da] kuş ve vahşi hayvanları ürkütüp kovaladıklarında sağ tarafa yönelen şeydir. Bundaki asıl [illet] ise hükmî bir emirdir; o da şudur: Cenâb-ı Hak mahlûkatı yarattığında, her şeyde O'nun kudretine ve tercihine (ihtiyârına) bir delil vardı; öyle ki insanın kendi nefsinde bile O'nun sayılamayacak ve hesaplanamayacak kadar delilleri mevcuttur. Tercihin delilleri ise, birbirine benzeyen iki mahalde iki farklı şeyi var etmek veya iki farklı mahalde birbirine benzeyen iki şeyi var etmektir. Zira insanın durumu benzerliği en şiddetli olan şeylerdendir; çünkü o birbirine benzer şeylerden yaratılmıştır. Sonra Cenâb-ı Hak insanın sağ tarafına öyle bir kuvvet yerleştirmiştir ki o sol tarafında yoktur; şayet ilim ehli buna Allah'ın kudret ve iradesinden başka bir tercih edici sebep zikretmek üzere toplansalar buna güç yetiremezler. İçlerinden bazısı zekâ ve kıvraklık iddia ederek: "Karaciğer sağ taraftadır, beslenme kuvveti de ondadır; dalak ise sol taraftadır ve onda faydası açık bir kuvvet yoktur; dolayısıyla sağ taraf, karaciğerin sağda bulunması sebebiyle kuvvetli olmuştur" derse, biz deriz ki: Bu da tercihin delilidir; çünkü sağ da sol gibidir. Allah'ın sağ tarafı karaciğerin mekânı kılmak suretiyle tahsis etmesi bizzat tercihin delilidir. İnsanın sağının solundan daha kuvvetli olduğu sabit olunca, sağı sola üstün kıldılar ve sağ tarafı büyüklere tahsis ettiler. Konumu ve mevkii olan kimse için: "O, sağ ehlindendir (ashâb-ı yemîndendir)" denildi. Onun için el-Azîz vezninde bir lafız koydular; o halde durumun Semî' ve Basîr gibi, yahut uzun ve kısa gibi değişmeyen şeyler kabilinden bu minval üzere olması gerekir. Ona "el-Yemîn" denildi; bu da kuvvete delalet eder. Onun karşılığına ise o vezinle nida edildiğinde yerilmiş isme has kılınan vezin üzere "el-Yesâr"ı koydular ki o da "el-Feâl" veznidir. Zira sövme ve yerilmiş isimle nida esnasında kesre üzere mebni kılınarak bu vezin getirilir ve: يَا فَجَارِ يَا فَسَاقِ يَا خَبَاثِ denilir. [Önce] el-Yemîn ve el-Yesâr denildi, sonra bundan sonra sağ manasında kullanıldı. el-Meymene'ye gelince; o mef'ale veznindedir, sanki sağın bulunduğu yer demektir. İnsanın sağında mekândan bir yönde yer alan her şey sağın yeridir; binaenaleyh tıpkı مَلْعَبَةٌ (oyun yeri) sözümüz gibi o da meymenedir.
50701. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: جَعْلُ اللَّه تعالى الْخَلْقَ عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْسَامٍ دَلِيلُ غَلَبَةِ الرَّحْمَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ جَوَانِبَ الْإِنْسَانِ أَرْبَعَةٌ، يَمِينُهُ وَشِمَالُهُ، وَخَلْفُهُ وَقُدَّامُهُ، وَالْيَمِينُ فِي مُقَابَلَةِ الشِّمَالِ وَالْخَلْفُ فِي مُقَابَلَةِ الْقُدَّامِ ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَشَارَ بِأَصْحَابِ الْيَمِينِ إِلَى النَّاجِينَ الَّذِينَ يُعْطَوْنَ كُتُبَهُمْ بِأَيْمَانِهِمْ وَهُمْ مِنْ أَصْحَابِ الْجَانِبِ الْأَشْرَفِ الْمُكْرَمُونَ، وَبِأَصْحَابِ الشِّمَالِ إِلَى الَّذِينَ حَالُهُمْ عَلَى خِلَافِ أَصْحَابِ الْيَمِينِ وَهُمُ الَّذِينَ يُعْطَوْنَ كُتُبَهْمُ بِشَمَائِلِهِمْ مُهَانُونَ وَذِكْرُ السَّابِقِينَ الَّذِينَ لَا حِسَابَ عَلَيْهِمْ وَيَسْبِقُونَ الْخَلْقَ مِنْ غَيْرِ حِسَابٍ بِيَمِينٍ أَوْ شِمَالٍ، أَنَّ الَّذِينَ يَكُونُونَ فِي الْمَنْزِلَةِ الْعُلْيَا مِنَ الْجَانِبِ الْأَيْمَنِ، وَهُمُ الْمُقَرَّبُونَ بَيْنَ يَدَيِ اللَّه يَتَكَلَّمُونَ فِي حَقِّ الْغَيْرِ وَيَشْفَعُونَ لِلْغَيْرِ ويقضون
Üçüncü Mesele: Cenâb-ı Hakk'ın mahlûkâtı üç kısma ayırması, rahmetin galebesine delildir. Zira insanın yönleri dörttür: sağı, solu, arkası ve önü. Sağ solun karşısında, arka da önün karşısındadır. Sonra Cenâb-ı Hak, amel defterleri sağlarından verilen ve en şerefli cihetin ehli olan ikram edilmiş kurtulmuşlara ashâb-ı yemîn ile işaret etti; durumları ashâb-ı yemînin aksine olan ve amel defterleri sollarından verilen hor kılınmış kimselere de ashâb-ı şimâl ile işaret etti. Hesaba çekilmeyen, sağ veya sol olmaksızın mahlûkâtı hesapsızca geçen sabikûn zikredildi ki onlar, sağ tarafın en yüce mertebesinde olanlar ve Allah'ın huzurunda başkaları hakkında konuşup başkalarına şefaat eden,
50702. Metin
أَشْغَالَ النَّاسِ وَهَؤُلَاءِ أَعْلَى مَنْزِلَةً مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى لَمْ يَقُلْ: فِي مُقَابَلَتِهِمْ قَوْمًا يَكُونُونَ مُتَخَلِّفِينَ مُؤَخَّرِينَ عَنْ أَصْحَابِ الشِّمَالِ لَا يُلْتَفَتُ إِلَيْهِمْ لِشِدَّةِ الْغَضَبِ عَلَيْهِمْ وَكَانَتِ الْقِسْمَةُ فِي الْعَادَةِ رُبَاعِيَّةً فَصَارَتْ بِسَبَبِ الْفَضْلِ ثُلَاثِيَّةً وَهُوَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَمِنْهُمْ ظالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سابِقٌ بِالْخَيْراتِ [فَاطِرٍ: ٣٢] لم يَقُلْ: مِنْهُمْ مُتَخَلِّفٌ عَنِ الْكُلِّ.
insanların işlerini gören mukarrebûn (Allah'a yakın kılınmışlar) zümresidir. Bunlar derece bakımından ashâb-ı yemînden daha üstündür. Sonra Cenâb-ı Hak onların karşısında, kendilerine olan şiddetli gazaptan ötürü yüzlerine bakılmayan, ashâb-ı şimâlden de geri kalıp ötelenmiş bir topluluk zikretmedi. Böylece taksim âdette dörtlü iken, Cenâb-ı Hakk'ın lütfu sebebiyle üçlü oldu. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın: { فَمِنْهُمْ ظالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سابِقٌ بِالْخَيْراتِ } “Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta yoldadır, kimi de hayırlarda öne geçendir” [Fâtır: 32] sözü gibidir; "Onlardan kimi hepsinden geri kalandır" buyurmamıştır.
50703. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: مَا الْحِكْمَةُ فِي الِابْتِدَاءِ بِأَصْحَابِ الْيَمِينِ وَالِانْتِقَالِ إِلَى أَصْحَابِ الشِّمَالِ ثُمَّ إِلَى السَّابِقِينَ مَعَ أَنَّهُ فِي الْبَيَانِ بَيَّنَ حَالَ السَّابِقِينَ ثُمَّ أَصْحَابِ الشِّمَالِ عَلَى التَّرْتِيبِ وَالْجَوَابُ: أَنْ نَقُولَ: ذِكْرُ الْوَاقِعَةِ وَمَا يَكُونُ عِنْدَ وُقُوعِهَا مِنَ الْأُمُورِ الْهَائِلَةِ إِنَّمَا يَكُونُ لِمَنْ لَا يَكُونُ عِنْدَهُ مِنْ مَحَبَّةِ اللَّه تَعَالَى مَا يَكْفِهِ مَانِعًا عَنِ الْمَعْصِيَةِ، وَأَمَّا الَّذِينَ سِرُّهُمْ مَشْغُولٌ بربهم فلا يجزون بِالْعَذَابِ، فَلَمَّا ذَكَرَ تَعَالَى: إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ [الواقعة: ١] وكان فيه من التخويف مالا يَخْفَى وَكَانَ التَّخْوِيفُ بِالَّذِينَ يَرْغَبُونَ وَيَرْهَبُونَ بِالثَّوَابِ وَالْعِقَابِ أَوْلَى ذَكَرَ مَا ذَكَرَهُ لِقَطْعِ الْعُذْرِ لَا نَفْعِ الْخَبَرِ، وَأَمَّا السَّابِقُونَ فَهُمْ غَيْرُ مُحْتَاجِينَ إِلَى تَرْغِيبٍ أَوْ تَرْهِيبٍ فَقَدَّمَ سُبْحَانَهُ أَصْحَابَ الْيَمِينِ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ وَيَرْغَبُونَ ثُمَّ ذَكَرَ السَّابِقِينَ لِيَجْتَهِدَ أَصْحَابُ الْيَمِينِ وَيَقْرُبُوا مِنْ دَرَجَتِهِمْ وَإِنْ كَانَ لَا يَنَالُهَا أَحَدٌ إِلَّا بِجَذْبٍ مِنَ اللَّه فَإِنَّ السَّابِقَ يَنَالُهُ مَا يَنَالُهُ بِجَذْبٍ، وَإِلَيْهِ الْإِشَارَةُ
Dördüncü Mesele: Açıklama esnasında sırasıyla önce sâbikûnun halini sonra ashâb-ı şimâli beyan ettiği halde, [taksimde] ashâb-ı yemîn ile başlayıp ashâb-ı şimâle, sonra da sâbikûna geçmesindeki hikmet nedir? Cevap: Deriz ki: Vâkıanın ve onun vuku bulması esnasında meydana gelecek dehşetli hallerin zikredilmesi, ancak kalbinde kendisini günahtan alıkoyacak derecede Allah sevgisi bulunmayan kimseler içindir. Gönülleri Rableri ile meşgul olanlara gelince, onlar azap ile cezalandırılmazlar. Cenâb-ı Hak: { إِذا وَقَعَتِ الْواقِعَةُ } [Vâkıa: 1] âyetini zikredip bunda da gizli kalmayacak derecede bir korkutma bulununca ve bu korkutma da sevap ve ceza ile rağbet edip korkan kimseler için daha evlâ olunca, haberi sırf fayda olsun diye değil, mazereti ortadan kaldırmak için zikrettiğini zikretmiştir. Sâbikûna gelince, onlar rağbet ettirilmeye veya korkutulmaya muhtaç değillerdir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, dinleyip rağbet eden ashâb-ı yemîni öne aldı; sonra ashâb-ı yemîn gayret edip onların derecesine yaklaşsınlar diye sâbikûnu zikretti. Her ne kadar o dereceye Allah'ın bir cezbesi olmadan kimse ulaşamasa da, zira sâbik olan kimse elde ettiğini bir cezbe ile elde eder; nitekim O'nun:
50704. Metin
بِقَوْلِهِ: جَذْبَةٌ مِنْ جَذَبَاتِ الرَّحْمَنِ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَبْعِينَ سَنَةً.
"Rahmân'ın cezbelerinden bir cezbe, yetmiş senelik ibadetten daha hayırlıdır" sözünde buna işaret vardır.
50705. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: مَا مَعْنَى قَوْلِهِ: مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ؟ نَقُولُ: هُوَ ضَرْبٌ مِنَ الْبَلَاغَةِ وَتَقْرِيرُهُ هُوَ أَنْ يَشْرَعَ الْمُتَكَلِّمُ فِي بَيَانِ أَمْرٍ ثُمَّ يَسْكُتُ عَنِ الْكَلَامِ وَيُشِيرُ إِلَى أَنَّ السَّامِعَ لَا يَقْدِرُ عَلَى سَمَاعِهِ كَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ لِغَيْرِهِ: أُخْبِرُكَ بِمَا جَرَى عَلَيَّ ثُمَّ يَقُولُ هُنَاكَ هُوَ مُجِيبًا لِنَفْسِهِ لَا أَخَافُ أَنْ يَحْزُنَكَ وَكَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ: مَنْ يَعْرِفُ فُلَانًا فَيَكُونُ أَبْلَغَ مِنْ أَنْ يَصِفَهُ، لِأَنَّ السَّامِعَ إِذَا سَمِعَ وَصْفَهُ يَقُولُ: هَذَا نِهَايَةُ مَا هُوَ عَلَيْهِ، فَإِذَا قَالَ: مَنْ يَعْرِفُ فُلَانًا بِفَرْضِ السَّامِعِ مِنْ نَفْسِهِ شَيْئًا، ثُمَّ يَقُولُ: فُلَانٌ عِنْدَ هَذَا الْمُخْبَرِ أَعْظَمُ مِمَّا فَرَضْتُهُ وَأَنْبَهُ مِمَّا عَلِمْتُ مِنْهُ.
Beşinci Mesele: O'nun: { مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } sözünün manası nedir? Deriz ki: Bu bir tür belagattir. Bunun açıklaması şudur: Mütekellim bir işi beyan etmeye başlar, sonra sözden vazgeçip susar ve dinleyenin bunu işitmeye güç yetiremeyeceğine işaret eder. Tıpkı bir kimsenin başkasına: "Başıma gelenleri sana anlatayım" deyip sonra orada kendi kendine cevap vererek: "Seni üzmesinden korktuğum için vazgeçtim" demesi gibi... Ve tıpkı bir kimsenin: "Filancayı kim tanır ki!" demesi gibidir; bu, onu vasfetmekten daha beliğdir. Çünkü dinleyen onun vasfını işittiğinde: "Onun bulunduğu son nokta budur" der. Fakat "Filancayı kim tanır ki!" dediğinde dinleyen kendi zihninde bir şey tasavvur eder, sonra der ki: "Filanca, haber veren bu zâtın nezdinde benim tasavvur ettiğimden daha büyük ve onun hakkında bildiğimden daha yücedir."
50706. Metin
الْمَسْأَلَةُ السَّادِسَةُ: مَا إِعْرَابُهُ وَمِنْهُ يُعْرَفُ مَعْنَاهُ؟ نَقُولُ: فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مُبْتَدَأٌ أَرَادَ الْمُتَكَلِّمُ أَنْ يَذْكُرَ خَبَرَهُ فَرَجَعَ عَنْ ذِكْرِهِ وَتَرْكِهِ وَقَوْلُهُ: مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ جُمْلَةٌ اسْتِفْهَامِيَّةٌ عَلَى مَعْنَى التَّعَجُّبِ كَمَا تَقُولُ:
Altıncı Mesele: Bunun irabı nedir ve manası bundan nasıl anlaşılır? Deriz ki: { فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } mübtedadır; mütekellim onun haberini zikretmek istemiş, sonra onu zikretmekten vazgeçip terk etmiştir. O'nun: { مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } sözü ise taaccüb manası taşıyan istifham (soru) cümlesidir; nitekim senin:
50707. Metin
لِمُدَّعِي الْعِلْمِ مَا مَعْنَى كَذَا مُسْتَفْهِمًا مُمْتَحِنًا زَاعِمًا أَنَّهُ لَا يَعْرِفُ الْجَوَابَ حَتَّى إِنَّكَ تُحِبُّ وَتَشْتَهِي أَلَّا يُجِيبُ عَنْ سُؤَالِكَ وَلَوْ أَجَابَ لَكَرِهَتَهُ لِأَنَّ كَلَامَكَ مَفْهُومٌ كَأَنَّكَ تَقُولُ: إِنَّكَ لَا تَعْرِفُ الْجَوَابَ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فكأن المتكلم في أول الأمر مخبرا ثُمَّ لَمْ يُخْبِرْ بِشَيْءٍ لِأَنَّ فِي الْأَخْبَارِ تَطْوِيلًا ثُمَّ لَمْ يَسْكُتْ وَقَالَ ذَلِكَ مُمْتَحِنًا زَاعِمًا أَنَّكَ لَا تَعْرِفُ كُنْهَهُ، وَذَلِكَ لِأَنَّ مَنْ يَشْرَعْ فِي كَلَامٍ وَيَذْكُرُ الْمُبْتَدَأَ ثُمَّ يَسْكَتُ عَنِ الْخَبَرِ قَدْ يَكُونُ ذَلِكَ السُّكُوتُ لِحُصُولِ عِلْمِهِ بِأَنَّ الْمُخَاطَبَ قَدْ عَلِمَ الْخَبَرَ مِنْ غَيْرِ ذِكْرِ الْخَبَرِ، كَمَا أَنَّ قَائِلًا: إذا أراد أن يخبره غَيْرَهُ بِأَنَّ زَيْدًا وَصَلَ، وَقَالَ: إِنَّ زَيْدًا ثُمَّ قَبْلَ قَوْلِهِ: جَاءَ وَقَعَ بَصَرُهُ عَلَى زَيْدٍ وَرَآهُ جَالِسًا عِنْدَهُ يَسْكُتُ وَلَا يَقُولُ جَاءَ لِخُرُوجِ الْكَلَامِ عَنِ الْفَائِدَةِ وَقَدْ يَسْكُتُ عَنْ ذِكْرِ الْخَبَرِ مِنْ أَوَّلِ الْأَمْرِ لِعِلْمِهِ بِأَنَّ الْمُبْتَدَأَ وَحْدَهُ يَكْفِي لِمَنْ قَالَ: مَنْ جَاءَ فَإِنَّهُ إِنْ قَالَ:
ilim iddia eden birine, cevabı bilmediğini zannederek soru sorup imtihan etmek maksadıyla "Filanca şeyin manası nedir?" demen gibi... Hatta sen onun soruna cevap vermemesini arzu eder ve seversin; şayet cevap verseydi bundan hoşlanmazdın; çünkü senin sözün anlaşılır olup sanki sen: "Sen cevabı bilmiyorsun" demektesin. Bunu anladığında, sanki mütekellim işin başında haber veren konumundaydı, sonra haber vermede sözü uzatma olduğu için hiçbir şey haber vermedi. Sonra sırf susmakla kalmadı, senin onun mahiyetini bilmediğini öne sürerek bir imtihan kabilinden bunu söyledi. Bu şundandır: Söze başlayıp mütedayı zikreden, ardından haberi zikretmeyip susan kimsenin bu susması; bazen muhatabın haberi zikretmeksizin o haberi bildiğini bilmesinden kaynaklanabilir. Nitekim bir kimse başkasına Zeyd'in geldiğini haber vermek isteyip de: "Zeyd..." dedikten sonra "geldi" demeden önce gözü Zeyd'e ilişip onu yanında oturur vaziyette gördüğünde susar ve sözün faydasız kalmaması için "geldi" demez. Bazen de "Kim geldi?" diyene tek başına mübtedanın yeteceğini bildiğinden ötürü işin başından itibaren haberi zikretmekten sükût eder; zira o kimse:
50708. Metin
زَيْدٌ يَكُونُ جَوَابًا وَكَثِيرًا مَا نَقُولُ: زَيْدٌ وَلَا نَقُولُ: جَاءَ، وَقَدْ يَكُونُ السُّكُوتُ عَنِ الْخَبَرِ إِشَارَةً إِلَى طُولِ الْقِصَّةِ كَقَوْلِ الْقَائِلِ: الْغَضْبَانُ مِنْ زَيْدٍ وَيَسْكُتُ ثُمَّ يَقُولُ: مَاذَا أَقُولُ عَنْهُ. إِذَا عُلِمَ هَذَا فَنَقُولُ لَمَّا قَالَ: فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ كَانَ كَأَنَّهُ يُرِيدُ أَنْ يَأْتِيَ بِالْخَبَرِ فَسَكَتَ عَنْهُ ثُمَّ قَالَ فِي نَفْسِهِ: إِنَّ السُّكُوتَ قَدْ يُوهِمُ أَنَّهُ لِظُهُورِ حَالِ الْخَبَرِ كَمَا يُسْكَتُ عَلَى زَيْدٍ فِي جَوَابِ مَنْ جَاءَ فَقَالَ: مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مُمْتَحِنًا زَاعِمًا أَنَّهُ لَا يَفْهَمُ لِيَكُونَ ذَلِكَ
"Zeyd" dese bu bir cevap olur; nitekim çoğu zaman sadece "Zeyd" deriz de "geldi" demeyiz. Bazen de haberden sükût etmek, tıpkı bir kimsenin "Zeyd'e öfkelenen kimse..." deyip susması, sonra da "Onun hakkında ne diyeyim ki!" demesi gibi kıssanın uzunluğuna işaret olabilir. Bu bilindiğine göre deriz ki: Cenâb-ı Hak: { فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } buyurduğunda sanki haberi getirmek istiyor gibiydi, sonra ondan sükût etti; ardından kendi nefsinde şöyle buyurdu: Bu sükût, tıpkı "Kim geldi?" sorusunun cevabında sadece "Zeyd" denilip susulması gibi haberin halinin apaçık olmasından kaynaklandığı vehmini verebilir. Bunun üzerine, mübtedada susmasının meselenin açıklığından değil, bilakis onun kapalılığından ve akıl almazlığından ötürü olduğuna bir delil olsun diye,
50709. Metin
دَلِيلًا عَلَى أَنَّ سُكُوتَهُ عَلَى الْمُبْتَدَأِ لَمْ يَكُنْ لِظُهُورِ الْأَمْرِ بَلْ لِخَفَائِهِ وَغَرَابَتِهِ، وَهَذَا وَجْهٌ بَلِيغٌ، وَفِيهِ وَجْهٌ ظَاهِرٌ وَهُوَ أَنْ يُقَالَ: مَعْنَاهُ أَنَّهُ جُمْلَةٌ وَاحِدَةٌ اسْتِفْهَامِيَّةٌ كَأَنَّهُ قَالَ: وَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا هُمْ؟ عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِفْهَامِ غَيْرَ أَنَّهُ أَقَامَ الْمُظْهَرَ مَقَامَ الْمُضْمَرِ وَقَالَ: فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ وَالْإِتْيَانُ بِالْمُظْهَرِ إِشَارَةٌ إِلَى تَعْظِيمِ أَمْرِهِمْ حَيْثُ ذَكَرَهُمْ ظاهرا مرتين وكذلك القول في قوله تعالى: وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ ما أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ وكذلك في قوله: الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ [الحاقة: ١، ٢] وفي قوله: الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ [الْقَارِعَةُ: ١، ٢] .
[muhatabın] bunu kavrayamayacağını ima eden bir imtihan kabilinden: { مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } buyurdu. Bu gayet beliğ bir vecihtir. Bunda açık bir vecih daha vardır ki o da şöyle denilmesidir: Bunun manası, sanki istifham yoluyla: "Sağ ehli, onlar da ne ki?" demiş gibi tek bir istifham cümlesi olmasıdır. Ancak zâhir ismi zamirin yerine koymuş ve: { فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } buyurmuştur. Zâhir ismin getirilmesi, onları iki defa açıkça zikretmek suretiyle durumlarının büyüklüğüne bir işarettir. Aynı söz Cenâb-ı Hakk'ın: { وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ ما أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ } sözünde de, { الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ } “O gerçekleşecek olan [kıyamet]! Nedir o gerçekleşecek olan?” [Hâkka: 1, 2] sözünde de ve { الْقارِعَةُ مَا الْقارِعَةُ } “O kapıyı çalacak olan [kıyamet]! Nedir o kapıyı çalacak olan?” [Kâria: 1, 2] sözünde de geçerlidir.
50710. Metin
الْمَسْأَلَةُ السَّابِعَةُ: مَا الْحِكْمَةُ فِي اخْتِيَارِ لفظ الْمَشْئَمَةِ فِي مُقَابَلَةِ الْمَيْمَنَةِ، مَعَ أَنَّهُ قَالَ فِي بَيَانِ أَحْوَالِهِمْ: وَأَصْحابُ الشِّمالِ مَا أَصْحابُ الشِّمالِ؟ نَقُولُ: الْيَمِينُ وُضِعَ لِلْجَانِبِ الْمَعْرُوفِ أَوَّلًا ثُمَّ تَفَاءَلُوا بِهِ وَاسْتَعْمَلُوا مِنْهُ أَلْفَاظًا فِي مَوَاضِعَ وَقَالُوا: هَذَا مَيْمُونٌ وَقَالُوا: أَيْمِنْ بِهِ وَوَضَعُوا لِلْجَانِبِ الْمُقَابِلِ/ لَهُ الْيَسَارَ مِنَ الشَّيْءِ الْيَسِيرِ إِشَارَةً إِلَى ضَعْفِهِ، فَصَارَ فِي مُقَابَلَةِ الْيَمِينِ كَيْفَمَا يَدُورُ فَيُقَالُ: فِي مُقَابَلَةِ الْيُمْنَى الْيُسْرَى، وَفِي مُقَابَلَةِ الْأَيْمَنِ الْأَيْسَرُ، وَفِي مُقَابَلَةِ الْمَيْمَنَةِ الْمَيْسَرَةُ، وَلَا تُسْتَعْمَلُ الشِّمَالُ كَمَا تُسْتَعْمَلُ الْيَمِينُ، فَلَا يُقَالُ: الْأَشْمَلُ وَلَا الْمَشْمَلَةُ، وَتُسْتَعْمَلُ الْمَشْأَمَةُ كَمَا تُسْتَعْمَلُ الْمَيْمَنَةُ، فَلَا يُقَالُ: فِي مُقَابَلَةِ الْيَمِينِ لَفْظٌ مِنْ بَابِ الشُّؤْمِ، وَأَمَّا الشَّآمُ فَلَيْسَ فِي مُقَابَلَةِ الْيَمِينِ بَلْ فِي مُقَابَلَةِ يمان، إذا علم هذا فنقول: بعد ما قَالُوا بِالْيَمِينِ لَمْ يَتْرُكُوهُ وَاقْتَصَرُوا عَلَى اسْتِعْمَالِ لَفْظِ الْيَمِينِ فِي الْجَانِبِ الْمَعْرُوفِ مِنَ الْآدَمِيِّ، وَلَفْظِ الشِّمَالِ فِي مُقَابَلَتِهِ وَحَدَثَ لَهُمْ لَفْظَانِ آخَرَانِ فِيهِ أَحَدُهُمَا: الشِّمَالُ وَذَلِكَ لِأَنَّهُمْ نَظَرُوا إِلَى الْكَوَاكِبِ مِنَ السَّمَاءِ وَجَعَلُوا مَمَرَّهَا وَجْهَ الْإِنْسَانِ وَجَعَلُوا السَّمَاءَ جَانِبَيْنِ وَجَعَلُوا أَحَدَهُمَا أَقْوَى كَمَا رَأَوْا فِي الْإِنْسَانِ، فَسَمَّوُا الْأَقْوَى بِالْجَنُوبِ لقوة الجانب كما يقال: غضوب ورؤوف، ثُمَّ رَأَوْا فِي مُقَابَلَةِ الْجَنُوبِ جَانِبًا آخَرَ شَمِلَ ذَلِكَ الْجَانِبُ عِمَارَةَ الْعَالَمِ فَسَمَّوْهُ شِمَالًا وَاللَّفْظُ الْآخَرُ:
Yedinci Mesele: Cenâb-ı Hak onların hallerini beyan ederken: { وَأَصْحابُ الشِّمالِ مَا أَصْحابُ الشِّمالِ } buyurduğu halde, meymenenin karşılığında meş'eme lafzını seçmesindeki hikmet nedir? Deriz ki: Yemîn (sağ) kelimesi ilk olarak bilinen yön için vazedilmiş, sonra onunla tefeülde bulunmuşlar ve ondan türeyen lafızları çeşitli yerlerde kullanıp: "Bu uğurludur (meymûn)" demişler, "Onunla uğur bul (eymin bih)" demişler; onun karşısındaki yön için ise zayıflığına işaret etmek üzere az ve önemsiz şey manasındaki el-yesîr'den türeterek "el-Yesâr" lafzını koymuşlardır. Böylece [bu lafızlar] nasıl dönerse dönsün yemînin karşısında yer almıştır; nitekim yümnâ'nın karşısında yüsrâ, eymen'in karşısında eyser, meymene'nin karşısında meysere denilir. Şimâl lafzı ise yemîn gibi kullanılmaz; binaenaleyh el-eşmel ve el-meşmele denilmez. Meş'eme lafzı da meymene gibi kullanılır; yemînin karşısında uğursuzluk (şü'm) babından bir lafız söylenmez. Şâm ise yemînin karşısında değil, bilakis yemân (Yemen) kelimesinin karşısındadır. Bu bilindiğine göre deriz ki: Yemîn dedikten sonra onu terk etmeyip yemîn lafzını sadece insanoğlunun bilinen [sağ] yönünde, şimâl lafzını da onun karşısında kullanmakla yetindiler. Bu hususta onlar için iki lafız daha ortaya çıktı: Bunlardan birincisi eş-Şimâl'dir; zira onlar gökteki yıldızlara baktılar ve onların geçiş yolunu insanın yüzü gibi kabul ettiler. Göğü iki yana ayırdılar ve insanda gördükleri gibi bu iki taraftan birini daha kuvvetli saydılar; tıpkı gadûb ve raûf denildiği gibi yönün kuvvetinden ötürü daha kuvvetli olana Cenûb (güney) adını verdiler. Sonra Cenûb'un karşısında âlemin imarını kuşatan (şemile) başka bir yön gördüler ve ona Şimâl (kuzey) adını verdiler. Diğer lafız ise:
50711. Metin
الْمَشْأَمَةُ وَالْأَشْأَمُ فِي مُقَابَلَةِ الْمَيْمَنَةِ وَالْأَيْمَنِ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُمْ لَمَّا أَخَذُوا مِنَ الْيَمِينِ الْيُمْنَ وَغَيْرَهُ لِلْتَفَاؤُلِ وَضَعُوا الشُّؤْمَ فِي مُقَابَلَتِهِ لَا فِي أَعْضَائِهِمْ وَجَوَانِبِهِمْ تَكَرُّهًا لِجَعْلِ جَانِبٍ مِنْ جَوَانِبِ نَفْسِهِ شُؤْمًا، وَلَمَّا وَضَعُوا ذَلِكَ وَاسْتَمَرَّ الْأَمْرُ عَلَيْهِ نَقَلُوا الْيَمِينَ مِنَ الْجَانِبِ إِلَى غَيْرِهِ، فاللَّه تَعَالَى ذَكَرَ الْكُفَّارَ بِلَفْظَيْنِ مختلفين فقال: وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ وَأَصْحابُ الشِّمالِ [الواقعة: ٤١] وَتَرَكَ لَفْظَ الْمَيْسَرَةِ وَالْيَسَارِ الدَّالِ عَلَى هَوْنِ الأمر، فقال هاهنا: وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ بِأَفْظَعِ الِاسْمَيْنِ، وَلِهَذَا قَالُوا فِي الْعَسَاكِرِ: الْمَيْمَنَةُ والميسرة اجتنابا من لفظ الشؤم. ثم قال تعالى:
meymene ve eymen'in karşısında yer alan el-meş'eme ve el-eş'em'dir. Zira onlar tefeül için yemînden yümn ve benzeri kelimeleri aldıklarında, kendi uzuv ve yönlerinden birini uğursuz kılmayı çirkin gördükleri için şü'm (uğursuzluk) kelimesini uzuv ve yönlerinde değil, onun tam karşısına koydular. Bunu koyup mesele bu şekilde devam edince yemîn lafzını yön manasından başka manalara naklettiler. Cenâb-ı Hak da kâfirleri iki farklı lafızla zikrederek: { وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ } ve { وَأَصْحابُ الشِّمالِ } [Vâkıa: 41] buyurmuş; meselenin hafifliğine ve kolaylığına delalet eden meysere ve yesâr lafızlarını terk ederek burada iki ismin en korkuncu olan: { وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ } lafzını buyurmuştur. İşte bu sebeple ordularda uğursuzluk lafzından kaçınmak için: el-Meymene ve el-Meysere (sağ ve sol kanat) demişlerdir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50712. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١٠ الى ١١]
[Vâkıa Sûresi (56), 10-11. Âyetler]
50713. Metin
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ (١١)
{ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ (١١) } “Ve o öne geçenler ki, [onlar] öncüdürler! İşte onlar [Allah'a] en yakın kılınanlardır.”
50714. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda birtakım meseleler vardır:
50715. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: فِي إِعْرَابِهِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ أَحَدُهَا: وَالسَّابِقُونَ عطف على فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ [الواقعة:
Birinci Mesele: İrabında üç vecih vardır: Birincisi: { وَالسَّابِقُونَ } lafzı, { فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } [Vâkıa: 8]
50716. Metin
٨] وعنده تم الكلام، وقوله: وَالسَّابِقُونَ ... أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ جُمْلَةٌ وَاحِدَةٌ وَالثَّانِي: أَنَّ قَوْلَهُ: وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ جُمْلَةٌ وَاحِدَةٌ، كَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ: أَنْتَ أَنْتَ وَكَمَا قَالَ الشَّاعِرُ:
ifadesine matuftur ve söz burada tamamlanmıştır. O'nun: { وَالسَّابِقُونَ ... أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ } sözü ise tek bir cümledir. İkincisi: Tıpkı bir kimsenin "Sen sensin" demesi ve şairin:
50717. Metin
أَنَا أَبُو النَّجْمِ وَشِعْرِي شِعْرِي
"Ben Ebu'n-Necm'im, şiirim de şiirimdir" dediği gibi, O'nun: { وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ } sözünün tek bir cümle olmasıdır.
50718. Metin
وَفِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنْ يَكُونَ لِشُهْرَةِ أَمْرِ الْمُبْتَدَأِ بِمَا هُوَ عَلَيْهِ فَلَا حَاجَةَ إِلَى الْخَبَرِ عَنْهُ وَهُوَ مُرَادُ الشَّاعِرِ وَهُوَ الْمَشْهُورُ عِنْدَ النُّحَاةِ وَالثَّانِي: لِلْإِشَارَةِ إلى أن في المبتدأ مالا يُحِيطُ الْعِلْمُ بِهِ وَلَا يُخْبَرُ عَنْهُ وَلَا يُعْرَفُ مِنْهُ إِلَّا
Bunda da iki vecih vardır: Birincisi: Mübtedanın bulunduğu hal ile meşhur olmasından ötürü hakkında bir habere ihtiyaç bulunmamasıdır ki şairin kastı da budur ve nahivciler nezdinde meşhur olan da budur. İkincisi: Mübtedada, ilmin ihata edemeyeceği, hakkında haber verilemeyecek ve kendisinden ancak
50719. Metin
نَفْسُ الْمُبْتَدَأِ، وَهُوَ كَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ لِغَيْرِهِ أَخْبِرْنِي عَنْ حَالِ الْمَلِكِ فَيَقُولُ: لَا أَعْرِفُ مِنَ الْمَلِكِ إِلَّا أَنَّهُ مَلِكٌ فَقَوْلُهُ: وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أَيْ لَا يُمْكِنُ الْإِخْبَارُ عَنْهُمْ إِلَّا بِنَفْسِهِمْ فَإِنَّ حَالَهُمْ وَمَا هُمْ عَلَيْهِ فَوْقَ أن يحيط به علم البشر وهاهنا لَطِيفَةٌ: وَهِيَ أَنَّهُ فِي أَصْحَابِ الْمَيْمَنَةِ قَالَ: ما أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ [الواقعة: ٨] بِالِاسْتِفْهَامِ وَإِنْ كَانَ لِلْإِعْجَازِ لَكِنْ جَعْلَهُمْ مَوْرِدَ الاستفهام وهاهنا لَمْ يَقُلْ: وَالسَّابِقُونَ مَا السَّابِقُونَ، لِأَنَّ الِاسْتِفْهَامَ الَّذِي لِلْإِعْجَازِ يُورَدُ عَلَى مُدَّعِي الْعِلْمَ فَيُقَالُ/ لَهُ: إِنْ كُنْتَ تَعَلَمُ فَبَيَّنَ الْكَلَامَ وَأَمَّا إِذَا كَانَ يَعْتَرِفُ بِالْجَهْلِ فَلَا يُقَالُ لَهُ: كَذَبْتَ وَلَا يُقَالُ: كَيْفَ كَذَا، وَمَا الْجَوَابُ عَنْ ذَلِكَ، فَكَذَلِكَ فِي: وَالسَّابِقُونَ مَا جَعَلَهُمْ بِحَيْثُ يَدَّعُونَ، فَيُورَدُ عَلَيْهِمُ الِاسْتِفْهَامُ فَيُبَيِّنُ عَجْزَهُمْ بَلْ بَنَى الْأَمْرَ عَلَى أَنَّهُمْ مُعْتَرِفُونَ فِي الِابْتِدَاءِ بِالْعَجْزِ، وَعَلَى هَذَا فَقَوْلُهُ تَعَالَى:
bizzat mübtedanın kendisinin bilinebileceği bir durumun bulunduğuna işaret etmektir. Bu da tıpkı bir kimsenin başkasına: "Bana hükümdarın halinden haber ver" dediğinde onun: "Ben hükümdar hakkında onun bir hükümdar olmasından başka bir şey bilmiyorum" demesi gibidir. Binaenaleyh O'nun: { وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ } sözü; yani onlar hakkında ancak kendileriyle haber vermek mümkündür; zira onların halleri ve içinde bulundukları makam beşer ilminin onu ihata etmesinin fevkindedir, demektir. Burada latif bir nükte vardır: O da şudur: Cenâb-ı Hak ashâb-ı meymene hakkında, her ne kadar aciz bırakmak için olsa da { ما أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ } [Vâkıa: 8] buyurarak istifham getirmiş, onları istifhamın konusu kılmıştır; burada ise { وَالسَّابِقُونَ مَا السَّابِقُونَ } buyurmamıştır. Çünkü aciz bırakmak için olan istifham, ilim iddia eden kimseye yöneltilir ve ona: "Şayet biliyorsan sözü açıkla!" denilir. Cehaletini ikrar eden kimseye gelince, ona ne "Yalan söyledin" denilir ne de "Bu nasıldır, bunun cevabı nedir?" diye sorulur. Aynen öyle de { وَالسَّابِقُونَ } hakkında da onları bir iddiada bulunuyor kılmadı ki acizliklerini beyan etmek üzere kendilerine istifham yöneltilsin; bilakis işi, onların en baştan acziyetlerini itiraf etmiş oldukları esası üzerine bina etti. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın:
50720. Metin
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ كَقَوْلِ الْعَالِمِ: لِمَنْ سَأَلَ عَنْ مَسْأَلَةٍ مُعْضِلَةٍ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ لَا يَفْهَمُهَا وَإِنْ كَانَ أَبَانَهَا غَايَةَ الْإِبَانَةِ أَنَّ الْأَمْرَ فِيهَا عَلَى مَا هُوَ عَلَيْهِ وَلَا يَشْتَغِلُ بِالْبَيَانِ وَثَالِثُهَا: هُوَ أَنَّ السَّابِقُونَ ثَانِيًا تَأْكِيدٌ لِقَوْلِهِ: وَالسَّابِقُونَ وَالْوَجْهُ الْأَوْسَطُ هُوَ الْأَعْدَلُ الْأَصَحُّ، وَعَلَى الْوَجْهِ الْأَوْسَطِ قَوْلٌ آخَرُ: وَهُوَ أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ أَنَّ السَّابِقِينَ إِلَى الْخَيْرَاتِ فِي الدُّنْيَا هُمُ السَّابِقُونَ إِلَى الْجَنَّةِ فِي الْعُقْبَى.
{ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ } sözü; son derece apaçık anlatsa bile anlamayacağını bildiği halde müşkül bir meseleyi soran kimseye, işi açıklamaya girişmeksizin: "O meseledeki durum olduğu gibidir" diyen âlimin sözü gibidir. Üçüncüsü: İkinci { السَّابِقُونَ } lafzının, O'nun { وَالسَّابِقُونَ } sözü için bir tekit olmasıdır. Ortadaki vecih en mutedil ve en sahih olanıdır. Ortadaki veche göre diğer bir kavil de şudur: Bundan murat, dünyada hayırlara koşan öncülerin, ahirette de cennete koşan öncüler olduğudur.
50721. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ يَقْتَضِي الْحَصْرَ فَيَنْبَغِي أَنْ لَا يَكُونَ غَيْرُهُمْ مُقَرَّبًا، وَقَدْ قَالَ فِي حَقِّ الْمَلَائِكَةِ إِنَّهُمْ مُقَرَّبُونَ، نَقُولُ: أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ مِنَ الْأَزْوَاجِ الثَّلَاثَةِ، فَإِنْ قِيلَ: فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ لَيْسُوا مِنَ الْمُقَرَّبِينَ، نَقُولُ: لِلتَّقْرِيبِ دَرَجَاتٌ وَالسَّابِقُونَ فِي غَايَةِ الْقُرْبِ، وَلَا حَدَّ هُنَاكَ، وَيَحْتَمِلُ وَجْهًا آخَرَ، وَهُوَ أَنْ يُقَالَ: الْمُرَادُ السَّابِقُونَ مُقَرَّبُونَ مِنَ الْجَنَّاتِ حَالَ كَوْنِ أَصْحَابِ الْيَمِينِ مُتَوَجِّهِينَ إِلَى طَرِيقِ الْجَنَّةِ لِأَنَّهُ بِمِقْدَارِ مَا يُحَاسَبُ الْمُؤْمِنُ حِسَابًا يَسِيرًا وَيُؤْتَى كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ يَكُونُ السَّابِقُونَ قَدْ قَرُبُوا مِنَ الْمَنْزِلِ أَوْ قَرَّبَهُمْ إِلَى اللَّه فِي الْجَنَّةِ وَأَصَحَابُ الْيَمِينِ بَعْدُ مُتَوَجِّهُونَ إِلَى مَا وَصَلَ إِلَيْهِ الْمُقَرَّبُونَ، ثُمَّ إِنَّ السَّيْرَ وَالِارْتِفَاعَ لَا يَنْقَطِعُ فَإِنَّ السَّيْرَ فِي اللَّه لَا انْقِطَاعَ لَهُ، وَالِارْتِفَاعَ لَا نِهَايَةَ لَهُ، فَكُلَّمَا تَقَرَّبَ أَصْحَابُ الْيَمِينِ مِنْ دَرَجَةِ السَّابِقِ، يَكُونُ قَدِ انْتَقَلَ هُوَ إِلَى مَوْضِعٍ أَعْلَى مِنْهُ، فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ، فِي أَعْلَى عِلِّيِّينَ حَالَ وُصُولِ أَصْحَابِ الْيَمِينِ إِلَى الْحُورِ الْعِينِ.
İkinci Mesele: { أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ } ifadesi hasr (sınırlama) iktiza eder; bu durumda onların dışındakilerin mukarreb (yakın kılınmış) olmaması gerekir; oysa Cenâb-ı Hak melekler hakkında da onların mukarreb olduklarını bildirmiştir. Deriz ki: { أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ } ifadesi [zikredilen] üç sınıftandır. Şayet: "O halde ashâb-ı meymene mukarrebûndan değil midir?" denilirse, deriz ki: Yakınlığın dereceleri vardır; sâbikûn ise yakınlığın son noktasındadır ve orada bir sınır yoktur. Başka bir veçhi de muhtemeldir ki o da şöyle denilmesidir: Kastedilen şudur: Ashâb-ı yemîn henüz cennet yoluna yönelmiş bir halde iken, sâbikûn cennetlere yaklaştırılmış olanlardır. Zira müminin kolay bir hesaba çekilip kitabının sağından verildiği süre zarfında, sâbikûn menzile yaklaşmış veya Allah onları cennette Kendisine yaklaştırmıştır; ashâb-ı yemîn ise henüz mukarrebûnun ulaştığı yere doğru yönelmektedir. Sonra bu yürüyüş ve yükseliş kesintiye uğramaz; zira Allah'a doğru seyrin bir sonu, yükselişin de bir nihayeti yoktur. Dolayısıyla ashâb-ı yemîn ne zaman sâbıkın derecesine yaklaşsa, o kimse kendisinden daha yüce bir makama geçmiş olur. İşte onlar, ashâb-ı yemîn iri gözlü hurilere ulaştığı esnada, İlliyyîn'in en yücesinde, Naîm cennetlerinde [Allah'a] en yakın kılınmış olanlardır.
50722. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: بَعْدَ بَيَانِ أَقْسَامِ الْأَزْوَاجِ لَمْ يَعُدْ إِلَى بَيَانِ حَالِهِمْ عَلَى تَرْتِيبِ ذِكْرِهِمْ، بَلْ بَيَّنَ حَالَ السَّابِقِينَ مَعَ أَنَّهُ أَخَّرَهُمْ، وَأَخَّرَ ذِكْرَ أَصْحَابِ الشِّمَالِ مَعَ أَنَّهُ قَدَّمَهُمْ أَوَّلًا فِي الذِّكْرِ عَلَى السَّابِقِينَ، نَقُولُ: قَدْ بَيَّنَّا أَنَّ عِنْدَ ذِكْرِ الْوَاقِعَةِ قَدَّمَ مَنْ يَنْفَعُهُ ذِكْرُ الْأَهْوَالِ، وَأَخَّرَ مَنْ لَا يَخْتَلِفُ حَالُهُ بِالْخَوْفِ وَالرَّجَاءِ، وَأَمَّا عِنْدَ الْبَيَانِ فَذَكَرَ السَّابِقَ لفضيلته وفضيلة حاله. ثم قال تعالى:
Üçüncü Mesele: Sınıfların kısımlarını beyan ettikten sonra, onların hallerini zikrediliş sırasına göre beyan etmeye dönmedi; bilakis sâbikûnu [taksimde] sonraya bıraktığı halde önce onların halini beyan etti; ashâb-ı şimâli ise başlangıçta zikirde sâbikûnun önüne geçirdiği halde onların zikrini sonraya bıraktı. Deriz ki: Biz açıkladık ki, vâkıanın zikri esnasında dehşet verici hallerin zikrinin kendisine fayda vereceği kimseleri öne aldı; havf ve recâ ile hali değişmeyecek olanları ise sonraya bıraktı. [Halleri] beyan esnasında ise, fazileti ve halinin üstünlüğü sebebiyle sâbık olanı [önce] zikretti. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50723. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : آية ١٢]
[Vâkıa Sûresi (56), 12. Âyet]
50724. Metin
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (١٢)
{ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “Naîm cennetlerindedirler.” (12)
50725. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
50726. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: عرف النعيم باللام هاهنا وَقَالَ فِي آخِرِ السُّورَةِ: فَرَوْحٌ وَرَيْحانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ [الْوَاقِعَةِ:
Birinci Mesele: Cenâb-ı Hak burada en-Naîm'i lâm-ı ta'rif ile marife (belirli) kılmış; sûrenin sonunda ise: { فَرَوْحٌ وَرَيْحانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ } [Vâkıa,
50727. Metin
٨٩] بِدُونِ اللَّامِ، وَالْمَذْكُورُ فِي آخِرِ السُّورَةِ هُوَ وَاحِدٌ مِنَ السَّابِقِينَ فَلَهُ جَنَّةٌ مِنْ هَذِهِ الْجَنَّاتِ وَهَذِهِ مُعَرَّفَةٌ بِالْإِضَافَةِ إِلَى الْمَعْرِفَةِ، وَتِلْكَ غَيْرُ مُعَرَّفَةٍ فَمَا الْفَرْقُ بَيْنَهُمَا؟ فَنَقُولُ: الْفَرْقُ لَفْظِيٌّ وَمَعْنَوِيٌّ فَاللَّفْظِيُّ هُوَ أَنَّ السَّابِقِينَ مُعَرَّفُونَ بِاللَّامِ الْمُسْتَغْرِقَةِ لِجِنْسِهِمْ، فَجَعَلَ مَوْضِعَ الْمُعَرَّفَيْنِ مُعَرَّفًا، وَأَمَّا هُنَاكَ فَهُوَ غَيْرُ مُعَرَّفٍ، لأن قوله:
89] “...[ona] bir rahatlık, güzel bir rızık ve Naîm cenneti vardır” şeklinde lâm [-ı ta'rif] olmaksızın zikretmiştir. Sûrenin sonunda zikredilen kimse sâbikûndan bir tek kişidir ve bu cennetlerden bir cennet onundur; buradaki [terkip] marifeye izâfet edilmekle marife kılınmış, oradaki ise marife kılınmamıştır (nekredir). O halde ikisi arasındaki fark nedir? Deriz ki: Fark hem lafzî hem de manevîdir. Lafzî fark şudur: Sâbikûn, cinslerini istiğrak eden (kapsayan) lâm-ı ta'rif ile marifedir; dolayısıyla iki marifenin yerini de marife kılmıştır. Orada ise marife değildir; çünkü Cenâb-ı Hakk'ın:
50728. Metin
إِنْ كانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ [الواقعة: ٨٨] أَيْ إِنْ كَانَ فَرْدًا مِنْهُمْ فَجَعَلَ مَوْضِعَهُ غَيْرَ مُعَرَّفٍ/ مَعَ جَوَازِ أَنْ يَكُونَ الشَّخْصُ مُعَرَّفًا وَمَوْضِعُهُ غَيْرُ مُعَرَّفٍ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ [الذاريات: ١٥] وإِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ [الْقَمَرِ: ٥٤] وَبِالْعَكْسِ أَيْضًا، وَأَمَّا الْمَعْنَوِيُّ: فَنَقُولُ: عِنْدَ ذِكْرِ الْجَمْعِ جَمَعَ الْجَنَّاتِ فِي سَائِرِ الْمَوَاضِعِ فَقَالَ تَعَالَى: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَقَالَ تَعَالَى: أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ [الواقعة: ١١، ١٢] لَكِنِ السَّابِقُونَ نَوْعٌ مِنَ الْمُتَّقِينَ، وَفِي الْمُتَّقِينَ غَيْرُ السَّابِقِينَ أَيْضًا، ثُمَّ إِنَّ السَّابِقِينَ لَهُمْ مَنَازِلُ لَيْسَ فَوْقَهَا مَنَازِلُ، فَهِيَ صَارَتْ مَعْرُوفَةً لِكَوْنِهَا فِي غَايَةِ الْعُلُوِّ أَوْ لِأَنَّهَا لَا أَحَدَ فَوْقَهَا، وَأَمَّا بَاقِي الْمُتَّقِينَ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مَرْتَبَةٌ وَفَوْقَهَا مَرْتَبَةٌ فَهُمْ فِي جَنَّاتٍ مُتَنَاسِبَةٍ فِي الْمَنْزِلَةِ لَا يَجْمَعُهَا صُقْعٌ وَاحِدٌ لِاخْتِلَافِ مَنَازِلِهِمْ، وَجَنَّاتُ السَّابِقِينَ عَلَى حَدٍّ وَاحِدٍ فِي على عِلِّيِّينَ يَعْرِفُهَا كُلُّ أَحَدٍ، وَأَمَّا الْوَاحِدُ مِنْهُمْ فَإِنَّ مَنْزِلَتَهُ بَيْنَ الْمَنَازِلِ، وَلَا يَعْرِفُ كُلُّ أَحَدٍ أَنَّهُ لِفُلَانٍ السَّابِقِ فَلَمْ يَعْرِفْهَا، وَأَمَّا مَنَازِلُهُمْ فَيَعْرِفُهَا كُلُّ أَحَدٍ، وَيَعْلَمُ أَنَّهَا لِلسَّابِقِينَ، وَلَمْ يَعْرِفِ الَّذِي لِلْمُتَّقِينَ عَلَى وَجْهِ كَذَا.
{ إِنْ كانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ } [Vâkıa, 88] “Eğer o mukarreblerden ise...” buyruğu, "eğer onlardan bir fert ise" demektir; dolayısıyla kişinin marife, yerinin ise nekre olması câiz olmakla birlikte onun yerini nekre kılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak: { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ } [Zâriyât, 15] “Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır” ve { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ } [Kamer, 54] “Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadır” buyurmuştur; bunun aksi de [câizdir]. Manevî farka gelince: Deriz ki: Çoğul zikredildiğinde diğer yerlerde cennetleri de çoğul kılmış ve: { إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ } “Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerdedir” ve { أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ } [Vâkıa, 11-12] “İşte onlar Naîm cennetlerinde [Allah'a] yakın kılınmış olanlardır” buyurmuştur. Ancak sâbikûn, takvâ sahiplerinin bir türüdür; takvâ sahipleri içinde sâbikûn olmayanlar da vardır. Sonra sâbikûnun üstünde başka konaklar olmayan dereceleri vardır; dolayısıyla bu konaklar son derece yüce olmaları sebebiyle yahut üstlerinde hiç kimse bulunmadığı için bilinir (marife) hale gelmiştir. Müttakilerin geri kalanına gelince; her birinin bir mertebesi ve onun üstünde de bir mertebe vardır. Onlar derecelerine uygun cennetlerdedirler; konaklarının farklılığından dolayı onları tek bir bölge toplamaz. Sâbikûnun cennetleri ise İlliyyîn'in en yücesinde tek bir sınır üzerindedir, onu herkes bilir. Onlardan tek bir ferdin konağı ise konaklar arasındadır ve herkes onun falanca sâbıka ait olduğunu bilemez; dolayısıyla onu marife kılmamıştır. Onların konaklarına gelince, onları herkes bilir ve sâbikûna ait olduğunu anlar; müttakilere ait olanı ise bu şekilde bilemez.
50729. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: إِضَافَةُ الْجَنَّةِ إِلَى النَّعِيمِ مِنْ أَيِّ الْأَنْوَاعِ؟ نَقُولُ: إِضَافَةُ الْمَكَانِ إِلَى مَا يَقَعُ فِي الْمَكَانِ يُقَالُ:
İkinci Mesele: Cennetin Naîm'e izâfeti hangi türdendir? Deriz ki: Mekânın, mekânda vuku bulan şeye izâfetidir. Şöyle denilir:
50730. Metin
دَارُ الضِّيَافَةِ، وَدَارُ الدَّعْوَةِ، وَدَارُ الْعَدْلِ، فَكَذَلِكَ جَنَّةُ النَّعِيمِ، وَفَائِدَتُهَا أَنَّ الْجَنَّةَ فِي الدُّنْيَا قَدْ تَكُونُ لِلنَّعِيمِ، وَقَدْ تَكُونُ لِلِاشْتِغَالِ وَالتَّعَيُّشِ بِأَثْمَانِ ثِمَارِهَا، بِخِلَافِ الْجَنَّةِ فِي الْآخِرَةِ فَإِنَّهَا لِلنَّعِيمِ لَا غَيْرُ.
Dârü'z-ziyâfe (misafirhane), dârü'd-da've (ziyafet evi) ve dârü'l-adl (adliye sarayı). İşte "cennetü'n-naîm" de böyledir. Bunun faydası şudur: Dünyadaki bahçe (cennet) bazen nimet ve zevk için, bazen de meşguliyet ve meyvelerinin bedeliyle geçinmek için olur. Âhiretteki cennet ise böyle değildir; zira o sadece nimet [ve zevk] içindir, başka bir şey için değil.
50731. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ، يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ خَبَرًا بَعْدَ خَبَرٍ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ خَبَرًا وَاحِدًا، أَمَّا الْأَوَّلُ فَتَقْدِيرُهُ: أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ كَائِنُونَ فِي جَنَّاتٍ، كَقَوْلِهِ: ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ [البروج: ١٦] ، وأما الثاني فتقديرهم الْمُقَرَّبُونَ فِي الْجَنَّاتِ مِنَ اللَّهِ كَمَا يُقَالُ: هُوَ الْمُخْتَارُ عِنْدَ الْمَلِكِ فِي هَذِهِ الْبَلْدَةِ، وَعَلَى الْوَجْهِ الْأَوَّلِ فَائِدَتُهُ بَيَانُ تَنْعِيمِ جِسْمِهِمْ، وَكَرَامَةِ نَفْسِهِمْ فَهُمْ مُقَرَّبُونَ عِنْدَ اللَّهِ فَهُمْ فِي غَايَةِ اللَّذَّةِ وَفِي جَنَّاتٍ، فَجِسْمُهُمْ فِي غَايَةِ النَّعِيمِ، بِخِلَافِ الْمُقَرَّبِينَ عِنْدَ الْمُلُوكِ، فَإِنَّهُمْ يَلْتَذُّونَ بِالْقُرْبِ لَكِنْ لَا يَكُونُ لِجِسْمِهِمْ رَاحَةٌ، بَلْ يَكُونُونَ فِي تَعَبٍ مِنَ الْوُقُوفِ وَقَضَاءِ الْأَشْغَالِ، وَلِهَذَا قَالَ: فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ وَلَمْ يَقْتَصِرْ عَلَى جَنَّاتٍ، وَعَلَى الْوَجْهِ الثَّانِي فَائِدَتُهُ التَّمْيِيزُ عَنِ الْمَلَائِكَةِ، فَإِنَّ الْمُقَرَّبِينَ فِي يَوْمِنَا هذا في السموات هُمُ الْمَلَائِكَةُ وَالسَّابِقُونَ الْمُقَرَّبُونَ فِي الْجَنَّةِ فَيَكُونُ الْمُقَرَّبُونَ فِي غَيْرِهَا هُمُ الْمَلَائِكَةُ وَفِيهِ لَطِيفَةٌ: وَهِيَ أَنَّ قُرْبَ الْمَلَائِكَةِ قُرْبُ الْخَوَاصِّ عِنْدَ الْمَلِكِ الَّذِينَ هُمْ لِلْأَشْغَالِ، فَهُمْ لَيْسُوا فِي نَعِيمٍ، وَإِنْ كَانُوا فِي لَذَّةٍ عَظِيمَةٍ وَلَا يَزَالُونَ مُشْفِقِينَ قَائِمِينَ بِبَابِ اللَّهِ يَرِدُ عَلَيْهِمُ الْأَمْرُ وَلَا يَرْتَفِعُ عَنْهُمُ التَّكْلِيفُ، وَالسَّابِقُونَ لَهُمْ قُرْبٌ عِنْدِ اللَّهِ، كَمَا يَكُونُ لِجُلَسَاءِ الْمُلُوكِ، فَهُمْ لَا يَكُونُ بِيَدِهِمْ شُغْلٌ وَلَا يَرِدُ عليهم أمر، فيلتذون بالقرب، ويتنعمون بالراحة. ثم قال تعالى:
Üçüncü Mesele: { فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ } ifadesinin haber üstüne haber olması da tek bir haber olması da muhtemeldir. Birincisine göre takdiri: "İşte onlar, cennetlerde bulunan yakın kılınmış kimselerdir" şeklindedir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: { ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ فَعَّالٌ لِما يُرِيدُ } [Burûc, 15-16] “Arş'ın sahibidir, yücedir; dilediğini hakkıyla yapandır” buyruğunda da böyledir. İkincisine göre ise takdiri: "Onlar, cennetlerde Allah'a yakın kılınmış olanlardır" şeklindedir; nitekim: "O, bu beldede hükümdarın nezdinde seçkin kılınmış kişidir" denilmesi gibidir. Birinci veche göre bunun faydası, bedenlerinin nimetlendirilmesini ve nefislerinin ikram görmesini beyan etmektir. Zira onlar Allah katında yakın kılınmışlardır, dolayısıyla son derece lezzet içindedirler ve cennetlerdedirler; bedenleri de son derece nimet içindedir. Hükümdarların nezdindeki mukarrebler (yakınlar) ise böyle değildir; zira onlar yakınlıktan lezzet alırlar fakat bedenleri rahat yüzü görmez, bilakis ayakta durmaktan ve işleri görmekten dolayı yorgunluk içinde olurlar. Bundan dolayı sadece "cennetler" demekle yetinmeyip: { فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “Naîm cennetlerindedirler” buyurmuştur. İkinci veche göre faydası ise meleklerden ayırt edilmeleridir; zira bugün göklerdeki mukarrebler meleklerdir, sâbikûn ise cennetteki mukarreblerdir. Böylece cennetin dışındaki mukarrebler melekler olmuş olur. Bunda latif bir nükte vardır: Meleklerin yakınlığı, hükümdarın nezdinde işleri görmekle görevli seçkin kimselerin yakınlığı gibidir; dolayısıyla büyük bir lezzet içinde olsalar bile onlar bir nimet [ve zevk] içinde değildirler. Onlar sürekli korku ve ürperti içinde Allah'ın kapısında beklerler; kendilerine emir gelir ve üzerlerinden mükellefiyet kalkmaz. Sâbikûnun Allah katındaki yakınlığı ise hükümdarın sohbet arkadaşları (nedimleri) gibidir; ellerinde bir meşguliyet bulunmaz, kendilerine bir emir gelmez; dolayısıyla hem yakınlıkla lezzetlenirler hem de istirahat ile nimetlenirler. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50732. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١٣ الى ١٤]
[Vâkıa Sûresi (56), 13-14. Âyetler]
50733. Metin
ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ (١٤)
{ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ (١٤) } “[Onların] birçoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir.” (13-14)
50734. Metin
وَهَذَا خَبَرٌ بَعْدَ خَبَرٍ، وَفِيهِ مَسَائِلُ.
Bu, haber üstüne haberdir ve bunda [birkaç] mesele vardır.
50735. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قد ذكرت أن قوله: وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ [الواقعة: ١٠] جُمْلَةٌ، وَإِنَّمَا كَانَ الْخَبَرُ عَيْنَ الْمُبْتَدَأِ لِظُهُورِ حَالِهِمْ أَوْ لِخَفَاءِ أَمْرِهِمْ عَلَى غَيْرِهِمْ، فَكَيْفَ جَاءَ خَبَرٌ بَعْدَهُ؟ نَقُولُ: ذَلِكَ الْمَقْصُودُ قَدْ أَفَادَ ذِكْرَ خَبَرٍ آخَرَ لِمَقْصُودٍ آخَرَ، كَمَا أَنَّ وَاحِدًا يَقُولُ: زَيْدٌ لَا يَخْفَى عَلَيْكَ حَالُهُ إِشَارَةً إِلَى كَوْنِهِ مِنَ الْمَشْهُورِينَ ثُمَّ يشرع
Birinci Mesele: Zikretmiştim ki Cenâb-ı Hakk'ın: { وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ } [Vâkıa, 10] buyruğu bir cümledir; haberin mübtedanın aynısı olması ise hallerinin apaçıklığından yahut durumlarının başkalarına kapalı olmasındandır. Peki bundan sonra nasıl başka bir haber gelmiştir? Deriz ki: O maksat, başka bir maksat için başka bir haberin zikredilmesini temin etmiştir. Nitekim bir kimse, Zeyd'in meşhur kişilerden olduğuna işaret etmek üzere: "Zeyd'in hali sana gizli değildir" dedikten sonra,
50736. Metin
فِي حَالٍ يَخْفَى عَلَى السَّامِعِ مَعَ أَنَّهُ قال: لا يخفى، لأن ذلك كالبيان كونه ليس من الغرباء كذلك هاهنا قَالَ:
"Gizli değildir" demesine rağmen dinleyene kapalı olan bir hali açıklamaya başlar; zira bu, onun yabancılardan olmadığını beyan etmek gibidir. Aynı şekilde burada da Cenâb-ı Hak:
50737. Metin
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ لِبَيَانِ عَظَمَتِهِمْ ثُمَّ ذَكَرَ حَالَ عَدَدِهِمْ.
{ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ } buyruğunu onların büyüklüğünü beyan etmek için söylemiş, ardından sayılarının durumunu zikretmiştir.
50738. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الْأَوَّلِينَ مَنْ هُمْ؟ نَقُولُ: الْمَشْهُورُ أَنَّهُمْ مَنْ كَانَ قَبْلَ نَبِيِّنَا ﷺ وَإِنَّمَا قَالَ: ثُلَّةٌ وَالثُّلَّةُ الْجَمَاعَةُ الْعَظِيمَةُ، لِأَنَّ مَنْ قَبْلَ نَبِيِّنَا مِنَ الرُّسُلِ وَالْأَنْبِيَاءِ مَنْ كَانَ مِنْ كِبَارِ أَصْحَابِهِمْ إِذَا جُمِعُوا يَكُونُونَ أَكْثَرَ بِكَثِيرٍ مِنَ السَّابِقِينَ مِنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ، وَعَلَى هَذَا قِيلَ: إِنَّ الصَّحَابَةَ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ صَعُبَ عَلَيْهِمْ قِلَّتُهُمْ، فَنَزَلَ بعده: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ [الواقعة: ١٣] ، وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ [الواقعة: ٤٠] هذا فِي غَايَةِ الضَّعْفِ مِنْ وُجُوهٍ أَحَدُهَا: أَنَّ عَدَدَ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ إِذَا كَانَ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ بَلْ إِلَى آخِرِ الزَّمَانِ، بِالنِّسْبَةِ إِلَى مَنْ مَضَى فِي غَايَةِ الْقِلَّةِ فَمَاذَا كَانَ عَلَيْهِمْ مِنْ إِنْعَامِ اللَّهِ عَلَى خَلْقٍ كَثِيرٍ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَمَا هَذَا إِلَّا خُلْفٌ غَيْرُ جَائِزٍ وَثَانِيهَا: أَنَّ هَذَا كَالنَّسْخِ فِي الْأَخْبَارِ وَأَنَّهُ فِي غَايَةِ الْبُعْدِ ثَالِثُهَا: مَا وَرَدَ بَعْدَهَا لَا يَرْفَعُ هَذَا لِأَنَّ الثُّلَّةَ مِنَ الْأَوَّلِينَ هُنَا فِي السَّابِقِينَ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَهَذَا ظَاهِرٌ لِأَنَّ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ ﷺ كَثُرُوا وَرَحِمَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى فَعَفَا عَنْهُمْ أُمُورًا لَمْ تُعْفَ عَنْ غَيْرِهِمْ، وَجَعَلَ لِلنَّبِي ﷺ الشَّفَاعَةَ فَكَثُرَ عَدَدُ النَّاجِينَ وَهُمْ أَصْحَابُ الْيَمِينِ، وَأَمَّا مَنْ لَمْ يَأْثَمْ وَلَمْ يَرْتَكِبِ الْكَبِيرَةَ مِنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ ﷺ فَهُمْ فِي غَايَةِ الْقِلَّةِ وَهُمُ السَّابِقُونَ وَرَابِعُهَا: هَذَا تَوَهُّمٌ وَكَانَ يَنْبَغِي أَنْ يَفْرَحُوا بِهَذِهِ الْآيَةِ لِأَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا قَالَ: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ دَخَلَ فِيهِمُ الْأَوَّلُ مِنَ الرُّسُلِ وَالْأَنْبِيَاءِ، وَلَا نَبِيَّ بَعْدَ مُحَمَّدٍ ﷺ، فَإِذَا جَعَلَ قَلِيلًا مِنْ أُمَّتِهِ مَعَ الرُّسُلِ وَالْأَنْبِيَاءِ وَالْأَوْلِيَاءِ الَّذِينَ كَانُوا فِي دَرَجَةٍ وَاحِدَةٍ، يَكُونُ ذَلِكَ إِنْعَامًا فِي حَقِّهِمْ وَلَعَلَّهُ إِشَارَةٌ إِلَى
İkinci Mesele: "Öncekiler" (evvelîn) kimlerdir? Deriz ki: Meşhur olan görüş, onların Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'den önce gelenler olduğudur. "Sülle" (birçoğu) buyurmuştur; sülle ise büyük bir topluluktur. Çünkü Peygamberimizden önceki resuller, nebiler ve onların seçkin ashabı bir araya getirildiğinde, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinin sâbikûnundan kat kat fazla olurlar. Buna binaen şöyle denilmiştir: Sahâbe bu âyet indiğinde sayılarının azlığı kendilerine ağır geldi, bunun üzerine peşinden: { ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ } [Vâkıa, 13] ve { وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ } [Vâkıa, 40] âyetleri indi. Bu [rivayet] birkaç yönden son derece zayıftır: Birincisi: Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinin sayısı o dönemde, hatta âhir zamana kadar geçmiş ümmetlere nispetle son derece az olduğuna göre, Allah'ın öncekilerden pek çok topluluğa nimet vermesinin onlara ne zararı olabilirdi? Bu, câiz olmayan bir tutarsızlıktan ibarettir. İkincisi: Bu, haberlerde nesh kabilinden olur ki bu son derece uzaktır. Üçüncüsü: Bundan sonra gelen âyet bunu ortadan kaldırmaz; zira buradaki "öncekilerden birçoğu", öncekilerden olan sâbikûn hakkındadır. Bu da açıktır; zira Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmeti çoğalmış, Allah Teâlâ onlara merhamet ederek başkalarına affetmediği hususları onlara affetmiş ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e şefaat hakkı vermiştir; dolayısıyla kurtulanların -ki onlar ashâb-ı yemîndir- sayısı çoğalmıştır. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinden hiç günah işlemeyen ve büyük günaha bulaşmayan kimseler ise son derece azdır; işte sâbikûn onlardır. Dördüncüsü: Bu bir vehimdir; aksine bu âyetle sevinmeleri gerekirdi. Çünkü Cenâb-ı Hak: { ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ } buyurduğunda resullerin ve nebilerin ilki de bunlara dahil olmuştur; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den sonra ise hiçbir peygamber yoktur. Dolayısıyla O'nun ümmetinden az bir zümreyi aynı derecede bulunan resuller, nebiler ve evliya ile birlikte kıldığında, bu onlar hakkında büyük bir nimet olur. Belki de bu,
50739. Metin
قَوْلِهِ ﵊: «عُلَمَاءُ أُمَّتِي كَأَنْبِيَاءِ بَنِي إِسْرَائِيلَ»
Peygamber aleyhisselâm'ın: "Ümmetimin âlimleri İsrâiloğulları'nın nebileri gibidir" buyruğuna bir işarettir.
50740. Metin
الْوَجْهُ الثَّانِي: المراد منه: السَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهاجِرِينَ وَالْأَنْصارِ [التَّوْبَةِ: ١٠٠] فَإِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَهُمُ الدَّرَجَةُ الْعُلْيَا، لِقَوْلِهِ تَعَالَى: لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ [الْحَدِيدِ:
İkinci Vecih: Bundan kastedilen, { السَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهاجِرِينَ وَالْأَنْصارِ } [Tevbe, 100] “Muhâcir ve Ensâr'dan ilk öne geçenlerdir”. Zira onların çoğu en yüce dereceye sahiptir; nitekim Cenâb-ı Hak: { لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ } [Hadîd,
50741. Metin
١٠] الْآيَةَ. وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ الَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ، وعلى هذا فقوله: وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً [الواقعة: ٧] يَكُونُ خِطَابًا مَعَ الْمَوْجُودِينَ وَقْتَ التَّنْزِيلِ، وَلَا يَكُونُ فِيهِ بَيَانُ الْأَوَّلِينَ الَّذِينَ كَانُوا قَبْلَ نَبِيِّنَا ﵇، وَهَذَا ظَاهِرٌ فَإِنَّ الْخِطَابَ لَا يَتَعَلَّقُ إِلَّا بِالْمَوْجُودِينَ مِنْ حَيْثُ اللَّفْظُ، وَيَدْخُلُ فِيهِ غَيْرُهُمْ بِالدَّلِيلِ الْوَجْهُ الثَّالِثُ: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِأَنْفُسِهِمْ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ الَّذِينَ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فيهم: وأتبعتهم ذرياتهم [الطور: ٢١] فَالْمُؤْمِنُونَ وَذُرِّيَّاتُهُمْ إِنْ كَانُوا مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَهُمْ فِي الْكَثْرَةِ سَوَاءٌ، لِأَنَّ كُلَّ صَبِيٍّ مَاتَ وَأَحَدُ أَبَوَيْهِ مُؤْمِنٌ فَهُوَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ، وَأَمَّا إِنْ كَانُوا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ السَّابِقِينَ، فَقَلَّمَا يُدْرِكُ وَلَدُهُمْ دَرَجَةَ السَّابِقِينَ وَكَثِيرًا مَا يَكُونُ وَلَدُ الْمُؤْمِنِ أَحْسَنَ حَالًا مِنَ الْأَبِ لِتَقْصِيرٍ فِي أَبِيهِ وَمَعْصِيَةٍ لَمْ تُوجَدْ فِي الِابْنِ الصَّغِيرِ وَعَلَى هَذَا فَقَوْلُهُ: الْآخِرِينَ الْمُرَادُ منه الآخرون التابعون من الصغار. ثم قال تعالى:
10] “İçinizden [fetihten önce] infak eden bir olmaz...” âyetini buyurmuştur. { وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ } ise onların ardından gelip onlara yetişemeyenlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın: { وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً } [Vâkıa, 7] “Sizler de üç sınıf olduğunuz zaman” buyruğu, nüzul vaktinde mevcut olanlara hitap olur ve bunda Peygamberimiz aleyhisselâm'dan önceki geçmiş ümmetlerin beyanı bulunmaz. Bu da açıktır; zira lafız bakımından hitap ancak mevcut olanlara taalluk eder, başkaları ise delil ile buna dahil olur. Üçüncü Vecih: "Öncekilerden birçoğu", bizzat kendileri iman edip sâlih ameller işleyenlerdir; "sonrakilerden birazı" ise Allah Teâlâ'nın haklarında: { وأتبعتهم ذرياتهم } [Tûr, 21] “Zürriyetleri de kendilerine uyanlar” buyurduğu kimselerdir. Müminler ve zürriyetleri şayet ashâb-ı yemînden iseler çoklukta eşittirler; zira ebeveyninden biri mümin olarak vefat eden her çocuk ashâb-ı yemîndendir. Şayet sâbikûn müminlerden iseler, çocuklarının sâbikûn derecesine erişmesi pek azdır; oysa çoğu zaman müminin çocuğu, babasındaki bir kusur ve küçük çocukta bulunmayan bir günahtan ötürü babasından daha iyi durumda olabilir. Buna göre { الْآخِرِينَ } buyruğundan maksat, küçüklükten tâbi olan sonrakilerdir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50742. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ١٥ الى ١٦]
[Vâkıa Sûresi (56), 15-16. Âyetler]
50743. Metin
عَلى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ (١٥) مُتَّكِئِينَ عَلَيْها مُتَقابِلِينَ (١٦)
{ عَلى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ (١٥) مُتَّكِئِينَ عَلَيْها مُتَقابِلِينَ (١٦) } “Özenle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı olarak onların üzerine yaslanmışlardır.” (15-16)
50744. Metin
وَالْمَوْضُونَةُ هِيَ الْمَنْسُوجَةُ الْقَوِيَّةُ اللُّحْمَةِ وَالسَّدَى، وَمِنْهُ يُقَالُ لِلدِّرْعِ الْمَنْسُوجَةِ: مَوْضُونَةٌ وَالْوَضِينُ هُوَ الْحَبْلُ الْعَرِيضُ الَّذِي يَكُونُ مِنْهُ الْحَزْمُ لِقُوَّةِ سُدَاهُ وَلُحْمَتِهِ، وَالسُّرُرُ الَّتِي تَكُونُ لِلْمُلُوكِ يَكُونُ لَهَا قَوَائِمُ مِنْ شَيْءٍ صُلْبٍ وَيَكُونُ مَجْلِسُهُمْ عَلَيْهَا مَعْمُولًا بِحَرِيرٍ وَغَيْرِ ذَلِكَ لِأَنَّهُ أَنْعَمُ مِنَ الْخَشَبِ وَمَا يُشْبِهُهُ فِي الصَّلَابَةِ وَهَذِهِ السُّرُرُ قَوَائِمُهَا مِنَ الْجَوَاهِرِ النَّفِيسَةِ، وَأَرْضُهَا مِنَ الذَّهَبِ الْمَمْدُودِ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: مُتَّكِئِينَ عَلَيْها لِلتَّأْكِيدِ، وَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ كَائِنُونَ عَلَى سُرُرٍ مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ، فَفَائِدَةُ التَّأْكِيدِ هُوَ أَنْ لَا يُظَنَّ أَنَّهُمْ كَائِنُونَ عَلَى سُرُرٍ مُتَّكِئِينَ عَلَى
Mevdûne (مَوْضُونَة), atkısı ve çözgüsü sağlam dokunmuş olandır. Nitekim dokunmuş zırha "mevdûne" denilir. Vazîn (وَضِين) ise atkı ve çözgüsünün sağlamlığından dolayı [yük] bağlanan enli iptir. Hükümdarların tahtlarının ayakları sert bir maddeden olur, üzerine oturdukları yer ise ahşap ve benzeri sert şeylerden daha yumuşak olduğu için ipek ve benzeri şeylerle yapılır. Bu tahtların ayakları nefis mücevherlerden, döşemesi ise serilmiş altındandır. Cenâb-ı Hakk'ın: { مُتَّكِئِينَ عَلَيْها } buyruğu tekit içindir; anlamı: "Onlar, tahtlar üzerinde karşılıklı olarak onların üzerine yaslanmış haldedirler" demektir. Tekidin faydası ise onların tahtlar üzerinde bulunup da
50745. Metin
غَيْرِهَا كَمَا يَكُونُ حَالُ مَنْ يَكُونُ عَلَى كُرْسِيٍّ صَغِيرٍ لَا يَسَعُهُ لِلِاتِّكَاءِ فَيُوضَعُ تَحْتَهُ شَيْءٌ آخَرُ لِلِاتِّكَاءِ عَلَيْهِ، فَلَمَّا قَالَ: عَلَى سُرُرٍ مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا دَلَّ هَذَا عَلَى أَنَّ اسْتِقْرَارَهُمْ وَاتِّكَاءَهُمْ جَمِيعًا عَلَى سُرُرٍ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: مُتَقابِلِينَ فِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّ أَحَدًا لَا يَسْتَدْبِرُ أَحَدًا وَثَانِيهِمَا: أَنَّ أَحَدًا مِنَ السَّابِقِينَ لَا يَرَى غَيْرَهُ فَوْقَهُ، وَهَذَا أَقْرَبُ لِأَنَّ قَوْلَهُ: مُتَقابِلِينَ عَلَى الْوَجْهِ الْأَوَّلِ يَحْتَاجُ إِلَى أَنْ يُقَالَ: مُتَقَابِلِينَ مَعْنَاهُ أَنَّ كُلَّ أَحَدٍ يُقَابِلُ أَحَدًا فِي زَمَانٍ وَاحِدٍ، وَلَا يُفْهَمُ هَذَا إِلَّا فِيمَا لَا يَكُونُ فِيهِ اخْتِلَافُ جِهَاتٍ، وَعَلَى هَذَا فَيَكُونُ مَعْنَى الْكَلَامِ أَنَّهُمْ أَرْوَاحٌ لَيْسَ لَهُمْ أَدْبَارٌ وَظُهُورٌ، فَيَكُونُ الْمُرَادُ مِنَ السَّابِقِينَ هُمُ الَّذِينَ أَجْسَامُهُمْ أَرْوَاحٌ نُورَانِيَّةٌ جَمِيعُ جِهَاتِهِمْ وَجْهٌ كَالنُّورِ الَّذِي يُقَابِلُ كُلَّ شَيْءٍ وَلَا يَسْتَدْبِرُ أَحَدًا، وَالْوَجْهُ الْأَوَّلُ أَقْرَبُ إِلَى أَوْصَافِ الْمَكَانِيَّاتِ. ثُمَّ قَالَ تَعَالَى:
başka bir şeye yaslandıklarının zannedilmemesidir; nitekim yaslanmaya elverişli olmayan küçük bir sandalyede oturup da altına yaslanmak için başka bir şey konulan kimsenin durumu böyledir. Cenâb-ı Hak: { عَلَى سُرُرٍ مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا } buyurunca bu, onların hem oturmalarının hem de yaslanmalarının bizzat tahtlar üzerinde olduğuna delalet etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın: { مُتَقابِلِينَ } buyruğunda iki vecih vardır: Birincisi: Hiç kimsenin arkasını başkasına dönmemesidir. İkincisi: Sâbikûndan hiç kimsenin başkasını kendisinden üstün görmemesidir. Bu [ikinci vecih] daha uygundur; zira birinci veche göre { مُتَقابِلِينَ } ifadesi, herkesin aynı anda birbiriyle yüz yüze bakması anlamına gelir ki bu da ancak yönlerin farklılaşmadığı durumlarda anlaşılabilir. Buna göre sözün anlamı, onların arkaları ve sırtları olmayan ruhlar oldukları şeklinde olur; bu takdirde sâbikûndan maksat, bedenleri nurânî ruhlar olup her yönleri yüz gibi olan kimselerdir; nitekim nur da her şeyi karşılar ve arkasını kimseye dönmez. Ancak birinci vecih mekânî varlıkların vasıflarına daha yakındır. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50746. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : آية ١٧]
[Vâkıa Sûresi (56), 17. Âyet]
50747. Metin
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ (١٧)
{ يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدانٌ مُخَلَّدُونَ (١٧) } “Çevrelerinde ebedî kılınmış hizmetçi çocuklar dolaşır.” (17)
50748. Metin
وَالْوِلْدَانُ جَمْعُ الْوَلِيدِ، وَهُوَ فِي الْأَصْلِ فَعِيلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ وَهُوَ الْمَوْلُودُ لَكِنْ غَلَبَ عَلَى الصِّغَارِ مَعَ قَطْعِ النَّظَرِ عَنْ كَوْنِهِمْ مَوْلُودِينَ، وَالدَّلِيلُ أَنَّهُمْ قَالُوا لِلْجَارِيَةِ الصَّغِيرَةِ وَلِيدَةٌ، وَلَوْ نَظَرُوا إِلَى الْأَصْلِ لَجَرَّدُوهَا عَنِ الْهَاءِ كَالْقَتِيلِ، إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: فِي الْوِلْدَانِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ عَلَى الْأَصْلِ وَهُمْ صِغَارُ الْمُؤْمِنِينَ وَهُوَ ضَعِيفٌ، لِأَنَّ صِغَارَ الْمُؤْمِنِينَ أَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ أَنَّهُ يُلْحِقُهُمْ بِآبَائِهِمْ، وَمِنَ النَّاسِ الْمُؤْمِنِينَ الصَّالِحِينَ مَنْ لَا وَلَدَ لَهُ فَلَا يَجُوزُ أَنْ يَخْدِمَ وَلَدُ الْمُؤْمِنِ مُؤْمِنًا غَيْرَهُ، فَيَلْزَمُ إِمَّا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ اخْتِصَاصٌ بِبَعْضِ الصَّالِحِينَ وَأَنْ لَا يَكُونَ لِمَنْ لَا يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ مَنْ يَطُوفُ عَلَيْهِ مِنَ الْوِلْدَانِ، وَإِمَّا أَنْ يَكُونَ وَلَدُ الْآخَرِ يَخْدِمُ غَيْرَ أَبِيهِ وَفِيهِ مَنْقَصَةٌ بِالْأَبِ، وَعَلَى هَذَا الْوَجْهِ قِيلَ: هُمْ صِغَارُ الْكُفَّارِ وَهُوَ أَقْرَبُ مِنَ الْأَوَّلِ إِذْ لَيْسَ فِيهِ مَا ذَكَرْنَا مِنَ الْمَفْسَدَةِ وَالثَّانِي: أَنَّهُ عَلَى الِاسْتِعْمَالِ الَّذِي لَمْ يُلْحَظْ فِيهِ الْأَصْلُ وَهُوَ إِرَادَةُ الصِّغَارِ مَعَ قَطْعِ النَّظَرِ عَنْ كَوْنِهِمْ مَوْلُودِينَ وَهُوَ حِينَئِذٍ كَقَوْلِهِ تَعَالَى:
Vildân (وِلْدَان), velîd (وَلِيد) kelimesinin çoğuludur. Aslında mef'ûl anlamında faîl veznindedir ve mevlüd (doğurulmuş çocuk) demektir; ancak doğurulmuş olmalarından sarfınazar edilerek küçük çocuklar için galip bir kullanım kazanmıştır. Bunun delili, küçük cariyeye "velîde" (وَلِيدَة) demeleridir; şayet aslına baksalardı "katîl" kelimesinde olduğu gibi onu müenneslik tâ'sından (hâ) soyutlarlardı. Bu sabit olunca deriz ki: Vildân hakkında iki vecih vardır: Birincisi: Aslı üzere olmasıdır ki bunlar müminlerin [küçük yaşta ölen] çocuklarıdır. Bu görüş zayıftır; zira Allah Teâlâ müminlerin çocuklarını babalarına kavuşturacağını haber vermiştir. Mümin ve sâlih kimselerden çocuğu olmayanlar da vardır; bir müminin çocuğunun başka bir mümine hizmet etmesi ise câiz olmaz. Aksi takdirde ya bunların sâlihlerin sadece bir kısmına mahsus olması ve çocuğu olmayanın çevresinde dolaşan hizmetçi çocukların bulunmaması gerekecektir; yahut bir başkasının çocuğunun kendi babasından başkasına hizmet etmesi gerekecektir ki bunda babaya yönelik bir eksiklik/kusur vardır. Bu veçhe göre: "Onlar kâfirlerin çocuklarıdır" denilmiştir ki bu, zikrettiğimiz sakınca bulunmadığından birinci görüşten daha yakındır. İkincisi: Aslın gözetilmediği kullanım üzere olmasıdır ki bu da doğurulmuş olmalarından sarfınazar edilerek sadece küçük çocukların kastedilmesidir. Bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğu gibi olur:
50749. Metin
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمانٌ لَهُمْ [الطُّورِ: ٢٤] وَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى: مُخَلَّدُونَ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ مِنَ الْخُلُودِ وَالدَّوَامِ، وَعَلَى هَذَا الْوَجْهِ يَظْهَرُ/ وَجْهَانِ آخَرَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُمْ مُخَلَّدُونَ وَلَا مَوْتَ لَهُمْ وَلَا فَنَاءَ وَثَانِيهِمَا: لَا يَتَغَيَّرُونَ عَنْ حَالِهِمْ وَيَبْقَوْنَ صِغَارًا دَائِمًا لَا يَكْبَرُونَ وَلَا يَلْتَحُونَ وَالْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّهُ مِنَ الْخَلَدَةِ وَهُوَ الْقُرْطُ بِمَعْنَى فِي آذانهم حلق، والأول أظهر وأليق. ثم قال تعالى:
{ وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمانٌ لَهُمْ } [Tûr, 24] “Kendilerine ait hizmetçi oğlanlar çevrelerinde dolaşır.” Cenâb-ı Hakk'ın: { مُخَلَّدُونَ } buyruğunda iki vecih vardır: Birincisi: Hulûd (ebedîlik) ve devamlılıktan gelmesidir. Bu veçhe göre iki diğer vecih ortaya çıkar: Birincisi: Ebedî kılınmışlardır, onlar için ne ölüm ne de yokluk vardır. İkincisi: Hallerinden değişmezler, dâima küçük kalırlar, büyümezler ve sakalları çıkmaz. İkinci vecih: Halede (خَلَدَة) kelimesinden gelmesidir ki o da küpedir; yani kulaklarında halkalar/küpeler vardır. Birinci vecih daha zâhir ve daha uygundur. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50750. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : آية ١٨]
[Vâkıa Sûresi (56), 18. Âyet]
50751. Metin
بِأَكْوابٍ وَأَبارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (١٨)
{ بِأَكْوابٍ وَأَبارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (١٨) } “Kaynağından [doldurulmuş] testiler, ibrikler ve kadehlerle.” (18)
50752. Metin
أَوَانِي الْخَمْرِ تَكُونُ فِي الْمَجَالِسِ، وَفِي الْكُوبِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ مِنْ جِنْسِ الْأَقْدَاحِ وَهُوَ قَدَحٌ كَبِيرٌ ثانيهما: مِنْ جِنْسِ الْكِيزَانِ وَلَا عُرْوَةَ لَهُ وَلَا خُرْطُومَ وَالْإِبْرِيقُ لَهُ عُرْوَةٌ وَخُرْطُومٌ، وَفِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:
İçki kapları meclislerde bulunur. Kûb (كُوب) hakkında iki vecih vardır: Birincisi: Kadeh cinsinden olup büyük bir kadehtir. İkincisi: Testi cinsinden olup kulpu ve emziği olmayan kaptır. İbrîk (إِبْرِيق) ise kulpu ve emziği olandır. Bu âyette [birkaç] mesele vardır:
50753. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: مَا الْفَرْقُ بَيْنَ الْأَكْوَابِ وَالْأَبَارِيقِ وَالْكَأْسِ حَيْثُ ذَكَرَ الْأَكْوَابَ وَالْأَبَارِيقَ بِلَفْظِ الْجَمِيعِ وَالْكَأْسَ بِلَفْظِ الْوَاحِدِ وَلَمْ يَقُلْ: وَكُئُوسٍ؟ نَقُولُ: هُوَ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ فِي الشُّرْبِ يَكُونُ عِنْدَهُمْ أَوَانٍ كَثِيرَةٌ فِيهَا الْخَمْرُ مُعَدَّةٌ مَوْضُوعَةٌ عِنْدَهُمْ، وَأَمَّا الْكَأْسُ فَهُوَ الْقَدَحُ الَّذِي يُشْرَبُ بِهِ الْخَمْرُ إِذَا كَانَ فِيهِ الْخَمْرُ وَلَا يَشْرَبُ وَاحِدٌ فِي زَمَانٍ وَاحِدٍ إِلَّا مِنْ كَأْسٍ وَاحِدٍ، وَأَمَّا أَوَانِي الْخَمْرِ الْمَمْلُوءَةُ مِنْهَا فِي زَمَانٍ وَاحِدٍ فَتُوجَدُ كَثِيرًا، فَإِنْ قِيلَ:
Birinci Mesele: Ekvâb ve ebârîkı çoğul lafızla, ke's'i ise "küûs" demeyip tekil lafızla zikretmiş olması bakımından ekvâb, ebârîk ve ke's arasındaki fark nedir? Deriz ki: Bu, Arapların içme âdetine göredir; zira yanlarında içinde içki bulunan, hazırlanıp konulmuş pek çok kap bulunur. Ke's ise, içinde içki bulunduğu takdirde kendisiyle içki içilen kadehtir ve bir kimse aynı anda ancak tek bir kadehten içer. Aynı anda içkiyle dolu olan içki kapları ise pek çok bulunur. Şayet:
50754. Metin
الطَّوَافُ بِالْكَأْسِ عَلَى عَادَةِ أَهْلِ الدُّنْيَا وَأَمَّا الطَّوَافُ بِالْأَكْوَابِ وَالْأَبَارِيقِ فَغَيْرُ مُعْتَادٍ فَمَا الْفَائِدَةُ فِيهِ؟ نَقُولُ: عَدَمُ الطَّوَافِ بِهَا فِي الدُّنْيَا لِدَفْعِ الْمَشَقَّةِ عَنِ الطَّائِفِ لِثِقَلِهَا وَإِلَّا فَهِيَ مُحْتَاجٌ إِلَيْهَا بِدَلِيلِ أَنَّهُ عِنْدَ الْفَرَاغِ يرجع إلى الموضع الذي هي فِيهِ، وَأَمَّا فِي الْآخِرَةِ فَالْآنِيَةُ تَدُورُ بِنَفْسِهَا وَالْوَلِيدُ مَعَهَا إِكْرَامًا لَا لِلْحَمْلِ، وَفِيهِ وَجْهٌ آخر من
"Kadehle dolaşmak dünya ehlinin âdetine göredir; testiler ve ibriklerle dolaşmak ise alışılagelmiş değildir. O halde bundaki fayda nedir?" denilirse, deriz ki: Dünyada bunlarla dolaşılmaması, ağırlıklarından ötürü dolaştıran kimseden meşakkati defetmek içindir; yoksa bunlara ihtiyaç duyulmaktadır; nitekim [kadeh] boşaldığında onların bulunduğu yere geri dönülmesi bunun delilidir. Âhirette ise kaplar bizzat kendiliğinden döner, hizmetçi çocuk ise taşımak için değil ikram için onların yanındadır. Dil bakımından bunda başka bir vecih daha vardır:
50755. Metin
حَيْثُ اللُّغَةُ وَهُوَ أَنَّ الْكَأْسَ إِنَاءٌ فِيهِ شَرَابٌ فَيَدْخُلُ فِي مَفْهُومِهِ الْمَشْرُوبُ، وَالْإِبْرِيقُ آنِيَةٌ لَا يُشْتَرَطُ فِي إِطْلَاقِ اسْمِ الْإِبْرِيقِ عَلَيْهَا أَنْ يَكُونَ فِيهَا شَرَابٌ، وَإِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ الْإِنَاءُ الْمَمْلُوءُ الِاعْتِبَارُ لِمَا فِيهِ لَا لِلْإِنَاءِ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ فَاعْتِبَارُ الْكَأْسِ بِمَا فِيهِ لَكِنْ فِيهِ مَشْرُوبٌ مِنْ جِنْسٍ وَاحِدٍ وَهُوَ الْمُعْتَبَرُ، وَالْجِنْسُ لَا يُجْمَعُ إِلَّا عِنْدَ تَنَوُّعِهِ فَلَا يُقَالُ لِلْأَرْغِفَةِ مِنْ جِنْسٍ وَاحِدٍ: أخباز، وإنما يقال: أخباز عند ما يَكُونُ بَعْضُهَا أَسْوَدَ وَبَعْضُهَا أَبْيَضَ وَكَذَلِكَ اللُّحُومُ يُقَالُ عِنْدَ تَنَوُّعِ الْحَيَوَانَاتِ الَّتِي مِنْهَا اللُّحُومُ وَلَا يُقَالُ لِلْقِطْعَتَيْنِ مِنَ اللَّحْمِ لَحْمَانِ، وَأَمَّا الْأَشْيَاءُ الْمُصَنَّفَةُ فَتُجْمَعُ، فَالْأَقْدَاحُ وَإِنْ كَانَتْ كَبِيرَةً لَكِنَّهَا لَمَّا مُلِئَتْ خَمْرًا مِنْ جِنْسٍ وَاحِدٍ لَمْ يَجُزْ أَنْ يُقَالَ لَهَا: خُمُورٌ فَلَمْ يَقُلْ:
Ke's (kadeh), içinde içecek bulunan kaptır; dolayısıyla içecek onun mefhumuna dahildir. İbrik ise üzerine ibrik isminin verilmesi için içinde içecek bulunması şart koşulmayan bir kaptır. Bu sabit olunca deriz ki: Dolu olan kapta itibar kaba değil içindekinedir. Böyle olunca kadehte itibar içindekinedir; ancak onun içinde tek bir cinsten içecek vardır ve muteber olan da odur. Cins ise ancak çeşitlendiği zaman çoğul yapılır; nitekim aynı cinsten olan ekmek somunlarına "ahbâz" (ekmekler) denilmez; "ahbâz" ancak bir kısmı siyah bir kısmı beyaz olduğunda söylenir. Aynı şekilde "luhûm" (etler) de kendilerinden et elde edilen hayvanlar çeşitlendiğinde söylenir; iki parça et için "iki et" denilmez. Sınıflandırılmış şeylere gelince, onlar çoğul yapılır. Kadehler büyük olsalar bile tek cinsten içki ile doldurulduklarında onlara "humûr" (içkiler) denilmesi câiz olmaz; bundan ötürü:
50756. Metin
كُئُوسٌ وَإِلَّا لَكَانَ ذَلِكَ تَرْجِيحًا لِلظُّرُوفِ، لِأَنَّ الْكَأْسَ مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا شَرَابٌ مِنْ جنس واحد لا بجمع وَاحِدٌ فَيُتْرَكُ الْجَمْعُ تَرْجِيحًا لِجَانِبِ الْمَظْرُوفِ بِخِلَافِ الْإِبْرِيقِ فَإِنَّ الْمُعْتَبَرَ فِيهِ الْإِنَاءُ فَحَسْبُ، وَعَلَى هَذَا يَتَبَيَّنُ بَلَاغَةُ الْقُرْآنِ حَيْثُ لَمْ يَرِدْ فِيهِ لَفْظُ الْكُئُوسِ إِذْ كَانَ مَا فِيهَا نَوْعٌ وَاحِدٌ مِنَ الْخَمْرِ، وَهَذَا بَحْثٌ عَزِيزٌ فِي اللُّغَةِ.
"küûs" (kadehler) dememiştir; aksi takdirde bu, kaplar (zarflar) tarafını tercih etmek olurdu. Çünkü ke's, tek cinsten bir içecek olması hasebiyle çoğul yapılmaz, tektir; dolayısıyla içindeki şeyin (mazrûf) tarafı tercih edilerek çoğul terk edilmiştir. İbrik ise böyle değildir; zira onda muteber olan sadece kaptır. Buna göre Kur'an'ın belâğatı ortaya çıkar; zira içindekiler tek bir içki türü olduğu için Kur'an'da "küûs" lafzı varid olmamıştır. Bu, dilde pek kıymetli bir incelemedir.
50757. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي تَأْخِيرِ الْكَأْسِ تَرْتِيبٌ حَسَنٌ، فَكَذَلِكَ فِي تَقْدِيمِ الْأَكْوَابِ إِذَا كَانَ الْكُوبُ مِنْهُ يُصَبُّ الشَّرَابُ فِي الْإِبْرِيقِ وَمِنَ الْإِبْرِيقِ الْكَأْسُ.
İkinci Mesele: Kadehin sonraya bırakılmasında güzel bir tertip vardır; aynı şekilde testiden içki ibriğe, ibrikten de kadehe döküldüğünde testilerin öne alınmasında da [güzel bir tertip vardır].
50758. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: مِنْ مَعِينٍ بَيَانُ مَا فِي الْكَأْسِ أَوْ بَيَانُ مَا فِي الْأَكْوَابِ وَالْأَبَارِيقِ، نَقُولُ: يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْكُلُّ مِنْ مَعِينٍ وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ بِالْوَضْعِ، وَالثَّانِي لَيْسَ كَذَلِكَ، فَلَمَّا قَالَ: وَكَأْسٍ فَكَأَنَّهُ قَالَ: وَمَشْرُوبٍ، وَكَأَنَّ السَّامِعَ مُحْتَاجًا إِلَى مَعْرِفَةِ الْمَشْرُوبِ، وَأَمَّا الْإِبْرِيقُ فَدَلَالَتُهُ عَلَى الْمَشْرُوبِ لَيْسَ بِالْوَضْعِ، وَأَمَّا الْمَعْنَى فَلِأَنَّ كَوْنَ الْكُلِّ مَلْآنًا هُوَ الْحَقُّ، وَلِأَنَّ الطَّوَافَ بِالْفَارِغِ لَا يَلِيقُ فَكَانَ الظَّاهِرُ بَيَانَ مَا فِي الْكُلِّ، وَمِمَّا يُؤَيِّدُ الْأَوَّلَ هُوَ أَنَّهُ تَعَالَى عِنْدَ ذِكْرِ الْأَوَانِي ذَكَرَ جِنْسَهَا لَا نَوْعَ مَا فِيهَا فَقَالَ تَعَالَى: وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ [الْإِنْسَانِ: ١٥] الْآيَةَ، وَعِنْدَ ذِكْرِ الْكَأْسِ بَيَّنَ مَا فِيهَا فَقَالَ: وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ فَيُحْتَمَلُ أَنَّ الطَّوَافَ بِالْأَبَارِيقِ، وَإِنْ كَانَتْ فَارِغَةً لِلزِّينَةِ وَالتَّجَمُّلِ وَفِي الْآخِرَةِ تَكُونُ لِلْإِكْرَامِ وَالتَّنَعُّمِ لَا غَيْرُ.
Üçüncü Mesele: { مِنْ مَعِينٍ } ifadesi kadehin içindekinin beyanı mıdır, yoksa testiler ve ibriklerin içindekinin beyanı mıdır? Deriz ki: Hepsinin maînden olması muhtemeldir; birincisi vaz' (dil konuluşu) bakımından daha zâhirdir, ikincisi ise öyle değildir. Cenâb-ı Hak { وَكَأْسٍ } buyurunca sanki "ve bir meşrubat" demiş gibi olmuştur ve dinleyici bu meşrubatı bilmeye ihtiyaç duyar. İbriğin meşrubata delaleti ise vaz'en değildir. Anlam bakımından ise hepsinin dolu olması hakikattir; zira boş kaplarla dolaşmak uygun düşmez, dolayısıyla zâhir olan hepsinin içindekinin beyanıdır. Birinciyi destekleyen hususlardan biri de şudur: Cenâb-ı Hak kapları zikrettiğinde içlerindekinin türünü değil kapların cinsini zikretmiş ve: { وَيُطافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوابٍ } [İnsân, 15] “Yanlarında gümüşten kaplar ve testilerle dolaşılır...” âyetini buyurmuştur; kadehi zikrettiğinde ise içindekini beyan ederek: { وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ } buyurmuştur. Şu halde boş olsalar dahi ibriklerle dolaşılmasının süs ve güzellik için olması, âhirette ise sadece ikram ve nimetlenme için olması muhtemeldir.
50759. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: مَا مَعْنَى الْمَعِينِ؟ قُلْنَا: ذَكَرْنَا فِي سُورَةِ الصَّافَّاتِ أَنَّهُ فَعِيلٌ أَوْ مَفْعُولٌ وَمَضَى فِيهِ خِلَافٌ، فَإِنْ قُلْنَا: فَعِيلٌ فَهُوَ من معن الْمَاءِ إِذَا جَرَى وَإِنْ قُلْنَا: مَفْعُولٌ فَهُوَ مِنْ عَانَهُ إِذَا شَخَّصَهُ بِعَيْنِهِ وَمَيَّزَهُ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ وَأَظْهَرُ لِأَنَّ الْمَعْيُونَ يُوهِمُ بِأَنَّهُ مَعْيُوبٌ لِأَنَّ قَوْلَ الْقَائِلِ: عَانَنِي فُلَانٌ مَعْنَاهُ ضَرَّنِي إِذَا أَصَابَتْنِي عَيْنُهُ، وَلِأَنَّ الْوَصْفَ بِالْمَفْعُولِ لَا فَائِدَةَ فِيهِ، وَأَمَّا الْجَرَيَانُ فِي الْمَشْرُوبِ فَهُوَ إِنْ كَانَ فِي الْمَاءِ فَهُوَ صِفَةُ مَدْحٍ وَإِنْ كَانَ فِي غَيْرِهِ فَهُوَ أَمْرٌ عَجِيبٌ لَا يُوجَدُ فِي الدُّنْيَا، فَيَكُونُ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ [محمد: ١٥] ثم قال تعالى:
Dördüncü Mesele: Maîn'in anlamı nedir? Dedik ki: Sâffât Sûresi'nde onun faîl mi yoksa mef'ûl vezninde mi olduğunu zikretmiştik ve bu husustaki ihtilaf geçmişti. Şayet "faîl"dir dersek, su aktığında kullanılan "ma'n" (مَعْن) kökündendir. Şayet "mef'ûl"dür dersek, onu bizzat gözüyle belirleyip ayırt ettiğinde kullanılan "âne" (عَانَ) fiilindendir. Birincisi daha sahih ve daha zâhirdir; zira me'yûn (مَعْيُون) kelimesi ayıplı olduğunu vehmettirebilir; çünkü bir kimsenin: "Falanca bana âne etti" sözü, nazar değdiğinde "bana zarar verdi" demektir; ayrıca mef'ûl ile vasıflamada bir fayda da yoktur. İçecekte akıcılığa gelince; şayet suda ise bu bir övgü sıfatıdır, sudan başkasında ise dünyada bulunmayan hayret verici bir şeydir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın: { وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ } [Muhammed, 15] “...şaraptan ırmaklar...” buyruğu gibi olur. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50760. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : آية ١٩]
[Vâkıa Sûresi (56), 19. Âyet]
50761. Metin
لَا يُصَدَّعُونَ عَنْها وَلا يُنْزِفُونَ (١٩)
{ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْها وَلا يُنْزِفُونَ (١٩) } “Ondan dolayı ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir.” (19)
50762. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
50763. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: لَا يُصَدَّعُونَ فِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: لَا يُصِيبُهُمْ مِنْهَا صُدَاعٌ يُقَالُ: صَدَّعَنِي فُلَانٌ أَيْ أَوْرَثَنِي الصُّدَاعَ وَالثَّانِي: لَا يُنْزِفُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْفِدُونَهَا مِنَ الصَّدْعِ، وَالظَّاهِرُ أَنَّ أَصْلَ الصُّدَاعِ مِنْهُ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْأَلَمَ الَّذِي فِي الرَّأْسِ يَكُونُ فِي أَكْثَرِ الْأَمْرِ بِخِلْطٍ وَرِيحٍ فِي أَغْشِيَةِ الدِّمَاغِ فَيُؤْلِمُهُ فَيَكُونُ الَّذِي بِهِ صداع كأنه يتطرف فِي غِشَاءِ دِمَاغِهِ.
Birinci Mesele: { لَا يُصَدَّعُونَ } hakkında iki vecih vardır: Birincisi: Ondan dolayı kendilerine baş ağrısı (sudâ') isabet etmez. Nitekim "falanca beni suda' etti" denilir ki "bende baş ağrısı meydana getirdi" demektir. İkincisi: Sad' (yarma/ayırma) kökünden olup ondan uzaklaştırılmazlar ve onu tüketmezler. Zâhir olan, sudâ' kelimesinin aslının da bundan geldiğidir. Zira baştaki ağrı çoğunlukla beyin zarlarındaki bir hılt (salgı) ve gaz sebebiyle olur ve ona acı verir; böylece başı ağrıyan kimse sanki beyin zarında bir yarılma/çatlama oluyormuş gibi hisseder.
50764. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: إِنْ كَانَ الْمُرَادُ نَفْيَ الصُّدَاعِ فَكَيْفَ يَحْسُنُ عَنْهَا مَعَ أَنَّ الْمُسْتَعْمَلَ فِي السَّبَبِ كَلِمَةُ مِنْ،
İkinci Mesele: Şayet kastedilen baş ağrısını nefyetmek ise, sebep bildirmede kullanılan kelime "min" (مِنْ) olduğu halde "anhâ" (عَنْهَا) ifadesi nasıl uygun düşer?
50765. Metin
فَيُقَالُ: مَرِضَ مِنْ كَذَا وَفِي الْمُفَارَقَةِ يُقَالُ: عن، فيقال: برىء عَنِ الْمَرَضِ؟ نَقُولُ: الْجَوَابُ هُوَ أَنَّ السَّبَبَ الَّذِي يُثْبِتُ أَمْرًا فِي شَيْءٍ كَأَنَّهُ يَنْفَصِلُ عَنْهُ شَيْءٌ وَيُثْبِتُ فِي مَكَانِهِ فِعْلَهُ، فَهُنَاكَ أَمْرَانِ وَنَظَرَانِ إِذَا نَظَرْتَ إِلَى الْمَحَلِّ وَرَأَيْتَ فِيهِ شَيْئًا تَقُولُ: هَذَا مِنْ مَاذَا، أَيِ ابْتِدَاءُ وَجُودِهِ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ فَيَقَعُ نَظَرُكَ عَلَى السَّبَبِ فَتَقُولُ: هَذَا مِنْ هَذَا أَيِ ابْتِدَاءُ وَجُودِهِ مِنْهُ، وَإِذَا نَظَرْتَ إِلَى جَانِبِ الْمُسَبِّبِ تَرَى الْأَمْرَ الَّذِي صَدَرَ عَنْهُ كَأَنَّهُ فَارَقَهُ وَالْتَصَقَ بِالْمَحَلِّ، وَلِهَذَا لَا يُمْكِنُ أَنْ يُوجَدَ ذَلِكَ مَرَّةً أُخْرَى، وَالسَّبَبُ كَأَنَّهُ كَانَ فِيهِ وَانْتَقَلَ عَنْهُ فِي أَكْثَرِ الْأَمْرِ فَهَهُنَا يَكُونُ الْأَمْرَانِ مِنَ الْأَجْسَامِ وَالْأُمُورِ الَّتِي لَهَا قُرْبٌ وَبُعْدٌ، إِذَا عُلِمَ هَذَا فَنَقُولُ: الْمُرَادُ هاهنا بَيَانُ خَمْرِ الْآخِرَةِ فِي/ نَفْسِهَا وَبَيَانُ مَا عَلَيْهَا، فَالنَّظَرُ وَقَعَ عَلَيْهَا لَا عَلَى الشَّارِبِينَ وَلَوْ كَانَ الْمَقْصُودُ أَنَّهُمْ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا لِوَصْفٍ مِنْهُمْ لَمَا كَانَ مَدْحًا لَهَا، وَأَمَّا إِذَا قَالَ: هِيَ لَا تُصَدِّعُ لِأَمْرٍ فِيهَا يَكُونُ مَدْحًا لَهَا فَلَمَّا وَقَعَ النَّظَرُ عَلَيْهَا قَالَ عَنْهَا، وَأَمَّا إِذَا كُنْتَ تَصِفُ رَجُلًا بِكَثْرَةِ الشُّرْبِ وَقُوَّتِهِ عَلَيْهِ، فَإِنَّكَ تَقُولُ: فِي حَقِّهِ هُوَ لَا يُصَدَّعُ مِنْ كَذَا مِنَ الْخَمْرِ، فَإِذَا وَصَفْتَ الْخَمْرَ تَقُولُ هَذِهِ لَا يُصَدَّعُ عَنْهَا أَحَدٌ.
Nitekim "falanca şeyden dolayı hastalandı" (مَرِضَ مِنْ كَذَا) denilir; ayrılmada ise "an" (عَنْ) kullanılır ve "hastalıktan kurtuldu" (بَرِئَ عَنِ الْمَرَضِ) denir. Deriz ki: Cevap şudur: Bir şeyde bir durumu sabit kılan sebep, sanki kendisinden bir parça ayrılıp fiilini onun yerine yerleştiriyor gibidir. Burada iki durum ve iki bakış açısı vardır: Mahalle (nesneye) bakıp onda bir şey gördüğünde: "Bu neyden oldu?" yani "bunun varlığının başlangıcı hangi şeydendir?" dersin; bakışın sebebe yönelir ve: "Bu bundandır" yani "varlığının başlangıcı ondandır" dersin. Müsebbib (sebep olan) tarafına baktığında ise, ondan meydana gelen şeyin sanki ondan ayrılıp mahalle yapıştığını görürsün; bundan dolayı onun bir daha bulunması mümkün olmaz. Sebep de çoğunlukla sanki onun içindeymiş de ondan intikal etmiş gibidir. Dolayısıyla buradaki iki durum, yakınlık ve uzaklığı olan cisimler ve hususlardandır. Bu bilinince deriz ki: Burada kastedilen, bizzat âhiret içkisini ve onun vasfını beyan etmektir. Dolayısıyla bakış içenlere değil içkiye yönelmiştir. Şayet maksat onların kendilerindeki bir vasıftan ötürü başlarının ağrımaması olsaydı, bu içki için bir övgü olmazdı. Ancak "kendi yapısındaki bir husustan ötürü baş ağrıtmaz" denilirse bu, içki için bir övgü olur. Bakış içkiye yöneldiği için { عَنْها } buyurmuştur. Çok içmesi ve buna mukavemet göstermesiyle bir adamı vasfettiğin zaman onun hakkında: "Şu kadar içkiden dolayı başı ağrımaz" (لَا يُصَدَّعُ مِنْ كَذَا) dersin. İçkiyi vasfettiğin zaman ise: "Bundan dolayı hiç kimsenin başı ağrıtılmaz" (لَا يُصَدَّعُ عَنْهَا أَحَدٌ) dersin.
50766. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلا يُنْزِفُونَ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُهُ فِي الصَّافَّاتِ وَالَّذِي يَحْسُنُ ذِكْرُهُ هُنَا أَنْ نَقُولَ:
Üçüncü Mesele: Cenâb-ı Hakk'ın: { وَلا يُنْزِفُونَ } buyruğunun tefsiri Sâffât Sûresi'nde geçmişti. Burada zikredilmesi güzel olan husus şudur:
50767. Metin
إِنْ كَانَ معنى لا يُنْزِفُونَ لَا يَسْكَرُونَ، فَنَقُولُ: إِمَّا أَنْ نَقُولَ مَعْنَى: لَا يُصَدَّعُونَ أَنَّهُمْ لَا يُصِيبُهُمُ الصُّدَاعُ، وَإِمَّا أَنَّهُمْ لَا يَفْقِدُونَ، فَإِنْ قُلْنَا: بِالْقَوْلِ الْأَوَّلِ فَالتَّرْتِيبُ فِي غَايَةِ الْحُسْنِ لِأَنَّهُ عَلَى طَرِيقَةِ الِارْتِقَاءِ، فَإِنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: لَا يُصَدَّعُونَ مَعْنَاهُ لَا يُصِيبُهُمُ الصُّدَاعُ لَكِنَّ هَذَا لَا يَنْفِي السُّكْرَ فَقَالَ: بَعْدَهُ وَلَا يُورِثُ السُّكْرَ، كَقَوْلِ الْقَائِلِ: لَيْسَ فِيهِ مَفْسَدَةٌ كَثِيرَةٌ، ثُمَّ يَقُولُ: وَلَا قَلِيلَةٌ، تَتْمِيمًا لِلْبَيَانِ، وَلَوْ عَكَسْتَ الترتيب لا يكون حسنا، وإن قلنا: لا يُنْزِفُونَ لَا يَفْقِدُونَ فَالتَّرْتِيبُ أَيْضًا كَذَلِكَ لِأَنَّ قَوْلَنَا: لَا يُصَدَّعُونَ أَيْ لَا يَفْقِدُونَهُ وَمَعَ كَثْرَتِهِ وَدَوَامِ شُرْبِهِ لَا يَسْكَرُونَ فَإِنَّ عَدَمَ السُّكْرِ لِنَفَادِ الشَّرَابِ لَيْسَ بِعَجَبٍ، لَكِنَّ عَدَمَ سُكْرِهِمْ مَعَ أَنَّهُمْ مُسْتَدِيمُونَ لِلشَّرَابِ عَجِيبٌ وَإِنْ قلنا: لا يُنْزِفُونَ بِمَعْنَى لَا يَنْفَدُ شَرَابُهُمْ كَمَا بَيَّنَّا هُنَاكَ. فَنَقُولُ: أَيْضًا إِنْ كَانَ لَا يُصَدَّعُونَ بِمَعْنَى لَا يُصِيبُهُمْ صُدَاعٌ فَالتَّرْتِيبُ فِي غَايَةِ الْحُسْنِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ قَوْلَهُ: لَا يُصَدَّعُونَ لَا يَكُونُ بَيَانَ أَمْرٍ عَجِيبٍ إِنْ كَانَ شَرَابُهُمْ قَلِيلًا فَقَالَ: لَا يُصَدَّعُونَ عَنْها مَعَ أَنَّهُمْ لَا يَفْقِدُونَ الشَّرَابَ وَلَا يَنْزِفُونَ الشَّرَابَ، وَإِنْ كَانَ بِمَعْنَى لَا يَنْزِفُونَ عَنْهَا فَالتَّرْتِيبُ حَسَنٌ لِأَنَّ مَعْنَاهُ لَا يَنْزِفُونَ عَنْهَا بِمَعْنَى لَا يَخْرُجُونَ عَمَّا هُمْ فِيهِ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهُمْ مَا أُعْطُوا مِنَ الشَّرَابِ، ثُمَّ إِذَا أَفْنَوْهَا بالشراب يعطون. ثم قال تعالى:
Şayet { لا يُنْزِفُونَ } ifadesinin anlamı "sarhoş olmazlar" demek ise, deriz ki: { لَا يُصَدَّعُونَ } ifadesinin anlamı ya "onlara baş ağrısı isabet etmez" demektir ya da "ondan mahrum kalmazlar/kaybetmezler" demektir. Şayet birinci görüşü kabul edersek tertip son derece güzeldir; zira terakkî (derece derece yükselme) üslubu üzeredir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın: { لَا يُصَدَّعُونَ } buyruğu "onlara baş ağrısı isabet etmez" demektir; fakat bu sarhoşluğu nefyetmez; bunun üzerine ardından "sarhoşluk da vermez" buyurmuştur. Nitekim bir kimsenin beyanı tamamlamak için: "Onda çok bir zarar yoktur" dedikten sonra "az bir zarar da yoktur" demesi gibidir; tertibi tersine çevirseydin güzel olmazdı. Şayet { لا يُنْزِفُونَ } ifadesine "kaybetmezler/tüketmezler" dersek tertip yine böyledir; zira { لَا يُصَدَّعُونَ } sözümüz "onu kaybetmezler ve çokluğuna, sürekli içilmesine rağmen sarhoş da olmazlar" demektir. Zira içeceğin tükenmesinden dolayı sarhoş olmamak şaşılacak bir şey değildir; fakat içeceğe sürekli devam etmelerine rağmen sarhoş olmamaları hayret vericidir. Şayet orada açıkladığımız gibi { لا يُنْزِفُونَ } ifadesi "içecekleri tükenmez" anlamında ise deriz ki: Şayet { لَا يُصَدَّعُونَ } ifadesi "onlara baş ağrısı isabet etmez" anlamında ise tertip son derece güzeldir; zira { لَا يُصَدَّعُونَ } buyruğu, şayet içecekleri az ise hayret verici bir şeyin beyanı olmaz; bu sebeple: "İçeceği kaybetmedikleri ve içeceği tüketmedikleri halde { لَا يُصَدَّعُونَ عَنْها } 'ondan dolayı başları ağrıtılmaz'" buyurmuştur. Şayet "ondan uzaklaştırılmazlar" anlamında ise tertip yine güzeldir; zira anlamı "ondan çıkarılmazlar, kendilerine verilen içecek ellerinden alınmaz ve içerek onu bitirdiklerinde [yenisi] kendilerine verilir" demek olur. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
50768. Metin
[سورة الواقعة (٥٦) : الآيات ٢٠ الى ٢١]
[Vâkıa Sûresi (56), 20-21. Âyetler]
50769. Metin
وَفاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ (٢٠) وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢١)
{ وَفاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ (٢٠) وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢١) } “Beğenip seçecekleri meyveler ve canlarının çekeceği kuş etleri de [dolaştırılır].” (20-21)
50770. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [birkaç] mesele vardır:
50771. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: مَا وَجْهُ الْجَرِّ، وَالْفَاكِهَةُ لَا يَطُوفُ بِهَا الْوِلْدَانُ وَالْعَطْفُ يَقْتَضِي ذَلِكَ؟ نَقُولُ: الْجَوَابُ عَنْهُ مِنْ وَجْهَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنَّ الْفَاكِهَةَ وَاللَّحْمَ فِي الدُّنْيَا يُطْلَبَانِ فِي حَالَتَيْنِ أَحَدُهُمَا: حَالَةُ الشُّرْبِ وَالْأُخْرَى حَالُ عَدَمِهِ، فَالْفَاكِهَةُ مِنْ رُءُوسِ الْأَشْجَارِ تُؤْخَذُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: قُطُوفُها دانِيَةٌ [الْحَاقَّةِ: ٢٣] وَقَالَ: وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دانٍ [الرَّحْمَنِ: ٥٤] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ، وَأَمَّا حَالَةُ الشَّرَابِ فَجَازَ أَنْ يَطُوفَ بِهَا الْوِلْدَانُ، فَيُنَاوِلُوهُمُ الْفَوَاكِهَ الْغَرِيبَةَ وَاللُّحُومَ الْعَجِيبَةَ لَا لِلْأَكْلِ بَلْ لِلْإِكْرَامِ، كَمَا يَضَعُ الْمُكْرِمُ لِلضَّيْفِ أَنْوَاعَ الْفَوَاكِهِ بِيَدِهِ عِنْدَهُ وَإِنْ كَانَ كُلُّ
Birinci Mesele: Hizmetçi çocuklar meyveyi dolaştırmadığı ve atıf da bunu gerektirdiği halde cer'in vechi nedir? Deriz ki: Buna iki vecihle cevap verilir: Birincisi: Dünyada meyve ve et iki durumda talep edilir: Biri içme hali, diğeri ise içmeme halidir. [İçmeme halinde] meyve ağaçların başından alınır; nitekim Cenâb-ı Hak: { قُطُوفُها دانِيَةٌ } [Hâkka, 23] “Meyvelerinin devşirilmesi pek yakındır” ve { وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دانٍ } [Rahmân, 54] “İki cennetin devşirilecek meyveleri de yakındır” buyurmuştur. İçme haline gelince; hizmetçi çocukların meyveyle dolaşması câizdir; böylece sırf yemek için değil ikram için onlara nâdide meyveleri ve hayret verici etleri sunarlar; nitekim misafire ikram eden kimse,
50772. Metin
وَاحِدٍ مِنْهُمَا مُشَارِكًا لِلْآخَرِ فِي الْقُرْبِ مِنْهَا وَالْوَجْهُ الثَّانِي: أَنْ يَكُونَ عَطْفًا فِي الْمَعْنَى عَلَى جَنَّاتِ النَّعِيمِ، أَيْ هُمُ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتٍ وَفَاكِهَةٍ، وَلَحْمٍ وَحُورٍ، أَيْ فِي هَذِهِ النِّعَمِ يَتَقَلَّبُونَ، وَالْمَشْهُورُ أَنَّهُ عَطْفٌ فِي اللَّفْظِ لِلْمُجَاوَرَةِ لَا فِي الْمَعْنَى، وَكَيْفَ لَا يَجُوزُ هَذَا، وَقَدْ جَازَ تَقَلَّدَ سَيْفًا وَرُمْحًا.
her ikisi de meyveye yakınlıkta ortak olsa bile meyve çeşitlerini bizzat kendi eliyle misafirin önüne koyar. İkinci Vecih: Mana bakımından { جَنَّاتِ النَّعِيمِ } terkibine matuf olmasıdır; yani "onlar cennetlerde, meyveler, etler ve huriler içindeki mukarreblerdir"; yani bu nimetler içinde dönüp dolaşırlar. Meşhur olan ise mana bakımından değil komşuluktan (civâr) ötürü lafızda matuf olmasıdır. Nitekim: "Kılıç ve mızrak kuşandı" (تَقَلَّدَ سَيْفًا وَرُمْحًا) [demek] câiz olduğuna göre bu nasıl câiz olmasın!
50773. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: هَلْ فِي تَخْصِيصِ التَّخْيِيرِ بِالْفَاكِهَةِ وَالِاشْتِهَاءِ بِاللَّحْمِ بَلَاغَةٌ؟ قُلْتُ: وَكَيْفَ لَا وَفِي كُلِّ حَرْفٍ مِنْ حُرُوفِ الْقُرْآنِ بَلَاغَةٌ وَفَصَاحَةٌ، وَإِنْ كَانَ لَا يُحِيطُ بِهَا ذِهْنِيَ الْكَلِيلُ، وَلَا يَصِلُ إِلَيْهَا عِلْمِيَ الْقَلِيلُ، وَالَّذِي يَظْهَرُ لِي فِيهِ أَنَّ اللَّحْمَ وَالْفَاكِهَةَ إِذَا حَضَرَا عِنْدَ الْجَائِعِ تَمِيلُ نَفْسُهُ إِلَى اللَّحْمِ، وَإِذَا حَضَرَا عِنْدَ الشَّبْعَانِ تَمِيلُ إِلَى الْفَاكِهَةِ، وَالْجَائِعُ مُشْتَهٍ وَالشَّبْعَانُ غَيْرُ مُشْتَهٍ، وَإِنَّمَا هُوَ مُخْتَارٌ إِنْ أَرَادَ أَكَلَ، وَإِنْ لَمْ يُرِدْ لَا يَأْكُلُ، وَلَا يُقَالُ فِي الْجَائِعِ إِنْ أَرَادَ أَكَلَ لِأَنَّ إِنْ لَا تَدْخُلُ إِلَّا عَلَى الْمَشْكُوكِ، إِذَا عُلِمَ هَذَا ثَبَتَ أَنَّ فِي الدُّنْيَا اللَّحْمَ عِنْدَ الْمُشْتَهِي مُخْتَارٌ وَالْفَاكِهَةَ عِنْدَ غَيْرِ الْمُشْتَهِي مُخْتَارَةٌ وَحِكَايَةُ الْجَنَّةِ عَلَى مَا يُفْهَمُ في الدنيا فحص اللَّحْمُ بِالِاشْتِهَاءِ وَالْفَاكِهَةُ بِالِاخْتِيَارِ، وَالتَّحْقِيقُ فِيهِ مِنْ حَيْثُ اللَّفْظُ أَنَّ الِاخْتِيَارَ هُوَ أَخْذُ الْخَيْرِ مِنْ أَمْرَيْنِ وَالْأَمْرَانِ اللَّذَانِ يَقَعُ فِيهِمَا الِاخْتِيَارُ في الظاهر لا يكون للمختار أو لا مَيْلٌ إِلَى أَحَدِهِمَا، ثُمَّ يَتَفَكَّرُ وَيَتَرَوَّى، وَيَأْخُذُ مَا يُغَلِّبُهُ نَظَرُهُ عَلَى الْآخَرِ فَالتَّفَكُّهُ هُوَ مَا يَكُونُ عِنْدَ عَدَمِ الْحَاجَةِ، وَأَمَّا إِنِ اشْتَهَى وَاحِدٌ فَاكِهَةً بِعَيْنِهَا فَاسْتَحْضَرَهَا وَأَكَلَهَا فَهُوَ لَيْسَ بِمُتَفَكِّهٍ وَإِنَّمَا هُوَ دَافِعُ حَاجَةٍ، وَأَمَّا فَوَاكِهُ الْجَنَّةِ تَكُونُ أَوَّلًا عِنْدَ أَصْحَابِ الْجَنَّةِ مِنْ غَيْرِ سَبْقِ مَيْلٍ مِنْهُمْ إِلَيْهَا ثُمَّ يَتَفَكَّهُونَ بِهَا عَلَى حَسَبِ اخْتِيَارِهِمْ، وَأَمَّا اللَّحْمُ فَتَمِيلُ أَنْفُسُهُمْ إِلَيْهِ أَدْنَى مَيْلٍ فَيَحْضُرُ عِنْدَهُمْ، وَمَيْلُ النَّفْسِ إِلَى الْمَأْكُولِ شَهْوَةٌ، وَيَدُلُّ عَلَى هذا قوله تعالى: قُطُوفُها دانِيَةٌ [الحاقة: ٢٣] وقوله: وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دانٍ [الرحمن: ٥٤] وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَفاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لَا مَقْطُوعَةٍ وَلا مَمْنُوعَةٍ [الواقعة: ٣٢، ٣٣] فَهُوَ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهَا دَائِمَةُ الْحُضُورِ، وَأَمَّا اللَّحْمُ
İkinci Mesele: Seçme işinin (tahyîr) meyveye, iştah duyma işinin (iştihâ) ise ete tahsis edilmesinde bir belâğat var mıdır? Derim ki: Nasıl olmasın ki! Yorgun zihnim onu kuşatamasa ve az olan ilmim ona erişemese de Kur'an'ın her harfinde bir belâğat ve fesâhat vardır. Bu hususta bana zâhir olan şudur: Aç olan kimsenin huzuruna et ile meyve getirildiğinde nefsi ete meyleder; tok olan kimsenin huzuruna getirildiklerinde ise nefsi meyveye meyleder. Aç olan kimse iştah sahibidir (müştahî), tok olan ise iştah sahibi değildir; o sadece seçicidir, dilerse yer dilerse yemez. Aç olan kimse hakkında: "Dilerse yer" denilmez; zira "şayet / eğer" (in) edatı ancak şüpheli olan şeyler için kullanılır. Bu bilinince sabit olur ki dünyada et, iştah duyan kimse nezdinde tercih edilendir; meyve ise iştah duymayan kimse nezdinde tercih edilendir. Cennetin anlatımı da dünyada anlaşılan şeylere göredir; bu sebeple et iştah ile meyve ise seçme (ihtiyar) ile tahsis edilmiştir. Lafız bakımından işin tahkiki şudur: İhtiyar (seçme), iki şeyden daha hayırlı olanı almaktır. Zahirde kendilerinde seçme vuku bulan iki şey hususunda seçen kimsenin başlangıçta ikisinden birine meyli bulunmaz; sonra düşünür, taşınır ve görüşünün diğerine üstün kıldığı şeyi alır. Dolayısıyla tefekküh (meyve ile zevklenme), ihtiyacın bulunmadığı anda olandır. Şayet bir kimse bizzat muayyen bir meyveyi arzulayıp onu getirtir ve yerse, o meyveyle zevklenen biri değil, sadece ihtiyacı defeden kimsedir. Cennet meyveleri ise başlangıçta cennet ehlinin önceden onlara bir meyli olmaksızın yanlarında hazır bulunur, sonra kendi seçimlerine göre onlarla zevklenirler. Ete gelince, nefisleri ona en küçük bir meyil gösterdiğinde hemen yanlarında hazır olur; nefsin yenilecek şeye meyletmesi ise şehvettir (iştah/arzu). Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: { قُطُوفُها دانِيَةٌ } [Hâkka, 23] “Meyvelerinin devşirilmesi pek yakındır”, { وَجَنَى الْجَنَّتَيْنِ دانٍ } [Rahmân, 54] “İki cennetin devşirilecek meyveleri de yakındır” ve { وَفاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لَا مَقْطُوعَةٍ وَلا مَمْنُوعَةٍ } [Vâkıa, 32-33] “Tükenmeyen ve yasaklanmayan pek çok meyve içindedirler” buyrukları da meyvelerin dâima hazır bulunduğuna delalet eder. Ete gelince;