51085. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
51086. Metin
سُورَةُ الْحَدِيدِ
HADÎD SURESİ
51087. Metin
وَهِيَ تِسْعٌ وَعِشْرُونَ آيَةً مَكِّيَّةٌ
O, yirmi dokuz ayettir ve Mekkîdir.
51088. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ١]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 1]
51089. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
51090. Metin
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (١)
{ سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.” (1)
51091. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: التَّسْبِيحُ تَبْعِيدُ اللَّهِ تَعَالَى مِنَ السُّوءِ، وَكَذَا التَّقْدِيسُ مِنْ سَبَحَ فِي الْمَاءِ وَقَدَّسَ فِي الْأَرْضِ إِذَا ذَهَبَ فِيهَا وَأَبْعَدَ.
Bunda [çeşitli] meseleler vardır: Birinci Mesele: Tesbih, Allah Teâlâ'yı kötülükten [ve noksanlıktan] uzak tutmaktır. Takdis de böyledir; bu, suda yüzüp uzaklaşan kişi için kullanılan sebeha fî'l-mâi (سَبَحَ فِي الْمَاءِ) ve yeryüzünde uzaklaşıp gittiğinde kullanılan kaddese fî'l-ardı (قَدَّسَ فِي الْأَرْضِ) ifadelerinden gelir.
51092. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ التَّسْبِيحَ عَنِ السُّوءِ يَدْخُلُ فِيهِ تَبْعِيدُ الذَّاتِ عَنِ السُّوءِ، وَتَبْعِيدُ الصِّفَاتِ وَتَبْعِيدُ الْأَفْعَالِ، وَتَبْعِيدُ الْأَسْمَاءِ وَتَبْعِيدُ الْأَحْكَامِ، أَمَّا فِي الذَّاتِ: فَأَنْ لَا تَكُونَ مَحَلًّا لِلْإِمْكَانِ، فَإِنَّ السُّوءَ هُوَ الْعَدَمُ وَإِمْكَانُهُ، ثُمَّ نَفْيُ الْإِمْكَانِ يَسْتَلْزِمُ نَفْيَ الْكَثْرَةِ، وَنَفْيُهَا يَسْتَلْزِمُ نَفْيَ الْجِسْمِيَّةِ وَالْعَرَضِيَّةِ، وَنَفْيَ الضِّدِّ وَالنِّدِّ وَحُصُولَ الْوَحْدَةِ الْمُطْلَقَةِ. وَأَمَّا فِي الصِّفَاتِ: فَأَنْ يَكُونَ مُنَزَّهًا عَنِ الْجَهْلِ بِأَنْ يَكُونَ مُحِيطًا بِكُلِّ الْمَعْلُومَاتِ، وَيَكُونَ قَادِرًا عَلَى كُلِّ الْمَقْدُورَاتِ، وَتَكُونَ صِفَاتُهُ مُنَزَّهَةً عَنِ التَّغَيُّرَاتِ. وَأَمَّا فِي الْأَفْعَالِ: فَأَنْ تَكُونَ فَاعِلِيَّتُهُ مَوْقُوفَةً عَلَى مَادَّةٍ وَمِثَالٍ، لِأَنَّ كُلَّ مَادَّةٍ وَمِثَالٍ فَهُوَ فِعْلُهُ، لِمَا بَيَّنَّا أَنَّ كُلَّ مَا عَدَاهُ فَهُوَ مُمْكِنٌ، وَكُلُّ مُمْكِنٍ فَهُوَ فِعْلُهُ، فَلَوِ افْتَقَرَتْ فَاعِلِيَّتُهُ إِلَى مَادَّةٍ وَمِثَالٍ، لَزِمَ التَّسَلْسُلُ، وَغَيْرُ مَوْقُوفَةٍ عَلَى زَمَانٍ وَمَكَانٍ، لِأَنَّ كُلَّ زَمَانٍ فَهُوَ مُرَكَّبٌ مِنْ أَجْزَاءٍ مُنْقَضِيَةٍ، فَيَكُونُ مُمْكِنًا، كُلُّ مَكَانٍ فهو يعد ممكن مركب مِنْ أَفْرَادِ الْأَحْيَازِ، فَيَكُونُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مُمْكِنًا وَمُحْدَثًا، فَلَوِ افْتَقَرَتْ فَاعِلِيَّتُهُ إِلَى زَمَانٍ وإلى مكان، لا فتقرت فَاعِلِيَّةُ الزَّمَانِ وَالْمَكَانِ إِلَى زَمَانٍ وَمَكَانٍ، فَيَلْزَمُ التَّسَلْسُلُ، وَغَيْرُ مَوْقُوفَةٍ عَلَى جَلْبِ مَنْفَعَةٍ، وَلَا دَفْعِ مَضَرَّةٍ، وَإِلَّا لَكَانَ مُسْتَكْمَلًا بِغَيْرِهِ نَاقِصًا فِي ذَاتِهِ، وَذَلِكَ مُحَالٌ. وَأَمَّا فِي الْأَسْمَاءِ: فَكَمَا قَالَ: وَلِلَّهِ الْأَسْماءُ الْحُسْنى فَادْعُوهُ بِها [الْأَعْرَافِ: ١٨] . وَأَمَّا فِي الْأَحْكَامِ:
Bil ki kötülükten tesbih etmenin kapsamına; zatı kötülükten uzak tutmak, sıfatları uzak tutmak, fiilleri uzak tutmak, isimleri uzak tutmak ve hükümleri uzak tutmak girer. Zata gelince: O'nun imkân mahalli olmamasıdır; çünkü kötülük, yokluk ve onun imkânıdır. Sonra imkânın nefyi çokluğun nefyini gerektirir, onun nefyi ise cisim ve araz olmanın nefyini, zıddın ve benzerin nefyini ve mutlak birliğin gerçekleşmesini gerektirir. Sıfatlara gelince: Bütün malumatı kuşatacak şekilde cehaletten münezzeh olması, bütün makdurata kadir olması ve sıfatlarının değişimlerden münezzeh bulunmasıdır. Fiillere gelince: [O'nun failliğinin bir madde ve modele bağlı olmamasıdır; çünkü her madde ve model O'nun fiilidir.] Zira açıkladığımız üzere O'ndan başka her şey mümkindir ve her mümkin O'nun fiilidir. Şayet failliği bir maddeye ve modele muhtaç olsaydı teselsül gerekirdi. Ayrıca [failliği] bir zamana ve mekâna da bağlı değildir; zira her zaman, geçip giden cüzlerden mürekkeptir ve dolayısıyla mümkindir. Her mekân da uzay boşluğu fertlerinden mürekkeptir ve dolayısıyla her ikisi de mümkin ve muhdestir (sonradan olmadır). Şayet failliği bir zamana ve bir mekâna muhtaç olsaydı, zaman ve mekânın failliği de başka bir zaman ve mekâna muhtaç olurdu ve teselsül gerekirdi. Yine [failliği] bir menfaat celbine veya bir zararı defetmeye de bağlı değildir; aksi takdirde başkasıyla kemale eren ve zatında noksan olan bir varlık olurdu ki bu imkânsızdır. İsimlere gelince: { وَلِلَّهِ الْأَسْماءُ الْحُسْنى فَادْعُوهُ بِها } “En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin” [A'râf 180] buyurduğu gibidir. Hükümlere gelince:
51093. Metin
فَهُوَ أَنْ كُلَّ مَا شَرَعَهُ فَهُوَ مَصْلَحَةٌ وَإِحْسَانٌ وَخَيْرٌ، وَأَنَّ كَوْنَهُ فَضْلًا وَخَيْرًا لَيْسَ عَلَى سَبِيلِ الْوُجُوبِ عَلَيْهِ، بَلْ عَلَى سَبِيلِ الْإِحْسَانِ، وَبِالْجُمْلَةِ يَجِبُ أَنْ يُعْلَمَ مِنْ هَذَا الْبَابِ أَنَّ حُكْمَهُ وَتَكْلِيفَهُ لَازِمٌ لِكُلِّ أَحَدٍ، وَأَنَّهُ لَيْسَ لِأَحَدٍ عَلَيْهِ حُكْمٌ وَلَا تَكْلِيفٌ وَلَا يَجِبُ لِأَحَدٍ عَلَيْهِ شَيْءٌ أَصْلًا، فَهَذَا هُوَ ضَبْطُ مَعَاقِدِ التَّسْبِيحِ.
O'nun teşrî kıldığı her şeyin bir maslahat, ihsan ve hayır olması; bunun bir lütuf ve hayır oluşunun O'nun üzerine vacip olma yoluyla değil, sırf ihsan yoluyla olmasıdır. Özetle bu bâbtan bilinmesi vacip olan şudur: O'nun hükmü ve teklifi herkes için bağlayıcıdır; hiç kimsenin O'nun üzerinde bir hükmü ve teklifi yoktur ve hiç kimse için O'nun üzerine asla bir şey vacip olmaz. İşte tesbihin temel esaslarının zaptı budur.
51094. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: جَاءَ فِي بَعْضِ الْفَوَاتِحِ سَبَّحَ عَلَى لَفْظِ الْمَاضِي، وَفِي بَعْضِهَا عَلَى لَفْظِ الْمُضَارِعِ، وَذَلِكَ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ كَوْنَ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ مُسَبِّحَةً غَيْرُ مُخْتَصٍّ بِوَقْتٍ دُونَ وَقْتٍ، بَلْ هِيَ كَانَتْ مُسَبِّحَةً أَبَدًا فِي الْمَاضِي، وَتَكُونُ مُسَبِّحَةً أَبَدًا فِي الْمُسْتَقْبَلِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ كَوْنَهَا مُسَبِّحَةً صِفَةٌ لَازِمَةٌ لِمَاهِيَّاتِهَا، فَيَسْتَحِيلُ انفكاك
İkinci Mesele: Bazı sure başlarında mazi sîgasıyla sebbeha (سَبَّحَ), bazılarında ise muzari sîgasıyla [yusebbihu (يُسَبِّحُ)] gelmiştir. Bu, söz konusu varlıkların tesbih edici oluşunun bir vakte mahsus olmayıp diğer vakitlerden ayrı tutulmadığına; bilakis geçmişte daima tesbih etmekte olduklarına ve gelecekte de daima tesbih edeceklerine bir işarettir. Zira onların tesbih edici olmaları, mahiyetlerinin ayrılmaz bir sıfatıdır; dolayısıyla
51095. Metin
تِلْكَ الْمَاهِيَّاتِ عَنْ ذَلِكَ التَّسْبِيحِ، وَإِنَّمَا قُلْنَا: إِنَّ هَذِهِ الْمُسَبَّحِيَّةَ صِفَةٌ لَازِمَةٌ لِمَاهِيَّاتِهَا، لِأَنَّ كل ما عدا الواجب ممكن، وكل ممكن فَهُوَ مُفْتَقِرٌ إِلَى الْوَاجِبِ، وَكَوْنُ الْوَاجِبِ وَاجِبًا يَقْتَضِي تَنْزِيهَهُ عَنْ كُلِّ سُوءٍ فِي الذَّاتِ وَالصِّفَاتِ وَالْأَفْعَالِ وَالْأَحْكَامِ وَالْأَسْمَاءِ عَلَى مَا بَيَّنَّاهُ، فَظَهَرَ أَنَّ هَذِهِ الْمُسَبَّحِيَّةَ كَانَتْ حَاصِلَةً فِي الْمَاضِي، وَتَكُونُ حَاصِلَةً فِي الْمُسْتَقْبَلِ، واللَّه أَعْلَمُ.
bu mahiyetlerin söz konusu tesbihten ayrılması imkânsızdır. Bu tesbih ediciliğin onların mahiyetlerinin ayrılmaz bir sıfatı olduğunu söylememizin sebebi şudur: Çünkü Vâcib'in dışındaki her şey mümkindir ve her mümkin Vâcib'e muhtaçtır. Vâcib'in vâcip oluşu ise açıkladığımız üzere zatında, sıfatlarında, fiillerinde, hükümlerinde ve isimlerinde her türlü kötülükten münezzeh olmasını gerektirir. Böylece bu tesbih ediciliğin geçmişte hâsıl olduğu ve gelecekte de hâsıl olacağı ortaya çıkmış oldu. En doğrusunu Allah bilir.
51096. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: هَذَا الْفِعْلُ تَارَةً عُدِّيَ بِاللَّامِ كَمَا فِي هَذِهِ السُّورَةِ، وَأُخْرَى بِنَفْسِهِ كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا [الْفَتْحِ: ٩] وَأَصْلُهُ التَّعَدِّي بِنَفْسِهِ، لِأَنَّ مَعْنَى سَبَّحْتُهُ أَيْ بَعَّدْتُهُ عَنِ السُّوءِ، فَاللَّامُ إِمَّا أَنْ تَكُونَ مِثْلَ اللَّامِ فِي نَصَحْتُهُ وَنَصَحْتُ لَهُ، وَإِمَّا أَنْ يُرَادَ يُسَبِّحُ للَّه أَحْدَثَ التَّسْبِيحَ لِأَجْلِ اللَّه وَخَالِصًا لِوَجْهِهِ.
Üçüncü Mesele: Bu fiil, bu surede olduğu gibi bazen lâm harf-i cerri ile geçişli kılınmış, { وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا } “ve O'nu sabah akşam tesbih edesiniz” [Fetih 9] ayetinde olduğu gibi bazen de bizzat kendisiyle geçişli kılınmıştır. Asıl olan bizzat geçişli olmasıdır; zira sebbehtuhû (سَبَّحْتُهُ) ifadesinin anlamı, “O'nu kötülükten tenzih ettim / uzak tuttum” demektir. Bu durumda lâm harfi ya nesahtuhû (نَصَحْتُهُ) ve nesahtu lehû (نَصَحْتُ لَهُ) [ifadelerindeki] lâm gibidir ya da “Allah için tesbih eder”, yani tesbihi Allah rızası için ve sırf O'nun zatına halis kılarak meydana getirdi anlamı kastedilmiştir.
51097. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: زَعَمَ الزَّجَّاجُ أَنَّ الْمُرَادَ بِهَذَا التَّسْبِيحِ، التَّسْبِيحُ الَّذِي هُوَ الْقَوْلُ، واحتج عليه بوجهين الأول: أنه تعالى قَالَ: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ [الْإِسْرَاءِ: ٤٤] فَلَوْ كَانَ الْمُرَادُ مِنَ التَّسْبِيحِ، هُوَ دَلَالَةَ آثَارِ الصُّنْعِ عَلَى الصَّانِعِ لَكَانُوا يَفْقَهُونَهُ الثَّانِي: أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: وَسَخَّرْنا مَعَ داوُدَ الْجِبالَ يُسَبِّحْنَ [الْأَنْبِيَاءِ: ٧٩] فَلَوْ كَانَ تَسْبِيحًا عِبَارَةً عَنْ دَلَالَةِ الصُّنْعِ عَلَى الصَّانِعِ لَمَا كَانَ فِي ذَلِكَ تَخْصِيصٌ لِدَاوُدَ ﵇. وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْكَلَامَ ضَعِيفٌ [لِحُجَّتَيْنِ] :
Dördüncü Mesele: Zeccâc, bu tesbih ile kastedilenin sözlü olan tesbih olduğunu ileri sürmüş ve buna iki yönden delil getirmiştir: Birincisi: Allah Teâlâ, { وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ } “Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız” [İsrâ 44] buyurmuştur. Şayet tesbihten kasıt sanat eserlerinin Sanatkâr'a delaleti olsaydı, onu anlarlardı. İkincisi: Allah Teâlâ, { وَسَخَّرْنا مَعَ داوُدَ الْجِبالَ يُسَبِّحْنَ } “Biz dağları Dâvûd ile birlikte tesbih etsinler diye boyun eğdirdik” [Enbiyâ 79] buyurmuştur. Şayet tesbih, sanatın Sanatkâr'a delaletinden ibaret olsaydı, bunda Dâvûd aleyhisselâm için bir tahsis bulunmazdı. Bil ki bu söz [iki delilden ötürü] zayıftır:
51098. Metin
أَمَّا الْأُولَى: فَلِأَنَّ دَلَالَةَ هَذِهِ الْأَجْسَامِ عَلَى تَنْزِيهِ ذَاتِ اللَّه وَصِفَاتِهِ وَأَفْعَالِهِ مِنْ أَدَقِّ الْوُجُوهِ، وَلِذَلِكَ فَإِنَّ الْعُقَلَاءَ اخْتَلَفُوا فِيهَا، فَقَوْلُهُ: وَلكِنْ لَا تَفْقَهُونَ لَعَلَّهُ إِشَارَةٌ إِلَى أَقْوَامٍ جَهِلُوا بِهَذِهِ الدَّلَالَةِ، وَأَيْضًا فَقَوْلُهُ: لَا تَفْقَهُونَ إِشَارَةٌ إِنْ لَمْ يَكُنْ إِشَارَةً إِلَى جَمْعٍ مُعَيَّنٍ، فَهُوَ خِطَابٌ مَعَ الْكُلِّ فَكَأَنَّهُ قَالَ: كُلُّ هَؤُلَاءِ مَا فَقِهُوا ذَلِكَ، وَذَلِكَ لَا يُنَافِي أَنْ يَفْقَهَهُ بَعْضُهُمْ.
Birincisine gelince: Çünkü bu cisimlerin Allah'ın zatını, sıfatlarını ve fiillerini tenzih etmeye delaleti en dakik yönlerdendir; bu sebepledir ki akıl sahipleri bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Dolayısıyla O'nun { وَلكِنْ لَا تَفْقَهُونَ } “Fakat siz anlamazsınız” buyruğu, belki de bu delaleti bilmeyen topluluklara bir işarettir. Ayrıca { لَا تَفْقَهُونَ } “Anlamazsınız” ifadesi, şayet muayyen bir topluluğa işaret değilse herkesi muhatap almaktadır; sanki şöyle buyurmuştur: “Bunların hepsi bunu kavrayamadı”; bu da bazılarının onu kavramasına engel teşkil etmez.
51099. Metin
وَأَمَّا الْحُجَّةُ الثَّانِيَةُ: فَضَعِيفَةٌ، لِأَنَّ هُنَاكَ مِنَ الْمُحْتَمَلِ أَنَّ اللَّه خَلَقَ حَيَاةً فِي الْجَبَلِ حَتَّى نَطَقَ بِالتَّسْبِيحِ. أَمَّا هَذِهِ الْجَمَادَاتُ الَّتِي تَعْلَمُ بِالضَّرُورَةِ أَنَّهَا جَمَادَاتٌ يَسْتَحِيلُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهَا تُسَبِّحُ اللَّه عَلَى سَبِيلِ النُّطْقِ بِذَلِكَ التَّسْبِيحِ، إِذْ لَوْ جَوَّزْنَا صُدُورَ الْفِعْلِ الْمُحْكَمِ عَنِ الْجَمَادَاتِ لَمَا أَمْكَنَنَا أَنْ نَسْتَدِلَّ بِأَفْعَالِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى كَوْنِهِ عَالِمًا حَيًّا، وَذَلِكَ كُفْرٌ، بَلِ الْحَقُّ أَنَّ التَّسْبِيحَ الَّذِي هُوَ الْقَوْلُ لَا يَصْدُرُ إِلَّا مِنَ الْعَاقِلِ الْعَارِفِ باللَّه تَعَالَى، فَيَنْوِي بِذَلِكَ الْقَوْلِ تَنْزِيهَ رَبِّهِ سُبْحَانَهُ، وَمِثْلُ ذَلِكَ لَا يَصِحُّ مِنَ الْجَمَادَاتِ، فَإِذَا التَّسْبِيحُ الْعَامُّ الْحَاصِلُ مِنَ الْعَاقِلِ وَالْجَمَادِ لَا بُدَّ وَأَنْ يَكُونَ مُفَسَّرًا بِأَحَدِ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّهَا تُسَبِّحُ بِمَعْنَى أَنَّهَا تَدُلُّ عَلَى تَعْظِيمِهِ وَتَنْزِيهِهِ وَالثَّانِي: أَنَّ الْمُمْكِنَاتِ بِأَسْرِهَا مُنْقَادَةٌ لَهُ يَتَصَرَّفُ فِيهَا كَيْفَ يُرِيدُ لَيْسَ لَهُ عَنْ فِعْلِهِ وَتَكْوِينِهِ مَانِعٌ وَلَا دَافِعٌ، إِذَا عَرَفْتَ هَذِهِ الْمُقَدِّمَةَ،.
İkinci delile gelince: Zayıftır; zira orada Allah'ın dağda bir hayat yaratmış olması ve böylece dağın tesbihi telaffuz etmesi muhtemeldir. Cansız oldukları zorunlu olarak bilinen şu cansız varlıklara gelince: Bunların bizzat söz söyleme yoluyla Allah'ı tesbih ettiklerini söylemek imkânsızdır. Çünkü cansız varlıklardan muhkem bir fiilin sâdır olmasını caiz görseydik, Allah Teâlâ'nın fiillerinden O'nun âlim ve diri olduğuna delil getirmemiz mümkün olmazdı; bu ise küfürdür. Bilakis hakikat şudur: Sözden ibaret olan tesbih, ancak Allah Teâlâ'yı tanıyan akıl sahibinden sâdır olur ve o, bu sözüyle noksanlıklardan münezzeh olan Rabbini tenzih etmeyi niyet eder. Bunun benzeri cansız varlıklardan sahih olmaz. Dolayısıyla hem akıl sahibinden hem de cansızdan hâsıl olan genel tesbihin iki yönden birisiyle tefsir edilmesi zorunludur: Birincisi: Onların O'nun büyüklüğüne ve tenzihine delalet etmeleri anlamında tesbih etmeleridir. İkincisi: Mümkinatın tamamının O'na boyun eğmiş olmasıdır; O bunlarda dilediği gibi tasarruf eder, O'nun fiiline ve yaratmasına hiçbir engel ve defedici yoktur. Bu mukaddimeyi bildiğine göre,
51100. Metin
فَنَقُولُ: إِنْ حَمَلْنَا/ التَّسْبِيحَ الْمَذْكُورَ فِي الْآيَةِ عَلَى التَّسْبِيحِ بِالْقَوْلِ، كَانَ الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ: ما فِي السَّماواتِ من في السموات وَمِنْهُمْ حَمَلَةُ الْعَرْشِ: فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ [فُصِّلَتْ: ٣٨] . وَمِنْهُمُ الْمُقَرَّبُونَ: قالُوا سُبْحانَكَ أَنْتَ وَلِيُّنا مِنْ دُونِهِمْ [سبأ: ٤١] ومن سَائِرُ الْمَلَائِكَةِ: قالُوا سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا [الفرقان: ١٨] وَأَمَّا الْمُسَبِّحُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي الْأَرْضِ فَمِنْهُمُ الْأَنْبِيَاءُ كَمَا قَالَ ذُو النُّونِ: لَا إِلهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحانَكَ [الْأَنْبِيَاءِ: ٨٧] وَقَالَ مُوسَى: سُبْحانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ [الْأَعْرَافِ: ١٤٣] وَالصَّحَابَةُ يُسَبِّحُونَ كَمَا قَالَ: سُبْحانَكَ فَقِنا عَذابَ النَّارِ [آلِ عِمْرَانَ: ١٩١] وَأَمَّا إِنْ حَمَلْنَا هَذَا التَّسْبِيحَ عَلَى التَّسْبِيحِ الْمَعْنَوِيِّ:
şöyle deriz: Ayette zikredilen tesbihi sözlü tesbihe hamletsek, O'nun { ما فِي السَّماواتِ } “Göklerde olanlar” buyruğundan kasıt göklerde bulunan kimseler olur; Arş'ı taşıyanlar bunlardandır: { فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ } “Eğer büyüklük taslarlarsa, Rabbinin katında bulunanlar tesbih ederler” [Fussilet 38]. Mukarrebûn olanlar bunlardandır: { قالُوا سُبْحانَكَ أَنْتَ وَلِيُّنا مِنْ دُونِهِمْ } “Onlar: 'Seni tenzih ederiz, bizim dostumuz onlara karşı sensin' dediler” [Sebe' 41]. Diğer melekler de bunlardandır: { قالُوا سُبْحانَكَ مَا كانَ يَنْبَغِي لَنا } “Dediler ki: 'Seni tenzih ederiz, bize yakışmazdı'” [Furkân 18]. Yerde bulunan tesbih edicilere gelince, peygamberler bunlardandır; Zünnûn'un { لَا إِلهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحانَكَ } “Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim” [Enbiyâ 87] dediği gibi; Mûsâ'nın da { سُبْحانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ } “Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim” [A'râf 143] dediği gibi. Sahâbîler de { سُبْحانَكَ فَقِنا عَذابَ النَّارِ } “Seni tenzih ederiz; bizi ateşin azabından koru” [Âl-i İmrân 191] buyurulduğu gibi tesbih ederler. Şayet bu tesbihi mânevî tesbihe hamletsek:
51101. Metin
فأجزاء السموات وَذَرَّاتُ الْأَرْضِ وَالْجِبَالُ وَالرِّمَالُ وَالْبِحَارُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ وَالْعَرْشُ وَالْكُرْسِيُّ وَاللَّوْحُ وَالْقَلَمُ وَالنُّورُ وَالظُّلْمَةُ وَالذَّوَاتُ وَالصِّفَاتُ وَالْأَجْسَامُ وَالْأَعْرَاضُ كُلُّهَا مُسَبِّحَةٌ خَاشِعَةٌ خَاضِعَةٌ لِجَلَالِ اللَّه
Göklerin parçaları, yerin zerreleri, dağlar, kumlar, denizler, ağaçlar, hayvanlar, cennet, cehennem, Arş, Kürsî, Levh, Kalem, nur, karanlık, zatlar, sıfatlar, cisimler ve arazların hepsi Allah'ın celâli karşısında tesbih edici, huşû ve boyun eğiş içindedir,
51102. Metin
مُنْقَادَةٌ لِتَصَرُّفِ اللَّه كَمَا قَالَ عَزَّ مِنْ قَائِلٍ: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ [الْإِسْرَاءِ: ٤٤] وَهَذَا التَّسْبِيحُ هُوَ الْمُرَادُ بِالسُّجُودِ فِي قَوْلِهِ: وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ [النحل: ٤٩] أَمَّا قَوْلُهُ: وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ فَالْمَعْنَى أَنَّهُ الْقَادِرُ الَّذِي لَا يُنَازِعُهُ شَيْءٌ، فَهُوَ إِشَارَةٌ إِلَى كَمَالِ الْقُدْرَةِ، وَالْحَكِيمُ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّهُ الْعَالِمُ الَّذِي لَا يَحْتَجِبُ عَنْ عِلْمِهِ شَيْءٌ مِنَ الْجُزْئِيَّاتِ وَالْكُلِّيَّاتِ أَوْ أَنَّهُ الَّذِي يَفْعَلُ أَفْعَالَهُ عَلَى وَفْقِ الْحِكْمَةِ وَالصَّوَابِ، وَلَمَّا كَانَ الْعِلْمُ بِكَوْنِهِ قَادِرًا مُتَقَدِّمًا عَلَى الْعِلْمِ بِكَوْنِهِ عَالِمًا لَا جَرَمَ قَدَّمَ الْعَزِيزَ عَلَى الْحَكِيمِ فِي الذِّكْرِ.
Allah'ın tasarrufuna boyun eğmiştir; nitekim söyleyenlerin en yücesi şöyle buyurmuştur: { وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ } “Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin” [İsrâ 44]. Bu tesbih, { وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ } “Göklerde ve yerde olanlar Allah'a secde eder” [Nahl 49] ayetindeki secdeden kastedilen manadır. O'nun { وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “O, Azîz'dir, Hakîm'dir” buyruğuna gelince; mana, O'nun hiçbir şeyin kendisiyle çekişemeyeceği Kadîr olduğu demektir; bu, tam kudrete bir işarettir. Hakîm ise, ilminden cüzî ve küllî hiçbir şeyin gizli kalmadığı Âlim olduğuna veya fiillerini hikmete ve isabete uygun olarak yaptığına işarettir. O'nun kadir olduğunu bilmek, âlim olduğunu bilmekten önce geldiği için, zikirde el-Azîz ismini el-Hakîm isminden önce takdim etmiştir.
51103. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ: وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْعَزِيزَ لَيْسَ إِلَّا هُوَ لِأَنَّ هَذِهِ الصِّيغَةَ تُفِيدُ الْحَصْرَ، يُقَالُ: زَيْدٌ هُوَ الْعَالِمُ لَا غَيْرُهُ، فَهَذَا يَقْتَضِي أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الْوَاحِدُ، لِأَنَّ غَيْرَهُ لَيْسَ بِعَزِيزٍ وَلَا حَكِيمٍ وَمَا لَا يَكُونُ كذلك لا يكون إلها. ثم قال تعالى:
Bil ki O'nun { وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “O, Azîz'dir, Hakîm'dir” buyruğu, Azîz'in yalnızca O olduğuna delalet eder; çünkü bu sîga hasr ifade eder. “Zeyd, başkası değil, bizzat âlimin ta kendisidir” denilir. Bu da tek olandan başka hiçbir ilahın bulunmamasını gerektirir; zira O'nun dışındakiler ne azîzdir ne de hakîmdir; böyle olmayan bir varlık ise ilah olamaz. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
51104. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٢]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 2]
51105. Metin
لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٢)
{ لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; diriltir ve öldürür. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (2)
51106. Metin
[في قوله تعالى لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ] وَاعْلَمْ أَنَّ الْمَلِكَ الْحَقَّ هُوَ الَّذِي يَسْتَغْنِي فِي ذَاتِهِ، وَفِي جَمِيعِ صِفَاتِهِ عَنْ كُلِّ مَا عَدَاهُ، وَيَحْتَاجُ كُلُّ مَا عَدَاهُ إِلَيْهِ فِي ذَوَاتِهِمْ وَفِي صِفَاتِهِمْ، وَالْمَوْصُوفُ بِهَذَيْنِ الْأَمْرَيْنِ لَيْسَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ. أَمَّا أَنَّهُ مُسْتَغْنٍ فِي ذَاتِهِ وَفِي جَمِيعِ صِفَاتِهِ عَنْ كُلِّ مَا عَدَاهُ فَلِأَنَّهُ لَوِ افْتَقَرَ فِي ذَاتِهِ إِلَى الْغَيْرِ لَكَانَ مُمْكِنًا لِذَاتِهِ فَكَانَ مُحْدَثًا، فَلَمْ يَكُنْ وَاجِبَ الْوُجُودِ، وَأَمَّا أَنَّهُ مُسْتَغْنٍ فِي جَمِيعِ صِفَاتِهِ السَّلْبِيَّةِ وَالْإِضَافِيَّةِ عَنْ كُلِّ مَا عَدَاهُ، فَلِأَنَّ كُلَّ مَا يَفْرِضُ صِفَةٌ لَهُ، فَإِمَّا أَنْ تَكُونَ هُوِيَّتَهُ سُبْحَانَهُ كَافِيَةً فِي تَحَقُّقِ تِلْكَ الصِّفَةِ سَوَاءٌ كَانَتِ الصِّفَةُ سَلْبًا أَوْ إِيجَابًا أَوْ لَا تَكُونُ كَافِيَةً فِي ذَلِكَ، فَإِنْ كَانَتْ هُوِيَّتَهُ كَافِيَةً فِي ذَلِكَ مِنْ دَوَامِ تِلْكَ الْهُوِيَّةِ دَوَامَ تِلْكَ الصِّفَةِ سَلْبًا كَانَتِ الصِّفَةُ أَوْ إِيجَابًا، وَإِنْ لَمْ تَكُنْ تِلْكَ لَزِمَ الْهُوِيَّةَ كَافِيَةٌ، فَحِينَئِذٍ تَكُونُ تِلْكَ الْهُوِيَّةُ مُمْتَنِعَةَ الِانْفِكَاكِ عَنْ ثُبُوتِ تِلْكَ الصِّفَةِ وَعَنْ سَلْبِهَا، ثُمَّ ثُبُوتُ تِلْكَ الصِّفَةِ وَسَلْبُهَا، يَكُونُ مُتَوَقِّفًا عَلَى ثُبُوتِ أَمْرٍ آخَرَ وَسَلْبِهِ، وَالْمَوْقُوفُ عَلَى الْمَوْقُوفِ عَلَى الشَّيْءِ مَوْقُوفٌ عَلَى ذَلِكَ الشَّيْءِ، فَهُوِيَّتُهُ سُبْحَانَهُ تَكُونُ مَوْقُوفَةَ التَّحَقُّقِ عَلَى تَحَقُّقِ عِلَّةِ/ ثُبُوتِ تِلْكَ الصِّفَةِ أَوْ عِلَّةِ سَلْبِهَا، وَالْمَوْقُوفُ عَلَى الْغَيْرِ مُمْكِنٌ لِذَاتِهِ فَوَاجِبُ الْوُجُودِ لِذَاتِهِ مُمْكِنُ الْوُجُودِ لِذَاتِهِ، وَهَذَا خُلْفٌ، فَثَبَتَ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ غَيْرُ مُفْتَقِرٍ لَا فِي ذَاتِهِ، وَلَا فِي شَيْءٍ مِنْ صِفَاتِهِ السَّلْبِيَّةِ وَلَا الثُّبُوتِيَّةِ إِلَى غَيْرِهِ، وَأَمَّا أَنَّ كَلَّ مَا عَدَاهُ مُفْتَقِرٌ إِلَيْهِ فَلِأَنَّ كُلَّ مَا عداه ممكن، لأن الواجب الْوُجُودِ لَا يَكُونُ أَكْثَرَ مِنْ وَاحِدٍ وَالْمُمْكِنُ لَا بُدَّ لَهُ مِنْ مُؤَثِّرٍ، وَلَا وَاجِبَ إِلَّا هَذَا الْوَاحِدُ فَإِذَنْ كُلُّ مَا عَدَاهُ فَهُوَ مُفْتَقِرٌ إِلَيْهِ سَوَاءٌ كَانَ جَوْهَرًا أَوْ عَرَضًا، وَسَوَاءٌ كَانَ الْجَوْهَرُ رُوحَانِيًّا أَوْ جُسْمَانِيًّا، وَذَهَبَ جَمْعٌ مِنَ الْعُقَلَاءِ إِلَى أَنَّ تَأْثِيرَ وَاجِبِ الْوُجُودِ فِي إِعْطَاءِ الْوُجُودِ لَا فِي الْمَاهِيَّاتِ فَوَاجِبُ الْوُجُودِ يَجْعَلُ السَّوَادَ مَوْجُودًا، أَمَّا أَنَّهُ يَسْتَحِيلُ أَنْ يَجْعَلَ السَّوَادَ سَوَادًا، قَالُوا: لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ كَوْنُ السَّوَادِ سَوَادًا بِالْفَاعِلِ، لَكَانَ يَلْزَمُ مِنْ فَرْضِ عَدَمِ ذَلِكَ الْفَاعِلِ أَنْ لَا يَبْقَى السَّوَادُ سَوَادًا وَهَذَا مُحَالٌ، فَيُقَالُ لَهُمْ يَلْزَمُكُمْ عَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ أَنْ لَا يَكُونَ الْوُجُودُ أَيْضًا بِالْفَاعِلِ، وَإِلَّا لَزِمَ مِنْ فَرْضِ عَدَمِ ذَلِكَ الْفَاعِلِ أَنْ لَا يَكُونَ الْوُجُودُ وُجُودًا، فَإِنْ قَالُوا: تَأْثِيرُ الْفَاعِلِ لَيْسَ فِي الْوُجُودِ بَلْ فِي جَعْلِ الْمَاهِيَّةِ مَوْصُوفَةً بِالْوُجُودِ، قُلْنَا: هَذَا مَدْفُوعٌ مِنْ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّ مَوْصُوفِيَّةَ الْمَاهِيَّةِ بِالْوُجُودِ لَيْسَ أَمْرًا ثُبُوتِيًّا، إِذْ لَوْ كَانَ أَمْرًا ثُبُوتِيًّا لَكَانَتْ لَهُ مَاهِيَّةٌ وَوُجُودٌ، فَحِينَئِذٍ تَكُونُ مَوْصُوفِيَّةُ تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ بِالْوُجُودِ زَائِدَةً عَلَيْهِ وَلَزِمَ التَّسَلْسُلُ وَهُوَ مُحَالٌ، وَإِذَا كَانَ مَوْصُوفِيَّةُ الْمَاهِيَّةِ بِالْوُجُوهِ لَيْسَ أَمْرًا ثُبُوتِيًّا، اسْتَحَالَ أَنْ يُقَالَ: لَا تَأْثِيرَ لِلْفَاعِلِ فِي الْمَاهِيَّةِ وَلَا فِي الْوُجُودِ بَلْ تَأْثِيرُهُ فِي مَوْصُوفِيَّةِ الْمَاهِيَّةِ بِالْوُجُودِ الثَّانِي: أَنَّ بِتَقْدِيرِ أَنْ تَكُونَ تِلْكَ الْمَوْصُوفِيَّةُ أَمْرًا ثُبُوتِيًّا، اسْتَحَالَ أَيْضًا جَعَلُهَا أَثَرًا لِلْفَاعِلِ، وَإِلَّا لَزِمَ عند فرض
[Allah Teâlâ'nın { لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } buyruğu hakkında:] Bil ki gerçek Mülk Sahibi (Melik), zatında ve bütün sıfatlarında kendisinden başka her şeyden müstağni olan, kendisi dışındaki her şeyin ise zatlarında ve sıfatlarında O'na muhtaç olduğu zattır. Bu iki özellikle nitelenen varlık ise noksanlıklardan münezzeh olan O'ndan başkası değildir. Zatında ve bütün sıfatlarında kendisi dışındaki her şeyden müstağni olmasına gelince; çünkü şayet zatında başkasına muhtaç olsaydı zatı gereği mümkin olurdu ve muhdes olurdu; dolayısıyla Vâcibu'l-Vücûd olamazdı. Selbî ve izâfî bütün sıfatlarında kendisi dışındaki her şeyden müstağni olmasına gelince; çünkü O'nun için varsayılan her sıfatta, ister selbî ister îcâbî bir sıfat olsun, ya noksanlıklardan münezzeh olan hüviyeti o sıfatın gerçekleşmesinde yeterlidir ya da bunda yeterli değildir. Şayet hüviyeti bunda yeterli ise, o sıfat ister selbî ister îcâbî olsun, o hüviyetin devamından o sıfatın devamı gerekir. Şayet o hüviyet yeterli değilse, bu durumda o hüviyetin söz konusu sıfatın sübutundan ve selbinden ayrılması imkânsız olur; sonra o sıfatın sübutu ve selbi başka bir emrin sübutuna ve selbine bağlı olur. Bir şeye bağlı olan şeye bağlı olan şey ise o şeye bağlıdır; dolayısıyla O'nun yüce hüviyetinin gerçekleşmesi, o sıfatın sübut illetinin veya selb illetinin gerçekleşmesine bağlı olur. Başkasına bağlı olan ise zatı gereği mümkindir; böylece zatı gereği Vâcibu'l-Vücûd olan, zatı gereği mümkinu'l-vücûd olur ki bu bir çelişkidir. Böylece noksanlıklardan münezzeh olan Allah'ın ne zatında ne de selbî veya sübûtî sıfatlarından hiçbirinde başkasına muhtaç olmadığı sabit oldu. O'nun dışındaki her şeyin O'na muhtaç olmasına gelince; çünkü O'nun dışındaki her şey mümkindir; zira Vâcibu'l-Vücûd birden fazla olamaz ve mümkinin mutlaka bir müessire ihtiyacı vardır, bu bir olandan başka da Vâcip yoktur. O halde O'nun dışındaki her şey, ister cevher ister araz olsun, cevher ister ruhanî ister cismanî olsun, O'na muhtaçtır. Akıl sahiplerinden bir topluluk, Vâcibu'l-Vücûd'un tesirinin mahiyetlerde değil, varlık vermede olduğu görüşüne varmıştır; yani Vâcibu'l-Vücûd siyahlığı var kılar, siyahlığı siyah kılmasının ise imkânsız olduğunu söylemişlerdir. Dediler ki: “Çünkü siyahlığın siyah oluşu fâil ile olsaydı, o fâilin yokluğunun farz edilmesinden siyahlığın siyah kalmaması gerekirdi ki bu imkânsızdır.” Onlara şöyle denilir: Bu takdire göre varlığın da fâil ile olmaması gerekir; aksi takdirde o fâilin yokluğunun farz edilmesinden varlığın varlık olmaması gerekirdi. Şayet: “Fâilin tesiri varlıkta değil, mahiyeti varlıkla nitelenmiş kılmaktadır” derlerse, biz deriz ki: Bu iki yönden reddedilir: Birincisi: Mahiyetin varlıkla nitelenmişliği sübûtî bir durum değildir; zira sübûtî bir durum olsaydı onun bir mahiyeti ve varlığı olurdu, bu durumda o mahiyetin varlıkla nitelenmişliği onun üzerine zait olurdu ve teselsül gerekirdi ki bu imkânsızdır. Mahiyetin varlıkla nitelenmişliği sübûtî bir durum olmayınca, “Fâilin mahiyette de varlıkta da tesiri yoktur; bilakis tesiri mahiyetin varlıkla nitelenmişliğindedir” denmesi imkânsızdır. İkincisi: O nitelenmişliğin sübûtî bir durum olduğu takdirde dahi, onu fâilin eseri kılmak yine imkânsızdır; aksi takdirde
51107. Metin
عَدَمِ ذَلِكَ الْفَاعِلِ أَنْ تَبْقَى الْمَوْصُوفِيَّةُ مَوْصُوفِيَّةً، فَظَهَرَ أَنَّ الشُّبْهَةَ الَّتِي ذَكَرُوهَا لَوْ تَمَّتْ وَاسْتَقَرَّتْ يَلْزَمُ نَفْيُ التَّأْثِيرِ وَالْمُؤَثِّرِ أَصْلًا، بَلْ كَمَا أَنَّ الْمَاهِيَّاتِ إِنَّمَا صَارَتْ مَوْجُودَةً بِتَأْثِيرِ وَاجِبِ الْوُجُودِ، فَكَذَا أَيْضًا الْمَاهِيَّاتُ إِنَّمَا صَارَتْ مَاهِيَّاتٍ بِتَأْثِيرِ وَاجِبِ الْوُجُودِ، وَإِذَا لَاحَتْ هَذِهِ الْحَقَائِقُ ظَهَرَ بِالْبُرْهَانِ الْعَقْلِيِّ صِدْقُ قَوْلِهِ تَعَالَى: لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ بل ملك السموات وَالْأَرْضِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى كَمَالِ مُلْكِهِ أَقَلُّ مِنَ الذَّرَّةِ، بَلْ لَا نِسْبَةَ لَهُ إِلَى كَمَالِ ملكه أصلا، لأن ملك السموات وَالْأَرْضِ مُلْكٌ مُتَنَاهٍ، وَكَمَالُ مُلْكِهِ غَيْرُ مُتَنَاهٍ، وَالْمُتَنَاهِي لَا نِسْبَةَ لَهُ الْبَتَّةَ إِلَى غَيْرِ المتناهي، لكنه ﷾ ذكر ملك السموات وَالْأَرْضِ لِأَنَّهُ شَيْءٌ مُشَاهَدٌ مَحْسُوسٌ، وَأَكْثَرُ الْخَلْقِ عُقُولُهُمْ ضَعِيفَةٌ قَلَّمَا يُمْكِنُهُمُ التَّرَقِّيَ مِنَ الْمَحْسُوسِ إلى المعقول.
o fâilin yokluğunun farz edilmesi durumunda bu nitelenmişliğin nitelenmişlik olarak kalması gerekirdi. Böylece ortaya çıktı ki zikrettikleri şüphe şayet tamamlanıp yerleşseydi, tesiri ve müessiri kökten nefyetmek gerekirdi. Bilakis mahiyetler nasıl Vâcibu'l-Vücûd'un tesiriyle var olmuşsa, aynı şekilde mahiyetler yine Vâcibu'l-Vücûd'un tesiriyle mahiyetler olmuştur. Bu hakikatler parıldayınca, Allah Teâlâ'nın { لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin mülkü O'nundur” buyruğunun doğruluğu aklî delille ortaya çıkmış oldu. Hatta göklerin ve yerin mülkü, O'nun mülkünün kemaline nispetle bir zerreden daha azdır; bilakis O'nun mülkünün kemaline göre hiçbir nispeti yoktur. Çünkü göklerin ve yerin mülkü sonlu bir mülktür, O'nun mülkünün kemali ise sonsuzdur; sonlu olanın ise sonsuz olana kesinlikle hiçbir nispeti olamaz. Fakat O aziz ve celil olan Allah, göklerin ve yerin mülkünü müşahede edilen ve hissedilen bir şey olduğu için zikretmiştir; zira yaratılmışların çoğunun aklı zayıftır, hissedilenden akılla kavranana pek az yükselebilirler.
51108. Metin
ثُمَّ إِنَّهُ سُبْحَانَهُ لَمَّا ذَكَرَ مِنْ دَلَائِلِ الآفاق ملك السموات وَالْأَرْضِ ذَكَرَ بَعْدَهُ دَلَائِلَ الْأَنْفُسِ فَقَالَ: يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَفِيهِ مَسْأَلَتَانِ:
Sonra noksanlıklardan münezzeh olan Allah, âfâkî delillerden göklerin ve yerin mülkünü zikredince, ardından enfüsî delilleri zikrederek: { يُحْيِي وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Diriltir ve öldürür. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir” buyurdu. Bunda iki mesele vardır:
51109. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: ذَكَرَ الْمُفَسِّرُونَ فِيهِ وَجْهَيْنِ أَحَدُهُمَا: يُحْيِي الْأَمْوَاتَ لِلْبَعْثِ، وَيُمِيتُ الْأَحْيَاءَ فِي الدُّنْيَا وَالثَّانِي: قَالَ الزَّجَّاجُ: يُحْيِي النُّطَفَ فَيَجْعَلُهَا أشخاصا عقلاء نَاطِقِينَ وَيُمِيتُ/ وَعِنْدِي فِيهِ وَجْهٌ ثَالِثٌ وَهُوَ أَنَّهُ لَيْسَ الْمُرَادُ مِنْ تَخْصِيصِ الْإِحْيَاءِ وَالْإِمَاتَةِ بِزَمَانٍ مُعَيَّنٍ وَبِأَشْخَاصٍ مُعَيَّنِينَ، بَلْ مَعْنَاهُ أَنَّهُ هُوَ الْقَادِرُ عَلَى خَلْقِ الْحَيَاةِ وَالْمَوْتِ، كَمَا قَالَ فِي سُورَةِ الْمُلْكِ: الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ [الْمُلْكِ: ٢] وَالْمَقْصُودُ مِنْهُ كَوْنُهُ سُبْحَانَهُ هُوَ الْمُنْفَرِدُ بِإِيجَادِ هَاتَيْنِ الْمَاهِيَّتَيْنِ عَلَى الْإِطْلَاقِ، لَا يَمْنَعُهُ عَنْهُمَا مَانِعٌ وَلَا يَرُدُّهُ عَنْهُمَا رَادٌّ، وَحِينَئِذٍ يَدْخُلُ فِيهِ الْوَجْهَانِ اللَّذَانِ ذَكَرَهُمَا الْمُفَسِّرُونَ.
Birinci Mesele: Müfessirler bu hususta iki vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Yeniden diriltilme için ölüleri diriltir ve dünyada dirileri öldürür. İkincisi: Zeccâc şöyle demiştir: Nutfeleri diriltip onları akıllı ve konuşan şahıslar kılar ve öldürür. Benim yanımda bu hususta üçüncü bir vecih vardır ki o da şudur: Diriltme ve öldürmenin muayyen bir zamana ve muayyen şahıslara tahsis edilmesi kastedilmemiştir; bilakis bunun manası, Mülk Suresi'nde { الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَياةَ } “O, ölümü ve hayatı yaratan...” [Mülk 2] buyurduğu gibi, O'nun hayatı ve ölümü yaratmaya kadir olmasıdır. Bundan maksat, noksanlıklardan münezzeh olan Allah'ın hiçbir engelin O'nu engellemediği ve hiçbir geri çevirenin O'nu geri çevirmediği mutlak surette bu iki mahiyeti var kılmada tek olmasıdır. Bu durumda müfessirlerin zikrettiği iki vecih de bunun kapsamına girer.
51110. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: مَوْضِعُ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَفْعٌ عَلَى مَعْنَى هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ نصبا على معنى: له ملك السموات وَالْأَرْضِ حَالَ كَوْنِهِ مُحْيِيًا وَمُمِيتًا. وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ دَلَائِلَ الْآفَاقِ أَوَّلًا: وَدَلَائِلَ الْأَنْفُسِ ثَانِيًا: ذَكَرَ لَفْظًا يَتَنَاوَلُ الْكُلَّ فَقَالَ: وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَفَوَائِدُ هَذِهِ الآية مذكورة في أول سورة الملك.
İkinci Mesele: { يُحْيِي وَيُمِيتُ } ifadesinin konumu, “O diriltir ve öldürür” manasında ref'tir; “Dirilten ve öldüren olduğu halde göklerin ve yerin mülkü O'nundur” manasında nasb olması da caizdir. Bil ki Allah Teâlâ önce âfâkî delilleri, ikinci olarak da enfüsî delilleri zikredince, hepsini kapsayan bir lafız zikrederek { وَهُوَ عَلى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “O, her şeye hakkıyla güç yetirendir” buyurdu. Bu ayetin faydaları Mülk Suresi'nin başında zikredilmiştir.
51111. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٣]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 3]
51112. Metin
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْباطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٣)
{ هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْباطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “O, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (3)
51113. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda [çeşitli] meseleler vardır:
51114. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى:
Birinci Mesele:
51115. Metin
رُوِيَ عَنْ رَسُولِ اللَّه ﷺ أَنَّهُ قَالَ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ: «إِنَّهُ الْأَوَّلُ لَيْسَ قَبْلَهُ شَيْءٌ وَالْآخِرُ لَيْسَ بَعْدَهُ شَيْءٌ»
Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayetin tefsirinde şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «O Evvel'dir, O'ndan önce hiçbir şey yoktur; Âhir'dir, O'ndan sonra hiçbir şey yoktur.»
51116. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْمَقَامَ مَقَامٌ مَهِيبٌ غَامِضٌ عَمِيقٌ وَالْبَحْثُ فِيهِ مِنْ وُجُوهٍ: الْأَوَّلُ: أَنَّ تَقَدُّمَ الشَّيْءِ عَلَى الشَّيْءِ يُعْقَلُ عَلَى وُجُوهٍ أَحَدُهَا: التَّقَدُّمُ بِالتَّأْثِيرِ فَإِنَّا نَعْقِلُ أَنَّ لِحَرَكَةِ الْأُصْبُعِ تَقَدُّمًا عَلَى حَرَكَةِ الْخَاتَمِ، وَالْمُرَادُ مِنْ هَذَا التَّقَدُّمِ كَوْنُ الْمُتَقَدِّمِ مُؤَثِّرًا فِي الْمُتَأَخِّرِ وَثَانِيهَا: التَّقَدُّمُ بِالْحَاجَةِ لَا بِالتَّأْثِيرِ، لِأَنَّا نَعْقِلُ احْتِيَاجَ الِاثْنَيْنِ إِلَى الْوَاحِدِ وَإِنْ كُنَّا نَعْلَمُ أَنَّ الْوَاحِدَ لَيْسَ عِلَّةً لِلِاثْنَيْنِ وَثَالِثُهَا: التَّقَدُّمُ بِالشَّرَفِ كَتَقَدُّمِ أَبِي بَكْرٍ عَلَى عُمَرَ وَرَابِعُهَا: التَّقَدُّمُ بِالرُّتْبَةِ، وَهُوَ إِمَّا مِنْ مَبْدَأٍ مَحْسُوسٍ كَتَقَدُّمِ الْإِمَامِ عَلَى الْمَأْمُومِ، أَوْ مِنْ مَبْدَأٍ مَعْقُولٍ، وَذَلِكَ كَمَا إِذَا جَعَلْنَا الْمَبْدَأَ هُوَ الْجِنْسَ الْعَالِيَ، فَإِنَّهُ كُلَّمَا كَانَ النَّوْعُ أَشَدَّ تَسَفُّلًا كَانَ أَشَدَّ تَأَخُّرًا، وَلَوْ قَلَبْنَاهُ انْقَلَبَ الْأَمْرُ وَخَامِسُهَا: التَّقَدُّمُ بِالزَّمَانِ، وَهُوَ أَنَّ الْمَوْجُودَ فِي الزَّمَانِ الْمُتَقَدِّمِ، مُتَقَدِّمٌ عَلَى الْمَوْجُودِ فِي الزَّمَانِ الْمُتَأَخِّرِ، فَهَذَا مَا حَصَّلَهُ أَرْبَابُ الْعُقُولِ مِنْ أَقْسَامِ الْقَبْلِيَّةِ وَالتَّقَدُّمِ وَعِنْدِي أَنَّ هاهنا قِسْمًا سَادِسًا، وَهُوَ مِثْلُ تَقَدُّمِ بَعْضِ أَجْزَاءِ
Bil ki bu makam heybetli, kapalı ve derin bir makamdır. Buradaki inceleme birkaç yöndendir: Birincisi: Bir şeyin bir şeyden önce oluşu birkaç şekilde akledilir: Bunlardan birincisi: Tesir yoluyla önceliktir; zira parmağın hareketinin yüzüğün hareketinden önce olduğunu aklederiz. Bu öncelikten kasıt, öncekilerin sonrakinde müessir olmasıdır. İkincisi: Tesirle değil, ihtiyaç yoluyla önceliktir; çünkü birin ikiye illet olmadığını bilsek de ikinin bire muhtaç olduğunu aklederiz. Üçüncüsü: Şeref bakımından önceliktir; Ebû Bekir'in Ömer'den önce oluşu gibi. Dördüncüsü: Rütbe bakımından önceliktir; bu da ya imamın cemaatten önde olması gibi hissedilir bir başlangıçtandır ya da başlangıcı en yüksek cins kıldığımız durumda tür ne kadar aşağı olursa o kadar sonra olması gibi makul bir başlangıçtandır; bunu tersine çevirirsek durum da tersine döner. Beşincisi: Zaman bakımından önceliktir; bu da önceki zamanda var olanın sonraki zamanda var olandan önce olmasıdır. İşte akıl sahiplerinin öncelik ve önde olma kısımlarından ulaştığı netice budur. Bana göre burada altıncı bir kısım daha vardır ki bu da
51117. Metin
الزَّمَانِ عَلَى الْبَعْضِ، فَإِنَّ ذَلِكَ التَّقَدُّمَ لَيْسَ تَقَدُّمًا بِالزَّمَانِ، وَإِلَّا وَجَبَ أَنْ يَكُونَ الزَّمَانُ مُحِيطًا بِزَمَانٍ آخَرَ، ثُمَّ الْكَلَامُ فِي ذَلِكَ الْمُحِيطِ كَالْكَلَامِ فِي الْمُحَاطِ بِهِ، فَيَلْزَمُ أَنْ يُحِيطَ بِكُلِّ زَمَانٍ زَمَانٌ آخَرُ لَا إِلَى نِهَايَةٍ بِحَيْثُ تَكُونُ كُلُّهَا حَاضِرَةً فِي هَذَا الْآنِ، فَلَا يَكُونُ هَذَا الْآنُ الْحَاضِرُ وَاحِدًا، بَلْ يَكُونُ كُلُّ حَاضِرٍ فِي حَاضِرٍ آخَرَ لَا إِلَى نِهَايَةٍ وَذَلِكَ غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَأَيْضًا فَلِأَنَّ مَجْمُوعَ تِلْكَ الْآنَاتِ الْحَاضِرَةِ مُتَأَخِّرٌ عَنْ مَجْمُوعِ الْآنَاتِ الْمَاضِيَةِ، فَلِمَجْمُوعِ الْأَزْمِنَةِ زَمَانٌ آخَرُ مُحِيطٌ بِهَا لَكِنَّ ذَلِكَ مُحَالٌ، لِأَنَّهُ لَمَّا كَانَ زَمَانًا كَانَ دَاخِلًا فِي مَجْمُوعِ الْأَزْمِنَةِ، فإذا ذلك لزمان دَاخِلٌ فِي ذَلِكَ الْمَجْمُوعِ وَخَارِجٌ عَنْهُ وَهُوَ مُحَالٌ، فَظَهَرَ بِهَذَا الْبُرْهَانِ الظَّاهِرِ أَنَّ تَقَدُّمَ بَعْضِ أَجْزَاءِ الزَّمَانِ عَلَى الْبَعْضِ لَيْسَ بِالزَّمَانِ، وَظَاهِرٌ أَنَّهُ لَيْسَ بِالْعِلَّةِ وَلَا بِالْحَاجَةِ، وَإِلَّا لوجدا معا، كما أن العلة والعلول/ يُوجِدَانِ مَعًا، وَالْوَاحِدَ وَالِاثْنَيْنِ يُوجِدَانِ مَعًا، وَلَيْسَ أَيْضًا بِالشَّرَفِ وَلَا بِالْمَكَانِ، فَثَبَتَ أَنَّ تَقَدُّمَ بَعْضِ أَجْزَاءِ الزَّمَانِ عَلَى الْبَعْضِ قِسْمٌ سَادِسٌ غَيْرُ الْأَقْسَامِ الْخَمْسَةِ الْمَذْكُورَةِ، وَإِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ: إِنَّ الْقُرْآنَ دَلَّ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى أَوَّلٌ لِكُلِّ مَا عَدَاهُ، وَالْبُرْهَانُ دَلَّ أَيْضًا عَلَى هَذَا الْمَعْنَى، لِأَنَّا نَقُولُ: كُلُّ مَا عَدَا الْوَاجِبَ مُمْكِنٌ، وَكُلُّ مُمْكِنٍ مُحْدَثٌ، فَكُلُّ مَا عَدَا الْوَاجِبَ فَهُوَ مُحْدَثٌ، وَذَلِكَ الْوَاجِبُ أَوَّلٌ لِكُلِّ مَا عَدَاهُ، إِنَّمَا قُلْنَا: أَنَّ مَا عَدَا الْوَاجِبَ مُمْكِنٌ، لِأَنَّهُ لَوْ وُجِدَ شَيْئَانِ وَاجِبَانِ لِذَاتِهِمَا لَاشْتَرَكَا فِي الْوَاجِبِ الذَّاتِيِّ، وَلَتَبَايَنَا بِالتَّعَيُّنِ وَمَا بِهِ الْمُشَارَكَةُ غَيْرُ مَا بِهِ الْمُمَايَزَةُ، فَيَكُونُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مُرَكَّبًا، ثُمَّ كَلُّ وَاحِدٍ مِنْ جُزْأَيْهِ إِنْ كَانَ وَاجِبًا فَقَدِ اشْتَرَكَ الْجُزْآنِ فِي الْوُجُوبِ وَتَبَايَنَا بِالْخُصُوصِيَّةِ، فَيَكُونُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْ ذَيْنِكَ الْجُزْأَيْنِ أَيْضًا مُرَكَّبًا وَلَزِمَ التَّسَلْسُلُ، وَإِنْ لَمْ يَكُونَا وَاجِبَيْنِ أَوْ لَمْ يَكُنْ أَحَدُهُمَا وَاجِبًا، كَانَ الْكُلُّ الْمُتَقَوِّمُ بِهِ أَوْلَى بِأَنْ لَا يَكُونَ وَاجِبًا، فَثَبَتَ أَنَّ كُلَّ مَا عَدَا الْوَاجِبَ مُمْكِنٌ، وَكُلُّ مُمْكِنٍ مُحْدَثٌ، لِأَنَّ كُلَّ مُمْكِنٍ مُفْتَقِرٌ إِلَى الْمُؤَثِّرِ، وَذَلِكَ الِافْتِقَارُ إِمَّا حَالَ الْوُجُودِ أَوْ حَالَ الْعَدَمِ، فَإِذَا كَانَ حَالَ الْوُجُودِ، فَإِمَّا حَالَ الْبَقَاءِ وَهُوَ مُحَالٌ لِأَنَّهُ يَقْتَضِي إِيجَادَ الْمَوْجُودِ وَتَحْصِيلَ الْحَاصِلِ وَهُوَ مُحَالٌ، فَإِنَّ تِلْكَ الْحَاجَةَ إِمَّا حَالَ الْحُدُوثِ أَوْ حَالَ الْعَدَمِ، وَعَلَى التَّقْدِيرَيْنِ فَيَلْزَمُ أَنْ يَكُونَ كُلُّ مُمْكِنٍ مُحْدَثًا، فَثَبَتَ أَنَّ كُلَّ مَا عَدَا ذَلِكَ الْوَاجِبَ فَهُوَ مُحْدَثٌ مُحْتَاجٌ إِلَى ذَلِكَ الْوَاجِبِ، فَإِذًا ذَلِكَ الْوَاجِبُ يَكُونُ قَبْلَ كُلِّ مَا عَدَاهُ، ثُمَّ طَلَبَ الْعَقْلُ كَيْفِيَّةَ تِلْكَ الْقَبْلِيَّةِ فَقُلْنَا: لَا يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ تِلْكَ الْقَبْلِيَّةُ بِالتَّأْثِيرِ، لِأَنَّ الْمُؤَثِّرَ مِنْ حَيْثُ هُوَ مُؤَثِّرٌ مُضَافٌ إِلَى الْأَثَرِ مِنْ حَيْثُ هُوَ أَثَرٌ وَالْمُضَافَانِ مَعًا، وَالْمَعُ لَا يَكُونُ قَبْلَ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ لِمُجَرَّدِ الْحَاجَةِ لِأَنَّ الْمُحْتَاجَ وَالْمُحْتَاجَ إِلَيْهِ لَا يَمْتَنِعُ أَنْ يُوجِدَا مَعًا، وَقَدْ بَيَّنَّا أَنَّ تِلْكَ الْمَعِيَّةَ هاهنا مُمْتَنِعَةٌ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ لِمَحْضِ الشَّرَفِ فإنه ليس المطلوب من هذه القبلية هاهنا مُجَرَّدَ أَنَّهُ تَعَالَى أَشْرَفُ مِنَ الْمُمْكِنَاتِ، وَأَمَّا الْقَبْلِيَّةُ الْمَكَانِيَّةُ فَبَاطِلَةٌ، وَبِتَقْدِيرِ ثُبُوتِهَا فَتَقَدُّمُ الْمُحْدِثِ عَلَى الْمُحْدَثِ أَمْرٌ زَائِدٌ آخَرُ وَرَاءَ كَوْنِ أَحَدِهِمَا فَوْقَ الْآخَرِ بِالْجِهَةِ، وَأَمَّا التَّقَدُّمُ الزَّمَانِيُّ فَبَاطِلٌ، لِأَنَّ الزَّمَانَ أَيْضًا مُمْكِنٌ وَمُحْدَثٌ، أَمَّا أَوَّلًا فَلِمَا بَيَّنَّا أَنَّ وَاجِبَ الْوُجُودِ لَا يَكُونُ أَكْثَرَ مِنْ وَاحِدٍ، وَأَمَا ثَانِيًا فَلِأَنَّ أَمَارَةَ الْإِمْكَانِ وَالْحُدُوثِ فِيهِ أَظْهَرُ كَمَا فِي غَيْرِهِ لِأَنَّ جَمِيعَ أَجْزَائِهِ مُتَعَاقِبَةٌ، وَكُلُّ مَا وُجِدَ بَعْدَ الْعَدَمِ وَعُدِمَ بَعْدَ الْوُجُودِ فَلَا شك أنه ممكن الحدث وَإِذَا كَانَ جَمِيعُ أَجْزَاءِ الزَّمَانِ مُمْكِنًا وَمُحْدَثًا وَالْكُلُّ مُتَقَوِّمٌ بِالْأَجْزَاءِ
zamanın bazı cüzlerinin diğer cüzlerden önce olması gibidir. Zira bu öncelik zaman bakımından bir öncelik değildir; aksi takdirde zamanın başka bir zamanı kuşatması gerekirdi. Sonra o kuşatan hakkındaki söz, kuşatılan hakkındaki söz gibi olur; dolayısıyla her zamanı sonsuza kadar başka bir zamanın kuşatması ve hepsinin bu 'ân'da hazır bulunması gerekirdi. O vakit bu hazır olan an bir tek olmaz, aksine her hazır olan sonsuza kadar başka bir hazır olanda yer alırdı ki bu akıl dışıdır. Yine bu hazır anlar toplamı, geçmiş anlar toplamından sonradır; dolayısıyla zamanların toplamı için onları kuşatan başka bir zaman gerekir, fakat bu imkânsızdır. Çünkü o bir zaman olduğu için zamanlar toplamının içine dâhildir; o halde bu zaman, o toplamın hem içinde hem de dışında olmuş olur ki bu imkânsızdır. Bu açık delille ortaya çıktı ki zamanın bazı cüzlerinin diğer cüzlerden önce olması zamanla değildir. Açıktır ki bu ne illetle ne de ihtiyaçladır; aksi takdirde illet ile ma'lûlün birlikte bulunması, bir ile ikinin birlikte bulunması gibi ikisi birlikte bulunurdu. Yine şeref ve mekânla da değildir. Böylece zamanın bazı cüzlerinin diğer cüzlerden önce olmasının zikredilen beş kısmın dışında altıncı bir kısım olduğu sabit oldu. Bunu bildiğine göre deriz ki: Kur'an, O Teâlâ'nın kendisinden başka her şeyin evveli olduğuna delalet etmiştir; aklî delil de bu manaya delalet etmiştir. Çünkü biz deriz ki: Vâcip'in dışındaki her şey mümkindir, her mümkin muhdestir (sonradan olmadır); dolayısıyla Vâcip'in dışındaki her şey muhdestir ve o Vâcip, kendisi dışındaki her şeyin evvelidir. Vâcip'in dışındakilerin mümkin olduğunu söyledik; çünkü zatı gereği vâcip iki şey bulunsaydı, zatî vâciplikte ortak olurlar, belirlenimle birbirinden ayrılırlardı; ortak olunan şey ise farklı olunan şeyden başkadır; bu durumda her ikisi de mürekkep olurdu. Sonra iki cüzünden her biri şayet vâcip olsaydı, iki cüz vâciplikte ortak olur, hususilikle ayrılırdı; bu durumda o iki cüzün her biri de mürekkep olurdu ve teselsül gerekirdi. Şayet ikisi de vâcip olmasaydı veya biri vâcip olmasaydı, onunla kaim olan bütünün vâcip olmaması daha evlâ olurdu. Böylece Vâcip'in dışındaki her şeyin mümkin olduğu sabit oldu. Her mümkin de muhdestir; çünkü her mümkin bir müessire muhtaçtır. Bu ihtiyaç ya varlık halindedir ya da yokluk halindedir. Eğer varlık halinde ise ya beka halindedir ki bu imkânsızdır; çünkü var olanı var kılmayı ve hâsıl olanı tahsil etmeyi gerektirir ki bu imkânsızdır. O ihtiyaç ya hudûs halindedir ya da yokluk halindedir. Her iki takdirde de her mümkinin muhdes olması gerekir. Böylece o Vâcip'in dışındaki her şeyin muhdes olup o Vâcip'e muhtaç olduğu sabit oldu. O halde o Vâcip, kendisi dışındaki her şeyden öncedir. Sonra akıl bu önceliğin keyfiyetini araştırmıştır; biz de deriz ki: Bu önceliğin tesirle olması caiz değildir; çünkü müessir, müessir olması bakımından eser olan esere izâfe edilir ve birbirine izâfe edilen iki şey birliktedir; birlikte olan ise önce olamaz. Sırf ihtiyaç sebebiyle olması da caiz değildir; çünkü muhtaç olan ile kendisine ihtiyaç duyulanın birlikte bulunması imkânsız değildir; biz ise bu beraberliğin burada imkânsız olduğunu açıklamıştık. Sırf şeref sebebiyle olması da caiz değildir; çünkü buradaki öncelikten kastedilen, sırf O Teâlâ'nın mümkinattan daha şerefli olması değildir. Mekân bakımından öncelik ise batıldır; sabit olduğu farz edilse bile ihdas edenin muhdesten önce olması, birinin cihet olarak diğerinin fevkinde olmasının ötesinde zait başka bir durumdur. Zaman bakımından öncelik de batıldır; çünkü zaman da mümkindir ve muhdestir. Birincisi: Vâcibu'l-Vücûd'un birden fazla olamayacağını açıkladığımız içindir. İkincisi: Onda imkân ve hudûs emaresi başkalarında olduğu gibi daha açıktır; çünkü onun bütün cüzleri birbiri ardınca gelmektedir. Yokluktan sonra var olan ve varlıktan sonra yok olan her şeyin muhdes bir mümkin olduğunda şüphe yoktur. Zamanın bütün cüzleri mümkin ve muhdes olunca, bütün de cüzlerle kaim olduğuna göre,
51118. Metin
فَالْمُفْتَقِرُ إِلَى الْمُمْكِنِ الْمُحْدَثِ أَوْلَى بِالْإِمْكَانِ وَالْحُدُوثِ، فَإِذَنِ الزَّمَانُ بِمَجْمُوعِهِ وَبِأَجْزَائِهِ مُمْكِنٌ وَمُحْدَثٌ، فَتَقَدُّمُ مُوجِدِهِ عَلَيْهِ لَا يَكُونُ بِالزَّمَانِ، لِأَنَّ الْمُتَقَدِّمَ عَلَى جَمِيعِ الْأَزْمِنَةِ لَا يَكُونُ بِالزَّمَانِ، وَإِلَّا فَيَلْزَمُ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ أَنْ يَكُونَ دَاخِلًا فِي مَجْمُوعِ الْأَزْمِنَةِ لِأَنَّهُ زَمَانٌ، وَأَنْ يَكُونَ خَارِجًا عَنْهَا لِأَنَّهُ ظَرْفُهَا، وَالظَّرْفُ مُغَايِرٌ لِلْمَظْرُوفِ لَا مُحَالٌ، لَكِنَّ كَوْنَ الشَّيْءِ الْوَاحِدِ دَاخِلًا فِي شَيْءٍ وَخَارِجًا عَنْهُ مُحَالٌ، وَأَمَّا ثَالِثًا فَلِأَنَّ الزَّمَانَ مَاهِيَّتُهُ تَقْتَضِي السَّيَلَانَ وَالتَّجَدُّدَ، وَذَلِكَ يَقْتَضِي الْمَسْبُوقِيَّةَ بِالْغَيْرِ وَالْأَزَلُ يُنَافِي الْمَسْبُوقِيَّةَ بِالْغَيْرِ، فَالْجَمْعُ بَيْنَهُمَا مُحَالٌ،
mümkin ve muhdes olana muhtaç olanın imkân ve hudûsa sahip olması daha evlâdır. O halde zaman bütünüyle ve cüzleriyle mümkindir ve muhdestir. Dolayısıyla onu var edenin onun önünde olması zamanla değildir; çünkü bütün zamanlardan önce olan zamanla olmaz; aksi takdirde o zaman hakkında, bir zaman olduğu için zamanlar toplamının içine girmesi, onların zarfı olduğu için de onların dışında olması gerekirdi; zira zarf mazruftan şüphesiz başkadır. Fakat bir tek şeyin bir şeyin hem içinde hem de dışında olması imkânsızdır. Üçüncüsüne gelince: Çünkü zamanın mahiyeti akıcılığı ve yenilenmeyi gerektirir; bu da başkası tarafından öncelenmiş olmayı gerektirir. Ezel ise başkası tarafından öncelenmiş olmaya zıttır; dolayısıyla ikisinin birleşmesi imkânsızdır.
51119. Metin
فَثَبَتَ أَنَّ تَقَدُّمَ الصَّانِعِ عَلَى كُلِّ مَا عَدَاهُ لَيْسَ بِالزَّمَانِ الْبَتَّةَ، فَإِذَنِ الَّذِي عِنْدَ الْعَقْلِ أَنَّهُ مُتَقَدِّمٌ عَلَى كُلِّ مَا عَدَاهُ، أَنَّهُ لَيْسَ ذَلِكَ التَّقَدُّمَ عَلَى أَحَدِ هَذِهِ الْوُجُوهِ/ الْخَمْسَةِ، فَبَقِيَ أَنَّهُ نَوْعٌ آخَرُ مِنَ التَّقَدُّمِ يُغَايِرُ هَذِهِ الْأَقْسَامَ الْخَمْسَةَ، فَأَمَّا كَيْفِيَّةُ ذَلِكَ التَّقَدُّمِ فَلَيْسَ عِنْدَ الْعَقْلِ مِنْهَا خَبَرٌ، لِأَنَّ كُلَّ مَا يَخْطُرُ بِبَالِ الْعَقْلِ فَإِنَّهُ لَا بُدَّ وَأَنْ يَقْتَرِنَ بِهِ حَالٌ مِنَ الزَّمَانِ، وَقَدْ دَلَّ الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ كُلَّ ذَلِكَ مُحَالٌ، فَإِذَنْ كَوْنُهُ تَعَالَى أَوَّلًا مَعْلُومٌ عَلَى سَبِيلِ الْإِجْمَالِ، فَأَمَّا عَلَى سَبِيلِ التَّفْصِيلِ وَالْإِحَاطَةِ بِحَقِيقَةِ تِلْكَ الْأَوَّلِيَّةِ، فَلَيْسَ عِنْدَ عُقُولِ الخلق منه أثر.
Böylece Sanatkâr'ın kendisi dışındaki her şeyden önce oluşunun kesinlikle zamanla olmadığı sabit oldu. O halde aklın nezdinde O'nun kendisi dışındaki her şeyden önce olduğu, bu önceliğin bu beş vecihten birisiyle olmadığı sabittir; geriye bunun bu beş kısma aykırı başka bir öncelik türü olduğu kalır. Bu önceliğin keyfiyetine gelince, aklın bundan haberi yoktur; çünkü aklın hatırına gelen her şeye mutlaka zamandan bir hal bitişir; delil ise bütün bunların imkânsız olduğuna delalet etmiştir. O halde O Teâlâ'nın evvel oluşu icmâlî olarak bilinir; tafsilî olarak ve o evveliyetin hakikatini kuşatmak suretiyle bilinmesine gelince, yaratılmışların akıllarında bundan bir eser yoktur.
51120. Metin
النوع الثاني: من هذا غوامض الموضع، وهو أن الأزل متقدم على اللايزال، وَلَيْسَ الْأَزَلُ شَيْئًا سِوَى الْحَقِّ، فَتَقَدُّمُ الْأَزَلِ على اللايزال، يستدعي الامتياز بين الأزل وبين اللايزال، فهذا يقتضي أن يكون اللايزال لَهُ مَبْدَأٌ وَطَرَفٌ، حَتَّى يَحْصُلَ هَذَا الِامْتِيَازُ، لَكِنَّ فَرْضَ هَذَا الطَّرَفِ مُحَالٌ، لِأَنَّ كُلَّ مبدأ فرضته، فإن اللايزال، كَانَ حَاصِلًا قَبْلَهُ، لِأَنَّ الْمَبْدَأَ الَّذِي يُفْرَضُ قَبْلَ ذَلِكَ الطَّرَفِ الْمَفْرُوضِ بِزِيَادَةِ مِائَةِ سَنَةٍ، يكون من جملة اللايزال، لَا مِنْ جُمْلَةِ الْأَزَلِ، فَقَدْ كَانَ مَعْنَى اللايزال مَوْجُودًا قَبْلَ أَنْ كَانَ مَوْجُودًا وَذَلِكَ مُحَالٌ.
Bu konunun kapalı yönlerinden İkinci Tür: Ezelin ebedden (lâyezâlden) önce olmasıdır; ezel ise Hakk'ın zatından başka bir şey değildir. Dolayısıyla ezelin ebedden önce olması, ezel ile ebed arasında bir ayrımı gerektirir; bu da bu ayrımın gerçekleşmesi için ebedin bir başlangıcı ve ucu olmasını gerektirir. Ancak bu ucun farz edilmesi imkânsızdır; zira farz ettiğin her başlangıçtan önce ebed zaten hâsıldır. Çünkü farz edilen o uçtan yüz yıl öncesine farz kılınan başlangıç, ezelin değil, ebedin cümlesinden olur. Bu durumda ebed manası, mevcut olmadan önce mevcut olmuş olur ki bu imkânsızdır.
51121. Metin
النَّوْعُ الثَّالِثُ: مِنْ غَوَامِضِ هَذَا الْمَوْضُوعِ، أَنَّ امتياز الأزل عن اللايزال، يَسْتَدْعِي انْقِضَاءَ حَقِيقَةِ الْأَزَلِ، وَانْقِضَاءُ حَقِيقَةِ الْأَزَلِ محال، لأن مالا أَوَّلَ لَهُ يَمْتَنِعُ انْقِضَاؤُهُ، وَإِذَا امْتَنَعَ انْقِضَاؤُهُ امتنع أن يحصل عقيبه ماهية اللايزال، فإذن يمتنع امتياز الأزل عن اللايزال، وامتياز اللايزال عن الأزال، وَإِذَا امْتَنَعَ حُصُولُ هَذَا الِامْتِيَازِ امْتَنَعَ حُصُولُ التَّقَدُّمِ وَالتَّأَخُّرِ، فَهَذِهِ أَبْحَاثٌ غَامِضَةٌ فِي حَقِيقَةِ التَّقَدُّمِ وَالْأَوَّلِيَّةِ وَالْأَزَلِيَّةِ، وَمَا هِيَ إِلَّا بِسَبَبِ حَيْرَةِ الْعُقُولِ الْبَشَرِيَّةِ فِي نُورِ جَلَالِ مَاهِيَّةِ الْأَزَلِيَّةِ وَالْأَوَّلِيَّةِ، فَإِنَّ الْعَقْلَ إِنَّمَا يَعْرِفُ الشَّيْءَ إِذَا أَحَاطَ بِهِ، وَكُلُّ مَا اسْتَحْضَرَهُ الْعَقْلُ، وَوَقَفَ عَلَيْهِ فَذَاكَ يَصِيرُ مُحَاطًا بِهِ، وَالْمُحَاطُ يَكُونُ مُتَنَاهِيًا، وَالْأَزَلِيَّةُ تَكُونُ خَارِجَةً عَنْهُ، فَهُوَ سُبْحَانُهُ ظَاهِرٌ بَاطِنٌ فِي كَوْنِهِ أَوَّلًا، لِأَنَّ الْعُقُولَ شَاهِدَةٌ بِإِسْنَادِ الْمُحْدَثَاتِ إِلَى مُوجِدٍ مُتَقَدِّمٍ عَلَيْهَا فَكَوْنُهُ تَعَالَى أَوَّلًا أَظْهَرُ مِنْ كُلِّ ظَاهِرٍ مِنْ هَذِهِ الْجِهَةِ، ثُمَّ إِذَا أَرَدْتَ أَنْ تَعْرِفَ حَقِيقَةَ تِلْكَ الْأَوَّلِيَّةِ عَجَزْتَ لِأَنَّ كُلَّ مَا أَحَاطَ بِهِ عَقْلُكَ وَعِلْمُكَ فَهُوَ مَحْدُودُ عَقْلِكَ وَمُحَاطُ عِلْمِكَ فَيَكُونُ مُتَنَاهِيًا، فَتَكُونُ الْأَوَّلِيَّةُ خَارِجَةً عَنَّا، فَكَوْنُهُ تَعَالَى أَوَّلًا إِذَا اعْتَبَرْتَهُ مِنْ هَذِهِ الْجِهَةِ كَانَ أَبْطَنَ مِنْ كُلِّ بَاطِنٍ، فَهَذَا هُوَ الْبَحْثُ عَنْ كَوْنِهِ تَعَالَى أَوَّلًا.
Bu konunun kapalı yönlerinden Üçüncü Tür: Ezelin ebedden ayrılması, ezel hakikatinin sona ermesini gerektirir; ezel hakikatinin sona ermesi ise imkânsızdır. Çünkü evveli olmayanın sona ermesi imkânsızdır. Sona ermesi imkânsız olunca, onun ardından ebed mahiyetinin hâsıl olması imkânsız olur. O halde ezelin ebedden ayrılması ve ebedin ezelden ayrılması imkânsızdır. Bu ayrımın hâsıl olması imkânsız olunca öncelik ve sonralığın hâsıl olması imkânsız olur. İşte bunlar öncelik, evveliyet ve ezeliyet hakikati hakkındaki kapalı araştırmalardır; bunlar ancak insan aklının ezeliyet ve evveliyet mahiyetinin celâl nuru karşısındaki hayretinden kaynaklanmaktadır. Zira akıl bir şeyi ancak onu kuşattığı zaman bilir; aklın zihinde hazır ettiği ve vakıf olduğu her şey ise kuşatılmış olur. Kuşatılan sonlu olur, ezeliyet ise onun dışında kalır. Dolayısıyla O noksanlıklardan münezzeh olan Allah, evvel oluşunda zâhir ve bâtındır; çünkü akıllar muhdeslerin kendilerinden önce gelen bir var edene isnat edildiğine şahittir. O Teâlâ'nın evvel oluşu bu yönden her zâhir olandan daha zâhirdir. Sonra o evveliyetin hakikatini bilmek istediğinde aciz kalırsın; çünkü aklının ve ilminin kuşattığı her şey, aklının sınırı ve ilminin ihata alanıdır; dolayısıyla sonludur ve evveliyet bizim dışımızda kalır. O Teâlâ'nın evvel oluşunu bu yönden değerlendirdiğinde her bâtın olandan daha bâtındır. İşte O Teâlâ'nın evvel oluşu hakkındaki inceleme budur.
51122. Metin
أَمَّا الْبَحْثُ عَنْ كَوْنِهِ آخِرًا، فَمِنَ النَّاسِ مَنْ قَالَ: هَذَا مُحَالٌ، لِأَنَّهُ تعالى إنما يكون آخر الكل مَا عَدَاهُ، لَوْ بَقِيَ هُوَ مَعَ عَدَمِ كُلِّ مَا عَدَاهُ لَكِنَّ عَدَمَ مَا عَدَاهُ إنما يكون بعده وُجُودِهِ، وَتِلْكَ الْبَعْدِيَّةُ، زَمَانِيَّةٌ، فَإِذَنْ لَا يُمْكِنُ فرض عدم كل عَدَاهُ إِلَّا مَعَ وُجُودِ الزَّمَانِ الَّذِي بِهِ تَتَحَقَّقُ تِلْكَ الْبَعْدِيَّةُ، فَإِذَنْ حَالُ مَا فُرِضَ عَدَمُ كُلِّ مَا عَدَاهُ، أَنْ لَا يُعْدَمَ كُلُّ مَا عَدَاهُ، فَهَذَا خُلْفٌ، فَإِذَنْ فَرْضُ بَقَائِهِ مَعَ عَدَمِ كُلِّ مَا عَدَاهُ مُحَالٌ، وَهَذِهِ الشُّبْهَةُ مَبْنِيَّةٌ أَيْضًا عَلَى أَنَّ التَّقَدُّمَ وَالتَّأَخُّرَ لَا يَتَقَرَّرَانِ إِلَّا بِالزَّمَانِ، وَقَدْ دَلَّلْنَا عَلَى فَسَادِ هَذِهِ الْمُقَدِّمَةِ فَبَطَلَتْ هَذِهِ الشُّبْهَةُ، وَأَمَّا الَّذِينَ سَلَّمُوا إِمْكَانَ عَدَمِ كُلِّ مَا عَدَاهُ مَعَ بَقَائِهِ، فَمِنْهُمْ مَنْ أَوْجَبَ ذَلِكَ حَتَّى يَتَقَرَّرَ كَوْنُهُ تَعَالَى آخِرًا لِلْكُلِّ، وَهَذَا مَذْهَبُ جَهْمٍ، فَإِنَّهُ زَعَمَ أَنَّهُ/ سُبْحَانَهُ يُوصِلُ الثَّوَابَ إِلَى أَهْلِ الثَّوَابِ، وَيُوصِلُ الْعِقَابَ إِلَى أَهْلِ الْعِقَابِ، ثُمَّ يُفْنِي الْجَنَّةَ وَأَهْلَهَا، وَالنَّارَ وَأَهْلَهَا، وَالْعَرْشَ وَالْكُرْسِيَّ وَالْمَلَكَ وَالْفَلَكَ، وَلَا يَبْقَى مَعَ اللَّه شَيْءٌ أَصْلًا، فَكَمَا أَنَّهُ كَانَ مَوْجُودًا فِي الْأَزَلِ وَلَا شَيْءَ يَبْقَى مَوْجُودًا في اللايزال أَبَدَ الْآبَادِ وَلَا شَيْءَ، وَاحْتُجَّ عَلَيْهِ بِوُجُوهٍ أَوَّلُهَا: قَوْلُهُ هُوَ الْآخِرُ، يَكُونُ آخِرًا إِلَّا عِنْدَ فَنَاءِ الْكُلِّ وَثَانِيهَا: أَنَّهُ تَعَالَى إِمَّا أَنْ يَكُونَ عَالِمًا بِعَدَدِ حَرَكَاتِ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، أَوْ لَا يَكُونُ عَالِمًا بِهَا، فَإِنْ كَانَ عَالِمًا بِهَا كَانَ عَالِمًا بِكَمِّيَّتِهَا، وَكُلُّ ماله عَدَدٌ مُعَيَّنٌ فَهُوَ مُتَنَاهٍ، فَإِذَنْ حَرَكَاتُ أَهْلِ الجنة
O'nun âhir oluşu hakkındaki incelemeye gelince: İnsanlardan bazıları şöyle demiştir: “Bu imkânsızdır; çünkü O Teâlâ kendisi dışındaki her şeyin âhiri ancak kendisi dışındaki her şeyin yokluğuyla beraber kendisi kaldığında olur. Fakat O'nun dışındakilerin yokluğu ancak varlığından sonra olur ve bu sonralık zamansaldır. O halde O'nun dışındaki her şeyin yokluğunun farz edilmesi, ancak bu sonralığın gerçekleştiği zamanın varlığıyla mümkündür. O halde O'nun dışındaki her şeyin yokluğunun farz edildiği durum, kendisi dışındaki her şeyin yok olmamasıdır ki bu bir çelişkidir. O halde O'nun dışındaki her şeyin yokluğuyla beraber O'nun bekasını farz etmek imkânsızdır.” Bu şüphe de öncelik ve sonralığın ancak zamanla sabit olacağı esasına dayanmaktadır; biz ise bu mukaddimenin bozukluğunu delillendirmiştik, dolayısıyla bu şüphe batıl olmuştur. O'nun bekasıyla birlikte kendisi dışındaki her şeyin yokluğunun imkânını kabul edenlere gelince: Bunlardan bir kısmı, O Teâlâ'nın her şeyin âhiri oluşunun sabit olması için bunu vacip görmüştür; bu, Cehmiyye'nin [kurucusu] Cehm'in mezhebidir. Zira o, O noksanlıklardan münezzeh olan Allah'ın sevap ehline sevabını, ceza ehline de cezasını ulaştıracağını; sonra cenneti ve ehlini, cehennemi ve ehlini, Arş'ı, Kürsî'yi, meleği ve feleği yok edeceğini ve Allah ile beraber asla hiçbir şeyin kalmayacağını ileri sürmüştür. Tıpkı O'nun ezelde hiçbir şey yokken mevcut olduğu gibi, sonsuza kadar ebediyette de hiçbir şey mevcut kalmayacaktır. Cehm'e karşı birkaç yönden delil getirilmiştir: Birincisi: { هُوَ الْآخِرُ } “O Âhir'dir” buyruğudur; O ancak her şey yok olduğunda âhir olur. İkincisi: O Teâlâ ya cennet ve cehennem ehlinin hareketlerinin sayısını bilmektedir ya da bilmemektedir. Şayet biliyorsa miktarını biliyordur; muayyen bir sayısı olan her şey ise sonludur; o halde cennet ehlinin hareketleri
51123. Metin
مُتَنَاهِيَةٌ، فَإِذَنْ لَا بُدَّ وَأَنْ يَحْصُلَ بَعْدَهَا عَدَمٌ أَبَدِيٌّ غَيْرُ مُنْقَضٍّ وَإِذَا لَمْ يَكُنْ عَالِمًا بِهَا كَانَ جَاهِلًا بِهَا وَالْجَهْلُ عَلَى اللَّه مُحَالٌ وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْحَوَادِثَ الْمُسْتَقْبَلَةَ قَابِلَةٌ لِلزِّيَادَةِ وَالنُّقْصَانِ، وَكُلُّ مَا كَانَ كَذَلِكَ فَهُوَ مُتَنَاهٍ وَالْجَوَابُ: أَنَّ إِمْكَانَ اسْتِمْرَارِ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ حَاصِلٌ إِلَى الْأَبَدِ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ هُوَ أَنَّ هَذِهِ الْمَاهِيَّاتِ لَوْ زَالَتْ إِمْكَانَاتُهَا، لَزِمَ أَنْ يَنْقَلِبَ الْمُمْكِنُ لِذَاتِهِ مُمْتَنِعًا لِذَاتِهِ، وَلَوِ انْقَلَبَتْ قُدْرَةُ اللَّه مِنْ صَلَاحِيَّةِ التَّأْثِيرِ إِلَى امْتِنَاعِ التَّأْثِيرِ، لَانْقَلَبَتِ الْمَاهِيَّاتُ وَذَلِكَ مُحَالٌ، فَوَجَبَ أَنْ يَبْقَى هَذَا الْإِمْكَانُ أَبَدًا، فَإِذَنْ ثَبَتَ أَنَّهُ يَجِبُ انْتِهَاءُ هَذِهِ الْمُحْدَثَاتِ إِلَى الْعَدَمِ الصِّرْفِ، أَمَّا التَّمَسُّكُ بِالْآيَةِ فَسَنَذْكُرُ الْجَوَابَ عَنْهُ بَعْدَ ذَلِكَ إِنْ شَاءَ اللَّه تَعَالَى وَأَمَّا الشُّبْهَةُ الثَّانِيَةُ: فَجَوَابُهَا أَنَّهُ يَعْلَمُ أَنَّهُ لَيْسَ لَهَا عَدَدٌ مُعَيَّنٌ، وَهَذَا لَا يَكُونُ جَهْلًا، إِنَّمَا الْجَهْلُ أَنْ يَكُونَ لَهُ عَدَدٌ مُعَيَّنٌ وَلَا يَعْلَمُهُ، أَمَّا إِذَا لَمْ يَكُنْ لَهُ عَدَدٌ مُعَيَّنٌ وَأَنْتَ تَعْلَمُهُ عَلَى الْوَجْهِ فَهَذَا لَا يَكُونُ جَهْلًا بَلْ عِلْمًا وَأَمَّا الشُّبْهَةُ الثَّالِثَةُ: فَجَوَابُهَا أَنَّ الْخَارِجَ مِنْهُ إِلَى الْوُجُودِ أَبَدًا لَا يَكُونُ مُتَنَاهِيًا، ثُمَّ إِنَّ الْمُتَكَلِّمِينَ لَمَّا أَثْبَتُوا إِمْكَانَ بَقَاءِ الْعَالَمِ أَبَدًا عَوَّلُوا فِي بَقَاءِ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ أَبَدًا، عَلَى إِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ وَظَوَاهِرِ الْآيَاتِ، وَلَا يَخْفَى تَقْرِيرُهَا، وَأَمَّا جُمْهُورُ الْمُسْلِمِينَ الَّذِينَ سَلَّمُوا بَقَاءَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ أَبَدًا، فَقَدِ اخْتَلَفُوا فِي مَعْنَى كَوْنِهِ تَعَالَى آخِرًا عَلَى وُجُوهٍ أَحَدُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى يُفْنِي جَمِيعَ الْعَالَمِ وَالْمُمْكِنَاتِ فَيَتَحَقَّقُ كَوْنُهُ آخِرًا، ثُمَّ إِنَّهُ يُوجِدُهَا وَيُبْقِيهَا أَبَدًا وَثَانِيهَا: أَنَّ الْمَوْجُودَ الَّذِي يَصِحُّ فِي الْعَقْلِ أَنْ يَكُونَ آخِرًا لِكُلِّ الْأَشْيَاءِ لَيْسَ إِلَّا هُوَ، فَلَمَّا كَانَتْ صِحَّةُ آخِرِيَّةِ كُلِّ الْأَشْيَاءِ مُخْتَصَّةٌ بِهِ سُبْحَانَهُ، لَا جَرَمَ وُصِفَ بِكَوْنِهِ آخِرًا وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْوُجُودَ مِنْهُ تَعَالَى يَبْتَدِئُ، وَلَا يَزَالُ يَنْزِلُ وَيَنْزِلُ حتى ينتهي إلى الموجود الأخير، الذي كون هُوَ مُسَبِّبًا لِكُلِّ مَا عَدَاهُ، وَلَا يَكُونُ سَبَبًا لِشَيْءٍ آخَرَ، فَبِهَذَا الِاعْتِبَارِ يَكُونُ الْحَقُّ سُبْحَانَهُ أَوَّلًا، ثُمَّ إِذَا انْتَهَى أَخَذَ يَتَرَقَّى مِنْ هَذَا الْمَوْجُودِ الْأَخِيرِ دَرَجَةً فَدَرَجَةً حَتَّى يَنْتَهِيَ إِلَى آخِرِ التَّرَقِّي، فَهُنَاكَ وُجُودُ الْحَقِّ سُبْحَانَهُ، فَهُوَ سُبْحَانُهُ أَوَّلٌ فِي نُزُولِ الْوُجُودِ مِنْهُ إِلَى الْمُمْكِنَاتِ، آخِرٌ عِنْدَ الصُّعُودِ مِنَ الْمُمْكِنَاتِ إِلَيْهِ وَرَابِعُهَا: أَنَّهُ يُمِيتُ الْخَلْقَ وَيَبْقَى بَعْدَهُمْ، فَهُوَ سُبْحَانُهُ آخِرٌ بِهَذَا الِاعْتِبَارِ وَخَامِسُهَا: أَنَّهُ أَوَّلٌ فِي الْوُجُودِ وَآخِرٌ فِي الِاسْتِدْلَالِ، لِأَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ جَمِيعِ الِاسْتِدْلَالَاتِ مَعْرِفَةُ الصَّانِعِ، وَأَمَّا سَائِرُ الِاسْتِدْلَالَاتِ الَّتِي لَا يُرَادُ مِنْهَا مَعْرِفَةُ الصَّانِعِ فَهِيَ حَقِيرَةٌ خَسِيسَةٌ، أَمَّا كَوْنُهُ تعالى ظاهرا وباطنا، فاعلم أنه ظاهر بحسيب الْوُجُودِ، فَإِنَّكَ لَا تَرَى شَيْئًا مِنَ الْكَائِنَاتِ وَالْمُمْكِنَاتِ إِلَّا وَيَكُونُ دَلِيلًا/ عَلَى وُجُودِهِ وَثُبُوتِهِ وَحَقِيقَتِهِ وَبَرَاءَتِهِ عَنْ جِهَاتِ التَّغَيُّرِ عَلَى مَا قَرَّرْنَاهُ، وَأَمَّا كَوْنُهُ تَعَالَى بَاطِنًا فَمِنْ وُجُوهٍ الْأَوَّلُ: أَنَّ كَمَالَ كَوْنِهِ ظَاهِرًا سَبَبٌ لِكَوْنِهِ بَاطِنًا، فَإِنَّ هَذِهِ الشَّمْسَ لَوْ دَامَتْ عَلَى الْفَلَكِ لَمَا كُنَّا نَعْرِفُ أَنَّ هَذَا الضَّوْءَ إِنَّمَا حَصَلَ بِسَبَبِهَا، بَلْ رُبَّمَا كُنَّا نَظُنُّ أَنَّ الْأَشْيَاءَ مُضِيئَةٌ لِذَوَاتِهَا إِلَّا أَنَّهَا لَمَّا كَانَتْ بِحَيْثُ تَغْرُبُ ثُمَّ
sonludur. Dolayısıyla bundan sonra son bulmayan ebedî bir yokluğun gerçekleşmesi gerekir; şayet onları bilmiyorsa onlardan habersiz (câhil) demektir; cehalet ise Allah hakkında imkânsızdır. Üçüncüsü: Gelecekteki hadiseler artmaya ve eksilmeye elverişlidir; böyle olan her şey ise sonludur. Cevap şudur: Bu şeylerin devamının imkânı ebede kadar hâsıldır. Bunun delili şudur: Bu mahiyetlerin imkânları ortadan kalksaydı, zatı gereği mümkin olanın zatı gereği imkânsıza dönüşmesi gerekirdi. Allah'ın kudreti tesir salahiyetinden tesirin imkânsızlığına dönüşseydi mahiyetler dönüşürdü ki bu imkânsızdır. Dolayısıyla bu imkânın daima kalması vacip olmuştur; o halde bu muhdeslerin sırf yokluğa ermesinin vacip olduğu [iddiası] çürütülmüştür. Ayete sarılmaya gelince, inşallah bundan sonra onun cevabını zikredeceğiz. İkinci şüpheye gelince: Bunun cevabı, O'nun onlar için muayyen bir sayı olmadığını bilmesidir; bu ise cehalet değildir. Cehalet ancak onun muayyen bir sayısı varken onu bilmemektir. Ancak onun muayyen bir sayısı bulunmadığında ve sen de onu bu vecih üzere bildiğinde bu cehalet değil, bilakis ilimdir. Üçüncü şüpheye gelince: Bunun cevabı, ondan varlık sahasına çıkanın asla sonlu olmayacağıdır. Sonra kelamcılar âlemin ebediyen kalmasının imkânını ispat edince, cennet ve cehennemin ebediyen kalması hususunda Müslümanların icmaına ve ayetlerin zahirlerine dayanmışlardır; bunların takriri gizli değildir. Cennet ve cehennemin ebediyen kalmasını kabul eden Müslümanların cumhuruna gelince, onlar O Teâlâ'nın âhir oluşunun manası hakkında birkaç vecih üzere ihtilaf etmişlerdir: Birincisi: O Teâlâ bütün âlemi ve mümkinatı yok eder ve O'nun âhir oluşu tahakkuk eder; sonra onları var eder ve ebediyen baki kılar. İkincisi: Akılda bütün şeylerin âhiri olması sahih olan varlık yalnızca O'dur. Bütün şeylerin âhirliği sıhhati noksanlıklardan münezzeh olan O'na mahsus olunca, O âhir olmakla nitelenmiştir. Üçüncüsü: Varlık O Teâlâ'dan başlar; kendisi dışındaki her şeyin sebebi olan ve başka bir şeyin sebebi olmayan en son varlığa ulaşıncaya kadar indikçe iner. Bu itibarla Hak Teâlâ evvel olur; sonra nihayete erince bu en son varlıktan derece derece yükselmeye başlar, ta ki yükselişin sonuna ulaşır; orada Hak Teâlâ'nın varlığı vardır. Dolayısıyla O noksanlıklardan münezzeh olan zat, varlığın kendisinden mümkinata inişinde evvel, mümkinattan kendisine yükselişinde âhirdir. Dördüncüsü: Yaratılmışları öldürür ve onlardan sonra baki kalır; bu itibarla O noksanlıklardan münezzeh olan zat âhirdir. Beşincisi: O varlıkta evvel, istidlalde (delil getirmede) âhirdir; çünkü bütün delillendirmelerden maksat Sanatkâr'ı tanımaktır. Kendisiyle Sanatkâr'ı tanımanın murat edilmediği diğer bütün delillendirmeler ise değersiz ve basittir. O Teâlâ'nın zâhir ve bâtın oluşuna gelince, bil ki O varlık bakımından zâhirdir; zira kâinattan ve mümkinattan ne görsen mutlaka takrir ettiğimiz üzere O'nun varlığına, sübutuna, hakikatine ve değişim cihetlerinden beri olduğuna bir delil olur. O Teâlâ'nın bâtın olmasına gelince, bu birkaç yöndendir: Birincisi: O'nun zâhir oluşunun kemali, bâtın oluşunun sebebidir. Zira şu güneş felekte sürekli kalsaydı, bu ışığın ancak onun sebebiyle hâsıl olduğunu bilemezdik; hatta belki de eşyanın kendi zatlarından ötürü aydınlık olduğunu zannederdik. Ancak o batınca ve sen de
51124. Metin
تَرَى أَنَّهَا مَتَى غَرَبَتْ أُبْطِلَتِ الْأَنْوَارُ وَزَالَتِ الْأَضْوَاءُ عَنْ هَذَا الْعَالَمِ، عَلِمْنَا حِينَئِذٍ أَنَّ هَذِهِ الْأَضْوَاءَ مِنَ الشَّمْسِ، فَهَهُنَا لَوْ أَمْكَنَ انْقِطَاعُ وُجُودِ اللَّه عَنْ هَذِهِ الْمُمْكِنَاتِ لَظَهَرَ حِينَئِذٍ أَنَّ وُجُودَ هَذِهِ الْمُمْكِنَاتِ مِنْ وُجُودِ اللَّه تَعَالَى، لَكِنَّهُ لَمَّا دَامَ ذَلِكَ الْجُودُ وَلَمْ يَنْقَطِعْ صَارَ دَوَامُهُ وَكَمَالُهُ سَبَبًا لِوُقُوعِ الشُّبْهَةِ، حَتَّى إِنَّهُ رُبَّمَا يَظُنُّ أَنَّ نُورَ الْوُجُودِ لَيْسَ مِنْهُ بَلْ وُجُودُ كُلِّ شَيْءٍ لَهُ مِنْ ذَاتِهِ، فَظَهَرَ أَنَّ هَذَا الِاسْتِتَارَ إِنَّمَا وَقَعَ مِنْ كَمَالِ وَجُودِهِ، وَمِنْ دَوَامِ جُودِهِ، فَسُبْحَانَ مَنِ اخْتَفَى عَنِ الْعُقُولِ لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ، وَاحْتَجَبَ عَنْهَا بِكَمَالِ نُورِهِ.
onun battığı anda nurların söndüğünü ve ışıkların bu âlemden zail olduğunu görünce, işte o zaman bu ışıkların güneşten olduğunu anladık. Burada da şayet Allah'ın varlığının bu mümkinattan kesilmesi mümkün olsaydı, o takdirde bu mümkinatın varlığının Allah Teâlâ'nın varlığından olduğu ortaya çıkardı. Fakat o cömertlik sürekli olup kesilmeyince, onun devamı ve kemali şüphenin vuku bulmasına sebep oldu; öyle ki bazen varlık nurunun O'ndan olmayıp her şeyin varlığının kendi zatından olduğu zannedilir. Böylece ortaya çıktı ki bu gizlilik ancak O'nun varlığının kemalinden ve cömertliğinin devamından kaynaklanmıştır. Zuhurunun şiddetinden ötürü akıllardan gizlenen ve nurunun kemaliyle akıllara perdelenen Allah noksanlıklardan münezzehtir.
51125. Metin
الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ مَاهِيَّتَهُ غَيْرُ مَعْقُولَةٍ لِلْبَشَرِ الْبَتَّةَ، وَيَدُلُّ عَلَيْهِ أَنَّ الْإِنْسَانَ لَا يَتَصَوَّرُ مَاهِيَّةَ الشَّيْءِ إِلَّا إِذَا أَدْرَكَهُ مِنْ نَفْسِهِ عَلَى سَبِيلِ الْوِجْدَانِ كَالْأَلَمِ وَاللَّذَّةِ وَغَيْرِهِمَا أَوْ أَدْرَكَهُ بِحِسِّهِ كَالْأَلْوَانِ وَالطُّعُومِ وَسَائِرِ الْمَحْسُوسَاتِ، فَأَمَّا مَا لَا يَكُونُ كَذَلِكَ فَيَتَعَذَّرُ عَلَى الْإِنْسَانِ أَنْ يَتَصَوَّرَ مَاهِيَّتَهُ الْبَتَّةَ، وَهُوِيَّتَهُ المخصوصة جل
İkinci Vecih: O'nun mahiyeti kesinlikle insan tarafından akılla kavranamaz. Buna delil şudur: İnsan bir şeyin mahiyetini ancak onu ya acı ve lezzet gibi bizzat kendisinde duyuş yoluyla idrak ettiğinde yahut renkler, tatlar ve diğer hissedilenler gibi duyularıyla idrak ettiğinde tasavvur eder. Böyle olmayan şeye gelince, insanın onun mahiyetini tasavvur etmesi kesinlikle imkânsızdır. Celâli yüce olan O'nun hususi hüviyeti ise
51126. Metin
جَلَالُهُ لَيْسَتْ كَذَلِكَ فَلَا تَكُونُ مَعْقُولَةً لِلْبَشَرِ، وَيَدُلُّ عَلَيْهِ أَيْضًا أَنَّ الْمَعْلُومَ مِنْهُ عِنْدَ الْخَلْقِ، إِمَّا الْوُجُودُ وَإِمَّا السُّلُوبُ، وَهُوَ أَنَّهُ لَيْسَ بِجِسْمٍ وَلَا جَوْهَرٍ، وَإِمَّا الْإِضَافَةُ، وَهُوَ أَنَّهُ الْأَمْرُ الَّذِي مِنْ شَأْنِهِ كَذَا وَكَذَا، وَالْحَقِيقَةُ الْمَخْصُوصَةُ مُغَايِرَةٌ لِهَذِهِ الْأُمُورِ فَهِيَ غَيْرُ مَعْقُولَةٍ وَيَدُلُّ عَلَيْهِ أَنَّ أَظْهَرَ الْأَشْيَاءِ مِنْهُ عِنْدَ الْعَقْلِ كَوْنُهُ خَالِقًا لِهَذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ، وَمُتَقَدِّمًا عَلَيْهَا، وَقَدْ عَرَفْتَ حَيْرَةَ الْعَقْلِ وَدَهْشَتَهُ فِي مَعْرِفَةِ هَذِهِ الْأَوَّلِيَّةِ، فَقَدْ ظَهَرَ بِمَا قَدَّمْنَاهُ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ هُوَ الْأَوَّلُ وَهُوَ الْآخِرُ، وَهُوَ الظَّاهِرُ وَهُوَ الْبَاطِنُ، وَسَمِعْتُ وَالِدِي ﵀ يَقُولُ: إِنَّهُ كَانَ يُرْوَى أَنَّهُ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ أَقْبَلَ الْمُشْرِكُونَ نَحْوَ الْبَيْتِ وَسَجَدُوا.
böyle değildir; dolayısıyla insanlar tarafından akılla kavranamaz. Buna şu da delalet eder: Yaratılmışlar nezdinde O'ndan bilinen şey ya varlıktır ya cisim ve cevher olmaması gibi selblerdir (olumsuzlamalardır) ya da şöyle şöyle vasıflara sahip bir varlık olması gibi izâfettir. Hususi hakikat ise bu durumlardan başkadır ve dolayısıyla akılla kavranamaz. Buna şu da delalet eder: Akıl nezdinde O'ndan en zâhir olan şey, bu yaratılmışların yaratıcısı ve onlardan önce olmasıdır; sen aklın bu evveliyeti tanımadaki hayretini ve dehşetini bildin. Sunduğumuz açıklamalarla ortaya çıkmıştır ki noksanlıklardan münezzeh olan O, Evvel'dir, Âhir'dir; Zâhir'dir ve Bâtın'dır. Babamın rahimehullâh şöyle dediğini işittim: “Bu ayet indiğinde müşriklerin Beytullah'a yönelip secde ettikleri rivayet edilirdi.”
51127. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: احْتَجَّ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ فِي إِثْبَاتِ أَنَّ الْإِلَهَ وَاحِدٌ بِقَوْلِهِ: هُوَ الْأَوَّلُ قَالُوا الْأَوَّلُ هُوَ الْفَرْدُ السَّابِقُ، وَلِهَذَا الْمَعْنَى لَوْ قَالَ: أَوَّلُ مَمْلُوكٍ اشْتَرَيْتُهُ فَهُوَ حُرٌّ، ثُمَّ اشْتَرَى عَبْدَيْنِ لَمْ يُعْتَقَا، لِأَنَّ شَرْطَ كونه أولا حصول الفردية، وهاهنا لَمْ تَحْصُلْ، فَلَوِ اشْتَرَى بَعْدَ ذَلِكَ عَبْدًا وَاحِدًا لَمْ يُعْتِقْ، لِأَنَّ شَرْطَ الْأَوَّلِيَّةِ كَوْنُهُ سابقا وهاهنا لَمْ يَحْصُلْ، فَثَبَتَ أَنَّ الشَّرْطَ فِي كَوْنِهِ أَوَّلًا أَنْ يَكُونَ فَرْدًا، فَكَانَتِ الْآيَةُ دَالَّةً عَلَى أَنَّ صَانِعَ الْعَالَمِ فَرَدٌ.
İkinci Mesele: Âlimlerin çoğu ilahın bir olduğunu ispat hususunda { هُوَ الْأَوَّلُ } “O, Evvel'dir” buyruğunu delil getirmişlerdir. Demişlerdir ki: Evvel, önde gelen tek varlıktır. Bu manadan ötürü bir kimse: “Satın aldığım ilk köle hürdür” dese, sonra da iki köle satın alsa, onlar azat olmazlar; çünkü ilk olmanın şartı teklik durumunun hâsıl olmasıdır, burada ise teklik hâsıl olmamıştır. Bundan sonra bir köle daha satın alsa, o da azat olmaz; çünkü evveliyetin şartı önde olmasıdır, burada ise bu hâsıl olmamıştır. Böylece evvel olmanın şartının tek olmak olduğu sabit oldu; dolayısıyla ayet, âlemin Sanatkârı'nın tek olduğuna delalet etmiştir.
51128. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ قَالُوا: إِنَّهُ أَوَّلٌ لِأَنَّهُ قَبْلَ كُلِّ شَيْءٍ، وَإِنَّهُ آخِرٌ لِأَنَّهُ بَعْدَ كُلِّ شَيْءٍ، وَإِنَّهُ ظَاهِرٌ بِحَسَبِ الدَّلَائِلِ، وَإِنَّهُ بَاطِنٌ عَنِ الْحَوَاسِّ مُحْتَجِبٌ عَنِ الْأَبْصَارِ، وَأَنَّ جَمَاعَةً لَمَّا عَجَزُوا عَنْ جَوَابِ جَهْمٍ قَالُوا:
Üçüncü Mesele: Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: O Evvel'dir; çünkü her şeyden öncedir. Âhir'dir; çünkü her şeyden sonradır. Deliller bakımından Zâhir'dir. Duyulardan gizli ve gözlerden perdelenmiş olması yönüyle Bâtın'dır. Bir topluluk Cehm'e cevap vermekten aciz kalınca şöyle demişlerdir:
51129. Metin
مَعْنَى هَذِهِ الْأَلْفَاظِ مِثْلُ قَوْلِ الْقَائِلِ: فُلَانٌ هُوَ أَوَّلُ هَذَا الْأَمْرِ وَآخِرُهُ وَظَاهِرُهُ وَبَاطِنُهُ، أَيْ عَلَيْهِ يَدُورُ، وَبِهِ يَتِمُّ.
Bu lafızların manası, bir kimsenin “Falan adam bu işin başı, sonu, zâhiri ve bâtınıdır” yani iş onun etrafında döner ve onunla tamamlanır demesi gibidir.
51130. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَمَّا أَمْكَنَ حَمْلُ الْآيَةِ عَلَى الْوُجُوهِ الَّتِي ذَكَرْنَاهَا مَعَ أَنَّهُ يَسْقُطُ بِهَا اسْتِدْلَالُ جَهْمٍ/ لَمْ يَكُنْ بِنَا إِلَى حَمْلِ الْآيَةِ عَلَى هَذَا الْمَجَازِ حَاجَةٌ، وَذَكَرُوا فِي الظَّاهِرِ وَالْبَاطِنِ أَنَّ الظَّاهِرَ هُوَ الْغَالِبُ الْعَالِي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَصْبَحُوا ظاهِرِينَ [الصَّفِّ: ١٤] أَيْ غَالِبِينَ عَالِينَ، مِنْ قَوْلِكَ: ظَهَرْتُ عَلَى فُلَانٍ أَيْ عَلَوْتُهُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: عَلَيْها يَظْهَرُونَ [الزُّخْرُفِ: ٣٣] وَهَذَا مَعْنَى مَا
Bil ki ayeti zikrettiğimiz vecihlere hamletmek mümkün olup bununla Cehm'in delillendirmesi de düştüğünden dolayı, ayeti bu mecaza hamletmeye ihtiyacımız kalmamıştır. Zâhir ve Bâtın hakkında zikretmişlerdir ki: Zâhir, her şeye galip ve yüce olandır; nitekim Allah Teâlâ'nın { فَأَصْبَحُوا ظاهِرِينَ } “Böylece üstün geldiler” [Saf 14] buyruğu da bu kabildendir; yani “Falana galip geldim, üstün oldum” anlamında kullandığın zahartu alâ fulânin (ظَهَرْتُ عَلَى فُلَانٍ) sözünden hareketle galip ve yüce oldular demektir. Allah Teâlâ'nın { عَلَيْها يَظْهَرُونَ } “Üzerine çıkarlar” [Zuhruf 33] buyruğu da bundandır. Bu da
51131. Metin
رُوِيَ فِي الْحَدِيثِ: «وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ»
hadiste rivayet edilen şu ifadenin manasıdır: «Sen Zâhir'sin; senin üstünde hiçbir şey yoktur.»
51132. Metin
وَأَمَّا الْبَاطِنُ فَقَالَ الزَّجَّاجُ: إِنَّهُ الْعَالِمُ بِمَا بَطَنَ، كَمَا يَقُولُ الْقَائِلُ: فُلَانٌ يَظُنُّ أَمْرَ فُلَانٍ، أَيْ يَعْلَمُ أَحْوَالَهُ الْبَاطِنَةَ قَالَ اللَّيْثُ: يُقَالُ: أَنْتَ أَبْطَنُ بِهَذَا الْأَمْرِ مِنْ فُلَانٍ، أَيْ أَخْبَرُ بِبَاطِنِهِ، فَمَعْنَى كَوْنِهِ بَاطِنًا، كَوْنُهُ عَالِمًا بِبَوَاطِنِ الْأُمُورِ، وَهَذَا التَّفْسِيرُ عِنْدِي فِيهِ نَظَرٌ، لِأَنَّ قَوْلَهُ بَعْدَ ذَلِكَ: وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ يَكُونُ تَكْرَارًا.
Bâtın'a gelince; Zeccâc şöyle demiştir: O, gizli olanı bilendir; nitekim bir kimsenin “Falan kimse falanın işini zanneder” yani onun iç hallerini bilir demesi gibidir. Leys şöyle demiştir: “Sen bu işin içyüzünü falancadan daha iyi bilirsin” anlamında ente ebtanu bi-hâze'l-emri min fulânin (أَنْتَ أَبْطَنُ بِهَذَا الْأَمْرِ مِنْ فُلَانٍ) denilir. O halde O'nun bâtın olmasının manası, işlerin içyüzlerini bilen olmasıdır. Bana göre bu tefsirde tartışılacak bir yön vardır; çünkü bundan sonra gelen { وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ } “O, her şeyi hakkıyla bilendir” buyruğu bir tekrar olur.
51133. Metin
أَمَّا عَلَى التَّفْسِيرِ الْأَوَّلِ فَإِنَّهُ يَحْسُنُ مَوْقِعُهُ لِأَنَّهُ يَصِيرُ التَّقْدِيرُ كَأَنَّهُ قِيلَ: إِنَّ أَحَدًا لَا يُحِيطُ بِهِ وَلَا يَصِلُ إِلَى أَسْرَارِهِ، وَإِنَّهُ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ مِنْ أَحْوَالِ غَيْرِهِ وَنَظِيرُهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ [الْمَائِدَةِ: ١١٦] .
Birinci tefsire göre ise yeri gayet güzel oturur; zira takdir sanki şöyle denilmiş gibi olur: “Hiç kimse O'nu kuşatamaz ve O'nun sırlarına ulaşamaz; O'na ise başkasının hallerinden hiçbir şey gizli kalmaz.” Bunun benzeri { تَعْلَمُ ما فِي نَفْسِي وَلا أَعْلَمُ ما فِي نَفْسِكَ } “Sen benim içimde olanı bilirsin, ben ise senin zatında olanı bilmem” [Mâide 116] ayetidir.
51134. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٤]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 4]
51135. Metin
هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٤)
{ هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ } “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istivâ eden O’dur. O, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (4)
51136. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ وَهُوَ مُفَسَّرٌ فِي الْأَعْرَافِ وَالْمَقْصُودُ مِنْهُ دَلَائِلُ الْقُدْرَةِ.
Allah Teâlâ'nın { هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ } “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istivâ eden O’dur” buyruğu A‘râf [suresin]de tefsir edilmiştir; bundan maksat kudret delilleridir.
51137. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها وَهُوَ مُفَسَّرٌ فِي سَبَأٍ، وَالْمَقْصُودُ مِنْهُ كَمَالُ الْعِلْمِ، وَإِنَّمَا قَدَّمَ وَصْفَ الْقُدْرَةِ عَلَى وَصْفِ الْعِلْمِ، لِأَنَّ الْعِلْمَ بِكَوْنِهِ تَعَالَى قَادِرًا قَبْلَ الْعِلْمِ بِكَوْنِهِ تَعَالَى عَالِمًا، وَلِذَلِكَ ذَهَبَ جَمْعٌ مِنَ الْمُحَقِّقِينَ إِلَى أَنَّ أَوَّلَ الْعِلْمِ باللَّه، هُوَ الْعِلْمُ بِكَوْنِهِ قَادِرًا،
Sonra Allah Teâlâ: { يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَما يَخْرُجُ مِنْها وَما يَنْزِلُ مِنَ السَّماءِ وَما يَعْرُجُ فِيها } “O, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni bilir” buyurmuştur ki bu da Sebe’ [suresin]de tefsir edilmiştir; bundan maksat ise ilmin kemâlidir. Kudret vasfını ilim vasfından önce zikretmesi, Allah Teâlâ'nın kādir olduğunu bilmenin, O'nun âlim olduğunu bilmekten önce gelmesindendir. Bundan dolayı muhakkiklerden bir grup, Allah hakkındaki ilmin ilkinin O'nun kādir olduğunu bilmek olduğu görüşüne varmışlardır.
51138. Metin
وَذَهَبَ آخَرُونَ إِلَى أَنَّ أَوَّلَ الْعِلْمِ باللَّه هُوَ الْعِلْمُ بِكَوْنِهِ مُؤَثِّرًا، وَعَلَى التَّقْدِيرَيْنِ فَالْعِلْمُ بِكَوْنِهِ قَادِرًا مُتَقَدِّمٌ عَلَى الْعِلْمِ بِكَوْنِهِ عَالِمًا.
Diğerleri ise Allah hakkındaki ilmin ilkinin O'nun müessir olduğunu bilmek olduğu görüşüne varmışlardır. Her iki takdire göre de O'nun kādir olduğunu bilmek, O'nun âlim olduğunu bilmekten öncedir.
51139. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Sonra Allah Teâlâ: { وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ } “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir” buyurmuştur. Bunda birtakım meseleler vardır:
51140. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّهُ قَدْ ثَبَتَ أَنَّ كُلَّ مَا عَدَا الْوَاجِبِ الْحَقِّ فَهُوَ مُمْكِنٌ، وَكُلُّ مُمْكِنٍ فَوُجُودُهُ مِنَ الْوَاجِبِ، فَإِذَنْ وَصُولُ الْمَاهِيَّةِ الْمُمْكِنَةِ إِلَى وُجُودِهَا بِوَاسِطَةِ إِفَادَةِ الْوَاجِبِ الْحَقِّ ذَلِكَ الْوُجُودَ لِتِلْكَ الْمَاهِيَّةِ فَالْحَقُّ سُبْحَانَهُ هُوَ الْمُتَوَسِّطُ بَيْنَ كُلِّ مَاهِيَّةٍ وَبَيْنَ وُجُودِهَا، فَهُوَ إِلَى كُلِّ مَاهِيَّةٍ أَقْرَبُ مِنْ وُجُودِ تِلْكَ الْمَاهِيَّةِ، وَمِنْ هَذَا السِّرِّ قَالَ الْمُحَقِّقُونَ: مَا رَأَيْتُ شَيْئًا إِلَّا وَرَأَيْتُ اللَّه قَبْلَهُ، وَقَالَ الْمُتَوَسِّطُونَ: مَا رَأَيْتُ شَيْئًا إِلَّا وَرَأَيْتُ اللَّه مَعَهُ، وَقَالَ الظَّاهِرِيُّونَ: مَا رَأَيْتُ شَيْئًا إِلَّا وَرَأَيْتُ اللَّه بَعْدَهُ.
Birinci Mesele: Bil ki Vâcib-i Hak dışındaki her şeyin mümkin olduğu ve her mümkinin varlığının da Vâcib'den kaynaklandığı sabit olmuştur. O halde mümkin mahiyetin varlığına ulaşması, Vâcib-i Hakk'ın o mahiyete bu varlığı bahşetmesi vasıtasıyladır. Dolayısıyla Hak Teâlâ her bir mahiyet ile onun varlığı arasında vasıtadır; O, her bir mahiyete o mahiyetin kendi varlığından daha yakındır. İşte bu sırdan ötürü muhakkikler: “Ben hiçbir şey görmedim ki ondan önce Allah'ı görmüş olmayayım” demişlerdir. Orta derecedekiler: “Ben hiçbir şey görmedim ki onunla beraber Allah'ı görmüş olmayayım” demişlerdir. Zâhir ehli ise: “Ben hiçbir şey görmedim ki ondan sonra Allah'ı görmüş olmayayım” demişlerdir.
51141. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الدَّقَائِقَ الَّتِي أَظْهَرْنَاهَا فِي هَذِهِ الْمَوَاضِعِ لَهَا دَرَجَتَانِ إِحْدَاهُمَا: أَنْ يَصِلَ الْإِنْسَانُ إِلَيْهَا بِمُقْتَضَى الْفِكْرَةِ وَالرَّوِيَّةِ وَالتَّأَمُّلِ وَالتَّدَبُّرِ وَالدَّرَجَةُ الثَّانِيَةُ: أَنْ تَتَّفِقَ لِنَفْسِ الْإِنْسَانِ/ قُوَّةٌ ذَوْقِيَّةٌ وَحَالَةٌ وِجْدَانِيَّةٌ لَا يُمْكِنُ التَّعْبِيرُ عَنْهَا، وَتَكُونُ نِسْبَةُ الْإِدْرَاكِ مَعَ الذَّوْقِ إِلَى الْإِدْرَاكِ لَا مَعَ الذَّوْقِ، كَنِسْبَةِ مَنْ يَأْكُلُ السُّكَّرَ إِلَى مَنْ يَصِفُ حَلَاوَتَهُ بِلِسَانِهِ.
Bil ki bu konularda ortaya koyduğumuz bu inceliklerin iki derecesi vardır: Birincisi, insanın buna fikir, tefekkür, mülahaza ve tedebbürün gereğiyle ulaşmasıdır. İkinci derece ise insanın nefsinde tabir edilmesi mümkün olmayan zevkî bir kuvvet ve vicdânî bir hâlin hâsıl olmasıdır. Zevk ile beraber olan idrakin zevksiz olan idrake nispeti, şekeri bizzat yiyen kimsenin onun tatlılığını diliyle vasfeden kimseye nispeti gibidir.
51142. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَالَ الْمُتَكَلِّمُونَ: هَذِهِ الْمَعِيَّةُ إِمَّا بِالْعِلْمِ وَإِمَّا بِالْحِفْظِ وَالْحِرَاسَةِ، وَعَلَى التَّقْدِيرَيْنِ فَقَدِ انْعَقَدَ الْإِجْمَاعُ عَلَى أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَيْسَ مَعَنَا بِالْمَكَانِ وَالْجِهَةِ وَالْحَيِّزِ، فَإِذَنْ قَوْلُهُ: وَهُوَ مَعَكُمْ لَا بُدَّ فِيهِ مِنَ التَّأْوِيلِ وَإِذَا جَوَّزْنَا التَّأْوِيلَ فِي مَوْضِعٍ وَجَبَ تَجْوِيزُهُ فِي سَائِرِ الْمَوَاضِعِ.
İkinci Mesele: Kelâmcılar şöyle demişlerdir: Bu beraberlik ya ilim iledir ya da koruma ve muhafaza iledir. Her iki takdire göre de O'nun mekân, cihet ve uzay bakımından bizimle beraber olmadığına dair icmâ vaki olmuştur. O halde O'nun { وَهُوَ مَعَكُمْ } “O sizinle beraberdir” buyruğunda tevil kaçınılmazdır. Bir yerde tevili caiz gördüğümüzde diğer yerlerde de onu caiz görmek vacip olur.
51143. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اعْلَمْ أَنَّ فِي هَذِهِ الْآيَاتِ تَرْتِيبًا عَجِيبًا، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ بَيَّنَ بِقَوْلِهِ: هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْباطِنُ كَوْنَهُ إِلَهًا لِجَمِيعِ الْمُمْكِنَاتِ وَالْكَائِنَاتِ، ثُمَّ بَيَّنَ كونه إلها للعرش والسموات وَالْأَرَضِينَ. ثُمَّ بَيَّنَ بِقَوْلِهِ: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ ما كُنْتُمْ معينه لَنَا بِسَبَبِ الْقُدْرَةِ وَالْإِيجَادِ وَالتَّكْوِينِ وَبِسَبَبِ الْعِلْمِ وَهُوَ كَوْنُهُ عَالَمًا بِظَوَاهِرِنَا وَبَوَاطِنِنَا، فَتَأَمَّلْ فِي كَيْفِيَّةِ هَذَا التَّرْتِيبِ، ثُمَّ تَأَمَّلْ فِي أَلْفَاظِ هَذِهِ الْآيَاتِ فَإِنَّ فِيهَا أَسْرَارًا عَجِيبَةً وَتَنْبِيهَاتٍ على أمور عالية. ثم قال تعالى:
Üçüncü Mesele: Bil ki bu ayetlerde harikulade bir tertip vardır; zira O, { هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْباطِنُ } “O İlktir, Sondur, Zâhirdir, Bâtındır” buyruğuyla bütün mümkinatın ve kâinatın ilâhı olduğunu beyan etmiş, sonra arşın, göklerin ve yerlerin ilâhı olduğunu açıklamıştır. Daha sonra { وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ ما كُنْتُمْ } “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” buyruğuyla kudret, icad ve yaratma sebebiyle ve zâhirimizi de bâtınımızı da bilen olması hasebiyle ilim cihetinden bizimle beraber olduğunu açıklamıştır. Bu tertibin nasıllığını iyice düşün; sonra bu ayetlerin lafızlarını tefekkür et; zira onlarda şaşırtıcı sırlar ve yüce hususlara dair uyarılar vardır. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
51144. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٥]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 5]
51145. Metin
لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ (٥)
{ لَهُ مُلْكُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ } “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Bütün işler ancak Allah’a döndürülür.” (5)
51146. Metin
أَيْ إِلَى حَيْثُ لَا مَالِكَ سِوَاهُ، وَدَلَّ بِهَذَا الْقَوْلِ عَلَى إِثْبَاتِ الْمَعَادِ. ثُمَّ قال تعالى:
Yani O'ndan başka hiçbir mâlikin bulunmadığı yere [döndürülür]. Bu sözle âhiretin ispatına delil getirmiştir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
51147. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٦]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 6]
51148. Metin
يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ وَيُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ (٦)
{ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهارِ وَيُولِجُ النَّهارَ فِي اللَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذاتِ الصُّدُورِ } “Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, kalplerin özünü hakkıyla bilendir.” (6)
51149. Metin
وَهَذِهِ الْآيَاتُ قَدْ تَقَدَّمَ تَفْسِيرُهَا فِي سَائِرِ السُّوَرِ، وَهِيَ جَامِعَةٌ بَيْنَ الدَّلَالَةِ عَلَى قُدْرَتِهِ، وَبَيْنَ إِظْهَارِ نِعَمِهِ، وَالْمَقْصُودُ مِنْ إِعَادَتِهَا الْبَعْثُ عَلَى النَّظَرِ والتأمل، ثم الاشتغال بالشكر.
Bu ayetlerin tefsiri diğer surelerde geçmişti. Bunlar, O'nun kudretine delalet etme ile nimetlerini ortaya koymayı bir arada toplayan ayetlerdir; bunların tekrar edilmesinden maksat ise bakmaya, düşünmeye ve ardından şükürle meşgul olmaya sevk etmektir.
51150. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٧]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 7]
51151. Metin
آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ (٧)
{ آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ } “Allah’a ve Resulüne iman edin; sizi vekil kıldığı şeylerden de harcayın. İçinizden iman edip de infakta bulunanlar için büyük bir mükâfat vardır.” (7)
51152. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ أَنْوَاعًا مِنَ الدَّلَائِلِ عَلَى التَّوْحِيدِ وَالْعِلْمِ وَالْقُدْرَةِ، أَتْبَعَهَا بِالتَّكَالِيفِ، وَبَدَأَ بِالْأَمْرِ بِالْإِيمَانِ باللَّه وَرَسُولِهِ، فَإِنْ قِيلَ قَوْلُهُ: آمِنُوا خِطَابٌ مَعَ مَنْ عَرَفَ اللَّه، أَوْ
Allah Teâlâ'nın { آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Allah’a ve Resulüne iman edin” buyruğu [hakkında] bil ki O Teâlâ, tevhid, ilim ve kudrete dair çeşitli delilleri zikrettikten sonra bunları mükellefiyetlerle takip etmiş ve işe Allah'a ve Resulüne iman etmeyi emrederek başlamıştır. Şayet şöyle denilirse: O'nun { آمِنُوا } “İman edin” sözü Allah'ı tanıyan bir kimseye mi hitaptır, yoksa
51153. Metin
مَعَ مَنْ لَمْ يَعْرِفِ اللَّه، فَإِنْ كَانَ الْأَوَّلَ كَانَ ذَلِكَ أَمْرًا بِأَنْ يَعْرِفَهُ مَنْ عَرَفَ، فَيَكُونُ ذَلِكَ أَمْرًا بِتَحْصِيلِ الْحَاصِلِ وَهُوَ مُحَالٌ، وَإِنْ كَانَ الثَّانِيَ، كَانَ الْخِطَابُ مُتَوَجِّهًا عَلَى مَنْ لَمْ يَكُنْ عَارِفًا بِهِ، وَمَنْ لَمْ يَكُنْ عَارِفًا بِهِ اسْتَحَالَ أَنْ يَكُونَ عَارِفًا بِأَمْرِهِ، فَيَكُونُ الْأَمْرُ مُتَوَجِّهًا عَلَى مَنْ يَسْتَحِيلُ أَنْ يَعْرِفَ كَوْنَهُ مَأْمُورًا بِذَلِكَ الْأَمْرِ، وهذا تكليف مالا يُطَاقُ وَالْجَوَابُ: مِنَ النَّاسِ مَنْ قَالَ: مَعْرِفَةُ وُجُودِ الصَّانِعِ حَاصِلَةٌ لِلْكُلِّ، وَإِنَّمَا الْمَقْصُودُ مِنْ هَذَا الْأَمْرِ مَعْرِفَةُ الصِّفَاتِ.
Allah'ı tanımayan kimseye midir? Şayet birincisi ise bu, [zaten] bilenin bilmesini emretmek olur ki bu tahsîl-i hâsıl (mevcudu elde etme) emridir ve imkânsızdır. Şayet ikincisi ise bu hitap O'nu tanımayan kimseye yönelmiş olur; O'nu tanımayan kimsenin ise O'nun emrini bilmesi imkânsızdır; dolayısıyla emir, kendisinin o emirle emrolunduğunu bilmesi imkânsız olan kimseye yönelmiş olur ki bu da teklîf-i mâ lâ yutâk (güç yetirilemeyen şeyin teklif edilmesi) olur. Cevap şudur: İnsanlardan bir kısmı şöyle demiştir: Yaratıcının varlığının bilgisi herkeste mevcuttur; bu emirden maksat ise sadece sıfatların bilinmesidir.
51154. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ، فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ/ كَبِيرٌ فِي هَذِهِ الْآيَةِ مَسَائِلُ:
Sonra Allah Teâlâ: { وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ } “Sizi vekil kıldığı şeylerden de harcayın. İçinizden iman edip de infakta bulunanlar için büyük bir mükâfat vardır” buyurmuştur. Bu ayette birtakım meseleler vardır:
51155. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّهُ أَمَرَ النَّاسَ أَوَّلًا بِأَنْ يَشْتَغِلُوا بِطَاعَةِ اللَّه، ثُمَّ أَمَرَهُمْ ثَانِيًا بِتَرْكِ الدُّنْيَا وَالْإِعْرَاضِ عَنْهَا وَإِنْفَاقِهَا فِي سَبِيلِ اللَّه، كَمَا قَالَ: قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ [الأنعام: ٩١] ، فقوله: قُلِ اللَّهُ هو المراد هاهنا مِنْ قَوْلِهِ: آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَقَوْلِهِ: ثُمَّ ذَرْهُمْ هو المراد هاهنا مِنْ قَوْلِهِ: وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ.
Birinci Mesele: Bil ki O, insanlara ilk olarak Allah'a itaatle meşgul olmalarını emretmiş, ikinci olarak da dünyayı terk edip ondan yüz çevirmelerini ve onu Allah yolunda harcamalarını emretmiştir; nitekim { قُلِ اللَّهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ } “'Allah' de, sonra onları bırak” [En‘âm 91] buyurmuştur. O'nun { قُلِ اللَّهُ } “'Allah' de” buyruğundan murat burada { آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Allah'a ve Resulüne iman edin” sözüdür; { ثُمَّ ذَرْهُمْ } “Sonra onları bırak” buyruğundan murat ise burada { وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ } “Sizi vekil kıldığı şeylerden de harcayın” sözüdür.
51156. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي الْآيَةِ وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّ الْأَمْوَالَ الَّتِي فِي أَيْدِيكُمْ إِنَّمَا هِيَ أَمْوَالُ اللَّه بِخَلْقِهِ وَإِنْشَائِهِ لَهَا، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى جَعَلَهَا تَحْتَ يَدِ الْمُكَلَّفِ، وَتَحْتَ تَصَرُّفِهِ لِيَنْتَفِعَ بِهَا عَلَى وَفْقِ إِذَنِ الشَّرْعِ، فَالْمُكَلَّفُ فِي تَصَرُّفِهِ فِي هَذِهِ الْأَمْوَالِ بِمَنْزِلَةِ الْوَكِيلِ وَالنَّائِبِ وَالْخَلِيفَةِ، فَوَجَبَ أَنْ يَسْهُلَ عَلَيْكُمُ الْإِنْفَاقُ مِنْ تِلْكَ الْأَمْوَالِ، كَمَا يَسْهُلُ عَلَى الرَّجُلِ النَّفَقَةُ مِنْ مَالِ غَيْرِهِ إِذَا أَذِنَ لَهُ فِيهِ الثَّانِي: أَنَّهُ جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، لِأَجْلِ أَنَّهُ نَقَلَ أَمْوَالَهُمْ إِلَيْكُمْ عَلَى سَبِيلِ الْإِرْثِ، فَاعْتَبِرُوا بِحَالِهِمْ، فَإِنَّهَا كَمَا انْتَقَلَتْ مِنْهُمْ إليكم فستنقل مِنْكُمْ إِلَى غَيْرِكُمْ فَلَا تَبْخَلُوا بِهَا.
İkinci Mesele: Ayette iki vecih vardır. Birincisi: Ellerinizde bulunan mallar, onları yaratması ve var etmesi hasebiyle ancak Allah'ın mallarıdır. Sonra Allah Teâlâ şeriatın iznine uygun olarak faydalansın diye o malları mükellefin tasarrufuna ve elinin altına vermiştir. Dolayısıyla mükellef bu mallardaki tasarrufunda bir vekil, bir nâib ve bir halife mesabesindedir. O halde bir kimsenin, kendisine izin verildiğinde başkasının malından infak etmesi nasıl kolay geliyorsa, o mallardan infak etmek de size öyle kolay gelmelidir. İkincisi: O, mallarını miras yoluyla sizlere intikal ettirdiği için sizden öncekilere halef kılmıştır. O halde onların halinden ibret alın; zira bu mal onlardan size intikal ettiği gibi sizden de başkalarına intikal edecektir, o halde onda cimrilik etmeyin.
51157. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اخْتَلَفُوا فِي هَذَا الْإِنْفَاقِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ الزَّكَاةُ الْوَاجِبَةُ، وَقَالَ آخَرُونَ: بَلْ يَدْخُلُ فِيهِ التَّطَوُّعُ، وَلَا يَمْتَنِعُ أَنْ يَكُونَ عَامًّا فِي جَمِيعِ وُجُوهِ الْبِرِّ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى ضَمِنَ لِمَنْ فَعَلَ ذَلِكَ أَجْرًا كَبِيرًا فَقَالَ:
Üçüncü Mesele: Bu infak hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: “Bu farz olan zekâttır” demiştir. Diğerleri ise: “Aksine nafile de buna dahildir ve bütün hayır yollarına şamil olmasına bir engel yoktur” demişlerdir. Sonra Allah Teâlâ bunu yapan kimseye büyük bir mükâfat teminatı vererek şöyle buyurmuştur:
51158. Metin
فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ قَالَ الْقَاضِي: هَذِهِ الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذَا الْأَجْرَ لَا يَحْصُلُ بِالْإِيمَانِ الْمُنْفَرِدِ حَتَّى يَنْضَافَ هَذَا الْإِنْفَاقُ إِلَيْهِ، فَمِنْ هَذَا الْوَجْهِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ مَنْ أَخَلَّ بِالْوَاجِبِ مِنْ زَكَاةٍ وَغَيْرِهَا فَلَا أَجْرَ لَهُ.
{ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَأَنْفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ } “İçinizden iman edip de infakta bulunanlar için büyük bir mükâfat vardır.” Kādî şöyle demiştir: Bu ayet, bu mükâfatın, infak ona eklenmedikçe tek başına iman ile elde edilemeyeceğine delalet eder. Dolayısıyla bu yönden, zekât ve diğer farzları terk eden kimse için hiçbir mükâfatın bulunmadığına delalet eder.
51159. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الِاسْتِدْلَالَ ضَعِيفٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْآيَةَ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ مَنْ أَخَلَّ بِالزَّكَاةِ الْوَاجِبَةِ لَمْ يَحْصُلْ لَهُ ذَلِكَ الْأَجْرُ الْكَبِيرُ، فَلِمَ قُلْتُمْ: إِنَّهَا تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ لَا أَجْرَ لَهُ أصلا. وقوله تعالى:
Bil ki bu delillendirme zayıftır; zira ayet, farz olan zekâtı aksatan kimse için o büyük mükâfatın hâsıl olmayacağına delalet eder; peki onun için asla hiçbir mükâfatın bulunmayacağına delalet ettiğini nereden çıkardınız? Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince:
51160. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٨]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 8]
51161. Metin
وَما لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثاقَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٨)
{ وَما لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ أَخَذَ مِيثاقَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Resul sizi Rabbinize iman etmeye çağırdığı ve O sizden kesin söz de almış olduğu halde, Allah’a niçin inanmıyorsunuz? Eğer inanacaksanız [bu çağrıya uyun].” (8)
51162. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda birtakım meseleler vardır:
51163. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى وَبَخَّ عَلَى تَرْكِ الْإِيمَانِ بِشَرْطَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنْ يَدْعُوَ الرَّسُولُ، وَالْمُرَادُ أَنَّهُ يَتْلُو عَلَيْهِمُ الْقُرْآنَ الْمُشْتَمِلَ عَلَى الدَّلَائِلِ الْوَاضِحَةِ الثَّانِي: أَنَّهُ أَخَذَ الْمِيثَاقَ عَلَيْهِمْ، وَذَكَرُوا فِي أَخْذِ الْمِيثَاقِ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: مَا نُصِبَ فِي الْعُقُولِ مِنَ الدَّلَائِلِ الْمُوجِبَةِ لِقَبُولِ دَعْوَةِ الرُّسُلِ، وَاعْلَمْ أَنَّ تِلْكَ الدَّلَائِلَ كَمَا اقْتَضَتْ وُجُوبَ الْقَبُولِ فَهِيَ أَوْكَدُ مِنَ الْحَلْفِ وَالْيَمِينِ، / فَلِذَلِكَ سَمَّاهُ مِيثَاقًا، وَحَاصِلُ الْأَمْرِ أَنَّهُ تَطَابَقَتْ دَلَائِلُ النَّقْلِ
Birinci Mesele: Bil ki O Teâlâ imanı terk etmeyi iki şartla azarlamıştır: Birincisi: Resulün davet etmesidir; bundan murat, Resulün onlara apaçık delilleri içeren Kur'an'ı okumasıdır. İkincisi: Kendilerinden kesin söz almış olmasıdır. Kesin sözün alınması (ahd-i mîsâk) hususunda iki vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Resullerin davetinin kabulünü gerektiren akıllara yerleştirilmiş delillerdir. Bil ki bu deliller kabulün vücubunu gerektirdiği gibi yeminden ve ahitten daha tekitlidir; işte bundan dolayı onu misak olarak isimlendirmiştir. İşin özeti şudur ki nakil delilleriyle
51164. Metin
وَالْعَقْلِ، أَمَّا النَّقْلُ فَبِقَوْلِهِ: وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ، وَأَمَّا الْعَقْلُ فَبِقَوْلِهِ: وَقَدْ أَخَذَ مِيثاقَكُمْ وَمَتَّى اجْتَمَعَ هَذَانِ النَّوْعَانِ، فَقَدْ بَلَغَ الْأَمْرُ إِلَى حَيْثُ تَمْتَنِعُ الزِّيَادَةُ عَلَيْهِ، وَاحْتَجَّ بِهَذِهِ الْآيَةِ مَنْ زَعَمَ أَنَّ مَعْرِفَةَ اللَّه تَعَالَى لَا تَجِبُ إِلَّا بِالسَّمْعِ، قَالَ: لِأَنَّهُ تَعَالَى إِنَّمَا ذَمَّهُمْ بِنَاءً عَلَى أَنَّ الرَّسُولَ يَدْعُوهُمْ، فَعَلِمْنَا أَنَّ اسْتِحْقَاقَ الذَّمِّ لَا يَحْصُلُ إِلَّا عِنْدَ دَعْوَةِ الرَّسُولِ الْوَجْهُ الثَّانِي فِي تَفْسِيرِ أَخْذِ الْمِيثَاقِ: قَالَ عَطَاءٌ وَمُجَاهِدٌ وَالْكَلْبِيُّ وَالْمُقَاتِلَانِ: يُرِيدُ حِينَ أَخْرَجَهُمْ مِنْ ظَهْرِ آدَمَ، وَقَالَ: أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قالُوا بَلى [الْأَعْرَافِ: ١٧٢] وَهَذَا ضَعِيفٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ تَعَالَى إِنَّمَا ذَكَرَ أَخْذَ الْمِيثَاقِ لِيَكُونَ ذَلِكَ سَبَبًا فِي أَنَّهُ لَمْ يَبْقَ لَهُمْ عُذْرٌ فِي تَرْكِ الْإِيمَانِ بَعْدَ ذَلِكَ، وَأَخْذُ الْمِيثَاقِ وَقْتَ إِخْرَاجِهِمْ مِنْ ظَهْرِ آدَمَ غَيْرُ مَعْلُومٍ لِلْقَوْمِ إِلَّا بِقَوْلِ الرَّسُولِ، فَقَبْلَ مَعْرِفَةِ صِدْقِ الرَّسُولِ لَا يَكُونُ ذَلِكَ سَبَبًا فِي وُجُوبِ تَصْدِيقِ الرَّسُولِ، أَمَّا نَصْبُ الدَّلَائِلِ وَالْبَيِّنَاتِ فَمَعْلُومٌ لِكُلِّ أَحَدٍ، فَذَلِكَ يَكُونُ سَبَبًا لِوُجُوبِ الْإِيمَانِ بِالرَّسُولِ، فَعَلِمْنَا أَنَّ تَفْسِيرَ الْآيَةِ بِهَذَا الْمَعْنَى غَيْرُ جَائِزٍ.
akıl delilleri birbirine uymuştur. Nakil O'nun { وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ } “Resul sizi çağırmaktadır” buyruğuyla, akıl ise { وَقَدْ أَخَذَ مِيثاقَكُمْ } “O sizden kesin söz de almış olduğu halde” buyruğuyladır. Bu iki tür delil bir araya geldiğinde iş, üzerine ziyade yapılması imkânsız olan bir dereceye ulaşmıştır. Allah Teâlâ'yı tanımanın ancak nakil ile vacip olduğunu iddia eden kimse bu ayetle delil getirip şöyle demiştir: Zira Allah Teâlâ onları ancak Resulün kendilerini davet etmesine binaen kınamıştır; böylece kınanmayı hak etmenin ancak Resulün daveti esnasında gerçekleşeceğini anlamış olduk. Misakın alınmasının tefsirindeki ikinci vecih: Atâ, Mücâhid, Kelbî ve iki Mukâtil şöyle demişlerdir: Onları Âdem'in sırtından çıkardığı ve: { أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قالُوا بَلى } “'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' Onlar da 'Evet' dediler” [A‘râf 172] buyurduğu vakti kastetmektedir. Bu görüş zayıftır; zira Allah Teâlâ misakın alınmasını, bundan sonra onların imanı terk etmede hiçbir mazeretlerinin kalmamasına bir sebep olsun diye zikretmiştir. Onların Âdem'in sırtından çıkarıldıkları esnada misakın alınması ise Resulün sözü olmaksızın o kavim tarafından bilinemez. O halde Resulün doğruluğu bilinmeden önce bu durum, Resulü tasdik etmenin vücubuna bir sebep olamaz. Akli delillerin ve beyyinelerin vaz'edilmesine gelince, bu herkesçe bilinmektedir; dolayısıyla bu, Resule imanın vacip olmasına sebep olur. Buradan ayetin bu anlamla tefsir edilmesinin caiz olmadığını anlamış olduk.
51165. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَالَ الْقَاضِي قَوْلُهُ: وَما لَكُمْ يَدُلُّ عَلَى قُدْرَتِهِمْ عَلَى الْإِيمَانِ إِذْ لَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ ذَلِكَ إِلَّا لِمَنْ لَا يَتَمَكَّنُ مِنَ الْفِعْلِ، كَمَا لَا يقال: مالك لَا تَطُولُ وَلَا تَبِيضُ، فَيَدُلُّ هَذَا عَلَى أَنَّ الِاسْتِطَاعَةَ قَبْلَ الْفِعْلِ، وَعَلَى أَنَّ الْقُدْرَةَ صَالِحَةٌ لِلضِّدَّيْنِ، وَعَلَى أَنَّ الْإِيمَانَ حَصَلَ بِالْعَبْدِ لَا بِخَلْقِ اللَّه.
İkinci Mesele: Kādî şöyle demiştir: O'nun { وَما لَكُمْ } “Size ne oluyor ki” buyruğu onların imana güçlerinin yettiğine delalet eder; zira bu söz ancak fiili yapmaya imkânı olan kimseye söylenebilir; nitekim [gücü yetmeyene] “Niçin boyun uzamıyor ve tenin beyazlaşmıyor?” denilmez. Bu da istitâatin (güç yetirmenin) fiilden önce olduğuna, kudretin iki zıdda da elverişli bulunduğuna ve imanın Allah'ın yaratmasıyla değil kul vasıtasıyla hâsıl olduğuna delalet eder.
51166. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: قُرِئَ: وَقَدْ أَخَذَ مِيثاقَكُمْ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ، أَمَّا قَوْلُهُ: إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ فَالْمَعْنَى إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِشَيْءٍ لِأَجْلِ دَلِيلٍ، فَمَا لَكَمَ لَا تُؤْمِنُونَ الْآنَ، فَإِنَّهُ قَدْ تَطَابَقَتِ الدَّلَائِلُ النَّقْلِيَّةُ وَالْعَقْلِيَّةُ، وبلغت مبلغا لا يمكن الزيادة عليها.
Üçüncü Mesele: { وَقَدْ أَخَذَ مِيثاقَكُمْ } ifadesi etken fiil sîgasıyla (fâil için bina edilerek) okunmuştur. O'nun { إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “Eğer inanacaksanız” buyruğuna gelince mana şöyledir: Şayet bir delilden dolayı herhangi bir şeye inanacak kimselerseniz, naklî ve aklî deliller birbirine uygun düşmüş ve üzerine ziyade yapılması mümkün olmayan bir mertebeye ulaşmışken şimdi niçin inanmıyorsunuz?
51167. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ٩]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 9]
51168. Metin
هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلى عَبْدِهِ آياتٍ بَيِّناتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ (٩)
{ هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلى عَبْدِهِ آياتٍ بَيِّناتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُماتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ } “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” (9)
51169. Metin
قَالَ الْقَاضِي: بَيَّنَ بِذَلِكَ أَنَّ مُرَادَهُ بِإِنْزَالِ الْآيَاتِ الْبَيِّنَاتِ الَّتِي هِيَ الْقُرْآنُ، وَغَيْرُهُ مِنَ الْمُعْجِزَاتِ أَنْ يُخْرِجَهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ، وَأَكَّدَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ وَلَوْ كَانَ تَعَالَى يُرِيدُ مِنْ بَعْضِهِمُ الثَّبَاتَ عَلَى ظُلُمَاتِ الْكُفْرِ، وَيَخْلُقُ ذَلِكَ فِيهِمْ، وَيُقَدِّرُهُ لَهُمْ تَقْدِيرًا لَا يَقْبَلُ الزَّوَالَ لَمْ يَصِحَّ هَذَا الْقَوْلُ، فَإِنْ قِيلَ: أَلَيْسَ أَنَّ ظَاهِرَهُ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى يُخْرِجُ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ، فَيَجِبُ أَنْ يَكُونَ الْإِيمَانُ مِنْ فِعْلِهِ؟
Kādî şöyle demiştir: Bununla beyan etmiştir ki apaçık ayetleri —ki bunlar Kur'an ve diğer mucizelerdir— indirmekten muradı, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktır. Bunu da { وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir” buyruğu ile pekiştirmiştir. Şayet O Teâlâ bazılarının küfür karanlıkları üzerinde sebat etmesini irade etseydi, bunu onlarda yaratsaydı ve onlar için zeval kabul etmez bir şekilde takdir etseydi bu söz sahih olmazdı. Şayet şöyle denilirse: Ayetin zâhirinin, onları karanlıklardan aydınlığa çıkaranın O Teâlâ olduğuna delalet ettiği ortada değil midir? O halde imanın O'nun fiili olması gerekmez mi?
51170. Metin
قُلْنَا: لَوْ أَرَادَ بِهَذَا الْإِخْرَاجِ خَلْقَ الْإِيمَانِ فِيهِ لَمْ يَكُنْ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلى عَبْدِهِ آياتٍ بَيِّناتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مَعْنًى، لِأَنَّهُ سَوَاءٌ تَقَدَّمَ ذَلِكَ أَوْ لَمْ يَتَقَدَّمْ، فَخَلَقَهُ لِمَا خَلَقَهُ لَا يَتَغَيَّرُ، فَالْمُرَادُ إِذَنْ بِذَلِكَ أَنَّهُ يَلْطُفُ بِهِمْ فِي إِخْرَاجِهِمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى/ النُّورِ وَلَوْلَا ذَلِكَ لَمْ يَكُنْ بِأَنْ يَصِفَ نَفْسَهُ بِأَنَّهُ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ أَوْلَى مِنْ أَنْ يَصِفَ نَفْسَهُ بِأَنَّهُ يُخْرِجُهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ.
Biz deriz ki: Şayet bu çıkarma ile onda imanın yaratılmasını murat etseydi, Allah Teâlâ'nın { هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلى عَبْدِهِ آياتٍ بَيِّناتٍ لِيُخْرِجَكُمْ } “Sizi çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur” buyruğunun bir manası kalmazdı; zira o ayetlerin inmesi öne geçse de geçmese de O'nun yarattığı şeyi yaratması değişmezdi. O halde bundan murat, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarma konusunda onlara lütufta bulunmasıdır. Şayet böyle olmasaydı, kendisini onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran olarak vasfetmesi, onları aydınlıktan karanlıklara çıkaran olarak vasfetmesinden daha evlâ olmazdı.
51171. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْكَلَامَ عَلَى خِسَّتِهِ وَرَوْغَتِهِ مَعَارَضٌ بِالْعِلْمِ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ تَعَالَى كَانَ عَالِمًا بِأَنَّ عِلْمَهُ سُبْحَانَهُ بِعَدَمِ إِيمَانِهِمْ قَائِمٌ، وَعَالِمًا بِأَنَّ هَذَا الْعِلْمَ يُنَافِي وُجُودَ الْإِيمَانِ، فَإِذَا كَلَّفَهُمْ بِتَكْوِينِ أَحَدِ الضِّدَّيْنِ مَعَ عِلْمِهِ بِقِيَامِ الضِّدِّ الْآخَرِ فِي الْوُجُودِ بِحَيْثُ لَا يُمْكِنُ إِزَالَتُهُ وَإِبْطَالُهُ، فَهَلْ يُعْقَلُ مَعَ ذَلِكَ أَنْ يُرِيدَ بِهِمْ ذَلِكَ الْخَيْرَ وَالْإِحْسَانَ، لَا شك أن مِمَّا لَا يَقُولُهُ عَاقِلٌ، وَإِذَا تَوَجَّهَتِ الْمُعَارَضَةُ زَالَتْ تِلْكَ الْقُوَّةُ، أَمَّا قَوْلُهُ: وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ فَقَدْ حَمَلَهُ بَعْضُهُمْ عَلَى بِعْثَةِ مُحَمَّدٍ ﷺ فَقَطْ، وَهَذَا التَّخْصِيصُ لَا وَجْهَ لَهُ، بَلْ يَدْخُلُ فِيهِ ذَلِكَ مَعَ سَائِرِ مَا يَتَمَكَّنُ بِهِ الْمَرْءُ مِنْ أداء التكاليف.
Bil ki bu söz, düşüklüğü ve kaypaklığı ile birlikte ilim ile muâraza edilmiştir (çürütülmüştür); zira O Teâlâ, onların iman etmeyeceğine dair ilminin sabit olduğunu ve bu ilmin imanın varlığına zıt olduğunu bilmekteydi. O halde, diğer zıddın varlıkta yok edilmesi ve iptal edilmesi mümkün olmayacak şekilde sabit olduğunu bildiği halde onları iki zıttan birini var etmekle mükellef kıldığında, bununla beraber onlara o hayrı ve ihsanı irade etmiş olması aklen mümkün müdür? Şüphesiz bu, hiçbir akıl sahibinin söylemeyeceği şeylerdendir. Bu itiraz yöneltildiğinde o güç ortadan kalkmış olur. O'nun { وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحِيمٌ } “Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir” buyruğuna gelince, bazısı bunu sadece Hz. Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilmesine hamletmiştir; fakat bu tahsisin bir vechi yoktur; bilakis kişinin mükellefiyetleri eda etmesini sağlayan diğer bütün hususlarla birlikte bu da ona dahildir.
51172. Metin
[سورة الحديد (٥٧) : آية ١٠]
[Hadîd Suresi (57) : Ayet 10]
51173. Metin
وَما لَكُمْ أَلاَّ تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيراثُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقاتَلَ أُولئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقاتَلُوا وَكُلاًّ وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنى وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١٠)
{ وَما لَكُمْ أَلاَّ تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيراثُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقاتَلَ أُولئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقاتَلُوا وَكُلاًّ وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنى وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ } “Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olduğu halde, Allah yolunda niçin infak etmeyesiniz? İçinizden fetihten önce harcayan ve savaşanlar bir olmaz. Onlar, daha sonra harcayıp savaşanlardan derece bakımından daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine en güzel olanı vadetmiştir. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (10)
51174. Metin
ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَما لَكُمْ أَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيراثُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ.
Sonra Allah Teâlâ: { وَما لَكُمْ أَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلِلَّهِ مِيراثُ السَّماواتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olduğu halde, Allah yolunda niçin infak etmeyesiniz?” buyurmuştur.
51175. Metin
لَمَّا أَمَرَ أَوَّلًا بِالْإِيمَانِ وَبِالْإِنْفَاقِ، ثُمَّ أَكَّدَ فِي الْآيَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ إِيجَابَ الْإِيمَانِ أَتْبَعَهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِتَأْكِيدِ إِيجَابِ الْإِنْفَاقِ، وَالْمَعْنَى أَنَّكُمْ سَتَمُوتُونَ فَتُورَثُونَ، فَهَلَّا قَدَّمْتُمُوهُ فِي الْإِنْفَاقِ فِي طَاعَةِ اللَّه، وَتَحْقِيقُهُ أَنَّ الْمَالَ لَا بُدَّ وَأَنْ يَخْرُجَ عَنِ الْيَدِ، إِمَّا بِالْمَوْتِ وَإِمَّا بِالْإِنْفَاقِ فِي سَبِيلِ اللَّه، فَإِنْ وَقَعَ عَلَى الْوَجْهِ الْأَوَّلِ، كَانَ أَثَرُهُ اللَّعْنَ وَالْمَقْتَ وَالْعِقَابَ وَإِنْ وَقَعَ عَلَى الْوَجْهِ الثَّانِي، كَانَ أَثَرُهُ الْمَدْحَ وَالثَّوَابَ، وَإِذَا كَانَ لَا بُدَّ مِنْ خُرُوجِهِ عَنِ الْيَدِ، فَكُلُّ عَاقِلٍ يَعْلَمُ أَنَّ خُرُوجَهُ عَنِ الْيَدِ بِحَيْثُ يَسْتَعْقِبُ الْمَدْحَ وَالثَّوَابَ أَوْلَى مِنْهُ بِحَيْثُ يَسْتَعْقِبُ اللَّعْنَ وَالْعِقَابَ.
İlk olarak imanı ve infakı emredip, sonra geçen ayette imanın vücubunu tekit edince bu ayette de infakın vücubunu tekit ederek onu takip ettirmiştir. Mana şudur: Sizler öleceksiniz ve mallarınız miras kalacaktır; o halde o malı Allah'a itaat uğrunda infak etmek suretiyle neden önceden göndermediniz? Bunun hakikati şudur: Mal ya ölüm sebebiyle yahut Allah yolunda infak edilmek suretiyle elden mutlaka çıkacaktır. Şayet birinci şekilde vuku bulursa neticesi lânet, gazap ve azap olur; şayet ikinci şekilde vuku bulursa neticesi övgü ve sevap olur. Malın elden çıkması kaçınılmaz olduğuna göre her akıl sahibi bilir ki onun elden övgü ve sevap getirecek şekilde çıkması, lânet ve azap getirecek şekilde çıkmasından daha evlâdır.
51176. Metin
ثُمَّ لَمَّا بَيَّنَ تَعَالَى أَنَّ الْإِنْفَاقَ فَضِيلَةٌ بَيَّنَ أَنَّ الْمُسَابَقَةَ فِي الْإِنْفَاقِ تَمَامُ الْفَضِيلَةِ فَقَالَ:
Sonra Allah Teâlâ infakın bir fazilet olduğunu açıklayınca, infakta öne geçmenin faziletin kemâli olduğunu beyan edip şöyle buyurmuştur:
51177. Metin
لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقاتَلَ، أُولئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقاتَلُوا وَفِيهِ مَسَائِلُ:
{ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقاتَلَ أُولئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقاتَلُوا } “İçinizden fetihten önce harcayan ve savaşanlar [diğerleriyle] bir olmaz. Onlar, daha sonra harcayıp savaşanlardan derece bakımından daha büyüktür.” Bunda birtakım meseleler vardır:
51178. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: تَقْدِيرُ الْآيَةِ: لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ، وَمَنْ أَنْفَقَ مِنْ بَعْدِ الْفَتْحِ، كَمَا قَالَ:
Birinci Mesele: Ayetin takdiri şöyledir: “İçinizden fetihten önce infak eden kimse ile fetihten sonra infak eden kimse bir olmaz.” Nitekim şöyle buyurmuştur:
51179. Metin
لَا يَسْتَوِي أَصْحابُ النَّارِ وَأَصْحابُ الْجَنَّةِ [الْحَشْرِ: ٢٠] إِلَّا أَنَّهُ حُذِفَ لِوُضُوحِ الْحَالِ.
{ لَا يَسْتَوِي أَصْحابُ النَّارِ وَأَصْحابُ الْجَنَّةِ } “Cehennem ehli ile cennet ehli bir olmaz” [Haşr 20]. Ne var ki durumun açıklığından ötürü hazfedilmiştir.
51180. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الْمُرَادُ بِهَذَا الْفَتْحِ فَتْحُ مَكَّةَ، لِأَنَّ إِطْلَاقَ لَفْظِ الْفَتْحِ فِي الْمُتَعَارَفِ يَنْصَرِفُ إِلَيْهِ،
İkinci Mesele: Bu fetihten murat Mekke'nin fethidir; zira örfte fetih lafzının mutlak kullanımı ona yönelir.
51181. Metin
قَالَ ﵊: «لَا هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ»
Peygamber aleyhisselâm: «Fetih'ten sonra hicret yoktur» buyurmuştur.
51182. Metin
وَقَالَ أَبُو مُسْلِمٍ: وَيَدُلُّ الْقُرْآنُ عَلَى فَتْحٍ آخَرَ بِقَوْلِهِ: فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحاً قَرِيباً [الْفَتْحِ: ٢٧] وَأَيُّهُمَا كَانَ، فَقَدْ بَيَّنَ اللَّه عِظَمَ مَوْقِعِ الْإِنْفَاقِ قَبْلَ الْفَتْحِ.
Ebû Müslim ise şöyle demiştir: Kur'an, { فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحاً قَرِيباً } “Bundan başka yakın bir fetih daha nasip etti” [Fetih 27] buyruğuyla başka bir fethe de delalet etmektedir. Hangisi olursa olsun, Allah fetihten önceki infakın mevkiinin büyüklüğünü açıklamıştır.
51183. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: قَالَ الْكَلْبِيُّ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ فِي فَضْلِ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ، لِأَنَّهُ كَانَ أَوَّلَ مَنْ أَنْفَقَ الْمَالَ عَلَى رَسُولِ اللَّه فِي سَبِيلِ اللَّه، قَالَ عُمَرُ: «كُنْتُ قَاعِدًا عِنْدَ النَّبِيِّ ﷺ وَعِنْدَهُ أَبُو بَكْرٍ وَعَلَيْهِ عَبَاءَةٌ قَدْ خَلَّلَهَا فِي صَدْرِهِ بِخِلَالٍ، فَنَزَلَ جِبْرِيلُ ﵊، فقال: مالي أَرَى أَبَا بَكْرٍ عَلَيْهِ عَبَاءَةٌ خَلَلَّهَا فِي صَدْرِهِ؟ فَقَالَ:
Üçüncü Mesele: Kelbî şöyle demiştir: Bu ayet Ebû Bekir es-Sıddîk'ın fazileti hakkında inmiştir; zira o, Allah yolunda Resulullah için malını infak edenlerin ilkiydi. Ömer şöyle demiştir: «Hz. Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem yanında oturuyordum; onun yanında Ebû Bekir de vardı ve üzerinde göğsünü bir dikenle tutturduğu bir aba bulunuyordu. Cebrail aleyhisselâm indi ve: 'Ebû Bekir'in üzerinde göğsünü dikenle tutturduğu bir aba görüyorum, bu nedir?' dedi. Resulullah da:
51184. Metin
أَنْفَقَ مَالَهُ عَلَيَّ قَبْلَ الْفَتْحِ» .
'Fetihten önce malını benim için infak etti' buyurdu.»