Mümtehine Suresi

Fahreddin er-Râzî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

51858. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

51859. Metin

سُورَةُ الْمُمْتَحِنَةِ

MÜMTEHİNE SURESİ

51860. Metin

وَهِيَ ثَلَاثَ عَشْرَةَ آيَةً مَدَنِيَّةً

Bu sure, Medine döneminde inmiş olup on üç ayettir.

51861. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : آية ١]

[Mümtehine Suresi (60), Âyet 1]

51862. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

51863. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِياءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِما جاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغاءَ مَرْضاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِما أَخْفَيْتُمْ وَما أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ (١)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِياءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِما جاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغاءَ مَرْضاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِما أَخْفَيْتُمْ وَما أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ (١) } “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz; oysa onlar size gelen hakkı inkâr etmişlerdir. Rabbiniz olan Allah'a iman ettiğiniz için Peygamber'i ve sizi [yurtlarınızdan] çıkarıyorlar. Eğer benim yolumda cihad etmek ve rızamı kazanmak için [yurdunuzdan] çıktıysanız [onları dost edinmeyin]. Siz onlara gizlice sevgi besliyorsunuz; oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da çok iyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, muhakkak ki doğru yoldan sapmış olur. (1)”

51864. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِياءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَفِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِياءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ } “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz...” Bu ayette birtakım meseleler vardır:

51865. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّ من جُمْلَةَ مَا يَتَحَقَّقُ بِهِ التَّعَلُّقُ بِمَا قَبْلَهَا هُوَ أَنَّهُمَا يَشْتَرِكَانِ فِي بَيَانِ حَالِ الرَّسُولِ ﷺ مَعَ الْحَاضِرِينَ فِي زَمَانِهِ مِنَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى وَغَيْرِهِمْ، فَإِنَّ بَعْضَهُمْ أَقْدَمُوا عَلَى الصُّلْحِ وَاعْتَرَفُوا بِصِدْقِهِ، وَمِنْ جُمْلَتِهِمْ بَنُو النَّضِيرِ، فَإِنَّهُمْ قَالُوا: واللَّه إِنَّهُ النَّبِيُّ الَّذِي وَجَدْنَا نَعْتَهُ وَصِفْتَهُ فِي التَّوْرَاةِ، وَبَعْضُهُمْ أَنْكَرُوا ذَلِكَ وَأَقْدَمُوا عَلَى الْقِتَالِ، إِمَّا عَلَى التَّصْرِيحِ وَإِمَّا عَلَى الْإِخْفَاءِ، فَإِنَّهُمْ مَعَ أَهْلِ الْإِسْلَامِ فِي الظَّاهِرِ، وَمَعَ أَهْلِ الْكُفْرِ فِي الْبَاطِنِ، وَأَمَّا تَعَلُّقُ الْأَوَّلِ بِالْآخِرِ فَظَاهِرٌ، لِمَا أَنَّ آخِرَ تِلْكَ السُّورَةِ يَشْتَمِلُ عَلَى الصِّفَاتِ الْحَمِيدَةِ لِحَضْرَةِ اللَّه تَعَالَى مِنَ الْوَحْدَانِيَّةِ وَغَيْرِهَا، وَأَوَّلَ هَذِهِ السُّورَةِ مُشْتَمِلٌ عَلَى حُرْمَةِ الِاخْتِلَاطِ مَعَ مَنْ لَمْ يَعْتَرِفْ بِتِلْكَ الصِّفَاتِ.

Birinci Mesele: Bil ki bu surenin bir önceki sureyle irtibatını sağlayan hususlardan biri, her iki surenin de Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi döneminde yaşayan Yahudi, Hristiyan ve diğerleriyle olan durumunu açıklamada ortak olmalarıdır. Zira onlardan bir kısmı barışa yanaşmış ve onun doğruluğunu ikrar etmiştir. Benû Nadîr de bunlardandır; nitekim onlar: "Vallahi o, Tevrat'ta niteliğini ve vasfını bulduğumuz peygamberdir" demişlerdir. Bir kısmı ise bunu inkâr edip gerek açıkça gerekse gizlice savaşa girişmişlerdir; çünkü onlar dış görünüşte İslam ehliyle, içten içe ise küfür ehliyle beraberdirler. Bu surenin başının önceki surenin sonuyla irtibatı ise gayet açıktır; zira o surenin sonu, Yüce Allah'ın zâtının vahdaniyet vb. övgüye layık sıfatlarını içermektedir; bu surenin başı ise bu sıfatları ikrar etmeyen kimselerle kaynaşıp dostluk kurmanın haramlığını içermektedir.

51866. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: أَمَّا سَبَبُ النُّزُولِ

İkinci Mesele: Nüzul sebebine gelince:

51867. Metin

فَقَدْ رُوِيَ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي حَاطِبِ بْنِ أَبِي بَلْتَعَةَ، لَمَّا كَتَبَ إِلَى أَهْلِ مَكَّةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّه ﷺ يَتَجَهَّزُ لِلْفَتْحِ وَيُرِيدُ أَنْ يَغْزُوَكُمْ فَخُذُوا حِذْرَكُمْ، ثُمَّ أَرْسَلَ ذَلِكَ الْكِتَابَ مَعَ امْرَأَةٍ مَوْلَاةٍ لِبَنِي هَاشِمٍ، يُقَالُ لَهَا سَارَّةُ جَاءَتْ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ مِنَ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ، فَقَالَ ﵇: أَمُسْلِمَةً جِئْتِ؟ قَالَتْ: لَا، قَالَ:

Rivayet edildiğine göre bu ayet Hâtıb b. Ebî Beltea hakkında inmiştir. O, Mekke halkına: "Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) fetih için hazırlık yapıyor ve size gazve düzenlemek istiyor, tedbirinizi alın" diye bir mektup yazmıştı. Sonra bu mektubu Benû Hâşim'in azatlısı olan ve Sâre denilen bir kadınla gönderdi. Kadın Mekke'den Medine'ye Nebî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına gelmişti. Peygamber (aleyhisselâm): "Müslüman olarak mı geldin?" diye sordu. Kadın: "Hayır" dedi. Peygamber:

51868. Metin

أَمُهَاجِرَةً جِئْتِ؟ قَالَتْ: لَا، قَالَ: فَمَا جَاءَ بِكِ؟ قَالَتْ: قَدْ ذَهَبَ الْمَوَالِي يَوْمَ بَدْرٍ- أَيْ قُتِلُوا فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ- فَاحْتَجْتُ حَاجَةً شَدِيدَةً فَحَثَّ عَلَيْهَا بَنِي الْمُطَّلِبِ فَكَسَوْهَا وَحَمَلُوهَا وَزَوَّدُوهَا، فَأَتَاهَا حَاطِبٌ وَأَعْطَاهَا عَشَرَةَ دَنَانِيرَ وَكَسَاهَا بُرْدًا وَاسْتَحْمَلَهَا ذَلِكَ الْكِتَابَ إِلَى أَهْلِ مَكَّةَ، فَخَرَجَتْ سَائِرَةً، فَأَطْلَعَ اللَّه الرَّسُولَ ﵇ عَلَى ذَلِكَ، فَبَعَثَ عَلِيًّا وَعُمَرَ وَعَمَّارًا وَطَلْحَةَ وَالزُّبَيْرَ خَلْفَهَا وَهُمْ فُرْسَانٌ، فَأَدْرَكُوهَا وَسَأَلُوهَا عَنْ ذَلِكَ فَأَنْكَرَتْ وَحَلَفَتْ، فَقَالَ عَلِيٌّ ﵇: واللَّه مَا كَذَبْنَا، وَلَا كَذَبَ رَسُولُ اللَّه، وَسَلَّ سَيْفَهُ، فَأَخْرَجَتْهُ مِنْ عِقَاصِ شَعْرِهَا، فَجَاءُوا بِالْكِتَابِ إِلَى رَسُولِ اللَّه ﷺ فَعَرَضَهُ عَلَى حَاطِبٍ فَاعْتَرَفَ، وَقَالَ: إِنَّ لِي بِمَكَّةَ أَهْلًا وَمَالًا فَأَرَدْتُ

"Hicret ederek mi geldin?" buyurdu. Kadın: "Hayır" dedi. Peygamber: "Öyleyse seni getiren nedir?" diye sordu. Kadın: "Efendilerim Bedir günü gitti -yani o gün öldürüldüler-, ben de şiddetli bir ihtiyaç içine düştüm" dedi. Bunun üzerine Peygamber, Muttaliboğulları'nı kadına yardım etmeye teşvik etti; onlar da kadını giydirdiler, binek verdiler ve azık temin ettiler. Derken Hâtıb ona geldi, on dinar verdi, bir bürde (hırka) giydirdi ve o mektubu Mekke ehline ulaştırmasını istedi. Kadın yola çıktı. Allah durumu Resûlü'ne (aleyhisselâm) bildirdi. Resûlullah da Ali, Ömer, Ammâr, Talha ve Zübeyr'i atlı olarak onun peşinden gönderdi. Ona yetiştiler ve mektubu sordular. Kadın inkâr edip yemin etti. Bunun üzerine Ali (aleyhisselâm): "Vallahi ne biz yalan söyledik, ne de Resûlullah yalan söyledi" diyerek kılıcını çekti. Kadın da mektubu saç örgülerinin arasından çıkardı. Mektubu Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiler. Resûlullah mektubu Hâtıb'a arz etti, o da itiraf edip şöyle dedi: "Mekke'de ailem ve malım var;

51869. Metin

أَنْ أَتَقَرَّبَ مِنْهُمْ، وَقَدْ عَلِمْتُ أَنَّ اللَّه/ تَعَالَى يُنْزِلُ بَأْسَهُ عَلَيْهِمْ، فَصَدَّقَهُ وَقَبِلَ عُذْرَهُ، فَقَالَ عُمَرُ: دَعْنِي يَا رَسُولَ اللَّه أَضْرِبُ عُنُقَ هَذَا الْمُنَافِقِ، فَقَالَ ﷺ: مَا يُدْرِيكَ يَا عُمَرُ لَعَلَّ اللَّه تَعَالَى قَدِ اطَّلَعَ عَلَى أَهْلِ بَدْرٍ فَقَالَ لَهُمْ:

onlara yakınlık kurmak istedim. Oysa Yüce Allah'ın azabını onların üzerine indireceğini kesinlikle biliyordum." Resûlullah onu doğruladı ve mazeretini kabul etti. Bunun üzerine Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü, bırak şu münafığın boynunu vurayım!" dedi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ne bilirsin ey Ömer, belki de Yüce Allah Bedir ehline bakıp onlara:

51870. Metin

اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكُمْ، فَفَاضَتْ عَيْنَا عُمَرَ، وَقَالَ: اللَّه وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ فنزلت،

'Dilediğinizi yapın, muhakkak ki sizi bağışladım' demiştir." Bunun üzerine Ömer'in gözleri yaşardı ve: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedi. İşte bunun üzerine [bu ayet] indi.

51871. Metin

وأما تفسير الآية فالخطاب في: يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قَدْ مَرَّ، وَكَذَلِكَ فِي الْإِيمَانِ أَنَّهُ فِي نَفْسِهِ شَيْءٌ وَاحِدٌ وَهُوَ التَّصْدِيقُ بِالْقَلْبِ أَوْ أَشْيَاءُ كَثِيرَةٌ وَهِيَ الطَّاعَاتُ، كَمَا ذَهَبَ إِلَيْهِ الْمُعْتَزِلَةُ، وَأَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ فَاتَّخَذَ يَتَعَدَّى إِلَى مَفْعُولَيْنِ، وَهُمَا عَدُوِّي وَأَوْلِيَاءُ، وَالْعَدُوُّ فَعُولٌ مِنْ عَدَا، كَعَفُوٍّ مِنْ عَفَا، وَلِكَوْنِهِ عَلَى زِنَةِ الْمَصْدَرِ أُوقِعَ عَلَى الْجَمْعِ إِيقَاعَهُ عَلَى الْوَاحِدِ، وَالْعَدَاوَةُ ضِدُّ الصَّدَاقَةِ، وَهُمَا لَا يَجْتَمِعَانِ فِي مَحَلٍّ وَاحِدٍ، فِي زَمَانٍ وَاحِدٍ، مِنْ جِهَةٍ وَاحِدَةٍ، لَكِنَّهُمَا يَرْتَفِعَانِ فِي مَادَّةِ الْإِمْكَانِ، وَعَنِ الزَّجَّاجِ وَالْكَرَابِيسِيِّ عَدُوِّي أَيْ عَدُوُّ دِينِي،

Ayetteki ifadelere gelince; { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا } “Ey iman edenler!” hitabı ve aynı şekilde imanın bizatihi tek bir şey, yani kalbin tasdiki mi olduğu, yoksa Mûtezile'nin benimsediği gibi taatler şeklinde birçok şey mi olduğu hususu daha önce geçmişti. Yüce Allah'ın: { لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ } “Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları [dost] edinmeyin” buyruğuna gelince; ittehaze (اتَّخَذَ) fiili iki mefûle (nesneye) geçişli olur ki bunlar: { عَدُوِّي } ve { أَوْلِياءَ } kelimeleridir. Adüvv (الْعَدُوُّ), afâ (عَفَا) fiilinden afüvv (عَفُوٌّ) gibi adâ (عَدَا) fiilinden feûl (فَعُولٌ) veznindedir. Masdar vezninde olduğu için tekile kullanıldığı gibi çoğula da kullanılır. Adavet (düşmanlık), sadakatin (dostluğun) zıddıdır ve ikisi tek bir mahalde, tek bir zamanda ve tek bir cihetten birleşemezler; fakat imkân dairesinde her ikisi de ortadan kalkabilir. Zeccâc ve Kerâbîsî'den [nakledildiğine göre] { عَدُوِّي } “Benim düşmanım”, yani "dinimin düşmanı" demektir.

51872. Metin

وَقَالَ ﵇: «الْمَرْءُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ، فَلْيَنْظُرْ أَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلُ»

Peygamber (aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: «Kişi dostunun dini üzeredir; bu yüzden her biriniz kiminle dostluk kurduğuna baksın.»

51873. Metin

وَقَالَ ﵇ لِأَبِي ذَرٍّ: «يا أبا ذر أي عرا الْإِيمَانِ أَوْثَقُ، فَقَالَ اللَّه وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، فَقَالَ الْمُوَالَاةُ فِي اللَّه وَالْحُبُّ فِي اللَّه وَالْبُغْضُ فِي اللَّه»

Ve Peygamber (aleyhisselâm) Ebû Zer'e: «Ey Ebû Zer! İmanın hangi kulpu daha sağlamdır?» diye sormuş; o da: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" demiştir. Bunun üzerine Resûlullah: «Allah için dost olmak, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir» buyurmuştur.

51874. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى: تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ فِيهِ مَسْأَلَتَانِ:

Yüce Allah'ın: { تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ } “Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz” buyruğunda iki mesele vardır:

51875. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَوْلُهُ: تُلْقُونَ بِمَاذَا يَتَعَلَّقُ، نَقُولُ: فِيهِ وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: قَالَ صَاحِبُ النَّظْمِ: هُوَ وَصْفُ النَّكِرَةِ الَّتِي هِيَ أَوْلِيَاءُ، قَالَهُ الْفَرَّاءُ وَالثَّانِي: قَالَ فِي الْكَشَّافِ: يَجُوزُ أَنْ يَتَعَلَّقَ بِلَا تَتَّخِذُوا حَالًا مِنْ ضَمِيرِهِ، وَأَوْلِيَاءُ صِفَةٌ لَهُ الثَّالِثُ: قَالَ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ اسْتِئْنَافًا، فَلَا يَكُونُ صِلَةً لِأَوْلِيَاءَ، وَالْبَاءُ فِي الْمَوَدَّةِ كَهِيَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحادٍ بِظُلْمٍ [الحج: ٢٥] وَالْمَعْنَى: تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ أَخْبَارَ النَّبِيِّ ﷺ وَسِرَّهُ بِالْمَوَدَّةِ الَّتِي بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ، ويدل عليه: تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ.

Birinci Mesele: { تُلْقُونَ } kelimesi neye taalluk etmektedir? Deriz ki: Bu hususta birtakım görüşler vardır: Birincisi: Nazım sahibi demiştir ki: Bu, nekre olan { أَوْلِياءَ } kelimesinin sıfatıdır. Ferrâ da böyle demiştir. İkincisi: el-Keşşâf sahibi demiştir ki: { لَا تَتَّخِذُوا } lafzındaki zamirden hâl olarak taalluk etmesi caizdir, { أَوْلِياءَ } ise onun sıfatı olur. Üçüncüsü: [Zemahşerî] der ki: İstinâf (yeni bir başlangıç cümlesi) olması da caizdir, bu takdirde { أَوْلِياءَ } için sıla (nitelik) olmaz. { بِالْمَوَدَّةِ } ifadesindeki bâ (ب) harf-i cerri, Yüce Allah'ın: { وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحادٍ بِظُلْمٍ } “Kim orada zulüm ile haktan sapmak isterse...” [Hac: 25] ayetindeki gibidir. Anlamı ise şudur: Aranızdaki sevgi sebebiyle Nebî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) haberlerini ve sırrını onlara ulaştırıyorsunuz. Buna { تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ } “Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz” ayeti delalet eder.

51876. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي الْآيَةِ مَبَاحِثُ الْأَوَّلُ: اتِّخَاذُ الْعَدُوِّ وَلِيًّا كَيْفَ يُمْكِنُ، وَقَدْ كَانَتِ الْعَدَاوَةُ منافية للمحبة والمودة، والمحبة المودة مِنْ لَوَازِمِ ذَلِكَ الِاتِّخَاذِ، نَقُولُ: لَا يَبْعُدُ أَنْ تَكُونَ الْعَدَاوَةُ بِالنِّسْبَةِ إِلَى أَمْرٍ، وَالْمَحَبَّةُ وَالْمَوَدَّةُ بِالنِّسْبَةِ إِلَى أَمْرٍ آخَرَ، أَلَا تَرَى إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ مِنْ أَزْواجِكُمْ وَأَوْلادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ [التَّغَابُنِ: ١٤]

İkinci Mesele: Ayette birtakım incelikler vardır: Birincisi: Düşmanlık sevgi ve meveddet ile bağdaşmazken ve sevgi ile meveddet dost edinmenin gereklerinden iken, düşmanı dost edinmek nasıl mümkün olur? Deriz ki: Düşmanlığın bir hususa, sevgi ve meveddetin ise başka bir hususa nispetle olması uzak bir ihtimal değildir. Yüce Allah'ın şu buyruğunu görmez misin: { إِنَّ مِنْ أَزْواجِكُمْ وَأَوْلادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ } “Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır” [Teğâbün: 14].

51877. Metin

وَالنَّبِيُّ ﷺ قَالَ: «أَوْلَادُنَا أَكْبَادُنَا»

Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de: «Çocuklarımız ciğerparelerimizdir» buyurmuştur.

51878. Metin

الثَّانِي: لَمَّا قَالَ: عَدُوِّي فَلِمَ لَمْ يَكْتَفِ بِهِ حَتَّى قَالَ: وَعَدُوَّكُمْ لِأَنَّ عَدُوَّ اللَّه إِنَّمَا هُوَ عَدُوُّ الْمُؤْمِنِينَ؟ نَقُولُ: الْأَمْرُ لَازِمٌ مِنْ هَذَا التَّلَازُمِ، وَإِنَّمَا لَا يَلْزَمُ مِنْ كَوْنِهِ عَدُوًّا لِلْمُؤْمِنِينَ أَنْ يَكُونَ عَدُوًّا للَّه، كَمَا قَالَ: إِنَّ مِنْ أَزْواجِكُمْ وَأَوْلادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ، الثَّالِثُ: لِمَ قَالَ: عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ وَلَمْ يَقُلْ بِالْعَكْسِ؟ فَنَقُولُ: الْعَدَاوَةُ بَيْنَ الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ بِسَبَبِ مَحَبَّةِ اللَّه تَعَالَى وَمَحَبَّةِ رَسُولِهِ، فَتَكُونُ مَحَبَّةُ الْعَبْدِ مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ لِحَضْرَةِ اللَّه تَعَالَى لِعِلَّةٍ، وَمَحَبَّةُ حَضْرَةِ اللَّه تَعَالَى لِلْعَبْدِ لَا لِعِلَّةٍ، لِمَا أَنَّهُ غَنِيٌّ عَلَى الْإِطْلَاقِ، فَلَا حَاجَةَ بِهِ إِلَى الْغَيْرِ أَصْلًا، وَالَّذِي لَا لِعِلَّةٍ مُقَدَّمٌ عَلَى الَّذِي لِعِلَّةٍ، وَلِأَنَّ الشَّيْءَ إِذَا كَانَ لَهُ نِسْبَةٌ إِلَى الطَّرَفَيْنِ، فَالطَّرَفُ الْأَعْلَى مُقَدَّمٌ عَلَى الطَّرَفِ الْأَدْنَى، الرَّابِعُ: قَالَ: أَوْلِياءَ وَلَمْ يَقُلْ: وَلِيًّا، وَالْعَدُوُّ وَالْوَلِيُّ بِلَفْظٍ، فَنَقُولُ: كَمَا أنا الْمُعَرَّفَ بِحَرْفِ التَّعْرِيفِ/ يَتَنَاوَلُ كُلَّ فَرْدٍ، فَكَذَلِكَ الْمُعَرَّفُ بِالْإِضَافَةِ الْخَامِسُ: مِنْهُمْ مَنْ قَالَ: الْبَاءُ زَائِدَةٌ، وَقَدْ مَرَّ أَنَّ الزِّيَادَةَ فِي الْقُرْآنِ لَا تُمْكِنُ، وَالْبَاءُ مُشْتَمِلَةٌ عَلَى الْفَائِدَةِ، فَلَا تكون زائدة في الحقيقة.

İkincisi: Allah Teâlâ: { عَدُوِّي } “Benim düşmanım” buyurduktan sonra, Allah'ın düşmanı zaten müminlerin de düşmanı olduğu halde neden bununla yetinmeyip: { وَعَدُوَّكُمْ } “Ve sizin düşmanınız” buyurmuştur? Deriz ki: Bu gereklilik tek taraflıdır. Müminlerin düşmanı olanın Allah'ın da düşmanı olması gerekmez; nitekim: { إِنَّ مِنْ أَزْواجِكُمْ وَأَوْلادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ } “Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır” buyurmuştur. Üçüncüsü: Neden { عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ } “Benim düşmanım ve sizin düşmanınız” demiş de aksini söylememiştir? Deriz ki: Mümin ile kâfir arasındaki düşmanlık, Yüce Allah'ın ve Resûlü'nün sevgisi sebebiyledir. Dolayısıyla iman ehli olan kulun Yüce Allah'a olan sevgisi bir illet (sebebe) bağlıdır; Yüce Allah'ın kula olan sevgisi ise bir illete bağlı değildir; zira O mutlak anlamda ganîdir (zengindir), başkasına asla ihtiyacı yoktur. İllete bağlı olmayan ise illete bağlı olandan öncedir. Ayrıca bir şeyin iki tarafa nispeti olduğunda, üst mertebedeki taraf alt mertebedeki taraftan öne alınır. Dördüncüsü: [Ayette] adüvv ve veliyy kelimeleri tekil kalıpla kullanılabildiği halde { وَلِيًّا } dememiş, { أَوْلِياءَ } çoğulunu kullanmıştır. Deriz ki: Belirteç edatıyla (el takısıyla) marife kılınan lafız her bir ferdi kapsadığı gibi, tamlama (izafet) yoluyla marife kılınan lafız da öyledir. Beşincisi: Onlardan bazıları bâ (ب) harfinin zâid olduğunu söylemiştir. Kur'an'da fazlalığın mümkün olmadığı ve buradaki bâ harfinin bir fayda içerdiği daha önce geçmişti; binaenaleyh hakikatte zâid değildir.

51879. Metin

[قوله تَعَالَى وَقَدْ كَفَرُوا بِما جاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ إلى قوله فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ] ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَقَدْ كَفَرُوا بِما جاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغاءَ مَرْضاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِما أَخْفَيْتُمْ وَما أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ.

[Yüce Allah'ın: { وَقَدْ كَفَرُوا بِما جاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ } “Oysa onlar size gelen hakkı inkâr etmişlerdir” sözünden { فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ } “Muhakkak ki doğru yoldan sapmış olur” sözüne kadar olan kısım] Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: { وَقَدْ كَفَرُوا بِما جاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغاءَ مَرْضاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِما أَخْفَيْتُمْ وَما أَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ } “Oysa onlar size gelen hakkı inkâr etmişlerdir. Rabbiniz olan Allah'a iman ettiğiniz için Peygamber'i ve sizi [yurtlarınızdan] çıkarıyorlar. Eğer benim yolumda cihad etmek ve rızamı kazanmak için [yurdunuzdan] çıktıysanız [onları dost edinmeyin]. Siz onlara gizlice sevgi besliyorsunuz; oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da çok iyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, muhakkak ki doğru yoldan sapmış olur.”

51880. Metin

وَقَدْ كَفَرُوا الْوَاوُ لِلْحَالِ، أَيْ وَحَالُهُمْ أَنَّهُمْ كَفَرُوا: بِما جاءَكُمْ مِنَ الدِّينِ الْحَقِّ، وَقِيلَ: مِنَ الْقُرْآنِ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ يَعْنِي مِنْ مَكَّةَ إِلَى الْمَدِينَةِ أَنْ تُؤْمِنُوا أَيْ لِأَنْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ وَقَوْلُهُ:

{ وَقَدْ كَفَرُوا } ifadesindeki vâv hâl içindir; yani: “Size gelen hak dini -Kur'an'ı da denilmiştir- inkâr etmiş oldukları halde [onları dost ediniyorsunuz].” { يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ } yani “Mekke'den Medine'ye çıkarıyorlar”. { أَنْ تُؤْمِنُوا } yani “Rabbiniz olan Allah'a iman ettiğiniz için”. Ve Allah Teâlâ'nın:

51881. Metin

إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ قَالَ الزَّجَّاجُ: هُوَ شَرْطٌ جَوَابُهُ مُتَقَدِّمٌ وَهُوَ: لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ، وَقَوْلُهُ:

{ إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ } “Eğer [yurdunuzdan] çıktıysanız” buyruğu hakkında Zeccâc demiştir ki: Bu bir şarttır, cevabı ise daha önce geçen { لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ } “Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin” ifadesidir. Ve Allah Teâlâ'nın:

51882. Metin

جِهاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغاءَ مَرْضاتِي مَنْصُوبَانِ لِأَنَّهُمَا مَفْعُولَانِ لَهُمَا، تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ عَنْ مُقَاتِلٍ بِالنَّصِيحَةِ، ثُمَّ ذَكَرَ أَنَّهُ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ مِنْ أَحْوَالِهِمْ شَيْءٌ، فَقَالَ: وَأَنَا أَعْلَمُ بِما أَخْفَيْتُمْ مِنَ الْمَوَدَّةِ لِلْكُفَّارِ وَما أَعْلَنْتُمْ أَيْ أَظْهَرْتُمْ، وَلَا يَبْعُدُ أَنْ يَكُونَ هَذَا عَامًّا فِي كُلِّ مَا يُخْفِي وَيُعْلِنُ، قَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ أَعْلَمُ بِسَرَائِرِ الْعَبْدِ وَخَفَايَاهُ وَظَاهِرِهِ، وَبَاطِنِهِ، مِنْ أَفْعَالِهِ وَأَحْوَالِهِ، وَقَوْلُهُ: وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْكِنَايَةُ رَاجِعَةً إِلَى الْإِسْرَارِ، وَإِلَى الْإِلْقَاءِ، وَإِلَى اتِّخَاذِ الْكُفَّارِ أَوْلِيَاءَ، لِمَا أَنَّ هَذِهِ الْأَفْعَالَ مَذْكُورَةٌ مِنْ قَبْلُ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ فِيهِ وَجْهَانِ: الْأَوَّلُ: عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهُ عَدَلَ عَنْ قَصْدِ الْإِيمَانِ فِي اعْتِقَادِهِ، وَعَنْ مُقَاتِلٍ: قَدْ أَخْطَأَ قَصْدَ الطَّرِيقِ عَنِ الْهُدَى، ثُمَّ فِي الْآيَةِ مَبَاحِثُ:

{ جِهاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغاءَ مَرْضاتِي } “Benim yolumda cihad etmek ve rızamı kazanmak için” lafızları mef'ûlün leh oldukları için mansupturlar. { تُسِرُّونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ } “Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz” ifadesi Mukâtil'den rivayetle "nasihatle/haber uçurarak" demektir. Sonra Allah onların hallerinden hiçbir şeyin kendisine gizli kalmayacağını zikrederek şöyle buyurdu: { وَأَنَا أَعْلَمُ بِما أَخْفَيْتُمْ } “Ben sizin gizlediğinizi bilirim” yani kâfirlere yönelik sevgiyi; { وَما أَعْلَنْتُمْ } “ve açığa vurduğunuzu da” yani izhar ettiğinizi. Bunun kulun gizlediği ve açığa vurduğu her şeyi kapsayan genel bir ifade olması uzak bir ihtimal değildir. Bazıları şöyle demiştir: O, kulun amellerinden ve hallerinden sırlarını, gizlediklerini, zâhirini ve bâtınını en iyi bilendir. Yüce Allah'ın: { وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ } “Sizden kim bunu yaparsa” buyruğundaki zamirin gizlice sevgi beslemeye, haber ulaştırmaya ve kâfirleri dost edinmeye dönmesi caizdir; zira bu fiiller daha önce zikredilmiştir. Yüce Allah'ın: { فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ } “Muhakkak ki doğru yoldan sapmış olur” buyruğunda iki vecih vardır: Birincisi: İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre: İtikat hususunda imanın dosdoğru hedefinden sapmıştır. Mukâtil'den nakledildiğine göre ise: Hidayet yolunun doğruluğunu şaşırmıştır. Sonra ayette birtakım incelikler vardır:

51883. Metin

الْأَوَّلُ: إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ مُتَعَلِّقٌ بِلَا تتخذوا، يعني لا تتلوا أعدائي إن كنتم أوليائي، وتُسِرُّونَ اسْتِئْنَافٌ، مَعْنَاهُ: أَيُّ طَائِلٍ لَكُمْ فِي إِسْرَارِكُمْ وَقَدْ عَلِمْتُمْ أَنَّ الْإِخْفَاءَ وَالْإِعْلَانَ سِيَّانِ فِي عِلْمِي.

Birincisi: { إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ } şartı { لَا تَتَّخِذُوا } nehyine taalluk eder; yani "Eğer benim dostlarımsanız, düşmanlarımı dost edinmeyin" demektir. { تُسِرُّونَ } ise istinâf cümlesidir; anlamı: "Gizlemenin de açığa vurmanın da benim ilmimde bir olduğunu bildiğiniz halde gizlemenizde sizin için ne fayda var ki?" şeklindedir.

51884. Metin

الثَّانِي: لِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ: إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ الْآيَةَ، قَضِيَّةٌ شَرْطِيَّةٌ، وَلَوْ كَانَ كَذَلِكَ فَلَا يُمْكِنُ وُجُودُ الشَّرْطِ، وَهُوَ قَوْلُهُ: إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ بِدُونِ ذَلِكَ النَّهْيِ، وَمِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّهُ يُمْكِنُ، فَنَقُولُ: هَذَا الْمَجْمُوعُ شَرْطٌ لِمُقْتَضَى ذَلِكَ النَّهْيِ، لَا لِلنَّهْيِ بِصَرِيحِ اللَّفْظِ، وَلَا يُمْكِنُ وُجُودُ الْمَجْمُوعِ بِدُونِ ذَلِكَ لِأَنَّ ذَلِكَ مَوْجُودٌ دَائِمًا، فَالْفَائِدَةُ فِي ابْتِغَاءِ مَرْضَاتِي ظَاهِرَةٌ، إِذِ الْخُرُوجُ قَدْ يَكُونُ ابْتِغَاءً لِمَرْضَاةِ اللَّه وَقَدْ لَا يَكُونُ.

İkincisi: Birisi şöyle diyebilir: { إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ } ayeti şart cümlesidir. Eğer öyle olsaydı, { إِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ } şeklindeki şartın o nehiy olmadan gerçekleşmesi mümkün olmazdı; oysa bunun mümkün olduğu bilinmektedir. Deriz ki: Bu şart mecmuu, lafzın açıkça ifade ettiği nehiy için değil, o nehyin gerektirdiği hüküm için şarttır; o [hüküm] devamlı mevcut olduğu için şart mecmuunun onsuz bulunması mümkün değildir. { ابْتِغَاءِ مَرْضَاتِي } ifadesindeki fayda ise açıktır; zira hicret bazen Allah'ın rızasını aramak için olur, bazen de olmaz.

51885. Metin

الثَّالِثُ: قَالَ تَعَالَى: بِما أَخْفَيْتُمْ وَما أَعْلَنْتُمْ وَلَمْ يَقُلْ: بِمَا أَسْرَرْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ، مَعَ أَنَّهُ أَلْيَقُ بِمَا سَبَقَ وَهُوَ تُسِرُّونَ، فَنَقُولُ فِيهِ مِنَ الْمُبَالَغَةِ مَا لَيْسَ فِي ذَلِكَ، فَإِنَّ الْإِخْفَاءَ أَبْلَغُ مِنَ الْإِسْرَارِ، دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفى [طه: ٧] أَيْ أَخْفَى مِنَ السِّرِّ.

Üçüncüsü: Yüce Allah, daha önce geçen { تُسِرُّونَ } ifadesine daha uygun olmasına rağmen "بِمَا أَسْرَرْتُمْ وَمَا أَعْلَنْتُمْ" dememiş, { بِما أَخْفَيْتُمْ وَما أَعْلَنْتُمْ } buyurmuştur. Deriz ki: Bu ifadede ötekinde bulunmayan bir mübalağa vardır; zira ihfâ (gizleme), isrârdan (gizli tutmaktan) daha beliğdir. Buna Yüce Allah'ın: { يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفى } “O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir” [Tâhâ: 7] yani "sırdan daha gizli olanı" buyruğu delalet eder.

51886. Metin

الرَّابِعُ: قَالَ: بِما أَخْفَيْتُمْ قَدَّمَ الْعِلْمَ بِالْإِخْفَاءِ عَلَى الْإِعْلَانِ، مَعَ أَنَّ ذَلِكَ مُسْتَلْزِمٌ لِهَذَا مِنْ غَيْرِ عَكْسٍ.

Dördüncüsü: { بِما أَخْفَيْتُمْ } buyurarak, açığa vurulanı bilmek gizleneni bilmeyi gerektirdiği halde (bunun aksi olmaksızın), gizlenen hakkındaki ilmi açığa vurulan hakkındaki ilmin önüne geçirmiştir.

51887. Metin

فَنَقُولُ هَذَا بِالنِّسْبَةِ إِلَى عِلْمِنَا، لَا بِالنِّسْبَةِ إِلَى عِلْمِهِ تَعَالَى، إِذْ هُمَا سِيَّانِ فِي عِلْمِهِ كَمَا مَرَّ، وَلِأَنَّ الْمَقْصُودَ هُوَ بَيَانُ مَا هُوَ الْأَخْفَى وَهُوَ الْكُفْرُ، فَيَكُونُ مُقَدَّمًا.

Deriz ki: Bu bizim ilmimize göredir; yoksa daha önce geçtiği üzere O'nun ilminde her ikisi de bir olduğu için Yüce Allah'ın ilmine göre değildir. Bir de asıl maksat daha gizli olanı yani küfrü açıklamak olduğu için öne geçirilmiştir.

51888. Metin

الْخَامِسُ: قَالَ تَعَالَى: وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ مَا الْفَائِدَةُ فِي قَوْلِهِ: مِنْكُمْ وَمِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّ مَنْ فَعَلَ هَذَا الْفِعْلَ فَقَدْ ضَلَّ سَواءَ السَّبِيلِ نَقُولُ: إِذَا كَانَ الْمُرَادُ مِنْ مِنْكُمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فَظَاهِرٌ، لِأَنَّ مَنْ يَفْعَلُ ذَلِكَ الْفِعْلَ لَا يَلْزَمُ أَنْ يَكُونَ مُؤْمِنًا.

Beşincisi: Yüce Allah: { وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ } buyurmuştur. Bu fiili yapanın doğru yoldan sapmış olacağı bilindiği halde { مِنْكُمْ } “sizden” buyurmasının faydası nedir? Deriz ki: Şayet { مِنْكُمْ } ifadesinden kasıt "müminlerden" ise mana açıktır; çünkü o fiili işleyenin mümin olması gerekmez.

51889. Metin

ثُمَّ إِنَّهُ أَخْبَرَ الْمُؤْمِنِينَ بِعَدَاوَةِ كُفَّارِ أَهْلِ مكة فقال:

Sonra Allah müminlere Mekke ehli kâfirlerinin düşmanlığını haber vererek şöyle buyurdu:

51890. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : الآيات ٢ الى ٣]

[Mümtehine Suresi (60), Âyetler 2-3]

51891. Metin

إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْداءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ (٢) لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحامُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٣)

{ إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْداءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ (٢) لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحامُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ (٣) } “Şayet sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilirler; ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar ve inkâr etmenizi çok isterler. (2) Kıyamet gününde akrabalarınız da çocuklarınız da size asla fayda vermez. [Allah] aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir. (3)”

51892. Metin

يَثْقَفُوكُمْ يَظْفَرُوا بِكُمْ وَيَتَمَكَّنُوا مِنْكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ فِي غَايَةِ الْعَدَاوَةِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَقَالَ

{ يَثْقَفُوكُمْ } sizi ele geçirirler ve size güç yetirirlerse, size son derece düşman kesilirler; bu İbn Abbâs'ın görüşüdür. Mukâtil ise

51893. Metin

مُقَاتِلٌ: يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يُصَادِقُوكُمْ وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ بِالضَّرْبِ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالشَّتْمِ وَوَدُّوا أَنْ تَرْجِعُوا إِلَى دِينِهِمْ، وَالْمَعْنَى أَنَّ أَعْدَاءَ اللَّه لَا يُخْلِصُونَ الْمَوَدَّةَ لِأَوْلِيَاءِ اللَّه لِمَا بَيْنَهُمْ مِنَ الْمُبَايَنَةِ لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحامُكُمْ لَمَّا عُوتِبَ حَاطِبٌ عَلَى مَا فَعَلَ اعْتَذَرَ بِأَنَّ لَهُ أَرْحَامًا، وَهِيَ الْقَرَابَاتُ، وَالْأَوْلَادُ فِيمَا بَيْنَهُمْ، وَلَيْسَ لَهُ هُنَاكَ مَنْ يَمْنَعُ عَشِيرَتَهُ، فَأَرَادَ أَنْ يَتَّخِذَ عِنْدَهُمْ يَدًا لِيُحْسِنُوا إِلَى مَنْ خَلَّفَهُمْ بِمَكَّةَ مِنْ عَشِيرَتِهِ، فَقَالَ: لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحامُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ الذين توالون الكفار من أجلهم، وتقربون إِلَيْهِمْ مَخَافَةً عَلَيْهِمْ، ثُمَّ قَالَ: يَوْمَ الْقِيامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ أَقَارِبِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ فَيَدْخُلُ أَهْلُ الْإِيمَانِ الْجَنَّةَ، وَأَهْلُ الْكُفْرِ النَّارَ وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ أَيْ بِمَا عَمِلَ حَاطِبٌ، ثُمَّ فِي الْآيَةِ مَبَاحِثُ:

şöyle demiştir: Size üstün gelirlerse sizinle savaşırlar; { وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ } vurarak ellerini, { وَأَلْسِنَتَهُمْ } söverek dillerini uzatırlar ve kendi dinlerine dönmenizi arzu ederler. Anlam şudur: Allah'ın düşmanları, aralarındaki zıtlıktan ötürü Allah'ın dostlarına asla samimi sevgi duymazlar. { لَنْ تَنْفَعَكُمْ أَرْحامُكُمْ } “Akrabalarınız size asla fayda vermez”. Hâtıb yaptığı şey yüzünden kınandığında, akrabalarının yani Mekke'dekiler arasında yakınlarının ve çocuklarının bulunduğunu, orada kabilesini koruyacak kimsesi olmadığını, bu yüzden geride Mekke'de bıraktığı akrabalarına iyi davransınlar diye müşrikler nezdinde bir iyilik/minnet bırakmak istediğini mazeret olarak ileri sürdü. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: Uğurlarına kâfirleri dost edindiğiniz ve başlarına bir şey gelir korkusuyla kendilerine yakınlık kurduğunuz { أَرْحامُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ } “akrabalarınız da çocuklarınız da asla size fayda vermez”. Sonra: { يَوْمَ الْقِيامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ } “Kıyamet gününde aranızı ayırır” yani akrabalarınızla ve çocuklarınızla aranızı ayırır; iman ehli cennete, küfür ehli ise cehenneme girer. { وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ } “Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir” yani Hâtıb'ın yaptığını görmektedir. Sonra ayette birtakım incelikler vardır:

51894. Metin

الْأَوَّلُ: مَا قَالَهُ صَاحِبُ الْكَشَّافِ: إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْداءً كَيْفَ يُورِدُ جَوَابَ الشَّرْطِ مُضَارِعًا مِثْلَهُ، ثُمَّ قَالَ: وَوَدُّوا بِلَفْظِ الْمَاضِي نَقُولُ: الْمَاضِي وَإِنْ كَانَ يَجْرِي فِي بَابِ الشَّرْطِ مَجْرَى الْمُضَارِعِ فِي عِلْمِ الْإِعْرَابِ فَإِنَّ فِيهِ نُكْتَةٌ، كَأَنَّهُ قِيلَ: وَوَدُّوا قَبْلَ كُلِّ شَيْءٍ كُفْرَكُمْ وَارْتِدَادَكُمْ.

Birincisi: el-Keşşâf sahibinin belirttiği husustur: { إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْداءً } ifadesinde şartın cevabını kendisi gibi muzari fiil olarak getirdiği halde, sonra neden { وَوَدُّوا } şeklinde mazi lafızla getirmiştir? Deriz ki: Mazi fiil irap ilminde şart babında muzari gibi cereyan etse de bunda bir nükte vardır; sanki: "Her şeyden önce sizin küfrünüzü ve dinden dönmenizi arzu etmişlerdir" denilmek istenmiştir.

51895. Metin

الثَّانِي: يَوْمَ الْقِيامَةِ ظَرْفٌ لِأَيِّ شَيْءٍ، قُلْنَا لِقَوْلِهِ: لَنْ تَنْفَعَكُمْ أو يكون ظرفا ليفصل وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ: يُفْصَلُ بِضَمِّ الْيَاءِ وَفَتْحِ الصَّادِ، ويَفْصِلُ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَهُوَ اللَّه، و (نفصل) و (نفصل) بِالنُّونِ.

İkincisi: { يَوْمَ الْقِيامَةِ } neyin zarfıdır? Dedik ki: { لَنْ تَنْفَعَكُمْ } buyruğunun veya { يَفْصِلُ } fiilinin zarfıdır. İbn Kesîr, yâ'nın zammesi ve sâd'ın fethasıyla meçhul olarak "yufsallu" (يُفْصَلُ); malum olarak fâili Allah olmak üzere "yafṣilu" (يَفْصِلُ); nûn ile "nafṣilu" (نَفْصِلُ) ve "nufaṣṣilu" (نُفَصِّلُ) şeklinde okunmuştur.

51896. Metin

الثَّالِثُ: قَالَ تَعَالَى: وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ وَلَمْ يَقُلْ: خَبِيرٌ، مَعَ أَنَّهُ أَبْلَغُ فِي الْعِلْمِ بِالشَّيْءِ، وَالْجَوَابُ: أَنَّ الْخَبِيرَ أَبْلَغُ فِي الْعِلْمِ وَالْبَصِيرَ أَظْهَرُ مِنْهُ فِيهِ، لِمَا أَنَّهُ يَجْعَلُ عَمَلَهُمْ كَالْمَحْسُوسِ بِحِسِّ الْبَصَرِ واللَّه أعلم. ثم قال تعالى:

Üçüncüsü: Yüce Allah bir şeyi bilmede daha beliğ olmasına rağmen "habîr" (خَبِيرٌ) dememiş, { وَاللَّهُ بِما تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ } buyurmuştur. Cevap: Habîr ilimde daha beliğdir, basîr ise onların amelini görme duyusuyla hissedilir kıldığı için bu hususta daha açıktır. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:

51897. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : آية ٤]

[Mümtehine Suresi (60), Âyet 4]

51898. Metin

قَدْ كانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْراهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنا بِكُمْ وَبَدا بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ الْعَداوَةُ وَالْبَغْضاءُ أَبَداً حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلاَّ قَوْلَ إِبْراهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَما أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنا وَإِلَيْكَ أَنَبْنا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ (٤)

{ قَدْ كانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْراهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ كَفَرْنا بِكُمْ وَبَدا بَيْنَنا وَبَيْنَكُمُ الْعَداوَةُ وَالْبَغْضاءُ أَبَداً حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ إِلاَّ قَوْلَ إِبْراهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَما أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنا وَإِلَيْكَ أَنَبْna وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ (٤) } “İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: 'Biz sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi inkâr ettik. Siz bir tek Allah'a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda ebedî bir düşmanlık ve kin baş göstermiştir.' Ancak İbrahim'in babasına: 'Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim; fakat Allah'tan [gelecek] hiçbir şeyi senden savmaya gücüm yetmez' demesi müstesnadır. 'Rabbimiz! Yalnız sana tevekkül ettik, yalnız sana yöneldik ve dönüş de ancak sanadır.' (4)”

51899. Metin

اعْلَمْ أَنَّ الْأُسْوَةَ مَا يُؤْتَسَى بِهِ مِثْلُ الْقُدْوَةِ لِمَا يُقْتَدَى بِهِ، يُقَالُ: هُوَ أُسْوَتُكَ، أَيْ أَنْتَ مِثْلُهُ وَهُوَ مِثْلُكُ، وَجَمْعُ الْأُسْوَةِ أُسًى، فَالْأُسْوَةُ اسْمٌ لِكُلِّ مَا يُقْتَدَى بِهِ، قَالَ الْمُفَسِّرُونَ أَخْبَرَ اللَّه تَعَالَى أَنَّ إِبْرَاهِيمَ وَأَصْحَابَهُ تَبَرَّءُوا مِنْ قَوْمِهِمْ وعادوهم، وقالوا لهم: إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ، وَأَمَرَ أَصْحَابِ رَسُولَ اللَّه ﷺ أَنْ يأنسوا بِهِمْ وَبِقَوْلِهِمْ، قَالَ الْفَرَّاءُ: يَقُولُ أَفَلَا تَأَسَّيْتَ يا حاطب بإبراهيم في التبرئة من أهل فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِذْ قالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ وَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِلَّا قَوْلَ إِبْراهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَهُوَ مُشْرِكٌ وَقَالَ مُجَاهِدٌ: نُهُوا أَنْ يَتَأَسَّوْا بِاسْتِغْفَارِ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ فَيَسْتَغْفِرُونَ لِلْمُشْرِكِينَ، وَقَالَ مُجَاهِدٌ وَقَتَادَةُ: ائْتَسُوا بِأَمْرِ إِبْرَاهِيمَ كُلِّهِ إِلَّا فِي اسْتِغْفَارِهِ لِأَبِيهِ، وَقِيلَ: تَبَرَّءُوا مِنْ كُفَّارِ قَوْمِكُمْ فَإِنَّ لَكُمْ أُسْوَةً حَسَنَةً فِي إِبْرَاهِيمَ وَمَنْ مَعَهُ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الْبَرَاءَةِ مِنْ قَوْمِهِمْ، لَا فِي الِاسْتِغْفَارِ لِأَبِيهِ، وَقَالَ ابْنُ قُتَيْبَةَ: يُرِيدُ أَنَّ إِبْرَاهِيمَ عَادَاهُمْ وَهَجَرَهُمْ فِي كُلِّ شَيْءٍ إِلَّا فِي قَوْلِهِ لِأَبِيهِ: لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ، وَقَالَ ابْنُ الْأَنْبَارِيِّ: لَيْسَ الْأَمْرُ عَلَى مَا ذَكَرَهُ، بَلِ الْمَعْنَى قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ فِي كُلِّ شَيْءٍ فَعَلَهُ، إِلَّا فِي قَوْلِهِ لِأَبِيهِ:

Bil ki üsve (الْأُسْوَةُ), kendisine uyulan şey demektir; tıpkı kendisine tâbi olunan şey için kullanılan kıdve (الْقُدْوَةُ) gibi. "O senin üsvendir" denilir; yani "sen onun gibisin, o da senin gibidir." Üsve kelimesinin çoğulu üsen (أُسًى) şeklinde gelir. Dolayısıyla üsve, kendisine uyulan her şeyin adıdır. Müfessirler şöyle demişlerdir: Yüce Allah, İbrahim'in ve arkadaşlarının kavimlerinden teberrî edip (uzaklaşıp) onlara düşmanlık beslediklerini ve onlara: { إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ } “Biz sizden uzağız” dediklerini haber vermiş; Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabına da onlara ve onların sözlerine uymalarını emretmiştir. Ferrâ demiştir ki: Allah Teâlâ: "Ey Hâtıb! { إِذْ قالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ } 'Onlar kavimlerine: Biz sizden uzağız, demişlerdi' ayetinde olduğu gibi müşrik akrabalarından uzaklaşma hususunda İbrahim'e uysaydın ya!" demektedir. Yüce Allah'ın: { إِلَّا قَوْلَ إِبْراهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ } “Ancak İbrahim'in babasına: Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim, demesi müstesnadır” buyruğuna gelince, babası müşrikti. Mücâhid şöyle demiştir: İbrahim'in babasına istiğfar etmesine uymaları, böylece müşrikler için istiğfarda bulunmaları yasaklanmıştır. Mücâhid ve Katâde demiştir ki: İbrahim'in babasına istiğfarı hariç, bütün hallerinde ona uyunuz. Bir diğer görüşe göre: Kavminizin kâfirlerinden uzaklaşın; zira babasına istiğfar etmesi hariç, kavimlerinden teberrî etme hususunda İbrahim'de ve onunla beraber olan müminlerde sizin için güzel bir örnek vardır. İbn Kuteybe demiştir ki: Yani İbrahim, babasına: "Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim" demesi hariç her hususta onlara düşman olmuş ve onları terk etmiştir. İbnü'l-Enbârî ise şöyle demiştir: Durum onun zikrettiği gibi değildir; bilakis mana şudur: Babasına:

51900. Metin

لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ/ وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَما أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ هَذَا مِنْ قَوْلِ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ يَقُولُ لَهُ: مَا أُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا، وَلَا أَدْفَعُ عَنْكَ عَذَابَ اللَّه إِنْ أَشْرَكْتَ بِهِ، فَوَعَدَهُ الِاسْتِغْفَارَ رَجَاءَ الْإِسْلَامِ، وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ:

{ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ } “Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim” demesi hariç, yaptığı her şeyde sizin için bir örnek vardır. Yüce Allah'ın: { وَما أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ } “Fakat Allah'tan [gelecek] hiçbir şeyi senden savmaya gücüm yetmez” buyruğu da İbrahim'in babasına söylediği sözlerdendir. Ona: "Sana hiçbir fayda sağlayamam ve Allah'a ortak koşarsan O'nun azabını senden savamam" demektedir. Böylece İslam'a girmesi ümidiyle ona istiğfar vaadinde bulunmuştur. İbn Abbâs demiştir ki:

51901. Metin

كَانَ مِنْ دُعَاءِ إِبْرَاهِيمَ وَأَصْحَابِهِ: رَبَّنا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنا الْآيَةَ، أَيْ فِي جَمِيعِ أُمُورِنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنا رَجَعْنَا بِالتَّوْبَةِ عَنِ الْمَعْصِيَةِ إِلَيْكَ إِذِ الْمَصِيرُ لَيْسَ إِلَّا إِلَى حَضْرَتِكَ، وَفِي الْآيَةِ مَبَاحِثُ:

İbrahim ve arkadaşlarının dualarından biri de: { رَبَّنا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنا } “Rabbimiz! Yalnız sana tevekkül ettik...” ayetiydi; yani bütün işlerimizde sana tevekkül ettik; { وَإِلَيْكَ أَنَبْنا } “ve yalnız sana yöneldik” yani günahtan tövbe ederek sana döndük; { وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ } “ve dönüş de ancak sanadır” zira varılacak yer ancak senin yüce huzurundur. Ayette birtakım incelikler vardır:

51902. Metin

الْأَوَّلُ: لِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ: حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ مَا الْفَائِدَةُ فِي قَوْلِهِ: وَحْدَهُ وَالْإِيمَانُ بِهِ وَبِغَيْرِهِ مِنَ اللَّوَازِمِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ [الْبَقَرَةِ: ٢٨٥] فَنَقُولُ: الْإِيمَانُ بِالْمَلَائِكَةِ وَالْكُتُبِ وَالرُّسُلِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ، مِنْ لَوَازِمِ الْإِيمَانِ باللَّه وَحْدَهُ، إِذِ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: وَحْدَهُ هُوَ وَحْدَهُ فِي الْأُلُوهِيَّةِ، وَلَا نَشُكُّ فِي أَنَّ الْإِيمَانَ بِأُلُوهِيَّةِ غيره، لا يكون إيمانا باللَّه، إذا هُوَ الْإِشْرَاكُ فِي الْحَقِيقَةِ، وَالْمُشْرِكُ لَا يَكُونُ مُؤْمِنًا.

Birincisi: Birisi şöyle diyebilir: { حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ } “Bir tek Allah'a iman edinceye kadar” ifadesinde { وَحْدَهُ } “bir tek” kaydının faydası nedir? Oysa Yüce Allah'ın: { كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ } “Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti” [Bakara: 285] buyurduğu gibi O'na ve O'nun dışındakilere de iman etmek gereklidir. Deriz ki: Meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek, bir tek Allah'a imanın gereklerindendir. Zira { وَحْدَهُ } kaydından kasıt, ulûhiyette bir tek olmasıdır. Başkasının ulûhiyetine imanın Allah'a iman olamayacağında şüphe yoktur; çünkü bu hakikatte şirktir ve müşrik kimse de mümin olamaz.

51903. Metin

الثَّانِي: قَوْلُهُ تَعَالَى: إِلَّا قَوْلَ إِبْراهِيمَ اسْتِثْنَاءٌ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ، هُوَ، نَقُولُ: مِنْ قَوْلِهِ: أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَا أَنَّهُ أَرَادَ بِالْأُسْوَةِ الْحَسَنَةِ قَوْلَهُمُ الَّذِي حَقَّ عَلَيْهِمْ أَنْ يَأْتَسُوا بِهِ، وَيَتَّخِذُوهُ سُنَّةً يَسْتَنُّونَ بِهَا.

İkincisi: Yüce Allah'ın: { إِلَّا قَوْلَ إِبْراهِيمَ } “Ancak İbrahim'in sözü müstesnadır” buyruğu neyden istisnadır? Deriz ki: { أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ } “güzel bir örnek” ifadesinden istisnadır; zira güzel örnek ile onların uymaları ve kendilerine sünnet edinmeleri gereken sözleri kastedilmiştir.

51904. Metin

الثَّالِثُ: إِنْ كَانَ قَوْلُهُ: لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ مُسْتَثْنًى مِنَ الْقَوْلِ الَّذِي سَبَقَ وَهُوَ: أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فَمَا بَالُ قَوْلِهِ: وَما أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ وَهُوَ غَيْرُ حَقِيقٍ بِالِاسْتِثْنَاءِ، أَلَا تَرَى إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً [الفتح: ١١] نَقُولُ: أَرَادَ اللَّه تَعَالَى اسْتِثْنَاءَ جُمْلَةِ قَوْلِهِ لِأَبِيهِ، وَالْقَصْدُ إِلَى مَوْعِدِ الِاسْتِغْفَارِ لَهُ وَمَا بَعْدَهُ مَبْنِيٌّ عَلَيْهِ وَتَابِعٌ لَهُ، كَأَنَّهُ قَالَ: أَنَا أَسْتَغْفِرُ لَكَ، وَمَا وُسْعِي إِلَّا الِاسْتِغْفَارُ.

Üçüncüsü: Şayet { لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ } “Senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim” sözü daha önce geçen { أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ } “güzel bir örnek” ifadesinden müstesna ise, istisnaya elverişli olmayan { وَما أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ } “Fakat Allah'tan [gelecek] hiçbir şeyi senden savmaya gücüm yetmez” sözünün durumu nedir? Yüce Allah'ın: { قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئاً } “De ki: Allah'tan [gelecek] bir şeye kimin gücü yeter?” [Fetih: 11] buyruğunu görmez misin? Deriz ki: Yüce Allah, İbrahim'in babasına söylediği sözlerin bütününü istisna etmeyi murat etmiştir; asıl kastedilen ise ona istiğfar vaadidir; bundan sonrası ise ona bina edilmiş ve ona tâbi kılınmıştır. Sanki: "Ben senin için bağışlanma dileyeceğim, benim elimden gelen de ancak bağışlanma dilemektir" demiştir.

51905. Metin

الرَّابِعُ: إِذَا قِيلَ: بِمَ اتَّصَلَ قَوْلُهُ: رَبَّنا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنا نَقُولُ: بِمَا قَبْلَ الِاسْتِثْنَاءِ، وَهُوَ مِنْ جُمْلَةِ الْأُسْوَةِ الْحَسَنَةِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى هُوَ الْأَمْرُ بِهَذَا الْقَوْلِ تَعْلِيمًا لِلْمُؤْمِنِينَ وَتَتْمِيمًا لِمَا وَصَّاهُمْ بِهِ مِنْ قَطْعِ الْعَلَائِقِ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْكَفَرَةِ، وَالِائْتِسَاءِ بِإِبْرَاهِيمَ وَقَوْمِهِ فِي الْبَرَاءَةِ مِنْهُمْ تَنْبِيهًا عَلَى الْإِنَابَةِ إِلَى حَضْرَةِ اللَّه تَعَالَى، وَالِاسْتِعَاذَةِ بِهِ.

Dördüncüsü: { رَبَّنا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنا } “Rabbimiz! Yalnız sana tevekkül ettik” sözü neye bağlanmıştır denilirse? Deriz ki: İstisnadan önceki kısma bağlanmıştır ve güzel örneğin kapsamındandır. Bu ifadenin manasının, müminlere bir talim olması, kâfirlerle aralarındaki bağları koparma hususunda kendilerine tavsiye edilen şeyin tamamlanması, onlardan teberrî etme hususunda İbrahim ve kavmine uyulması ve Yüce Allah'ın huzuruna yönelip O'na sığınmaya bir tenbih olması amacıyla bu sözü söylemelerini emretmek olması da caizdir.

51906. Metin

الْخَامِسُ: إِذَا قِيلَ: مَا الْفَائِدَةُ فِي هَذَا التَّرْتِيبِ؟ فَنَقُولُ: فِيهِ من الفوائد مالا يُحِيطُ بِهِ إِلَّا هُوَ، وَالظَّاهِرُ مِنْ تِلْكَ الْجُمْلَةِ أَنْ يُقَالَ: التَّوَكُّلُ لِأَجْلِ الْإِفَادَةِ، وَإِفَادَةُ التَّوَكُّلِ مُفْتَقِرَةٌ إِلَى التَّقْوَى قَالَ تَعَالَى: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً [الطَّلَاقِ: ٢] وَالتَّقْوَى الْإِنَابَةُ، إِذِ التَّقْوَى الِاحْتِرَازُ عَمَّا لَا يَنْبَغِي مِنَ الْأُمُورِ، وَالْإِشَارَةُ إِلَى أَنَّ الْمَرْجِعَ وَالْمَصِيرَ لِلْخَلَائِقِ حَضْرَتُهُ الْمُقَدَّسَةُ لَيْسَ إِلَّا، فَكَأَنَّهُ ذَكَرَ الشَّيْءَ، وَذَكَرَ عَقِيبَهُ مَا يَكُونُ مِنَ اللَّوَازِمِ للإفادة ذلك كما ينبغي، والقراءة في بُرَآؤُا عَلَى أَرْبَعَةِ أَوْجُهٍ: بُرَآءُ كَشُرَكَاءَ، وَبِرَاءٌ كَظِرَافٍ، وَبُرَاءُ عَلَى إِبْدَالِ الضَّمِّ مِنَ الْكَسْرِ كَرُخَالٍ، وَبَرَاءٌ عَلَى الْوَصْفِ بِالْمَصْدَرِ وَالْبَرَاءُ وَالْبَرَاءَةُ، مِثْلُ الطماء والطماءة. / ثم قال تعالى:

Beşincisi: Bu sıralamadaki fayda nedir denilirse? Deriz ki: Bunda ancak O'nun ihata edebileceği faydalar vardır. Bu cümlenin zâhirinden anlaşılan şudur: Tevekkül fayda elde etmek içindir; tevekkülün faydası ise takvaya muhtaçtır. Nitekim Yüce Allah: { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً } “Kim Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder” [Talâk: 2] buyurmuştur. Takva ise inâbedir (Allah'a yöneliştir); zira takva uygunsuz işlerden sakınmaktır. Aynı zamanda yaratılmışların dönüş ve varış yerinin ancak O'nun mukaddes zâtı olduğuna bir işarettir. Sanki bir şeyi zikretmiş, peşinden de bunun gerektiği gibi fayda sağlaması için lazım gelen hususları zikretmiştir. { بُرَآؤُا } kelimesinin kıraatinde dört vecih vardır: Şürekâ (شُرَكَاء) vezninde büraâ (بُرَآءُ); zırâf (ظِرَاف) vezninde birâ' (بِرَاءٌ); ruhâl (رُخَال) gibi kesrenin dambeye tebdiliyle bürâ' (بُرَاءُ); ve masdar ile vasıflandırma yoluyla berâ' (بَرَاءٌ). Berâ ve berâet, tıpkı tamâ ve tamâet gibidir. Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:

51907. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : الآيات ٥ الى ٧]

[Mümtehine Suresi (60), Âyetler 5-7]

51908. Metin

رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنا رَبَّنا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٥) لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٦) عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً وَاللَّهُ قَدِيرٌ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٧)

{ رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنا رَبَّنا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٥) لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (٦) عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً وَاللَّهُ قَدِيرٌ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٧) } “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne (sınama vesilesi) kılma; bizi bağışla ey Rabbimiz! Şüphesiz sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin. (5) Andolsun ki, sizler için, Allah'ı ve ahiret gününü arzulayanlar için onlarda güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her türlü övgüye lâyık olandır. (6) Olur ki Allah, sizinle onlardan düşman olduğunuz kimseler arasında bir sevgi bağı kurar. Allah her şeye kadirdir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (7)”

51909. Metin

قَوْلُهُ: رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً مِنْ دُعَاءِ إِبْرَاهِيمَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَا تُسَلِّطْ عَلَيْنَا أَعْدَاءَنَا فَيَظُنُّوا أَنَّهُمْ عَلَى الْحَقِّ، وَقَالَ مُجَاهِدٌ: لَا تُعَذِّبْنَا بِأَيْدِيهِمْ وَلَا بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِكَ فَيَقُولُوا لَوْ كَانَ هَؤُلَاءِ عَلَى الْحَقِّ لَمَا أَصَابَهُمْ ذَلِكَ، وَقِيلَ: لَا تَبْسُطْ عَلَيْهِمُ الرِّزْقَ دُونَنَا، فَإِنَّ ذَلِكَ فِتْنَةٌ لَهُمْ، وَقِيلَ: قَوْلُهُ لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً، أَيْ عَذَابًا أَيْ سَبَبًا يُعَذَّبُ بِهِ الْكَفَرَةُ، وَعَلَى هَذَا لَيْسَتِ الْآيَةُ مِنْ قَوْلِ إِبْرَاهِيمَ. وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَاغْفِرْ لَنا رَبَّنا الْآيَةَ، مِنْ جملة ما

{ رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً } “Rabbimiz! Bizi fitne kılma” sözü İbrahim'in duasındandır. İbn Abbas şöyle demiştir: Düşmanlarımızı bize musallat etme ki kendilerinin hak üzere olduklarını zannetmesinler. Mücahid ise şöyle demiştir: Bizi onların elleriyle veya katından bir azapla cezalandırma ki, 'Şayet bunlar hak üzere olsalardı başlarına bunlar gelmezdi' demesinler. Şöyle de denilmiştir: Onlara bol rızık verip bizi mahrum bırakma; zira bu onlar için bir fitnedir (sınamadır). Yine şöyle denilmiştir: { لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً } sözü, yani azap kılma, kâfirlerin kendisiyle azap göreceği bir sebep kılma demektir. Bu yaklaşıma göre bu ayet İbrahim'in sözünden değildir. Yüce Allah'ın: { وَاغْفِرْ لَنا رَبَّنا } “Bizi bağışla Rabbimiz” ayeti ise daha önce geçenlerin

51910. Metin

مَرَّ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: لِأَصْحَابِ مُحَمَّدٍ ﷺ: رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا ثُمَّ أَعَادَ ذِكْرَ الْأُسْوَةِ تَأْكِيدًا لِلْكَلَامِ، فَقَالَ: لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ أَيْ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ، وَهَذَا هُوَ الْحَثُّ عَنِ الِائْتِسَاءِ بِإِبْرَاهِيمَ وَقَوْمِهِ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: كَانُوا يَبْغَضُونَ مَنْ خَالَفَ اللَّه وَيُحِبُّونَ مَنْ أَحَبَّ اللَّه، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ: لَكُمْ وَبَيَانُ أَنَّ هَذِهِ الْأُسْوَةَ لِمَنْ يَخَافُ اللَّه وَيَخَافُ عَذَابَ الْآخِرَةِ، وَمَنْ يَتَوَلَّ أَيْ يُعْرِضْ عَنِ الِائْتِسَاءِ بِهِمْ وَيَمِيلُ إِلَى مَوَدَّةِ الْكُفَّارِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ عَنْ مُخَالَفَةِ أَعْدَائِهِ الْحَمِيدُ إِلَى أَوْلِيَائِهِ.

kapsamındandır. Sanki Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabına şöyle denilmiştir: { رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا } “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma” deyiniz. Sonra sözü pekiştirmek için güzel örnek olma durumunu yeniden zikrederek şöyle buyurmuştur: { لَقَدْ كانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ } “Andolsun ki sizler için onlarda güzel bir örnek vardır”; yani İbrahim'de ve onunla birlikte olanlarda. Bu da İbrahim'e ve kavmine uyma hususunda bir teşviktir. İbn Abbas şöyle demiştir: Onlar Allah'a muhalefet edene buğzeder, Allah'ın sevdiklerini ise severlerdi. Yüce Allah'ın: { لِمَنْ كانَ يَرْجُوا اللَّهَ } “Allah'ı arzulayanlar için” sözü, { لَكُمْ } “sizler için” ifadesinden bedeldir ve bu örneğin Allah'tan korkan ve ahiret azabından çekinen kimseler için olduğunu açıklamaktadır. { وَمَنْ يَتَوَلَّ } “Kim yüz çevirirse”, yani onlara uymaktan yüz çevirir ve kâfirlerle dostluğa meylederse, { فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ } “Şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç olmayandır”, yani düşmanlarının muhalefetine ihtiyacı bulunmayandır; { الْحَمِيدُ } “her türlü övgüye lâyık olandır”, yani dostlarına karşı övgüye layık olandır.

51911. Metin

أَمَّا قَوْلُهُ: عَسَى اللَّهُ فَقَالَ مُقَاتِلٌ: لَمَّا أَمَرَ اللَّه تَعَالَى الْمُؤْمِنِينَ بِعَدَاوَةِ الْكُفَّارِ شَدَّدُوا فِي عَدَاوَةِ آبَائِهِمْ وَأَبْنَائِهِمْ وَجَمِيعِ أَقَارِبِهِمْ وَالْبَرَاءَةِ مِنْهُمْ فَأَنْزَلَ اللَّه تَعَالَى قَوْلَهُ: عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ أَيْ مِنْ كَفَّارِ مَكَّةَ مَوَدَّةً وَذَلِكَ بِمَيْلِهِمْ إِلَى الْإِسْلَامِ وَمُخَالَطَتِهِمْ مَعَ أَهْلِ الْإِسْلَامِ وَمُنَاكَحَتِهِمْ إِيَّاهُمْ. وَقِيلَ: تَزَوَّجَ رَسُولُ اللَّه ﷺ أُمُّ حَبِيبَةَ، فَلَانَتْ عِنْدَ ذَلِكَ عَرِيكَةُ أَبِي سُفْيَانَ، وَاسْتَرْخَتْ شَكِيمَتُهُ فِي الْعَدَاوَةِ، وَكَانَتْ أُمُّ حَبِيبَةَ قَدْ أَسْلَمَتْ، وَهَاجَرَتْ مَعَ زَوْجِهَا عُبَيْدِ اللَّه بْنِ جَحْشٍ إِلَى الْحَبَشَةِ، فَتَنَصَّرَ وَرَاوَدَهَا عَلَى النَّصْرَانِيَّةِ فَأَبَتْ، وَصَبَرَتْ عَلَى دِينِهَا، وَمَاتَ زَوْجُهَا، فَبَعَثَ رَسُولُ اللَّه ﷺ إِلَى النَّجَاشِيِّ، فَخَطَبَهَا عَلَيْهِ، وَسَاقَ عَنْهُ إِلَيْهَا أَرْبَعَمِائَةِ دِينَارٍ، وَبَلَغَ ذَلِكَ أَبَاهَا فَقَالَ: ذَلِكَ الْفَحْلُ لَا يُفْدَغُ أنفه، / وعَسَى وَعْدٌ مِنَ اللَّه تَعَالَى: وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً يُرِيدُ نَفَرًا مِنْ قُرَيْشٍ آمَنُوا بَعْدَ فَتْحِ مَكَّةَ، مِنْهُمْ أَبُو سُفْيَانَ بْنُ حَرْبٍ، وَأَبُو سُفْيَانَ بن الحرث، والحرث بْنُ هِشَامٍ، وَسُهَيْلُ بْنُ عَمْرٍو، وَحَكِيمُ بْنُ حِزَامٍ، واللَّه تَعَالَى قَادِرٌ عَلَى تَقْلِيبِ الْقُلُوبِ، وَتَغْيِيرِ الْأَحْوَالِ، وَتَسْهِيلِ أَسْبَابِ الْمَوَدَّةِ، وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ بِهِمْ إِذَا تَابُوا وَأَسْلَمُوا، وَرَجَعُوا إِلَى حَضْرَةِ اللَّه تَعَالَى، قَالَ بَعْضُهُمْ: لَا تَهْجُرُوا كُلَّ الْهَجْرِ، فَإِنَّ اللَّه مُطَّلِعٌ عَلَى الْخَفِيَّاتِ وَالسَّرَائِرِ.

{ عَسَى اللَّهُ } “Olur ki Allah...” sözüne gelince; Mukatil şöyle demiştir: Yüce Allah müminlere kâfirlere düşmanlık etmelerini emredince, onlar da babalarına, oğullarına ve bütün akrabalarına karşı düşmanlıkta ileri gidip onlardan teberrî ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: { عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً } “Olur ki Allah, sizinle onlardan düşman olduğunuz kimseler arasında bir sevgi bağı kurar”; yani Mekke kâfirlerinden olanlarla aranızda. Bu da onların İslam'a meyletmeleri, İslam ehliyle kaynaşmaları ve onlarla evlilik bağı kurmalarıyla gerçekleşecektir. Bir rivayette de şöyle denilmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ümmü Habîbe ile evlendi, bunun üzerine Ebu Süfyan'ın sertliği yumuşadı ve düşmanlıktaki inadı kırıldı. Ümmü Habîbe Müslüman olmuş ve kocası Ubeydullah b. Cahş ile birlikte Habeşistan'a hicret etmişti. Kocası Hristiyan oldu ve onu da Hristiyanlığa davet etti, fakat o reddedip dininde sabretti. Kocası ölünce Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Necaşî'ye haber gönderip onu kendisi için istetti ve onun adına dörtyüz dinar mehir gönderdi. Bu durum babasına ulaşınca: "O öyle bir erkektir ki burnu yere sürtülemez (denktir, geri çevrilmez)" dedi. / { عَسَى } lafzı Yüce Allah'tan kesin bir vaaddir. { وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً } “onlardan düşman olduğunuz kimseler arasında bir sevgi bağı kurar” ifadesiyle, Mekke'nin fethinden sonra iman eden Kureyş'ten bir grubu kastetmektedir. Bunlardan bazıları Ebu Süfyan b. Harb, Ebu Süfyan b. el-Hâris, el-Hâris b. Hişâm, Süheyl b. Amr ve Hakîm b. Hizâm'dır. Yüce Allah kalpleri evirip çevirmeye, halleri değiştirmeye ve sevgi sebeplerini kolaylaştırmaya kadirdir. { وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”, yani tevbe edip Müslüman olduklarında ve Yüce Allah'ın huzuruna döndüklerinde onlara karşı böyledir. Bazıları şöyle demiştir: [Akrabalarınızı] büsbütün terk edip kesip atmayın; zira Allah gizlilikleri ve sırları bilendir.

51912. Metin

وَيُرْوَى: أَحْبِبْ حَبِيبَكَ هَوْنًا مَا، عَسَى أَنْ يَكُونَ بَغِيضَكَ يَوْمًا مَا.

Şöyle rivayet edilmiştir: "Dostunu ölçülü sev, günün birinde düşmanın olabilir."

51913. Metin

وَمِنَ الْمَبَاحِثِ فِي هَذِهِ الْحِكْمَةِ هُوَ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً إِذَا كَانَ تَأْوِيلُهُ: لَا تُسَلِّطْ عَلَيْنَا أَعْدَاءَنَا مَثَلًا، فَلِمَ تَرَكَ هَذَا، وَأَتَى بِذَلِكَ؟ فَنَقُولُ: إِذَا كَانَ ذَلِكَ بِحَيْثُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ عِبَارَةً عَنْ هَذَا، فَإِذَا أَتَى بِهِ فَكَأَنَّهُ أَتَى بِهَذَا وَذَلِكَ، وَفِيهِ مِنَ الْفَوَائِدِ مَا لَيْسَ فِي الِاقْتِصَارِ عَلَى وَاحِدٍ مِنْ تِلْكَ التَّأْوِيلَاتِ.

Bu hikmetteki incelemelerden biri de şudur: Yüce Allah'ın { رَبَّنا لَا تَجْعَلْنا فِتْنَةً } “Rabbimiz! Bizi fitne kılma” sözünün tevili mesela "düşmanlarımızı bize musallat etme" şeklinde ise, neden bu lafız bırakılıp da ayetteki lafız getirilmiştir? Deriz ki: Bu lafız o anlama gelme ihtimalini taşıdığı için, o lafız getirildiğinde sanki hem bu hem de şu kastedilmiş gibi olur; bunda da söz konusu tevillerden yalnızca biriyle yetinmekte bulunmayan faydalar vardır.

51914. Metin

الثَّانِي: لِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ: مَا الْفَائِدَةُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَاغْفِرْ لَنا رَبَّنا وَقَدْ كَانَ الْكَلَامُ مُرَتَّبًا إِذَا قِيلَ: لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينِ كَفَرُوا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ فَنَقُولُ: إِنَّهُمْ طَلَبُوا الْبَرَاءَةَ عَنِ الْفِتْنَةِ، وَالْبَرَاءَةُ عَنِ الْفِتْنَةِ لَا يُمْكِنُ وُجُودُهَا بِدُونِ الْمَغْفِرَةِ، إِذِ الْعَاصِي لَوْ لَمْ يَكُنْ مَغْفُورًا كَانَ مَقْهُورًا بِقَهْرِ الْعَذَابِ، وَذَلِكَ فِتْنَةٌ، إِذِ الْفِتْنَةُ عِبَارَةٌ عَنْ كَوْنِهِ مقهوراً، والْحَمِيدُ قَدْ يَكُونُ بِمَعْنَى الْحَامِدِ، وَبِمَعْنَى الْمَحْمُودِ، فَالْمَحْمُودُ أَيْ يَسْتَحِقُّ الْحَمْدَ مِنْ خَلْقِهِ بِمَا أَنْعَمَ عَلَيْهِمْ، وَالْحَامِدُ أَيْ يَحْمَدُ الْخَلْقَ، وَيَشْكُرُهُمْ حَيْثُ يَجْزِيهِمْ بِالْكَثِيرِ مِنَ الثَّوَابِ عَنِ الْقَلِيلِ مِنَ الْأَعْمَالِ.

İkincisi: Birisi şöyle diyebilir: "Kâfirler için bizi fitne kılma, şüphesiz sen mutlak güç ve hikmet sahibisin" denilseydi de söz tertipli ve düzgün olacaktı; öyleyse Yüce Allah'ın { وَاغْفِرْ لَنا رَبَّنا } “Bizi bağışla ey Rabbimiz!” buyurmasındaki fayda nedir? Deriz ki: Onlar fitneden kurtuluş istediler; fitneden kurtuluş ise mağfiret olmaksızın mümkün değildir. Zira günahkâr kimse bağışlanmazsa, azabın kahrı altında ezilir, bu da bir fitnedir; çünkü fitne kahredilmiş olmak demektir. { الْحَمِيدُ } kelimesi hem öven (hâmid) hem de övülen (mahmûd) manasına gelebilir. Övülen anlamında olunca, yarattıklarına verdiği nimetlerden ötürü onların övgüsüne lâyık olandır; öven anlamında olunca ise, azıcık amele karşılık çok mükâfat vererek kullarını öven ve mükâfatlandırandır.

51915. Metin

ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى بَعْدَ مَا ذَكَرَ مِنْ تَرْكِ انْقِطَاعِ الْمُؤْمِنِينَ بِالْكُلِّيَّةِ عَنِ الْكُفَّارِ رَخَّصَ فِي صِلَةِ الَّذِينَ لَمْ يُقَاتِلُوهُمْ مِنَ الكفار فقال:

Daha sonra Yüce Allah, müminlerin kâfirlerle olan ilişkilerini büsbütün kesmemelerini zikrettikten sonra, kâfirlerden kendileriyle savaşmayan kimselere iyilik yapma hususunda ruhsat vererek şöyle buyurdu:

51916. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : الآيات ٨ الى ٩]

[Mümtehine Suresi (60), Âyetler 8-9]

51917. Metin

لَا يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٨) إِنَّما يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيارِكُمْ وَظاهَرُوا عَلى إِخْراجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٩)

{ لَا يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيارِكُمْ أَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٨) إِنَّما يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيارِكُمْ وَظاهَرُوا عَلى إِخْراجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُولئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (٩) } “Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Şüphesiz Allah, âdil olanları sever. (8) Allah sizi ancak, din hususunda sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza arka çıkan kimseleri dost edinmekten yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (9)”

51918. Metin

اخْتَلَفُوا فِي الْمُرَادِ مِنَ الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ فَالْأَكْثَرُونَ عَلَى أَنَّهُمْ أَهْلُ الْعَهْدِ الَّذِينَ عَاهَدُوا/ رَسُولُ اللَّه ﷺ عَلَى تَرْكِ الْقِتَالِ، وَالْمُظَاهَرَةِ فِي الْعَدَاوَةِ، وَهُمْ خُزَاعَةُ كَانُوا عَاهَدُوا الرَّسُولَ عَلَى أَنْ لَا يُقَاتِلُوهُ وَلَا يُخْرِجُوهُ، فَأَمَرَ الرَّسُولُ ﵇ بِالْبِرِّ وَالْوَفَاءِ إِلَى مُدَّةِ أَجَلِهِمْ، وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالْمُقَاتِلَيْنِ وَالْكَلْبِيِّ، وَقَالَ مُجَاهِدٌ: الَّذِينَ آمَنُوا بِمَكَّةَ وَلَمْ يُهَاجِرُوا، وَقِيلَ: هُمُ النِّسَاءُ وَالصِّبْيَانُ،

{ الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ } “sizinle savaşmayanlar” ifadesinden ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk, bunların savaşı ve düşmanlıkta yardımlaşmayı / terk etmek üzere Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile antlaşma yapan ahit ehli olduğu görüşündedir. Bunlar Huzâa kabilesidir; Resûl ile onunla savaşmamak ve onu yurdundan çıkarmamak üzere antlaşma yapmışlardı. Bunun üzerine Resûl aleyhisselâm süreleri bitene kadar onlara iyilik yapmayı ve ahde vefa göstermeyi emretti. Bu, İbn Abbas, iki Mukatil ve Kelbî'nin görüşüdür. Mücahid ise: "Mekke'de iman edip hicret etmeyenlerdir" demiştir. Şöyle de denilmiştir: Onlar kadınlar ve çocuklardır.

51919. Metin

وَعَنْ عَبْدِ اللَّه بْنِ الزُّبَيْرِ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي أَسْمَاءَ بِنْتِ أَبِي بَكْرٍ قَدِمَتْ أُمُّهَا فتيلة عَلَيْهَا وَهِيَ مُشْرِكَةٌ بِهَدَايَا، فَلَمْ تَقْبَلْهَا وَلَمْ تَأْذَنْ لَهَا بِالدُّخُولِ، فَأَمَرَهَا النَّبِيُّ ﷺ أَنْ تُدْخِلَهَا وَتَقْبَلَ مِنْهَا وَتُكْرِمَهَا وَتَحْسُنَ إِلَيْهَا،

Abdullah b. ez-Zübeyr'den rivayet edildiğine göre bu ayet Esmâ bint Ebî Bekir hakkında inmiştir: Müşrik olan annesi Kuteyle hediyelerle onun yanına gelmişti. Esmâ hediyeleri kabul etmedi ve eve girmesine de izin vermedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu içeri almasını, hediyesini kabul etmesini, ona ikramda bulunup iyilik etmesini emretti.

51920. Metin

وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّهُمْ قَوْمٌ مِنْ بَنِي هَاشِمٍ مِنْهُمُ الْعَبَّاسُ أُخْرِجُوا يَوْمَ بَدْرٍ كُرْهًا، وَعَنِ الْحَسَنِ: أَنَّ الْمُسْلِمِينَ اسْتَأْمَرُوا رَسُولَ اللَّه فِي أَقْرِبَائِهِمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ أَنْ يَصِلُوهُمْ، فَأَنْزَلَ اللَّه تَعَالَى هَذِهِ الْآيَةَ، وَقِيلَ الْآيَةُ فِي الْمُشْرِكِينَ، وَقَالَ قَتَادَةُ نَسَخَتْهَا آيَةُ الْقِتَالِ: وَقَوْلُهُ: أَنْ تَبَرُّوهُمْ بَدَلٌ مِنْ الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ وَكَذَلِكَ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ بَدَلٌ مِنْ الَّذِينَ قاتَلُوكُمْ وَالْمَعْنَى: لَا يَنْهَاكُمْ عَنْ مَبَرَّةِ هَؤُلَاءِ، وَإِنَّمَا يَنْهَاكُمْ عَنْ تَوَلِّي هَؤُلَاءِ، وَهَذَا رَحْمَةٌ لَهُمْ لِشِدَّتِهِمْ فِي الْعَدَاوَةِ، وَقَالَ أَهْلُ التَّأْوِيلِ: هَذِهِ الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى جَوَازِ الْبِرِّ بَيْنَ الْمُشْرِكِينَ وَالْمُسْلِمِينَ، وَإِنْ كَانَتِ الْمُوَالَاةُ مُنْقَطِعَةً، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ يُرِيدُ بِالصِّلَةِ وَغَيْرِهَا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ يُرِيدُ أَهْلَ الْبِرِّ وَالتَّوَاصُلِ، وَقَالَ مُقَاتِلٌ: أَنْ تُوفُوا لَهُمْ بِعَهْدِهِمْ وَتَعْدِلُوا، ثُمَّ ذَكَرَ مَنِ الَّذِينَ يَنْهَاهُمْ عَنْ صِلَتِهِمْ فَقَالَ: إِنَّما يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ. ..

İbn Abbas'tan nakledildiğine göre bunlar, aralarında Abbas'ın da bulunduğu ve Bedir günü zorla savaşa çıkarılan Benî Hâşim'den bir gruptur. Hasan'dan nakledildiğine göre müminler müşrik olan akrabalarına sıla-i rahim yapıp yapamayacaklarını Resûlullah'a danıştılar ve Yüce Allah bu ayeti indirdi. Ayetin genel olarak müşrikler hakkında olduğu da söylenmiştir. Katâde ise kılıç (savaş) ayetinin bunu neshettiğini söylemiştir. { أَنْ تَبَرُّوهُمْ } “onlara iyilik etmenizi” ifadesi, { الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ } “sizinle savaşmayan kimselere” ifadesinden bedeldir. Aynı şekilde { أَنْ تَوَلَّوْهُمْ } “onları dost edinmekten” ifadesi de { الَّذِينَ قاتَلُوكُمْ } “sizinle savaşan kimseleri” ifadesinden bedeldir. Manası şudur: Allah size bunlara iyilik yapmayı yasaklamaz; sizi ancak şunları dost edinmekten yasaklar. Bu da düşmanlıkları şiddetli olanlara karşı bir rahmettir. Müfessirler şöyle demiştir: Bu ayet, dostluk bağı kopmuş olsa bile müşrikler ile Müslümanlar arasında iyilik ve ihsanın caiz olduğuna delalet eder. Yüce Allah'ın: { وَتُقْسِطُوا إِلَيْهِمْ } “onlara âdil davranmanızı” sözü hakkında İbn Abbas: "İyilikte bulunmayı ve benzeri şeyleri kastediyor" demiştir. { إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ } “Şüphesiz Allah âdil olanları sever” ifadesiyle de iyilik ve sıla-i rahim ehlini kastetmektedir. Mukatil ise: "Onların ahitlerini tam yerine getirmeniz ve adaletli olmanızdır" demiştir. Daha sonra ilişkilerini kesmelerini yasakladığı kimseleri zikrederek şöyle buyurdu: { إِنَّما يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ } “Allah sizi ancak din hususunda sizinle savaşan kimselerden yasaklar...”

51921. Metin

أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَفِيهِ لَطِيفَةٌ: وَهِيَ أَنَّهُ يُؤَكِّدُ قَوْلُهُ تَعَالَى: لَا يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ. ثم قال تعالى:

{ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ } “onları dost edinmekten” buyurmuştur. Burada latif bir nükte vardır: Bu ifade, Yüce Allah'ın { لَا يَنْهاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ لَمْ يُقاتِلُوكُمْ } “Allah sizinle savaşmayan kimselere... yasaklamaz” sözünü pekiştirmektedir. Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:

51922. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : آية ١٠]

[Mümtehine Suresi (60), Âyet 10]

51923. Metin

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا جاءَكُمُ الْمُؤْمِناتُ مُهاجِراتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِناتٍ فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا وَلا جُناحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوافِرِ وَسْئَلُوا ما أَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْئَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٠)

{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا جاءَكُمُ الْمُؤْمِناتُ مُهاجِراتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِناتٍ فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا وَلا جُناحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوافِرِ وَسْئَلُوا ما أَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْئَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (١٠) } “Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldikleri zaman onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin. Ne bu kadınlar onlara helâldir ne de onlar bu kadınlara helâl olurlar. Onlara harcadıklarını (mehirlerini) verin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde kendileriyle evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınların nikâh bağlarını tutmayın. Harcadığınızı isteyin; onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür; aranızda hükmeder. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (10)”

51924. Metin

فِي نَظْمِ هَذِهِ الْآيَاتِ وَجْهٌ حَسَنٌ مَعْقُولٌ، وَهُوَ أَنَّ الْمُعَانِدَ لَا يَخْلُو مِنْ أَحَدِ أَحْوَالٍ ثَلَاثَةٍ، إِمَّا أَنْ يَسْتَمِرَّ عِنَادُهُ، أَوْ يُرْجَى مِنْهُ أَنْ يَتْرُكَ الْعِنَادَ، أَوْ يَتْرُكَ الْعِنَادَ وَيَسْتَسْلِمَ، وَقَدْ بَيَّنَ اللَّه تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَاتِ أَحْوَالَهُمْ، وَأَمَرَ الْمُسْلِمِينَ أَنْ يُعَامِلُوهُمْ فِي كُلِّ حَالَةٍ عَلَى مَا يَقْتَضِيهِ الْحَالُ.

Bu ayetlerin dizilişinde akla uygun güzel bir yön vardır: İnatçı ve muhalif olan kimse şu üç durumdan birinde bulunur: Ya inadı devam eder, ya inadı bırakması umulur, ya da inadı bırakıp teslim olur. Yüce Allah bu ayetlerde onların durumlarını açıklamış ve Müslümanlara her durumda halin gereğine göre muamele etmelerini emretmiştir.

51925. Metin

أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: قَدْ كانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْراهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ [الْمُمْتَحِنَةِ: ٤] فَهُوَ إِشَارَةٌ إِلَى الْحَالَةِ الْأُولَى، ثُمَّ قَوْلُهُ: عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً [الْمُمْتَحِنَةِ: ٧] إِشَارَةٌ إلى الحالة الثانية، ثم قوله: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا جاءَكُمُ الْمُؤْمِناتُ إِشَارَةٌ إِلَى الْحَالَةِ الثَّالِثَةِ، ثُمَّ فِيهِ لَطِيفَةٌ وَتَنْبِيهٌ وَحَثٌّ عَلَى مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ، لِأَنَّهُ تَعَالَى مَا أَمَرَ الْمُؤْمِنِينَ فِي مُقَابَلَةِ تِلْكَ الْأَحْوَالِ الثَّلَاثِ بِالْجَزَاءِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ، وَبِالْكَلَامِ إِلَّا بِالَّذِي هُوَ أَلْيَقُ.

Yüce Allah'ın: { قَدْ كانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْراهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآؤُا مِنْكُمْ } “İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; hani onlar kavimlerine: 'Biz sizden uzağız' demişlerdi” [Mümtehine: 4] sözü birinci duruma işarettir. Sonra: { عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذِينَ عادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً } “Olur ki Allah, sizinle onlardan düşman olduğunuz kimseler arasında bir sevgi bağı kurar” [Mümtehine: 7] sözü ikinci duruma işarettir. Sonra: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا جاءَكُمُ الْمُؤْمِناتُ } “Ey iman edenler! Mümin kadınlar size geldiği zaman...” sözü üçüncü duruma işarettir. Ayrıca bunda güzel ahlaka dair bir nükte, tenbih ve teşvik vardır; zira Yüce Allah bu üç durum karşılığında müminlere en güzel şekilde karşılık vermeyi ve en uygun sözü söylemeyi emretmiştir.

51926. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى سَمَّاهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ لِصُدُورِ مَا يَقْتَضِي الْإِيمَانَ وَهُوَ كَلِمَةُ الشَّهَادَةِ، مِنْهُنَّ، وَلَمْ يَظْهَرْ مِنْهُنَّ مَا

Bil ki Yüce Allah onlardan imanın gereği olan kelime-i şehadet sadır olduğu ve kendilerinden buna

51927. Metin

هُوَ الْمُنَافِي لَهُ، أَوْ لِأَنَّهُنَّ مُشَارِفَاتٌ لِثَبَاتِ إيمانهن بالامتحان والامتحان وَهُوَ الِابْتِلَاءُ بِالْحَلِفِ، وَالْحَلِفُ لِأَجْلِ غَلَبَةِ الظَّنِّ بِإِيمَانِهِنَّ،

zıt bir durum da açıkça görülmediği için yahut imtihan yoluyla imanlarının sabitliğini göstermeye hazır oldukları için onları mümin kadınlar olarak isimlendirmiştir. İmtihan ise yemin ettirerek sınamaktır; yemin ettirmek de onların imanına dair zann-ı gâlib (kuvvetli kanaat) elde etmek içindir.

51928. Metin

وَكَانَ رَسُولُ اللَّه ﷺ يَقُولُ لِلْمُمْتَحِنَةِ: «باللَّه الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ مَا خَرَجْتِ مِنْ بُغْضِ زَوْجٍ، باللَّه مَا خَرَجْتِ رَغْبَةً مِنْ أَرْضٍ إِلَى أَرْضٍ، باللَّه مَا خَرَجْتِ الْتِمَاسَ دُنْيَا، باللَّه مَا خَرَجْتِ إِلَّا حُبًّا للَّه وَلِرَسُولِهِ»

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem imtihan edilen kadına şöyle derdi: «Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin eder misin ki kocana olan kızgınlığından dolayı çıkmadın? Allah'a yemin eder misin ki bir memleketten diğerine gitme arzusundan dolayı çıkmadın? Allah'a yemin eder misin ki bir dünya menfaati aramak için çıkmadın? Allah'a yemin eder misin ki sadece Allah ve Resûlü'nün sevgisi için çıktın?»

51929. Metin

وَقَوْلُهُ: اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمانِهِنَّ مِنْكُمْ واللَّه يَتَوَلَّى السَّرَائِرَ: فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ الْعِلْمَ الَّذِي هُوَ عِبَارَةٌ عَنِ الظَّنِّ الْغَالِبِ بِالْحَلِفِ وَغَيْرِهِ، فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ أَيْ تَرُدُّوهُنَّ إِلَى أَزْوَاجِهِنَّ الْمُشْرِكِينَ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا أَيْ أَعْطُوا أَزْوَاجَهُنَّ مِثْلَ مَا دَفَعُوا إِلَيْهِنَّ مِنَ الْمُهُورِ، وَذَلِكَ أَنَّ الصُّلْحَ عَامَ الْحُدَيْبِيَةَ كَانَ عَلَى أَنَّ مَنْ أَتَاكُمْ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ يُرَدُّ إِلَيْهِمْ، وَمَنْ أَتَى مَكَّةَ مِنْكُمْ لَمْ يُرَدَّ إِلَيْكُمْ، وَكَتَبُوا بِذَلِكَ الْعَهْدِ كِتَابًا وَخَتَمُوهُ، فَجَاءَتْ سُبَيْعَةُ بِنْتُ الْحَارِثِ الْأَسْلَمِيَّةُ مُسْلِمَةً وَالنَّبِيُّ ﷺ بِالْحُدَيْبِيَةِ، فَأَقْبَلَ زَوْجُهَا مُسَافِرٌ الْمَخْزُومِيُّ، وَقِيلَ: صَيْفِيُّ بْنُ الرَّاهِبِ، فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ ارْدُدْ عَلَيَّ امْرَأَتِي فَإِنَّكَ قَدْ شَرَطْتَ لَنَا شَرْطًا أَنْ تَرُدَّ عَلَيْنَا مَنْ أَتَاكَ مِنَّا، وَهَذِهِ طَيَّةُ الْكِتَابِ لَمْ تَجِفَّ، فَنَزَلَتْ بَيَانًا لِأَنَّ الشَّرْطَ إِنَّمَا كَانَ لِلرِّجَالِ دُونَ النِّسَاءِ.

{ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمانِهِنَّ } “Allah onların imanlarını daha iyi bilir” sözü, yani sizden daha iyi bilir ve gizlilikleri Allah üstlenir demektir. { فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ } “Eğer onları bilirseniz”, yani yemin ve benzeri yollarla zann-ı gâlibten ibaret olan o bilgiyi elde ederseniz, { فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ } “onları kâfirlere geri göndermeyin”, yani onları müşrik kocalarına iade etmeyin. Yüce Allah'ın: { لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُمْ مَا أَنْفَقُوا } “Ne bu kadınlar onlara helâldir ne de onlar bu kadınlara helâl olurlar. Onlara harcadıklarını verin” sözü; yani kocalarına, bu kadınlara vermiş oldukları mehirlerin benzerini verin demektir. Bunun sebebi şudur: Hudeybiye senesindeki sulh; Mekke ehlinden size kim gelirse onlara geri verilecek, sizden Mekke'ye kim giderse size geri verilmeyecek şartı üzerine yapılmıştı. Bu antlaşma metnini yazıp mühürlediler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye'de iken Sübey'a bint el-Hâris el-Eslemiyye Müslüman olarak geldi. Bunun üzerine kocası el-Mahzûmî olan Müsâfir -Sayfî b. er-Râhib olduğu da söylenmiştir- gelip: "Ey Muhammed! Hanımımı bana geri ver; zira bizden sana geleni bize geri vereceğine dair şart koştun; işte henüz antlaşmanın mürekkebi kurumadı" dedi. Bunun üzerine bu şartın kadınlar için değil sadece erkekler için olduğunu açıklayan ayet indi.

51930. Metin

وَعَنِ الزُّهْرِيِّ أَنَّهُ قَالَ: إِنَّهَا جَاءَتْ أُمُّ كُلْثُومٍ بِنْتُ عُقْبَةَ بْنِ أَبِي مُعَيْطٍ وَهِيَ عَاتِقٌ، فَجَاءَ أَهْلُهَا يَطْلُبُونَ مِنْ رَسُولِ اللَّه ﷺ أَنْ يُرْجِعَهَا إِلَيْهِمْ، وَكَانَتْ هَرَبَتْ مِنْ زَوْجِهَا عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ وَمَعَهَا أَخَوَاهَا عُمَارَةُ وَالْوَلِيدُ، فَرَدَّ رَسُولُ اللَّه ﷺ أَخَوَيْهَا وَحَبَسَهَا فَقَالُوا: ارْدُدْهَا عَلَيْنَا، فَقَالَ ﵇: «كَانَ الشَّرْطُ فِي الرِّجَالِ دُونَ النِّسَاءِ»

Zührî'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Ukbe b. Ebî Muayt'ın kızı Ümmü Gülsüm genç kız iken geldi; ailesi gelip Resûlullah'tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu kendilerine geri vermesini istedi. O, kocası Amr b. el-Âs'tan kaçmıştı ve yanında iki kardeşi Umâre ile el-Velîd vardı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem iki kardeşini geri çevirdi, kızı ise tuttu. Onlar: "Onu bize geri ver" dediler. Bunun üzerine aleyhisselâm: «Şart erkekler içindi, kadınlar için değil» buyurdu.

51931. Metin

وَعَنِ الضَّحَّاكِ:

Dahhâk'tan rivayet edildiğine göre:

51932. Metin

أَنَّ الْعَهْدَ كَانَ إِنْ يَأْتِكَ مِنَّا امْرَأَةٌ لَيْسَتْ عَلَى دِينِكَ إِلَّا رَدَدْتَهَا إِلَيْنَا، وَإِنْ دَخَلَتْ فِي دِينِكَ وَلَهَا زَوْجٌ رُدَّتْ عَلَى زَوْجِهَا الَّذِي أَنْفَقَ عَلَيْهَا، وَلِلنَّبِيِّ ﷺ مِنَ الشَّرْطِ مِثْلُ ذَلِكَ، ثُمَّ نُسِخَ هَذَا الْحُكْمُ وَهَذَا الْعَهْدُ، وَاسْتَحْلَفَهَا الرَّسُولُ ﵇ فَحَلَفَتْ وَأَعْطَى زَوْجَهَا مَا أَنْفَقَ، ثُمَّ تَزَوَّجَهَا عُمَرُ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَلا جُناحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ أَيْ مهورهن إذا الْمَهْرُ أَجْرُ الْبُضْعِ وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوافِرِ وَالْعِصْمَةُ مَا يُعْتَصَمُ بِهِ مِنْ عَهْدٍ/ وَغَيْرِهِ، وَلَا عِصْمَةَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُنَّ وَلَا عَلَقَةَ النِّكَاحِ كَذَلِكَ، وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ اخْتِلَافَ الدَّارَيْنِ يَقْطَعُ الْعِصْمَةَ، وَقِيلَ: لَا تَقْعُدُوا لِلْكَوَافِرِ، وَقُرِئَ: تُمْسِكُوا، بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيدِ، وتُمْسِكُوا أَيْ وَلَا تَتَمَسَّكُوا، وقوله تعالى: وَسْئَلُوا مَا أَنْفَقْتُمْ وَهُوَ إِذَا لَحِقَتِ امْرَأَةٌ مِنْكُمْ بِأَهْلِ الْعَهْدِ مِنَ الْكُفَّارِ مُرْتَدَّةً فَاسْأَلُوهُمْ مَا أَنْفَقْتُمْ مِنَ الْمَهْرِ إِذَا مَنَعُوهَا وَلَمْ يَدْفَعُوهَا إِلَيْكُمْ فَعَلَيْهِمْ أَنْ يَغْرَمُوا صَدَاقَهَا كَمَا يُغْرَمُ لهم وهو قوله تعالى:

Antlaşma şöyleydi: "Bizden senin dininde olmayan bir kadın gelirse mutlaka bize geri vereceksin. Şayet senin dinine girer ve bir kocası varsa, ona harcama yapmış olan kocasına geri verilecektir." Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için de aynı şart geçerliydi. Daha sonra bu hüküm ve bu ahit neshedildi. Resûl aleyhisselâm o kadına yemin ettirdi, o da yemin etti; bunun üzerine kocasına yaptığı harcamayı verdi, sonra onunla Ömer evlendi. Yüce Allah'ın: { وَلا جُناحَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ إِذا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ } “Mehirlerini verdiğiniz takdirde kendileriyle evlenmenizde sizin için bir günah yoktur” sözü, yani mehirlerini verdiğinizde; zira mehir cinsellik hakkının bedelidir. { وَلا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوافِرِ } “Kâfir kadınların nikâh bağlarını tutmayın”; 'İsmet' (عِصْمَة), kendisiyle korunulan ahit / ve benzeri bağlardır. Sizinle onlar arasında bir ismet (koruma) kalmamıştır, aynı şekilde nikâh bağı da kalmamıştır. İbn Abbas'tan nakledildiğine göre dâr (ülke) ayrılığı nikâh bağını (ismeti) keser. Şöyle de denilmiştir: Kâfir kadınların nikâhında kalmayın. Bu kelime hafif (şeddesiz) ve şeddeli olarak { تُمْسِكُوا } şeklinde okunmuştur; { تُمْسِكُوا }, yani tutunup sarılmayın demektir. Yüce Allah'ın: { وَسْئَلُوا ما أَنْفَقْتُمْ } “Harcadığınızı isteyin” sözü ise şöyledir: Sizden bir kadın dinden dönüp kâfirlerden ahit ehlinin yanına giderse, onu alıkoyup size geri vermediklerinde onlara harcadığınız mehri kendilerinden isteyin; onlara mehirleri tazmin ettirildiği gibi, onlar da bu kadının mehrini tazmin etmek zorundadırlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

51933. Metin

وَلْيَسْئَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ أَيْ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْكُفَّارِ وَفِي الْآيَةِ مَبَاحِثُ:

{ وَلْيَسْئَلُوا مَا أَنْفَقُوا ذلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ } “onlar da harcadıklarını istesinler. Bu, Allah'ın hükmüdür; aranızda hükmeder”; yani Müslümanlar ile kâfirler arasında. Bu ayette birtakım incelemeler vardır:

51934. Metin

الْأَوَّلُ: قَوْلُهُ: فَامْتَحِنُوهُنَّ أَمْرٌ بِمَعْنَى الْوُجُوبِ أَوْ بِمَعْنَى النَّدْبِ أَوْ بِغَيْرِ هَذَا وَذَلِكَ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: هُوَ بِمَعْنَى الِاسْتِحْبَابِ.

Birincisi: { فَامْتَحِنُوهُنَّ } “onları imtihan edin” sözü vücup (farz) ifade eden bir emir midir, mendupluk mu bildirir, yoksa bundan başka bir anlamda mıdır? Vâhidî şöyle demiştir: Bu, müstehaplık anlamındadır.

51935. Metin

الثَّانِي: مَا الْفَائِدَةُ فِي قَوْلِهِ: اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمانِهِنَّ وَذَلِكَ مَعْلُومٌ مِنْ غَيْرِ شَكٍّ؟ نَقُولُ: فَائِدَتُهُ بَيَانُ أَنْ لَا سَبِيلَ إِلَى مَا تَطْمَئِنُّ بِهِ النَّفْسُ مِنَ الْإِحَاطَةِ بِحَقِيقَةِ إِيمَانِهِنَّ، فَإِنَّ ذَلِكَ مِمَّا اسْتَأْثَرَ بِهِ عَلَّامُ الْغُيُوبِ.

İkincisi: Şüphesiz bilinen bir gerçek olduğu halde { اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمانِهِنَّ } “Allah onların imanlarını daha iyi bilir” buyrulmasındaki fayda nedir? Deriz ki: Bunun faydası, onların imanlarının hakikatini tam anlamıyla kavramaya nefsin mutmain olacağı kesin bir yol bulunmadığını açıklamaktır; zira bu, gaybları en iyi bilen Allah'ın zâtına mahsus kıldığı şeylerdendir.

51936. Metin

الثَّالِثُ: مَا الْفَائِدَةُ فِي قَوْلِهِ: وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَيُمْكِنُ أَنْ يَكُونَ فِي أَحَدِ الْجَانِبَيْنِ دُونَ الْآخَرِ؟

Üçüncüsü: Sadece bir taraf için geçerli olabileceği halde { وَلا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ } “ne de onlar bu kadınlara helâl olurlar” buyrulmasındaki fayda nedir?

51937. Metin

نَقُولُ: هَذَا بِاعْتِبَارِ الْإِيمَانِ مِنْ جَانِبِهِنَّ وَمِنْ جَانِبِهِمْ إِذِ الْإِيمَانُ مِنَ الْجَانِبَيْنِ شَرْطٌ لِلْحِلِّ وَلِأَنَّ الذِّكْرَ مِنَ الْجَانِبَيْنِ مُؤَكَّدٌ لِارْتِفَاعِ الْحِلِّ، وفيه من الإفادة مالا يَكُونُ فِي غَيْرِهِ، فَإِنْ قِيلَ: هَبْ أَنَّهُ كَذَلِكَ لَكِنْ يَكْفِي قَوْلُهُ: فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لِأَنَّهُ لَا يَحِلُّ أَحَدُهُمَا لِلْآخَرِ فَلَا حَاجَةَ إِلَى الزِّيَادَةِ عَلَيْهِ وَالْمَقْصُودُ هَذَا لَا غَيْرُ، نَقُولُ:

Deriz ki: Bu, hem kadınlar tarafından hem de erkekler tarafından imanın göz önüne alınması sebebiyledir; çünkü her iki tarafta imanın bulunması helallik için şarttır. Ayrıca her iki tarafın zikredilmesi, helalliğin ortadan kalktığını pekiştirmek içindir ve bunda başka türlü elde edilemeyecek bir fayda vardır. Şayet: "Böyle olduğunu kabul edelim; ancak biri diğerine helal olmadığı için { فَلا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ } “onları kâfirlere geri göndermeyin” sözü yeterlidir; buna ilaveye gerek yoktur ve maksat da sadece budur" denilirse; deriz ki:

51938. Metin

التَّلَفُّظُ بِهَذَا اللَّفْظِ لَا يُفِيدُ ارْتِفَاعَ الْحِلِّ مِنَ الْجَانِبَيْنِ بِخِلَافِ التَّلَفُّظِ بِذَلِكَ اللَّفْظِ وَهَذَا ظَاهِرٌ.

Bu ifadenin söylenmesi her iki taraftan helalliğin kalktığını ifade etmez; aksine o diğer lafzın söylenmesi bunu ifade eder ve bu da gayet açıktır.

51939. Metin

الْبَحْثُ الرَّابِعُ: كَيْفَ سَمَّى الظَّنَّ عِلْمًا فِي قَوْلِهِ: فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ؟ نَقُولُ: إِنَّهُ مِنْ بَابِ أَنَّ الظَّنَّ الْغَالِبَ وَمَا يُفْضِي إِلَيْهِ الِاجْتِهَادُ، وَالْقِيَاسُ جَارٍ مَجْرَى الْعِلْمِ، وَأَنَّ صَاحِبَهُ غَيْرُ دَاخِلٍ فِي قَوْلِهِ: وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ [الإسراء: ٣٦] . ثم قال تعالى:

Dördüncü İnceleme: { فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ } “Eğer onları [mümin] bilirseniz” sözünde zannı nasıl ilim (bilgi) olarak isimlendirmiştir? Deriz ki: Zann-ı gâlib (kuvvetli kanaat) ile ictihad ve kıyasın ulaştırdığı neticeler ilim yerine geçer; bunu yapan kişi de: { وَلا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ } “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme” [İsrâ: 36] ayetinin kapsamına girmez. Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:

51940. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : آية ١١]

[Mümtehine Suresi (60), Âyet 11]

51941. Metin

وَإِنْ فاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْواجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ فَعاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْواجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (١١)

{ وَإِنْ فاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْواجِكُمْ إِلَى الْكُفَّارِ فَعاقَبْتُمْ فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْواجُهُمْ مِثْلَ مَا أَنْفَقُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ (١١) } “Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, siz de onlara galip gelip ganimet elde ederseniz (veya misilleme yaparsanız), eşleri gitmiş olanlara harcadıkları (mehirleri) kadarını verin ve kendisine iman ettiğiniz Allah'tan korkun. (11)”

51942. Metin

رُوِيَ عَنِ الزُّهْرِيِّ وَمَسْرُوقٍ أَنَّ مِنْ حُكْمِ اللَّه تَعَالَى أَنْ يَسْأَلَ الْمُسْلِمُونَ مِنَ الْكُفَّارِ مَهْرَ الْمَرْأَةِ الْمُسْلِمَةِ إِذَا صَارَتْ إِلَيْهِمْ، وَيَسْأَلَ الْكُفَّارُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ مَهْرَ مَنْ صَارَتْ إِلَيْنَا مِنْ نِسَائِهِمْ مَسْلَمَةً، فَأَقَرَّ الْمُسْلِمُونَ بِحُكْمِ اللَّه وَأَبَى الْمُشْرِكُونَ فَنَزَلَتْ: وَإِنْ فاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْواجِكُمْ أَيْ سَبَقَكُمْ وَانْفَلَتَ/ مِنْكُمْ، قَالَ الْحَسَنُ وَمُقَاتِلٌ:

Zührî ve Mesrûk'tan rivayet edildiğine göre: Müslüman olan kadın onlara gittiğinde Müslümanların kâfirlerden mehir istemesi, kadınlarından biri Müslüman olarak bize geldiğinde de kâfirlerin Müslümanlardan mehir istemesi Allah Teâlâ'nın hükmündendi. Müslümanlar Allah'ın hükmünü kabul ettiler, müşrikler ise kaçındılar. Bunun üzerine: { وَإِنْ فاتَكُمْ شَيْءٌ مِنْ أَزْواجِكُمْ } “Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar...”; yani sizden önce geçer ve elinizden kaçarsa / ayeti indi. Hasan ve Mukatil şöyle demiştir:

51943. Metin

نَزَلَتْ فِي أُمِّ حَكِيمٍ بِنْتِ أَبِي سُفْيَانَ ارْتَدَّتْ وَتَرَكَتْ زَوْجَهَا عَبَّاسَ بْنَ تَمِيمٍ الْقُرَشِيَّ، وَلَمْ تَرْتَدَّ امْرَأَةٌ مِنْ غَيْرِ قُرَيْشٍ غَيْرُهَا، ثُمَّ عَادَتْ إِلَى الْإِسْلَامِ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَعاقَبْتُمْ أَيْ فَغَنِمْتُمْ، عَلَى قَوْلِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمَسْرُوقٍ وَمُقَاتِلٍ، وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ أَصَبْتُمْ مِنْهُمْ عُقْبَى، وَقَالَ الْمُبَرِّدُ فَعاقَبْتُمْ أَيْ فَعَلْتُمْ مَا فعل بكل يَعْنِي ظَفَرْتُمْ، وَهُوَ مِنْ قَوْلِكَ:

Bu ayet Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Hakîm hakkında inmiştir. O dinden dönmüş ve kocası Kureyşli Abbâs b. Temîm'i terk etmişti; Kureyş dışından başka hiçbir kadın irtidat etmemişti. Daha sonra o kadın tekrar İslam'a döndü. Yüce Allah'ın: { فَعاقَبْتُمْ } sözü, İbn Abbas, Mesrûk ve Mukatil'in kavline göre "ganimet elde ederseniz" demektir. Ebu Ubeyde: "Onlardan bir karşılık elde ederseniz" demiştir. el-Müberred ise şöyle demiştir: { فَعاقَبْتُمْ }, yani "herkesin yaptığını yaptınız, yani zafer kazandınız" demektir. Bu da senin:

51944. Metin

الْعُقْبَى لِفُلَانٍ، أَيِ الْعَاقِبَةُ، وَتَأْوِيلُ الْعَاقِبَةِ الْكَرَّةُ الْأَخِيرَةُ، وَمَعْنَى عَاقَبْتُمْ: غَزَوْتُمْ مُعَاقِبِينَ غَزْوًا بَعْدَ غَزْوٍ، وَقِيلَ:

"Ukbâ falanındır", yani akıbet onundur sözünden gelir. Akıbetin tevili ise son hamle, nihai zaferdir. 'Âkabtum'un anlamı: Gazveleri peş peşe takip ettirerek, gazve üstüne gazve yaptınız demektir. Şöyle de denilmiştir:

51945. Metin

كَانَتِ الْعُقْبَى لَكُمْ وَالْغَلَبَةُ، فَأَعْطُوا الْأَزْوَاجَ مِنْ رَأْسِ الْغَنِيمَةِ مَا أَنْفَقُوا عَلَيْهِنَّ مِنَ الْمَهْرِ، وَهُوَ قَوْلُهُ: فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْواجُهُمْ مِثْلَ ما أَنْفَقُوا، وقرئ: (فأعقبتم) و (فعقبتم) بالتشديد، و (فعقبتم) بالتخفيف بفتح/ القاف وكسرها.

Akıbet ve üstünlük sizin oldu; dolayısıyla eşleri giden kocalara, onlara mehir olarak harcadıklarını ganimetin başından verin. İşte bu, O'nun: { فَآتُوا الَّذِينَ ذَهَبَتْ أَزْواجُهُمْ مِثْلَ ما أَنْفَقُوا } “eşleri gitmiş olanlara harcadıkları kadarını verin” sözüdür. Bu kelime 'fe-a'kabtum' (فأعقبتم), şeddeli olarak 'fe-akkabtum' (فعقّبتم) ve hafif (şeddesiz) olarak kâf harfinin fethası ve kesresiyle / 'fe-akabtum' (فعقَبتم) şeklinde de okunmuştur.

51946. Metin

[سورة الممتحنة (٦٠) : آية ١٢]

[Mümtehine Suresi (60), Âyet 12]

51947. Metin

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا جاءَكَ الْمُؤْمِناتُ يُبايِعْنَكَ عَلى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئاً وَلا يَسْرِقْنَ وَلا يَزْنِينَ وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢)

{ يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذا جاءَكَ الْمُؤْمِناتُ يُبايِعْنَكَ عَلى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئاً وَلا يَسْرِقْنَ وَلا يَزْنِينَ وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١٢) } “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmemek ve hiçbir meşru işte sana karşı gelmemek üzere sana biat etmeye geldiklerinde, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (12)”

51948. Metin

رُوِيَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمَّا فَرَغَ يَوْمَ فَتْحِ مَكَّةَ مِنْ بَيْعَةِ الرِّجَالِ أَخَذَ فِي بَيْعَةِ النِّسَاءِ وَهُوَ عَلَى الصَّفَا وَعُمَرُ أَسْفَلُ مِنْهُ يُبَايِعُ النِّسَاءَ بِأَمْرِ رَسُولِ اللَّه ﷺ وَيُبَلِّغُهُنَّ عَنْهُ، وَهِنْدُ بِنْتُ عُتْبَةَ امْرَأَةُ أَبِي سُفْيَانَ مُتَقَنِّعَةٌ مُتَنَكِّرَةٌ خَوْفًا مِنْ رَسُولِ اللَّه ﷺ أَنْ يَعْرِفَهَا، فَقَالَ ﵊: «أُبَايِعُكُنَّ عَلَى أَنْ لَا تُشْرِكْنَ باللَّه شَيْئًا، فَرَفَعَتْ هِنْدُ رَأَسَهَا وَقَالَتْ: واللَّه لَقَدْ عَبَدْنَا الْأَصْنَامَ وإنك لتأخذ علينا أمرا ما رأينا أَخَذْتَهُ عَلَى الرِّجَالِ، تُبَايِعُ الرِّجَالَ عَلَى الْإِسْلَامِ وَالْجِهَادِ فَقَطْ، فَقَالَ ﵊: وَلَا تَسْرِقْنَ، فَقَالَتْ هِنْدُ: إِنَّ أَبَا سُفْيَانَ رَجُلٌ شَحِيحٌ وَإِنِّي أَصَبْتُ مِنْ مَالِهِ هَنَاةً فَمَا أَدْرِي أَتَحِلُّ لِي أَمْ لَا؟ فَقَالَ: أَبُو سُفْيَانَ مَا أَصَبْتِ مِنْ شَيْءٍ فِيمَا مَضَى وَفِيمَا غَبَرَ فَهُوَ لَكِ حَلَالٌ، فَضَحِكَ رَسُولُ اللَّه ﷺ وَعَرَفَهَا، فَقَالَ لَهَا: وَإِنَّكِ لَهِنْدُ بِنْتُ عُتْبَةَ، قَالَتْ: نَعَمْ فَاعْفُ عَمَّا سَلَفَ يَا نَبِيَّ اللَّه عَفَا اللَّه عَنْكَ، فَقَالَ: وَلَا تَزْنِينَ، فَقَالَتْ: أَتَزْنِ الْحُرَّةُ، وَفِي رِوَايَةٍ مَا زَنَتْ مِنْهُنَّ امْرَأَةٌ قَطُّ، فَقَالَ: وَلَا تَقْتُلْنَ أَوْلَادَكُنَّ، فَقَالَتْ: رَبَّيْنَاهُمْ صِغَارًا وَقَتَلْتَهُمْ كِبَارًا، فَأَنْتُمْ وَهُمْ أَعْلَمُ، وَكَانَ ابْنُهَا حَنْظَلَةُ بْنُ أَبِي سُفْيَانَ قَدْ قُتِلَ يَوْمَ بَدْرٍ، فَضَحِكَ عُمَرُ ﵁ حَتَّى اسْتَلْقَى، وَتَبَسَّمَ رَسُولُ اللَّه ﷺ فَقَالَ: وَلَا تَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ تَفْتَرِينَهُ، وَهُوَ أَنْ تَقْذِفَ عَلَى زَوْجِهَا مَا لَيْسَ مِنْهُ، فَقَالَتْ هِنْدُ: واللَّه/ إِنَّ الْبُهْتَانَ لَأَمْرٌ قَبِيحٌ وَمَا تَأْمُرُنَا إِلَّا بِالرُّشْدِ وَمَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ، فقال: ولا

Rivayet edildiğine göre Mekke'nin fethi günü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem erkeklerin biatını bitirince, Safâ tepesinde bulunurken kadınların biatını almaya başladı; Ömer ise onun daha aşağısında durup Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emriyle kadınlardan biat alıyor ve onun adına tebliğ ediyordu. Ebu Süfyan'ın hanımı Hind bint Utbe ise kendisini tanımasın diye Resûlullah'tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) korkarak yüzünü örtmüş ve tanınmayacak bir kılığa girmişti. Aleyhisselâm: «Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamanız şartıyla sizinle biatleşiyorum» buyurdu. Hind başını kaldırıp: "Allah'a yemin olsun ki biz putlara taptık; ama sen erkeklerden aldığını görmediğimiz bir şartı bize koşuyorsun; erkeklerle sadece İslam ve cihat üzerine biatleştin" dedi. Aleyhisselâm: «Ve hırsızlık yapmamanız [şartıyla]» buyurdu. Hind: "Ebu Süfyan cimri bir adamdır; ben onun malından ufak tefek şeyler aldım, bana helal midir değil midir bilmiyorum?" dedi. Ebu Süfyan: "Geçmişte ve gelecekte aldığın her şey sana helaldir" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem güldü ve onu tanıdı. Ona: «Sen gerçekten Hind bint Utbe misin?» buyurdu. Hind: "Evet, geçmiş olanları bağışla ey Allah'ın Peygamberi, Allah da seni bağışlasın" dedi. Peygamber: «Ve zina etmemeniz [şartıyla]» buyurdu. Hind: "Hür bir kadın zina eder mi hiç!" dedi. Bir rivayette de: "Onlardan hiçbir kadın asla zina etmemiştir" dedi. Peygamber: «Ve çocuklarınızı öldürmemeniz [şartıyla]» buyurdu. Hind: "Biz onları küçükken büyüttük, sen ise onları büyüyünce öldürdün; artık siz de onlar da daha iyi bilirsiniz" dedi. Oğlu Hanzala b. Ebî Süfyan Bedir günü öldürülmüştü. Ömer radıyallâhu anh sırtüstü yatacak kadar güldü; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de tebessüm etti. Sonra: «Ve iftira ederek bir bühtan getirmemeniz [şartıyla]» buyurdu; bu da kadının kocasından olmayan bir çocuğu ona isnat etmesidir. Hind: "Allah'a / yemin olsun ki bühtan gerçekten çirkin bir şeydir; sen bize ancak doğru yolu ve güzel ahlakı emrediyorsun" dedi. Peygamber: «Ve

51949. Metin

تَعْصِينَنِي فِي مَعْرُوفٍ، فَقَالَتْ: واللَّه مَا جَلَسْنَا مجلسنا هذا وفي أنفسنا أن نعصينك فِي شَيْءٍ»

meşru olan hiçbir işte bana karşı gelmemeniz [şartıyla]» buyurdu. Hind: "Allah'a yemin olsun ki biz bu meclisimizde sana herhangi bir konuda karşı gelme düşüncesiyle oturmadık" dedi.»

51950. Metin

وَقَوْلُهُ: وَلا يَسْرِقْنَ يَتَضَمَّنُ النَّهْيَ عَنِ الْخِيَانَةِ فِي الْأَمْوَالِ وَالنُّقْصَانِ مِنَ الْعِبَادَةِ، فإن يُقَالُ: أَسْرَقُ مِنَ السَّارِقِ مَنْ سَرَقَ مِنْ صِلَاتِهِ: وَلا يَزْنِينَ يَحْتَمِلُ حَقِيقَةَ الزِّنَا وَدَوَاعِيَهُ أَيْضًا عَلَى مَا

O'nun: { وَلا يَسْرِقْنَ } “hırsızlık yapmamak” sözü, mallarda hainlik yapmayı ve ibadetlerden eksiltmeyi nehyetmeyi kapsar; nitekim: "Hırsızdan daha hırsız olan, namazından çalandır" denilmiştir. { وَلا يَزْنِينَ } “zina etmemek” ifadesi, hakiki zinayı da onun öncüllerini de kapsar; nitekim

51951. Metin

قَالَ ﷺ: «الْيَدَانِ تَزْنِيَانِ، وَالْعَيْنَانِ تَزْنِيَانِ، وَالرِّجْلَانِ وَالْفَرْجُ يُصَدِّقُ ذَلِكَ أَوْ يُكَذِّبُهُ»

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «İki el zina eder, iki göz zina eder, iki ayak da; avret yeri ise bunu ya doğrular ya da yalanlar.»

51952. Metin

وَقَوْلُهُ: وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ أَرَادَ وَأْدَ الْبَنَاتِ الَّذِي كَانَ يَفْعَلُهُ أهل والجاهلية ثُمَّ هُوَ عَامٌّ فِي كُلِّ نَوْعٍ مِنْ قَتْلِ الْوَلَدِ وَغَيْرِهِ، وَقَوْلُهُ: وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتانٍ نَهَى عَنِ النَّمِيمَةِ أَيْ لَا تَنِمُّ إِحْدَاهُنَّ عَلَى صَاحِبِهَا فَيُورِثُ الْقَطِيعَةَ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ نَهْيًا عَنْ إِلْحَاقِ الْوَلَدِ بِأَزْوَاجِهِنَّ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَا تُلْحِقُ بِزَوْجِهَا وَلَدًا لَيْسَ مِنْهُ، قَالَ الْفَرَّاءُ: كَانَتِ الْمَرْأَةُ تَلْتَقِطُ الْمَوْلُودَ فَتَقُولُ لِزَوْجِهَا: هَذَا وَلَدِي مِنْكَ فَذَلِكَ الْبُهْتَانُ الْمُفْتَرَى بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَذَلِكَ أَنَّ الْوَلَدَ إِذَا رضعته الْأُمُّ سَقَطَ بَيْنَ يَدَيْهَا وَرِجْلَيْهَا، وَلَيْسَ الْمَعْنَى نَهْيَهُنَّ عَنِ الزِّنَا، لِأَنَّ النَّهْيَ عَنِ الزِّنَا قَدْ تَقَدَّمَ، وَقَوْلُهُ: وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ أَيْ كُلِّ أَمْرٍ وَافَقَ طَاعَةَ اللَّه، وَقِيلَ: فِي أَمْرِ بِرٍّ وَتَقْوًى، وَقِيلَ فِي كُلِّ أَمْرٍ فِيهِ رُشْدٌ، أَيْ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي جَمِيعِ أَمْرِكَ، وَقَالَ ابْنُ الْمُسَيَّبِ وَالْكَلْبِيُّ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدٍ: وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ أَيْ مِمَّا تَأْمُرُهُنَّ بِهِ وَتَنْهَاهُنَّ عَنْهُ، كَالنَّوْحِ وَتَمْزِيقِ الثِّيَابِ، وَجَزِّ الشَّعْرِ وَنَتْفِهِ، وَشَقِّ الْجَيْبِ، وَخَمْشِ الْوَجْهِ، وَلَا تُحَدِّثُ الرِّجَالَ إِلَّا إِذَا كَانَ ذَا رَحِمٍ مَحْرَمٍ، وَلَا تَخْلُو بِرَجُلٍ غَيْرِ مَحْرَمٍ، وَلَا تُسَافِرُ إِلَّا مَعَ ذِي رَحِمٍ مَحْرَمٍ، وَمِنْهُمْ مَنْ خَصَّ هَذَا الْمَعْرُوفَ بِالنَّوْحِ،

O'nun: { وَلا يَقْتُلْنَ أَوْلادَهُنَّ } “çocuklarını öldürmemek” sözüyle, cahiliye ehlinin yaptığı kız çocuklarını diri diri gömme adeti kastedilmiştir; bununla birlikte çocuk öldürmenin ve benzerinin her türü için geneldir. { وَلا يَأْتِينَ بِبُهْتانٍ } “bir bühtan getirip uydurmamak” sözüyle kovuculuk (nemime) yasaklanmıştır; yani aralarında bir kopukluğa yol açacak şekilde bir kadının arkadaşı aleyhinde söz taşımamasıdır. Bunun, kocalarına ait olmayan çocukları onlara isnat etmekten nehyetme olması da muhtemeldir. İbn Abbas şöyle demiştir: Kocasına ondan olmayan bir çocuğu nispet etmemesidir. Ferrâ ise: "Kadın buluntu bir çocuğu alır ve kocasına: 'Bu senden olan çocuğumdur' derdi; işte bu, elleri ve ayakları arasında uydurulan bühtandır. Bunun sebebi, çocuk annesini emdiği zaman kadının elleri ve ayakları arasına düşmesidir. Bu mananın zinanın yasaklanması anlamına gelmesi söz konusu değildir; zira zinanın yasaklanması daha önce geçmişti" demiştir. { وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ } “hiçbir meşru işte sana karşı gelmemek” sözü, Allah'a itaate uygun olan her iş demektir. Bir görüşe göre: İyilik ve takva konusundaki her emirdir. Bir görüşe göre: İçinde doğruluk olan her iştir; yani bütün emirlerinde sana isyan etmemeleridir. İbnü'l-Müseyyeb, Kelbî ve Abdurrahman b. Zeyd şöyle demiştir: { وَلا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ } “hiçbir meşru işte sana karşı gelmemek” ifadesi, kendilerine emrettiğin veya yasakladığın feryat figanla ağlamak (nâha), elbiseleri yırtmak, saçları kesmek ve yolmak, yaka paça yırtmak, yüz tırmalamak; mahrem akrabası olmadıkça yabancı erkeklerle konuşmamak, mahremi olmayan erkekle baş başa kalmamak ve mahremi olmaksızın yolculuğa çıkmamak gibi hususlardır. Onlardan bu me'rûfu (meşru işi) özellikle ağıt yakmayı (nâha) terk etmekle tahsis edenler de vardır.

51953. Metin

وَعَنْ رَسُولِ اللَّه ﷺ، قَالَ: «أَرْبَعٌ فِي أُمَّتِي مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ لَا يَتْرُكُونَهُنَّ: الْفَخْرُ فِي الْأَحْسَابِ، وَالطَّعْنُ فِي الْأَنْسَابِ، وَالِاسْتِقَاءُ بِالنُّجُومِ، وَالنِّيَاحَةُ»

Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Ümmetimde cahiliye adetlerinden kalma dört şey vardır ki onları terk etmezler: Soy sopla övünmek, neseplere dil uzatmak, yıldızlardan yağmur beklemek ve ağıt yakmak.»

51954. Metin

وَقَالَ: «النَّائِحَةُ إِذَا لَمْ تَتُبْ قَبْلَ مَوْتِهَا تُقَامُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهَا سِرْبَالٌ مِنْ قَطِرَانٍ وَدِرْعٌ مِنْ جَرَبٍ»

Ve şöyle buyurdu: «Ağıt yakan kadın ölmeden önce tevbe etmezse, kıyamet gününde üzerinde katrandan bir gömlek ve uyuzdan bir zırh olduğu halde kaldırılır.»

51955. Metin

وَقَالَ ﷺ: «لَيْسَ مِنَّا مَنْ ضَرَبَ الْخُدُودَ وَشَقَّ الْجُيُوبَ وَدَعَا بِدَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ»

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yine şöyle buyurmuştur: «Yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve cahiliye çağrısıyla feryat eden bizden değildir.»

51956. Metin

وَقَوْلُهُ:

Yüce Allah'ın:

51957. Metin

فَبايِعْهُنَّ جَوَابُ إِذا، أَيْ إِذَا بَايَعْنَكَ عَلَى هَذِهِ الشَّرَائِطِ فَبَايِعْهُنَّ، وَاخْتَلَفُوا فِي كَيْفِيَّةِ الْمُبَايَعَةِ، فَقَالُوا: كَانَ يُبَايِعُهُنَّ وَبَيْنَ يده وأيديهن ثَوْبٌ، وَقِيلَ: كَانَ يَشْتَرِطُ عَلَيْهِنَّ الْبَيْعَةَ وَعُمْرُ يُصَافِحُهُنَّ، قَالَهُ الْكَلْبِيُّ، وَقِيلَ:

{ فَبايِعْهُنَّ } “onların biatlarını kabul et” sözü, 'izâ' (şart edatının) cevabıdır; yani sana bu şartlar üzerine biat etmek istediklerinde sen de onlarla biatleş demektir. Biatleşmenin keyfiyeti hususunda ihtilaf etmişlerdir: Onun eliyle onların elleri arasında bir kumaş parçası varken biatleştiği söylenmiştir. Bir görüşe göre: Onlara biat şartlarını koşar, Ömer ise onlarla musafaha ederdi; bunu el-Kelbî söylemiştir. Şöyle de denilmiştir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.